Kategori: Tıp Tarihi

  • Tıp literatüründeki tek Türk: Hulusi Behçet

    Tıp literatüründeki tek Türk: Hulusi Behçet

    Askerî Tıbbiye’yi 1910’da bitiren Hulusi Behçet, 1914’te Deri ve Zührevi Hastalıklar mütehassısı olmuş; 1. Dünya Savaşı’nda askerî hekim olarak görev yapmıştı. Cumhuriyetin sağladığı bilimsel özgürlük ortamında şark çıbanı ve frengi üzerine yaptığı çalışmalarla uluslararası tıp camiasının dikkatini çeken parlak hekim, literatürde kendi adıyla anılan Behçet Hastalığı’nı tanımlayarak bir tıp terimine adını veren ilk ve tek Türk oldu. 

    Hulusi Behçet 20 Şubat 1889 tarihinde İstanbul-Üsküdar’da doğduğunda, Osmanlı ülkesinde II. Abdülhamit hüküm sürmekteydi. Devir Batılılaşma devriydi. Annesi Ayşe Hanım’ı erken yaşta kaybeden Hulusi Behçet, büyükannesi tarafından büyütüldü. Varlıklı ve kültürlü bu ailede eğitime önem verilir; ülkeyi geleceğe taşıyacak yeni neslin ancak bilim ve eğitimle yetişebileceğine inanılırdı. Babası Ahmet Behçet’in görevi dolayısıyla Şam’da bulundukları yıllarda Beyrut yatılı Fransız okuluna kaydettirildi. Burada 1895-1897 arasında iyi bir temel eğitim aldı; Fransızca, Latince ve Almanca öğrendi. 

    İstanbul’a döndüklerinde, eğitimini 1898-1901 seneleri arasında Beşiktaş Rüştiyesi’nde sürdüren Hulusi Behçet, tıp eğitimine 1901’de askerî okulların Kuleli’deki idadi kısmında başladı, Askeri Tıbbiye’de tamamladı. 19. asrın son çeyreğinde, tıp uğraşı bilimsel yöntemlere yönelirken, pek çok hastalığın sebebi olan mikroorganizmalar da keşfedilmekteydi. Türkiye’de de 1889’da aşı müessesesi, 1893’de ilk bakteriyoloji laboratuvarı kurulmuştu. 

    Gureba’da ekip arkadaşlarıyla Dr. Hulusi Behçet, yaklaşık 15 yıl görev yapacağı Gureba Hastanesi’nin tıp fakültesine ayrılan bölümündeki kliniğinde öğrencileriyle, 30’lu yılların sonları, 40’lı yılların başları. 

    Hulusi Behçet, 1906’da 16 yaşındayken girdiği Askerî Tıbbiye’yi 1910’da, 21 yaşındayken, 4533/1065 numaralı diplomayla yüzbaşı olarak bitirdi. Rieder tarafından 1898’de mezuniyet sonrası tıp eğitim kurumu olarak kurulan Gülhane Tatbikat Okulu’nun Cildiye Seririyatı’nda (Deri ve Zührevi Hastalıklar Kliniği) önce bir sene stajyer, sonra da 1914’e kadar asistan olarak çalıştı; Deri ve Zührevi Hastalıklar Mütehassısı oldu. 

    Özellikle frengi konusunda çalışmalara ve mikrobiyolojiye ilgi duyan Dr. Hulusi Behçet, 1914’ün Temmuz ayında Kırklareli Askeri Hastanesi Sertabip muavinliğine atandı; bu görevine ek olarak Edirne Askerî Hastanesi’nde de 1. Dünya Savaşı yıllarında tababet görevini cildiye mütehassısı olarak sürdürdü. 

    Profesör unvanlı ilk akademisyen 

    Dr. Hulusi Behçet Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği’ne profesör seçildiğinde, ülkemizde bu akademik unvana layık görülen ilk kişi olmuştu. 

    Savaş henüz bitmeden, 1917’de mesleki bilgilerini geliştirmek ve ilerlemeleri takip etmek amacıyla önce Budapeşte’ye, sonra Berlin’e gitti; böylece hem mezuniyet sonrası eğitimini tamamlama fırsatı bulmuş, hem de dermatoloji alanındaki belli başlı şahsiyetlerle tanışarak akademik çevresini oluşturmaya başlamıştı. 

    Dr. Hulusi Behçet, askerî bir tıp okulu olarak kurulduğu yer olan Berlin’de, sivil bir eğitim ve araştırma hastanesi olarak varlığını bugün de sürdüren meşhur üniversite kliniği Charité’de zamanın önde gelen hekimleri Blumenthal ve Schereschewsky’nin gönüllü asistanlığını yaptı. Zührevi hastalıklar birimi bağımsız bir disiplin olarak 1825’te ilk defa burada kurulmuştu ve Osmanlı döneminde askerî hekimlerin bilgi ve görgülerini arttırmak üzere gönderildikleri seçkin bir eğitim ortamıydı. Schereschewsky ise frenginin (sifiliz) etkeni olan mikroorganizmaları (treponema) deneysel şartlarda üretmeyi başaran ve tavşanlarda yaptığı bir çalışmayla da frenginin cinsel yolla bulaştığını gösteren biliminsanıydı. 

    Müstesna bir hekim Tıbbı hasta tedavi etmekten ibaret bir meslek olarak değil, “cemiyetin ve beşeriyetin ıstırabına el uzatan yüksek bir uğraş” olarak gören Hulusi Behçet, İ.Ü. Çapa Deri Hastalıkları Kliniği’nin önünde mesai arkadaşlarıyla birlikte. Hocanın anısına 1996’da basılan beş bin hatıra parasından birinin ön ve arka yüzleri (altta). 

    1921’de yurda dönen ve İstanbul Cağaloğlu’nda muayenehane açan Dr. Hulusi Behçet bir müddet serbest çalıştıktan sonra 1923’te Hasköy Zühreviye Hastanesi başhekimliğine tayin edildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1923 senesinde devrin ünlü diplomatlarından Suat Bey’in kızı Refika Hanım ile evlendi. Bu evlilikten tek çocuğu Güler doğdu. 1924’te Gureba hastanesi cildiye mütehassıslığına nakledilirken, aynı zamanda dermatoloji ve veneroloji kliniği şefi olarak da atanmıştı. Dermatolojiyi patoloji ve deneysel çalışmalarla bütünleştiren Dr. Menahem Hodara ile on iki yıl birlikte çalıştığı bu hastanede, bilhassa “şark çıbanı” üzerindeki araştırmaları uluslararası tıp literatürüne girdi. 

    1933’teki üniversite reformu ile ülkemizde bugün varolan modern dermatoloji biliminin de temeli atılmıştı ve Dr. Hulusi Behçet Deri hastalıkları ve Frengi Kliniği’ne profesör seçildiğinde, aynı zamanda bu akademik unvanın verildiği ilk kişi olmuştu. Uluslararası akademik düzeye ve başarıya 1933’te Gureba Hastanesi’nin tıp fakültesine ayrılan bölümünün küçük bir kısmında çalışılarak ulaşmış; on beş yıl boyunca tıp öğrencilerinin yetiştirilmesi, halk eğitimi, genç hekimlere verilen frengi kursları ve tüm akademik çalışmalar bu dar ve sıkışık ortamda gerçekleştirilmişti. 

    Dr. Hulusi Behçet 1939’da ordinaryüs unvanını alacak; Deri ve Zührevi Hastalıklar Kürsüsü’nün başkanlığını ise hayatının sonuna kadar sürdürecekti. 

    1934’te soyadı kanunu çıktığında, yeni bir soyadı almak yerine tıp neşriyatında tanındığı Behçet adını kullanmaya devam etmek istedi. Bu durumun yaverlerinden Cevdet Abbas tarafından kendisine intikal ettirilmesi üzerine Atatürk, Behçet kelimesinin Türkçe menşeli olduğunu kendi elyazısı ile beyan ettiği bir belgeyi Dr. Hulusi Behçet’e vermiş; böylece soyadı kendisinin ve babasının ikinci ismi olan parlak ve zeki anlamındaki Behçet olarak kalmıştı. Oysa genel uygulama ilk adları soyadı edinmeye engeldi ve istisnai bu durum dış neşriyatta karışıklığa sebebiyet vermemek için ona tanınmış bir imtiyazdı. Dr. Hulusi Behçet, Atatürk’ün el yazısı ile yazarak imzaladığı bu belgeyi çerçeveleterek muayenehanesinin duvarına asmış, hayatı boyunca da muhafaza etmişti. 

    Hoca ve selefi İstanbul Üniversitesi Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği’nin başkanlığına Hulusi Behçet’in vefatından sonra Profesör Cevat Kerim İncedayı getirilecekti. Halef ile selef bir arada, 40’lı yıllar. 

    35 sene süren meslek hayatına 137 bilimsel makale, 2 kitap, 12 monograf, 17 tercüme eser sığdıran Dr. Hulusi Behçet, mesleki hayatında son derece titiz ve seçici, beşerî hayatında münzevi ve mütevazı bilinirdi. Çiçeklere çok meraklıydı; İstanbul’da Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde cumbalarından çiçeklerin sarktığı bir muayenehanesi vardı. 

    Tıbbı yalnızca hasta tedavi etmekten ibaret bir meslek değil; “cemiyetin ve beşeriyetin ızdırabına el uzatan yüksek bir uğraş” olarak kabul etmişti. Bu doğrultuda, frengi mücadelesini zamanın bilimsel seviyesine ulaştırmak için çok büyük emek sarfetti ve ulusal sağlık mücadelemizin temel taşlarından birini kurmakta başrolü oynadı. Frengi mücadelesinde, tertip ettiği kurslarda hekimleri yetiştirdiği gibi, gazete ve mecmua mülakatları, radyo programları ve konferanslarla halkı eğitiyor; bu sebeple de takdir görüyordu. 

    1944 sonlarından itibaren sağlık sorunları başgöstermiş; hipertansiyondan ve anjina ağrılarından muzdarip olmuştu. Zayıf ve netameli sağlık durumu giderek bozulmaya başlamış ve bu sebeple hastanede yatarak tedavi görmek durumunda kalmıştı. Takip eden senelerde kronikleşen kalp rahatsızlığına ve buna bağlı nefes darlığına rağmen cebinde taşıdığı Aminokardol ile hep çalışmaya devam eden Dr. Hulusi Behçet, 8 Mart 1948 tarihinde geçirdiği ani bir kalp krizi sonucu henüz 59 yaşında iken hayata veda etti. 

    Şark Çıbanı ve frengiyle mücadele 

    Hulusi Behçet, askerî hekim olduğu dönemde, 1916’da Edirne’ye gelen Halep fırkasında çok sayıda askerde şark çıbanı vakasının bulunduğuna şahit olmuştu; bu vakalarda yara kabuğunun kaldırılması esnasında deri üzerinde “çivi arazı” olarak isimlendirdiği dikensi çıkıntıları gözlemlemiş ve bu bulgunun klasik bilgiler içine girmesini sağlamıştı. Hastalığın tedavisinde bir elektrokoterizasyon olan diyatermi tedavisini başarıyla uygulamış; bu uygulama Annales Dermatologie Paris’te (1923) çıkan Le traitement des boutons d’Orient par Diathermie (Şark Çıbanlarının Diyatermi ile Tedavisi)” başlıklı yayınla uluslararası literatüre girmişti. 

    Türk meşhurları pul serisinde Hulusi Behçet’in öğrencilerinden Dr. Ali Arban’ın girişimiyle PTT Posta Dairesi Pul Şubesi Başkanlığı’nın 1980’de üçlü seri halinde çıkardığı Türk Meşhurları Hatıra Pulu Serisinde, Hulusi Behçet de yer almıştı. 650 bin tirajlı ve 26 x 41 mm boyutlarındaki pullar, Ankara Güzel Sanatlar Matbaası’nda ofset olarak basılmıştı. Bunlar serinin en pahalı pullarıydı, nominal değerleri 20 TL olarak belirlenmişti. 

    Hulusi Behçet’in ilgi duyduğu mesleki konular arasında frenginin özel bir yeri vardı. Çünkü hekimlik hayatının büyük bölümünde antibiyotikler henüz yoktu ve frengi ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak kuşaktan kuşağa geçiyor, sosyal yapıyı derinden etkileyen bir felaket boyutuna ulaşıyordu. Bu durum bütün dünya için geçerliydi. Türkiye’de de mücadele için bir yandan resmî bir kurum olan Frengi Savaş Teşkilatı kurulmuş, diğer yandan Deri ve Zührevi Hastalıklar Derneği bünyesinde gerçekleştirilen örgütlenme ile mücadelenin daha etkili ve kontrollü yapılması amaçlanmıştı. 

    Sağlık eğitiminde topluma yönelik eğitim toplantılarına önem veren Hulusi Behçet, halka açık konferanslarının yanısıra dönemin en etkili kitle iletişim aracı olan radyoda yaptığı konuşmalarla da kitlelere ulaşmayı ve eğitmeyi başarmıştı. Hulusi Behçet’in çok büyük emek verdiği frengi mücadelesi cumhuriyet döneminde hız kazanmış, 1925’te frengi komisyonu kurularak Frengi Tedavi Talimatnamesi düzenlenmişti. 1940 senesinde yazdığı Klinik ve Pratikte Frengi Teşhisi ve İlgili Dermatozlar adlı eseri hâlâ kıymetli bir kaynak olma vasfını korumaktadır. 

    Bugün de birçok yönü ile tıp dünyasının aktüel konularından biri olma özelliğini sürdürmekte olan Behçet Hastalığı, ataklarla birlikte uzun süreli bir seyir gösteren, çok sayıda organı tutabilen ve temel patolojisi vaskülit (damar iltihabı) olan sistemik bir hastalıktır. 

    Hulusi Behçet’in tabiriyle “birinci vaka” olarak anılan kişi, 1917’den itibaren ağızda ve genital bölgede çıkan yaralar ve bunlara eşlik eden göz bulguları, bacaklarda ağrılı nodüller, ateş ve eklem ağrıları şikayetleriyle, 25 yıl İstanbul hekimleri ve 22 yıl Viyana’nın en tanınmış göz, cildiye, dâhiliye hekimleri tarafından tetkik edilmişti. Göz doktorları göz bulgularını, romatizma, tüberküloz, frengi ve lepra ile açıklamaya çalışmış, cildiye uzmanları ağız yaralarını sindirim bozukluklarına bağlamıştı. Türkiye’de uygulanan hiçbir tedaviye yanıt alınamayınca, hastanın Viyana’ya gitmesinin uygun olduğuna karar verilmişti. Orada da bunun Avrupa’da bilinmeyen bir nevi parazit kaynaklı bir hastalık olabileceği öne sürülmüştü. İstanbul’daki ve Viyana’daki hekimlerin ortak hastası olan “birinci vaka”, seneler boyunca tekrarlayan ataklardan sonra görmesini hemen tamamen yitirmişti. 

    Hulusi Behçet’e 1930’da yönlendirilmiş olan, onun tabiriyle “ikinci vaka”, ağız ve genital bölgelerinde ağrılı ülserler ve bir gözünde kanlanma bulunan, daha önce de buna benzer birkaç atak geçirdiğini belirten bir kişiydi. Hastanın 1935’e kadar geçirdiği tüm ataklarda yapılan tahlillerinde herhangi bir hastalığa delalet eden kaydadeğer hiçbir bulguya rastlanmamıştı. 

    Reçete değil, tarihî belge

    Dermatolog Hulusi Behçet açtığı muayenehanesinde de hastalarına şifa dağıtmıştı. Hocanın elyazısıyla yazılmış ve Kadıköy Merkez Eczanesi’nde yaptırtılmış bir reçete.

    Hulusi Behçet’in “üçüncü vaka”sı 1936’da tıp fakültesinin diş hekimliği biriminden dermatolojiye yollanan, ilk iki vaka ile benzer klinik tablo arzeden bir kişiydi. Ağız içinde ülserleşmiş yaralar, yüzünde ve sırtında akne benzeri lezyonlar mevcuttu ve genital bölgesi tamamen ülserleşmiş yaralarla doluydu. Bir gözü kanlıydı ve görmesi yok olmuştu. Akşam saatlerinde ateşi yükseliyordu ve bacaklarında kas ağrıları vardı. Klinikte yattığı sürede yapılan tahliller ve konsültasyonların hiçbiri sonuç vermemişti. 

    Hipokrat tarzı bir hekim olan Hulusi Behçet, titiz ve sabırlı bir gözlemciydi; senelerce takip ettiği bu üç hastada ağız ve genital bölgede aft tarzında yaralar, gözde de çeşitli bulgular bulunduğunu gözlemiş ve bunun yeni bir hastalık olduğuna hükmetmişti. Bunun, müsebbibi muhtemelen bir virüs olan mikrobiyolojik bir hastalık olduğunu, yani hastalık tablosunun sistemik bir enfeksiyondan ileri geldiğini ve sui generis (kendine özgü) olduğunu düşünüyordu. Hulusi Behçet’in bu ilk üç vakanın ayrıntılı dökümünü yaptığı makale 1937’de Dermatologische Wochenechrift’de (cilt 105, sayı 36) yayınlandı; aynı yıl Paris’te dermatoloji toplantısında da bu vakaları sundu. Tablonun yeni bir hastalık olarak tanımlanışı tıp çevrelerinde kısmen kabul edilmiş, kısmen itiraz konusu olmuştu. Bu çekişme bir süre devam etmiş, giderek farklı ülkelerden yapılan yayımlarla bu yeni hastalığın aslında pek de nadir olmadığı ve dünyanın her tarafında görüldüğü anlaşılmıştı. Hastalık tanımlanma ve tanınma sürecinde iken, adı konusunda henüz bir uzlaşma yoktu; bazı yazarlar Trias’ı ya da Syndrome’u, bazıları Tri-symptomes complex’i, bazıları ise doğrudan Morbus Behçet adlandırmasını tercih ediyordu. 

    Nihayet 1947’de İsviçre’nin Cenevre kentinde yapılan Uluslararası Dermatoloji Kongresi’nde, Zürih Tıp Fakültesi’nden Prof Mischner’in önerisiyle hastalığa “Morbus Behçet” adı verilmesi kararlaştırıldı. Hastalık halen uluslararası tıp literatüründe Behçet Hastalığı (Behçet’s Disease) olarak geçmektedir ve bu, buluş sahibi olarak bir Türk’e atfedilen tek tıp terimidir. 

    ÖDÜLLER VE ONUR ÜYELİKLERİ

    İnsan hayatına adanmış bir kariyer

    • Société Française de Prophylaxie Sanitaire et Morale’in büyük kongresinde, kuruluşun onursal üyesi seçildi, 31 Mart 1931. 

    • Atina Üniversitesi Deri ve Frengi Komitesi fahri üyesi oldu, 1933. 

    • Budapeşte dermatoloji kongresinde mikozlar konusundaki çalışmaları nedeniyle ödüllendirildi, 1935. 

    • Uluslararası Dermatoloji Kongresi komitesince diploma ve madalya ile taltif edildi, 1935. 

    • Macar Dermatoloji Cemiyeti muhabir üyeliğine seçildi, Dermatologische Wochenechrift mecmuası tahrir heyetine dahil edildi, 1935 

    • Avusturya Dermatoloji Cemiyeti’ne muhabir aza olarak kabul edildi, 25 Kasım1937. 

    Dermatologica (International Journal of Dermatology) dergisinin yayın kuruluna da seçildi, 1 Ocak 1939. 

    • Frengi konusundaki çalışmaları ve Behçet Hastalığı’nı tanımlamadaki çabaları nedeniyle 1975’de anısına TÜBİTAK Hizmet Ödülü konuldu. 

    • İstanbul Üniversitesi Behçet Hastalığı Araştırma ve Uygulama Merkezi çalışmalarına başladı, 1977. 

    • PTT Genel Müdürlüğü Posta Dairesi Pul Şubesi Başkanlığı’nın üçlü seri halinde çıkardığı Türk Meşhurları Hatıra Pulu serisinde Hulusi Behçet de yer aldı, 1980. 

    • İsmi, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Kütüphanesi’ne verildi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi merkez kütüphanesi de “Hulusi Behçet Kitaplığı” adını taşımaktadır. 

    • Eczacıbaşı Bilimsel Araştırma Kurulu onu Türkiye Cumhuriyeti Tıp Ödülüne layık görmüştür, 1982. 

    • İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı, 1983’te Hulusi Behçet anısına ölüm yıldönümünde ‘8 Mart Behçet Günü’ düzenledi. 

    • 3. Akdeniz Romatoloji Günleri ve Geografik Oftalmoloji Derneği 9. Kongresi münasebetiyle Tunus’ta basılan Prof. Dr. Hulusi Behçet konulu iki pul 1986’da emisyona çıktı, aynı yıl İstanbul Tabip Odası, Hulusi Behçet araştırma ödülü verdi. 

    • Anısına beş bin adet hatıra parası basıldı, 1996. 

    • Uluslararası Behçet Hastalığı Derneği kuruldu, 2000. 

    • New York Üniversitesi Eklem Hastalıkları Hastanesi’ne bağlı Behçet Sendromu Merkezi açıldı, Mart 2005. 

    • 30-31 Mart 2006 tarihlerinde İstanbul Harbiye Askerî Müzesinde düzenlenen 10. Ulusal Behçet Hastalığı Kongresi’nin sosyal programı çerçevesinde, Hulusi Behçet’in bir dönem oturduğu Maçka Caddesi-Berna Apartmanı’nın girişine bir plaket asıldı. 

    • Çeşitli tarihlerde hakkında yazılan makale ve biyografiler, uluslararası saygınlığa sahip birçok tıp dergisinde yer aldı. 

  • Varlıkları sağlık ve afiyet yoklukları illet ve zafiyet

    “Mikrop teorisi” çağında elle tutulmaz, gözle görülmez mikroorganizmaların hastalıkların tek sorumlusu olduğu sanılıyordu. Hastalar üzerinde yapılan gözlemler, hayvanlar üzerinde gerçekleştirilen deneyler, kimi hastalıkların besinlerle ilişkisini ortaya koydu. 19. yüzyıl tıbbı iskorbit, beriberi, pellegra gibi vahim hastalıklarla mücadele ederken, sağlığı mevcudiyetleriyle değil, noksanlıklarıyla tehdit eden bazı organik bileşenleri saptamaya başladı. A’dan K’ya vitaminlerin keşif hikayesi…

    Hayatlarını avladıkla­rı ve topladıklarıyla idame ettiren atala­rımızın vitamin yoksunluğu çekmedikleri bir yana, vitamin zengini olduklarına şüphe yok. Tarım yapmaya başladıkların­da ise daha çok buğday ve mı­sır gibi vitamini fakir nişastası bol beslenmeye yöneldiler.

    Vitaminler, normal büyü­me ve gelişmenin sağlanma­sı, sağlığın devam etmesi için gerekli olan “hayat için elzem” ve fakat protein, yağ ve kar­bonhidratlardan farklı, orga­nik bileşikler. Bunlar besinler­le yeterli miktarda alınmadık­ları zaman, kendine özgü bazı hastalıklar ortaya çıkar.

    19. yüzyılın ilk yıllarında başlayan ve 20. yüzyılın orta­larına kadar devam eden “vi­taminlerin keşif serüveni”, sağlığımızı anlamamızda en büyük bilimsel ilerlemelerden biridir.

    İskorbüte karşı limon Bir uzun yol yelkenlisine, mürettebat ve yolcuları iskorbüt hastalığından korumak için limon ve diğer C vitamini içeren meyveler yükleniyor, Robert McGinnis.

    Bugün vitamin eksikliğine bağlı geliştikleri bilinen has­talıkların ortaya çıkışı olduk­ça yenidir. Bilim alanında 19. yüzyıldan itibaren Louis Pas­teur ve Robert Koch tarafın­dan ortaya konan, hastalıkla­ra mikropların ya da bu mik­ropların ürettiği toksinlerin yolaçtığını savunan “mikrop teorisi” hüküm sürmekteydi. Araştırmalar şarbon, sıtma, tüberküloz, kolera, lepra ve difteriden sorumlu mikropları tanımlamıştı. İskorbüt, beri­beri, raşitizm, pellagra, tavuk karası gibi hastalıkların da mikrobik oldukları sanılıyor­du; oysa bu hastalıklar mik­roplara ya da onların toksinle­rine bağlı değildi.

    Hastalar üzerinde yapı­lan gözlemler ve hayvanlar üzerinde yapılan deneysel tıp araştırmaları bazı hastalıkla­rın besinlerle olan ilişkisini aydınlatmayı sağladı ve vita­minlerin keşif süreci başladı. Bu süreç, beslenme biliminde de bir devrim yarattı ve bilim­sel prensiplerin geçerli oldu­ğu başlıbaşına bir bilim dalı doğdu.

    Vitaminler birbiri ardına keşfedilirken, bir taraftan da kimyasal yapıları tanımlan­dı ve sentetik üretimleri için yöntemler geliştirildi. Bugün yalnızca Amerika’da yıllık 12.5 milyar dolarlık satışı olan dev bir endüstri var.

    Denizcilerin kabusu: İskorbüt hastalığı

    Hastalıklar 1700’lerin deniz­cilerinde, kılıçtan daha çok can alırdı. 10-12 hafta boyunca açık denizlerde yol alan ve yal­nızca gemi erzaklarındaki ku­ru gıdayla beslenen denizciler iskorbüt hastalığına yakalanı­yordu. Yolculuğun dört ila al­tıncı haftasında belirtiler baş­lıyordu: Hastalığa yakalanan denizcilerin diş etleri şişiyor, kanıyor ve dişleri dökülüyor; eklemleri şişiyor, ağrıyor ve kuvvetten düşüp takatsiz kalı­yorlardı. Nihayetinde pekço­ğu, aniden ortaya çıkan büyük bir kanama ile ölüyordu.

    Ölmeyip sağ kalanlar ise karaya ayak bastıklarından itibaren meyve, sebze yiyebil­dikleri gündelik hayatın içinde 10 gün gibi kısa bir zamanda hızla iyileşiyorlardı. İskorbüt, Kuzey Avrupa’da çok yaygın­dı. 1753’te İskoçyalı donanma hekimi James Lind, iskor­büt belirti ve bulgularına dair gözlemlerini yazdı; önemli bir notu da portakal ve limonun hastalığı önlediğiydi. Daha sonraki yıllarda donanma er­zaklarına limon suyu da ek­lendi.

    Uzun yıllar süren çalışma­lardan sonra iskorbütü önle­yen faktör 1928’de izole edildi; Macar asıllı biyokimyacı Al­bert Szent Gyorgyi suda eri­yen bu C faktörü, “askorbik asit” olarak isimlendirdi. Bu keşif 1937’de Nobel aldı. C vi­tamini 1935’te İsviçre’de suni olarak sentez edilen ilk vita­mindir.

    Vitaminli Nobel


    Christiaan Eijkman ile
    birlikte vitaminlerin keşfi
    nedeniyle 1929 yılında
    Nobel Fizyoloji veya Tıp
    Ödülü’nü kazanan İngiliz
    biyokimyacı Sir Frederick
    Gowland Hopkins.

    Beriberi kabusu

    1800’lerin ortalarında pirinç üreticileri pirinci buharlı de­ğirmenlerde işleyerek kabuk­larından arındırma­ya ve beyaz pirinç elde etmeye başla­mışlardı. Beyaz pi­rincin yaygınlaş­masıyla birlikte, “beriberi” denilen ayaklarda his kaybı, güçsüzleşme, yürü­me zorluğu ve felç ile seyreden bir has­talık da yaygınlaşı­yordu.

    Bugün Endo­nezya toprakları olan, zamanın Hol­landa sömürgesi Doğu Hint Ada­larında yaşayan yerlilerde sık görülen beri­beri bulgularını gözlemleyen Christiaan Eijkman adında Hollandalı bir askerî hekim, tavuklarda da Java yerlile­rindeki beriberiye benzer bir hastalık geliştiğini fark etti. Tavuklar askerî hastanenin pirinç ağırlıklı yemek artıkla­rıyla besleniyordu; aşçı değiş­tiğinde yerine gelen yeni aşçı yemek artıklarını vermeyi ke­since tavuklar büyük bir hızla iyileşmişti. Öyleyse beriberi hastalığının müsebbibi beyaz pirinç olmalıydı; hastalık pi­rincin nişastasındaki bir tok­sinden kaynaklanıyor olabi­lirdi. Daha sonra 1896’da bir başka Hollandalı hekim Gerrit Grijns deneylere devam etti ve bir toksinin varlığının değil de hayati bir maddenin eksikli­ğinin bu hastalığa yol açtığı­nı fark etti. O hayati madde, pirincin kabuklarında bolca bulunan B1 (thiamine) vita­miniydi.

    Bilinmeyen eksiklikler

    19. yüzyıl boyunca besinle­rin içerikleri ile insanların ve hayvanların besin ihtiyaçları üzerinde çalışan kimyacılar, insanın azot taşıyan protein ile yağlar ve nişasta, şeker gibi karbonhidratlara ihtiyaç duy­duğunu bulmuşlardı; protein­ler vücudun yapıtaşını oluş­tururken yağlar ve karbon­hidratlar hayatın devamı için gerekli olan enerjiyi sağlıyor­du. Bu temel besin gruplarını yeterli miktarda tüketmek de beslenme için yeterli olsa ge­rekti. Fakat yeterli olmuyordu; bir şeyler eksik kalıyordu.

    20. yüzyıl başlarında hâlâ ana besin maddelerinin sade­ce protein, yağ, karbonhidrat ve mineralden oluştuğu sanılı­yordu. Hastalıkların sebebi de mikroplar ve bunların üretti­ği toksinler olarak görüldüğü için, tahıllar kabuklarından tümüyle temizlenmeye çalışı­lırdı. Oysa tahıllar işlem gör­dükçe B vitaminlerini kaybe­diyor; insanlarda pellagra ve beriberiye yol açıyorlardı.

    Laboratuvarlar ve ilk deneyler

    Pirinç kabuğundaki bu bilin­meyen maddeyi tanımlayabil­mek ve belki de sentez edebil­mek için laboratuvar çalışma­ları başlatıldı. Bunlardan biri de 1910’da Londra’ya göçet­miş olan Polonyalı biyokimya­cı Casimir Funk idi. 1911’de Casimir Funk, pirinç kabu­ğundan elde ettiği konsant­re ile güvercinlerdeki sinir iltihabını (polinevrit) iyileş­tirmeyi başardı. Azot ihtiva ettiği için bir çeşit “amin” olarak düşündüğü bu mad­deye hayati önem arzetmesi­ne istinaden “vital” tanımını uygun görmüş ve 1912’de bu gizemli maddeye “vitamine” (vital amine) adını vermişti. Daha sonraki yıllarda besin­lerde keşfedilen diğer hayati maddelere de “amin” yapısın­da olmasalar bile “vitamin” adı verilmeye devam edile­cekti.

    Bilinmeyen bir maddenin eksikliğinin en bariz kanıtı, yi­ne 1912’de Cambridge’den bi­yokimyacı Sir Gowland Hop­kins tarafından bulundu. Sir Hopkins bir deney metodu ge­liştirmişti: Yavru fareleri saf karbonhidrat, yağ ve protein­le besliyor; yarısına ise ilave olarak süt veriyordu. Süt veri­len fareler büyürken diğerle­rinde büyümenin durduğunu gördü. İki hafta sonra grupla­rı değiştirdi; bu kez diğer gru­ba süt vermeye başlamıştı ve iki hafta sonunda süt verilen grup büyümeye başlamış, di­ğer grupta ise gelişim durmuş­tu. Sütte başka bir şeyler daha olmalıydı. Bu bulgulardan yo­la çıkarak, henüz bilinmeyen bazı organik besin ögelerinin yoksunluğunun probleme yo­laçtığını ve bu problemin in­sanlarda görülen beslenmeyle ilişkili hastalıkların bir analo­gu olduğunu beyan etti. Böyle­ce 1912 yılında, Casimir Funk ve Sir Frederick Hopkins vita­min hipotezini formüle ettiler.

    Vitaminin isim babası


    Polonyalı biyokimyacı
    Kazimierz (Casimir) Funk,
    Christian Eijkman’ın,
    beriberi hastalığına
    esmer pirinçle beslenen
    insanların darı ürünleri
    yiyen insanlara göre daha
    dirençli olduğunu belirten
    bir makalesini okuduktan
    sonra bu maddeyi izole
    etme konusunda çalışmış
    ve 1912’de başarılı olmuştu.
    Funk, bu maddede bir amin
    grubu bulduğu için önce
    onu vital amine (yaşamsal
    amin) şeklinde adlandırmış,
    vitamin sözcüğü bu
    kavramdan türemişti.

    Pellagra problemi

    1914’te Dr. Joseph Goldber­ger, ABD’de halk sağlığı mer­kezinde çalışıyordu. Ülke­nin güneyinde yoğun biçimde gözlenen pellagra hastalığını araştırmakla görevlendiril­mişti. Hastalıktan muzdarip olanlarda derinin güneşe ma­ruz kalan bölgelerinde yaralar açılıyor, ishal meydana geliyor, akıl sağlığı bozuluyordu ve bu nedenle çoğu akıl hastaneleri­ne kapatılıyordu. Ölüm oranı çok yüksekti. Hastalık yoksul­larda çok daha fazlaydı; temel besinleri mısırdı. Hastalığa, küflenen mısırın toksik etkisi­nin sebep olabileceğini ya da sıtmada olduğu gibi haşerele­rin taşıdığı bir nevi enfeksiyon olabileceğini düşünüyordu.

    Enfeksiyon teorisi üzerin­de düşünmekle birlikte, o gü­ne kadar hastalığın bulaştığı hiçbir doktor ve hemşirenin olmaması da kafasını karıştı­rıyordu. Hastalık hapishane­lerde, yetimhanelerde ve akıl hastanelerinde çok yaygın­dı. Diğer taraftan yetimha­ne çocuklarının beslenmesine yumurta ve süt eklendiğinde, vaka sayısının ciddi miktarda azaldığını gözlemledi. Gönül­lüler üzerinde yaptığı bir araş­tırma, hastalığın beslenmeyle olan ilişkisini teyit ediyordu. Hastalığı köpeklerde deneysel olarak oluşturdu ve mayanın iyi geldiğini buldu. Bu bulgu­yu gerçek hastalar üzerinde de doğruladı. 1929’da öldüğün­de, çalışma arkadaşları halen mayadan etken maddeyi izole etmeye çalışıyorlardı ve niko­tinik asit (niasin) ancak 1935 yılında tanımlandı.

    Pellegra yaraları Niasin (nikotinik asit) eksikliğine bağlı pellegra, bir zamanlar ölümcül bir hastalıktı. Tıbbi çizimde pellegra’ya yakalanmış bir hastanın çene, göğüs ve ellerinde açılan yaralar görülüyor, 20. yüzyıl başları.

    Raşitizm ve yağda eriyen vitaminin keşfi

    1600’lerde raşitizm, majör sağ­lık problemiydi. Halk kentlere doğru göç ediyordu; hayat tarzı değişiyordu ve insanlar yete­ri kadar günışığı görmüyorlar­dı. Francis Glisson tarafından 1650’de tanımlanan raşitizm (De Rachitide), 1800’lerin baş­larında sanayi devrimiyle bir­likte Kuzey Avrupa ve Ameri­ka’nın sanayileşen kuzey böl­gelerinde hızla yükselecek ve adeta salgına dönüşecekti. 17. yüzyılda raşitizm salgını, “İn­giliz hastalığı” diye adlandırıl­dı. İskorbüt ve raşitizm Viktor­ya dönemi hastalıklarıydı.

    1770’lerden beri tedavi amaçlı kullanılagelen balık ka­raciğeri yağının raşitizm, kemik erimesi, genel beslenme yeter­sizliği ve bazı göz problemlerin­de faydalı olduğu 19. yüzyıl or­talarında da gözlenmiş olmakla birlikte, bunun bir açıklaması yapılamıyordu. 1930’larda balık yağı takviyesi ve beslenmenin düzelmesiyle, raşitizm 20. yüz­yıl başlarında önemli ölçüde geriledi. Bugün halen D vitami­ni eksikliği, dünyada özellikle anne ve çocuklarda çok yaygın bir problem.

    A vitamini ve isimlendirme sistemi

    Wisconsin Üniversitesi ziraat okulunda Elmer Vernon Mc­Collum, süt ineklerinin bes­lenme ihtiyaçları üzerinde çalışıyordu. Sıçanlar üzerin­de yaptığı bir çalışmada saf­laştırılmış diyete tâbi tuttuğu sıçanların zayıfladığını, daha sonra ise besinlerine zeytin­yağı eklediklerinin değil ama tereyağı eklediklerinin düzel­diğini buldu. A vitaminini keş­fetmişti. 1914’te buna “yağda eriyen faktör A” adını verdi. Vitaminleri isimlendirirken bugün de kullandığımız sistem işte böyle başladı. 1947’de sen­tez edilen A vitamini eksikliği­nin nelere yolaçtığı ise sonraki yıllarda anlaşıldı: Gece kör­lüğü, göz kuruluğu ve sonuçta göz harabiyeti. Bu vitaminin noksanlığı günümüzde hâlâ 3. Dünya ülkelerinde körlüğün başlıca sebeplerinden biri.

    Beriberinin yol açtığı yıkım


    B1 (Tyamin) noksanlığı
    nedeniyle ortaya çıkan bir
    sinir sistemi hastalığı olan
    beriberi’ye yakalanmış üç
    çocuk.

    İngiliz hekim Sir Edward Mellanby özellikle şehirlerde büyüyen çocuklarda büyük bir problem olan raşitizmi tedavi edecek bir yol arıyor; köpekler üzerinde deneyler yapıyordu. Yulaf lapasıyla besleyip kapalı mekanda tutulan köpekler ra­şitik olmuştu. Balıkyağı ile iyi­leşmeleri üzerine, A vitamini­nin bu hastalığı tedavi ettiğini düşündü. Ancak Mc Collum, balıkyağından A vitaminini çıkardıktan sonra yine de iyi­leştirici etkinin devam ettiğini görünce, balıkyağında başka bir etken maddenin daha ol­duğu anlaşıldı: Vitamin D.

    1922’de yeşil yapraklı bit­kilerden yağda eriyen diğer bir vitamin olan E vitamini keşfedildi. 1943’te Nobel ödü­lü alan, bir diğer yağda eriyen vitamin olan K vitamininin keşfi oldu. Bazı kuşlar, kanları pıhtılaşmadığı için ölüyorlar­dı; kuşlar yeşil yapraklı bitki­ler ve karaciğerle beslendikle­rinde ölümden kurtulmuşlar­dı. Hollandalı hekim Henrik Dam tarafından keşfedilen K vitamini Edward Doisy tara­fından sentezlendi ve pratikte kullanılmaya başlandı.

    Vitaminlerin endüstrileşmesi

    Kimyagerler 20. yüzyılın he­nüz başlarında, tükettiğimiz besinlerde bulunan ve hayat için elzem, o zamana kadar bi­linen protein, yağ, karbonhid­rat ve mineralden tamamen farklı, adeta esrarengiz biyo­lojik maddeleri -vitaminleri-keşfettiklerinde; bu aynı za­manda günümüzün en popüler pazarlama ürünlerinden olan vitamin hapları ve devasa bir vitamin endüstrisinin de do­ğumu oldu.

    Vitaminler savaşın devam ettiği ekonomik buhran yılla­rında keşfedilmişti; fakat sa­vaş sonrası dönemde refahın giderek artmasıyla paralel ola­rak endüstrileşme imkanı bul­du. Renkli vitaminleri kimileri insan sağlığına faydalı bulu­yor; kimileri ise bir nevi do­landırıcılık olarak görüyordu. 1950’lerin sonuna doğru, bu renkli vitamin hapları albeni­li paketleriyle artık hayatımı­za girmişti. Beslenme bilimi geliştikçe toplumsal bilinçlen­meye de imkan sağlıyordu. Ga­zete ve dergilerde sağlık köşe­leri yayımlanıyordu.

    Vitaminlerin keşfi, yok­sunluklarına bağlı ciddi hasta­lıklar nedeniyle olmuştu; fakat yıllar boyunca edinilen bilgi birikimi günümüzde sağlıklı ve uzun yaşam odaklı hale gel­miş durumda.

    Mültivitaminler

    1920 yılında Parke-Davis fir­ması ilk mültivitamini üretti. “Metagen”, o zamanın bilinen tüm vitaminlerini içeriyor­du. Bugüne kadar gelecek olan mültivitamin akımının baş­langıcında olay şöyle izah edi­liyordu: “Konserve besinlerin, beyaz pirincin, suni tereyağı (margarin), yoğunlaştırılmış süt, beyaz un ve 20. yüzyıl me­deniyetinin sunduğu diğer ra­fine gıdaların çağındayız. Bü­tün bunlar hayatımızı kolay­laştırıyor elbette ama ciddi bir beslenme problemini de bera­berinde getiriyor”.

    Parke-Davis kendine ait araştırma laboratuarı olan bir ecza firmasıydı ve Metagen de doktor reçetesiyle satılıyor­du. Fakat piyasaya çıkan diğer pekçok ürün şahıslar tara­fından üretilip doğrudan tü­keticiye sunuluyordu. Sade­ce işadamı olan bu üreticiler, ilaçların yalnızca hekimler ta­rafından tavsiye edilebileceği­ni belirten Amerikan Tıp Bir­liği’nin etik kurallarına uymak derdinde değildi.

    Daha sağlıklı bir yaşam va­adinin toplum üzerindeki doğ­rudan etkisi, vitamin ürünle­rine büyük bir talep oluştur­du. Örneğin “Mastin Vitamin” tableti adlı bir vitamin ve mineral kombinasyonu ürün “mültivitamin” olarak pazar­daki yerini aldıktan sonra; mal sahibi Francis B. Mastin ürü­nünü bir yıldan az bir zaman­da aylık 1 milyon dolar ciro yapan bir işe dönüştürmüştü. Ürünün reklamları, vitaminin iştahı açtığı, hazmı kolaylaş­tırdığı, kabızlığa iyi geldiği, cildi düzelttiği ve enerjiyi art­tırdığını ilan ediyordu.

    Vitamin çılgınlıgı Daha sağlıklı bir yaşam umudu, bir vitamine hücum akımı başlatmış, vitamin tabletlerine ve vitaminlendirilmiş gıda maddelerine büyük bir talep oluşmuştu. ABD pazarında vitaminlerin ticarileşmesinden sonraki yıllara ait reklamlar (üstte). Parke-Davis firması tarafından 1920’de piyasaya çıkartılan ilk multivitamin Metagen (altta).

    Başlangıçta tıp dernekle­ri bu reklamları destekleme­di. Tüketici hiçbir işe yara­mayacak ürünler için tuzağa düşürülmemeliydi. Vitaminler besin miydi, ilaç mıydı? Dok­torlar kimi zaman arada ka­lıyordu. Bazı otoriteler hazır vitaminlere karşıydı; iyi besle­nerek tüm vitaminlerin zaten alındığını düşünüyorlardı. Vi­tamin üreticileri, kararın tü­keticiye bırakıldığı bir pazarın parçası olmayı sürdürdüler.

    Amerikan Tıp Derne­ği onaylı ilk vitamin tableti “Oscodal” oldu. Balık karaci­ğerinden elde edilen A ve D vitamininin şeker kaplamalı tabletiydi. 1920’lerde Funk ta­rafından geliştirilen yöntem­le yapılıyordu. O zamanlarda doğal kaynaklardan vitamin­leri elde etmenin teknik zor­lukları vardı. İlaç şirketleri kendi araştırma laboratuarla­rını kurdukça ve akademik iş­birliği ile bu engeller aşıldı. 2. Dünya Savaşı arifesinde ilaç endüstrisi, vitamin sentezini endüstriyel ölçüde öğrenmiş durumdaydı.

    Yeterli beslenme ve ‘destek’ anlayışı

    1930’ların ortalarına gelindi­ğinde pekçok yiyeceğin içeri­ğindeki besin ögeleri ve bun­ların miktarları biliniyordu. 1941’de ilk olarak günlük vi­tamin ve mineral ihtiyacını kapsayan tabletler üretildi ve “tavsiye edilen diyet deste­ği” (recommended dietary al­lowance: RDA) kavramı ortaya çıktı.

    Amerikan Ev Ekonomi­si Bürosu, ortalama Amerikan ailesinin beslenme alışkan­lıklarını araştırarak bir rapor yayınladı ve sadece 1/4 ora­nında iyi beslenildiği saptan­dı; protein, demir, kalsiyum ve dört vitaminden oluşan temel besin maddelerinin en az yarı­sı sağlanıyorsa, bu “iyi” olarak değerlendiriliyordu.

    Beslenme uzmanları, be­bekler, çocuklar, ergenler, ge­beler, süt veren anneler gibi farklı gruplar için değişen ih­tiyaçları belirledi. Şehirlerde yaşayan düşük gelir grubun­daki aileler genelde daha kötü besleniyordu; kırsal alandan uzaklaştıkça süte, yumurtaya ve taze sebzelere erişimleri de kısıtlanıyordu. Diğer taraftan özelikle beyaz ekmek ve şeker için “boş kaloriler” gündeme geldi. Modern yöntemlerle rafine edilen un, bütün doğal vi­tamin ve minerallerinden yok­sun bırakılıyordu.

    Çözüm yolu olarak zengin­leştirme önerildi. Un zengin­leştirilmesi, 1930’ların son­larında endüstriyel olarak üretilebilen B vitaminleri ek­lenmesiyle başladı. Ortalama Amerikan beslenmesindeki yetersizlikler toplumsal dikka­ti de çekiyordu ve un endüstri­sinin de gönüllü desteği ile un ve ekmeğin zenginleştirilmesi sağlandı.

    Ekmek aslında vitamin takviyesi yapılan ilk besin de­ğildi. D vitamini ile takviye edilmiş sütler yine 1930’lar­da piyasaya çıkmıştı. Vitamin takviyeli kahvaltılık gevrekler 1938’de belirdi. Vitamin en­düstrisi de gelişiyordu ve bir­çok besin ya zenginleştirilmiş ya da takviye edilmiş oldu; ta­bii bu iki durum farklıydı.

    Vitamin endüstrisi geliş­tikçe maliyetler de düştü. Ör­neğin 1935’te 1 gr B1 vitamini­nin doğal kaynaktan üretil­mesi 300 dolara mal olurken, 1937 yılında 7,5 dolar oldu; aynı vitamin 1942’de sentetik olarak üretildiğinde, gramı sa­dece 53 sent idi.

    2. Dünya Savaşı’nda askere alınan Amerikalıların üçte bi­rinin yetersiz beslenmeye bağ­lı rahatsızlığı olduğu gözlendi. Bunun üzerine başkan Roose­velt 1941’de ulusal beslenme konferansı topladı. Sonuçta devlet destekli “tavsiye edilen diyet desteği” (recommen­ded dietary allowance: RDA) altı vitamin ve iki mineralden oluşuyordu. Daha sonra başka vitamin ve mineraller de ek­lendi. İlk “one-a-day” 1943’te piyasaya sürüldü. 2. Dünya Sa­vaşı sona erdiğinde, gerçek ka­zanan ilaç endüstrisi oldu. An­tibiyotikler, aşılar, vitaminler… Üretim teknolojilerinin iler­lemesi ve yenilikçi pazarlama stratejileriyle vitaminler artık her noktaya ulaşıyordu.

    KORUYUCU VİTAMİNLER

    Çocukların ihtiyacı: A, D ve folik asit

    Yeterli ve dengeli bir beslen­mede genel olarak yeterli vitamin vardır. Bu sebeple, yeterli ve dengeli beslenenlerde vitamin destekleri gerekli olmayabilir. Ekstra vitaminlerin hastalıktan koruyacağına dair halihazırda ke­sin bir kanıt yok. Bunun istisnaları var elbette; örneğin hamilelere Vitamin B9 (folik asit) desteği gibi.

    Diğer taraftan vitamin eksikliği, yeterli beslenmenin mümkün olamadığı pekçok yerde sorundur. Beslenme yetersizliğine bağlı vitamin eksiklikleri oldukça yaygın durumdadır ne yazık ki. Körlüğe yol açan A vitamini eksiklikleri gibi. Bugün dünya üze­rinde 500 bin çocuğun bu yüzden görme yetisini kaybettiği tahmin edilmekte.

    Bebekler doğar doğmaz hemorajik hastalıktan korumak için K vitamini yapılır. Raşitizm ülkemizde süt çocuklarında sık görülen bir sağlık problemidir; kalsiyum eksikliğinin de payı vardır. Raşitizmden korumak için 15. gün D vitamini başlanır ve 1 yaşına kadar devam eder. Hazır mamalarda genellikle takviye vitaminler vardır. Demir eksikliği anemisi de yaygındır. Süt çocuk­luğu döneminde demir takviyesi verilenlerde IQ puanı 6 puan fazla bulunmuştur. Süt çocukluğunda anemiden korumak için rutin demir takviyesi verilir.

    1941’DEN GÜNÜMÜZE

    Temel vitamin ve mineraller

    1941 itibariyle: A, B1, B2, B3, C, D, kalsiyum, demir

    Bugün itibariyle: A, B1, B2, B3, B5, B6, B7, B9, B12, C, D, E, K, kolin, kalsiyum, krom, bakır, iyot, demir, magnezyum, manganez, molibden, fosfor, selen­yum, çinko, potasyum, klorid.

    UNICEF RAPORLARI

    Sadece bir avuç dolar yeterliyken…

    Yetersiz beslenmeye bağlı olarak ortaya çıkan temel vitamin ve mineral eksikliği özel­likle güney yarım kürede dünya nüfusunun üçte birinin sağlığına ciddi zarar veriyor.Vitamin ve mineral eksikliklerinin bireyler ve toplumlar için ne anlama geldiği­nin çok az insan farkında. Dünya Ekonomik Forumu raporlarına göre bazı temel vitamin ve min­erallerin eksikliği zihinsel gelişimi yavaşlatıyor, bağışıklık sistemini zayıflatıyor, doğumsal sorunlara yol açıyor ve tahminen 2 milyar insanın gerçek fiziksel ve zihinsel potansiyellerinin çok altında yaşamalarına sebep oluyor. 80 ülkede yapılan yeni bir araştır­manın sonuçları durumu oldukça aydınlatmakta:

    Demir eksikliği çocukların zihin­sel gelişimini son derece olumsuz etkiliyor ve ulusal IQ ortalama­sını da düşürüyor. Yetişkinlerde üretkenliği düşürerek gayrisafi millî hasılada kayba sebep oluyor. Ciddi demir eksikliği anemisi, her yıl 50 bin kadının doğum sırasında hayatını kaybetmesine yol açıyor.

    A vitamini eksikliği, gelişmekte olan ülkelerde 5 yaş altı çocukla­rın % 40’ında bağışıklık sistemi zayıflamasına yolaçıyor. Her yıl tahminen 1 milyon çocuk ölümü­ne neden oluyor.

    Gebelikte iyot eksikliği, her yıl 20 milyon bebeğin zihinsel olarak yetersiz doğması anlamına geliyor.

    Folik asit eksikliği, her yıl 200 bin doğumsal anomaliye sebep oluyor.

    Yetişkinlerde vitamin eksik­liği, özellikle kadınlarda son derece sinsi seyreden bir durum. Vitamin ve mineral eksikliği en yıkıcı ve kalıcı etkilerini hayatın en hassas ve korunmasız olduğu ilk aylarında yapıyor. Vitamin eksikliğini ancak belirtileri orta­ya çıktıktan sonra tedavi etmek artık kabul edilebilir bir şey değil. Bu eksiklikler ortaya çıkmadan önce tüm toplum için, özellik­le de çocuklar için korunma yoluna gidilmesi zorunlu. Bunu sağlamak ise, milyar dolarlarla oynayan ilaç endüstrisi için hiç de zor değil: . Yaygın tüketilen temel besinlere (un, tuz, şeker, margarin gibi) vitamin ve mine­ral takviyesi yapılmasının; yılda kişi başına maliyeti sadece bir kaç sent. Başta özellikle kadınlar ve çocuklar olmak üzere hassas kesimlerin ihtiyaç duyduğu temel vitamin desteklerinin sağlanmasının kişi başı ederi de yıllık birkaç senti aşmıyor. Doğru ve yeterli beslenme konusunda toplumu eğitmek de son derece önemli. Salgın hastalıkların ve parazitlerin önlenmesi, bunların sebep olduğu beslenme yetersiz­liklerini de ortadan kaldıracak. Bu yöntemler, endüstrileşmiş ülkelerde vitamin ve mineral eksikliğini uzun yıllar önce kontrol altına almayı sağlayan yöntemler. Ancak birçok ülkede, problem ve çözümü bilindiği ve maliyeti çok düşük olduğu halde bir türlü sistematik biçimde uygulanamıyor. Oysa sağlık ka­zanıldığında, ulusal ekonomiler de kazanacak.

  • Dünyanın ilk prefabrik hastanesi

    Dünyanın ilk prefabrik hastanesi

    Mimari açıdan dünyanın ilk büyük prefabrik yapı topluluğu ve ilk prefabrik hastanesiydi. 1855’te Kırım Savaşı dolayısıyla ve o sıralar İstanbul’daki Florence Nightingale’in yönlendirmesiyle İngilizler tarafından Erenköy’de yapılan “Renkioi Hospital”, usta mimar ve hekimlerin gayretiyle beş ayda tamamlandı; yüzlerce yaralıya ve sivil halka şifa dağıttı. Bugün ise geride sadece bir çeşme kitabesi var. 

    Erenköy’deki Renkioi Hospital Çanakkale-Erenköy’de Kırım Savaşı sırasında (1855) yapılan prefabrik Renkioi Hastanesi ve aynı bölgenin 162 sene sonra bugünkü hali (üstte). Hastaneden günümüze kalan tek iz, üzerinde “RENKIOI BRITISH CIVIL HOSPITAL -1856- JOHN BRUNTON – ENGINEER” yazan dönem çeşmesinin kitabesi (altta).

    Coğrafyaların mabedi tarih, dini ise arkeolojidir. Çanakkale Savaşı sırasında yedek subay olarak görev yapan Tevfik Rıza Bey’in, 5 Şubat 1915’te günlüğüne tek satır olarak yazdığı üç kelimelik cümle, adeta insan varoluşunu özetler: “Hatıra kalbin dinidir”. 

    Yaşadığımız coğrafyayı sorgularken, Çanakkale/İzmir karayolunun 15. kilometresinde yer alan bucağın, 100 yıl önceye kadar Renkioi (Erenköy) adlı ve 6000 nüfuslu bir Rum yerleşkesi olduğunu öğrenmiştim. Şimdi oralarda üzüm bağları, Boğaz’a nazır restoranlar, plajlar, otel işletmeleri bulunmaktaydı. Peki ya daha öncesinde? Mesela bundan 150-160 yıl öncesinde? 

    İngiltere, Fransa ve Osmanlı İmparatorluğu’nun 1854-1856 arasında Rusya’ya karşı tutuştuğu Kırım Savaşı’nda, diğer ülkelerin savaşa uzaklığı sebebiyle, İstanbul cephe gerisinin merkezi olmuştu. 

    Savaş Kırım Yarımadası’nda devam ederken, müttefiklerin cephede sadece Balaklava hastanesi bulunuyordu. Diğer tüm yaralılar İstanbul’a naklediliyordu; Selimiye Kışlası hastaneye çevrilmiş ve yakınındaki Haydarpaşa Hastanesi de en önemli sağlık merkezi olmuştu. 

    İngiltere’ye İstanbul’dan haber servisleri vasıtasıyla gönderilen mektuplar; bilinen ilk savaş muhabirlerinden The Times gazetesinden İngiliz Thomas Chenery’nin İstanbul’dan, aynı gazeteden meslektaşları John Delane ile William Howard Russell’ın Kırım’dan bildirdikleri ve nihayet Roger Fenton’ın cepheden gönderdiği fotoğraflar-izlenim yazıları, tüm dünya kamuoyunda yankı bulmaktaydı. 

    Thomas Chenery, The Times’ta 12 Ekim 1854’te yayınlanan makalesinde, İngiliz askerlerinin cephe gerisindeki sağlık koşullarını açıkça dile getirmiş ve durumu eleştirmişti: “… Öfke ve şaşkınlık içindeyiz. Çünkü halk, yaralıları korumak için hiçbir etkili sağlık hazırlığının bulunmadığını öğrenecek. Sadece cerrah değil, ne hemşire ne de pansumancı var. Tek söylenecek şey, yaralılara sargı yapmak için tek bir bezin bile olmadığıdır. Gerçi bu büyük acıyı paylaşmaktan kaynaklanan toplumsal dayanışma, Üsküdar’da kışlada veya akıl hastanesinde bulunan mutsuz insanlar için üstün geliyor ve bütün aileler, gerekli araçları, çarşafları ve eski giysilerini veriyor. Fakat bu durum niçin önceden açık bir şekilde görülemedi?” 

    162 yıl öncesinde modern bir anlayış  Önde hastanenin demir saclardan yapılmış mutfağı, arka tarafta hastanenin prefabrik yapıları (üstte). Hastanenin 5 no’lu koğuşu (altta), nerdeyse bugünkü anlamda modern bir havalandırma anlayışla tasarlanmıştı. 

    Dönemin İngiliz Savunma Bakanı Sidney Herbert, oluşan bu kamuoyu baskısını azaltmak için yaralı ve hasta İngilizlerin bakımı amacıyla devreye girdi. Florence Nightingale’den “Doğu’daki İngiliz Umumi Asker Hastaneleri Kadın Hastabakıcılar Müdürü” unvanı ile İstanbul’a gitmesini ister ve destek sözü verir. Nightingale, aile dostları Bracebridge’ler ile Roma Katolik Kilisesi’nden 10 rahibe; Anglikan Kilisesi’ne bağlı “Merhametli Kız Kardeşler”den sekiz rahibe, Saint John’s Enstitüsü’nden altı hastabakıcı ve çeşitli hastanelerde profesyonel hasta bakımı yapan 14 kadından oluşan toplam 38 kişilik bir ekip ile birlikte yola çıkmış, çok zorlu geçen bir deniz yolculuğu sonunda 4 Kasım 1854’te Üsküdar’a gelmişti. 

    Selimiye Kışlası’ndaki deneyimleri, Nightingale’in hastane işletmeciliği üzerine yeni fikirler geliştirmesine olanak sağlamıştır. “Florence Nightingale Koğuşu (Florence Nightingale-Ward)” adı ile bilinen pavyon sistemi, hastanelerde her iki tarafta her yatağa bir tane düşecek şekilde penceresi olan, 9 metre genişliğinde, 39 metre uzunluğunda ve 3,5 metre yüksekliğinde koğuşlar bulunmasını öngörüyordu. 

    Nightingale’in hastane ve koğuş tasarımlarını yaparken, Selimiye Kışlası’nın devasa odalarından ve koridorlarından etkilendiği açıktır. Kışlanın geniş koridorları hastane koğuşu olarak kullanılmış, son derece aydınlık ve iyi havalanması olan bu mekânlar Nightingale’e yeni yapılacak hastaneler için fikir vermiştir (Bununla birlikte Nightingale anılarında Selimiye’den hayli olumsuz biçimde bahsetmiş, kışlayı bir harabe olarak nitelendirmiştir). 

    Hem deneyimleri hem de geniş çevresi nedeniyle tıbbi ve sosyopolitik gelişmelerden süratle haberdar olması, Nightingale’in hasta bakımında bir dizi yeniliğe öncülük etmesinde etkili oldu. Bu bağlamda özellikle geliştirdiği pavyon sistemi hastane modeli, ona ayrı bir ün kattı. Hastalıkların kokuşmuş hava nedeniyle (miyasma teorisi) oluştuğuna inanması, Nightingale’in sanitasyona yönelik önlemler almaya yönelmesini getirdi. Nightingale, özellikle hastalıkların yayılmasını önlemek amacıyla koğuşların havalandırılması meselesi üzerinde durdu. 

    Hastane ve civarının ayrıntılı haritası Renkioi Hastanesi’nin bulunduğu yeri ve vaziyet planını gösterir harita, oldukça detaylı hazırlanmış. Hastane içi ve civarındaki coğrafi yapılar titizlikle haritaya işlenmiş. 

    Aslında temiz havanın hastanelerde ölüm oranını azalttığı görüşü, Kırım Savaşı sırasında İstanbul’da bulunan Fransız doktor Levy tarafından, Nightingale’den çok daha önce ortaya atılmıştır. Nightingale, hastaları hastalıklarına göre ayrı koğuşlarda yatırma fikrini de bir Fransız hekimden, Dr. Scrive’den almıştır. Fakat bunların uygulanması ve fikrin hayata geçirilmesini Nightingale sağladı. Ve bu sayede pek çok İngiliz askeri tifüsten ölmekten kurtuldu, ölü sayısı % 75 oranında azaldı ve bu gelişmeler de Nightingale’in ününe ün kattı. 

    İngiliz Hükümeti ve savaş ofisi, hastanelerin yetersiz kalması sebebiyle bir hastane daha yapılması için girişimde bulundu. 1855 başı itibariyle yer arayışı başladı ve Çanakkale’de sahile yakın bir yerde karar kılındı. 

    1855 Mart başında hükümete bağlı savaş ofisi, ünü kıtaları aşan Isambard Kingdom Brunel’e hastane için teklifte bulundu. Brunel, daha önce böyle bir şey tasarlamamıştı ama sekiz gün içinde sözleşmesini sunarak işe koyuldu. Mimari açıdan “ilk büyük prefabrik yapı” ve “ilk prefabrik hastane” olma özelliğini taşıyan, mimarlık tarihi açısından da çok büyük öneme sahip olan proje tasarlanmaya başlandı. Yapı, Erenköy Hastanesi (Renkioi Hospital) olarak tarihe geçecekti. 

    Bu sırada Nightingale, Üsküdar’da edindiği deneyimleri derlemiş ve The Times’ta yayınlanan askerlerin sağlık durumlarıyla ilgili olumsuz haberlerden ötürü kamuoyunun aydınlatılması için bu deneyimlerini içeren cevabi yazıyı gazeteye göndermişti. Bu sırada Brunel tasarımını bitirdi, fakat Nightingale’in pavyon sistemi, sanitasyonla ilgili önerileri ve havalandırma sisteminin nasıl olması gerektiği ile ilgili önerilerini gazetede okuyunca etkilendi. Bunun üzerine yaptığı tasarımı savaş ofisinden geri çekti ve Nightingale’in önerileri doğrultusunda altı gün içinde tasarımı yeniden düzenledi. O zamana kadar hastanelerde ortamın sabit sıcaklıkta tutulması gerektiğine inanılıyordu. Fakat Nightingale, temiz hava ile ortamın havalandırılmasının ölüm oranlarını azaltacağını iddia etmişti. Brunel de yeni tasarımda, hastaneyi sürekli dışarıdaki temiz hava ile havalandıracak bir vantilasyon sistemi yarattı. 

    Boğaz’da yaralı İngiliz askerleri 1 Aralık 1855 tarihli Illustrated Times dergisinde yayımlanan illüstrasyon, Erenköy Hastanesi ve civardaki dinlenen yaralı İngiliz askerlerini Boğaz manzarasıyla birlikte gösteriyor. 

    Lojistik problemler ve uzaklık sebebiyle İngilizler, Kırım’dan Ege Denizi’nin en uç noktalarına kadar hastaneler kurmuştu; ancak Erenköy Hastanesi bunlar arasında en az bilinenidir. Ama ne acıdır ki hem mühendislik inovasyonu hem de model olarak ilkleri barındıran bu hastane, bugün tamamen kaybolmuş durumda. 

    Brunel’in tasarladığı hastane yapıları İngiltere’de hızla üretildi ve gemilere yüklendi. Toplamda 11.500 ton olan hastanenin parçaları 23 gemi ile Çanakkale’ye taşındı. İlk gemiler Çanakkale sahillerine 8 Mayıs 1855’te vardılar. Projenin Çanakkale’deki uygulayıcı kontrolör mühendisi ise 1836’da arkeolojik kazılar için Çanakkale’ye gelmiş olan mühendis John Brunton olacaktı. 

    Brunton, Çanakkale’deki İngiliz konsolosu Calvert ve ailesi ile zaten tanışıyordu. Calvert’lerin hem bölgedeki ilişkileri çok iyiydi hem de dil ve çevreyi tanıma gibi sorunları aşmışlardı. Brunton, Calvert ailesinin çitlik evinin olduğu Erenköy’ün 1,5 km kuzeydoğusunda (bugünkü Tusan Hotel ve Güzelyalı’ya doğru olan arazi) hastaneyi yapmaya karar verdi ve hemen çalışmalara başladı. Burası aynı zamanda 1835’teki kolera pandemisi sebebiyle, Osmanlı Devleti’nde ilk karantinanın da yapıldığı yerdi. Bu sebeple de bölge, haritalarda yıllarca “Karantina” bölgesi olarak tanımlanmıştır. 

    Erenköy Hastanesi’nin yapımına 1855 Mayıs’ında işte tam bu bölgede başlandı ve Ekim 1855’te prefabrik hastane kullanıma açıldı. Hastane aslında çoğunlukla Kırım’dan gelen değil, Kırım’a giderken hastalanan askerlere hizmet vermek üzere kurulmuştur. Çünkü o dönemdeki buharlı gemilerle Üsküdar’dan Çanakkale’deki Erenköy Hastanesi’ne ancak 18 saatte varılabiliyordu. Üsküdar’dan gelen hasta ve yaralılar, hastane ile liman arasında kurulan raylar üzerinden atlı tramvayla taşınıyordu. 

    Her biri 50 hasta yatağı kapasitesine sahip 30 prefabrik yapıdan oluşan ve toplamda 1.500 yatak kapasiteli olan hastane, Kırım’a uzaklığı nedeniyle istenilen kapasitede çalıştırılamadı. Hastaneye her hafta ortalama 50 yeni hasta katılıyordu. Her pavyonuna iki sıra hasta yatağı yerleştirilebilen havalandırması, su tesisatı, kanalizasyon çukurları iyi planlanmıştı ve sanitasyon açısından ilkleri barındırıyordu. 

    Mühendis Brunel Renkioi Hastanesi’nin ünlü mühendisi Isambard Kingdom Brunel, Florence Nightingale’in önerileri üzerine hastane planını değiştirip yenilemişti. 

    Askerî personel yanında sivillere de hizmet eden hastanede sivil hekimler görev yapıyordu. Hastalararası bulaşma en aza indirilmişti. Hastaların giysilerinin modern sayılabilecek çamaşırhanede, 400 F (205ºC) derecede yıkanıp kurutulması, hastalık yayılımını engellemiştir. Oldukça temiz taze suyu bulunduğu bilinen hastane, sanitasyon başarısının dışında, cerrahiye sağladığı katkıyla da tarihe geçmiştir. Spencer Wells (1818-1897) tarafından geliştirilen, günümüzde de kullanılmakta olan “Spencer Wells forsepsi”, kanamaların durdurulmasında ilk kez bu hastanede kullanıldı. 

    Savaş sonrası İngiltere’de yapılan hastaneler için örnek oluşturan bu hastanenin çalışanları da bulaşıcı hastalıklardan büyük ölçüde korunmuştu. Savaş dönemi boyunca sadece bir doktor, bir hemşire ve bir hastabakıcı tifüse yakalanmış; sadece bir hastabakıcı bu nedenle ölmüştür. Oysa aynı dönemde Selimiye’de aralarında sağlık çalışanlarının da olduğu 138 kişi koleradan ölmüştü. Hatta hastane sorumlu doktorlarından Edmund Parkes’ın, hastane ile ilgili 1857 Nisan’ında İngiliz Savaş Bakanlığı’na hazırladığı raporda verdiği istatistiğe göre, hastanede çeşitli hastalık ve yaralanma tanılarıyla yatan hastaların ölüm oranı % 3,8’di. Oysa bu oran Üsküdar’daki hastanelerde %11,9’a çıkıyordu. Tifüse yakalanan hastaların izole edilmesini sağlayarak salgını önleyen Dr. Parkes, bu başarısı ve sanitasyondaki deneyimleriyle savaş sonrası “hijyen profesörü” oldu. 

    Hastane neredeyse bugünkü manada modern tuvalet-banyolar içeriyordu ve bunlar hasta koğuşlarının içindeydi. Mühendis Brunel mobilyadan tuvalet kâğıdına kadar her ayrıntıya dikkat etmişti. Hastaların ünitelerarası gezme ihtimali olması sebebiyle prefabrik yapılar arasındaki geçişler kapalı koridorlar olarak tasarlanmıştı. Daha da ilginci, Brunel tuvaletlerin tasarımını çizdiği plan üzerine “Tuvalet kâğıtlarını unutmayın!” diye not ettiği gibi, kiler olarak tasarladığı küçük bir kısmı “tuvalet kâğıdı deposu” olarak işaretlemişti. 

    Hastanenin Kırım Savaşı’nın sonlarına doğru yapılmış olması nedeniyle, Şubat 1856’dan itibaren Üsküdar’dan ve Kırım’dan buraya yaralı gönderilmesi durduruldu. Hastane artık bölgedeki sivillere hizmet eder olmuştu. 

    İngiliz hükümetinin 30 Mart 1856’da Rusya ile barış imzalamasının ardından hastanenin işlevi tamamen ortadan kalkınca, Londra Brunton’dan bütün çalışmaları durdurmasını istedi. Bunun üzerine Brunton, emrindeki eğitimli 150 askerle Troia ovasında, bölgedeki arkeolojik alanlarda kazı yapmak için kamp kurdu. Brunton bir arkeolog değildi ve esas amacı hazine bulmaktı. Bu nedenle oldukça hızlı ve tahrip edici bir şekilde kazılar yaptı; tuttuğu kısa günlükte başka kazı yaptığı yerler ve buluntuları ile ilgili pek fazla bilgi vermedi. Ancak günlüğünden, askerlerin eski eserleri buldukça daha fazla motive olduklarını ve daha hızlı kazdıklarını öğrenmekteyiz. 

    Yapı planları ve havalandırma  Prefabrik hastane yapılarının, döneminde yapılan planları. Tasarımda özellikle havalandırma meselesinin üzerinde titizlikle durulmuştu. 

    Bu define peşindeki kazıları sonucu, çok sayıda mozaikli yapı da açığa çıktı. Fakat Brunton, Londra Savaş Ofisi’nin geri çağırması nedeniyle çalışmalarını durdurmak zorunda kaldı ve böylece kesmeyi planladığı mozaikli yapılar da bu sayede tahrip olmaktan kurtuldu. Brunton yine de İngiltere’ye dönene dek Troia Ovası ve çevresinde yedi farklı yerde kazılar yapmış ve çıkardığı eserleri yanında götürerek British Museum’a vermiştir. 

    Hastanenin bulunduğu bölgede, bugün Tusan Otel İşletmesi, Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı İzci Kampı bulunmaktadır. Hastaneden geriye Brunton’un taze ve güzel suyu ile de meşhur olan hastanenin liman kısmına yaptırdığı ve üzerinde “RENKIOI BRITISH CIVIL HOSPITAL-1856-JOHN BRUNTON-ENGINEER” yazan çeşme kitabesi dışında hemen hiçbir şey kalmamıştır. 

    Bugün Tusan Otel’in plaj bölümünde bulunan bu çeşme kitabesi, üzerinde bir istinat duvarı örülmüşken, dibinden de bir incir ağacı yükselmiş. Otel işletmecisi Enver Sadık Yılmaz, aynı zamanda Troia kazılarının yürütülmesine destek veren Troia Vakfı Yönetim Kurulu 2. Başkanı. Böyle olunca çeşme taşını görür görmez araştırmaya koyulmuş, Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kuruluna başvurmuş ve eserin tescillenerek koruma altına alınmasını sağlamış. 

    Florence Nightingale, Brunel’in bu hastane planlamasında yakaladığı medikal ayrıntılardan, Hastaneler Üzerine Notlar adlı kitabında bahsetmiştir. Her ne kadar Florence Nightingale’in hastanenin kurulmasında doğrudan katkısı olmasa da, fikirlerinin ve ruhunun bu hastaneye tesir ettiği açıktır. Hem Florence Nightingale’in Times’a mektubunun ardından Brunel’in önceki tasarımını geri çekerek hastaneyi yeniden tasarlaması hem de Sir Edward Tyas Cook’un The Life of Florence Nightingale adlı kitabında hastane sorumlusu Dr. Parkes’ın Erenköy Hastanesi’ndeki uygulamalarından söz etmesi hem de “Parkes ile olan dostluklarının ömür boyu sürdüğünü ve bazı uygulamaların Nightingale’in önerileri ile yapıldığını” belirtmesi bizi biraz daha aydınlatabilir. 

    Hastane; mühendis Brunel’in yaratıcılığı ve ihtiyaçlara yönelik analizleri doğru anlaması ve Florence Nightingale’in hastanelerin durumunu hastalardan daha çok önemsemesi yanında, mimari tarih ve sağlık tarihi açısından modernleşme ve hijyenin sağlanması konularında ilkleri üzerinde taşıyor. 

    Geriye bir incir ağacı ve bir istinat duvarı arasına sıkışan çeşme kitabesi kalmış olsa da, ardında büyük bir tarih var. Belki de tarih ve arkeoloji hep yanıbaşımızda, bir incir ağacının dibinde, yüzdüğümüz bir plajda, hatta bir duvarda gizlidir. Siz ne olur ne olmaz, sağınıza soluna tarihsel bakın!

  • Ben bilmem beyin bilir

    Ben bilmem beyin bilir

    Bugün ileri teknolojik yöntemlerle insan beynini hem yapısal olarak görmek, hem de işlevsel olarak görüntülemek mümkün. Beynin birçok bölgesi ve bunların ne işe yaradığı, beyin hücrelerinin nasıl çalıştığı ve çeşitli ilaçların bu sistemi nasıl etkilediği büyük oranda biliniyor ama, hâlâ birçok bilinmeyen var. Niçin uyuruz? Nasıl rüya görürüz? Şuur nedir? Zeka beynin neresindedir? Hafıza nasıl yapılanır ve nasıl yıkılır? Aramaya devam ederken… 

    İnsanın kendi beyninin farkına varışının hikayesi M.Ö. 3000 yılına dek uzanır. İnsan beyninin tarihin bütün zamanlarında bugünkü kadar saygı ve itibara sahip olduğunu söylemek zor. Eski Mısır’da hayatın özü, aklın ve zekanın merkezi, iyiliğin ve kötülüğün kaynağı kalpti. En önemli organ sayılır, saygı gösterilirdi. Ölüyü mumyalamadan önce beynini burun deliklerinden bir çengel kullanarak dışarı atar; kalbini ise itinayla muhafaza ederlerdi. 

    Diğer taraftan “beyin” kelimesinin kullanıldığı bilinen en eski yazılı kayıtların yanısıra, beyin anatomisi, beyin zarları ve beyin omurilik suyundan bahseden ilk tıbbi kayıtlar da yine Mısır uygarlığına ait. Edwin Smith papirüsü olarak bilinen meşhur belge MÖ 1700 civarında yazılmış, fakat içindeki bilgiler MÖ 3000’e kadar uzanıyor. Bu papirüs, insanlık tarihinin ilk yazılı tıbbi kayıtları olarak kabul ediliyor. Bir hekim tarafından tutulduğu bilinse de hekimin adı belli değil; Imhotep olması muhtemel. 

    İlk bulgu MÖ 1700’den  Edwin Smith Papirüsü (üstte) MÖ 1700 yılına ait, tarihin beyinden söz eden ilk kaydı. Adını kâşifinden alan bu papirüsün içindeki bilgiler MÖ 3000 yılına kadar uzanıyor ve beyin sözcüğü tam 7 kez geçiyor. Diseksiyon yani ikiye bölerek inceleme, antik dönemden beri kullanılan önemli bir yöntemdi. 

    Binlerce yıl önce bir hekim tarafından yazılan 48 vaka tanımı vardır bu papirüste. Anlatılan bazı vakalar beyin ve omurilik yaralanmalarıdır ve bu organlardan bahseden ilk yazılı kayıtlardır. 

    Papirüsü gün ışığına çıkaran ve bugünlere ulaşmasını sağlayan Edwin Smith (1822- 1906) Amerikalı bir arkeologtur. Belgeyi 20 Ocak 1862 tarihinde Luxor şehrinde Mustafa Ağa adında birisinden satın almış. Smith ölünce kızı Leonora, papirüsü New York Tarih Cemiyetine vermiş. 1920 yılında tercüme edilmeye başlanmış ve 1930 yılında nihayet İngilizce çevirisi yayınlanmış. Halen New York Tıp Akademisi koleksiyonunda yer almakta. 

    Edwin Smith papirüsünde 48 travma vakası var; bunlardan 27 tanesi kafa travması, 1 vaka da omurga yaralanması. Bu vakalar muhtemelen savaş yaralanmaları ve inşaat işlerinde yüksekten düşmeye bağlı yaralanmalar. Bütün papirüs boyunca beyin kelimesi yedi kez zikredilmiş; sinir kelimesi hiç kullanılmamış. Bu 48 vakanın teşhis ve tedavilerindeki rasyonel yaklaşım ve sistematik izahat son derecede etkileyicidir. Kullandıkları yöntem büyülerden ve ilahi güçlerden medet ummadan, rasyonel gözlem ve pratik tedaviye dayanır. Her bir vaka için yaralanma bölgesi tanımlanır; muayene bulguları kaydedilir ve teşhis belirtilir. Tedavi kısmında ise yaraya ne sürüldüğü, yaranın nasıl sarıldığı gibi detaylar belirtilir. 

    İlk yöntemler: delik açma, ikiye bölme  Trepanasyon, canlı kafatasının bir ya da birkaç yerinde delik açma işlemi, Antik Mısır’da sık sık başvurulan bir tedavi yöntemi. Hipokrat hayvan kafataslarında yaptığı diseksiyon işlemi ile beyni gözlemledi ve gizemlerin önemli kısmını ortadan kaldırdı. 

    Trepanasyon 

    MÖ 2000 dönemine ait arkeolojik bulgular, trepanasyon adı verilen kafatasında delik açma yönteminin tarih öncesi dönemde kullanıldığını gösterir. Delindikten sonra yaşamaya devam ettiklerini gösteren iyileşme bulgularına da sahip bu delinmiş kafatasları, dünya üzerinde çeşitli bölgelerde var. Güney Amerika’da İnkalardan önceki medeniyetler bronz ve keskin kenarlı volkanik taşlarla trepanasyon yapmış; bu bölgelerde bulunan çok sayıda kafatası bu yöntemin yaygın kullanıldığını gösteriyor. Niçin trepanasyon yapıldığı bilinmiyor ama, başağrısı, epilepsi, akıl hastalığı tedavisi için olabileceği gibi, ardında büyüye dayalı gibi sebepler de bulunabileceği değerlendiriliyor. 

    Klasik Yunan ve Roma uygarlığı 

    Naturalistik İyonyalı filozofların tabiat gözlemleriyle, MÖ 6. yüzyılda bilim başlamıştı. İyonyalılar belli yasalara bağlı olarak çalışan mekanizmalardan teşekkül eden evreni, akıl yoluyla anlamanın mümkün olduğuna inanırlardı. MÖ 500’lerde, Sokrates öncesi dönemde yaşamış olan Yunanlı hekim ve filozof Alkmeon, insan ve hayvan arasındaki temel ayrılığın insanın düşünce yapısından kaynaklandığını savunmuş; teorilerini kanıtlamak için ilk kez hayvan deneyi yapmış ve sonucunda kalbin değil beynin his ve düşüncelerin merkez organı olduğunu ileri sürmüştü. Alkmeon ayrıca optik sinirlerin beyne ışık taşıyan yollar olduğunu, gözlerde de ışık bulunduğunu düşünmüştü. Bu teori 18. yüzyıl ortalarına kadar kabul gördü. 

    Hipokrat (MÖ 460-379) epilepsiyi bir beyin rahatsızlığı olarak tanımlamış; bazı şifacıların ileri sürdüğü gibi ilahi bir durum olmadığını, herhangi bir hastalık gibi olduğunu ifade etmişti. Düşünmeyi, görmeyi, işitmeyi, güzeli-çirkini ve iyiyi-kötüyü ayırabilmeyi sağlayan organ beyindi. Mutlu olmayı, gülmeyi, acı çekmeyi, ağlamayı mümkün kılan beyin aynı zamanda korkuların ve deliliğin de kaynaklandığı yerdi. 

    Aristo ve hekim Galen 

    Antik çağların biyoloji bilgini ve karşılaştırmalı anatominin kurucusu büyük Yunan filozof Aristo’ya (384-322) göre akıl, duygu ve hareket merkezi insanın beyninde değil kalbinde yer alırdı. Şuur, muhayyile ve hafızanın da insanın kalbinde hayat bulduğuna inanırdı. Her ne kadar aklın ve duygunun organını kalp olarak tarif etse de, Aristo düşüncelerin temelini oluşturan rasyonel ruhun herhangi bir maddede değil, vücut içinde herhangi bir yerde de değil, “maddesiz” olduğuna inanıyordu. 

    MÖ 3. yüzyılda diseksiyon (keserek inceleme) Atina’da ancak illegal yapılabilirdi ama İskenderiye’de ceset diseksiyonu yüzyıllardır yapılıyordu. Herophilus ve Erasistratus İskenderiye’de diseksiyonlar yapan ve sinir sistemini de keşfetmiş olan anatomistlerdi. Herophilus, beyin ve beyincik ayrımını yapmış; beyin zarlarını, ventrikülleri (içinde beyin-omurilik suyu dolaşan boşluklar) tanımlamıştı. 

    Roma gladyatörlerinin hekimi Galen (129-199) klasik dönem tıbbın belki de en önemli figürü; beyni bir salgı bezi olarak tanımlamıştı. Galen, beyni duyguların, düşüncelerin ve hareket kontrolünün merkezi olarak bildi. Ayrıca hafıza, duygu, biliş gibi önemli zihinsel işlevlerin beynin ventriküllerinde olduğunu öne sürmüştü. Omuriliğin beynin devamı olduğunu, hasarlarında nasıl arazlar oluştuğunu belirledi. Kafa sinirlerini tanımladı. Galen’e ait teoriler, ölümünden sonra 12 yüzyıl boyunca kabul görmeye devam etti. Bir başka deyişle, Galen’in insan bedeni ve beynine bakış açısı Batı’da 1500 yıl boyunca hakim oldu. 

    Meşale Batı’dan Doğu’ya geçiyor  Ortaçağ’da Batı uygarlığında trepanasyon, bilgisiz ve eğitimsiz kişiler tarafından gelişigüzel biçimde kullanıldı. Bilimin meşalesi Doğu’daydı. İslam uyarlığının büyük tıp adamı, Abu al-Quasım Al- Zahrawi, Kitab Al –Tasrif’te nörolojik hastalıkları ve tedavileri anlattı. Latince edisyonu altta, 1544. 

    Ortaçağ’da İslâm aydınlığı 

    Ortaçağ’da Avrupa’da beyne dair mevcut bilgilere hiçbirşey eklenmedi. Bu dönemin beyine bakışının merkezinde, zihinsel melekelerin ventriküllerde olduğu fikri vardı. Kilise, ruhun madde ötesi bir tabiatta olduğu konusunda ısrarlıydı. Akıl hastalarına ve epilepsiden muzdarip hastalara eğitimsiz berberler tarafından trepanasyon uygulanabiliyordu. 

    Bu dönemde klasik tıp, İslâm medeniyetlerince korundu ve geliştirildi. İslâm’ın altın çağında (700-1300) tıpta ve matematikte ilerlemeler kaydediliyordu. Birçok Yunanca ve Latince klasik eser Arapça’ya, Farsça’ya ve İbranice’ye çevrilmişti. İbn-i Sina, insan zihninin nasıl işlediğine dair ipuçları arıyordu. Büyük İslâm hekimi Abu al-Quasım al-Zahrawi, bir tıp ansiklopedisi olan eseri Kitab al Tasrif’te çeşitli nörolojik hastalıklar ve tedavilerinden bahsediyordu. Alhazen (Al-Haytham; 965–1039) İslâm’ın altın çağında, zamanın en büyük hekimlerinden biriydi. Özellikle görme duyusu ve göz anatomisi üzerinde çalıştı. 

    Rönesans ve beynin tanımı 

    1504’te Leonardo da Vinci insan anatomisine dair mükemmel çizimler gerçekleştirdi. Ondan sonra gelen Belçika’lı hekim Andreas Vesalius (1514- 1564) bir Rönesans anatomistiydi. Nicholas Copernicus, bilimsel devrimi başlatmıştı. Modern anatominin babası kabul edilen Vesalius, Galen tıbbına son vermişti. Daha çok adli sebeplerden dolayı yapılan otopsiler kamuya açık yerlerde gerçekleştiriliyordu. 

    1539’da Padua’lı bir hakimin infaz sonrası cesetler üzerinde çalışmasına izin vermesi üzerine Andreas Vesalius 1543’te İnsan Bedeni Çalışmaları (De Humani Corporis Fabrica) eserini yayınladı. Sinir sistemini konu alan bilinen ilk gerçek tıp kitabıydı ve o zamana kadar gözlemsel bilgiye dayanan anatomiyi doğrudan diseksiyon (keserek inceleme) bilgisiyle kökten değiştirmişti. 

    Beynin gizemleri Rönesans’ta aşıldı  Roma İmparatorluğu’nun yıkılışının ardından Batı uygarlığının girdiği karanlık ve bunalım dönemi Rönesans’ta son buldu. 1504’te Da Vinci mükemmel insan anatomisi çizimleri yaptı. Sinir sistemi konusundaki bilinen ilk tıp kitabı, Vesalius’un İnsan Bedeni Çalışmaları 1543’te yayınlandı (altta). 

    17. yüzyıl: Cogito ergo Sum 

    Fransız filozof René Descartes’ın (1596-1650) Cogito ergo Sum (Düşünüyorum, öyleyse varım) beyanı, bilahare Batılı düşünce sistemini derinden etkileyecek olan birey ve birey aklının rolüne dair yeni bir düşünce tarzını tetikledi. Descartes, beynin merkezindeki epifiz bezini, bedenin ve zihnin kontrol merkezi olarak tanımlamış; bütün düşüncelerin burada şekillendiğini öne sürmüştü. Descartes’a göre beyin vücudu kontrol ediyordu ama, zihin elle tutulabilir fiziksel bir şey değildi; beyinden ayrıydı, ruhun ve düşüncelerin yeriydi. Bu konsept halen varlığını sürdürür. 

    Londra’da hekimlik yapan Thomas Willis (1621-1675) 1664’te beyin ve sinirler hakkında “Beyin Anatomisi” (Cerebri Anatome) kitabını Latince yayınladı. Kendisinden sonraki çağları derinden etkileyen bu eserde, insan beyninin atardamar ağının haritasını çıkarmıştı. Beynin tabanındaki bu damar ağı, bugün halen “Willis poligonu” olarak zikredilir. Refleksleri, epilepsiyi, paraliziyi (felç) tanımlayan ve nöroloji terimini ilk kez kullanan Willis, aynı zamanda Oxford’da doğa felsefesi dersleri veriyordu. 

    18. yüzyıl: Elektriklenme 

    Sinirsel reflekslerin mekanizması üzerine ilk gerçek deneyi Robert Whytt (1714-1766) yaptı. Cilt üzerinde yapılan uyarıya refleks cevap almak için kurbağada bir omurilik segmenti gerekli ve yeterliydi. Modern refleks konseptini büyük ölçüde İngiliz fizyolog ve hekim Marshall Hall (1790-1857) geliştirdi. Refleksler beyinden bağımsızdı ve omurilikte gerçekleşiyordu; şuursuzdu ve istem dışıydı. Hall ayrıca, çeşitli ilaçların refleksleri şiddetlendirebileceği ya da baskılayabileceğini buldu. Teşhis ve tedavide refleksleri kullanan ilk kişiydi. 

    18. yüzyıl ortaları, aynı zamanda elektro-fizyolojinin başlama dönemiydi. Elektrik kaynağı ve elektrik kayıt cihazı icat edilmişti. Canlı organizmalarda da elektrik olabileceği fikri yayılıyordu. İtalyan fizyolog Luigi Galvani (1737-1798), kurbağa bacağını kullanarak, sinir üzerine elektrostatik makina ile elektrik vererek kasın kasılmasını sağladı. Bu gözlemi içsel elektriğin yansıması olarak düşündü ve sinirlerin elektrikle çalıştığını öne sürdü. 

    19. yüzyıl’da Frenoloji modası 

    1808’de Franz Joseph Gall, frenoloji çalışmalarını yayınladı. Frenoloji 1800’ler boyunca popülerdi, insan zihninin yegane bilimi olarak görülüyordu. Frenologlar, birinin karakteri hakkında bilmek istenen her şeyin kafatası şeklini ölçmek suretiyle öğrenilebileceği kanaatindeydi. 

    Viyanalı hekim Franz Joseph Gall (1758-1828) tarafından öne sürülen teoriye göre, beyin zihnin organıydı ve zihin de birbirinden farklı işlevlerin, özelliklerin bir kompozisyonuydu. Frenoloji 1840’lara kadar çok modaydı ve bir frenologtan alınan “çalışkandır, iyi huyludur” raporu işe girmek için önemliydi. 19. yüzyıl ortalarında tamamen gözden düştü. 

    1848 yılında Phineas Gage adındaki Amerikalı demiryolu işçisinin beyninin ön kısmına bir kaza sonucu demir bir çubuk saplandı. Kazadan sonra kişilik yapısının dramatik bir şekilde değişime uğradığının gözlenmesi, beynin bu bölgesinin insanın davranışlarını biçimlendirmekte oynadığı kritik role dair eşsiz bilgiler sunuyordu. Bu bulgular daha sonra davranış bozukluklarıyla kendini gösteren bazı zihinsel hastalıkların sağaltımı konusunda hekimlere ilham verecekti (NTV Bilim, sayı 2, Nisan 2009). 

    Büyük keşif ‘kazara’ geldi  Amerikalı demiryolu işçisi Phineas Gage’in bir iş kazasında kafasına demir çubuk saplandı. Genç Phineas (28) yaşamını sürdürdü fakat karakterinde büyük değişiklikler oldu. Bu trajik kaza ile beynin söz konusu bölgesinin fonksiyonu keşfedildi (1848). 

    Paul Broca ve konuşma merkezi 

    1861’in Nisan ayında Paris’te bir hastaneye 51 yaşında bir erkek hasta getirildi. Hastanın adı Leborgne idi; epileptik olduğu biliniyordu, ayrıca kangrene doğru giden ciddi bir enfeksiyonu da vardı. Konuşma güçlüğü çekiyordu; çıkarabildiği tek ses “tan” idi. Hastanın çıkarabildiği bu yegane ses, onun lakabı olmuştu. Hasta, 6 gün sonra kaybedildi. Yapılan otopside sol frontal lob bölgesinde belirgin bir lezyon görüldü. Buradaki beyin hasarı, konuşma probleminin sebebiydi. Beyindeki bu bölge, bugün halen ilk beyin cerrahlarından biri olan Broca’nın adıyla anılıyor ve “Broca alanı” olarak zikrediliyor. 

    Pavlov’un köpekleri kafaları değiştirdi  1903’te Rus hekim Ivan Petroviç Pavlov, köpekler üzerinde yaptığı deneylerle tıp jargonuna ‘şartlı refleks’ kavramını getirdi. Köpeklerde daha et verilmeden ayak sesleri, zil sesleri ile birtakım salgıların salgılandığının gözlemi beynin çalışma sistemini aydınlattı. 

    Darwin’de beden dili 

    1872’de Charles Darwin, “İnsan ve Hayvanlarda Duygunun İfadesi” (The Expression of Emotions in Man and Animals) adlı eserini yayınladı. Darwin burada öfke ve korku, neşe ve keder ya da diğer daha karmaşık duyguların yüz ifadesi ve beden diline yansıtılmasının içgüdüsel ya da kalıtımla geçen tabiatını irdelemişti. Darwin’e göre bu yüz ifadesi ve beden dili “duyguların lisanı” ve evrimin bir ürünüydü. Beden dili üzerine yapılan ve fotoğrafçılığa dayalı bu ilk bilimsel çalışma bilim ve fotoğraf sanatını birleştirirken, insanların ve hayvanların duygularını ifade ediş şekilleri arasındaki benzerlikleri ortaya koymuştur. 

    Alman nörolog Carl Wernicke 1874 yılında, beynin sol yarısında şakak bölgesinde ayrı bir konuşma merkezi bulunduğunu keşfetti. Bu bölgenin harabiyetinde, konuşma akıcılığını korumakla birlikte anlam bozukluğu vardı ve yanlış kelimeler kullanılıyordu (Bu tarz konuşma bozukluğu halen Wernicke afazisi olarak da bilinir). 

    1895’te yılında Wilhelm Konrad Roentgen, X ışınlarını keşfetti. Kısa süre sonra X ışınları tıpta kullanılmaya başlanmış ve canlı bedende kemik yapıyı görmek mümkün olmuş; sonraki yıllarda ise anjiografi gibi teşhis yöntemlerine imkan sağlamıştı (Röntgen Devrimi #tarih Ekim 2014, sayı 05). 

    20. yüzyıl ve ‘kafa’nın değişmesi 

    20. yüzyıl başlarken psikanalitik kuramın kurucusu Avusturya’lı nörolog Sigmund Freud 1900 yılında “Düşlerin Yorumu” (Die Traumdentung) adlı eserini yayınladı. Bilinçdışı kavramını tanımlayan Freud’a göre hiçbirşey tesadüf değildi ve öylesine olmuyordu. 

    1903’te yılında Rus hekim Ivan Petrovich Pavlov, bilim dünyasına şartlı refleks kavramını getirdi. Bugün deneysel psikolojinin kurucusu kabul edilen ve 1904 yılında Nobel Tıp Ödülünü alan Pavlov’un şartlı reflekslerin doğası ve işleyişi konusundaki buluşu devrim yaratmıştı. Pavlov aslında köpeklerde mide üzerine bir deney yapıyordu ve sindirim fizyolojisini inceliyordu. Bu çalışmalar sırasında bir şey farketti. Köpek daha et verilmeden önce ayak seslerini duyduğunda salya akıtmaya başlıyordu. Normal şartlarda et gören köpeğin salya salgılaması bir şart gerektirmeyen doğal bir durum olduğundan, bu şartsız bir tepkidir. Zil sesi duyulunca köpek zil sesine koşullanıyordu ve artık sadece zil sesine de salya akıtıyordu; bu şartlı bir tepkiydi. 

    1905 yılında Alfred Binet ve Theodore Simon ilk zeka testini yayınladı (NTV Bilim, Kasım 2010, sayı 21). Alman psikiatrist Alois Alzheimer, bugün Alzheimer hastalığı olarak bildiğimiz durumun tanımını ve mikroskobik bulgularını yayınladı. 

    Modern sinir-bilimin (neuroscience) kurucusu kabul edilen İspanyol biliminsanı Santiago Ramon y Cajal, beynin mikroskobik yapısını ve hücresel organizasyonunu incelediği çalışması ile1906’da Nobel Tıp Ödülünü İtalyan araştırmacı Golgi ile paylaştı. 1909’da Alman nörolog Brodmann, beyin kabuğunu anatomik yapı ve hücre dizaynına göre 52 bölgeye ayırdı. Bu bölgeler “Brodmann alanları” olarak bilinir. 

    En önemli teşhis aracıydı Alman psikiyatrist Hans Berger’in 1929’da icat ettiği EEG cihazı 70’li yıllara kadar beyin konusundaki en önemli tanılama aracıydı. Cihazın yaygınlaşmaya başladığı yıllardan bir EEG çekimi, Piedmont Hastanesi, 1947. 

    Alman psikiyatrist Hans Berger 1929’da beyindeki elektriksel aktiviteyi ölçen bir cihaz olan EEG’yi (Elektro Ensefalo Grafi) icat etti. O zamana kadar hiç bilinmeyen bir teşhis yöntemiydi. Galvani ise bir tesadüf eseri biyolojik elektriği bulmuştu. Buradan yola çıkan Volta, pili keşfetti. Rolando ise bunu kullanarak beyin kabuğu (korteks) uyarılmasını buldu. Acaba beynin kendi içinde de kaydedilebilir bir miktarda elektrik var mıydı? 

    Aslında Berger ilk EEG kaydını 6 Haziran 1924 tarihinde, 17 yaşında bir erkek çocuğun ameliyatı esnasında yapmış ve bunu 1929 yılında yayınlamış; alfa ve beta dalgalarını tanımlamıştı. EEG’nin keşfi özellikle epilepsi hastalarında tam bir dönüm noktası olmuştu. O zamanlar görüntüleme teknikleri henüz gelişmemişti ve EEG 1970’lere kadar en önemli teşhis aracı olmayı sürdürdü. 

    Portekizli nörolog Egas Moniz 1936’da insanda ilk frontal lobotomi üzerine çalışmasını yayınladı (Beyin anjiyografisini geliştiren kişidir ve psiko-cerrahinin de öncüsü kabul edilir). Lobotomiler 2. Dünya Savaşından sonra çok popüler olmuştu. 1949’da Egas Moniz’e Nobel getiren bu yöntemden, pek çok hastaya zarar vermesi sebebiyle 1960’larda tamamen vazgeçildi. 

    1962’de Ken Kesey tarafından yazılan “Guguk Kuşu Yuvasının Üzerinden Biri Uçtu” (One Flew over the Cuckoo’s Nest) isimli roman, ABD’de bir akıl hastanesinde lobotomiye maruz kalan bir hastanın dramını anlatıyordu. 1975’te Milos Forman tarafından beyazperdeye aktarılmış; ülkemizde de “Guguk Kuşu” adıyla gösterilmişti. Ayrıca, Kent Oyuncuları tarafından “Kafesten Bir Kuş Uçtu” adıyla sahneye konmuştur. 

    1957’de Penfield ve Rasmussen, beyin korteksinde hareket (motor) ve duyu haritasını çıkardı; insana benzeyen bu haritaya homunculus dendi. 1972’de ilk bilgisayarlı tomografi geliştirildi ve insan beyninin kesitsel anatomisini görüntülemek imkanı doğdu (NTV Tarih, sayı 3, Nisan 2009). 

    1974’te incelediği alanın metabolik durumunu gösteren PET (positron emisyon tomografi) geliştirildi. Beyin aktivitesine dair görsel enformasyon sağlıyordu. 1977’de manyetik rezonans (MR) ilk kez insanda görüntü almak için kullanıldı. 1992’de fonksiyonel MR (fMRI) insan beynindeki aktiviteyi haritalama için ilk defa denendi. 

    Portekiz asıllı nörolog Antonio Damasio 1994 yılında Descartes’ın Yanılgısı adlı eserini yayınladı. İnsan davranışlarında, özellikle seçim yapma ve karar verme süreçlerinde sadece akıl ve mantığın değil, duyuların ve sezgilerin de önemli rolü olduğunu ortaya koyduğu eserin çıkış noktasında, uğradığı kaza sonucunda karakteri değişen meşhur kafa travması vakası Phineas Gage yer alıyor ve akıl ile duyguyu birbirinden ayıran Descartes’e atıfta bulunuluyordu. 

    2013’te “Human Brain Project” projesine start verildi. 2014’te ise John O’Keefe, Edvard Moser ve May-Britt Moser, beyinde bir pozisyon sistemi yapılandıran hücreler hakkındaki çalışmalarıyla Nobel ödülü kazandılar. 

    Bugün bilim dünyası insan beyninin biyokimyasal ve biyoelektrik bir sistem olduğuna inanıyor. Nöron denen beyin hücrelerinin oluşturduğu karmaşık bir şebekede duyularla alınan bilgi taşınıyor ve bir şekilde şuura dönüşüyor. Büyük muamma da zaten bu noktada başlıyor. Günümüzün bilgisayar sistemleri ile henüz taklit edilemeyen bu network sistemi, bilgi işlemenin çok ötesinde bir quantum düzeneği oluşturuyor. Bugün üretilmeye çalışılan quantum bilgisayarını tabiat binlerce yıl evvel gerçekleştirmiş bile!

  • Önce hayat kurtardılar sonra tehdit oldular…

    Önce hayat kurtardılar sonra tehdit oldular…

    İlk modern antibiyotik Salvarsan’ın 1909’da bulunması, hastalıklarla mücadelede dev bir adımdı, Penisilin’in keşfiyse gerçek bir devrim oldu. İnsanların basit enfeksiyonlardan, küresel salgınlardan ölmesini önleyen, cerrahi müdahalelerin güvenle yapılmasını mümkün kılan antibiyotikler, insan ömrünü uzattı. Ama bakteriler direnç geliştirmekte gecikmedi. Hiçbir antibiyotiğin etki etmediği “süper bakteriler” çağında artık kimse güvende değil. 

    Antibiyotik kelimesi tarihte ilk kez, Ukrayna asıllı Amerikalı bir araştırmacı olan ve hayatı boyunca yirmiden fazla antibiyotik keşfeden Selman Waksman tarafından, keşfinden 30 yıl kadar sonra kullandı. O gün bugündür antibiyotik terimi, vücut içindeki ya da yüzeyindeki bakteriyel enfeksiyonları hedef alarak, bakterilerin gelişmesini ve çoğalmasını engelleyen ya da onları doğrudan öldüren antimikrobiyal maddeleri ifade ediyor. 

    Aslında insanoğlunun antibiyotiklerle tanışması modern zamanlardan çok eskilere, günümüzden binlerce yıl öncesine uzanıyor. Antik kültürlerde küf, toprak ve bazı bitkilerden bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde yararlanıldığına dair kanıtlar mevcut. Antibiyotik kullanımına ilişkin en erken bulgular, MÖ 350-550 arasında Sudan’da varlığını sürdürdüğü bilinen Nubia uygarlığından günümüze kalan iskeletlerdeki ve diş minelerindeki Tetrasiklin kalıntıları. Eski Mısır’da ve Çin’de yara tedavisinde küflü ekmek kullanıldığı biliniyor. Geleneksel tıptan yararlanarak bulunan modern antibiyotikler de var: 1970’lerde artemisia bitkisinden elden edilen Artemisin’in atası, geleneksel Çin tıbbında sıtma ilacı olarak kullanılan Qinghaosu örneğin. 

    Antibiyotik öncesi çaresizlik Antibiyotik gibi güçlü bir silahtan yoksun olan doktorlar çoğu zaman basit enfeksiyonlar karşısında bile çaresiz kalıyordu. Sir Luke Fiides’in “Hekim” isimli tablosu, 1887. 

    İlk modern antibiyotikler 

    Mikroorganizmalar ilk kez 1676’da mikroskop altında görülmüş, bunu izleyen yüz yıl boyunca başka bir yenilik olmamıştı. 19. yüzyıla gelindiğinde gözle görülmeyen bu minik canlılar artık bakteri olarak adlandırılıyor, Louis Pasteur ve Robert Koch hastalıkların bu mikroplardan kaynaklandıkları tezini savunan araştırmacıların başında geliyordu. 20. yüzyıla yaklaşılırken bakterilerin kolera, şarbon, tüberküloz gibi kitlesel kıyımlara yol açan pek çok hastalığın müsebbibi olduğu artık şüphe götürmüyordu. Fakat henüz etkili bir antibakteriyel tedavi bulunamıştı. 

    İlk modern antibiyotiğin babası 1908’de başığışıklık sistemi üzerinde yaptığı çalışmalarla Nobel kazanan Alman hekim Paul Ehrlich (1854-1915), 1909’da bir insan hastalığını iyileştirdiği ispatlanan ilk kimyasal madde olan Arsphenamine’i keşfetti. İlaç daha sonra Salvarsan ismiyle ticarileşecekti. 

    Alman hekim Paul Ehrl-ich 1909’da bir kimyasal boya olan Arsphenamine’i keşfetti. Frengiye (sifilis) karşı etkili olan ve Salvarsan adıyla ticarileşecek olan ilaç, bir insan hastalığını iyileştirdiği gösterilen ilk kimyasal maddeydi. Bu nedenle ilk modern antibiyotik kabul edilir. Bağışıklık üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle 1908 Nobel Tıp Ödülüne layık görülen Paul Ehrlich’in bu büyük keşfinin hikayesi, 1940 yılında Warner Bros. tarafından “Dr. Ehrlich’in Sihirli Mermisi” (Dr. Ehrlich’s Magic Bullet) ismiyle film yapıldı. 

    1935’te Alman biyokimyacı Gerhard Domagk, Bayer laboratuarında ilk Sülfonamid’i keşfetti ve geliştirdi. İlk ticari anti-bakteriyel olan bu sentetik kırmızı boya satışa Prontosil ismiyle sunuldu. Sülfonamidler menenjit ve zatürre gibi ölümcül hastalıklarda can kaybı oranlarının düşmesini sağladı. 1943’te Tunus’ta zatürre olan Churchill, Sülfonamid ile tedavi edilmişti. Başkan Roosevelt’in oğlu da Sülfonamid tedavisiyle hayatı kurtulanlar arasındaydı. Sülfonamidin keşfi 1939 yılında Domagk’a Nobel tıp ödülünü kazandırdı. Ancak dönem Nazi dönemiydi ve ödülü almasına izin verilmediği gibi bir de hapis cezasına çarptırıldı. Ödülünü ancak 1947’de, savaş sona erdikten sonra alabildi. 

    Penisilin mucizesi 

    Londra’da St. Mary Hastanesinde çalışan bakteriyolog hekim Alexander Fleming, 1928’in bir Eylül sabahında, biraz da şansının yardımıyla Penisilin’i keşfetti. Laboratuarda, Petri kutusu denilen, içinde bakterilerin üreyebileceği besi yeri bulunan kaplardan birinin kapağı açık unutulmuştu. Kutunun içinde Stafilokok denilen ölümcül enfeksiyonların suçlusu bir bakteri üretiliyordu. Fleming, Petri kutusundaki besi yerinin kısmen küflendiğini gördü, küfün etrafında bakteri kolonilerinin oluşmadığını fark etti. Küf mantarı Penicillium Notatum’un içinde, bakterileri durduran bir madde, Penisilin vardı. 

    Penisilin’in mucidi Fleming, Dr. Robert Coghill ile birlikte. 

    1929’da British Journal of Experimental Pathology dergisinde keşfini yayınlayan Fleming, bulduğu maddeyi muhtemel bir yüzey antiseptiği olarak düşünmüş, keşfinin bu denli büyük bir kullanım alanı olabileceğini tasavvur etmemişti. Aradan dokuz yıl geçtikten sonra Fleming’in keşfi farmakolog Howard Froley ve biyokimyacı Ernst Boris Chain’in dikkatini çekti. Penisilini ayrıştırarak kimyasal analizini yaptılar ve ardından saf bir şekilde üretmeyi başardılar. 1940’lara kadar bu önemli keşif yine de pek dikkat çekmedi. 1941’de Penisilin henüz laboratuar ortamında ve sınırlı miktarda üretiliyordu. 

    7 Aralık 1941 tarihinde gerçekleşen Pearl Harbor bombardımanının ardından Penisilin’in kitlesel üretimi başladı. 1943’te artık endüstriyel olarak üretilen Penisilin ağırlıklı olarak 2. Dünya Savaşı’nda Avrupa’daki cephelerde bulunan Müttefik birliklerde görev yapan askerlerin tedavilerinde kullanılıyordu. D-Day şirketi, 1944’te cephedeki bütün askerlere yetecek kadar Penisilin üretmişti. 

    Cephedeki cankurtaran 2. Dünya Savaşı sırasında seri üretimine başlanan Penisilin sayesinde yaralanan binlerce askerin hayatı kurtuldu. “Penisilin sayesinde eve dönebilecek” başlıklı dergi ilanı, 1944. 

    Aynı yıl 500 kişinin ölümüyle sonuçlanan bir facia olan Boston yangını meydana geldi. Yangından sağ çıkanları bekleyen en büyük tehlike enfeksiyondu çünkü alevlerden kurtulanlar enfeksiyondan kaybediliyordu. Derhal devreye sokulan Penisilin gerçek bir cankurtan görevi yaptı. D-Day bu olaydan sonra siviller için de Penisilin üretmeye başladı. 1942 yılında gerçekleşen ilk üretimin ardından milyonlarca hayat kurtaran Penisilin, artık 20. yüzyılın mucize ilacıydı. 

    Aslında Fleming’in içi o kadar da rahat değildi. 26 Haziran 1945 tarihinde NewYork Times’a verdiği bir mülakatta, müthiş bir öngörüyle bugünün “dirençli bakteriler” problemini yıllar önce işaret ederek tarihî bir uyarıda bulundu: Bir enfeksiyonu tedavi ederken antibiyotiklerin bakterileri tümüyle bertaraf edecek kadar yeterli dozda ve sürede kullanılmaması durumunda, mikroorganizmalar bu antibiyotiklere karşı direnç geliştirme potansiyeline sahipti. Bu uyarıya rağmen penisilin büyük bir hızla yaygınlaştı. Devrim yaratan bu keşifle Fleming, Florey ve Chain 1945’te Nobel Tıp Ödülüne layık görüldüler. 

    Mutlaka deneyin! 50’li yılların “Penisilin’i deneyin” başlıklı dergi ilanının metninde “Küften yapılma bu ilacı, ister doktorunuzdan temin edin, ister evde kendiniz hazırlayın” deniliyor. 

    Antibiyotiklerin altın çağı 

    Bakterilerin sebep olduğu enfeksiyonlar 20. yüzyıla kadar bir numaralı ölüm nedeniydi. Doğum sonrası ölümlerin yarısından Streptokok adı verilen bakteriler sorumluydu. Aynı bakteriler yanıklardan kaynaklanan ölümlerin de baş sorumlusuydular. Stafilokok Aureus denen bir diğer ölümcül bakteri de yara enfeksiyonlarının % 80’ine neden oluyordu. Tüberküloz (verem) ve Pnömoni (zatürre) bakterileri de meşhur seri katillerdi. Antibiyotiklerin yaygın kullanımıyla birlikte 1945- 1972 arasında ortalama hayat beklentisi 8 yıl birden uzadı. Streptomisin ve Ampisilin gibi yeni antibiyotiklerin başarısı büyük bir heyecan dalgası yaratıyordu. Antibiyotikler tıbbı dönüştürmüş, birçok cerrahi girişim antibiyotiklerin sağladığı güvenle yapılabilir hale gelmişti. 

    1949 yılında antibiyotik kullanımı tıptan kümes hayvancılığına yöneldi. Yine bir tesadüf söz konusuydu. Lederle Laboratuarında piliçlerin daha hızlı büyümesini sağlamak ve bu yolla üretimi arttırmak için bir hayvansal protein faktörü geliştirmeye çalışıyorlardı. Önce B12 vitaminini denediler. Laboratuarda aynı zamanda Tetrasiklin de üretiliyordu. Tetrasiklinli yemle beslenen piliçler B12 vitaminli yemle beslenenlere nispeten çok daha hızlı büyümüşlerdi. Bu keşif kümes hayvancılığında rutin antibiyotik kullanımının önünü açmış oldu. 

    Aslında antibiyotiklerin tarihi, bir bakıma bakteriyel direncin de tarihiydi. Çünkü bakteriler yaşamlarını sürdürme konusunda her zaman çok iyiydiler. Penisilinin piyasaya sürülmesini izleyen ilk dört yıl içinde, antibiyotiklere dirençli enfeksiyonlar da bildirilmeye başlandı, hastanelerde dirençli bakteriler artıyordu. 1950’lerde doktorlar artık antibiyotik direncini anlamaya başlamıştı ama yine de iyimserliklerini koruyorlardı. Ayrıca 1950 ve 60’larda dirençli bakteriler oransal olarak azdı, bir yandan da yeni antibiyotikler geliştiriliyordu. 

    Müzelik küf Alexander Fleming’in, Penisilin’in yeni çıkan Protonsil’e üstünlüğüne dair sohbetlerinden sonra arkadaşı Douglas Macleod’a 1935’te verdiği penicillium küfü örneği, Londra Bilim Müzesi. 

    Dirençli bakterilere karşı mücadele 

    Yine de birçok ülkede antibiyotik kullanımına kısıtlama getirildi, reçetesiz satılmaları yasaklandı. 

    1960’da Penisilin’e dirençli bakterilere karşı yeni bir antibiyotik geliştirildi: Metisilin. Ama mikropların karşı hamlesi gecikmedi. Bir yıl içinde Metisilin’e dirençli bakteriler türedi: MRSA (Methicillin-Resistant Staphylococcus Aureus). 

    1960’ların sonuna gelindiğinde artık yeni sınıf antibiyotikler geliştirilemediği gibi ilaç firmaları da dikkatlerini virüslerle mücadeleye çevirmişti. 1970’lerde Penisilin’e dirençli pnömoni vakaları artmaya başladı. Streptokok pnömonisi ve zührevi hastalıklar dünyada yayılıyordu. 

    1976’da Tufts Üniversitesinde Stuart Levy hayvanlarda antibiyotik kullanımının direnç geliştirdiğini ispat etti. Hayvan besinlerine eklenen küçük dozlardaki antibiyotik insanlarda dirence sebep oluyordu. Buna rağmen 1980’ler boyunca antibiyotikler sadece tıp alanında değil, ziraat, hayvancılık, gıda sektörlerinde yaygın bir biçimde kullanılmaya devam etti ve direnç kazanan bakterilerin sebep olduğu epidemilerde artış görüldü. 

    2000’li yıllara gelindiğinde özellikle hastanelerde ve çiftliklerde bilinen bütün antibiyotiklere dirençli “süper mikroplar” boy göstermeye başladı. Mikropların sıradışı bir genetik kapasiteleri, dolayısıyla değişen şartlara uyum yetenekleri vardı. Yalnızca dikey planda, yani bir nesilden sonraki nesile değil, aynı zamanda yatay planda, yani aynı nesilde birbirleri arasında gen transferi yapabilecek kabiliyete sahip bu müthiş canlıların kolay pes etmeye niyeti yoktu. 

    1943 güzünden itibaren, sahibi Raymond Rattew’un geliştirdiği yüzey kültürü tekniğini kullanmaya başlayan Walnut Street Laboratuarı, ABD’deki en yüksek miktarda Penisilin üreten kuruluş oldu. 

    Antibiyotiklerin sonu mu? 

    Antibiyotik, 20. yüzyılın ikinci yarısında tıbbı dönüştüren devrimdi. Fakat aşırı, gereksiz ve amaç dışı kullanımı, başlangıçta bir mucize olan antibiyotikleri günümüzün en büyük halk sağlığı tehlikelerinden birine dönüştürmüş durumda. 2005’te ABD’de 100.000 MRSA enfeksiyonundan 20.000 ölüm meydana geldi. Bu rakam AIDS ve tüberküloz ölümlerinden daha fazla. 2012’de “çok sayıda antibiyotiğe dirençli” (multidrugresistant) mikropların yanısıra “bilinen tüm antibiyotiklere dirençli” (pandrugresistant) mikropların sayısında ciddi bir artış saptandı. Tehlike gözardı edilecek gibi değildi: 2013’te FDA (Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi) nihayet bazı antibiyotiklerin hayvancılıkta kullanımına son verilmesini planları arasına aldı. 2015’te McDonalds antibiyotik kullanan üreticilerden alım yapmayacağını açıkladı. 

    1970’lerden beri artık yeni antibiyotik keşfedilmiyor. Dirençli bakterilerle mücadele yalnızca mevcut antibiyotiklerin varyasyonları ile yapılıyor. Hastane enfeksiyonlarına bağlı ölüm oranları %20-30’lardan %40-60’lara yükselmiş durumda ve bu sayılar giderek artacak gibi görünüyor. Bugün antibiyotikler aniden yok olsaydı modern tıbbın on yıllarca geri gideceği tartışmasız bir gerçek. Profilaktik (koruyucu) amaçlı antibiyotikler kullanılmadan yapılan en basit rutin cerrahi müdahaleler bile ölümcül sonuçlar doğurabilir. Örneğin apandisit ameliyatları peritonit (karın zarı iltihabı) ve sepsis (bakteriyel enfeksiyonun kan dolaşımı yoluyla tüm vücuda sirayet etmesi) nedeniyle yeniden ölümcül hale gelir. Pnömoni (zatürre) özellikle yaşlılar ve çocuklarda yeniden kitlesel ölümlere sebep olur, gonore (bel soğukluğu) yeniden yayılır, tüberküloz (verem) yeniden salgınlar yapar. Ayrıca transplantasyon (organ nakli) cerrahisi tümüyle imkansız hale gelir. Çünkü nakil yapılan hastalarda vücudun yabancı organı reddetmesini önlemek için bağışıklık sistemi baskılanmakta ve dolayısıyla vücut enfeksiyonlara daha açık bir hale gelmektedir. 

    Dünya Sağlık Örgütü’nün uyarısı açık: herkes risk altında! Bakterilere karşı kimsayal savaş kaybedilirken; bağışıklık sistemini destekleyecek bir beslenme rejimine geçmek, bireysel hijyene dikkat etmek, riskli kişilerle temastan kaçınmak ve sık sık ellerini yıkamak gibi geleneksel yöntemlerin yeniden hatırlanması artık her zamankinden daha önemli görünüyor. 

    ANTİBİYOTİKLİ BİR 20. YÜZYIL EFSANESİ 

    Alexander Fleming, Churchill’in hayatını iki kere kurtardı! 

    Hikaye özetle şöyledir… Genç Winston Churchill İskoçya’ya yaptığı bir seyahat sırasında göle düşer. Boğulmamak için mücadele ederken bir köylü tarafından kurtarılır. Winston’un atlattığı tehlikeyi öğrenen babası, şükranlarını sunmak üzere yoksul ve cesur köylünün evine ziyarete gider. Evde köylünün okul çağındaki oğluyla karşılaşır ve çocuğun pırıl pırıl bakışlarından etkilenir. Gençle yaptığı sohbet esnasında onun doktor olmak istediğini öğrenir. O anda kararını vermiştir; vefa borcunu ödemenin en güzel yolu bu zeki çocuğa eğitim imkanı sunarak onun parlak bir istikbal sahibi olmasına yardım etmek olacaktır. 

    Böylece, yoksul İskoç köylünün oğlu Alexander Fleming, Londra Üniversitesi’nde tıp tahsili yapar ve üstün başarıyla mezun olur. 1. Dünya Savaşı’nda kraliyet ordusunda sağlık hizmetlerinde görev yapar, daha sonra St. Mary Hastanesinde bakteriyoloji konusunda çalışmaya başlar. Savaş boyunca pek çok yaralanma görmüş ve bu yaralanma vakalarının çoğunun enfeksiyonlar nedeniyle can kaybıyla sonuçlandığına tanık olmuştur. 

    2. Dünya Savaşı’da, 1943’te Winston Churchill Tunus’ta zatürreye yakalanır ve mucizevi Penisilin tedavisiyle hayatı kurtulur. Kader ikisini yeniden karşılaştırmış; Dr. Fleming’in keşfettiği penisilin Churchill’in hayatını kurtarmıştır. 

    Doğrusu bu hikaye insanın gönül telini titreten bir hikayedir, ne var ki doğru değildir, uydurulmuştur. Churchill’in 1943 yılında Tunus’ta bulunduğu sırada zatürre olduğu doğrudur ancak Lord Moran tarafından bir Sülfonamid türevi olan Sülfapiridin ile tedavi edilmiştir. Fransız grup Rhone-Poulenc’e bağlı May&Baker Eczacılık tarafından üretilen bu ilaç o zamanlar M&B 693 kod adıyla bilinmektedir. The Daily Telegraph ve The Morning Post gazeteleri 21 Aralık 1943 tarihinde bu haberi “Penisilin tedavisiyle kurtuldu” şeklinde verirler. Muhtemelen gazeteciler tedavide kullanılan ilaç konusunda doğru bilgilendirilmemişlerdir. Çünkü, orijinal Sülfonamid (Prontosil) Alman Bayer Laboratuvarının bir keşfidir ve İngilizler Almanlar ile savaş halindedir. 

    Bu dezenformasyon, Churchill’in iyileşmesini bir İngiliz keşfi olan Penisilin’le ilişkilendirerek İngiliz tarafının moralini yükseltmek amacını taşıyor olmalıdır. Churchill zatürre geçirmesinden yaklaşık bir yıl sonra Coronet adlı magazin dergisinin 1944 yılı Aralık sayısında, 17 ve 18. sayfalarda Amerikalı bir gazeteci olan ve 2. Dünya Savaşında enformasyon bürosunda çalışan Arthur Gladstone Keeney imzasıyla bir yazı yayınlanır. Yazının başlığı “Hayat Kurtaran Doktor”dur. Bu magazin haberi, 20. yüzyılın en meşhur efsanelerinden birine dönüşecektir. 

    Oysa Lord Moran tarafından 1966 yılında yayınlanan günlüklerden öğrenildiği üzere, işin gerçeği şöyledir: Sir Fleming 27 Haziran 1946 tarihinde Churchill’i geçirdiği bir stafilokok enfeksiyonu nedeniyle konsülte etmiştir. Bu iki ünlü şahsiyetin bilinen yegane karşılaşmasıdır. Ne Fleming’in bizzat “bir masal” olarak nitelemesi ne de gerçek dışı olduğunun birçok kaynakta sayısız kere beyan edilmesi hikayenin efsaneye dönüşmesine engel olamamıştır. 

    Dokunaklı ama uydurma hikaye Alexander Fleming Penisilin’i bularak milyonlarca hayat kurtardı fakat bunlar arasında Winston Chuchill’inki yoktu. İki tarihi şahsiyet hayatlarında sadece bir kere karşılaştı. 

    SAĞLIK OTORİTELERİ UYARIYOR AMA… 

    En önde Türkiye, kıyamete koşuyoruz 

    Maalesef antibiyotiklerin altın çağının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Artık bilinen bütün antibiyotiklere dirençli “kabus bakteriler” söz konusu. Dünya Sağlık Teşkilatının (WHO) uyarıları felaket senaryoları üzerine: Yakın gelecekte birçok sıradan enfeksiyon artık tedavi edilemeyecek, yeniden ölümcül hale gelecekler. Basit yaralanmalardan kurtulmak, sıradan hastalıkları atlatmak biraz da şansa bağlı olacak. Üstelik, küresel ulaşımın kolaylaşması ve seyahat yoğunluğu nedeniyle bakterilerin global yayılımı daha da artacak. 

    Güncel veriler, Avrupa Birliği çapında dirençli bakteriler tarafından enfekte edilen hasta sayısının arttığını ve antibiyotik direncinin halk sağlığı için birincil tehdit haline geldiğini gösteriyor. Antibiyotiklere dirençli bakteri enfeksiyonlarının 2050’ye kadar yılda 10 milyon ölüme yol açabileceği öngörülüyor. Sorunla mücadele etmek için Avrupa Hastalıkların Önlenmesi ve Kontrol Merkezi (ECDC), 16-22 Kasım’ı “Dünya Antibiyotik Farkındalık Haftası” olarak ilan etti. Haftanın Türkiye afişinde kullanılan slogan “Grip ve nezle isen kendini koru, antibiyotik alma”ydı. Ama, ülkemizde bu uyarıların ne kadar etkili olduğu şüpheli. Çünkü Türkiye, antibiyotiklerin aşırı kullanımı listesindeki dünya liderliğini kimseye bırakmak niyetinde görünmüyor. 

  • II. Mahmud temelini attı, sonra Haydarpaşa’ya gitti

    İsmi, cismi ve tarihiyle askerî bir kuruluş olan GATA (Gülhane Askeri Tıp Akademisi), 15 Temmuz’dan sonra Sağlık Bakanlığı’na devredildi, adı da Haydarpaşa Sultan Abdülhamid Eğitim ve Araştırma Hastanesi olarak değiştirildi. Bu da yetmedi, hastaneyi II. Abdülhamid’in kurduğu iddia edildi! Hastane, II. Mahmud zamanında, 1832’de faaliyete geçmişti.

    Osmanlılarda çağdaş tıp eğitimine dair ilk giri­şimler 19. yüzyıl başın­da (1804) Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin gayretleriy­le başladı. Ancak asıl önemli başlangıç 1831’dedir. II. Mah­mud, Topkapı Sarayı Gülhane Bahçesindeki Otlukçu Kışla­sında üç koğuşu yeni ordunun (Asakir-i Mansure) gereksini­mi olan hastanenin kuruluşuna tahsis etti. Gülhane Cerrahha­ne-i Mamuresi adıyla 1832’de açılan bu ilk askerî has­tane, günümüzde GA­TA denen ve İstanbul ve Ankara’dan baş­ka ordu merkezlerinde de tıp akademileri bulunan, sürekli gelişme gösteren, Türk tıp tari­hinin en büyük ve modern do­nanımlı kurumunun başlangı­cıdır ve yaklaşık iki asırlık (185 yıllık) bir mazisi vardır.

    Haydarpaşa Kampüsü Bugün Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Kampüsü olarak hizmet veren yapının inşaına, Sultan II Abdülhamit döneminde 1894’te başlandı ve Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane olarak II. Abdülhamid’in doğum günü olan 15 Şaban 1321 / 6 Kasım 1903 Cuma günü eğitime başlandı.

    Selçuklulardan Osmanlı­ların son zamanlarına kadar çeşitli adlarla birçok sağlık kurumları varoldu; Darüşşi­fa, Dar-üt Tıb ve Bimarha­ne gibi… İstanbul’da darüşşifa adını alan beş müessese Fatih, Süleymaniye, At Meyda­nı, Haseki ve Üsküdar’da bulunuyordu. Bu kurumlar aynı zamanda pratik ve tecrübeye dayanan okullar­dı ve Osmanlıların yükselme devrine kadar ayrıca bir tıp okulu bulunmuyordu.

    Bu devirlerde medrese usulü eğitim ve öğrenim gö­ren herkes hem din, hem hu­kuk yani fıkıh, hem de ede­biyat, felsefe ve tıp bilginiydi ve medrese tahsilini bitirdik­ten sonra sağlık kurumlarında tecrübe ve tatbikat görmekle tabip olunuyordu. Tıp ilmini ayrı bir meslek medresesin­de okutmak amacıyla kurulan Fatih ve Süleymaniye tıp med­reseleri ise zamanın acımasız­lığı içinde ana karakterlerini tümüyle kaybetmişlerdi.

    19. yüzyıla gelindiğinde, Batı dünyasında tıp mesleği artık bilimsel temeller üze­rinde yükseliyordu ve arada­ki mesafeyi kapatmak giderek zorlaşıyordu. Diğer bir haki­kat, memleketin sağlık prob­lemlerini yeni baştan ele al­mak gerektiğiydi. Bu anlamda ilk hareket 1804’te Hekimba­şı Mustafa Behçet Efendi’nin gayretleriyle başladı.

    Batı’dan modern tıbbı öğ­renmek yabancı dil bilmeye bağlıydı ve yabancı dil bilen­ler aynı zamanda dış siyaseti de yürüten Rumlardı. Rumlar 1804’te Kuruçeşme’de dil, ede­biyat, matematik öğreten bir üniversite açmış; yanında bir hastane ve darülaceze de yap­mış ve daha sonra da okula ay­rı bir tıp bölümü açılması için devletten izin almışlardı. III. Selim (1789-1807) dönemin­de Avrupa tıbbının İstanbul’a getirilmesi çalışmaları başla­dığında ilk deneme- uygulama 1805’te Kuruçeşme’de açılan (özel) Rum Tıb Mektebi oldu. Bu okula “Rum Talimga­hı” da denmişti. Öğren­cileri ve eğitim dili Rumca olan ve 1812’de Rus isyanında ka­patılan bu okulun mezun verip vermediği dahi bilinmiyor.

    Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane kapısında hekimbaşı ve hocalar, Galatasaray, 1839.

    Mustafa Behçet Efendi’nin amacı, ilk fırsatta Müslüman Türkler için ayrı bir tıbhane açmaktı. Ocak 1807’de III. Se­lim in saltanatının son günle­rinde çıkarılan bir nizamname ile Kasımpaşa tersanesi içinde bir tıp mektebi kuruldu. Mayıs 1807 de Kabakçı İsyanı ile son bulan bu mektep, yine Hekim­başı Behçet Efendi’nin çabala­rıyla yeni bir binada ikinci kez 14 Mart 1827 de açılacak­tı.İlkel vasıfları ile mev­cut tıp medreseleri ve hastaneler yurdun hekim ihtiyacını bir derece karşılı­yordu. Ancak Sultan II. Mah­mud (1808-1839) devrinde ve özellikle yeniçeriliğin kaldırıl­masından sonra kurulan ye­ni ordunun (Asakiri Mansu­re-i Muhammediyye) sağlığını hekimlerin bilgisiz ellerin­den koruma amacıyla, Musta­fa Behçet Efendi’nin üçüncü hekimbaşılığı zamanında yeni bir tıbbiyenin kurulması tavsi­ye edildi:

    “Ordu askerlerinin hasta ve yaralıları barışta ve savaşta hekimlik kurallarına göre ba­kılıp tımar ve tedavi edilmeleri gerekli bulunduğu açık ve seçik ise de İstanbul’da bulunan İslâm hekimlerin birçoğu eski usulde hekimlik yapmakta, ye­ni tıp metodlarından habersiz bulunmaktadır. Doktor dene­bilmeleri için eski ve yeni usul­leri bilerek baktığı hastalara bu bilgilerini uygulaması zorunlu­ğu vardır. İstanbul’da bu ilke­lere uymak üzere bağımsız bir tıbbiye okulu açmak ve bilgili hocalar tarafından yetiştirile­cek elemanlarla ordu erlerinin bakımına memur Hıristiyan hekimlerin yerine birkaç yıl içinde Müslüman gençler ge­tirmek mümkün olacaktır”.

    Sonuçta, yeniçerilerin yok edilerek yerine Asakiri Mansu­re-i Muhammediyye adıyla yeni bir ordu kurulması üzerine on­lardan kalan Şehzadebaşı’nda acemi oğlanlar kışlası yanında­ki Tulumbacıbaşı konağı deni­len binada, alelacele iki mektep açılmasına karar verildi: Askeri Katipler Mektebi ve Tıbhane.

    Tıbhane II. Mahmud’un hekimbaşısı Mustafa Behçet Efendi’nin gösterdiği lüzum ve verdiği takrirler üzerine 1827’da açılmıştır. Yalnız İs­lâm gençlerinden tabip ve cer­rah yetiştirilmek üzere tıbha­ne ile cerrahhanenin birlikte açıldığını öğreniyoruz. Böyle­likle Asakiri Mansure-i Mu­hammediyye ordusuna Müslü­man hekim ve cerrah yetiştiri­lecektir. 14 Mart 1827 tarihine rastlayan Çarşamba günü açılan Tıbhane’ye Hekimba­şı Mustafa Behçet Efendi hem nazır hem muallim olur. Tıp­hane-i Amire ve Cerrahha­ne-i Mamure denen bu okulun süresi 4 yıl olarak belirlenir. Mekteb-i Tıbbiye’de öğretim Fransızca, cerrahhanede ise Türkçe yapılıyordu.

    Ancak asıl önemli başlangıç 1831’de gerçekleşir. II. Mah­mud, atalarının sarayı Top­kapı’da Alay Meydanındaki (Enderun) hastane yerine, bu avludan, çizme kapısından ini­len Gülhane Bahçesinde bulu­nan Otlukçu Kışlasındaki üç koğuşu yeni ordunun gereksi­nimi olan hastanenin kuru­luşuna tahsis eder (Topkapı Gülhanesi, bugünkü Gülhane Parkı değildir. Saray bahçeleri­nin Marmara Denizi’ne bakan doğu tarafında, Sarayburnu ci­hetindedir. 1839’daki Tanzi­mat Fermanı da bu bahçenin yamacındaki Gülhane Kasrı önünde okunmuştu). Gülhane Cerrahhane-i Mamuresi adıy­la ilk askerî hastane burada açılır (9 Ocak 1832). Çok ya­kın bir zaman öncesine kadar GATA adıyla anılan, İstanbul ve Ankara’dan başka ordu mer­kezlerinde de tıp akademileri bulunan, Türk tıp tarihinin en büyük ve modern donanımlı kurumunun başlangıcı bu ta­rihî saray hastanesine dayanır.

    1836’da, önceki tıp mekte­bi ile bu ikincisi, yine Gülhane Otlukçu Kışlasında Gülhane Mekteb-i Tıbbiyesi ve Cerrah­hane-i Mamuresi adıyla bir­leştirilir. 1838’de Viyana Tıp Okulundan getirtilen ilk Avru­palı operatör doktor Bernard, Gülhane’nin baş hocası (mual­lim-i evvel) yapılır. Fransızca tıp dersleri verilmeye başlanır. İşte, Mekteb-i Tıbbiye’nin asıl Batılılaşması böylece başlar.

    80 bin metrekarelik alan İnşaatı 11 Şubat 1895 tarihinde başlayan binanın mimari tasarımı dönemin önde gelen mimarlarında Alexandre Vallaury ve Raimondo D’Aronco’ya aittir. Bina daha önceden yapılmış olan Haydarpaşa Askerî Hastanesi ile Selimiye Kışlası arasındaki yaklaşık 80.000 metrekarelik bir arsa üzerine inşa edilmiştir. Ön cephesinin baktığı cadde Tıbbiye Caddesi’dir.

    Tıbhanenin açılmasında­ki gaye, orduya lüzumu olan Müslüman tabipleri yetiş­tirmek olduğu için, başlan­gıçta Müslüman olmayanlar mektebe alınmaz iken, 1839 Tanzimat Fermanı’nın ilanıy­la tebaa arasında eşitlik esası kabul edilince, gayri Müslüm­lerden de tabip yetişmesine müsaade edilmiş ve Hıristiyan gençleri de Mekteb-i Tıbbi­ye’ye girmeye başlamışlardı.

    1839’da Galatasaray’a ta­şınan mektepi “Mekteb-i Tıb­biye-i Adliye-i Şahane” adını almıştı. Sultan II. Mahmud öğ­rencilere hitaben yaptığı açılış konuşmasında, tıp öğreniminin Avrupa’da geliştiğini, bu ne­denle zorunlu Fransızca eğitim yapılacağını, fakat zaman için­de tedricen Türkçeye geçilece­ğini ifade etmişti. Esas amaç, tıbbın Türkçe olarak memleke­tin her tarafına yayılmasıydı. 1827’de açılan Mekteb-i Tıbbi­ye ilk mahsulünü ancak 14 se­ne sonra 1840’ta verecekti. Gülhane, bahri (deniz) ve berri (kara) mühendishanele­rinden sonra Türkiye’de (İs­tanbul’da) açılan 3. modern okul oldu. 1854’te Gülhane Tıp Mektebine hazırlık sınıfları ve yardımcı eleman kaynağı ol­mak üzere Tıbbiye İdadisi de yine Gülhane’de açıldı. Sonra­ki gelişmeler ve özellikle ope­ratörlük ihtisası için öngörü­len “ameliyathane” bölümünün 1896’da açılması da burada­dır. 1896’da tıbbiye tedrisatı­nı yenilemek için Almanya’dan uzmanlar getirilmiş ve bu ta­rihten sonra Gülhane Tatbi­kat Mektebi de denilmiş; tıp eğitimi alan gençlerin Tatbikat Mektebinde de iki yıl operatör­lük / cerrahlık eğitimi alarak askerî doktorluklara atanmala­rı sağlanmıştı (1896).

    Tıbbiye, lise, üniversite 1903 – 1933 arasında Tıbbiye olarak hizmet veren ve üniversite reformuyla Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilerek, Atatürk’ ün emriyle 26 Eylül 1934’te lise olarak faaliyete geçen, 1983’te Marmara Üniversitesi’ne devredilen Haydarpaşa Erkek Lisesi.

    II. ABDÜLHAMİD DEVRİNDEKİ HADİSE

    Tıp Fakültesi neden ve nasıl Haydarpaşa’ya naklolundu?

    Müderris Dr. Ziya Nuri Birgi’nin (1872-1936) tıp tarihine geçen aktarımına göre, Gülhane’deki tıp fakültesinin II. Abdülhamid döneminde Haydarpaşa’ya taşınması şu şekilde gelişmiştir:

    Sultan Hamid’e birgün biri bir jurnal verir ve burada “Bütün fesad tıbbiyelilerden çıkıyor. Bunların İstanbul tarafında bulunmaları mahzurdan sâlim değildir. Bunları uzak bir yerlere gönderelim” denmektedir. Bir zamanlar mektebin Sivas gibi bir yere nakli bahis konusu olur. Fakat buna sarayda nüfuzlu doktorlar engel olur. Nihayet, İstanbul’un Anadolu yakasına bir bina yapıp nakledelim derler.

    Binaya başlanır ve biter. Bu sefer biri başka bir jurnal verir. O da “her ne kadar Mektebi Tıbbiyer Haydarpaşaya nakolunacaksa da İngiliz Mezarlığı’na (Bugün de aynı yerde bulunan CWGC’ye bağlı Haidar Pasha Cemetery) yakın olması dolayısıyla mahzurdan salim değildir. Zira orası İngiliz toprağı sayılır. Talebe bir fenalık yapıp da oraya kaçacak olurlarsa tutamayız. Oradan serbestçe vapura binerek Avrupa’ya kaçarlar” denince vehimli Sultan Hamid korkar.

    Bir müddet Askerî Tıbbiye’nin yine eskisi gibi Sarayburnu’nda Demirkapı’da kalmasına karar verirler. Zira o zaman tıbbiyelilerin bir kısmı Avrupaya kaçarak orada neşriyatta bulunmakta idiler. Haydarpaşa’da tıp fakültesinin projelerinin ihzarında ve inşaında nezarette bulunan Gülhane Tatbikat Hastanesi kurucusu ve Profesörü Dr. Rieder Paşa, kendi sınıf arkadaşı olan Alman sefiri Baron Marschalle ile Sultan Hamid nezdinde teşebbüse geçer ve mektebin Haydarpaşa’ya nakline karar verilir. Sultan Hamid de kendi zamanının eseri olan bu binanın kendi zamanında açılması arzusuna mukavemet edemez. Bu suretle mektep, Haydarpaşa’ya taşınır.

  • İnsanoğlunun 12.000 yıllık cezası

    Tarımla birlikte sadece çevremizin değil, ağızlarımızın da ekosistemini değiştirdik. Nişasta-karbonhidrat ağırlıklı yeni beslenme alışkanlığımız, ağızlarımıza diş çürüğü, dişeti rahatsızlığı ve diş ağrısı olarak geri döndü. İnsanoğlunun on bin yılı aşkın süredir muzdarip olduğu bu musibetlerle mücadelesinin satır başları…

    İnsanoğlu sadece 600 kuşaktır, yani yaklaşık 12.000 yıldır tarımla uğ­raşıyor (#tarih, sayı 24, Fü­sun Ertuğ). Bundan önceki 2.5 milyon yıl boyunca yaba­ni bitki ve hayvanları yiyerek yaşayan avcı-toplayıcı atala­rımızda diş çürüğüne nadiren rastlanıyordu.

    Tarım toplumunun geliş­mesi, beslenmenin değişmesi, diş çürükleri ve dişeti hasta­lıklarını da beraberinde ge­tirdi, adeta bir salgına sebep oldu. Hepsi hastalık etkeni ol­mayan birçok mikroorganiz­ma, bir zamanlar insan ağzın­da biyolojik bir denge içinde yaşıyordu. Tarih boyunca gi­derek daha çok nişastalı besin tüketimi, zararlı bakterileri artırdı. Ağız içindeki bu bak­teriler, diş taşları içinde saklı kalır. 100 yıllıktan 6000 yıllık fosile kadar iskelet dişlerinde­ki taşların analizinde ortaya çıkan bakteri DNA’ları, tarihi­mizin farklı zamanlarına ait ağız ekosistemimizin sırlarını açığa çıkarıyor:

    1-İnsanlar çiftçilikle birlik­te daha çok buğday ve arpa ye­meye başlayınca oral ekosis­tem değişti; dişeti hastalıkları­na yol açan bakteriler çoğaldı.

    2-İşlenmiş un ve şeker tü­ketimi ekosistemi yeniden değiştirdi; denge bu sefer diş çürüten bakteriler lehine bo­zuldu.

    3-Beslenme alışkanlıkla­rı farklılaşırken ekosistemde­ki çeşitlilik de azaldı. Biyolojik çeşitlilikten yoksunluk, mo­dern insandaki diş problemle­rini daha da arttırdı.

    Osmanlı dişçisi 15. yüzyıl Osmanlı dönemi hekimi ve cerrahı Şerafettin Sabuncuoğlu’nun cerrahi el kitabının 21. faslından bir minyatür. Osmanlı döneminde gezgin bir sokak dişçisi, hastasını iyileştirmeye çalışıyor.

    Yakın zamana kadar diş tedavisine dair en eski bul­gunun, Pakistan’da İndus va­disi medeniyetlerine ait MÖ 7.000’lerden kalan bir fosil insan dişi olduğu düşünülü­yordu. Çakmaktaşıyla temiz­lenmeye çalışılmış bu çürük dişin pabucu, geçen yıl Kuzey İtalya’da bulunan müdahale görmüş 14.000 yaşındaki diş­ler tarafından dama atıldı. Bi­linen en eski diş dolgusu ise Slovenya’da bulunan 6.500 yıl önceye ait bir balmumu dolgu. Diş ağrısı ve diş çürümesine dair bilinen ilk yazılı belgeler ise Mezopotamya’da Fırat va­disinde oraya çıkarılan ve MÖ 5.000 yıl öncesine uzanan Sü­mer tabletlerinde yer alıyor. Bu tabletlerden, insanların binlerce yıl boyunca diş çü­rümesini nasıl açıkladıklarını anlıyoruz: Diş kurdu! Hindis­tan, Mısır, Japonya ve Çin’de aydınlanma çağına kadar hü­küm süren ve Homeros tara­fından da bahsedilen efsane­ye göre “diş çürümesine ve diş ağrısına diş kurdu sebep ol­maktadır”. Bu inanış, 14. yüz­yıla kadar sürdü.

    Eski zamanlarda
    adamın birinin
    diş ağrısı tutmuş,
    ızdırap çektiği süre
    zarfında Almanca’yı
    icat etmiş.

    Mark Twain

    Diş tedavilerine dair en es­ki kayıtlara ise Mısır’da rast­lanıyor. Mısır’da yaşamış olan ve kitabesinde diş tedavisi yaptığı, “dişle ilgilenenler ve hekimler içinde en iyisi” ola­rak beyan edilen Hesy-Ra, bi­linen ilk diş hekimi olarak ka­bul edilir. Mısırlıların ağız ve diş temizliğine önem atfetti­ği, apse drenajı ve günümüz­de köprü olarak ifade edilen uygulamanın ilk denemelerini yaptıkları, Ebers Tıp Papirüsü içinde yer alan bilgiler ortaya koyuyor.

    MÖ 1750 tarihi, dişlerin yasalarda geçtiği ilk ve belki de son tarih! Hammurabi’nin 200 ve 201 numaralı yasala­rı: “Bir kişi kendisiyle aynı sı­nıftaki bir kişinin dişine zarar verirse onun da dişi çekilir” ve “Bir kişi kendinden daha alt sınıftaki bir kişinin dişine za­rar verirse 166 gr. gümüş öder” hükümlerini içeriyordu.

    Romalılar MÖ 600’den iti­baren diş çekiminin yanısıra, çürük dişlerde altın kaplama yapmaya, diş eksikliklerini sa­bit köprülerle tedavi etmeye başladılar. Roma’da ağız hijye­nine önem verilir, diş temiz­leme gayesiyle kemik, yumur­ta kabuğu veya midye kabuğu tozları kullanılırdı. Dişlerini temizletmek için özel köleler görevlendiren aristokrat sof­ralarında ise altın kürdanlar bulunur, bunlar gelen konuk­lara hediye edilirdi.

    Tıbbın babası, Kos ada­sı doğumlu Hippocrates (MÖ 460-370), yaradılış, tükürük ve beslenmeyi diş çürümelerine neden olan faktörler olarak ta­nımlamış, diş ağrısı, çürük var­sa ve diş sallanıyorsa dişin çe­kilmesini; ağrılı ancak sağlam bir dişin ise tedavi edilmesini savunmuştu. Ayrıca dil kena­rında kronik yaralar olan birey­lerde keskin kenarlı diş olup olmadığının mutlaka incelen­mesi gerektiğini ifade etmişti.

    Aristoteles (MÖ 384-322) ise diş ve diş eti hastalıkları­nın tedavisi, pense ile diş çeki­mi, kayıp olan dişi ve parça­lanmış çeneyi sabitlemek için tel kullanımı gibi konuları içe­ren diş hekimliği yazıları yaz­mıştı. Buna mukabil erkekle­rin kadınlardan iki diş fazlası olduğu gibi yanlış bir inanca da sahip çıkmıştı.

    Bergamalı Galen (130-200), tıbba büyük katkılar yaptığı gibi diş hekimliği konusunda da önemli gözlemlerde bulun­muştu. Dişin içindeki sinirleri (pulpa) farkeden ve bunun diş­te hissetme unsuru olduğunu ilk kez tanımlayan odur. Dişleri şekillerine ve fonksiyonlarına göre sınıflandırarak, diş he­kimliğinde metodolojiyi başla­tan da Galen’dir.

    “Ben şuyum, ben buyum” laflarının diş ağrısını hafife alan bir entelektüelin ifadeleri olabileceğini düşünüyorum.
    Milan Kundera

    Hem diş ağrısı çekenlerin hem de bunu tedavi edenle­rin sembolü ise Azize Apollo­nia’dır. 249 yılında, Roma İm­paratorluğu’nun Hıristiyan­lığı kabulünden önce Decius zamanında İskenderiye’deki ayaklanma sırasında inancı nedeniyle yakalanan Apollo­nia ağır işkencelere uğramış, dişleri sökülmüş ve ardından yakılmıştı.

    Diş ağrısı ağacının hikayesi Türkmenistan’da diş ağrısına iyi gelen bir ağaç vardır. Ağacın dalları yakılır, külleri ağrılı dişe sürülür. Yanma sırasında çıkan duman da etkilidir. Britanya Kütüphanesi’nde bulunan minyatürde, yüzü şişmiş diş ağrısı çeken genç, diş ağrısı ağacının ateşinin yanında uzanmış acısını dindirmeye çalışıyor.

    Dünya tarihinin bilinen en eski tıp eseri Nei-Ching’i (Tıp Yasası) yazan Çinliler, ağız hastalıklarını, iltihap­lar, yumuşak doku hastalıkla­rı ve diş çürükleri olmak üzere üçe ayırıyordu. İlk diş fırça­sı da Çin’de Tang hanedanı (619-907) zamanında üretildi. Amalgamla diş dolgusu yine aynı dönemde, 659 yılında Su Kung tarafından gerçekleşti­rildi. Çağdaş örneğine benzer ilk diş fırçasını yine Çinliler 15. yüzyılda yapmıştı ve sey­yahlar bunu iki yüzyıl sonra Avrupa’ya getirdi. 20. yüzyılın ortalarına kadar, at kılından yapılmış diş fırçaları İngilte­re’ye hâlâ Çin’den geliyordu.

    Diş macununu da MÖ 5. yüzyılda Çinliler keşfet­ti. Marco Polo 1280’de yazdı­ğı seyahatnamesinde, Çinli kadın ve erkeklerin dişlerini ince altın plaklar ile kapladık­larını, bu plakların dişin şekli ve yapısına uygun olduğunu ve devamlı kaldığını belirtmişti.

    7-15. yüzyıllar arasında Müslüman toplumlarda te­mizlik ve ağız sağlığına da önem verilirdi. Müslümanla­rın dişlerini günde en az bir kere “misvak” ile fırçalamak zorunlulukları vardı; ağız ko­kusu boşanma sebebi olarak kabul edilebiliyordu. Taberi, Razi, Ali bin Abbas, Zehravi, İbn-i Sina, Abdüllatif, Hekim Ahmedi, Akşemsettin, Sa­buncuoğlu gibi Türk ve İranlı Müslüman hekimler, tıbbın ve diş hekimliğinin gelişmesine önemli katkılar sağladılar.

    Ortaçağ’da diş hastalıkla­rı üzerine çalışan hekimler­den biri olan Taberi (9. yüzyıl), ağız kokusunun gastrointesti­nal kökenli olabileceğini, dişe­ti iltihaplarının dişler arasın­da kalan gıda artıklarından kaynaklanabileceğini ifade etmiş ve bunların giderilmesi için çeşitli gargaralar önermiş­ti. Diş çürüklerinin de ağız kokusuna neden olabileceğini belirten Taberi, tedavi için çü­rük kısımların eğelenmesi, diş ağrısının tedavisi için de çürük dişin kızgın yağla dağlanması gerektiğini yazmıştı.

    Yine 9. yüzyılda yaşamış olan Razi, El Havi (Tıp Ansik­lopedisi) adlı kitabında, diş hekimliğine de yer veriyor­du. Razi, diş çürüklerine sakız ve şaptan oluşan bir muhteva ile dolgu yapmış, diş çekimini ise diğer tedavi yöntemlerinin başarısız olduğu durumlar­da uygulamıştır. Razi’ye göre dişleri çürükten korumak için yatmadan önce zeytinyağı ile yağlamak gerekir. Ayrıca sert kabuklu yemişler dişlerle kı­rılmamalıdır. Sıcak besinler­den hemen sonra soğuk besin­ler alınmamalıdır. Ünlü hekim diş ağrısına karşı “afyon ve al­kol kullanın” demiş, böylelikle diş ağrısında gerçek analjezik etkili ilaçları öneren ilk kişi olarak da tarihe geçmiştir.

    Çeksen bir türlü… The Poetry of Robert Burns isimli eserde yer alan “Diş Ağrısına Hitabe” adlı şiire eşlik eden illüstrasyon, William Brassey Hole, 1897 (en üstte). Gagaya benzeyen şekilleri yüzünden “diş pelikanı” ismi verilen ve 1400’lere kadar kullanılan korkunç görünümlü aletler (üstte).

    Zehravi de Al-Tasrif fi’t- Tıb adlı kitabında diş hekim­liği konularına değinmiş, bu alanda değerli ve kalıcı kat­kılarda bulunmuştur. Dişle­rin sürekli temizlenmesinin önemini vurgulayan Zehravi, doğal dişlerin ağızda tutul­ması gerektiğini, çekilen bir dişin yerinin hiçbir zaman ta­mamen doldurulamayacağını ifade etmiştir. Travma sonucu sallanan dişlerin iki tarafta­ki sağlam dişleri içine alacak şekilde birbirine bağlanması­nı, bu amaçla ağızda renk de­ğiştirdiği için gümüş tel yerine altın tel kullanılmasını, bu te­lin ömür boyu ağızda kalması gerektiğini söyleyen de odur.

    Ortaçağ’dan 19. yüzyıla ka­dar diş hekimliği bağımsız bir meslek değildi. Dişçilik berber­ler ve hekimler tarafından uygulanıyordu. Çoğu kez yapıla­bilen tek şey, ağrıyan dişin çe­kilmesiydi. 1258’de Fransa’da kurulan Berberler Loncası, iki gruba ayrılmıştı: Karmaşık cerrahi operasyonlar icra ede­bilecek düzeyde eğitilmiş he­kim-berberler; traş, kanama ve diş çekimi de dahil olmak üze­re daha rutin hijyen hizmeti veren berber-hekimler…

    Aşk, sadece fakirlik ve diş ağrısının üstesinden gelemez.
    Mae West

    Dönemin en ünlü cerrahı olan Fransız Guy de Chauliac, 1343’te ünlü eseri Inventori­um Chirurgicalis Medicinae’yi yazdı ve “dentista” sözcüğü ilk kez bu kitapta yer aldı. Diş çekimi için pelikan gagasına benzemesinden ötürü “dental pelikan” denen bir çeşit kerpe­ten icat etmişti ve 18. yüzyılın sonlarına kadar diş çekiminde bu alet kullanıldı.

    1530’da Almanya’da tama­men diş hekimliğine adanmış olan, “Tüm Hastalıklar ve Diş Güçsüzlüğü Konusunda Kü­çük Tıbbi Kitap” adlı eser ya­yınlandı. Ağız hijyeni, diş çe­kimi ve altın dolgu yapımı gibi konuları içeren kitap, 200 yılı aşkın bir süre standart ders kitabı oldu.

    Dişe dokunur reklamlar Amerika’da 1900’lerde yaygın biçimde kullanılan “diş ağrısı macunu”nu pazarlayan bir reklam (solda) ve 20. yüzyılın ortalarında Amerikalılara kendilerine bakma ve çalışma görevini yükleyen bir diş fırçası ilanı (sağda).

    1575’te cerrahinin babası olarak bilinen Ambroise Paré, diş çekimi, diş çürüğü ve çene kırıklarının tedavisi gibi konu­ları içeren “Tüm Çalışmalarr” adlı kitabını yayınladı.

    Bugünkü anlamıyla bilim­sel diş hekimliği 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ge­lişmeye başladı. Modern diş hekimliğinin kurucusu kabul edilen Fransız cerrah Pierre Fauchard, bu dönemde son de­rece kısıtlı olanaklarıyla saat tamircilerinden, kuyumcular­dan, hatta berberlerden aldığı aletleri geliştirerek dişçilik­te uygulamaya koydu. Çürük dişlerdeki oyukları (kavite) tedavi etmek için diş dolgusu­nu geliştirdi. İlk kez, şeker­li besinler tüketilirken açığa çıkan tartarik asit gibi mad­delerin diş çürümesine yol aç­tığına dikkat çekti. Takma di­şin (protez) öncülüğünü yaptı. Dişlerdeki şekil bozukluğunu düzeltmek için tel uygulama­yı başlattı; başlangıçta bunun için altın kullanırken, daha sonra mumlu keten ve ipekle de iyi sonuçlara ulaştı.

    Diş ağrısına
    katlanabilen filozof
    gelmedi hiç.
    William Shakespeare

    1815’teki meşhur Water­loo savaşı, diş hekimliği bakı­mından da sonuçlar yarattı. Savaşta ölen yaklaşık 50.000 askerin dişleri söküldü ve “Waterloo dişi” diye bilinen protezlerin fabrikasyonun­da kullanıldı. Porselen diş ve yeni materyallerin daha yay­gın hale gelmesine rağmen, bu dişler 1860’lara değin protez yapımında kullanıldı. 1816’da Auguste Taveau gümüş ve civa kullanarak ilk amalgamı yap­tı. 1840’ta ise ilk modern diş hekimliği okulu olan Baltimo­re College of Dental Surgery açıldı. 1851’de Charles Good­year, ucuz ve uyumlu protez­lere imkan sağlayan bir madde olan sertleştirilmiş lastiği ge­liştirdi ve bu keşif daha önce kullanılan altının yerine geçti; böylelikle diş tedavisi sadece üst sınıfa ait bir lüks olmaktan çıktı. İlk diş macununu (kava­nozda) 1873’de Colgate üretti ve 12 sene sonra ABD’de diş fırçası üretimi başladı.

    1895’te Wilhelm Roent­gen’in X ışınlarını keşfetme­si, tıbbın her alanında olduğu gibi, diş hekimliğinde de çığır açtı. 20. yüzyıl ise özellikle lo­kal anestezi teknikleri, naylon ve elektrikli diş fırçaları, im­plant tekniklerinin gelişme­siyle, dişleri yeniden yaratan yarı-tanrı diş hekimlerinin yüzyılı olacaktı.

    Hâlâ gülümseyen başkan ABD’nin ilk başkanı George Washington’ın takma dişleri, Heinz Tarih Merkezi, Pittsburgh.

    ORTA ASYA’DAN ANADOLU’YA

    Eski Türklerin de diş kurtları vardı

    Orta Asya Türklerinde ağız hijyenine önem verilirdi. Çeşitli bitkisel fırçalarla dişleri ovmak, ağız yıkamak ve “hi­lal”adı verilen kürdanlar kullan­mak bir gelenekti. Diş taşlarının temizlenmesinde kullanılan araç ve gereçler yine Rus arkeologlar tarafından bulunmuştur. Ye­mekten sonra ellerin yıkanması, temiz havlular kullanılması ve ağzın suyla çalkalanması, halk sağlığına verilen önemi gösterir.

    Uygur dilinde yazılmış olan ve günümüze kadar gelebilen, 8-12. yüzyıla ait belgelerde, diş çürüklerinin müsebbibi olarak Uygurlarda da diş kurdunun et­ken görüldüğü anlaşılmaktadır. Karahanlılar başta olmak üzere, bölgede kurulan diğer Türk devletlerinde de diş hastalık­larının nedeni olarak diş kurdu gösterilmektedir.

    Uygurlarda diş çekimi cerrahlar ve berberler tarafın­dan yapılmaktaydı. Anadolu Selçuklularında da diş çekimleri yine berberlere ve cerrahlara bırakılmıştı.

    Diş kurtlarını cehennem zebanisi olarak tasvir eden fildişi oymalar, 18. yüzyıl.

    SARAYDA DİŞ PROBLEMLERİ

    Harem’in macunu II. Abdülhamid’in cesareti

    Tarihteki tüm Doğu sarayların­da şekerlemeye düşkünlük vardır. Osmanlı sarayında da özellikle Harem kadınlarının zevklerinden biri şekerleme ve macunlardı. Şekerin dişlere ver­diği zararın bilinmediği dönem­lerde, kadınların dişleri sıklıkla çürüyor, çarpıklıklar artıyordu. Şişmanlamanın yanısıra ağız kokularına da yol açan bu durum, özellikle sultanın gözdelerinin cazibelerini kaybetmeleriyle sonuçlanıyordu. Harem’de “lu’uk” denilen bir macun türü yaygındı. Bunun bir de “keke” denilen ucu eğik kaşığı vardı.

    II. Abdülhamid’in ise pek şeke­re düşkünlüğü yoktu, ancak çok tütün kullanır, sigara sardırırdı. Bundan dolayı hayatı boyunca diş ağrısı problemleri yaşamıştır. Mabeyn katiplerinin yazdıklarına göre, II. Abdülhamid diş bakımını kendisi yapar; hatta ağrıyan dişle­rini kendisi kerpetenle çektiğine dair tanıklıklar vardır.

    İslâmi diş fırcası Latince ismi Salvadore Persica, Arapaçası arak olan ağacın ince dallarından yontularak hazırlanan misvak, Müslüman ülkelerde geleneksel olarak kullanılan doğal bir diş temizleme aracıdır. Misvakın ince lifleri tükürüğe temas edince, kendine has kokulu, anti bakteriyel bir sıvı salgılar.

    TÜRKİYE’DE DİŞ HEKİMLİĞİNİN GELİŞİMİ

    Dua ve muskadan üniversite eğitimine

    Osmanlı diş hekimliğindeki modernleşme 20. yüzyıl başlarındadır. O döneme kadar uygulanan tedavi metotları şu şekildeydi:

    Telkin tedavileri: Bu amaçla, dua yazılı bir kaptan su içilir, dua okunur ya da muska takılırdı.

    Cerrahi uygulamalar: Apse boşaltma, koterizasyon (dağla­ma), kerpetenle diş çekme gibi usuller uygulanırdı.

    Tıbbi tedaviler: Gargara, solüsyon, hap, tütsü gibi ilaç terkipleri kullanılırdı.

    Osmanlı döneminde diş hekimliği berberler, cerrahlar ve özellikle küçük cerrahi ile uğra­şanlar, hatta ebeler tarafından icra edilmiştir. Sivil tıbbiyenin 1908’de fakülte unvanını alma­sından sonra resmî bir yapıya kavuşturulan Dişçi Okulu, 28 Ekim 1909’da fiilen eğitime baş­ladı ve diş hekimliği eğitimi de çağdaş bir şekil aldı. Dişçi Okulu ilk mezunlarını 30 Temmuz 1911 tarihinde verdi.

    1928’de çıkan “Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun”un 30. maddesi, dişhekimliği uygulama yetkisini yalnızca Dişçi Oku­lu’ndan mezun olanlara tanıdı. 1933 Üniversite Reformu’na kadar, eczacı ve dişçi okulları tıp fakültesine bağlı olarak yöneti­lirken, 31 Temmuz 1933’de Dişçi Okulu, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Diş Hekimliği Yüksek Okulu adını aldı ve eğitim süresi 3 yıldan 4 yıla çıkarıldı.

    Diş Hekimliği Yüksek Okulu 11 Temmuz 1964’de Tıp Fa­kültesi’nden ayrılarak İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakül­tesi’ne dönüştürüldü ve eğitim süresi 5 yıla yükseltildi.

    Sabit protezin mucidi Etrüskler Etrüskler eksik dişin yanındaki sağlam dişe genellikle bir hayvan dişini altın bantla ve metal vidalarla tutturuyordu. Toskana yakınlarında bulunan bir Etrüsk diş protezinin 1930’larda üretilen tıpkıyapımı, Londra Bilim Müzesi.
  • İnsanın hastalıklarla ölüm kalım savaşı

    On binlerce yıl önce yaşamış avcı-toplayıcı topluluklarından modern toplumlara insanın hastalıklarla sonu gelmeyen mücadelesi… Şamanlar ve büyücü hekimlerden modern doktorlara, berber cerrahlardan uzman operatörlere, ilkel ampütasyonlardan organ nakillerine tıp tarihinden ilginç notlar…

    Bu yazı, Britanyalı tarihçi Roy Porter’ın Türkçesi Metis Yayınları’nın Bilim serisinden çıkan Kan Revan İçinde (çeviren: Gürol Koca) adlı kitabından derlenmiştir.

    Salgın hastalıklar yer­leşik toplumla birlikte ortaya çıktı. Avcı-top­layıcı atalarımızın hayatları kısaydı ama hastalıklardan da muaftılar. Küçük ve dağı­nık gruplar halinde ve izole bir halde yaşayan avcı-topla­yıcılar bir yerde su kaynak­larını kirletecek veya hasta­lık yayan böcekleri cezbeden pislikleri biriktirecek kadar uzun süre kalmıyorlardı.

    Ancak son buzul çağın­da av kaynaklarının ve av hayvanlarınca zengin geniş bakir toprak parçalarının azalmasıyla birlikte nüfus baskısı insanlığı toprağı iş­lemek zorunda bıraktı. Bu, yerleşik yaşama geçişin ve salgın hastalıkların başla­masına yol açmıştı. Önce­leri yalnızca hayvanlarda görülen patojenler insanla­ra geçti. Örneğin, Neolitik dönemde sığırlar insanlara tüberküloz ve çiçek, domuz­lar ve ördekler grip, atlar soğuk algınlığı bulaştırdı. Kızamık, sığır vebasının ve köpeklerde gençlik hastalı­ğının insana geçmesi sonu­cu ortaya çıktı.

    17.yüzyıldan bir anatomi dersi Rembrandt’ın 1632 tarihli Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi tablosunda 17. yüzyılda Hollanda’nın ünlü cerrahlarından Tulp’un anatomi dersi ve dersi izleyen cerrahlar tasvir edilmiş.

    Uygarlığın yayılması ve ticaretin gelişmesiyle bir­likte tüccarlar ve denizciler, hastalıklarla tanışmamış topraklara hastalıkları taşı­yarak yıkıcı salgınlar çağını başlattı. MS 540’ta Mısır’da baş gösteren veba iki yılda İstanbul’a yayılmış ve Doğu Akdeniz nüfusunun dörtte birini yok etmişti. 1300 yı­lına doğru Asya’da başlayan veba salgını Ortadoğu’dan batıya doğru ilerleyip Kuzey Afrika ve Avrupa’yı tarumar etti. 1346-1350 arası Avrupa nüfusunun dörtte biri olan 20 milyon insan bu salgın­da öldü.

    İnsan sağlığıyla ilgi­li en dehşet verici olay Ko­lomb’un bugünkü Domi­nik Cumhuriyeti ve Hai­ti’ye ayak basışıyla başladı. 1493’deki salgın muhteme­len domuz gribiydi. 1518’de Karayipler’e ulaşan çiçek hastalığı kıtayı ölüme boğ­du. Bunları kızamık, grip, tifüs, sarı humma ve fren­gi salgınları izledi. Bu sal­gınlar sonucu milyonlarca Amerikalı yerli öldü, bazı yerleşim yerlerinde insan kalmadı.

    Tarım devrimi gibi sana­yi devrimi de yepyeni has­talıklarla birlikte gelmişti. Madencilerde ve çömlekçi­lerde görülen akciğer hasta­lıkları, kente özgü raşitizm sanayi devriminin eşitsiz koşullarının sonucuydu. Bu dönemde zenginler de yeni hastalıklarla tanıştı. Zen­gin, yaşlanan uluslarda gö­rülen kanser, obezite, koro­ner kalp hastalığı, yüksek tansiyon, diyabet ve amfi­zem bunlardan bazılarıydı.

    Çok yeme yanarsın İngiliz çizer George Cruikshank’in 1818 tarihli eserinde, gut hastalığına yakalanmış yemeğe düşkün bir adamın hissettiği ağrılar ayağını yakan bir iblis figürüyle tasvir ediliyor.

    Hastanın yatağı başındaki bilgili ve güvenilir dost

    Erken dönemlerdeki büyücü hekimlerden günümüz doktorlarına kadar, hastalara şifa dağıtanlar her toplumda saygı gören kişiler oldular. Ancak doktorların sıkı bir bilimsel eğitimden geçen, güvenilir, uzman kişilere dönüşmesi uzun zaman aldı.

    Erken dönemlerde şifacı­lık, kahinlerin ve büyü­cü hekimlerin mesleği haline gelmişti, gökten yağan hastalıklarla savaşarak ve bun­lara çareler sunarak bu mesle­ği icra etmişlerdi. Bazıları 17 bin yaşında olan eski mağara resimlerinde hayvan başları­nı kafalarına geçirmiş ritüel danslar yapan insanlar tasvir edilir, bunlar hekimlerimizin en eski imgeleri olabilir. Daha karmaşık düzenli toplumların evrimiyle birlikte, bunları ota­cılar, ebeler, çıkıkçılar ve şifacı rahipler takip etti.

    Bu kutsal pratikten ayrı­lan, esasen seküler ilk tıbbi uygulamalar, MÖ 5. yüzyılda Yunanca konuşulan coğrafya­da Hipokratçı hekimlerle bir­likte başladı. Geleneksel dinci şifacıları kınayan bu hekim­ler elitist bir meslek kimliği ideali geliştirdiler. Kendileri­ni kök toplayıcılardan, kahin ve benzeri kişilerden üstün gören, kara cahil ve şarlatan oldukları gerekçesiyle onla­rı reddeden, tanrılara aracılık ediyormuş gibi davranmayan Hipokratçı hekimler hastanın yatağının başındaki bilgili ve güvenilir dostu olacaktı.

    Kan akıtarak iyileştirme Kan akıtmak, uzun yıllar boyunca doktorların tedavi için kullandığı bir yöntem oldu. Doktor ve kanını akıttığı hastanın resmedildiği gravürün tarihi 1804.

    Roma İmparatorluğu’nda da tıp alanında Galen’in (MS 129-216) öncülük ettiği bir çok atılım yapılmıştı. Hıristi­yanlaştıktan sonra ise din ve tıp çakıştı, kaynaştı, zaman zaman da çatıştı. Karanlık çağ olarak adlandırılan bu çağda şifa, keşiş ve rahiplerin özel alanı haline geldi. Bu arada klasik tıbbın ateşi Hıristiyan Batı’dan çok daha geniş olan İslâm coğrafyasında, özellik­le günümüz Suriye, Irak, İran, Mısır ve İspanyasında canlı tutuluyordu. 12. yüzyıldan iti­baren üniversitelerin kurul­ması ve eğitime dayalı tıbbın İslam kaynaklarından yeniden çevrilmesiyle birlikte tıp İtal­ya’dan başlayarak Avrupa’da yeniden hayat bulmaya başla­dı. Ortaçağdan Rönesans’a ve sonrasına kadar ideal hekim uzun bir üniversite eğitimin­den geçip temel bilimlerde uz­manlaşan adamdı.

    Tıbbi tedavinin temeli ilaç

    Doktorlar hastaları tedavi için tıbbın erken dönemlerinden bugüne kadar ilaçlardan, ilaçlar için de öğütülen, demlenen, birbirine karıştırılan yapraklar, kökler ve kabuklardan destek aldı.

    Eski Yunan’da Theoph­rastus (MÖ 4. yüzyıl) ve Dioscorides (MS 1. Yüzyıl) şifalı bitkiler ile saf­ran, yağlar, merhemler, çalı ve ağaçlar gibi aromatikleri kapsayan materyaller üzerine araştırmalar yapmıştı. Arap tıbbı bunlara yeni terkipler ekledi. El Kindî’nin (y. 800-870) tıbbi formülü Yunanlı­ların pek bilmediği, kâfur, çin tarçını, sinameki, hintcevi­zi ve muskat, demirhindi ve manna gibi İran, Hindistan ve Doğu’dan gelen ilaçlardan oluşmaktaydı.

    Yeni Dünya’nın keşfi baş­ka yeni ilaçların ortaya çıkı­şını sağladı. Bunlar içinde en önemlilerinden biri sıtmaya karşı kullanılan, kininin temel maddesi kınakınaydı: Zaman zaman tesadüfen yeni ilaçlar da keşfediliyordu. Rahip Ed­mund Stone’un on sekizinci yüzyılda ateş düşürücü oldu­ğunu ilan ettiği söğüt kabuğu bunlardan biriydi ve aspirine giden yolda atılmış ilk adımdı.

    19. yüzyılda ise tıbbi mad­delerle ilgili çalışmalar yavaş ve düzensiz şekilde labora­tuvar temelli farmakolojiye doğru bir dönüşüm geçirdi ve ilaçlar seri üretim ürünleri haline geldi.

    Ancak asıl atılım 20. yüz­yılda oldu. 1960’lara gelindi­ğinde birçok etkili ilaç ortaya çıkmıştı: antibiyotikler, felç önleyici antihipertansifler, antikoagülanlar, antiaritmik­ler, antihistaminler, anti­depresanlar, antikonvülsan­lar, artritlere karşı kullanı­lan kortizon gibi stereoidler, bronkodilatatörler, ülser kür­leri, endokrin regülatörleri, kanserlere karşı kullanılan si­totoksik ilaçlar ve diğerleri…

    Cıvayla frengi tedavisi 1709’da, cıvayla tedavi edilen frengi hastalarını gösteren çizim (solda). Halk arasında, yara temizlemek için küflü ekmek kullanımı gibi uygulamalar küfün antibakteriyel olduğunu düşündürüyordu ama antibakteriyel faaliyetlerle ilgili ilk kapsamlı gözlem 1877’de Pasteur tarafından gerçekleştirildi (üstte).

    Son otuz-kırk yıla bakın­ca ise önceki nesillerin muci­ze ilaçlarına denk düşecek bir ilaç üretilemediğini görüyo­ruz. Yeni preparatların çoğu rakip ilaç firmalarının piyasa­dan pay almak için geliştirdiği, varolan ilaçların küçük deği­şiklikler yapılmış varyantları.

    Thomas Eakins’in 1889 tarihli Agnew Clinic adlı tablosunda solda ameliyatı izleyen kişi, dönemin ünlü ABD’li cerrahlarından Dr.
    Hayes Agnew. O dönemin bazı ameliyathanelerinde dışarıdan doktorlarla tıp öğrencilerinin ameliyatı seyretmesi mümkündü.

    Ha berber, ha cerrah ikisi de ellerini kullanıyor!

    Bugün kimilerinin ‘tıbbın süper starları’ olarak gördüğü cerrahlar, bir buçuk asır öncesine kadar doktordan sayılmıyor, kafalarını değil ellerini çalıştıran ve berberlerle benzer bir iş yapan zanaatkârlar olarak görülüyordu.

    Cerrahi, uygarlık kadar eskidir. Kafatası kalın­tıları, trepanlamanın (yani kafatasında delik açma­nın) en azından MÖ 5000’den beri uygulandığını gösteriyor. Operatörler muhtemelen has­taları “iblisler”in çektirdiği azaptan kurtarmak amacıyla taş kesen aletlerle kafatasın­dan parçalar çıkarıyordu. Çı­kıkçılık da uygulamalar ara­sındaydı, MÖ ikinci bin yıla ait tıpla ilgili Mısır papirüs­lerinde ise apseler, küçük tü­mörler, kulak, göz dişlerle ilgili son derece sofistike cerrahi iş­lemler tarif edilir.

    Hipokrat yemini hekimleri bıçakla yapılan işlemleri cer­rahlara bırakmaya yönlendiri­yordu. Bu durum cerrahların yeteneklerinin takdir edilme­sini sağlamakla birlikte tıpta cerrahinin daha alt seviyede, kafayla değil elle yapılan bir iş olarak görüldüğü kalıcı bir iş­bölümüne yol açmıştı.

    Birçok cerrah sanatını or­duda öğreniyordu. Savaş alanı cerrahlığın okuluydu, Ortaça­ğın sonuna doğru barutun sa­vaşlarda kullanılması yaraları daha da kötüleştirmişti. Top gülleleri ve silah atışları kor­kunç yaralara sebep oluyordu, savaş alanında gerçekleştiri­len ampütasyon ve trepanas­yon çoğunlukla tek çareydi.

    Kuzey Avrupa’da sivil cer­rahi, berberlik de yapan ope­ratörler tarafından gerçek­leştiriliyordu (iki iş için de aynı aletleri kullanıyorlardı). Esnaf loncalarına üye olan cerrahlar normalde akademik eğitim görmüyor, çıraklıkla başladıkları pratik bir eğitim­den geçiyordu. Toplum nez­ninde saygınlıkları pek yoktu. Gelgelelim cerrahi on seki­zinci yüzyıldan itibaren uzun ve kalıcı bir yükselme döne­mine girdi.

    Cerrahi öncelikle Fran­sa’da meslek statüsü kazan­dı. Kendilerini berberlerden ayıran Fransız cerrahları, 1745’te İngiliz cerrahlar izle­di. Cerrahlık eğitiminin has­tanede verilmeye başlanması cerrahi ile anatomi arasında­ki bağı güçlendirdi. Cerrah­lar hekimlerle aynı statüde olduklarını kabul ettirmeye çalışıyordu.

    19. yüzyılın ilk yarısında birçok yeni ameliyatın ya­pılmaya başlanması cerrah­lığın gelişimini hızlandırdı. Örneğin, 1840’larda anestezi ortaya çıkmadan önce, uzun süren ve büyük titizlik gerek­tiren ameliyatlar söz konusu değildi. Etkili anestezi kul­lanımı, anesteziden önce ta­hammül edilmez travmalara sebep olan vücut içi ameliyat­ları yapılabilir kıldı.

    Ameliyat rehberleri 1670’lerde Avusturya’daki bir Fransisken manastırı için hazırlanan ameliyat rehberinde, gözyaşı kanalının nasıl ameliyat edileceği anlatılıyor (altta). Yine 17. yüzyılda berber cerrahlar için yaralı askerlerin nasıl tedavi edileceğini gösteren ilkyardım çizimi (üstte).

    1881’de Koch, aletleri ısıta­rak sterilizasyon sağlama yön­temini keşfetti. John Hopkins Hastanesi’nden William S. Halsted da lastik eldiven kul­lanımını uygulamaya soktu. 1900’e gelindiğinde yerleri ta­laşla kaplı pis odalarda bıçak sallayan, üzeri kurumuş kanla kaplı önlüklü nahoş cerrah­lar güruhu görüntüsü ameli­yatlarda görünmez olmuştu. Maskeler, lastik eldivenler ve ameliyat önlükleri enfeksiyon riskini azalttı ve steril ortam zorunlu hale geldi.

    19. yüzyılın sonlarından itibaren gelişmeye başlayan, vücudun içinin görüntülen­mesini ve taranmasını sağla­yan temel teknikler 20. yüzyıl­la birlikte cerrahinin gücü­ne güç kattı. Cerrahideki hızlı ilerleme özellikle savaşlar ve trafik kazalarıyla daha da hız kazandı. İnfilak gücü yüksek mermilerin kullanımı savaş yaralarını daha da korkunç hale getirmişti. Bu tür yara ve yanıkların sonuçlarından biri plastik ve rekonstrüktif cerra­hinin, özellikle yüz cerrahisi­nin ortaya çıkışı oldu.

    20. yüzyılın ikinci yarısın­dan itibaren kesip alma cer­rahisi yerini onarma ve hatta değişim cerrahisine bırakmış­tı. İmplantlar bunun en güzel göstergesidir. Yapay bir apa­ratla yapılan ilk implantasyon 1959’da İsveç’te geliştirilen kalp piliyle gerçekleştirildi.

    Ve tabii 1960’lardan iti­baren organ nakilleri büyük gelişim gösterdi. İlk böbrek nakli 1963’te gerçekleştirildi, ama bir naklin haber olması 1967’yi buldu. O yıl Christian Barnard, Güney Afrika’da kalp naklini uygulamıştı.

    Uzun süre tıp alanında en ileri Avrupa ülkesi olan İtalya’nın Siena kentindeki Santa Maria della Scala Hastanesi’nde doktor ve hastaların tasvir edildiği 1441-1442 tarihli freskoyu yapan kişi Domenico di Bartolo.

    Dinlenme tesislerinden iyileştirme merkezlerine

    Bugünkünden çok farklı işlevler gören eski hastaneler, modern döneme kadar birer tedavi merkezinden ziyade kısmi tedavi, yiyecek, barınma ve nekahet döneminde dinlenme imkânı sağlayan düşkünlerevi gibiydi.

    Klasik Yunanistan’da hastane yoktu. Hasta sağlık tapınağına gi­derdi ama seküler tıp bu tür tedavilere değer vermiyordu. İmparatorluk Roması’nda ba­zı hastane tesisleri vardı ama bunlar köleler ve askerler için kurulmuştu. Sivil hastaların tedavilerine yönelik hastane­ler Hıristiyanlık dönemiyle birlikte kurulmaya başlandı. 4. yüzyıl başlarında İmpara­tor Konstantin’in Hıristiyan olmasından sonra hastaneler dindar kurumlar olarak yay­gınlaştı. Ancak hasta ve düş­künleri barındırsalar da bu hastaneler daha çok düşkünle­revi gibiydi, insanlara barın­ma ve bakım imkanı sunuyor­du. Hastaneler zamanla hasta tedavi etme işleviyle ön plâna çıkacaktı.

    İslâm coğrafyasında da dini hayırseverlik ile hastaneler ara­sında bağlantı vardı. 10. yüzyıl­da Kahire, Bağdat, Şam ve diğer Müslüman kentlerinde hayır amacıyla kurulmuş bu hastane­lerden bazıları daha sonra tıp eğitiminde kullanılacaktı.

    13. yüzyıldan itibaren İtal­ya’da tıbbi ekipleri olan hasta­neler açılmaya başlamıştı. 15. yüzyılda yalnızca Floransa’da 33 hastane vardı ve 1.000 kişi­ye bir hastane düşüyordu.

    Bu alanda gelişme göste­ren bir başka ülke olan İngil­tere’de 14. yüzyıl sonlarına doğru hastane sayısı yakla­şık 500’dü. Ancak Henry ve Edward’ın Reformasyonla­rı bu tür kurumların hepsinin kapanmasına yol açtı. Bunla­rın çok azı yeniden açılabildi. Öyle ki, 1700 yılına kadar bir­kaç hastanenin kaldığı Londra dışındaki hiçbir kentte hasta­ne olmayacaktı.

    Fransa’da hastanelerin du­rumu İngiltere’dekinden iyiy­di. Paris’teki Hôtel Dieu, Fran­sız Devrimi’ne kadar dini tari­katların yönetiminde çalışmış devasa bir tedavi kurumuydu. Fransa genelinde de hastala­rın yanı sıra, yoksullar, dilen­ciler, öksüzler, serseriler ve fa­hişelerin barındırılıp kapatıl­dıkları kurumlar vardı.

    Avrupa’da bunlar dışın­da salgın hastalıkları önle­mek için, karantina amacıyla kurulmuş ve farklı dönemler­de açılıp kapanmış hastaneler vardı. Bunların bazıları daha sonra akıl hastanesi olarak kullanılmıştır.

    Görüldüğü gibi eski has­taneler bugünkünden çok farklıydı. İnsanlara tedavi, yiyecek, barınma ve nekahet döneminde dinlenme imkânı sağlasalar da hastaneler, çok ender istisnalar dışında ge­lişmiş tıp merkezleri değildi. Çoğunun verdiği tıbbi hizmet kazalar ve acil durumlar ile dinlenme ve tedaviye cevap verebilen rutin rahatsızlıklarla (bronşit ve bacak yaraları gibi) sınırlıydı. Enfeksiyon vakaları hastane dışı tutuluyordu. Çün­kü bu kişileri almanın bir fay­dası yoktu, tedavi edilemiyor­lardı ve hastalığın başkalarına bulaşacağına şüphe yoktu.

    İki savaş iki hastane Modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale, Kırım Savaşı sırasında Üsküdar Selimiye Kışlası’nda kurulan hastanede (altta). I. Dünya Savaşı’nda Kudüs’teki Moskofiye Hastanesi’nde Türk doktorların sabah vizitesi (üstte).

    19. yüzyılda fizik muaye­ne, patolojik anatomi ve ista­tistiklere dayanan yeni tıb­bi yaklaşımlarla kaydedilen gelişmelerle birlikte hastane hayırseverlik işlerinin, hasta bakımının yapıldığı, insanla­rın nekahet dönemini geçirdiği yerler olmaktan çıktı. 1880’ler­den itibaren gelişmiş antisep­tik ameliyatların gerçekleşti­rildiği donanımlı ve steril ame­liyathanelerin kurulmasıyla birlikte bir iyileştirme merke­zine, ciddi hastalığı olanların kurtarıcısına dönüştü.

    20. yüzyıla gelindiğinde hastaneler tartışmasız bir şe­kilde tıbbın güç merkezine dö­nüşmüştü. Hastane temelli tıp eğitimi de artık kanıksanmıştı.

    Yüzyılın ikinci yarısın­dan itibaren özellikle ABD’de bir hastane patlaması yaşan­dı. Artık hastaneler tıp elitinin kuvvet üssü olmakla birlikte kâr amaçlı kurumlardı. Bir­çok ABD hastanesi dev şir­ketlerle birleşti. Bir fast food zincirinin başkanı, Hospital Corporation of America’nın başkanlığına seçildikten son­ra “Hastanelerdeki büyüme potansiyeli sınırsız. Kentucky Fried Chicken’dan bile daha iyi” demişti!

  • Savaşın korkunç yüzüne kadının sihirli dokunuşu

    Üç boyutlu tasarım programlarının, silikonun ve akriliğin bilinmediği Birinci Savaş yıllarında, alçı, bakır ve boyayla yaptığı masklarla, cephede yüzünü kaybeden askerleri hayata bağladı. Heykeltraş Anna Coleman Ladd’in sıradışı adanmışlık hikayesi…

    Birinci Dünya Savaşı, yü­zünün yarısını muha­rebe alanında bırakan talihsiz bir askerin hayatta kalmasının mümkün olabildi­ği ilk savaştı. Askerî teknolo­ji insanların suratını uzaktan darmadağın edebilecek silah­ları nihayet (!) mükemmelleş­tirebilmişti. Yüksek kalibre­li ve uzun menzilli toplar, el bombaları, makineli tüfekler ve özellikle gaz bombaları, sa­vaş alanlarında artık yaygın şekilde kullanılıyordu. Üstelik hem komutanlar hem askerler, özellikle savaşın başlarında, bombalardan saçılan şarap­nellerin ve seri tüfek atışları­nın ne kadar ölümcül olabi­leceğini tam manasıyla idrak edebilmiş değildi. Hızlı hare­ket ederlerse yaylım ateşten kaçabileceklerini sanıyorlardı.

    Bununla birlikte, artık ön­ceki savaşlarda olduğu gibi yü­zünden isabet alan her asker hayatını kaybetmiyordu. As­kerî teknoloji gibi tıp bilimi de boş durmamış, bu ağır yaralı “yüzsüzler”i hayatta tutmayı sağlayacak tedavi yöntemleri­ni ve ilaçları geliştirmeye baş­lamıştı.

    Detaycı bir sanatçı, duyarlı bir kadın Başarılı bir neoklasik heykel sanatçısı olan Anna Coleman Ladd, ürettiği estetikprotez bakır maskları kendi geliştirdiği emaye bir karışımla kullanıcısının ten rengine boyuyordu. Sanatçı, yeni bir yüze kavuşturduğu gazilerden biriyle, son provada.

    Fakat bizzat cerrahlar bi­le, bir dizi ameliyatla hayata bağladıkları çeneleri kopmuş, alınları çökmüş, elmacık ke­mikleri göçmüş, gözleri çık­mış, burunları ve ağızları ye­rinde olmayan bu insanları is­ter istemez kendi yarattıkları canavarlar gibi görüyor, onlar için daha fazlasını yapmanın yollarını arıyordu. İnsan içi­ne çıkacak bir yüzden yoksun halde yaşamak istemeyen sa­vaş mağdurlarına sıkça rastla­nıyordu. Annesinin kendisini bu “ucube” suratla görmesini istemediği için hastaneden ta­burcu olmayı reddeden, mem­leketine dönmekte ayak dire­yen gaziler vardı.

    Suratları paramparça bir halde hayata tutunmaya ça­lışan savaş gazilerinin im­dadına yetişenlerden biri de Amerikalı bir kadın olacaktı. Anna Coleman Ladd (Watts) ismini taşıyan bu kadın, Phi­ledelphia’nın kalburüstü bir ailesinde yetişmiş, Roma ve Paris’te sanat eğitimi görmüş, Boston’da yaşayan başarılı bir heykel sanatçısıydı.

    Aslında savaşta yüzleri­ni kaybeden askerlere este­tik-protez maskelerle yeni yüz yapma fikri Ladd’e ait değildi. 1916’nın Mart ayında, plas­tik cerrahları çaresiz bıraka­cak kadar tarumar olmuş yüz­ler için Londra’da bir “mas­ke ünitesi” kurulmuştu. Halk arasında “Teneke Burunlar Dükkanı” diye anılan, resmî adı “Şeklini Kaybetmiş Yüzler İçin Maske Bölümü” olan üni­tenin başına, İngiliz heykelt­raş Francis Derwent Wood ge­tirilmişti. Wood, o güne kadar bu amaçla kullanılagelen da­yanıksız lastik maskeler yeri­ne daha kalıcı ve gerçekçi olan ince metal maskeleri yaratmış, klinik tecrübelerini 1917’de İngiliz tıp dergisi Lancet’te ya­yımlamıştı.

    Makale, Boston’da yaşa­yan Ladd’in dikkatini çekmiş, onu heyecandırmıştı. Fakat eğer eşi çocuk doktoru May­nard Ladd, Toul’daki Ameri­kan Kızılhaç Çocuk Bürosu’nn yönetmek üzere Fransa’ya ta­yin edilmeseydi, tarih başka şekilde akacak, muhtemeldir ki Anna Coleman’ın heyecanı, yüzleriyle birlikte yaşama se­vinçlerini de kaybetmiş savaş gazilerine umut ışığı olacak bir faaliyete dönüşemeyecek­ti. Artık 39 yaşına gelmiş olan Anna, 1917’nin son günlerin­de eşiyle birlikte Avrupa’nın yolunu tuttuğunda, planları kafasında çoktan hazırdı: İle­ride günlüğüne “benim işim cerrahların işinin bittiği yerde başlıyordu” diye yazacak olan Wood’un Londra’da İngiliz as­kerleri için üstlendiği misyo­nu, Paris’te Fransız askerleri­nin hizmetine sunacaktı.

    Anna Coleman Ladd, Ocak 1918’de dört asistanıyla bir­likte Kızılhaç Portre Maskla­rı Stüdyosu’nu kurdu. Çalışma mekanının “cesur suratsız­lar” diye adlandırdığı gazilerin birbirleriyle tanışıp rahatça sohbet edebilecekleri, hat­ta iskambil oynayabilecekleri sıcak bir atmosfere sahip ol­masına özen gösterdi. Este­tik protez masklar konusunda önemli bir deneyim birikimi olan Wood ile yazışarak ondan teknik ayrıntıları öğrendi ve hemen işe koyuldu. Kısa süre­de Wood’un tekniğini çok da­ha ileri götürecekti.

    Gazilere rehabilitasyon Ladd, işinin savaşta yüzünden ağır yaralanmış askerlere maske yapmakla bitmediğini biliyordu. “Cesur suratsızlar” diye adlandırdığı gazilerin toplum içine çıkmadan önce yeni yüzlerine alışmaları gerekiyordu. Bunu için stüdyosunda, onların kolayca “sosyalleşebileceği” sıcak bir atmosfer yaratmaya özen gösterdi.

    Çalışmasının ilk adımı, tah­rip olmuş yüzün alçı kalıbının alınmasıydı. Ardından Ladd, yaralı askerin yüzünün tamam olduğu eski bir fotoğraftan, o yoksa ayrıntılı bir tariften yararlanarak eksik bölümle­ri ekliyor, bozulmuş kısımla­rı düzeltiyor, yeni bir alçı kalıp hazırlıyordu. Bu kalıba iğne yapraklı ağaçlardan elde edilen bir tür latex olan Sumatra zam­kını dökerek elastik bir mas­ke elde ediyor, onu sıvılaştırıl­mış bakıra yatırıyordu. Verdiği elektrik akımı sayesinde maske bakırla kaplanıyor ve ortaya incecik, hafif ama ömür boyu kullanılabilecek dayanıklılıkta metal bir estetik-protez maske çıkıyordu. Son olarak maskeyi kendi geliştirdiği emaye bir ka­rışımla askerin ten rengine uy­gun olarak boyuyordu.

    Renk tonlarını güneşli bir hava ile bulutlu bir havanın ışık seviyeleri arasındaki orta­lama bir ışığa göre kalibre ede­cek kadar özenli çalıştığından, sonuç çoğunlukla bir “başe­ser” oluyordu. Provalarda ge­rektiğinde kaş, kirpik, sakal ve bıyık eklenerek kullanıma ha­zır hale getirilen Ladd’in ince metal estetik-protez maskları gazilere adeta gerçek yüzlerini armağan ediyordu.

    Savaşın çirkin yüzüne hassas müdahele Ladd, önce savaşta tahrip olmuş yüzün alçı kalıbını alıyor, ardından aynı yüzün hasarsız göründüğü bir fotoğrafa dayanarak ikinci bir alçı kalıp hazırlıyordu. Üst sırada dağılmış yüzlerin, alt sırada ise aynı kişilere ait düzeltilmiş suratların alçı kalıpları görülüyor.

    Anna, neoklasik bir hey­keltraştı. Sanat ve güzellik an­layışı o dönemin prensipleri, oranları ve temaları etrafın­da şekillenmişti. Kariyerinin bir yıl kadar süren bu sıradışı aşamasında savaşın acı izleri­ni taşıyan birçok yüzü, ürettiği masklar aracılığıyla huzurun duru güzelliğini yansıtan ne­oklasik portrelere dönüştür­dü. Gerçek anlamda ne tıp ne de sanat tarihlerinin konusu olan, günümüzde “anaplosto­loji” adı verilen disiplininin alanında o günlerde yarattığı farkın sırrı, sanat formasyo­nunun yanısıra olasılıkla ka­dın duyarlılığıydı.

    Ladd, Paris günlerinde 100 civarında estetik-protez mas­kın üretim sürecini yönetti. Ateşkesi izleyen günlerde, 1919 başlarında Amerika’ya döndük­ten sonra, Paris’te yetiştirdiği yardımcıları çok daha fazlasını üreterek savaşın korkunç yü­züyle mücadeleye devam etti­ler. Savaştan sonra Amerika’da heykel çalışmalarını başarıyla sürdüren Ladd, 1932’de Fran­sa tarafından Légion d’Hon­neur’le onurlandırıldı. 1939’da 60 yaşında Santa Barbara’da öldüğünde, arkasında ben­zersiz bir adanmışlık hikaye­si, bazıları halka açık alanlar­da sergilenen pek çok kıymetli heykel ve “cesur suratsız”ının hayır dualarını bıraktı.

    Önce, sonra Anna Coleman Ladd, Paris günlerinde savaşta yüzü tanınmaz hale gelmiş 100 civarında gaziyi ürettiği masklarla hayata döndürdü. Sonraki yıllarda kendisine Fransa’dan gönderilen çok sayıdaki minnet mektubundan birinde şu ifadeler yer alıyordu: “Sevdiğim kadın artık beni itici bulmuyor, oysa buna hakkı var. Ne de olsa yakında eşim olacak!”

    ANAPLASTOLOJİ NEDİR?

    Alçı kalıptan dijital tasarıma

    Anna Coleman Ladd’in 1. Dünya Savaşı sırasında sınırlı imkanlarla yaptığı işe günümüzde “anaplastoloji” adı veriliyor. Anaplastoloji, eksik ya da bozuk bir anatominin yapay maddeler yardımıyla tamam­lanması veya düzeltilmesiyle uğraşan, sanatla bilimi biraraya getiren bir disiplin. Anasplasto­loji uzmanları bugün yüz pro­tezlerinde çoğunlukla silikon ve akrilik malzeme kullanıyor, maskeleri üç boyutlu bilgisayar programlarıyla tasarlıyorlar. Bunlar vücuttaki yerlerine implantlar ve mıknatıslarla sabitleniyor. Anaplastoloji, Irak ve Afganistan’da yüzlerinden yaralanan askerlerin rehabili­tasyon programlarıyla dünya gündemine gelmişti.

    MODERN SİPER SAVAŞININ ETKİSİ

    ‘Suratsız gazilerin dramı’

    10 milyondan fazla askerin öldüğü, 21 milyon kişinin yaralandığı 1. Dünya Savaşı’nın karakteristiklerinden biri de baş ve yüzleri kolay hedef haline getiren siper savaşıydı. Yetersiz kasklar kafayı bir ölçüde korurken, yüz en savunmasız bölge durumundaydı. Gaz bom­balarının yol açtığı surat travma­larında da müthiş bir artış vardı. İngiltere’de çıkan Social History of Medicine dergisinde 2011’de yayımlanan bir makaleye göre 60.500 İngiliz askeri yüzünden ya da gözünden yaralanmıştı. Fransız ve Alman ordularında da durum pek farklı değildi. Üs­telik ne hekimler ne de sıradan insanlar bu duruma hazırlıklıy­dı. Çoğunlukla basit yaraları onarmaya alışık olan estetik cerrahlar bir anda yarısı kayıp bir yüzü toparlamak gibi zor bir görevle karşı karşıya kalıyor, geleneksel savaşlarda kolunu, bacağını kaybeden askerlere kısmen alışık olan siviller ise bu “suratsız gaziler”i kabullenmek­te güçlük çekiyordu.

  • Ölümcül romantik

    Ölümcül romantik

    İnsanlık kadar eski verem, tarih boyunca en çok can alan hastalık oldu. 1900’lere dek dünyayı kasıp kavuran ve bulaşıcı olduğu bilinmeyen bu illet, 20. yüzyılda geriledi ama yakın dönemde yeniden küresel bir tehdit haline geldi. Ölüme olduğu kadar sanata, edebiyata da damga vuran veremin öyküsü.

    Evrimsel kökeninin yaklaşık 15 bin yıl önceye dayandığı tahmin edilen tüberküloz basili insana ilk kez ne zaman bulaştı bilinmiyor. Hastalıkla ilgili en eski arkeolojik kanıtlar, Doğu Akdeniz’de bir yerleşkede bulunan 9 bin yıllık Neolitik insan kalıntıları ve Almanya’da Heidelberg yakınında bir mezardan çıkartılan 10 bin yaşındaki bir iskeletin omurga kemiklerindeki verem izleri.

    MÖ 3000-2400 tarihlerine ait pek çok Mısır mumyasında da verem bulguları gözlemlenmiş. MÖ 1550’ye ait Ebers papirüsünde ise ayrıntılı verem tarifleri ve tedavi önerileri var. Hastalıktan Eski Ahit’te de bahsediliyor. Antik Çağ’da “phtisis” (sönme) adıyla biliniyordu ve Hippokrates tarafından bulgu ve belirtileri net şekilde tanımlanmıştı. Roma imparatoru Marcus Aurelius’un hekimi olan Galenus, 174 yılında tüberkülozu ateş, terleme ve hemoptizi (kanlı balgam) belirtileriyle tanımlıyor ve temiz hava, süt, egzersiz ve deniz seyahati tavsiye ediyordu; Latincede “consummatio” (tükeniş) olarak adlandırılmıştı. İbn-i Sina 11. yüzyılda El-Kanun fı’t-tıbb adlı eserinde, veremin insandan insana bulaştığını yazmıştı.

    Ölümcül romantik
    157 yıllık sembol fotoğraf Henry Peach Robinson’ın veremden ölmekte olan bir genç kızın son anlarını gösteren 1858 tarihli “Solup Gidiş” (Fading Away) adlı eseri, fotoğraf sanatında bir başyapıt kabul ediliyor.

    Ortaçağ Avrupa’sında veba, tifüs, çiçek ve hatta cüzzam daha yaygındı. Akciğer vereminden ziyade “skrofulus” denen lenf bezi veremi görülüyordu. İngiltere kralı VIII. Henry’nin oğlu VI. Edward 15. yüzyılda veremden öldü. Fransa kralı IX. Charles da bu hastalıktan hayatını kaybetti. Avrupa’da nüfusun artışıyla paralel bulaşma da artıyordu. Rönesans döneminde tüberküloz tüm Avrupa’da bir salgın kasırgası yarattı. 16. yüzyılda tıp alanında reformlar yaparak pozitif bilime ilk adım atan kişi Paracelsus, maden işçilerinde veremin çok daha yaygın olduğunu gösterdi.

    Ölümcül romantik
    Pastör Enstitüsü’nde verem tedavisi için geliştirilen BCG aşı ampulleri dağıtılmak üzere paketlenirken. Paris,1931.

    1600’lere gelindiğinde kalabalık şehirler ve feodal düzen yoksulluğu, salgınları körüklüyordu. Veremin yükselişi sanayi devriminden çok evvel başlamıştı. 18. yüzyılda çalışma koşulları giderek ağırlaşıyor, yoksulluk giderek derinleşiyor, verem salgınları barınma ve beslenme sorunları içindeki savunmasız insan yığınlarını dalga dalga vuruyordu.

    Hastalığın önemli belirtisi yüksek ateş, eski çağlardan beri biliniyordu; 1710’da Alman fizikçi Fahrenheit termometreyi icat etti; fakat yarım metrelik bu cihaz uzun bir süre pratik kullanıma giremedi. Stetoskopun mucidi olan Fransız doktor Laennec, veremli hastaların muayene bulgularını ve ölen hastaların otopsilerinden elde ettiği bulguları 1768’de “Tüberküloz Üzerine İncelemeler” başlığı altında yayınladı (“tüberküloz” kelimesi Latince bir sözcüktü ve ilk kez kullanılıyordu). Kendisini de aynı akıbetten kurtaramayan Laennec 1826’da tüberkülozdan öldü.

    “Beyaz veba” olarak da anılan verem 1800’lere kadar hızla yayılmış, Batı Avrupa’da hemen hemen enfekte olmayan insan kalmamıştı. Ölümlerin %25’inde sebep veremdi. O yıllarda verem Batı Avrupa dışında o derece yaygın değildi; Amerika kıtasındaki epidemiler ise Avrupalıların gelmesiyle başladı ve bu ithal mikroba hiçbir bağışıklıkları olmayan Amerikan yerlilerinde ağır kayıplara sebep oldu.

    Ölümcül romantik
    İngiltere’de verem hastası çocuklar için açılan Stannington Sanatoryumu’nda, 1907-1948 yılları arasında yaklaşık 11 bin hasta tedavi olmuştu.

    Hastalığın yüzyıllardır insandan insana bulaştığı bilindiği halde, bu durum bilimsel anlamda ispat edilemiyordu. Fransız hekim Jean Antoine Villlemin, 1865’te Paris Tıp Akademisi’nde bütün özelliklerini saptayarak ilk kez veremin bulaşıcı olduğunu öne sürdü.

    18. yüzyılda Kuzey Avrupa’da veremin ırsi bir hastalık olduğu sanılıyor, güneyde ise bulaşıcı olduğu düşünülüyordu. Tedavi yöntemleri kimizaman korkunç, kimi zaman ise gülünçtü. Sebebi bilinmeyen hastalık, fırsatçılar için de elbette bir rant yolu oldu ve şarlatanlar türedi. Kan alma, müshil verme, lavman, eter gibi tedaviler uygulanıyordu. Örneğin İngiltere’de ünlü bir hekim Thomas Sydenheim “atla gezinti” tavsiye ediyordu. Fransız İhtilali’nde Lavoisier’nin idamına karar veren Dr. Jean-Paul Marat, kendi adını verdiği, içinde aslında sadece kalsiyum fosfat bulunan özel(!) bir solüsyonu pazarlıyordu Taze insan kanı içme gibi korkunç metodlar bile deneniyordu. Cerrahi tedavi olarak da “pulmoner kollaps” (akciğerin hasta kısmının söndürülmesi) yöntemi uygulanıyordu.

    1859’da Hermann Brehmer tarafından tüberküloz tedavisi için Silezya’nın bugün Polonya sınırları içinde olan Sokolowsko (Gobersdorf ) köyünde ilk sanatoryum açıldı. Temiz hava, iyi beslenme ve dinlenme vaadeden tüberküloz sanatoryumları, 19. yüzyıl sonlarından itibaren tüm Avrupa’da yaygınlaştı. Dünyada ilk verem dispanseri 1887 Edinburg’da Robert Philips tarafından kuruldu. 1899’da Amerika’da deniz seviyesinde ilk verem hastanesi açıldı.

    Ölümcül romantik
    Veremli çocuklar hava kirliliğinden uzak, temiz hava alma prensibine göre tasarlanmış Springfield Açık Hava Okulu’nda öğle uykusunda. İngiltere, 8 Kasım 1932

    19. yüzyıl sonlarına doğru Avrupa’daki en büyük tehdit olan tüberküloz en çok kalabalık şehirleri vuruyordu ve Berlin bir numaralı kurbandı. Yeni doğan her üç bebekten biri veremden kaybediliyordu; 25- 40 yaş aralığında ölen her iki kişiden birinde sebep veremdi. Hastalık dışarıdan geliyor ve kişiden kişiye bulaşıyordu; oysa o zamana kadar, bu hastalığa insan vücudunun kendi hücrelerinin bozulmasının yol açtığına inanılıyordu.

    1870-1871 Prusya-Fransa savaşında askerlerin yaralarındaki mikrobik etkenleri bulan ve 1876’da şarbon mikrobunu keşfeden Dr. Robert Koch (1843-1910), 1880’de Berlin’de Kraliyet Sağlık Dairesi Bakteriyoloji Laboratuvarı direktörlüğüne getirildi ve çalışmaları için gerekli metodolojiyi burada geliştirdi. Dr. Koch hastaların ifrazatından alınan materyalde mikroskop altında tüberküloz bakteri- sini gösterdiği gibi, aynı materyalden bir deney tüpünde üretmeyi ve deneysel olarak hastalık bulaştırdığı hayvanlarda da aynı mikroorganizmayı göstermeyi başardı. Dr. Koch, 24 Mart 1882’ de tüberküloz basilini bulduğunu ilan etti. Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) daha sonra bu tarihi dünya tüberküloz günü ilan etmiştir. Koch 1905’te Nobel ödülüne layık görüldü.

    Ölümcül romantik
    Dr. Robert Koch Alman biliminsanı 1882’de tüberküloz basilini buldu ve hastalığın bulaşıcı olduğunu kanıtladı.

    Aslında 20. yüzyılın başlarında tüberküloz hızla gerilemişti; ancak 1. Dünya Savaşı ile yeniden alevlendi. Bu arada, 1895’te X Işınları verem teşhisinde çığır açmış, özellikle orduda röntgen taramaları başlamıştı. 1921’de Paris’te Pasteur Enstitüsü’nde Calmette ve Guérin isimli araştırmacılar verem aşısını geliştirdiler. Hastalık yapma potansiyeli olmayan verem mikroplarından yapılan bu aşı, BCG (Bacille Calmette Guérin) olarak bilinir. Aynı yıl Paris’te tüberkülozlu annelerden doğan 600 bebek BCG ile aşılandı ve bu bebeklerden hiçbiri daha sonra hastalanmadı. 1943’te PAS, 20 Kasım 1944’te Amerika’da Selman Waksman tarafından Streptomisin, 1952’de İsoniasid-INH, 1957’de Rifampicin… peş peşe etkili antibiyotikler bulundu; onların kullanıma girmesiyle üçlü tedavi standart haline geldi, tedavi süresi 18-24 ay olarak belirlendi.

    50’li yıllara gelindiğinde verem artık büyük ölçüde tedavi edilebiliyordu. 60’lı yıllarda tüberküloz artık kesin olarak tedavi edilebilir bir hastalıktı; hastalar ayakta tedavi olabiliyordu, tedavi süresi de bir yıla düşmüştü. 80’li yıllarda tedavi 3 aya kadar indirildi ancak tekrarladığı anlaşılınca yeniden 6-12 aya uzatıldı. Sonuçta verem önemli bir hastalık olmaktan çıktı ve bütün dünyada görülme oranları azaldı. Özellikle gelişmiş ülkelerde tamamen kontrol altına alındı.

    Ölümcül romantik
    Tedaviye dirençli verem 20. yüzyıl sonlarında tekrar tehdit oluşturmaya başlamış, WHO küresel çapta acil durum ilan etmişti.

    20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, tüberküloz beklenmedik şekilde yeniden yükselişe geçti. Dünya Sağlık Teşkilatı 1993’te tüberkülozun yeniden bir küresel tehlike olmaya başladığı gerekçesiyle “acil durum” ilan etti. Bugün veremin geri dönüşünde başlıca üç sebep üzerinde duruluyor: Önemsememe, bakterinin ilaçlara direnç geliştirmesi ve bağışıklık sistemini baskılayan bir virüs olan HIV. Ayrıca BCG aşısının yalnızca çocukluk çağında koruyucu etkisi var; yetişkinlerin akciğer tüberkülozunda etkili bir koruyuculuğu söz konusu değil.

    Bugün dünya nüfusunun üçte birinin mikropla karşılaşmış olduğu tahmin ediliyor, bunların %10’unda da gelecekte hastalık görülmesi bekleniyor. Her yıl %95’i az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere 8 milyondan fazla yeni verem hastası diğerlerine katılıyor. Doğru tedaviyle %95 oranında iyileştirilebilen verem, hastalar ideal tedaviyi alamadıklarından dünyada yılda 3 milyon civarında can kaybına neden oluyor. Tedavi edilmeyen bir tüberküloz hastasının her yıl 10-15 kişiye hastalık bulaştırdığı göz önüne alınırsa, veremin ne kadar büyük bir küresel tehdit haline geldiği daha iyi anlaşılabilir.

    ROMANTİZM VE MELANKOLİYLE İÇİÇE

    Sanat ve edebiyat: Veremli, verimli bir alan

    Ölümcül romantik
    Ünlü besteci Frederic Chopin vereme yakalanmıştı.

    Verem 18. ve 19. yüzyıl boyunca romantizm akımıyla özdeşleşti, sanat eserlerine esin kaynağı oldu, melankoliyi ve naif sanatçı ruhunu besledi. Mutsuz aşklar ve duygusal fırtınalar veremin sebebi sayıldı; Bronte kardeşler, Jane Austen gibi kendileri de verem olan Viktorya çağının romancıları için popüler bir temaydı. Moliere, Charlotte Bronté, Franz Kafka hastalığın ünlü kurbanlarından birkaçıdır. Thomas Mann, sanatoryumda geçen Büyülü Dağ romanıyla, verem temasını zirveye taşıdı.

    Stowe’un Tom Amca’nın Kulübesi, Dickens’ın Nicholas Nickleby’si, Erich Maria Remarque’ın Üç Arkadaş’ı, Dostoyovski’nin Suç ve Ceza’sı, dünya edebiyatında öne çıkan en “veremli” eserlerdir. Yine çok sayıda ünlü yazar, veremin kurbanı oldu. Resim sanatında Boticelli, Rembrandt, Munch, Van Mieghem ve Monet, hastalığı konu alan ölümsüz yapıtlar bıraktılar. Veremden muzdarip en ünlü kompozitör ise muhtemelen Chopin’dir. İyileşme ümidiyle George Sand ile birlikte batı Akdeniz adalarına gitmiştir. Keman virtüozu Paganini ve kompozitör Felix Mendelsson da verem hastasıdır.