Kadim Türklerin yaptıkları seferlerin çoğu, bugün Türk dili konuşmuş oldukları için Türk diye bildiğimiz halklar üzerinedir. Dokuz Oğuzlar da yine Kadim Türk kağanlarına boyun eğmişler, devletin bekası için dayandıkları zümre olmuşlardı. Onlar gittikten sonra Türk kağanlığı toparlanamadı.
Biz bugünden bakarak, Türklerin tarihinde birlik ve bütünlük görürüz veya görmeye çalışırız. Oysa ki Kadim Türklerin, Elteriş Kağan zamanında Kuzey Çin’de 23 şehri ele geçirmelerine sebebiyet veren Shandong ovasına yaptıkları seferleri saymazsak, yapılan harekatın çoğu, bugün Türk dili konuşmuş oldukları için Türk diye bildiğimiz halklar üzerinedir. Bunlardan biri de Dokuz Oğuzlardır. Bu dönem tarihi, genellikle Kadim Türk kağanları açısından değerlendirilir. Gelişmelere Oğuzlar açısından bakan Faruk Sümer, Dokuz Oğuzların kendilerini içinde buldukları mücadeleler konusunda çok dinamik bir anlatım sunmaktadır.
Faruk Sümer, 682 civarında Tula boylarında yaşarken Elteriş Kağan ve Tunyukuk tarafından boyun eğdirilmeleri sonrasında “birçok Türk kavimlerine yapıldığı gibi, başlarına bizzat kendilerinden veya hânedandan herhangi bir kimse geçirilmeyip, Türk budun gibi, doğrudan doğruya hanlar tarafından idare edildiği anlaşılıyor. Oğuz budunun kağanlar karşısında Türk budundan az bir hukuki duruma sahip olduğu görülüyor” demekle, Dokuz Oğuzların özel konumuna işaret etmektedir.
Gerçekten de başka Türk halklarını idare etmek ve vergilerini toplamak için elteber unvanlı görevliler tayin edilirken, Dokuz Oğuzlara böyle bir atama yapılmamıştır. Evvelce başlarında olan kağan yapılan savaşlarda ölmüş, ondan sonra da ondan Baz Kağan, yani tâbi kağan unvanıyla söz edilmiştir.
Dokuz Oğuzların neden vergi vermedikleri, düşünmemiz gereken bir husustur. Vergi vermeyenler genellikle orduda görevlendirilip seferlerde elde edilenlerden yararlananlardır. Elde edilenlerin İslâmi terminolojideki karşılığı ganimettir; Kadim Türkler ise bugünkü Türkçede “kazanç”ı andıran kazgak (Hatice Şirin-2016 ) sözcüğünü kullanmışlardır.
Seferlere katılanların elde ettikleri, yani kazgak, gerçekten de onların geçim yolu idi. Bugünkü Kazaklar bu eylemler için barımta sözcüğü kullanırlar. Durum böyle olunca Dokuz Oğuzlar kağanlığın merkezi idaresi altında hayvancılıkla geçinirken, merkeze silahlı asker de veriyorlardı. Ailelerdeki bütün yetişkin erkekler orduya er olarak verilse, o zaman hayvan yetiştirecek kimse kalmazdı.
Tunyukuk yazıtından bildiğimiz kadarı ile Dokuz Oğuzlarda sığırların çektiği arabalar vardı, yani kağnılar. Kağnılarla göç edenler de seferlere kağnılarla katılmıyorlardı doğal olarak. Evvelce Çin kaynağı Suishu, 5- 6. yüzyılda Dokuz Oğuzların ataları olan Tegreg’erde boy gruplarının beraberce 10.000 ile 30.000 asker çıkardıklarını kaydeder. Artık bilindiği gibi bütün bu gruplara Çincede verilen Tiele adı, arabalarının yüksek tekerleklerinden (tegreg)mülhemdi. Birçok soylar ve boylar halinde yaşayan Dokuz Oğuzlar, böylece Kadim Türk kağanlarına boy eğmişler ve devletin bekası için dayandıkları zümre olmuşlardı. Bilge Kağan onun için “Tokuz Oğuz halkı kendi halkımdı; gökle yer arasında karışıklık nedeniyle bize düşman oldular ve cezalandırılmaları gerekti” demektedir.
Türklerin tarihinde bu tür durumlar birçok kez karşımıza çıkar. Tarihte benzer olaylarda bu tür soy, boy topluluklarının ordu ve sefer için dağıtılmaya direndiklerini görürüz. Kadim Türkler dünyasında dağıtılarak düzene sokulmayı en iyi temsil edenler Tölis ve Tarduş camiaları idi. Diğer taraftan Dokuz Oğuzların varlık gösterdiği II. Kadim Türk Devleti’nde hâkimiyetin kağanlık ailesi Ashinalar ve onların dünür soyu Ashideler arasında paylaşıldığını görüyoruz; Dokuz Oğuzlara söz hakkı verildiğini gösteren verilerimiz bulunmamaktadır.
Hayatını Kadim Türkleri araştırmaya adamış olan Sergei Klyaştorny, Dokuz Oğuzların başlangıçta Kağanlıkla ittifak içinde olmuş oldukları görüşündedir. Ancak ittifak olmuşsa da bunun antropolojide “karşılıklılık” denilen bir durum çerçevesinde devam etmediğini varsaymak mümkündür. Bütün bu sebeplerden dolayı Dokuz Oğuzlar Kadim Türk kağanlığının “kendi bodunu” iken, hoşnutsuzluklarını belirtmek üzere kağanlığı terk etmişler, Bilge Kağan da onların gitmemesi için çağrıda bulunmuştur. Nitekim onlar gemiyi terk ettikten sonra kağanlık toparlanamamıştır. Demek ki boyun eğdi diye daha da fazlasını istemek çıkar yol olmamıştır.
İslâmiyet’i kabul etmemiş Türk ve Moğol halkları üzerine yazan Lev Gumilev, mesaisini tarihe bütünsel bakmaya ayırmıştır. Çok kendine özgü bir seyir izleyen Gumilev’in sezgisel tarih yazıcılığında sözlü gelenek, yazılı kaynaklar kadar önemlidir.
Türklerin tarihiyle ilgilenen gençlerden gelen sorular bu alana ilgi olduğunu, ama onların konuya ne şekilde yaklaşacakları çerçevesinde yönlendirilmeye ihtiyaç duyduklarını gösteriyor. Geniş bir coğrafyada varlık göstermiş olan Türklerin tarihini çalışmak için, işe bu coğrafyanın kaynak dillerini öğrenmekle başlanabilir.
Türklerin tarihi mekansal olarak geniş, zamansal olarak da uzun olduğu için, bu halkların tarihini duygusal değil de kavramsal bir çerçevede anlamak gerekir. Kavramsal düşünmeye ise sosyoloji, antropoloji, siyaset bilimi gibi sosyal bilim dalları yardımcı olur.
Aslında Türk ve Moğol halkları ile devletlerinin tarihi ile ilgili çalışmalar, daha çok uzmanların bildiği kaynak dilleri ile şekillenmiştir. Farsça veya Çince bilen bilginler, tarihin farklı dönemleri ve farklı yönleri ile ilgilenmişlerdir. Örneğin Lev Gumilev bu sınırlamaya istisna teşkil eden nadir tarihçilerden biridir. Kendisi Türkiye’deki aydın çevrelerde pek bilinmez, belki de ancak oğlu olması dolayısıyla Rus şairesi Anna Akhmatova ile ilişkilendirebilir. Gumilev mesaisini tarihe bir bütün olarak bakmaya hasretmiştir.
Gumilev her ne kadar İslâmiyet’i kabul etmemiş Türk ve Moğol halkları üzerine yazmışsa da, ileri sürdüğü fikirler bu toplumların yapılarının ve geleneklerinin belkemiğini oluşturan öğeler üzerine odaklandığı için çok geniş kapsamlıdır. İç Asya kavimlerinin tarihe bakışları konusunda bize söyledikleri bu alandaki tarihsel kaynakları kapsadığı gibi, 18. yüzyıldan beri yapılmakta olan çalışmalar ile ilgili olarak bizi düşündürmektedir. Hatta eserlerinde ileri sürdüğü fikirler günümüzü de anlamaya sevk eder bizi.
Daha çok geçiş ve değişim dönemleri üzerinde durmuş olan Gumilev’in tarih yazıcılığı, çok kendine özgü bir seyir arz eder. Bu toplumları iyi tanıyan Gumilev, “sezgisel” tarih anlayışı ile hareket ettiğini söyler. Bu bağlamda 1979’da İngilizceye Searches for an Imaginary Kingdom adıyla çevrilmiş olan eserinde ez cümle şunları söyler: “Konar göçerlerin anlatıları başlıca iki türdü: kahramanlık hikayeleri ve cin ve peri masalları. Bu iki tür de bizim anladığımız anlamdaki edebiyattan çok mitolojiye yakındı. Konar göçerler olayları ve gerçekleri “algıladıkları gibi ve duygularını katarak” anlatıyorlardı. Kısacası bizim için edebiyat ne ise, onlar için de mitoloji o idi.
Yani Gumilev tarih anlayışından söz ederken, bize İç Asya kavimleri için gerçekleri nasıl algıladıkları ve bu konuda ne hissettiklerini bildiren ve bazen de mitolojik mahiyette olan sözlü edebiyatın önemli bir kaynak olduğunu söylemektedir. Onun görüşüne göre tarih salt yazılı kaynaklar ve orada yazılanlar değildir; o bu konuda, “Bu halklar, tarihi de geçmişi de bizden farklı olarak algılıyorlardı. Onlar için tarih bir soy ağacı idi. Tarih bir olay veya kurum değil, şimdi artık ölü olan ‘ataları’ idi. Böyle bir yaklaşım Avrupalılara ne kadar uzak gelse de, zamanın akışının hesabını tutmak için en az diğer sayım sistemleri kadar geçerlidir” demektedir.
Halbuki biz bugün “tarih” anlayışımızda, sözlü gelenek ile tarihi ayırıyoruz. İç Asya tarihindeki topluluklar, ister boy ister sülâle veya devlet şeklinde ömür sürmüş olsunlar, kendi tarihlerini devlet hizmetindeki tarihçiler yoluyla değil, destanlar, deyimler ve geleneklerle anlatmışlardır. Nitekim bir Kırgız atasözü de
“Saltı cok kişinin
Köristeni bolbayt”
yani “geleneği olmayanın mezarı olmaz” demekte ve gelenekler konusunda tarihin içinden yanıt vermektedir.
Gumilev’in İç Asya tarihine bütüncül bakışında öne çıkan hususlar, algılama, duygusal yaklaşım ve onların atalarıdır. Gumilev her ne kadar İslâmiyet öncesi Türklerle ilgili yazmışsa da, öne çıkardığı bu hususlar acaba bize neden yabancı gelmemektedir? Herhalde bu saptamada önemli olan göçebelik değil de duygusallıktır. Kişiler ve onların atalarının bu kadar ön planda olduğu bir tarih ve toplum anlayışında, duygusallığın yeri böylece ortaya çıkmaktadır. Kurumlar ataların yerini tutmaz ki… Ancak onlarla ilişkilendirilebilir.
Kadim Türkler, Çinggis Han idaresindeki gibi Uygurları veya Tegregleri devlet idaresine müşavir olarak almamışlar, onları uzakta tutmuşlardı. Kadim Türklerin çevreye ittiği Uygurlar, birçok Türk devletinde gördüğümüz gibi başkaldırarak 740’da merkezi ele geçirdiler. Türklerin tarihinde aristokrasi geleneği yoktur.
Orta Asya tarihine bakışımızı ve kültürel mirasımızı değerlendirirken, Kadim Türklerin “Türk” adını kullanarak bir ‘cihan imparatorluğu’ kurmuş olmaları bir övünç kaynağıdır. Onların zayıflamaları ve bir çöküş yaşamaları bizi nedense pek üzmez. Zira onların yerine geçen Uygurlar bir taraftan imparatorluk geleneğini, yani “cihan hâkimiyetini” devam ettirmişler, daha sonra da yerleşerek bıraktıkları eserlerle uygarlığa katkıda bulunmuşlardır. Onun için de evvelce kullanılan Medine’den mülhem “medenî” sözcüğü, yerini medenî Uygurlardan mülhem “uygar” sözcüğüne bırakmıştır.
Yazılı eserler, mabetler, duvar resimleri ile uygarlığa katkıda bulunmaktan öylesine övünç duyarız ki, bazen bu sözcüğü kızlarımıza değil de oğullarımıza isim olarak veririz. Geçenlerde arabasına bindiğim bir taksi şoförü tarih hocası olduğumu duyunca, “Tarih ne için lazımdır? Övünmek için mi yoksa başkalarını küçümsemek için mi?” diye sormuştu. Ben de tarihçiliği elden bırakmayarak, “Geçmişi anlayıp, geleceğe bakabilmek için. Birinde duygularımızı gönlümüzü kullanırız, diğerinde aklımızı. Geleceğimiz için önümüzü de ancak akıl yoluyla görebiliriz” demiştim. Çok hoşuna gittiği izlenimine kapılmadım. Sözlerim “damardan hitaplar”dan hoşlanan günümüz insanına pek uygun düşmüyordu.
Bu çerçevede de Kadim Türk devletinin çöküşüne, eski tabirle “inkiraz”ına kısaca değinmek istiyorum. Yukarıda sözünü ettiğim zayıflama ve çöküş, okullarda okutulan tarih kitaplarında kullanılan yaygın bir kalıptır. Sanki tarihte herkes zayıflayanın üzerine çullanmaya hazır beklemektedir. Halbuki kültürel değerlerimiz açısından zayıflara yardım etmek önem taşır.
Kadim Uygurlar konusunda sözü ağırlık taşıyan bilginlerden Denis Sinor ve Geng Shimin, UNESCO Tarih Komisyonu tarafında çıkarılmış, on-line kullanıma açık olan ve hâlâ Türkçeye çevrilmemiş olan Orta Asya Uygarlıkları Tarihi (History of Central Asian Civilizations) kitabının 4. cildinde (s. 192) konuya farklı bir yönden değinirler. Onlar Uygur, Basmıl ve Karlukların beraberce harekete geçerek Kadim Türk tahtını ele geçirme hareketini, bir isyan hareketi olarak değerlendirmektedir. Bu görüş, özellikle ilk Uygur hükümdarlarının kendilerini Kadim Türklerin atası Bumın Kağan’a bağlamak suretiyle meşruiyet kazanmış olmalarına dayanmaktadır. Kısacası Kadim Türkler hem meşruiyetlerini kaybetmiş ve çökmüşlerdir hem de varlıkları kendilerinden sonra gelenlere bir dayanak olmuştur. Sinor ve Geng Shimin, dil ve kültürün birleştiriciliği yanında, Uygurları Kadim Türklerden ayıranın sadece politik nedenler olmuş olduğu görüşündedirler. Ancak politik derken ne kasdettiklerini açıklamamışlardır. İngilizcede “political” sözcüğü hükümet şekli ile ilgilidir.
Ancak Kadim Uygurlar söz konusu olduğu zaman Sinor-Geng ikilisinin kasdettiği, herhalde idare-hükümet şekli kadar “güç ilişkileri” anlamındadır. Böyle bir anlatımda ne gibi güç ilişkileri söz konusu olabilir diye bir bakacak olursak; kendilerine Tegreg dediğimiz yüksek arabalı kavimler arasında görülen Uygurların, Kadim Türk idaresinden (552-734) memnun olduklarını gösteren emarelere rastlamadığımızı söylemek gerekir. Bilakis zaman zaman kendilerinden istenen yüksek vergiler karşısında ve başka hoşnutsuzluklarla ayaklandıklarını görmekteyiz. Ayrıca burada Çin’deki Tang sülalesinin “yakındakileri kontrol edebilmek için, uzaktakilerle dostluk geliştirme” siyasetinin de etken olduğu bir durum göze çarpmaktadır.
Aslında burada, Türklerin tarihi boyunca karşılaştığımız çevrenin merkeze yönelmesi hareketi ile karşı karşıyayız. Kadim Türkler, Çinggis Han idaresindeki gibi Uygurları veya bu kez Tegregleri devlet idaresine müşavir olarak almamışlar, onları merkezden ve merkez yoluyla elde edilenlerden uzakta tutmuşlardı. Bir de bunun üzerine 630 yıllarındaki gibi ağır vergiler gelince, durum çekilmez olmuştu. Kadim Türkler, Tegregler ve onların bir kabilesi olan Uygurları hâkimiyete ortak etmeyi düşünmemişler, müşavirlerini kendilerine rakip olmayacak Soğdlardan seçmişlerdi. Hatta birçok boy bu duruma gönül koymuştu. Bütün bunları gözönüne getirince, Sinor-Geng ikilisinin ileri sürdüğü Uygurların Kadim Türklere isyan etmiş olduğu fikri geçerlilik kazanmaktadır. Kadim Türklerin çevreye ittiği Uygurlar, birçok Türk devletinde gördüğümüz gibi başkaldırarak 740’da merkezi ele geçirmiş oldular. Bu sebepten de Türklerin tarihinde aristokrasi geleneği yoktur.
Millî kahraman Behram Çubin ve onun Türk hakanını öldürmesi, İran edebiyatında büyük yankı uyandırmıştır. Bu kağanın adı, şairane bir şekilde anlatıldığı Firdevsi Şehname’sinde de geçer. Ancak Çubin, Bizans’ın yardımı ile geri gelen Husrev Perviz’e yenik düşecek ve Türklere sığınacaktır.
Günümüzde sonuç her şeyden önce gelmekte. Süreç çoğu kişiyi ilgilendirmiyor bile. Hatta anlatmak isteseniz şimdi “lüzumsuz ayrıntı ile kafamı şişirmek istemiyorum” sözleriyle bile karşılaşabilirsiniz. Yeni yaşam tarzlarımız, teknoloji , kısacası hayat bizi “sonuca” doğru yönlendirmekte… Ayrıca süreç ile ilgilenecek vaktimiz yok diye de hissediyoruz. Bütün bu sebeplerden dolayı kazananlar, galipler ve gündemi başarıları ile meşgul edenler ile ilgileniyoruz, onlara hayranlık duyuyoruz. Tarihe baktığımız zaman siyasi tarihin, özellikle de ulus devletlerin resmî tarihinin başarılarını anlattığını görüyoruz.
Tarihi bize hikâyeler şeklinde anlatan destanlar ise, sadece galipleri anlatmazlar, onların kahramanları bu ünü sonuç ile değil de süreç ile elde etmişlerdir. Örneğin Anadolu’da Köroğlu, Avrasya’nın batısındaki Edige destanlarında, kahramanlar galibiyetlerle veya süreç içindeki başarıları ile değil de haksızlığa karşı başkaldırmaları, adalet ve ahlak anlayışları ve mertlikleri ile dikkati çekerler. Bu özellikler yalnız Türkler için geçerli değildir. Genellikle destan geleneğinde kahramanları bir süreç içinde görür ve severiz. Yaşam ve faaliyetleri Kadim Türk tarihine değen Behram Çubin bu türden bir millî İran kahramanıdır.
Orta ve Ön Asya kaynaklarında Behram Çubin’in attığı tek bir ok ile kadim Türk kağanını öldürmüş olması, destansı bir mahiyet almıştır. Afgnistan’ın Belh taraflarında Batıtürkler hâkimiyetindeki Akhun Eftalit kuvvetlerini 588’de yenen Behram Çubin, Belh’i ele geçirir. Ardından Amuderya’yı geçer ve gerçekleşen karşılaşmada Türk hakanını tek bir ok ile öldürür. Bu olayla, kendi aralarında ittifak içinde olan batıdaki Bizans ile doğudaki Türkler tarafından sıkıştırılmış Sasani devletinin kurtarıcısı olarak görülür. Sonradan Firdevsi Şehname’sinin kaynaklarından birini oluşturan Bahram Çubin-name bu çerçevede meydana gelmiştir.
Soyu, asalet, kültürü, medeni tavırları, gönül zenginliği, cesaret ve mertliği ile askerlerin ve halkın nezdinde seçkin bir yer kazanan Behram Çubin, kısa süreli de olsa tahtı ele geçirir ve hatta kendi adına para bastırır. Ancak çok geçmeden Bizans’ın yardımı ile geri gelen Husrev Perviz’e yenik düşer ve selameti doğuya yönelerek Türk kağanına sığınmakta bulur (593); onun hizmetine girer.
Batı’da destanlara ilham vermiş olan bu olaylar silsilesi Çin kaynaklarında ancak bir cümle ile geçer; tek bildiğimiz 588’lerde Batı’ya sefer yapan Chuluohou Bağa Kağan’ın bir okla alnından yaralanıp öldüğüdür. Behram Çubin’den de hiç bahsedilmez. Bumin Kağan’ın torunu olan bu kağan, uzun yıllar “kiçig kağanlık” yapmış ve 588’de tahta çıktıktan sonra Bağa Kağan unvanını almıştı.
Öte yandan Behram Çubin ve onun Türk hakanını öldürmesi, İran edebiyatında büyük yankı uyandırmıştır. Bu kağanın adı gerek şairane bir şekilde anlatıldığı Firdevsi Şehname’sinde gerekse Ön Asya tarihlerinde “Sawe/Şabe” şeklinde geçer. Muharebenin Buhara yakınlarında cereyan ettiği gözönüne alınınca, E. Chavannes’in dediği gibi Doğu’daki kağanın buralara kadar gelmiş olması yerine, yerel kağanlardan birinden sözediliyor olması daha akla yakındır.
Bu olaylardan 15 yıl sonra Behram Çubin’in sığındığı hükümdar ise Şehname’de “Eftalitlein de tâbi olduğu Turan ve Çin hanı” olarak geçer. Burada kaynakların Çin derken kuzey Çin’de hüküm sürenlerden sözettiklerini gözardı etmemeliyiz. Behram Çubin bu kez Buhara yakınlarına değil de doğuya gittiği için, 593’te kendisine sığınılan hükümdarın Dulan (Turan) kağan olduğu düşünülmektedir. Bu kağana daha önce İstemi Kağan’ın oğlu Tardu da sığınmıştı. 588-599 arasında hüküm süren Dulan Kağan’ı tahta geçme hakkı, veraset hususunda hassas davranışları ile tanıyoruz. Kendisine sunulan tahtın asıl sahibinin, töreye göre babasının küçük kardeşi, yani amcası olduğunu söyleyerek geri çekilmişti. Bu kez ise Behram Çubin’e iltica hakkı vererek onu hizmetine alması ile karşımıza çıkmaktadır.
Bir taraftan Kadim Türkler’i sadece Çin kaynaklarında ve Moğolistan’da aramak, diğer taraftan salt sonuç ile ilgilenmek, bizi süreçten öğrenebileceğimiz hususlardan mahrum bıraktığı gibi, Dulan/Turan Kağan gibi bir hükümdarın karakterini öğrenmekten de yoksun bırakır.
Macaristan’ın 165.000 bin nüfuslu şehrindeki Szeged Üniversitesi, Türkololoji çalışmaları üzerine 124 yıllık bir geçmişe sahip. Moğolistan’dan Doğu Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafya içinde Türk dil, tarih ve kültür çalışmalarının yapıldığı bu bilim merkezindeki son çalışmalar da yine “biz”le ilgili.
Kendinden başkasını düşünmeyen kişiye bencil deriz ve genellikle bu durumdan hoşlanmayız. Öte yandan günlük şehir trafiğine bakacak olursak, herkesin ancak kendini düşündüğü görülür. İnsanda bencilliği beğenmemizle, gerekince sadece kendimizi düşünmemiz arasında bir çelişki var izlenimi uyanır.
Burada herhalde “ben” ve “biz”i nasıl anladığımızla ilgili bir sorun var. Zira örneğin televizyondaki haberler de hep “biz”den bahseder; tarihe bakacak olursak orada da “biz” varızdır. Herhalde bizim biz anlayışımız, kendimiz, yakın çevremiz ve bize benzediklerini varsaydıklarımızdan oluşmaktadır. Sanki tarihteki Oğuzların İç Oğuz’u gibi bir durumdan söz ediyormuşuz gibi. Halbuki tarihte Oğuzlar, Türklerin ancak bir kısmını oluşturur. Biz ve ötekilerin daha ciddi olarak algılandığı günümüzde başka kültürlerle ilgilenmek de, bize Dış Oğuz’un ötesine bakmak gibi gelmektedir.
İşte Dış Oğuz’un ötesindeki Macaristan’da 19. yüzyılda Macar “biz”ini öğrenmek ve anlamak için geliştirilen Türkoloji çalışmaları, “biz”e nasıl farklı bakılabileceğinin çok güzel örneklerini vermektedir. Bugün Macaristan’ın güneydoğusunda, ancak 165.000 nüfuslu Szeged şehrindeki üniversitede yapılan Türkoloji çalışmaları, “biz”e parmak ısırtacak niteliktedir.
Osmanlı gözüyle bakınca, kısa bir süre (1543-1686 Budin ve Eğri vilayetlerinde) Segedin sancağı olarak bilinen ve tarihi çok eskilere dayanan bu şehir, 19. yüzyıl yapıları ve geniş bulvarları ile tam bir Avrupa şehri görünümündedir. Genellikle geniş bulvarlar 19. yüzyıl ve sonrasında devlet otoritesinin yolunu açmak için kullanılmıştır. “Bu sakin görünüşlü şehirde ne oldu da böyle bulvarlar açıldı” diye sorunca, vaktiyle (1878) başına büyük bir sel felaketi gelip evler yıkılınca, kentin Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph’in himmeti ile yeniden inşa edildiğini öğreniyoruz. Burada üniversite 1872’de kurulmuş, ancak bugün Transilvanya denilen Erdel’in Romanya’ya dahil edilmesiyle 1921’de Szeged şehrine taşınmış. Bugün Macaristan’ın en önemli yüksek eğitim kurumu olan Szeged Üniversitesi, kentin başından geçen siyasi çalkantılara rağmen bir bilim yuvası ve kültür merkezi olma özelliğini koruyor.
Szeged Üniversitesinin Macar dili ve Türkoloji alanında dünyanın önemli merkezlerinden biri olması 1893 yılına kadar uzanır. Bugün Moğolistan’dan Doğu Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafya içinde Türk dil, tarih ve kültür çalışmalarının yapıldığı bir bilim merkezidir. Burada birçok ünlü Türkolog görev alarak araştırmalar yürütmüş ve kendilerinden genç kuşakların yetişmesine vesile olmuşlardır.
Dünyada yalnız Türkoloji değil, filoloji çalışmalarının büyük bir darbe yediği bu dönemde, Szeged Üniversitesi Altaistik Bölümünü 18 yıl yöneten ve Orhun Türk Yazıtları üzerine yaptığı inceleme Türkçeye de çevrilmiş olan Prof. Árpád Berta’yı zamansız bir ölümle kaybetmiştik. 2008’de Prof. Maria Ivanics’in görevi devralmasından sonra, Macar Bilimler Akademisi desteği ile yürütülen projeler grubuna “Türk Halklarının Kültürel Mirası”yla devam edildi.
Bu projenin en büyük amacı, genç araştırmacıların yetiştirilmesi idi. Bu çerçevede tarih ve dilbilim uzmanı olarak yetişen beş türkolog ve tarihçi önemli eserler ortaya çıkarmışlardır. Bunlardan bazıları Avrupa’nın saygın yayınevleri tarafından basılmış, diğerleri de yayıma hazırlanmaktadır. Bu çalışmalar arasında İbrani harfleri ile yazılmış Karaimce bir İncil çevirisinden (2013) Moğol fethine kadar Kumanların tarihine (2014), Turfan bölgesindeki posta istasyonları ile ilgili dokümanların açıklamalı çevirisine ve Uygur harfleriyle yazılmış Paris Oğuznamesi’nin analizine kadar çok farklı tarihsel metinler bulunmaktadır.
The ‘Pagan’ Oġuz-nāmä adı ile gelecek yıl Harrassowitz yayınevi tarafında yayınlanması beklenen son çalışma, bir çığır açacak niteliktedir. Evvelce İslâmiyet öncesi Doğu Türkistan kaynaklı olduğu düşünülen bu eserin, çok daha sonra ve Kıpçak dil unsurları içeren bölgede yazıldığı ortaya konmaktadır. Savunmasını iki yıl sonra yapması beklenen diğer bir genç bilimci, Kırım Tatar tarihçisi Abdülgaffar’ın Umdetülahbar adlı tarihinin Altın Orda’ya ait kısımları üzerinde çalışmaktadır. Diğer taraftan bütün bu çalışmaları yürüten Mária Ivanics, yayımladığı Kazan Çinggiznamesi’nin ikinci cildi üzerinde çalışmaktadır.
Bizde ise gençlerin bu dilleri öğrenmekten kaçınmaları, yapılan çalışmaların uluslararası bir mahiyet almasını önlemektedir. Tabii bu işlere bir de Eski Tang Tarihi’nin bahsettiği “gönlümüzdeki muhalefet” engel olmaktadır.
Tarihte Orhun Yazıtları gibi kimi odak noktaları, bizi Ötüken’le, Moğolistan coğrafyasıyla sınırlar. Batıtürklerini öğrenmek için gerekli Soğd, Pers, Bizans tarihi ve bu tarihleri öğrenmek için elzem olan dillerle ilgilenmeyiz. Semerkant yakınında Afrasyab’da, duvar resimlerindeki saçları örgülü Türk elçileri de dikkatimizi çekmez.
Kırgızistan’da 1995 yazında Talas ovasında Manas şenliklerindeyiz. Kırgız rejisör Bulad Şemsiyev bütün ovayı sahne gibi kullanıyor. Daha sonra doğayı böylesine geniş bir sahne gibi kullanan başka bir gösteri ile karşılaşmadım. Ova geniş, insan nereye bakacağını şaşırıyor. Ama Bulad Şemsiyev seyircileri yönlendirmeyi biliyor. Manas’ın doğumu ile ilgili sahnelere odaklanmış bakarken, aniden başka taraftan turuncu bir duman çıkıyor, hemen oraya bakıyorsunuz. Siz dumanla oyalanırken bakmadığınız ve dolayısıyla görmediğiniz taraftan koskoca bir ordu geliyormuş da siz farkında bile değilmişsiniz.
Günlük siyasette bu tür yönlendirmelere gündem değiştirme diyoruz. Ama tarihçilikte de benzer bir durum, çeşitli “odak noktaları”ndan kaynaklanır.
Kadim Türklerle ilgili odak noktalarından biri de Orhun Yazıtlarıdır. Yazıtların çok önemli şahsiyetler, yani Bilge Kağan ve veziri Tunyukuk tarafından dikilmiş olması bizi heyecanlandırır. Yazıtlarda Ötüken ile ilgili sözler, bizi bugün de yazıtların bulunduğu Moğolistan coğrafyasına götürür ve Kadim Türkleri hep Ötüken’i yurt tutmuş ve merkez edinmiş gibi görürüz. Ötüken’in kutsal bir yer olması ile ilgili deyişler de bizim bu kanımızı kuvvetlendirir.
Sonuçta biz bir taraftan “Kadim Türkler bugünkü İpek Yolu boyunca güçlü bir imparatorluk kurdular” diye düşünür diğer taraftan da kendimizi Moğolistan coğrafyasına hapsederiz. İlgisi olan herkes anıtları görmeye Moğolistan’a gitmek ister. Ancak konunun uzmanı olan kimseler Altay dağlarındaki yazıtlardan veya Kırgız yazıtlarından da haberdardır. Belki bunların anıtsal nitelikte olmaması da bir etkendir.
Moğolistan’a gidenler Kazakistan ve Özbekistan müzelerinde bulunan irili ufaklı yazıtları görmek için pek bir gayret göstermezler. Anıtların ihtişamı, kağanlara yakın olma duygusu, kutsal Ötüken yurdunda dolaştığını hissetmek, bizi Moğolistan’da alıkoyar. Böylece batıda Karadeniz’in kuzeyine kadar uzanan geniş bir coğrafyada varlık gösteren Kadim Türkleri, içinde Ötüken’in ve yazıtların bulunduğu Moğolistan’dan çıkarmamış oluruz. Öte yandan Kadim Türklerin tarihinin sadece yazıtlardan ve Çin kaynaklarında öğrenileceğini düşünürüz.
Bu bakış açısından Batıtürklerini öğrenmek için gerekli Soğd, Pers, Bizans tarihi ve bu tarihleri öğrenmek için elzem olan diller de nasiplerini almış olurlar. Semerkant yakınındaki Afrasyab şehrinde, duvar resimlerinde görülen saçları örgülü Türk elçileri de pek dikkatimizi çekmez.
Bizde durum bu halde iken, batıda Batıtürklerine arkeoloji ve filoloji yoluyla yaklaşılır. Son zamanlarda ezber bozan çalışmaları ile dikkati çeken Étienne de La Vaissière, Bizans kaynaklarının bize verdiği haberler ile Çin kaynaklarındaki bazı bilgilerin düzeltilmeye muhtaç olduğunu göstermiştir. Batıda olup bitenleri mesafedeki uzaklıktan dolayı bazen birinci elden duymayan Çinli bürokratlar, kimi zaman uzaktaki olayları kendi algılamalarına göre kaydetmişlerdir. Bunlardan en önemlisi bir akrabalık terimi ile ilgilidir. Çincede bugün bizim Türkçemizde olduğu gibi ağabey ve amca ayrı ayrı imlerle ifade edilir. Halbuki Kadim Türkler bugün Başkurtların yaptığı gibi akrabalara yaş ve kuşak çerçevesinde bakmış oldukları için, ağabeye de amcaya da ağay dedikleri gibi, Kadim Türkler de eçi diyorlardı. Hal böyle olunca Batıtürklerinin Güney Kafkasya seferlerini yapan, Bizans ve Ermeni kaynaklarında kendisinden Ziebel diye bahsedilen kişinin Tung Yabğu Kağan’ın eçi’si olduğunu öğreniyoruz.
Budist rahip Xuanzang, Çin’den Hindistan’a giderken kendisini kabul eden Tung Yabğu’nun etkisi altında kalmıştı. Xuanzang bir taraftan Tung Yabğu’nun çadırının ihtişamını anlatırken, diğer taraftan gösterdiği nezaket ve tevazu karşısında hayranlığını ifade eder. Bizans İmparatoru Heraklius (610-641) zamanında Orta Asya’da hâkim olan Tung Yabğu, Çince kaynağa göre öncekilerle karşılaştırılamayacak kadar güçlü idi ve bu güçle sınırlarını genişletmişti. Bu durum, 625-627 yıllarında Bizans ve Batıtürk ittifakı ile geçekleşen Tiflis muhasarasının da ona maledilmesine sebebiyet vermiştir.
Bulad Şemsiyev’in Manas’ındaki turuncu dumanlı sahneler gözümüzü alır. Tarihin ihtişamlı devirlerinden gözümüzü alamayan bizlerin gözü kamaşır ve başka şey göremeyiz. Ancak bu tür bir yönlendirilmeyi istemiyorsak, iradeyi elimize alıp nereye bakacağımıza kendimiz karar verebiliriz.
Hz. Muhammed’in gençlik yıllarında (595), kadim Türklerin lideri Niri Kağan, Bizans İmparatoru Maurice’e mektup yazmış ve yaşadığı coğrafyadan bahsetmişti. Kadim Türklerle Bizans arasındaki iyi ilişkiler devam etmiş, Perslerin zayıflaması sonucu İslâm ordularının önü açılmıştı.
İstanbul’da Moris denince hemen akla İstanbullu Musevi vatandaşımız Moris gelir. Şimdi sözünü edeceğim Moris de İstanbullu ama, adı genellikle Maurice diye yazılan ve 582-602 yıllarında hüküm sürmüş olan Bizans imparatoru. Aslen Kapadokyalı olan Maurice, imparatorluk ailesine doğmamış. Özellikle doğuda Perslere karşı yürüttüğü amansız savaşları Bizans için zaferle taçlandırmış; bu arada imparatorun kızı ile evlenerek damatlık yoluyla saraya girmiş. Ancak seferlerin hazineyi boşaltmış olması sonucu doğan bunalım sonucu devrilmiş ve oğullarıyla beraber öldürülmüş.
İmparator Maurice’in kim olduğunu anlamak için, onun hüküm sürdüğü 582-612 arasında neler yaşandığına bakmak yardımcı olacaktır. Asya’nın doğusundan başlayacak olursak, Çin’de bizim Tabğaç adını verdiğimiz Kuzey Wei sülalesi yıkılmış, yerini beyliklere bırakmıştı. Bu beylikler de 581’den 618’e kadar sürecek Sui idaresine girdiler. Böylece bu sülale devrinde o zamanki Çin toprakları ilk defa tek bir idare altına toplanmış oluyordu.
Sui sülalesinin kurulmasından takriben 30 yıl önce de, kuzeyde bulunan Kadim Türkler Bumin Kağan önderliğinde siyasi birliklerini kurmuşlardı (552). Bu tarihten önce Kadim Türkler, bizde “Cücen” olarak bilinen Rouranların idaresinde demirci olarak bulunuyorlardı. Bumin Kağan idaresinde Rouranlara başkaldırarak onların dağılmasına sebebiyet verdiler. Bu dağılanlardan bir kısmı Var/Avarlar adını taşıyordu ve batıya doğu, Avrupa’ya doğru yeni bir kavimler göçüne sebebiyet vermişlerdir. İşte İmparator Maurice, Balkanlar’a kadar nüfuz eden Avarlara karşı birçok sefer yaptı ve onları Tuna’nın diğer yakasına püskürttü. Maurice’in Avar ve Perslerle savaşları, bu ikisi arasında kurulmuş olan ittifakı da kırmak niyetiyle idi. Bu ittifaka karşı olan Kadim Türklerin de zamanla Bizans ile iyi ilişkiler geliştirdiği görülmektedir. Bütün bu mücadeleler içinde Persler, “ipek yolu” ticaretinde kendilerine rakip olarak gördükleri doğudaki Kadim Türklerle de savaşa giriştiler.
Görüldüğü gibi İmparator Maurice, sadece Bizans içinde hareket eden bir hükümdar değildi, Asya’daki gelişmelerle de yakından ilgili idi. Bu ilgi, tarihçisi Theophylaktos Simokattes’in savaş stratejileri ile ilgili eserinde açıkça görülmektedir. Türklerden önce “Hun” diye bahseden yazar, sonra “Perslerin doğudaki bu komşularına artık Türk denmektedir” ifadesini kullanmaktadır. Michael ve Mary Whitby tarafından İngilizceye çevrilmiş olan The History of Theophylact Simocatta (1986) adlı eserde, 595 yılına ait bir mektup da bulunmaktadır. Mektubu yazan bir Kadim Türk kağanıdır. Uzun zaman bu kağanın kim olduğu bilinmiyordu. Ancak son zamanlarda bu konulara yeni bakışaçıları getiren Etienne de la Vaissière, mektubun Batıtürk kağanı Niri’ye ait olduğunu göstermiştir. Mektubun en ilginç yanı, Niri Kağan’ın devletin ilk kurucularından İstemi Kağan’dan kendi zamanına kadar geçen yarım yüzyıllık sürenin bir tarihini vermesidir. Bu tarih yalnız kağanların icraatına dair değildir, Kafkasya, İtil’den (Volga ) Tab- ğaç’a (Çin) kadar geniş alan ile ilgili coğrafya bilgiler de içermektedir. Kadim Türkler ve Bizans arasındaki bu ilişkiler sonra da devam etmiş, Perslerin zayıflaması sonucu İslâm ordularının önü açılmıştır.
Niri Kağan’dan bugüne, Xinjiang Uygur Otonom Bölgesinde, Kazakistan sınırına yakın bir yerde üzeri yazıtlı bir heykel de kalmıştır. Hâlâ tam olarak okunamayan Soğdça yazıtı ile Niri Kağan engin bozkırlardan bize seslenmekte ve kadim Türk kağanları ve yakın çevrelerinde gördüğümüz örgülü saçlarını sanki rüzgarda sallar gibi zamana meydan okumaktadır. Bir bakıma tarihsel bağlam ile Anadolu ile ilişkilendirilebilecek bu heykel, bize Nazlı Eray’ın Orfe’sinde rüzgara mektup yazdıran Heraklius’u (610-641) anımsatmaktadır.
Demek ki Hz. Muhammed’in gençlik yıllarına rastlayan İmparator Maurice ve Niri Kağan ilişkileri, ancak Asya tarihine bir bütün olarak baktığımız zaman görülebilmektedir. Dönemler, coğrafyalar, uzmanlık konuları arasında parsellenmiş tarih görüşünün ise önü kapalıdır; orada bağlam değil dar bir alanın kuralları geçerlidir.
Tarih bir bütün olarak algılanmalı ve ele alınmalıdır. Eğer geçmişimizin hoşumuza giden bölümlerini görür, hoşumuza gitmeyen kısımlarını görmezden gelirsek, üzerinde hemen herkesin hemfikir olduğu “tarihten ders almak” deyimi, hoş fakat boş bir klişe olarak kalır.
Tarihe bakarken gözlerimiz başarı, eski tabirle muvaffakiyet aradığı için ancak zaferleri görürüz. Bu konuya Romanyalı genç bir Tatar dostum işaret etmişti. “Siz sadece zaferlere bakıyorsunuz, halbuki biz hem başarıları hem yenilgileri öğreniyoruz, yenilgilerden ders çıkarmak mümkün” diye.
Daha 19. yüzyıla kadar haberdar olmadığımız Kadim Türk tarihi ile ilgili olaylarda ise durum farklıdır. Burada özellikle “elli yıllık esaret dönemi” denilen 630-680 yılları hakkındaki duygularımızda hüznün yerini hırs ve düşmanlık almıştır. Bunda gerek yazıtlardaki ifadeleri gerek Çin yıllıklarından okuduklarımızı bugünkü duygularımızla algılamamızın rolü vardır. Öte yandan olayları aktaran Çin yıllıklarının o dönemde “Türk” diye bahsettikleri sadece Kadim Türk devleti mensuplarıdır. Dili Türkçe olan Kırgızlar, dillerinin Eski Türk diline çok yakın olduğu ifade edilen Karluklar ve başkaları Çin kaynaklarınca Türk olarak algılanmamışlardır , yani onlar esir düşmemişlerdi.
O dönemde Gobi Çölünün güneyinde konuşlanmış olan I. dönemin son hükümdarı Elig Kağan 630 yılında Çin ordularına yenilip Tang sülalesinin hâkimiyetini kabul ettikten sonra, “Türk” halkının bir kısmı batıya veya kuzeye doğru yönelmiş kısacası bütün Türkler esir olmamıştı. Ancak bu olaylar bizde halk hafızasında yer almadığı ve ayrıca tarihi de sadece kağanların yaptığını düşündüğümüz için 630-680 dönemini böylesine dramatik bir şekilde algılarız.
Tüm bu sebeplerden, kaynaklarımızın verdiği bilgiler ışığında bütün Kadim Türkler Çin hizmetine girmişler erkekler köle, kızlar cariye olmuş gibi bir izlenim uyanıyorsa da, Çin hâkimiyetini kabul edenler daha çok Çin’e yakın Kadim Türk devletinin güney taraflarında bulunanlardır. Kuzeyde ise herkesin yeni bir çözüm üretmeye çalıştığı hareketli bir dönem yaşanıyordu. Ayrıca kuzeydeki Kadim Türklerin bir kısmı Tang nüfuzunun dışında idiler.
Çin hâkimiyetine girmemiş Kadim Türklerden biri kuzey bölgelerinde hüküm sürüyordu. Aşina soyundan gelen bu şahıs Çebiş diye biliniyordu. Çebiş, Çincesi ile xiao (küçük) kağan idi, karargahı Altay dağlarının kuzeyinde bulunuyordu. Bu küçük kağanlar genelde kuzeydeki boyları idare etmekle devlet yönetimi konusunda deneyim sahibi oluyorlardı.
Elig Kağanın yenilgisinden sonra kuzeydeki bütün boy ve bölük halkları beraberce Çebiş’i uluğ kağan olarak “kaldırmak” istemişlerdi. Onun halkın sevgi ve saygısını kazanmasını çekemeyen komşuları Çebiş’i öldürmek isteyince, o da askerlerini toplayıp Altayların kuzeyindeki yurdunda kendisini kağan ilan etmişti. Çebiş’in 30.000’den fazla deneyimli süvarisi vardı, hüküm sürdüğü alanın batısında Karluklar, kuzeyinde Kırgızlar bulunuyordu. Onun güçlendiğini gören Tang hükümdarı Uygur, Bugut gibi boyları kışkırtarak, Çebiş Kağan’a hücum etmelerini sağlamış ve kendi ordularını Altay dağlarına sürmüştü. Bu mücadelelerden yenik düşen Çebiş Kağan 650 yıllarına kadar varlığını sürdürmüştü. Buradan anlıyoruz ki, 50 yıllık esaret Kadim Türk devletini kuzeyindeki kesimleri değil, güneyindekileri kapsıyordu. Çebiş Kağan’dan sonra meydana gelen ayaklanmalardan sonuncusu 680’lerde Elteriş Kağan-Tunyukuk işbirliği ile Kadim Türk devletinin II. dönemini başlatmış oldu, yani kimse boş durmamıştı.
Çebiş Kağan’ın Kadim Türk siyasi yapısındaki yeri ne idi sorusu uzun zaman yanıtlanamamış, unvanının önder, lider anlamındaki Türkçe çavuştan geldiği düşünülmüştü. Ancak Hatice Şirin’in Eski Türk Yazıtları Söz Varlığı üzerine yaptığı çalışmalar başka unvanlarda da geçen çebiş sözcüğünün “keçi yavrusu” anlamına geldiğini göstermektedir. Başka unvanlarda da karşımıza çıkan çebiş, “uluğ”un karşıtı olarak görünmektedir. Hatta bugün Türk dillerinde ve Türkiye’de kırsal kesimde çebiş keçi yavrusu anlamına geldiği gibi “ufak tefek” anlamını da taşır. Bu takdirde Çincesi ile xiao (küçük) olarak yazılmış bu unvanın Türkçe’sinin kağanın adı gibi algılanan çebiş olduğu görülmektedir. Kısacası Pablo Coelho’nun Simyacı romanındaki gibi çözümün uzun yolculuktan sonra unvanın Türkçe’sinin Çince’sinin hemen yanı başında olduğu anlaşılmaktadır. Biz herhalde adı yazıtlarda geçmediği için bu kağanı Göktürklerden saymayız.
Bugün milliyet ve etnisite çerçevesinde değişmez olarak algıladığımız, yani kategorik baktığımız birçok alanda, hem kurumlar hem gelenekler hem davranışlar esneyebiliyordu. Türklerin tarihindeki “kategorik” veya “esnek” konuların evrimi…
Bugün artık nüfusun önemli bölümünün yaşadığı şehirlerde yaşadığı ülkemizde, evler daha çok birbirine benzer daireler şeklini almıştır. Artık eskisi gibi oturma odası, misafir odası ayırımı kalkmış gibidir. Odaların kimliğini de içindeki eşyalar belirler. Evlerimizde bir de neredeyse bütün gün kullanmadığımız yatak odaları vardır. Kısacası bugünkü evlerimizi belli bir kategori içinde anlamak mümkündür.
Evin dışından içini hayal edebiliriz; daha doğrusu hayal etmemize gerek yoktur; bilebiliriz. Bugün artık eskisi gibi “yatak odasının yerini değiştirdim” diyemezsiniz; bu kategorileşme içinde salon ile yatak odası uzlaşmaz. Zira kategoriler uzlaşmak için değil ayırmak içindir. Hayatımız belli kategoriler içinde tanımlanmaktadır. Bir eve girmeden, içinin düzenini, planını bilebiliriz. Farklı olan mobilyaların markasıdır daha çok.
Odaların yerleri ve fonksiyonları gibi, günün saatleri de belli kategoriler içinde geçer gider: Örneğin iş, çalışma saatleri, eve dönüş ve kahvaltı, öğle ve akşam yemeği gibi zaman dilimleri bize en doğal gelen şeylerdir. Ama bu düzen her zaman böyle değildi.
Yıllar önce Kazakistan’da tanıştığım bir Ahıskalı, “Türkiye’de sofranın saati varmış, doğru mu?” diye sormuştu. Benim de aklıma sanki sofra örtüsünün uçlarına çalar saat takılmış gibi bir görüntü gelmiş ama “evet var, mesele saat 3’te gelen birisine yemek değil kahve veya çay verilir; yemekler ise öğlen ve akşam olur” diye açıklamıştım. O da “bizde misafir ne zaman gelse o zaman sofra kurulur” demişti. Aslında benim açıklamam kategorik, onunki ise esnekti.
Modern hayata girmeden önceki dönemlere baktığımız zaman da, bu türden birçok esneklikler görmek mümkündür. Bunun belirgin örneklerinden biri, herkesin bildiği Kutadgu Bilig’de görülür. Orada yolcu gelir, attan iner, odaya alınır, sofra kurulur, sohbet olur, yatma zamanı gelince aynı odada döşekler açılır, yolcu uyur. Sabah olunca da döşekler toplanır. Çocukluğumda Kayseri evleri de böyleydi. Odanın bir tarafı yüklük ve gasilhane idi. Yatak yorgan yüklükte durur, akşam olunca döşekler açılırdı.
Göçebe çadırlarında ise farklı bir mekan örtüşmesi sözkonusu idi. Orada yüklük değil “yük” olur, bütün yatak ve yorganlar dürülmüş bir şekilde dururdu. Hatta yorganların renk renk kılıfları göz alırdı. Yemek yendiği zaman, çadır yemek odası olur, yatıldığı zaman yatak odası, yün eğrildiği veya başka iş yapıldığı zaman da atölye, işyeri görünümünü alırdı. Hatta bu tür örtüşmeler toprak kullanımında da görülürdü. Koyun veya at besleyenin ihtiyacına göre, birinin kışlağı öbürünün yaylası olabilirdi. Tarihte zaman zaman bu tür durumlarla karşılaşmaktayız.
Bugün milliyet ve etnisite çerçevesinde değişmez olarak algıladığımız, yani kategorik baktığımız soy, boy gibi kavramlar bile “evlatlık müessesesi “ile esneyebiliyordu. Burada evlat edinilen kişi değil de başka bir boyun üstünlüğünü tanımış diğer bir boy olabiliyordu.
Ancak Türklerin tarihine baktığımız zaman her alanda bu esnekliği gördüğümüzü söylemek yanlış olur. Esnek olunmayan ve belirgin olan konular vardır. Örneğin “yaş”, bunlardan biridir. Yaşa göre insanın hayat içinde değişen konumu da bu türdendir. Bu çerçevede “orun” denilen oturma düzenini de unutmamak lazım. Bugün bile bizde genç birisi başköşeye oturursa, uyarılır. Sofrada da babaların ve bazen de annelerin oturduğu yer çoğunlukla bellidir.
Orta Asya göçebeliğinde akraba evliliği olmadığı için, “kiminle evlenilmez konusu” -ki bizde “kime nikah düşmez”e dönüşmüştür- çok belirleyici idi. Göçebe hayat içinde dostlara ve müttefiklere her zamandan çok ihtiyaç duyulduğu için, evlilik, daha doğrusu dünürlük yolu ile dostluk kurulurdu. Aynı kabile içinde evlenme, mensuplarını izole edeceği için tercih edilmemiş, sonunda da tabu olmuştur. Böyle bir algı, akrabalık derecesi bilinmeyen ama akraba olduğu bilinenler için de geçerli idi. Burada esneklik baba soyu ile değil ana soyu ile yaratılırdı. Nitekim Çinggis Han da dokuz yaşında iken, babası onu evlendirmek için dayılarına götürüyordu.
Öte yandan dilimiz hem esnek hem de tutucudur. Tarih boyunca değişik alfabeler kullanmak konusunda gayet esnek, ama dilin yapısını değiştirecek hususiyetlerde ise tutucudur. Örneğin dilimize giren yabancı sözcüklere sanki isim muamelesi yapılır, başka dillerden gelen fiiller “şut atmak” örneğindeki gibi isimleştirilir; burada İngilizce “shoot” (atmak) fiili sanki isimmiş gibi Türkçe bir yardımcı fiille bütünleşmiştir. Bizim Arapça fiillerin isim hallerini alıp arkasına etmek, eylemek, vs. gibi şekillerine sokmamız da aynı çabanın eseridir Geçenlerde hav alanında hostes hanım “daha bordlamadık” diyordu; İngilizce “board” fiili, Türkçe “bordlamak” olmuştu. Burada da “kaşık-kaşıkla”da gördüğümüz gibi isimleri fiil yapan “-la” eki kullanılmıştır. Benzer esneklikleri, eklerin birbirine bitişmesi ile oluşan dilimizin eklemli yapısında da görmek mümkündür. Kültürümüzde ve dilimizde var olan bu esnekliklerin bizi uzlaşmaya götürebildiğinin bilincinde miyiz her zaman acaba? Umarım.
Julius Caesar bugünün terimleriyle “darbeci” bir diktatördü. MÖ 49’da askerleriyle ülkenin kuzey sınırı olan Rubicon Nehri’ni geçtiği anda, yasaları çiğnemiş oldu. Darbe başarılı oldu ama Roma dünyası kanlı bir içsavaşa gömüldü. Caesar da beş yıl sonra öldürülecekti.
Julius Caesar (Sezar) MÖ 10 Ocak 49’da, yanına komutasındaki kuvvetlerden sadece XIII. lejyonu alarak Rubicon Nehri’ni geçti. “Rubicon’u aşmak” veya “Rubicon’u geçmek”, bugün birçok dilde “gemileri yakmak” anlamında kullanılıyor. Bunun nedeni, Caesar’ın bu nehri aşarak tamamen yasadışı bir konuma geçmeseydi. Bugün nerede olduğu tartışılan Rubicon Nehri, Roma Cumhuriyeti için kuzeydeki sınırdı; çeşitli eyaletlerde ordulara komuta eden valiler bu sınırda lejyonlarından ayrılır, Roma kentine yalnız girerlerdi. Galya Valisi olarak görevi MÖ 1 Ocak 49’da sona ermiş olan Julius Caesar’ın bu sınırı ordusuyla birlikte geçmesi, bugünün iafadesiyle bir askerî darbe yapmak anlamına geliyordu.
Sonraki dönemlerin yazarlarına göre, Caesar verdiği bu kararın öneminin bilincindeydi. Tam nehrin önüne geldiğinde, Yunanca iki sözcük söylemişti. Atinalı komedi yazarı Menander’dan aldığı bu cümlenin Latincesi alea iacta est, yani kelimesi kelimesine “zarlar atıldı”ydı. Biz bunu Türkçe’ye “ok yaydan çıktı” diye çevirebiliriz veya “ya devlet başa ya kuzgun leşe” diye okuyabiliriz. Yani Caesar, o noktadan sonra geriye dönüşün sözkonusu olmadığını biliyordu; ya Roma’yı ele geçirecek ya da “hostis” yani düşman veya vatan haini ilan edilecek, hayatı bitecek veya kaçmak zorunda kalacaktı.
Sezar’ın Torino Antik Eserler Müzesi’nde bulunan “Tusculum portresi”, yaşarken yapılmış ender büstlerinden biri.
Caesar’ın attığı zar onun lehine sonuçlandı. Nehri geçtikten az sonra Arminium kentine geldiğinde direnişle karşılaşmadı. Roma’daki taraftarlarından bazıları kaçarak yanına gelirken, Roma Senatosu’nun çoğunluğunu oluşturan muhalifleri, meşruiyetin simgesi olan başkenti, senatoyu, hatta İtalya’yı bile terkederek önderleri Pompeus ile kaçtılar ve Yunanistan’a geçtiler.
Pompeus ve senatörler kaçmıştı ama Caesar siyasal otorite açısından boş bir şehre girmişti. Caesar’ın taraftarları onun popülist siyasi programını destekliyordu. Karşı tarafta ise hırsları bakımından Caesar’dan farkı olmayan Pompeus gibi önderler, Cicero gibi gerçekçi veya Cato gibi ilkelerinden taviz vermeyen katı politikacılar vardı. Cicero, “sanki Romulus’un çamurunda değil de Eflatun’un Devlet’inde yaşıyormuş gibi konuşuyor” diyerek, Cato’nun ne kadar gerçeklerden kopuk oldu.
ğunu belirtiyordu. Aslında Caesar’ın baş düşmanı, Cato’nun iddia ettiği gibi Cumhuriyet’in ilkeleri, siyasi özgürlük, senatonun itibarı filan değil, ona çok benzeyen Pompeus’tu. Bunu sezen Cicero, hangi taraf kazanırsa kazansın sonucun aynı olacağını, Roma’nın köleleşeceğini söylemişti.
Fransız ressam Adolphe Yvon’un, Caesar’ın Rubicon Nehri’ni geçişini gösteren resmi (1875).
Aradan çok geçmedi, bütün Roma dünyasına (İspanya, Balkanlar, Mısır ve Akdeniz) yayılan dört yıllık bir içsavaş başladı. Pompeus komutasındaki Roma Senatosu’nun orduları, MÖ 48’de Yunanistan’ın kuzeyinde Pharsalus savaşında Caesar’a yenildi; Pompeus Mısır’a kaçarak orada öldürüldü. Ancak bu büyük zafere ve Caesar’ın düşmanlarını bağışlama politikasına rağmen, Afrika ve İspanya’daki asileri sindirmesi üç yıl daha sürdü (MÖ 45’e kadar). Caesar, Rubicon’u geçtikten beş yıl sonra MÖ 44’te öldürüldü. Bu süre içinde Roma’ya arada bir uğruyor hemen tekrar sefere çıkıyordu; başkentte geçirdiği en uzun süre öldürülmeden önceki beş aydı. Roma dünyasında yaşayan sıradan insanlar bu süre içinde rakip orduların mücadeleleri arasında sıkıştı ve savaşın yolaçtığı suç dalgasından nasiplerini aldı.
Burada barışı terkediyor, yasayı çiğniyorum Kader, senin peşinden gidiyorum Antlaşmalara elveda Yargıcımız savaş olsun bundan sonra.
(Caesar’ın darbesinden yüzyıldan fazla zaman geçtikten sonra Pharsalia adlı kitabında bu olayları yazan şair Lucanus’tan…)
Peki Caesar’ı lejyonuyla birlikte Rubicon Nehri’ne getiren neydi? Kağıt üzerinde şu gerekçeler vardı: Julius Caesar, bu olaylardan on yıl önce Senato tarafından Galya valiliğine atanmıştı. Böylece hem zengin olacak, hem şöhretini artıracaktı. Soylu ancak yoksul bir aileden gelen Caesar, kariyeri boyunca para sıkıntısı çekmiş, parlak askerî yeteneklerini gösterme imkanı bulamamıştı. Galya’da (burası, kuzey İtalya, İsviçre ve güney Fransa’nın bir bölümünü kaplayan bir eyaletti) emrindeki lejyonlarla büyük bir fetih hareketine girişti. Bu topraklarda yaşayanların küçük kabileler halinde bölünmüş olması işini kolaylaştırdı; müthiş bir imha ve katliam politikası yürüttü. Kendi propagandasını büyük bir ustalıkla yaptı; Galya Savaşları adlı eserini yazarak başarılarını bütün Roma’nın öğrenmesini sağladı. İlk beş yıllık görev süresinin bitiminde, Roma’daki güçlü müttefiki Pompeus sayesinde valiliği bir beş yıl daha uzatıldı. MÖ 48’in son günü artık görevi sona eriyor, Roma’ya geri dönmesi gerekiyordu. O sırada Pompeus’la dostluğu da düşmanlığa dönüşmüştü. Caesar, Roma’da kendisini neyin beklediğini biliyordu: Görevini suiistimal ettiği iddialarıyla yargılanacak, siyasi hayatı (belki de hayatı) sona erecekti.
Roma Cumhuriyeti, herhangi bir önderin tek başına iktidar sahibi olmaması üzerine kuruluydu. Devletin başında bile bir değil iki kişi bulunuyor, bu konsüller bir yıllığına seçiliyordu. Romalılar bu konuda o kadar titizdiler ki, onları düşmanlarının en büyüğü Hannibal’den kurtarmış olan büyük komutan Scipio Africanus’u bile, rüşvet almak, zimmetine para geçirmek gibi iddialarla suçlamışlardı. Scipio Africanus taşradaki villasına çekilerek orada ölmüştü (MÖ 183). Bu olaylar Caesar’ın darbesinden çok önce yaşanmıştı ama Roma’nın büyük komutanlar karşısındaki nankörlüğü çok iyi biliniyordu ve Caesar’ın harekete geçmesinde rol oynamış olabilirdi.
Aslında Julius Caesar’ın darbesi bir ilk değildi. Bu işi ilk yapan, kırk yıl önce Sulla olmuştu; ancak Roma’ya kuzeyden değil güneyden girmişti. MÖ 88’de konsül olan Sulla, Kral Mithradates’in ayaklanmasını bastırmak üzere askerleriyle Anadolu’ya geçmişken, Roma’daki rakibi Marius, çevirdiği entrikalarla Senato’nun bu görevi ondan alıp kendisine vermesini sağlamıştı. Sulla Roma’dan gelen böyle bir emre boyun eğecek biri değildi. İtalya’ya döndü, lejyonlarını Roma’nın üzerine sürdü: Bunu yapan ilk komutandı. Tekrar doğudaki savaşın başına getirildi, görev tamamlandıktan sonra yeniden Roma’nın üzerine yürüyerek kendisini diktatör seçtirdi. Bir terör rejimi kurarak muhaliflerini yargılamadan yok etti.
Caesar ile Sulla arasında iki fark vardı: Askerlerini Roma’ya sürmeye karar verirken, Sulla’nın bütün kurmayları, birisi hariç, ona katılmayı reddetmişti; kırk yıl sonra Caesar’ın bütün kurmayları, birisi hariç onun peşinden gitmeyi kabul etmişti. Yani kırk yılda çok şey değişmişti. İkinci fark ise, Caesar’ın diktatör olduktan sonra, otoritesini kabul eden bütün muhaliflerini bağışlamasıydı.
İlk darbeci Sulla Lucius Cornelius Sulla ve Gaius Marius, Roma için savaşmıştı. Tarihin kaydettiği ilk darbeyi gerçekleştiren Sulla kendisini diktatör ilan eti ve M.Ö. 80’e kadar hüküm sürdü.
Savaşta başarı kazanan komutanlar neden Roma yasalarını çiğnemeyi böyle kolaylıkla göze alıyorlardı? Eski tarihçiler de, yenileri de, bunun kökenini Roma ordusunun MÖ 100’lerin başında geçirdiği evrimde buluyor. Ordunun değişmesinin nedeni de Roma Cumhuriyeti’nin kent devleti olmaktan çıkıp dünya imparatorluğuna dönüşmesi olmuştu. MÖ 107’de yapılan reformlardan önce, Roma ordusu profesyonel olmayan, toprak sahibi yurttaşlardan kurulu bir orduydu. Capite censi denilen topraksız yoksullar, kendi silahlarını sağlayacak ekonomik koşullara sahip olmadıkları için orduya kabul edilmiyordu. Roma yurttaşları için askerî hizmet, bir vatandaşlık görevi ve ayrıcalık kabul ediliyordu; bu askerler kendilerini esas olarak şu veya bu komutana değil devlete yani Senato’ya bağlı hissediyorlardı.
Devrik konsül Marius İç savaşta yenilen büyük reformcu Gaius Marius, Sulla tarafından M.Ö. 87’de Afrika’ya sürüldü. Pierre Nolasque Bergeret’nin “Marius, Kartaca yıkıntılarında meditasyonda” isimli 18. yüzyıl tablosunda, devrik Roma konsülü sürgünde tasvir ediliyor.
Ancak ordu, egemenliği genişleyen bir devlete yetmemeye başlayınca, Marius’un MÖ 107’de yaptığı reformlarla büyük ölçüde değişti. Artık topraksız ve yoksul da olsa herkes orduya katılabilecekti; bundan böyle asker olmak insanların itibar ve toprak kazanmasının bir aracı haline gelecekti. Marius MÖ 105’te, bu yoksul askerlere terhis olduktan sonra toprak verilmesi için Senato’yu sıkıştırdı ve Afrika’da askerlerini yerleştirecek koloniler kurdu. O tarihten sonra Roma lejyonlarının kendilerine toprak sözü veren güçlü bir komutana duydukları bağlılık yavaş yavaş Senato ile aralarındaki bağı gölgede bıraktı.
Marius’un bu reformlarından sonraki yüzyıl, Roma Cumhuriyeti ve Senatosu için dış ve iç savaşlarla dolu, şu veya bu komutanın, lejyonlarına güvenerek iktidarı ele geçirmeye çalıştığı bir kaostan ibaretti. Kademe kademe yıkılan eski rejim, MÖ 30’da artık yerini tek bir önderin (imparator) hem vilayetlere hem senatoya hem orduya hakim olduğu başka bir rejime bıraktı. Senato, Caesar darbesinden yüzyıl sonra öyle itibar kaybetmişti ki, İmparator Caligula atı İncitatus’u senatör seçtirebilmişti. Hikaye doğru olmasa bile, Roma Senatosu’nun içine düştüğü acıklı durumu çok iyi gösteriyordu.