Müslüman tüccarların yolunun açılması Çinggis Han (Temücin) ile başlar. 12. yüzyıl sonlarında Ong Hanı Tuğrul’un baskın yapacağını haber alan Temucin’in yanında sadece 19 kişi vardır ve bunların üçü Müslüman’dır. Balcuna nehrinin balçıklı sularını içerek and içerler. Sonradan Temucin, Çinggis Han olacak, Müslümanlar korunarak devlet tüccarı yapılacak ve farklı coğrafyalarda İslâmiyet’i yayacaklardır.
Çinggis Han denince, insanın aklına “Müslüman tüccar” ibaresi gelmez. O dönemlerde milliyet farkı gözetmeden Asya’nın doğusundan batıya bakan insanın yaptığı tanımlamadır bu. İşin ilginç yanı bu tanımlama, Çin ve erken dönem Moğollar arasında da görülmektedir.
Kişileri daha da belirlemek gerektiği zaman, onlar etnik aidiyetleri ile değil oturdukları yer ile tanımlanırdı: Buharalı, Harezmli gibi. Bugün ise biz genelde bu Müslüman tüccarlar zümresinin mesela Türk mü İranlı mı olduğu ile daha çok ilgileniyoruz. Görüldüğü gibi bizim görmek ve bilmek istediğimiz mateessüf tarihteki algılamalara pek uymamaktadır. Biz gerçeği değil de düşündüğümüzü arıyoruz.
O zamanın gerçekleri içinden bakarsak, soracağımız soru “kimdi bu Müslüman tüccarlar, ne yapıyorlardı ve tarihsel belgeler onlarla niçin ilgilenmişlerdi” olmalıdır. Aslında bu tüccarlar bugün bizim İpek Yolu diye algıladığımız kervan yolunda uzun mesafe ticareti ile meşgul oluyor, Gazneliler’den beri Çin pazarına girmeye çalışıyorlardı. İslâm coğrafya eserleri Asya ticaretine özel bir ayırmalarına rağmen, ancak bugünkü kuzeybatı Çin’in bazı şehirlerinden bahseder. Bu problem Karahanlılar devrinde de devam etti. 12. yüzyıl ortalarında doğudan gelen Karahıtaylar ve bugünkü Gansu-Qinghai batısında yaşayan Tangutlar ile bazı çözüm yollarına gidilmişse de problem devam ediyordu. O dönemlerde Çin de bugünkü gibi yekpare bir bütün değildi; güneyde ve kuzeyde farklı sülaleler hüküm sürüyordu.
Müslüman tüccarların yolunun açılması Çinggis Han ile başlar. Aşağıda anlatılacak olayların geçtiği 12. yüzyıl sonlarında, Çinggis Han henüz Temücin olarak biliniyordu. Ancak uyguladığı politikalar, özellikle ganimetin eşit sayılabilecek düzeyde üleştirilmesi, çevresinde toplananların gittikçe artmasını sağlıyordu. Yeni gelenler kendi beylerinden duydukları hoşnutsuzluğu dile getiriyorlardı. Çocukluğunda ve gençliğinde Temücin’in metbuu olmuş olan Kereyid Hanı Ong Han Tuğrul durumdan hiç hoşnut değildi. Gelişmelere dur demek amacı ile Temücin ve etrafındakilere bir gece baskını düzenlemeye karar verdi. Ancak hayatları bahasına yola çıkan Baday ve Kişilik adındaki iki at çobanı, gelip Temücin’i durumdan haberdar ettiler.
Durumu haber alan Temücin hemen hızla bulunduğu yerden ayrıldı ve Balcuna nehri kenarına kondu. Yanında Baday ve Kişilik dahil 19 kişi vardı. Hep beraber durumu gözden geçirdiler. Bu kötü günde Temücin’in yanında olanlar arasında, Danişmend Hoca, Seyyidler’den Cafer Hoca ve Hasan adlı üç de Müslüman vardı. Bunlardan Hasan yanında getirdiği 100 koyun ve bir deveyi sincap ve samur derisi değiştirme fikri ile bu civara gelmiş ve kendilerini bu olayın içinde bulmuştu. Koyunlara ne olduğunu bilmiyoruz, ama Balcuna’ya geldiklerinde yanlarında olmadıkları aşikar. Zira Balcuna’dakiler bu sırada açlıkla boğuşuyorlardı. Ancak uzaktan gördükleri bir “kulan”ı (yaban atı) vurarak aç karınlarını doyurmuşlardı.
Ong Han Tuğrul’un baskın yapma niyeti Temücin ve yanındakilerin çok ağırına gitmişti. Buradan kurtulurlarsa hayat boyu birbirlerine destek olacaklarına dair ant içtiler. Balcuna nehrinin balçıklı sularını içerek yapılan bu anttan sonra onlar “Baljunalılar” olarak bilindi. Temücin de ayrıca göğe bakarak “eğer bir gün bu büyük işi başarırsam, tatlı ve acı her zaman sizin yanınızda olacağım. Eğer sözümden dönersem, bu su gibi olayım” demişti.
Kaynaklarımız onun bu sözü tuttuğunu ve zor zamanda yanında durmuş olan bu arkadaşlarını kolladığını bildirir. Müslüman tüccarlar da bu olaylardan nasiplenmiş görülüyor ki, bunlar Çinggis Han’ın oğlu Ögedey Han’ın kağanlığı zamanında “ortak”, Çince’si ile wuolutuo diye bilinmişlerdir. Ögedey Han onları merkezin kaynakları ile besliyor ve ellerine sermaye veriyordu. Yapılan ticaretten elde edilen kazanç ortaklar arasında paylaşılıyordu. Merkezle Müslüman tüccarlar arasında gelişen bu ortaklık, tüccarlar zarar etse de devam ediyordu. Atamelik Cüveyni’nin eserinde bu konuda anlatılan birçok anekdot, Ögedey Han’ın maksadının sadece kazanç olmadığını göstermektedir; ortaklığa devam daha önemli gibi gözüküyor. Ancak Balcuna olayından iki kuşak geçtikten sonra Möngke Kağan devrinde “ortak” tüccarları devlet tüccarları olurlar. Kubilay Kağan da onları Endonezya, Java gibi yerlere gönderince, oralarda İslâmiyet’i yayarlar. Anlaşılan Balcuna’nın balçıklı sularının etkisi uzun olmuştur.
Tarihe bugünün değerleriyle bakmanın ilginç örnekleri gerek Türk gerekse dünya basınında sık sık yer alıyor. Pakistan’daki bir Buda heykeli turizmi canlandırma kaygısıyla yeni bulunmuş izlenimi yaratacak şekilde haberleştirilirken, Nirvana’ya ulaşan Buda tasviri, ‘uyuyan Buda’ olarak tarif edilebiliyor.
Geçenlerde medyada “Pakistan’da bulunan 1700 yıllık uyuyan Buda heykeli ve bulunduğu bölge UNESCO Dünya Mirası listesine girdi” başlıklı bir yazı vardı. “Uyuyan Buda olamaz, bu Parinirvana yani Buda’nin nihai Nirvana’sı olmalı” diyerek yeni bulunmuş izlenimi ile araştırmaya başladım. Anlaşılan haber yabancı medyadan bize gelinceye kadar epey kılık değiştirmiş ve böylece sanki yeni bulunmuş izlenimi uyandırılmış. Böylelikle tarihe bugünün değer ve algılarıyla bakmanın ilginç bir örneği ile tekrar karşı karşıya kaldığımızı gördüm.
Pakistan’ın kuzeybatısında, Haripur’da bulunan Bhama yapı topluluğu harabeleri 1920 ve 1930’larda kazılmaya başlanmış ama incelenmesi uzun sürmüş ve 1980’de UNESCO listesine alınmıştı. Haberde (15 Kasım 2017) dikkatimi çeken ise bu heykellerin turizme hizmet edeceği konusunda Pakistanlı yöneticilerin umutlarına yer vermesiydi.
Genellikle konuları kendimiz araştırmadığımız veya araştıramadığımız için yabancı haber ajanlara bağımlı olmamız bir yana, çoğunlukla İngilizce’den çevirilere dayanıyoruz. Türkçe medyada heykelin sebebi mevcudiyeti olan “nihai Nirvana (parinirvana)”, çevirisi yapılan İngilizce metinlerde bulunmadığı için kullanılmamakta. Onun yerine heykellerden “uyuyan Buda” veya “yatan Buda” (reclining Buddha) diye sözedilmektedir. Halbuki Hong Kong’daki Buddhistdoor Global gazetesinin haberinde parinirvana halinde büyük bir Buda heykeli bulunduğu ve kazıyı yöneten Dr. Abdul Samad’dan bilgi alındığı haberi verilmekte. Kısacası Hong Kong ve Çin’de Budistler bulunduğu için “uyuyan, uzanan, yatan Buda” ifadeleri kullanılmıyor.
Biraz düşününce “uygar” sözcüğüne ilham vermiş olan tarihteki Uygurlar’ın da Budist olduğunu hatırlarız. Uygurlar’dan önce kurulmuş olan ve her vesile ile kendileriyle iftihar ettiğimiz Kadim Türk hükümdarlarından Taspar Kağan’ın yanında bulunan Cinagupta adlı bir rahip ve yanındakiler Budist metin çevirileri yaparken, ilk çeviri deneyimleri Buda’nın nihai Nirvana’sı ile ilgili Parinirvana Sutra idi. Günümüze kadar ulaşmamış bu metin, gerek Kadim Türkler’in gerekse Uygurlar’ın bu metne ve bu kavrama ne kadar önem verdiklerinin bir işaretidir. Türklerde ölüm ve yuğ törenleri önemli bir yer tuttuğu için, ilk olarak bu menin çevrilmiş olmasını anlayabiliyoruz.
Hindistan’ın kuzeyinde bugünkü Nepal taraflarında doğmuş olan Sidharta Gautama, dünyada gördüğü kötülüklerden arınmak için kendini bu konulara adamış ve 35 yaşında “aydınlanmış” anlamına gelen “Şakyamuni Buda” olmuştur. Bundan sonra 45 yıl daha yaşayan Şakyamuni Buda, Kalmuk Moğolları’ndan Budist bir dostumun dediği gibi “uyumaz”, sadece meditasyonda bulunurdu. Sonra da kendini dünyevi işlerden arındırmış ve benliğindeki ihtiras, istek ve dilek ateşi tamamen sönmüş olarak Nirvana’ya ulaşarak bu dünyadan ayrılmıştı.
Nirvana’ya ulaşmak doğum ve yeniden doğum süreçlerini getirdiği bütün ıstırapların dışına ve üstüne çıkmak demektir. Ancak Nirvana bir “yer” değildir, orada hareket yoktur; Nirvana bir haldir. Sağ tarafı üzerinde yan yatmış ve sağ kolunu da başının altına almış Parinirvana heykelleri ile anlatılan da, Sakyamuni Buda’nın tam ve nihai Nirvana haline erişmesidir.
Hal böyle iken, “Uyuyan Buda” şeklinde tanıtılan bu heykelin haber olmasındaki asıl sebebin turizm olduğu görülmektedir. Nitekim bölge iktidar partisinin başkanı İmran Khan’ın “bu arkeolojik alanın güvenliğini sağlayıp muhafaza edersek, turizm sektörünü tekrar canlandırabiliriz” mealindeki sözleri de bunu açıkça göstermektedir. Batılı medya ise olayı büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkenin Hariput bölgesindeki Bhamala Khanpur arkeolojik alanında bulunan 1700 yıllık Buda heykeli şeklinde tanıtmaktadır. Halbuki bu Buda heykelinin yapıldığı dönemde İslâmiyet’ten söz edilemeyeceği gibi, haberleri bugünkü değerlerimiz açısından algılama ve aktarmayla, olayların vurgusu ile nasıl oynanabildiğini görmekteyiz.
İltica, göç, vatandaşlık. Bunlar 19. yüzyıl sonrasının sorunları gibi görünse de benzer kavramları dünya tarihinde de görmek mümkün. Örneğin neredeyse köşemizin resident DJ’i hâline gelen Romalılar kuruluş efsanesini göçmenlik üzerine yazmışlar. Bildiğiniz hikâye: Sparta kralının hanımı için yapılan Truva savaşından sonra, Akaların elinden kurtulan Truvalılardan Aeneas, uzun süren bir mavi turun ardından Orta İtalya’da karaya çıkar, krallığını kurar. Bir zaman sonra, krallardan biri devirip yerine geçtiği kardeşinin ikiz torunları Remus ve Romulus’u kendine tehdit olarak görür, öldürülmelerini emreder, bu iki bebek son anda kurtulur, bir dişi kurt bunları emzirip büyütür, ikizler de büyüyünce dövüşüp dedelerini tekrar tahta oturturlar. Kurt ne olmuş kimse yazmıyor. Ama bu ikizler kurdun bunları büyüttüğü yere gidip orada Roma’yı kurmaya karar veriyorlar. Artık “Şehrin adı Roma olsun,” “Hayır Remu olsun,” “Ulan Remu diye şehir ismi mi olur?” diye mi kavga ediyorlar, yoksa şehri “Şu tepenin üzerine kuralım,” “Hayır bu tepenin üzerine kuralım” diye mi hatırlamıyorum, ama bir arazi anlaşmazlığı olma ihtimali yüksek, Romulus, Remu’yu öldürüyor ve Roma’yı kuruyor.
Romulus Roma’yı, bir göçmen olarak kurduktan sonra, Livy’nin yalancısıyım, “Ne olursan ol gel” politikası izliyor ve etraftaki şehirlerden insanlar köle de olsa, özgür de olsa Roma’ya geliyor. Bazı tarihçilere bakacak olursak Roma’da “yasadışı mülteci” diye bir şey yok ve hatta Roma’nın giderek güçlenmesinin sebebi de duyan herkesin akın etmesi.
Zaten geleneksel olarak Romalılar yabancıların topraklarına girmelerine karşı değiller. Ha o dönem için gayet yaygın olan toplu ve zorunlu iskanlar yapıyorlar, gelen “mülteciler” istese de istemese de onları kendi ihtiyaç duydukları bölgelere yerleştiriyorlar ama bir yandan da Roma toplumuna entegre ederek eninde sonunda Roma vatandaşı olmalarını sağlıyorlar. Yani aslında yüzyıllar boyunca büyürken kendisine sığınanları da Romalılaştırarak büyüyor. Yani Roma’yı Roma yapan, gücüne güç katıp yüzlerce yıl dünyada rakipsiz olmasını sağlayan şeylerden biri de göçmen politikası diyebiliriz.
Ha nedir, elbette hiçbir şey aynı kalmıyor. Sorun, Hun’lardan kaçan Goth’lar çok kalabalık olarak Roma topraklarına sığınınca başlıyor. Aklımda Marcellinus diye kalmış, galiba onun iddiasına göre, Romalılar onbinlerce Goth’a kapılarını açıyor, onları Tuna’nın batısına yerleştiriyor ama, Goth’ların istihkakını dağıtmakla görevli olanlar pek bir hırsız çıkıyor. Yani bir yandan Goth’lar canlarını kurtardıkları için minnettar, dinlerini bile değiştirmişler -ki Romalılar da Hristiyan olalı daha elli yıl ya olmuş ya olmamış- Romalılar için onların topraklarında ter dökerek çalışıyorlar ama bir yandan da istihkakları çalınıyor, kötü muamele görüyorlar ve kimbilir belki de Romalılar sokaklarda “Üff, bu Goth’lar da her yeri sardı” diye dolaşıyor, “Eliniz ayağınız tutuyor, gidip savaşsanıza Hun’lara karşı” diye hakaret ediyor. Romalıların basbayağı Goth’ları aç bırakıp üstüne fahiş fiyata köpek eti satmaya çalıştıklarını, sahte can yeleği sattıklarını iddia eden tarihçiler var. Gerçi o sahte can yeleğini başka bir yerde okumuş olabilirim, tam hatırlamıyorum.
Roma’nın ırkçıları kabul etmek istemese de Goth’lar gururlu insanlar. Roma’ya sığınmışlar ama Romalılar bunları asker olarak da, çiftçi olarak da kullanıyor. Ama en sonunda gördükleri muameleye dayanamayarak ayaklanıyorlar. O ayaklanmayı bastırmak isteyen doğunun imparatoru Valens Edirne Muharebesi’nde hayatını kaybediyor. Sonrasını zaten az çok biliyorsunuz, Goth’lar Roma’lılardan gördükleri kötü muamele yüzünden Romalı olmayı reddediyor ve Romalılarla savaşmaya başlıyor. Zaten o yüzden olacak Marcellinus ısrarla “Abi biz o Goth’lara öyle haksızlık etmeseydik bunlar başımıza gelmezdi” diye yazıyor.
Selçuklu himayesinde yedi kuşağı, beş meliki ve şahı ile 12-13. yüzyıl boyunca kentleşme ve mimarlıkta şaheserler yücelten Divriği Mengücekleri, Kemah-Erzincan’da ve Divriği’de iki ayrı hanedan kurmuşlardı. Bayındırlık alanındaki başarılarına karşın İslamî, Selçuklu ve Osmanlı kaynaklarında sözü hiç geçmeyen, ancak 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başında Batılı doğubilimciler tarafından “keşfedilen” bu yitik medeniyeti Necdet Sakaoğlu kaleme aldı. Melik, emir, şah sanlarıyla Doğu Anadolu eşiğinde Fırat/Karasu-Çaltı havzalarında egemenlik kuran ve eserleri bugün UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Mengücek Gazi soylu melikler…
Selçuklu, İlhanlı ve himayesinde melik, emir, şah sanlarıyla 12., 13. yüzyıllarda Anadolu’nun çeşitli bölgelerine egemen olmuş yerel hanedanların sayısı 40’tan az değildir. Bunlardan biri, Doğu Anadolu eşiğinde Fırat / Karasu-Çaltı havzalarında egemenlik kuran Mengücek Gazi soylu meliklerdir. Bunlar, Kemah – Erzincan’da, diğeri Divriği’de, adlarından önce “melik”, adlarına bağlı “şah” unvanı alarak 12. – 13. yüzyıllarda babadan oğla yedi kuşağın temsil ettiği iki ayrı kolu temsil ederler.
Hanedanın bir kolu kollarından biri bugün bir ilçe merkezi olan Divriği’de egemendi. Bizans kaynaklarında Tephrike, Arapların el-Abrik, el-Bayalika adlarıyla anılan bu eski kent, Çaltı- Karasu- Liksuyu boğazlarına hâkim, dağlarla çevrili kapalı bir havzanın merkeziydi. Tarihinin Urartular’la başladığını gösteren buluntulara sahip bu havza, 8. – 9. yüzyıllarda Hıristiyan/ Dualist Pavlikanlar’a yurt olmuş; daha sonra 11. yüzyıl ortalarında Asya’dan gelen Türk göçmenlerin kimi oymak ve obaları bu havzaya yerleşmişti.
Mengüceklerin başeseri: Ulucami
Mengücek Meliki Ahmed Şah’ın yaptırdığı Ulucami’nin Kıble Kapısı, İslam dünyasının en görkemli taç kapısı zengin yontu bezemeleriyle de dünyada tektir. Ulucami çıkış kapısında bulunan çift başlı kartal (altta).
Divriği Mengüceklerini diğer Anadolu beyliklerinden ve aynı hanedanın Kemah- Erzincan kolundan ayıran durum, İslam, Selçuklu ve Osmanlı kaynaklarında hükümetlerinden söz edilmemesidir. Oysa bu kolun beş meliki ve şahı, siyasal-askerî olaylarda öne çıkmasalar da kentleşme ve mimarlıkta şaheserler yüceltmişlerdir.
Bayındırlık alanındaki başarılarına karşın Divriği meliklerinin yedi asır boyunca unutulması şaşırtıcıdır. Bu uzun yitiklikten sonra kültür dünyasında yeniden tanınmaları 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başındadır. Alman ve İngiliz doğubilimcileri, taş yazıtları ve madeni paraları inceleyerek bir bakıma Sümer, Eti, Urartu keşifleri gibi Divriği Mengüceklerini de keşfederek ilk tanıtım yazılarını 1890’larda yayımlamışlar, araştırmalar 20. yüzyıl başında da devam etmiştir. Halen ayakta olan eserlerinin yazıtlarından ve ad içeren bakır sikkelerinden varlıkları kanıtlanan Mengüceklerin bu kolu, dolaylı bilgilerle desteklense de bugün bile Anadolu tarihinin somut ama gizemli bir gerçeğidir. Çünkü adları anıtsal eserlerinin kitabelerinde okunan melikler hakkında tarihin kaydettiği hiçbir bilgiye sahip değiliz.
Mengücek şahlarından sonra, 14. ve izleyen asırlarda Divriği’ye egemen olan Selçuklu, İlhanlı, Memlûk ve Osmanlı dönemi aydınlarının, bugüne oranla daha görkemli-donanımlı ve işlevsel durumdaki Mengücek anıtları karşısında neden sessiz kaldıkları, yaptıran ve yapanlarına neden ilgi duymadıkları, tarihe neden not düşmedikleri bilinmiyor. Gelip geçen zamanlarda, belgeler, kitaplar… bilinçli şekilde veya bir cehalet karabasanında yokedilmiş olmalı. Bunun bir iması, 1529’da tapu tahriri yapan Osmanlı il yazıcılarının, Turan Melek Dârüşşifa vakfiyesi için koydukları “Çerakise (Memlûk) yönetiminde zâyi edildiği” notudur.
Ulucami ve taç kapısı Ahmed Şah – Turan Melek Camii ve Darüşşifasının bugünkü haliyle tepeden görünümü (üstte). Ulucaminin taç kapısı Anadolu Selçuklu uygarlığının simgesi kabul edilir.
Sonuçta: Köğonya (Şebinkarahisar) – Erzincan-Kemah-Divriği dörtgeninde, Mengücekoğulları’nın 1070’ler – 1270’ler arasındaki iki şubeli egemenliği sırasında, Erzincan-Kemah merkezli kolun tarih kaynaklarında yer alır ama anıtsal eserler bırakan Divriği kolu, yazılı tarih bilgilerinden yoksundur. Selçuklu sultanları Keykâvus ve Keykubad, Divriği’deki anıtlarla kıyaslanabilecek eserler bırakmamışken, aynı devirlerde yaşamış ve “kasaba lordu” denebilir meliklerin bu denli muazzam eserler bırakmaları kolayca izah edilemez. Başta Ahmed Şah ve Turan Melek olmak üzere, Divriği meliklerinin dış dünyaya kapalı bir yörede yüzyıldan fazla tutunmaları ve olağanüstü başarılarının sırrı belki bir gün aydınlığa kavuşacaktır.
Asya kökenli Mengücekoğulları’nın bilinen tarihine gelince… 11. yüzyıldaki “meğâzî” (İslâm fetihleri) anlatılarında, hanedanın ataları Mengücek Gazi ile oğlu Emir İshak’a, Süryani, Ermeni, Selçuklu kaynaklarından kimi atıflar vardır. Bu baba-oğul, önce sarp Kemah Kalesi’nde tutunarak fetihler yapmışlar, Kemah ve Erzincan’dan başka Köğonya’yı (Şebinkarahisar) ve Divriği’yi de alarak bir emirlik kurmuşlardı. Mengücek Gâzi, “Artuk” ve “Saltuk” gibi Turanî bir kimlikti. Mumyası, Kemah’taki kümbetinde bir câmekân içinde bugün de görülebiliyor. Yani, hanedanın hem atası hem en somut kişisidir! Kimi savaşlarda adı geçen oğlu İshak’ınsa mezarı bile bilinmiyor.
Gazi Mengücek’le oğlu Emir İshak’ın adlarının yazılı olduğu en eski ve tek taş yazıt, 4. kuşak torun Şahin Şah’ın Divriği’deki 1196 tarihli kümbetinin baş bağındadır. Sekizgen cepheyi kuşatan bu yazıtta: “Alp/ Kutluğ/ Uluğ/ Hümayûn, Ceboğa (Yabgu?) Tuğrul Tekin Şahin Şah” unvan ve lakaplarını “-bin Süleyman bin Emir İshak bin Şehit-Gazi Mengücek” künyesi tamamlıyor.
İshak’ın oğullarından Süleyman, Divriği’deki hanedan kolunun atası olup buradaki melikliğin de en erken 1140’larda başladığı sanılıyor. Bu kol, babadan oğula: Süleyman- Şahin Şah- II. Süleyman Şah- Melik Ahmed Şah -Melik Müeyyed Sâlih olmak üzere beş kuşaktır. Bu adlar ve sıraları, Şahin Şah Türbesi, Ahmed Şah Camii ve Melik Salih Arslan Burcu kitabeleriyle belgeleniyor. Buna karşılık Erzincan ve Kemah melikleri Davud, Behram ve II. Davud’la Selçuk ve Muzaffereddin, kitaplardan öğreniliyor.
Aslan yontuları Mengücek Kalesi’nden kente ve Divriği coğrafyasına bakan Melik Salih Arslan burcunun aslan yontuları.
Hanedanın Erzincan-Kemah / Divriği kollarına ayrılışını tarihlemek içinse Emir İshak’ın, nerede hükümet ettiğini ve öldüğünü bilmek koşuldur. Birinci kolun, İshak oğlu Mahmud’la Erzincan’da başladığı, Mahmud’un yerini 1142’de Divriği’deki kardeşi Dâvud’un aldığını Süryani Mihael ve Abu’l-Farac yazıyor. Buna karşılık Divriği kitabelerindeki İshak oğlu Süleyman, Kale Camiini de yaptıran Divriği’deki ilk meliktir ve buradaki hanedanın ikinci meliki Şahin Şah’ın babasıdır.
Divriği Kalesi’nin baş kulesi Arslanburç’taki “Mefhar-ı Âl-i Mengücek” vurgulamalı tarihî yazıt (1252) ise Divriği’deki hanedanın, Erzincan- Kemah kolunun kapanışından (1228) sonra, 5. kuşaktan Melik Müeyyed Sâlih’le devam ettiğini belgeliyor. Bir olasılık, daha bir süre yerel egemenliklerini koruyan bu hanedan bireyleri, zamanla meliklik konumlarını yitirerek 13.-14. yüzyıl belgelerinde okunan “İzzü’l-emîrü’l-kebîr”, “nâzır umûrü’d-devle” “müdebbirü’l-umûrü’l-memâlik” vb. lakaplarla kentin efendisi, eşrafı olmuşlardı.
Diğer yandan bu melikliğin 13. yüzyıl kapanmadan sona ermiş olabileceğini düşündüren yegâne olay, Baybars, Abu’l-Farac ve İbn Bibi tarihlerindedir: 1277’de bir süvari ordusuyla Erzincan – Malatya yolundan Elbistan’a yürüyen Abaka Han’ın, ansızın uğradığı Divriği’de, huzuruna silahlı gelen bir kişiyi idam ettirmesidir! Bu belki Melik Sâlih veya ardılıydı. Abaka Han, Divriği kırsalında kendisini hediyelerle karşılayan kasaba halkına mukabil, “kale burçlarından inen, ok-yay ve kılıç kuşanmış bir kişinin huzuruna gelmesi”ni bir küstahlık saymış ve bu kişiyi derhal idam ettirmiş, kale surlarının da yerlebir edilmesini buyurmuş. Olasılıkla kaleden inip gelen, kendisini Abaka’yla eşit gören ve resmî karşılama yapmak isteyen Melik Sâlih veya ardılı idi. Divriği’de hüküm süren bir melikin varlığından habersiz Abaka ise “Bu kim?” veya “Sen kimsin?” sorusuna gerek bile duymamış, davranışı küstahlık sayarak ölüm emri vermişti.
Mengücek melikleri neden tarihte yok?
İbn Bibi El-Evâmirü’l-Alâ’iye fi’l- umûri’l-Ala’iye (Selçuknâme) adlı yapıtında Divriği’yi “yüceliğinin heybetinden kaplanların kartalların, ayın, güneşin üzerinden geçmeye, uçmaya cesaret edemedikleri, yalçınların kuytağına saklanmış yer” diye tanımlıyor. İlk dönem Osmanlı vekayinâmelerinde de yakın merkezlerle bağlantısı kısıtlı olan Divriği’ye göndermeler az, Mengücekler’e ise değinen tek sözcük yoktur.
Aynı çetin ve kapalı Divriği, 8. – 9. yüzyıllarda Bizans’a karşı cengâver ve korkutucu Pavlikanların üssü olmuş, kimi zaman Şaman, Babaî isyankârlarını barındırmıştı. Kent, uzun tarihinde bir kez, iç dünyasının koşullarında Mengücek payitahtı olarak parlak bir bayındırlık evresi yaşamış, sonra yerel egemenlere, en son Osmanlı Devleti’ne tâbi olmuştu.
Mengücek soyunun belgeleri Tiflisli İbrahim oğlu Ahmed’in eseri mihrap (altta, sağda). Ahmed Şah Camii mihrap kubbesi (altta, solda). Babadan oğula yedi kuşaklık Mengücek soyunu belgeleyen 3 kitabe (üstte, soldan itibaren): Mengücek oğlu İshak, oğlu Süleymanoğlu Şahin Şah – Şahin Şah, oğlu II. Süleyman oğlu Ahmed Şah – Ahmed Şah ve oğlu Salih.
Barışsever ve bayındırlık tutkunu diyebileceğimiz Mengücek meliklerinin bölgeyi Anadolu’nun sosyal ve siyasal ortamına bağlayacak yol çalışmaları da yaptıklarını kanıtlayan köprüler, hanlar (örneğin Handere ve Kız köprüleri, Burmahan Kervansarayı harabeleri) vardır. Anadolu’nun minberli ilk Cuma camilerinden birini 12. yüzyıl ortalarında İshak oğlu Süleyman buradaki kalede yaptırmış; oğlu Şahin Şah bu yapıya bezemeli bir cephe ekletmiş, kendisi için de Turanî üslupta ve zengin bezemeli dört kitabeli bir kümbet inşa ettirmiştir.
Şahin Şah’ın torunu Melik Ahmed Şah’la kuzeni Behram Şah kızı Melike Turan Melek’in, çağdaş Selçuklu eserlerine kıyasla “eşsiz ve tek” Mescid-i Câmi ve Dârüşşifa’yı; Ahmed Şah’ın ayrıca kaleyi; oğlu Melik Salih’in Arslanburç’u; Mengücek haciplerinin de kümbetler yaptırmaları, Divriği kapalı havzasında 1150- 1250’ler arasında yaşanmış ayrıcalıklı bir süreçtir.
Unutulmuş o parlak dönemden, havzanın Osmanlı sınırlarına katıldığı 1515’e değin yerli Şehrî ailesinden emirler; Bozdoğanoğulları, Akkoyunlu Tur Ali Bey ve oğlu Kutluğ Beğ, Divriği’ye hükmetmişler; kalede üslenen Kara Yülük Osman Bey 1399’da Sivas Sultanı Kadı Burhaneddin’i, Karabel muharebesinde yenmiş ve öldürmüştü.
15. yüzyıl ikinci yarısında, Mısır Memlûk Sultanlarının kuzeydeki karakolu olan Divriği’de o dönemden kalma mezarlar, taş yazıtlar, arşivlerde de belgeler vardır ama, bunlarda Mengücekler’e herhangi bir gönderme yoktur. Kemah ve Divriği kalelerinin Memlûkler’den alındığı müjdesini içeren Yavuz Selim’in 15 Şaban 921 (24 Eylül 1515) tarihli fermanında da Mengücekler anılmamıştır.
Osmanlı arşivlerinde Divriği’yle ilgili en eski kayıt, Hicri 925 (Miladi 1519) tarihli Atik/Köhne tahrir defterdir. Bu belgede, Hicri 937 (Miladi 1530) tarihli vakıf kayıtlarında kale, cami ve darüşşifa… adları geçmektedir. İl yazıcıları da vakfiyeleri kaydederken vakıf kurucularını emir, melik, hacib lakaplarıyla, ama sıradan kişiler gibi yazmışlardır. Bu bir bilgisizlik değilse belki nedenini bilmediğimiz bir kimlik karartma olmalıdır.
Anadolu Selçuklu uygarlığının başyapıtı konumundaki Ahmed Şah Ulucamii’ne yapılışından üç asır sonra, Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde bir minare eklenmesi (1525); minareye ve kaidesine birer kitabe konulması; bu yazıtlarda Sultan Süleyman’ın -Ahmed Şah’ın “el-Melik el-Muzaffer Ahmed Şah bin Süleyman Şah” künyesinden kopyalama- “el-Melik el-Muzaffer Sultan Şah Süleyman ibn el-Melik el-merhum Sultan Şah Selim Han” olarak anılması da ilginç bir durumdur.
Onaltı sütun Yirmibeş kemer Mihrap kubbesi taş tonozlarla örtülü ve taş mihraplı camiyi onaltı sütun ve yirmibeş kemer taşıyor.
17. yüzyıla gelindiğinde, Mengücekler’e ve eserlerine dair değinmeler iki ünlü yazarımızdan beklenirdi: Kâtib Çelebi (öl. 1657) ve Evliya Çelebi (öl. 1682?). Ama her ikisi de Doğu’ya seyahatlerinde Divriği’yi görerek değil, “görmüşçesine” yazmışlar, Mengücekleri de anmamışlardır. Kâtib Çelebi Cihannümâ’da “Ulucami’nin bânisi Âl-i Selçuk’dan Sultan Alâeddin’dir. Ahmed Paşa (?) Camii, Bursa’nın Ulucamii tarzındadır” diyor. 1649’da Sivas’a gelen Evliyâ Çelebi ise Divriği’yi gezmiş-görmüş havasında anlatırken, bölgeyi fetheden Mengücek’i, İshak’ı, kitabelerde adları geçen melikleri değil, çok önceki İslâm mücahitlerini anmış! Gezginimizi eğer Divriği’ye gitseydi, Ulucami’yi, Dârüşşifâ’yı, Arslanburç’u, kümbetleri… görecek, tac kapılara hayran kalacak, kitabeleri okuyacak, Behram Şah kızı Melike Turan Melek’i, Süleyman Şah oğlu Melik Ahmed Şah’ı övgüyle anacaktı. Oysa şöyle yazmış: “Ulucami’nin üç kapısı ve bir minaresi vardır. Bânisi Âl-i Selçuk’dan Sultan Alâeddin’dir. Dıvârında tarih ve evkafı tahrir olunmuştur”. Sonra da Yuvan Tarihi’nden (?) alıntıyla “Divriği’nin kurucusu Hz. Süleyman’dır” diyerek bir masal anlatmış.
1228’den bugüne İki taç kapı: Ahmed Şah Camiine (üstte, solda) ve kuzeni Melike Turan Melek Darüşşifasına (üstte, sağda) açılıyor. Bitişik külliyenin yapılışı 1228’dir. Darüşşifa taç kapısından detay (altta).
O yüzyılın başka bir kaynağı, Hüseyin Hezârfen’in (öl. 1691) Tenkihü’t-Tevârih’idir. Burada da Selçuklu, Danişmendli, Anadolu beylikleri tanıtılırken Mengücekler’e yer verilmemiştir. Bir istisna, Lütfullahoğlu Müneccimbaşı Ahmed’in (öl. 1702) Arapça eseri Camiü’d-düvel’dir (Türkçesi: Sahayifü’l-ahbâr). Bu kaynakta da Erzincan Kemah Mengücekler’i özetlenmiş, Divriği kolu anılmamıştır.
Bir görüşmemizde, Divriği’nin yerli aydınlarından merhum Kâzım Erçoklu (1896-1974), eski yaşlılardan dinlediklerine ve kendi gözlemlerine dayanarak “Mengücek sülâlesinin Divriği şubesi yakın vakitlere kadar tarihçilerce katiyen malum değildi. Bazı meskûkât (paralar) ve kitâbeleri sâyesinde bir dereceye kadar meliklerin silsilenameleri açıklığa kavuşmuştur” demişti.
Türkiye ve İran’a seyahat adlı, Paris’te yayımlanan (1740) eserin yazarı M. Otter için sonraki Batılı seyyahların: “O, Eğin’den batıya uzanan ve müthiş soyguncuların varlığı yüzünden, tehlikelerle dolu dağ yolundan Divriği’ye kadar gidebilmiş ilk Batılıdır” demelerinde abartı yoktur. Otter de uğradığı Divriği için günlüğüne şunları yazmış: “Binbir güçlükle kasabaya ulaşabildim. Mütesellim beni soğuk karşıladı. Dışarıda kurduğumuz çadırda geceledik. Sivas paşasının Divriği’de bulunan bir zabiti bana yardımcı olacağını açıklayarak şöyle dedi: ‘Sizden önce hiçbir yabancı Divriği’ye ayak basmış değildir. Sizi burada gördüğümden dolayı hayrette kaldım!”
Şu sonuca varılıyor ki Divriği, yüyıllarca eşsiz eserlerini ve zengin kültürünü koruyarak iç dünyasını dış âleme kapalı tutmuştu.
Yitik hanedanı Avrupalılar keşfetti
Günümüzden 800 yıl önce Abbasi halifeliğinden egemenlik menşuru alan, Anadolu’nun en muhteşem mescidü’l- câmi ve darüşşifasını, ayrıca, kale, burç, cami, medrese, hamam, bedesten, kervansaray, köprü, kümbetler yaptıran, adlarına sikkeler darp edilen, kuşaklar boyu egemenlik süren bir Türk hanedanının varlığının, “çok geç”, 1890’larda Avrupalı doğubilimcilerince keşfedilmesi şaşırtıcıdır.
Divriği’deki şaheserleri yaptıran meliklerin Mengücek soylu oluşunu, yapı kitabelerine dayanarak tanıtan Avrupalı doğubilimciler sırasıyla: Vital Cuinet (1892), Stanley Lane Poole (1893), M.F. Grenard, (1901), Clement Huart,(1901,1910,1911), M. Th. Houtsma (1904), en geniş kapsamda da Max van Berchem (1910) en son Albert Gabriel’dir (1934). Bunlardan, arkeolog Stanley Lane Poole’un, Halil Edhem (Eldem) Bey tarafından düzeltme ve eklemelerle Türkçe’ye çevrilerek 1927’de Düvel-i İslâmiye adıyla yayımlanan yapıtındaki “Divriği Mengücekleri” bölümü, Türkçe (Arap harfleriyle) yapılan ilk yayındır.
Mengücek kalesi Ahmed Şah Ulucami çıkış (üstte, solda) ve Şah (üstte, sağda) kapıları ve Divriği Mengücek kalesinin çift aslan yontulu, kitabeli başkulesi (altta).
Houtsma’nın, 1904’te “Dynastie des Benu Mengucek” başlığıyla Revue Orientale’de, 1936’da “Mangudjak” başlığıyla İslâm Ansiklopedisi’nde çıkan iki makalesi vardır. İsviçreli Van Berchem’le Halil Edhem Bey’in ortak eseri, 1910 Kahire’de yayımlanan Corpus İnscriptionum Arabicarum (Arapça Kitabeler Külliyatı), Türk ve İslâm dünyasındaki mimari eserlerin tanıtımlarını ve kitabelerini (3. cildi, Sivas ve Divriği’ye ayrılmıştır) içermektedir.
1930’larda Divriği’ye giderek arkeolojik araştırmalar yapan, Mengücek eserlerini inceleyerek planlarını çizen, fotoğraflar çeken Fransız arkeolog, mimar, edebiyatçı Albert Gabriel’dir. Monuments turcs d’Anatolie’nin (1931-1934) 2. cildinde Ahmed Şah-Turan Melek külliyesiyle diğer Mengücek eserlerini tanıtıp fotoğraflamıştır.
Bu ilk tanıtımlara, Türk dünyasından Ahmed Tevhid, İsmail Galib, Behzat Butak da Mengücek sikkelerini tanıtarak katkıda bulunmuşlardır.
Sonuçta, 1890-1940 arasındaki yarım asırlık araştırmalar, Divriği Mengüceklerinin ve eserlerinin bilim dünyasına tanıtılmasının başlangıcıdır.
UNESCO’nun 1985’te dünya genelinde oluşturduğu ilk tabiat ve kültür mirası listesinde Türkiye’den seçilen üç eserden biri, Ahmed Şah’la kuzeni Turan Melek’in yaptırdıkları Ulucami ve Darüşşifa olmuştu. Bu eser, cennet imgelerini çağrıştıran bezemeleri, taç kapıları ve özgün mimarisiyle Türk-İslâm sanatının başyapıtıdır.
Dönemin belgeleri ve taşınabilir eserleri geçen asırlarda zayi edilmiş;1940’lara kadar cami ve dârüşşifada muhafaza edilebilen ahşap şah mahfili panoları, pencere kepenkleri, şamdanlar, çini askı topu, rahleler, teşrif bayrakları, eski halılar, işlemeli ve yazılı taşlarsa müzelerde ve özel koleksiyonlardadır. Bir de kayıp vakfiyenin özet kopyası vardır.
Divriği Mengücek eserlerinin mimar ve sanatkârları
Kale Camii kapı süvesinde: Meragalı üstad Hasan bin Pîruz
Şahin Şah/Sitte Melik Türbesi sağ yan cephede: Meragalı Tutbeg ibn Behram (*)
Ulucamii Şah Kapısı alınlığında: Tiflisli (?) Ahmed bin (İbrahim?)
Ulucami minberinde, Şah Kapısı’nda: Tiflisli Ahmed bin İbrahim (**)
Ulucami kubbesi batı kemeri kilit taşındaki Ahlatlı Hurremşah bin Mugîs
Cami minberinin batı yüzündeki bir kuşakta: Kâtib Mehmed
Cami minberinin sağındaki duvarda, sıva üstü yazı kuşağında: Mehmed bin Ahmed
Ulucami minare seddesi berkitme örgüsünde: Kâtib İbrahim bin Ahmed
Cami ve Darüşşifa ile çağdaş Hângâh harabesi: Ahi Yusuf
Eski çarşı yerinde bedesten harabesi: Kitabesizdir
Külliyenin batısında dönemsel medrese kalıntısı: Sinaniye (kitabesizdir)
Çaltı Köyünde harap kervansaray: Han-ı Burma (kitabesizdir)
Murçinge Çayı köprüsü: Handere Köprüsü (kitabesizdir)
Çaltı Çayı Köprüsü: Kız Köprüsü (kitabesizdir)
Tuğut Camii: (Kitabesizdir)
(*) Bu önemli kitabe, 2008’deki temizleme operasyonunda silinmiştir.(**) Minberdeki imzayla aynı. Tiflisli İbrahim oğlu Ahmed, adı Şah kapısına ve minbere yazıldığına göre caminin mimarıydı.(***) Camideki Hürremşah’la Darüşşifa’daki Hurşâd ayrı ustalardır.(****) Kalelerin ahmedek/yoğunburç denen başburçları, şeref ve seyir kuleleriydi. Mengücek kalesindeki çift aslan yontuluArslanburç, işlevine uygun mimaride bir savunma anıtıdır. Anadolu Türk kalelerinde ikinci bir örneği yoktur. 7 Ekim 1252 tarihlikitabesinde, Ahmed Şah oğlu Melik Müeyyed Salih “Mengücek soyunun övüncü” olarak nitelenmiştir.
Arkeoloji temel eğitimleri olmayan, kazı tekniklerini bilmeyen, kültürlerarası ilişkileri algılayamayan, gördüğü her kurgan tepeciğini Türk zanneden biliminsanlarının Orta Asya’nın bölük pörçük bölgelerinde yaptıkları araştırmalarını Anadolu üzerine modelleme gayretleri son derece yanlış sonuçlara varılmasına neden olmaktadır.
Arkeoloji bilimi en başından beri yerleşik toplumlar üzerine kurgulanmış ve geliştirilmiştir. Bu süreçte göçebe toplumlarla ilgili araştırmalar gerçek anlamda 1970’li yıllardan sonra belli bir oranda başlamış ve dikkat çekmiştir. Yerleşiklerin ürettiği değerler olan kalıcı mimari, çanak-çömlekler ve eşyalar ile ölü gömme geleneklerini izleyebildiğimiz mezarlar, arkeologların gözünde kültürleri doğru anlamak ve değerlendirmek için kullanılan araçlardır.
Göçebe arkeolojisi ile uğraşan bilim insanlarının karşı karşıya kaldığı temel sorunlar ise arkeolojik olarak saptanamayan bulgularla doğrudan orantılıdır. Zira göçebe toplulukların sürekli yerleşim yerleri ve buna bağlı olarak kalıcı mimari yapıları yoktur. Kalıcı olmayan ve neredeyse her ögesi ahşap, dokuma ve deri gibi organik yapı malzemelerinden oluşturulan geçici kamp yerleri, tarihsel süreç içinde doğa ve insan tahribatıyla ya yok olmuştur ya da çok küçük oranlarda günümüze ulaşmıştır. Günlük yaşamda kullanılan araç-gereçler de doğada kolayca yokolan hayvan derisi ve ahşap gibi maddelerden üretilmiştir. Dolayısıyla göçebelerle ilgili arkeolojik bulgular çok büyük oranda ölü gömme faaliyetlerinin gerçekleştirilmiş olduğu mezarlıklardan gelmektedir. Başka bir deyişle, göçebe toplulukların mezarlıkları arkeologlar için araştırdıkları toplumu tanımanın neredeyse tek alanıdır.
Şamaxı’da kurganlar Dönem ve coğrafya itibarı ile Oğuz Türklerine ait bir Ortaçağ kurganı. Prof. Dr. Aynur Özfırat ve Prof. Dr. Şevket Dönmez’in Azerbaycan’ın tarihî kenti Şamaxı’daki arkeolojik yüzey araştırmaları sırasındaki incelemeleri (Fotoğraf Aynur Özfırat).
Kurgan denilen mezar tepecikleri, göçebe arkeolojisinin en büyük çalışma alanıdır. Toprak yüzeyi altına açılan, büyüklüğü bireyin önemine ve toplumun ölü gömme geleneklerine göre değişen, bir çukura çoğunlukla birtakım eşyalarla gömülen şahsın üzerine çeşitli boyutlarda toprak, taş ya da hem toprak hem de taş yığılmasıyla oluşturulan kurgan, siluet görünüm açısından göçebelerin çadırından başka bir şey değildir. Hayatı çadırda geçen göçebenin, ölümünden sonra da çadır kültürü içinde kalmak istemesi, kurgan denilen anıtsal mezar türünün ortaya çıkmasına neden olmuştur.
MÖ 5. binyıllardan yani Kalkolitik Dönem’den Ortaçağ’a (10-12. yüzyıllar) değin Macaristan ovalarından Çin’e, Arap Yarımadası’ndan Sibirya’ya kadar devasa bir alanda görülen kurganlar, yüzlerce değişik gelenekle, onlarca kadim halk tarafından kullanılmış mezar yapılarıdır. Kurgan kültürünün merkezinde olmasa da periferisinde yer alan bugünkü Türkiye toprakları da, kurgan varlığı açısından önemsenemeyecek zenginliğe sahiptir. Türkiye coğrafyasındaki kurganlar Avrasya ve Orta Asya kadar yoğun olmasa da, Kars, Iğdır ve Ağrı’dan başlayıp, Muş ve Amasya yörelerinde seyrelerek Ankara’ya kadar uzanmaktadır. Türkiye’de Prof. Dr. Aynur Özfırat’ın öncülüğünde başlayan kurgan araştırmaları, bugün gelinen noktada hızlanarak devam etmektedir.
Beşiktaş’ta kurganlar
Kabataş-Mahmutbey Metro hattı Beşiktaş Meydan Girişi çalışmalarında açığa çıkarılan kurgan kalıntıları. Kromlek denilen yuvarlak planlı taş duvarlar kurgan mimarisinin başlıca ögesidir (Fotoğraf İstanbul Arkeoloji Müzeleri Arşivi).
Kurgan kavramı medyatik anlamda 2016’da İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Silivri-Çanta Köyü’ndeki keşfi ile Türkiye arkeolojisi gündemine gelmiştir. #tarih derginin 2016 yılı Haziran sayısında yaptığım değerlendirmede, kurgan kültürünün Anadolu’ya yabancı bir mezar türü olduğunu ve Avrasya ile Orta Asya’ya yakınlık gösterdiğini belirtmiştim. Bu duruma katkı sunan çok daha önemli gelişmeler, 2017 yılı yaz döneminde Kabataş-Mahmutbey metro hattının Beşiktaş Meydan Girişi kazılarında kısa süre önce yaşandı.
Bu yıl Eylül ayında kazı alanına öğrencilerimle birlikte yaptığım gözlem gezisi sonrasında dergimizin Ekim ayı sayısında kaleme aldığım yazıda, açığa çıkan kalıntıların bir kurgan mezarlığı olduğunu, bunların Türklerin de köken aldığı Avrasya ve Orta Asya kültürüne bağlantılı olabilecekleri hususunda görüşlerimi belirtmiştim. Alandaki incelemelerde yaptığım detaylı gözlemlerimi ve açıkta görünen bilgileri, kazının sahibi İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’nün yayın haklarına olan saygım nedeniyle yazımda belirtmemiştim. Bu süreç sonrasında Hürriyet gazetesi vasıtasıyla medyaya yansıyan ölü gömme geleneklerinin detaylarından sonra, “İstanbul’da Türklerin İlk İzleri” başlıklı spekülatif haberler yapıldı. Benimle yapılan röportaj sırasında ise, kurganların Türkler’in de ortaya çıktığı coğrafyanın bir mezar türü olmasına karşın, kremasyon (ölü yakma) geleneğinin varlığı nedeniyle Türkler’le alakalı olmadığı hususundaki görüşümü beyan ettim. Kamuoyunda oldukça yankı bulan sözkonusu görüşlerim bugüne değin arkeolojik temelde eleştirilememiş ve çürütülememiş durumdadır.
Beşiktaş’ta modern kent yüzeyinin yaklaşık 6-7 metre altında açığa çıkan kurgan mezarların içinde gözlenen basit taş kutular içindeki kremasyon, yani yakılmış cesetlere ait kül ve kemik kalıntıları ile birlikte görülen Balkanlar, Trakya ve hatta Ukrayna’ya değin uzanan geniş coğrafyaya özgü Son Tunç-Erken Demir Çağı çanak-çömleği, hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak biçimde sözkonusu mezarların Güneydoğu Avrupalılar’a, Avrasyalılar’a, Kimmerler’e ve belki de Thrako-Frig toplumlarına yakın olduğunu işaret etmektedir.
Beşiktaş kurganlarında bulunanlarla benzer çanak-çömlekler Türk Trakyası, Sultanahmet, Truva (Troya) ve sonradan Frig Krallığı’nın başkenti olacak Gordion’dan (Ankara-Polatlı) zaten bilinmektedir. Hitit Büyük Krallığı’nın yıkılış nedenlerinden biri olan Thrako-Frig göçlerinin (MÖ 1250-900) İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi üzerinden gerçekleşmiş olduğu kanıtlanmış durumdadır. Bugünkü gözlemlerimizle MÖ 1300-1000 yıllarına tarihlenebilecek Beşiktaş kurganlarından yaklaşık 300-400 yıl sonra inşa edilmiş olan Gordion ve Ankara tümülüslerinin (kurganlarının) erken tarihli olanlarında kremasyon gömülere rastlanmış olması, Thrako-Frig göçleri ile Frig Krallığı arasındaki arkeolojik bağlantıyı bu aşamada bile gözönüne sermektedir. Bu bağlamda, Anadolu’ya nasıl geldiği bugüne değin anlaşılamayan Frig tümülüs geleneğinin kayıp halkasının Beşiktaş kurganlarının varlığı ile çözüme ulaşabileceği görülmektedir.
Devasa Avrasya ve Orta Asya coğrafyasında kurgan mezarları kullanmış olan çok sayıda kadim halk vardır. Bunlar içinde MÖ 4 ve 3. binyıllardaki toplumların isimleri yazı yokluğu nedeniyle bilinmemekle birlikte; Kimmerler, Avrasya İskitleri, Asya İskitleri, Sarmatlar, Massagetler, Thraklar, Avrupa Hunları, Asya Hunları, Göktürkler ve Oğuzlar kurgan kültürü içindeki halklardan yalnızca bazılarıdır. Buna karşın kazılan her kurganın arkeolojik etnisite- kimlik tanımlaması ne yazık ki sağlıklı ve tartışmasız biçimde yapılamamaktadır. Kurgan halklarının savaşçı kimlikleri ve yağma-talan ekonomileri birbirlerinden sürekli ganimet almalarına neden olmuş, bunlar da çoğunlukla kurganlara hediye olarak bırakılmışlardır. Bunun çarpıcı örneği Altay bölgesindeki Pazırık 5 kurganıdır. Bu kurganda açığa çıkarılmış olan çift düğüm tekniği ile dokunmuş ünlü halıya Türkler dışında, Persler ve Ermeniler de aidiyet duygusu beslemektedir. Batılı araştırmacıların gözünde Asya İskitlerine, Türk sanat tarihçilerine göre Hun Türklerine ait olan bu kurgandaki Pazırık halısının arkeolojik kimlik sorunu, kurgan türü mezarların kültürel karmaşıklığını bilimsel bir sorun olarak en doğru biçimde yansıtmaktadır.
Beşiktaş kurgan mezarlığı ile başlayan tartışmaların çok daha ilginç ve gündeme gelmeyen başka bir yönü daha bulunmaktadır: Ülkemizde gerçek anlamda İslâmiyet öncesi Türk kültürü arkeolojisini bilen ve çalışan uzman bulunmadığı gerçeği! Kimi biliminsanı ve akademisyenlerin Orta Asya’da Türk ırkının kökeni ve kültürel gelişimi üzerine bazı çalışmalar yaptığı bilinmektedir. Türkiye coğrafyasının yaklaşık 7-8 katı büyüklüğündeki bir alanda incelemeler gerçekleştiren uzmanların içinde arkeolog sayısının ve etkinliğinin son derece az olduğu gözlenmektedir. Arkeoloji temel eğitimleri olmayan, kazı tekniklerini bilmeyen, kültürlerarası ilişkileri algılayamayan, gördüğü her kurgan tepeciğini, her petroglifi Türk zanneden biliminsanlarının Orta Asya’nın büyük coğrafyasında kaybolurcasına bölük pörçük bölgelerde yaptıkları araştırmalarını Anadolu üzerine modelleme gayretleri son derece yanlış sonuçlara varılmasına ve nihayetinde bilimsel mahcubiyetlere varan başarısızlıklara neden olmaktadır.
Tunç Çağı’ndan kalma kurganlar Azerbaycan’daki arkeolojik yüzey araştırmalarında Naftalan yakınında saptanan bir kurgan mezarlığı. Tunç Çağı’na tarihlenmeleri çok büyük olasılık (Fotoğraf Aynur Özfırat).
Anadolu kendi dinamikleri olan çok özel bir coğrafyadır. Bu coğrafyanın Balkanlar, Karadeniz Havzası, Kafkaslar, İran, Mezopotamya, Suriye ve Ege-Akdeniz kültürleri ile tarihin her döneminde kültürel, sosyal, askerî ve ticari bağlantıları olmuştur. Bu nedenle Anadolu’nun dinamiklerini çalıştıran sözkonusu coğrafyaları gözardı ederek Orta ve İç Asya için geliştirilen kültürel modellemeleri Türkiye toprakları için uygulama çabaları arkeolojik manasızlıktan başka bir şey değildir. Beşiktaş kurganlarını yalnızca kremasyon geleneğinin varlığı nedeniyle 7-8 bin km. uzaklıktaki Moğolistan ya da Mançurya’daki etnik köken aidiyetleri sorunlu kurganlarla karşılaştırmak, Türkiye ile Orta ve İç Asya arasındaki devasa coğrafyada kültürel ve arkeolojik takip yapılmadan ortaya atılmış teorilerdir. Buradaki temel sorun, Orta ve İç Asya coğrafyalarını bilen, alan değerlendirmesi yapabilen, ölü gömme geleneklerini doğru saptayabilen ve doğru kazı tekniklerini kullanan arkeologlar yerine Hititolojiden ya da tarih biliminden devşirme arkeolog görünümlü uzmanların yalnızca ve yalnızca Türkler’le alakalı bulguları keşfetme hırsına odaklanmış olmalarıdır. Avrasya ve Orta Asya coğrafyalarında Türkler’in kökeni ile ilgili doğru çalışmalar yapılmak isteniyorsa, aynı topraklardaki diğer kültürler de doğru biçimde kimliklendirilmelidir. Benzerlikler kadar farklılıkların da arkeolojinin olağan yöntemleri içinde olduğu unutulmamalıdır.
Sovyetler Birliği’nin dağılması ile 1990’ların ortalarından itibaren Avrasya ve Orta Asya coğrafyalarında yoğun biçimde çalışmaya başlayan Almanya, Belçika, Fransa ve ABD arkeoloji ve tarih ekipleri, bölgedeki Türk kimliğini yoksayan kültürel bir sıradüzen kurmaya başlamışlardır. Bu ekiplerin araştırma sonuçlarına göre MÖ 800-200 yılları arası İskit Dönemi, MÖ 200-MS 500 yılları arası Hun Dönemi ve 500-900 yılları arası ise Türkî Dönem olarak belirlenmiştir. Olayların bu aşamaya gelmesinde bölgede çalışan Türk uzmanların olağan arkeolojik yöntemleri bilmemeleri ve araştırmalarını uluslararası platformlarda savunamamaları önemli etkenlerdir.
Kurgan kültürü ne yazık ki Batılı biliminsanlarınca da sık sık politikaya alet edilmiştir. Başta Marija Gimbutas olmak üzere birçok eskiçağ bilimleri uzmanı özellikle Güney Rusya ve Karadeniz arasındaki steplerde yer alan kurganları Hint-Avrupalı olarak tanımlamış, nereden türediklerini bir türlü çözemedikleri atalarını göçebe mezarlarında aramaya başlamışlardır. Bu durumdan rahatsızlık duyan ve “Yüce Hint-Avrupa!” kültürünün çadırdan çıkamayacağını düşünen Colin Renfrew, Konya yakınlarındaki Çatalhöyük’ü Avrupalıların atavatanı olarak önermiş; böylece hem Avrupa kültürünü çadırdan ve kurgandan kurtarmış hem de Proto Hint-Avrupa dili konuşan insanların günümüzden 9000 yıl önce varolduklarını kanıtlamaya çalışmıştır. Aynı senaryo bugün Göbeklitepe için de yazılmaktadır. Dönemi için yüksek bir kültürü yansıtan bu dinsel merkez, ne yazık ki “Hint-Avrupa ırkçıları”nın yeni gözdesi durumundadır.
5.Pazırık Kurganı’nda bulunmuştu St. Petersburg Hermitage Müzesi’de teşhir edilmekte olan ünlü Pazırık halısı. Altay bölgesindeki 5. Pazırık Kurganı’nda bulunmuş olan ve büyük olasılıkla Anadolu’da dokunmuş olan halının hediye ya da ganimet olduğu düşünülmektedir.
Türk ırkının kurgan kültürü ile bağlantıları, ancak kimliklendirilmiş bulgulardan yola çıkılarak yapılabilir. Bu konuda Herodotos (MÖ 484-425) ve İbn-i Fadlan (MS 10. yüzyıl) eşsiz değerde bilgiler aktarmıştır. Herodotos’un anlatımlarından Demir Çağı’nda Avrasya ve Orta Asya’da İskitler’in yaşadıklarını biliyoruz. İskitya adı verilen bu coğrafyadaki kurgan kazılarında savaşçıların yanısıra kurban edilmiş eşler, hizmetçiler ve atlar, cenazenin taşındığı arabalar ile çoğu altından çok değerli takı ve aksesuarlar bulunmuştur. Bu durum İskitler’in kurgan kültürünü yaşatmış ve hatta geliştirerek sürdürmüş olan bir halk olduğunu göstermektedir. Romalı ve Bizanslı yazarlar sonraki dönemlerde İskitya coğrafyasında yaşayan tüm halkları İskit olarak adlandırmış, Hazar Denizi havzasında yaşayan Türkler de İskit olarak anılmışlardır.
920-924 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fadlan, henüz İslâmiyet’e geçmemiş olan Oğuzlar’ın cenaze törenleri hakkında çok değerli bilgiler vermiştir. İbn-i Fadlan, Oğuzlar’dan biri öldüğünde ev gibi büyük bir çukur kazıldığını, üzerinin tavanla kapatıldığını, mezarın üstünün kubbe biçiminde tümsek yapıldığını, cenazenin çukura elbise ve şahsi eşyaları ile konulduğunu aktarır. Oğuzlar’ın Anadolu’ya göçetmesinden kısa bir süre önce gerçekleşen ve bir kurganı tanımlayan bu gözlemler, Türklerin kurgan kültürünün son temsilcisi olduğunu kanıtlamaktadır. İbn-i Fadlan Oğuzlar’dan sonra ziyaret ettiği Rus topraklarındaki bir cenaze töreninde ise cesedin bir gemi içinde gemiyle birlikte yakılması olayını anlatır. Aynı şahsiyetin aynı gezide ve yakın coğrafyalarda tanık olduğu toprağa gömme ve yakma geleneklerinin sahipleri, Beşiktaş kurganlarının neden Türkler’e ait olamayacağı sorusuna yaklaşık 1000 sene önce anlamlı bir yanıt vermektedir.
Uygurların 840’da yıkılmasından sonra uzun bir süre, İç Asya’nın kaderine büyük devletler yerine, irili ufaklı küçük devletler ve boylar hâkim olmuştu. 1206’da başa geçen Çinggis Han soyları devreden çıkarmış, çekirdek aileler yaratmış ve bunları ordu içerisinde farklı coğrafyalara dağıtmıştı.
Eskiden okullarda yaramazlık yapanları birarada oturtmazlar, usluların yanına koyarlardı. Hatta çok yaramazları ayrı ayrı başka şubelere gönderirlerdi. Kırsal kesimlerde bu yönteme “aztıvermek” derler. Problem çıkaranları yönetmenin bir yoludur. Bu aslında ta Tevrat’a kadar giden bir düzen anlayışıdır. Orta Asya tarihi de bu yöntemden nasibini almıştır.
Diğer bir yöntem ise kendilerine özgü bir dinamizmi olan grupların iç dayanışmasını, belkemiğini kırarak, parçaları çeşitli yönlere göndermektir. Orta Asya tarihinde bunlar daha çok soy gruplarıdır.
Uygurların kurduğu devletin 840’da yıkılmasından sonra uzun bir süre, İç Asya’nın kaderine büyük devletler yerine, irili ufaklı küçük devletler ve boylar hâkim olmuştur. Ta ki 1206’da Çinggis Han başa geçinceye kadar.
840 sonrasında beylik ve boylardan bazılarının babadan oğula geçen sülâleler şeklini almış olduğunu; bazılarının ise bu türlü kalıtımsal yapılanmaya karşı çıkan boylar halinde yaşadıklarını görüyoruz. Türkçe konuşanların çoğunlukta olduğu beylik ve boylar sülâle usulü hiyerarşik bir yapı içinde iken, Moğolca konuşan ve dağınık olarak bugünkü Moğolistan’ın doğu taraflarında ve eski Mançurya bölgesinde yaşayan boylar, sülâle usulüne karşı idiler. Onlar bir boyu, tek bir kişinin değil de birkaç kişinin birden yönetmesini ve böylece katılımın daha yaygın olmasını yeğliyorlardı. Örgütlenmeleri hiyerarşik bir yapı üzerine değil, akrabalık ve soy bağları üzerine kurulmuştu. İleride Çinggis Han adını alacak olan Temücin’in de bağlı olduğu gruplar, daha çok bu ikinci türden idi. Bunlara Moğolca olarak “nirun”, yani, belkemiği veya arka deniliyordu ve bunlar gerçekten de yeni kurulan bu siyasi yapının belkemiğini oluşturuyorlardı.
Bu arada her iki durumdan da memnun olmayanlar 12. yüzyılın son çeyreğinde yavaş yavaş Temücin’in etrafında toplanmağa başladılar. Bu dönemleri bize ayrıntılı olarak anlatan Moğolların Gizli Tarihi adlı eserde Temücin’e ilk katılanlar için akrabalık ilişkilerine işaret eden terimler değil, “nöker”, yani arkadaş, yoldaş tabiri kullanılmaktadır. Temücin’e ilk katılanlar arasında çok değişik boylardan gelenler olduğu gibi, çok değişik yerlerden gelenler de vardı.
Devletin kurulmasından önce, boylar ve soylar arasında uyuşmazlık ve çatışmalar olduğu için, Çinggis Han eski boy toplumları yerine bir ordu devlet düzeni kurmuştu. Böylece, eski iç çelişkilere de bir çözüm getirmiş oluyordu. İşte, Çinggis Han devletinin uyguladığı yeni “yasa”, artık bu türlü boy esasında, bireysel hareketlere izin vermiyordu. Ordu birimleri içinde yani onluk, yüzlük, binlik ve tümenler içinde bireylerin yerlerinden ayrılmaları, yer değiştirmeleri yasa ile men edilmişti. Emirlere itaat etmeyenler şiddetle cezalandırılıyordu.
Böylece boylar ve beylikler arası çekişmeler ve halkın memnuniyetsizliği, soy ve boyların dağıtılması ve ordunun kurulmasıyla dikkati çekecek kadar kısa bir sürede çözümlenebilmiştir. Soylar devreden çıkınca, bunların derme evlerle varlıklarını sürdürmüş olanlar üzerlerindeki yaptırım gücü ortadan kalkmış ve aileler devlete karşı sorumluluklarını yerine getirmekle mükellef çekirdek aileler durumuna gelmiştir. İç dinamiklerden meydana gelen çelişkilerin çözülmesi, boyları itaat altına almak ve sonra da bu halkları Batı Asya ve Doğu Avrupa’ya yapılan seferlerle dağıtarak uzaklara göndermek şeklinde olmuştur.
Çinggis Han bu toplamda bu yapı değişikliğini nasıl başarabilmiştir? O, “nirun” denen çokbaşlı, akrabalık ilişkilerine dayanan ve kendilerine özgü bir iç dinamikleri olan bu yapıları önce parçalara ayırmış ve sonra ordu içinde dağıtmıştır. Bundan sonraki aşama ise bazen kendilerinden “celet” yani “haşarı” diye bahsedilenleri yeni kıtalara yerleştirmek olmuştur. Bu işlem ise ayrık otu ayıklar gibi, her onluktan iki kişinin seçilmesi şeklindedir. Çinggis Han’ın başarısı, kendisinin de bu yapıdan (nirun) gelmesi, dolayısıyla incelikleri yakından bilmesi ile ilgilidir. Kısacası Çinggis Han, önceki dönemde sarmaşık gibi birbirinden ayrılmayanları önce sündürmüş, sonra da ayrık otu ayıklar gibi temizlemiştir; Gizli Tarih’te dendiği gibi “kül gibi uçurarak imha etmiştir”.
Türk ve Çin tarihi, biraz da kurulan-bozulan ortaklıklar tarihidir. Soylardan oluşan bir yapının devlet sistemine dönüşmesinin ilk denemeleri ve güçlü olanın galebe çaldığı tarihî ortaklıklar… Kadim Türk modelinin doğuşunda yaşanan iktidar mücadeleleri…
Ortaklık tabii çok çeşitli olur, hatta bazı yerlerde “kuma” için “ortak” terimi kul lanılır. Herhalde ortaklığı devam ettirip ettirmemek ortakların elinde olmadığı için, onlar daha devamlı oluyor. Ancak siyasi ve ticari ortaklıklar için aynı şey söylenemez.
Geçenlerde artık dünya devi olan Amazon şirketini önceleri iki ortağın birlikte kurdukları, ama yıllar geçince bir ortağın daha fazla ağırlık kazanarak diğerini elimine ettiği yazılmıştı. Herhalde bu, birçok ortaklığın başına gelen bir durumdur. Çinggis Han döneminde “ortak” denilen tüccarlar vardı, bunlar aslında sülale ile ortaktı. Yani ortaklık eşitlik esasında değildi. Yarım yüzyıl sonra Möngke Kağan zamanında ortak tüccarları devlet himayesine alındılar ve ortadan kalkmış oldular. Kararı, güçlü olan taraf vermişti.
Daha eskilere gidersek MÖ 4. yüzyılda görülen ve bilim aleminde “Sir-Tarduş” adıyla tanınan bir grubun da aslında tek bir boy olmadığı ve Çin kaynaklarında bu ortaklık isimleri ile bilinirler.. Üstelik Çincesinde “Xie Yantuo” diye okunan bu imlerin İç Asya dilleri açısından yeniden yapılandırılması da “Sir-Tarduş” değildir. Onun için de bilimsel literatürde onlardan “muhayyel Sir-Tarduşlar” diye bahsedilmektedir. Aslında 1899’da F. Hirth, Çin kaynaklarındaki Xie Yantuo imlerini Sir-Tarduş diye okumuş ve onların bir konfederasyon oluşturdukları fikrini ileri sürmüştü. Daha sonra P. Boodberg, Tarduş kelimesinin Kadim Türklerde Tardu’nun ulusu için kullanıldığını ve katiyen etnik bir isim olmadığını göstererek “muhayyel Sir-Tarduş” teriminin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir.
Çince Xie Yantuo şeklinde yazılan bu üç imden birincisinin, yazıtlardan da alışkın olduğumuz “Sir” olduğu konusunda artık bir tereddüt yoktur. Yazıtlar “Altı Sir”den bahseder. Diğer imleri “Yamtar” diye yeniden yapılandıranlar vardır ama, bu son şekil geçerlilik kazanmamıştır. Türkolog, dil bilimci ve tarihçi S.G. Klyaştornıy bu adın ikinci kısmı ile değil de ilk kısmı üzerinde çalışmalar yürütmüş ve Sirlerin ilerideki Kıpçakların ataları olduğunu ileri sürmüştür. Burada onların Kıpçak adının daha bilinmediği zamanlarda kurdukları ortaklıklarından söz etmek istiyorum.
Klyaştornıy’nin görüşüne göre başlangıçta Sir ve Yantuo boyları ortak iken, daha sonra Sirler’in galebe çalmasıyla sadece bu isimle anılır olmuşlardır. Çinliler ise eski ortaklığı hatırlatır bir terim kullanmışlardır. Gerçekten de kaynaklarda Sir yaşamaya devam ederken, Yantuoların (Yamtar) ayrı bir grup olarak esamesi okunmamaktadır; Çince kaynaklar ise eski alışkanlıklarını devam ettirerek onlardan Xie Yantuo diye söz ederler. Yantuolarla işbirliği, Sirlerin İlter (Yilitu) soyunun idareyi ele almasıyla sona erer. Ortaklık bitmiş, eski ortak yeni teba olmuştur.
Kaynaklarda idari sistemleri, silahları ve geleneklerinin Kadim Türklerinki gibi olduğuna işaret edilen Xie Yantuoların idareci zümresinin isim ve ünvanlarından, dillerinin Türkçe olduğu anlaşılmaktadır. 6. yüzyıla gelindiğinde onlar Tegreg boyları arasında görülür. Daha sonra sırayla I. Kadim Türk, Batıtürk ve Doğutürk kağanlıklarına tâbi olurlar; 630 yılına gelindiğinde Doğutürk kağanlığının çözülmesi ile oluşan otorite boşluğundan yararlanıp kendi siyasi yapılarını oluştururlar. Bu yeni yapı Çin nüfuzu için de uygun düşer ve onları kağan ünvanı ile taltif ederler.
Devlet yapısında Kadim Türk modelini benimseyen Zhenzhu (İncu) Kağan oğullarına Tarduş ve Töles şad unvanları da verilir. Ancak Xie Yantuolar’ın ömrü kısa olur; 646’da Uygurların başını çektiği güçler tarafından yenilgiye uğratılırlar ve siyasi bir yapı olarak varlıkları sona erer. Xie Yantuolar tarihçiler için her ne kadar Kadim Türklerle rekabet içinde gibi görülürlerse de, onlar ancak güçlü bir devletin olmadığı bir dönemde varlık göstermişlerdir. Onlarınki soylardan oluşan bir yapının devlet sistemine dönüşmesinin ilk denemesi idi. Onların başaramadığını daha sonra On Uygurların Yağlakar boyu başaracaktı. Ancak onlar da 745’te ortakları olan Basmıl Karlukları alt ederek başa geleceklerdi.
Beşiktaş’ta ortaya çıkarılan mezar yapıları ve diğer arkeolojik buluntular, Beşiktaş kurganlarının Türkler, Kimmerler ve İskitlerin de dahil olduğu Proto-Turan halkları ile olan bağlantılarını ortaya koymaktadır. Burada devam ettirilecek sistematik arkeolojik kazılar, bu halklara ilişkin yeni keşiflere yol açacak.
Beşiktaş-Yıldız Yokuşu’nun başlangıç noktasında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Kabataş-Mahmutbey Metrosu’nun Beşiktaş meydan girişinin yapılacağı alanda gerçekleştirilen kurtarma kazılarında açığa çıkan kalıntıların kurgan adı verilen, bazen toprakla bazen de yalnızca sıradan taş parçaları ile oluşturulan yığma mezar tepecikleri olduğu anlaşılmıştır. Sözkonusu kurganlar, İstanbul’un eski Yunan yerleşiminin hemen öncesindeki dönemi aydınlatacak çok önemli arkeolojik bulgulardır.
Kazı alanının genel görünüm
Avrasya ve Orta Asya coğrafyasının ölü gömme geleneği olan kurgan, İstanbul arkeolojisine 2016’da kazılan Silivri’deki “Çanta Kurganı” ile girmişti. Erken Tunç Çağı’na ait olan keşif, İstanbul’un yakın coğrafyasında Avrasyalı göçebelerin en azından MÖ 3000 yıllarından itibaren dolaşmaya başlamış olduklarını kanıtlamıştı.
Türkiye coğrafyasındaki kurganlar Avrasya ve Orta Asya kadar yoğun olmasa da, Kars ve Ağrı’dan başlayıp Muş ve Amasya yörelerinde seyrelerek Ankara’ya kadar uzanmaktadır. Kurgandan geliştiği anlaşılan diğer bir yığma mezar türü olan tümülüsler ise, Orta Avrupa’dan başlayıp, Kızılırmak Kavsi’nin doğusuna ve Akdeniz bölgesine kadar büyük ve geniş bir alanda görülmektedir. İstisnalar hariç toprak yığılarak yapılan ve kurganlardan boyut olarak çok daha büyük olan tümülüsler, bu özellikleri ile yerleşik halkların tercih ettiği bir mezar türü olarak değerlendirilebilir.
Beşiktaş metrosu meydan girişinde açığa çıkmaya başlayan kurganların en önemli özelliği, binlerce yıl boyunca toprak ve üzerinde yükselen kentin altında kalarak doğanın ve insanın verebileceği zararlardan büyük ölçüde korunmuş olmasıdır. Avrasya, Önasya ve Orta Asya’da saptanan ya da kazılan kurganlar, genelde toprak yüzeyinde fark edilmiş mezar yapıları olup, birçoğu yapıldıkları dönemden itibaren yağmalanma riski ile karşı karşıya kalmışlardır.
Beşiktaş kurganlarının yuvarlak biçimli taş yığma tepelerden oluştuğu anlaşılmaktadır. Hellenistik, Roma ve Osmanlı dönemlerinde kısmen kullanmış olduğu anlaşılan alanda, modern İstanbul’un kentsel altyapı çalışmaları sırasında yapılan müdahaleler sonucu kurganların konilerinin büyük oranda dağılarak taşların geniş bir alana yayılmış oldukları saptanmıştır. Dağınık taşların kaldırılması sonucunda ise mezarı çevreleyen ve yine taşlarla inşa edilmiş yuvarlak altyapılara, yani “kromlek”lere ulaşılmıştır. Mezarlar ise bazen hoker (cenin pozisyonu) biçiminde doğrudan toprağa gömülerek, bazen de kremasyon yani yakılmış olarak kapların içinde kurganlara yerleştirilmiş durumda saptanmıştır. Kremasyon gömülerin yapıldığı kapların, taşlarla korumaya alınmış oldukları gözlenmiştir.
Kazılar henüz tamamlanmamış olsa da açığa çıkmaya başlayan mezar yapıları İstanbul Demir Çağı arkeolojisi ile izleyen Yunan kolonizasyonu dönemi için bilinen ve doğru olduğu sanılan pek çok bilginin şehir efsanesine dönüşmesini sağlayacak gibi görünmektedir. Arkeolojik bulgularla sağlam biçimde desteklenmese de Megara’dan gelen Yunanlıların MÖ 685’de Kalkhedon’u (Kadıköy), MÖ 658’de ise Byzantion’u (Sarayburnu-Sultanahmet) kurmuş oldukları düşünülmektedir. Henüz mutlak tarihlendirme yapılmamış olsa da çanak-çömlek örnekleri Beşiktaş kurganlarının MÖ 1200 ile 700 yılları arasında yapılmış olduğunu göstermektedir. Bu durumda, bugünkü Beşiktaş meydanında bulunan insanların Megaralılar geldiklerinde bölgede olduklarını varsaymak oldukça mantıklıdır.
Tahribattan korundular Beşiktaş’taki kurganların en önemli özelliklerinden biri de binlerce yıl toprak altında kalarak doğa ve insan tahribatından büyük ölçüde korunmuş olmaları.
Kurganlarla ilgili sorulması gerekli en doğru soru ise yakılarak gömülmüş insanların kim oldukları ya da hangi kültüre mensup bulunduklarıdır. MÖ 3. binyıldan MÖ 1. binyıla, yaklaşık 3000 yıllık bir süreçte görülen kurganlar, Erken Tunç Çağı’ndan Demir Çağı’na değin Türkiye coğrafyasına gelmiş Asyalıların varlıklarını tartışmasız biçimde ortaya koymaktadır. Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde ve Hazar Denizi havzasındaki geniş düzlüklerde ortaya çıktığı düşünülen kurganların en eski örneklerinin ise MÖ 4. binyıla ait olduğu bilinmektedir.
Avrasya ve Orta Asya en erken dönemlerden itibaren göçebe ve savaşçı halklar için bir yaşam alanı olmuştur. Bugünkü Slav, Pers, Türk ve Moğol halklarının Avrasya-Orta Asya coğrafyasından kök aldıkları bilinmektedir. Erken kurgan kültürünün, sözkonusu halk gruplarından hangisine ait olduğu, bugünkü bilgiler ışığında çözüme kavuşabilecek bir konu değildir. Çıkış noktasını bir halk grubuna bağlayamadığımız kurganlarla ilgili tarihsel kaynaklar, bu dikkati çekici ölü gömme geleneğini yaşatan halklar içinde Türkleri daima öne çıkarmaktadır.
Herodotos’un aktarımlarından Demir Çağı’nda Avrasya ve Orta Asya’da yaşayan İskitler’in kurgan inşa ettiklerini biliyoruz. Bu durum İskitler’in kurgan kültürünü yaşatmış ve hatta geliştirerek sürdürmüş olduklarına işaret etmektedir.
Kurganlarla ilgili son ve en önemli kayıt ise MS 10. yüzyılın başlarında yine Türk coğrafyasından gelmektedir. 920-921 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fadlan, henüz İslâmiyet’e geçmemiş olan Oğuzların cenaze törenleri hakkında çok değerli bilgiler vermiştir. İbn-i Fadlan, Oğuzlar’dan biri öldüğünde ev gibi büyük bir çukur kazıldığını, üzerinin tavanla kapatıldığını, mezarın üstünün kubbe biçiminde tümsek yapıldığını, cenazenin çukura elbise ve şahsi eşyaları ile konulduğunu aktarır. Oğuzların Anadolu’ya göç etmesinden kısa bir süre önce gerçekleşen ve bir kurganı tanımlayan bu gözlemler, Türklerin kurgan kültürünün son temsilcisi olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak biçimde kanıtlamaktadır.
Ankara-Güdül örneği Her ne kadar Avrasya ve Orta Asya’daki kadar yoğun olmasa da, kurgan geleneğine Anadolu’da da rastlanıyor. Beşiktaş’taki kurganlara benzer taş yığma tepelere Ankara yakınlarındaki Güdül bölgesinde de rastlanmıştı.
Bütün bu bilgiler değerlendirildiğinde tarihsel kayıtlarda kurgan kültürü ile aktarım yapan iki önemli yazar vardır; İskit soylularının cenaze törenleri ve mezarlarını anlatan Herodotos ile Oğuz kurganlarını tarif eden İbniFadlan. Her ikisi de Türk kökenli olmayan bu tarihsel şahsiyetler, ne büyük tesadüftür ki aynı coğrafyada yaklaşık 1300 yıl arayla kurgan yapımına ve kullanımına şahit olmuşlardır.
İskitler gibi göçebe bir halk olan ve Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan Kimmerler’le ilgili arkeolojik kimlik temelinde ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Türkiye coğrafyasında bugüne değin Demir Çağı göçebeleri ile ilgili bulguların neredeyse tamamı İskitler’le irtibatlandırılmış, Kimmerler adeta hayalet bir halka dönüştürülmüştür. Yani, yıllardan beri çok sayıda arkeolog ve eskiçağ tarihçisinin Kimmerler’e ve onların kültürüne ait çok sayıda bulguyu İskitler’e mal ettiği gözlenmektedir. Bu bağlamda, antik kaynaklarda Kafkasya’nın yanısıra Trakya’dan da Anadolu’ya geçtikleri bilinen Kimmerler’in, Beşiktaş kurganları ile olan olası ilişkileri araştırılması belki de bu göçebe halkla ilgili keşiflere yol açacaktır.
Henüz kazılmamış olsa da Beşiktaş kurganları ile benzer özellikler gösteren taş yığma tepelere Ankara yakınlarındaki Güdül’de rastlanmıştır. Yüzlerce kurganın saptandığı geniş arazideki mezarların yalnızca taşlardan inşa edilmiş olduğu gözlenmektedir. Burada geliştirilecek sistematik arkeolojik kazılar, şekil ve teknik olarak benzeşen Beşiktaş ve Güdül kurganları arasındaki bağlantıları daha doğru biçimde kurmamızı sağlayacaktır.
Beşiktaş’ta açığa çıkarılan kurgan mezarların etnik açıdan kimlere ait olduğunu bu aşamada belirlemek olanaksızdır. Buna karşın Beşiktaş örnekleri de dahil olmak üzere Türkiye topraklarındaki kurganların Avrasya ve Orta Asya kökenli insanlarla bağlantıları açıktır. Türklerin de Orta Asya coğrafyasında ortaya çıktığı ve 10. yüzyıla değin kurgan mezarları kullandığı bilimsel bir gerçekliktir. Bu bağlamda, Beşiktaş kurganlarının Türkler, Kimmerler ve İskitlerin de dahil olduğu Proto-Turan halkları ile olan bağlantıları üzerinde durulması gerektiğine inanmaktayım.
Bir tarafta İngiltere kıyılarını yağmalayan, Paris’te hakimiyet kuran ve Slavları ilk kez bir çatı altında toplayan Normanlar, diğer tarafta Hazar Denizi’nin güneyinden ve kuzeyinden Batı’ya ilerleyen, Bizans’a gazâ akınları düzenleyen Türkler. Benzerlikleri ve farklılıklarıyla Kuzey’in ve Doğu’nun iki savaşçı halkının 9. yüzyılda hareketlenen tarihi…
Dokuzuncu yüzyılda, çoktan yıkılmış olan Batı Roma ve hâlâ ayakta duran Doğu Roma dünyalarının sınırları, iki savaşçı kavmin, daha doğrusu iki kavim grubunun istila dalgalarıyla sarsılmaya başladı. Kuzeyden Normanlar, doğudan ise Türkler geliyordu. Her ikisi de homojen birer topluluk değildi ama güçlüydü.
Bu dalgaların yarattığı gerilimler günümüzü hâlâ derinden etkiliyor. Birçok ulus bu göçlerin etkisi (ya da katkısıyla) oluştu, Haçlı Seferleri bunların devamı oldu, Doğu Roma’yı bunlar yıktı ve sarsıntıları dinmek bilmiyor. Normanlar ve Türkler bu süreçte birçok ülkede egemen oldular, ama azınlıkta kaldıkları tüm ülkelerde yerel halklara karıştılar. Ortaçağ tarihinin birkaç ana konusundan biri olan Norman istilalarının izleri çok fazladır; ancak bugün ilk çıktıkları İskandinavya dışında herhangi bir yerde egemenlikleri yoktur. Türkler de çoğu aynı dönemde olmak üzere 100’e yakın devlet kurmuşlar, ama bunların çoğunda ya eriyip gitmiş, ya da azınlık olarak kalmışlardır. Normanlar ve Türkler, benzerlikleri ve farklılıklarıyla dünya tarihinin en müthiş gerçek hikayelerinin kahramanlarıdır.
Türk kılıcı (3B modelleme).
9. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden beri dört asır geçmiş, ama Batı dünyası hâlâ tam bir düzen kuramamıştı. Frankların kralı Charlemagne’ın, savaşlarla dolu kırk beş yıllık hükümdarlığında kurmayı başardığı imparatorluk, ölümünden sonra oğulları arasında paylaşılıp dağılmıştı. 843 yılındaki Verdun Antlaşması ile yapılan bu paylaşım, dil birliği veya ulus gibi -o zamanlar bilinmeyen- kavramlar etrafında yapılmamıştı ama, yüzyıllar içerisinde Avrupa uluslarının oluşum haritasını belirlemiş oldu. Doğu’da ise İslâm 8. yüzyılda büyük bir yayılma gösterdikten sonra durmuş, iç çatışmalarla parçalanmaya başlamıştı. Bizans, giderek zayıflayan bir güç olarak, eski parlak dönemlerinin gölgesini oynuyordu. Türkler Hazar’ın güneyinden ve kuzeyinden batıya ilerlemeye başlamışlardı.
İşte, Norman istilaları da tam bu ortamda başladı.
Çağdaş Batı kaynaklarından Türk savaşçı illüstrasyonu.
9. yüzyılda İngiltere kıyılarına ulaşıp yağmaya girişen Normanların çoğu bugünkü Danimarkalılardı. Northumbriya kıyılarındaki ilk manastırın yağmalanması 793 yılına rastlar. Kırlara dağılmış manastır ve kiliseler çok cazip bir hedef oluşturuyordu. Bunlar korumasız oldukları gibi, yüzyıllar içerisinde kimsenin dinî saygıdan dolayı dokunmadığı hazineler biriktirmişlerdi. Vikingler giderek daha büyük kitleler halinde buraya gelip yerleştiler. İngiltere ahalisi bunlara karşı kaleler inşa ettilerse de, akınları önleyemedi. Nihayet son çare olarak Vikingler’e “danegeld” adı verilen bir haraç ödemeye başladılar.
Erken dönem Viking savaş baltası (3B modelleme).
9. yüzyıldan itibaren Danimarka dilinden çok sayıda kelime (take, call, window, sky, ugly, happy) İngilizce’ye girdi, “by” ve “thorpe” ile biten yer adları da (örneğin Grimsby ve Althorpe) Danimarka kökenini gösterir.
Ne var ki, bir kez yerleştikten sonra Vikingler de karşı hücumlara maruz kaldılar. 10. yüzyılda, 954 yılında, York bölgesindeki son İskandinav kral buradan atıldı; İngiltere ilk kez birleşmiş bir krallık haline geldi. Ancak, 980 yılından itibaren akınlar çok daha örgütlü bir şekilde yeniden başladı. İskandinav kralları ve prensleri, daha önce savaşçı liderlere bıraktıkları akınların başına geçtiler. Danimarkalı Cnut 1016’da İngiltere kralı oldu. Egemenlikleri altındaki bölge Danelaw olarak anıldı. Ne var ki kendisi 1035, oğulları ise 1042’de ölünce tekrar İngiliz bir hanedan başa geçti.
1066’da İngiltere iki Norman istilasıyla birden karşılaştı. Kuzeye çıkan Norveçliler, Stamford Bridge muharebesinde yenilerek çekildiler. Ama hemen aynı günlerde Normandiya dükü William güney kıyısına çıktı ve Hasting muharebesinde Anglo-Saksonlar’ı yenerek İngiltere’ye hakim oldu.
Norman güzeliyle İngiltere tarihi Başta Stamford Bridge muharebesi olmak üzere İngiltere ile Normanlar arasındaki çekişme ve Norman bakışaçısıyla erken İngiltere tarihi, “Bayeux İşlemesi” adı verilen 70 metrelik halıda ayrıntılarıyla işlenmiştir.
Fransa’nın bugün Normandiya olarak anılan bölgesine gelince… Bu toprakların 861 yılında, Fransa kralı tarafından, kendi hizmetine girmiş olan Norman şefi Rollo’ya (Hrolf) verildiğini, kendisinin dük ilan edildiğini ve sonraki düklerin onun soyundan geldiklerini ekleyelim. Normandiya onların adıyla anılır oldu ve buradaki genetik izleri, tıpkı karşıdaki Kent bölgesinde olduğu gibi, hâlâ net şekilde görülür. Koenigsberger’in Medieval Europe adlı mükemmel eserinde İngiltere’deki Normanların Fransızca konuşmaya devam ettiklerini, Anglo-Saksonlar ile evlendiklerini ve bu iki dilin birleşerek yeni bir İngiliz dilinin ortaya çıkmasının iki yüz yıldan daha uzun sürdüğünü yazar.
Böylece Normanlar hem Fransız, hem de İngiliz tarihinde ve bu ulusların bileşiminde yer almış oldular. Fransa’nın Atlantik kıyılarında yer edinen Norman baronlar, kuzeyden gelen yeni Viking dalgalarını, savaşçı kaynağı olarak uzun süre kullandılar.
Normanların Paris kuşatması9. yüzyıldaki Paris kuşatması Fransa tarihinin bir dönüm noktası oldu. Paris’i alan Vikingler, Kasım 885’in sonunda şehrin dışına çıktılar ve haraç talep ettiler.
İngiltere’de Norman istilacılara karşı direniş dörtyüz yıl kadar sürdükten sonra yavaşladı. Tabiatıyla direnişe karşı Norman baskısı ve zulmü geldi. Robin Hood’un Norman kralın hizmetindeki Nottingham şerifine karşı mücadelesi ve fakirlere yardımı bu dönemin efsanesidir. Sadece köylüler değil, Anglo-Sakson asillerin arazileri de gasp edilerek Norman asillerine verildi. Şövalyelere verilen küçük toprakların yanısıra kral, kilise ve hemen hepsi kıtadan gelen 250 Norman aile, İngiltere arazilerinin büyük çoğunluğuna sahip oldu. Böylece İngiltere Keltlerin yanı sıra Anglo-Sakson, Norman ve bir ölçüde Fransızlardan oluşan bir ülke haline geldi. İngiltere kralları yüzyıllar boyunca Fransa’yı istila ederek bu ülkenin tahtı üzerinde hak iddia ettiler. Yüz Yıl Savaşları bu mücadelelerin bir parçasıdır. Ancak biz 11. asra dönelim ve bu konuyu kapsamlı şekilde incelemek isteyenler için ülkemizdeki en iyi kaynaklardan birisinin Marc Bloch’un Feodal Toplum isimli kitabı olduğunu da belirtelim.
Dük William’ın İngiltere’ye çıktığı dönemde Robert Guiscard adlı bir başka savaşçı lider gene Normandiya’dan, ama tam aksi yöne, İtalya’ya yöneldi. 1085’te Güney İtalya’nın tartışılmaz lideriydi. Kardeşi Roger Guiscard ise 1061 ile 1091 arasındaki otuz yılda Sicilya’yı Arapların elinden aldı. Bizans bu yıllarda bir yandan batıdaki topraklarını Normanlardan, Anadolu’yu ise Türklerden korumaya çalışıyordu.
Hastings Savaşı ve “Fatih William”Normandiya dükü William İngiltere tahtında hak iddia ederek 1066’da yaklaşık 7000 asker ve süvariyle Hasting Savaşı’nı başlattı. Anlatıma göre Kral II. Harold, kanlı savaşta Normanlar tarafından öldürüldü. “Fatih William” Noel gününde İngiltere’nin ilk Norman Kralı oldu.
1096’da Haçlı Seferleri başlayınca İngiltere ve özellikle de Fransa’daki Norman dükler ile onların İtalya’ya giden akrabaları, bunun doğuda onlara büyük servetler, topraklar ve hükümdarlıklar sağlayabileceğini gördüler. Nitekim, Levant topraklarında yerleşen Haçlıların çoğu Fransızca konuşurdu. Bunlar arasında bulunan Robert Guiscard’ın oğlu Bohemond, ilk Haçlı Seferi sırasında İstanbul’dan geçtiği sırada, I. Alexius’un kızı Anna Komnena onun hakkında şunları söylemişti: “Aşağı tabakadan ve fazla parası yok ama muazzam hırsları var”. Bohemond İstanbul’da iken imparatoru etkilemek istemiş, ama zehirlenmekten korktuğu için ikram edilen güzel Bizans yemeklerini yanındakilere yedirip, kendisi için gene imparatorun gönderttiği etten özel yemek pişirttirmişti.
Elbette, Alexius da Haçlılardan haklı olarak şüphelenmekteydi ve onlara Türkler’den alacakları arazileri imparatora verecekleri konusunda yemin ettirmişti. Haçlılar bu sözleri hemen unuttular ve Levant’da kurdukları devletlerin başına geçtiler. Bohemond Antakya prensi oldu, oğlu ise daha sonra Antakya kralı ilan edildi.
Konu Haçlı Seferleri’ne gelmişken, Norman istilasının bunların başlamasındaki rolüne değinmeden geçemeyiz. Viking akınları köyleri yakmış, buraların sakinleri öldürülmüş veya kaçmıştı. Toprak ekilemiyor, ayrıca, Karolenj imparatorluğu yıkılırken toprak üzerindeki haklarını sürekli kılan kontlar ve diğer feodal beyler avlandıkları ormanlardan vazgeçmiyordu. Bu anlamda Norman istilaları feodalizmin gelişmesinde de pay sahibi olmuştu. Feodal himaye dışında kalanlar eşkıya veya rakip feodaller tarafından yağmalanıyor, yokluk kol geziyordu. 1094’te sel, açlık, kuraklık ve salgınlar birbirini izlemişti. Clermont Konseyi’nde bitmez tükenmez sıkıntı ve kargaşalıktan söz eden Papa Urban, nüfusu Kutsal Topraklara götürmekten başka çare olmadığını söylüyordu. Ve işte tam da bu dönemde Bizans, Türk tehdidine karşı Batı’dan asker istiyordu. İstediğinden çok fazlası yola çıkacaktı. Ne var ki, bunlar Kutsal Topraklara yerleşmeye giderken yolda Türkler tarafından o kadar kırılacaklardı ki, orada kurdukları devletler kalıcı olamayacaktı.
Bu arada, Haçlı Seferleri’nin başlamasından kısa bir süre önce Malazgirt Muharebesi ve onu izleyen olaylardaki Norman rolünden de kısaca söz etmek gerekir. Romen Diyojen’in ordusundaki Frank ve Norman paralı askerler bu muharebe sırasında onun yanında olmamışlar ve yağma amacıyla Anadolu’da dolaşıp durmuşlardı. Bizans hezimetini takiben, bunların şefi Roussel de Bailleul, Orta Anadolu’da merkezi Ankara olan küçük bir devletçik kurdu. Ne var ki Bizans bu dönemde Selçukluları yardıma çağırdı ve onların başa çıkamadığı Norman şövalye Türkler tarafından esir edilip İstanbul’a gönderildi, idam edildi. Norman ihanetleri ve faaliyetleri, Bizans’ın Anadolu’yu savunma olanaklarını daha da zayıflatmıştı. Türkler böylece Orta Anadolu’ya daha rahat bir şekilde yerleşip Bizans’ı en büyük insan kaynaklarından mahrum ettiler.
Gelelim kuzey steplerine… Gene 8. yüzyılın ortalarından itibaren daha çok İsveçlilerden oluşan küçük İskandinav grupları, Baltık ile Hazar Denizi arasındaki nehirlere girerek ticaret ve yağma akınları yapmaya başlamışlardı (Bunlara “Rus” veya “Rhos” adı veriliyordu ve Rusya adı onlardan miras kaldı). Bunlar dağınık Slav kabileleri arasındaki savaşlara bulaştılar, Slav kadınlarla evlendiler ve kendi prensliklerini kurarak Batı Avrupa’daki Normanlar ve Vikingler gibi hükümdar hanedanlar oluşturdular. Bunlar arasında Rurik adlı bir lider Rusya’nın ruhu sayılan Novogorod’u kurarak Slav kabileleri ilk kez bir devlet yapısı içerisinde bir araya getirdi. 9. yüzyıl sonlarında Rurik, Kiev’i alarak ikinci büyük kenti oluşturdu ve hanedanı yüzyıllar boyu bu toprakları yönetti; ama bunlar hızla Slavlaştılar ve aynı zamanda Grek-Ortodoks kültür çevresine girdiler.
Rusların Viking babası Rurik Viking lideri Rurik (d. ?- ö. 879) “Rusya’nın ruhu” Novogorod’u kurdu, daha sonra Kiev’i aldı ve dağınık Slav kabilelerini ilk kez bir devlet yapısı altında topladı. İleride Vikingler hızla Slavlaşacaktı. Hollandalı illüstratör H. W. Koekkoek’in (1867-1929) Rurik illüstrasyonu.
Vikingler ya da Normanlar ya da “Rhos” akıncılarını tam olarak tefrik etmek mümkün değildir. Bunlar iki ana yoldan güneye indiler. Birincisi Dinyeper üzerinden Karadeniz ve İstanbul, ikincisi ise İdil (Volga) üzerinden Hazar Denizi’dir. Rusya’nın oluşum sürecindeki diğer bir önemli etki de, Latinler’den daha hızlı davranan Yunan Ortodoks Kilisesi’dir. Ne var ki bu sırada bazı Türk kavimleri de bölgede bulunuyor, bazıları İslâm, bazıları da dünyadaki yegâne Sami olmayan Yahudi topluluğunu oluşturacak şekilde bu dini kabul etmiş bulunuyordu. Hazar Türklerinin bir kısmının Museviliği kabul ederek Doğu Avrupa’daki Eşkenazi topluluğunun ataları olup olmadıkları, yüzyıllardır sonuca ulaşmayan büyük bir tartışmadır. Durum ne olursa olsun, Kiev prensesi Olga 957 yılı civarında Ortodoks dinini kabul etmişti ve torunu Vladimir 988 yılında Hıristiyanlığı tüm krallığı için resmî din haline getirdi. Böylece Bizans Grek kültürü Rus topluluğunun dinî ve politik hayatında hakimiyet kurdu.
Ortodoks Olga ve Normanlar
Kiev prensesi Olga 10. yüzyılda Ortodoksluğu kabul etti. Bu Bizans – Yunan kültürünün, Rhoslar üzerinden Normanlara resmen geçmiş olduğunun göstergesiydi.
8.-11. yüzyıllarda Hıristiyan dünyası iki dev akın arasında kaldı. Ne var ki kuzeyden gelen Normanlar bunu takip eden iki asır içerisinde Hıristiyan dünyası içerisinde erirken, Türkler İslâmiyet’i kabul ederek Hıristiyanlara karşı fetih savaşları yaptılar. 1096’da başlamış olan Haçlı seferleri, 14. yüzyılın başlarında Osmanlı imparatorluğu kurulduktan sonra da devam etti. Örneğin II. Murat zamanındaki Varna ve I. Bayezid zamanındaki Niğbolu zaferleri, her anlamıyla Haçlı ordusu denilebilecek birleşik güçlere karşı kazanılmıştı ve aynı durum, örneğin bir buçuk asır sonraki İnebahtı yenilgisi için de hiç tereddütsüz geçerlidir.
Türkler, fethettikleri birçok yerde ordu kademelerinin belkemiğini oluşturdular ama devlet bürokrasisi için yeterli tecrübeye sahip değildiler. Bunun için eski devletlerin kadrolarını kullanmaktan başka çareleri yoktu. İran’ı fetheden Selçukluların bu ülkeyi yönetmek için Fars bürokrasisine muhtaç kalıp, zaman içerisinde giderek erimeleri, bunun en tipik örneklerinden birisidir. Fethedenlerin çoğunlukla yerli kadınlarla evlenip aile kurmaları sonucunda da, çocukları birkaç nesil içerisinde fethedilenlerin arasına karılıp gittiler. Kamuran Gürün, Türkler ve Türk Devletleri Tarihi kitabında 13. yüzyılda Hindistan’da kurulan Delhi Türk Sultanlığı’nı örnek verir ama, pekala 15. yüzyıldaki Cevanpur ile 14. ila 16. yüzyıllar arasında varlıklarını sürdürmüş olan Bengal, Gacarat ve Madura sultanlıklarından da söz edilebilir. Malva, Dekkan ve Handeş sultanlıkları da aynı duruma düşmüşlerdir. Türk göçü azaldıkça ordu için Habeşistan’dan “Dekkaniyan” adı verilen köleler getirildiği ve bunların, yabancı anlamında “Gariban” denilen Türklerle birçok kez çatıştıkları kaydedilir. Dekkan Sultanlığı parçalanıp yerlerine beş ayrı sultanlık oluşmuş, bunların bazıları tekrar birleşmiş, diğerleri Babürlüler devletine katılarak tarihe karışmıştır.
Sadece Hindistan’da değil, Asya’nın diğer Türk (ve aynı zamanda Moğol) devletlerinde de istikrarsızlık en temel karakter olmuştur. Türk geleneğinde bir hanedan kanunu olmaması bunları iç çatışmalarla daha da zayıflatmıştır ama, fetihçi unsurların kalabalık yerel nüfus içerisindeki erimeleri de Normanların durumuna benzemektedir. İsmail Tokalak’ın Bizans-Osmanlı Sentezi isimli kitabında aktardığı Fransız tarihçi Michel Bolivet, Ortaçağ’da Türkler adlı çalışmasında bu konuya ilk dikkati çeken kişilerden birisidir. Norman ve Türk istilaları arasındaki ortak noktalardan birisinin, her iki kavmin de egemen oldukları topraklarda azınlıkta olmaları ve devlet aşamasına geldiklerinde, yönetici grupların yabancılardan teşekkül ettiğine değinir. Türklerin Batı Asya’daki ülkelerde (buna pekala Kuzey Afrika’yı da ekleyebiliriz) azınlıkta olmalarını, Normanların Güney İtalya, Sicilya ve Antakya prensliğindeki durumlarına benzetir. Göçebe savaşçılar olan Normanlar ve Türklerin istila ettikleri Roma-Bizans kültüründen çok şey öğrendiklerini, kendilerine özgü sentez yapmaya başladıklarını ileri sürer. Anadolu Türkleri, Bizans kurumlarını ve geleneklerini daha fazla alarak, Hıristiyan ve diğer unsurları devlet kademelerinde kullanarak bu sentezi daha ileri taşımıştır. Öte yandan, Sicilya’daki Norman Kralı II. Rogerio’nun haremi ve hadımları Müslüman asıllı idi. Çevresinde Latin, Rum, Yahudi, Yunan ve Arap alimleri, Lombardiyalı sanatçılar ve Bizanslı mozaikçiler vardı. Yani hem Normanlar hem de Türkler mümkün olan tüm unsurlardan istifade etmişlerdir.
Önemli bir başka husus da, Normanların Eski Roma dünyasını istila eden diğer barbarlar gibi Roma Katolik Kilisesi’ni korurken, Türklerin de Bizans Ortodoks Kilisesi’ni muhafaza etmeleridir. Ne var ki Normanlar Hıristiyan topluluklar içerisinde erirken, Türkler Müslüman oldukları için böyle bir akıbete uğramamış, tam tersine Bizans kurumlarını alıp geliştirerek tarihteki yegane uzun ömürlü Türk devletini kurmuşlardır.
NORMANLAR KİMDİR?
Nam-ı diğer Vikingler!
Normanlar ya da Vikingler, İskandinavya’nın çiftçilik ve balıkçılıkla geçinen ama savaşçı nitelikleri çok yüksek halkıydı. Norman kuzeyli anlamına gelir. Norse, Noroman, Normand, Nordik vs. her dilde biraz değişir. Bugün Danimarkalı ve İsveçli dediklerimizin ataları çoğunlukta idiler ama, o dönemde tabii ulus anlamında bir bölünmeden sözedilemez. Kabile veya topluluklar kimi zaman birlikte akın ve/veya ticaret yapar, nehirler boyunca tahkimli ticaret kolonileri oluştururlardı. Bunları tam olarak ayırmak zordur.
Viking kelimesi ise yüzlerce yıl unutulduktan sonra 19. yüzyılda tekrar öne çıktı. Genel kanıya göre, koy veya bük anlamına gelen “vik” kelimesinden gelir. Eskiden koylara (vik) saklanan İskandinav korsanlar, kıyı kıyı giden teknelerin aniden önüne çıkıp bunları yağmalardı. Yani “viklemek-viking”. Ancak bunun halk Almancasındaki köy veya pazar anlamına gelen “wik” kelimesinden türediğini öne süren bazı alimler de vardır. Yağmanın yanısıra kimi zaman silahlı ticaret de yapmaları, bu görüşe makul bir olasılık kazandırır.
Vikinglerin demircilik konusunda ilerlemiş olmaları Türkleri hatırlatır. Bu alanda beceriksiz olanların savaşçı olması zaten imkansız gibiydi.
Ne var ki Vikingler Türklerden farklı olarak denizcilikte de çok ileri gitmişlerdi. Uzun, dar ve hafif tekneleriyle nehirlerde ilerler, gerekirse bunları nehirden nehre çeker, her yere ulaşırlardı. 8. yüzyılın sonlarında okyanusa açılabilen daha iyi tekneler yapınca İskandinavya’dan fırlayıp dünyaya yayıldılar. Kuzeyin soğuk iklimle kısıtlanan zayıf tarımı ve Baltık ticareti, bunların artan nüfusunu zaten besleyemez hale gelmişti. İlk başta İskoçya ve İrlanda’ya, sonra İngiltere’nin tümüne akın yaptılar, yerleştiler. Bazıları İzlanda ve Amerika’ya ulaştı. Newfoundland’da izleri tespit edilmiştir. Sonra Avrupa’nın tümüne, Akdeniz ve Karadeniz’e, nihayet Hazar Denizi’ne kadar gittiler. Rusya’nın kuruluşunda büyük payları oldu.
Çağdaş Batı kaynaklarından Viking Savaşçı illüstrasyonu.
KARŞILAŞTIRMA
En iyi paralı askerler: Normanlar ve Türkler
Normanlar 9-11. yüzyılların en becerikli ve profesyonel askerler olarak Avrupa’nın her ülkesinde aranırdı. Türkler de Bağdat ve Mısır’a profesyonel asker olarak gelip kısa sürede iktidarı ellerine alarak hanedanlar kurmuştur ki bunlar arasında İhşidiler, Toluniler ve Memlûkleri sayabiliriz. Gerçi Memlûklerin tamamı Türk değildi ve bazen Çerkez fraksiyonlarla çatışırlardı. Elbette, paralı asker olarak Normanlar da son derece güvenilmezdi. Manastır tarihçisi Malmesbury’li William bunlar hakkında şöyle söylemiştir: “Normanlar savaşsız yaşayamaz. Tebalarını başkalarından korurlar ama kendileri yağmalar. Efendilerine sadık görünürler ama hepsi ihanete hazırdır. İhanet edip etmeme kararını ise bunun başarı şansına göre verirler”.
Bu açılardan oldukça benzerlikler görülür ama, ihanet meselesi tarih boyunca tüm paralı askerler için geçerlidir. Bizans’ın pek çok ülkeden gelen paralı askerleri vardı. Bunlar içerisinde Türkler muhtemelen ilk sırayı alır. Bizans’ın, Hıristiyanlaşmış Alanlar ve Gagavuzlar, Kumanlar, Peçenekler ve nihayet Anadolu Türklerinden derledikleri “Turkopoli” adı verilen birlikleri vardı. İskandinav savaşçılar ise Rusya ve İtalya üzerinden olduğu gibi, İngiltere’den de gelirdi. “Varanj” denilen ve esas olarak İskandinavlardan oluşan kuzeyli birliklerin yanısıra, İngiltere’den gelen Norman ağırlıklı askerlere de “Englingvarrangoi” denilirdi. Böylece Türkler ve Normanlar Bizans için kimi zaman gene Türkler ve Normanlara karşı birlikte savaşırlar, bazen de son anda taraf değiştirirlerdi.
Devlet kurmadan yaşayan soylar, yani aşiretler, Türk tarihinde sıkılıkla gördüğümüz yapılardı. Türklerde 1500 yıllık devlet geleneği de, kabile ve aşiretlerin yarattığı farklılık ve zenginlik de vardır.
Gazete haberlerinde “aşiret devleti” veya “kabile devleti değiliz” ifadelerine sıklıkla rastlamak mümkün. Bu sözleri aslında “güçlü devlet geleneği” ifadesinin “derme çatma bir siyasi oluşum”la arasına bir ayrım koyma ihtiyacına bağlayabiliriz.
Gerçekten de Türklerde devlet geleneğinin en az 1500 yıllık bir geçmişi vardır. Bu kadar uzun yıllık bir tecrübenin tek tip bir devlet ortaya çıkarmaması da doğaldır ve oluşan farklı tipler bizim siyasi kültür hazinemize katkıda bulunurlar. Aslında tek tip devlet olmadığı gibi, tek tip “aşiret” de yoktur.
Biz farkında olmasak bile, dilimiz bu farklı tipler arasında ayırım gözetir. Örneğin bugün Türkçemizde aşiret dediğimizde, Türkiye’nin doğusunda ve güneydoğusunda soy yani akrabalık ilişkileri içinde yaşayan vatandaşlarımız akla gelir. Sözkonusu aşiretler yerleşik gruplardır. Öte yandan yörük dersek, daha çok Türkiye’nin batısında veya güneyinde eskiden göçebe olarak yaşamış olan Yörük cemaatlerinin torunlarından bahsetmiş oluruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde artık boy, kabile kalmamıştır.
Kadim Türk devlet adamı Tunyukuk da, 8. yüzyıl başında kendi zamanından söz ederken “artık bod (boy) kalmadı” demektedir. Gerçekten de 630 yenilgisinden sonra doğup büyüdüğü muhit, Çin’deki Tang sülalesi tarafından belli bölgelere yerleştirilen Kadim Türk gruplarından oluşuyordu. Bu sözlerden gördüğümüz gibi, akrabalık ilişkilerine dayanan topluluklar hep aynı biçimde kalmamışlar, örneğin dağınık bir şekilde göçe zorlanmak veya teşvik edilmek veyahut da yerleştirilmek suretiyle akrabalık bağlarını kaybederek değişim göstermişlerdir. Bu politikalar tarih boyunca gördüğümüz bir olaydır ve Kadim Türk, Çin ve sonra da Osmanlı devletlerinin uyguladıkları bir yöntemdir.
Devlet geleneği içindeki ilk düzenlemeleri daha ayrıntılı bir şekilde gözleyebildiğimiz Kadim Türkler zamanında karşımıza çıkan boylarda, akrabalık yalnız sosyal ilişkileri belirlemezdi; bunlar aynı zamanda siyasi ve ekonomik faaliyetleri de düzenleyen birimlerdi. Tunyukuk “boy kalmadı” derken, bunların artık kendi başına bir birim olamadıklarından söz etmektedir. Boylar genellikle soy diyebileceğimiz alt birimlerden oluşurlardı. Eğer Kadim Türkler gibi bir devletin idaresini kabul etmiş veya onlara boyun eğmişlerse, boylar kendi içişlerinde özerk bir idare sergiler, tâbiyetini kabul ettikleri devlete asker ve vergi verirlerdi.
Bazen soylardan biri, Uygurlar örneğinde olduğu gibi, birlik içindeki diğer soylar üzerinde hâkimiyet tesis ederek yeni bir devlet kurabilirdi. Yani yaygın “aşiretten devlete” söylemi, yerleşik oldukları ve medeniyete katkılarından dolayı gurur duyduğumuz Uygurlar’a yakışır.
Ancak bu durum, en yaygın devlet kurma şekli değildi. Daha yaygın olanlar, soylarından ayrı düşmüş veya ufak gruplar halinde parçalanmış kitlelerin bölükler şeklinde bir lider etrafında toplanmaları ile oluşurdu. Merkezdeki bu liderden “kağan” diye bahsedildiği Orhun kitabelerinde, bu kitlelerden de “bodun” diye sözedilmektedir. Bu oluşumlarda kağanlar yalnız savaşçı bölüklere değil, Dokuzoğuzlar gibi üreticilere de dayanıyordu. Kadim Türk oluşumunun gücü, bu iki zümreyi tek bayrak altında toplayabilmiş olması idi. Bu model daha sonraki oluşumlar için referans noktası olmuştur. Uygurların kurduğu Yağlakar soyunun başı çekip diğer soyları hâkimiyeti altına alma modelinin ise Kadim Türk modeline bir tepki şeklinde gelişmiş olduğunu düşünmek mümkündür.
Bir de aşiretler, yani devlet kurmadan yaşayan soylar vardı. Bunların varlığından daha çok kağanlığa isyan etmeleri veya karşılaştıkları durumlar çerçevesinde göç yoluna düzülmeleri veya göçe zorlanmaları dolayısıyla haberdar oluruz. Onlar vergi vermeyen kağanlık bölükleri gibi hayatlarını savaşçılık ile değil üreticilik ile kazanır, kendilerine dokunulmadıkça başkalarına pek ilişmezlerdi. Daha çok doğudan batıya göç etmiş olan bu soy grupları, batıda İslâmiyet ve dolayısıyla Arapçanın etkisi ile aşiret olarak bilinmişlerdi: Halep Türkmenleri, Türkmen aşiretleri gibi…
“Cahil kız çeyizine hep tekerlek örneği işler” ifadesi, oluşumlara tek tip olarak bakmanın zenginliğe işaret etmediğini gösterir. Oysa farklılıklar zenginlik yaratır.