Kategori: Tıp Tarihi

  • Türkiye Talidomid Faciasından Nasıl Kurtuldu?

    Türkiye Talidomid Faciasından Nasıl Kurtuldu?


    türk veteriner hekim, bakteriyolog ord. prof. dr. süreyya tahsin aygün hem ı. dünya savaşı’nda hem de kurtuluş savaşı’nda yer alarak “istiklal madalyası” ile ödüllendirildi. 1927 yılında atatürk’ün çağrısıyla yurda dönen aygün, talidomid ilacının embriyolarda beyin gelişimini etkilediğini ortaya koyarak başta almanya olmak üzere pek çok ülkede yaşanan “talidomid faciası”nı önleyerek bir nesli kurtardı. aynı dönemde görev yapan ve türk farmakoloji derneği’nin ilk başkanı şükrü kaymakçalan da ilaçla ilgili olumsuz görüş belirterek ilacın türkiye’de ruhsat almasına ve kullanılmasına engel oldu.

    Talidomid_2) Thalidomid3
    Talidomid kullanımı sonucu 10 binden fazla bebek, kolları ve bacakları gelişmeden ya da tamamen eksik olarak doğdu.

    “Talidomid faciası”, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında dünya çapında etkileri olan ilaç nedenli büyük bir teratojenite skandalıdır. Teratojenler gebelikte embriyo veya fetüs üzerinde olumsuz etki oluşturan dış etkenlerdir. Bebeğin anomalili doğumuna ya da ölümüne yol açan bu tür etkenlere teratojen ve bunların bebekte oluşturduğu etkiye teratojenite denir. Teratojenite döllenme sonrası gelişimsel süreçte ceninin toksik bir etkene maruz kalması sonucu dünyaya gelen yavruda ortaya çıkan yapısal bozuklukları tarif eden bir kavramdır.1,2 Radyoaktivite, bazı kimyasallar ve bazı ilaçlar teratojeniteye yol açan en bilinen etkenler arasındadır.

    Talidomid, 1950’li yılların başlarında, Almanya’da Chemie Grünenthal ilaç şirketi tarafından uykusuzluk tedavisi için tasarlanan ve piyasaya sunulan bir ilaçtır. Piyasaya sürülmesinin ardından kısa sürede 46 ülkede ruhsat almıştır. Sakinleştirici olmasının yanı sıra bulantı ve kusmayı da önlemesi nedeniyle hamile kadınlarda genellikle sabah saatlerinde sık görülen bulantı ve kusmaları önlemek için yaygın şekilde kullanılmıştır. Özellikle Almanya’da reçetesiz satılması kullanım yaygınlığını daha da artırmıştır. İlaç bir süre kullanıldıktan sonra bütün dünya, “talidomid kurbanları” olarak literatüre giren bebeklerle ve tarihe geçen büyük bir hatalı ilaç kullanımı faciasıyla yüzleşti. Hamilelik sürecinde bu ilacı kullananların bebeklerinde özellikle kolların ve bacakların gelişmemesi ya da tamamen eksik olması şeklinde ciddi anomaliler görüldü. Ayrıca, merkezî sinir sistemi ve iç organlarla ilgili başka sağlık sorunları da vardı. O dönemde yaklaşık 10 binden fazla bebek bu şekilde doğmuş, 100 bin civarı düşük ve bebek ölümü gerçekleşmiştir.3 Bu facia dünyada ilaç araştırma ve geliştirme çalışmaları için önemli bir dönüm noktası olmuş, ilaçların piyasaya sürülmeden önce üzerinde çok daha titiz çalışmaların yapılmasının zorunlu olmasına yol açmıştır.4

    Talidomid_1) Thalidomid2
    Kolları yeterince gelişmemiş “talidomid kurbanı” bir çocuk hekim karşısında.

    Amerika Birleşik Devletleri, ilacın emniyetiyle ilişkili verileri yetersiz bularak ruhsat vermemiştir. Böylece büyük çaplı bir felaketin ortaya çıkmasını önlese de hekimlere verilen deneme numunelerinin kullanılması nedeniyle bu ülkede de az sayıda anomalili doğumlar ve ölümler görülmüştür. Kıbrıs’ta bile talidomid ile ilişkilendirilebilecek birkaç vaka saptanmış olsa da5 felaket iki değerli bilimcimizin dikkati ve dürüstlüğü sayesinde Türkiye’ye ulaşamamıştır. Aşağıda bu iki değerli bilimcinin talidomid faciası ile ilişkisi açıklanmaya çalışılacaktır.

    Talidomid_3) Sureyya Tahsin Aygun-askeri uniforma
    Süreyya Tahsin Aygün askerî üniformasıyla. Atatürk’ün çağrısıyla Türkiye’ye dönen Aygün, tuğgeneral rütbesine kadar orduda hizmetlerini sürdürdü.

    Ord. Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün
    Süreyya Tahsin Aygün, 1895’te İstanbul’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini İstanbul’da tamamladı. I. Dünya Savaşı’nda Haydarpaşa Askerî Veteriner Okulu’ndaki eğitimine ara vererek cepheye katıldı. Orduda önemli görevler aldı ve 1922’de “İstiklal Madalyası”na layık görüldü. Daha sonra, kazandığı bursla eğitim için Almanya’ya gitti ve 1926’da Berlin Yüksek Veteriner Okulu’nda doktorasını tamamladı. Atatürk’ün çağrısıyla 1927’de Türkiye’ye dönen Aygün, tuğgeneral rütbesine kadar orduda hizmetlerini sürdürdü. Ordudan ayrıldıktan sonra da tamamen bilime odaklandı ve Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nde bilimsel çalışmalar yürüttü. 1968 yılında Yüksek Sağlık Şûrası üyeliğine seçilen Aygün, 1981 yılında Atatürk’ün doğumunun 100. yılı şerefine verilen “Hizmet” ve “Onur Plaketi” ile ödüllendirildi. Aynı yıl aramızdan ayrıldı.

    Aygün, ceninden alınıp doku kültüründe üretilerek insana verilen kök hücrelerin dokuların işlevlerini üstlenip bozuklukları düzeltebileceğini, yani kök hücre tedavisi fikrini Batılı tıbbi otoritelerden çok önce ortaya atmıştır.6,7 Konumuz açısından önemli olan gözlemi ise talidomidin tavuk embriyosu üzerindeki toksik etkileridir. Bu gözlemini talidomid ruhsat almak üzere Sağlık Bakanlığı’nda beklerken yetkililerle paylaşmış ve ilacın gebelikte kullanıma uygun olmadığını belirterek uyarılarda bulunmuştur.8

    Prof. Dr. Şükrü Kaymakçalan
    1923 yılında Manastır’da doğan Şükrü Kaymakçalan, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1946 yılında mezun olmuştur. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü İlaç Şube Müdürlüğü’nde farmakolog olarak çalışmıştır. Yurt dışında lisansüstü çalışmalar yaptıktan sonra 1962 yılında Türkiye’ye dönmüş ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Bölümü başkanı olarak kariyerine devam etmiştir. Türk Farmakoloji Derneği’nin kurucuları arasındadır ve ilk dernek başkanıdır. Refik Saydam Enstitüsü, TÜBİTAK, Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Madde Kontrol Organı (INCB) gibi pek çok prestijli kurumda çalışmıştır. Kaymakçalan, 1980 yılında Sedat Simavi Sağlık Bilimleri Ödülü’nü almıştır. Ankara Üniversitesi’ndeki görevine devam ederken 1984 yılında aramızdan ayrılmıştır.

    Talidomid_4) sukrukaymakcalan
    Şükrü Kaymakçalan, Türk Farmakoloji Derneği’nin ilk başkanıdır.

    Kaymakçalan, talidomidin Türkiye’de ruhsat alması için yapılan başvurularda, ilaç üzerinde deney hayvanlarında yeterli toksisite çalışmaları yapılmadığı gerekçesiyle olumsuz görüş belirtmiş ve Aygün’ün iddialarını da desteklemiştir. Böylece ilacın Türkiye’de ruhsat almasına ve kullanılmasına engel olmuştur.9

    Çıkarılması Gereken Dersler
    Talidomid faciasından ülkemiz için çıkarılması gereken bazı dersler vardır. Bu olayda Türkiye’nin hiç zarar görmemesinin nedeni kuşkusuz liyakatli ve dürüst iki bilimcisinin sorumluluk üstlenmesi ve işini doğru yapmasıdır. Liyakati öncelemek, dürüst çalışan yöneticilere sahip olmak ve kurallara uymak toplumsal felaketleri önlemenin en kolay ve etkili yoludur. Diğer önemli bir çıkarım, Batı’nın her zaman doğruları yapamadığı gerçeğidir. Batı hayranlığıyla oradaki tüm uygulama ve yaklaşımları peşinen kabul etmenin yanlış olabileceği önemli kararlar verilirken hesaba katılmalıdır. Özellikle sağlık bilimleri alanında, toplumda yaygın kullanım potansiyeli olan uygulamalara karşı kuşkucu olmak ve bilginin güvenilirliğini sorgulayarak teyit etmek önemlidir. Türkiye’nin o günkü koşullarda, firmadan gelen bilgiyi ya da ilaca ruhsat veren başka ülkelerin yaklaşımını koşulsuz olarak kabul etmemesi, şüpheci yaklaşması ve kurallara uyması binlerce bebeği kurtarmıştır.

    Üzerinde durmamız gereken bir başka nokta bu iki değerli bilim insanının toplum sağlığına yaptıkları büyük katkının ülkemizde yeterince bilinmemesidir. Talidomide karşı çıkarak ruhsat almasını engelleyen ve Amerika’yı büyük bir felaketin eşiğinden döndüren Kanada asıllı Amerikalı farmakoloji doktoru Frances Kathleen Oldham Kelsey’e 1962 yılında Başkan Kennedy tarafından “Onur Madalyası” takdim edilmiş, “Hizmet Ödülü” verilmiş ve kendisi “Millî Kahraman” ilan edilmiştir. Medya Kelsey’i topluma yeterince tanıtmış, yaşarken Ulusal Kadınlar Onur Listesi’ne girmiş, ayrıca hem Amerika’da hem Kanada’da kendisine birçok başka ödül verilmiştir. Kelsey’in talodomid olayındaki rolü birçok önemli bilimsel dergide de konu edilmiştir.

    Talidomid_5) Thalidomid4

    Şükrü Kaymakçalan da Kelsey gibi bir farmakologdur ve hemen hemen onunla aynı şeyi yapmıştır. Amerika’da az sayıda da olsa bazı anomalili doğumlar ve düşükler olmasına rağmen Türkiye’de tek bir vaka tespit edilmemiştir. Gerek Kaymakçalan’ın gerekse Aygün’ün bu olaydaki rolü Türk medyasında ve bilim çevrelerinde yeterince işlenmemiştir. Dolayısıyla bu iki ismin yaptığı işin önemi toplum hafızasında yer etmemiştir. Aygün’e yıllar sonra, ölmeden hemen önce, Atatürk’ün doğumunun 100. yılı münasebetiyle bir “Hizmet Ödülü” takdim edilirken, Kaymakçalan’a bir “Hizmet Ödülü” verilmesi öldükten 11 yıl sonra, TÜBİTAK tarafından düşünülmüştür. Bu ödüllerin verilmesinde talidomid ile ilişkili katkılarının rolü ise belirsizdir. Her iki bilimcinin talidomid olayına katkısı ile ilişkili bilgiler genellikle duyumlara ve bazı yerel yayınlara dayanmaktadır. Yaptığım araştırmalarda Sağlık Bakanlığı’nın konuyla ilişkili bir tutanağına ya da belgesine ulaşmam da mümkün olmamıştır. Eğer ruhsatla ilişkili süreçteki katkıları nedeniyle böyle bir belge varsa, bunun Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanması ve bu iki değerli bilimcinin Bakanlık tarafından bir kez daha onurlandırılması, özellikle genç kuşaklara tanıtılmaları ve toplum hafızasına kazınmaları bakımından yerinde olacaktır. #

    DİPNOTLAR
    1 E. Conover, J. Obstet, Gynecol Neonatal Nurs, 23(6), 1994, s. 524-32.
    2 A. Çeliker, M. Göçer, Hacettepe University Journal of the Faculty of Pharmacy, 41(2), 2021, s. 102-116.
    3 P. Knightley ve ark., Suffer the children: the story of thalidomide, Viking Press, New York, 1979.
    4 J.E. Ridings, Methods Mol Biol, 947, 2013, s. 575-586.
    5 O. Özdemir ve Z. Pala Kara, Yeni Tıp Tarihi Araştırmaları, 17, 2019, s. 63-70.
    6 A.Y. Yaman ve ark., Herkese Bilim ve Teknoloji, 1 Nisan 2024. https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/turkiyeyi-thalidomide-faciasindan-kurtaran-bilim-kahramani-sureyya-tahsin-aygun (Erişim Tarihi: 22 Ocak 2024).
    7 M.M.J. Fischer, Antropological Futures, Duke University Press, Durham and London, 2009, s. 97.
    8 O. Özdemir, Türk Farmakoloji Derneği E Bülteni, Sayı 114, Temmuz-Ağustos 2012, s. 10-12.
    9 O. Özdemir age.
  • Türkiye’de İlk Koronavirüs Aşısı

    Türkiye’de İlk Koronavirüs Aşısı

    Dört yıl önce bugün 13 Ocak 2021’de ilk Koronavirüs aşısı dönemin Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya yapıldı. Koca, Çin’den ithal edilen 3 milyon doz Sinovac aşısının halk sağlığı depolarına taşındığını ve güvenlik testlerinin tamamlandığını söyledi. Koca, alınan sonuçlara göre aşının yeterince güvenli olduğunun anlaşıldığını ve acil kullanım onayı verildiğini aktardı. Sağlık Bakanı, basın mensuplarının önünde ilk aşıyı oldu.

    65da3e38-60e9-b02d-9c64-6be775d908c4
    Fahrettin Koca ilk aşıyı olurken

    2019 yılında Çin’in Wuhan bölgesinde ortaya çıkan Koronavirüs hastalığı hızla dünyaya yayılmış ve Türkiye’deki ilk vaka 11 Mart 2020’de tespit edilmişti.

    7e36087e-0094-6a97-3ae6-303c5cc315ba
    Koronavirüs döneminde maske takmak zorunluydu
  • ’Hekimler arasında bir ilk, filozoflar arasında da eşsiz’

    ’Hekimler arasında bir ilk, filozoflar arasında da eşsiz’

    Galen (129-216/217). Roma İmparatorluğu’nun bilge hekimi. Ona göre hastalıklar doğal sebeplerden doğuyordu ve tedavileri de doğaüstü değildi. iyi bir doktor olmanın önkoşulunun hem insan bedenini ayrıntılarıyla tanımak hem felsefe öğrenmekten geçtiğini savundu. Teorileri ve uygulamaları 1.500 yıl boyunca dünya tıbbına yön verdi.

    ’Hekimler arasında bir ilk, filozoflar arasında da eşsiz’
    Tıp alanının Hipokrat’tan sonraki en önemli figürü olan Galen, Aristoteles’in görüşlerini çürütmesiyle de ünlü. 1826’da yapılmış bir litografisi, National

    Claudius Galenus (Galen), 129 yılında Roma’nın zengin kültür merkezlerinden biri olan Bergama’da doğdu. Yunan tıbbının Roma’daki en büyük temsilcisi olacak Galen, hayatı boyunca imparatorluğun en etkili ve saygın doktoru sıfatıyla ve tıbbın en büyük dehalarından biri olarak tarihe geçti.

    Babası, matematik, astronomi, felsefe ve edebiyatla ilgili saygın bir mimar olan Aelius Nicon’du. Tek oğlunun, içinde doğduğu yüksek sınıfın geleneksel alanı olan felsefe ve politikada kariyer yapmasını umuyordu.

    Galen bu sebeple 14 yaşında matematik ve felsefe çalış -malarına başladı. Eğitiminde zamanın 4 büyük felsefe okulu olan Platoncular, Peripatetikler, Stoacılar ve Epikürcülere dair incelemeler yer alıyordu.

    Galen’in babası farklı felsefi bakış açılarını bilmenin önemine inanıyor; “hiçbir mezhebin takipçisi olmamak, hepsini dinlemek ve yalnızca gerçeği yüceltmek” gerektiğini düşünüyordu.

    Babasından öğrendiği bu ilke, Galen’in yaşamı boyunca felsefi ve bilimsel duruşunu derinden etkileyecekti.

    Galen 15-16 yaşlarındayken babasının Tıp Tanrısı Asklepius’u rüyasında görmesi üzerine tıp eğitimine başladı ve 4 yıl boyunca Bergama’da Satyros adlı seçkin bir hekimle çalışarak Asklepion’da eğitim gördü. 19 yaşında babasını kaybeden Galen, kalan mirasla artık zengin bir adam olmuştu. Eğitim arayışı devam ediyordu ve Smyrna’ya giderek anatomist Pelops’dan ders aldı; bu arada filozof Albinus’la da felsefe çalıştı. Daha sonra hekim Numisianus’tan doğa bilimleri ve tıp öğrenmek üzere Yunanistan’da Korinthos’a gitti. Son olarak da İskenderiye’ye geçti; burada 5 yıl kadar anatomi tahsil etti. Bu sırada kadim Mısır tıbbının bütün inceliklerini öğrendi; insan iskeletini inceleme fırsatını da burada buldu.

    10 yıl süren bütün bu çalışmaların ardından Galen, 157 yılında Bergama’ya döndü. Ertesi yıl gladyatörler birliğinin başhekimi olmuştu; 4 yıl boyunca onları dövüşe hazırlayacak, korkunç yaralarını tedavi etmeye çalışacak, kimilerinin de ölümüne tanık olacaktı. Kalbinden yaralanan bir gladyatörün ölene kadar şuurunun açık olduğunu gözlemleyerek Aristoteles’in “kalbin aklın merkezi olduğu” yönündeki görüşünü çürüttü. Gladyatörlerin hekimi olmak Galen’i insan anatomisi ve travmaları hakkında engin bir bilgi ve deneyim sahibi yapmıştı.

    Anatomi çalışmaları

    Galen, tıbbın temelinin anatomi olduğuna inanıyordu. Ancak o zamanlar Roma İmparatorlu-ğu’nda insanları incelemek ya-sadışıydı ve araştırma amacıyla diğer hayvanları incelemekten başka bir seçeneği yoktu. Hem ölü hem de canlı hayvanlar üzerinde incelemeler yapıyordu; koyun, keçi, domuz, köpek, Afrika maymununu kesitlere ayırarak onların anatomilerini incelemişti. İzleyicilere canlı hayvanlar üzerinde gösteriler yaptığı da olurdu. Yine bir gösteri sırasında canlı bir maymunun karnının içini açmış ve çıkardığı bağırsakları yeniden yerine yerleştirmişti.

    Anatomi çalışmalarıyla Galen, atardamarların toplardamarlardan yapısal farklılığını gösterdi; kalp kapakçıklarını tanımladı. En önemli keşiflerinden biri, atardamarların 400 yıldır zannedildiği gibi hava değil kan taşıdığıydı. Sinir sistemi üzerine de çalışmış, kafa içindeki sinirleri de tanımlamıştı. Bir domuz üzerinde yaptığı deneyde, gırtlak sinirini (nervus re-currens) bağladığında hayvanın hiç ses çıkaramadığını gösterdi. Böylelikle, sesin kalpten geldiği inancını yıkmış ve sesi beynin kontrol ettiğini ispat etmişti.

    Gözün birincil yapıları olan kornea (irisin önündeki şeffaf dış tabaka), sklera (beyaz tabaka), mercek, retina (gözün arkasında, sinyalleri beyne ileten tabaka) ve göz kaslarını tanımladı. Deneysel yöntemin yaratıcısıydı; hayatı boyunca insan bedeninin nasıl çalıştığını anlamak amacıyla hayvanları kesitler yaparak (disseksiyon) inceledi. İdrarın zannedildiği gibi mesanede değil böbrekte oluştuğunu kanıtladı. Öte yandan, insan cesetlerinin incelenmesine karşı yasaklar nedeniyle hayvanları inceleyerek insan anatomisi hakkında yaptığı çıkarımlar, onu kimi zaman hatalara da sürükledi; “kanın karaciğerde oluştuğu” gibi büyük bir yanılgıya düşen Galen’in bu inancı, yüzyıllar boyunca kabul gördü.

    Erişkin yaşlarında hayatının büyük bir kısmını felsefe çalışarak geçiren Galen, Platon ve Aristoteles’ten de etkilendi; daha önceki filozof hekimlerin, özellikle Herophilus ve Erasistratus’un teorik fikirlerinden ve Hipok-rat’ın yazılarından yararlandı. Galen, vücudun birbirine bağlı 3 sistemden oluştuğunu düşünüyordu: kalp, karaciğer ve beyin. Kalp, göğüs boşluğunda yer alan organları yönetirdi. Atardamarlar kan ve ruh karışımını bütün bedene dağıttıkları için ruh organları olarak hizmet ederdi. Bu can, hayatın kaynağıydı. Beyin, omurilik ve sinirleri içeren bir organ grubunu yönetirdi; bu sistem de düşünceyi, hareketi ve duyuları yani hayati meziyetleri denetliyordu. Karaciğer ise doğal meziyetlerden yani beslenmeden, büyümeden ve üremeden sorumluydu.

    ’Hekimler arasında bir ilk, filozoflar arasında da eşsiz’
    Galen, Hipokrat’tan etkilenmiş, 4 sıvı teorisinde onun prensiplerini temel almıştı. İki antik dönem hekimini bilimsel konuları tartışırken tasvir eden fresk, İtalya’nın Anagni şehrinde bulunan Santa Maria Katedrali’nde.

    Bedenin 4 sıvı dengesi

    Hipokrat prensiplerini temel alan Galen, insan sağlığının 4 ana vücut sıvısı arasında bir denge gerektirdiğine inanıyordu: Kan, sarı safra, kara safra ve balgam. Bu sıvılar, 4 element teorisiyle de yakından ilişkiliydi: Toprak, ateş, su ve hava. Toprak kara safrayla, ateş sarı safrayla, su balgamla, hava ise kanla bağlantılıydı. Bu sıvılar/unsurlar aynı zamanda bireyin kişiliğiyle de ilişkilendi-riliyordu. Vücudun fiziksel ve zihinsel sağlığının korunması için 4 sıvının dengesinin gerektiği düşünülüyordu. Ruhun/bedenin unsurları arasındaki denge bozulursa birey hastalanırdı. Böyle bir durumda hekim, dengesizliği düzeltmek için diyet, egzersiz, aktivite veya dinlenme önererek hastanın dengesini sağlamaya yardımcı olurdu. Bu değişiklikler hastalığı iyileştirmezse, hekim tedavi edici başka bir müdahale önerebilirdi. Hipokrat’tan farklı olarak Galen, beden sıvılarındaki dengesizliklerin bütün vücutta olduğu gibi belirli bir organın özelinde de olabileceğini savunuyordu. Bu teori, hekimlerin daha kesin teşhisler koymak ve daha özel tedaviler önermesine olanak sağladı. Hipokrat prensiplerinin bir devamı olan Galen prensipleri, sonraki 1.500 yıl boyunca kabul görecekti.

    Bergama’dan Roma’ya

    162 yılında Bergama’dan Ro-ma’ya giden Galen, kısa bir dönüş dışında hayatının geri kalanını burada geçirdi. İmparator Marcus Aurelius’un özel hekimi oldu; ardından Aurelius’un halefleri Commodus ve Septimius Severus için de aynı görevi sürdürdü. Roma’da halka açık konferanslar veriyor ve anatomi gösterileri yapıyordu; kısa sürede hızla yükseldi, ün kazandı ve seçkinler sınıfında kabul gördü. Ancak, halka açık yaptığı anatomi gösterilerinin sansasyon yaratma amacıyla olduğu söylentilerinin yayılması üzerine, bu tarz çalışmalarına 163 yılında son verdi. Bu arada filozof Eudemus ve Romalı konsül Flavius Boethius ile dostluğu itibarını arttırmıştı.

    Galen hiçbir hastadan ücret talep etmiyor ve karşılık beklemeden yoksulları da tedavi ediyordu. Aldığı tek ödeme, Flavius Boethus’tan karısını iyileştirdiği için gelen 400 altın değerindeki büyük bir hediyeydi. Ancak, önemli mev-kilerdeki cahil Romalı hekimlere yönelik keskin eleştirileri nedeniyle birçok düşman da kazanmıştı ve suikast tehlikesine karşı uyarılar alıyordu. Bu nedenle 166 yılında Roma’dan ayrılarak bir süreliğine Bergama’ya gitti; böylelikle tam o sırada Roma’da ortaya çıkan veba salgınından da kurtuldu.

    ’Hekimler arasında bir ilk, filozoflar arasında da eşsiz’
    Atardamarların toplardamarlardan yapısal farklılığını gösteren Galen, kalp kapakçıklarını tanımladı. Onun kan dolaşımı sistemini gösteren ve 13. yüzyıl elyazmasında bulunan tasviri, Bodleian Library (Oxford).

    168-169 yıllarında, ortak imparatorlar Lucius Verus ve Marcus Aurelius tarafından kuzey İtalya’daki bir askerî sefere eşlik etmesi için çağrıldı; ancak veba salgınının devam etmesi, Galen’in bu birliklere katılmasını engelledi. Salgın, Aquileia’daki Roma birliklerini harap etmiş, Marcus Aurelius da Roma’ya dönmüştü. İmparator bunun üzerine Galen’i hayatının geri kalanını geçireceği Roma’ya tekrar çağırdı. Verus’un 169 yılındaki ani ölümünün ardından Marcus Aurelius ve ailesinin özel hekimi oldu. Daha sonra Aurelius’un oğlu Commodus’un ve geleceğin Roma İmparatoru Septimius Severus’un hekimi olarak görev yapacaktı.

    Yangın felaketi

    Galen tıp ve felsefe konusunda pek çok eser kaleme aldı; fakat bu eserlerin çoğu 191-192 yılında çıkan Roma yangınında yok oldu. Galen’in varlığının çoğunu, en değerli eşyalarını kaybetti. Yazılı eserlerinin çoğu, büyük miktarlarda gümüş ve altın, evraklar, icat ettiği tıbbi aletler, geliştirmekte olduğu aletlerin balmumu modelleri ve muayenehanesinde kullanılan ilaçların malzemeleri yandı. Kederin Ortadan Kaldırılması Üzerine adlı kitabında Galen, kitaplarının ve değerli eşyalarının çoğunun Roma’daki kraliyet depolarında meydana gelen büyük bir yangında yok olduğunu söyler. Yanan kitaplardan bazıları Aristoteles’e ait el yazmalarıdır. Ancak o, bu büyük yıkıma karşın kontrolünü kaybetmedi ve her şeye rağmen hayatının geri kalan yıllarını tıbbi ve felsefi eserler üretmeye devam ederek geçirdi.

    Ölümü ve mirası

    ’Hekimler arasında bir ilk, filozoflar arasında da eşsiz’
    158 yılında gladyatörler birliğinin başhekimi olan Galen, 4 yıl boyunca korkunç yaraları tedavi etmeye çalışacaktı. Gladyatör savaşı ve yaralanmasını tasvir eden mozaik, İspanya Ulusal Arkeoloji Müzesi, 3. yüzyıl.

    Galen’in ölümüyle ilgili kesin bir tarih yok; 199, 210 veya 216-217 yıllarını belirten kaynaklar var. Galen’in son eserleri 207’den sonraya tarihlendiği için, Arap biyografi yazarlarının 216-217’de 87 yaşında öldüğüne dair iddialarının doğru olduğu düşünülür. Roma İmparatoru Marcus Aurelius onu “primum sane medicorum esse, philosop-horum autem solum” (doktorlar arasında ilk, filozoflar arasında eşsiz) olarak tanımlamıştı. Galen, hastalığın doğal sebepler yüzünden doğduğuna inanıyordu ve tedavileri de doğaüstü değildi. Onun tıbbı rasyoneldi ve iyi bir hekim olmanın önkoşulu olarak insan bedenini ayrıntılarıyla tanımaya ve felsefeye öğrenmeye aynı derecede önem verdi; bu düşüncesini “iyi hekim aynı zamanda felsefecidir” sözüyle beyan etti.

    Tedavilerinde kimi zaman 25’e yakın madde ihtiva eden terkipler kullanmış; birden fazla maddeden oluşan bu tip ilaçlar daha sonra “galenik ilaçlar” olarak anılmıştır. İlaç tedavileri üzerine çalışmaları, günümüzde en çok incelenen ve en büyük önem taşıyan çalışmaları arasındadır. Ruh kavramını benimsediği için Hıristiyan dünyasında “Divinus Galenus” (İlahi Galenus) olarak anılmış, fikirleri mutlak doğrular olarak yüzyıllarca tartışılmadan kabullenilmişti.

    Galen, ölene kadar tıbbi araştırmalarına ve yazmaya devam etti. Magnum Opus, Şifa Yöntemi gibi büyük eserlerin yanı-sıra Günah ve Cezanın Eşitliği Üzerine, Popüler Onur ve Zaferin Küçük Önemi ve Bilgiyi İfşa Etmenin Reddi gibi birçok felsefi eser üretti. Yaklaşık 300 eser kaleme aldı ve bunların yaklaşık 150’si tamamen veya kısmen günümüze ulaştı. 20 bin sayfadan fazla olan bu eserlerinin çoğu Latince, Süryanice, Arapça ve İbraniceye çevrildi.

    500 yılında Galen’in eserleri İskenderiye’de ve Bizans’ta öğretiliyordu. Antik çağın pek çok eseri gibi orijinal elyazmaları da 9. yüzyılda Araplar tarafından toplanmaya ve tercüme edilmeye başlandı. Bağdat sarayında hekim olan Huneyn İbn İshak, öğrencileriyle birlikte Galen’in çok sayıda eserini Yunancadan Süryaniceye ve Arapça-ya tercüme etti. Bunlar Arapça konuşulan dünyada tıp, anatomi ve fizyoloji çalışmalarının temellerini oluşturdu.

    Yaşadığı zamanın çok ilerisinde olan Galen, kimi gözlemlerinde yanılgıya da düşse tıp tarihinde son derece tayin edici bir rol oynadı. Tercüme edilen eserleri nesiller boyunca aktarıldı ve hurafelere çok müsait olan tıp mesleğini gözlem ve araştırmaya dayalı bir disiplin hâline getirdi. 1.500 yıl boyunca hem Doğu hem de Batı dünyasında tıp öğretimine ve uygulanma biçimine egemen oldu ve teorilerinin çoğu Rönesans dönemine kadar çürütülemedi.

    1543’te Flaman doktor Andreas Vesalius, Galen’in betimlediği vücut anatomisinin insandan çok hayvana benzediğini ortaya çıkardı. Galen’in ve onun prensiplerini Ortaçağ’da devam ettirenlerin birçok hata yaptığı aşikardı. Galen’in fizyolojiye dair görüşleri ise İngiliz hekim William Harvey kan dolaşımını doğru bir şekilde açıklayana kadar 1 yüzyıl daha varlığını sürdürdü. Rönesans döneminde Galen geleneği yavaş yavaş yıkılmaya, modern bilimin ilk örnekleri ortaya çıkmaya başladı.

    Tıp eğitiminin dönüşümü

    ’Hekimler arasında bir ilk, filozoflar arasında da eşsiz’
    İzmir-Bergama Cumhuriyet Meydanı’nda bulunan Galen heykeli, 2012’de sanatçı Ekin Erman tarafından yapıldı.

    Galen tıbbı İlkçağ, Ortaçağ ve erken modern dönem tıp dünyalarını birleştirmişti. Ortaçağ boyunca Galen’in metinleri Arapça kaynaklarla Batı’ya nakledilmiş, 13. yüzyıla gelindiğinde üniversitelerdeki tıp eğitiminin temelini Galen külliyatı oluşturmuştu. Bu külliyat sınırlıydı; çünkü akademi, metinlerin tamamına ancak 16. yüzyılda erişebilecekti. Venedik’te 1525’te yayımlanan Yunanca yeni metinler modern standart hâline gelerek tıp kuramlarını ve üniversite eğitimlerini 17. yüzyılın ortasına kadar şekillendirdi. 17. yüzyılın sonlarına doğru Galen’in eserleri artık Avrupa tıp okullarında gözden düşmüştü. 18. yüzyılda tıpta başlayan değişimle birlikte eğitimde de dönüşüm yaşanıyor, kimya, botanik ve fizyoloji gibi yeni konular tıp müfredatına giriyordu. Akademik tıpta uzun ve yavaş bir süreçte gerçekleşen Galen egemenliğinin çöküşü, ancak 1800’lerin başında tamamlanacaktı. Buna rağmen Galen’in eserlerinin tamamı, 18211833 arasında C.G. Kühn tarafından 22 cilt hâlinde eski Grekçe ve Latince çevirileriyle birlikte yayımlandı.

    Bilginin devamlılığı

    İslâm dünyasında Câlînûs olarak bilinen Galen’in eserlerinin bir kısmı Beytülhikmet (Hikmet Evi) olarak bilinen tercüme merkezinde Huneyn İbn İshak tarafından Arapçaya ve Süryaniceye çevrilmiş, Zekeriya er- Râzî, İbn Sînâ, İbn Rüşd gibi önde gelen hekimler onun eserlerinden ve düşüncelerinden etkilenmişti. İbn Sînâ’nın el-Kânun fi’t-Tıb adlı eseri, Galen’in Küçük Tıp Sanatı ve Tıp Ekolleri adlı eseriyle benzerlikler gösteriyordu.
    Galen İslâm dünyasında tıp otoritesi kabul edilse de bu mutlak olmamıştır. Zekeriya er-Râzî, Galen’in görüşlerindeki sorunları göstermek için Kitâbü’ş-şükûk alâ Câlînûs (Galen’in Şüpheleri Üzerine) adlı bir eser yayımlamıştır. İbnü’n-Nefîs ise kan dolaşımı konusunda kanın sağ karıncıktan sol karıncığa geçmesi için gizli bir oda olduğunu ileri süren Galen’in görüşünün hatalı olduğunu belirtmiştir. Bağdadî de çenenin Galen’in iddia ettiği gibi birbirine bağlı iki kemikten değil de tek kemikten oluştuğunu tespit etmiştir.

  • Parmak izinin benzersizliği: Kimlikten kriminolojiye…

    Parmak izinin benzersizliği: Kimlikten kriminolojiye…

    Günümüzde bir suç mahallinde bulunan parmak izleri, muhtemel şüphelileri tespit etmekte vazgeçilmez bir araç. Parmak izlerinin benzersizliği ilk defa 18. yüzyılda farkedilse de, kriminal kimlik tespiti için yaklaşık 100 yıl daha geçecekti. Bu işin süratle yapılabilmesi ise ancak bilgisayarlarla, 20. yüzyılın sonlarına doğru mümkün olabilecekti.

    Bugüne kadar bulunan en eski parmak izinin, Çin’in kuzeybatısındaki bir arkeolojik alanda 6000 yıllık olduğu tahmin edilen bir toprak kapta keşfedilen parmak izi olduğu kabul ediliyor. Bâbil’in kil tabletlerinde ve çömleklerinde, Mısır mezarlarının duvarlarında, klasik Yunan çömleklerinde ve Roma’daki tuğla ve kiremitlerde de parmak izleri bulunmuştur. Parmak izlerinin kimliğin bir kanıtı olarak kullanıldığına dair ilk bulgular Çin kültürüne, MÖ 300 civarına uzanıyor.

    Resmî belge mühürlemek için kullanılan kil mühürlere parmak izi basılırken, ipek ve kağıdın icadından sonra, bir sözleşmenin tarafları el izlerini belgenin üzerinde bırakmaya başlamıştı. Japonya’da 8. yüzyılda, İran’da 14. yüzyılda çeşitli resmî evraklarda parmak izine rastlanıyor.

    1686’da İtalya’daki Bologna Üniversitesi’nde anatomi profesörü olan Marcello Malpighi (1628-1694), o sıralar yeni icat edilen mikroskopta parmak izlerini incelemiş ve bunların özelliklerine dikkati çekmişti. Malpighi, parmak izi türlerini inceleyen belki de ilk kişiydi; fakat parmak izinin kimlik belirleme özelliğini gözden kaçırmıştı.

    tiptarihi-1
    1930’larda, ABD’nin dörtbir yanından gelen parmak izi kayıtlarını tasnif eden FBI çalışanı kadınlar.

    Parmak izlerinin “benzersiz” olduğu Avrupa’da ilk defa 18. yüzyılda farkedildi. Alman doktor ve anatomist Johann Christoph Andreas Mayer (1747-1801), 1788’de yazdığı kitapta bazı bireyler arasında benzerlikler olsa da parmak izinin asla aynı olmadığını kanıtladı. 19. yüzyılda, Prusya’daki Breslau Üniversitesi’nde anatomi profesörü olan Dr.Johannes Purkinje (1787-1869) ise, birbirinden farklı 9 parmak izi modelini ayrıntılarıyla tanımlayacaktı. 1823’te yayımladığı tezi, parmak izi konusunda daha sonraki gelişmeler için de bir başlangıç noktası olacak kıymetli bilgiler içeriyordu ve kendisi günümüzde kullanılan “Henry Sınıflandırma Sistemi”nin öncüsü olacaktı. Diğer taraftan Purkinje de, parmak izinin bireysel kimlik belirleme özelliğinden bahsetmemişti.

    1853’te Doğu Hindistan’da yönetici olarak çalışan Sir William James Herschel (1833- 1917), Jungipoor’daki Hindistan sulh hakiminin ofisinde resmî bir sözleşmede el izini imza olarak ilk defa kullandı. Tarihte ilk defa bir cilt yüzeyi işareti resmî bir belgede kullanılmış ve geçerli sayılmıştı. Sir Herschel bu ilk deneyimin ardından aile üyelerinin, meslektaşlarının, arkadaşlarının parmak izlerini belgelemeye devam etti. Sonraki yıllarda resmî kurumlarda devlet kayıtlarını denetlediğinde bu yöntemi kullanmaya ve parmak izi kayıtları tutmaya başladı; bu kimlik belirleme yönteminin yaygınlaştırılması gerektiğine inanıyordu. Herschel hayatının sonraki yılları boyunca parmak izlerini, bunların benzersizliğinin ve kalıcılığının önemini incelemeye devam etti.

    tiptarihi-2

    1880’de İskoç doktor Henry Faulds (1843-1930) Nature dergisi için kaleme aldığı makale ile, bugünün kriminal parmak izi inceleme bilimine doğru açılacak yolun ilk adımını atıyordu. Japon- ya’da bir misyoner olarak bulunan Faulds, Japon çömleklerinin üzerinde onları yapan ustaların parmak izlerini görmüş ve bu gözlem onu “parmak izinin babası” yapacak serüveni başlatmıştı. Amerikalı arkeolog Edward S. Morse ile birlikte bir kazı sırasında kilden yapılmış çömleklerdeki parmak izleri ilgisini çekmiş; Faulds, bu dalgalı-girdaplı desenlerin kişiye özgü olup olmadığını merak etmişti. Sonraki birkaç yıl boyunca deneyler yapıp çok sayıda izi inceledikten sonra, her kişinin benzersiz bir parmak izine sahip olduğu sonucuna vardı. Parmak izinden kimlik tanımlama fikriyle Charles Darwin’in yardımını istese de, ünlü doğabilimcinin o sıralarda artık yaşlanmış ve hasta olması nedeniyle bu gerçekleşmemiş; ancak Darwin, mektubu kuzeni Sir Francis Galton’a iletmişti.

    tiptarihi-3
    Anatomi profesörü Johannes Purkinje (1787-1869), 1823’te yayımladığı ve parmak izi modellerini ayrıntılarıyla tanımladığı teziyle günümüzde kullanılan sistemin öncülerinden biri oldu.

    Faulds henüz Japonya’dayken parmak izleri üzerine yazdığı ilk makalesini Nature dergisine gönderdi. 28 Ekim 1880’de yayımlanan bu yazıda kil ya da cam üzerinde parmak izleri mevcut olduğunda, bunların suçluların bilimsel olarak tanımlanmasını sağlayabileceği anlatılıyordu.

    Parmak izi tanımlamanın yanısıra bir sınıflandırma yöntemi de geliştiren Faulds, parmak izlerinin insan hayatı boyunca değişmediğini de keşfeden ilk kişiydi ve sabıka kayıtlarının parmak izleriyle tutulmasını ve parmak izinin de mürekkeple alınmasını önermişti. 1886’da Britanya’ya döndüğünde parmak izi sistemini Scotland Yard’a sundu; fakat teklifi reddedildi.

    tiptarihi-4
    Uzun yıllar parmak izlerini inceleyen ve kimlik belirleme yöntemi olarak kullanılmaları için çalışan Sir William James Herschel (1833-1917), hayatının farklı dönemlerinde kendi parmak ve el izlerini de alarak bunların bireyin hayatı boyunca değişmediğini göstermişti.

    1892’de Francis Galton (1822- 1911), parmak izlerinin benzersizliği ve yaşam boyu değişmezliği üzerine Parmak İzleri adlı kitabını yayınladı. Galton 8.000 parmak izi toplamış ve bunların spiraller, halkalar ve kemerlere dayalı sınıflandırmasını geliştirmişti. Bugün parmak izi sınıflandırma sisteminin Faulds’a mı yoksa Galton’a mı dayandırılacağı hâlen tartışmalı olmakla birlikte, Henry Faulds parmak izlerinin suç delili olarak değerini kanıtlayan ilk Avrupalı olarak kabul ediliyor.

    tiptarihi-5
    FBI’ın 1930’lu yıllarda kullandığı parmak izi alma kiti.

    Yine aynı dönemde Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te polis memuru olarak çalışan Juan Vucetich de (1858-1925) önemli bir parmak izi araştırmacısıydı.
    Önce Galton sisteminden etkilenmiş, daha sonra “daktiloskopi” adı verilen yeni bir parmak izi sınıflandırma sistemi tasarlamıştı. Bu yöntemle bir kadının 2 oğlunun öldürülmesinden sorumlu olduğunu kanıtladı. Bu trajik hadisenin ardından parmak izi, kolluk kuvvetleri tarafından ilk defa kullanılmaya başlandı.

    Yine 1892’de Hindistan’daki Bengal Polisi Genel Müfettişi Sir Edward Henry (1850-1931), Galton’un kitabından etkilenerek kriminal kimlik tespiti için parmak izlerinin kullanımıyla ilgili çalışmalara başladı. Galton’un yöntemini geliştirdi; mahkumların parmak izlerini de kaydetmeye başladı ve suçluları tanımlamak için parmak izi çizgilerini kullandı. Bugün “Henry Sınıflandırma Sistemi” diye bilinen sistemi oluşturdu ve adli tıp dünyasının benimsediği sistem de bu olacaktı.

    Yine Hindistan’da hem bir mucit hem de polis memuru olan Khan Bahadur Qazi Azizul Haque (1872-1935), parmak izi sistemini matematiksel bir temel üzerinde geliştirmeye çalıştı. Parmak izi modellerine göre 32 sütun ve 32 satır hâlinde 1.024 bölmeye ayırmak üzere matematiksel bir formül tasarladı. 1897’ye gelindiğinde Haque, 7.000 parmak izi seti toplamıştı ve bu, yüzbinlerce numaralandırılmış koleksiyonun bile küçük fiş gruplarına bölünebileceği anlamına geliyordu. Haque’nin parmak izi sınıflandırma sisteminde bir hükümlünün aranması veya kaydedilmesi 5 dakika sürüyordu. Parmak izi sistemi böylece kriminal kimlik tespitinde parlayan yıldız olmuştu.

    “Henry Sınıflandırma Sistemi”, 20. yüzyılın başından itibaren standart bir yöntem olarak önce Britanya’ya ve diğer İngilizce konuşulan ülkelere yayıldı; güvenilir bir yöntem olarak yerleşti ve gelişimini bugüne kadar sürdürdü (Bu sistem FBI tarafından 1999’dan beri kullanılan IAFIS’in (Integrated Automated Fingerprint Identifi- cation System-Entegre Otomatik Parmak İzi Tanımlama Sistemi) temelini oluşturur).

    tiptarihi-6
    Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te polis memuru olarak çalışan ve önemli bir parmak izi araştırmacısı olan Juan Vucetich (1858-1925), parmak izi alma talimatlarını çizimlerle anlatan kitapçığını 1900’de yazmıştı.

    Osmanlı Devleti’nde parmak izinden suçlu belirleme yöntemi ise ilk defa 1899’da kullanılmaya başlandı. 17 Eylül 1910’da İstanbul Polis Müdüriyeti’nde, Hacı Yusuf Cemil Bey’in başında olduğu “Daktiloskopi (Parmak İzi) Şube Reisliği” kuruldu. Daktiloskopi dersi 1912’den itibaren polis mekteplerinde müfredata dahil edildi ve öğrencilere ilk defa ihtisas eğitimi verildi.

    Türk polisi 28 Ekim 1916 Salı gecesi İstanbul Tahtakale’de Sabuncu Aris’in dükkanında gece bekçisi Kiyos’un bıçaklanarak öldürülmesi olayını, ilk defa parmak izi tekniğini kullanarak çözmüştü. Bekçi Kiyos’un, olay yerindeki bir lambada parmak izleri bulunan en yakın arkadaşı Mano tarafından parası için öldürüldüğü ortaya çıktı.

    1920’lerin ABD’sinde FBI direktörü J. Edgar Hoover, ulusal bir parmak izi havuzunun oluşturulmasını sağlamış ve bu havuz hızla büyüyerek 5 milyondan fazla kayıttan oluşan bir veritabanına dönüşmüştü. Ancak parmak izlerini indekslemenin güvenilir bir yolu olmadığından, eşleşmeleri bulmak aylar sürebiliyordu. Tepki süresinin hızlı hâle gelmesi ancak 1970’li yıllarda ve ilk bilgisayar tabanlı sistemlerin ortaya çıkışıyla mümkün olacaktı. Yakın geçmişte bilgisayar teknolojisi parmak izi çalışmalarına uygulandı; artık yeni verileri depolamak ve olası eşleşmeleri aramak son derecede hızlı bir şekilde yapılabiliyor.

    tiptarihi-7
    FBI’ın 1920’lerde oluşturmaya başladığı ulusal parmak izi havuzu kısa sürede büyümüş ve milyonlarca kayıttan oluşan bir veritabanına dönüşmüştü. Dünya Savaşı yıllarında Washington’daki Ulusal Muhafız karargahına taşınan FBI Kimlik Tespit Bölümü, tüm arşiviyle birlikte devasa talim salonuna zor sığmıştı.

    Günümüzde sadece görünür parmak izleri değil, gizli parmak izleri de günışığına çıkarılabiliyor. Olay yerinde bırakılan ve “görünmez parmak izi” olarak tanımlanan izleri “görünür” hâle getirmek için yüzeye kimyasal veya fiziksel olarak müdahale etmeyen çeşitli tozlar uygulanıyor; bu parçacıklarının yüzeye yapışma etkinliğine göre parmak izine ulaşılabiliyor.

    Araştırmacıların odak noktası, parmak izlerini ortaya çıkarmak ve bunları belirli bir kişiyle eşleştirebilmek. İki insanın aynı parmak izi olamayacağından, bu teknik adli tıp için hayati bir öneme sahip. 1997’de bu alandaki en büyük gelişmelerden biri yaşandı: DNA yapısının parmak izlerinden de çıkarılıp analiz edilebileceği ortaya çıkarıldı. Artık elle dokunulan nesnelerden alınan sürüntü örneklerinden DNA profili oluşturulabiliyor. Ayrıca parmak izlerinin, parmak izini veren kişinin temas hâlinde olduğu materyali tespit etmek ve analiz etmek için bir kaynak olduğu da kanıtlandı. Yani parmak izinden kişinin temas ettiği, mesela patlayıcı ya da uyuşturucu gibi maddelerin kimyasal analizi de mümkün.

    tiptarihi-8
    Amerikalı meşhur banka soyguncusu John Dillinger 3 Mart 1934’te Indiana eyaletindeki cezaevinden kaçınca, bölgedeki tüm polis birimlerine gönderilen arama kaydında parmak izleri de yer alıyordu.

    Parmak izleri, belirli bir bireyin veya suçlu bir bireyin kimliğinin tespit edilmesini sağladığından, hem tıbbi analizler hem de polisiye soruşturmalar için vazgeçilmez bir araç. Sadece fiziksel değil, kimyasal bilgilere de ulaşmanın bir yolu.

  • ‘Başa gelen çekilir’ dendi ve tomografi beyni görüntüledi

    ‘Başa gelen çekilir’ dendi ve tomografi beyni görüntüledi

    1960’lardan itibaren geliştirilmeye başlanan tomografi uygulamaları, aslında 20. yüzyılla birlikte devreye giren röntgen kullanımının çok daha ileri bir safhasını oluşturacaktı. 3 boyutlu bir nesnenin iç yapısını farklı kesitlerde görmek prensibi hem teşhiste hem de tedavide çığır açacak; sağlık sektöründe ve finansal yapılarda da bir devrim yaşanacaktı.

    Wilhelm Conrad Roent­gen’in 1895’te keş­fettiği X ışınları, kısa bir süre sonra hekimlerin canlı bedenin içini görebilmelerini sağlayan mucizevi bir teşhis yön­temi olarak kullanılmaya baş­landı. X-ışınları nüfuz ettiği katı nesneler tarafından bir miktar zayıflatıldığından, ışına maruz kalma sonucunda ortaya çıkan resim, bedenin içini gösteriyor­du. Röntgen devriminden sonra tıp artık eski tıp olmadı; radyoloji 1900’lü yılların başlarında tıbbi bir uzmanlık dalı hâline geldi ve X-ışını görüntüleme bugün hâlâ kullanılmakta… (“Ve insan kendi içini gördü: Röntgen devrimi”, #tarih dergi, Ekim 2014, s: 82-89)

    Radyolojinin gelişimi 2. Dünya Savaşı’na kadar ılımlı bir hızda seyretti. Savaş yıllarında X-ışını görüntülemenin yaygın kulla­nımı ve dijital bilgisayarın ilk örneklerinin ortaya çıkışı ile ta­nısal görüntüleme tekniklerinde bir devrim yaşandı. Görüntüleme teknolojisinin ve bilgi işlem gücü­nün gelişmesiyle birlikte, organ fonksiyonları ve metabolizmanın işleyişi de ölçülebilir hâle geldi.

    doi:10.1016/j.ics.2005.03.237
    Godfrey Hounsfield’ın bilgisayarlı tomografi makinesinin ilk prototipi. Science Museum, Londra.

    Müzik sektörünün devle­rinden EMI (Electric and Mu­sical Industries, Ltd.) 1931’de kurulmuştu. 1939’dan itibaren Ar-Ge bölümünde çalışan genç yetenekler, savaş nedeniyle hava radarlarının ve diğer elektro­nik cihazların geliştirilmesine yönlendirilmiş; savaşın sonunda şirketin geleneksel eğlence işleri­nin yanısıra, savunmayla ilgili elektronik çalışmaları da devam etmişti. 1955’te ABD’de Capitol Records’un satın alınması ve ardından EMI ile sözleşmeli olan Beatles grubunun büyük başarı­sı, 1970’lere girerken şirketi çok güçlü bir konuma getirmişti. O sıralarda şirketin üst yönetimin­de, dolayısıyla kurumsal stra­tejisinde bir değişiklik yaşandı. Yeni icra kurulu başkanı John Read, EMI’nin kârının üçte ikisini oluşturan müzik işinin riskleri ve belirsizlikleri nedeniyle, şirketin stratejik dengesini değiştirmek istiyordu; bu amaçla nakit akışı­nın bir kısmını şirket içi araştır­ma-geliştirmelere yönlendirme­ye başladı.

    Tip-Tarihi-2
    1971’de geliştirilen EMI Scanner, Londra’daki Science Museum’da sergileniyor.

    Read, şirket içi yenilikçili­ği teşvik etmek gayesiyle bir araştırma fonu kurdu. Finan­se edilen ilk projeler arasında EMI’de araştırmacı olan Godfrey Hounsfield tarafından önerilen bir proje vardı. Bu proje, şirkete hızla büyüyen tıp teknolojisi ala­nına girme fırsatı oluşturacaktı. Elektrik mühendisi Hounsfield, radar sistemleri, güdümlü silah­lar ve İngiltere’nin ilk transistörlü bilgisayarı gibi projelerde çalış­mıştı. Zihnini meşgul eden yeni proje “otomatik örüntü tanıma” (automatic pattern recogniti­on) idi: Kapalı bir kutunun içini görmenin mümkün olup olma­dığını merak ediyordu! Daha sonra bunun biyolojik bir yapıda, kafatasında ince ayarlı X-ışını kullanılarak başarılabileceğinin farkına vardı ve ilk bilgisayarlı tomografi tekniğini tasarladı. Bu tasarım, bir nesneye farklı açılardan gönderilen çok sayıda X-ışınını kullanarak, daha sonra bir bilgisayar işlemcisiyle o nes­nenin yüzlerce fotoğraftan olu­şan bir resmini oluşturmak fikri üzerineydi; böylelikle 3 boyutlu bir nesnenin iç yapısını farklı kesitlerde görmek mümkün ola­caktı. Bilgisayarlı tomografi kav­ramsal anlamda bir yenilikti ama kullandığı teknolojiler iyi bilini­yordu. Temelde X-ışını, görüntü­leme teknolojisi ve veri işlemeyi birbirine bağlıyordu. Burada asıl zorluk, birbirinden farklı nite­likte olan mekanik, elektronik ve radyografik bileşenlerin tek bir sisteme doğru ve hassas bir şekilde entegre edilmesiydi. İlk deneylerinde verileri elde etmek (tarama süresi) 9 saat, görüntüyü bilgisayarda yeniden oluştur­mak 2.5 saat sürmüştü. Sonuçta laboratuvardaki beyin örneğinde ak ve gri maddenin ayırt edilebil­diği bir görüntü elde edebilmişti. 1968’de eksiksiz bir sistem olarak tanımlanan ve patent başvurusu yapılan bilgisayarlı tomografi için patent 4 yıl sonra verilecekti.

    BEATLES.indd
    Beatles Tıpta da Devrim Yapmıştı”, ntv tarih, Nisan 2009.

    O yıllarda EMI esas olarak plak ve elektronik üretimiyle ilgileni­yordu ve radyolojik ekipman konusunda hiçbir tecrübesi yok­tu. Şirkete en büyük kazancı Be­atles’ın albüm kayıtları sağlıyor, araştırma projesi için de önemli bir kaynak oluşturuyordu fakat yüksek maliyeti karşılamak için İngiltere Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın da destek vermesi gerekecekti (“Beatles Tıpta da Devrim Yapmıştı”, ntv tarih, Nisan 2009)

    Tip-Tarihi-5
    “Ve insan kendi içini gördü: Röntgen devrimi”, #tarih dergi, Ekim 2014

    Hounsfield, 1969’da Lond­ra’da bir radyoloji uzmanının desteğini almak için Dr. James Ambrose ile görüştüğünde tıp tarihine geçecek bir işbirliği de başladı. Ambrose, İngiltere’nin en önemli beyin cerrahisi mer­kezlerinden biri olan Wimb­ledon’daki Atkinson Morley Hastanesi’nde radyolog olarak çalışıyordu. Bilgisayarlı tomog­rafinin gerçek potansiyelini far­ketmişti ve Hounsfield’a klinik teknik konularda yardımcı olan, beyin tomografilerini yorumla­yan ilk kişi olacaktı.

    Londra’da, Atkinson Morley Hastanesi’nin radyoloji bölümü­ne yerleşen Hounsfield ve küçük ekibi, 2 yıl boyunca Ambrose’un okuldan edindiği deney hayvan­larının kafalarını kullanarak orijinal cihaz üzerinde çalıştık­tan sonra, 1971’de bir prototip EMI tarayıcısı (scanner) üzerin­de ilk klinik deneyleri gerçek­leştirdi. Sonuçlar inanılmazdı; böyle bir buluş tıpta devrim yaratacaktı. Ancak makine çok yavaştı; X-ışını ile taramayı yapmak yalnızca 5 dakika sürü­yordu ama, taramayla toplanan verilerin bulunduğu kaseti At­kinson Morley’den EMI labora­tuvarlarına götürmek ve burada bir bilgisayarda gece boyunca görüntüleri işlemek gerekiyor­du. Kafatası artık tümörler ve kafa yaralanmaları gibi çeşitli kafa içi sorunların radyolo­jik incelemesine engel teşkil etmeyecekti. İngiltere Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı hiç vakit kaybetmeden Manchester, Queen Square ve Glasgow için 3 EMI tarayıcı sipariş etti.

    Tip-Tarihi-3
    Müzik sektörünün devlerinden EMI’nin kârının büyük kısmı, Beatles grubunun plaklarından elde ediliyordu. Bu gelir sayesinde bilgisayarlı tomografinin tohumları atılacaktı.

    Klinik deneylerinin yapıldığı sıralarda John Powell, EMI’ye teknik direktör olarak katıldı. Şirketin elektronik işindeki kârlılığı zayıftı; çünkü 2.500 ki­şilik Ar-Ge kapasitesi çok sayıda birbirinden farklı küçük hacimli üretime yayılmıştı. Bilgisayarlı tomografi projesi şirketin köklü elektronik altyapısı üzerine inşa edildiğinden, Powell bunun EMI’ye heyecan verici yeni bir alana girme konusunda önemli bir fırsat sağladığına inanıyor­du; ancak EMI yönetimi yeni ürünlerinin satış potansiyeli konusunda kararsızdı.

    Tip-Tarihi-7
    Godfrey Hounsfield, geliştirdiği bilgisayarlı tomografi makinesi EMI Scanner’ın yanında, 1972.

    EMI-Scanner olarak adlandı­rılan bilgisayarlı tomografinin fiyatının 400 bin USD civarında olması bekleniyordu ve yalnız­ca en büyük ve mâli açıdan en güçlü kurumların satın almaya gücü yetiyordu. Ancak şirket, doktorların coşkusuyla cesaret­lendi. Özellikle nörologlar ve be­yin cerrahlarının, tanı koyma­dan önce bilgisayarlı tomografi istemeye etik açıdan kendilerini zorunlu hissedecekleri zamanın yakın olduğunu tahmin edebi­liyorlardı. Şirketin ilk 12 ayda 50 tomografi/tarayıcı satacağı tahminiyle Powell, 6 milyon Sterlinlik yatırım projeksiyonu üzerinden temel bir strateji­nin ana hatlarını çizdi. Ürün, kazançlı tıbbi ekipman alanına girişle birlikte küresel pazarla­ra erişim imkanı sağlayacaktı. Şirketin hedefinin, tıbbi görün­tüleme alanıyla sınırlı kalmayıp girişimsel radyoloji ve radyas­yon terapisine doğru genişleme­si gerektiğini hissetmişti.

    Bilgisayarlı tomografiyi ge­liştiren Godfrey Hounsfield, bir İngiliz nörolog ile ABD’ye gön­derildi. Konuştukları Amerikalı uzmanlar, cihazın büyük tıbbi öneme sahip olduğunu doğrula­dı. Tıp camiasında ilgi yüksekti. Daha sonra EMI, Kuzey Amerika Radyoloji Derneği’nin (RSNA) yıllık toplantısında bir sergi düzenledi. Şirket yönetiminin Amerikan medikal pazarına girmek için bir ABD satış şirketi kurma konusundaki güveni artmıştı.

    Tip-Tarihi-8
    Godfrey Hounsfield’ın çizimiyle bilgisayarlı tomografi makinesinin ilk taslağı.

    1977, EMI’nin ABD’deki şirketi EMI Medical Inc. için çok iyi bir yıldı; bilgisayarlı tomografi, Amerikan pazarında muazzam bir başarı elde etmişti. Tarayı­cının piyasaya sürülmesinden itibaren geçen 3 yıl içinde, şirketin tıbbi elektronik satışları 42 milyon Sterline yükseldi. 300 üniteden fazla siparişle istikbal de çok parlak görünüyordu.

    O zamanlar mevcut olan en umut verici yenilik EMI beyin tomografisiydi. Bu, EMI’nin varlığının ve deneyiminin ol­madığı bir pazarda bilinmeyen potansiyele sahip bir üründü. Roentgen’in X ışınlarını keşfet­mesinden bu yana tıpta teşhis alanındaki en büyük sıçramayı temsil ediyordu. 3 yılı aşkın bir süre boyunca EMI, dün­ya pazarının %100’üne sahip oldu. Sonraki 2 yılda rekabetin başlamasıyla birlikte pazar payı düştü ancak satışlar artmaya devam ediyordu. Tıbbi elektro­nik yatırımları, 1979’un sonunda EMI’nin devralınmasından kısa bir süre sonra THORN EMI ta­rafından satıldı, ancak EMI’nin patentleri korundu.

    Günümüzde görüntüleme sistemleri tüm vücudu, her bir organı kesitler halinde ve 3 boyutlu olarak ortaya koya­bildiği gibi, atan kalbi, damar­larda akan kanı, sinir liflerini, dokularda yerleşen tümörleri, enfeksiyonları da gösterebil­mekte. Görüntülerin analiziyle kemiklerin yoğunluk kaybı ya da kalbin kan pompalama kapasitesi gibi bilgiler hesapla­nabilmekte. Biyopsi ve radyote­rapi gibi çeşitli teşhis ve tedavi girişimlerinde görsel kılavuzluk ise radyolojik görüntülemenin başka bir önemli boyutu.

    Tip-Tarihi-6
    Bilgisayarlı tomografi makinesinin geliştirildiği Atkinson Morley Hastanesi’nin 1992’de çekilmiş bir fotoğrafı.

    BİLGİSAYARLI TOMOGRAFİ

    Kesit görüntülerde mükemmellik

    Tip-Tarihi-Kutu

    Bilgisayarlı tomografi, genellikle X-ışını kaynağını ve detektörünü hastanın etrafında döndüre­rek, çeşitli açılardan çok sayıda projeksiyon X-ışını görüntüsü elde eder; bu görüntüler 3 boyutlu bir hacme dönüştürülerek kesit görüntüleri elde edilir. İlk bilgisayarlı tomografide (BT) insan beyninin yalnızca bir kesitini taramak 9 saat sürmüş ve bunlar ardından 2.5 saatte yeniden yapılandırılmış­tı. Elde edilen kesit görüntüsü 802 piksel matrise ve 8 Bit kontrast çözünürlüğüne sahipti. Modern BT sistemleri, saniyede 40 kesit yapacak hızda 10242 piksele kadar görüntü matrislerini elde ediyor ve yeniden oluşturuyor.

  • Teşhis-ameliyat hekimde bakım-iyileştirme hemşirede

    Teşhis-ameliyat hekimde bakım-iyileştirme hemşirede

    Modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale’in (1820-1910) doğduğu gün olan 12 Mayıs, dünyada ve Türkiye’de Uluslararası Hemşireler Günü olarak kutlanıyor. Kırım Savaşı (1853-56) sırasında Selimiye Kışlası’nda hasta ve yaralı askerlerin bakımını sağlayan Nightingale’den bugüne, Türkiye’de hemşireliğin gelişimi ve profesyonelleşmesi.

    Hemşirelik, çağlar boyun­ca bilim ve teknolojideki ilerlemelerin yanısıra toplumun değişen sağlık ihtiyaç­larına göre gelişti, evrildi. Ne var ki hemşireliğin öteden beri esas olarak kadınlar tarafından üstle­nilmesi ve evlerde gerçekleşmesi sebebiyle; bu mesleğin köklerini saptamak pek kolay değil. Tarih yazıldığından beri insanlar hasta ve yaralılarla ilgilenmişler ve bakım eylemi hep olagelmiş. Bakıcı rolü geleneksel olarak kadınlara, şifacılara, şamanlara düşmüş; doğrudan gözlem ve de­neme-yanılma yoluyla öğrenilen bilgi ve tecrübe nesiller boyunca hem birikmiş hem de ustalardan çıraklara aktarılmış.

    19. yüzyılın ortalarına kadar, bir meslek olarak görülmeyen hemşireliğin kurumlaşmasıda mümkün olmamıştı. Kırım Savaşı (1853-56) sırasında Seli­miye Kışlası’nda beraberindeki bir grup gönüllü kadın ile hasta ve yaralı askerlerin bakımını sağlayan Florence Nightingale, bu faaliyetler sayesinde ölüm oranının ciddi biçimde düştü­ğünü rakamlarla ortaya koydu. Nightingale, hemşirelikte ilk defa epidemiyolojik çalışmaları ve istatistiksel yöntemleri haya­ta geçirdi, hastane kurallarını düzenledi. Bir meslek olarak hemşireliğin ilk tanımını da 1859’da Florence Nightingale yaptı; 1860’ta Londra’da ilk sekü­ler hemşire eğitim kurumu olan St. Thomas Hemşirelik Okulu’nu açarak hemşireliğin saygın bir meslek olarak hayata geçmesini sağladı (Florence Nightingale: Hemşireliğin Ötesinde, #tarih, s: 62, Temmuz 2019).

    Tip-Tarihi-1
    Amiral Bristol Hemşirelik Okulu 1929 mezunları (Nuran Yıldırım, Türkiye’de Hemşirelik Tarihi, 2014).

    Bizde ise 14 Mart 1827’de Tıbhane-i Amire’nin kurulması bir milat olmuş ve tıbbın yönü artık eski usullerden çağın bilimsel yöntemlerine doğru çevrilmişti. Dönemin normlarına uygun hekimler ye­tişmeye başlamış olsa da, yardımcı sağlık personeli geleneksel usta-çırak usulüyle çalışıyordu. Osmanlı toplumunda çocuk ölümlerinin sık olması ebelerin eğitimsizliğine bağlanı­yor; 1842’de çıkarılan bir fer­manla, ebelere eğitim verileceği ve diplomasız ebelere çalışma ruhsatı verilmeyeceği ilan edi­liyordu. 1842-43 eğitim yılında Tıbbiye-i Şahane’de 2 yıllık ebe sınıfı açıldı. Ebe sınıfı yalnızca eğitimli ebeler değil hastabakıcı­lar da yetiştirecek ve hemşirelik eğitiminin de yolunu açacaktı. 1889’dan itibaren ebe sınıfı programına teorik ve uygulamalı “hastabakıcılık usulü” dersleri de eklendi.

    1898’de açılan Gülhane Seriri­yat Hastanesi’nde ilk defa hasta­bakıcı eğitiminin yanısıra düzen­li hastane hemşireliği de başladı. Dr. Robert Rieder’in yönetimin­deki hastanede Almanya’dan gelen rahibe hastabakıcılar çalışıyordu; “şvester” (schwes­ter- kız kardeş) diye hitap edilen bu kadınlara, zamanla “hemşire” diye hitap edilir olmuştu. Farsça kökenli hemşire (hem-şîre, aynı sütten) sözcüğü, kız kardeş anla­mında kullanılıyordu. Türkiye’de hemşirelik hizmetlerinde ilk örnekleri oluşturan bu kadınlar, mesleklerinin farkına varıl­masında ve benimsenmesinde büyük rol oynadılar. 1907’de Londra’da yapılan Kızılhaç Kongresi’ne katılan ve Florence Nightingale ile tanış­ma fırsatı bulan Dr. Besim Ömer Paşa, hemşireliğin bir meslek ol­duğuna ve eğitim gerektirdiğine kanaat getirmişti. Yurda döndü­ğünde hemşirelere olan ihtiyacı ve bir hemşire okulunun açılması gerektiğini Hilal-i Ahmer Cemi­yeti’ne bildirdi. 1912’de Washin­gton’da yapılan Kızılhaç Kongre­si’ne de katılan Dr. Besim Ömer Paşa, “Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne Tekliflerim” başlığı ile kaleme aldığı raporda hemşire okulları açılmasının zarureti­ni yineleyecekti. Bu haklı istek ancak cumhuriyet döneminde gerçekleşecek ve Dr. Besim Ömer Paşa, Türkiye’de modern hemşi­reliğin kurucusu olacaktı.

    Trablusgarp Savaşı’nda yaşa­nan ağır kayıplar sağlık hizmet­lerinin yetersizliğini meydana çıkardı ve Hilal-i Ahmer Cemiyeti 1912’de İstanbul-Kadırga’daki hastanede ilk defa gönüllü ka­dınlar için 6 aylık bir hemşirelik kursu açtı. Bu kursu bitirenler, Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı cephelerinde gönüllü hemşirelik yapanlar olacaktı.

    Tip-Tarihi-2
    Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nde yapılan hemşirelik derslerinde Besim Ömer Paşa ve öğrencileri (Nuran Yıldırım, Türkiye’de Hemşirelik Tarihi, 2014).

    Amiral Bristol Hemşirelik Okulu, Türkiye’de hemşirelik alanında formel eğitim veren ilk kurum oldu. 1920’de İstanbul’da Amiral Bristol Amerikan Has­tanesi’ne bağlı “Hasta Bakıcılık Dershanesi” olarak kuruldu; cumhuriyetin ilanından sonra yabancı okul statüsünde öğre­nimini sürdürdü; eğitim süresi 1931’e kadar 2 yıl 6 ay iken daha sonra 3 yıla çıkarıldı. 1957’de eği­tim süresi 4 yıla çıkarılan kuru­mun diplomaları Millî Eğitim Ba­kanlığı tarafından onaylanarak, okula “Amiral Bristol Hastanesi Özel Hemşire Sağlık Koleji” adı verildi. Okulun adı 1976’da “Ami­ral Bristol Hemşirelik Lisesi”, 1981’de de “Amiral Bristol Sağlık Meslek Lisesi” olarak değiştirildi. 1991’de kapatılma kararı alınan okul, 1992-1993 eğitim yılında Millî Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı onayı ile lise sonrası 2 yıllık bir programla eğitime devam etti. 1998-1999 eğitim yılında bu program kaldırılarak yüksek okula dönüştürüldü. Günümüzde “Koç Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu” olarak eğitime devam etmektedir.

    Kızılay Özel Hemşirelik Lisesi ise Türkiye’nin ilk ulusal hemşi­relik okuludur. 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında eğitimli hemşireliğin önemi anlaşılmış, 1924’te İstanbul’da yapılan Hilal-i Ahmer Kongresi’nde Aksaray Sinekli Bakkal Kazasker Ali Bey Konağı’nda hemşirelik okulu açılmasına karar verilmişti. Bu konak Halide Edip Adıvar’ın gelin gittiği, içinde yaşadığı yıllarda Sinekli Bakkal romanını yazdığı konaktı ve hemşire mektebi yapılmak üzere Kızılay’a bağış­lanmıştı.

    Tip-Tarihi-4
    Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin yardım çalışmalarına gelir toplamak amacıyla bastırdığı kartpostallarda hemşireler (üstte). 23 Haziran 1941 tarihli Vakit gazetesi haberi.
    Tip-Tarihi-3

    Böylece cumhuri­yetin ilk hemşire okulu 1925’te Hilal-i Ahmer Cemiyeti tarafından “Hilal-i Ahmer Has­tabakıcı Mektebi” adı ile İstanbul’da 16 öğrenciyle eğitime başladı. İlk 10 yılında ka­bul şartları “okur-yazar, iyi ahlak sahibi ve vücutça sağlam olmak” diye belirlenmişti. 1936’dan itibaren ortaokul mezunu kız öğ­rencileri kabul eden parasız yatılı okulun öğrenim süresi 2 yıl 3 ay­dan 3 yıla çıkarıldı. 1958’den iti­baren 4 yıllık ebelik ve hemşire­lik programına geçen okul, 1974 sonrası giriş sınavı ile öğrenci kabul etmeye başladı. 1995-1996 Yüksek Sağlık Şurası’nda alınan “temel hemşirelik eğitiminin üniversite düzeyinde verilmesi” kararı gereğince, sağlık meslek liselerinde hemşirelik eğitimine son verildi ve okul da 2000’de son mezunlarını verdi.

    Kızılay Özel Hemşirelik Lisesi, kurulduğu 1925’ten 2000’e kadar 2.718 hemşire mezun vermişti. 2000-2004 arasında “Kızılay Özel Sağlık Meslek Lisesi” olarak acil tıp teknisyenliği ve laboratu­var teknisyenliği bölümlerinde eğitime devam eden okul, 2004’te Türkiye Kızılay Derneği’nin aldığı kararla eğitim faaliyetine son verdi.

    Askerî Hemşirelik Okulu 1939’da Ankara’da Millî Savun­ma Bakanlığı’na bağlı olarak açıldı. 1947’de kapatılan okulun öğrencileri Kızılay Özel Hemşire Okulu’na devredildi. Okul, 1972- 73 ders yılında Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nde yeniden sağlık meslek lisesi olarak açıldı.

    Tevfik Sağlam Hemşirelik Lisesi, 1943’te Verem Savaş Der­neği İstanbul Erenköy Sanator­yumu’nda tüberküloz hemşiresi yetiştirmek üzere 2 yıllık bir okul açtı; daha sonra Sosyal Sigortalar Kurumu’na bağlanarak öğretim süresi 4 yıla çıkarılan okul, SSK Sağlık Meslek Lisesi adını aldı.

    1946’dan itibaren Türkiye’nin pek çok şehrinde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlı hemşi­re, laborant, ebe yetiştiren “Sağlık Kolejleri” açıldı. 1946’da ilk olarak Haydarpaşa Numune ve 1947’de Şişli Çocuk Hastanesi’nde açılan hemşire-laborant okullarını; 1949’da Ankara; 1952’de Erzu­rum, Trabzon, Sivas ve İzmir; 1953’te Diyarbakır ve diğer illerde açılan okullar izledi. Açılış amacına göre hemşire, laborant ve ebe yetiştirilen bu okullarda 1958’e kadar ortaokuldan sonra 3 yıl olan eğitim süresi 4 yıla çıka­rıldı. Sağlık Kolejleri adıyla anılan bu okullar 1976’da Sağlık Meslek Liseleri oldu. 1955’te açılan Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu, Avrupa ve Türkiye’de üniversite düze­yinde eğitim veren ilk hemşirelik okulu oldu. 1961’de Hacettepe Üniversitesi, İstanbul’da Floren­ce Nightingale, 1982’de Atatürk ve Cumhuriyet Üniversiteleri, 1985’te Gülhane Askerî Tıp Akademisi; daha sonraki yıllarda Marmara, Dokuz Eylül, Gazi Üni­versiteleri’ne bağlı Hemşirelik Yüksek Okulları açıldı.

    1985’te meslek yüksek okullarının 2 yıllık hemşirelik programları ve 1991’de Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fa­kültesi’nin Hemşirelik Önlisans Programı açıldı. 1996’da Ba­kanlar Kurulu kararıyla sağlık meslek liseleri, sağlık hizmetleri meslek yüksekokulları, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakül­tesi hemşirelik, ebelik ve sağlık memurluğu programına öğrenci alınmasına son verildi. Bugün birçok üniversitede yer alan hemşirelik fakültelerinde eğitim süresi 4 yıldır ve lisans diploması verilmektedir.

    Hemşirelik alanında ilk defa Hacettepe Üniversitesi’nde 1968’de yüksek lisans ve 1972’de doktora programları açıldı. Günümüzde birçok üniversitenin yüksek lisans ve doktora prog­ramları vardır.

    Tip-Tarihi-5
    Hilal-i Ahmer Cemiyeti, Cağaloğlu Hastanesi sağlık heyeti, 1915.

    1933’te İstanbul’da gönüllü hemşireler tarafından kurulan Türk Hastabakıcılar Cemiyeti, 1943’te yeniden düzenlenerek Türk Hemşireler Derneği adını aldı. Günümüzde birçok ilde şubesi olan Türk Hemşireler Der­neği, 13 Haziran 1949’da Ulusla­rarası Hemşireler Konseyi (ICN-International Council of Nurses) üyesi oldu. 1954’te “6283 Sayılı Hemşirelik Kanunu” yürürlüğe girerken, mesleğin statüsünü koruyucu yasal önlemler geti­rildi. 2007’de yenilenen kanunla erkekler de mesleğe girerken, hemşire unvanını almak için fakülte ve yüksekokul mezunu olma şartı getirildi.

    Hemşireliğin profesyonel bir meslek olduğu, Uluslara­rası Hemşirelik Konseyi (ICN) tarafından 1975’te Singapur’da onaylandı. Bu tanıma göre hem­şire, temel hemşirelik öğretim programını tamamlayarak ülkesinde bu mesleği uygulamak üzere nitelik ve yetki kazanmış, yetkisi onaylanmış profesyonel kişidir.

    Tip-Tarihi-Kutu-Nesime
    Nesime Dölen

    BALKAN VE ÇANAKKALE SAVAŞI

    İlkler: Nesime Dölen ve Safiye Hüseyin Elbi

    Tip-Tarihi-Kutu-Safiye
    Safiye Hüseyin Elbi

    İlk Türk hemşirelerden Safiye Hüseyin (Elbi) ve kardeşi Nesime (Dölen) Ha­nım, Balkan Savaşı’nda İngiliz Kızılhaç Cemiyeti’nin kurduğu Asâr-ı Atika Müzesi Hastanesi’nde görevlendiril­di. Burada hasta ve yaralı askerlere bakan, ayrıca ameliyat hemşireliği de yapan iki kardeşe, İngiliz Kızılhaç ve Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyetleri tarafından madalya verildi. Balkan Savaşı’nın ardından Nesime Hanım hemşirelikten ayrıldı; ablası Safiye Hüseyin Çanakkale’den İstanbul’a ağır yaralıları taşıyan Reşit Paşa gemi­sinde görev yaptı. 1925’te açılan Kızılay Hemşirelik Okulu kurucularından oldu; Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin 1921’de verdiği Florence Nightingale Madalyası’nı aldı. 1933’te kurulan Türk Hasta Bakıcılar Cemiye­ti’nin kurucu üyesi Safiye Hüseyin Elbi, cemiyetin başkanlığını da üstlendi. Safiye Hüseyin Elbi 1964’te, Nesime Dölen 1976’da vefat etti.

    (Türkiye’nin Florence Nightingale’i: Safiye Hüseyin Elbi. Muzaffer Albayrak; #tarih: s. 70, 2020)

    ÜNİVERSİTELİ UZMAN

    Esma Deniz: Türkiye’nin ilk ‘yüksek’ hemşiresi…

    Tip-Tarihi-Kutu-Esma

    Kavala 1902 doğumlu Esma (Deniz) Ha­nım, Çamlıca İnas Sultanisi’ni 1922’de bitirdi ve aynı yıl Amiral Bristol Hemşire­lik Okuluna girdi; 2 yıl 3 ay süren eğitimin ardından 1924’te mezun oldu. Okulda öğretmen ve uygulama hemşiresi olarak çalışan Esma Hanım; ardından yüksek öğrenim için Columbia Üni­versitesi’ne gitti ve 1929’da hemşirelik lisans, 1930’da yüksek lisans diploması alarak yurda döndü. 1931’den itibaren önce Hıfzıssıhha Enstitüsü’nde çalıştı. 1937-1943 arasında Kızılay Hemşirelik Okulu’nda öğretmenlik, 1945’e kadar ise yöneticilik yaptı. Amiral Bristrol Hemşirelik Okulu’nda, Şişli Hemşire Ebe ve Laborant Okulu’nda müdür olarak hizmet veren Esma Deniz, sonraki yıllar­da Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’n­da, Hacettepe Hemşirelik Yüksekoku­lu’nda, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Enstitüsü’nde de çalıştı; 1972’de emekli oldu.

    1985’te yapılan bir röportajda “hemşirelik mesleğine ilgi duymamın kökenleri savaşlardan, özellikle Millî Mücadele’den kaynaklanıyor. Ülke­mizin işgal edildiğini görmek üzüntü vericiydi hatta daha doğrusu kabul edilemez bir şeydi… Ülkeme hizmet et­mek istedim. Hemşirelere ihtiyaç oldu­ğu aşikardı…” diyordu. 1933’te gönüllü hemşireler tarafından İstanbul’da kurulan Türk Hastabakıcılar Cemiyeti, 1943’te yeniden düzenle­nerek Türk Hemşireler Derneği adını aldı ve Esma Deniz derneğin ilk başkanı seçildi. 1954’teki 6283 Sayılı Hemşirelik Kanunu’nun hazırlanma aşmasında da aktif olarak çalışan Esman Deniz, 21 Temmuz 1997’de hayata veda etti.

    Tip-Tarihi-Kutu-Fahrunnisa

    VAKIF-OKUL-FAKÜLTE

    Fahrünnisa Seden: Nightingale’in izinde

    1907 İstanbul doğumlu, 1926 Arnavutköy Ame­rikan Kız Koleji mezunu Fahrünnisa Hanım, aynı yıl ABD-Detroit’te başladığı Henry Ford Hemşirelik Okulu’ndan 1929’da mezun oldu. 1947’de Atlantic City’de yapılan 9. Uluslararası Hemşirelik Konseyi’ne katılan Fahrünnisa Seden; burada edindiği izlenimlerinden yola çıkarak Florence Nightin­gale’in hemşireliğin temellerini attığı Türkiye’de onun adı ile anılan bir eğitim kurumu meydana getirme fikrini geliştirdi. Bu doğrultuda 22 Mart 1956 Florence Nightingale Hemşire Mekteple­ri ve Hastaneleri Vakfı’nı kuracak; 1961’de ise Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlı olarak Florence Nightingale Hemşirelik Yüksek Okulu’nu öğretime açacaktı (1975’te İstanbul Tıp Fakülte­si’ne, 1982’de İstanbul Üniversitesi’ne bağlanan okul, günümüzde Florence Nightingale Hemşirelik Fakültesi olarak İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa çatısı altındadır). Halk Sağlığı Niçin? Nasıl? (İtimat Kitabevi, İstanbul 1968) kitabının yazarı olan Fah­rünnisa Seden, 1984’te vefat etti.

  • Fransızca eğitimi bitirdiler tıp dilini Türkçeleştirdiler

    Fransızca eğitimi bitirdiler tıp dilini Türkçeleştirdiler

    Türkiye’de 19. yüzyılın ilk yarısında başlayan modern tıp eğitimi ve doktorluk, her şeyden önce en hayati konuyu tedavi etmek durumundaydı: Dil! Eğitim-öğretim dili ve kitaplar Fransızcaydı; öğrenciler ancak ileri seviyede Fransızca bildikleri takdirde eğitim alabiliyordu. Türkçe eğitime geçmek için çalışan ve bunu başaran kahramanların hikayesi.

    Batı’da Rönesans’la birlik­te yükselmeye başlayan bilimsel devrim dönemi (1450-1700) 17. ve 18. yüzyıllar­da Aydınlanma Çağı’na doğru ilerledi; ancak bilimsel düşünce geleneksel tıbba nispeten geç yansımıştı. Oysa Osmanlı Devle­ti’nde tıp, modernleşmenin ilk ve en güçlü parçası olacak; hekim­ler önemli roller üstlenecek; 19. yüzyıl ortalarında, bugüne kadar kesintisiz ulaşacak modern tıp kurumlarının temelleri atıla­caktı. Bu zorlu süreçte, Fransızca eğitimle geçen 30 yılın ardından bir grup zeki, çalışkan ve fedakar öğrencinin Türkçe eğitim için verdiği mücadele müstesnadır.

    Osmanlı döneminde tıbbın modernleştirilmesi çalışmaları 19. yüzyıl başlarına tarihleniyor. Bu dönemde medreseler hâlâ faaldi; ancak modern tıbba ayak uydurmaktan artık çok uzak­tı. Sultan 3. Selim zamanında 1805’te Kuruçeşme’de Rumlar tarafından açılan tıp mektebi ve 1806’da Kasımpaşa’da yapılan Tıphane uzun ömürlü olamaya­cak; Sultan 2. Mahmud döne­minde, 14 Mart 1827’de açılan Tıphane-i Âmire ise modern tıp eğitimini bugünlere getiren bir başlangıç sağlayacaktır. 1831’de açılan Cerrahhane ise daha sonra Tıphane birleştirilmiş, fakat eğitim yeterli bir seviyeye ulaşamamıştı.

    Tip_Tarihi_1
    Mustafa Kemal Paşa’nın da katıldığı Millî Tıp Kongresi, 1 Eylül 1925’te özel izinle TBMM binasında yapıldı. Kongrenin açılışını İsmet Paşa yaptı.

    Tıphane-i Âmire, kuruluşun­dan 12 yıl sonra geliştirilmek ve daha yüksek nitelikli bir eğitim vermek üzere Galatasaray’daki yeni binasına nakledildi; Mek­teb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adıyla 11 Mart 1839 tarihinde öğretime başladı. Mektebi yeni­den yapılandırmak üzere Viyana Tıp Mektebi muallimlerinden Karl Ambros Bernard, İstanbul’a davet edildi. Talebenin çoğun­luğunun Fransızcasının zayıf olduğunu gören Bernard, Fran­sızca öğretime ağırlık verecekti.

    Okulu ziyaret eden Sultan 2. Mahmud buradaki nutkunda asıl amacın Fransızca eğitimi olmadığını, tedrisatın Türk­çe (Osmanlıca) icra edilebilir hâle getirileceğini buyurmuş, fakat bu mümkün olmamıştı. Mektebin yabancı hocaları, tıp eğitiminin Türkçe yapıla­mayacağını savunuyorlardı. 1853’te okula atanan Cemaled­din Efendi, 1856’da mektebin parlak talebeleriyle bir “müm­taz sınıf” kurdu ve bu sınıfta Vakanüvis Ömer Lütfi Efendi ile Ârif ve Şevki Efendiler tarafın­dan Arapça, Farsça ve Türkçe dersler verilmeye başlandı. Bu ekibin gerekli tıp terminolojisini meydana getirmesi ve Türkçeye kitap tercüme etmesi hedef­leniyordu. Bu çalışmalar çok geçmeden yabancı hocaların tepkisini çekti; Türkçe tedrisat aleyhinde bir kampanya başlat­tılar. Mektep nazırı Cemaleddin Efendi 1859’da azledildi; Türkçe çalışmaları durduruldu.

    Ancak bu çalışmalara katılan öğrencilerden Kırımlı Aziz, Vahid, Hüseyin Remzi, Hüseyin Sabri, Servet, Nedim, İbrahim Lütfi, Bekir Sıdkı Beyler Türkçe tıp dili üzerine başladıkları kitap inceleme çalışmalarını devam ettirdiler; Fransızca öğrendikle­ri fenni tıbbın Türkçe ifade edi­lebileceğini anlamışlardı. Henüz talebeydiler ve imkanları kısıt­lıydı; dahiliye muallim muavini Binbaşı Ahmet Ali Efendi’den yardım istediler. Tıp kitaplarını Türkçeye çevirmek için para desteği sağlamak üzere seslerini duyurmak niyetindelerdi; asıl düşüncelerinin ise tıp dersle­rini Türkçeleştirmek olduğunu saklamamışlardı. Talebenin ce­saret ve azmini gören Ahmet Ali Efendi, mektep nazırı Arif Bey’e bu talepleri nakletti. Arif Bey, belki biraz da onları oyalamak niyetiyle bunları kabul etti ve öğrencilerin her birinden birer Fransızca kitap bölümü tercü­mesi istedi. Yapılan tercümeler çok beğenildi; bununla birlikte öğrencilere, mezun olana kadar sadece dersleriyle meşgul olma­ları da ihtar edilmişti.

    Tip_Tarihi_2
    Tıp müfredatının Türkçeleşmesinin en büyük adımlarından biri olan Lugat-ı Tıbbıye 1873’te Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane Matbaası tarafından basıldı.

    Öğrenciler, mektebin mat­baa müdürü Hacı Arif Efen­di’nin oturduğu Hacı Beşir Ağa Medresesi’nde ve Vahit Bey’in konağında toplanmaya başladı. İlk toplantıda Hacı Arif Efendi bütün birikimi olan 35 altını verdi ve “Kitapları alın, Türkçeye çevirin, çevirileri basmanın bir yolunu bulurum” dedi. Talebe­ler rahat bir nefes aldı ve Mısır Çarşısı’nın arkasındaki Çiçek Pazarı Sokağı’nda bir handa oda kiraladılar, çalışmaya başladılar. Ahmed Ali Efendi de onlara des­tek oldu ve birlikte 1862’de Ce­miyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin ilk nizamnamesini kaleme aldılar. 1867’de, cemiyetin mek­tep nazırının sorumluluğunda olması şartı ve ayda 1000 kuruş kırtasiye masrafı ödeneğiyle Ce­miyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin kurulmasına padişah tarafından izin verildi.

    Tip_Tarihi_3

    Sultan Abdülaziz’in iradesi ile 3 Mart 1867’de kurulan cemiyet, henüz yolun başında sayılırdı. Mektep nazırı Salih Efendi, önce kitap tercümelerinin yapılıp sonra eğitime geçilmesini daha uygun görürken, Kırımlı Aziz Bey ve diğer öğrenciler Türkçe eğitimin hemen başlatılması­nı istiyorlardı. Bunun üzerine Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin (Askerî Tıp Mektebi) içinde bir dershanede, eğitim dili Türkçe olan Mekteb-i Tıbbiye-i Mül­kiye (Sivil Tıp Mektebi) açıldı. Tıbbiye-i Mülkiye’de Türkçe eğitimin mümkün olduğunun gösterilmesi, Tıbbiye-i Şaha­ne’de bunun yolunu açabilirdi. Fransızca eğitim veren yabancı hocalar, menfaatlerine dokunan bu ihtimal üzerine Beyoğlu’nda çıkan Fransızca gazetelerde tıp eğitiminin Türkçe yapılması­nın mümkün olmadığına dair makaleler yazdılar, bunları ayrıca devlet makamlarına da sundular. Buna karşı Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin üyeleri de Türkçe eğitimin yapılabilece­ğine dair bir rapor hazırlamıştı.

    Askerî Şura, yaptığı araştır­malar sonucunda Türkçe tıp eğitimi teklifinin memleke­tin istikbali açısından önemli olduğuna karar vererek bunu padişaha arzetti. 1870’te padişa­hın iradesiyle Tıbbiye-i Şaha­ne’de Türkçe eğitim başladı. Bu mücadeleyi, cemiyetin kurucu­larından, o tarihte mezun olan Kırımlı Aziz, Hüseyin Remzi, İbrahim Latif (Lütfi), Hüseyin Sabri, Vahit, Emin Efendiler ve onları destekleyen birkaç mu­allim vermişti. Kurucu üyelerin çoğu Türkçe tıp eğitimi veren Tıbbiye-i Mülkiye’de öğretmen olmuşlar ve 3 sene içinde tıp derslerinin Türkçe yapılabilece­ğini ıspat etmişlerdi.

    Tıp eğitiminin Türkçe ol­ması, yeni bir sorunun kapı­sını açmıştı: Tıp terimlerinin saptanması ve bir lugat ha­zırlanması şarttı. Kadrosunu genişleten cemiyet çalışmala­rına devam ediyordu. Tıbbiye-i Şahane Nazırı Salih Efendi’nin başkanlığında, Ahmet Paşa, İbrahim Lütfü Bey, Mehmet Muhtar Efendi, Ahmet Hilmi Bey, Mehmet Nuri Bey, Hüseyin Remzi Bey, Agop Bey, Mehmet Nazif Bey, Mehmet Nedim Bey, Vahit Efendi, Bekir Sıtkı Efendi, Hüseyin Sabri Efendi ve Hacı Arif Efendi’nin aralıksız 3 yıl süren çalışması sonucunda 1873’te ilk tıp lügatımız Lugat-ı Tıbbiye basıldı. 640 sayfalık bu eser Fransızca tıbbi müfredatın Türkçeleştirilmesinde kilit rol oynayacak; sonraki 10 yıl içeri­sinde 46, 1881-1892 döneminde 77 ve 1893-1904 döneminde 45 olmak üzere toplam 168 tıp ki­tabı Türkçeye kazandırılacaktı.

    Tip_Tarihi_4
    Kızılay’ın kurucuları Dr. Abdullah Bey, Dr. Marko Paşa, Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa ve Kırımlı Aziz Bey.

    1892’de cemiyet, “Tıbbi mü­zakereler” adı verilen bilimsel toplantılar düzenlemeye başla­dı. Ancak bunların “mahsurlu” olduğu düşüncesiyle, cemiyet 29 Mayıs 1897’de 2. Abdülha­mid’in emri ile kapatıldı ve tercüme çalışmaları “Tedkik-i Müellefât Komisyonu” adıyla devam etti. 2. Meşrutiyet’in ardından yasak kalkacak, 25 Aralık 1910’da cemiyet yeniden açılacak ve çalışmalar kaldığı yerden devam edecekti.

    12 Aralık 1910’da Darülfünun Tıbbiye Reisi Cemil Paşa baş­kanlığında toplanan ve yeni­den organize edilen Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye; 1912-1922 arasında Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu savaşlar ve tıbbiyenin 5 yıl boyunca İngi­liz askerlerinin işgali altında bulunması nedeniyle zor günler yaşamış olsa da her şeye rağ­men çalışmaya ve tıp kitapları yayımlanmaya devam etti. Millî Mücadele’nin başladığı 1919’da Süleyman Numan Paşa tarafından teklif edilen Millî Tıp Kongresi ise ancak 1925’te gerçekleşebilecekti.

    Tip_Tarihi_5
    Süheyl Ünver’in çizimiyle Galatasaray’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne.

    Cumhuriyetin ilanından son­ra çalışma ortamı düzelen cemi­yet, tıbbî toplantılar, seminerler, kongreler, kitaplar ve süreli yayınlarla faaliyetlerine devam etti. Adı “Türkiye Tıp Encümeni” olarak değişti, ama tüzüğü aynı kaldı (1925-1968 arasında 20 millî tıp kongresi gerçekleştiren Türkiye Tıp Encümeni, bu kong­relerin her birine ait kitapların da basımını sağladı).

    Tip_Tarihi_7
    3 sultanın doktorluğunu yapan Hekimbaşı Salih Efendi.

    1.Millî Türk Tıp Kongresi” Ankara’da düzenlendi. 1 Ey­lül 1925’te Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın teşrifleri ve Başbakan İsmet Paşa’nın nutku ile açılan kongre, TBMM Başkanı Kâzım Paşa’nın özel izni ile TBMM binasında yapıldı. Kongreye, aralarında Ankara’dan Dr. Naime Hanım ve İstanbul’dan Dr. Hayrünni­sa Hanım olmak üzere 2 kadın hekimin de yer aldığı 592 hekim katıldı.

    1946’da Türkiye Tıp Encü­meni Arşivi adı altında 6 aylık bir dergi yayımlamaya başla­yan cemiyet, 10 Aralık 1966’da Türkiye Tıp Akademisi adını aldı; bu değişikliğin ardından Türkiye Tıp Akademisi Mecmu­ası adı altında 3 aylık çıkarıl­maya başlanan dergi ve Türkiye Tıp Akademisi günümüzde de varlığını sürdürüyor.

    KIRIMLI DR. AZİZ İDRİS BEY

    38 yıllık muazzam bir hayat

    1840’ta İstanbul’da doğan Kırımlı Aziz Bey Askerî tıbbiyeyi 1865’te bitirdi. Aynı yıl açılan sivil tıbbiyeye müdür olarak atandı. Burada umumi emraz (genel hastalıklar), tıbbi kimya, hikmeti tabiye (fizik) ve dahili emraz (iç hastalıkları) dersleri verdi.

    Tip_Tarihi_Kutu_1

    Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin kuruculuğunu ve başkanlığını yaptı. Tıp öğreniminin Türkçeleşmesinde büyük rol oynadı. Arkadaşlarıyla birlikte çe­virdiği P. H. Nysten’in sözlüğünü, Lûgat-ı Tıbbiye adıyla yayımladı (1873). Kırımlı Aziz Bey Türk Kızılay’ın kurucularından ve ilk başkanlarındandır. Uluslarara­sı kızıl haç ambleminin Hıristiyanlığı çağrıştırması nedeniyle Müslümanlar arasında kabul görmeyeceğini ifade ederek bu konuda mücadele etmiş ve Kızılay’ın hilal ambleminin uluslararası kabulünü sağlamıştır.

    Kırımlı Aziz Bey, yazdığı iki ciltlik Kimya-yı Tıbbi kitabında ise Fransızca terim kullanmamış ve Türkçe bir adlan­dırma sistemi kurmuştur. İlm-i Emraz-ı Umumiye adlı kitabında hastalıklar hakkında ayrıntılı genel bilgiler verilir. Yazdığı kitaplar uzun yıllar boyunca Tıb­biye’de ders kitabı olarak okutulmuştur.

    Kırımlı Aziz Bey 1878’de henüz 38 yaşındayken akciğer veremi nedeniyle hayata veda etti.

    DR. HÜSEYİN REMZİ BEY

    Zooloji, fizyoloji, mikrobiyoloji…

    26 Mart 1839’da İstanbul’da doğan Hüseyin Remzi Bey, 1854’te Mekteb-i Tıb­biye-i Şâhâne’nin idadi kısmına girmiş ve 1857’de mümtaz sınıfa kabul edilmiştir. Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin kurucu üyelerindendir. Mekteb-i Tıbbiye’den 1866’da kolağalık rütbesiyle mezun ola­rak 3. Ordu’da hekimlik görevine başlamış ve 2 yıl Manastır’da ardından İstanbul’da çalışmıştır.

    Tip_Tarihi_Kutu_2

    1873’te Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâ­ne’de muallimliğine atanmış, fizyoloji, zooloji, hijyen dersleri vermiştir. Ayrıca Darüşşafaka’da gönüllü muallimlik ve kurum hekimliği yapmış ve tabiat tarihi müzesi kurmuştur.

    1886’da Zoeros Paşa ve Hüseyin Hüsnü Efendi ile kuduz aşısı ve mikrobi­yoloji araştırmaları yapmak üzere Paris’e, Pasteur Enstitüsü’ne gönderilmiştir.

    Paris’teki araştırma döneminden sonra yurda dönmüş ve yazdığı gözlem­lerini Osmanlı bilim çevrelerine duyur­muştur.

    Mülkiye Baytar Mektebi’nin kurucula­rındandır ve 1889’da mektep açıldığında zooloji dersleri vermeye başlamıştır. Ayrı­ca, uzun yıllar çiçek aşısı üzerinde çalışmış ve aşı müfettişliği görevinde bulunmuştur. 1892’de resmen açılan Telkihhâne-i Şâhâne’nin başına getirilerek 18 Aralık 1896’daki ölümüne kadar çalışmıştır.

  • Hipokrat yemin ettirdi, hekimler ‘mahremiyet’ dedi

    Hipokrat yemin ettirdi, hekimler ‘mahremiyet’ dedi

    Tıbbın babası sayılan Hipokrat’tan bu yana, hekimlerin hasta mahremiyetini koruması çeşitli kurallara bağlandı. Tıbbi bilgilerin korunması, bugün artık bir hekim taahhüdünden çok bir “hasta hakkı”. Ancak bu durum, kamu sağlığı ve kimi kamusal gerekçelerle değişebiliyor. Hastanelerden dizilere-filmlere ve dünyadaki uygulamalara…

    Hasta mahremiyeti ilkesi, yani doktorların hastalarının sırlarını saklamaları koşulu, Hipokrat Yemini’nin yaklaşık 3 bin yıldır değişmeden kalan az sayıdaki hükmünden biri. Yemin şöy­ledir: “Gerek sanatımın icrası sırasında gerek sanatımın dışında insanlarla münasebette iken etrafımda olup bitenleri, görüp işittiklerimi bir sır olarak saklayacağım ve kimseye aç­mayacağım”.

    Yeminin kökeni aslında Hi­pokrat’tan çok daha eskiye, MÖ 6. yüzyılın “Pisagor kardeşliği ritüeli”ne uzanıyor. Bu kardeşliğe katılan her bir üye, cemiyette yapılan matematiksel buluşları dış dünyaya açıklamayacağına dair yemin etmek zorundaydı ve bu sessizliği ihlal etmenin cezası ölümdü. Muhtemelen Hipokrat yazı koleksiyonunun en eski parçası olan yemin, hekime sadece tıbbi bilgilerin gizliliği­ni korumakla kalmayıp, aynı zamanda hastalarla ilgili sosyal ilişkilerde öğrenebileceği genel bilgiler konusunda da mutlak bir yükümlülük getiriyordu. Diğer taraftan, neyin gizli tutulacağına ilişkin karar, sosyal veya mesleki gelenekler çerçevesinde hekimin takdirine bırakılmıştı. Mahre­miyet konusundaki takdir hakkı, yüzyıllar boyunca “bilginin açıklanması hastanın menfaati­ne olduğunda, yemini bozmadan hekimin kanaatine göre hareket edebileceği” şeklinde yorumlan­mıştır.

    Batı’da, Ortaçağ döneminde Hipokrat Yemini belli bir saygı görüyordu. 1224’te şifa uygula­malarını kanunla kontrol etme ve düzenlemede, Hipokrat Ye­mini hekim loncaları tarafından esas alındı. Hıristiyanlar için ka­bul edilebilir hâle getirmek için değiştirilmiş olmasına rağmen, doktorlara hasta hakkındaki bilgilerin gizliliğini koruma ve dedikodudan kaçınma görevleri­ni hatırlatıyordu. Afrikalı Kons­tantin, “doktorun hastalıkla ilgili gizli bilgileri kendisine saklama­sı gerektiğini, çünkü hastanın kimi zaman ebeveynine söyle­mekten utanacağı şeyleri heki­me söylediğini” nakleder. 15. yüz­yılda da Fransa’da bir doktorun “aldatıcı olmaması gerektiği, bir arkadaş gibi sessizliğini koruma­sı gerektiği” söylenirdi. 16. yüzyıl İngiltere’sinde (John Securius’ın 1566’da Londra’da yayımlanan kitabında) profesyonel gizlilik gerekliliği şöyle belirtilmişti: “… ve şifa verdiklerim arasında ne görürsem veya işitirsem, insanlar arasında ne bileceksem, yakınımda tutacağım, kendi kendime sır tutacağım”.

    Tip_Tarihi_1
    Hastalara ait özel bilgilerin paylaşılması, elektronik ortamla beraber daha da tartışmalı bir duruma geldi.

    Ancak 18. yüzyılın sonların­da ve 19. yüzyılın başlarında, hekimler ve cerrahlar kendi baş­larına profesyonel olarak tanın­mak için mücadele ederken, açık bir profesyonel uygulama kodu talebi önemli hale geldi. Böylece Hipokrat Yemini, Viktorya Döne­mi doktorunun alameti farikası olarak benimsendi.

    Edinburgh Üniversitesi tıp profesörü John Gregory, Lectures on the Duty and Qualifications of a Physician’da hekimlere, “çalıştık­ları ailelerin özel hayatını bilmek için birçok fırsata sahip oldukla­rını” hatırlatmış, şöyle demişti: “İnsanları dünyanın onları gör­düğünden çok farklı, en savun­masız hâllerinde görüyorsunuz. Kendilerinin ve ailelerin itibarı kimi zaman doktorun takdirine bağlı olabilir; bu nedenle özellikle kadınlar sözkonusu olduğunda gizlilik özellikle gereklidir”.

    Mahremiyet kuralı, Kuzey Amerika’ya gelen göçmen­ler tarafından da sürdürüldü; Amerika Birleşik Devletleri’nde Samuel Bard, hekimlere özellikle “Şöhretinizi başka birinin itiba­rının harabeleri üzerine yükselt­meyin” uyarısında bulunuyordu.

    Doğu’da ise mesleki gizlilik geleneği, yaklaşık 1. yüzyı­la dayanan Hint geleneksel tıbbı Charaka-Samhita ve 2. ila 7. yüzyıllardan kalma Ya­hudi Asaph Yemini gibi diğer tıp geleneklerinde mevcuttu. Hekim Asaph’ın (Asaph Harofe) 6. yüzyılda Ortadoğu’da yaşa­dığı varsayılır. Asaph’s Book of Medicine’in birkaç bölümü, onun zamanından birkaç yüz yıl önce yazılmış klasik İbranice metin­lere dayanıyordu. Bu kaynaklar Asaph tarafından düzenlendi, birleştirildi ve İbranice birkaç bölüm, çeviri ve yorum eklediği kapsamlı bir kitaba dahil edildi. Pagan hekimlere de atıfta bu­lunan kitabın Bâbil’de yazıldığı düşünülüyor.

    L0005847EA Papyrus text: fragment of Hippocratic oath.
    En eski Hipokrat Yemini, 3. yüzyıla tarihleniyor.

    Mahremiyet kuralının yanısıra hekimlerin Hipokrat Yemini’nin ayrıcalıkları da vardı: Yani, tedavisi olmayan bir hastalığı olan bir hastadan, bunun ölümcül doğasını gizle­mek; ancak bunu aile ve yakın arkadaşlarına iletmek. Rönesans öncesi dönemde İtalyan cerrah Guillermo de Saliceto şunları söylemişti: “… Tüm vakalarda, umutsuz olsalar bile, onlara şifa sözü verin… Ancak doktorun hastalığın durumunu hastanın arkadaşları veya akrabaları ile konuşması gerekir…”.

    18. yüzyılın sonlarında bu görüşler değişmeye başladı. ABD’de bir hekim-eğitimci ve hümanist olan Benjamin Rush, doktorlar tarafından söylenen veya ima edilen “yalanları” şiddetle reddediyordu: “Suç, bazı doktorların, tedavi edilemez aşamaya gelen hastalıklarda iyileşme beklemeleri için hasta­ları teşvik etmeleridir”.

    Tıp etiğinin ilk modern kuralları, 1803’te İngiltere’de Manchester’dan Thomas Per­cival tarafından yayınlandı. Bu yayına bir tifüs salgını neden olmuş, Percival’in meslektaş­ları, ondan hekimlerin dav­ranışlarına ilişkin bir rehber hazırlamasını istemişlerdi. Tıbbi Etik kitabı, hastanelerdeki tıbbi davranışla ilgili 3 bölümden oluşuyordu; özel veya genel uy­gulama, eczacılarla ilişkiler ve hukuk bilgisi gerektiren mesleki görevler. Kitapta Percival gizli­likten de bahsediyordu: “Revirin geniş koğuşlarında hastala­rın şikayetleri kulak misafiri olunmayacak bir ses tonuyla sorgulanmalı, gizlilik gözetil­meli; özel veya genel muayene­hanedeki hekimlerce gizlilik titiz bir şekilde uygulanmalıdır”. Ayrıca doktorlar arasındaki ilişkilerle ilgili endişelerini de dile getiriyordu: “Hiçbir doktor veya cerrah, hastanedeki mes­lektaşlarından herhangi birinin itibarını zedeleyebilecek olayları açıklamamalıdır”. Özetle Perci­val’in tanımladığı “etik dok­tor”, Aydınlanma Dönemi’nin kültürlü İngiliz beyefendisiydi! Percival’in çalışması ayrıca, ABD’de 1846’da kabul edilen ilk Amerikan Tabipler Birliği’nin etik kurallarının da temeli oldu.

    1948’de Cenevre’de yapılan Dünya Tabipler Birliği’nin 2. Ge­nel Kurulu’nda kabul edilen ve son olarak 2017’de Chicago’da yapılan 68. Genel Kurul’da son şekli verilen Uluslararası Tıp Etiği Kuralları’na göre hekim “Hastamın bana açtığı sırları, yaşamını yitirdikten sonra bile gizli tutacağım” der. Ancak uy­gulamada, mahremiyet mutlak bir ahlaki gereklilik olarak görülmemektedir. Hasta mah­remiyetinin de kimi istisnaları vardır. Hasta veya vekili yazılı onay verdiğinde; teşhis ya da te­daviye katılan diğer hekimlerin bilgilendirilmesi gerektiğinde; hastanın sağlığı hakkında ya­kınlarına bilgi vermek gerektiği ama hastanın rızasının alın­masının tıbbi açıdan mümkün olmadığı durumlarda; mah­keme tarafından tıbbi bilgiler istendiğinde ve kamu yararının gizlilik yükümlülüğünün önüne geçtiği durumlarda hasta bilgi­leri açıklanabilmektedir.

    Hekimler, hasta mahremi­yetini bir görev olarak kabul etmelerine ve buna uyma­manın mesleki yaptırıma yol açabileceğini bilmelerine rağmen, hukukun bu göre­vi mutlak olarak kabul edip etmediği de bir sorudur. Hekim ile hasta arasındaki mahre­miyet, hekimin mahkemede ifade vermeye zorlanamaya­cağı ölçüde bir ayrıcalık mıdır? Hekimlerin tıbbi iletişimin giz­liliğini bozmalarını gerektiren yasal zorunluluklar da vardır şüphesiz. Bu yükümlülükler başlangıçta, özellikle doğum­ların ve ölümlerin bildirilmesi ve belgelenmesi olmak üzere hayati istatistiklerle ilgili doğru verilere duyulan ihtiyaçtan kaynaklanıyordu. Daha sonra, bulaşıcı hastalıkları ve zührevi hastalıkları ihbar edilebilir hâle getiren kanunlar çıkarıldı.

    Doktorların hasta mahremi­yetine saygı gösterme görevi, hekim ve hasta arasındaki güven ilişkisinin temel taşla­rından biri olarak kabul edilir. Ancak bu gizliliğin ne için olduğu, neden gerekli olduğu ve pratikte ne anlama geldi­ğine yakından bakıldığında, anlayış ve beklentilerde kimi derin ve temel ayrımlar ortaya çıkar. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesinde “herkesin özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahip olduğu” belirtilir. Diğer taraftan bu madde, “kamu sağlığının korunması” nede­niyle geçersiz kılınabilir. Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, verilere erişim, bunların nasıl kullanılacağını bilme hakları ve bazı durumlarda veriler üzerinde kontrol açısından aynı zamanda bireylerin haklarını da tanır. Hasta haklarına ve dolayısıyla özerkliğine saygı, insani değerlerin tanınmasıyla ilintilidir. Özerklik, yalnızca bedenlerimiz ve onlara nasıl davranıldığı konusunda kendi kaderimizi tayin etme hakkını değil, aynı zamanda kendimiz, yaşam tarzlarımız ve sağlı­ğımız hakkında bilgi edin­me hakkını da kapsar. Bizim hakkımızda özel olarak kabul ettiğimiz şeyleri kimin bildiği­ni kontrol etme hakkı, kişinin güvenlik ve özgürlük duygusu için önemlidir.

    Hekimlerin hastanın tıbbi bilgilerinin gizliliğini koruma yükümlülüğü, zaman içinde “hekimin taahhüdü” olmaktan uzaklaşarak “hastanın hak­kı” olmaya doğru gelişmiştir. İlkinde, doktorun kanaatine göre bilgiyi ifşa etmek hasta­nın çıkarına ise gizlilik kuralı kusursuz bir şekilde bozulabi­lirdi. İkincisinde, yani hastanın hakları ve doktorun buna bağlı görevi konusunda hekimin hiçbir ayrıcalığı yoktur ve has­taya borçlu olunan sır saklama yükümlülüğü mutlaktır; ancak yasalar, toplum yararına bu ku­ralı değiştirmeyi gerektirebilir.

    Tip_Tarihi_3
    Hipokrat, tüm dünyada tıbbın babası olarak kabul ediliyor.

    Geçmişte, bilgilerin yasal olarak ifşa edilmesine yönelik itici gücün çoğu, halkın kolera, frengi, tüberküloz, kızıl ve çocuk felci gibi hastalıklar konusundaki endişesinden kaynaklanmıştı. Seçkin bir İngiliz hekim olan Lord Moran, Winston Churchill’in 1940’tan 1965’teki ölümüne kadar kişisel doktoruydu. Bu yıllarda bir günlük tutmuştu ve Churchill’in ölümünün ardın­dan bunu yayımladı; İngiliz devlet adamının görevdeyken geçirdiği felçlerin ve diğer hastalıkların ayrıntılarını ifşa etti. Moran şöyle diyecekti: “Winston’ın hayatının son 25 yılını, tıbbi geçmişi hakkında bilgi sahibi olmadan takip etmek mümkün değil. Savaşın son yılında, örneğin Roose­velt’le ilişkilerinin bozulması gibi başka türlü açıklanamayan pek çok şeyin nedeni, zihninin ve bedeninin tükenmesiydi…”. Buradaki gerçek, mahremiyetin aslında göreceli ve meşhur kişilerin kazandıkları şöhret karşılığında feda ettikleri şeylerden biri olduğu idi.

    Tip_Tarihi_4
    Hipokrat Yemini’nin erken dönem kopyalarından biri.

    Bir başka örnekte de, 1971’de Dr. Robert Browne 16 yaşındaki hastasının doğum kontrol hapı kullandığını ailesine bildirdiği için mesleki suiistimalden suç­lanarak Tıp Konseyi’nin disiplin soruşturmasına maruz kal­mıştı. Oysa Dr. Browne yalnızca hastanın çıkarlarını gözetmişti. Bu davanın ardından İngiliz Tabipler Birliği’nin 1959 tarihli etik kuralları 1972’de değiş­tirildi; “doktorun hastasının yararına olduğuna karar verdiği şekilde hareket etmekle yüküm­lü bulunduğu” tıbbi uygulama ilkelerine kondu.

    Doktorların hastalar hakkın­da yazdığı hem kurgu hem de kurgudışı kitaplar her zaman merak uyandırıcı olmuştur. As­lında hasta hikayeleri son derece öğreticidir ve bunları paylaşmak her zaman tıp eğitimi geleneği­nin temel taşlarından olmuştur. Hekimler benzersiz ya da örnek teşkil eden hasta hikayelerini okulda stajyerlere anlattıkları gibi, akademik tıp dergilerinde vaka takdimi olarak yayımlaya­bilirler. Tabii bir hasta hikayesini akademik bir dergide yayımla­manın etik kuralları vardır ve tıp bilgilerine katkıda bulunma görevi ile hasta mahremiyetini koruma ilkesi arasındaki çizgi incedir. Hastanın hikayesini yayımlamak için izin alınmalı ve hastanın kimliği dikkatli bir şekilde gizlenmelidir. Çoğu za­man doktor yazarlar, bireylerin adlarını değiştirir veya başka bir şekilde kimliklerini gizler.

    Kişisel mücadelelerin, ka­yıpların ve zaferlerin anlatıldığı hasta hikayeleri ciddi anlamda bir farkındalık oluşturabilir. Bugün hekimlerin sosyal med­yadaki varlığı ve giderek artan sayıda doktor anıları, hastala­rın bedenleri kadar hikayeleri­nin de eşit özenle ele alınması gerektiğini hatırlatıyor. Sözleş­me hukuku teorisi, bir hekimin hasta-hekim ilişkisini kabul edip başlatmasıyla sözleşme ilişkisinin kurulduğunu savu­nur. Sözleşme, hekimin hasta­nın açıklamalarını gizli tutma yükümlülüğünü içerir. Hasta­larının özel bilgilerini kamuya ifşa eden hekimler, mahremi­yet ihlali, sözleşmenin ihlali ve devlet yasalarının çiğnenmesi nedeniyle açılan davalara ma­ruz kalabilmektedir. Bugünkü dijital toplumlarda hasta bilgi­lerinin bilgisayarda saklanma­sı, kopyalama yöntemleri gibi modern teknolojik gelişmeler, kitle iletişim araçları tara­fından kişisel mahremiyetin ihlaline ve bireysel özgürlüğe üstükapalı bir tehdit oluştur­makta.

    Tip_Tarihi_5
    1970’lerden bu yana tedavisi olmayan bir hastalığı hastadan saklamak, ancak bunu aile ve yakın arkadaşlarına iletmek hekimlerin sorumluluğunda.  

    ETİK

    Hasta dosyalarıyla dizi yazmak

    “Kırmızı Oda, Doğduğun Ev Kaderindir, Masumlar Apartmanı” gibi popüler televizyon dizilerinin senaryolarının psikiyatrist Dr. Gülseren Budayıcıoğlu tarafından yazılması, ülkemizde de tartışma doğurmuştu. Bir doktorun hastaları hakkındaki bilgilere dayanarak televizyon dizileri yapılması eleştirildi. Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı “Hasta dosyalarıyla dizi yazılıyor”dedikten sonra, Budayıcıoğlu “Kimsenin sırrını asla ifşa etmedim. Gerçek hikayeleri kimsenin tanımayacağı hâle getirip öyle yazdım” diye kendini savunmuştu.

  • Cerrahpaşa: Türk tıbbının 130 yıllık medar-ı iftiharı

    Cerrahpaşa: Türk tıbbının 130 yıllık medar-ı iftiharı

    Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, asırlık tarihi, yetiştirdiği müstesna hekimleri ve hayata döndürdüğü sayısız insanla ülkemizin gurur duyduğu nadir kurumlardan. Darülfünun’dan günümüze gerek yapısal gerek coğrafi gerekse idari birçok değişim yaşayan Cerrahpaşa’nın öyküsü insana, hayatına ve kaliteye duyulan saygının da öyküsü.

    Bundan 130 sene önce, 1893’te İstanbul’da baş­gösteren büyük kolera salgını şehri vurmuş; hızla artan hasta sayısı nedeniyle acil hastane ihtiyacı ortaya çıkmıştı. O dönemde hastane­lerin tespitini Şehremaneti’nin Hıfzıssıhha Komisyonu yapı­yordu. Hubyar Mahallesi’nde, Mutasarrıf Hasan Rüştü ve İhsan Efendi’nin sahip olduğu “Takiyüddin Paşa Konağı” diye bilinen boş vaziyetteki büyük ahşap yapı geçici bir hastaneye dönüştürüldü; salgın mağdur­larının tedavisi için kullanılma­ya başlandı.

    Nisan 1894’te salgın bitip geçici hastaneler kapatılınca belediye dairesi olarak kulla­nılmaya devam edilen konak, aynı yıl 10 Temmuz’da meydana gelen şiddetli depremde zarar gördü. 1896’da hastane yapıl­mak üzere İstanbul Şehrema­neti tarafından satın alınarak tamir edildi ve bahçesine ek bir pavyon yapıldı ama 1908’e ka­dar yine belediye dairesi olarak kullanıldı. Yakın çevrede Hür­rem Sultan döneminde kurulan Haseki Nisa Hastanesi sadece kadınlar içindi; erkek hastalar için uygun bir sağlık kurumu yoktu. Bu nedenle, erkekler için günün koşullarına uygun bir belediye hastanesi yapılması amaçlandı. Gerekli tamiratı ve Yıldız Sarayı’ndan verilen eşyalarla tefrişatı yapılan ahşap konak, 2. Meşrutiyet’in yıldönü­münde, 23 Temmuz 1910’da 80 yataklı Cerrahpaşa Zükûr Has­tanesi adıyla Şehremini Suphi Bey tarafından açıldı.

    Ahşap konak zamanla ihti­yaçlara cevap vermekte yetersiz kalınca, eski şeyhülislamlar­dan Cemaleddin Efendi’nin bağışladığı hastane bahçesinin bitişiğindeki arazide bir cer­rahi binası yapılmasına karar verildi. Takiyüddin Paşa Konağı 1911’de yıktırılarak, birbiriyle bağlantılı iki kargir binanın inşaatına başlandı.

    TipTarihi-1
    Gazi Mustafa Kemal, 14 Aralık 1930 Pazar günü öğleden sonra Cerrahpaşa Hastanesi’ni ziyaret eder. Başhekim Rüştü Bey ve diğer hekimler tarafından karşılanır. Hastane hakkında bilgi alan Mustafa Kemal, laboratuvarları ve klinikleri inceler, hastalarla sohbet eder ve hastanenin anı defterine “Gördüklerimden memnun oldum. Temizlik, intizam, ciddi mesai takdire şayandır” satırlarını yazar.

    1912’de Balkan Savaşı biterken, İstanbul’da tekrar kolera salgını başladı; hasta­ne bahçesine kadınlar için 12 yataklı, erkekler için 24 yataklı ahşap barakalar yaptırıldı. Bu barakalar salgın bittikten sonra da kullanılarak çeşitli tıbbi bi­rimlere dönüştürüldü. Hastane giderek büyümeye başlamıştı; 1913’te 150 yatakla hizmet ver­mekte olan Cerrahpaşa Zükûr Hastanesi’nde cerrahi, dahiliye, bulaşıcı hastalıklar, kulak-bu­run-boğaz, deri ve zührevi hastalıklar servisleri, ayrıca röntgen, patoloji, bakteriyoloji laboratuvarları kuruldu.

    Bugün Tıp Tarihi Müzesi olan Merkez Dairesi ve yine bugün Dekanlık olan Cerrahi Pavyonu binaları 1916’da tamamlanarak, kadın ve erkek hastalara hizmet vermek üzere Cerrahpaşa Be­lediye Hastanesi açıldı. Giderek büyüyen hastanenin cerrahi şefliğine 1925’te genç ve idealist bir cerrah olan Dr. Burhaned­din (Toker) getirildi; hastane, cerrahi ve travmatoloji ağırlıklı bir merkez olma yönünde ilerle­mekteydi.

    1927’de hastane çevresindeki 70 bin metrekarelik bir alan istimlak edilerek yapılan Dahi­liye Pavyonu (daha sonra yakın zamanlara kadar psikiyatri kliniği olarak hizmet vermiştir) 1930’da hizmete girdi. Burası hastanenin cumhuriyet döne­minde inşa edilen ilk binasıydı ve yatak sayısı 250 olmuştu.

    TipTarihi-2
    1893’teki kolera salgınında hastane olarak kullanılan bina, bir dönem belediye dairesi olarak hizmet verdi. 1907’de koleranın tekrar başgöstermesiyle yeniden hastane oldu.

    Askerî ve sivil tıbbiyenin birleştirilmesinin ardından tıp eğitimi veren yegane kurum hâline gelen Darülfünun Tıbbi­yesi, 1909’dan itibaren Haydar­paşa’da bulunuyordu. Darülfü­nun’da inceleme yapmak üzere, Türk hükümetinin davetiyle 1932’de İsviçre’den gelen Prof. Albert Malche, hazırladığı raporda Haydarpaşa’daki tıp öğrencilerinin yeteri kadar hasta görerek uzmanlaşma im­kanı bulamadığına değinmişti. Bu rapordan yaklaşık 1 yıl sonra yapılan üniversite reformunda Darülfünun’un bütün fakültele­ri kaldırıldı ve 1 Ağustos 1933’te 2252 Sayılı Kanun’la İstanbul Üniversitesi ve ona bağlı tıp, hukuk, edebiyat ve fen fakül­teleri kuruldu. Darülfünun Tıp Fakültesi, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi adını almıştı ve aynı yıl Maarif Vekaleti’nin kararıyla Haydarpaşa’dan Beyazıt’taki eski Harbiye bina­sına taşındı. Fakültenin klinik eğitimleri Haseki, Şişli Etfal, Vakıf Gureba, Bakırköy Emraz-ı Akliye ve Cerrahpaşa Belediye Hastanesi’nde yapılacaktı.

    Üniversite reformu ile birçok öğretim üyesi görevden alın­mış, aynı tarihlerde Alman­ya’da Nazi baskısına maruz kalan biliminsanlarından Türkiye’ye davet edilen Nissen ve Igersheimer gibi hekimler de tıp fakültesinde göreve başla­mıştı. 1933’ten itibaren İstanbul Tıp Fakültesi’nin klinikleri 300 yatak kapasitesine ulaştı. Hem öğrencilere düzenli bir eğitim hem de hasta tedavi hizmetleri verilmeye başlanan Cerrahpaşa Hastanesi’nde, dahiliye kliniği şefi Atatürk’ün de doktoru olan kalp mütehassısı Neşet Ömer (İrdelp), cerrahi kliniği şefi Ru­dolf Nissen ve göz kliniği şefi de Josef Igersheimer oldu. Cerrah­paşa ününe ün katıyordu. Yine aynı yıl, üniversite kliniklerinin nakli esnasında Cerrahpaşa’nın ilk dershanesi yaptırıldı; İstan­bul Üniversitesi’nin Cerrahpa­şa’da yaptığı bu ilk bina Ord. Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp’in ölümünden sonra “Neşet Ömer Amfisi” olacaktı. Cerrahpaşa artık “Cerrahpaşa Yerleşkesi” olmuştu.

    TipTarihi-3
    1912 kolera salgınında hastane bahçesinde yapılan barakalar.

    1940’ta Ziya Gün’ün bağışıyla 60 yataklı modern yeni bir göz kliniği, 1941’de deri ve frengi servisi ve 1943’te 150 yataklı yeni 1. cerrahi kliniği hizmete açıldı; 1988’e kadar hizmet ve­recek olan bu binada, o devrin en modern cerrahi kliniği hayat bulmuştu. 1941’e kadar Prof. Dr. Nissen’in yönettiği 1. cerrahi kliniği, 20 Ağustos 1951’deki ani vefatına kadar Prof. Dr. Burha­nettin Toker tarafından yöne­tildi. Tıp fakültesinin önemli bir bölümü artık Cerrahpaşa’daydı.

    1950’lerde tıp fakültesi eğitim klinikleri Cerrahpa­şa ve Çapa yerleşkelerinde toplanmıştı. Kadın-doğum kliniği 1933, çocuk hastalıkları kliniği 1948’den beri Haseki Hastanesi’nde bulunuyordu. Her iki kliniğin Cerrahpa­şa yerleşkesindeki temelleri 1953’te atıldı. Hizmet kapasitesi ve kadrosu büyüdükçe yöne­tim sorunları ortaya çıkan Tıp Fakültesi, daha çok öğrenci alması yönünde baskıya maruz kalıyordu. 1960’ta 46’sı İstan­bul Tıp kadrosunda olan 147 öğretim üyesi üniversiteden çıkarılmış, 1962’de kliniklerine geri dönmüşlerdi. 1963’te yeni bir tıp fakültesi yönetmeliği hazırlanmış ve 1964’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Çapa ve Cerrahpaşa yerleşkeleri idari bakımdan iki ayrı fakülte olarak ayrılmıştı.

    Türkiye’nin yeni üniversite­lere, özellikle tıp fakültelerine ihtiyacı vardı. Yüksek Öğrenim Şurası’nda da gündeme geldiği üzere, 10 Aralık 1965 tarihinde Çapa ve Cerrahpaşa’nın iki ayrı fakülte hâlinde örgütlenmesi kararı alındı. Çapa’da göz, üro­loji, nöroloji, çocuk ve anestezi kürsüleri kurulurken, Cerrah­paşa’da fizik tedavi, radyoloji, cildiye, kulak-burun-boğaz, ortopedi, anestezi, psikiyatri kürsüleri açıldı.

    TipTarihi-4
    Burhanettin Toker ve Rudolf Nissen (ikinci sıra soldan ikinci ve üçüncü) asistanlarıyla, 1938.

    Cerrahpaşa Hastanesi’nde 1953’te temeli atılan çocuk has­talıkları ve kadın-doğum kli­nikleri, 20 Ocak 1967’de ders­haneleri ve amfileriyle hizmete girdi. Cerrahpaşa yerleşkesinde hastane kapasitesi 1.000 yatak olmuştu. 6 Mayıs 1967’de fakülte kurulunun, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin ikiye ayrılarak Cerrahpaşa yerleşkesinde İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi adıyla yeni bir tıp fakültesi kurulması kararı tutanaklara geçti ve İ.Ü. Sena­tosu’nun 27 Temmuz 1967’de yapılan oturumunda kara­ra bağlandı. Eski fakültenin devamı kabul edilen Çapa’daki fakülteye “İstanbul Üniversi­tesi Tıp Fakültesi” adı verildi; Cerrahpaşa’daki fakülte ise yeni kurulmuş kabul edilerek “İstanbul Üniversitesi Cerrah­paşa Tıp Fakültesi” adını aldı. Halbuki her iki fakülte de kuru­luşundan beri eski fakültenin bir parçası olarak var olmuştu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin kuruluş tarihi uzun yıllar son­ra, 2019’da düzeltilecekti.

    Öte yandan Cerrahpaşa’daki binaların mülkiyeti İstanbul Belediyesi’ndeydi. Fakülte komisyonu binaların satın alınmasına karar vermiş, fakat belediye meclisinde “yoksul ve kimsesiz hastalar nerede tedavi görecek?” muhalefeti üzerine “Cerrahpaşa Hastanesi binaları satılamaz” kararı çıkmıştı.

    TipTarihi-5
    1943’te hizmete açılan bina, dönemin en modern cerrahi kliniği olarak tıp tarihinde çağdaş yapılanmanın bir örneği.

    6 Eylül 1967 tarihli gazete­lerde Cerrahpaşa Tıp Fakülte­si’nin ilk dekanı Prof. Dr. Celal Öker’in ilk demeci yayımlandı: Fakültenin bütün üniteleriyle kurulduğu ve 2 Ekim’de bütün sınıflarda öğretime başlanaca­ğı duyuruluyordu. Öte yandan bina sorunu henüz çözülme­mişti ve belediye binalarının üniversiteye devredilmesi gerekiyordu. 19 Eylül 1967’de olağanüstü toplanan İstanbul Belediye Meclisi’nde, Cerrah­paşa yerleşkesindeki belediye binalarının Cerrahpaşa Tıp Fa­kültesi’ne tahsis edilmek üzere 25.800.000 Türk lirası karşılı­ğında İstanbul Üniversitesi’ne devredilmesine karar verildi. 22 Ekim 1967’de İstanbul Valisi Vefa Poyraz, 1. Ordu Komutanı Orgeneral Memduh Tağmaç, İstanbul Üniversitesi Rektörü Ord. Prof. Dr. Ekrem Şerif Egeli, Belediye Başkan Haşim İşcan, İstanbul Üniversitesi’nin iki tıp fakültesinin dekanları Prof. Dr. Cihat Abaoğlu ve Prof. Dr. Celal Öker, öğretim üyeleri ve konukların katıldığı bir tören­le devir gerçekleşti. 2 Ekim 1967 tarihinde Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde eğitim ve öğretim başladı.

    Cerrahpaşa Tıp Fakültesi binaları artık fakültenindi… 1967’de 1.000 yatak ve 75.000 m2 alanda hizmet veriyordu ve o ders yılında toplam 903 öğ­rencisi vardı. Tıp Fakültesi’nin klinikleri hasta kabulüne ve eğitime kesintisiz olarak devam ettiler. 1970’lerde Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin Hemşire ve Laborant Okulu ile Ebe Okulu eğitime başladı; merkez labora­tuvarı hizmete girdi ve fakülte merkez kitaplığı faaliyete geçti. 1973’te kuruluşunu üstlen­diği Edirne Tıp Fakültesi’nin 1974’ten başlayarak 1982’ye ka­dar öğrencilerinin tıp eğitimle­ri de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi bünyesinde yapıldı. İç Hastalık­ları yeni binası 1975’te, Temel Bilimler Binası 1978’de yapıldı; yeni amfiler açıldı ve aynı yıl Göz, KBB, Üroloji ve Dermato­loji kürsüleri yeni binalarına taşındı.

    TipTarihi-6
    Burhanettin Toker (önde ortada), Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde asistan ve öğrencileriyle, 1941.

    6 Kasım 1981 tarihinde yürürlüğe giren 2447 Sayılı Yüksek Öğretim yasası uyarın­ca, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kürsüleri anabilim dallarına dönüştü. Yine 80’lerde Merkez Araştırma Laboratuvarı ve Mer­kez Kütüphanesi, kapalı spor salonu hizmete açıldı. 1987’de Prof. Dr. Uğur Derman’ın ku­rucusu olduğu bir İngilizce Tıp Programı açılarak eğitim ve öğretime başlandı. 1988 yılında Cerrahi Monoblok binası açıldı. Dekanlık 1995’te yeni bir binaya taşındı ve eski dekanlık bina­sında 2004’te Tıp Tarihi Müzesi açıldı.

    9/5/2018 tarih ve 7141 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Ek Madde 182’yle, İstanbul Üni­versitesi-Cerrahpaşa adıyla yeni bir üniversite kuruldu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin dışında Florence Nightingale Hemşirelik, Hasan Ali Yücel Eğitim, Orman, Sağlık Bilimle­ri, Spor Bilimleri, Veterinerlik, Mühendislik Fakülteleri ile yeni kurulan Diş Hekimliği, İktisat, İşletme ve Eczacılık Fakülteleri de yeni üniversitenin kapsa­mındadır.

    TipTarihi-7
    1913’te Şehbâl dergisinde yayımlanan bu fotoğraf, Cerrahpaşa Hastanesi’nin bugün ayakta olan en eski binasıdır ve günümüzde dekanlık olarak kullanılmaktadır.
    TipTarihi-8
    Cerrahpaşa Hastanesi’nin “muazzam bir sağlık sitesi” olarak tanıtıldığı 28 Şubat 1955 tarihli Akşam gazetesi haberi.

    Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 18 Mayıs 2018’den itibaren eği­tim-öğretim faaliyetlerini İs­tanbul Üniversitesi-Cerrahpa­şa’ya bağlı olarak sürdürmekte ve geçen zaman içinde yıpranan ve hasar gören yapılarda res­torasyon ve yerinde dönüşüm çalışmaları devam etmekte iken; 6 Şubat 2023’te yaşanan Kahramanmaraş depreminin ardından süreç hızlandırıldı ve risk arzeden binalar boşaltıldı. Boşaltılan binalardaki klinikler yeniden yapım sürecinde geçici olarak Yeşilköy’deki Cerrahpa­şa Tıp Fakültesi Prof. Dr. Murat Dilmener Hastanesi’nde hizme­te devam etmekte.

    19. yüzyıl sonuna doğru, geçici kolera hastanesi olarak kurulduğu yıllardan beri sağlık hizmeti sunan Cerrahpaşa Has­tanesi, yurdun her köşesinden her hastaya kapısı her zaman açık ve Türkiye’nin en güveni­lir sağlık kurumlarından biri olmaya devam ediyor.

    1933’ten beri kesintisiz tıp eğimi veren kurum, üniversite giriş sınavlarında hekim aday­larının ilk tercihlerinde yer alıyor ve mezun ettiği hekimle­rin tıpta uzmanlık sınavı (TUS) başarısında yine ilk sıralarda bulunuyor.

    TipTarihi-9
    Yerinde yeniden yapılandırılan Cerrahpaşa’ya öğrencilerin geçici vedası, 2023.

    (… – 1604)

    Cerrah Mehmet Paşa: Semte, camiye, hastaneye adını verdi

    TipTarihi-KUTU1
    1594’te inşa edilen cami, daha sonra restorasyonlar geçirerek günümüze kadar varlığını korudu.

    Cerrahpaşa adı, Osmanlı sadrazamlarından Cerrah Mehmet Paşa’nın yaptırdığı külliyeden geliyor. Enderun’da yetiştirilmiş bir devşirme olan Cerrah Mehmet Paşa, Yeniçeri ağası iken 1578’de 2. Selim’in kızı ve Piyale Paşa’nın dul eşi olan Gevher Sultan’la evlendi. 1582’deki vezirliği sırasında 3. Murad’ın oğlu Şehzade Mehmed’i sünnet ettiğinden dolayı “cerrah” lakabıyla anıldı. Takip eden yıllarda 3. Mehmed devrinde Hadım Hasan Paşa’nın azli üzerine 9 Nisan 1598’de sadarete getirildi. Sadrazamlık makamında 9 ay kalabildi; gut hastalığı sebebiyle aktif çalışması mümkün olmadığından 6 Ocak 1599’da azledilerek yerine Damat İbrahim Paşa getirildi. 10 Ocak 1604’te vefat eden Cerrah Mehmet Paşa’nın kabri, yaptırdığı caminin haziresindeki türbededir.

    Kitabesinde 1594’de inşa edildiği yazan Cerrah Mehmet Paşa Külliyesi’nin mimarı, Mimar Sinan’ın haleflerinden Davut Ağa’dır. Gevher Sultan’ın 1587- 88’de kurduğu medresenin karşısında klasik Osmanlı Türk mimarisi tarzında inşa edilen külliyenin içinde cami, çeşme, şadırvan, türbe ve çifte hamam yapılmıştır. 1660’ta yaşanan büyük yangında içine sığınanlarla birlikte yanmış ve ertesi yıl tamir edilmiştir. 1782’de bir diğer büyük yangında yine zarar görmüş, 1894 depreminde ise minaresi ve son cemaat yerinin kubbeleri yıkılmıştır. Minaresi 20. yüzyıl başlarında yeniden yapılmış, 1958’de ve 1982’de restore edilmiş; külliyenin doğu kısmında kadınlar ve erkekler için yapılmış olan çifte hamam ise 1908’de kapandıktan sonra bakımsızlıktan yıkılmış ve geriye hiçbir şey kalmamıştır.

    Cerrah Mehmet Paşa Camii, 16. yüzyıl Türk mimarisinde kubbesi altıgen kaideye oturan en güzel eserlerden biridir; merkezî kubbenin ağırlığını altı fil ayağı taşımaktadır. Ana duvarlar ve kubbe kasnağı üzerinde çok sayıda pencereden bol ışık alır. Sadece kubbe kasnağında 18 pencere vardır. Cami avlusunu çevreleyen duvarlar kesme taştan; kuzeyde orta kısmındaki avlu kapısı kemerlidir. Avluda 16 köşeli mermer bir şadırvan havuzu; kuzeybatı köşesinde sekizgen planda yapılmış klasik bir Osmanlı türbesi ve içinde Cerrah Mehmed Paşa ile oğullarına ait üç ahşap sanduka vardır. Bizans döneminin 12. bölgesinde, Yedinci Tepe’de kurulan Cerrahpaşa Hastanesi, 1930’lara kadar topografik olarak eski Hubyar Mahallesi sınırları içinde yer alırdı. 1928 İstanbul belediye reformundan sonra eski mahallenin sınırları düzenlenerek adı Cerrahpaşa olarak değiştirildi.

    (330-1711)

    TipTarihi-KUTU2
    17.yüzyıla tarihlenen Avrat Pazarı minyatürü
    bugün Venedik’teki Museo Correr’de.

    Bizans’tan Osmanlılar’a, Arkadius’tan Avrat Pazarı’na

    Roma İmparatoru 1. Konstantin, 330’da başkent yaptığı Byzantion’a 7 tepe üzerinde kurulmuş Roma’dan esinlenerek “Nova Roma” adını vermiş; sonraları kurucusuna ithafen Konstantinopolis (Kostantiniyye) diye anılan bu şehir 395’ten sonra Doğu Roma İmparatorluğu’na başkent olmuştu.

    Güneyindeki Theodosius Limanı’yla büyük bir ticaret merkezi olan bu zengin şehir yeniden inşa edilirken Eski Roma gibi 14 bölgeye ayrılmıştı. Genişleyen şehrin hipodromu, devasa bir sarayı, heykellerle süslenmiş sokakları vardı.

    İmparator Arkadius’un 7 tepeli şehrin yedinci tepesi olan Xerolophos’da yaptırdığı, dört köşeli kaide üzerinde 47 metre yüksekliğindeki anıt 421’de tamamlandı. 740’taki depremden sonra zirvesindeki heykel devrildi; geçen zaman içinde depremlerden ve üzerine düşen yıldırımlardan çok zarar gördü.

    1453’te Fatih, Kostantiniyye’yi payitaht ilan ettiğinde de Arkadius anıtı varolmaya devam etti. 2. Bayezid döneminden itibaren etrafındaki alanda kadınların ticaret yaptığı ve “Avrat Pazarı” diye bilinen bir pazar kurulması nedeniyle “Avrat taşı” olarak anılan sütun; 1711’de onarılamayacak kadar hasarlı olduğundan ve devrilme tehlikesi gösterdiğinden yıktırıldı.

    İstanbul’un “suriçi” dokusu birbirine bitişik mahallelerden oluşuyordu ve Bizans’ın yedinci tepesinde, Fatih devrinin sonlarında var olan 4 mahalle, Hubyar, İsa Kapısı, Kasap İlyas ve Sancaktar Hayrüddin mahalleleriydi. Arkadius sütununun kaide kalıntısını eski Hubyar Mahallesi’nde, Cerrahpaşa Haseki Kadın Sokağı’nda, sokağa bakan cepheden görmek halen mümkün.

  • Ölüme karşı savaştılar ülkeyi bir daha kurtardılar

    Uzun yıllar süren savaşlardan bitap düşmüş, hasta ve yorgun bir nüfusa yeniden can vermek gibi güç bir misyon üstlenen Ankara hükümeti, 1920’den itibaren sağlık alanına el attı. Sağlık hizmetlerini organize etmekten sağlık personeli sayısını artırmaya, bulaşıcı hastalıklarla mücadeleden aşı ve ilaç üretimine uzanan zorlu yolun kahramanları.

    Cumhuriyet ilan edildiğinde yeni Türkiye, ortalama yaşam süresi 40 yıla inmiş, uzun savaş yıllarından yorgun, borçlu ve hastalıklı bir nüfusu miras almıştı. Anadolu nüfusunun 2 milyonu dış göçle, 2 milyonu ise iç göçle yer değiştirmiş; 13 milyon kişinin yarıya yakını hastalıklarla mücadele eder haldeydi. Tifo, tifüs, kolera, verem, sıtma, çiçek, frengi salgınlarının yanında 3 milyon trahom vakası da vardı. Buna karşılık 1923’te tüm ülkedeki doktor sayısı 554, sağlık memuru sayısı 560, hemşire sayısı ise 4’tü! Eczanesi olan şehirlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu; toplam 69 eczacı vardı. Hekim başına düşen nüfus yaklaşık 20 bindi. Bebek ölüm oranları ise %50’nin üzerine tırmanmıştı.

    TBMM, henüz göreve başlamasının üzerinden 10 gün geçmişken, 3 Mayıs 1920′ de çıkardığı bir yasayla Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye Vekaleti’ni kurdu. Bundan önce sağlık işleri, Dahiliye Nazırlığı’na bağlı olarak 1908′ de kurulan Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi tarafından yönetiliyordu. Yani, Meclis’in aldığı kararla, sağlık işleri ilk defa İstanbul’ da bir genel müdürlükten çıkartılarak Bakanlık seviyesine taşınmıştı.

    Tip_Tarihi_1
    1950’lerde yürütülen BCG Kampanyası’yla gezici aşı ve tarama merkezleri köylere sağlık hizmeti götürüyordu.

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!