Kategori: Tıp Tarihi

  • II. Abdülhamid’in cihadı Cumhuriyetin savaşı

    II. Abdülhamid’in cihadı Cumhuriyetin savaşı

    19. yüzyılın son çeyreğinde vereme karşı mücadeleyi bir devlet politikası haline getiren Sultan II. Abdülhamid’den sonra, Cumhuriyet idaresi de ciddi önlemlerle hastalığın geriletilmesini sağladı. Veremle savaş dernekleri ve idealist doktorlar bu sürecin kahramanlarıydı.

    Avrupa’yı özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda etkileyen verem salgınları, Osmanlı coğrafyasını da ciddi şekilde sarstı. Savaşlarda insanlarını ve topraklarını kaybeden, ekonomik gücü zayıflayan ve büyük göçlere sahne olan imparatorlukta, verem önemli bir sağlık sorunu haline geldi. Halk arasında hızla yayılmasından başka, sarayda da verem vakaları arttı. II. Mahmut’un annesi, kendisi ve oğlu Abdülmecit ile onu takip eden sultanların hemen hepsi bu hastalığa yakalandı. Hatta II. Mahmut 1839’da bu yüzden öldü; yerine geçen 17 yaşındaki oğlu Abdülmecid’in de tüberkülozlu olduğu bilinmesine rağmen hastalığı bir süre gizli tutuldu ama, o da babası gibi 1861’de 38 yaşında vefat etti. Öldüğünde hareminde bulunan 18 kadından yarısı veremliydi; bunların arasında, II. Abdülhamid’in annesi Tirimüjgan, V. Mehmet Reşat’ın annesi Gülcemal ve Vahdettin’in annesi Gülüstü kadın da vardı.

    1876’da tahta çıkan ve padişahlığı sırasında kendisi de uzun süren ateşli bir hastalık devresi geçiren Sultan II. Abdülhamid, hem dedesini hem babasını hem annesini öldüren vereme karşı savaş açtı. Halk sağlığına da daha önce hiçbir dönemde görülmediği kadar önem veren Abdülhamid, Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane’nin 8 Şubat 1895 tarihli toplantısında veremin bulaşıcılığı ve korunma konusunun müzakere edilmesini emretti. Bu toplantıda, Dr. Nazım Şerafettin’in veremden korunma tedbirlerini belirten çalışması ile Dr. Avlonitis’in vereme karşı bir savaş derneği kurulması önerisi ilgi gördü. Dr. Stehepaliew ise Prens Adaları’nda bir sanatoryum kurulmasını önerdi.

    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı
    Haseki Nisa (kadın) Hastanesi’nin tüberküloz koğuşu. 1890.

    II. Abdülhamid hazırlanan raporun kendisine sunulmasından sonra veremin yayılmasını önleyici tedbirler alınmasını, hastane ve hapishanelerde veremlilerin ayrılmasını emretti. Kışla ve okullarda yere tükürmek artık yasaktı. Fermanla birçok sağlık kurumu ve hastane kuruldu. Özellikle ikitanesi önemlidir: Gülhane’deki Rüştiye Mektebi’nin 1 Ocak 1899 tarihinde Prof. Dr. Robert Rieder tarafından askerî hekimler için Gülhane Tababet-i Askeriye Tatbikat Mektebi ve Seririyat Hastanesi haline getirilmesi ve 5 Temmuz 1900 tarihinde hizmete açılan Hamidiye Etfal Hastanesi’nin aynı zamanda ilk resmî çocuk hastanesi olması.

    20. yüzyıl başında İstanbul nüfusu 1.2 milyondu. 1901-1923 istatistiklerine göre yılda ortalama 2.800 kişi akciğer vereminden ölüyordu. Bu sayı, kentteki tüm ölümlerin %15.8’ine karşılık gelmekteydi. 13 Nisan 1914’te yayımlanan Emraz-i Sariye ve İstilaiye Nizamnamesi’nin ilk maddesiyle veremden ölenlerin ihbar edilmesi mecburi tutuldu; 33. Madde veremlinin okula devamını yasaklıyor, 53. Madde eşyaların dezenfekte edilmesini öngörüyordu.

    l. Dünya Savaşı sırasında, Avrupa’da olduğu gibi veremden ölümler yükseldi. 8 Haziran 1918’de Osmanlı Veremle Mücadele Cemiyeti kurularak, Besim Ömer Paşa başkanlığa getirildi. 1923’te Dr. Behçet Uz tarafından İzmir Veremle Mücadele Cemiyet-i Hayriyesi, ardından Balıkesir Veremle Mücadele Cemiyeti kuruldu.

    Millî Mücadele yıllarında nüfusun önemli kısmı sağlığını kaybetmiş, salgın hastalıklar artmıştı. 13 milyonluk nüfusun 1 milyonu veremliydi. Fakirlik ve sefaletin bu hastalığa yakalanmada önemli sebep olduğu bilinmekte, buna rağmen temizlik kurallarına uyulmaması hastalığın geniş kitlelere bulaşmasını hızlandırmaktaydı. İstanbul, dünyadaki diğer büyük şehirler gibi veremden büyük zarar görmüştü; devamlı artan nüfus hastalıklara zemin hazırlıyor ve verem kayıpları en çok 15-25 yaş grubunda yoğunlaşıyordu.

    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı
    Veremle savaş derneklerinin Cumhuriyet döneminde hem halkı bilinçlendirmek hem de maddi destek sağlamak amacıyla çıkardığı pullar, kitaplar.

    Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti’nin (Sağlık Bakanlığı) vazifeleri, Afet İnan adıyla yayımlanan Medeni Bilgiler’de “yeni neslin sağlıklı yetişmesini temin etmek için memleketin sağlık şartlarını ıslah etmek ve bütün hastalıklarla mücadele etmek” olarak izah edilmekteydi. 1923’te ilk verem savaş dispanseri İstanbul’da açıldı. Bunlar hem hastaya teşhis ve tedavi imkanı sağlıyor, hem de yakın çevresine bulaşmayı önleyerek onları korumuş oluyordu.

    Veremle mücadele esasen idealist hekimlerin sivil girişimleriyle başlamıştı. 1925’te Tevfik Sağlam’ın organize ettiği Milli Türk Tıp Kongresi’nde esas konu olarak veremle savaş gündeme girdi. İlk özel sanatoryum 1923’te Dr. Musa Kâzım tarafından Büyükada’da açıldı. 1925’te Heybeliada sanatoryumu İstanbul Verem Savaş Derneği tarafından kuruldu.

    1928’de yapılan II. Milli Türk Tıp Kongresi’nin ana gündemi de veremdi. 1930’da çıkarılan “Umumi Hıfzıssıhha Kanunu” ile verem mücadelesi “devlet politikası” haline geldi. Verem, sağlık kuruluşlarına haber verilmesi mecburi bir hastalıktı. 1932’de Erenköy Sanatoryumu, 1936’da Yakacık Sanatoryumu açıldı.

    Türkiye’de BCG aşısı 1931’de yeni doğanlara yapılmaya başlandı. Verem mücadelesi takdire değer bir başarı göstermişti, fakat 1940’tan itibaren hastalık grafikleri yeniden dirildi. Bu durumun en önemli nedeni, tahmin edileceği üzere 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı iktisadi ve sosyal sıkıntılardı. Savaşın Türkiye’de yarattığı ağır şartlar, veremi geniş ölçüde arttırmış ve hastalık ülkenin her köşesinde tekrar kendini göstermişti. Bunun üzerine verem mücadelesi yeniden ön plana alındı.

    1947’de yılın 1 haftası “verem haftası” olarak kabul edildi; verem savaş dernekleri propaganda faaliyetlerine girişti. Belediyelerin topladığı eğlence vergisinin %10’unun verem savaş derneklerine aktarılması kararlaştırıldı. İstanbul’da verem savaş dispanserlerinin sayısı artarken 1948’de Çapa’da Naile Sağlam Verem Araştırma Enstitüsü kuruldu. 1950’li yıllara kadar veremle savaşmak için dispanserler ve sanatoryumlar açılmaya devam etti. 15 Nisan 1949’da, 5368 sayılı verem savaşı hakkındaki kanun ile devletin veremle ilgili politika ve programları netleşti. 1953’te WHO ile işbirliği yapılarak ülke sathında BCG aşı kampanyası başlatıldı. 1953-59 arasında bütün ülkede BCG uygulaması tamamlandı. 1960’ta seçilmiş bölgeler, 1966’da ise tüm ülke taramadan geçirildi.

    Bütün yurttaşlara veremi öğretmeyi, ondan korunma çarelerini tatbik ettirmeyi ve onların verem mücadelesine doğrudan katılmalarını temin etmek amacıyla kurulan ve İstanbul, İzmir gibi şehirlerde faaliyet gösteren dernekler, bu mücadelede uzun yıllar boyunca halk ve hükümet üzerinde önemli tesirler yaptılar; meselenin devlet ve millet tarafından ele alınmasında büyük rol oynadılar.

    İstanbul Verem Savaş Derneği’nin çıkardığı Yaşamak Yolu dergisi, ülkedeki tüm okullara veremle ilgili afiş ve levhaların yanısıra gönderiliyordu. Sağlık Bakanlığı Verem Savaş Derneklerine propaganda konusunda destek veriyordu. Sinema ve elektriğin bulunduğu şehir ve kasabalara gönderileren filmler, halka, öğrenci ve öğretmenlere, askerlere ücretsiz gösteriliyordu. Temizlik kuralları, hastalıktan korunma yolları, hastalığın utanılacak bir durum olmadığı ve mücadelenin başarı kazanmasında dört altın kuralın “iyi beslenme, dinlenme, temiz hava ve moral” olduğu anlatılıyordu. Verem mücadelesi 1950’lerden itibaren beklenen sonuçları verdi. 1948’de İstanbul’da veremden ölüm oranı 100 binde 261 iken, 1954’te 100 binde 97’ye gerilemişti. 

    Padişah özel ilgi gösterdi

    Hastalığın yayılmasını önlemek için alınan tedbirler, II. Abdülhamid döneminde başlatıldı. Abdülhamid’in Başkatibi Ali Cevad tarafından, padişahadına sadrazama yazılan yazı şöyledir: “Verem hastalığının yayılmasını önlemek adına Fransa’da kurulmuş olan ‘Au-delâ de la Tuberculose’ isimli dernek, Osmanlı memleketinde bir şube açılmasına karar vermiş olup bu şubenin Sultan II. Abdülhamid’in himayesi altında kurulmasının kabulünü rica eden bir yazı göndermiştir. Bu konuda bir karara varmak için ilgili yazı, görüş bildirilmesi için Sadaret’e gönderilmiştir.”

    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı

    TÜRK SANAT VE EDEBİYATINDA İNCE HASTALIK

    Hüzün dolu filmler, acılı dizeler, inleyen nağmeler

    MAHMUT TOKAÇ

    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı

    Yeşilçam’ın siyah-beyaz günlerinden beri filmlere en çok konu olan hastalıktır verem. Veremi konu alan Yeşilçam filmlerinin en meşhurları arasında, başrolünde Sadri Alışık’ın oynadığı, bir yangın nedeniyle günümüze hiçbir kopyası ulaşamamış olan 1959 yapımı Metin Erksan imzalı “Hicran Yarası”; Ertem Eğilmez ve Bülent Oran’ın senaryolarını yazdığı, Ertem Eğilmez’in yönettiği, Hülya Koçyiğit ile Kartal Tibet’in oynadığı 1969 tarihli “Boş Çerçeve”; Filiz Akın ve Kartal Tibet’in başrollerini paylaştıkları 1970 yapımı “Beyaz Güller“ yer alır.

    Yakın dönemlerde ise Özcan Alper’in yönettiği “Sonbahar”; 2. Dünya Savaşı döneminde Zonguldak’ta yaşayan ve genç yaşta veremden ölenşairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun yaşam öykülerinin anlatıldığı, başrollerini Kıvanç Tatlıtuğ ve Mert Fırat’ın paylaştığı Yılmaz Erdoğan filmi “Kelebeğin Rüyası” filmi sayılabilir.

    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı
    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı

    Şiir ve romanlarımızda da verem teması sıkılıkla işlenmiştir. Şair Abdülhak Hâmid Tarhan’ın (1852-1937) eşi Fatma Hanım veremdir ve hastalık üçüncü devresindedir. Hindistan’dan deniz yoluyla dönerken Fatma Hanım Beyrut’ta kötüleşir ve 1885’te orada ölür. Hâmid, her gün Fatma Hanım’ın mezarını ziyaret eder; geceleri de bir bodrum katında meşhur şiiri “Makber”i yazar:

    Eyvah! Ne yer ne yar kaldı

    Gönlüm dolu ah u zar kaldı

    Şimdi buradaydı gitti elden

    Gitti ebede, gelip ezelden (…)

    Faruk Nafiz Çamlıbel’in (1898-1973) Han Duvarları bir diğer meşhur şiirdir:

    Garibim namıma Kerem diyorlar Aslı’mı el almış haram diyorlar

    Hastayım derdime verem diyorlar Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben

    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı
    Kelebeğin Rüyası Verem temalı en son film Kelebeğin Rüyasıydı. Aktör Kıvanç Tatlıtuğ, senaryosu gerçek olaylardan esinlenen filmde, verem hastası şair Muzaffer Tayyip Uslu’yu canlandırıyordu.

    Hayatı “Kelebeğin Rüyası” filmine konu olan ve veremden ölen şair Muzaffer Tayyip Uslu (1922-1946) “Kan” şiirinde şöyle yazar:

    Önce öksürüverdim

    Öksürüverdim hafiften

    Derken ağzımdan kan geldi

    Bir ikindi üstü durup dururken

    Verem nedeniyle birçok defalar sanatoryumda yatmak zorunda kalan Rıfat Ilgaz, “Sanatoryumda Bir Doktor Konferans Verdi” şiirini şöyle bitirir:

    Sanmayın şifası yok bu hastalığın

    Tıbbın elinden ne kurtulur

    İniyor ak gömlekli hekim kürsüden

    Alkışlanır böyle vadedenler

    Biz sadece öksürüyoruz…

    İsmet Özel “Dişlerimiz Arasındaki Ceset” şiirinde, sistem eleştirisi yapar: 

    Saframızla kesemizi birleştiren anatomi bilgisi

    Hadım tarih, kundakçı matematik, geri kafalı gramer

    Evet, bunlar gizlice örgütlenerek alnımıza

    Verem Olmak Üretimi Düşürür ibaresini çizer (…)

    Halide Edip çocukluk yıllarını anlattığı Mor Salkımlı Ev romanında kendisi küçük yaşta iken veremden ölen annesi Bedrifem Hanım’a ait solgun hatıralara da yer verir. Aşk-ı Memnu’sunda Beşir ince hastalıktan muzdariptir. Kerime Nadir’in Hıçkırık romanı verem teması etrafında gelişir. Yaşar Kemal’in Hüyükteki Nar Ağacı romanında Memet ve arkadaşları verem salgını olduğunu bile bile, ölmeyi göze alarak para kazanmak için Çukurova’ya gitmekte diretmeleri anlatılır. CenapŞahabettin, Cahit Sıtkı Tarancı, Peyami Safa, Mahmud Yesari, Rüştü Onur Türk edebiyatının vereme yakalanmış ünlü kalemleri arasında ilk akla gelenlerdendir. Bestekâr Hacı Arif Bey (1831-1885), karısı Zülf-i Nigâr Hanım’ın vereme yakalanıp günden güne erimesi üzerine güftesi Namık Kemal’e ait olan segâh makamındaki meşhur şarkısını bestelemiştir:

    Olmaz ilaç sine-i sâd pâreme

    Çâre bulunmaz bilirim, yâreme

    Baksa tabîbân-ı cihan, çâreme

    Çâre bulunmaz bilirim, yâreme

    Veremi konu eden şarkılar tabii sadece klasik Türk müziğiyle sınırlı değildir. Türkülerde de genellikle aşığına kavuşamayan gençlerin dertlerinden verem oluşu anlatılır. Bir Gaziantep türküsünde ise bir Ermeni kıza aşık olan gencin acısı, veremle eşleşir:

    Bahçelerde mor meni

    Verem ettin sen beni

    Ya sen İslam ol Ahcik

    Ya ben olam Ermeni (…)

    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı

    Merhum Neşet Ertaş usta da “Aradım Derdime Çare” adlı türküsünde aşk yüzünden genç yaşında vereme tutulduğunu anlatır:

    Aradım derdime çare mi buldun

    Bu sevda elinden sararıp soldum

    Sefil Mecnun gibi Leyla’dan oldum

    Derdimi ellere diye mi bildim

    Ağladı gözlerim güle mi bildim

    Tutuldum vereme bu genç yaşımda (…)

    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı

    Cevdet Bağca’nın Verem Olsam türküsünde de yine aşk derdiyle verem olmaktan bahsedilir:

    Derdinden verem olsam

    Tutuşsam Kerem olsam

    Sürmem seni tenime

    Yarama merhem olsan (…)

    Başında kısa aralıklarla öksürük efekti duyulan Veremli Kız türkülerinin birçok versiyonundan biri de yürekleri şöyle paralar:

    On beş yaşında bir melek

    Veremli bir sarı çiçek (…)

    Ataol Behramoğlu’nun “Bu Dert Beni Verem Eder” şiirinin Ahmet Kaya yorumu da unutulmaz verem temalı şarkılar arasında yerini almıştır:

    (…) Benim annem güzel annem beni beni beni koyver

    Sağ yanımda bir sızı var sol yanımda dağlar duman

    Altı patlar, altı patlak bu dert beni bu dert beni verem eder (…)

    Mahmut Tokaç’ın konuyla ilgili yazılarından derlenmiştir.

  • Ve insan kendi içini gördü!

    Ve insan kendi içini gördü!

    Alman fizikçi Wilhelm Röntgen, X ışınını 1895’te fark etti. Bu, devrim niteliğinde bir buluştu çünkü artık insan bedeninin içi cerrahi işlem yapılmadan görülebilecekti. Sadece bir yıl sonra bir tıp öğrencisi olan Esad Feyzi aynı teknolojiyi Osmanlı topraklarında uygulayacaktı.

    Gezegenimiz zaman yolculuğunda 19. yüzyılın sonuna doğru yol alırken, 8 Kasım 1895 Cuma günü akşamüstü saatlerinde hafta sonu tatili henüz başlıyordu ve Würzburg Üniversitesi fizik laboratuvarındaki asistanlar evlerinin yolunu tutmuşlardı bile. Uzun bir koridorun sonunda, pencereleri bahçeye bakan laboratuvarda kalan tek kişi bir süredir ışınlarla ilgili deneylerine devam eden fizik profesörü Wilhelm Conrad Röntgen’di.

    Ve insan kendi içini gördü!
    Wilhelm Röntgen

    Profesör, önce elindeki cam tüpü ışık geçirmeyecek biçimde siyah kağıtla sardı; havası vakumla boşaltılmış silindir şeklindeki bu tüpün bir ucuna artı, diğer ucuna eksi metal elektrotlar bağlıydı (Crookes tüpü). Bir endüksiyon bobini (ateşleme sistemi) ile tüpün içinden yüksek gerilimli elektrik akımı geçirdiği zaman, bugün “elektron” olarak bildiğimiz negatif elektrik yüklü taneciklerin eksi uçtan (katot) artı uca (anot) doğru hareket etmelerini bekliyordu (katot ışınları).

    Fakat o an bambaşka bir şey oldu. İçerisi zifiri karanlıktı ve tüpten elektrik akımı geçtiği anda masanın üstünde bir ışık çakmıştı. Gözlerine inanamadı; deneyi tekrar ettiğinde bu yeşilimsi parıltının masanın üstünde, deney ekipmanından birkaç karış ileride duran bir levhadan yansıdığını farketti. Üzeri baryumplatinosiyanid kaplı bu levhayı uzaklaştırarak deneyi tekrarladığında yine aynı sonucu aldığını hayretle gördü. Bunun o zamana kadar bildiklerinden tamamen başka bir şey, bilinmeyen bir ışın türü olduğunu anlamıştı. Bu bilinmezliğinden ötürü de daha sonra “X ışını” olarak isimlendirecekti.

    Ve insan kendi içini gördü!
    Wilhelm Röntgen, tesadüfen karşılaştığı X ışınlarının önemini hemen kavramış, yukarıda görülen odasına kapanıp haftalarca deneyler yapmıştı.
    Ve insan kendi içini gördü!
    İlk röntgen
    Çektiği ilk röntgende karısı Anna Bertha Röntgen’in bir parmağında yüzük takılı eli görünüyordu. Aşağıda literatüre “Bir canlının içine ilk bakış” olarak geçen 22 Aralık 1895 tarihli ilk röntgeni görüyorsunuz.
    Ve insan kendi içini gördü!
    19. yüzyılın son yıllarında röntgenin keşfi tüm dünyada heyecan uyandırdı. Ama bir taraftan ölümü çağrıştırıyor ve karikatürlerle hicvediliyordu.

    Heyecan verici bu gözlemin ardından gelen sekiz haftayı laboratuvarda geçirdi, aynı deneyi farklı biçimlerde tekrar tekrar yaptı. Orada yemek yiyor, orada uyuyor, orada çalışmaya devam ediyordu. Tüple levha arasına çeşitli nesneler koyarak ışınların nelerden geçebildiğini saptıyordu. Örneğin 1000 sayfalık bir kitap ışınların geçişine mani olamıyor, floresans yapan ışınlar keza, kalın tahta parçalarından da karşı tarafa geçiyordu. Ama ilginç bir şekilde 1,5 mm kalınlığında bir kurşun levha ışınların geçmesine mani oluyordu. Önemli bir şey de fotoğraf camlarının bu ışından etkilenmeleriydi. X ışını bir prizmadan geçtiği zaman değişmiyordu. Prof. Röntgen, bu ışınların cisimlerin içinden geçerken maddenin niteliğine göre farklı yoğunlukta yansıdıklarını keşfetti. Yine benzer bir deneme için elinde tuttuğu bir kurşun yaprağı tüpün önüne yerleştiriyordu ki, levhada baş ve işaret parmaklarının gölgesini ve gölgenin içinde de parmak kemiklerini gördü.

    Bunun üzerine karısı Bertha’nın yardımıyla bir başka deney yaptı. İçinde fotoğraf plağı bulunan bir kasetin üzerine karısının elini yerleştirdikten sonra kasete ışın verdi ve banyodan sonra fotoğraf plağında Bertha’nın elinin gölgesi, içindeki tüm kemikler ve yüzük parmağındaki alyansı net olarak görünüyordu. Bertha Röntgen’in 22 Aralık 1895 tarihli el filmi dünya tıp literatürüne “bir canlının içine ilk bakış” olarak geçti. Oysa Bayan Röntgen elinin içindeki kemikleri gördüğünde dehşete kapılmış, bedeninin içini görmek ona ölümü çağrıştırmış ve adeta kendi cesedini görmüş gibi kötü bir duyguya kapılmasına sebep olmuştu.

    Kaydettiği bütün laboratuvar bulgularını sıraladığı 17 paragraflık raporunu Yeni bir çeşit ışın üzerine ismiyle Würzburg Fizik Derneği’nde 28 Aralık 1895’te sunan Prof. Röntgen, bu ışınları nasıl elde ettiğini ve ışınlara dair tüm gözlemlerini anlattı.

    Noel zamanıydı. Yeni yılla birlikte bu yeni keşfin haberi hızla yayıldı. İlk haber 5 Ocak 1896’da Vienna Presse’de çıktı. Prof. Röntgen’in keşfettiği yeni ışınlara dair makalesi İngiliz Nature, Amerikan Science ve Fransız L’Eclairage Electrique dergilerinde art arda yayınlandı. Mucidine atfen Röntgen Işınları adı verilen bu buluş gündelik gazetelere girecek kadar geniş bir toplumsal sansasyon yaratmış, tüm dünyada heyecan uyandırmıştı. Diğer taraftan halkın bir bölümü arasında mahremiyeti ihlal ettiği ve ölümü çağrıştırdığı gerekçesiyle pek iyi karşılanmıyor, muhalefet ediliyor ve karikatürlerde hicvediliyordu.

    Prof. Röntgen büyük keşfinin patentini almadığı gibi, 10 Aralık 1901’de ilk Nobel fizik ödülünün sahibi olduğunda da para ödülünün tamamını Würzburg Üniversitesi’ne bağışlayacak, karısı Bertha’yı kaybettikten sonra yapayalnız kaldığı yaşamında son yıllarını zorluklar içinde geçirip 1923’te hayata veda edecekti.

    Osmanlı dünyasına ışınlanan keşif

    Ve insan kendi içini gördü!
    ‘Bilinmeyen şua’ memlekette Başarılı bir tıp öğrencisi olan Esad Feyzi, 1896’da Türkiye’de ilk röntgeni çekmeyi başardı. Feyzi, böylelikle bu teknolojinin Osmanlı coğrafyasında yayılmasını sağlayan isim oldu. “Beş aylık bir ceninin oluşmaya başlayan organlarının hangi noktaları kemik hâlinde ve hangi noktaları tamamıyla kıkırdak halinde olduğunu gösteren resimdir” altyazılı bu röntgen, Sultan II. Abdülhamid’in Yıldız Albümleri’nden.

    X ışınlarının keşfinin Avrupa gazetelerinde haber oluşunun üzerinden iki hafta bile geçmeden keşif, Osmanlı topraklarında da yankı buldu. Wilhelm Röntgen’in keşfi, “Bir Keşf-i Mühim” başlığıyla İkdam gazetesinin 18 Kanun-i sani 1896 tarihli sayısındaydı.

    Ve insan kendi içini gördü!
    Esad Feyzi Bey

    Askerî Tıbbiye’nin en parlak gençlerinden Esad Feyzi o sıralarda son sınıf öğrencisiydi, daha idadi sınıflarından beri öğrenciliğin yanı sıra Demirkapı’daki Gülhane Tıb Mektebi’nin fizik laboratuvarında Antranik Paşa’nın yanında asistanlık yapıyordu.

    Semaine Médicale isimli Fransızca tıp dergisinin 29 Ocak 1896 tarihli nüshasında çıkan, Prof. Garielin tarafından X ışınlarının keşfine dair yazılmış Prof. Röntgen ve opak cisimlerin içinin fotoğraflanması” başlıklı makaleyi büyük bir merakla okumuş, pozitif bilimlere olan bilgisine dayanarak bunu yapabileceğine yürekten inanmıştı.

    İhtiyacı olan şeyler bir “Crookes tüpü” ile bir endüksiyon bobini” ve kuvvetli bir elektrik pili bataryasından ibaretti ve X ışınlarını elde edecekti, bundan emindi. Çünkü tüp ve bobin fizik laboratuvarında zaten vardı ve bataryanın da kimya laboratuvarında olduğunu biliyordu, denemeyi orada yapacaktı.

    Ve insan kendi içini gördü!
    Kurşun saplanmış bir asker bacağı. İst. Üniv. Nadir Eserler Kütüphanesi/ Yıldız Albümleri

    Elindeki makaleyle hemen kimya laboratuvarına giden Esad Feyzi, hocaları Vasil Naum Paşa ve Ali Rıza Bey’i ikna etmekte zorlanmadı ve ertesi günden itibaren denemelere başladı. Birkaç gün boyunca uğraştı, pillerin sıvılarını yeniledi, tüpü uygun bir şekilde tutacak bir dayanak yaptı. Sayısız denemeden sonra nihayet bir kıvılcım alınmıştı ama floresans alınamıyordu çünkü baryumplatinosiyanid yoktu. Fotoğraf camı birkaç kat siyah kağıtla örtülü olarak masanın üstüne konuldu, tüp yerleştirildi. Kimya laboratuvarında gönüllü çalışan tıbbiye üçüncü sınıf öğrencisi Akil Muhtar (Özden) da bu sırada olan biteni merakla izlemekteydi. Fotoğraf camının üstüne işte o meraklı öğrencinin eli konarak bobin çalıştırıldı. Resim karanlık odada heyecanla banyo edildiğinde elin içindeki bütün kemikler fark edilebiliyordu. Başarmışlardı. Böylece Türkiye’de X ışını ile ilk radyografi yapılmıştı.

    Uzun yıllar sonra Akil Muhtar, o unutulmaz andaki hissiyatına dair, Benim o anda uzun boylu, sevimli yüzlü, zeki gözlü Esad Feyzi için hissettiğim sevgi ve hayranlığı tasvir edemem” notunu düşecekti.

    Röntgen Osmanlı gazilerin hizmetinde

    1897’de Osmanlı-Yunan Savaşı başlamıştı ve Tesalya’dan İstanbul’a nakledilen savaş yaralıları geçici olarak Yıldız’da- ki Askerî Hastane’ye yatırılıyordu. Esad Feyzi ve sınıf arkadaşı Rıfat Osman, Yıldız Hastanesi’ne baş hekim olarak tayin edilen Mekteb-i Tıbbiye Seririyat-ı Hariciye muallimi Cemil (Topuzlu) Paşa’ya bir dilekçeyle başvurdular. Öğrendiklerine göre yaralılar Yıldız Hastanesi’nde tedavi edileceklerdi. Dolayısıyla tıp mektebinin fizik laboratuvarındaki “bilinmeyen şualar cihazı”nın oraya nakli ile kullanım iznini istediler. Padişahın izniyle röntgen aygıtı hastanenin cerrahi kliniğine kuruldu ve 1897 Nisan’ında Esad Feyzi kendisi gibi son sınıf öğrencisi olan arkadaşı Rıfat Osman ile birlikte Yıldız Askerî Hastanesi’nde 1897 Osmanlı-Yunan savaşı sırasında Tesalya’dan gönderilen yaralılardaki kurşun ve mermi parçalarını röntgen ışınları ile tespit etmeye başladılar.

    Ve insan kendi içini gördü!
    Boyabatlı Mehmed’in eli
    Esad Feyzi ve arkadaşı Rıfat Osman, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı sırasında Tesalya’dan İstanbul’a gönderilen Osmanlı askerlerinin kurşun ve mermi yaralarını Yıldız Hastanesi’ne kurdukları bilinmeyen şua cihazıyla tespit etmeye başladılar. İlk hastaları Boyabatlı Mehmed oldu.
    Ve insan kendi içini gördü!
    Çektikleri röntgenle askerin sağ bileğindeki şarapnelin yerini Cemil Paşa’ya bildirip ameliyatı kolaylaştırdılar.

    İlk hastaları, sağ el bileğinden yaralanmış olarak getirilen er Boyabatlı Mehmed oldu. Yaralı el bileğinin görüntüsünü almışlar ve bilek kemikleri ile kurşun parçalarını göstermişlerdi. Bu haber 10 Haziran 1897’de Servet-i Fünun’da yayınlandı. Cemil Paşa bu röntgene göre şarapneli çıkarmış ve daha sonra da röntgen filmini Padişah Sultan Abdülhamid’e bizzat takdim etmişti. Bunun dünya tıp tarihinde savaş yaralıları üzerinde yapılan ilk röntgen uygulaması olduğu kabul edilir. Cemil Paşa daha sonra, yaralı askerlere ait bazı filmleri Fransız Cerrahi Derneği’ne gönderdi. 30 kadar filmi de 4 Haziran 1897’de Tıbbiye Derneği’nin İstanbul’daki toplantısında sundu. Savaş devam ederken İstanbul’a gelen Alman Salib-i Ahmer (Kızılhaç) heyeti Yıldız’daki askerî hastaneyi ziyaret etmiş, huzurlarında yapılan rönt- gen işlemleri heyet başkanının ve Röntgen uzmanı Dr. Kotner’in dikkatini çekmişti. O yıllarda Avrupa’da bile uzmanın çok ender olduğu bir dalda iki Türk tabip adayının X ışınları ile tıbbi muayeneyi bu denli erkenden uygulamaya sokmaları karşısında takdirlerini ifade etmişler ve bunu Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm’e rapor etmişlerdi. Bunun üzerine imparator fabrika yapımı bir röntgen cihazını Osmanlı İmparatorluğu’na hediye etti. Mayıs 1897’de Yıldız’daki hastaneye bu cihaz kuruldu ve Alman ekiple birlikte çalışmaya başladılar.

    Ve insan kendi içini gördü!
    Röntgen Dairesi Şefi Rıfat Osman
    Doktor Rıfat Osman (1874-1933) Esad Feyzi’nin Tıbbiye’den arkadaşı, onun gibi Türkiye’nin ilk röntgen uzmanı ve Gülhane Hastanesi’nin Röntgen Dairesi şefiydi. Ama bu hizmetlerinden çok, Edirne tarihi, kültürü üzerine yaptığı çalışmaları, çizim ve kitaplarıyla tanındı

    Esad Feyzi: Fennin büyük kaybı

    Gemlik Pazarköy nahiyesinde Gümeç köyünde 1874’te doğan Esad Feyzi, Davutpaşa Askeri Rüştiyesi’nden sonra Tıbbiye İdadisi’ni, daha sonra da Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’yi okumuştu. Son derece zeki ve yetenekliydi. Tıbbiye Mektebi’nde Jeoloji hocası olan İbrahim Lütfi Bey’in ders notlarını temel alarak ve Fransızca kaynaklardan araştırdığı bilgileri de ekleyerek meydana getirdiği ilk eseri İlmü’l-Arz ve’l-Ma’adin’i (Jeoloji ve Mineraloji) 1893’te yayınladığında henüz öğrenciydi.

    Aralık 1897’de Askerî Tıbbiye’den Tabip Yüzbaşı olarak mezun olan Esad Feyzi kura ile Yemen’e tayin edildi. Fakat yeteneğinin farkında olan hocaları İstanbul’da kalmasını sağladılar ve Askerî Tıbbiye’de İlm-i Hikmet-i Tabi’iyye (fizik) muallimi İsmail Bey’in muavini olarak atandı. Ayrıca Mekteb-i Fünun-ı Tıbbiye-i Mülkiye-i Şahane (sivil tıbbi- ye) de İlm-ül Arz vel-Ma’adin ( jeoloji ve mineraloji) dersi muallim vekili oldu. O yıllarda tıbbiyede öğrenci olan Tevfik Salim Sağlam’ın hatıralarında şöyle yazıyor: “Fizik dersinin bir de muallimi vardı; Esad Feyzi Bey. Biz Tıbbiye’ye girdiğimiz yıl o yüzbaşı ola- rak mezun olmuştu. Kendisi talebeliğinden beri fiziğe merak etmiş, 1895’te Röntgen’in meşhur ışınlarını keşfinden bir yıl sonra Hikmethane’de (fizik laboratuvarı) bulunan Crookes borularıyla ve eline geçirebildiği iptidai vasıtalarla bir Röntgen cihazı kurmaya muvaffak olmuştu. Bu aletle o zaman hüküm süren Osmanlı-Yunan Harbi’nde Tesalya’dan İstanbul’a gönderilen yaralılarda kırıkların röntgen resimlerini almaya muvaffak olmuştu. Esad Feyzi, Tıbbiye’den çıkar çıkmaz fizik muallim muavini tayin olunmuştu. Esad Feyzi, sarışın, güler yüzlü, son derece zeki ve şakacı, sempatik bir insandı. Bize fiziğin anlayamadığımız bahislerini, bilhassa elektrik bahsini gayet açık, basit bir tarzda anlatırdı. Tam araştırıcı ruhlu ve parlak bir geleceğe namzet, kıymetli bir gençti.”

    Ve insan kendi içini gördü!
    Esad Feyzi’nin röntgen kitabı Yurdumuzda röntgen ışınları hakkında yazılan ilk kitap Esad Feyzi Bey’in 1314/1898 tarihli el yazması eseri oldu. Takdim yazısı Operatör Cemil Paşa’ya ait olan eserde suluboya çizimler ve röntgen örnekleri de bulunuyordu.

    Esad Feyzi, savaş sonrasında X ışını ile ilgili çalışmalarını bir kitapta topladı: Röntgen Şu’a’atı ve Tatbikat-ı Tıbbiye ve Cerrahiyesi (röntgen ışınlarının tıbbi ve cerrahi uygulaması). Elektrik bilgisi, röntgen çekim tüpleri, çekimin yapılışı, film banyosu bölümlerinde verilen bilgiler yine Esad Feyzi’nin elinden çıkan çizimler ve resimlerle açıklanmıştı. Ayrıca orijinal boyutları ile verilmiş 12 röntgen filminin fotoğrafı yer alıyordu. Eserin son kısmında X ışınlarının uygulamaları hakkında bilgiler vardı: “X ışınları kurşun ve top parçalarının bedendeki yerlerinin tayininde, özellikle çocuklarda rastlandığı üzere yemek borusuna kaçan yabancı cisimlerin yerlerinin tayininde, vücudun herhangi bir bölgesine batan ve kırılan iğne gibi cisimlerin yerlerinin tayininde, kırık ve çıkıkların tedavisinde, kemik hastalıklarının teşhisinde, el ve ayak çarpıklıklarının incelenmesinde, böbrek ve mesane taşlarının teşhisinde, uterusta fetusun doğum öncesinde durum tespitinde, adli tıp sahasında, gerçek elmasın sahte elmastan tefrikinde ve posta ile gönderilenlerin incelenmesinde kullanılır.”

    Yurdumuzda röntgen ışınları hakkında yazılan ilk kitap olan bu el yazması eser, 1314/1898’de tamamlandı. Takdim yazısı Cemil Paşa’ya aitti. Yıldız Kütüphanesi’nde kırmızı deri ile ciltlendi. Bugün, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi, Tıp Tarihi Anabilim Dalı Kitaplığı’nda korunuyor. Tıpkı-basımıysa Prof. Dr. Aytekin Besim’in girişimiyle 2006’da yapıldı.

    Ve insan kendi içini gördü!
    Kırık ve çarpıklıkların tayininde röntgen
    Altı yaşında bir erkek çocuğun leğen kemiği.
    Ve insan kendi içini gördü!
    Bir askerin sol kolundaki kırık.
    İst. Üniv. Nadir Eserler Kütüphanesi/ Yıldız Albümleri
    Ve insan kendi içini gördü!
    Esad Feyzi’nin kendi çektiği bir ayak röntgeni.

    Esad Feyzi ertesi yıl aynı konuda, X ışınlarının elde edilmesi, özellikleri, kapsamı ve tıbbi amaçlarla uygulanmasını ele alan uzun bir makale yazdı: “Röntgen Şu’a’atının suret-i istihsali, havassı, mahiyeti, tatbikat-ı tıbbiyesi” başlıklı bu makale Besim Ömer Paşa’nın editörlüğünü yaptığı bir sağlık yıllığı olan Nevsal-i Afiyet’te 1899’da yayınlandı. Bu makale X ışınları konusunda ülkemizde yayınlanan ilk bilimsel makale olarak ulusal tıp tarihimizde müstesna bir yere sahiptir.

    O yıllarda Esad Feyzi, Röntgen ışınlarını tanıtarak tıbbiyenin resmî ders programına dahil olmasını sağladı. Daha sonra da Seririyat-ı Hariciye’de (cerrahi kliniği) hayatının sonuna kadar çalışacağı “Röntgen Şu’a’atı ile Muayene Şubesi”nin bizzat Cemil Paşa’ya istirhamda bulunarak açılmasını sağladı.

    Tıbbiye’den mezun olduktan 4 yıl sonra, Kasım 1901’de henüz 27 yaşında ve 3 aylık evli iken yüzünde çıkan bir yaranın hızla ilerlemesi ve kan dolaşımına yayılması sonucu hayata veda etti. Tıp mektebi’nin üçüncü sınıf müfredatı için Hikmet-i Tabi’iyye-i İbtidaiyye isimli kitabı yazıyorken yokluklar içindeki memleketinde, bir yıldız gibi parladığı gök kubbeden yine bir yıldız gibi ansızın kayıp gitmişti. Besim Ömer Paşa Nevsal-i Afiyet’te bu vefatı derin bir teessürle kaydeder: “Fennin çok istifade edeceği bir gencin böyle ufak bir hastalıktan kaybolmasına dünyalar kadar acınsa yeri vardır.” O tarihte tıbbiye öğrencisi olan Tevfik (Sağlam) uzun yıllar sonra da hüzünle hatırlayacaktı hocasını: “Henüz pek genç bir yaşta iken yüzünde çıkan yılancık neticesi menenjite uğradı ve birkaç gün içinde ölüp gitti. Aziz hocamızı göz yaşları içinde Karacaahmet’in selvileri arasında toprağa tevdi ettik.”

    Ve insan kendi içini gördü!
    Karacaahmet’te yatıyor
    Esad Feyzi’nin Karacaahmet’teki mezartaşında söyle yazıyor: Bâki Allahdır. Bütün âmal-i necîbe ve âliyesini şu mezârın sükûnet-i câmidesine gömen doktor Es’ad Feyzî Bey Dârûlfünün-ı Tıbbiyyenin Röntgen şuâ’ı tatbikatına me’mur bir muallim-i hekîm-aşinası idi. Ailesini mesleğini, talebesini meyûs ve bî-nevâ bırakarak hâkisâr-ı kabâ oldu. Allah rûhunu feyz-i bekaya mazhar etsin, âmin. “Bu hikmet-hâne-i âlemde çâre bulmadı derde, Garik-i rahmet olsun doktor Esad yatdığı yerde” 1 Şa’ban 1319 (13 Kasım 1901) Fotoğraf: Özgür Güvenç

    Röntgen teknolojisi ve ötesi

    Aslına bakılırsa Prof. Röntgen, X ışınlarını fark eden ilk kişi değildi. Ancak, sistematik olarak çalışan, tanımlayan ve isimlendiren kişiydi. Bilinmeyen ışınları bize tanıtan Röntgen, canlı bedenin içini görmeyi mümkün kılmış, bir anlamda insan bedenini saydamlaştırmaya doğru devam eden bir yolculuğun ilk ve en büyük adımını atmıştı.

    Dünya fizik bilimcileri, modern fizik döneminin X ışınlarının keşfiyle başladığını kabul ederler. Tıp alanında ise X ışınları tam bir devrimdir. O zamana kadar canlıda ancak ameliyatla, cesette ise ancak otopsi ile açılabilen ve kesmeksizin açmanın mümkün olmadığı insan bedeninin içini göstermeyi başaran bir devrim… Bir çeşit elektromanyetik radyasyon olan X ışınları, mor-ötesi ışınlardan düşük, gamma ışınlarından yüksek dalga boyu olan, düşük enerjili bir ışımadır ve gözle görülmez.

    X ışınını sağlamak için lazım olan gereçler herhangi bir fizik laboratuvarında bulunabilen şeylerdi. Bu ekipmanı sadece uygun bir düzenek hâline getirmek gerekiyordu. Giderek geliştirilen bu sistem hastanelerde kullanılabilecek şekilde üretilmeye başlandı. Başlangıçta görüntüler cam fotoğraf plaklarına alınıyordu, 1918’de filme basılmaya başlandı, bugün artık dijital teknoloji kullanılıyor.

    X ışınları erken zamanlardan beri tedavi amaçlı da kullanılmaya başlandı. 1930’lardan itibaren diagnostik ve terapötik (tanı ve tedavi) amaçlı kullanımlar ayrıldı. 1972’de İngiliz mühendis Godfrey Hounsfield bilgisayarlı tomografiyi keşfetti. 1977’de ilk “Nükleer Magnetik Rezo- nans” (MR) görüntü elde edildi. 1950’lerde keşfedilen ultrasonografi 60’larda popülarite kazandı ve 70’lerden beri tüm dünyada kullanılıyor. X ışınlarının maddenin içine işleme kabiliyeti nedeniyle tıpta radyoskopi, radyografi, tomografi, anjiografi ve radyoterapi gibi çeşitli uygulama alanları var.

    Dünyayı değiştiren keşiflerden biri olan “Röntgen ışınları” tıptaki kullanımlarından başka, hava limanlarındaki güvenlik taramalarında, adli tıp araştırmalarında, arkeolojiden astronomiye pek çok alanda da hizmet veriyor. 

    Ve insan kendi içini gördü!
    Gelecek tıpçılara yol gösterdi Wilhelm Röntgen ve Esad Feyzi, X ışınlarının dünyaya yayılmasını sağlayarak pek çok gelişmenin önünü açtılar. Esad Feyzi’nin Yıldız Askerî Hastanesi’ndeki ilk röntgen laboratuvarı.
    Ve insan kendi içini gördü!
    “Sıradan bir kurbağanın akciğerlerinde bir hastalık olmayıp normal olduğunu ve kemiklerinin şekil ve görüntüleriyle eklem yerlerinin ne vaziyette olduğunu gösteren resim”.
    Ve insan kendi içini gördü!
    Dirsekte bir kırık, Yıldız Albümleri’nden.