Kategori: Uygarlık Tarihi

  • Yapı Anlatılarında Mimar Trajedisi

    Yapı Anlatılarında Mimar Trajedisi


    dünya genelinde mimarinin temeli yapı odaklı olsa da mimarın başrolü oynadığı efsane ve anlatıların neredeyse tümü, mimarın başarısı nedeniyle cezalandırılmasını işler. halk bilimci stıth thompson’un halk edebiyatı motif dizininde, “mimarın muhteşem bir yapının tamamlanmasının ardından hükümdar tarafından benzeri bir yapı inşa etmemesi için öldürülmesi” şeklinde tanımladığı bu motif, farklı kültürlerde çeşitli yapılar hakkında sözlü geleneğe dayanan kurgusal efsanelerden beslenir. mimarın başarısından dolayı cezalandırıldığı anlatılarda, başka bir hükümdar için daha güzel bir yapı inşa etmesinden endişe edilen mimar kimi zaman öldürülür kimi zamansa kör edilerek veya elleri kesilerek mesleğini icra edemez hâle getirilir.

    Mimarlik_1)
    Nu’man, Sinimmar’ı Havernak Köşkü burçlarından aşağı atıyor.
    (Nizamî-i Gencevî, Hamse, XVII. Yüzyıl Safevî Yazması, The Walters Art Museum, W612.186B).

    Mimarın Cezalandırılmasına İlişkin İlk Motifler
    Mimarın cezalandırılmasının işlendiği en kadim anlatıya IV. yüzyıla tarihlenen Yahudi dinî metinlerinden Talmud’da yer verilir. Kudüs’te bulunan Süleyman Mabedi’nin inşasını konu alan anlatılardan birine göre, mimar Hiram Usta ve diğer tüm çalışanlar “Tek Tanrı” adına yapılan bu tapınağın bir eşinin pagan tanrılar için de inşa edilmemesi adına öldürülmüştür. Kimi Ayasofya öykülerinde mimar, başka bir şaheser inşa etmesini engellemek isteyen ve yapının Tanrı’nın yardımıyla inşa edildiğine, yani mimarın Tanrı’nın aracısı olduğuna inanan halk nezdinde kendi yerine hükümdar olarak tanınmasından çekinen İmparator tarafından katledilmiştir. Normandiya’da d’Ivry Kalesi’nin mimarı Lanfred’in (ö. 1000?) ellerinin kestirildiği, Moskova’da Aziz Vasil Katedrali’nin mimarı Postnik Yakovlev’in (ö. 1588) Korkunç İvan (ö. 1584) tarafından kör edildiği rivayet edilir. Benzer efsaneler, St. Petersburg yakınlarındaki 1492 tarihli Ivangorod Kalesi ile 1695 tarihli Berlin Parochialkirsche’nin mimarları için de söylenegelir. Batı kökenli en ilgi çekici efsanelerden biri, 1751 yılında tamamlanan Madrid Kraliyet Sarayı’nın İtalyan mimarı Francesco Sabatini (ö. 1797) hakkındadır. Sabatini’den dünyadaki en görkemli sarayı inşa etmesini isteyen Kral V. Felipe (ö. 1746), daha iyisini yapabileceğini söyleyen mimarın kollarını, daha güzelini inşa etmemesi için kestirir; gözlerini, daha güzelini görmemesi için oydurur ve dilini ise sarayın sırlarını başkalarına açıklamaması için kestirir. Dilsiz, kör ve sakat bırakılan mimara sarayda bir oda verilir ve ömrünün sonuna kadar burada yaşamaya mahkûm edilir. Cezalandırma motifi kimi zaman farklı bir mesajla sonlanır. 1490 yılında Prag Astronomik Saati’ni yapan Hanuš adlı ustanın başka bir kentte benzerini yapmaması için kör edildiği, ustanın bunun karşılığında saatin işleyişini bozduğu ve yüzyılı aşkın süre boyunca saatin onarımını yapacak usta bulunamadığı anlatılır.

    İslam Dünyasında Mimarın Cezalandırılması Motifi
    Mimarın cezalandırılması motifi İslam dünyasında da sıklıkla işlenir. Kahire’de kendi adına bir külliye inşa ettiren Memlûk hükümdarı Sultan Hasan’ın (ö. 1361), mimarın ellerini kestirdiği dillendirilmektedir. Tibet Kralı Sengge Namgyal’ın (ö. 1642), bir saray inşa ettirdiği ünlü mimar Chandan’ın sağ elini kestirdiği ancak Chandan’ın yalnızca sol elini kullanarak Keşmir’de kimi kale ve camilerin inşasını üstlendiği rivayet edilir. Şah Cihan’ın (ö. 1666), Tac Mahal’in mimarını kör ettirdiği, diğer ustaların ise sağ ellerini kestirdiği anlatılır. Muhammed Âdil Şah’ın (ö. 1656) Bijapur’da bulunan Gol Gumbaz adlı devasa türbesini inşa eden mimarın gözlerini oydurarak ellerini kestirdiği söylenir. Kimi söylencelerde hükümdar için görkemli bir yapı inşa eden mimarlar yerine hükümdarın inşa ettirdiği yapıyı gölgede bırakan başka yapılar inşa eden mimarlar cezalandırma motifinin konusu olur. İsfahan’da, Şah Abbas’ın (ö. 1629), Şah Mescidi’nden daha görkemli bir kilise inşa eden Ermeni mimarın ellerini kestirdiği anlatılır. Mimarın cezalandırılması kimi zaman yapısal sırların başkalarının eline geçmemesine yönelik kaygı epizotuyla şekillenir. Evliya Çelebi (ö. 1682), Erdel Kralı Bethlen Gabor’un (ö. 1629) Varat Kalesi’ni çevreleyen hendeğin ortasına kurduğu tuzağı bilen kimse kalmaması için tüm ustaları suya atarak boğdurduğunu kaydeder. Türkmenistan’ın Köhne Ürgenç kentinde çok yüksek bir minare (Kutluğ Timur Minaresi) inşa ettiren Han’ın, mimarı başka bir yerde daha yüksek bir minare yapmaması için öldürmeye karar verdiği, kendisine âşık olan Han’ın kızı Törebeğ Hanım’ın uyardığı mimarın ise iki kanat yaparak minareden atladığı ve Tanrı’nın izniyle uçarak uzaklaştığı rivayet edilir.

    Mimarlik_3)
    Aziz Vasil Katedrali, Moskova.
    Mimarlik_3.1)
    Kraliyet Sarayı, Madrid.
    Mimarlik_2)
    Hiram Usta, St. John Kilisesi, Chester.

    İslam dünyasında mimarın başarısından dolayı cezalandırılması motifi kuşkusuz, Nizamî-i Gencevî’nin (ö. 1214?) Hamse’sindeki Heft Peyker/Yedi Sûret adlı mesnevide işlenen efsanevi mimar Sinimmar anlatısından beslenir. Anlatı, Yemen hükümdarı Nu’man’ın, Rum diyarında ünlü bir mimar olan Sinimmar’dan, himayesindeki Sasanî şehzadesi Behram Gûr (ö. 438) için dünyadaki en görkemli köşkü sipariş etmesiyle başlar. Havernak adlı eşsiz köşkün inşasını tamamlayan Sinimmar, yapıyı çok beğenen Nu’man’ın övgü dolu sözleri karşısında gurura kapılarak daha iyisini yapabilecek maharette olduğunu söylemekten kendini alamaz.

    Mimarlik_4)
    Sultan Hasan Külliyesi, Kahire.

    Bu cevap karşısında öfkelenen ve yeryüzünde Havernak’tan daha güzel bir yapının inşasını engellemek isteyen Nu’man, Sinimmar’ı burçlardan atarak öldürür.

    Anlatının gerçekliği ve kahramanı Sinimmar’ın kim olduğu konusu, çeşitli araştırmalara konu edilmişse de bir sonuca ulaşılamamıştır. Ancak Sinimmar anlatısı, özellikle mimarlar veya mimarlık ile ilgili meseleler aracılığıyla sürekli gündemde kalmıştır. İslam geleneğinde ustalık gösteren mimarlar, Sinimmar ile kıyaslanarak övülür, çeşitli yapılar ise “Sinimmar yapısı” veya “Havernak” benzetmesiyle yüceltilir.

    Osmanlı’da Sinimmar Yakıştırması ve Mimarın Cezalandırılması Motifi
    Bursalı İsmail Beliğ (ö. 1729), Güldeste-i Riyâz-ı İrfân adlı vefeyatnamesinde, Sultan Murad Hüdevandigar’ın (ö. 1389) mimarını (Kaplıca Mimarı), Sinimmar ayarında bir üstad olarak tanımlarken, Sinimmar’ın kim olduğunu açıklayan kısa bir de açıklama ekler.

    Eyüp’te bulunan Zal Mahmud Paşa Camii’nin vakfiyesinde Mimar Sinan, Sinimmar’a benzetilerek övülür ve “aferin” ifadesiyle kutlanır; Tophane-i Âmire’nin I. Mahmud (ö. 1754) dönemine ait kitabesinde yapının, Sinimmar’ı kıskandıracak nitelikte olduğu vurgulanır. XVI. yüzyıl Osmanlı entelektüellerinden Gelibolulu Mustafa Âlî (ö. 1600) ise Künhü’l-Ahbâr adlı eserinde, Fatih Camii mimarı Atik Sinan’ı “mi’mâr-ı Sinimma-r-kudret ve Sinân-şöhret” yani “Sinan adında Sinimmar yeteneğinde bir mimar” sözleriyle tanımlar.

    Mimarlik_6)
    Havernak’ın inşası. Resimleyen: Behzad. (Nizamî-i Gencevî, Hamse, Herat, 1494/1495, British Library, OR. MS. 6810 fol. 154b).
    Mimarlik_7)
    Ayasofya, İstanbul.

    Atik Sinan özelinde, “Sinimmar” yakıştırması yalnızca mimari ustalığa değil, aynı zamanda paylaşılan ortak kadere de bir gönderme barındırır. Boğdan Beyi Dimitri Kantemir (ö. 1723), “Kristodulos” adında bir Rum olarak tanımladığı Atik Sinan’ın, caminin tamamlanmasının ardından Sultan II. Mehmed tarafından takdir edilerek ödüllendirildiğini ancak daha görkemlisini inşa edip edemeyeceği sorulduğunda, çok daha iyisini yapabileceği cevabını vermesi üzerine Sultan’ın gazabına uğradığını kaydeder. Güya halefinin kendinden daha görkemli bir mabed inşa edebilecek yetenekte bir mimara sahip olmasını istemeyen Sultan, Atik Sinan’ı caminin kuzey girişine yerleştirilen kazığa oturtarak öldürtmüştür.

    Atik Sinan, kabir kitabesine göre 13 Eylül 1471 Perşembe günü deniz kıyısında bulunan bir zindanda hayatını kaybetmiştir. Anonim Osmanlı Kroniği yazarı, Sinan’ın kabir kitabesinde bildirildiği gibi hapsedildiği yerde öldüğünü onaylarken dövülerek öldürüldüğünü ekler. Evliya Çelebi ise mimarın akıbetine ilişkin günümüzde hâlen popülerliğini koruyan bambaşka bir anlatı sunar. Bu sıra dışı anlatıya göre Sultan Mehmed, inşa sırasında kullanılmak üzere getirttiği sütunları keserek caminin Ayasofya kadar yüksek olmasına engel olan mimara, bunun nedenini sorar. Mimar, İstanbul’da çok deprem olduğunu, yapının ayakta kalabilmesi için sütunları kesmek zorunda kaldığını söyler. Bu yanıttan tatmin olmayan Sultan, mimarın ellerini bileklerinden kestirir. Elleri kesilen mimar, Sultan’ı dava eder. Kadı, caminin boyutlarının ibadete engel olmadığından, Sultan’ın şeriata aykırı, keyfî bir iş yaptığına karar vererek kısasa, yani Sultan’ın ellerinin kesilmesine hükmeder. Dava, Sultan’ın mimara tazminat ödemeye mahkum edilmesiyle sonuçlanır. Anlatı, Sultan ile kadı arasında geçen ve adaletin önemini vurgulayan diyalog ile sonlanır. Anakronik ve manipülatif bu anlatı, sonuçta, dikkatleri Osmanlı adalet sistemine çekerek Sultan’ın hakkaniyetini yücelten bir kıssaya dönüşür.

    Oysa Atik Sinan’ın öldürülmesi, Ayasofya’yı alt etme konusundaki başarısızlığı sebebiyle değildir. Fatih Camii’nin inşası ve Atik Sinan’ın akıbetine detaylı şekilde yer veren Anonim Osmanlı Kroniği yazarına göre, öldürülme nedeni inşa sürecinde, Sultan’ın şantiyeyi denetlemekle görevlendirdiği müfettişlerin acemilik, becerisizlik, aksaklık, israf ve yolsuzluk gibi iddialarla mimarı gözden düşürmesidir. Öte yandan, 1766 yılında gerçekleşen depremde tümüyle yıkılan caminin, strüktürel problemlerinin henüz inşa edildiği dönemde dahi kendini göstermiş olması muhtemel.

    Türkiye’de Mimarın Cezalandırılması Motifi
    Türkiye’de cezalandırma motifi yerel söylencelerde aynı epizotlar eşliğinde hayat bulur. Van’da Hoşap Kalesi mimarının ellerinin kestirildiği, Safranbolu’da Asmazlar Konağı’nın mimarının kibirli ve acımasız işvereni tarafından vurularak öldürüldüğü, Yozgat’ta Çapanoğlu Camii’nin mimarının daha güzelini yapmaması için Çapanoğlu tarafından öldürülmek istendiği ancak bu durum kendine malum olunca minareden uçarak kaçtığı anlatılır. Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesinde bulunan İshak Paşa Sarayı’na ilişkin iki yerel efsanede de aynı epizot işlenir. Efsanelerden birinde yapımı çok uzun süren saray tamamlanır tamamlanmaz baş mimar ve ustaların kolları bu saraydan daha görkemlisinin yapılmasını engellemek adına Mahmud Paşa tarafından kestirilir.

    Mimarlik_9)
    1766 depreminden önce Fatih Camii. (Çizim: Francesco Scarella, 1686, Österreichische Nationalbibliothek, Codex 8627.)

    Timur’dan Yakın Zaman Kuzey Kore’ye Mimarın Cezalandırılması Motifi
    Öte yandan, mimarın hükümdarın yapı konusundaki beklentilerini karşılamakta yetersiz kaldığı durumlarda gerçekten de hayatından olduğu kimi örnekler yaşanmıştır. Sözlü gelenek, Timur’un (ö. 1405), mimarını eşi Bibi Hanım’a duyduğu gizli aşktan dolayı duyduğu kıskançlık yüzünden öldürttüğü yönünde romantize eder ancak mimar Muhammed Celd’in, Semerkand’da inşa ettiği Bibi Hanım’ın adını taşıyan caminin yeterince büyük ve yüksek olmadığını düşünen Timur tarafından öldürüldüğü, dönemin kaynaklarınca belirtilir. Mimarı öldürten Timur, yapının bir kısmını yıktırarak daha yüksek şekilde inşa edilmesi emrini vermiştir.

    Hükümdarı memnun edemeyen mimarın cezalandırılmasına yönelik son örnek oldukça günceldir. Kuzey Kore Resmî Haber Ajansı KCNA’ya dayandırılan bir habere göre, Kasım 2014’te başkent Pyongyang’da inşası devam eden havalimanı şantiyesini ziyaret eden devlet başkanı Kim Jong-Un, inşa edilen terminali beğenmeyerek tasarımcıları, partinin ulusal kimliğini korumayı önceleyen estetik anlayışını göz ardı etmekle suçlamıştı. Eski model bir başmimar olarak alımlanan Ma Won Chun’un, geleneksel hükümdar imgesini temsil eden Kim Jong-Un ile arasında geçenler sonrasında ortadan kaybolması uluslararası medya ve mimarlık ortamında, hükümdar tarafından cezalandırılan mimar imgesine dayanan nostaljiden beslenen dramatik bir dedikoduya neden oldu. #

    KAYNAKÇA
    Evliyâ Çelebi b. Derviş Muhammed Zıllî, Evliya Çelebi Seyahatnamesi Topkapı Sarayı Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu-Dizini, 1. Kitap, haz. Orhan Şaik Gökyay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1996.
    Genceli Nizamî, Heft Peyker, çev. Mehmed Emin Yümni, haz. Aytekin Yıldız, Büyüyen Ay Yayınları, İstanbul, 2013.
    Keskin, Mustafa Çağhan, “Atik Sinan: Mitler ve Gerçekler Arasında Bir Osmanlı Mimarı”, METU Journal of Faculty of Architecture 39/2 (2022), s. 75-104.
    Öztürk, Necdet (haz.), Anonim Osmanlı Kroniği (1299-1512), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 2000.
    Thompson, Stith, Motif-Index of Folk-Literature: A Classification of Narrative Elements in Folktales, Ballads, Fables, Medieval Romances, Exempla, Fabliaux, Jest-Books and Local Legends, Bloomington: Indiana University Press, 1966, W181.2. 
    Yerasimos, Stefanos, Türk Metinlerinde Konstantiniye ve Ayasofya Efsaneleri, çev. Şirin Tekeli, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010.
  • Kendi Uçağını Yapan Ülke

    Kendi Uçağını Yapan Ülke

    Türkiye yıllar öncesinde kendi otomobilini ve uçağını yapabilen bir ülkeydi. Daha 1920’lerde Vecihi Hürkuş K-VI’yı tasarlayıp üretmeyi başarmıştı. Bundan 81 yıl önce ilk Türk yolcu uçağı İstanbul Yeşilköy’de başarılı bir test uçuşu gerçekleştirdi. 10 Ocak 1944’te gerçekleştirilen uçuşu uçağın imal edildiği fabrikanın sahibi Nuri Demirağ ve bazı devlet görevlileri de izledi. İş adamı Nuri Demirağ Türkiye’de bir uçak fabrikası kurma çalışmalarına 1936’da başlamıştı.

    fcbb688c-1f3d-5b3c-c150-34377aff788b
    Nuri Demirağ uçak fabrikasında incelemede

    Beşiktaş’ta Deniz Müzesi’nin bulunduğu alana bir uçak fabrikası kuruldu. Test uçuşlarının yapılabilmesi için Yeşilköy’deki Elmas Paşa Çiftliği satın alındı. Burası bin 500 dönümlük geniş bir araziydi. İstanbul’u ve Türkiye’yi dünyaya bağlayan Uluslararası Yeşilköy Havaalanı yıllar sonra aynı bölgeye inşa edilecek ve 1985’te adı Atatürk Havalimanı olarak değiştirilecekti. Demirağ’ın fabrikasında Nu.D 36 kod numarasıyla tek motorlu bir uçak ve Nu.D.38 numarasıyla 6 kişilik bir yolcu uçağı imal edildi. Motorları dışında her şeyiyle Türk mühendis ve işçileri tarafından yapılan uçak gökyüzünde 3,5 saat kalabiliyor ve saatte 325 kilometre hıza çıkabiliyordu. Uçak o günden sonra dünya yolcu uçakları listesine alındı. Nu.D.38 yolcu kabul edilen ilk resmî uçuşunu ise 26 Mayıs 1944’te gerçekleştirdi. Uçağın yolcuları arasında Tasvir-i Efkâr gazetesi sahibi Ziyad Ebüzziya, Vatan gazetesi muhabiri Faruk Fenik ve iş adamı Nuri Demirağ vardı. Saat 09.45’te İstanbul’dan havalanan uçak 1,5 saat sonra Ankara’ya indi. Ne yazık ki Demirağ’ın uçak fabrikası yeterli siparişi alamamış ve kapanmak zorunda kalmıştır. Atatürk Havalimanı ise 2019’da kapatıldı. Pistleri kırılarak yerine pandemi hastanesi ve Millet Bahçesi yapıldı.

    db92380f-e8ed-039e-5e6a-bf81ea3b0d40
    İlk yerli yolcu uçağı Nu.D.38 havalanırken
  • ‘Türk olma’nın coğrafyası, hakim olanın tarih yazımı…

    ‘Türk olma’nın coğrafyası, hakim olanın tarih yazımı…

    Bütün göçlerin Moğolistan’dan batıya doğru olmuş olduğunu düşünürüz. Bunun nedeni Kadim Türklerin doğudan batıya göçetmiş olmaları ve batının en uç noktasında da Anadolu’nun bulunmasıdır. Anadolu’ya göçlerin de Horasan’dan gelmiş oluğunu düşünür, Karadeniz’in kuzeyinden gelenleri gözardı ederiz. Karlukların tutumu ve islâmiyet’le ilişkileri.

    Türklerin tarihini bir devletler silsilesi içinde görürüz. Tarihte göçebe hayat sürmüş kabileler de bu görüşlerden nasiplerini alır; tarihteki halkları veya boyları incelerken onların hep birlikte göçtüklerini düşünürüz. Sanki göç sonrasında, evvelce bulunmuş oldukları yerde hiç kimse kalmamıştır.

    Örneğin “Türk” deyince akla sadece Türkiye’deki Türkler gelir; diğerlerini Kırım Türkü, Tuva Türkü gibi yöresel isimlerle tanımlarız. UNESCO İpek Yolu seferleriyle 1991’de Kırgızistan’ın Özkent vilayetinde karşılaştığım bir insan, “siz Türkmüşsünüz, ben de Türküm” demişti. Orta boylu, ela gözlü, kumral bir kişiydi. Ben de “ne zaman geldiniz?” diye sorunca, “biz hiç gitmedik ki!…” demişti. 1991’de Kırgızistan’da ancak beş Türk köyü kalmıştı. Bu durum, sadece bu örneğe özgü değil. Benzer bir durum Kazaklar için de söz konusudur. Bugün Kazaklar hem Kazakistan’da, hem Çin’de hem de Türkiye’de yaşamaktadır.

    Tarihte de aynı isimle farklı yerlerde yaşayan kabile veya gruplarla oldukça sık karşılaşıyoruz. Bunlardan biri de farklı yerlerde yaşamış olan Karluklardır. Biz onların varlığından Kadim Türk Devleti’nin yıkılmasında (732) oynadıkları rolden dolayı haberdarız. Verilen bilgilere göre Uygurların galibiyetiyle önce batıya ve güneybatıya göçmüşler, 20 yıl sonra da Talas meydan muharebesinde Arapların safına geçerek savaşın akışını değiştirmişlerdir. Kısacası biz Karlukları kronolojik olarak batıya giden bir göç içinde görürüz.

    Ayrıca bütün göçlerin Moğolistan’dan batıya doğru olmuş olduğunu düşünürüz. Bunun nedeni Kadim Türklerin doğudan batıya göçetmiş olmaları ve batının en uç noktasında da Anadolu’nun bulunmasıdır. Bundan dolayı Türklerin tarihine doğudan batıya giden bir “Türkler koridoru”ndan bakar, batıdan doğuya göçleri de görmezden geliriz. Benzer bir şekilde Anadolu’ya göçlerin hep Horasan’dan gelmiş oluğunu düşünür, Karadeniz’in kuzeyinden gelenleri gözardı ederiz.

    Karlukları homojen bir bütün olarak görmemizde diğer bir etken de Çin kaynaklarındaki bilgilerin kısıtlayıcılığıdır. Bu kaynaklar yabancıları ancak kendi açılarından ele aldıkları için, kuvvetli bir siyasi varlık göstermeyenlere pek yer vermezler. Aslında Talas meydan muharebesinden önce de batıda hattâ Maveraünnehir’de Eftalit camiasının içinde Karluklar yaşıyordu. Karluklar İslâmiyetle en önce tanışan Türklerdendi. Bu durumda en az 3 ayrı Karluk grubundan sözetmek mümkündür: Eski yurtta geride kalanlar, doğudan batıya göçenler, bir de Maveraünnehir’de meskun Karluk grupları. Bu sonuncu grup, varlığını hâlen sürdürmektedir. Özbekistan’da Karluk adını taşıyan yerleşimler görüldüğü gibi, Karluk şivesi bugünkü Özbek dilinde de varlığını korur.

    Zamanin-izinde
    Zırhlı Karluk süvarisi 9.-10. Yüzyıl

    Uygur Kağanlığı’nın kurulmasıyla (744) batıya Çu havzasına gelen Karlukların 760 civarında Batıtürkleri’nin hakimiyetine son vermiş olmaları, 11. yüzyıl tarihçisi Gerdizî (#tarih, sayı: 119) tarafından “Türk hakanının hakimiyeti Karluklara geçti” diye kaydedilir. Doğal olarak bu değişim kendini tarihî rivayetlerde de gösterir. İslâmi kaynaklarda Türk hakanlarının hakimiyeti Yafesoğlu Türk ile ilişkilendirilmiştir. Gerdizî’de ise Karlukların sağladığı üstünlüğün bu rivayete yansımış olduğu görülür. İlginç olan, Tevrat kaynaklı Yafes rivayetinin Türklerin görüşüne göre şekillendirilmiş olması ve Musevi Hazarlar yoluyla yaygınlaşmasıdır. Böylelikle, Müslümanlaşmakta olan Maveraünnehir Karluklarının varlıkları uzun bir geçmişe bağlanır ve zamanla diğer gruplar arasında da geçerlilik kazanır. Kimi Karluk grupları zaman zaman İslâmiyete karşı tavır almışlardı. Dolayısıyla bu rivayet, Hz. Nuh’un oğlu Yafes ve oğullarının (Oğuz, Türk, Karluk), hakimiyeti simgeleyen “yede taşı” için rekabetlerinin kültüre yansımasıdır. İlginç olan, bu Tevrat rivayetinin Karlukların İslâmiyeti topluca kabulünden (955) önce farklı şekillerde benimsenmiş olması ve kendilerinin de bu rivayette yer almalarıdır. Kaynak eserler hakim zümrenin ideallerini yansıtır. Efsane ve destanlar halkın duygu ve düşüncelerini zaman ve zemine göre farklılıklar göstererek bizi sürecin katmanlarından haberdar ederler. Zaten tarih de ayrıntıda gizlidir.

  • Meşruiyet, tarih bilinci ve Türk halkının devamlılığı

    Meşruiyet, tarih bilinci ve Türk halkının devamlılığı

    Orhun Yazıtları’nda “tarih”in varlığına ancak 1-2 cümle ile değinilirken, Uygur yazıtlarında “tarih” bir meşruiyet kaynağı olarak karşımıza çıkar. Ancak eski yönetimi ortadan kaldırmaları, Uygurların meşruiyetlerini Kadim Türklere dayandırmalarına engel olmaz. Tarihe sadece “kuruluş ve yıkılış” paradigmasından bakmanın sakıncaları…

    Türklerin tarihinin ilk yazılı belgeleri olan yazıtlar, genellikle dil ve siyasi tarih açısından Kadim Türk (Göktürk) veya Uygur yazıtları şeklinde incelenmiştir. Bunlar, dönemsel olarak hakim sülalenin kurduğu siyasi yapıya göre ele alınırlar. Bir de Sibirya veya Yenisey Yazıtları olarak adlandırılan bireysel yazıtlar vardır. Bunlarda ise hakim sülalenin başta olduğu bir siyasi yapıdan sözedilmez; çoğunlukla ölen kişinin ağzından dünyaya veda mesajları taşıyan mezartaşlarıdır (#tarih, 91)

    Türkiye’de dilbilimciler daha çok Kadim Türk yazıtları üzerinde çalışmış görünüyorlar. Uygur yazıtları üzerinde çalışmalar daha az ve daha yenidir. Bozkırda kurulan Uygur İmparatorluğu, yerleşik “uygar” Uygurların gölgesinde kalmış gibi görünüyor. Ancak bozkırda yazılmış bu abideler, kimi ufak farklılıklarla aynı alfabeyi kullanırlar. Taş bir abide üzerine kazınarak yazılmaya müsait olan bu alfabe; daha sonra Uygurların güneybatıya göçleri, daha yerleşik bir hayata geçmeleri ve bu çerçevede yazı için taş yerine dut yaprağı, bambu ve ipek kullanmaları ile çok nadir hâle gelmiştir. Artık Uygurlar, Soğdça yazılmış ilk Türk yazıtındaki (Bugut) gibi, Soğd alfabesini kullanır olmuşlardır.

    Öte yandan Uygurların Eski Türk alfabesini kullanarak diktikleri yazıtlardaki bakışaçısının Orhun Yazıtları’ndan farklı olması pek dikkati çekmemiştir.

    Uygur yazıtları, meşruiyeti öncelikle yukarıdaki Tengri’den almak açısından Orhun Yazıtları’yla benzer bir yol izler. Bununla birlikte Orhun Yazıtları’nda “tarih”in varlığına ancak 1-2 cümle ile değinilirken, Uygur yazıtarında “tarih” bir meşruiyet kaynağı olarak karşımıza çıkar. 741 yılındaki Tariat Yazıtı’nda Uygur Kağanı, “Türk yurdunu o zaman karıştırdım ve bozguna uğrattım” ve “Türk halkını o zaman kendime tâbi kıldım” sözleriyle Kadim Türk siyasi varlığına son verdiğini ifade ederken “sade halkı yağmalamadığını” belirtir. Hattâ Kadim Türk rejimine son vermesinin sebebinin “baskı” yani yüksek vergiler olduğunu belirtir. Ancak eski yönetimi ortadan kaldırmaları, Uygurların meşruiyetlerini Kadim Türklere dayandırmalarına engel olmaz; aynı yazıtın daha ilk satırında Uygur kağanı, “200 yıl hüküm sürdüler” (552-741) diyerek Kadim Türk devletine ve kurucusu Bumin Kağan’a gönderme yapar.

    zamaninizinde

    Ayrıca Orhun Yazıtları’nda tarihî belgelerden ve Bugut Yazıtı’ndan bildiğimiz 1. dönem kağanlarında söz edilmezken, Uygur yazıtlarında atalar ve geçmiş tarihleri ön plana çıkar. Böylece Kadim Türkler sonrasında kağanlık tahtına oturan Moyun Çor/Bayan Çor Kağan’ın (Tengride Bolmış El Etmiş Bilge) diktirdiği Tes, Tariat ve Şine Usu Yazıtlarından, Yağlakar boyuna mensup Uygur hükümdar ailesi ve ataları hakkında bilgilerimiz oluşur. İlk kağan Kutluk Bilge’nin, oğlu Moyun Çor’u “yabğu” olarak atamasıyla teşkilattaki devamlılığa da şahit oluruz. Aynı devamlılık merkez, doğu, batı anlayışı “Tölis” ve “Tarduş” ayırımında görülür. “Tölis” genellikle düşünüldüğü gibi boylara değil idari taksimata işaret eder (Boodberg, Tishin). Kağanın oğullarından biri “şad” unvanıyla “Tölis”in başında, diğer oğlu da “yabğu” unvanıyla “Tarduş”un başında bulunur. Kadim Türklerden farkları, bu üçlü teşkilata (merkez-doğu-batı) bağlı boyların her birinin adının ayrı ayrı sayılmasıdır. Merkezde Uygur kağanına bağlı 60 boy ile bölüklerden oluşan Kadim Türk merkez teşkilatı vardır. İsimsiz bölüklerden oluşan “bodun” yerine artık ayrı ayrı adlar taşıyan “boy”ların devri başlamıştır.

    Devamlılık sadece hükümdar ailesinde görülmez. Anlamı hâlen tartışmalı olan bir pasajda, kağana “atalarımızın adı var; Ötüken sizde, orayı iyi yönetin” diyen Üç Karluklar; bu bölgede atalarının bir geçmişi olduğunu ve hattâ Ötüken’in kendi atalarının mezarlarının bulunduğu yer olduğunu ima ederler. Bu toplantıda halk Moyun Çor’u, El Etmiş Bilge Kağan olarak atar (747-759). Demek ki devamlılık yalnız hükümdar ailesinde değil halkta da görülmektedir. Eğer tarihe “kuruluş ve yıkılış” paradigmasından bakmasaydık, bu devamlılıklar dikkatimizi çeker ve açımız daha geniş, detaylı ve insani olurdu.

  • Tokuzoğuz değil Uygur, kımız değil üzüm şarabı…

    Tokuzoğuz değil Uygur, kımız değil üzüm şarabı…

    Tarih boyunca Çin’de güdülen “yakındakileri kontrol edebilmek için uzaktakiler ile dost olmak” siyaseti çerçevesinde, Uygurlar Tang sarayı ile ilişki içine girerek kendilerine ayrı bir yer yaparlar. Tokuzoğuz yerine Uygur adını kullanan Kaşgarlı Mahmut’tan (11. yüzyıl) sonra Tokuzoğuz adı unutulur. Yerleşik, göçebe diye ayırım yapmayan bir İç Asya kültürü.

    Genelde biz İç Asya kültüründen sözetmek ye­rine, Türk, Moğol, yerleşik, göçebe ayırımları­na gireriz. Bu çerçevede de bir grup veya süla­le üzerine ihtisaslaşırız; sonuçta da sülaleler, devletler kendi başlarına incelenir.

    Bu açıdan bakınca, örneğin eski Uygurlarla ilgili çalışmaların genelde değişmeyen bir Uygur çerçevesi için­de kaldığı görülür. Oysa ki Kadim Türk devleti kurulmadan önce Uygurlar, çokbaşlı olarak hareket eden Tiele (Tegreg) camiasında yer alıyordu. Daha sonra Kadim Türk devleti­ne (552) tabi olduklarını, ancak zaman zaman merkezle ça­tışmaya girdiklerini ve ağır bedeller ödediklerini biliyoruz. Kadim Türk devletinin ikinci safhasında ise (680-732), eski­den mensup olmuş oldukları camia artık Tiele (Tegreg) ola­rak değil de Tokuzoğuz olarak bilinir. Ancak Uygurlar artık Tokuzoğuzlardan biri değildir. Oysa ki 10. ve 11. yüzyıl İslâm coğrafyacıları, Tokuzoğuz adını Uygurlar için kullanır. Kısa­cası İslâm coğrafyacıları kağanlık (740) öncesinde Uygurlar­dan Tokuzoğuz adıyla haberdar olduklarından, kağanlık ku­rulduktan sonra da aynı adı kullanmaya devam etmiştir. To­kuzoğuz yerine Uygur adını kullanan Kaşgarlı Mahmut’tan (11. yüzyıl) sonra Tokuzoğuz adı unutulur.

    Orhun Yazıtları’nda ve Çin kaynaklarında ise Toku­zoğuz adı, ikinci kadim Türk hakimiyeti altındaki farklı isimlerden boyların ortak adı olarak karşımıza çıkar. Ta­rih boyunca Çin’de güdülen “yakındakileri kontrol edebil­mek için uzaktakiler ile dost olmak” siyaseti çerçevesinde, Uygurlar Tang sarayı ile ilişki içine girerek kendilerine ayrı bir yer yaparlar. Önceden kendilerinden Bayarku, Tongra gibi Tegreg kabilelerinden biri olarak sözedilirken, ar­tık ayrı bir varlık sıfatıyla anılırlar ve Çin’e elçi-hediyeler gönderirler. Çin kaynaklarını inceleyenler de, Uygurları sanki eski Toku­zoğuzlarla ilişkili olmamış gibi ayrı bir ko­numda mütalaa eder. Uygurların tarihini Çin kaynaklarına dayanarak bize aktarmış olan Annemarie von Gabain, Colin Macker­ras, Michael Drompp gibi uzmanlar da ge­nellikle bu çerçeveyi benimsemiştir.

    Öte yandan Tokuzoğuzlardan bahseden 12. yüzyıl öncesi İslâmi kaynaklar, siyasi tarihten çok, ticaret erbabından aldıkları haberler çerçevesinde yollar, ko­naklama yerleri, şehir ve kasabalar, âdetler gibi genel­likle siyasetten uzak hususlar hakkında bilgi verir. Bu çerçevede Gerdizî (10. yüzyıl), Zeynülahbar adlı eserini Toku­zoğuzlara yani Uygurlara ayırmıştır (Martinez, 1982).

    Uygur prensleri
    Uygur prensleri; 9.yüzyıl duvar resmi

    Gerdizî’nin eserindeki Tokuzoğuzlar, Uygur İmparator­luğu 840’da yıkıldıktan sonra güneybatıya doğru göç etmiş Uygurlarla ilgilidir. Sözkonusu pasajda Toharca adı ile An­gi’yi (Karaşar) 843’te ele geçirip kendine başkent olarak be­nimseyen hakanın, artık yerleşik bir hükümdar olarak geniş yenli sırmalı ipek kaftan giydiği (Kadim Türklerin giyimi, savaşta hareket kolaylığı sağlamak için dar yenli idi), sade halkın ise basit ipek giysileri olduğu belirtilir. Bu anlatımda toplum, “zenginler ve fakirler” diye ikiye ayrılmakta, hattâ cezalar bile bu açıdan farklılık göstermektedir. İçecek olarak artık kımızdan değil de üzüm şarabından sözedilmektedir.

    Gerdizî’nin verdiği bilgilerin 843-866 (Csegledy, 1984) arasına ait olduğu görülmektedir. Oysa dar bir zaman di­limine sığdırılan bu bilgilerin çok daha geniş yansımaları olmalıdır. Uygur hakanının Hazar hakanı gibi yılda bir kere halk içine çıkışı ayrıntılı olarak anlatılır.

    Diğer taraftan hırsızlık için Kadim Türklerdeki uygula­malara benzer cezalar verildiğini görürüz. Ayrıca yağmur yağdıran “yede” taşı çerçevesinde eskiden Oğuz ile Türk arasındaki mücadelenin artık Tokuzoğuz ile Karluk rekabetine dönüştüğü konusundaki bilgiler, bizi Uygur geleneklerinin ötesine gö­türür ve diğer Türk halklarıyla ilişkilendirir. Öte yandan zina durumunda aldatılan erke­ğe kendine yeni bir eş alabilmesi için aldat­maya sebep olan erkeğin ceza olarak gerekli “masrafları” karşılamak zorunda kalması bize Moğol dönemi uygulamalarını hatırlatır (ntv tarih, s: 39). Kısacası bütün bu hususlar yerleşik, göçebe diye ayırım yapmayan bir İç Asya kültürüne işaret eder.

  • Fuyü Kırgızcası: Katledilen ama yok edilemeyen bir dil

    Fuyü Kırgızcası: Katledilen ama yok edilemeyen bir dil

    2000’li yıllardan itibaren Güney Sibirya Türkçesi ailesinden Fuyü Kırgızcasını konuşan kimse yok. Linguistik emperyalizmin kurbanı Fuyü Kırgızlarının eğitim ve konuşma dili artık Çince. Tabii bugün en gelişmiş ülkelerde (ABD, Kanada) bile, “entegre eğitim sistemi”yle katledilen yerel dillerin, Fuyü Kırgızcası kadar bile şansı olamamıştır.

    Türk dilinin en az bilinen kollarından biri olan Fuyü Kırgızcası, dilbili­minde “linguicide” (dilkırımı) olarak bilinen bir olguyla tarihe gömüldü. Dilbilimci Skutnab­b-Kangas’ın “genocide”den esinlenerek türettiği bu terim, en basit bir tanımıyla “konuşurlarını öldürmeden bir dili katletme” yöntemidir. Bu yöntemde, azınlık dilleri görmezden gelinerek veya damgalanarak egemen dil dayatılır. Irkçılık ve cinsiyetçiliğe maruz kalanlarda gördüğümüz gibi, ana dili kimliğini gizlemek zorunda kalan bireyler, aşağılan­madan yaşayabilmek için baskın dil konuşuru olmaya itilir.

    Fuyü Kırgızcası, Çin’in kuzey­doğusundaki tarihî Mançurya bölgesinde konuşulmaktaydı. “Fuyü”, aslen bu topluluğun ya­şadığı coğrafyanın adıdır. Burası Harbin’in kuzeyinde Çinliler, Mançular, Moğollar, Tibetliler başta olmak üzere 17 farklı etnik kavime evsahipliği yapan bir bölgedir. Lamaist ve Şamanist olan Fuyü Kırgızları, Wujiazi köyündeki konar-göçer yaşam­larını çobanlık ve kısmi çiftçilik yaparak sürdürürler. Yazı dilleri hiç olmamıştır. 1980’li yıllarda anadilini konuşanların sayısı yalnızca 10’du! 2000’li yıllardan itibaren dil ölümleri gerçekleşti ve Fuyü Kırgızcası bir anıdan ibaret kaldı.

    Fuyü Kırgızları
    Fuyü Kırgızları.

    Çin’deki resmî tanımları “Kırgız” olduğu için, Müslüman Tanrıdağı Kırgızlarıyla karıştı­rılan bu topluluk, aslında Güney Sibirya menşeli bir Türk toplu­luğu olan Hakaslarla akrabadır. Hakaslar aslen bugünkü Kır­gızistan bölgesine göçetmeyip Güney Sibirya’da kalan Yenisey Kırgızlarıdır. “Hakas” kelimesi ise Eski Çincede “Kırkız” diye telaffuz edilen imlerin modern Çincedeki telaffuzudur. Yani aynı kelimenin farklı dönemlerdeki söyleyişle­ridir (Marcel Erdal). Dolayısıyla tarihteki adlarıyla anılan Fuyü Kırgızlarının dilleri, Kırgızistan Türkçesini kapsayan Kıpçakçaya değil, Hakasçanın yeraldığı Gü­ney Sibirya Türkçesine dahildir. Bunun kanıtı, dillerindeki ses ve söz dağarcığı ortaklıklarıdır. Örneğin Eski Türkçede sözcük içinde ve sonunda yer alan /d/ler genel Türkçede /y/ye, Hakasça ve Fuyü Kırgızcasındaysa /z/ye dönüşür: Eski Türkçe “udımak” eylemi, lehçelerde “uyumak” olurken; Hakasçada “uzumak”, Fuyü Kırgızcasında “uzımak”a değişir. Bu iki Türk diline özgü en ilginç ses değişikliği, kelime başındaki /y/ sesinin genizli bir ses (n, ŋ, m) komşuluğunda /n/ olmasıdır. Bu suretle, örneğin Eski Türkçe “yağmu”, Fuyü Kır­gızcasında “namır”, Hakasçada “naŋmır” biçimine evrilmiştir.

    Linguistik emperyalizmin kurbanları olarak bugün tek bir konuşuru kalmayan Fuyü Kırgızlarının eğitim ve konuşma dili artık Çincedir. Neyse ki dil materyalleri, Rusya Bilimler Aka­demisi’nden Edhem Tenişev ve Pekin Milliyetler Üniversitesi’n­den Hu Zhenhua öncülüğündeki saha çalışmalarıyla (1960’lardan itibaren) kayıt altına alınmıştı. Zira bugün özellikle ABD ve Ka­nada gibi en gelişmiş ülkelerde bile, “entegre eğitim sistemi” gibi örtülü politikalarla katledilen ye­rel dillerin Fuyü Kırgızcası kadar bile şansı olamamıştır.

    turk-dili-1
    Çin’in kuzeydoğusunda, Mançurya’daki coğrafi yaşam alanları.
  • İçinden 7 rakamı geçen ‘eskilerden kalma sözler’…

    İçinden 7 rakamı geçen ‘eskilerden kalma sözler’…

    Destanlarda ve kaynaklarda geçen sayılar bir çokluk durumuna, birkaç kuşak insana veya kalabalık topluluklara işaret eder. Bunlarda çokluk değil de sanki anlamlı bir sayıdan bahsediliyormuş gibi, içinde 7 sayısının kullanıldığı birçok pasaj vardır. Kültigin Yazıtı ve sonraki kaynaklarda felaketler ve yeniden doğuşların 7’li kalıpları…

    Türklerin ve Moğolların geçmişini ele alan efsa­ne ve destanlarda karşılaştığımız hikayelerin “efsane” olduğunu biliriz; bunları gerçekmiş gibi düşünmeyiz. Ancak benzer hikayeleri tarihî kaynaklarda gördüğümüz zaman algılamamız farklı olur. Özellikle İç Asya tarihinin sadece Kadim Türkler, Uygurlar, Moğollar gibi tek bir dönem ile uğraşıyor ve çalış­malarınızı salt o dönemin yazılı kaynakları üzerine yoğun­laştırıyorsanız, okuduklarınız “o döneme ait gerçekler” gibi hafızaya kaydedilir. Örneğin Kültigin Yazıtı’nda İlteriş Kutluk Kağan’ın başlattığı hareket, Talat Tekin’in çevirisi ile hafıza­mıza kazınmıştır:

    “Babam 17 adamla başkaldırmış. İlteriş başkaldırıyor diye […] derlenip toplanıp 70 kişi olmuşlar. […] Babam doğuya ve batıya sefer edip adam toplamış ve yığmış. Sonunda hepsi 700 kişi olmuşlar. O 700 kişi, devletsiz kalmış, hakansız kalmış halkı atalarının-dedelerinin töresince yeniden yarat­mış, eğitmiş.”

    Burada verilen sayıları “bilimsel” rakamlar olarak algı­lamak doğru değil tabii. Bugün Türkçede de kullandığımız “7’den 70’e kadar” deyiminin gösterdiği gibi, bunlar çokluk durumuna, birkaç kuşak insana veya kalabalık topluluk­lara işaret ediyordu. Benzer bir durum 11. yüzyıl tarihçisi İranlı Gerdîzî’nin Kimekler hakkında verdiği bilgilerde de görülür (Zayn ul-Akhbār). Burada, Şad adını taşıyan ama çe­şitli sebeplerden dışlanmış olan bir liderin etrafına 700 kişi toplanır ve zamanla çoğalan bu insanlardan Kimeklerin 7 kabilesi meydana gelir. Kaynaklarımızda ayrıca, çokluk değil de sanki anlamlı bir sayıdan bahsediliyormuş gibi 7 sayısının kullanıldığı birçok pasaj vardır.

    zamanin-izinde

    Ancak işin ilginç yanı, yeniden dirilmeye işaret eden yu­karıdaki pasajın öncesinde, kitapta büyük bir felaketten sö­zedilmesidir. Gerdîzî’ye göre yurtlarında atlarına ot bulamayan 7 Tatar yavaş yavaş yol alırken Şad’ın bulunduğu yere gelir. Daha sonra bunlar yurtlarına geri dönmek ister. Bu maksatla durumu anlamak için aralarından birini gönderirler. Ancak bu kişi yurduna döndüğünde, dağın yamacında kalmış olanlar hariç bütün kavmin düşman tarafından tamamen yokedilmiş olduğunu görür. Bunun üzerine dağın yamacındakiler Şad’ın bulunduğu yere gelir. Onlara başkaları da katılır ve 700 kişi olurlar.

    Kaynaklarda ve destanlarda çok karşılaştığımız bu “büyük felaket” ve sonrasında bugün “küllerinden doğmak” sözü ile ifade ettiğimiz yeniden diriliş ha­disesine İç Asya tarihi hiç de yabancı değildir. Bu konuda en erken bilgi 6. yüzyılda Kadim Türklerin ortaya çıkışı ile ilgili efsanede görülür. Bu efsane Bahaeddin Ögel’in Türk Mitolojisi adlı eserinde Çin kaynaklarında görülen farklı varyantlarıyla ele alınır. Burada Kadim Türklerin ortaya çıkışı anlatılırken, komşu bir ülkenin askerlerinin gelip bütün kavmi tamamen yokettikleri belirtilir. Bu hadise sonrası, kolları-bacakları ke­silmiş bir şekilde ortalıkta bırakılan bir bebeğin bir kurt tara­fından emzirilmesi/büyütülmesi ve yeni vatanına taşınması hikayesi herkes tarafından çok iyi bilinir; ancak bizdeki algı­lama “kurt” odaklıdır. Tarihin farklı dönemlerine baktığımız zaman bu “büyük felaket” anlayışının yaygın olduğu görülür. Örneğin 17. yüzyıldaki Kazak-Kalmuk mücadelelerini yan­sıtan bir hikayede de “büyük felaket” motifiyle karşılaşırız (ntvtarih, Temmuz 2010).

    Bu durum gerçek bir hadiseyle değil de aslında kültürel bir kalıpla karşı karşıya olduğumuz konusunda bizi uyar­maktadır. “Büyük felaket” motifi hem yazılı kaynaklara hem de sözlü edebiyata yansır; Kültigin Yazıtı’nda, Gerdîzî’de ve 17. yüzyıl Kazak sözlü edebiyatında görülür. Moğolların Gizli Tarihi’nde bu türlü ifadelere “eskilerden kalma sözler” denir. (#tarih 116, Ağustos 2024).

    Kültigin Yazıtı’ndaki “devletsiz kalmış, hakansız kalmış, cariye olmuş, kul olmuş, Türk örf ve adetlerini bırakmış halk” sözleri, bu “büyük felaket”i özetler (D12-13); daha önceki satırlar (D5-8) ise bu durumun ayrıntılarını verir. Kültigin ve Bilge Kağan, 630 yenilgisi ve etkilerini yani “büyük felaket”i ayrıntılı bir şekilde aktarır. Sonrasında ise 17, 70, 700 rakamlarıyla 7’li kalıpları kullanarak dirilişi vurgularlar. Bu kalıpların varlığı ve kul­lanılışı kültürün derinliğinin ifadesidir. Bizde de kır ata herkesi bindirmezler ama beyaz ata herkes binebilir.

  • Kutsal geyik ‘sıgun’ ve ‘maralım, geri dön ceylanım’

    Kutsal geyik ‘sıgun’ ve ‘maralım, geri dön ceylanım’

    İnsanlar ve ruhlar diyarı arasında yolculuğunda şamanlara kılavuzluk yaptığı da kabul edilen “geyik ata” kültünün Türk kültüründeki en somut örneğini, Bilge Kağan anıt mezarı kazısında (2001) bulunan gümüş “sıgun” heykelinde görürüz. Anadolu’daysa bu kutsiyet, Alevî-Bektaşî menkıbelerinde, türkülerde (tövbeler tövbesi geyik avına) yankılanır.

    Tonyukuk yazıtının 2. Türk Kağanlığı’nın kuruluş günlerinin anlatıldığı ilk satırlarında, her tarafı düşmanla çevrili halkın “keyik” ve “tavış­gan” (tavşan) yiyerek karnını doyurduğu yazılıdır. Burada bahsedilen “keyik” günümüzde her ne kadar belli bir familyayı (geyikgiller) ifade etse de, Türk dili tarihinde 4 ayaklı av hay­vanlarının genel adıydı. Kaşgarlı Mahmut’un “ehlileştirilmemiş her hayvanın vahşisi ‘keyik’ olur” açıklaması, dağ keçisi, yaban do­muzu ve antilop gibi eti yenebilen hayvanların bu sözcükle ifade edildiğini gösterir. Böylelikle İslâm öncesi Türklerde domuzun da dahil olduğu çift toynaklıların afiyetle yendiği anlaşılır. Kaşgarlı ayrıca, “keyik kişi” (maymuna benzeyen vahşi insan) ve “keyik söğüt” (yabani söğüt) örneklerini verip bu kelimenin her tür canlıyı nitelediğini belirtir.

    turk-dili-2
    Güney Sibirya’da geyikli taş üzerine runik alfabeli Türkçe mezar yazıtı.

    Türkçede özellikle geyik için kullanılan asıl sözcük ise “sıgun”dur. Bilge Kağan yazıtında “sıgun”, Tenri Kağan’ın, babası Bilge’nin ölümüyle içinde kopan fırtınayı sarp dağlardaki “sıgun” böğürmesine benzettiği bağlam­da geçer. Kuzeybatı Moğolistan ve Sibirya’ya özgü kızıl postlu bir ge­yik olan “sıgun” (cervus sibiricus), bu coğrafyada Geç Bronz Çağı’na (MÖ 1500-1000) tarihlendirilen insan başlı magalitler üstünde boynuzları ağaç dalı, gövdeleri kanatlı, ağızları gaga biçimin­de resmedilmiştir. Zoomorfik dönüşüm imgeleri içeren bu megalitlere Batı literatürün­de “deer-stone” (geyikli taş) adı verilir. Erken göçebe sanatının en eski örnekleri olan bu sofis­tike çizimlerdeki çatal boynuzlu “sıgun”lar, Pazırık mumyaların­da kol dövmesi olarak karşımıza çıkar.

    turk-dili-1
    Bilge Kağan anıt mezarında bulunan gümüş geyik heykeli (Moğolistan Millî Müzesi).

    İnsanlar ve ruhlar diyarı arasında yol­culuğunda şamanlara kılavuzluk yaptığı da kabul edilen “geyik ata” kültünün Türk kültü­ründeki en somut örneğini, Bilge Kağan anıt mezarı kazısında (2001) bulunan gümüş “sıgun” heykelinde görürüz. Japon Türkolog Takaşi Osawa, bu hey­kelin bir sonraki yaşamında be­reket getirmesi amacıyla kağanın ruhuna sunulduğunu düşünür. Nomadik halkların kurttan daha eski ve baskın totemi olan geyik, Moğolların Gizli Tarihi’nde Çinggis’in atası Borte Cino’nun (mavimsi bozkurt) eşi Ho’ai Maral (ak geyik) olarak dişil bir karak­tere (geyik ana) bürünür. Türkçe “sıgun”un Moğolcası olan “maral”, Anadolu’da artık salt özel ada (Meral) dönüşmüş olsa da, Moğol ve Türk dillerinde bugün de dişi geyik anlamındadır.

    6. yüzyıldan itibaren Budizm ve Manihaizmin, sonraki asırlarda İslâmiyet’in etkisiyle Türklerde geyik kültü gölgelen­meye başlar ama hiçbir zaman tümüyle ortadan kalkmaz. Güney Sibirya’da Bronz Çağı’na ait geyikli taşların, çeşitli Türk boylarının önderleri için mezar kitabesi olarak kullanılması ve Bilge Kağan’ın anıt mezarına geyik heykeli bırakılması bunun kanıtıdır. Anadolu’daysa bu kutsiyet, gerek Alevî ve Bektaşî menkıbelerinde gerekse kimi halk türkülerinin nakaratlarında (“tövbeler tövbesi geyik avına”) yankılanmaya devam eder.

  • ‘Demokrat’ bir Camuka ve ‘aristokrat’ bir Temuçin

    ‘Demokrat’ bir Camuka ve ‘aristokrat’ bir Temuçin

    Daha sonradan Çinggis Han olarak tarih sahnesine çıkacak Temüçin ile çocukluk arkadaşı ve kan kardeşi Camuka’nın yolları ilerde ayrılır. Gerçek bir yol hikayesiyle ayrılan ikili için 19. yüzyıl sonlarından itibaren yazılan yorumlar, dönemin modern siyasi-ideolojik yaklaşımlarından etkilenmiştir. Tarihi, günümüz değerleriyle yorumlamak…

    Genelde olayları anlamaya çalışırken içgüdüsel olarak günümüzün değerleri çerçevesinde ve kişiler bazında hareket ederiz. Aynı davranışı materyel kültür için sergilemeyiz; örneğin tarihî şah­siyetleri telefonla konuşturmayız, ancak onlara rahat­lıkla bugünün değerlerini yükleyiveririz. Bu konuda birçok örnek verilebilir. Moğolların Gizli Tarihi’nde görülen bir pasaj (§118), bu durum için çok net bir örnek teşkil eder.

    Şiirsel bir dille ifade edilen bu pasaja göre, henüz Çinggis Han olarak bilinmeyen Temüçin’in eşi Börte, Merkitler tara­fından kaçırılmıştı. Bu durumda Temüçin’in o dönemde bağlı olduğu Kerayit Ong Han Tuğrul ve Camuka imdada koşarlar. Camuka ve Temüçin, çocukluklarında Tuğrul’un yanında “rehine beyzade” durumunda bulundukları zaman birbiriyle rekabet içinde olan iki “anda” (kan kardeş) olmuşlardır. Bu çerçevede Camuka kendi kuvvetleri ile Börte’nin kurtarıl­masına yardım etmiş ve sonra iki ahbap memnun-mesut ve uyum içinde 1.5 yıl kadar zaman geçirmişlerdir.

    Yaz başlarına gelindiğinde bir gün Camuka, “Anda, anda! Dağ tarafında konaklasak da yılkıcılarımız alaçıklara erişi­verseler; dere kenarında konaklasak da koyun-kuzu çoban­larımızın boğazına bir lokma girse” der. Muamma şeklindeki bu sözler Temüçin’i şaşırtır; annesine dönüp bu sözlerden bir şey anlamadığını söyler; ancak daha annesi söze başlama­dan karısı Börte “Dostumuz Camuka sebatsız bir kimse ola­rak tanınmıştır. Şimdi bizim aramızda onun canı sıkılıyor. Dostumuz Camuka şimdi söylediği sözlerle bizi kastetmiştir. Biz durmayalım. Bilakis onlardan ayrılarak bütün gece yolu­muza devam edelim. En iyisi budur” der (A. Temir, 1986: 54). Börte’nin fikrini uygun bulan Temüçin ve etrafındaki kafile bütün gece durmadan yürüyerek yol alır ve böylece Temüçin ile Camuka’nın yolları ayrılmış olur.

    Bu pasaj 1896’da, o dönem Rusya’nın genç tarihçilerinden W. Barthold’un ilgisini çekmiş ve kendisi konuyu Çinggis Han im­paratorluğunun oluşumu ile ilgili yayımla­dığı risalede ele almıştı. 19. yüzyılın sonu sadece Avrupa’da değil bütün Avrasya’da monarşilerin çoğu kere devrimlerle son bulduğu bir dönemdi. Monarşilerle beraber aristokra­si de yara almıştı. Bu bağlamda Barthold, daha Çinggis Han unvanını almamış Temüçin ile Camuka’nın aralarının açılmasını anlatan pasajı inceleyerek, “Temüçin’in aristokrat Camuka’nın da demokrat oldu­ğunu” ileri sürmüştü. Barthold’un bu görüşleri uzun zaman geçerliliğini ve popülaritesini korumuş; tarihçiler bu pasajı ve Barthold’un “aristokrat-demokrat” tanımlamasını yeniden yeniden ele almış ve kendi görüşlerini belirtmiş­lerdir. Önce Rus bilginleri arasında başlayan tartışmalar daha sonra Batı’ya da sıçramıştır. Moğolların Gizli Tarihi’ni açıklamalarla beraber İngilizceye çeviren Igor de Rachwiltz bu tartışmaları ayrıntılı bir şekilde ele alır (2004, I: 440-443).

    ZamaninIzınde

    Oysa ki 13. yüzyıla ışık tutan kaynakların böyle bir ta­bakalaşmanın varlığından sözettiklerini düşünmek pek yerinde olmaz. Nesep açısından bakılacak olursa Moğolların Gizli Tarihi’ne göre Temüçin de Camuka da Borjigin (börü tegin) soyundan sayılıyordu; bu sebepten de “rehin beyzade” olarak Ong Han’ın yanında bulunmuşlardı.

    Öte yandan bu muammalı pasaja 20. yüzyılın algısıyla değil de o dönemin göçebe hayvancılığı açısından bakınca, “atları dağa çıkaralım da yılkıcılar alaçıklarına erişsinler” sözü, olamayacak bir duruma işaret etmektedir. Atların her gün sulanması gerektiğinin bilindiği bir ortamda atları dağa çıkaralım demek, onları susuz bırakmak anlamına geliyordu. Kısacası kitabın yazar/ozanının çoğu kere yaptığı gibi burada da “eskiden kalma sözler” (mani türünde) kul­lanılıyor; Camuka olmayacak bir durumdan bahsediyor ve değişiklik yapmayalım demek istiyordu. Nitekim yollar ay­rıldıktan sonra Camuka eski usul çokbaşlı, Temüçin/Çinggis Han ise yenilikçi bir tutumla tek başlı merkeziyetçi topluk­lukların başına geçecekler ve bu durum Camuka’nın yenilgisi ile sonuçlanacaktı.

    Artık 21. yüzyılda ise Çinggis Han’ın ya­sayı uyguladığı yeni sisteme “aristokratlık kazandı” diye bakmamız da durumu zorla­mak olur. Sözün kısası, tarihi günümüzün değerleri ile açıklamak bizi gerçekten uzaklaştırır.

  • ‘Bahşı’nın genişleyen anlamı: Hoca, hekim, katip, sanatçı…

    ‘Bahşı’nın genişleyen anlamı: Hoca, hekim, katip, sanatçı…

    “Ruhani üstad” anlamından sonra birbirinden farklı birçok niteleme için kullanılan “bahşı” kelimesi, bugün hâlâ Kazakça (baksı), Kırgızca (bakşı), Yeni Uygurca (bahşi), Türkmenistan (bağşı), Özbekistan, Karakalpakistan ve Horasan’da (bahşı) geçerli. Çekirdek anlamın periferisinde halkalanan diğer anlamlar; coğrafi-kültürel değişmelerin dildeki karşılıkları.

    Türkçeye 10.-11. yüzyılda Çinceden geçen “bahşı” (öğretmen) kelimesi, Budist Uygurlarda “ruhani üstad” karşılığında kullanılırdı. Ancak bu insanlar salt bir doktrinin yan­daş ve müdafileri değildi. Budist Orta Asya ve Uzak Doğu’nun türlü alfabelerini ve dillerini bilen mü­ellif ve mütercimlerine, aritmetik bilen tüccarlarına, halk hekim­liğinden anlayan şifacılarına da bahşı denirdi.

    Uygurların Moğol egemenliği­ne girmelerinin ardından, başta alfabe olmak üzere sahip olduk­ları tüm bilgiler Budist bahşılar aracılığıyla Moğol dünyasına transfer edildi. Bu durum, keli­menin coğrafyasını genişleterek onu Altınordu dönemi Rusya’sına ve İlhanlı dönemi İran’ına kadar taşıdı. Marco Polo, Monte Cor­vino gibi seyyahlar, bahşıların hükümdarlar üzerinde büyük nüfuzlarından sözeder. Nitekim Reşîdüddîn, Hülegü Han’ın toru­nu Gazan’ın eğitiminde bahşıla­rın görevlendirildiğini yazar. Bu durum Gazan Han’ın İslâmiyet’i kabulüne kadar sürdükten sonra, bahşı kelimesi resmî belgeleri defterlere kaydeden divan katip­lerinin unvanı için kullanılır oldu. Orta Asya Türklerinde Budizmin izleri silinirken, bu sözcük bir yandan Uygur alfabesini, Türk ve Moğol dillerini bilen kâtipler; öte yandan cerrahlık da yapabi­len hekimler, gezgin saz şairleri, hatta sihirbaz ve kahinler için kullanılan ana referansa dönüştü. Bunun altyapısını Budist Uygur keşişlerin çok yönlü kimliği oluş­turmuştu. Timur’un torunlarını eğiten Ali Şir Nevâi’nin babasının (Kiçkine Bahşı), Fatih’in Doğu Türkleriyle ve Uzun Hasan’la yazışmalarını yürütmek için Semerkant’tan getirttiği katibin (Abdürrezzak Bahşı) bu unvanla anılması, sözcüğe İslâmiyet son­rası yüklenen anlamların ilkini yansıtır.

    TurkDili
    Türkmen ressam Beşim Nuralı’nın “Bagşı” adlı tablosu (1964).

    Bâbür Şah’ın otobiyografi­sindeki (Bâbürnâme, 16. yüzyıl) “Moğol halkı cerraha bahşı der” cümlesi, sözcüğün Türk hakimi­yetindeki Hindistan coğrafya­sında kazandığı ikinci anlamın en eski kaydıdır. Kazakça (baksı), Kırgızca (bakşı) ve Yeni Uygur­cada (bahşi) hastalıkları şaman pratikleriyle tedavi eden kişiler bugün hâlen bu sözcükle anılır. Hülegü’nün Budist torunu Argun, ömrünü uzatmak için Keşmirli bir bahşının hazırladığı kükürt ve cıva karışımı ilacı içtikten sonra kronikleşen bir hastalığa yakalanıp ironik biçimde 30’lu yaşlarının başında ölünce, bahşı kelimesinin anlamında “şarlatan hekim, büyücü” nüansları ortaya çıkar. Bu anlam Özbekçede yaşa­maktadır.

    Ancak Türkmenistan (bağşı), Özbekistan, Karakalpakistan ve Horasan’da (İran) bahşı, ağırlıklı olarak halk ozanları için kullanı­lır. Á. Vámbéry, Orta Asya gezisi notlarında (1867) Türkmenle­rin kış gecelerindeki en büyük eğlencelerinin dombra eşliğinde bahşılarca okunan şiirler olduğu­na değinir. Bahşılar Özbekistan ve Türkmenistan’da düzenlenen toylarda binlerce dizelik destan metinlerini uzun saatler boyunca tiyatro performansı da sergileye­rek ezberden okuyabilen saygın bir sanatçı grubudur.

    Bahşı kelimesi, donör dil Çincedeki “öğretmen” anlamını bugün yalnız Moğolca ve Tuvaca­da koruyor. Çekirdek anlamın pe­riferisinde halkalanan anlamlar ise, coğrafi-kültürel değişmelerin gereksinimleriyle ortaya çıkmış. Bu olguya dilbiliminde “semantik neolojizm” adı veriliyor.