Kategori: Uygarlık Tarihi

  • Baalbek’te bir otel, bir tuğra, bir tarih…

    Baalbek’te bir otel, bir tuğra, bir tarih…

    Antik dönemden bu yana bir dizi yerleşime, tarihî hadiseye ve esere ev sahipliği yapan ünlü Baalbek şehri, yakın geçmişe dair de birçok hatırayı barındırıyor. 1874’te açılan ve aralarında Mustafa Kemal’in de bulunduğu birçok ünlüyü ağırlayan Palmyra Otel’de II. Abdülhamid’in yaptırdığı plaketlerin özel bir yeri var.

    Lübnan’ın başkenti Beyrut’un 85 kilometre kuzeydoğusundaki Baalbek antik şehri, dünya kültür mirasının en önemli anıtlarından birini barındırıyor. Anti-Lübnan Dağları’nın eteklerindeki Bekaa vadisinin zengin toprakları üzerindeki bu yerleşimin tarihi neolitik döneme kadar uzanıyor.

    Bugün görülebilen etkileyici kalıntıların çoğu Roma imparatorluk döneminden kalan tapınaklar. Yanyana inşa edilmiş Jupiter, Venüs ve Baküs tapınaklarının boyutları, mimarisi ve etkileyici süslemeleri bu yerleşimin Antik Çağ’da ne kadar önemli olduğunu bize hatırlatıyor.

    Roma, Bizans, Arap ve Memlûk egemenliğinde kalan Baalbek, 1517’de Osmanlı egemenliğine girdi ve 1918’e kadar ‘Osmanlı Lübnanı’nın bir parçası olarak kaldı. 18. yüzyıldan itibaren Batılı gezginlerin ziyaret etmeye başladıkları bu antik yerleşim, 19. yüzyılın sonlarına doğru ünlü ziyaretçileri ağırladı. Beyrut limanına gelenler 1895’de açılan Beyrut-Şam demiryolunun Zahle istasyonunda iniyorlar ve at üzerinde Baalbek’e ulaşıyorlardı. 1902’de açılan Rayak-Humus demiryolu Baalbek’e trenle ulaşımı sağladı.

    Şarap tapınağı Baküs’ün Tapınağı’nın inşası, 2. yüzyılın sonları ile 3. yüzyılın başlarında tamamlandı. Roma Heliopolis’inde (bugün Lübnan’ın Baalbek kentinde) bulunan tapınak ismini, Roma şarap tanrısı Baküs’ten almıştı.

    Şehrin antik tapınaklara bakan ilk modern oteli Palmyra Otel, 1874’te İstanbul’lu Rum bir işadamı tarafından açıldı. Zamanının bu en lüks otelinde krallar, devlet başkanları, dünyaca ünlü sanatçılar ağırlandı. 30 Eylül 1918 tarihinde İngiliz taarruzu karşısında direnerek düzenli olarak çekilmeye çalışan Osmanlı 7. Ordusu Komutanı Mustafa Kemal Paşa Baalbek’e gelerek bu otelde 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile savunma planlarını görüştü.

    Bugün Palmyra Otel’de zaman durmuş sanki. Herşey geçen yüzyıldan kalmış gibi. Bakımsız eski odalar ve eşyalar bir dönemin görkemini, stilini yansıtıyor. Bize oteli gezdiren yaşlı görevli Ahmet Kassab 1954’den beri burada çalışıyormuş. Bütün ömrü bu otelde geçmiş. Görkemli zamanlarına ve içsavaştaki çöküşe tanık olmuş. Herşeye rağmen bu otel hiç kapanmamış.

    Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm, Almanya’nın ‘Osmanlı Ortadoğusu’na açılma planları çerçevesinde Beyrut, Kudüs ve Şam’a 1898’de bir gezi yaptı. Eşi Kraliçe Augusta Victoria ile birlikte 1898’in 10 Kasım günü Baalbek’e geldiler ve Palmyra Otel’de kaldılar. 11 Kasım günü, padişah II. Abdülhamid’in bu ziyaret anısına yaptırdığı mermer plaketlerin Baalbek Baküs Tapınağı’na asılması törenine katıldılar. Biri Almanca, öbürü Türkçe olan plaketlerde Kaiser Wilhelm’in monogramı ve II. Abdülhamid’in tuğrası bulunuyordu ve üzerlerinde şu yazıyordu:

    Hükümdarların hanı Palmyra Otel’de Alman imparatoru II. Wilhelm’den, eşi Kraliçe Augusta Victoria’ya, Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz Ordusu Komutanı Allenby’den, direniş hattını görüşmek için buluşan Ali Fuat ve Mustafa Kemal Paşalara kadar birçok devlet adamı ve subay kaldı.

    “Osmanlıların İmparatoru Sultan II. Abdülhamid’den, asil dostu Alman İmparatoru ve Prusya Kralı II. Wilhelm ve İmparatoriçe Augusta Victoria’ya, karşılıklı sarsılmaz dostlukları ve emperyal majestelerinin Baalbek ziyaretlerinin anısına. 10 Kasım 1898”.

    Aynı yıl 1. Dünya Savaşı bittiğinde burayı ziyaret eden İngiliz Ordusu Komutanı General Allenby, bu plaketlerin tapınak duvarından kaldırılmasını emretti. Mermerlerdeki isimler silindi ve plaketler söküldü. Palmyra Otel’in o zamanki sahibi Michel Alouf, bu plaketleri aldı ve otelinde sakladı. Bunları Almanya’nın Lübnan Büyükelçisi Hans Christian Lankes 1970’lerin başında otelde buldu ve restore edilip tekrar aynı yere takılmalarını sağladı.

    Yükseliş ve düşüş Bugün Palmyra Otel eski şanına ve prestijine sahip değil; otelin odalarında zaman adeta 100 sene önce dondurulmuş gibi.
  • Kült / İntergalaktik imparator hain Xenu ve adamları

    Kült / İntergalaktik imparator hain Xenu ve adamları

    Kült kelimesi çok basit olarak “gelenek dışı ya da gerçek olmayan dinî inanç sistemi” anlamına geliyor ki bu da bizi hayli güç bir durumda bırakıyor doğrusu. Zira bu ayrımın nasıl yapılacağına dair hiçbir nesnel çerçeve yok: Bugün tarikat, din, ya da “yeni din” olarak adlandırılan ve “kült”lerden farklı bir yere konumlandırılan akımların, ortaya çıktıklarında basbayağı kült olduklarını söylemek mümkün. “Ne zaman kült olma özelliklerini yitiriyorlar, ne zaman bunlara kült demek ayıp oluyor?” diye soracak olursanız onun da cevabı yok.

    Mesela bugün başta Birleşik Devletler, bazı ülkeler tarafından bir “din” olarak kabul edilen, hani şu Tom Curise, John Travolta gibi ünlülerin adeta birer sözcüsü gibi çalıştığı sayntoloji (scientology), bazı ülkelerde de bir kült olarak kabul ediliyor ve din olarak tanınmak için yaptıkları başvurular reddediliyor. Örneğin Alman Federal Cumhuriyeti sayntolojiyi ayrıca ulusal bir tehdit olarak da görüyor. Sayntoloji de, eğer aklımda yanlış kalmadıysa, intergalaktik bir imparatorluğun dünyamızı kötü ruhlar için bir hapishane olarak kullandığını ve yaşadığımız bütün dert ve sıkıntıların o intergalaktik imparatorluğun dünyamıza hapsettiği ruhlar yüzünden yaşandığını savunuyor.

    Yani sevgilin terk etti, işten kovuldun, araba çarptı diye mutsuz olduğunu zannediyorsun ama aslında o mutsuzluğunun nedeni intergalaktik imparatorluğun dünyamıza hapsettiği o ruhlar işte. Afrika’da iki ülkenin birbiriyle savaşmasının, Suriye’de milyonlarca insanın ya canından ya yurdundan olmasının, Asya’daki toplumlararası çatışmaların, Güney Amerika’daki yoksulluğun, Kuzey Amerika’daki gizli yoksulluğun, Avrupa’da yükselen ırkçılığın ve elbette şanlı Eskişehirspor’umuzun küme düşmesinin kapitalizmle de, gelir dağılımı adaletsizliğiyle de, kötü top oynamakla da hiçbir ilgisi yok: Eğer Ortadoğu’da kartlar her gün yeniden dağıtılıyor, insanlar pey olarak ortaya sürülüyorsa, bunun sorumlusu hain intergalaktik imparatorluğun dünyamıza hapsettiği ruhlar.

    İşte dünyamıza kötü ruhları hapseden hain intergalaktik imparator Xenu.

    Kötü bir bilimkurgu romanı gibi durabilir. Ama aklımda kaldığı kadarıyla sayntoloji de zaten kitapları satmayan bir bilimkurgu yazarının “Abi boşuna uğraşıyoruz, asıl para dinde, din sektörüne girersek parayı götürürüz” demesiyle kurulan bir “din”. Sayntolojiye girince kademe kademe yükseliyorsunuz; her kademede birkaç bin dolar vermeniz gerekiyor; sadece bin dolar farkla yükselebiliyor musunuz bilmiyorum ve tıpkı Candan Erçetin’in de isabetle söylediği gibi “ve daha bir sürü şey”. Elbette bunları okuduktan sonra Almanların sayntolojiyi din olarak kabul etmemesine hak da verebilirsiniz ama, işte orada çözümü zor bir durum var. Neticede din olarak kabul edilmenin kriterlerini bilemiyoruz: Muhtardan ikamet mi getiriliyor, dinin kurucusu noter huzurunda havada mı duruyor? Neden o sahte din? Diğer dinleri ışığa tuttuğumuz zaman Atatürk mü gözüküyor, içlerinde telleri mi var?

    Sayntoloji mesela basbayağı şantajla, tehditle, rüşvetle; kafa göz yara yara kendisini kabul ettirdi Amerikan devletine. Sayntolojiyi soruşturan resmî görevliler, hakkında haber yapan gazeteciler politik ayak oyunlarıyla görevlerinden alındı, haklarında iftira kampanyaları düzenlendi ve kimileri şaibeli şekillerde öldü. “Sayntoloji Kilisesi” kendilerine karşı gelenlere yönelik her eylemi caiz gördüğü politikasına “fair game” diyor. Bir yerlerden tanıdık geldi mi?

    Gözümüzün önünde ortaya çıkan, mesihliğini ya da mehdiliğini iddia eden ve her nedense illa ki cinsellikle de kafayı bozmuş oluşumlara hiç düşünmeden “kült” etiketini yapıştırıveriyoruz. Ama bu oluşumların bir süre sonra devletlerce tanınan ve vergiden muaf dinlere dönüşmeyeceğini söylemek zor anlayacağınız. Bu durum, bugün “ehehe kedicik, dans ediyor, mehehe robot dansı yaptı” diye dalga geçtiğimiz oluşumlar için de, “abi çok büyük hizmetleri oldu, dünyaya adımızı duyurdu, tam bir hizmet ordusu” diye övülenler için de geçerli.

  • Ezber bozan göçebe halklar

    Ezber bozan göçebe halklar

    UNESCO’nun 1992 Taklamakan-Moğolistan seferinden sonra özellikle Orhun Yazıtları’nı görerek ve “bunlara ilkel denemez” diyerek bir göçebe enstitüsü (International Institut for the Study of Nomadic Civilizations) açmasıyla durum yeni bir bakış açısıyla ele alınır oldu. Kültür ve medeniyetlerin kökeni, artık tek odak noktalı olarak ele alınmıyor.

    Cemil Meriç medeniyeti “oradan oraya gezen bir gelin”e benzetmişti. Bu gelin Mısır’dan çıkıp salına salına Yunanistan’a oradan da Avrupa’ya medeniyet getiriyordu. Güzel bir benzetme idi. Ancak burada dikkati çekmek istediğim husus, gelinler değil gelin.

    19. yüzyılda köken bilgisi araştırmaları çok revaçta idi. Kısacası herhangi bir kültürel ögenin nereden çıktığı ve nerelere yayıldığı önemli bir uğraş konusu idi. Doğal olarak o dönemde Avrupa, medeniyetin çıktığı yer olarak görülüyor ve Batı medeniyetinin oradan dünyaya yayılması izleniyordu. Bu yayılma konusu “diffuzionist” yani yayılmacı görüşlerin önem kazanmasına sebebiyet vermişti. Bütün bu görüşler ayrıca basamaklar şeklinde kendini gösteriyor ve evrim teorisinde olduğu gibi gittikçe yükselen basamaklarla düz bir çizgide ilerliyordu.

    1970’li yılların başında bu konularla ilk defa ilgilendiğim zaman, kültür ve medeniyetin gelişiminin başlangıç noktasının neolitik devrim olduğunu ve ancak ondan sonra yerleşik hayata ve yazıya yani medeniyete geçildiğini öğrenmiştim. Carr’ın Tarih Nedir? kitabı bunu en yetkin ağızdan anlatıyordu. Tabii o yıllarda yaygın olan ve heyecan uyandıran marksist teori de bu basamakları benimsemişti. Ancak benim gibi Türkler ve Moğollar gibi konar-göçer halklarla uğraşan biri için, tarihleriyle ilgilendiğim halkların sözkonusu evrim basamaklarında yer bulamamaları meseleyi anlaşılır kılmıyordu. Erken dönemlerde zaman zaman yerleşik hayata geçenler olmuşsa da, ağırlıklı olarak yerleşik hayat içinde yer almaları 2. binin başlarından itibaren  görülmekte idi. Bu durumda büyük devletler ve imparatorluklar kurmuş olan bu halklar neolitik devrimi yaşamamış ilkel toplum seviyesinde kalıyorlardı. Hatta o dönemin Sovyet yazarları Kazak ve Özbeklerin ancak 15-16.yüzyıldan sonra bir tarihi olabileceğini belirtmekte beis görmüyorlardı.

    Karl Marx’ın “Asya tipi üretim tarzı” da tarımla uğraşanlar ile ilgili olduğu için Asya göçebelerinin gelişimini açıklamıyordu. Sanki Asya kıtası bir simitti. Doğu’da Çin Batı’da İran bu basamaklardan başarı ile geçmişti ama, göçebeler tam simitin ortası gibi teoriler içinde boşlukta kalmışlardı. 1960’lı yıllarda Macaristan’da ve Özbekistan’da bu eksikliği gidermek için yeni görüşler ileri sürülmüştü; ancak orada da mesele üretim aracının hayvan mı, toprak mı olduğu konusunda düğümlenmişti. Şimdi adı artık pek bilinmeyen Katerina Vidroviç, o sıralarda uzun mesafe ticaretinden elde edilen artı ürün sayesinde bir Afrika üretim tarzından bahsetmeye başlamıştı. Bizim bugün İpek Yolu dediğimiz yollara ticaret açısından bakınca Vidroviç’in görüşü ilginç gözüküyordu ama, ama o da hayvancılık üretimini gözardı ediyordu.

    İşte tam bu sıralarda  5 milyon yıl önce yaşamış Lucy adı verilen kadın üzerindeki tartışmalar ilk insanın nereden geldiği ile ilgili görüşlere de bir Afrika boyutu getirmişti. Bütün bu tartışmalara Harvard’lı paleantolojist Stephen Jay Gould “evrim basamak şeklinde değil de çalılar gibi aynı anda farklı yerlerde olmuştur” diyerek, bu tek merkezli görüşlere karşı çıkmıştı. Böylece ilk göçebelerin kökeni meselesi de yeni bir boyut kazanıyordu. UNESCO’nun 1992 Taklamakan-Moğolistan seferinden sonra özellikle Orhun Yazıtları’nı görerek ve “bunlara ilkel denemez” diyerek bir göçebe enstitüsü (International Institut for the Study of Nomadic Civilizations) açmasıyla durum yeni bir bakışaçısıyla ele alınır oldu. Bu arada zaten ilk göçebeliklerin yerleşme ve neolitik öncesi değil de yerleşildikten sonra ortaya çıkan bir ihtisaslaşma olduğu konusunda da görüşler ortaya atılmıştı.

    Göçebeler konusu artık belli ivme kazanmıştır ama, çizgisel değişim fikirleri birçok alanda ve hatta okul kitaplarında halen devam etmektedir.

    Bu konu üzerinde üzerinde düşünürken baktım da, Batı dünyasında Çin tarihini de bu türlü çizgisel bir gelişme içinde öğrenmişiz. Daha sonra K. C. Chang’ın “arkeolojik verilere dayanarak gelişme çizgisel değil zamanla örtüşen bir döngü içinde olmuştur” görüşü yaygınlık kazandığı gibi, Çin uygarlığının tek bir noktadan etrafa yayıldığı görüşleri de unutuldu. Arkeolojik kazılar birden fazla yerden sözettikleri gibi, Çin mitolojisine de bakınca orada bu çeşitliliği görmekteyiz. Herhalde Yakındoğu dinlerinin tek tanrılı odak noktasından uzak olan Çinliler için bu normaldi; ama biz daha 60-70’li yıllarda bile tek odak noktası görmek istemiştik. Şimdiki çokkültürlü dünyayı artık bu görüşler tatmin etmemektedir. Onun için de Cemil Meriç adına, “gelini gelinler yapmakta yarar var” diye düşünürüm.

  • Tarihçilerin bakış açısı değişince

    Tarihçilerin bakış açısı değişince

    Yaşarken yazılan tarihlerde kesin emirler veren Çinggis Han, yüzyıllar sonra yazılan tarihlerde ise fethettiği halklardan kendine hatun olarak aldığı kadınlar için özür diler bir konumdadır. Bu farklılıklar, tarihçilerin okuyucu ve dinleyicilerin sesini duyarak yazmış olduklarına güzel bir örnektir.

    Moğollar kendileri için yeni bir din olan Budizme intisap ettikten sonra, yazdıkları tarih Çinggis Han’ın Hindistan-Tibet sınırındaki Cambudib ülkesinde doğması ile başlar ve özellikler toplumsal cinsiyet rolleri açısından farklılık gösterir. Türkler de efsanevi Oğuz Han’ın İslâmiyet’i kabul etmesini tarih yazımı için başlangıç noktası olarak almışlardı.

    Oğuz Kağan destanının Türklerin tarih yazımında toplumsal cinsiyet rollerini yönlendirip yönlendirmemiş olduğu henüz araştırılmış bir konu değildir. Aşağıda Moğol tarih yazımından vereceğim örnekler belki bu konuya ışık tutar.

    Çinggis Han daha dokuz yaşında iken babası tarafında gelecekteki kayın pederi Dey Seçen’in obasına güvey hizmetinde bulunması için bırakıldıktan bir müddet sonra, nihayet nişanlısı Börte ile evlenir. Börte tarihe Çinggis Han’ın dört oğlu Cöçi, Çağaday, Ögedey ve Tolui’nun annesi olarak adını yazdıracak; Çinggis Han’ın gençlik ve mücadele yıllarında ona en zor kararlarda yol gösterebilecek kadar dirayet sahibi olduğunu kanıtlayacaktır.

    Genç Temücin’in 1206’da Çinggis Han unvanını almasından sonra Börte’nin daha geri planda yer aldığı görülür. Çinggis Han Tatarları yendikten sonra Yeke Çeren’in kızı Yesügen hatunu “kendine” alır. Ancak bu hatun savaş sırasında kaybolan ablası için “ablam Yesüi benden daha üstün meziyetlere sahip ve bir han için daha muvafıktır. O bundan biraz önce evlenmişti. Bu karışıklık esnasında kimbilir nerede kaldı” der. Bunun üzerine Yesüi’yi buldururlar ve Çinggis Han onun tasvir edildiği gibi güzel olduğunu görünce, onu “kendisine alarak” şerefli mevkie oturtur (Gizli Tarih, s.155-156).   

    Merkitleri yendikten sonra ise onların ileri gelenlerden biri Kulan adındaki kızını Çinggis Han’a takdim etmek için yola çıkar. Ancak Ba’arin beyi Nayaa “şimdi yola çıkarsanız askerler size rahat vermez” diyerek onları üç gün alıkoyar. Çinggis Han ise Nayaa Noyan’a çok kızınca Kulan Hatun “Eğer biz Nayaa’dan başka askerlere rastlamış olsaydık, tehlikeli duruma düşmüş olabilirdik [….] Ey Hanım! Benim de Tanrı’nın inayetiyle anam ve babam tarafından dünyaya getirildiğim gibi inceden inceye muayene edilmeme müsaade et” deyince, Çinggis Han “aynı gün esaslı bir muayene yaptırdı ve neticede sözlerinin doğruluğu anlaşılınca onu sevgisiyle taltif etti (s. 197)”. Bütün bu olaylara Börte’nin tepkisi ne olmuştur? 13. yüzyılda yazılan Moğolların Gizli Tarihi bu konuda bize bilgi vermez.  

    Ancak bu olaylardan 450 yıl sonra Budist bir prens tarafında yazılan Mücevher Kıymetinde Tarih adlı eserde olay farklı anlatılır. Burada Çinggis Han “Daha hiçbir başarı elde etmediğim zamanda tanıştığım hatunum Börte beni evde beklerken, onun karşısına geçip kendime Kulan’ı aldım demek zor. Etrafta başkaları varken karşılıklı tatsız sözler söylemek ve kavga etmek utanç verici. Onun için sizlerden biri önden gitsin ve Börte Hatun’a durumu anlatın” der. Daha sonra içeri girince de Börte’nin önünde eğilerek saygıyla “Hatunum Börte uzaktaki halkları kendime bağlayabilmek için Kulan’ı kendime hatun yaptım” açıklamasını yapar.

    “Hatun Börte’nin istekleri dikkate alınıyor mu?” diye başlayan diğer bir pasajda ise Börte şöyle der: “Hanımız gerçekten çok güçlü, Efendimiz gerçekten yoldaşlarını (nökerlerini) ve dostlarını iyi tanıyor. Gölün kamışlığı içinde ördekler çok ama efendimiz parmakları acıyıncaya kadar ok atmasını bilir. Bütün bu halklarda sayısız kız ve kadın var; bunların arasında hangilerinin bahtlı olduğunu da efendimiz bilir. ‘Kadınlar ger denilen çadır evi kendi başlarına taşısın. At kendi eyerini kendi bağlasın’ demişler. Sağlık olsun! Efendimiz kağanın otağının altın kemeri güçlü olsun! Bir kadın nedir ki?”.

    Bu pasaj 13. yüzyıl tarihçisinin suskun bıraktığı Börte’yi ve hissiyatını 17. yüzyılda karşımıza çıkarmaktadır. Şiir formatında- ifade edilen Börte’nin bu “yarlıklar”ı, John Krueger tarafından yayımlanmıştı. İki tarih arasındaki bu fark nereden geliyor derseniz, Moğol toplumu değişmiştir. Artık kadınlar fetihler peşinden koşan asker ve kumandanların gölgesinde kalan varlıklar değil de, kendi hissiyatlarını dile getirebilen insanlardır. Üstelik erkek bir yazarın kaleminden.

  • ‘Türk-Altay kuramı’nın önlenemez savruluşu!

    ‘Türk-Altay kuramı’nın önlenemez savruluşu!

    İslâmiyet öncesi Türk arkeolojisine dair yaptığımız yayınlar, Türklerin kökenini Orta Asya’ya dayandıran ve tarihsel olarak Batılılar tarafından empoze edilen teorileri tartışmaya açtı. Türkleri, uygarlığın doğduğu topraklar olan Anadolu, Mezopotamya ve İran’dan uzaklaştırıp “Sarı Irk”a dahil eden bu anlayışın ülkemizdeki takipçileri de, şimdilerde Türk tarihini Üst Paleolitik Dönem’e (MÖ 18.000) kadar geri götürmüş durumda!

    Türklerin atayurt sorunu ile ilgili radikal görüşler içeren dosyanın yayını (#tarih Nisan 2018), üzerinden iki ay geçmesine karşın -konu ile ilgili tartışmaların yatışması bir yana- uluslararası bir boyut kazandı. İslâmiyet öncesi Türk arkeolojisine eski Pers kaynakları çerçevesinde bakan, katkı sağlayan ve tarihî görseller üzerinde antropolojik-stil kritik gözlemler içeren çalışmamızın yaptığı etki, bundan böyle Türk tarihinin erken dönemleri ile ilgili hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını göstermektedir.

    Akhaimenid (Pers) İmparatorluğu’nun siyasi yönetim merkezi olan Persepolis’in görkemli Apadana Sarayı merdivenlerindeki Saka (Doğu İskit) figürlerinin tarihsel Türk tipi olan çarpıcı benzerliklerini gündeme getirmemiz, dış basında ve özellikle Yunanistan’da büyük bir ilgi ve bir o kadar da reaksiyonla karşılandı. Yunanistan’da çok sayıda web ve blog sitesinde konu edilen ve yoğun olarak tartışılan eski Türkler’in İskitler’le olan benzerlikleri ve Saka-Türk bağlantılarının bilimsel yaklaşımlar yerine arkeopolitik temelde konuşulması, çalışmamızın Erken Türk Tarihi açısından ne kadar doğru ve önemli olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

    Sakalar

    Persepolis Apadana Sarayı’ndaki Kral Büyük Darius’a hediye getirilen elçi heyetleri arasında Saka heyetinin mensubu Saka savaşçısı. MÖ 6. yüzyıldan itibaren Hazar Denizi’nin doğusunda Perslere bağlı iki Saka satraplığı kurulmuştur.

    Atayurdumuzun Maveraünnehir-Horasan bölgeleri olabileceği konusunda İslâmiyet öncesi Türk arkeolojisine yapmış olduğum katkıya Yunanistan’daki genel yaklaşım, klasik Batı dünyasının bakışaçısı ile koşut olup, İskitlerin eski Yunan dünyası ile kültürel ilişkilere sahip bir Hint-Avrupalı halk olduğu yönündedir. Oysa ki eski Yunan dünyasının Anadolulu tarihçisi Herodotos, İskitler’in tek bir dil konuşmadıklarını, onlarla ancak yedi tercüman aracılığı ile anlaşılabildiğini yaklaşık 2450 yıl önce tarihe not düşmüştür. Bugüne değin İskit Ülkesi’ne (Skythia) ait Batılı görüşler, Macaristan’dan Moğolistan ve Doğu Türkistan’a kadar uzanan devasa coğrafyada bu göçebelerin tümüyle Hint-Avrupa ailesine mensup, Aryan toplumlar olduğu noktasında birleşmektedir. Üstüne üstlük yazısı olmayan İskitler’in İranî bir dile sahip oldukları bile yazılmıştır.

    Arkeolojik ve tarihsel bulgularla uyuşmayan bu tezlerini yıllardır her platformda savunan Batılı eskiçağ uzmanlarına karşı Türkiye’de İskit konusunu çalışan biliminsanları ise, bu göçebeleri Türk ya da Ön-Türk olarak değerlendirmiş; ancak tezlerini kanıtlayacak ve Batılıları ikna edecek arkeolojik bulguları bir türlü sunamamışlardır. Daha da kötüsü bu tezlerini hiçbir zaman Batılı meslektaşları karşısında uluslararası etkinlerde savunamamışlardır.

    Yunanistan’da oluşan tartışma ortamının bir benzeri Türkiye’de de yaşanmaktadır. Türkiye’de şahsım dışında İslâmiyet öncesi Türk arkeolojisi çalışan arkeolog bulunmadığı için, doğal olarak bir muhatap da ortaya çıkmamaktadır. Türkler’in atayurdu tezine yanıt verenlerin tarihçi, hititolog ya da sanat tarihçisi olmaları, bu uzmanların arkeolojik değerlendirmeleri algılama konusunda güçlük yaşadıklarını göstermektedir.

    Konu ile ilgili söylediklerimiz aslında çok basittir ve özeti şudur: İslâmiyet öncesi Türk tarihi ile ilgilenenlerin bugüne değin farkında olmadıkları Pers yazılı kaynakları ile Persepolis Saka kabartmalarının eski Türk tarihi çalışmalarında kullanılması gerekir ve yazıya MS 8. yüzyıl başlarında geçmiş olan Türkler uzun süreçli bir “Öntarih (Protohistorya)” yaşamışlardır.

    Çoğu araştırmacı Ön-Türk, Proto-Türk gibi terimlerin zaten kullanıldığını belirterek, Öntarih kavramının Türk tarihi için bir yenilik olmadığını gündeme getirmişlerdir. Öntarih kavramı karşısındaki bu söylemler bile, eski Türk tarihi çalışanların arkeolojiden ve arkeolojik bilgiden ne denli uzak olduklarının enönemli kanıtıdır. “Türkler’in Öntarihi” kavramı tümüyle arkeolojik bir yaklaşım olup, Ön-Türk, Proto-Türk terimleriyle karıştırılmamalıdır. Sözkonusu terimler Türklüğün oluşum aşamalarına atıf yaparken, öntarih kavramı MS 8. yüzyıla kadar kendilerini öz kaynakları ile anlatamamış Türklerin yazıyı bilen toplumlar tarafından farkedilerek kayıt altına alınmış olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nedenle şahsım tarafından eski Türk tarihi ve arkeolojisinde ilk kez kullanılmış olan “Türk Öntarihi” kavramının Ön-Türk ve Proto-Türk terimleriyle bir ilgisi bulunmamaktadır.

    Herodotos’un İskit Ülkesi’nde konuşulan dillerin sayısı hakkında verdiği bilgi hem çok değerli hem de İskit toplumlarının arkeoetnisitesinin anlaşılması noktasında hayatidir. Bugünkü Bulgaristan, Romanya, Moldova, Gagauzya, Macaristan, Ukrayna, Kırım, Belarus, Rusya Federasyonu, Başkurdistan, Çuvaşistan, Karaçay-Balkar, Yakutistan, Tataristan, Altay, Tuva, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan, Moğolistan ve Doğu Türkistan’ın oluşturduğu dev coğrafyada yaşamış olan İskit topluluklarının yalnızca bir dil konuştuğu ve tek bir etnik gruptan oluştuğu noktasındaki fikirler bilimsel açıdan ciddiye alınmamalıdır.

    ‘Kurganların inşası’ çalıştayı Prof. Dr. Şevket Dönmez, davet edildiği “Constructing Kurgans” (29-30 Mart, Floransa) çalıştayında Türk-İskit- Saka tezinde Batılı meslektaşlarına anlatıyor.

    Arkeolojik bulgular ve tarihsel kaynaklar Avrupa coğrafyasına yakın İskitler ile Orta Asya İskitler’nin birbirlerinden çok farklı olduklarına işaret etmektedir. Karadeniz’in kuzeyinden Kuzey Rusya’ya uzanan geniş steplerde yaşayan Batı İskitler’in eski Yunan dünyası ile olan kültürel, sanatsal ve ticari ilişkileri, kıyılardaki Yunan koloni kentleri ile kurganlarda yapılan kazılarda açığa çıkarılan kültürel materyal üzerinden rahatça izlenebilmektedir. Kurganlarda bulunan kıymetli madenlerden üretilmiş sanatsal kaliteleri çok yüksek eserler üzerindeki İskit savaşçılarının görüntüleri, bunların üretildiği atölyelerdeki eski Yunan zanaatkârların onları gerçekçi biçimde resmettiklerini göstermektedir. Uzun saçları ve gür sakal-bıyıkları ile Avrupaî tiplere sahip İskitler’in fiziksel görünümleri, günümüz Macaristan, Bulgaristan ve Slav toplumları ile ciddi benzerlikler göstermektedir.

    Akhaimenid’lerin tüm yazılı kaynaklarında Saka olarak anılan, Apadana Sarayı kabartmalarında kültürel ve fiziksel karakterleriyle resmedilmiş olan Doğu İskitler ise hafif çekik gözlü ve ince bıyık-seyrek sakallıdır. Hazar Denizi’nin doğusundaki Horasan-Maveraünnehir coğrafyasında yaşayan bu göçebelerin ırksal açıdan Avrupa’ya ve Hint-Avrupalı topluluklara uzak olduğu fiziksel ve antropolojik görünümlerinden rahatlıkla anlaşılabilmektedir.

    Saka savaşçılarının fiziksel karakterleri

    Persepolis Apadana Sarayı’ndaki Saka Savaşçılarının fiziksel karakterleri, Batı-Orta Asya’nın (Horasan- Maveraünnehir) Demir Çağı’ndaki toplumların Türkler olduğuna işaret etmektedir.

    Batı İskitleri ile Doğu İskitleri arasındaki bariz görünüm farklılıklarının ifade edilmesinde bir sorun yoktur. Batı İskitleri’nin yansıdığı eserleri nasıl eski Yunan sanatçıları yapmışsa, Apadan Sarayı’ndaki tüm kabartmaları da eski Anadolu ve eski Yunan sanatçıları resmetmiştir. Batı İskitleri ile Doğu İskitleri arasındaki resimsel farklılıkları inkar etmek ve bunu ifade etmek için başka nedenler aramak bir yerde eski Anadolu ve eski Yunan sanatını inkar etmek anlamındadır. Apadana Sarayı, Saka elçilerinin tarihsel Türk tipiyle olan benzerliğini Avrupa’ya yakın coğrafyada yaşayan İskitlerin ise Türklerle olan farklılıklarını ortaya koymak ve olağan yöntemler çerçevesinde ayrıntılı stil-kritik çalışmaları gerçekleştirmek, arkeolojinin eski Türk tarihine yapacağı en büyük katkı olacaktır.

    Apadana Sarayı’ndaki elçi heyetleri kabartmalarının Eski Anadolu ve Eski Yunan sanatçıları tarafından yapılmış olduğu gözönüne alındığında, sözkonusu figürler ile ilgili tüm kültürel ve fiziksel karakterlerin doğru olarak yansıtılmış olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda Demir Çağı’nda İran coğrafyasına komşu olan Hazar Denizi’nin doğusundaki geniş topraklarda Hint-Avrupa ailesine mensup olmayan Turanî ırka mensup göçebelerin yaşadığı arkeolojik bir gerçekliktir. Pers döneminde Uvarazmi, Antik dönemde Chorasmia, Geç Antik-Erken Orta Çağ’da Tura, Turahya, Turan, Horasan ve Erken İslâm Dönemi’nde Maveraünnehir olarak anılan Batı-Orta Asya’nın Türklerle ilgili ilk tarihsel kimliklendirmenin yapılabildiği coğrafya olduğunu söyleyebiliriz. MÖ 1000 yıllarına uzanan bu sürecin Türkler’in Öntarihi ile atayurduna ilişkin en somut bulguların izlendiği bir dönem olduğu görülmektedir.

    Medyada Türk-İskit-Saka kuramı Yunanistan medyasında büyük ilgi ile karşılanan Türk-İskit-Saka kuramı, aynı zamanda arkeo- politik bir reaksiyona ve endişeye neden oldu.

    Türkoloji’nin oluşum ve başlangıç dönemlerinde, aslen Türk olmayan ve Türkiye’de yaşamayan Batılı Türkologlar tarafından tasarlanılıp tarih yazımına yerleştirilen “Altaylar’dan yayılma” kuramının bugünlerde ısıtılıp tekrar gündeme getirilmiş olduğu görülmektedir. Bugün bile Batılı biliminsanlarının Türklerin ortaya çıktığı ve tarihte görüldüğü ilk coğrafya olarak Güney Sibirya, Doğu Altay ve Batı Moğolistan’ı (Türk-Moğol akrabalığı) işaret etmeleri, Türkoloji’nin kuruluş yıllarından bugüne değin bu konuda hiçbirşeyin değişmemiş olduğuna işaret etmektedir.

    Öğr. Gör. Dr. Semih Güneri’nin kaleme aldığı Türk-Altay Kuramı kitabı kökü dışarıda, Batılı bir teori olan Altaylar’dan yayılma kuramını (Türk-Moğol akrabalığı) temel almıştır.

    Türk-Altay kuramındaki temel amaç, en başından beri Türkleri uygarlığın doğduğu topraklar olan Anadolu, Mezopotamya ve İran’dan uzaklaştırmak ve bununla bağlantılı olarak “Sarı Irk”a dahil etmektir. Öğr. Gör.Dr. Semih Güneri’nin Nisan ayında yayınlanan Türk-Altay Kuramı adlı kitabı, bu görüşleri savunan bir çalışma olarak dikkati çekicidir. Türklerle ilgili Batılı görüşleri temel alarak kaleme alınmış bu kitapta, Altaylar Türkler’in atayurdu olarak işaret edilmektedir. İlginç olan, toplamda 23 milyon 500 bin km2’lik bir alanın (Avrasya-Orta Asya) arkeolojik bulgularını inceleyerek, Türk atayurdunu ve yayılımını saptadığını iddia eden Semih Güneri’nin, Doğu Anadolu arkeolojisini bile bilmediği gerçeğidir. Anadolu, Kafkasya, İran ve Suriye-Filistin arkeolojilerinde Doğu Anadolu İlk Tunç Çağı, Erken Transkafya, Kura-Aras, Karaz ve Khirbet Kerak terimleriyle karakterize olan ve oldukça geniş bir bölgede yayılım alanı bulmuş Erken Tunç Çağı (MÖ 3200-2000) kültürünü Türkler’le ilişkilendirme çabaları bile, sözkonusu kitabın bilimsellik seviyesi konusunda bir fikir vermektedir.

    Türk-Altay Kuramı kitabında Türkler’le ilişkili olduğu savunulan arkeolojik bulguların hangi kriterlere göre eski Türklere maledildiği ise ayrı bir sorundur. 23 milyon 500 bin km2’lik alanda 150-160 yıldır gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda bugüne değin yüzbinlerce arkeolojik bulgu açığa çıkarılmıştır. Semih Güneri ise kitabında kullandığı 40-50 buluntu çizimi ve 10 civarındaki harita ile bu devasa coğrafyanın 15 bin yıllık uzun tarihsel sürecinin arkeolojik sorunlarını çözmüş ve Türk tarihini Üst Paleolitik Dönem’e (MÖ 18.000) kadar indirmiş bulunmaktadır. Ancak “yazı, heykel, kabartma ile diğer resim sanatlarında bile zaman zaman güçlükle izlenebilen arkeolojik kimliklendirmenin, Paleolitik bir taş alet, kilden yapılmış bir kap ve kime ait olduğu bilinmeyen bir mezar üzerinden nasıl başarılabildiği”, sözkonusu eserlerde “Türk izinin nasıl yakalandığı” soruları ise arkeolog olmayan bu uzmandan yanıtları beklenilen sorulardır.

  • Irk, etnisite ve karakter yapısı

    Irk, etnisite ve karakter yapısı

    Bugün geçmişte etnisitenin var olduğunu düşünen tarihçiler varsa da, gelenekler ve rivayetler bize toplumların dışlayıcı değil içerici olduğunu göstermektedir.

    İnsanlar tarih boyunca nereden, daha doğrusu ilk kimin neslinden geldiklerini bilmek istemişler ve bu bağlamda başlangıç noktası önem taşımıştır. Bu konular bazen sözlü gelenek içinde terennüm edilen şecereler şeklinde bazen de mitolojik mahiyet alan yazılı kaynaklar şeklinde karşımıza çıkar. Zamanla da bu rivayetler tarih kitaplarında da yerini bulmuştur. Ancak işin ilginç yanı, bu başlangıç noktaları hiç de bugün anladığımız ırk, millet ve etnisite anlayışları gibi dışlayıcı değildirler. 18-19. yüzyıl gelişmeleri ve ulus devlet kavramı çerçevesinde dışlayıcılık yaygınlaşmıştır. Ulus devletlerin sınırları olduğu için dışlayıcı olması doğaldır; zira sınırların dışı başkalarının devleti anlamına gelir. Ulus devlet kavramının insanların, halkın düşünce tarzını bu denli etkilemesiyle, sanki ezelden gelen bir etnisite anlayışı varmış kanaati yerleşmiştir.

    Dışlayıcı olmayan görüşlerde ırk ve etnisitenin değil de karakteristiklerin ön plana çıkması bizi düşündürmelidir. Zeki Velidi Togan “destanlara göre ilk Türkler” hakkında bilgi verirken “İranlılar gibi Yahudiler de bütün milletleri kendi nesillerinden türemiş göstermek için muhtelif kavimlerin isimlerini kendi ananelerince malum isimlerle birleştirmişlerdir” diyerek dışlayıcı olmayan bu tavrı genelleştirmiştir. Aşağıda göreceğimiz gibi, bu tavır eski Çin tarihinde de benimsenmiştir.

    Taberi Tarihi ve İbnülfakih’in coğrafyaya dair eserinde görülen bir rivayete göre, Hz. İbrahim Zamiran, Yosubak ve Sukh adını taşıyan oğullarını doğuya göndermek isteyince, bunlar “Biz o gurbet ve vahşet âleminde nasıl geçiniriz?” demişler. Hz. İbrahim de: “Ben size Tanrı’nın isimlerinden (tılsımlardan) birini öğretirim, bunu kullanarak siz düşmanlarınıza galip gelir ve harpte sıkıntıya düştüğünüzde bunu kullanarak düşmanlarımız üzerine yağmur yağdırır ve zaferi kazanırsınız” diyerek onlara bu ismi (tılsımı) öğretmiştir. Onlar da doğu bölgelerine doğru yol alıp nihayet Horasan’a gelmişler, orada türeyip çoğalmışlardır. Burada sözkonusu olan “yağmur yağdırma yeteneği” Türkler’de kutsal “yada” taşına hamledilir.

    Yine Arapça kaynaklarda, Hz. Nuh evladından olup Tevrat’ta da adı geçen Yafes doğuya gönderilir. Yafes’in yedi oğlu vardır ve bunların herbirinin ayrı özellikleri vardı. Örneğin Çin çok akıllı ve terbiyeli, Hazar sakin, Rus hilekâr ve gafil, Slavlar (Saklab) yumuşak kalpli idi. Diğer bir oğlu Türkmen edepli akıllı ve doğru kalpli, torunu Oğuz (Ğuz) ise hile ve hurda doluydu (R. Şeşen, İslâm Coğrafyacılarına göre Türkler ve Türk Ülkeleri, 1998). Rivayet her birinin nesil ve sülalesi olan bu çocuklardan Türk ve Oğuz’un hâkimiyetini temsil eden “yada” taşı etrafında gelişen mücadeleleri anlatır. Sonuçta Oğuz, Türk’ün saflığından yararlanarak hâkimiyeti ele geçirmiş olur. Kısacası burada da başlangıç noktası tek değildir; Türk ve Oğuz yanyanadır. Oğuzname rivayetlerinde ve Ekbername’de gördüğümüz gibi daha sonra bunlara Moğol da katılır.

    Burada gördüğümüz bu milletleri ayıran ırk değil, maharet ve beceri ve zekadır. Bilindiği gibi, insan örneğin renkli ırklardan birine mensupsa bunu değiştiremez; halbuki koşulların değişmesi ve kendi gayreti ile maharet, bilgi ve medeniyet sahibi olabilir.

    Çin rivayetlerine gelince… Orada daha ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Tarihçi’nin Kayıtları (Shiji) adlı eserde Hunlar bahsi, Hunların Xia sülalesinin son fertlerinden olan Chun Wei neslinden geldikleri ifadesi ile başlar (P. Otkan, Hunlar, 2017). Sonradan bu pasaja esere şerh yazanlar tarafından açıklama getirilmiş ve Chun Wei’in üvey annesi ile evlenerek uzaklara, stepe gittiği belirtilmiştir. Görüldüğü gibi Hun ve Çin farkı değişmez ırki bir şekilde değil, yaşam tarzı farkı olarak gösterilmiştir. Fark yaşam tarzı olduğu zaman, kişi bir türden diğerine geçebilir. Burada sözkonusu olan, antropolojideki “levirate”, halk ağzı ile “yenge ile evlenmek” denilen adettir. Step halklarında veraset ağabeyden kardeşe geçtiği gibi, yenge ve üvey anne ile evlenmek bilinen ve uygulanan bir adetti. Hatta 7. yüzyıl kaynağı Zhoushu, “bu adet sadece ölen büyüğün karısı için geçerlidir, aşağıya doğru işlemez” demektedir. Gerçekten de bugün bile bizde “gelinle evlenmek” diye bir tabir yoktur. Bu uygulama dul kalan hanımın koruma altına alınması ile ilgilidir. Bugün tarihte etnisitenin varolduğunu düşünen tarihçiler varsa da, gelenekler ve rivayetler bize toplumların dışlayıcı değil de içerici olduğunu göstermektedir.

  • Hazar’ın doğusundan, Maveraünnehir’den geldik

    Hazar’ın doğusundan, Maveraünnehir’den geldik

    Türklerin kökenine dair geçen sayımızın kapak konusu, hem kamuoyunda hem bilimsel çevrelerde tartışma yarattı. İslâmiyet öncesi Türk tarihi ve sanatı ile uğraşan tarihçilerimiz, Batı’da sistemli ve planlı olarak geliştirilen ve bilimsel gerçekliğe aykırı kronolojik kurguya karşı genellikle duyarsız kaldılar. Prof. Dr. Şevket Dönmez, satırbaşlarıyla anlatıyor…

    Türk atayurdunun coğrafi sınırları üzerine bugüne değin yapılmış tartışmaları, ortaya çıkan çelişkileri ve Pers dünyası arkeolojik bulgularının bu konu üzerinde neden kullanılmadığı gibi hususları gündeme getirdiğim #tarih dergisi Nisan ayı sayısındaki makalem, İslâmiyet öncesi Türk tarihi ile ilgilenenler arasında farklı yorumlarla karşılandı.

    1990’lı yılların başından itibaren, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Batılı araştırmacılar Hint-Avrupa atayurdunu saptamak amacıyla Hazar Denizi Havzası’nda yoğun arkeolojik araştırmalara başlamışlardır. Bunlar içinde Belçikalı arkeoloji heyetinin kurguladığı bir kronoloji, Batılıların arkeolojik faaliyetlerinin arkeopolitik fikirlerin öncülüğünde geliştirilmekte olduğunu göstermeye yetmiştir. Belçikalıların araştırmalarına göre MÖ 800-MÖ 200 yılları arası İskit Dönemi, MÖ 200-MS 500 yılları arası Hun Dönemi ve MS 500-900 yılları arası ise Türkî Dönem olarak belirlenmiştir. Sözkonusu yeni kronolojik düzenden de anlaşılacağı üzere, günümüzde İskitler bir yana, en eski Türk topluluklarından biri olduğu bilimsel bir gerçeklik olan Hunlar’ın bile Türk kökenli olmadıkları vurgulanmak istenmektedir. Buna karşılık, İslâmiyet öncesi Orta Asya Türk tarihi ve sanatı ile uğraşan Türk biliminsanlarının, sistemli ve planlı olarak geliştirilmekte olan, bilimsel gerçekliğe aykırı bu kronolojik kurguya karşı duyarsız kaldıkları görülmektedir.

    İslâmiyet öncesi Türk tarihi ve onun yardımcı bilim dalları olan eski Türk arkeolojisi ile Türk sanatı tarihi, yoğun biçimde Batılı meslektaşlarımızın yayın ve arkeopolitika baskısı altındadır. Orta Asya coğrafyasında bir elin parmaklarını geçmeyen çalışmalarımız, kendine bir sorun hedeflemediği için çözüme odaklı projeler de üretememektedir. Batılıların yoğun bilimsel ve yayın baskısı altında uluslararası bilimsel platformlarda bulunmayan uzmanlarımızın temel sorunu “Kendilerine Ait Olmayan Bir Atayurt” varsayımını savunmak zorunda kalmış olmalarıdır. Bugün gündemde olan “Altaylar’dan yayılma kuramı”, kökü dışarıda olan bir fikirdir ve Batı oryantalizmi ile Avrupa’dan empoze edilmiştir.

    Hazar Denizi’nin doğusundaki değerli topraklar, Antik Çağ’da Transoxiana, Geç Antik Çağ’dan itibaren Horasan, Ortaçağ’da Turan, Maveraünnehir ve Türkistan olarak anılmıştır. Bugün Ceyhun (Amu Derya) ve Seyhun (Sir Derya) gibi iki dev nehre sahip olmasına karşın, Sovyetler Birliği dönemindeki hatalı tarım politikaları yüzünden çölleşmeye başlayan bölge, Aral Denizi’nin yokolma derecesinde kuruması ile büyük çevre felaketleri yaşamaya başlamıştır. Buna karşın geçmişte sulu tarıma uygun geniş toprakları ile uçsuz bucaksız bozkırları bulunan Maveraünnehir, her dönemde Orta Asya’nın insan yaşamına en uygun bölgesi olmuştur. Türk topluluklarının tarihsel süreç boyunca yaşamlarını geçirdikleri en önemli yurtları bozkırlardır. Kuzeyi ve doğusu geniş bozkırlara sahip Maveraünnehir Türkler’in yaşayabilecekleri en yumuşak iklim ve en kullanışlı coğrafya olmuştur. Bu değerlendirmeler ışığında gerek sosyal medya gerekse de farklı yollarla tarafıma iletilen soruları maddeler halinde yanıtlamaya çalışacağım:

    1- Türkler neden Altaylar’da değil de Maveraünnehir’de ortaya çıktı?

    Altay Bölgesi ve Doğu Moğolistan MÖ 1. binyılda buzul komşuluğunda bulunduğundan çok sert bir iklime sahipti. Bugün bile iklimsel zorluklar nedeniyle seyrek bir nüfusa sahip olan bölgede 3000 yıl önce önemli bir uygarlık oluşturacak bir ekosistem bulunmuyordu. Günümüzde doğuda Kamçatka’dan batıda Tuna Havzası’na, kuzeyde Sibirya’dan güneyde Mısır’a kadar uzanan dev bir coğrafyaya yayılmış Türk topluluklarının hiçbir ekonomik cazibesi olmayan, yüksek uygarlık altyapısı bulunmayan, medeni dünyaya uzak, sarı ırka yakın bir bölgeden çıkmış olmasını savunmak büyük bir yanılgıdır. Bugün tarihsel süreçten bize miras kalmış ne varsa, hiçbiri 3.000 yıl önceki Altaylar’da bulunmuyordu. Erken dönem Altay ve Moğolistan arkeolojisinde Türklerle ilişkilendirilebilecek bir bulgu da yoktur. MS 8. yüzyılda ortaya çıkan Türk alfabesi ve arkeolojik bulgular, türeme ile ilgili değil yayılmayla ilgili olmalıdır.

    Perslerin en erken tarihlerden itibaren Türk toplumlarının varlığından dolayı Turan olarak adlandırdıkları Horasan ya da Maveraünnehir’in tarihsel süreç içinde Türkler’den başka kimseye ait olmadığı noktasında arkeolojik bulgular giderek artmaktadır. Bunun filolojik ve arkeolojik kanıtları Pers (Akhaimenid) kültüründe mevcuttur. Tarihsel kabul Türk adının ile kez MS 8. yüzyılda Göktürk döneminde kullanıldığı üzerinedir. Oysa ki Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta’da “Turanlı” anlamına gelecek şekilde “Türk” adı MS 5. yüzyılda, yani bilinenden 300 yıl daha erken kullanılmıştır. Avesta’da anılan “Tura” kavmi ve “Turahya” yani Turan ülkesi, Türk adına tarihte yapılan en eski atıftır.

    Buna ilave olarak MÖ 6. ya da 5. yüzyıla tarihlenen Persepolis Apadana Sarayı’ndaki Saka heyetini krala takdim etmek üzere görevli olan Medli şahıs ile elini tuttuğu Saka savaşçısı arasındaki saç, sakal, göz tipi ve kıyafet farklılığı doğal biçimde yansıtılmıştır. Med kıyafetli görevlinin arkasında yer alan hafif çekik gözlü, düz sakallı ve sivri başlıklı Saka savaşçısı, Türk topluluklarının tarihte bilinen ilk görüntüsüdür. Apadana Sarayı kabartmalarına fiziksel özellikleri ile başarılı ve doğru biçimde yansıtılan Saka savaşçılarının çekik gözleri ile seyrek ve düz sakalları, tarihsel Türk tipi ile büyük benzerlik göstermektedir. Ellerinde hediye olarak getirdikleri kürkler, giysiler ve değerli kumaşları taşıyan Saka elçilerinin önünde yer alan atın kuyruğunun bağlanmış olması, bu insanların göçebe olduğunu göstermektedir. Persepolis kabartmalarında tasvir edilen Sakalar, MÖ 6. yüzyıldan itibaren Hazar Denizi’nin doğusunda Persler’e bağlı satraplıkları temsil etmektedirler: Saka Tigrahauda (Uzun-sivri uçlu başlık giyen Sakalar) ve Saka Haomavarga (Haoma içen/yapan Sakalar) satraplıkları…

    Maveraünnehir’in tarihsel toplumları ile bunların kültürel özelliklerini belirlemek için Batılılarca yürütülen çok sayıda arkeolojik proje bulunmaktadır. Bunların ortak amacı bölgenin Hint-Avrupalılar’ın atayurdu olduğunu İskitler, Hunlar, Kuşanlar, Eftalidler ve Sogdlar üzerinden kanıtlamaktır. Bu durum Türkler’le karışmış bir Pers kavmi olan Sogdlar dışında, Türk toplumları ile geleneksel bağlantıları bulunan Sakalar ile Hunlar’ın Batılılarca arkeopolitikaya alet edildiğine işaret etmektedir.

    Bir Hititolog tarafından yakın geçmişte yayınlanmış kitap, Türklerin Altay kökenli olduklarını gen araştırmaları üzerinden kanıtlamaya çalışmaktadır. Arkeolojik ve tarihsel belgeleri bir yana bırakıp tarihsel gerçekleri gen araştırmaları ile tahrif eden bu yayın, ne yazık ki daha Göbeklitepe’nin bile olmadığı bir dönemde ve etnisitenin oluşmadığı bir çağda Türklerin varolduğu gibi anlaşılmaz ve anti-bilimsel görüşler içermektedir.

    2- Tarihin ilk Türkleri göçebe miydi?

    Yalnız Türkler değil tüm insan toplulukları tarihsel yaşamlarına göçebe olarak başlamışlardır. Bunların bir bölümü, özellikle Yakındoğu’nun Anadolu, İran, Mezopotamya, Suriye ve Mısır ile İndus coğrafyası insanlarının büyük çoğunluğu, MÖ 10.000-6.000 yılları arasında yerleşik düzene geçerken; Arabistan Yarımadası, Kuzey Afrika’nın batısı, Avrasya ve Orta Asya toplumları ise göçebe yaşama devam etmişlerdir. Sonraki süreçte tarımın yayılması ile Orta Asya’da küçük grupların yerleşmeye geçtiği saptanmıştır. Yerleşen ilk toplulukların kim olduklarını etnik köken temelinde saptamak neredeyse olanaksızdır. Sözkonusu toplumlar ölü gömme gelenekleri dışında bizlere ırkları ile ilgili ipuçlarını bırakmamışlardır.

    Pers arkeolojik kaynaklarında izlenebilen Sakalar’ın ise ata iyi binmeleri, korkutucu düzeyde savaşçı olmaları, avcılık maharetleri onların göçebe oldukları göstermektedir. Zaten bugüne değin Sakalar’a ait herhangi bir yerleşme bulunamamıştır. Sakalar’dan sonraki süreçte Türk toplumlarının hem göçebe hem de yerleşik düzende yaşamış oldukları izlenebilmektedir. Ancak Sakalar’la aynı coğrafyada yüzlerce yıl sonra onların tarihsel özelliklerini taşıyarak yaşayan Oğuzlar’n çok büyük oranda göçebe hayata devam etmiş olmaları, konargöçer kültürün Türkler’in tarihsel sürecinde yerleşikliğe göre hep bir adım önde olduğuna işaret etmektedir. Yerleşik Türkler’in farklı kültürlerden rahatlıkla etkilenerek özlerini kaybetmeleri, göçebe Türkler’in geleneksel sosyo-ekonomik yaşam tarzlarını olan göçebeliğe ısrarla devam etmelerine neden olmuştur.

    Sakalar’dan Persler’e Persepolis Apadana Sarayı’nda kralın huzuruna çıkmaya hazırlanan Kappadokia Heyeti’ndeki hediye atın kuyruğunun düğümlenmiş olması, Sakalar’ın Pers sanatına hayat tarzları ile yaptıkları önemli bir etkidir.

    Persepolis Saka heyetindeki atın kuyruğunun düğümlü olması çok önemli bir göçebe bozkır geleneğidir. Persler, Proto-Oğuzlar olarak tanımladığım Sakalar’ın bu özelliğini dikkatle gözlemlemiş ve kabartmalara yansıtmıştır. Burada ilginç olan husus, at kuyruğu bağlama geleneğinin Pers resim sanatında yalnızca İran topraklarında değil, Orta Asya ve Anadolu coğrafyalarında da görülmesidir. Saka ve Pers geleneklerinde üretilmiş olan Pazırık Halısı üzerindeki at figürleri ile Tokat ili, Zile ilçesi yakınlarındaki Maşat Höyük’te bulunmuş bir çanak parçası üzerindeki at betiminin kuyruklarının şal benzeri bir nesne ile bağlanmış olması, bu geleneğin Türk toplulukları dışında da kullanılmış olduğunu belgelemektedir. Buna ilave olarak Persepolis Apadan Sarayı’ndaki Kappadokia heyetindeki atın da kuyruğu bağlıdır. Söz konusu bulgular, Sakalar başta olmak üzere tüm bozkır halklarının hayat tarzları ile Pers dünyası sanatçılarını etkilemiş olduklarına işaret etmektedir.


    At kuyruğu bağlama Kuzey Kappadokia’da yer alan Tokat-Maşat Höyük’ün Pers tabakalarında bulunmuş olan çanak parçası üzerindeki kuyruğu şal benzeri bir aksesuarla bağlanmış at figürü, Persepolis kabartmaları ve Pazırık halısındaki atlarla benzerlik göstermektedir. Sakalar’la başlayan at kuyruğu düğümleme geleneğinin Hun-Oğuz- Göktürk sürekliliğinde Türk halklarında yaşamış olduğu gözlenmektedir.

    3- İskitler ve Sakalar aynı mıdır?

    İskitleri en ayrıntılı biçimde Herodotos’un aktarımlarından izlemekteyiz. Sakalar ise Pers yazılı kaynakları ile arkeolojik bulgularında görülürler. Herodotos’un anlattığı İskitler, eski Yunan dünyasına yakın insanlar olup Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde yaşıyorlardı. Herodotos bunların üç büyük gruptan oluştuklarını bildirir: Göçebe İskitler, Çiftçi İskitler ve Krali (Muhteşem) İskitler. Ukrayna, Kırım ve Güney Rusya’daki kurganlarda bulunan eserlerde betimlenmiş İskit savaşçıları iri yarı görünüşleri, uzun saçları, gür sakal-bıyıkları, Avrupai yüz tipleri ve kıyafetleri ile Pers dünyasında anlatılan Sakalar’dan tümüyle farklıdır. Yani Sakalar’ın aksine batıda, Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde yaşayan İskitler, Turani değil, proto-Slav görünümlüdür.

    Uzun saçlı, gür sakallı Kırım Kul ‘Oha’da açığa çıkarılan altın vazo üzerindeki uzun saçlı, gür sakallı İskit savaşçıları tip olarak Proto-Slav görünümlüdürler.

    İskit dünyasının doğusunda yaşadıkları için “Doğu İskitler” olarak da tanımlayabileceğimiz Sakalar ise çekik gözleri ve seyrek sakalları ile Hazar Denizi’nin doğusunda ve Aral Gölü’nün güneyindeki halkların etnik özelliklerine detaylı bakmayı zorunlu kılmaktadır. Tarihsel Türk tipinin hafif çekik gözlü, düz yüzlü, orta sıklıkta bıyık ve sakallı olduğu genel kabul görmüş bir gerçekliktir. Apadana Sarayı’ndaki Saka savaşçı figürlerinin tarihsel Türk tipi ile olan çarpıcı benzerliği, bugüne değin gözden kaçmış bir arkeolojik gerçekliktir.

    4- Türklerde ceset yakma geleneği var mıdır?

    Kurganlar Türklerin de ortaya çıktığı coğrafyanın bir mezar türüdür. Kurganlarda zaman zaman saptanan kremasyon (ölü yakma) geleneği en son Beşiktaş kazılarında bulunan mezarlar nedeniyle arkeoloji dünyası gündemine girmiş durumdadır. Türkler’in yaşadığı coğrafya ve ölü gömme gelenekleri araştırıldığında, geleneksel Türk gömü geleneğinde ölü yakma eyleminin hiçbir zaman olmadığı gözlenmektedir. Türkler’in ata kültü vardır ve ölülerini bir süre beklettikten sonra daima mumyalamışlardır. Bunun dışında komşu kültürlerden ve dinlerden etkilenmiş bazı Türk toplumlarında kremasyon uygulamasının varlığı saptanmıştır. Özellikle Çinlileşmiş ve Budistleşmiş Türklerde görülen ölü yakma geleneğinin Türk benliği ve geleneğini kaybetmiş toplumları etkilemiş olması, bu durumu Türkler’le ilişkilendirmemizi gerektirmemektedir.

    Ölü yakma geleneği bir Hint-Avrupa uygulaması olup, buradan Çin dünyası ile Budizme etki etmiştir. Anadolu’ya Oğuzlar, Türkmenler ve Kıpçaklar’la taşınan ölü gömme gelenekleri içinde yalnızca mumyalama ve inhumasyon bulunmaktadır. MS 920-924 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fadlan, henüz İslâmiyet’e geçmemiş olan Oğuzlar’ın cenaze törenleri hakkında çok değerli bilgiler vermiştir. Oğuzlar’ın kurgan inşa ettiklerini bütün detayları ile anlatan İbn-i Fadlan, daha sonra ziyaret ettiği Rus topraklarındaki bir cenaze töreninde ise cesedin bir gemi içinde gemiyle birlikte yakılması olayını anlatır. Aynı şahsiyetin aynı gezide ve yakın coğrafyalarda tanık olduğu toprağa gömme ve yakma geleneklerinin sahiplerinin Türkler ile Hint-Avrupalılar olması, Türkler’in ölülerini yaktığı konusunda ısrarcı olanlara 1100 yıl öncesinde verilmiş anlamlı bir yanıttır.

    Sakalar ve İskitler farkı

    Don Nehri Havzası’ndaki yer alan Varonesh Kenti yakınlarındaki Chastye Kurganı’nda bulunan gümüş vazo üzerindeki başlıksız, uzun saçlı, gür bıyıklı-sakallı İskit savaşçıları Avrupai görünümleri ile Turanî Sakalar’dan çok farklıdırlar.

  • St. Petersburg’da Zeki Velidî Togan

    St. Petersburg’da Zeki Velidî Togan

    St. Petersburg Devlet Üniversitesi’nde türkolog Zeki Velidî Togan’ın bir büstü, Türkoloji Çalışmaları Merkezi’nin içinde de bir müze bulunuyor. Burada Zeki Velidî Bey’in doğduğu Küzen köyündeki müzede bulunan resim ve mektupların kopyaları ile Başkurdistan hükümetinin Petrograd’a gelişini gösteren fotoğraf ve belgeler sergileniyor.

    Karşımdaki genç adam ahenkli bir İstanbul ağzıyla “Merabalar Memet Bey” diyordu. Kendisi ela gözlü açık tenli idi ama, bildiğim Türkiye’li türkologlar arasında böyle biri yoktu. Bulunduğumuz yer ise St. Petersburg idi. Konuştuğu kişi, eski Türk dili alanında öncü çalışmaları ile tanınan Prof. Mehmet Ölmez’di. Mehmet Bey bizzat gelememiş, video yoluyla bildirisini veriyordu. Oturum, yazıt çalışmalarını dolayısıyla türkolojideki en son gelişmeleri ele alıyor, son yıllarda keşfedilmiş yazıtların yeni okunuşları veya çevirileri bu oturumda dile getiriliyordu. Dilci olmayan bizlere, sanki fırından taze ekmek çıkıyormuş gibi bir hisle oturumu izlemek kalıyordu.

    Asya Müzesi’nin kuruluşunun 200. yıldönümü vesilesi ile yapılan bir toplantıda idik. Asya Müzesi daha sonra Rusya Bilimler Akademisi’ne bağlı Şarkiyat Enstitüsü adını almıştır. Orta Asya tarihi ile, özellikle İslâmi devirlerle uğraşanlar için paha biçilmez elyazmalarının bulunduğu bir hazine niteliği kazanmış olan bu kurum, halen Asya Müzesi Doğu Yazmaları Enstitüsü adını taşımaktadır. Toplantı aynı zamanda Sergey G. Klyaştornıy’nin 90. doğum yılı anısına da yapılıyordu. Yakında Bozkır İmparatorlukları adlı eseri Türkçe çevirisi ile raflarımızda yer alacak olan bu bilgin, Rusya’nın türkoloji alanında yetiştirdiği ve bugünkü tabirle hocaların hocası olan bir türkolog. 

    Katılanlar ya türkolog ya mongolistti. Bu arada selis İstanbul Türkçesi ile beni şaşırtan kişinin adının N.N. Telitsin olduğunu öğrendim. 1835’te St. Petersburg Üniversitesi’nde kurulmuş olan türkoloji bölümünün başkanı idi. Kendisi yılda iki kere türkoloji toplantıları düzenlediklerini söyledi. Başında bulunduğu bölüm ise dünyaca meşhur türkologların, örneğin Orhun Yazıtları incelemeleri ile tanınan Malov gibi değerli hocaların mezun oldukları ve ders verdikleri yerdi. Eski ve yeni Türk dilleri yanında Arapça ve Farsça da öğretiliyor, öğrenciler Türkiye’ye gelip TÖMER’de derslere katılıyorlardı. Sözkonusu oturum sırasında türkolog ve sinologların beraberce sunduğu bir bildiri ile Tunyukuk anıtında evvelce isim zannedilen bir sözcüğün aslında Çince’den gelme bir unvan olduğunu gördük. Kısacası burada yapılan çalışmalar sadece dilcileri ilgilendirmiyor, tarihçiler için de birçok yenilikler sunuyordu. 

    St. Petersburg Devlet Üniversitesi bu ziyarette benim için sürprizlerle dolu oldu. Katıldığım bu toplantı vesilesi ile Şarkiyat Fakültesi’nin ikinci avlusunda bulunan babam Zeki Velidî Togan’ın büstünü görmek istemiştim. Aynı heykeltraşın yaptığı diğer bir büst Vezneciler’de eski Türkiyat Enstitüsü’nün yanındaki parkta bulunuyor. Başkurdistan’ın başkenti Ufa belediyesi ile Fatih Belediyesi arasındaki faaliyetler çerçevesinde buraya konmuştu. St. Petersburg’dakide, türkoloji çalışmaları merkezinin avlusunda bulunuyor. Her iki büstün de benzer konumda olduğunu öğrenecektim bu ziyaretle. Şarkiyat fakültesinin 5. katında “A. Z. Validi” adını taşıyan Türkoloji Çalışmaları Merkezi’nin içinde bir de müze, daha doğrusu müzecik varmış. Biz gittiğimizde müzede ders yapılıyor, Türkçe öğretiliyordu. 

    Merkezdeki koridorun iki tarafında resimli panolar sergileniyor. Bir tarafta Zeki Velidî Bey’in doğduğu Küzen köyündeki müzede bulunan resimlerin ve mektupların kopyaları, diğer tarafta da devrimden sonra kurulan Başkurdistan hükümetinin iki piyade ve iki süvari alayı şeklinde o zamanki Petrograd’a gelişlerini gösteren resimler ve belgeler bulunuyordu. Hatıralar adlı eserinde babam bu seferi ayrıntıları ile anlatıyorsa da, fotoğraflar o günleri canlı olarak yansıtıyordu. Bütün bunlar babamı St. Petersburg tarihi içinde rol almış bir kişi olarak da görmemi sağladı. Demek ki insanın çok yakından bildiği kişileri bile farklı açılardan görmesi kendi varlığını da zenginleştiriyormuş. “Ben tarihçiyim, dilcilik meselelerini anlamam” demeden açımızı geniş tutalım.

  • Mexico kentinde Chapultepec semti ve Çapul Tepe araştırmaları

    Mexico kentinde Chapultepec semti ve Çapul Tepe araştırmaları

    Türkiye Cumhuriyeti’nin Meksika’ya atadığı ilk daimi elçi olan Tahsin Bey, Türkiye büyükelçiliğini başkanın sarayının da bulunduğu Mexico şehrinin gözde muhiti Chapultepec’de açmış ve “Mayatepek” soyadını almıştı. Türklerin ve Türkçenin Orta Amerika’daki izlerini, “Kayıp Mu Kıtası” teorileriyle ilişkilendirmişti. 

    Osmanlı Devleti Meksika ile 1865’te diplomatik ilişki kurmuştu. Genç Türkiye Cumhuriyeti de iki ülke arasında 1928 yılında bir dostluk antlaşması imzaladı. 1935’e kadar Türkiye’nin Meksika’da daimi bir temsilciliği yoktu. Washington büyükelçimiz, Meksika ile ilişkilerden de sorumluydu. Washington DC’ye tayin olan Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Mehmet Münir Ertegün 1934’te Meksika’yı ziyaret etti ve raporunda şöyle yazdı: 

    “… Teşrifat Müdür-i Umumisi ile Reisicumhur sarayına giderken bu sarayın ne semtte olduğunu sual ettim. ‘Çapul Tepe’dir dedi. Tepenin manasını sordum, ‘yüksek bir mahaldir’ dedi. Tebessüm ettim, neden dolayı tebessüm ettiğimi sual etti. ‘Reis-i cumhurunuz bir Türk mahallesinde oturmaktadır’ dedim ve Türkiye’de ve Çin’e kadar Türklerle meskûn olan büyük kıtada aynı isimli birçok yerler mevcut olduğunu ve kendimin de İstanbul’da böyle tepe ismini taşıyan bir yerde doğmuş olduğumu naklettim”. 

    “Türkçe” kelimeler 

    Tahsin Bey, 1932’de Texas yerlilerinin dilinde bulduğu “Türkçe” kelimeleri Atatürk’e göndermişti. 

    Türkiye Cumhuriyeti’nin Meksika’ya atadığı ilk daimi elçi olan Tahsin Mayatepek, Türk Dil Kurumu’na 1945 yılında sunduğu raporda kendisini Meksika’ya götüren merakının kökenlerini şöyle anlatıyordu: 

    “1926 yılında Yunanistan’da Korfu adasında Konsolos bulunduğum esnada Fransız müverrih ve seyyahlarından Jervais De Courtelmont’un Civilisation adlı üç ciltlik eserinde Meksika’da bir berzahın adı olan Tehuan Tepek sözünün “Yılanlar Tepesi” anlamında olduğunu mümaileyhin yaptığı tercümeden anlamaklığım üzerine bu TEPEK sözünün bizim tepe sözümüzün aynı olabilmesi ihtimalini kuvvetle göz önüne getirerek, bu sözün manasını anlamak için Fransa’dan getirttiğim Maya lugatini tetkik ettim. Maya sözlüğünü baştan sonuna kadar gözden geçirmekliğim üzerine bu dilde bulduğum yüzden ziyade Türkçe sözleri 1932 yılında Trieste Konsolosluğunu ifa ettiğim esnada mezkur şehirden Ebedi Şefimiz Atatürk’e göndermiştim.

    Türkçe coğrafi isimlerin de Amerika’da mevcut bulunduğuna muttali olduktan sonra rahmetli Atamızın alakaları büsbütün artmış ve bu sözlerin mevcudiyetinden istidlalen, Amerika’da bilhassa Meksika’daki yerli kavimlerin örf ve adetleri ve tarihlerinde bizleri alakadar edecek izler bulunabileceğini derpiş etmeleri neticesinde müşarünileyhin emir ve tensipleriyle, bu meseleleri tamik etmek üzere Meksiko maslahatgüzarlığına tayin olunarak Ankara’dan hareket ve 30 Mart 1935 tarihinde Meksiko’ya muvasalatla siyasi vazifemden başka tetkikat işlerimle meşgul olmaya başlamıştım”.

    Atatürk Chapultepec’te Chapultepec’ten bir görünüm (üstte). Buradaki kale, saray ve diğer binalar bugün müze. Chapultepec sırtlarına 2003’te bir de Atatürk heykeli dikildi (altta).

    ‘Türk kökeni’ tezi

    Soyadı kanunu çıktıktan hemen sonra Meksika’ya giden Tahsin Bey, kendine “Mayatepek” soyadını aldı. Türkiye elçiliğini, başkanın sarayının da bulunduğu Mexico şehrinin gözde muhiti Chapultepec’de açtı. Hemen dil araştırmalarına girişti ve Amerika kıtasının yerli dilleri ile Türkçe arasındaki benzer sözcükler ve coğrafi isimleri buldu. Bulgularını Atatürk’e raporlar halinde göndermeye başladı. Bu sırada ABD’de yaşayan İngiliz yazar James Churchward’ın yazdığı “Kayıp Mu Kıtası” ile ilgili kitaplar ile tanıştı. Bunlardan çok etkilendiği raporlarından anlaşılıyor. Türklerin kökeninin bu kayıp kıtadan geldiği tezini o kadar heyecanla savundu ki, bu kitapların kopyaları Ankara’ya getirtildi, tercüme edildi ve Atatürk tarafından okundu. 

    Tahsin Bey, zaman zaman din konularındaki tartışmaları da alevlendiren ve bazılarının kayıp olduğu iddia edilen raporlarını başta direkt cumhurbaşkanına gönderiyordu. Bir süre sonra Atatürk, Tahsin Bey ile arasına mesafe koydu, raporlarını Türk Dil Kurumu’na göndermesini istedi. Atatürk’ün Churchward’ın kitaplarını “bilimdışı” bulduğunu, Tahsin Mayatepek’in sonraki raporlarının da, bu kitapların tezlerine dayanması nedeniyle ilk baştaki çalışmaları gibi rağbet görmediğini anlıyoruz. Mayatepek 1938’de Türkiye’ye geri çağırıldı ve 1947’ye kadar Meksika’ya daimi bir elçi gönderilmedi.

    Tahsin Bey’in Mexico elçiliği, genç cumhuriyetin dil ve tarih araştırmalarına duyduğu merakın bir simgesi gibiydi. Talihsizliği, 1930’ların dünyası için bile fantastik sayılabilecek kitaplara kendini fazla kaptırması, devlet başkanına bu kitaplara dayanan tezler önermesiydi. Atatürk’ün bilimsel kafası “bilimdışı” tezlere çok tahammül etmedi. Tahsin Bey’in 1945’de yazdığı raporda hatasını anladığı, Orta Amerika’da iken yaptığı dil ve sözcük taraması faaliyetlerini öne çıkardığı görülüyor. 

    Chapultepec, bugün de Mexico şehrinin en güzel mekanı. Tepedeki kale, saray ve diğer binalar müzeye çevrilmiş durumda. Burada bulunan kocaman park ve göller, bu büyük şehrin nefes almasını sağlıyor. Büyükelçiliklerin de bulunduğu Chapultepec sırtlarına, 2003’te Atatürk’ün güzel bir bronz heykeli dikildi. 

  • Eski İpek Yolu yeniden aktif

    Uzun mesafeli kervan ticareti, Eski İpek Yolu’na ismini vermişti. Bugün ise Kazakistan’ın kara limanı Khorgos’a gelen mallar, buradan konteynerler vasıtasıyla Avrupa’ya taşınıyor. Bir zamanlar taşınan Çin porselenlerinin içine, kırılmasın diye toprak konurken, şimdi straforlar bilgisayarları sarıp sarmalıyor.

    Eski İpek Yolu’nun kendine göre bir raconu vardı. Bu bölgede, özellikle de Taklama­kan çölü etrafında Tanrı Dağları’nın gü­ney, Kunlun Dağları’nın kuzey eteklerindeki vaha şehirlerinden hareketle, kısa mesafeli kervan ti­careti hakimdi. Öte yandan daha az olsa da, uzun mesafeli kervan ticareti de kaynaklarımızda tas­vir edilmektedir. Bugün ise durum çok değişti.

    Tarihten bir yaprak gibi olan bu tasvirlerden biri, uzun mesafeli kervan ticaretini ayrıntılı bir şekilde ele alan Benedict de Goes’a aittir. Bu seyyah 1603’te Yarkent’ten hareketle Çalış, Piçan ve Turfan’dan geçmiş, sonra da yol­larda telef olmuştur. Onun Yarkent’de hazırlanan kervan hakkında verdiği bilgiler, bu işin diplomatik ve bürokratik aşamalarını öğrenmemize vesile olur. Goes, Yarkent’te bulunduğu sırada Kâbil’li tüccarların kervanı dağılmış ve yeni bir kervanın teşkili ise 1 yıl kadar sürmüştü. O sırada Doğu Çağatay Hanı olan Muhammed Han’ın kendi adına Çin imparatoruna gidecek kervanı bir çeşit ihaleye çıkart­tığı ve iki yüz torba misk tutarındaki yüksek ücreti veren kişiyi kervanbaşı olarak tayin ettiği görülmektedir. Ayrıca han bu kervanbaşına kendi namına elçilik yapma salahi­yetini vermişti. Kervana katılanların da kervanbaşının emrinde olduğu han tarafından tasdik edilmişti. Bundan sonra hediyeler sunmak ve külliyatlı miktarda ödeme­lerde bulunmak suretiyle kervanbaşı, kendisinden başka dört kişiye daha elçi payesinin tevcihini sağlamıştı. Kısa­cası Çin kaynaklarının Tarım Bölgesi’nden gelen diploma­tik misyon olarak kaydettikleri bu seferin arka planı çok başka idi.

    Kervana katılan diğer yetmiş iki kişi de kervana katıl­ma hakkını satın almışlardı. Böylece “Hıtay’a (Çin) giden kervan kendisine bir sefaret heyeti süsü vermiş oluyordu; zira o memlekete başka türlü girmelerine imkan yoktu”. Kervan nihayet yola çıktıktan sonra da Yolçı (yani yolcu) denilen bir yerde hükümdar tarafından verilmiş olan bel­geler kontrol edilmiş ve çıkış vergisi ödenmişti.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-675-366.jpg

    Burada “diplomatik” ilişkileri yürütenlerin hükümdarlar ve onların temsilcileri olan bürok­ratlar değil de, tüccarlar olduğu açıkça görülmek­tedir. Ancak hükümdarlar kendi adlarına yapılan bu kervan seferlerine izin vermekle belli bir gelir sağladıkları gibi, kervan çıkışlarını vergilendir­mekle de bu geliri arttırmış oluyorlardı. Kervan­ların hareket tarihlerinin, Çin’den verilmiş olan izinlere bağlı olduğunu belirten Benedict de Goes, tüccarların her yıl Çin’e gidemediklerini ve ne zaman gitmeleri gerekti­ğini bildiklerini söylemektedir. Özel olarak belirtilen za­manların dışında gelen heyetlerin de, yeni yıl veya culûs gibi münasebetlerle gelmeleri gerekiyordu.

    Halbuki durum şimdi öyle değişti ki, New York Times Kazakistan’ın kara limanı diye Khorgos yakınında Nur­kent adlı; içinde bir okul, yuva ve dükkanlar olan yeni bir yerleşimden bahsediyor. Burada oturanlar vinç operatör­leri, demiryolu işçileri ve gümrük memurları gibi gayet sı­nırlı bir grup. Havanın -40 dereceye düştüğü bu bölgede, Çin’den Orta Asya’ya gönderilen bilgisayar gibi teknik ak­sam donmasın diye konteynerler ısıtılıyor, yazın da soğu­tuluyor. Bugün Topkapı Sarayı’nda bulunan Çin porselen­leri kervan yoluyla nakledilirken, porselenler kırılmasın diye hurçlara toprak konur, toprağın içine fasulye ekilirdi. Yol boyunca sulanan toprağın içindeki fasulyeler filiz ve­rir, bu filizler de bugün bilgisayarları koruyan strafor gibi porselenleri sarıp sarmalardı. Demek vasıtalar değişse de yöntemler değişmiyor.

    Bu kara limanı daha da gelişeceğe benziyor. Zira Çin’den malları Avrupa’ya deniz yoluyla göndermek 40-50 gün alıyor; halbuki buradan göndermek yarı yarıya zaman kazandırıyor. İşin mali cephesine gelince… Bir konteyne­rin karayolu ile gitmesi denizyoluna göre 10 misli daha pahalı, ama uçaktan gene de daha ucuz. Nurkent Khor­gos’takiler ileride mekanize yöntemler kullanarak, masra­fı azaltmayı planlıyorlar. Burası gerçekten bir kara limanı; gelişmesini Çin kadar Kazakistan da destekliyor.