Bundan 50 yıl önce Harvard’a doktora öğrencisi olarak gelmiştim. O yıl üniversitede ABD’nin Vietnam’dan çıkması için öğrenciler gösteri yapıyordu. 1968-69 yılları belleklerde yer etmiş, bu çerçevede sergi, belgesel ve yayınlar hazırlanmış. Bir taraftan “biz zorlukla karşılaştıysak da bunlarla başetmeyi biliriz” mesajı verilirken, öbür taraftan zorlukları yenmenin yolunun kültürdeki birikimleri kullanmaktan geçtiği hatırlatılıyor.
Doktoramı yeni aldığım günlerde idi; tarih ve tarihçilik hakkında düşünüyordum. O sıralarda bir makaleler dizisi hazırlanma fikri vardı ve yazılar eski dönemden başlayıp günümüze kadar gelecekti. Tarihçilerden biri, “aradan 50 yıl geçmeden, olaylar tarih olarak incelenemez” demişti. Halbuki Türklerin tarihinde Tunyukuk, Babür, Ebülgazi Bahadır Han ve Atatürk olayların içinden yazmışlardı ve bizim en güzide kaynaklarımızı oluşturuyorlardı. 20. yüzyılda ise böyle tarihin içinden yazmak yeni bir eğilim oluşturmuş, birçok lider kendi görüşlerini kamuyla paylaşmıştı.
Geçen 2018 ve 2019’da, bu 50 yıl ve tarihçilik konusundaki sözleri çok hatırladım. Bundan yarım yüzyıl öncesi (1968), dünya tarihine damgasını vuran bir yıl olmuş. Olaylar hangi ülkede olmuşsa bizim belleğimize o çerçevede yerleşmiştir. Olaylara yıl olarak bakınca ise karşımıza çok geniş bir panorama çıkmaktadır. Çekoslovakya’nın Sovyetler tarafından işgali, Avrupa’daki öğrenci hareketleri, Çin’de Kültür Devrimi’nin başlaması bir tek yıla sığamazken; Amerika kıtasında da Meksika’daki olaylar yanında ABD’de siyahi lider Martin Luther King ile senatör Robert Kennedy’nin öldürülmeleri ve Amerikan üniversitelerinde Vietnam savaşı karşıtı gösterilerle daha da çetrefil bir hal almıştır. Sanki dağarcığımıza 1985’ten sonra giren “küreselleşme”, daha 1968’de görülmeye başlamış duygusunu uyandırmaktadır. Olaylar bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılmışken, nedense günümüzde 1968’de başlayıp 1969’a taşan bu olaylarla hesaplaşma daha çok Amerikan akademiyasında görülmektedir. Bunlar arasında Harvard üniversitesi oldukça yoğun bir faaliyet içinde kendini göstermektedir.
Bundan 50 yıl önce Harvard’a doktora öğrencisi olarak gelmiştim. O yıl üniversitede öğrenci olayları olmuştu ve ABD’nin Vietnam’dan çıkması için öğrenciler gösteri yapıyordu. Öte yandan hayat devam ediyordu. Amerika’ya ilk defa geldiğim için de, bende “herhalde bu türlü gösteriler burada her zaman oluyor” izlenimi uyanmıştı. Meğerse öyle değilmiş ve 1968- 1969 yılları belleklerde yer etmiş. Bu çerçevede sergi, belgesel ve yayınlar hazırlanmış. Bunun en somut örneği üniversite arşivine giden koridorun iki tarafında “1968 Değişim Fırtınası” adında bir sergi hazırlanmış olması idi. Üniversite arşivinin düzenlediği bu sergi olayları geniş bir bağlamda takdim ediyorsa da, bu bağlam dünya çapında olmaktan çok Amerikan toplumsal tarihi açısından ele alınmış. Örneğin gösterilen belgeselde, daha sonra başkan yardımcısı olan Al Gore’un da öğrenci olaylarında yer almış olduğunu öğreniyoruz.
Sergi, adını sözleri 19. yüzyılda yazılmış ve üniversiteyi simgeleyen bir “şarkı”nın içinde geçen ifadeden almış. “Fair Harvard” adını taşıyan bu satırlarda, fırtınalardan başarıyla çıkıp değişime gitmek ve her zaman “adil” olmaya çalışmak teması göze çarpıyor. Burada bu müzik parçası için “şarkı” demem, onun “marş” olmadığını anlatmak içindir. Bu eser Noel ayinlerini süsleyen ve herkesin bildiği “sessiz gece” Noel ilahisinin müziği ile söyleniyor. Kısacası bütün bu sergi ile bir taraftan “biz zorlukla karşılaştıysak da bunlarla başetmeyi biliriz” mesajı verilirken, öbür taraftan zorlukları yenmenin yolunun kültürdeki birikimleri kullanmaktan geçtiği hatırlatılıyor.
Bugün yazar, değişik düzeylerde eğitimci, profesör veya Amerikan üreticileri derneği başkanlığı veya Sony Pictures Entertainment direktörlüğü yapmış olan ve 1968 olaylarında yer almış kişilerle yapılan röportajlarda da benzer bir yaklaşım görülüyor. O dönemde öğrenci hareketlerine önce sert bir şekilde karşı konmuş olmasının olayları büyüttüğü, ancak orta yolcu öğrencilerin üniversite idaresinden izin alarak stadyumda yaptıkları toplantılar ile üniversite içinde yaşam ve eğitimde büyük değişikliklere gidildiği anlatılmakta.
Bu değişimler özellikle siyahlar, Afro-Amerikalılar ve kadın hakları çalışmaları açısından önem taşımakta. Amerikan Tarihçiler Birliği (AHA) de 2018’de bu olayları küresellik çerçevesinde 13 makale ile ele almış; ayrıca Ocak 2019 toplantısında da olayları iki farklı kuşak tarihçi açısından değerlendirmek üzere oturum düzenlemişti. Bu iki kuşak, olayları yaşamış olanlar ile 50 yıl sonra olayları değerlendirenlerden oluşmuştur. Demek ki tek bir yol seçmek yerine farklılıkları göstererek uzlaşma aramak ileriye yönelik umut verici bir adım oluşturmaktadır.
Seppuku, Japonya’ya özgü geleneksel-törensel bir intihar biçimi. 16. yüzyıl Japon çay ustası ve düşünürü Sen no Rikyu da yaşamına son noktayı bu acılı yöntemle koymuştu. Dönemin güçlü adamı Hideyoşi’nin emri üzerine canına kıyan üstad, iktidar güneşine yaklaşmanın bedelini “yanarak” ödemişti. Siyaset, dedikodu ve sanat üçgeninde, Uzakdoğu’nun en meşhur trajedilerinden biri.
Kyoto’da, 21 Nisan 1591’de çay ustası Sen no Rikyu, ailesine çay yaptı; sonra çay kaplarını “talihsizliğin kirlettiği bu kapları bir daha kimse kullanmasın” diyerek kırdı. Ardından herkes ayrıldı, geride sadece ölümüne tanıklık edecek biri kaldı. Beyaz kimonosuna bürünmüş 70 yaşındaki usta, ölüm şiirini yazdı: “Kılıcı kaldırıyorum / Yıllardır bana ait olan bu kılıcı/ Zaman geldi nihayet/ Göklere fırlatıyorum”. Bağırmamak için dişlerini sıktı, nefesini tuttu, karnını yardı, arkasında bekleyen tanık, kılıcıyla ölüm vuruşunu yaptı. Malvarlığına el kondu, oğulları kaçtı, karısıyla kızı eski bir dostun himayesine sığındı.
Japonya’da onun yaşadığı dönemde sayısız insan yenildiği için, utanılacak bir iş yaptığı için, bir olayı protesto etmek için… “seppuku” yapmıştı. Ancak Sen no Rikyu’nun yaptığı seppuku, intihar değil idamdı. Emri Japonya’nın diktatörü, Kampaku (imparatorluk naibi) Toyotomi Hideyoşi vermişti. Rikyu’yu bu sona sürükleyen de, aslında onunla yıllardır sürdürdüğü yakın dostluktu.
Emri o verdiRikyu’ya intihar emrini veren Toyotomi Hideyoşi.
Sen no Rikyu 1522’de Sakai’de doğduğunda, burası Japonya’nın Çin ve Portekiz’le ticaret yaptığı önemli bir limandı. Rikyu’nun babası antrepoları olan zengin adamdı ama, oğlu babasının yolundan gitmek yerine okumayı tercih etti, çay eğitimi aldı. Zen rahiplerinin meditasyon sırasında susuzluklarını gidermek için içmeye başladığı Çin’den ithal edilen çay zamanla mistik bir anlam kazanmış, yalın bir dekorda çay hazırlayıp içmek Zen felsefesinin bir parçası olmuştu. Çay ustası Takena Joo (1502-1555) eksik, kusurlu anlamındaki “vabi” ve geçici anlamındaki “sabi” kavramlarını çayla birleştirmişti. 20. yüzyıl düşünürlerinden Okakura Tenşin, Japon çay pratiğini “günlük yaşamın sıradanlığı arasında güzelliğe duyulan hayranlık; kusurlu olana tapınma; yaşam olarak bildiğimiz bu imkansızlığın ortasında herhangi bir şeyi mümkün kılmak için gösterilen bir çaba” olarak tanımlıyordu. Ama bu çaba kolay değildi. Rikyu bir şiirinde şöyle diyordu: “Sözleriyle hatta elleriyle/ Çay Yolu’nu bilen/ Çok insan var ama/ Onu kalbinden sunan/ Ya çok az ya hiç yok”.
Sen no Rikyu
Japon Keşiş Sengai Gibon’un yaptığı Rikyu portresi (18. yüzyıl), Fukuoka Sanat Müzesi.
Rikyu’nun yaşamı, Japonya’da merkezî otoritenin yok olduğu, feodal beylerin aralarında savaştığı Sengoku devrine (15. yüzyıl ortasından 17. yüzyıla kadar) denk düşmüştü. Rikyu sahnenin önüne de bu sayede fırladı, çünkü 1568’de o güne kadar tüccarların yönetiminde bir serbest şehir olan Sakai, yeni parlayan savaş beyi Oda Nobunaga’nın eline geçti. Oda Nobunaga (1534-1582), diğer beyleri bastırıp Japonya’yı birleştirme iddiasıyla ortaya çıkmıştı. Karizmatik bir önder, herşeye meraklı bir insandı. Meraklarının başında çay geliyordu. Çay ustalarını çevresine toplayan Nobunaga, Rikyu’yu da hizmetine aldı. Ancak Nobunaga 1582’de bir suikaste kurban gidince, onun yerine en yakın adamlarından Toyotomi Hideyoşi (1537-1598) geçti. Hideyoşi, ancak böyle çalkantılı bir dönemde yükselebilecek bir adam, en alt sınıftan gelen yoksul bir köylü çocuğuydu. O kadar çirkindi ki, lakabı “maymun”du. Bununla birlikte zeki, hırslı bir politikacı, savaş kaybetmeyen bir komutandı. Zayıf yönü sonradan görmeliği, şatafata düşkünlüğüydü. En büyük şatoları o yaptıracak, en asil ailelerin kızlarıyla o evlenecek, en tanınmış entelektüelleri o çevresine toplayacaktı. İşte Rikyu, Japonya’nın bu yeni önderinin gözdesi oldu.
‘Ayla büyülenmiş’ Sen no Rikyu’nun yazıp çay odasında duvara astığı kaligrafide “Ayla büyülenmiş” yazıyordu.
Rikyu ile ilgili bütün anekdotlar yıllar sonra kaleme alınmıştı. Bunlarda çay ustası, son derece sakin, alçakgönüllü bir insan olarak karşımıza çıkıyordu. Ama arka arkaya Japonya’yı avucuna alan iki savaş beyinin en bundan biraz daha fazlası gerekliydi. Gerçi Rikyu’nun tasarladığı ünlü çayevi, bu anekdotları doğrulayacak kadar yalın ve küçüktü. “Çayonu” denilen çay törenlerinin yapıldığı bu çayhaneler, ev veya tapınakların bahçelerinde bağımsız yapılar olarak inşa edilirdi. Rikyu’nun çayhanesi, o güne kadar yapılmışların en küçüğüydü; sadece 2 tatami (Japon kilimi) boyutunda, yani 3 metrekareydi! Böyle bir alanda nefes alıp vermedeki en küçük değişiklik bile farkedilebilir, dikkatsiz bir hareket çay törenini bozabilirdi. Çay odasının kapısı da içeriye ancak eğilerek girilebilecek kadar alçaktı.
Gelen misafir, kılıcını dışarıda bırakmak zorundaydı. Bir rivayete göre, günün birinde öfkeli bir savaşçı elinde kılıcıyla, öldürmek amacıyla Rikyu’nun çayhanesine dalmıştı. Usta çaydanlığın altındaki mangalı sallayarak küçük odanın dumana ve küle boğulmasını sağlamış; savaşçı da bir tuzağa düştüğünü sanıp kaçarken Rikyu ardından “Gelin, gelin! Çok mahcubum, bağışlayın beni! Verin kılıcınızı, küle bulanmış, temizleyeyim!” diye seslenmişti.
Ancak Rikyu aslında bu kadar alçakgönüllü olmadığı gibi, çayhanesi de sadece mistik bir Zen töreni için kullanılmıyordu. Herkesin savaştığı, dolaplar çevirdiği, ittifaklar kurduğu bir dönemde, çok kullanışlı bir buluşma noktasıydı. Daimyo denilen feodal beyler, gizli bir görüşme yapacaksa Rikyu’dan bir “çayonu” düzenlemesini istiyor, küçük odada rahatça konuşuyorlardı. Elbette Rikyu da bütün bu pazarlıkların tanığı oluyordu. Rikyu bu görevi daha Oda Nobunaga döneminde üstlenmişti, hatta bu döneme “oçanoyu goseydo” (çay töreni hükümeti) adı bile takılmıştı. Aynı makamı Hideyoşi döneminde de işgal etti, karşılığında da büyük toprak bağışları aldı. Dönemin daimyolarından (feodal hükümdar) Otomo Sorin, bir dostuna yazdığı mektupta şu tavsiyede bulunuyordu: “Resmî işler için Hidenaga’ya (Hideyoşi’nin kardeşi) başvur, özel işler için de Rikyu’ya”.
Ama Rikyu’nun vaazettiği yaşam tarzıyla gösteriş budalası Hideyoşi’ninki arasındaki tezat çarpıcıydı. Rikyu, “vabi-sabi” felsefesine uygun olarak kusurlu, eksik ve geçici olana tutkundu. Tasarladığı çay kapları çok yalındı. Bunlar elde yoğrularak yapılıyor, delikli bir gövde elde etmek için düşük ısıda pişiriliyordu. Kapların yamuk yumuk ve pürüzlü olması şarttı. Hideyoşi ise, pırıltılı ve büyük olanın peşindeydi. Hatta Rikyu’ya bir “altın çayhane” bile yaptırdı. Bu altın yaldızlı çayhanenin içindeki bütün çay araç gereçleri som altındandı. Hideyoşi bu portatif çayhaneyi o şato senin bu şato benim dolaştırmış, 1587’de Büyük Kitano Çay Töreni sırasında da kullanmıştı. 1000 kişinin katıldığı, Rikyu’nun baş çay ustası olarak hizmet ettiği bu tören Hideyoşi’nin aşağılık kompleksinin bir ürünüydü ve Rikyu’nun minimalist anlayışına hiç uymuyordu.
İki adam arasındaki çatlaklar, Hideyoşi’nin yıllar sonra birden baba olmasıyla iyice derinleşti. Hideyoşi, iktidarını oğluna bırakmak için kendi yeğenlerini bile öldürtmeye başladı. Feodal beylerle yaptığı toplantılara kucağında küçük bebeği hoplatarak katılması, daimyolarda tedirginlik yarattı. Rikyu’nun çayhanesi de bu dedikoduların tam kavşağındaydı. Rikyu’nun son çay törenine davet ettiği kişinin, Hideyoşi’nin en büyük rakibi (ve halefi) Tokugava İeyasu olması anlamlıydı.
Rikyu figürleri
Heykeltraş Jiiçi Kome’nin (20. yüzyıl), yaptığı tunçtan Sen no Rikyu heykeli.
Seppuku yapması emredildiğinde dedikodular aldı yürüdü. Kimilerine göre Hideyoşi, Rikyu’nun tek kızını cariye olarak almak istemiş, çay ustası ise bunu reddetmişti. Bir başka dedikoduya göre Hideyoşi bir gün Daitoku-ji Tapınağı’na gittiğinde, ana kapının üstünde çay ustasının bir heykelinin bulunduğunu farketmiş, onun altından geçmek zorunda kaldığı için köpürmüştü.
Belki de Rikyu’nun ölüme mahkum edilmesinin ardında, o çok iyi bildiğimiz otorite-sanat çatışması yatıyordu. Sen no Rikyu, iktidar güneşine fazla yanaşmış ve sonunda yanmıştı. Gerçi bir şiirinde “Çay Yolu şundan ibarettir: / Önce suyu kaynatırsın/ Sonra çayı demlersin/ Sonra da bir güzel içersin” diye yazmıştı ama çay hiçbir zaman sadece çay değildi.
Sakai’de bugün Sen no Rikyu’nun evinin bulunduğu yer Sakai’de gökdelenlerin arasında kalmış.
İntiharın yankıları
Sanata ilham veren son
Sen no Rikyu’nun sıradışı ve trajik intiharı sanat dünyasına esin kaynağı olmuş, özellikle edebiyat, sinema ve mimari alanlarında yankı bulmuştu. 20. yüzyılda Rikyu’nun intiharıyla ilgili dört roman yazıldı ve hepsi sinemaya uyarlandı. Kumai Kei, “Ojinsama” (1978) ve “Sen no Rikyu: Honkakubo İbun” (1989) filmlerini yönetti. Bu son filmde Rikyu rolünü Japon sinemasının gelmiş geçmiş en büyük oyuncusu Toşiro Mifune canlandırdı. Bunları yine 1989’da çekilen “Rikyu” ile 2013’da beyaz perdeye aktarılan “Bunu Rikyu’ya Sor” izledi.
Sen no Rikyu’nun çayevi, çay bahçesi ve çay araç-gereci tasarımları ise minimalizm akımının ilham kaynakları arasındaydı. Japonya’nın en etkili mimarlarından Kengo Kuma, Küçük Mimari (2013) isimli kitabında en büyük yeri Rikyu’ya ayırır.
Ödüllü film1989’da çekilen “Sen no Rikyu: Honkakubo İbun” filmi, Venedik Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülü aldı.
10 Eylül 1598’de, Roma’ya yakın La Petrella köyündeki bir şatodan çığlık sesleri duyuldu. Bir müddet sonra Kont Francesco Cenci’ nin cesedi bulunacak ve henüz 22 yaşındaki güzel kızı Beatrice, üvey annesi ve kardeşiyle birlikte, babalarını öldürtmek suçundan idam edileceklerdi. Kontun “vahşi, saldırgan, paragöz ve basbayağı iğrenç bir yaratık” olması, aile üyelerini ölümden kurtaramadı ama, Beatrice sonraki yıllarda romantizme ve bir dizi sanatçıya ilham verdi.
Bugün Roma’ya giden turistler bir şehir turuna katılırlarsa, eski Yahudi gettosunun girişindeki Palazzo Cenci adlı Rönesans sarayının önünden geçerken, rehberlerinden güzel Beatrice Cenci’nin tüyler ürpertici öyküsünü dinleyebilirler. İki yüzyıl önce de durum farksızdı. O dönemin turistleri arasındaki Fransız ve İngiliz romantikleri, tam gönüllerine göre bir kahraman, esin perilerini uyandıracak bir öyküyle karşılaşmışlardı. İngiliz şair Shelley, The Cenci adlı bir oyun, Fransız romancı Stendhal, Les Cenci adlı bir öykü kaleme almış, böylece bu şehir efsanesi dünyaya yayılmıştı.
Beatrice’nin resmi yapılıyor Barok ressam Guido Reni’nin ünlü portresinin Beatrice’yi temsil ettiği ve genç kadının idamından az önce yapıldığı iddiası çok yaygındı. 19. yüzyıl ressamı Achille Leonardi de bu tabloda idamdan bir gün önce, Reni’yi Beatrice’nin resmini yaparken canlandırıyor.
Babaya karşı kadın Stendhal, Percy Shelley, Dumas, Artaud, ve Guerrazzi gibi romantiklere ilham olmuş olan bu portrenin Elisabetta Sirani’ye ait olduğu da söylenmişti. Sirani, 17. yüzyıl İtalya’sında yaşamış bir feminist ressamdı ve 27 yaşında öldürülmüştü. Beatrice kendi hikayesiyle, kadın hareketine de ilham verecekti.
Aslında öykü gerçekti ve ürkütücüydü. 10 Eylül 1598’de, Roma’ya yakın La Petrella köyünde, şatodan çığlık sesleri geldiğine dair bir söylenti dolaştı. Halkın şato dediği, Kont Francesco Cenci’nin köyün dışındaki, günümüze birkaç duvarı kalmış Rocca Cenci adlı konutuydu. Dedikoduyu duyan Plautilla adlı bir kadın koşarak şatoya gitti. Evin kızı Beatrice Cenci’nin pencerelerden birinden baktığını gördü. “Ne oldu Signora?” diye seslendi. Beatrice hiç cevap vermeden donuk donuk baktı ona. Üvey annesi Lucrezia’nın ise şatonun içinde çığlıklar attığı duyuluyordu.
Köylüler az sonra tahta bir balkonun altında Kont Francesco Cenci’nin cesedini buldu. Balkondan düştüğüne hükmettiler ama ceset yıkanırken kafasının sağ tarafında üç yara olduğu ortaya çıktı, sağ şakağında da bir parmağın gireceği büyüklükte bir delik vardı. Yıkanma işlemine tanıklık eden rahipler, Kont Cenci’nin kesici bir aletle saldırıya uğradığını, düştüğü izlenimini yaratmak için balkondan fırlatıldığını anladılar.
İnfaz Kont Francesco Cenci’nin ölümünden sorumlu tutulanlar, yani kontun eşi, kızı ve oğlu, Papa’nın emriyle başları kesilerek idam edildi.
Soruşturma hızla sonuca ulaştı. Kont Cenci, eşi Lucrezia’nın hazırladığı bir uyku ilacının etkisindeyken iki adam odasına girmişti. Kont uyanmış, adamlardan biri onu tutarkan, diğeri çekiçle sivri uçlu bir demiri kafasına gömmüştü. Sonra cesedi giydirmiş, balkondan atmış, ardından da kanlı çarşafları olduğu gibi bırakarak şatodan kaçmışlardı. Bu iki beceriksiz katil, La Rocca şatosunun kahyası Olimpio Calvetti ve kiralık katil, gitar öğretmeni Marzio Catalano’ydu. Bu ikisinin birer tetikçi olduğu, cinayeti aslında ailenin üç üyesinin, yani Kont’un karısı Lucrezia, kızı Beatrice ve oğlu Giacomo’nun planladığı ortaya çıktı. Tetikçilerden biri Olimpio dağlarda kaçak gezerken bir kelle avcısı tarafından öldürüldü, diğeri ise Roma’da Tordinona zindanında işkence altında hayatını kaybetti. Dava sırasında zaten kimse katillerle ilgilenmedi; bütün dikkat aile üyeleri, özellikle de güzel Beatrice üzerinde toplandı.
Cinayet kurbanı, Romalıların gayet iyi tanıdığı bir şahsiyetti. Stendhal, onu Les Cenci öyküsünde kötü bir Don Juan olarak tanımlamıştı. Ama Don Juan, hiç değilse ağzı laf yapan, kadınları büyüleyen bir karakterdi; oysa Papalık kayıtları, Francesco Cenci’nin vahşi, saldırgan, paragöz, “basbayağı iğrenç bir yaratık” olduğunu gösteriyordu. Babası Cristoforo, Papalık hazinesinde yöneticilik yapmış, büyük servet edinmişti. Francesco gayrimeşru bir çocuk olarak doğmuş, babası ancak ölüm döşeğinde annesiyle evlenerek servet ve unvanını ona bırakabilmişti. Papalık, babasının zimmetine geçirdiği paralar yüzünden Francesco’dan iki kere tazminat istemişti. Francesco Roma’da kasım kasım dolaşıyor, ona buna sataşıyor, uşaklarını dövüyor, kiracılarına saldırıyordu. Sık sık hapse atılıyor, para cezalarıyla paçayı kurtarıyordu. Oğullarını o kadar ihmal etmişti ki sonunda Papa çocukların bakımını üstlenmesi için bir buyrultu çıkartmak zorunda kalmıştı. Oğullarından Rocco bir sokak kavgasında hayatını kaybetmiş, Cristoforo ise bir aşk üçgeninin kenarı olarak öldürülmüştü. Kızı Antonina’nın çeyizini ödememiş, hatta 1594’te bir çocuğa sarkıntılık ettiği için mahkum olmuş, malvarlığının üçte birini kiliseye bağışlayarak kurtulmuştu.
Kont’un şatosuRoma’ya yakın La Petrella köyünde bulunan Kont Francesco Cenci’nin şatosunda, bugün yalnızca birkaç duvar var.
Romalılar bütün bunları biliyorlardı. Bir de üstüne sanık olarak güzel, sarışın Beatrice ile karşılaşınca, kamuoyu günümüz medyasıyla aynı tepkiyi gösterdi. Papalığın merkezinde başka konu konuşulmaz oldu. Dava süresince aile sırları ortaya döküldü. Sanıkların avukatı Prospero Farinaccio, çok sayıda tanığı mahkemeye çıkartarak, Palazzo Cenci ve Rocca Cenci’nin aile için bir cehennem olduğunu gösterdi.
Romantizmin ilham kaynağıStendhal, Percy Shelley, Dumas gibi romantikleri çok etkilemiş olan Guido Reni’nin bu portresinin Beatrice Cenci’ye değil, Elisabetta Sirani’ye ait olduğu da söylenir. Sirani, 17. yüzyıl İtalya’sında yaşamış bir feminist ressamdı ve 27 yaşında öldürülmüştü.
Calidonia adlı bir hizmetçiye göre Beatrice bir gün “yakılmak istemiyorum!” (ensest iması) diye feryat ederek babasının odasından kaçmıştı. Avukat zaten mahkemede kontun kızına tecavüz ettiğiyle ilgili sayısız imada bulunmuştu, ancak işkence altında bile konuşmayı reddederek masum olduğunu iddia eden Beatrice, bu konuda sadece üvey annesi Lucrezia’nın kendisini “göreceksin, sonunda senin de namusunu kirletecek” diye uyardığını söylemekle yetinmişti. Tecavüzün gerçekleşip gerçekleşmediği hukuken önemliydi, çünkü babasını öldürmek gibi büyük bir suçun tek hafifletici nedeni bu olabilirdi.
Cenci ailesinin bir zorbanın elinde bitmek bilmez bir eziyet ve aşağılama yaşadığı tanıkların sözlerinden anlaşılıyordu. Örneğin Kont Cenci’nin bir çeşit uyuz hastalığı vardı. Bedeninin her tarafını sürekli olarak nemli bir bezle kaşımak gerekiyordu. Evdeki kadınların nefret ettiği bu görev, sık sık Beatrice’ye düşüyordu. Zaten Girolama adlı bir hizmetçiye göre “Signor Francesco evde sırtında sadece bir gömlekle dolaşma âdetindeydi”. Kont Cenci’nin kamçısını ikide bir şaklatma, karısını ve oğullarını aşağılama veya dövme gibi başka alışkanlıkları da vardı.
Dava süresince cinayet kurbanı herhangi bir sempati toplamadı. Ancak bir babanın çocukları ve eşi tarafından öldürülmesi, bütün ataerkil kültürlerde olduğu gibi Roma’da da günahların en büyüğüydü. İdam kararındaki gecikme, Papa VIII. Clemente’nin karar vermekte zorlanmasına bağlandı. Kimilerine göre ise Papa, tam tersine Cenci ailesinin malvarlığına el koymak için olayı fırsat bilmişti.
Sinemaya nasıl yansıdı?1969 tarihli Beatrice Cenci (ya da yaygın bilinen ismiyle The Conspiracy of Torture), Cenci ailesinin içinde yaşanan cinayeti ve ardından bunun Roma Katolik Kilisesi’nde yarattığı sarsıntıları işleyen bir film.
Sonunda 10 Eylül 1599’da Roma büyük idama hazırlandı. Giacomo, henüz 12 veya 17 yaşında olan küçük kardeşi Bernardino, Lucrezia ve Beatrice, Roma’nın en kalabalık caddelerinden Via San Celso’dan geçtiler. Yol boyunca zavallı Giacomo’nun çıplak bedenine kızgın penslerle yapılan işkence devam etti. Nihayet Castel Sant’Angelo meydanındaki idamlar için kurulan platforma çıktılar. Genç Bernardino ölümden kurtulmuştu ama annesi, ağabeyi ve ablasının ölümünü seyretmeye mahkum edilmişti. İdam sehpasına çıkarılan Lucrezia, daha kılıç darbesi ensesine inmeden kendinden geçti; oğlu Bernardino da bayıldı. Ardından cellat Beatrice’nin kafasını kestiğinde kalabalıktan hıçkırıklar yükseldi. Giacomo’nun ise başı tek bir sopa darbesiyle ezildi, cesedi parçalandı, her bir parça kasap çengellerine asıldı.
Beatrice’ye duyulan sempati hiç yok olmadı. O dönemde, acıma duygularını uyandırması için 16-17 yaşında, masum bir kız olması gerekiyordu. Bugün kadınlara acımak için onlardan melek olmalarını beklemiyoruz. Beatrice, zalim bir babanın elinden kurtarmak için bir cinayet planı hazırlayan, köşeye sıkışmış 22 yaşındaki bir genç kadındı. Yasal suç ile ahlaki masumiyet arasındaki çelişkinin bir örneğiydi. Yaşarken, hatta yargılanırken bile kendi sesi hiç duyulmamıştı. Ama yüzyıllar sonra Fransız yazar Antonin Artaud ona oyununda şunları söyletmişti:
“Beni istediğiniz gibi suçlayın ama suçsuzum… Adaletinize göre, babamın ölümünden sorumlu olduğumu hiç kuşkusuz kanıtlayacaksınız. Ama başka bir adalete göre masumum; bunun aksini asla kanıtlayamayacaksınız. Bilmediğiniz, yönetemeyeceğiniz bir adalete göre”.
Referans
Düşmüş bir meleğin ardından
Öykü ve tiyatro: Sadece birkaç örnek: Percy Shelley’nin 5 perdelik trajedisi The Cenci (1819), Stendhal’ın 1837’de yayınlanan öyküsü Les Cenci (sonradan Chroniques Italiennes kitabına aldı), Alexandre Dumas’nın öyküsü Les Cenci (Crimes Célèbres adlı kitaba aldı, 1853), Nathaniel Nawthorne’un The Marble Faun adlı romanı (1860), Antonin Artaud’nun oyunu Les Cenci (1935), Alberto Moravia’nın oyunu Beatrice Cenci (1958).
Sinema: 1908’deki Béatrix Cenci adlı kısa filmden 2011’deki İtalyan filmi Beatrice Cenci, una storia maledetta’ya kadar, hepsinin adı Beatrice Cenci olan 6 filme ilham verdi. En çok yankı uyandıranı, İtalyan yönetmen Lucio Fulci’nin yazıp yönettiği oldu (1969).
İnsan bir kültürü ne kadar iyi bilir ve anlarsa, başka kültürleri de anlaması o denli anlam kazanır. Millet ve din esasında bakınca farklılıklar daha fazla ortaya çıkarken, kavramlar ve kurumlar çerçevesinde tarihe bakınca başka ortak noktalarla karşılaşılmaktadır. Topkapı Sarayı’ndan Pekin’deki “Gök Tanrısı Sunağı”na…
Çin bir zamanlar tarih derslerinde Asya’nın batısından Orta Asya’ya bakarken, Türk devletlerinin işlerini bozan bir halk olarak görünürdü. Hatta dilleri ve yazıları bize ne kadar uzaksa, kültürlerinin de aynı derecede uzak olduğu düşünülürdü. Şimdi tabii dünya değişti. Çin’e seyahat edenlerin sayısı arttı, bize de epey turist geliyor. Ama karşılıklı anlayış ne kadar gelişti bilmiyorum.
Örneğin İstanbul’daki Topkapı Sarayı’nın veya Pekin’de imparatorluk saraylarının yönler açısından nasıl bir eksen üzerinde durduğu sorulsa pek bilemeyiz. Halbuki ikisi de kabaca kuzey-güney ekseni üzerine kurulmuştur. İstanbul’dakine nasıl Topkapı Sarayı deniyorsa, Pekin’dekine de Türkçede Saklıkent denmektedir. Aslında imparatorluğun şaşaasını yansıtan bu saraya Çince adıyla Gugong (eski saray) denilmektedir. İstanbul’da da yeni yapılan sarayın adı Topkapı olunca, bugünkü Beyazıt civarında olan önceki saraya Eski Saray denilmişti. Kısacası bu yapılarda hükümdarlık alanı ile ibadet alanı birbirine yakın ama ayrıdır.
Topkapı Sarayı’nın cümle kapısının güney taraflarında Sultanahmet Camii bulunmaktadır. Hatta padişahlar Cuma alayı öncesi güneybatı taraflarında olan Ayasofya Camii’ne, sonraları da güneydeki Sultanahmet Camii’ne doğru yol alırlardı. Benzer bir durum Pekin’deki Çin imparatorları için de sözkonusudur. Onlar da Saklıkent’in güneyinde “Gök Tanrısı Sunağı” diyebileceğimiz Tian Tan’a giderlerdi. Bazen burasının adı Türkçeye “Cennet Tapınağı” diye de çevrilirse de, 273 hektar bir alanı kaplayan bu park bir tapınak değildir. Bugün görülen yapı, 15. yüzyılda Ming imparatorları döneminde inşa edilmiş, zamanla yapıya bazı ilaveler yapılmıştır. Her iki saray da aslında Dolmabahçe veya Buckingham Sarayı gibi yekpare bir yapı değil, geniş bir alanın barındırdığı yapı topluluklarından oluşur. Onun için de ilave yapmakla sarayın ana hatları değişmez. Kısacası hem Saklıkent ve Gök Tanrısı Sunağı hem de Topkapı Sarayı, üç avlu etrafında kümelenmiş ayrı ayrı binalardan oluşurlar. Gök Tanrısı Sunağı’nın bahçesi, bizim Gülhane Parkı gibi insanı cezbeder ve günümüzde hafta sonlarında insanlar için bir mesire yeri halini almıştır.
Ancak bütün bu oluşumlar salt benzerliklerden meydana gelmez. Çin inancına göre “yer” dört köşeli, “gök” ise kubbe şeklinde yuvarlak olduğu için insanı cezbeden bu parkın “göğe” işaret eden kuzey tarafı yuvarlak, “yer”e işaret eden güney tarafı kare gibi köşelidir. Bu büyük bahçenin de güney tarafında imparatorların Gök Tanrı’ya (Tian) kurban sundukları bir alan vardır. İmparatorlar Gök Tanrı’nın oğlu olarak görüldükleri için, bu oğullar yılda bir kez kış gündönümüne rastlayan günde yapılan bir törenle burada “ataları” ile konuşmuş olurlardı. Sabah saat dördü çeyrek geçe başlayan tören için bütün saray 1 yıl boyunca hazırlanırdı. Sunak alanının sarayın güneyinde olması ise tarımsal bir toplumda güneşin ayrıcalıklı bir yer tutması ile ilgilidir. Bu parkın en önemli kısmı “Gök tanrısının kalbi” denilen özel bir taştan yapılma terastır ve üç yuvarlak kattan oluşur. Her kat arasında dokuz basamak vardır. Gittikçe küçülen bu üç dairevi terasın yerlerindeki taşlar da dokuzun katmanları olarak bir merkez etrafına döşenmiştir. Tam merkez, hükümdarın hem “babası” ile konuştuğu hem de bir çeşit dua ettiği noktadır. İşte bu noktada imparator bilinçdışı âleme girer ve bu işlevi yerine getirmek için de önceden kendisi için hazırlanmış mekanlarda bir çeşit oruç tutar, temizlenirdi. Kadim Türkler de tahta çıkma törenlerinde Tanrı’dan kut alabilmek için böyle “bilinçdışı” bir âleme özel bir törenle girerlerdi. Hükümdarın oturduğu ak keçeyi kaldıran beyler ipek bir urganla sanki onu boğacak gibi yapar ve ona kaç yıl hükümdarlık yapacağını sorarlarken onun dosdoğru cevap verememesinden onun bilinçdışı âlemde Tanrı’ya yaklaşmış, “kutlanmış” olduğunu anlarlardı.
Benim zaman içinde öğrendiğime göre insan bir kültürü ne kadar iyi bilir ve anlarsa, başka kültürleri de anlaması o denli anlam kazanır. Kısacası millet ve din esasında bakınca farklılıklar daha fazla ortaya çıkarken, kavramlar ve kurumlar çerçevesinde tarihe bakınca başka ortak noktalarla karşılaşılmaktadır.
Haydar Mirza Duğlat’ın tarif ettiği Moğulistan’ın, bugünkü Moğolistan Cumhuriyeti sınırları ile ilgisi yoktur. O, Kaşgar merkezli kendi ülkesinden “Moğulistan” diye söz etmiştir. Tarihi coğrafya ile öğrenirken, o coğrafyaya nereden bakıldığı da önemlidir.
Okulda, “tarih zaman ve mekan işidir” diye öğrenirdik. Zaman tamam da, me kanı coğrafya olarak değil, sadece bilgiolarak öğrendik. “Nerede?” sorusunun cevabı, ya şehir ya ülke olurdu.
Coğrafyanın değişen ve değişmeyen yanlarını hiç öğrenmedik. Aslında en değişmeyenler dağlardır. Akarsular mecralarını değiştirebilir. Örneğin bugün sadece Aral Gölü’ne akan Amuderya’nın, bir zamanlar Özboy adında bir kolu vardı ve bu Hazar Denizi’ne akıyordu; 16. yüzyılın sonlarında artık kurumuştu.
Öte yandan konum değiştiren göller de vardır; örneğin Taklamakan çölünün doğusundaki Lobnor gölü gibi. Zamanla gölün yatağı kaydığı için Sven Hedin bu göle “Wandering Lake” (seyyar göl) demişti.
“Su akar yolunu bulur” derken, suyun kayarak yol ve yer değiştirdiğini anlar ve biliriz. Ama ülkeler kayar mı? Tarihte buna en güzel örneğini Moğolistan ile Moğulistan arasındaki fark oluşturur. Batı literatüründe Latin harflerinin bir cilvesi ile oluşan bu farklı yazım şekli, Arap harfleriyle yazılan dillerde görülmez. 16. yüzyılın ortalarında Keşmir’de hükümdarlık yapmış olan Haydar Mirza Duğlat, kendi yurdu konusunda bizi aydınlatır. Aslında aydınlatırken de şaşırtır. Onun zamanında Moğulistan’ın sınırları batıda Taşkent’ten, Sırderya’nın aşağı vadileri yoluyla bugün Tacikistan’da bulunan Hocend’in biraz kuzeyinden geçer; Kırgızistan’ın kuzey taraflarındaki Talas vadisi üzerinden Balkaş gölü civarından Tarbağatay dağlarına dayanırdı.
Kısacası Haydar Mirza Duğlat’ın tarif ettiği Moğulistan’ın, bugünkü Moğolistan Cumhuriyeti sınırları ile ilgisi yoktur. O, Kaşgar merkezli kendi ülkesinden “Moğulistan” diye sözetmiştir. Aslında bugünkü Moğolistan’dan, Çinggis Han döneminden sonra Müslüman olan ve Türkçe konuşan Orta Asya’nın batısındaki ahali tarafından “uluğ yurt” diye sözediliyordu. Ama Haydar Mirza’nın bugünkü Moğolistan bölgesini içeren bölgelere de Moğulistan dediğini görüyoruz. Onun için her ikisi de Moğulistan veya Moğolistan’dı. Ancak burada Taşkent’e kadar uzanan bir Moğolistan’dan sözedildiğine dikkati çekmek gerekiyor.
Bu çerçevede haritaya dikkatle bakınca, burada aslında bugünkü Moğolistan’ın batı ve güneybatısından Taşkent’e kadar uzanan ve 4045. enlemlerden geçen bir step kemeri olduğunu görüyoruz. Sanki bu bölge otlaklar ve step açısından bugünkü Moğolistan’ın bir uzantısı gibi gözüküyor. Bu açıdan bakınca 13. yüzyılda ve sonrasında bütün bu bölgeye Moğolistan denmiş olduğunu anlıyoruz. Nitekim 1400’lerin başında Emir Temür’ü ziyaret etmiş olan İspanyol elçisi Clavijo da Amuderya’nın doğusundan Moğolistan diye bahsetmektedir. Öte yandan Haydar Mirza Duğlat, bu bölgenin yerleşim yerleri olarak bugün Kırgızistan’da olan Balasağun’u ve yine bugün Urumçi’nin kuzeybatısında olan Gulca şehrini de saymaktadır.
Görülüyor ki Clavijo ve Haydar Mirza Duğlat için Moğolistan, bizim bugün bildiğimizden çok daha geniş bir alanı kapsamaktadır. Daha sonra bu bölgeler yeni kurulan Moğol devletinin batıya uzanan toprakları, yani Moğolistan olarak bilindi. Burası Çinggis Han zamanında yapılan ilk üleştirmede Çağatay Han’ın hissesine düşen bölge idi. 1252 ile başlayan Möngke Han döneminden sonra memleket genişledi ve Büyük Kağanlık (Çin), İlhanlılar (İran), Altın Orda ve Çağataylılar adları ile yeni bir üleşim gerçekleşti.
Duğlat ve Clavijo’ya bakarsak, Çağataylılar kendi ülkelerine Moğolistan demeye devam etmişlerdi ama İlhanlılar İran’a Moğolistan demediler. Nitekim Reşideddin (14. yüzyıl) “Bugün Moğolistan denilen bölge Uygur ülkesi sınırlarından Hıtay (Çin) ve Mançurya’ya kadar uzanır” demekle İran’dan gözüken Moğolistan’ı anlatır bize. Bu Moğolistan ise bugünkü Moğolistan Cumhuriyeti’ni ve ÇHC’deki İç Moğolistan’ı kapsar. Demek ki tarihi coğrafya ile öğrenirken, o coğrafyaya nereden bakıldığı da önemlidir.
Din, biliyorsunuz insanların maddi ve manevi ihtiyaçlarına cevap vermek üzere ortaya çıkar. Tabii sizin dininiz evreni yaratan varlığın emrettiği gerçek din, o ayrı, ben sizin dininiz dışındaki dinlerden bahsediyorum; yoksa sizin din zaten biliyorsunuz ki esas din. Zaten esas din sizinki olmasa niye inanasınız değil mi ya?
“Bir ihtiyaca cevap verir” derken, iyiden iyiye pazarlamacı kafasıyla da düşünmemek lazım gelir: Bunlar toplumsal ihtiyaçlar olmalı. Daha doğrusu, bireysel olarak manevi bir ihtiyacı tatmin ederken, toplumsal olarak maddi bir ihtiyacı karşılamalı. Yani buradan ne anlıyoruz? Bireylerin tek tek maneviyatları, toplumun maddiyatını belirler. Anlamlı gibi bir laf ettim; dilerseniz Instagram’da falan paylaşabilirsiniz. Ama adımı yazmazsanız sevinirim çünkü laf anlamlı gibi olsa da ne anlama geldiğini ben bilmiyorum. Ama yine de anlatmayı deneyeyim. Bunun için de bu ay biraz Doğu’ya, egzotik denilen coğrafyamız Hindistan’a bakalım. Tabii her ülke için doğusundaki şey egzotik. Biliyorsunuz Japonlar için de Kaliforniya egzotik. Basbayağı Trabzonspor gibi bir şey bu egzotiklik.
Şimdi nereden baksanız bundan üç bin yıl kadar önce Hindistan’da üretim ilişkileri nüfusun büyük bir çoğunluğunu köleleşmiş durumdadır. İnsanlar sırf hayatta kalmak için kendilerini köleleştiren varlıklı bir kesim için gece gündüz çalışmakta ve hayatları boyunca da bu durumdan kurtulamamaktadır. Resmen her gün sabahtan akşama kadar çalışıyor, anca karınlarını doyuruyor ama yine de hep borçlu kalıyorlar yani. Ha, iş güvencesi var anladığım kadarıyla, köleliğin garanti, kovulmuyorsun ama iş güvencesini saymazsak son derece kötü şartlar. E, bu şartları insanlara kabullendirmek için insanları kendilerini iyi hissetmesini sağlamak gerek. Adamları daha da borçlandırmak için kredi kartı dağıtsan olmaz, o dönemde bankacılık hizmetleri bu kadar yaygın değil, her yerde pos cihazı yok. E, tiyatroyla falan da bir yere kadar oyalayabiliyorsun. İşte bu durumda ortaya dinin insanları rahatlatıcı etkisi giriyor. Giriyor giriyor da, köle de olsan bu Brahmanizm’in vaatleri seni kesmemeye başlıyor. Zaten karışık da bir din, her şey birbirine girmiş; Brahma adam mı, mevkii mi, mevkii ise onun karısı nasıl oluyor, karısı aynı zamanda kardeşi mi, neler oluyor? Görüyorsunuz işte diğer dinler hep böyle garip işlerle dolu. Köleler belki de bu garipliği fark ediyor.
E, ne yapıyor insanlar? Başlıyorlar böyle zamanlarda hep yaptıkları gibi homurdanmaya. Zaten o homurdanma aşaması önemli. O aşamada bir şeyler yapılmazsa o homurdanmalar söylenmelere, söylenmelere sloganlara, ağaçlar ormana dönüşüveriyor, ortada düzen müzen kalmıyor, ayaklar baş oluyor. Ha, ama o homurdanmalar sırasında bir önlem alınır da homurdananların dikkati başka bir tarafa çevrilirse ne oluyor? Akıllı ya da akılsız başların cezasını ayaklar çekmeye devam ediyor. İşte aklımda kaldığı kadarıyla Budizm de tam bu sırada doğuyor. Artık ben diyeyim milattan önce yedinci yüzyılda, siz deyin “yok canım o kadar eski değildir, altıncı yüzyıl falandır”, Budizm ortaya çıkıyor. Peki bu Budizm’in vaadi, reklamcı tabiriyle “unique selling proposition”ı nedir?
Öncelikle “hayatımızı, bu dünyadaki düzenimizi değil ruhlarımızı kurtarmaktan başka bir amacımız olmamalı” diyor Budizm. Hayat boş, yaşamak zaten bir zulüm, yıllar yılı dert yolunda ne ilk ne de sonuncuyuz, kahrediyor hayat bizi, acıların çocuğuyuz. Türkiye’ye Budizmi kim getirdi bilmiyorum ama isim olmasa da felsefe olarak yaygınlaşmasına neden olanın Küçük Emrah olduğunu ileri sürmek yanlış olmaz bence.
E, şimdi kölesin, mevcut Brahmanizm’den sana bir fayda gelmeyeceği de ortada; tam homurdanmaya başlamışsın, birdenbire birileri çıkıp sana Nirvana’ya ulaşmak için hayatı boş vermen gerektiğini söylemeye başlıyor. Valla şıp diye mi bilmiyorum ama homurdanmalar kesiliyor; köle sahipleri maden bulmuş gibi atlıyorlar bu yeni dinin üzerine. Fakirlik, iki lokma bir hırka ve hatta lokma da neymiş, hırkadan bizenecilik gibi başlayan Budizm, basbayağı imparatorlukların resmî dini olmaya başlıyor. Hoop gelsin tapınaklar gitsin ritüeller, başlasın hiçbir işe yaramadan bütün gün oturup, hükümdarların hediyeye boğduğu ruhban sınıfları. Buda heykelleri falan hep bu dönemin işi. Neticede Budizm de Hindistan köleci sisteminin yaşamaya devam etmesini sağlayan önemli bir unsur oluyor. Tabii herhâlde o dönemin Budistleri yaptıklarının cezası olarak sonraki reenkarnasyonlarında tribün amigosu olarak falan dünyaya geliyorlar.
Yakın geleceğin Çinggis Han’ı Temücin, aralarında Müslümanların da bulunduğu birbirinden farklı 19 arkadaşıyla birlikte Balcuna Gölü’nün yakınlarına kaçar. Orada “bu işten muzaffere çıkarsam hep sizinle birlikte olacağım. Eğer sözümden dönersem bu su gibi [bulanık] olayım” diyerek suyu içer. Yanındakiler de aynı bulanık sudan içer ve efsane gerçeğe kavuşur.
Hayatta bazı anlar vardır, her şeyin dibe vurduğunu ve bittiğini hissedersiniz ama bir taraftan da çıkış yolu, bir ışık umarsınız. İşte üç yıl sonra Çinggis Han ünvanını alacak Temucin’in 1203’te başına gelen de böyle bir şeydir. Bazen başarısızlık ile başarı arasındaki çizgi böylesine yakındır.
Aslında 15-20 senedir gittikçe artan bir popülarite ile kendisine bağlı olanların sayısı gittikçe artan Temuçin’in bu başarısı yanında, kendisine karşı olanların sayısı da kabarmıştır. Hatta o zamana kadar hep Temucin’i destekleyen ve karşılığında da onun desteğini almış olan Ong Han ile araları açılmak üzeredir. Ong Han artık Temüçin’in kendisi için bir tehdit oluşturduğunun farkındadır ve bir gece ansızın birlikte kurmuş oldukları karargahtan ayrılıverir. Böylece ayrılık sinyali verilmiş olsa da, o zamanın kaygan ilişkileri içinde Ong Han’ın oğlu daha evvel gelin olarak vermek istemediği kızını bu kez vermeğe hazırmış gibi bir haber gönderir. Ancak bu bir tuzaktır. Daha sonra kendilerine bu hizmetlerinden dolayı tarhanlık unvanı (tarhan olan vergilerden muaf ve dokuz suç işleyinceye kadar da dokunulmazlık kazanmış olurdu) verilecek olan iki sığır çoban Temücin’i durumdan haberdar ederler. Temücin haberi alınca yanındakilerle doğuya doğru kaçar; aç bilaç, yorgun ve bitkin halde bugün Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuzeydoğusunda Rusya Federasyonu’na yakın yerlerde bulunan Buir Gölü civarında, balçıklı suları ile bilinen Balcuna gölünün kenarlarına sığınır. Bu zor zamanda Temücin’in yanında sadece 19 kişinin bulunduğu konusunda kaynaklar hemfikirdirler. Sazlık ve durgun bir göl olan Balcuna’ya vardıklarında artık azıkları da tükenir. Temücin’in kardeşi Kasar bir yabani at (kulan) avlar; taşları sürterek ateş yakarlar ve hayvanın derisine kazan şekli verip kulan etini pişirip yerler.
Tam o sırada yanlarında 1000 kadar koyun ve bir beyaz deve ile Hasan beliriverir. Müslüman olan Hasan, bugünkü İç Moğolistan’ın başkenti Hohhot civarında bulunan Önggüd Türklerinin yanından gelmektedir ve avcılık için uygun olan Balcuna-Buir bölgesinde getirdiklerinin karşılığında samur ve sincap derisi almayı planlamaktadır. Hasan’ı böylece Balcuna’daki 19 kişiden bir olarak görüyoruz. Ancak o sırada ekipte iki Müslüman daha vardır: Cafer Hoca ve Danişmend Hacib. Daha sonra (1218) bu iki kişi de Harzemşahlara giden kervanda bulunacaklardır. Cafer Hoca o zamanlar Kuzey Çin’i idare eden proto-Mançu Jin (1115-1234) sülalesine birçok kereler elçi olarak gönderilmiştir. O dönemlerde bugünkü Kızılay-Kızılhaç mensupları gibi tüccarların dokunulmazlığı vardır. Onun için de diplomatik ilişkilerde elçi görevini de üstlenirler. Hatta anlaşılan onları diğerlerinden ayıracak bir şekilde giyiniyorlardı ki, Temücin de bir keresinde çok yakın birini düşman esaretinden kurtarmak için tüccar kılığına girmiştir. Bu Müslüman tüccarların varlığı ve diplomatik seferlere gönderilmeleri, Çinggis Han’ın ticarete bakışını göstermektedir.
Bugünden Balcuna’da, Temucin’in yanında kimler var diye bakacak olursak, sanki özellikle seçilmişler gibi bir izlenime kapılırız. Ekipte, daha sonra Orta Asya’da vergi işlerinden sorumlu olacak Çinkay ve Karadeniz’in kuzeyine yaptığı başarılı seferleri ile bilinen Sübedey bulunduğu gibi, Temücin’in o sıradaki en güçlü hasımı olan Ong Han sülalesine mensup kişiler de vardır. Ayrıca Altan Hanların devrilmesinden memnuniyet duyacak olan Hıtay sülalesi mesubu iki kardeş de aralarındadır. Temücin’in güçlük içinde olsa bile, daha başlangıçta Asya’nın her tarafından ona taraftar olan kişilere umut kaynağı olması dikkati çekicidir.
İşte içinde bulundukları bu zor durumda Temücin, “bu işten muzaffere çıkarsam hep sizinle birlikte olacağım. Eğer sözümden dönersem bu su gibi [bulanık] olayım” diyerek suyu içer. Orada bulunan herkes bu durumdan çok etkilenir ve bu durum onlara güçverir. Onlara “Balcunalılar” denmiştir. Bir rivayete göre burada bulunan herkes bu bulanık sudan içmiştir ve sonra evlatları da yaşam boyu bu ayrıcalıktan yararlanmıştır. Herhalde arşivlerde daha nice “Balcunalar” vardır.
‘1071’de Anadolu’nun kapısı Türklere açıldı…’ Tarih ezberlerimiz arasında yer alan bu cümle, Malazgirt zaferini milat kabul eder. Halbuki bizim tarafta İbnü’l-Esir ve Evliya Çelebi’den, Bizans kaynaklarında ise birçok belgeden öğrendiğimiz gibi, Selçuklu Türkleri hem Malazgirt öncesi hem sonrasında Bizanslılarla içli-dışlı yaşamışlar ve çoğu kez onların yanında kendi dindaşlarına karşı savaşmışlardı.
Anadolu Selçuklularının Bizans başkenti Konstantiopolis ile ilişkisi pek hatırlanmaz. Halbuki Türkistan, İran, Horasan bölglerinde kurulup hızla batıya doğru yayılan bu devletin hükümdarları, devlet adamları, tüccarları, askerleri ve bir dereceye kadar halkı, komşu devletin başkenti Konstantinopolis’i iyi bilirlerdi. Anadolu da kurulan Selçuklu devletinin birçok sultanı bu kenti ziyaret etmiş bazıları burada epey vakit geçirmişti. Gerçi biz Selçukluların Anadolu coğrafyasında kurulan kolunu modern dönemlerde Anadolu Selçukluları olarak anar ve bu coğrafyanın dışında pek düşünmeyiz. Ancak sanırım bu düşünce çok doğru değil.
Selçukluların Bizans başkenti ile ilişkisi şaşırtıcı bir şekilde devletlerinin kuruluş döneminde başlar. Selçuklu Devleti’nin kurucuları olan Tuğrul ve Çağrı Beyler adına ilk hutbe 22 Nisan 1037’de Merv şehrinde Çağrı Bey adına, bundan 1 ay kadar sonra Nişabur’da Tuğrul Bey adına okunmuş. Cuma namazlarında camide hükümdarın adını anmak ve onun saltanatı için dua etmek İslam devletlerinin en önemli geleneklerinden biri. Ayrıca hükümdarların iktidarlarının en önemli işaretlerinden biri kabul ediliyordu. Bu nedenle hutbe okutmak adeta devletin kuruluşuna işaret eder. İşte 1037 yılında okunan ilk hutbeden 13 yıl sonra da İstanbul kentinde Tuğrul Bey adına bir hutbe okunuyor. Bu sefer iktidarın değil bu kentteki Müslüman kolonisinin koruyucusu olduğu ilan ediliyordu.
Türkmenistan başkenti Aşkabat’taki Tuğrul Bey heykeli.
Olay şöyle anlatılır. Tuğrul Bey, Gürcü Kralı Liparit’i Kafkasyaya yapılan bir seferde esir alır. Bu Ortodoks kralı kurtarmak için giden Bizans elçileri yetişemeden kral eserat bedelini sonra ödemek şartı ile serbest kalır. Bu şaşırtıcı jest üzerine dönemin Bizans imparatoru IX. Konstantinos Monomahos, aslında Emeviler zamanından beri var olduğunu bildiğimiz Konstantinopolis Mescidini tamir ettirip burada namaz kılınmasına müsaade ediyor ve bu mescidde Tuğrul Bey adına hutbe okutuyor. Yıl 1049-1050, İbn El-Esir bunun tarihini hicri takvime göre veriyor bize, Miladi karşılığı iki yıla denk geliyor. Bu mescit muhtemelen bugün Unkapanı, Cibali adını taşıyan semtte Haliç kıyısına yakın bir yerlerde idi. Evliya Çelebi buradaki Sirkeci Tekkesinin bu Bizans başkentindeki mescidin yerinde olduğunu iddia eder. En azından 17. yüzyıl İstanbul’unda bu şekilde düşünülüyor olmalıdır. Bugün İslam dünyasının en kalabalık kentlerinden biri olan İstanbul’da hikâye pek hatırlanmaz. İstanbul’da adına hutbe okunan ilk Türk hükümdarı Tuğrul Bey’in adı kentte herhangi bir yerde yaşamaz.
Evliya Çelebi, Tuğrul Bey adına okunan hutbe için Sirkeci Tekkesi’ni işaret ediyor.
Selçuklu-Bizans ilişkilerinin başladığı nokta bu hutbe olayıdır. Devamında Selçuklular hızla batıya doğru geniş bölgelere yayılır. Onların en güçlü grupları olan göçebe Türkmen aşiretleri de Anadolu yaylalarına akar. Bu seferlerde zaman zaman Bizans zaman zaman Selçuklular esir düşer çok tuhaf olaylar da yaşanır.
1070’te yapılan bir seferde Bizans komutanlarından Manuel Komnenos Selçuklulara esir düşer. Ancak onların Erbasan isimli Selçuklu hanedanından bir emiri ikna ederek hem kendi serbest kalır hem beraberindeki adamlarla emiri İstanbul’a götürür. Emir Erbasan Selçuklu hanedanının İstanbul’a gelen ilk ferdidir. Erbasan’ın ardından onu yakalamak için Anadolu’ya giren Afşin Bey onun başkentte olduğunu öğrenince büyük bir ordu ile birçok Anadolu şehrini yağmalamış ve ardından bugünkü Kadıköy önlerine gelip imparatora Erbasan ve yanındakileri teslim etmesini istemiştir. Olumsuz cevap alınca yapabileceği fazla bir şey yoktur. Koca bir deniz İstanbul Boğazının arkasında olan kente daha fazla yaklaşamaz geri dönmeye karar verir tekrar Anadolu kentlerini yağmalayıp Ahlat’a çekilir.
Yazmadaki TürklerBizanslı tarihçi Skilitzes, ünlü yazmasında (11. yüzyıl) Amorium önünde savaşan Arap ordusundaki Türkleri tasvir ederken üstlerine ‘Türk’ notu düşmüş.
Erbasan Malazgirt savaşı seferine katılmış ancak savaştan önce Erzurum’dan İstanbul’a geri gönderilmiştir. Bu arada Erbasan uzun süre Bizans başkentinde önemli bir isim olmuş ve 1078 yılında İmparator Nikephoras Botaniates’in tahta çıkmasına yardım etmiştir. Ona destek veren Selçuklu askerleri ile birlikte Botaniates’i başkente getirmiş Selçuklular uzun süre Üsküdar’da kalıp eğlenceler düzenlemişlerdir. Önde gelenleri ise İstanbul’da ağırlanmıştı. Selçukluların Üsküdar ve Kadıköy’de bir hatırası yoktur.
En eski İstanbul
Rahip ve gezgin Boundelmonti’nin İstanbul gravürü, bugüne kalan en eski harita olarak Fransa Ulusal Kütüphanesi’nde korunmakta.
1071’de yapılan Malazgirt Savaşında da aslında ilişkiler doruk noktasına ulaşır. Savaş Selçukluların Anadoluya yaptığı akınlardan rahatsız olan Bizans yönetiminin büyük bir sefer düzenleyip bu soruna son verme arzusu ile başlar. Aslında Türkmenler uzun süredir Anadolu’dadır. Şehirlerden çok yaylalar ve otlaklarda ilerleyen bu göçebe gruplar ile Bizans yerleşimleri arasında bir süre sonra sürtüşmeler başlar.
Tuğrul Bey parası Türkmenistan parası Manat’ın birlik banknotlarında Tuğrul Bey figürü bulunmaktadır.
Bizans ordularını İmparatoriçe ile evlenip imparator unvanı alan Romanos Diogenes idare eder. Orduda Bizans’a sığınan Selçuklular, Balkanlardan Türkçe konuşan ve Selçukluların akrabası sayılan Peçenek ve Uzlar, bazı Avrupalı halklarda bulunuyordu. Bizans ordugahına bir baskın yapan Selçuklular Peçenek ve Uzlarla karışmıştı. Bizans kaynakları bu halkların hem dillerinin hem giyisi ve tavırlarının birbirine çok benzediğinden bahseder. Bu savaşta Tuğrul Bey’in yeğeni Sultan Alparslan Bizans ordularını yener ve doğrudan imparatoru esir alır. Esir düşen Bizans imparatoru sadece sözüne güvenilerek serbest bırakılır. Ancak onu kendi rakipleri feci şekilde cezalandırırlar. Tahtan indirilen imparatorun gözleri kızgın demirlerle dağlanır. Yüzünde oluşan korkunç yaraların tedavi edilmesine izin vermezler. İmparator İstanbul’da bugün Kınalıada denen adanın tepesindeki Metamorphosis Manastırı’na kapatılır. Onu imparator yapan eşi de aynı hücrededir. Malazgirt Savaşının Bizans lideri çok geçmeden bu manastırda ölür ve defnedilir. Manastır hala varlığını devam ettirse de İmparator’un mezarı kaybolur.
Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey’in adına basılan madenî paranın ön ve arka yüzleri.
Selçuklu Sultanı Alparslan da çok uzaklarda ele geçirdiği bir kalenin komutanı tarafından öldürülür. Anlatılan hikayeler çok çeşitli ve tuhaftır. Vefat eden Sultan Merv kentinde babasının yanında bir türbeye defnedilir. Türbe de yanında bulunduğu medrese de zamanla harap olmuştur. Son yıllarda bazı ekipler bu meşhur hükümdarın türbesini bulmak için büyük çaba harcıyor. Kahramanların hazin sonuna rağmen Malazgirt giderek daha meşhur bir savaş haline gelir. Savaştan yüzyılllar sonra birçok yeni hikaye ortaya çıkar. Savaşan taraflar, hükümdarlar modern ideolojilerin de ilgisini çeker.
İmparator yeniktir. Bu nedenle çok hatırlanamaz. Hazin bir hikayenin kahramanıdır. Onu yok eden rakiplerini müsaade etseydi belki de bu yenilginin zararlarını telafi edebilirdi diye düşünenler vardır. Sultan Alparslan giderek daha da tanınan bir isimdir. Savaş modern Türkiye için de çok şey ifade eder. Savaş ve hükümdar yeni ülkenin başlangıcı gibi kabul edilir. Sultanın heykelleri Türkiye’nin bir çok meydanına yerleştirilir. Asırlar sonra bu coğrafyanın yeni devletinde doğan bir çok çocuk sultanın ismini alır. Bu arada çok uzaklarda Alparslanın öldüğü topraklarda 1991 yılında Türkmenistan Cumhuriyeti bağımsız bir devlet haline gelir. Artık sultan orada da meşhurdur. Yeni devletin başkentinde de Alparslan Türkmen’in heykelleri yükselir.
Türkmenistan-Aşkabat’taki Alparslan ve Melikşah heykelleri.
Savaş ve kahramanları bambaşka anlamlar kazansa da Malazgirt Savaşı sonrasında yaşananlar çok ilginçtir. Yenilen hükümdarlara merhamet sık rastlanan bir olay değildir. Roma Bizans imparatorlarının esir düşmesinin pek az örneği vardır. 1071’den sonra Selçuklular hayal edilemez bir hızla Anadolu’nun en batısına kadar yayılırlar. Artık Ege ve Akdeniz ve Marmara Denizleri sınırdır. Anladığımız kadarıyla 11. yüzyılın son çeyreğinde bütün Anadolu yarımadasında Selçuklular vardır.
İlk başkentleri antik Nikaeia kenti olur. Türkçesi İznik. Selçuklular ne derdi kesin bilinmiyor. Bu kent neredeyse İstanbul’un kapısı kabul edilebilir. Bizans uygarlığı ve Hıristiyan inancı açısından önemli bir merkez. Muhtemelen burayı başkent seçmeleri Selçukluların İstanbul’u kendileri için bir hedef olarak kabul ettiklerini gösteriyor. Bu ilk ilişkiler döneminde bir çok Selçuklu Bizans başkentinde hatta sarayında yaşıyor. Bunlar çok çeşitli şekillerde Bizans başkentine geliyor. Kimileri esir, kimileri köle, asker, tüccar, maceraperest, çapkın, bu kişilerin nitelikleri ve geliş yolları kaynaklarda belirtilmiyor. Hiç şüphesiz ismini bildiklerimiz var olanların çok azı.
Malazgirt’teki Alparslan heykeli.
Başkentteki Selçukluların bilinen en eski ismi Çaka ya da Çakan Bey. Bizans kaynaklarında Çakhas şeklinde yazılmış. Ne zaman ne ve şekilde Konstantinopolis’e geldiği bilinmez Danişmendname esir alınan bir bey olduğunu söyler. Başkentte büyüdüğü, sarayda yetiştiği kesindir. Prenses Anna Komnena tarihinde onun Homeros’u okuyup anlayacak kadar Rumca öğrendiğini, Bizans savaş taktiklerini ve geleneklerini bildiğini anlatır.
Çaka Bey ayrıcalıkları ve unvanlarını kaybedince Bizans devletinin başına bela oluyor. Hızla batı Anadoluda hem Müslüman Türklerden hem Rumlardan etrafında bir ordu ve donanma topluyor. İzmir tarafını ve bazı Ege adalarını alıp bir beylik kuruyor. Bizans devletinden tekrar eski unvan ve ayrıcalıklarını talep ediyor. Hatta imparatorun oğlu ile kendi kızının evlenmesini de istiyor. Yani açıkçası Bizans imparatorunun oğlunu damad olarak almak istiyor. Ama bu evlilik gerçekleşmiyor. Aynı kızımıdır bilinmez ama Çaka Bey bir kızını Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıçarslan’a verip onun kayınpederi oluyor. Çok yönlü ilişkiler ve Türk Rum karışık aileler için ilginç örnekler bunlar. Hiç şüphesiz sıradan ailelerde de benzer hikayeler vardır. Çaka ayrıca Balkanlarda yaşayan ve Türkçe konuşan Peçeneklere ulaşıp onlarla yakın ilişkiler kuruyor. Birçok maceradan sonra 1095 yılı dolaylarında damadı Kılıçarslan tarafından öldürülüyor. Küçük devleti ve İstanbul ile ilgili hayelleri de devam edemiyor. Çaka Bey İzmir’in ilk fatihi olarak hatırlanır ama eski bir İstanbullu olarak onu bilen azdır.
11. yüzyılın sonlarında Selçukluların tarihinde trajik olaylar gerçekleşiyor. Haçlılar Anadoluya ulaşıp hem Selçuklulara hem Rumlara kimsenin şahit olmadığı zulümler yapıyor. 1096-1097’de galiba Bizans kaynaklarında Sultanikon denen Selçuklu başkenti İznik düşüyor. Sultanikon Selçuklu başkentini ya da kentteki Selçuklu Sarayını tanımlıyor olabilir. Selçuklular Haçlı kuşatmasına dayanamayan şehri Bizanslılara teslim etmeyi tercih ediyor. Bir gece gizlice Selçuklu sancakları surlardan indiriliyor ve yerlerine Bizans sancakları çekiliyor. Karşılığında da kenti güven içinde terkederler.
Bizans mozaiğiAyasofya Müzesi’nde bulunan mozaik panoda Bizans’ın büyük hükümdarı 2. Ioannes Komnennos, ailesi ve Hz. Meryem ile birlikte tasvir edilmiş.
Bu kuşatma ve savaşda yüzlerce Selçuklu çocuğu anne ve babasını kaybedip kimsesiz kalıyor. Bazıları Bizans’a bazıları Haçlılara esir oluyor. Bizans devletinin eline geçenler ya da bunlara sunulanlar eski bir adet olduğu üzere soylu ailelere ve hatta saraya dağıtılıp oralarda yetiştiriliyorlar. Bu çocukların en meşhuru Aksukhos isimli biri. İmparator Aleksios Komnenos’a hediye edilen çocuk henüz dokuz yaşındadır. Ona İoannes adı verilip imparatorun oğlu İoannes Komnenos’un hizmetine veriliyor. Yaşıt iki çocuk, birlikte büyümüşler. Biri Bizans’a imparator oluyor öteki onun en güvendiği komutanı ve devlet adamı. Unvanı Sebastos ve Megas Domestikos. Yani batı ve doğu ordularının baş komutanı. Aksukhos Selçuklularla yapılan savaşlarda dahi Bizans ordularının başında olmuş. Adı İoannes ama eski Türk ismi ‘Aksuk’u da hep yaşatıyor. Kelimeyi sadece Bizans kaynaklarından okuduğumuz için Türkçe kökenini belirlemek güç. Akkuş mu? Eksük mü ? Niketas Khoniates onu iyi bir asker, cömert ve hayırlı işler yapan faziletli biri olarak tanıtır. Düşüncesinin soyluluğu ve terbiyesi ile herkesin sevgilisi haline geldiğini de eklemiştir. Hatta hanedana mensup kişiler bile onu gördüğünde atlarından iner imparatorlara gösterilen bir saygı ile onu selamlarmış.
Ioannes Komnenos
Ayasofya Müzesi’ndeki mozaik panoda resmedilen II. Ioannes Komnennos (detay).
İmparator II. Komnenos’a karşı bir taht darbesinde bulunan ablası Anna Komnena’nın girişimi bizzat Aksukhos tarafından şiddetle bastırılır. Prensesin inanılmaz servetini imparator Aksukhos’a hediye eder. Aksukhos bu hediyeye çok teşekkür edip konu ile ilgili konuşmak için izin ister. İmparator konuşmasına izin verince “Ablasını affetmesini ve onu göstereceği büyüklükle cezalandırmasını” tavsiye eder. Onun tavsiyesi ile bu darbeye katılan Komnenoslar affedilir ve el konulan servetleri geri verilir.
Aksukhos’un 1150 dolaylarında öldüğü tahmin edilebilir. Çocukları ve torunları Aksukhos aile adını taşımaya devam etmiştir. Trabzon Krallığının üçüncü hükümdarı İoannes Komnenos Aksukhos adını taşır. Bu durumda Aksukhos’un torunları ile Komnenosların Trabzon kolu birleşmiş olmalıdır.
Manuel Komnenos
Vatikan Kütüphanesi’nde bulunan Manuel 1. Komnenos el yazması minyatürü (detay).
Onun Bizans başkentinde yalnız olmadığını biliyoruz. Hiç şüphesiz benzer şekilde Bizans sarayında ve devletin en üst merciinde birçok Selçuklu genci bulunuyordu. Ancak onların aile isimleri ya da kökenleri ile ilgili bilgiler Bizans kaynaklarında korunmadıysa varlıklarını belirlemek imkansız gibidir. Belki gelecekte Bizans dönemine ait kitabeler ve diğer arkeolojik veriler bu isimler ile ilgili yeni veriler ortaya koyabilir.
Bizans hükümdar bir geçit töreninde.
Selçukluların Bizans başkentinde meşhur bir hatırası da bu sefer bir yapıdır. İmparator Aleksios Komnenos döneminde imparatorluk sarayında inşa edilen “Muhrutas” isimli bir köşk oldukça ilginç bir yapıdır. Muhtemelen mahruti bir çatıya sahip ya da islam sanatının pek sevdiği mukarnaslı bir örtü sistemi olan bu köşk Selçuklu ustaları tarafından inşa edilmişti. Şaka değil İstanbul’da bir Selçuklu Sarayı. Duvarlarında çiniler ve Selçuklu danslarını gösteren resimler olduğu anlatılır. İmparatorun kızı ve tarihçi Anna Komnena babasını en kederli zamanlarında Selçuklu dansları ve müziğinin teselli ettiğini anlatmıştır. Sarayda Selçuklu şehirlerinden gelmiş dans ve müzik gruplarının varlığı da düşünülmelidir. Acaba kent halkıda bu yeni komşunun dans ve müziğinden hoşlanıyormuydu? İstanbul sokaklarında Selçuklu türküleri duyuluyor muydu?
Sözü edilen köşk Büyük Saray’ın diğer yapıları gibi zamanla yok olmuştur. Modern araştırmacılar ancak Küçük Ayasofya Caddesi civarına olabileceğini iddia ederler. Belki gelecekte arkeolojik kalıntılarına rastlanabilir.
Dikilitaş’tan atlayıp ölen Türk’ün hikayesi Sultan Kılıçarslan 12. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’u ziyaretinde Manuel 1. Komnenos ile bir şehir gezisine çıkmış, o sırada Dikilitaş’a tırmanıp aşağı ‘uçabileceğini’ iddia eden bir Türk buradan atlamış, ancak yere çakılıp ölmüştü.
Erbasan’dan yaklaşık yüz yıl sonra başkente gelen Selçuklu hanedan mensubu önemli bir isim Sultan II. Kılıçarslan olmuştur. 1162 yılında yanında bin kişilik maiyeti ve Musul Atabeği Nureddin Mahmud’un kardeşi Miran ile birlikte Konstantinopolis’e gelmiş ve Bizansla Danişmedlilere karşı ittifak kurmaya çalışmıştır. Bu da şaka değil Bizans devleti ile Anadolu’nun zaptedilemeyen Türk emirlerine karşı ittifak arayışı. Ziyaretin Bizans kaynaklarında tarifleri etkileyicidir. Bizzat imparator Manuel Komnenos tarafından karşılanan ve ağırlanan sultan için yapılanlar Bizans başkentini bile şaşırtmış ve Bizanslıların bile asla yaşamadığı bir ihtişam ve zenginliğin sergilendiği söylenmiştir. Bizans yazarları Sultanın bugünkü Sultanahmet semtinde olan Büyük Saray’da misafir edildiğini bildirir. Işın Demirkent Hoca sultanın yukarıda anlatılan saraydaki Selçuklu tarzı köşkte misafir edilmiş olabileceğini söyler. Sultan şehirde gezdirilir. Hipodroma götürülür. Hatta yanındakilerden biri Dikilitaşa tırmanıp hipodrom üzerinde uçabileceğini iddia eder. Taşa tırmanır elbisesinin bir paraşüt vazifesi görmesini beklerken yere çakılıp ölür. Son yıllarda bu olay Türklerin ilk uçma denemesi olarak epey popüler olmuştur. Sultanın Ayasofya’ya yapılacak ziyareti ise şiddetli bir deprem nedeniyle iptal edilir. Ziyaretin ne kadar sürdüğü kesin değildir. Bir hafta ile birkaç ay arasında süreler ileri sürenler vardır.
Kentte asıl uzun kalan Selçuklu Sultanı ise I. Gıyaseddin Keyhüsrevdir. Konya tahtını kaybeden sultan 1196 yılında Konstantinopolis’e sığınmış ve dokuz yıla yakın burada kalmıştır. Onun Bizans soylularından Mavrozomes’in kızı ile evlendiği ve kayınpederinin kalesi ya da konağında yaşadığı anlatılır. Sultanın yaşadığı yerin Marmara Denizi’nde bir ada olduğunu anlatan kaynaklar da vardır.
Antalya’daki Gıyaseddin Keyhüsrev heykeli.
Sultan bu ziyaretinde çok iyi misafir edilir. Ağır hediyeler takdim edilir. 1204 yılında haçlılar Konstantinopolis’i işgal ettiğinde sultan da kenti terk etmek zorunda kalmış olmalıdır. Sultanın bu zorunlu sürgününde oğulları Alaeddin Keykubat ve İzzettin Keykavus’ta ona eşlik etmiştir. Şehzadelerin kentin sokaklarında Hacip Zekeriya ile gezdiği bilinmektedir. Hatta bu emir şehzade Alaeddin’e yıllar sonra onu ve kardeşini omuzunda nasıl dolaştırdığını hatırlatmıştı.
Sultan 1205’te Selçuklu tahtına çıkmak üzere ayrıldığında oğulları burada kalmış ve kısa süre sonra lalaları tarafından kaçırılıp babalarının yanına götürülmüşlerdir. Bu iki Selçuklu şehzadesi geleceğin Sultanlarıdır. Bu ara Bizans devleti başkentlerini Haçlılara kaptırmış 1204 yılından 1261’e kadar yeni başkentleri İznik olmuştur.
Alanya’daki Alaeddin Keykubat heykeli.
Bizans başkentine yapılan en meşhur ziyeret ise Sultan II. İzzettin Keykavus’un ziyaretidir. Sultan İlhanlılara karşı 1256 yılında çok sayıda Bizans askeri de bulunan bir ordu ile savaşa kalkışmıştır. Bizans kaynakları kendi üniformaları ile savaşan Bizans askerinin İlhanlıları geri çekilmeye mecbur bıraktığı ama Selçuklu Emiri Arslan Doğmuş’un askerleri ile birlikte İlhanlı saflarına geçmesi üzerine Selçukluların yenildiğini anlatır. Sultan bu olaydan sonra kaçmış ve Bizans topraklarına sığınmıştır. İlhanlı ordusunun Anadolu’dan ayrılması sonrasında İmparator II. Theodoros Laskaris’in verdiği kuvvetlerle Konya’ya gelip tekrar tahta çıkmıştır. 1262 yılında ise yeni İlhanlı saldırısı karşısında duramayıp Antalya limanından gemilerle bütün ailesi ve adamları ile Haçlılardan yeni kurtarılan Bizans başkentine çekilmek zorunda kalmıştır. Burada bir hükümdar gibi karşılanmış ve ağırlanmıştır. Bu uzun misafirlikte Anonim Selçuknamede detaylı anlatılır. Sultan ve beraberindeki emirlerin zengin kenti çok beğendiği ama devleti ve halkı zayıf bulduğu anlatılır. Bir süre sonra sığınmacı Selçuklu emirlerinin başkenti elegeçirmek için bir darbe hazırlığında olduğu iddia edilmiş ve sultan Enez’e sürülmüştür. Emirlerin bir kısmı hizmetkarları ile vaftiz olmaya zorlanmış sonrasında onlarda şehirden çıkarılmıştır. Buradan Kırım’a geçen sultan 1279-1280 yılında vefatına kadar burada kalmıştır.
Sultan şehirden ayrıldığında annesi ve eşinin kentte kaldığı bilinir. Onlar eski Bizans vatandaşları idi. Sultanın çok küçük olan iki oğluda Konstantinopolis’de kalmış. Onların kentteki soyu “Sultanos” ve “Melikidis” aileleri olarak varlığını Osmanlı dönemine kadar devam ettirmiş. Bu ailelerin Balkanlardaki mal varlığı Sultan Murad döneminde tartışma yaratmış ancak Osmanlı padişahının izni ile mülklerini korumayı başarmışlardır. Belki Selçuklu prensleri ile ilgili ya da Bizans’a sığınan Selçuklulardan biri Aynaroz’da bir manastır kurdurmuştır. Selanik yakınlarındaki bu manastır Kutlumusio adıyla bilinir. Galiba bu isim Kutlumuş adından kaynaklanmaktadır. Bu manastır bugün hala varlığını devam ettirir.
Selçukluların Bizans başkentindeki varlığını tersten okumak da mümkündür. Selçuklu başkenti ve sarayında da bir çok Bizans soylusu vardı. Anadolu topraklarında inançların, halkların, devletlerin ilişkileri oldukça karmaşıktır.
Anadolu’dan göçen Miletlilerin MÖ 7. yüzyılda kurduğu Panticapeum şehri, 14 asır sonra Hazar Türklerinin egemenliğinde şimdiki ismini almıştı. Bugün Ukrayna sınırları içinde yer alan Kerç şehri, önemli bir Türk-Osmanlı mirasına evsahipliği yapıyor. Yenikale, Osmanlıların 18. yüzyılda Karadeniz’de verdiği güç mücadelesinin hatıralarını günümüze taşıyor.
Kırım Yarımadası’nın doğusunda Azak Denizi’ne geçit veren boğazın antik çağdaki ismi, İstanbul Boğazı’nın antik adıyla aynıydı: Bosphorus. Bu boğazın batı kıyısında, MÖ 7. yüzyıl sonunda Anadolu’dan giden Miletliler bir koloni şehri kurdular. Panticapeum adındaki bu kent, Orta Asya’dan gelen çok kıymetli malların Akdeniz dünyasına sunulduğu çok önemli bir ticaret merkezi oldu. Burası MÖ 5. yüzyılda Bosphorus Krallığı’nın başkenti oldu. Bu kentin yakınında bulunan ve MÖ 4. yüzyıla tarihlenen Kül Oba kurganından çıkan altın İskit eserleri, bu bölgenin antik çağdaki zenginliğini bize kanıtlar.
III. Ahmed’den kalma Yenikale 1699 – 1706 arasında III. Ahmed tarafından İtalyan mimar Goloppo’ya inşa ettirilmişti.
MÖ 1. yüzyılda, Anadolu’daki Roma işgaline direnen Pontus Kralı Mithridates yenilgisinden sonra Panticapeum’a kaçtı ve burada canına kıydı. Kentteki bir tepe hâlâ onun ismini taşıyor.
6. yüzyılda, Doğu Roma İmparatoru Justinianus burada bir kale yaptırdı. 576 yılında Göktürklerle Bizanslılar arasında yine burada bir savaş oldu. 7. yüzyılda bölge Hazar Türklerinin egemenliğine girdi ve boğazın Batı yakasındaki kent, bugün de kullanılan Türkçe kökenli ismini aldı: Kerç (Karşı).
Ortaçağ’da Slavlar, Moğollar ve Cenovalılar arasında el değiştiren İpek Yolu’nun bu değerli liman şehri, 15. yüzyılda Osmanlıların eline geçti. Kerç şehri Osmanlı çağlarında köle ticareti ile ünlenmişti. Coğrafi keşiflerle birlikte İpek Yolu’nun öneminin azalması, bu şehrin de gerilemesine neden oldu. Kuzeyden Kazakların sürekli saldırılarına maruz kalan şehir, 18. yüzyılda yükselen yeni güç Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki hedeflerinden biri haline gelmişti.
Kerç Boğazı’nın stratejik noktasında Yenikale, Kerç Boğazı’nın dar yerinde, Azak Denizi’ne giriş-çıkışları kontrol eden stratejik bir mevkideydi (üstte). Kerç kenti, adını Türkçedeki “karşı” sözcüğünden alıyor (altta).
Kerç’teki en önemli Osmanlı anıtı, bize 18. yüzyıldaki Karadeniz güç savaşlarının bir hatırasını sunuyor: Yenikale, 1699-1706 yılları arasında Lale devrinin zarif padişahı III. Ahmed tarafından İtalyan mimar Goloppo’ya inşa ettirildi. Kerç Boğazı’nın dar yerinde yükselen yapı, Azak Denizi’ne gidiş gelişleri kontrol eden stratejik bir mevkideydi. Yenikale, 25.000 m²’lik bir alana yayılmıştı, içerisinde cephanelik, su deposu, kışla, hamam ve cami yer alıyordu. Yenikale’de yaklaşık 800 Türk ve 300 Kırım Tatar askeri mevcuttu. Yeraltına döşenen su borusu sayesinde, birkaç kilometre uzakta bulunan bir kaynaktan kaleye su getiriliyordu.
Rusya 1771 senesinde Kırım’ı işgal etti. Yenikale’deki Türk garnizonu, Rus ordusuna direnmeden Sinop’a çekildi, kale ve Kerç şehri Rusya’nın eline geçti. 1774 Küçük Kaynarca antlaşmasıyla Kırım Rusya’ya bırakıldı. 1790’da tam bu kalenin önünde Osmanlı ve Rus donanmaları bir savaşa tutuştu. Yenikale Deniz Muharebesi’nde Ruslar üstün gelen taraf oldu ve Karadeniz’in kuzeyindeki Osmanlı egemenlik çabaları son buldu.
En eski çağlardan beri şiddetli çatışmalara konu, büyük savaşlara şahit olan Kerç şehrinin kaderi, yakın tarihte de değişmedi. Kent 1855’de Kırım Savaşı sırasında İngilizler tarafından bombalandı. İkinci Dünya Savaşı’nın en şiddetli muharebelerinden birisi burada yaşandı. Sovyetler Birliği zamanında Ukrayna’ya verilen Kırım, Rusya tarafından 2014 yılında işgal ve ilhak edildi. 16 Mayıs 2018’de Kerç Boğazı’nın iki yanını birbirine bağlayan karayolu köprüsü Ukrayna ve müttefiklerinin protestolarına rağmen açıldı. Demiryolu köprüsünün inşaatı ise sürüyor.
Issız ve terk edilmiş Yenikale hisarı, uzaktan bu modern köprünün inşaatını sessizce izliyor. Geceleri ayın altında, Kırımlı ünlü ressam Ayvazovski’ye ilham veren Karadeniz dalgaları kıyısını döverken; 300 sene önce bu kıyıları bekleyen Türk askerlerinin hayaletleri, burçlardaki nöbet yerlerinde dolaşıyor.
Tâbiyet sembolü olarak Ong Han Toğrul’a “rehin” verilen genç Temücin, ilk yönetim deneyimlerini onun yanında kazanmıştı. Giderek geniş bir kitlenin güvenini kazanan Temücin, 1206’da yapılan kurultayda kendini Çinggis Han olarak ilan eder. Tek elden idare ve müthiş bir disiplin içinde oluşturduğu ordu ile de başarılı seferler yapar.
İranlı tarihçi Atamelik Cüveyni, Çinggis Han’ı “cihangüşa” yani cihan fatihi olarak takdim etmişti. Genellikle tarihî bir şahsiyete karşı olumlu bir bakışımız varsa, ondan “cihangir” diye söz ederiz. Ama oraya nereden, nasıl gelmiştir, bu hususları pek düşünmeyiz.
Oysa ki Çinggis Han’la, babası onu 9 yaşında iken güvey hizmeti için dayılarına götürürken tanırışız. Yolda sonradan onun kayınpederi olacak Dey Seçen ile karşılaşırlar, o da onları kendi obasına davet eder ve kızı Börte’yi önerir. Babası oradan ayrılırken, oğlunun köpeklerden korktuğunu söyler ve onu dünürlerine emanet ederek gider. Zaman içinde baba Tatarlar tarafından öldürülür ve oğul Temücin kendi obalarına geri çağrılır.
O sıralarda Temücin’in ailesi 5. kuşaktan kardeş torunları oldukları Taiçiutlarla içiçe yaşamaktaydı. Taiçiutlar da Tatarlar gibi dağınık gruplar halinde idiler ve tek bir lidere bağlı değillerdi. Birçok liderleri vardı, bu tertip içinde de kimin başa geçeceği tartışılarak seçilirdi. Orada “kim başa geçsin” diye sorulur, çeşitli görüşler ileri sürülürdü; bazen de sonuç alamadan dağılmak zorunda kalırlardı. Kısacası bu dağınık Moğol grupları, liderlerini seçerken aralarından en cesur, kahraman ve güçlü olanda karar kılmak için uğraşıyordu. Güç etrafında odaklanıldığı için de, gücünü kaybeden destek bulamıyordu. Çinggis Han’ın babasının öldürülmesi ile benzer bir durum oluşmuş, herkes vebadan kaçar gibi onlardan uzaklaşıvermişti. O zamanlar Temücin denilen Çinggis Han, işte bu koşullar içinde büyümüştü.
Öte yandan içlerinde Türk unsurlarının yoğun olduğu gruplarda tek lider anlayışı görülüyor ve liderlik babadan oğula geçiyordu. İşte bunlardan Kereyid Hanı Toğrul da yanında, obasında ve otağında genç Temücin’i ve diğer bir beyoğlu Camuka’yı “rehin” olarak bulunduruyordu. O zamanlar tâbiyet sembolü olarak oğulları “rehin” (turğak) verme adeti vardı; bu oğullar da böylelikle bir bey, hükümdar yanında eğitim görmüş olurlardı. Genç Temücin de demek ki ilk yönetim deneyimlerini Ong Han Toğrul’un yanında almıştı. Babasının ölümü üzerine gelişen olaylarda da Temücin, Ong Han’a başvurmakla yeniden onun tâbiyetini kabul etmişti.
Artık Temücin 20 yaşlarındadır. Bu arada Ong Han’ın kendi kardeşleri ile başı derde girer oralardan ayrılıp Karahıtay memleketine doğru uzaklaşır. Ong Han’ın yokluğunda ise Temücin Çinli komutanlarla temasa geçerek, onlarla beraber Tatarlara karşı başarılı bir seferde bulunur ve babasının öcünü alır. Artık yıldızı parlamaya başlayan Temücin, Ong Han geri dönünce kendinde onunla müşterek iş yapacak gücü bulur ve “arabanın ikinci dingili de ben olayım” der. Bu ortaklıkla başarılı seferler yürütürler ve hakimiyet alanının çapını genişletmiş olurlar.
İşler bu minval üzerine ilerlerken, çocukluğu ve gençliğinden beri Temücin’in etrafında bulunan sadık yol arkadaşlarına (nökerler), beylerinden memnun olmayıp mensup bulundukları gruplardan kopanlar da katılır. Böylece oldukça geniş bir kitlenin güvenini kazanan Temücin, özellikle elde edilen kazanç, yani yağmadan elde edilen malları eşit olarak dağıtması ile ün yapmaya başlamıştır. Halbuki Ong Han Toğrul, kazancı kendi elinde ve ailesinde tutma eğiliminde idi.
Bu sıralarda Temücin ile Ong Han’ın arası, elde edilen kazancın nasıl dağıtılacağı ve üleşileceği konusunda ortaya çıkan anlaşmazlık ile tamamen açılır. Ong Han’ın oğlu, durumun kendi aleyhinde geliştiğini görerek Temücin’i öldürme planları geliştirir. Ancak Ong Han’ın adamlarından iki kişinin gelip durumu Temücin’e haber vermeleri ile plan bozulur. İki taraf karşılaşır, Ong Han Toğrul ve oğlu yenilirler; Ong Han ölür, oğlu ise Tibet taraflarına kaçar. Bu arada tek başlı idare modeline karşı gelen dağınık grupların beyleri de başarısızlığa uğrar.
Sonuçta 1206’da yapılan kurultayda artık o kendini Çinggis Han olarak ilan eder. Tek elden idare ve müthiş bir disiplin içinde oluşturduğu ordu ile de başarılı seferler yapar. Artık seçim ve güçsüzü terketmek geride kalmıştır; bu orduda herkes kendi birliğine bağlı kalmak zorundadır. Çinggis Han’ın ölümünden sonra, Moğollar onun kendi yerine geçmesini önerdiği Ögedey Kağan’ı bile iki yılda seçerler. Bundan sonraki kağanlar ve hanlar hep kurultaylarda seçilmeye devam eder. Bu işler bazen kanlı olarak yürüse de seçim işinden vazgeçilmez.