Kategori: Tıp Tarihi

  • Erkek egemenliğinin kalesi açıldı kadına tıp fakültesi

    Erkek egemenliğinin kalesi açıldı kadına tıp fakültesi

    Ebeler mesleki eğitim almaya 1842’de, hemşireler ise 1908’de başlamışlardı. Ancak hekimlik mesleği, “iffet ve ahlak” değerlerini zedeleyeceği gerekçesiyle kadınlara uygun görülmüyordu. Eylül 1922’de Tıp Fakültesi’ne kabul edilen ilk 10 kız öğrenciden 6’sı 1928’de stajlarını tamamlayarak okulu bitirecek, arkalarından gelenlere ilham kaynağı olacaktı.

    Kadınların yükseköğ­renimi, 2. Meşrutiyet yıllarında yenilikçilerle gelenekçiler arasındaki en mü­him tartışma konularından biri olmuştu. Maarif Nâzırı Ahmet Şükrü Bey’in (1875-1926) döne­minde, kadınların yükseköğ­renim görebilmelerinin yolları aranmaya başlanmış, 7 Şubat 1914’te başlatılan “Hanımlara mahsus serbest dersler” ile kadınlar ilk defa Darülfünun konferans salonundan içeri adım atmıştı.

    Serbest derslerden yararla­nan Darülmuallimat (kız öğret­men okulu) mezunları, bununla yetinmemiş, Maarif Nezareti’ne başvurarak kadınlara yükse­köğrenim imkanı sağlayacak bir İnas (Kadınlar) Darülfünu­nu talep etmişlerdi. O dönemde kız liseleri ve öğretmen okulla­rında kadın öğretmen ihtiyacı artıyordu. Bunun da etkisiyle, serbest dersler kaldırılarak 12 Eylül 1914’te Eminönü’n­de bulunan Zeynep Hanım Konağı’nın bir bölümünde İnas Darülfünunu açıldı. Dersleri Darülfünun hocalarının verdi­ği okulun edebiyat, riyaziyyat (matematik) ve tabiiyat (doğa bilimleri) olmak üzere üç şubesi vardı ve öğrenim süresi üç yıldı. Ancak bu girişimin, kadınlar ile erkeklere eşit dü­zeyde eğitim imkanı sağlama hedefinden epeyce uzak kaldığı çok geçmeden anlaşıldı.

    image-10
    1924 yılında Tıp Fakültesi’nde okuyan kız öğrenciler bir arada.

     1. Dünya Savaşı yıllarında, Batı’daki birçok ülkede olduğu gibi Osmanlı kadınları da erkeklerin cepheye gitmesi üzerinde ev dışında uğraşlar edinmiş; toplumda eskiye kıyasla daha aktif bir rol üstlenmeye başlamışlardı. Bu ortamda cinsiyete dayalı bir ayrımın giderek anlamını yitirdiğinin farkında olan İnas Darülfünunu öğrencileri, başlarında Şükûfe Nihal Hanım’la birlikte Maarif Nazırı’nı ziyaret ederek erkeklerle aynı sınıflarda ders görmeyi istediklerini bildirdiler. Tedrisât-ı Âliyye Müdürü Ali Reşad, erkek ve kız öğrencilerin aynı hocalardan aynı mekanda ders görmelerinin kabul edildiğini, ancak sabahları erkek öğrencilere, öğleden sonraları kız öğrencilere ders verileceğini beyan etti. Böylece 1919’da İnas Darülfünunu, Darülfünun’a bağlandı, fakat kız-erkek ayrımı ortadan kalkmamış oldu. 

    Bir yandan erkek ve kız öğrencilerin ayrı saatlerde de olsa aynı çatı altında ders görmeleri eleştirilerin hedefi olurken öbür yanda karşı çıkışlara rağmen bazı dersler, hocaların inisiyatifiyle karma yapılmaya başlanmıştı. Yenilik yanlısı çevreler ise gerçek anlamda karma eğitime geçilmesi gerektiğini dile getiriyordu. Sakarya Savaşı’nın devam ettiği 16 Temmuz 1921’de Ankara’da toplanan Maarif Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa’nın erkek ve kadın öğretmenlerin ayrı oturmalarına karşı çıktığı da duyulmuştu. Kız öğrenciler artık açıkça ikili öğrenimi protesto ediyor; erkek dershanelerinde ders dinleyerek İnas Darülfünunu’nun fiilen sonunu getirmiş oluyorlardı. 

    Bunun resmiyete dökülmesi ise, Darülfünun profesörler kurulunun (Meclis-i Müderrisin) dönemin rektörü (Müdür-i umumî) Babanzade Ahmed Naim’in muhalefetine rağmen oybirliğiyle karma eğitim kararı almasıyla oldu. 16 Eylül 1921’de İnas Darülfünunu resmen kapatılarak 1921-1922 ders yılından itibaren Edebiyat, Fen ve Hukuk fakültelerinde karma eğitime geçildi. 

    84-87 TIP TARIHI
    Türkiye’nin ilk kadın doktoru Safiye Ali, tıp eğitimini yurtdışında almıştı. Fotoğrafta Besim Ömer Paşa ile Dortmund’daki muayenehanesinin önünde… 

    Tıbbiye’de ilk kadınlar 

    İstanbul Darülfünunu kız öğrencileri kaydetmeye başlasa da Tıp Fakültesi halen yalnızca erkek öğrencilerle derslere devam ediyor; hekim olmak isteyen genç kadınlar bunu ancak yurtdışında tıp eğitimi alarak yapabiliyorlardı. 1915’te İzmirli Suat ve Süeda hanımlar Cenevre Tıp Okulu’na (Ecole de Médecine); 1916’da Safiye Ali Almanya Würzburg Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne; 1918’de Bedriye Veysi Münih’e, 1919’da Fatma Reşit Boston Tufts Üniversitesi’ne ve Hayrünnisa Ataullah Londra Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne gitmişlerdi. 

    84-87 TIP TARIHI-1
    1923’te bir grup Tıbbiyelinin birlikte çektirdiği hatıra fotoğrafında kadın öğrenciler de var.
    84-87 TIP TARIHI-3
    Müfide Küley, Tıp Fakültesi’ne kadın öğrenci alınmadığı için biyoloji okumak zorunda kaldı. 1921’de Tıp Fakültesi’ne başvurdu ancak erkek hocaların şikayetiyle derslere alınmadı. 1922’de ise mücadelesi sonucunda dersleri takip edebildi. 

    Oysa yabancı uyruklu kadın hekimler sınavsız olarak mesleklerini icra edebiliyorlardı. Sıhhiye Müdür-i Umumisi Dr. Adnan Adıvar’ın sadarete başvurmasıyla, 1917’de Sıhhiye Meclis-i Umumisi “Osmanlı kadınların hekimlik yapmalarında sakınca olmadığı”na dair bir karar almış ve bu karar Muallim Mecmuası’nın 15. sayısında duyurulmuştu. Fakat Tıp Fakültesi’ne kaydolmak için başvuran sekiz kız öğrenci, karara rağmen, geri çevrilmişti. 

    84-87 TIP TARIHI-5
    Dr. Besim Ömer Paşa’nın Tıbbiye’ye kaydettiği ilk üç kadından biri olan Dr. İffet Naim Onur, Halk İçin Hekim Öğütleri adlı kitabın yazarlarındandı.

    O günlerde İstanbul’da Amerikan Kız Koleji müdürü Dr. Mary Mills Patrick de kolejin içinde bir tıp fakültesi açılması için uğraşıyordu. Mükerrer girişimleri sonucunda, New York Columbia University College of Physicians and Surgeons programı örnek alınarak kurulan Department of Medicine Constantinople Women’s College, 1920’de eğitime başladı. 1921- 1922 öğretim yılında Hamdiye Abdürrahim ve Sabiha Süleyman burada tıp eğitimine başladılar. Türkiye’de kadınların tıp eğitimi almalarını sağlayan bu ilk akademik kurum, yabancıların yüksek öğretim kurumu açmalarını engelleyen 3 Mart 1924 tarihli Tevhidi Tedrisat Kanunu ile kapanacaktı. 

    84-87 TIP TARIHI-7
    1922 Eylül’ünde Dr. Besim Ömer Paşa’nın teşebbüsüyle Haydarpaşa Tıp Fakültesi’ne kaydedilen ilk kadın öğrencilerden Dr. Suat Rasim hakkında bir gazete haberi… 

    Diğer taraftan kadınların Tıbbiye’ye girmesine karşı kampanyalar da düzenleniyordu. Bu kampanyalar sonucunda Sıhhiye Meclisi, kadınların hekim olamayacaklarına dair bir mazbata çıkardı. Tıp tahsilinin kadınların “iffet ve ahlak” değerlerini zedeleyeceği, erkek hastaları muayene etmelerinin ve anatomi diseksiyonlarına katılmalarının uygun olmadığı, tahsil görseler dahi kadınların evlenip aile kurduktan sonra mesleğe devam etmeyecekleri düşünülüyordu. 

    Besim Ömer Paşa’nın 1921’de Tıp Fakültesi’ne kız öğrenci alma teşviki, Akil Muhtar tarafından engellenmiş, sadece kadınların eğitim aldığı bir Tıbbiye Mektebi açılmasına da imkanların yetersizliği nedeniyle karşı çıkılmıştı. Besim Ömer Paşa’nın kararlılığıyla ilk üç kız öğrenci Müfide Kazım, Sabiha Süleyman ve İffet Naim’in ardından gelenlerle birlikte Eylül 1922’de Tıp Fakültesi’ne kabul edilen 10 kız öğrenciden 6’sı 1928 yılında Gülhane’deki stajlarını da tamamlayarak mezun olacaklardı. Öğrencilerden üçü okuldan ayrılmış, biri ise tüberkülozdan hayatını kaybetmişti.  

     İlk kadın doktorlar: Yolu açan öncüler…

    Tıp Fakültesi’nden içeri giren ilk kadınlar, imza attıkları başarılarla arkalarından gelen diğer kadınlara örnek oldular, inatları-emekleriyle isimlerini tarihe yazdırdılar.

    84-87 TIP TARIH4
    Fatma Müfide Küley (1899-1985)

    Müfide Kazım (Küley) (1899-1985) Sakız’da doktor bir babanın kızı olarak doğan Müfide Kazım Hanım, Tıp Fakültesi’ne kız öğrenci alınma­dığı için Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü’ne başladı, bir yandan da Kimya Bölümü’ne devam etti. Darülfünun’da kız ve erkek öğ­rencilerin birlikte ders görmeye başlamalarından cesaret alarak 1921’de tekrar Tıp Fakültesi’ne başvurmuş ama Akil Muhtar’ın fakülteye kız öğrencilerin alın­masına karşı olması nedeniyle engellenmişti. 1922’de tıp eğitimine başlayabilen Müfide Kazım, 1928’de mezun oldu. 1933’de Dahiliye ihti­sasını bitirdikten sonra, Kadıköy’de bir muayenehane açtı. Mart 1943’te doçentliğe, 1953’te de profesörlük kadrosuna atandı. 1963’te İç Hasta­lıkları Kliniği’nde Gastroenteroloji bölümünü kuran Dr. Müfide Küley, 1973’te emekli oldu. Adı, 2003’te İstanbul’da bir sokağa verildi.

    Sabiha Süleyman (Sayın) (1903- 1984) 1920’de Kız Muallim Mektebi’ni bitiren Sabiha Süleyman Hanım, Çamlıca Sultanisi’nde beden eğiti­mi öğretmenliği yapıyordu. 1922’de Amerikan Kız Koleji Tıp Okulu’nda başladığı tıp eğitimini, İstanbul Tıp Fakültesi’nde sürdürdü ve 1928’de mezun olduktan sonra çocuk klini­ğinde gönüllü asistanlığa başladı. 1929’da bir kadın hekim olarak ilk kez “maaşlı kadro” aldı. Pediyatri uzmanlığını 1932’de tamamlayarak, 1934- 1941 arasında İzmir Karşıyaka Çocuk Yuvası başhekimi olarak çalıştı. Dr. Sabiha (Süleyman) Sayın, 1962’de emekli olana kadar sürdürdüğü Üsküdar Sağlık Merkezi Başhekimliği göreviyle Dünya Sağ­lık Örgütü tarafından takdirnameye layık görüldü.

    84-87 TIP TARIHI-6
    İlk kadın operatörümüz İffet Naim Onur (1906-1995)

    İffet Naim (Onur) (1906-1995) 1906’da Çanakkale’de doğdu; 1922’de Tıp Fakültesi’ne girdi. 1928’de mezuniyetin ardından Haydarpaşa’da önce jinekoloji ve doğum alanında uzmanlık eğitimi aldı; ardından cerrahi dalındaki eğitimini 1933’te tamamlayarak 1936-1938 arasında Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde çalışma­ya devam etti. Daha sonra özel olarak çalışmaya devam eden, Türk Ortopedi ve Travmatoloji Şirürjisi Derneği kurucu üyelerinden olan Dr. İffet (Naim) Onur, 1981’de Société Internationale de Chirurgie’nin “Emeritus üyesi” seçildi. Ulusal Cerrahi Derneği’den 1982’de “onur ödülü” alan ve ayrıca İstanbul’da kurulan bir ilkokula da adı verilen Dr. İffet Onur, 23 Mart 1995’te İstan­bul’da hayata veda etti.

    Hamdiye Abdürrahim (Rauf) Maral (1895-1975) 1914’te Bursa Amerikan Kız Okulu’nu bitirdikten sonra, İstan­bul ve İzmir’de matematik öğret­menliği yaptı. 1921’de Amerikan Kız Koleji Tıp Okulu’na giren ve 1922’de İstanbul Darülfünun Tıp Fakülte­si’ne geçen Hamdiye Abdürrahim, 1928’de mezun olduktan sonra dermatoloji, fizik tedavi ve radyo­terapi üzerine uzmanlık eğitimleri aldı. İlk Türk kadın dermatolog olan ve Kadıköy’deki özel muayeneha­nesinde mesleğine devam eden Dr. Hamdiye Maral hekimlik mesleğinin yanısıra 50 yıl boyunca öğretmenlik de yapmıştı. 1975’te hayata veda etti.

    Suat Rasim (Giz) (1903-1980) İstanbul Kız Öğretmen Okulu 1920 mezunu bir öğretmen olan Suat Raim Hanım, Tıbbiye’ye ilk kaydolan öğrencilerden biri oldu ve öğrenimi boyunca öğretmenlik yapma­ya devam etti. Mezun olduktan sonra Haseki Nisa Hastanesi’nde cerrahi asistanlığına başladı. Genel cerrahi uzmanlığını kazandıktan sonra 1931’de İstanbul Şişli Etfal Hastanesi’ne atandı; “Operatör Muavinliği” unvanı ile Türkiye’nin ilk kadın cerrahı oldu; aynı zamanda Şişli Etfal Hastanesi’nin tek kadın uzman hekimiydi. 1936’da Heybe­liada Sanatoryumu’nda kurulan Toraks Cerrahi Servisi’nde, bu dalın Türkiye’deki ilk uzmanı olarak 9 ay çalışmış ve ameliyathanesini kurmuştu. 1937’de özel klinik sahibi ilk kadın hekim olarak yine tarihe geçmişti. 1968’de emekli olana kadar çalışmaya devam eden Dr. Suat (Rasim) Giz, 3 Temmuz 1980’de İstanbul’da hayata veda etti.

    Fitnat Celal (Taygun) (1898 -1985) 1928’de Tıp Fakültesi’nden mezun olan Dr. Fitnat Celal, Haseki Nisa Hastanesi’nde başladığı cerrahi uzmanlığı eğitimini 1933’te tamam­ladı ve “Birinci Sınıf Emraz-ı Hariciye Mütehassısı” unvanını aldı. 1937’ye kadar Aydın’da, Artvin ve Ergani Ba­kır İşletmelerinin sağlık kuruluşla­rında genel cerrah olarak çalıştı. An­kara’da Keçiören Çocuk Yuvası’nın hekimliğini yaptı. Zonguldak’ta Ereğli Kömür İşletmeleri’nin Sağlık Teşkilatı Hastanesi’nde 1946-1958 arasında operatörlük yapan Dr. Fitnat (Celal) Taygun, 1958’de İstan­bul’a dönüşünün ardından emekli oldu. 26 Şubat 1985’te İstanbul’da hayata veda etti.

  • ‘Muayyen günler’ kuralı: Adı yok ama tabusu çok

    Kimileri onu zehirli kabul etmiş; kimileri mitleştirmiş, iyileştirici özellikler atfetmiş. Kimileri sözde koruma amacıyla, kimileriyse lanetli kabul ettiğinden “misafiri gelen” kadınları toplumun dışına itmiş. Menstrüasyon bahsediyoruz! Bugün bile adı anılmaktan imtina edilen, toplumun yarısının doğal bir fonksiyonu olmasına rağmen nedense konuşulmayan regl ve tarihin satıraralarında bile kendine yer bulamayışı…

    Dünya nüfusunun yarısı, insanlık tarihinin baş­langıcından bu yana her ay düzenli olarak regl olu­yor. Buna rağmen bu biyolojik sürecin tabulaştırılması, gizli tutulması gereken ayıp bir şey sayılması nedeniyle dünyanın dörtbir yanındaki kadınlar bu­gün bile ayrımcılığa uğramaya, “kirli” kabul edilmeye, kendile­ri ve çevreleri için tehdit olarak görülmeye devam ediyor.

    Bu ayrımcılığın son dönem­de Türkiye’de artan fiyatlarla birlikte daha da çok konuşul­maya başlanan bir yüzü de “regl yoksulluğu” olarak tezahür edi­yor. Regl yoksulluğu, regl dö­nemlerinde kişilerin kullanmak zorunda oldukları ürünlere eri­şim sıkıntısı yaşaması anlamına geliyor. TÜİK verileri, hijyenik ped fiyatlarının geçen yıla kı­yasla neredeyse iki katına çıktı­ğını gösterirken, Derin Yoksul­luk Ağı’nın İstanbul’da yaptığı bir araştırmaya göre, açlık sını­rındaki ailelerin % 82’si hijye­nik pede erişemediğini söylüyor. Mevsimlik tarım işçileri, mülte­ciler ve büyük kentlerin yoksul kesimlerinde yaşayanlar, regl yoksulluğundan en çok etkile­nen kişilerin başında geliyor.

    Mart sonunda yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararı’yla menstürel ürünlerdeki KDV’nin % 18’den % 8’e düşürülme­si olumlu bir gelişme olsa da, karar metninde “hijyenik ped ve tampon” kelimeleri yerine “Türk Gümrük Tarife Cetve­li’nin 9619.00 pozisyonunda yer alan mallar” gibi şifreli bir ifa­denin kullanılması da Türki­ye’de halen “regl” ile bağlantılı konuların alçak sesle konuşul­ması gerektiği algısının devlet katında dahi ne kadar güçlü ol­duğunun bir göstergesi oldu.

    ‘Hayatın en birinci zevki’ Femil İsmet Laboratuvarı tarafından 1930’lu yıllarda piyasaya sürülen Femil âdet bezleri ve 50’lerde piyasaya sürülen ağrı kesici Opon’un reklamları…

    Tarih boyunca regl korkusu

    Regl olmak bazı kültürler tara­fından mitleştirilmiş; bazıla­rı ona büyülü, iyileştirici güçler atfetmiş; bazıları ise hastalık ve zayıflıkla ilişkilendirmişti. Bir kültür zehir olduğuna hükme­derken bir diğeri ilaç gözüyle bakmıştı. Belki de hasta ya da yaralı olmayan bir kadının bir anda kanamaya başlaması, tam anlaşılamayan, muğlaklık barın­dıran her şeyde olduğu gibi te­kinsiz sayılmıştı. Üstelik tehlike yalnızca regl olan kişiye değil, tüm topluma yönelik sayılmış; dolayısıyla bu tehditten korun­mak için çeşitli kurallar gelişti­rilmişti.

    Antik Yunan uygarlığın­da “âdet kanı”, kadının sağlığı­nı ve dengesini koruması için vücudundan atması gereken zehirli bir madde olarak görü­lürdü. “Kötü kan”, kirli ve utanç vericiydi… Roma döneminde ise, Gaius Plinius Secundus’un Naturalis Historia adlı kita­bında “Âdet kanıyla temas yeni şarabı ekşitir, dokunduğu ekin kısır olur, bahçelerdeki tohum­lar kurur, ağaçların meyveleri dökülür, arılar ölür, bıçak kör­leşir, bronz ve demir hemen paslanır ve havayı korkunç bir koku kaplar” yazıyordu. Bu an­layış yüzyıllar boyunca nesilden nesle, coğrafyadan coğrafyaya aktarıldı.

    Hıristiyanlık ve İslâmiyet’in doğuşundan önce Tevrat’ta, Yahudi kadınların âdet günle­rindeki davranışlarını kontrol etmek için yasalar konmuştu. Bu yasalar Batı Hıristiyanla­rı arasında da 6. yüzyıla kadar uygulandı. O dönemde regl olan kadının kiliseye girmesi ve ce­maate katılması yasaktı. Ta ki 596 yılında İngiltere’deki Ka­tolik Kilisesi’nin ilk piskopo­su Augustine, Papa’ya yazdığı bir mektupta işin aslını sora­na kadar… Papa Büyük Gregory, yazdığı cevapta, kadının âdet zamanlarında kiliseye girmesi­nin yasak olamayacağını, çünkü doğanın işleyişinin günah kabul edilemeyeceğini kesin bir dille bildirmişti. Böylece Batı Hıristi­yan kiliselerinde, regl olan kişi­lerin kutsal alana girmesine ve ayine katılmasına ilişkin yasak geçersiz kılındı ve ondan sonra bu durum devam etti.

    Müslüman toplumlarda da regl olmak, kirlilik ve hastalık alanına yerleştirmiş; kadınların muayyen günlerinde camiye git­mesine, Kuran’a dokunmasına izin verilmemişti. Regl olmayı “kirlenmek” olarak gören diğer kültürler gibi, İslâm’da da mens­trüasyon sırasında temas edi­lenler “murdar” oluyordu.

    Menstrüasyonu zehirli gö­ren toplumların yanında, büyü­lü ve iyileştirici kabul eden; epi­lepsi, inatçı ağrılar, gut, çıban, siğil, ülser ve hatta nazarı iyi­leştirecek, vebadan koruyacak iksirlerde kullanan toplumlar da vardı. Ortaçağ döneminde âdet görmenin dölleme kapasitesinin açık bir işareti olduğu hissedil­miş, Salerno okulunda mens­trüasyonun kadının ruh hâlini düzenlediği savunulmuştu. Öte yandan Ortaçağ Avrupası, regl olmanın “tahılların çimlenme­sini engelleyeceğinin”; âdet gö­ren bir kadının yakında olması durumunda hasta kişilerin kö­tüleşeceğinin de düşünüldüğü dönemdi.

    19. yüzyılın sonlarına gelin­diğinde ise regl olmak bir nevi “sakatlık”, fiziksel bir “hastalık” ve duygusal denge sağlamanın önünde bir engel olarak tanım­lanıyordu. Bu nedenle kadınla­rın evin içinde olmaları gerek­tiği, eşit haklara sahip olmayı akıllarından geçirmeyecekleri düşünülüyordu. Onlar anne, ba­kıcı ve ev hanımı olarak kalma­lıydılar.

    Yeni asrın modern satıcısı 1938’in son aylarında yayımlanan 1939 Togo Albümü’nde usta karikatürist Togo’nun çizgileriyle “Femilci Kâzım Can”.

    Hijyen devrimi

    Her ne kadar regl, etrafında­ki tüm önyargılar ve hurafeler­le hiç görülmemesi, duyulma­ması, uzak durulması gereken alana sıkıştırılmak istense de, kaçınılmaz bir biyolojik gerçek olarak tarih boyunca yönetil­mesi gereken bir durum olmaya devam etti. Kadınların üreme sağlığı her zaman mahrem bir konu olageldiği için, geçmişte regl dönemlerinin nasıl geçi­rildiğiyle ilgili tarihsel kayıtla­ra ulaşmak oldukça güç. Ebelik kitaplarından çocuk yetiştirme rehberlerine, elitlerin günlükle­rinden mektuplarına zaman za­man cinsellik, üreme ve çocuk sahibi olmakla ilgili ulaşılabilen ipuçları, konu regl olduğunda iyice kısırlaşıyor. Hayatın bu ka­dar içinden bir konu, belli ki ta­rihe kaydedilecek kadar önemli görülmemiş. Yüksek ihtimalle regl döneminde ne yapılacağıyla ilgili bilgiler, kağıt üzerine geçi­rilmeden kadınlar arasında ku­laktan kulağa yayılmış.

    Tarihsel kayıtların yoklu­ğunda, eski dönemlere ilişkin elimizde yalnızca varsayımlar var. Bunlardan biri Antik Mı­sır’da kadınların regl dönem­lerinde tampon kullandığı yö­nünde. Tabii papirüs liflerinden yapılmış olabilecek bu tampon­ların, bugün bildiklerimizle ilgi­si yok. Bir başka varsayım, sargı bezi benzeri bir kumaşa sarıl­mış talaş kullanmış olabilecek­lerini öne sürüyor. Ortaçağ’da ise diş ağrısından yoğun geçen regl dönemlerine birçok durum­da kurbağa kaynatılarak yapılan bir ilacın kullanılmış olabileceği tahmin ediliyor.

    Tarihin bu daha karanlık dö­nemlerini arkada bırakan geliş­me, 1921’de ilk defa tek kulla­nımlık bir menstrüasyon ürünü olan Kotex’in, ABD’de eczane raflarına girmesi. Kotex, 1. Dün­ya Savaşı sırasında yaralanma­lardaki kanamalara karşı tıbbi bandaj olarak kullanılmak üzere geliştirilmiş, yüksek emici ni­telikte bitkisel bir malzemeden (cellucotton) yapılmıştı. Onu ilk keşfeden ise hemşireler olmuş­tu. Bir başka devrim olan tam­pon ise bale ve spor müsabaka­ları gibi yoğun efor gerektiren ve gözönünde yapılan aktivite­lerde regl dönemleri için hijye­nik kontrol arayışları sonucun­da 1930’larda geliştirilmişti.

    Tamamen yerli üretim Gripin’in 1950’lerdeki reklamları regl ağrısı çeken kadınları da hedefliyordu.

    Yeni hijyenik ürünler, kul­lanılıp atılabilir nitelikteydi ve hayata aktif olarak katılmanın yolu tek kullanımlık bu ürünler­den geçiyordu. Eski kısıtlayıcı yöntemlerden ve eve kapalı kal­maktan kurtulan kadınlar daha aktif, daha üretken ve elbette daha mutlu olacaklardı. Ancak bunu devam ettirebilmek için, yıllar boyunca her ay satın al­mak zorunda oldukları bir ürü­ne de mahkum hâle gelmişlerdi.

    Zamanla tek kullanımlık hij­yenik ürünler çok daha kolay ulaşılabilir hâle geldi. Daha faz­la kadının eğitim ve iş hayatına katılmasına, işlerin kesintisiz devam etmesine izin veren bu ürünler artık kadınlar tarafın­dan neredeyse gıda ve barınma ihtiyacı kadar elzem görülüyor­du. Ancak yine de utanç verici bulunduğundan olabildiğince gizli ve görünmez kalması ge­rektiği fikri, üreticilerin bütün pazarlama çalışmalarını ürünle­rinin “ne kadar emici” olduğu­nu anlatmak üzerine kurması­na neden oldu. 1974’te “tarihin en kötü tamponu” olarak anılan Rely’ın piyasaya sürdüğü “sü­per emici tampon” bu takıntının son noktalarındandı. Karboksi­metilselüloz (CMC) ve sıkış­tırılmış boncuklar gibi sente­tik malzemelerden yapılmış bu tampon, kendi ağırlığının 20 katı sıvıyı emebiliyordu. Ayrıca sızıntı yapmaması için “çiçek gibi” açılıyordu. Her şey iyi gi­diyordu; ta ki 1980’lerde nere­deyse bir salgın hâline gelen ve ölümle sonuçlanabilen “Tok­sik Şok Sendromu” vakalarına kadar… Doktorlardan oluşturu­lan “Görev Gücü”, bu vakalar­daki artışın Rely tamponlarda kullanılan sentetik materyallere bağlı olduğunu kanıtladı. Rely o kadar emiciydi ki, çıkartılırken vajinanın iç duvarlarındaki de­riyi de yırtıyordu.

    Hurafeler yığını

    Bugünün dünyasında da mens­trüasyona dair sosyokültürel yo­rumlar ve tabular büyük çeşit­lilik göstermeye devam ediyor. Menstrüasyona ilişkin halen sü­ren “kirli ve ayıp” algısı konuyla ilgili araştırmaları, geliştirilen ürünleri, bu ürünlerin fiyatları­nı olduğu kadar cinsiyete dayalı kısıtlamaları da etkilemeye de­vam ediyor. 1930’larda Batılı bi­liminsanları, âdet gören kadın­ların vücutlarının bir tür zehir olan “menotoksinler” ürettiğini tasavvur ediyorlardı. Bugün de benzer inanışlar devam ediyor. Bazı topluluklar, kadınların âdet sırasında kirlilik ve talihsizlik yayabileceğine inanıyor. Kadın­ların âdet döngüleri nedeniyle fiziksel ve duygusal kapasitele­rinin azaldığı yanılgısı ayrımcı­lığa yol açıyor ve toplumsal cin­siyet eşitsizliğini derinleştiriyor. Kadınlar, menstrüasyonla ilgili aşağılayıcı yorumlarla karşıla­şabiliyor ve belirli sosyal roller­den dışlanabiliyorlar.

    Batı Nepal’de, âdet dönem­leri boyunca kirli kabul edilen kadınlar, bu süre zarfında evle­rinden bir barakaya sürgün edi­liyor; âdet gören kadınların ko­lektif gücü azaltacağına inanılan Etiyopya kırsalında ise köyün dışında bulunan bir kulübede 7 gün kalmaya zorlanıyorlar. Türk Dil Kurumu sözlüğünde bugün dahi “kirli” kelimesinin karşı­lığı olarak “Aybaşı durumunda bulunan (kadın)” açıklaması ge­çiyor. Ayrıca regl olan çocukla­ra tokat atmak, okuldan almak, artık evlenmeye hazır oldukları­nı düşünmek, hijyenik ürünle­ri gözönünde satmamak, gazete kağıtlarına sararak, siyah po­şetlere koyarak vermek, ayrı bir odada uyumalarını istemek ya da mutfağa girmelerini, yemeğe dokunmalarını engellemek gibi âdetler de sürdürülüyor.

    Dünyanın birçok yerinde menarş (ilk regl) çocukların cin­sel aktiviteye hazır olduğunun bir göstergesi gibi algılanıyor ve bu yanlış algı onları bir dizi su­istimale karşı savunmasız bıra­kıyor. Oysa âdet görme biyolojik doğurganlığın bir göstergesi ol­sa da zihinsel, duygusal, psiko­lojik ve fiziksel olgunluğa eriş­mek anlamına gelmiyor. Ayrıca erkek çocukların yetişkinliğe geçişi törenler ve kutlamalarla yapılırken, kız çocukları bunun gizlenmesi gereken bir durum olduğu empoze edilerek büyü­tülüyor.

    Nasıl adlandırdığımızın hiç önemi yok; ister âdet diyelim ister regl, ister mens diyelim, is­ter periyod; herkesin öğrenmesi gereken bir gerçek var: Bu doğal durum kimsenin yapabilecek­lerini sınırlamaz! Regl olmak, tarih boyunca kadınları birçok sosyal faaliyetin dışında bırak­mak için kullanılmış olsa da menstrüasyon hiçbir şeye engel değil.

    Hijyenik pede ulaşma hakkı Hindistan’ın Ahmedabad kentinde kadınlar, kadınlar için uygun fiyatlı hijyenik pedler üretiyor. SEWA adlı örgüt, herkesin temiz hijyenik malzemelere ulaşması için çalışıyor.

    Sosyoekonomik gerçek

    Aslında kısıtlayıcı olan regl de­ğil, hijyenik ürünlere erişim sorunu. Bu konuda da şifreli sözcükler kullanmaya, gizle­nip saklanmaya devam etmek; menstrüasyon tabularının regl olan bireylerin sağlığı, eğitimi, güvenliği ve mutluluğu üzerin­de ciddi menfi etkiler yaratma­yı sürdürmesi anlamına geli­yor. Oysa menstrüasyon, doğası gereği insan onuru ile ilgili ve bir insan hakları sorunu. Cin­siyet eşitsizliği, aşırı yoksul­luk ve kimi zararlı gelenekler, regl dönemini bir yoksunluk ve damgalanma dönemine dö­nüştürebilir; toplumsal cinsi­yet eşitsizliğinin bir yansıması olarak temel insan haklarından yararlanmanın önünde engel olabilir.

    Dünyanın dörtbir yanın­da, düşük gelirli birçok kişinin menstrüasyon sırasında hijye­nik ihtiyaçlarına ulaşma müca­delesi “regl yoksulluğu” olarak tanımlanıyor ve sadece hijyenik pedleri değil su ve sabun gibi en temel temizlik ürünlerinin, ye­dek iç çamaşırı gibi ihtiyaçların getirdiği ekonomik yükü de ifa­de ediyor. Üstelik regl yoksul­luğu yalnızca yoksul ülkelerde değil orta ve yüksek gelirli ülke­lerde de özellikle kadınları etki­leyen bir hak ihlali olarak; okul­dan ve işten geri kalmalarına yol açarak hayatları üzerinde kalıcı izler bırakıyor.

    Menstrüasyon sırasında neyin gerekli olduğu artık tüm dünyada anlaşılmış durum­da: Hijyenik ürünlere güvenli erişim; bu ürünü mahremiyet içinde değiştirebilmek ve kul­lanılmış malzemeyi atabilmek; sabun ve temiz su ile yıkana­bilmek; regl döngüsü ve nasıl yönetileceği konusunda temel eğitime sahip olmak. Oysa ço­cuklar, hayatlarının büyük bö­lümünde birlikte yaşayacakla­rı bu doğal fonksiyon hakkında genellikle çok az şey biliyorlar; çoğu insan, konuyla ilgili ilk bilgilerini regl olduktan sonra korku ve endişe içinde alıyor. Bu bilgilerin bir kısmı da kafa karışıklığına yol açacak şekilde yanlış oluyor.

    Menstrüasyonun toplum içinde konuşulmaması, cehale­te ve ihmale yol açıyor; regl dö­nemi yoksulluğuna ve ayrım­cılığa karşı savunma yapmayı güçleştiriyor. Hijyenik ürünle­re erişimin mümkün olmadığı durumlarda başvurulan iptidai çözümler ise, enfeksiyona yol açmak bir yana tam koruma da sağlamadığı için toplumun yarısının kendisini sosyal ha­yattan uzak tutmasına neden oluyor.

    BİLGİ

    Menstrüasyon / âdet döngüsü

    Üreme çağındaki bir kadının uterusunda, hormonlar tarafından tetiklenen ve potansi­yel bir hamileliğe yönelik gelişen dokusal değişikliğin kanama yoluyla vajinadan atılması süre­cidir. Bu süreç döngüseldir; bir kız çocuğu ergenliğe ulaştığında başlar ve buna menarş denir; doğurganlık çağının sonuna kadar devam eder ve menopoz ile son bulur. Genel anlamda âdet döngüsü, 21-35 gün arasında (ortalama 28) bir sıklıkta; 2-7 gün arasında değişebilen bir sürede ve sıvı miktarı 20-80 cc arasında (or­talama 35 cc) değişir. Bu döngü; kadının biyolojik, psikolojik ve sosyal koşullarından olduğu kadar çevreden de etkilenir.

    FİLM: PERIOD. END OF SENTENCE.

    Oscar adayı bir aktivizm öyküsü

    Yönetmen Rayka Zehtabchi imzalı 2018 yapımı bu kısa belgesel filmde, Hindistan’ın Ha­pur kentinde bir grup kadının, hi­jyenik ped imal eden bir makineyi nasıl çalıştıracaklarını öğrendikten sonra düşük maliyetle, doğada biy­olojik olarak parçalanabilen pedler üreterek diğer kadınlara uygun fiyatla satmalarının hikayesi an­latılıyor. 91. Akademi Ödülleri’nde En İyi Belgesel seçilen filmde anlatılan bu girişim, yalnızca temel ürünlere erişimi kolaylaştırarak kadın hijyeninin iyileştirilmesine yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda Hindistan’da kadınları menstrüasyonla ilgili tabulardan kurtulmaları için de destekliyor, güçlendiriyor.

    JARGON

    Hangi kelimeler ve deyimler kullanılıyor?

    Menstrüasyon terimi Latince “ay” anlamına gelen mensis kelimesinden geliyor ve bu aynı zamanda “periyod” denilmesinin de nedeni. Birçok kültürde regl, aylık ritmi nedeniyle ay döngüsü ile ilişkilendirilmiş. Bugün ise açıkça söz edilemediğinden “halam geldi”, “hastayım” ve hatta “anavatan kan ağlıyor” gibi deyimler var.

    Regl Fransızca’da kural, düzen anlamına gelen “régle” sözcüğü Latince yine kural, düzen anlamına gelen regula sözcüğünden evril­miştir.

    Âdet görmek Arapça’da tekrarla­nan veya geri gelen şey, alışkanlık anlamında.

    Aybaşı/aybaşı olmak/ay hâli Her ne kadar her ayın başında olmasa da yine de her ay düzenli olarak yaşanmasına bağlı olarak.

    Kirlenmek/kirli olmak TDK Söz­lüğü’ne göre “Aybaşı durumunda olmak”… Tarih boyunca sürdürü­len inanışlara dayanan bu sözcük, regl sıvısının kirli olduğu yönünde­ki yanlış bilgiyi sürdürüyor.

    Hastalanmak Aslında vücudun sağlıklı bir şekilde yerine getirdiği doğal bir fonksiyon olan mens­trüasyondan “hasta olmak” diye bahsetmek, aynen gerçekten hasta olunan zamanlardaki gibi bir nevi karantina uygulamasını da sürdürmeyi beraberinde getiriyor. Oysa regl olmak, doğal bir vücut fonksiyonu.

    Muayyen günler “Belirli” günlerde olmak. Adını söylemeden regl olduğunu ima etmenin herkesçe bilinen bir başka yolu.

    Renkli olmak Yüksek ihtimalle “regl olmak” kelimesinin kulaktan kulağa aktarılırken değiştirilmiş hâli.

    Halam geldi Aslında özellikle halaların sevildiği durumda, hoş karşılanan bir durumu ifade ediyor gibi görünen bu cümlenin, “teyzem geldi”, “misafir geldi” gibi versiyonları da var.

    Dünyadan örnekler Türkiye’de kullanılan “Anavatan kan ağlıyor”, “Ayşecik tatilde”, “Tarla çamur­lu”, “Kızsal mazeretim var” gibi “yaratıcı” cümlelerin yanında dün­yada da “İsmi lazım değil” (Fransa), “Çifte kumrular” (Hindistan), “Kırmızı başlıklı kız” (Rusya), “Kızıl dalga” (İngiltere), “Flo Teyze” (ABD) gibi kullanımlar yaygın.

  • İnsan mısın sen ya? Evet; yani canavarım!

    2. Dünya Savaşı, sıradan insanların da akla hayale sığmayacak kötülükler yapabileceklerini gösterdi. Holokost’la zirve noktasına ulaşan dehşet, tüm dünyayı insanın doğasına ilişkin fikirleri gözden geçirmeye mecbur bıraktı. Sosyal psikologlar, savaşın ardından insanın otoriteyle ilişkisini bir dizi deneye tabi tutacak; itaatin rahatsız edici mekanizmalarını açığa çıkaracaklardı. İnsan zihninin karanlık köşeleri…

    Milyonlarca insanın aynı ahlak yoksunluğunu paylaşıyor olması bunları erdem yapmaz; paylaşılan hataların çok sayıda olması o hataları doğru yapmaz; milyonlarca insanın aynı zihinsel patolojide ortaklaşması bu insanları aklı başında yapmaz.

    Erich Fromm

    İnsan, içinde hayat bulduğu yeryüzünün yazgısına ortak oldu. Önce doğa sonra hem­cinsi üzerinde egemenlik ku­rarken sadece doğayı köleleştir­mekle kalmadı, kendi doğasını da boyunduruk altına aldı. İçimizdeki ve dışımızdaki doğanın köleleştirilmesiyle, modern de­nilen toplumlara doğru yol aldık.

    Her insan, doğuştan başlaya­rak “uygarlığın” baskıcı yüzüyle tanışır. Babanın yönetimi, do­ğadan bağımsız akıldır. Çocuk bu kuvvete boyun eğerken acı çeker. Dürtülerine direnmesi, kendisiyle çevreyi birbirinden ayırtetmesi yani babanın sun­duğu ilkeleri içeren bir süperego sahibi olması istenir. Amacını anlamadığı bu taleplere, ceza­landırılmamak için, büyüklerin­den gördüğü sevgiyi yitirmemek için boyun eğer. Bir kişiye değil de bir gruba boyun eğildiğinde, bu süreç daha da sert ve acıma­sız olabilir. Sanayi toplumunda, doğrudan kolektif güçlerle tanı­şan çocuğun psikolojik dünya­sında konuşmanın, tartışmanın ve düşünmenin kapladığı yer azalırken vicdan ya da süper ego çözülür.

    İnsan mısın sen ya
    Cadı avından Holokost’a kitlelerin şiddeti
    Ortaçağ insanı modern insandan sadece seçtiği kurbanlarla ayrılır. Cadıların, büyücülerin ve kafirlerin yerini modern zamanların yasaklıları alır.

    Çocukluktan gençliğe ge­çerken öğretilen ideallerle, ka­bul edilmek zorunda kalınan gerçeklik arasındaki mesafeyi keşfetmek direnme ya da boyun eğmeye yolaçar. Direnen birey, doğruluktan feragat etmekten­se çatışmalarla örülen bir hayatı kabul edecektir. O, yalnızlığı gö­ze almak zorundadır. Boyun eğiş ise çoğunluğun seçmek zorun­da kaldığı yoldur. İnsanların ço­ğunluğu, kendi sıkıntılarından ötürü toplumu suçlamaya de­vam eder. Gerçekliğe karşı çıkamayacak kadar zayıf olanların, onunla özdeşleşmekten başka çaresi kalmaz.

    Boyunduruk altındaki in­sanlar, baskı organıyla kolayca özdeşleşir. Baskıya gösterdikle­ri tepki, taklittir, yani karşı ko­nulmaz bir ezme isteği. Sonra bu istek de onu doğuran sistemi sürdürmek için kullanılır. Bu açıdan modern insan, Ortaçağ insanından sadece seçtiği kur­banlarla ayrılır. Cadıların, büyü­cülerin ve kafirlerin yerini ya­saklılar alır.

    Almanya’da Nazilerin mi­tinglerinde konuşmacıya ve din­leyenlere asıl haz veren şeyin, toplumsal olarak bastırılmış dürtülerin dışa vurulduğu, taklit edildiği oyunlar olduğu bilinir. Yasaklanmış doğal dürtüler, burada ceza korkusu olmadan an­latım imkanı bulur.

    Mimetik dürtülerine geri dönme eğilimini hiçbir zaman tam olarak yenememiş binler­ce insan vardır. Başka bir de­yişle, insanların çok büyük bir çoğunluğunun “kişiliği” yoktur; gerçekten saygı duydukları ve özendikleri tek şey “iktidar”dır.

    İnsan mısın sen ya
    Sıradan insanların içindeki karanlık Dünya Savaşı’nın dehşeti, sıradan gibi görünen insanların uygun ortam bulduğunda nasıl vahşileşebileceğini göstermiş; sosyal psikologları bu karanlığı yaratan koşulları incelemeye yöneltmişti.

    Hitler’in iktidarı ve Nazi Partisi

    1. Dünya Savaşı 1918 sonbaha­rında sona ermiş; Alman İm­paratorluğu çökmüş; Weimar hükümetiyle yeni bir dönem başlamıştı. Almanya artık bir cumhuriyetti. Alman parlamen­tosunda en fazla delegeye sahip siyasi parti Sosyal Demokratlar ülkeyi yönetiyor; radikal gruplar ve diğer siyasi partiler de sava­şın ve monarşinin sona erme­sini takip eden kargaşada ikti­darı ele geçirmeye çalışıyordu. Bir taraftan özgürlük rüzgarları eserken, bir taraftan sokaklarda şiddet ve gerginlik de sürüyor­du. Bu hızlı değişimin getirdiği tedirginlik, kaygı ve korku, ama en çok da belirsizlik Weimar dö­nemine damgasını vurdu.

    1. Dünya Savaşı boyunca ya­şanan can kayıplarının ağırlığı, insan yaşamının ne kadar ucuz, ne kadar kolay harcanabilir ol­duğunun kanıtı gibiydi. Haya­tın değerinin sorgulandığı bu dönem, “ırkı ıslah etmek” için yeni bir hareketin de yükselme­sinin önünü açmıştı. Öjenistler, “ırksal olarak kusurlu” insanları ortadan kaldırarak insan ırkının standardını yükseltebilecekleri­ne inanıyordu.

    1920’de avukat Karl Binding ve psikiyatrist Alfred Hoche’nin yayımladığı kitapçık, öjeni tar­tışmalarının fitilini ateşlemişti. Binding ve Hoche, kimi hayatla­rın yaşanmaya değer olmadığını savunuyor; “hiçbir değeri olma­yan” bu insanların hem toplu­mun iyiliği için hem de merha­met (!) icabı ortadan kaldırıla­bileceğini savunuyordu. Alman kültüründe bir dönüm nokta­sı olan bu kısacık kitap, Holo­kost’un öncüsü T4 programının da tetikleyicisi olacaktı. Savları şöyleydi: Geçmişin müreffeh za­manlarında belki bu fazla yükler taşınabiliyordu ama artık işler değişmişti. Zor zamanlardan ge­çiliyordu. Başarıya ulaşmanın koşulu sağlıklı ve güçlü olmak­tan geçiyordu. Toplum için ki­min değersiz olduğu da hekim­ler tarafından belirlenebilirdi; fiziksel ve zihinsel olarak iyileş­mesi mümkün olmayan kişile­rin tanımlanabilmesi için birçok bilimsel kriter vardı. 1920’de Adolf Hitler ve Nazi Partisi’nin üyeleri bu fikirden etkilenmeye başladı.

    Alman ekonomisinin ge­lişmeye başlaması; 1926’da Al­manya’nın Milletler Cemiyeti’ne kabul edilmesi; 1928’de ülkenin savaştan kurtulması… İşlerin iyiye doğru gittiği bu dönemde Almanların, Hitler ve Nazi Par­tisi’nin yaymaya çalıştığı nefret­le ilgilenmesi için fazla neden yok gibiydi. Nazilerin seçimler­de oyların sadece %2’sini alması da bunun işaretiydi.

    Alfred_Erich_Hoche-(1)
    Öjenizmin doğuşu 1920’de psikiyatrist Alfred Hoche (üstte) ve avukat Karl Binding’in (üstte, sağda) yayımladığı kısacık bir kitap, öjeni tartışmalarının fitilini ateşlemişti. Alman kültüründe bir dönüm noktası olan kitap, Holokost’un öncüsü T4 programının tetikleyicisi olacaktır.

    Ancak 1929 Ekim’inde dün­ya çapındaki ekonomik bunalım her şeyi etkileyecekti. İşletmeler üretimi azaltıyor; işçi çıkarmak zorunda kalıyordu. Sadece yok­sulluk değildi sözkonusu olan; kırgınlık ve umutsuzluk da ar­tıyordu… Hayatın acımasızlığı karşısında insanlar bir mucize bekler hale gelmişti. Tarikatla­ra, falcılara ve kahinlere rağbet artıyordu.

    Bunalımı sona erdirme ümi­diyle Sosyal Demokrat Her­mann Müller’in yerine Katolik Merkez Partisi’nden Heinrich Brüning yeni şansölye olarak atanmış, ama bu değişiklik ye­terli olmamıştı. Alman toplumu giderek “demokrasinin ekono­mik çöküşle başa çıkamadığı” fikrine yaklaşıyordu. Krizden çıkmak için net çözümler vade­denler, aşırı uçlardaki partiler­di. Komünist Parti, Sovyetler Birliği’ndekine benzer şekilde toprağın ve sanayinin yalnızca kendi kârını düşünen kapitalist­lerden devralınıp “ortak iyi”yi gözeterek paylaştırılması gerek­tiğini savunuyordu. Naziler ise Almanya’daki ekonomik krizden Yahudileri, komünistleri, libe­ralleri ve pasifistleri sorumlu tu­tuyor; Almanya’ya eski itibarını yeniden kazandırma sözü veri­yorlardı. Sloganları “İş, özgürlük ve ekmek”ti. 1930’daki seçim­lerde hem Komünistler hem de Naziler önemli kazanımlar elde ettiler. 1928’de sayısı 800.000 olan Nazi Partisi seçmenleri, 1932’de 13.4 milyona fırlamış­tı. Almanya’daki işçilerin yüzde 40’ından fazlası işsizdi.

    30 Ocak 1933’te Adolf Hit­ler Almanya Şansölyesi olarak atandıktan sadece birkaç gün sonra, muhaliflerini, özellik­le komünistleri ve Yahudile­ri hedef almaya başladı. Aylar içinde Almanya bir diktatörlü­ğe dönüşmüştü. 1934’te Naziler, bu kez dikkatlerini “saf bir ulu­sal topluluk” yaratma hedefi­ne çevirdiler. Yahudilere karşı artan düşmanlık, 1938’in 9-10 Kasım’ında ev, işyeri ve ibadet­hanelerinin yağmalanması, yüz­lerce kişinin öldürülmesiyle ilk zirve noktalarından birine ulaş­tı. Her yeri kaplayan cam kırık­larının gecenin karanlığındaki hazin ışıltısı nedeniyle “Kristal Gece” olarak anılan Kasım kıyı­mı, 1933’te başlayan düşmanlı­ğın düzenli bir takibe dönüşme­sinin de başlangıcıydı.

    Eylül 1939’da Almanya’nın ve SSCB’nin Polonya’yı işgaliyle Avrupa’da 2. Dünya Savaşı baş­ladı. 3. Reich Avrupa’daki gücü­nün zirvesine ulaştığında, Nazi­ler akıl almaz sayıda Yahudiyle birlikte “aşağı ırk” kabul ettik­leri herkesi öldürmeye başladı… Ve Holokost…

    İnsan mısın sen ya
    2. Dünya Savaşı yıllarında Alman propaganda afişlerine ilgiyle bakan çocuklar…

    Savaşın ardından sosyal psikoloji

    Holokost’un dehşeti, araştırma­cıları sosyal etki ve itaat üzeri­ne çalışmaya yöneltmişti. İn­sanların bu korkunç eylemlere katılmalarının nedenleri nasıl açıklanabilirdi? Yalnızca emir­leri yerine getiriyor ve toplum­sal baskıya boyun mu eğiyorlar­dı, yoksa başka faktörler de var mıydı? Bu sorulara cevap arayan sosyal psikologlar, otorite ve ita­at gibi toplumsal olguların gücü­nü daha doğru değerlendirmeye başladı.

    Hegel, toplumun sosyal ak­lın gelişimiyle kaçınılmaz bağ­lantılara sahip olduğu fikrini ortaya koymuş ve bu da “grup zihni” kavramının doğmasına yolaçmıştı. 1860’ta kolektif zi­hin üzerine çalışan “Volkerpsy­chologie” ortaya çıkmıştı. Yine de 1924’te Allport, sosyal dav­ranışın esasen insanlar arasın­daki etkileşimden kaynaklan­dığını gösterene kadar, sosyal davranışın doğuştan/içgüdüsel olduğuna yani tamamen birey­sel olduğuna inanılmaya devam edilmişti. Sosyal psikolojinin te­mel araştırmalarının çoğu ise 2. Dünya Savaşı sırasında Hitler’in takipçilerine aşıladığı mutlak itaati anlamaya çalışan araştır­macılar tarafından geliştirildi.

    1936’da, bugün sosyal psiko­lojinin babası olarak kabul edi­len Kurt Lewin’in öne sürdü­ğü “B= f (P, E)” denklemi, insan davranışını neyin belirlediğini izah etmeyi amaçlıyordu. Formül; davranışın (B), kişinin (P) ve çevresinin (E) bir işlevi ol­duğunu vurguluyordu. Diğer bir deyişle, belirli bir kişinin her­hangi bir zamandaki davranışı, hem kişinin özelliklerine hem de sosyal durumun etkisine bağ­lıydı.

    İnsan mısın sen ya
    Mutlak itaatin mekanizması Sosyal psikologlar, 2. Dünya Savaşı sonrası Hitler’in takipçilerine aşıladığı mutlak itaati anlama hedefiyle deneyler yapmaya başladı. Davranışın içgüdüsel değil çevresinin de etkisiyle şekillendiği fikri böyle doğdu.

    Yine 1936’da Muzafer Sherif ve 1952’de Solomon Asch tara­fından yapılan grup çalışmala­rı ile 1963’te Stanley Milgram tarafından itaat üzerine yapı­lan deneysel çalışmalar, sosyal gruplarda baskının rolünü ve otorite sahibi kişilerin diğerleri­ni nasıl itaat etmeye hatta bazı durumlarda başkalarına ciddi şekilde zarar vermeye yöneltti­ğini ortaya koymuştu.

    Milgram ve meslektaşlarının yaptıkları bir deneyde, öğret­men rolü verilen katılımcılar­dan, öğrenci rolündekinin her yanlış cevabına karşılık elektrik şoku vermeleri istenmişti. Şok­lar aslında gerçek değildi; ama öğretmen rolündekilere bunun tehlikeli olduğu, öğrenci rolün­dekilere de acı çeker gibi rol yapmaları söylenmişti. Deney­de, her yanlış cevaptan sonra ve­rilen elektriğin voltajını yükselt­mek de teşvik edilmişti. Sonuçta hiçbir katılımcı 300 volt seviye­sinden önce şok uygulamaktan vazgeçmemiş; en yüksek limit olan 450 volt’a ulaşanların oranı yüzde 65 olmuştu. “Öğretmen­ler” sırf bir otorite figürü onlara bunu yapmalarını söylediği için, bir insana zarar vermek pahası­na maksimum düzeyde şok ver­mişlerdi.

    İnsan mısın sen ya
    Milgram Deneyi 1963’te Stanley Milgram tarafından yürütülen ünlü deneyde, katılımcılar yalnızca bir otorite figürü onlara öyle diyor diye, diğer katılımcılara elektrik vermekten çekinmemiş; deneklerin %65’i en yüksek limit olan 450 volt’a kadar çıkmıştı.

    1971’de Philip Zimbardo’nun ünlü “Stanford Hapishane De­neyi”nde ise hapishane gibi kur­gulanan bir üniversite bodru­munda, gardiyan ve mahkum rollerini oynamak üzere işe alı­nan erkek üniversite öğrencile­rinden faydalanılmıştı. Rastgele seçilen mahkumlar kısa sürede pasif hâle gelirken, gardiyanlar aktif, vahşi ve baskın bir rol üst­lenmişlerdi. Her iki grubun da insanlıktan çıkma derecesinde düşmanlık sergiledikleri bu de­ney, sosyal rollere uyumun sos­yal etkileşimin bir parçası ola­rak gerçekleştiğini göstermişti. Etkileşimler öylesine şiddetli bir hâl almıştı ki Zimbardo ça­lışmayı erken sonlandırmak zo­runda kaldı.

    Yıllar içinde sosyal psi­koloji hızla genişledi. 1968’de Darley ve Latané, ihtiyacı olan insanlara yardım etme ya da etmeme kararını açıklamaya yardımcı olan bir model ge­liştirdi. 1974’te ise Leonard Berkowitz insan saldırganlığı çalışmasına öncülük etti. Gor­don Allport ve Muzafer Sherif önyargı ve ayrımcılığı anlamak amacıyla gruplararası ilişkilere odaklandı.

    20. yüzyılın ikinci kısmında ise sosyal psikologlar; reklam­cıların mesajlarını daha etkili hale getirmenin yollarını bulma amacıyla ilk resmî ikna model­lerini geliştireceklerdi.

    LARS VON TRIER’İN 3’LEMESİ

    ‘Dogville’ ve sıradan insanın kötülüğüne dair

    “Amerika Üçlemesi”nin ilk halkası “Dogville” (2003) aynı zamanda kendi halinde, zararsız gibi görünen insanların içinden çıkan riya ve sömürüyü; iyilik diye sunulan sahte erdemlerin altında yatan nefreti gözler önüne seren bir sosyal psikoloji deneyiydi.

    İnsan mısın sen ya

    ABD’de 1930’lu yıllar… Peşindeki gangsterlerden kaçan Grace, Colorado’da Dogville adlı küçük bir kasabaya sığınır. Kasaba sakinlerinden Tom, silah seslerini duymuştur ve gangsterlerden kaçan Grace’le böylece tanışır. Ardından, Grace’in saklanmasına yardım etmek için kasabalılardan yardım ister ve onu kasaba halkıyla tanıştırır. Kendi kendine yete­bilen ve huzurlu bir hayat süren Dogville halkı şaşkındır. Yeni misafirlerine onu tanımak için 2 hafta mühlet verirler.

    Geçmişinden kaçan bu güzel kadını, kasabalı kısa zamanda bağrına basar ve onun için üzülür. Ancak bu kabulü izleyen günlerde her şey değişmeye başlar. Dogville halkının sakin hayatı bu yabancıy­la aniden değişivermiştir. Grace’in varlığı, kasaba halkı için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Temkinli olmak zorundadırlar. Kasabanın karanlık yüzü yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Önceleri onu onaylayan ve bu yeni duruma karşı çekingen olan halk, aldıkları riskin de verdiği cesaretle Grace’den sonu gelmeyen isteklerde bulunmaya başlar.

    GERÇEK İLE YALAN ARASINDA

    Sosyal psikolojide iki ünlü deney ve bir acı gerçek…

    KITTY GENOVESE CiNAYETi VE ‘SEYiRCi ETKiSi’: 1964’te New York-Queens’te bir cinayet işlen­di. 28 yaşında bir barmaid olan Kitty Genovese, 13 Mart gecesi 02.30 sularında işten eve döner­ken bıçaklı bir adamın saldırısına uğradı. Robert Mozer, olaya tanık olduğu penceresinden “Bırakın o kızı” diye bağırınca saldırgan kaçtı. Ağır yaralanan Genove­se sürünerek evine girmiş, 10 dakika sonra geri gelen saldırgan Winston Moseley bu defa ona te­cavüz etmiş, tekrar bıçaklamış ve parasını çalmıştı. Komşusu Sophia Farrar, Genovese’i bulduğunda polisin aranması için çığlık atmış, polis birkaç dakika sonra gelmiş, fakat Genovese hastaneye kaldırılırken ambulansta hayatını kaybetmişti.

    Polis apartmanın kapısını çaldığında ve ev arkadaşı Zielon­ko’ya olayla ilgili bilgi verdiğinde saat sabah 04.00’tü. 38 ayrı görgü tanığının olduğu, ama hiç kimsenin polise haber vermediği söyleniyordu. Zira herkes bir baş­kasının bildireceğini düşünmüştü. Cinayet The New York Times’ta kısa bir habere konu olmuştu.

    Büyük şehirde insanların bir­birlerine karşı ne kadar duyarsız olduğuna dair bu hikaye, giderek ün kazanmış ve zaman içinde bütün ders kitaplarına girmişti. Bu psikolojik olgu bugün de “Ge­novese sendromu” veya “seyirci etkisi” olarak adlandırılıyor. Teori, bir olayın bir tanığı varsa kurbana yardım etme olasılığının daha yüksek olacağını; birden çok tanığın olduğu durumlarda ta­nıkların birbirine güvenerek yardım etmeme olasılığının yükseleceğini söylüyordu.

    İnsan mısın sen ya

    Ancak gerçekte Kitty Genove­se’in başından geçenler anlatılan­lardan farklıydı. Görgü tanıklarının sayısı gazetedeki habere dayan­dırılmıştı. Olay 2007’de yeniden araştırıldığında bu görgü tanıklarına dair hiçbir bilgi edinilemedi. Tanık­ların harekete geçmediği de doğru değildi. Polis raporları incelendiğin­de en az iki ayrı tanığın polise haber verdiği görülmüştü. 911 hattının henüz devreye girmediği bu yıllarda polis olay yerine geç gelmişti. Yani The New York Times haberi şaibeli ve abartılıydı. Mart 2016’da gazete, 57 yıl önceki olayla ilgili yaptıkları haberin isabetli olmadığını kabul eden bir duyuru yayımladı. Bu duyuruya göre 38 değil, 10-12 tanık vardı ve bu tanıkların hiçbiri olayı baştan sona görmemişti. Gerçekten yardım edebilecek 2-3 tanık vardı. İçlerinde sadece biri bıçaklama olayını görmüştü. Kitty Genovese vakası çok doğru bir misal olmasa da “seyirci etkisi” laboratuvar deneyleriyle de ortaya konmuş bir sosyal davranıştır.

    STANFORD HAPiSHANE DENEYi: Ağustos 1971’de Stanford Üniver­sitesi’nde yapılacak bir deney için, “Hapishane yaşamının psikolojik bir incelemesi” başlıklı ilana başvu­ranlar arasından, fiziksel ve zihinsel olarak tamamen sağlıklı olduğuna karar verilen 24 genç erkek seçil­mişti. Günde 15 dolar ücret ödenen denekler, rastgele şekilde yarısı gar­diyan, yarısı mahkum olacak şekilde bölündü. Gardiyanlara mahkumları fiziksel olarak taciz etmemeleri emredildi ve göz temasını engelle­yen aynalı güneş gözlükleri verildi. Mahkumlar üniversite kampüsün­de bir binanın bodrum katındaki sahte bir hapishaneye teslim edildi. Baskı ortamı yaratmak amacıyla her mahkumun üniforma giymesi ve ayak bileğinde asma kilitli bir zincir taşıması sağlandı. İkinci gün mah­kumların isyan çıkarması üzerinde, gardiyanlar bir ödül ve ceza sistemi geliştirdi. İlk dört günde üç mahkum öylesine şiddetli travma geçirmişti ki bunlar serbest bırakıldılar. Zim­bardo, 1 hafta bile geçmeden deneyi sona erdirmek zorunda hissetmiş ve kendisini bazen bir araştırmacı­dan ziyade hapishane müdürü gibi hissettiğini itiraf etmişti. Stanford Hapishane Deneyi daha sonra “Das Experiment” (2001) ve “The Expe­riment” (2010) filmlerine de ilham kaynağı oldu.

    İnsan mısın sen ya
    İtaat ölüm getirdi 1994’te denizcilik tarihinin en büyük facialarından birinde aslında çok daha az kayıp verilebilirdi. M/S Estonia feribotu yolcuları, oldukça yakın olan kıyıya yüzebilecekken kaptanı dinlemiş; göz göre göre yan yatan feribotla birlikte batmışlardı.

    ESTONYA FERiBOTU SENDROMU: Estonya’nın başkenti Tallinn’den Stockholm’e giden M/S Estonia feribotu 28 Eylül 1994’te Baltık Denizi’nde batmış; 989 yolcudan sadece 137’si kurtulurken 852 yolcu hayatını kaybetmişti. Denizcilik tarihinin en büyük facialarından biri olan kaza sırasında, aslında feribot kıyıya oldukça yakın bir mesafedeydi. Geceyarısı 00.50’de su almaya başlamış, ardından yan yatmıştı. 1 saat boyunca ağır ağır su alan feribot, saat 01.50’de tümüyle batmıştı.

    Ölenlerin büyük çoğunluğunun çok iyi yüzme bilmelerine rağmen kurtulmak için çaba göstermeme­leri nasıl açıklanabilirdi? Davranış psikolojisi uzmanları kazadan kurtulanlarla, ölenlerin aileleri ve arkadaşlarıyla görüşmüş, geçmiş­lerini incelemişlerdi. Hadise şöyle gelişmişti: Su miktarının artmasıyla birlikte tahliye işlemi başlamıştı, fa­kat 1.000’e yakın yolcudan sadece 137’si su almaya başlar başlamaz hemen feribotu terk etmişti. Geri kalan 852 yolcu ise kaptanın “Panik yapmayın; dünyanın en güçlü feri­botundasınız” sözlerini dinleyerek su boşaltma işlemini izlemiş sular ağır ağır yükselirken dahi gemiyi ter­ketmemişti. 1 saat sonra feribotun tamamen yan yattığını gördük­lerinde bile, 852 yolcu yerinden kıpırdamamıştı!

  • Salgının gölgesinde Türkiye’nin bilançosu

    Salgının gölgesinde Türkiye’nin bilançosu

    Türkiye, tüm dünya gibi yılın büyük bir bölümünü pandemi gündemiyle geçirse de siyaset gündemine de yer ayırabildi. Kabul edilen-edilmeyen istifalar, yeni kurulan partiler, İstanbul Sözleşmesi tartışmaları, Ayasofya’nın yeniden cami olması ve Doğu Akdeniz’de yükselen gerilim 2020’nin kilit tartışmalarındandı.

    ELAZIĞ VE İZMİR’DE DEPREM, VAN’DA ÇIĞ

    2020’de tüm dünyada gerçekleşen depremler içinde en çok can kaybının yaşandığı iki deprem Türkiye’de gerçekleşti. 24 Ocak’ta Elazığ’da gerçekleşen 6.7 büyüklüğündeki depremde 41 vatandaşımız hayatını kaybetti. 30 Ekim’de İzmir’de gerçekleşen 6.6 büyüklüğündeki deprem ise 116 kişinin hayatını kaybetmesine neden olarak, 2020’nin en ölümcül depremi oldu. 4-5 Şubat 2020 tarihlerinde ise Van’da iki kez çığ düşmesi, 42 kişinin ölümüyle sonuçlandı. İlk çığın ardından olay yerine giden kurtarma ekibinin üzerine ikinci çığ düştü. İlk olayda 7, ikinci olayda 35 kişi hayatını kaybetti.

    Elazığ Depremi

    21 YENİ PARTİ KURULDU

    Aralık 2019’dan beri Türkiye’de 21 yeni parti kuruldu. AK Parti’den ayrılan eski Başbakan Ahmet Davutoğlu “Gelecek”, eski Bakan Ali Babacan da “Deva” partileriyle yeniden siyaset sahnesine çıktı. Bir parti hamlesi de “Yenilik Partisi”yle 26 ve 27’nci dönem CHP Ardahan milletvekili Öztürk Yılmaz’dan geldi. CHP’nin son cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin başlattığı “1000 Günde Memleket Hareketi”nin de yeni bir partiye evrilebileceği konuşuluyor. Son olarak 21 Eylül’de iklim krizini odağına alan Yeşiller Partisi kuruldu.

    İDLİB SALDIRISI

    27 Şubat 2020’de Rusya destekli Suriye Silahlı Kuvvetleri, Suriye’nin İdlib kentinde, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı tabura bir hava saldırısı düzenledi. 34 Türk askerinin ölümüyle sonuçlanan saldırı, Türkiye’nin Suriye İç Savaşı’ndaki en büyük kaybı oldu.

    SES GETİREN ÜÇ İSTİFA

    Türkiye gündemine damgasını vuran ilk istifa 12 Nisan’da Süleyman Soylu’dan gelmişti. Soylu, Twitter hesabı üzerinden duyurduğu istifasında “Gayretle ve titizlikle yürütülen bir süreçte, tamamen salgının önlenmesine yönelik hafta sonu sokağa çıkma yasağı kararının uygulanmasının sorumluluğu, her yönüyle şahsıma aittir” ifadelerine yer vermişti. 10 Nisan Cuma gecesi 21.00 süreçlerinde açıklanan hafta sonu sokağa çıkma yasağı, insanların son dakikada ihtiyaçlarını almak için sokağa dökülmesine neden olmuş, pandeminin yayılma riskini artırmıştı. Soylu’nun istifası 2 saat 23 dakika sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından reddedildi.

    Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, 8 Kasım Pazar akşamı kişisel Instagram hesabından “sağlık sorunları sebebiyle görevinden istifa ettiğini” duyurdu. İstifa kararı açıklandıktan sonra basın organlarının haberi duyurmaması tepki çekti. İstifa haberinin ardından Türk Lirası iki yılın en hızlı yükselişini göstererek, ABD Doları karşısında değerini %5,3 artırdı.

    Albayrak’ın ardından 24 Kasım’da AK Parti’nin kurucu kadrosunda yer alan Bülent Arınç da YİK üyeliğinden istifasını Twitter üzerinden yayımladı. Katıldığı bir programda Selahattin Demirtaş’ın tahliye olabileceğini ve işinsanı Osman Kavala’nın tutuklu kalmasına hayret ettiğini söyleyerek gündeme gelen Arınç, bu ifadeleri YİK üyesi olarak değil, “TBMM Eski Başkanı” sıfatıyla yaptığını savundu.

    FATİH SULTAN MEHMET PORTRESİ İSTANBUL’A GERİ DÖNDÜ

    Fatih Sultan Mehmet’in bilinen üç yağlıboya tasvirinden bir tanesi olan ve Gentile Bellini’nin atölyesinden çıktığı düşünülen tablo, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından satın alındı. 24 Haziran’da Londra’daki Christie’s müzayede evinde açıkartırmaya çıkarılan tablo, 770 bin sterlinlik fiyatına ek olarak ödenecek müzayede evi komisyonuyla birlikte İBB’ye 935 bin sterline (yaklaşık 8 milyon lira) maloldu.

    İstanbul’a gelen Fatih Sultan Mehmet tablosu

    İSTANBUL SÖZLEŞMESİ GÜNDEMDEN DÜŞMEDİ

    AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un 2 Temmuz’da katıldığı programda “Nasıl imzalanmışsa, usulü yerine getirilerek çıkılır” demesiyle tartışmaya açtığı İstanbul Sözleşmesi, yıl sonuna dek gündemde kalmayı sürdürdü. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, 2011’de Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu ve kadına şiddetle mücadelenin uluslararası referans metni kabul edilen İstanbul Sözleşmesi’nin “tartışmalı maddelerine çekince konulması” veya “tek taraflı feshi”nin hukuki ve toplumsal sonuçları üzerinde çalışılmasını istediği bildirildi. Sözleşmenin gündeme gelmesiyle birçok kadın platformu Türkiye’nin dörtbir yanında “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” sloganıyla protestolar düzenledi. İstanbul Sözleşmesi tartışmaları sürerken CHP Giresun Milletvekili Necati Tığlı’nın hazırladığı “Kadın Cinayetleri Raporu” 2020’nin ilk 9 ayında en az 369 kadının katledildiğini, bunun da son 17 yılda yüzde 344.5’lük bir artışa tekabül ettiğini iddia etti.

    “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” protestoları

    AYASOFYA YENİDEN CAMİ OLDU

    Danıştay 10. Dairesi, Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği’nin açtığı dava üzerine Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesini öngören 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal edildi. Karara gerekçe olarak Ayasofya’nın Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı mülkiyetinde olması ve “vakıf senedindeki cami vasfı dışında kullanımının hukuken mümkün olmaması” gerekçe gösterildi. Cumhurbaşkanlığı kararıyla Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilen, 916 yıl kilise, 481 yıl cami ve 80 yılı aşkın bir süredir de müze olarak kullanılan Ayasofya’da 24 Temmuz günü uzun bir aradan sonra ilk cuma namazı kılındı.

    Ayasofya’da uzun yıllar sonra ilk cuma namazı.

    DOĞU AKDENİZ’DE GERİLİM

    2000’lerin başında Akdeniz’in doğusunda önemli doğalgaz ve petrol yataklarının bulunduğunun ortaya çıkmasıyla başlayan pazarlıkların gerilimi bu yıl da sürdü. 2019’un başında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan, İsrail, İtalya, Ürdün, Filistin ve Mısır, Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nu kurmuştu. Türkiye ise önce Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile sonra da Libya Hükümeti ile deniz sınırı anlaşması yaptı.

    Bu sırada Libya’da devam eden içsavaşta Halife Hafter’in hükümeti ele geçirmesi halinde Türkiye ile yapılan anlaşmayı bozacağına kesin gözüyle bakıldığından Türkiye’nin savaşa dahli de arttı.

    Yunanistan, Halife Hafter ile Akdeniz’de Türkiye’ye karşı oluşturduğu cepheden de faydalanarak kendi karasularını 12 mile çıkarma amacını açıkladı. 11 Ağustos’ta Güney Kıbrıs Rum yönetimine iki savaş uçağı ve bir nakliye uçağı gönderen Fransa, Ağustos ayından itibaren Akdeniz’de askerî tatbikatlar düzenlemeye başladı. 11 Eylül’e kadar Doğu Akdeniz’de yeni NAVTEX ilan eden ve doğalgaz arama çalışmalarını sürdüren Türkiye, bölgeye yaklaşan altı Yunanistan savaş uçağını önleme yaparak bölgeden uzaklaştırdı. Dışişleri Bakanlığı, Fransa’ya “Türkiye’ye kırmızı çizgi çektiğini sananlar kararlı duruşumuzla karşılaşacak” tepkisini gösterirken, Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarma çabasının “savaş sebebi” olacağı açıklandı.

    Türkiye, Doğu Akdeniz’de yeni NAVTEX ilan etti.

    KARADENİZ’DE DOĞALGAZ BULUNDU

    Cumhurbaşkanı Erdoğan 21 Temmuz’da günler öncesinden açıklanacağı söylenen müjdeyi verdi. Erdoğan, Türkiye tarihinin en büyük doğal gaz keşfinin Karadeniz’de gerçekleştirildiğini, Fatih sondaj gemisinin 320 milyar metreküp doğal gaz rezervi keşfettiğini ve 2023’te gazın kullanılmasının hedeflendiğini açıkladı. Uzmanlar, doğal gazın çıkarılması için 5 milyar dolara yakın yatırım yapılması gerektiğini, 2019 rakamlarına göre bu miktarın Türkiye’nin 7 yıllık tüketimini karşılayabileceğini ifade ediyor.

    DAĞLIK KARABAĞ’DA SAVAŞ

    Dağlık Karabağ bölgesinde Ermenistan ve Azerbaycan kuvvetleri arasında 27 Eylül’de başlayan savaş, 8 Kasım’da Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Dağlık Karabağ’ın Şuşa kentinin Azerbaycan kuvvetleri tarafından ele geçirildiğini duyurmasıyla son buldu. Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin aracılığıyla barış anlaşması imzalamak için diplomatik masaya oturdu. Böylece, Azerbaycan 1990’larda kaybettiği toprakların büyük bir kısmının kontrolünü tekrar elde etmiş oldu. Anlaşmaya göre en az beş yıl bölgede kalacak olan Rusya barış gücünün görev süresi uzatılabilecek; Türkiye ise gözlemci konumunda bulunacak.

    SOSYAL MEDYA PLATFORMLARINA CEZA

    1 Ekim’de yürürlüğe giren “Sosyal Medya Yasası” uyarınca Türkiye’de günlük erişimi bir milyondan fazla olan ve daha önce belirlendiği gibi 2 Kasım’a kadar Türkiye temsilcilerini bildirmeyen Facebook, Instagram, Twitter, YouTube, Periscope, TikTok gibi sosyal medya platformlarına 10’ar milyon lira para cezası kesildi. “Sosyal Medya Yasası”, kişilik hakları ve özel hayatın gizliliği ile ilgili ihlaller hakkındaki başvurulara 48 saat içinde cevap verilmesini şart koşuyor. Uzmanlar, yapılacak düzenlemeyle haberlerin yaygınlaşmadan engellenebileceğini, bunun da bağımsız gazetecilik ve alternatif medyayı tehdit ettiği görüşünde.

    HDP’NİN İL BELEDİYESİ KALMADI

    En son 2 Ekim’de Kars Belediyesi’ne kayyum atanmasıyla HDP’nin seçimlerde kazandığı bütün il belediyelerini kaybetti. HDP, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde kazandığı 65 belediyeden yalnızca beşini elinde tutuyor.

    KANAL MI İSTANBUL MU TARTIŞMASI

    AK Parti, 2011’den beri gündemde olan tartışmalı Kanal İstanbul projesini hayata geçirmek için Ocak ayında yeniden harekete geçti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “En büyük hayalim” dediği projeye karşı çıkanların başında gelen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, projeye neden karşı olduğunu anlatan 15 maddelik bir bildiri yayımlamış, “Ya Kanal ya İstanbul” yazılı afişler hazırlatarak İstanbul’un çeşitli ilçelerine astırmıştı. İmamoğlu’na afişleri İBB imzası ve “kamu kaynakları”nı kullanması nedeniyle “devlet projesine muhalefet” suçlamasıyla soruşturma açıldı.

    İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, “Ya Kanal Ya İstanbul” afişiyle
  • Pandemi yılının dönüşüm günlükleri

    Pandemi yılının dönüşüm günlükleri

    Her yılın tarihe geçen birkaç önemli olayı olmasına alışığız, fakat küresel bir salgının 10 ay boyunca 55 milyonun üzerinde insanı enfekte etmesi, 1 milyonun üzerinde can alması, dünyayı evlerine kapatarak sosyal hayatlarımızı, eğitim ve çalışma düzenlerimizi kökünden değiştirmesi öyle her gün rastladığımız bir olay değil. Üstelik bu değişim önemli oranda pandemi hayatımızdan çıktıktan sonra da etkilerini sürdürebilir. Pandemiyle birlikte dönüşen hayatlarımızın kısa bir özeti…

    Teknoloji Bağımlılığı

    Sokağa çıkma kısıtlamalarıyla birlikte teknoloji; çalışmak, sosyalleşmek, spor yapmak, yeni şeyler öğrenmek, market alışverişi yapmak ve hatta flört etmek için bile tek seçenek oldu. Ama teknolojinin rolü bununla sınırlı kalmadı. Koronavirüs, robotlar ve yapay zeka (AI) gibi teknolojik aktörlere de kapı açtı. İlaç ve yemek teslim etmekten doktorların hastalarını tedavi etmelerine ve temizlik yapmalarına yardımcı olmaya pek çok iş için farklı şekil ve formlarda robotlar yardıma çağırıldı. İspanya’da ultraviyole ışınlarını kullanarak yüksek risk alanlarında virüsleri öldürmek için kullanılmaya başlanan robot, Avrupa Robotik Forumu’nda ödül de aldı.

    Sağlık Sektörü

    Salgının ön saflarında çarpışan sağlık çalışanları, tüm dünyada en çok konuşulan grupların başındaydı. Hızla artan hasta sayıları, dolup taşan yoğun bakım üniteleri, koruyucu ekipmanların yetersizliği ve aşı denemelerinin uzun zaman alması tüm dünyayı korkuturken, her adımda ümidimizi ayakta tutan onların fedakarane çalışmasıydı. Onlar bizim yaşamlarımız için kendilerini riske atarak çalışırken, hükümetlerin sağlık harcamalarına ayırdığı payın bu çabanın karşılığını vermekten ne kadar uzak olduğu da günyüzüne çıktı. Salgın öncesinde dünya genelinde gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 5.9’u sağlık harcamalarına ayrılıyordu. Sağlık örgütleri, bunun yetersizliğinden dem vuruyordu ama hepimizin durumu kabul etmesi zor yoldan oldu.

    Sanat ve Yeme-İçme Sektörü Zorda

    Pandemi sürecinde kapanan Kadıköy Rexx Sineması.

    Tiyatroların kapatılmasıyla ciddi bir ekonomik buhranın içine giren küçük sahneler perde kapatmaya başladı; sergiler ve büyük müzayede evleri etkinliklerini çevrimiçi düzenlenmeye başlandı. Sinema salonlarının uzun süre kapalı kalması nedeniyle, Kadıköy’ün sembollerinden 59 yıllık Rexx Sineması tahliye edildi; Türkiye’de sinema sektörünün gelirlerinde geçen yıla kıyasla %51,6 düşüş bekleniyor. Pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de 16 Mart’tan itibaren restoranlar, kafeler ve eğlence mekânlarının kapatılmasına karar verildi. 1 Haziran’dan itibaren başlayan “kontrollü sosyal hayat” döneminde ise mesafeli masalar, maske kullanımı, temassız ödeme, açık hava mekanı ve QR kodlu menüleri olan restoranlar müşteriler tarafından daha çok tercih edildi; paket servis öne çıktı. Buna rağmen pek çok işletme pandemiyi kepenk indirerek noktaladı.

    Evden Çalışma ve Eğitim

    Dünya genelinde 185 ülkede örgün eğitime ara verildi. Türkiye’de Mart ayından itibaren EBA (Eğitim Bilişim Ağı) web sitesi ve televizyon aracılığıyla uzaktan eğitime başlandı. Evden çalışma düzenine geçilmesiyle, ofise gitmeye gerek olup olmadığı da sorgulanıyor. CEO’larla yapılan bir anket %69’unun yarı evden-yarı ofiste hibrit bir sisteme geçmeyi ya da ofislerini küçültmeyi planladıklarını gösteriyor.

    Tüketim Alışkanlıkları Kökten Değişti

    Mağaza gezme dönemi yerini online alışverişe bıraktı. Sahibinden satılık gayrimenkuller içinde AVM binaları görülmeye başlanırken Ticaret
    Bakanlığı’nın verilerine göre, 2020’nin ilk beş ayında e-ticaret hacmi geçen seneye oranla %48 artış gösterdi. Tüketicilerin yaklaşık %40’ı yeni ürünler/markalar denedi, ama küresel pazarda tüketici güven indeksleri de hızla düştü. Finansal kurumlar, ekonomik büyüme tahminlerini %2-16 arasından Nisan ayında %-3’e, Haziran’da IMF’ye göre %-4,9’a, Oxford Economics’e göreyse %-4,4’e çekti. ABD’de işsizlik oranı %15’lere vardı.

    Gezegenimiz Nefes Aldı

    Fabrikaların durma noktasına gelmesi, seyahatin azalması, sokakların boşalmasıyla Boğaz’da yunuslar, Paris sokaklarında geyikler, Venedik kanallarında kuğular görüldü. İBB’nin sunduğu verilere göre İstanbul’da 16 Mart-10 Nisan arasında hava kalitesi geçen yılın aynı dönemine göre %28 iyileşme gösterdi. Fakat hayatın yeniden “normal”e dönmesiyle birlikte hava kirliliği seviyesindeki iyileşmeler hızla tersine döndü. Ayrıca virüs korkusuyla kullanımı artan tek kullanımlık plastikler ve maskelerle denizler ve okyanuslar yeni bir sorunla karşı karşıya kaldı. Yine de insan etkisinin azalmasıyla dünyanın kendisini ne kadar hızlı toparlayabildiğini görmek bir nebze ümit verici.

    PANDEMİNİN ÖZETİ

    31 ARALIK 2019

    Çin’in 11 milyon nüfuslu Wuhan kentinde 27 kişide zatürre benzeri bir hastalık görüldüğü bildirildi.

    11 OCAK 2020

    27 Aralık günü Wuhan’da hastaneye kaldırılan 61 yaşındaki bir Çin vatandaşı hayatını kaybetti.

    11 MART 2020

    Türkiye’de ilk koronavirüs vakası görüldü.

    12 MART 2020

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 4 bin 291 kişinin hayatını kaybettiği COVID-19’u pandemi ilan etti.

    16 MART 2020

    İçişleri Bakanlığı; tiyatro, sinema, konser salonu, düğün salonu, kafe, spor salonu gibi mekanların geçici bir süreyle kapatıldığını açıkladı. Ülke genelinde 149 bin 382 işyeri yasaktan etkilendi.

    17 MART 2020

    Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, COVID-19 nedeniyle Türkiye’de ilk defa bir hastanın hayatını kaybettiğini duyurdu.

    19 MART 2020

    Türkiye’nin dörtbir yanında insanlar saat 21.00’de balkonlarına çıkıp pandeminin önsaflarında savaşan sağlık çalışanlarını alkışlayarak destek verdi. Türkiye’de ligler ertelendi.

    21 MART 2020

    İçişleri Bakanlığı valiliklere gönderdiği genelgeyle 65 yaş üstü ve kronik rahatsızlığı olan kişilerin ikametlerinden dışarı çıkmalarını yasakladı. Lokantalar ise yalnızca paket servis verebilecek.

    23 MART 2020

    İlkokul, ortaokul ve lise derslerinin uzaktan işlendiği TRT EBA TV yayınlarına başladı.

    3 NİSAN 2020

    Türk Hava Yolları iç hat seferlerini 20 Nisan’a kadar durdurdu. 20 yaş altına sokağa çıkma yasağı getirildi; toplu alanlarda maske takmak zorunlu oldu.

    10 NİSAN 2020

    İçişleri Bakanlığı, saat 24.00’te uygulamaya başlanacak sokağa çıkma yasağını saat 21.30’da duyurdu. On binlerce kişi marketlere hücum etti.

    14 NİSAN 2020

    Uluslararası Para Fonu (IMF) “Küresel Ekonomik Görünüm” raporunda dünya ekonomisinin bu yıl yüzde 3’lük bir küçülmeyle 1930’lardaki Büyük Buhran’dan bu yana görülen en sert daralmayı yaşayabileceğini söyledi. Rapor, Türkiye ekonomisinin 2020’de yüzde 5 küçüleceği tahmininde bulundu.

    15 NİSAN 2020

    Donald Trump, salgın dolayısıyla suçladığı DSÖ’ye maddi yardımı durdurduğunu açıkladı. DSÖ’nün bütçesinin %14’ünü ABD fonluyordu.

    4 MAYIS 2020

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, normal hayata dönüşün kademeli olarak başlatılacağını açıkladı. Yeni dönem, “kontrollü sosyal hayat” olarak isimlendirdi.

    30 EYLÜL 2020

    Fahrettin Koca, “Her vaka, hasta değildir. Testi pozitif çıktığı halde hiçbir semptom göstermeyenler büyük çoğunluğu oluşturuyor” açıklamasında bulundu.

    2 EKİM 2020

    Eylül ayı haftalık raporları gecikmeli olarak yayımladı. Daha önce sadece vaka sayısı açıklayan bakanlık, artık hasta sayısı paylaşmaya başladı.

    17 KASIM 2020

    Yeni tedbirleri açıklayan Cumhurbaşkanı Erdoğan; ara tatilde olan okullardaki eğitim-öğretimin yıl sonuna kadar uzaktan eğitimle sürdürüleceğini, hafta sonları 10.00-20.00 saatleri dışında sokağa çıkma sınırlaması uygulanacağını, restoranların sadece paket servis hizmeti vereceğini, AVM’lerin 20.00’da kapanacağını bildirdi.

    18 KASIM 2020

    Pfizer ve BioNTech, koronavirüs aşı çalışmalarına ilişkin yeni sonuçları paylaştı. Yapılan açıklamada, koronavirüs aşısının %95 etkili olduğunu ve ciddi bir yan etkisinin bulunmadığını belirtildi.

    25 KASIM 2020

    Son 24 saatte hastalığı hafif geçirenler de dahil 28 bin 351 vaka tespit edildiği açıklandı.

  • ZAMANIN DURDUĞU YIL: 2020’DEN TARİHE KALAN

    ZAMANIN DURDUĞU YIL: 2020’DEN TARİHE KALAN

    O da diğerleri gibi 365 gün, 6 saatti. Güneşler doğdu, aylar battı… Yağmurlar, depremler, ölümler ve doğumlar oldu. Ama küresel pandemi 2020’de hayatı öyle bir yavaşlattı ki tarih bu yılı “yaşanmayan yıl” diye kaydetse yeri… “Yaşanmayan yıl”da dünyada ve Türkiye’de yaşanan gelişmeler…

    2020 öyle bir yıldı ki geriye dönüp baktığımızda, bir sene önceki hayatımızı doğru düzgün hatırlayamıyoruz bile. Bir yıl önceyi bırakın; evlere geri döndüğümüz bu zamanlarda, günün hangi saatinde, haftanın hangi gününde olduğumuzu bile karıştırabiliyoruz. Nihayetinde, Aristo’nun dediği gibi “Zaman değişimin ölçüsü”. Her şeyden bağımsız bir fanusun içinde kendi başına varolamıyor; değişen, dönüşen, yıkılan ve yeniden şekillenen şeyler olmadan dayanak noktasını kaybediyor. “Öncesi ve sonrası”, “başı ve sonu” arasındaki fark ortadan kalktığında, saatlerin tıkırtısı, takvim yapraklarının uçup gitmesi de mekanik bir hareketten ibaret kalıyor.

    Bu yıl, “değişimin ölçüsü” koronavirüs haline geldi. Zamanı günlerle değil, vaka sayılarıyla, ölüm rakamlarıyla ölçer olduk. İstanbul’la New York arası zaman farkını enlemlere göre değil, pandeminin ne kadar yayıldığına referansla konuşur olduk. Ve Şubat ayı 29 gün çekse de, Mart 300 gün, Nisan ise 5 yıl sürmüş gibiydi. Yalnızca sıkıldığımız, endişelendiğimiz, çok meşgul ya da çok boş olduğumuz için değil, aynı anda ışık hızında değişen ve tahammül edilmez şekilde aynı kalan zamanın akışını ölçmek için bir sabitemiz olmadığı, tüm bunların ne zaman biteceğini kestiremediğimiz için de…

    2020’nin özetini tam da bu yüzden hazırladık. Aşı haberleriyle birlikte tünelin ucunda görünen ışığa ulaşana dek elimizde değişimin bir ölçütü, zamanın durmuş gibi göründüğü bu yıl aslında ne kadar çok şeyin değiştiğinin bir belgesi olması için…

  • İspanyol Gribi… 1918’den 1920 Mart’ına yedi bitirdi bizi…

    İspanyol Gribi… 1918’den 1920 Mart’ına yedi bitirdi bizi…

    Türkiye topraklarına ABD ve Avrupa’dan birkaç ay sonra, 1918 Temmuz başında giren salgın hastalık; yine dünyadan birkaç ay sonra 1920 ilkbaharında etkisini yitirmişti. Gerek etkileri gerekse alınan önlemler veya ihmaller (futbol ve resmî ve dinî törenlerin devam etmesi) bakımından bugünle büyük benzerlik gösteren salgın, 20 bin civarında insanımızın hayatına mâlolmuştu. Arşiv belgeleriyle 100 yıl önceki pandeminin seyri ve sonuçları.

    Tüm dünyayı etkisi altına alan ve insanlık tarihinin en ölümcül salgını olarak kabul edilen İspanyol Gribi, ilk olarak 1918’in Mart ayında ABD’nin Kansas eyaletinde görüldü. ABD’nin 1. Dünya Savaşı’na fiilen dahil olarak müttefikleri İngiltere ve Fransa’yla birlikte Almanya’ya karşı savaşmak üzere Avrupa’ya asker göndermesiyle hastalık Avrupa’ya taşındı. Kısa sürede salgın halini alan hastalık Fransa cephesinden Nisan ayında bütün Avrupa’ya, devamında da dünyanın diğer bölgelerine yayıldı.

    Milyonlarca insanın ölümüne yol açan İspanyol Gribi genel olarak 2’şer aylık aralıklarla üç dalga halinde yaşandı. Nispeten hafif seyreden 1. dalga 1918’in Mart-Ağustos aylarında, en etkili ve ölümcül 2. dalga 1918 Eylül-Aralık’ta, ilk dalgaya benzeyen 3. dalga 1919’un Ocak-Mayıs aylarında kendini göstermişti.

    Farklı kaynaklara göre dünyada 17-100 milyon insanın hayatını malolan İspanyol Gribi’nin Türkiye’deki seyri, bir-iki aylık gecikmelerle Avrupa ile benzer şekilde üç dalgayı yaşadıktan sonra; 1919’un Aralık ayında yeniden nüksederek 1920 Mart’ına kadar devam eden bir artçı dalga ile toplamda 4 dalga halinde gerçekleşti. İspanyol Gribi’nin -veya 100 yıl önce Türkiye’deki tabirle “İspanyol Nezlesi”nin- İstanbul’da ilk görüldüğü 1918 Temmuz’undan, sona erdiği 1920 Mart’ına kadar olan seyrini; alınan tedbirleri; arşiv belgeleri ve dönemin Vakit gazetesinden yaptığımız tarama ile elde ettiğimiz gazete haberleri üzerinden derlemeye çalıştık.

    Dün Arifi Paşa, bugün F. Koca
    Sıhhiye Müdür-i Umumisi Arifi Paşa’nın, bugün Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın söylediği ve bir motto haline gelen “panik yok, tedbir var” sözünü farklı kelimelerle ama aynı manaya gelecek şekilde ifade ettiği açıklaması: “Herkesi telaşa düşürecek yerde halkı sıhhi tedbirler almaya davet etmeliyiz” (Tasvir-i Efkar, 9 Ocak 1920)

    İstanbul’da görülen ‘tuhaf’ bir hastalık

    Hastalığı İstanbul’a taşıyanlar, Osmanlı Devleti’nin savaştaki müttefiki olan Almanya ve Avusturya’dan İstanbul’a gelen yolculardı.

    İstanbul’da vakaların artması üzerine dikkati çeken İspanyol Gribi’yle alakalı ilk gazete haberine 9 Temmuz 1918 tarihinde rastlamaktayız. Vakit gazetesinde çıkan haberin başlığı “İspanyol Nezlesi: Fransızlar hastalığı yenemiyor” idi. Alman kaynaklarına istinaden verilen bilgiye göre bu hastalık daha önceki senelerde de görülen influenzadan başka bir şey değildi. Gazete okuyucularını teskin etmek için hastalığın bu haliyle tehlikeli olmadığını, birkaç gün grip semptomları göstererek geçtiğini, şimdiye kadar ölüme sebep olmadığını yazmıştı.

    Hastalıkla ilgili haberler ertesi gün devam etti ve 10 Temmuz’da çıkan, “İspanyol Nezlesi: Hastalığın ârazı nedir?” başlıklı haberde, İspanya’da ortaya çıkan bu “tuhaf ” hastalığın tıpkı bir “devr-i alem” yapar gibi yayılmakta olduğundan bahsedildi. Aynı zamanda uzman görüşüne de yer verilerek o sırada Türkiye’de bulunan Alman Profesör Krause’ye müracaat edilmişti. Krause, edindiği tecrübeye göre hastalığın influenzaya çok benzediğini; birdenbire baş ve boğaz ağrısı ile 39.5-40 dereceye kadar yükselen ateşten sonra 3-4 gün içinde hastanın şifa bulduğunu söylemişti.

    Salgının yayılma sahası genişledikçe halk iyice tedirgin olmaya başlayınca, gazetelerde de hemen her gün hastalıkla ilgili haberler çıkmaya devam etti. 13 Temmuz 1918 tarihli gazetede, kardiyoloji uzmanı ve aynı zamandan Tifo, Tifüs, Üç Gün Humması gibi hastalıklar üzerinde çalışan Doktor Neşet Ömer (İrdelp) bir makale yazdı. İstanbul’daki hastalar üzerinde yaptığı incelemeye göre bu hastalığın influenza olmayıp “Üç Gün Humması”na benzediğini ileri sürmüştü. Aynı gazetede yayımlanan bir başka haber, Doktor Neşet Ömer’i tekzip eder nitelikteydi. Habere göre Almanya’da Halle Üniversitesi’nden Profesör Schormann, İspanyol Nezlesi hastasında influenza basilleri bulmuştu.

    İlk resmî açıklama: 14 Temmuz 1918

    İspanyol Nezlesi’ne dair resmî makamlardan ilk beyanat 14 Temmuz’da gazetelerde yayımlanan Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’nin tebligatı olmuştur. 1918’de henüz Sıhhiye Nazırı yoktu ve nezaretin işlerini nazır adına Sıhhiye Genel Müdürü Doktor Adnan (Adıvar) Bey icra etmekteydi. Sıhhiye Müdüriyeti’nin beyanatında İspanyol Gribi’nin ortaya çıkışı ve yayılışından bahsedilmiş: bunun İstanbul’da da görülmekte olduğu, bu hastalığın mahiyeti hakkında kesin bir şey söylenmemekle birlikte influenzaya benzediği ifade edilmişti. Hastalığın ateş, baş, boğaz, bel ve eklem ağrıları gibi grip semptomları göstererek 3-4 gün devam ettikten sonra ateşin düşerek hastanın iyileştiği; şimdiye kadar vefat eden olmadığı; yakalanan kişinin sadece birkaç gün işine-gücüne gidemediği beyan edilmişti.

    Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi, muhtemelen halkı telaşa düşürmemek için bu tehlikeli hastalığı bilerek veya bilmeyerek hafife almıştı. Oysa hastalığın bu ilk dalgası hafif geçmekle birlikte, Avrupa’da İspanyol Gribi’nden ölenler olduğu bilinmekteydi. Nitekim birkaç gün sonra 20 Temmuz tarihli gazete haberinde, doktorların beyanatının aksine İspanyol Nezlesi’nin vahim bir hal aldığı; bilhassa Lausanne ve Bern şehirlerinde çalışanların hastalığa yakalanmasıyla hayatın durma noktasına geldiği; hastalıktan her gün vefat olduğu yazılmıştı. 25 Temmuz’daki haberde ise Londra’da son 1 hafta zarfında İspanyol Nezlesi’nden 287 kişinin vefat ettiği yazmaktaydı.

    En ağır darbe: İkinci dalga

    İspanyol Gribi’nin ilk dalgasını nispeten hafif atlatan İstanbul’da 2. dalga Avrupa’dan 1 ay sonra, 1918 Ekim’inde başladı. Bütün dünyada olduğu gibi İstanbul’da da salgının en etkili ve ölümcül devresi bu ikinci dalgada yaşanacaktı. Kısıtlamalar getirilmesine, olağanüstü tedbirler alınmasına rağmen salgının en fazla vaka ve vefata neden olduğu dönem bu 2. dalga olacaktı.

    22 Ekim 1918 tarihli Vakit gazetesinde çıkan haber, İstanbul’da endişe verici bir hâl alan İspanyol Nezlesi’nden dolayı okulların 10 gün süreyle tatil edildiğini, bu süre içinde okullarda temizlik ve dezenfeksiyon yapılacağını duyurmuştu. 1 gün sonra ise insanların toplu halde bulunduğu sinema ve tiyatroların kapatılması kararı geldi.

    İlk dalgası hafif atlatılan salgının 2. dalgasının ölümcül bir hâl almasının sebebi muhtemelen mütasyona uğramasıydı. Nitekim gazetede de hastalığın “zatürree ile komplikasyon yaparak” ölümlere sebep olduğu yazmaktaydı.

    İspanyol Gribi’ne Karagöz tekmesi İspanyol Gribi’nin İstanbul’daki 2. dalgasının son günlerinde ölüm meleği suretinde çizilmiş hastalığı Karagöz kovalıyor: “Defol, git! Bir daha bu semtlere uğrama”. Hacivat ise destekliyor: “Karagözüm, bu bela başımızdan defolup gidiyor. Allah bizi diğer belalardan kurtarsın! (Karagöz, 11 Ocak 1919, sayı: 1153)

    Ekim ayının ikinci yarısında başlayan 2. dalganın birkaç haftada geçeceği tahmin ediliyordu. Ancak öyle olmadı. Kasım sonu itibarıyla yeniden alevlenen hastalık Aralık’ta yeni tedbirler alınmasına yolaçtı. Gazetenin görüşüne başvurduğu Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi Hıfzıssıhha Şubesi Müdürü Doktor Neşet Ömer Bey, İspanyol Nezlesi’nin birdenbire almış olduğu bu yeni şeklin savaşın bitmesiyle birlikte ordunun terhis edilmesinden kaynaklandığını; terhisle birlikte askerlerin İstanbul’da yoğunlaştığını ve şehirde hastalığın yayıldığını söylüyordu. 9 Aralık 1918 tarihinden itibaren okul, tiyatro, sinema, gazino gibi halkın toplu halde bulunduğu mekanlar bir sonraki emre kadar kapatıldı.

    Dalga dalga salgın İspanyol Nezlesi’nin İstanbul’da yeniden yayılması üzerine okulların tatil edilmesi için Sıhhiye Nezareti’nden Maarif Nezareti’ne gönderilen yazı (9 Aralık 1918, BOA.MF.MKT. 1229/45)

    1918’de hastalığın yayılmasının önlenmesi ve salgınla mücadele kapsamında getirilen kısıtlama ve kapatma kararlarının arkasında, günümüzde Koronavirüs Bilim Kurulu’nun karşılığı sayılabilecek Meclis-i Âli-i Sıhhiye bulunmaktaydı. Kurulca alınan kararlar Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’nce takip edilmekte ve görülen uygunsuzluklar ilgili makamlara bildirilmekteydi. 31 Aralık 1918’de İspanyol Nezlesi’nin vefatlara sebep olarak bütün resmî ve özel okulların kapatılmasına dair karara rağmen buna uymayarak bazı Rum ve Ermeni okulların açıldığının haber alınması üzerine bunların derhal kapatılması Maarif Nezareti’ne bildirilmişti (BOA.MF.MKT, 1229/45-5).

    İspanyol nezlesi Aralık içinde şiddetini artırarak önceki dalgaya göre daha bulaşıcı ve ölümcül bir hâl aldı. Sıhhiye Müdür-i Umumisi Doktor Adnan Bey’in verdiği bilgiye göre İstanbul’da hastalıktan haftada 400’e yakın vefat olmaktaydı.

    10 Aralık 1918’de “İspanyol Nezlesi; Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’nin Vesayası (Öğütleri)” başlığı altında gazetede yayımlanan beyannamede hastalığın bir ilacı veya aşısının olmadığı ve hasta biriyle temasla bulaştığı; bu yüzden kalabalık yerlerden uzak durulması; hasta ziyaretine gidilmemesi; toplu taşıma araçlarına mecbur kalmadıkça binilmemesi; öksürenlerin ağzını kapamaları; ateş, baş ve boğaz ağrısı başladığında aspirin, salberin gibi ilaçlar alınarak mutlaka evde oturup dışarıya çıkılmaması; hatta ateş ve diğer semptomlar geçtikten sonra bile en az üç gün evde kalınması bildirilmişti.

    Futbol maçları ve cemaatle namaz

    Okulların tatil edilmesine, kalabalık ortamlardan kaçınılmasının tavsiye edilmesine rağmen sıhhi tedbirlere aykırı durumlara rastlanmaktaydı. Mesela İstanbul’daki futbol kulüpleri oldukça kalabalık seyirci tarafından izlenen maçlar tertiplemekteydi. 19 Aralık tarihinde Fenerbahçe ile Kadıköy’de bulunan Alman askerlerinden oluşan futbol takımı arasında oynanan maç tam 7 bin kişi tarafından izlenmişti! (Vakit, 20 Aralık 1918). Sıhhiye Nezareti’nin uyarılarına aykırı bir başka uygulama ise devletin bizzat kendisinden gelmişti. Mevlid Kandili’ne denk gelen 17 Aralık günü Yıldız Hamidiye Camii’nde bir mevlid programı düzenlendi. Başta Padişah Vahideddin olmak üzere Sadrazam Tevfik Paşa, devlet erkânı, âyan ve mebusların dahil olduğu büyük bir kalabalıkla icra edilen programda öğlen namazı kılınmış ardından mevlid okutulmuştu (Vakit, 18 Aralık 1918).

    Salgının ne zaman biteceği ve geleceğe dair beklentiler aynı gazetenin 24 Aralık 1918 tarihli nüshasında şu şekilde verilmişti: “Uzmanlardan alınan bilgiye göre İspanyol Nezlesi ikinci salgın dalgasının son günlerini geçirmektedir. İspanyol Nezlesi, sirayetini üç büyük dalgada yapmaktadır. En şiddetlisi ve ölümcül olanı ikinci dalga olup hamdolsun şehrimiz büyük salgına uğramadan bu dalgayı atlatmak üzere bulunuyor. Bununla birlikte birkaç ay sonra üçüncü dalga olarak tekrar başlaması ihtimal dahilindedir”.

    Gerçekten de gazetede çıkan haberde olduğu gibi bir-iki hafta içinde İstanbul’da yaşanan ikinci dalga sona ermişti. Ancak yine gazetenin muhtemel gördüğü üçüncü dalga da doğru tahmin edilmiş ve bu da 1919’un Şubat ayından itibaren yayılmaya başlamıştı.

    ‘Profilaktin’ iyi gelir! “Sıhhiye Müdiriyeti’nden ruhsatlı. Hava yoluyla sirayet eden hastalığa karşı nefes borularını temizler ve mikropları öldürür. Bu maksada tamamıyla hizmet eder. Rayihası latif olup kullanılması da kolaydır. Depo Bahçekapısı’nda Minasyan Eczanesi’ndedir. Küçüğü 30 büyüğü 60 kuruştur (Sabah, 6 Ocak 1919)”.

    Salgına karşı aşı çalışmaları

    Salgına karşı etkili bir ilaç olmamakla birlikte aspirin, salberin gibi bir takım ilaçlar fayda verir ümidiyle kullanılmaktaydı. Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de hastalığa karşı aşı bulma çalışmaları devam etmekteydi. Bu konuda gazetede, İspanyol Nezlesi’nin bazı kimselere getirmekte olduğu bağışıklık dikkate alınarak, daha önce tifo, tifüs, kolera gibi bulaşıcı hastalıkların aşıları üzerinde çalışmış olan Bakteriyolojihane Müdürü Refik Bey (Saydam) tarafından ciğerlerde komplikasyon meydana getiren “steropto basil” isimli mikroptan bir aşı geliştirilmiş ise de henüz bunun hakkında hiçbir netice elde edilemediği; aşı şimdiye kadar tatbik edilenler üzerinde iyi bir netice verirse halk üzerinde tatbik edileceği haberine yer verilmişti (Vakit, 29 Aralık 1918).

    Sıhhiye Müdüriyeti 6 Ocak 1919’da, sinemalar, tiyatrolar vesair toplantı mahallerinin bazı şartlar altında açılmasının uygun bulunduğu bildirdi. Okul idareleri öğrencilerin sağlık durumlarını sürekli kontrol altında tutacak; öğrencilerinin % 15’i hastalıktan dolayı devam edemeyen okullar derhal kapatılacak; dershaneler ve yatakhaneler düzenli biçimde havalandırılacaktı. Sinemalar günde iki gösterimle yetinecek; her ikisi arasında 2 saat kadar bir aralık bırakılarak bu süre içinde salonun havalandırılacak ve zemin dezenfektanlı su ile temizlenecek; izdihama meydan verilmeyecek; dumanının solunum yolları için tahriş edici olması sebebiyle sigara içilmesi kesinlikle yasaklanacaktı.

    Vakit gazetesi 29 Aralık 1918’de Times gazetesine atfen verdiği haberde, İspanyol Nezlesi kurbanlarının şimdiye kadar 1. Dünya Savaşı’nın verdiği telefatın 5 mislini aştığı haberini yayımladı. Şubat sonlarında kışın etkisiyle tekrar başlayan ve Mayıs’a kadar devam eden üçüncü dalga, şiddet ve bulaşıcılık yönüyle ikinciye yakındı ancak öldürücü etkisi o kadar olmamıştı.

    ‘İspanyol Nezlesi Artıyor. Hastalık tekrar yayılmaya başladı. Geçen sene İstanbul’da 14 bin, Avrupa’da ise 6 milyon kişi ölmüştü’ (Tasvir-i Efkar, 30 Aralık 1919).

    Hijyen, maske ve sosyal mesafe

    İstanbul’da artçı-dördüncü dalga halinde görülmeye başlayan salgın, Vakit gazetesinin 28 Aralık 1919 tarihli nüshasında, “İspanyol Nezlesi Yeniden Başladı” haber başlığı ile verildi. “Hastalık bu defa vahim bir şekil arzetmektedir. Herkes sıhhi tedbirlere tamamiyle riayet etmelidir” uyarısında bulunuluyor, Sıhhiye Müdüriyeti’nden gönderilen tebligat yayımlanıyordu.

    Sıkı tedbirler Hamidiye Etfal Hastanesi doktorlarından Ali Vahid’in İspanyol Gribi’nin salgın haline gelişini ve korunma yollarını anlattığı yazısı (Vakit Gazetesi,
    26 Aralık 1919) ve “İspanyol Nezlesi; Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’nin Vesayası (Öğütleri)” başlığıyla yayımlanan ve hastalığa karşı uyulması gereken kuralları anlatan haber (Vakit gazetesi, 10 Aralık 1918).

    Sıhhiye Müdüriyeti, bir önceki sene salgında 14 bin kişinin kaybedildiğini hatırlatarak bu afete karşı herkesin şu tedbirlere uymasını talep etmekteydi:

    “1- Hastalığı yayanlar hastalananlardır. Bu yüzden hastalıklan korunmak için ilk alınacak tedbir hastalarla temasa geçmemek ve lüzumsuz ziyaret ve temastan kaçınmaktır.

    2- Bu hastalığın farklı şekilleri vardır. Bazıları hastalığı yakalandıkları halde hastalıklarını hissetmeyerek gündelik hayatlarına devam ettiklerinden hastalığın yayılmasında başlıca vasıta olmaktadır. Bu sebepten dolayı sinema, tiyatro, mektep, pazar mahalleri, kahvehane gibi insanların toplu halde bulundukları mahaller gayet tehlikelidir. Mekteplerin kapanması için Maarif Nezareti’yle İstanbul Valiliği’ne; sinema ve tiyatroların kapanması için de Polis Müdüriyeti’ne yazılmıştır.

    3- Hastalığın ortaya çıkışına soğuk alma, içki içme, her çeşit suistimallerin dahli ve tesiri vardır. Bu yüzden zikredilen hallerden sakınmak lazımdır.

    4- İspanyol nezlesinin mikrobu bilhassa ağız yoluyla vücuda girdiğinden ağzı sık sık dezenfektanlarla (oksijenli su ve mentol solüsyonu) yıkamalı, dişlerin temizliğine her zamandan fazla itina etmelidir.

    5- Öksürük esnasında herkes ağzına mendil tutmalı, öksürenlerin yanında bulunanlar da kendi ağız ve burnunu öksürükten saçılan mikroplardan korumak için mendil ile kapamalıdır.

    6- Ufak kırıklık, ateş, nezle, başağrısı, öksürük gibi hafif rahatsızlık görüldüğünde istirahat etmek ve bu belirtilerin biraz şiddetlenmesi halinde derhal tabibe müracaat etmek gerekir.

    7- Evde hastalanan olduğunda hastanın ayrı bir odaya nakli ve hastaya bakmak için aileden yalnız bir kişinin görevlendirilmesi, diğerlerinin hastayla temastan kaçınması gerekir.

    8- Hastayla temasta bulunan kişiler temasın ardından ellerini ve ağzını dezenfektan bir maddeyle yıkamalıdır.

    9- Hastalar mutlaka kapaklı ve içinde dezenfektanlı solüsyon bulunan bir kaba tükürmelidir. Hastanın vücudundan çıkan ifrazat ile temas eden bütün çamaşır, mendil, çarşaf vs. kaynar suda kaynatılmalıdır.

    10- Şehremaneti, bu tedbirlerin genel halk sağlığını korumak için muhterem ahali tarafından büyük bir titizlikle dikkate alınmasını rica eyler”.

    ‘Maskeni tak ya da hapse gir’ İspanyol Gribi esnasında alınan tedbirler ve uygulanan korunma usullerinde İstanbul’da maskeden bahsedilmez. Bununla birlikte aynı yıllarda Avrupa’da ve Amerika’da maske takmanın gerekliliği şiddetle vurgulanır. Hatta ABD’nin bazı eyaletlerinde maske kuralına uymayanlar para ve hapis cezasına çarptırılır.

    Sıhhiye Müdüriyeti’nin ilan ettiği bu uyarılara bakıldığında, salgının dördüncü dalgasında hastalığın artık iyice tanındığı ve edinilen tecrübeler ışığında son derece isabetli tedbirler önerildiği görülmektedir.

    100 yıllık motto: ‘Panik yok, tedbir var’

    1920 Ocak ayının ilk haftası sonunda salgın hızını yitirmeye başlar. Buna rağmen tamamıyla ortadan kalkmaz ve Mart’a kadar kendini gösterir.

    7 Ocak 1920 tarihli gazete haberinde, İspanyol Nezlesi’nin “ihbarı mecburi hastalık”lardan olmadığı için hastalığa yakalananların ve vefat edenlerin sayısının Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’nce tam olarak bilinemediği yazılır. Sıhhiye Genel Müdürü Arifi Paşa gazetecilere verdiği demeçte, İspanyol Nezlesi’nin çok bulaşıcı bir hastalık olması yüzünden halkın bundan çok fazla korkmakta olduğunu, hatta birçok kişinin bilerek bilmeyerek halkı telaşa düşürdüğünü söyledikten sonra; günümüzdeki Covid-19 pandemisinin en başından beri Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın söylediği ve bir motto haline gelen “panik yok, tedbir var” sözünü farklı kelimelerle ifade eder: “Herkesi telaşa düşürecek yerde halkı sıhhi tedbirler almaya davet etmeliyiz”. Arifi Paşa salgının doğal seyrinde ilerlediğini, geçen seneki tahribatı yapamayacağını ve 5-6 haftalık bir devirden sonra söneceğini belirtti.

    27 Ocak 1920 tarihli gazete haberinde, İspanyol Nezlesi’nin şiddetini kaybettiği, son hafta vefat ve vaka listesine göre önceki haftaya oranla düşüş olduğunun anlaşıldığı yazar. Şubat içinde hafif vakalarla seyreden İspanyol Nezlesi’nin İstanbul’da yaşanan bu artçı-dördüncü dalgası 1920 Mart’ında sona erer.

    İspanyol Karnavalı ‘Bir de İspanyol Karnavalı mı? İspanyol Nezlesi’ne karşı maskeler yaygınlaşırsa, bu ölümlü hastalık yüzünden sokaklarda bir sürü karnaval alayları da göreceğiz galiba!’ (Tasvir-i Efkar, 4 Ocak 1920).

    Kesin bir sayı olmamakla birlikte, İstanbul Şehremaneti’nin belirttiği “14 bin vefat” bir fikir vermektedir. Ancak taradığımız gazetelerde İspanyol Gribi’ne dair verilen haberler İstanbul’la sınırlıdır ve Anadolu’daki şehirlerden hiç bahsedilmemiştir. Dolayısıyla İstanbul için verilen 14 bin vefat sayısına, bir kayda rastlamamış olsak bile Anadolu’da gerçekleşen vefat sayısının da eklenmesi gerekir. İstanbul’daki vefat sayısına tahmini bir rakam ilavesiyle, İspanyol Gribi’nin 1918-1920 arasında Türkiye genelinde 20 bin civarında ölüme sebep olduğunu söyleyebiliriz. 1918 İspanyol Gribi pandemisinin dünya genelinde oluşturduğu ölüm sayısının da tahmini olarak 30 milyon civarında olduğu söylenebilir.

    Bu oranlar, Covid-19 pandemisiyle kıyaslandığında, 53 milyon insanın hastalığa yakalanması ve ortalama % 2.5’luk bir mortalite oranıyla 1 miyon 300 bin ölüm gerçekleşmesi anlamına gelir. Bu da İspanyol Gribi’nin hem bulaşıcılık hem de mortalite yönünden korkunç neticeleri üzerine bir fikir vermektedir. Ancak 1918 salgını ile günümüz pandemisi arasındaki önemli farklardan birisi, İspanyol Gribi’nde 20-40 yaş aralığında yüksek mortalitedir.

    3 dalga halinde 1 yıldan fazla süren İspanyol Gribi örneğine bakarak, bugün önümüzde bir üçüncü dalganın bizi beklediğini ve bu pandeminin önümüzdeki sene boyunca da devam edeceğini söylemek mümkündür.

    …Biz ki İstanbul şehriyiz,
    Seferberliği görmüşüz :
    Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin, vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi bir de İttihatçılar,
    bir de uzun konçlu Alman çizmesi 914’ten 18’e kadar
    yedi bitirdi bizi.

    (Nâzım Hikmet- Kuvayı Milliye Destanı)

  • Yüzünü örtmeyen toprakla örtüldü…

    Yüzünü örtmeyen toprakla örtüldü…

    Bugün içinde yaşadığımız pandeminin sembolüne dönüşen maskeler aslında Ortaçağ’dan beri kullanılıyor. Arkalarında yatan teorilere, kullanım alanlarına göre onlar da güncelleniyor, gelişiyor. Gelişiyor mu gerçekten? Zira tarihin kimi dönemlerine bakınca bu konuda “tekerrür”, hatta günümüze kıyasla daha gelişkin anlayış ve uygulamalar görmek de mümkün. Maske karşıtları, dün de bugün de daha az yaşadı. 

    Maskeler: Bugün içinde yaşadığımız pandeminin sembolü… Aslında çok uzun yıllardır hayatımızdalar. Yuan Hanedanı zamanında (1271-1368) Çin’e seyahat eden Marco Polo’nun kayıtlarında rastladığımız kullanım, tarihte bilinen ilk örneklerden… Bu dönemde imparatorun hizmetkarları yemek servisi sırasında bir çeşit eşarpla burun ve ağızlarını kapatıyorlardı. Aynı zamanda imparatorun sofrasındaki baronlar da, nefesleri yemeğin tadını ve kokusunu bozmasın diye ipek ve altından bir peçeteyle yüzlerini örtüyorlardı. 

    Veba salgınının bütün hızıyla devam ettiği ve yalnızca Napoli’de 300 bin cana malolduğu 1656’da ise hastalığa yakalanan talihsizleri ziyaret eden veba doktorlarının kostümünün en dikkati çekici parçası kuş gagalı maskeydi. İçine mürver, nane, gül yaprakları, karanfil, kâfur gibi şifalı bitkiler ve baharatlar dolduruluyordu. Bugün tıp tarihinin ikonik imajlarından birine dönüşen bu donanım; hastalıklara çürüyen et ya da besinlerden çıkan kokuların karıştığı kötü havanın yolaçtığı fikriyle (miasma teorisi) Fransız hekim Charles de Lorme tarafından geliştirilmişti. Ne yazık ki pek etkili olamadı, vebanın yayılması önlenemedi. 

    1700’lerde bu maskeler de geride kalmış, yüzyılın sonunda ise havadaki bazı toz zerrelerini solumanın insanı hastalandırdığı anlaşılmıştı. Bu keşifle birlikte, Prusyalı madenci ve bir Rönesans insanı olan Alexander von Humboldt, 1799’da madenciler için bir solunum maskesi icat etti. 

     1918 İspanyol Gribi pandemisi sırasında ABD’deki bir askerî hastanede salgından korunmak için maske takan askerler. 

    Georges-Eugene Haussmann, 1853-1870 arası Paris valisi olduğu dönemde şehri yeniden yapılandırırken bütün şehir büyük bir toz bulutu altında kalmış, kadınların tozdan korunmak için taktıkları dantel peçeler sonraları moda olmuştu. 1878’de Hospital Gazette ve Scientific American’da yayımlanan bir makalede New York’lu hekim A. J. Jessup, salgın hastalıklarda havada dolaşan mikropların akciğerlerimize ve kanımıza karışmasına engel olmak için pamuklu maske takılmasını önermiş ama bu devrimci fikir pek tutmamıştı. 

    19. yüzyıl boyunca doktorlar maskesizdi. Oysa yoğun tozlu bir hava teneffüs eden fabrika çalışanlarına maske kullanmaları tavsiye ediliyordu. İrlanda’da bir dokuma fabrikasında çalışanlara maske takmaları söylense de İngiliz hekim Benjamin Ward Richardson’ın fabrikayı ziyareti sırasında maske takan kimse yoktu. Richardson, On Health and Occupation adlı kitabında (1879) özgür iradenin bilimin önüne geçtiğini yazmış ve insanlar bunun faydalı olduğunu anlayana kadar maskenin bekleyeceğini söylemişti. Maske gerçekten de bekledi… 

    Kuş gagalı veba doktoru Ortaçağ’ın en korkutucu imajlarından birine dönüşen kuş gagası şeklindeki maskeler, veba doktorları tarafından kullanılıyor, ama pek etkili olmuyordu. 

    Sağlık alanında maskenin keşfi 

    Louis Pasteur hastalıkların mikrop kaynaklı olabileceğini göstermiş, ardından İngiliz cerrah Joseph Lister, 1867’de cerrahi yaranın iltihaplanmasına Pasteur’ün tanımladığı mikroskobik canlıların sebep olduğunu öne sürmüştü. Antiseptik solüsyonların kullanımıyla mikropların elimine edilebileceğini düşünerek, enfeksiyonu önlemek için hastanın ameliyat yarasına fenol püskürtmeye başlamıştı. Cerrahi uygulamalar, ayrı bir disiplin hâline dönüşürken, enfeksiyonların önlenmesi önemli bir konu olarak öne çıkmıştı. Hastane gangreni, özellikle batın ve kemik ameliyatlarında cerrahi sonuçları dramatik şekilde etkileyen bir kabus gibiydi. 

    1880’lerde dönemin yeni nesil cerrahları mikropların cerrahi alana girişini en başından engellemek için bir “asepsi stratejisi” (Wu Liande) salgının yaşandığı Çin’in kuzeydoğusundaki Harbin şehrine ulaştı. Dr. Wu, hastalığın hava yoluyla bulaştığını düşünüyordu. Yayılmasını önlemek içinse tüm sağlık personelinin ve hatta defin görevlilerinin takması için bir maske tasarladı. Zamanın tababet topluluğu bu hareketi çok saçma bulmuş, alaya almıştı. Dr. Wu’nun teorisini izah etmesine rağmen aynı bölgede çalışan Fransız doktor Gérald Mesny, “Çinli hekim”i küçümsemiş ve maske kullanmayı reddetmişti. Mesny, birkaç gün içinde hastalığa yakalanarak öldü… 

    1910 Mançurya salgını ve 1918 İspanyol gribi pandemisinde maskeler, ameliyathanenin dışında da kullanılmaya başlandı. 1918 pandemisinde polis kuvvetleri, sağlık çalışanları ve ABD’nin bazı kentlerinin sakinleri için maske takmak zorunlu hale geldi. Salgın sırasında San Francisco’da ölüm oranlarının azalması, zorunlu maske kullanımına bağlanmıştı. 

    ABD’de hiçbir hastalık bu kadar kısıtlamaya yolaçmamıştı. Okullar, kiliseler, sinema ve tiyatrolar, çarşılar, berberler kapandı; dışarıda öksürmeye, hapşırmaya, tükürmeye, öpüşmeye ve hatta konuşmaya para cezası getirildi. “İnfluenza polisleri”, sokaklarda hatta evinin arka bahçesinde oynayan çocukları topluyordu. 

    Doktorları ikiye ayıran tartışma Hermann Otto Hoyer tarafından 1922’de yapılan resim, Ferdinand Sauerbruch’u ameliyat sırasında gösteriyor. Doktorların bir kısmı maskeliyken, bir kısmı burunlarını açmış, bir kısmı ise hiç maske takmamış. 

    Başlangıçta maskelerin etkili olup olmadığı tartışmalıydı. Fransız bakteriyolog Charles Nicolle, Ekim 1918’de influenzanın o zamana kadar bilinen tüm bakterilerden çok daha küçük olduğunu keşfetmiş, bu haber ABD’de hızla yayılmıştı. San Francisco, Ekim 1918’de maske zorunluluğu getiren ilk şehir oldu ve bunu 3 ay sürdürdü. ABD’nin doğu yakasında ve İngiltere’de ise maske sadece tavsiye mahiyetindeydi. 

    Çoğu insan kurallara uyuyordu ama bazıları maskeye güvenmedikleri gibi bu zorlamayı sivil özgürlüklerinin ihlali olarak görüyordu. Kasım 1918’de yayımlanan bir Utah’s Garland City Globe haberine göre çoğu insan maskeyi boynuna asıyor ve polisi görünce takıyordu. Birçok kişi de sigara içebilmek için maskesinde delik açmıştı. Maske takmayı reddedenler kadar, usulüne uygun takmayarak bir nevi sivil itaatsizlik yapanlar da vardı. Bu sebeple para ve hapis cezalarına çarptırılanlar oldu. 

    Damlacıklardaki mikroplar Alman bakteriyolog Carl Friedrich Flügge, 1897’de solunum yolundan çıkan damlacıkların bakteri taşıyabildiğini deneysel olarak göstermişti. 

    İngiltere’de ise durum farklıydı. Maske sadece büyük şehirlerde tavsiye ediliyordu. Manchester ve Liverpool gibi şehirlerde influenza hemşireleri gibi belli gruplara öneriliyordu. Mart 1919’da maskenin etkinliği konusunda bilim çevrelerinde şüpheler sürüyordu. Lancet, maskeyi “şüpheli bir çare” (dubious remedy) olarak tanımlamıştı. 

    Cerrahi maske, ilk olarak 1920’lerde, Almanya ve ABD’deki ameliyathanelerde kullanıldı. Özellikle sistoskopi gibi endoskopik girişimlerde ve küçük cerrahi girişimlerde ise uzun yıllar maskeye kıymet verilmedi. 1926’da yayımlanan Almanca bir cerrahi kitabında maske kullanımından hiç bahsedilmiyordu mesela. Bir yıl sonra Heidelberg’de bir cerrah olan Martin Kirschner, birkaç ciltten oluşan Ameliyat Teorileri kitabının enfeksiyonla mücadele bölümünde maske takılmasının gerekliliğini özenle izah etmiş, 1935 baskısında cerrahi maskelere yeniden değinmişti. 

    Çinli doktor Wu Lien-Teh. 

    ABD’de 1. Dünya Savaşı’nı takiben cerrahi maskelere dair araştırmalar yapılmaya başlandı. Maske kullanımı henüz tam olarak kabul görmemişken stajyer hekimler ve hemşireler gazlı bezden yapılmış maskeler kullanıyor fakat daha kıdemli doktorlar rahatsız edici buldukları için eldiven gibi, maskeyi de reddediyorlardı. 

    1930-1960 arası büyük değişim 

    20. yüzyılın ilk yarısında farklı tarzda maskelerin patentleri gündeme geldi. En yaygın kullanılan maskeler, pamuklu gazlı bezden yapılıyordu ve metal bir çerçeveleri vardı.

    Farklı tasarımlar için de patentler alınmıştı. Maskeler genellikle birkaç kat pamuklu gazlı bezden yapılır, bazen su geçirmeyen ekstra bir kat daha kullanılırdı. Çoğu maske yıkanabiliyor ve metal parçaları sterilize edilebiliyordu; böylece uzun süre kullanılabiliyorlardı. 

    Yıkanabilir maskeler 1919’da Boston’daki Kızılhaç hemşireleri, pamuklu, yıkanabilir maskeler kullanıyor. 

    1930’dan itibaren pamuklu tıbbi maskeler, kâğıt olanlarla değiştirilmeye başlandı. 1960’da tek kullanımlık sentetik maskeler piyasaya çıktı. 1960’ların erken dönemlerinde sentetik materyalden üretilen yeni nesil maskelerin reklamları cerrahi ve hemşirelik dergilerinde yayımlanıyordu. Bu maskeler yüze daha iyi oturuyordu ve sadece çıkan havayı değil içeri giren havayı da süzüyorlardı (FFP maskeleri). Ancak bunlar sterilize edilince filtreleme kapasitelerini yitirdiği için tek kullanımlık maskelerdi. 

    Modern tek kullanımlık maskeler 1960’larda popüler oldu ve 1972’de N95 respiratör maskesi icat edildi. N95 maskeler Dr. Wu’nun tasarımının devamı niteliğindeydi. 1. ve 2. Dünya Savaşı boyunca bilim insanları havayı filtre eden gaz maskeleri geliştirdiler. 

    Maskenin asıl amacı takanın değil, diğerlerinin korunmasıdır. 

    Benzer maskeler fiberglas filtrelerle desteklenerek, akciğerleri korumak amacıyla madencilik endüstrisinde kullanılmaya başlandı. N95 maskeler 1990’larda tıbbi amaçla da kullanılmaya başladı. Sağlık kullanımına göre standardize edilen bu tarz maskeler, tüberkülozu tedavi eden doktorlar tarafından koruyucu olarak kullanılmaya başlanmıştı. Respiratör olarak adlandırılan bu maskeler Covid-19 pandemisinden önce hastanelerde nadiren kullanılıyordu. 

    Tek kullanımlık maskeler, aslında hastanelerdeki büyük dönüşümün bir parçasıydı. Şırıngalar, iğneler, birçok cerrahi alet tek kullanımlık oluyordu. Tek kullanımlık aletler, yeniden sterilizasyonun risklerini ortadan kaldırıyordu, fakat tek sebep bu değildi. Emek maliyeti düşürülmek isteniyordu. Tek kullanımlık malzemelere büyük bir talep vardı, çünkü üreticiler sağlık çalışanları üzerinde son derecede agresif pazarlama çalışmaları yapmıştı. Ayrıca tek kullanımlık malzemeler pratik ve kullanışlıydı. 

    1975’te, endüstriyel üretim pamuklu maskelerin yer aldığı son çalışmalardan birinde, dört katlı pamuklu müslinden yapılan ve tekrar kullanılabilen maskenin, popüler sentetik tek kullanımlık maskeden çok daha üstün olduğu kanıtlandı. İyi tasarlanmış pamuklu kumaş maske, sentetik kumaş kadar etkiliydi. Ancak tekrar kullanılabilen maskeler potansiyel olarak güvensiz bulunduğu için, tekrar kullanılabilir endüstriyel maske üretimi için yeni araştırmaların da önü kapandı. 

    Artık tek kullanımlık maskeler yeniden kullanılabilenlerin yerini almış, tüketici kültürü tıbbı da dönüştürmüştü: “Kullan at kültürü” … 

    PEK BİLİNMEYEN BİR GERÇEK

    Maske: Korunmak değil, diğerlerini korumak için

    Cerrahi maske kullananı da korur bir nebze ama bu ikincil etkidir ve koruyuculuğunun %10-30 gibi bir oranda olduğu bilinir. Asıl olan “diğerinin korunması”dır. Maske, eğer varsa bir enfeksiyonu henüz odağından çıkarken bloke etmek içindir. 

    Cerrahi maskeler ameliyat yarasına enfeksiyon bulaşmasını önlemek için kullanılır ve bu artık evrensel olarak kabul edilmiştir; maskesiz olarak herhangi bir cerrahi girişim yapmak hatta ameliyathanedeki steril malzemelere yaklaşmak bile sözkonusu değildir. Özetle cerrahi maske hekimi değil hastayı korumak üzere tasarlanmıştır. 

    Bir salgında maske takmak da aynı mantığa dayanır ve kullandığımız maskenin anlamı aslında “diğerlerini korumak”tır. Bir cama ya da bir aynaya doğru nefes verdiğimizde buharlaştığını görürüz, çünkü verdiğimiz her nefeste su molekülleri vardır. Solunum yolunun enfeksiyon hastalıklarında ister bakteri olsun ister virüs, mikroplar nefesle, nefesin içindeki su molekülleriyle dışarı çıkar. Bu nedenle, maske takılması, eğer varsa bir enfeksiyonu henüz odağından çıkarken bloke etmek anlamını taşır ki bu en kolay ve en etkili yoldur. Aksi takdirde, verilen nefesle havaya karışan mikrop bir başkasının aldığı bir nefesle de yeni bir bedende enfeksiyon demektir. 

    Cerrahi maske kullananı da korur bir nebze ama bu ikincil etkidir ve koruyuculuğunun %10- 30 gibi bir oranda olduğu bilinir. O nedenle asıl olan “diğerinin korunması”dır. 

    Kullananı korumak üzere esasen endüstriyel amaçla tasarlanmış ve “respiratör” olarak tabir edilen maskeler de vardır ancak bunların gündelik kullanımı gerekli olmadığı gibi hem üretim miktarı ve hem de maliyetleri açısından sürdürülebilir de değildir. Bugün pandemi koşullarında, enfeksiyon hastalarını tedavi eden hekimler gibi doğrudan virüs yüküne maruz kalınan kişilerce de kullanılmaktadır. 

    BAKSI MÜZESİ’NDEN SIRADIŞI BİR SERGİ

    20 sanatçıdan 20 maske

    Konuşan maske Sergide, Enis Karavil tarafından yapılan heykelin maskesine bir Apple Watch takılmış. 

    Bayburt’a 45 kilometre uzaklıktaki Bayraktar köyünde kurulan Baksı Müzesi, Eylül ayından beri sıradışı bir sergiye evsahipliği yapıyor. “Maske/Çağrışımlar” sergisinde 20 sanatçı ve tasarımcı, koronavirüsle mücadelenin sembolü haline gelmiş maskeleri kendi tarzlarında yorumlayarak çağdaş sanat eserlerine dönüştürdü. 

    Sergide maske bir kavram olarak boyutlandırılıyor; sanatçı ve tasarımcılar maskenin kendilerine çağrıştırdıklarını yaratıcı bir eyleme konu ederek, tarih boyunca pek de olumlu şekilde nitelendirilmeyen bu nesneye ilişkin algıyı zenginleştirmeyi hedefliyor. Maske, vahşi doğada kendimizi korumak ve kamufle etmekten, ayinlerde, protestolarda, suç eylemlerindeki kullanımına örten, yanıltan, gizleyen bir nesneden “koruyan” bir önleme dönüşüyor. Bu yeniden yorumlama çabası, izleyenlerin de yeni sorular sormasını amaçlıyor. 

    Sergiye evsahipliği yapan Baksı Müzesi’nin kendisi de, ağırladığı eserler gibi sıradışı bir mekan. Çoruh Vadisi’ne bakan bir tepenin üzerinde, Bayburt doğumlu sanatçı ve akademisyen Prof. Dr. Hüsamettin Koçan’ın bireysel düşü olarak filizlenen müze, çağdaş sanat ve geleneksel elsanatlarına aynı çatı altında, içiçe yer verme amacıyla kuruldu. Başta sanatçılar olmak üzere çok sayıda gönüllünün de katkısıyla yıllar içinde gerçek bir toplumsal projeye dönüşerek, Avrupa Konseyi’nin 2014 yılı Müze Ödülü’nü aldı.

    Baksı Müzesi kurucusu Prof. Dr. Hüsamettin Koçan, Feride Çelik, Banu Çarmıklı ve Özlem Yalım’dan oluşan sanat kurulunun şekillendirdiği sergi, Mayıs 2021’e kadar baksi.org adresinden çevrimiçi olarak da izlenebilecek. 

  • Bilim ve fedakarlık: Ankara Tıp Fakültesi

    Bilim ve fedakarlık: Ankara Tıp Fakültesi

    Cumhuriyetin ilk tıp fakültesi 20 Haziran 1945’te kurulmuş, Atatürk’ün hayali nihayet 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçek olmuştu. Ankara Tıp Fakültesi tıbbiye geleneğinin Anadolu’ya taşındığı bir başlangıç oldu. Geç Osmanlı döneminden günümüze, büyük özveri ve emekle aktarılan kıymetli bir mirasın kısa tarihi…  

    Osmanlı Devleti’nde medreselerde verilen tıp eğitimi 19. yüzyıl başında zamanın epey gerisinde kalmış, bunların bazıları da kapanmıştı. Nitelikli bir tıp eğitimi olmadığı için yeterli sayıda hekim yetiştirilemiyordu. Sonuçta çağdaş tababet, azınlık mensupları ve Avrupa’dan gelen yabancı hekimler tarafından icra edilirken, diğer yandan “mütabbib” denen sahte hekimler tehlike saçıyordu.

    Sultan 2. Mahmut 1826’da Yeniçerileri ortadan kaldırıp Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’yi kurduğunda, bu yeni orduya hekim ve cerrah yetiştirilmesi gerekti. Bu sebeple, Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin de girişimleriyle, Batı ölçütlerinde ilk tıp mektebi olan, Tıbhâne-i Âmire ve Cerrahhâne-i Âmire 14 Mart 1827 Çarşamba günü Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda kuruldu. İşte Tıp Bayramı olarak kutladığımız 14 Mart, ülkemizde çağdaş tıp eğitiminin başladığı bu tarihi ifade eder. “Orduya Müslüman hekim gerekmesi” gerekçesiyle doğan, çağdaş ölçütlerde nitelikli hekim yetiştirilmesi amacıyla da yıllar içinde kendi geleneğini oluşturan Tıbbiye; Osmanlı döneminden cumhuriyete devam ederken, asker hekimliğine uzanan derin köklerinin izlerini de (iyileşen hastayı “taburcu” etmek!) bugünlere taşıdı.

    Cumhuriyet dönemi: Yüksek fedakarlıklar

    Ankara’da 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açıldıktan sadece 1 hafta sonra, 2 Mayıs 1920’de 3 sayılı “İcra Vekillerinin Suret-i İntihabına Dair Kanun” çıkarılmıştı. Kanunun 1. maddesiyle o zamanki adı Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekaleti olan Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nın da aralarında bulunduğu Bakanlar Kurulu oluşturuldu. Dr. Adnan (Adıvar) Bey, Ankara hükümetinin ilk Sağlık Bakanı oldu.

    Ne yerleşik bir yapı ne de geçerli bir yasal düzenleme vardı; her şeyin yeniden yapılandırılması gerekiyordu. Elde herhangi bir kayıtlı bilgi olmadığından öncelikle çalışan hekimlerin isimleri tespit edilmeye çalışıldı ve ülke genelinde 1.323 çalışanıyla yeni bir organizasyon gerçekleştirildi. Bu, tüm ülkeye yayılacak ve bugüne miras kalacak sağlık altyapısının başlangıcı olacaktı.

    Kurtuluş Savaşı devam ediyordu ve bütün çabalar cephedekiler içindi… 1921’de Sağlık Bakanı olan Refik Saydam dönemi 1937’ye dek sürecek ve bugünkü anlamda sağlık hizmet ve örgütünün kurulduğu yıllar olacaktı.

    Ankara Tıp Fakültesi
    1945’te Cumhuriyet gazetesinde Ankara Tıp Fakültesi’nin kuruluşuyla ilgili 2 haber.

    Mustafa Kemal 1 Mart 1922’de Meclis’in 3. yılını açarken yaptığı konuşmada, 1920’de 260 olan hekim sayısının 312’ye yükseldiğini belirtmişti. Hedef, halkın sağlığının korunması ve güçlendirilmesi, ölümlerin azaltılması, nüfusun artırılması, bulaşıcı hastalıkların önlenmesi ve sağlıklı-güçlü bireyler yetiştirilmesiydi.

    29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda tüm yurtta yalnızca 554 hekim vardı. İstanbul’da bulunan yegane Tıbbiye’de yılda ancak 100 hekim yetiştirilebiliyordu ve 1927’de 1.059 hekim ile 13.000 kişiye 1 hekim düşüyordu. Oysa sarılacak çok yara vardı, daha çok ve nitelikli hekim gerekiyordu. Savaşlarla geçen uzun yıllar (1912-1922) boyunca, yoksulluk ve salgın hastalıklarla derinleşen sefalet Anadolu’yu ıssız bırakmıştı.

    1925’te “Trahomla Savaş Kanunu” çıkarılarak binlerce kişinin kör olmasına neden olan hastalıkla mücadeleye başlandı; aynı yıl “Sıtma Savaşı Kanunu” da çıkarıldı. 14 Nisan 1928’de 1219 sayılı “Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun” ve 6 Mayıs 1930’da 1593 sayılı “Umumi Hıfzıssıhha Kanunu” çıkarıldı.

    1933 üniversite reformuyla yeniden organize edilen İstanbul Tıp Fakültesi, senede 150-250 hekim mezun etse de ihtiyacı karşılamaktan uzaktı ve 1935’e gelindiğinde hekim sayısı sadece 1.625 olmuştu. Tıbbiye İstanbul’da ilk kurulduğunda orduya hekim gerekmesi gibi, bu defa da Anadolu’ya, Anadolu’nun her köşesindeki halka hekim gerekiyordu.

    Yeni bir tıp fakültesi memleketin ihtiyacına çare olacaktı ve 9 Haziran 1937’de Sağlık Bakanlığı tarafından 3228 sayılı Ankara Tıp Fakültesi’nin kuruluş kanunu çıktı. TBMM’nin 1 Kasım 1937’deki açılış konuşmasında Atatürk, Ankara ve Van’da iki üniversite açılmasına dair hedefini açıklıyordu. Ne var ki 1939’ta başlayan 2. Dünya Savaşı, Ankara’da bir Tıp Fakültesi fikrinin yıllarca ertelenmesine neden olacaktı. Zira ekonomik sıkıntılar çok ağırdı ve ne bina yapmaya ne de bunu teçhiz etmeye imkan vardı.

    Ankara Tıp Fakültesi
    Geçici fakülte Ankara Tıp Fakültesi kendi binasına yerleşene kadar stajlar için Cebeci’deki Gülhane Askerî Hastanesi ve Numune Hastanesi kullanılmıştı.

    Savaş sona ererken, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Maarif Vekili Hasan Âli Yücel, Ankara Tıp Fakültesi’ni kurmak üzere tekrar harekete geçtiler. Millî Savunma Bakanlığı’nda Sıhhiye Dairesi Başkanı olan Tümgeneral Prof. Dr. Abdülkadir Noyan 22 Aralık 1944’te Çankaya Köşkü’ne davet edildi; Ankara Tıp Fakültesi’nin kurulması için hazırlıklara başlaması isteniyordu. Noyan, bu tarihten 15 gün sonra yeni kurulacak fakültenin ilk dekan adayı olarak vazifelendirildi. 

    Ancak çözülmesi gereken büyük bir problem vardı: Ankara Tıp Fakültesi’nin bütün tesislerinin tamamlanması ve eğitime başlanması için en az 10 yıllık bir süre gerekiyordu. Şöyle bir formül bulundu: 1. sınıfa Ankara liselerinin o seneki mezunlarından talebe kaydedilecek, İstanbul Tıp Fakültesi son sınıf öğrencilerinden bir kısmı da Ankara’ya nakledilerek ilk ve son sınıfı olan bir fakülte açılacaktı. Böylece birkaç yıl içinde tüm sınıflarıyla bir tıp fakültesi hayata geçirilebilecekti.

    Ankara Tıp Fakültesi ve Abdülkadir Noyan

    20 Haziran 1945’te TBMM’de kabul edilen 4761 Sayılı Kanun’la Ankara Tıp Fakültesi kuruldu; ertesi günün gazetelerinde ilk sayfa haberiydi. Tümgeneral Prof. Dr. Abdülkadir Noyan, iç hastalıkları ordinaryüs profesörlüğü ile Ankara Tıp Fakültesi Dekanlığı’na atandı; askerlik vazifesinden istifa etmiş, tümüyle tıp fakültesinin işlerine odaklanmıştı. Fakültenin ilk profesörler toplantısı, 14 Temmuz 1945 Cumartesi günü Hasan Âli Yücel başkanlığında, Gülhane ve Numune hastanelerinden atanan hocalarla yapıldı. Projesini Fransız mimar Jean Walter’in yaptığı Ankara Tıp Fakültesi merkez binasının (Morfoloji) temeli 28 Eylül 1945’te atıldı. Fakülte kendi binasına yerleşene kadar temel dersler Hıfzıssıhha Okulu’nda yapılacak, stajlar için de Cebeci’deki Gülhane Askerî  Hastanesi ve Numune Hastanesi kullanılacaktı.

    Ankara Tıp Fakültesi
    Ankara Tıp’ın unutulmaz ilkleri Ankara Tıp Fakültesi’nin ilk dekanı Prof. Dr. Abdülkadir Noyan.

    İlk dersi veren hoca: Kâmile Şevki Mutlu

    19 Ekim 1945 Cuma günü saat 11.00’de Cebeci Gülhane Askerî Hastanesi’ndeki törenle Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından açılışı yapılan ve şeref defteri imzalanan Ankara Tıp Fakültesi eğitime başladı. Açılış söylevlerinin ardından, fakültenin “Morfoloji Bilimlerinin Tıptaki Önemi” başlıklı ilk dersini Prof. Dr. Kâmile Şevki Mutlu verdi.   

    Türkiye’nin ilk kadın hekimlerinden biri ve ilk kadın patoloji uzmanı olan 1930 Darülfünun Tıbbiyesi mezunu Mutlu, Ankara Tıp Fakültesi histoloji ve embriyoloji kürsüsüne kurucu öğretim üyesi olarak atanmıştı. Böylelikle Türkiye’nin ilk kadın tıp profesörü ve Ankara Üniversitesi Senatosu’nun da ilk kadın öğretim üyesi oldu (Kâmile Şevki, 9 Kasım 1953’te Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrinden çıkarılan Atatürk’ün tabutunun açılması ve tahnit işleminin çözülmesinde de görev alacaktı).

    Ankara Tıp Fakültesi
    “Morfoloji Bilimlerinin Tıptaki Önemi” başlıklı ilk dersini veren Prof. Dr. Kâmile Şevki Mutlu.

    1945-1946 eğitim yılında Ankara Tıp açıldığında birinci sınıfa 142 öğrenci kaydolmuş; son sınıfa İstanbul’dan 85 Askerî Tıbbiye öğrencisi, 66 Sağlık Bakanlığı burslu öğrenci ve 23 Ankaralı öğrenci gelmişti; tıp fakültesindeki 316 öğrencinin 26’sı kız öğrencilerdi. Birinci sınıfın temel FKB (fizik-kimya-biyoloji) dersleri Hıfzıssıhha Okulu’nda Fen Fakültesi hocaları tarafından veriliyor, son sınıflar Gülhane ve Numune hastanelerinde staj yapıyordu. Dönem sonunda 5’i kız öğrenci olmak üzere 174 mezun verilecek, 142 1. sınıf öğrencisinden 19’u sınıfta kalacaktı.

    Ankara Tıp Fakültesi yeni kuruluyordu; kitaba ve periyodik yayınlara henüz sahip değildi. Türk ve yabancı profesörlerden alınan kitaplar ve yeni satın alınanlarla birlikte 9.834 cilt eser Hıfzıssıhha Okulu, Gülhane ve Numune hastaneleri kütüphanelerine yerleştirildi. Bu kitaplıklar saat 22.00’ye kadar açıktı. Derslerden başka öğrencilere ve meslektaşlara tıbbi serbest konferanslar veriliyordu. Yılda dört sayı çıkarılmak üzere planlanan Ankara Tıp Fakültesi Dergisi’nin ilk sayısı çıkmıştı. 1948-1949 ders yılında ilk defa İngilizce olarak Acta Medica Turcica dergisiçıkarılacaktı.

    Ankara Tıp Fakültesi üniversite çatısı altında

    Ankara’da 1925’te Hukuk Mektebi, 1933’te Yüksek Ziraat Enstitüsü, 1935’te Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmuş; 1859’dan beri kamu yöneticileri yetiştiren Mekteb-i Mülkiye 1936’da Ankara’ya taşınmıştı. 1943’te Fen Fakültesi ve 1945’te Ankara Tıp Fakültesi’nin ardından 1946’da Ankara Üniversitesi kuruldu; 13 Haziran 1946’da 4936 Sayılı Üniversiteler Kanunu’yla profesörlük ve doçentlik yasal hükümlere bağlandı ve bu statüler Avrupa Rektörler Konseyi’nde kabul edildi. Atatürk’ün hayali 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşmişti.

    Ankara Tıp Fakültesi
    Kurucu kadro Ankara Tıp Fakültesi’nin kurucu hocaları toplu halde poz veriyor. Ortada kurucu dekan Prof. Dr. Abdülkadir Noyan var (üstte). Hocalar, açılış töreninde (altta).
    Ankara Tıp Fakültesi

    Ankara Tıp Fakültesi bir eğitim kurumu olarak Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olmasına karşın, kuruluşunun ilk yıllarında Millî Savunma Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı gibi farklı kurumların yönettiği birçok farklı binada eğitim vermek zorunda kalmıştı. 20 Haziran 1952’de Cebeci’deki 750 yataklı Gülhane Askerî Hastanesi’nin tüm alet ve malzemeleriyle Ankara Tıp Fakültesi’ne devredilmesi üzerine; Hıfzıssıhha Okulu’ndaki dekanlık ve Numune Hastanesi’nde Tıp Fakültesi’ne ait klinikler de zaman içinde Cebeci Hastanesi’nde toplanarak hizmete burada devam edildi.

    Cebeci Gülhane Askerî Hastanesi, aslında 1900’lü yılların başında ordu için süvari kışlası olarak inşa edilmiş ve Kurtuluş Savaşı yıllarında acil sağlık hizmeti vermişti. 2. Dünya Savaşı başladığında, güvenlik önlemi olarak askerî okulların ve Gülhane Askerî Hastanesi’nin İstanbul’dan Ankara’ya taşınmasına karar verilmesi üzerine, 21 Temmuz 1941’de tüm eşya ve personel 28 vagonluk bir katarla Cebeci Merkez Hastanesi’ne nakledilmişti.

    Vehbi Koç’un bağışı ve ilk Göz Bankası

    Gözün kornea denilen saydam kısmının başka bir gözden alınan parçayla değiştirilmesi olan “keratoplasti” ameliyatıyla, özellikle trahomdan hasar görmüş bazı gözlerin görmesi mümkün olabiliyordu. Sağlam parçayı bağış yoluyla elde etmek gerekiyordu; bir göz bankası kurulursa, hayırseverlerin hayatlarında bağışlayacakları gözleri, ölümlerinden sonra kullanılabilecekti. İlk göz bankası 1945’te New York’ta kurulmuştu. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde bir göz bankası kurulması düşünülmüş fakat imkan bulunamamıştı. 

    Memleketimizde trahom tahribatı çok fazlaydı ve sırada yüzlerce hasta vardı. Vehbi Koç’un 1 milyon 200 bin lira bağışıyla Cebeci Hastanesi’nin yanında bir Göz Bankası 1963’ün sonunda; ikinci bağışla yapılan ikinci kısım da 1972 sonunda hizmete açıldı (Vehbi Koç, Hayat Hikâyem, Vehbi Koç Vakfı Yayınları, İstanbul, 1983). 

    Anadolu’nun yeni tıp fakülteleri

    1956’da Hacettepe’de Ankara Tıp Fakültesi’ne bağlı “Çocuk Sağlığı ve Bilimsel ve Sosyal Araştırma Enstitüsü” kurulmuş, daha sonra genişletilerek 1958-59’da modern bir çocuk hastanesine dönüştürülmüştü. Bu nüveden 1963’te Hacettepe Tıp Fakültesi ve 1965’te Hacettepe Üniversitesi çıkacaktı…

    Ankara Tıp Fakültesi, 1967’de Diyarbakır Tıp Fakültesi’ni kurdu ve fakültenin ilk öğrencilerine 6 yıl boyunca evsahipliği yaptı. Ankara Tıp Fakültesi’nin kurduğu ikinci fakülte, 9 Ocak 1973’te senato ve 5 Nisan 1973 Millî Eğitim Bakanlığı onayıyla kurulan Antalya Tıp Fakültesi oldu.

    Ankara Tıp Fakültesi’nde göğüs hastalıkları profesörü olan Prof. Dr. Türkan Akyol, 25 Mart 1971’de Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na atandığında Türkiye’nin ilk kadın bakanı olmuştu. 13 Aralık 1971’de görevinden istifa ederek Ankara Üniversitesi’ne dönecek ve 1980’de Ankara Üniversitesi’ne rektör seçilerek bu kez de Türkiye’nin ilk kadın rektörü olacaktı.

    Ankara Tıp Fakültesi
    Türkiye’nin ilk kadın bakanı Ankara Tıp Fakültesi’nde göğüs hastalıkları profesörü olan Prof. Dr. Türkan Akyol, 1971’de Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı görevini üstlenerek Türkiye’nin ilk kadın bakanı olmuştu.

    Ankara Tıp Fakültesi’nin Cebeci Hastanesi, yıllar içinde eklenen modern kliniklerle beraber, Eski Gülhane Hastanesi ve Askerî Tıp Tatbikat Okulu’nun cumhuriyetin ilk tıp fakültesinin kuruluşuna yaptığı emsalsiz katkının bir anıtı olarak bugün de hizmet vermeye devam ediyor. Cebeci Hastanesi’nin Millî Mücadele’ye tanıklık eden tarihî binaları 2005’ten beri Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından koruma altında. 1942’de Jean Walter’ın projesini yaptığı ve 1945’te temeli atılan, ancak 21 yılda bitebilen merkez bina, dekanlık yönetim büroları, klinik öncesi kürsüler, konferans salonu ve kütüphanesiyle 1967’den beri Sıhhiye kampüsünde. 1985’te hizmete açılan 16 katlı 4 bloktan oluşan 1.286 yatak kapasiteli İbn-i Sina Hastanesi ise yine Sıhhiye kampüsünde faaliyet gösteriyor. Çağdaş sağlık hizmetlerinin yanısıra bilimsel araştırma kurumu hüviyetini de taşıyan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi her şeyden öte bir eğitim kurumu. Kuruluşundan bugüne 19.000 doktor mezun eden bu seçkin okulda halen 2.600 tıp öğrencisi eğitim görmekte.

    Osmanlı toplumunda Tıbbiye, yaşanan acı tecrübelerin ve ordunun ihtiyaçlarının şekillendirdiği koşulların gerçekleri üzerinden hayata geçmiş; cumhuriyet döneminde sağlık hizmetleri örgütlenirken de Anadolu insanının ihtiyaçları asıl belirleyici olmuştu. Kurumların gelişmesi, iyi yetişmiş insan kaynaklarıyla mümkün olduğu için nitelikli hekimler, nitelikli sağlık hizmetleri demekti ve Ankara Tıp Fakültesi tıbbiye geleneğinin Anadolu’ya aktarıldığı bir başlangıç oldu.   

    2. Dünya Savaşı’ndan sonra tüm dünyada sağlık hizmetlerinin büyük ölçüde kamusal bir hizmet olarak sunulduğu bilinir. Bizde ise “sosyalizasyon” 1961’de kabul edilmiş, bunun 15 yıl içinde bütün ülkeye yayılması planlanmış, süre bittiğinde ise 67 vilayetten 47’sinde bu gerçekleşmişti. Ancak 5 yıllık ertelemeden sonra bunun devamı getirilemedi. Özetle, 1961 Anayasası’nda sağlık hizmetleri “devletçe sağlanan temel bir hak” iken, 1982 Anayasası’nda “devletçe planlanan ve denetlenen bir hizmet”e dönüşmüş oldu.

    Dünyada 1980’lerden sonra başlayan neoliberal politikalarla, artık sağlık da alınıp satılabilen bir meta olarak görülmeye başlandı; yani artık esas olarak işletme mantığı geçerliydi. 1987’de “sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi” yasası kaldırılmadı ama onun yerine “sağlık hizmetleri temel kanunu” kabul edildi. Bu yasaya göre sağlık teşkilatı artık kendi kendini finanse eden kuruluşlar olacaktı. Kamu sağlık kuruluşları işletmeye dönüştürülerek piyasalaştırılacaktı ve sağlık insan gücü sözleşmeli çalıştırılacaktı.

    2002 genel seçimleri sonrası yapılan acil eylem planında, tüm nüfusu kapsayan bir SGK (Sosyal Güvenlik Kurumu) kurulması ve devletin tüm vatandaşlara temel sağlık hizmetlerini sunmakla sorumlu olması planlandı. 2003’te bu plan dahilinde “sağlıkta dönüşüm programı” uygulanmaya başlandı. Sağlık Bakanlığı yeniden yapılandırılırken, hizmet sunucu işlevinden kurtularak, bunun yerine planlama ve yönetme, kalite güvencesi ve insan kaynakları gibi konulara odaklandı.

    Türkiye sağlık ortamı 2003’ten bu yana, dünyadaki dönüşümün bir parçası olan ve Dünya Bankası tarafından finanse edilen “Sağlıkta Dönüşüm Programı” adı verilen bir reform programıyla yeniden yapılandırılmaktadır. İyi niyetlerden ve yüksek ideallerden bahsetmek elbette mümkün. Ancak bu defa ne Osmanlı dönemindeki Tıbbiye’yi ne de Ankara Tıp Fakültesi’ni hayata geçiren hakiki sebepler sözkonusu. Bir varoluş sebebi (raison d’être) olmadığında, sadece amaçlar kurumların sürekliliğini sağlamaya yetmemekte.

    Bugün ise yaşadığımız ağır pandemi koşulları, tüm dünyada neoliberal sağlık sisteminin çöküşüne neden oluyor, bu politikaların sorgulanmasına yolaçıyor. Ülkemizde tıp fakültesi sayısı 2020 itibariyle 5’i yurt dışında olmak üzere 122 ve bunların değişen sağlık sisteminde nasıl bir dönüşüm gösterecekleri henüz berrak değil.

  • 2. Dünya Savaşı’nın ölümcül yan etkisi… AMFETAMİNLER

    2. Dünya Savaşı’nın ölümcül yan etkisi… AMFETAMİNLER

    1939’da patlak veren 2. Savaş’ta, en önemli yeni strateji hızdı. Almanlar, İngilizler, Amerkalılar ve Japonlar, laboratuvarlarda üretilen ve beyni uyararak uyanıklığı sürekli kılan haplar kullandılar. Nazilerin “blitzkrieg” (yıldırım savaşı) hücumlarının, “korkusuz” pilotların, pervasız Kamikaze’lerin, amansız saldırıların arkasında hep bu “fırtına tabletleri” vardı… Ve bu uyarıcıları kullanmak “vatani bir görev”di.

    Genellikle “azim” hapları (pep pills), “ilerle” hapları (go pills), “yükselticiler” (uppers) ve “hız” (speed) gibi isimlerle anılan bir sentetik ilaç grubu olan amfetaminler, beyni uyararak yorgunluğu ve iştahı azaltıyor, uyanıklığı artırarak daha “iyi” hissettiriyor. Modern çağın ruhunu yansıtan bu ilaçlar, 2. Dünya Savaşı’nın kendine özgü koşullarında sanayi güçleri tarafından ticarileştirilmiş, kitlesel üretime geçmişlerdi. 2. Dünya Savaşı bu nedenle insanlık tarihindeki en yıkıcı savaş olmasının yanında bir “ilaçlı kuvvetler savaşı” da olmuştu. Savaş bu tür ilaçların dünya genelinde yasallaşması kadar, karaborsa üretim ve kullanımında da tetikleyici hatta meşrulaştırıcı rol oynamıştı.  

    Savaşın sürdüğü yıllar boyunca Japon, Amerikan ve İngiliz kuvvetleri çeşitli tipte amfetaminleri büyük miktarlarda tükettiler; ancak savaşın henüz başında bu hapların patlamasına asıl öncülük eden, Almanlar oldu. Almanya’yı etkisi altına alan Nazi ideolojisi radikal biçimde uyuşturucu karşıtıydı. Uyuşturucu kullanımı, 1. Dünya Savaşı’nda yaşanan yenilginin ardından hem kişisel zayıflığın hem de ülkenin ahlaken bozulmasının sembolü kabul ediliyordu. Ancak metamfetamin istisnaydı. 1930’ların sonunda mucize ürün olarak lanse edilen bu küçük hap, Nazilerin çağrısını tekrarlıyordu: Almanya uyan! Enerji veren ve kendine güveni artıran metamfetamin, 3. Reich’ın fiziksel ve zihinsel üstünlük takıntısına çok uygundu. Eroin veya alkol gibi maddelerin aksine, metamfetamin gerçeklerden kaçmanın rahatlığını sunmuyor, aksine uyanıklık ve dikkat için alınıyordu. Nazi ideolojisinde insan mükemmelliğinin karşılığı olan Aryanlar, böylece mükemmelin de ötesine geçerek süper-insanlar ve süper-askerlere dönüşebilirlerdi. 

    Askerleri ve formda kalmak isteyen kadınları hedefleyen amfetamin reklamları…

    1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’nda, ticari adı “Benzedrine” olan Amerikan üretimi bir amfetamin, doping ürünü olarak kullanılmış; bunun üzerinde çalışan Alman kimyager Friedrich Hauschild, ertesi yıl amfetamine çok yakın bir madde olan metamfetamin sentezlemeyi başarmıştı. Berlin merkezli ilaç şirketi Temmler-Werke, metamfetamini 1937 kışında “Pervitin” markasıyla satmaya başladı. Eczanelerde reçetesiz satılan tabletler, reklam kampanyasının da etkisiyle son derecede popüler oldu. Metamfetamin ile takviye edilmiş çikolatalar bile piyasaya çıkmıştı. Ancak ilaç henüz gerçek patlamasını gerçekleştirmemişti. 

    Savunma Fizyolojisi Araştırma Enstitüsü Müdürü Dr. Otto F. Ranke, Pervitin’in yorgunluğu ortadan kaldırarak savaş alanında çok işe yarayacağını düşünüyordu. Ranke ilacı bir grup sağlık görevlisi üzerinde test ettikten sonra, Pervitin’in “yorgun bir kadroyu yönlendirmek için mükemmel madde” olacağına inandı. Günlüğünde ve mektuplarında anlattığı üzere kendisi de kullanıcıydı: “Pervitin ile 36 ila 50 saat boyunca hiç yorgunluk hissetmeden çalışmaya devam edebilirsiniz” diye yazmıştı.

    Gerçek ve hayalî düşman peşinde


    Nazilerin Waffen-SS’deki askerlere bolca amfetamin dağıttığı biliniyor. Yalnız bir sorun vardı: İlacın etkisindeki askerler, kimi zaman paranoya içinde tüm mühimmatlarını hayalî düşmanlara harcıyorlardı.

    Alman ordusunun sağlık görevlileri, ilk kez 1938’de Çekoslovakya’nın işgali sırasında askerlere Pervitin verdi. Ancak ilacın ilk gerçek askerî denemesi Eylül 1939’da Polonya’nın işgali sırasında gerçekleştirilecekti. Almanya, 100 bin Polonyalı askerin öldüğü saldırıda doğu komşusunu ele geçirdiğinde, bütün dünya “sanayi tipi yeni bir savaş biçimi” olan Blitzkrieg (Yıldırım Harbi) ile tanışıyordu. 1. Dünya Savaşı’nda uygulanan siper savaşı yöntemine karşı geliştirilen ve 2. Dünya Savaşı sırasında Almanların temel savaş doktrini olan Blitzkrieg, düşmanın savunma kurmasına fırsat vermeden onu olağanüstü hızlı mekanize saldırılarla imha etme amacını güdüyordu. Burada zincirin zayıf halkası, yorgunluktan muzdarip askerlerdi. Dinlenmeye ve uykuya ihtiyaçları vardı; yorgunluk ilerlemelerini yavaşlatıyordu. İşte Pervitin tam burada devreye girdi; kod adı “hız”dı ve Blitzkrieg için gereken de tam olarak buydu…

    1939’un sonları ve 1940’ın başlarında, Reich Sağlık Lideri Dr. Leonardo Conti gibi hekimler Pervitin’in risklerini farketmeye başladılar ve ilacın sadece reçete ile kullanılmasını sağladılar. Ancak uyarıları gözardı ediliyordu. Temmler-Werke fabrikasında üretim hızı, günde 833.000 tablete ulaşmıştı. 1940’ın sadece Nisan ve Temmuz ayları arasında, Alman askerler 35 milyondan fazla metamfetamin tableti (Pervitin) aldı. İlaç, pilotlara ve tank ekiplerine Fliegerschokolade (pilot çikolatası) ve Panzerschokolade (tanker çikolatası) olarak bilinen çikolata tabletleri şeklinde dağıtıldı. 

    Amfetamin sendromu


    Vietnam Savaşı, uyuşturucuların en yaygın olduğu savaşlardan biriydi. Amfetaminlerin haricinde sinir krizlerini önlemek için esrar gibi sakinleştiriciler de veriliyordu

    Bu ilaçların etkisi altındaki Wehrmacht askerleri, aralıksız 10 gün süren yürüyüş ve savaşın ardından 1940’ın Haziran başında Dunkirk’te İngiliz ordusunu da yenilgiye uğratmıştı. Churchill anılarında bu yenilgi için “Şaşkındım, hayatımda yaşadığım en büyük sürprizlerden biri olduğunu itiraf ediyorum” demişti. İngiltere’de bombalama dalışları yapan korkusuz Nazi pilotlarına dair söylentiler yayılıyordu.

    Bu arada bazı kullanıcılar ilacın olumsuz yan etkilerini bildirmiş, kalp krizi geçirenler olmuştu. Bağımlılık potansiyeli ve ilacın aşırı kullanılmasının olumsuz etkileri konusunda artan endişeler sonucunda Alman ordusu 1940’ın sonunda metamfetamin tahsislerini azaltmaya başladı. Bağımlılık yaptığı tıbbi kurumlar tarafından deklare edildikten sonra amfetamin tüketimi 1941 ve 1942’de keskin bir düşüş gösterdi. Fakat buna rağmen ilaç, hem Batı hem de Doğu cephelerinde dağıtılmaya devam edecek ve günün sonunda kâr eden yegane taraf, ilacın üreticisi Temmler-Werke şirketi olacaktı.  

    Bu arada, İngiliz gizli servis ajanları düşen bir Alman uçağında Pervitin tabletleri keşfetmiş, Müttefik askerlerin de aynı yöntemi kullanmasına dair bir plan yapılmıştı. İngiltere Kraliyet Hava Kuvvetleri 1941’de yine bir amfetamin olan Benzedrine tablet ve inhalerin (solunum spreyi) sağlık görevlilerinin takdirine bağlı olarak kullanımını resmî olarak onayladı.

    “Taşıması rahat, kullanımı kolay” diye tanıtılan Benzedrine inhaler, soğuk algınlığı için çocuklara bile pazarlanıyordu.

    Benzedrine, Pervitin kadar tehlikeli olmamakla birlikte yine de riskler taşıyordu. Uyumaktan alıkoyuyordu fakat yorgun hissetmeye engel olmuyordu. Beden, yorgunluğunu giderme şansı bulamadığı için ilaçsız kaldığında işlev göremiyor ve çöküntüye uğruyordu. Ancak ilaç saldırganlığı ve kendine güveni artırıyor, moral destek sağlıyordu. Müttefikler de daha çok ilacın bu ruhsal etkilerinden yararlanıyordu. 

    1942’de Amerikan askerleri Kuzey Afrika’ya ayak bastığında, operasyonlar ilaç etkisi altında başlamıştı; General Dwight D. Eisenhower’ın direktifleri üzerine yarım milyon Benzedrine tableti sağlanmıştı. Bir İngiliz subayın 1942 tarihli hatıralarına göre İngiliz 24. Zırhlı Tank Tugayı askerleri Mısır’daki savaştan önce günde 20 miligram Benzedrine almışlardı. Mukayese etmek gerekirse, Kraliyet Hava Kuvvetleri’ndeki pilotlar için önerilen doz sadece 10 miligramdı.

    Vietnam’da askerlere reçete edilen amfetamin sayısı 225 milyonu geçti.

    2. Dünya Savaşı boyunca Alman, İngiliz, Amerikalı ve Japon kuvvetleri büyük miktarlarda amfetamin tüketti, fakat ilaç kullanımı hiçbir yerde Japonya’daki kadar büyük ve uzun süreli bir toplumsal etkiye yolaçmadı. Japon hükümeti savaş sırasında kullanılmak üzere yerli ilaç şirketlerine metamfetamin üretme görevi vermişti. Tabletler pilotlara ve askerlere Philopon (Hiropin olarak da bilinir) adı altında dağıtıldı. Mühimmat işçileri ve savunma ile ilgili fabrikalarda çalışanlara üretkenliklerini artırmak için metamfetamin tabletleri verildi. Kamikaze pilotları da intihar görevlerinden önce damardan büyük dozlarda metamfetamin alıyordu. “Fırtına tabletleri” olarak bilinen imparator damgalı haplar, yeşil çay tozu ile karıştırılmış metamfetaminden oluşuyordu. 

    Japonlar savaş uyaranlarını “senryoku zokyo zai” ya da “savaşan ruhlara ilham vermek için ilaç” olarak adlandırmıştı. Savaş öncesinde uyuşturucu kullanımına karşı alınan sıkı önlemler, üretimi artırmak için bir kenara atılmıştı. Nedenini anlamak zor değil; topyekûn bir savaş, fabrikadan muharebe meydanına tam bir seferberlik gerektiriyordu. Pilotlar, askerler, deniz ekipleri ve işçiler daha uzun süre uyanık kalmak ve daha çok çalışmak için rutin olarak doğal sınırlarının ötesine itildi. Bu bağlamda, uyarıcı almak vatani bir görev kabul edildi.

    Sinir krizinin eşiğinde kadınlar

    Amfetamin evkadınlarını hedefliyordu. “Ninem zamanında senin üç katın iş yapıyordu” diyen çocuğa annesi, “Onun zamanında gazozlarda kokain vardı” diye cevap veriyor.

    Birçok ülkede askerler savaştan eve amfetamin bağımlılığıyla dönse de, tarihindeki ilk uyuşturucu salgınını yaşayan Japonya’daki sorun, aralarında en şiddetli olandı. Savaş sırasında bağımlı olan birçok asker ve fabrika işçisi, savaş sonrası yıllarda da ilaç tüketmeye devam etti. 1945’te teslim olan ülkenin depolarında kalan devasa miktarda Hiropin’in bir kısmı ilaç olarak dağıtılmak üzere kamu dispanserlerine gönderilmiş, geri kalanı ise karaborsaya yönlendirilmişti. Dağıtımın çoğunu suç örgütü Yakuza devralmıştı.

    İlaç endüstrisi uyarıcı ilaçları, savaştan yorulmuş, acı verici bir yenilgiden çıkmış toplumun güvenini yeniden kazanması için mükemmel araç olarak gösteriyordu. Tüketicileri bu ilaçları satın almaya teşvik etmek için reklam kampanyaları düzenliyorlardı. Damardan uygulanan sıvı metamfetamin de reçetesiz satılıyordu. 18-25 yaş arasındaki Japonların yaklaşık yüzde 5’i ilacı kullanmış, birçoğu 1950’lerin başında damardan bağımlı olmuştu.

    Daha önce hiçbir yabancı güç tarafından işgal edilmemiş olan adalarda ABD’nin askerî üsleri vardı ve amfetaminin yayılmasından ABD askerleri sorumlu tutuluyordu. Japon Narkotik Bölümü 1953’te 623 Amerikan askerini uyuşturucu kaçakçılığı nedeniyle tutuklamış ama bu uyuşturucu skandallarının çoğunun üzeri, Amerikan-Japon dostluğuna “saygıdan” kapatılmıştı.

    Amfetaminlerin Amerikan ordusunda bugün bile kullanıldığı biliniyor. Örneğin 2002’de Afganistan’daki Amerikan pilotları, Kanadalı askerleri açtıkları dost ateşiyle öldürdüğünde, savunma avukatları pilotların hava kuvvetlerinin bir yaptırımı olarak amfetamin kullandıklarını ve bunun onların muhakemelerini etkilemiş olabileceğini belirtmişti.

    Kamikaze pilotlarına intihar görevleri öncesi metamfetamin verildiği biliniyor.

    FİZİKSEL-PSİKOLOJİK AĞIR HASAR

    Önce ‘iyilik’ hissi ardından bağımlılık

    Kilo verme, depresyonu engelleme, konsantrasyonu ve girişkenliği artırma… Amfetamin ve metamfetamin bazlı ilaçlar, 20. yüzyılın ikinci yarısında bütün toplumları pençesine aldı.

    Tümüyle laboratuvarda üretilen amfetaminler, Batı’da “efedra” olarak bilinen “ma huang” adındaki bitkinin yerine geçebilecek suni bir madde arayışından doğdu. Nispeten nadir bulunan bu çöl çalısı, Çin’de 5.000 yıldır bitkisel ilaç olarak kullanılıyordu. Öksürük ve soğuk algınlığı tedavisinde kullanıldığı gibi konsantrasyon ve uyanıklığı artırdığı için de Çin Seddi’nde devriye gezen muhafızlar tarafından alınıyordu.  

    1887’de Japon kimyacı Nagayoshi Nagai bitkideki aktif maddeyi başarıyla izole etti. Efedrin, adrenaline çok benzeyen bir maddeydi. 1893’te Nagai, efedrini kullanarak bir amfetamin çeşidi olan metamfetamini sentez etti. Aslında amfetamin, 1887’de Lazar Edeleanu adında Romen bir kimyacı tarafından Berlin Üniversitesi’nde sentez edilmiş ama klinik olarak kullanılmamıştı. 1919’da bir başka Japon biliminsanı A. Ogata, efedrini sentetik olarak geliştirdi. 

    Temmler-Werke şirketinin Pervitin tabletleri.

    1927’de astım, saman nezlesi ve soğuk algınlığını tedavi etmek amacıyla UCLA laboratuvarlarında çalışan İngiliz kimyacı Gordon Alles tarafından tekrar sentezlenmesiyle, amfetaminin ticari kullanımı için bir formül bulunmuştu. Alles, 1929’da ilk insan denemesini kendisine 50 mg amfetamin enjekte ederek gerçekleştirdiğinde, gözlemlerini “burun temizlendi-kuru”, “iyilik hissi-çarpıntı” ve “oldukça uykusuz bir gece” diye not etmişti. Bulduğu formülü Philadelphia’da bir ilaç şirketi olan Smith, Kline & French’e (SKF) sattı ve 1932’de ilk amfetamin ürünü Benzedrine, inhaler (solunum spreyi) şeklinde, nezle ve astımı tedavi eden bir ürün olarak tezgahlarda yerini aldı.  

    Benzedrine depresyondan obeziteye kadar birçok sağlık sorununda harikalar yaratan bir ilaç olarak tanıtılıyordu ve bağımlılık potansiyeli, uzun dönemli fiziksel ve psikolojik hasar riskleri konusunda hiçbir şey bilinmiyordu. 

    Amfetaminin normal yetişkinlerin kişiliği, davranışı ve iş performansı üzerindeki etkileri üzerine, Pennsylvania Üniversitesi psikologları William Turner ve George Carl tarafından yapılan kapsamlı ve titiz bir çalışma düzenlendi. Üç büyük makalede yayımlanan bulgular, şu ana sonuçları destekliyordu: Düşük-orta dozda amfetamin, basit görevlerde psikomotor (el-göz) becerisini artırırken, daha yüksek dozlar her ikisini de bozmuştu; bellek, aritmetik ve sözel beceri performansı düşük-orta dozlarda çok fazla etkilenmemişti ve ilacın zeka ölçümleri üzerinde hiçbir etkisi yoktu. Buna mukabil, ilacın düşük dozlarda bile belirgin bir etkisi vardı: Ruh hali ve konuşkanlığın belirgin olarak yükselmesiyle birlikte artan bir girişkenlik ve dürtüsellik… 

    Amfetaminin bir diğer etkisi, iştahı azaltmasıydı. 1937’deki ilk çalışmalardan birinde, ilaç kullanan 120 kişiden çoğunun birkaç hafta sonra kilo verdiği bildiriliyordu. Amfetaminin bu amaçla da reçete edilmesiyle artan talep küçük ilaç üreticilerini de cezbetmeye başladı. Patentleri ihlal ederek hem taklit Benzedrine Sülfat tabletleri hem de “gökkuşağı” diye anılan parlak renkli diyet hapları üretmeye başladılar. 1960’ların sonlarına doğru kilo vermek için amfetamin ve metamfetaminin kullanımı giderek yaygınlaştı. 

    Amfetamin kullanımıyla 72 saate varan yüksek ve sahte aktivite, sonrasında büyük bir düşüş ve yorgunluğa yol açıyordu.

    Amfetamin psikozu

    ABD’de amfetamin ilk olarak, Benzedrine (amfetamin sülfat) tabletlerinin pazarlanmaya başlanmasından dört yıl önce, 1933’te doğrudan tüketici için onaylanmış bir solunum spreyi olarak serbest bırakıldı. Benzedrine inhaler, marjinal gruplar tarafından hızlı bir şekilde keşfedildi ve 1930’ların sonunda caz kulüpleri ve hapishaneler gibi mekanlarda yayıldı. 

    Tıbbi amfetaminin kötüye kullanımını ve bağımlılık sorumluluğunu ölçen ilk bulgular, 1960 civarında İngiltere’den geldi. Kilo verme, depresyon ve diğer endikasyonlar nedeniyle ilaç verilen hastaların yaklaşık %10’u bir dereceye kadar bağımlı hale gelmişti. İngiliz psikiyatrist Phillip Connell 1950’lerin sonlarında “amfetamin psikozu”nun kurbanlarının üçte birinin amfetamini önce reçete ile aldıklarını, bağımlı olmalarının ardından daha az meşru kaynaklara yöneldiklerini gösterdi. 

    ABD’de amfetamine ulaşmak için reçete gerekiyordu. Bu, salgının hızını kesti. Fakat 1950’lere gelindiğinde, amfetamin kullanımı sivil halk arasında yükselişe geçti. Özellikle kolej öğrencileri, uzun yol sürücüleri, atletler, ev kadınları ve monoton işlerde çalışanlar arasında… 1959’da FDA (Food and Drug Administration) istismar edildiği gerekçesiyle amfetaminli inhalerleri yasakladı. Fakat amfetaminin çeşitli formları hiperaktivite, obezite, narkolepsi ve depresyon gibi bazı sağlık problemlerinde tedavi amaçlı kullanılmaya devam ediyordu. 

    1971’de bütün amfetamin türleri Drug Enforcement Agency (Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi) Schedule II ilaçlar kapsamına alındı. Bu grup ilaçlar tıbbi amaçla kullanılabilse de yüksek istismar potansiyeline sahip, fiziksel ve psikolojik bağımlılık yapan, yalnızca reçete ile ulaşılabilen ilaçlardı. Amfetaminlere bağlı sorunların çözülmesi için eğitim ve tedavi gibi halk sağlığı çalışmaları da yapıldı.  

    Bütün bu çabalara rağmen amfetamin, 1980’lerde gizli laboratuvarlarda üretiliyordu. Bunu önlemek için yapımında kullanılan efedrin ve psödoefedrin gibi maddelerin satışına sınırlama getirildi. Ancak o zaman da devreye yabancı üreticiler girdi. Amfetamin kullanımı artık tüm dünyada sıkı bir şekilde denetlense de, bu ilaçları tamamen kontrol altına almak halen oldukça zorlu bir iş.