Kategori: Sosyal Tarih

  • Zamana direnen mimari: İSTANBUL’UN TAŞ ODALARI

    Eski İstanbulluların yaşadıkları evler ve konaklar bugün çok büyük oranda yokolmuş durumda. Çoğu ahşap bu yapılar ya yangınlarda kül olmuş ya da eskiyerek çöküp gitmiş. Aklımızın başımıza gelmesi ise 18. yüzyılı bulmuş. Bu tarihten sonra evlerin bazı bölümleri kagir olarak inşa edilmeye başlanmış. Son günlerde İBB’nin restorasyon çalışmalarıyla hatırlanan taş odalarda bir gezinti…

    İstanbul sokaklarında yapılan gezilerde daha çok kamusal yapılar, ibadetha­neler ziyaret edilir. Tanzimat’tan önce inşa edilmiş evlerin, konakların neredeyse hepsi zaman içinde kaybolmuştur. Bazen ahşap malzemeyle inşa edildiklerinden sık sık çıkan İstanbul yangınlarında, bazense zamanın etkisine yenik düşerek… Ancak 18. yüzyıldan sonra, yapıların bazı kısım­ları kagir olarak inşa edilmeye başlandı. Evlerin hamamları, çamaşırhaneleri, sarnıç, mahzen ve depo birimleri muhtemelen yan­gınlara karşı kagir olarak tasarlandı. Ahşap bölümler yokolsa bile bu kagir bölümler günümüze kalabildi.

    19. yüzyılda bu mekanlar normal konutlar gibi kullanılmıştı. Taş odaların büyük oranda korunduğu Fener semtindeki yapılar, bazı araştırmacılar ve meraklılar tarafından Bizans evleri olarak tanıtılmıştır; ancak ço­ğunlukla Haliç surlarının dışında dolgu alan­larda bulunan bu anıtlar 18. ve 19. yüzyılın ilk yarısında inşa edilen anıtlardır. Bazıları Eflak ve Boğdan beylerinin İstanbul’daki temsilcilerinin konutlarıyla ilgili olabilir. “Fenerli Beyler” olarak anılan Rum kökenli Osmanlı yöneticilerinin de bu bölgede büyük konutları vardı. Bazı yapılar geçmişte meşhur olan sahiplerinin adlarıyla anılırlar; ancak çoğu isimsizdir. Çoğunun kesin inşa tarihini ve fonksiyonunu belirlemek de güç­tür. Benzer örnekler Zeyrek, Süleymaniye, Fatih, Galata, Kumkapı ve Boğaz köylerinde de vardır. Fener semtindeki yapıların çoğu, sahilde oluşan yolun iki yanındadır. Bu yol çevresindekiler zeminin zamanla yükselme­si ile 1 ya da 1.5 metre kadar yol seviyesinin altında kalmıştır. Son aylarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kültür Varlıkları Pro­jeler Müdürlüğü tarafından restore edilen bu yapıların korunması ve kullanılması kent tarihi açısından oldukça önemlidir.

    (Taşodalar ile ilgili daha geniş bilgi için Safiye İrem Dizdar’ın “Osmanlı Sivil Mimarlığında İstanbul’daki Taş Odalar ve Fener Evleri” isimli tezine bakılabilir).

    CİBALİKAPI KARŞISINDAKİ TAŞ ODA

    Ceneviz değil 18. yüzyıl Osmanlı yapısı

    Bazı yayınlarda Ceneviz yapısı olarak tanımlanan bina, aslında 18. yüzyıl Osmanlı sivil mimarisi­nin güzel bir örneğidir. Dikdörtgen şeklindeki yapının iki kısa cephe­si Abdülezelpaşa Caddesi’ne bakar. Taş kaplamalı ana cephesi birinci katta taş konsollar üzerinde dışa­rıya yarım yuvarlak şeklinde taşar. Diğer cepheleri, moloztaş ve tuğla ile örülmüştür. Haliç’e bakan cephe ise kare kesitli payelere oturan üç yuvarlak kemerlidir. Bu cephenin önünde ona bitişen, bugüne ulaşa­mamış ahşap birimler olduğu tah­min edilebilir.

    MÜSTANTİK CADDESİ TAŞ ODASI

    Önce konak, sonra fabrika ve antikacı

    Sahile uzak bu taş oda, herhalde büyük bir kona­ğın parçası olmalıdır. 3 katlı taş odanın parka ba­kan cephesinde kitabeli bir çeşme vardır. İkinci katta bugün boşluğa açılan kapılar bu yönde yapıya bitişik ahşap birimlerin varlığını açıklar. Taş odanın alt kat­ları mahzen, üst katı ise konağın bir parçası olarak kullanılmış olmalıdır. Sonradan konağın arazisinde bir cam fabrikası açılmış, taş oda da onun bir parçası olmuştur. Bugün bir eskici/antikacı tarafından kulla­nılmaktadır.

    AYA NİKOLA RUM ORTODOKS KİLİSESİ TAŞ ODASI

    Osmanlı dönemi Hıristiyan mimarisi

    Bu 2 katlı yapı bugün Abdülezelpaşa Cadde­si’nin yükselmesiyle kısmen gömülmüştür. Cephesin­de Aziz Haralambos Ayaz­ması’nın Rumca kitabesi vardır. Yapının arkasındaki ayazmanın kilise avlusuna girilmeden ziyaret edilmesi için buraya da bir kapı açıl­mıştır. Üst kat taş konsollar ile dışarı doğru çıkmıştır. Bu bölüm taşodanın büyük salonudur. İçeride iki zarif sütuna oturan kemerli kur­gu ve duvarlar, muhtemelen zengin süslemelere sahipti. Bugün varaklı olan kabart­ma süslemelerin, 18. yüzyı­lın sonlarına ait olduğu tah­min ediliyor. Taş odanın da aynı dönemde inşa edildiği düşünülebilir. Sivri kemer­li pencereleri, çatı seviye­sindeki kirpi saçak hattı ile Osmanlı dönemi Hıristiyan mimarisinin güzel bir ör­neğidir. Cibali-Ayakapı ara­sında bulunan bir kilisenin ek yapısı olan bu birim, aynı zamanda Balkan tarihi açı­sında da önemlidir. Yapının üst salonu 19. yüzyılın baş­larında Mora isyanına des­tek veren İstanbulluların toplantı yeri olarak bilinir. Hatta bu isyanın finansma­nında kullanılan demir kasa halen yapının duvarındadır.

    PETRİKAPI TAŞ ODASI

    Bitişiğindeki Bizans kulesi satılık!

    Haliç surları üzerinde Petrikapı olarak bilinen ve bugüne ulaş­mayan kapının hemen yanında sur­ların önündeki taş oda küçük bir parsele yerleşmiştir. Doğu yönünde İmparator Herakleios tarafından 7. yüzyılda inşa edilmiş bir kuleye yaslanır. Osmanlı ve Bizans devri duvar tekniklerinin farklarını gör­mek isteyenler bu yapıları ziyaret edebilir. 19. yüzyılın başlarında in­şa edilen yapı, muhtemelen yanın­daki veya arkadaki surlar üzerinde bulunan ahşap yapılarla bağlantı­lıydı. Bağlantıları yokolan yapı, za­manla farklı amaçlarla kullanılmış; ara katları çökmüş ve terkedilmiş­ken projeler hazırlanmış ve İBB ta­rafından restore edilmeye başlan­mıştır. Neredeyse 1.300 yaşındaki Bizans kulesi ise şahıs malıdır ve satılıktır.

    KADIN ESERLERİ KÜTÜPHANESİ VE BİLGİ MERKEZİ

    Türkiye’nin tek kadın arşiv-kütüphanesi

    İki bölümlü taş oda, Haliç kıyı­sındaki sanayi tesisleri yıkılır­ken kültür varlığı olarak koruma altına alınmıştır. Çevresindeki yapılar yıkıldığı için, Haliç kıyı­sındaki uçsuz bucaksız parkın içinde kalmıştır. 1988’de resto­re edilen yapı, bugün İBB ve Ka­dın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı tarafından kulla­nılmaktadır. Vakıf 1990’da ku­rulmuştu. İçinde 48 ayrı koleksi­yondan, 14 binin üzerinde kitap, 469 süreli yayın, 8.000’den fazla efemera koleksiyonu korunuyor. Türkiye’nin kadın merkezli ilk ve tek arşiv-kütüphanesi olan bu ya­pıda özellikle “Kadın Yazarlar” ve “Kadın Sanatçılar” başlıklı kolek­siyonlar önemlidir.

    HALİÇ TAŞODALAR

    Restorasyon öncesi görülemiyordu

    Haliç sahilinde parklar arasında kalan iki taş oda, bağlantılı bir yapının parçası olmalıdır. İki kat­lı yapıların etrafındaki ahşap birim­ler yokolunca bazı betonarme binalar arasında kalmış; 1980’lerde modern ekler yıkılınca da park içinde bağım­sız birimler haline gelmiştir. Yapının ikinci katlarına bitişiğindeki ahşap binalardan girildiği için alttan bağ­lantı yolu yoktur. Bugün ikinci katta­ki kapılara eski görünümlü modern merdivenlerle ulaşılmaktadır. Taş odalar Haliç kıyısındaki tarihî yol hattı olan Abdülezelpaşa Caddesi’ne bitişiktir. Bu caddenin kent tarafında ise İmparator Theophilos Kulesi var­dır. Taş odalar son kullanıcısının on­lara verdiği isimle “Camhane” olarak da tanınmaktadır. Bu son kullanım sırasında, çok az ziyaret edilebilen yapıların etrafındaki geniş park alanı modern çitlerle kapatılarak taş odala­rın görünmesi bile engellenmişti. Son günlerde bu taş oda da İBB tarafından restorasyona alınmıştır.

    DİMİTRİ KANTEMİR EVİ

    Asi Boğdan Beyi’nin eski sarayıydı

    Fener’deki taş odala­rın en çarpıcısı Ku­düs Patrikhanesi’nin üstünde, Eflak Sara­yı yakınlarında teraslar üzerine yerleşen yapı­lardır. Bunların meş­hur Boğdan Beyi Dimitri Kantemir’in (1673-1723) sarayının kalıntıları ol­duğu kabul edilir. Kan­temir 1687’de İstanbul’a gelir; 1710 dolaylarına kadar İstanbul’da ka­lır. Ülkesine bey olarak döndüğünde isyan eder ve uzun olaylar sonun­da Rusya’ya kaçar. İs­tanbul’daki evi, Boğdan beylerince kullanılmaya devam eder. Yine ahşap yapılarla çevrelenen taş odalardan oluşan bu yapı da asıl ahşap birimlerin yokolmasıyla inşa edildi­ği konsepti kaybetmiştir. Merdivenlerle ulaşılan bu odaların sonunda bir birim, kütüphane olarak düzenlenmiştir. Bugün yapı kalıntılarının bir kısmı kafe ve Fatih Be­lediyesi’ne ait bir müze olarak kullanılıyor.

    TUR-U SİNA MANASTIRI METHOKİONU

    İstanbul’un en görkemlisi, bugün harap

    Burası Fener semtinde, hatta genel olarak İs­tanbul’da günümüze ulaşan en görkemli taş odadır. Mı­sır’da Sina yarımadasında bulunan Azize Katherina Manastırı’nın İstanbul tem­silciliğinin büyük bir kilise, ayazma, kütüphane ve met­hokion/misafirhaneden olu­şan bu yapıları, bugün çok harap haldedir. Misafirha­ne dev bir taş odadır. İçeri­si çok zengin, taş, sutuk ve kalem işleriyle bezenmiş­tir. Altta mahzenler üzerin­de yükselen ana salon, bü­yük bir yaşmakla taçlanmış ocağı ile dikkati çeker. Sa­lon adeta bir saray mekanı­dır. Vakıflar Genel Müdür­lüğü’nün korumasında olan yapı, bugün maalesef çok kötü durumdadır.

  • İçkiyle kendinden geçme validen iğneyi yeme!

    İçkiyle kendinden geçme validen iğneyi yeme!

    50’li yılların İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, şehirde akşam-gece saatlerinde içki içen ve çevreye rahatsızlık veren kişilerle ilgili ilginç bir uygulama başlatmıştı. Bunlar gözaltına alındıktan sonra hastaneye götürülüyor, iğne vurularak kusturuluyor ve serbest bırakılıyordu. Hukuka aykırı bulunan uygulama, gazetelerde tartışma başlatmış ve ilginç haberler yayımlanmıştı. 

    İstanbul’un en renkli valilerinden biri olan Fahrettin Kerim Gökay (1900- 1987), aynı zamanda alkole karşı olan katı tutumu ile de tanınır. Gökay, ünlü bir ruh ve sinir hastalıkları uzmanı olduğu için, tıpkı Mazhar Osman gibi içkinin kişilik buhranlarına ve büyük toplumsal sancılara sebebiyet verdiğini, soyu bozduğunu savunuyordu. Yeşilay dergisi ve İçki Düşmanı Gazete gibi süreli yayınların da kurucuları arasındaydı. Uluslararası alkolizmle mücadele kongrelerine katılıyor, bu kongrelere bildiriler sunuyor, kongrelerde alınan kararları yerel yayınlar vasıtasıyla Türk halkıyla paylaşıyordu. 

    Gökay 1949’da Lütfi Kırdar’ın yerine İstanbul valiliği görevine getirildi. Vali olduktan sonra alkolizmle mücadelesini daha da etkin biçimde sürdürdü. İçki karşıtı tutumundan dolayı, “akşamcılar” 25’lik Yeni Rakı’ya onun adını verir oldu. Zira bu rakıların şişeleri de tıpkı Fahrettin Kerim gibi kısa boylu ve tıknazdı! 

    Dönemin başbakanı Adnan Menderes ve İstanbul’un en “renkli” valileri arasında gösterilen Fahrettin Kerim Gökay aynı karede… 

    Valiliği döneminde Ankara valiliği ile ortak tutum takınarak içki kullanımına tavır aldı. Hatta bu konuda tartışılan bazı kararlara da imza attı. İçki içen ve çevreye rahatsızlık veren kişileri hastaneye sevk ederek iğne yoluyla kusturmak da bu tartışılan kararlarından biri olarak tarihe geçti. İstanbul halkı arasında “mini mini valimiz” diye anılan Gökay’ın, sarhoşları toplatarak şehirdışına bıraktırdığı şeklinde bir dedikodu yayıldı. Lakin buna ilişkin bir kanıt ortaya çıkmamıştır. Öte yandan gazetelerde Ankara Valiliği’nin böyle bir karar uyguladığına dair iddialar bulunmaktadır. 

    Cumhuriyet gazetesinin 13 Ekim 1952 tarihli nüshasında, iğneyle mideleri temizlenen sarhoşlar haber olmuştu.

    Böyle ceza görülmedi! 

    Cumhuriyet gazetesinin 13 Ekim 1952 tarihli nüshasında Fahrettin Kerim Gökay’ın içki içip etrafa rahatsızlık verenlere karşı başlattığı ilginç bir uygulamadan bahsedilmekte. Habere göre İstanbul’da, bir ilkyardım hastanesinde kurulan birime getirilen sarhoşlar, iğne vurulmak suretiyle kusturuluyor, yüzleri yıkandıktan sonra da serbest bırakılıyordu. Cumhuriyet gazetesi muhabiri Feyyaz Tokar bu uygulamanın izini sürmüş ve İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Tekelioğlu ile hastanenin yolunu tutmuştu. Saat 22.00 sularında hastaneye gelen muhabir, Doktor Hilmi Evyapan’la görüşmüştü. Doktor, saatin sözkonusu uygulamaya şahit olmak için henüz erken olduğunu söylemişti. Zira muhabirin hastane ziyareti cumartesiye denk geldiği için, sarhoşların biraz daha geç bir saatte “düşmesi” bekleniyordu. 

    Sarhoşları yola getirmek için düzenlenen oda, o sırada 8 günden beri faal haldeydi. Odada Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı 6 doktor sıra ile nöbet tutmaktaydı. Uygulama başlamadan önce her gece en az 15-20 kişinin bu merkeze getirileceği hesaplanmış ancak korkulan olmamıştı. 8 gece zarfında topu topu 9 kişi getirilmişti. Bunlardan 6’sı sarhoşluğu had safhaya çıkmamış, ancak yoldan geçen kişilere laf atmış kimselerdi. Diğer üçü ise körkütük sarhoşlardı. Hafif sarhoş olanların mideleri foşer tüpleri vasıtası ile temizlenirken, sarhoşlukları daha aşırı olanlar apomorfin verilmek suretiyle kusturulmuşlardı. 

    Ankara’da beteri var 

    Feyyaz Tokar’ın ziyaret gecesi diğer günlere göre bereketli geçmiş, merkeze iki sarhoş getirilmişti. İlk getirilen sarhoş 25 yaşlarında Ahmet adında Rizeli bir gençti. Delikanlı, odaya getirilirken beraberindeki polislere “İstanbul’un işgalinden beri içerim, bir defa kusmadım. Bu iş zorla olur mu?” diye serzenişte bulunmuştu. Emniyet müdürü de gencin yaşına gönderme yaparak “Oğlum, annen galiba seni süt yerine rakı ile emzirmiş” demek suretiyle delikanlıyı dahi güldürmüştü. Yetkililer gence “Şimdi sana iğne yapılacak ve rahatlayacaksın” demiş, genç de mevcut durumdan memnun olduğunu ifade etmişti. 

    Fahrettin Kerim Gökay’ın “Yeşilaycılık” faaliyetleri sıklıkla karikatürlere konu oluyordu. 

    İğnenin tesiri kendini kısa sürede göstermiş ve genç kustuktan sonra yüzünü yıkayarak biraz olsun açılmıştı. Delikanlıya, kendini nasıl hissettiği sorulduğunda, gayet ilginç bir yanıt vermişti: “Vallahi pek iyi hissetmiyorum. 15 lira hesap ödemiştim. Cacığıyla, turşusuyla, kebabıyla esaslı bir sofra düzmüştüm. Hepsi gitti. Yazık oldu. Bir daha buraya gelmemenin yollarına bakmalı” demişti. Bu sözlerin ardından gencin odadan çıkarken Allah’a şükretmesi ise herkesin merakını uyandırmıştı. Sebebi sorulduğunda ise “Nasıl şükretmeyeyim? Ankara’da sarhoşları yakalayıp şehir dışına bırakıyorlarmış. Şimdi iğne yerine siz de beni Silivri’ye atsanız halim nice olurdu?” demişti. 

    Öte yandan sözkonusu işlem sonrası odayı saran alkol kokusunun da tesiriyle doktor ve diğer görevliler hava almak için dışarı çıkmışlardı. Ancak kısa bir süre sonra ikinci bir vaka daha geldi. Bu seferki adam gayet iriyarı idi. Yanındaki polislere direniyor ve onlara: “Ömrümde etime iğne değdirmedim. Yapmayın! Bırakın da bu işi iğnesiz, kendi bildiğim yöntemlerle ben yapayım!” dediyse de onları ikna edememişti. 

    Cumhuriyet gazetesi, İstanbul vali ve belediye başkanı Fahrettin Kerim’in başlattığı bu uygulamayla ilgili haberin hemen ertesinde, işin hukuki yanını masaya yatıran bir yazı dizisine başladı. Gazete, sarhoşluğun bir suç sayılıp sayılamayacağına ve yetkililerin mahkeme kararı olmaksızın sarhoş vatandaşlar hakkında bellerinden su alma, iğne yoluyla kusturma, hatta tımarhanede deliler arasında yatırma gibi uygulamalara başvurup başvuramayacağına dair merak edilen konuları işin uzmanlarına soruyordu. 

    Fikirlerine danışılan hukukçular, tıbbi müdahale adı altında insanları kusturmanın, onlara eza etmek anlamına geldiği konusunda hemfikirdiler. Fahrettin Kerim Gökay’ın gerekçe olarak “uluslararası bir anti alkolizm kongresinde sözkonusu işlemin uygulanabilir bir yöntem olarak kabul edildiği” şeklinde ortaya attığı gerekçe de hukukçular tarafından doğru bulunmadı. Hukuk Fakültesi hocalarına göre, bir insanın sarhoşluğu kendisini ilgilendiren bir problemdi. Alkol satışının serbest olduğu bir ülkede kimseye zararı dokunmadan, edebi ile içen insana zaten zorlayıcı bir muamele yapılamazdı. Ancak sarhoşluğu sebebiyle kişi, etrafa zarar veriyorsa, o zaman yapılması gereken mahkeme karşısına çıkartılmasıydı. 

    Fahrettin Kerim Gökay tarafından yayımlanan İçki Düşman Gazete’nin kapağı. 

    Söz Hukuk Fakültesi’nde 

    Gazete, sonraki günlerde konu ile ilgili olarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocaları arasında bir anket çalışmasını da okuyucularıyla paylaşmıştı. İlk olarak Doçent Sahir Erman ile konunun hukuki yönü görüşülmüştü ki, onu sonraları diğer akademisyenler takip edecekti. Erman, Ankara ve İstanbul’da yapılan uygulamaları hukuksuz ve mesnetsiz olarak tanımlıyordu. Ankara Valiliği’nin, yakaladığı sarhoşları paralarını da alarak şehrin 40 kilometre uzağına bıraktırdığı ve böylece bu kişileri 8 saatlik cebri bir yürüyüşe zorladığı haberi basında yer almıştı. İstanbul zabıtası da sarhoşları iğne yoluyla kusturma yoluna gidiyordu. Her ikisi de hukuki açıdan kabul edilemez durumlardı. 

    Ceza hukukumuz sarhoşluğun yaptırımını belirlemişti. Kamuya zararı olmayan bir sarhoşa kimse dokunamazdı. Ancak sarhoş, nara atıp sağa sola sözlü sataşmada bulunduysa, 15 güne kadar hafif hapis cezası alırdı. Sarhoş, sözlü saldırısını tokat, yumruk şeklinde fiili saldırıya dökerse, o zaman cezası 2 ay hafif hapisti. Bu tür sarhoşluğu alışkanlık haline getirip benzer vakaları tekrarlarsa, 90 gün hafif hapis cezası alırdı. Şayet bu da para etmiyorsa, ancak mahkeme kararıyla iyileştiği tıbben sabit olana kadar bir hastanede gözetim altına alınırdı. Hakim kararı olmadıkça idareciler hiçbir keyfi uygulamayı devreye sokma hakkına sahip değillerdi. 

    Gazete, sonraki günlerde konu ile ilgili olarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocaları arasında bir anket çalışmasını okuyucularıyla paylaşmıştı. 

    Gazete 17 Ekim 1952 tarihli nüshasında ise bu sefer Hukuk Fakültesi dekanı olan, tanınmış hukukçularımızdan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun görüşlerine başvurdu. Velidedeoğlu’nun cevabı da Sahir Erman ile aynı doğrultudaydı. Velidedeoğlu, ancak hayati tehlikeleri içeren durumlarda kusturma işleminin uygulanabileceğini, bunun dışında uygulanan bir yöntemin ise yasal olmadığını söylüyordu. Medeni Kanun’un 24. Maddesi’nin kendisine zorla bu tür muameleler yapılan vatandaşın uygulamayı yaptıran şahıs ya da kuruma karşı dava açmasına imkan verdiğini beyan ediyordu. Ne kadar iyi niyetle yapılırsa yapılsın bu tarz uygulamalar kişilik haklarına aykırıydı. 

    18 Ekim 1952’de gazete bu sefer İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörlerinden Sulhi Dönmezer’i konuk ediyordu. Dönmezer’in de fikri aynı doğrultudaydı. Yalnız kendisi tedbir olarak, sarhoşların sebebiyet verdiği vakaların derhal çözüme bağlanabilmesi için gece mahkemeleri kurulmasını, polis mahkemeleri tesis edilmesini ve belki sarhoşlar kendine gelene kadar barınacakları istasyonlar kurulmasını teklif ediyordu. Anket, aynı üniversiteden Profesör Hüseyin Nail Kubalı ve İdare Hukuku asistanı İsmet Giritli’nin katılımıyla devam etmiş, lakin onlar da meslektaşlarından farklı görüş ileri sürmemişlerdi. 

    Kısacası, İstanbul’daki bu uygulamanın ne kadar etkin olduğunu bilemesek de, muhtemelen sözkonusu haber dizisinden sonra bu uygulama sonlandırılmış olmalıdır. Yine de yaşananları İstanbul’un renkli tarihine katkı mahiyetinde, ilginç bir anekdot olarak kaydedelim. 

  • Bazen kahkaha bazen taşkınlık ve facia

    Bazen kahkaha bazen taşkınlık ve facia

    Hıristiyanların en büyük bayramlarından Paskalya, Hz. İsa’nın dirilişini simgeliyor. Osmanlı döneminde gerek İstanbul’da gerekse taşrada düzenlenen şenlikler, kimi zaman bir bayram havası içinde kimi zaman ise sonu ölümlere varan felaketler eşliğinde yaşanmıştır. Devlet, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında, din ve siyasetin belirlediği hassas ilişkiler Paskalya’sı. 

    Yahudilikteki Pesah (Fısıh) Bayramı, Paskalya adını aldığı Hıristiyanlık inancında en büyük bayramlardan. Noel gününün aksine sabit bir günü yok. Doğu ve Batı kiliselerinin takvim farklılığına göre, her yıl 22 Mart’tan sonraki ilk dolunaya rastlayan pazar günü veya dolunaydan sonraki ilk pazar günü kutlanıyor. 

    Katolik ve Protestanlar, Paskalya Bayramı’nı bu yıl 4 Nisan’da, Ortodokslar ise 2 Mayıs’ta kutlayacak. İsevî inanışa göre Hz. İsa, Pesah Bayramı öncesinde çarmıha gerilip öldü ve bayramın bittiği pazar günü dirildi. Bu dirilişin anısına kutlanan Paskalya bayramının öncesinde, şubat ayından itibaren 3 hafta bol bol yenilip içilen Apukurya şenlikleri olur; sonrasında hayvansal gıdalar almadan 40 gün oruç tutulan “büyük perhiz” günleriyle Paskalya’ya hazırlanılır. Paskalya gününde bu oruçtan çıkılır ve Hz. İsa’nın dirilişi nefis yemekler ve çeşitli ayinlerle kutlanır. Bu günün belli başlı ögeleri olarak paskalya çöreği, paskalya yumurtası, paskalya tavşanı, paskalya sepeti öne çıkar. 

    Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren her dönemde tebaası olan gayrimüslimlerin ayinlerine karışmaz ve bayramlarını tam bir serbestlik içinde kutlamalarına ses çıkarmazdı. Böyle olunca kalabalık bir Hıristiyan nüfus barındıran Osmanlı topraklarındaki kutlamalar, tüm toplumu etkilerdi. 

    Kutlamaların dozunda aşırıya kaçılıp tüfek, silah atılması; Yahudi, Ermeni ve Rumlar arasında gerginlik çıkması sıklıkla tekrarlanan olaylardandı. Ermenilerle Rumlar arasındaki geçimsizlik bilhassa Kudüs’te Kamame Kilisesi’nde (Kumame/Kıyame/Holy Sepulchre) başgösteriyordu. Hıristiyan fanatiklerin, Hz. İsa’yı katlettikleri gerekçesiyle her Paskalya’da Yahudiler ile gerginlik yaşamaları, sürtüşmeleri adet olmuştu. Hahamhane Paskalya günlerinde bu gibi tacizlerin tekrarlanmaması için önlem alınmasını talep ederdi. 

    Hıristiyanların Müslümanlarla aynı kıyafetleri giymeleri kesinlikle istenmediği halde, Paskalya şenliklerinde onların Müslüman kıyafetlerine bürünüp sokaklarda şarkılar söyleyerek gezip tozmayı tercih ettikleri anlaşılmaktadır. 3. Selim döneminin bazı fermanlarında, Hıristiyanların bu şekilde davranmalarının kesinlikle engellenmesi emredilmektedir. 

    Çikolata tavşanlarla dolu bir hediye sepeti, Paskalya’da tüm çocukların neşesi… 

    Ecnebi tebaadan olup Osmanlı topraklarında ahidname ile yaşayan Hıristiyanlar ile sefaret mensupları da tam bir serbestlik içinde ayinlerini icra ederlerdi. 3. Osman dönemine (1754-1757) tarihlenen Fransa elçisinden Sadaret’e gönderilen bir takrirde (BOA.İE.HR.1599), “Beyza-i Surh (kırmızı yumurta) Paskalyası gecesi sabaha karşı Galata’daki Efrenç Kilisesi çevresini, ellerinde birer mum ile dönerek ayin icra edecekleri” bildirilmektedir. Mutad-ı kadim olan bu ayin için izin istenilmeden sadece bildirimle yetinilmesi dikkati çekicidir. Paskalya zamanı sefaretlerin, İstanbul’da tedariki en zahmetli gıda maddelerinin başında gelen kuzu etini belirlenen miktarda almasına izin verilirdi. 

    Eski dönemlerde patrikhanelere, kiliselere devletin para yardımında bulunduğu vaki değilken, Tanzimat sonrası Osmanlılık anlayışının uzantısı olarak bazen padişahların kesesinden, bazen Maliye Hazinesi’nden patrikhanelere yapılan yardımlar da Paskalya zamanına denk getirilirdi. Rum Patrikhanesi’nin Osmanlı sarayına Paskalya çöreği gönderdiğine dair bir belgeye rastlayamadım. Bununla birlikte Tanin gazetesinin 19 Nisan 1914 tarihli nüshasında “Çörek Takdimi” başlığı altında “âdât-ı kadîmeden (eski âdetlerden) olduğu vechile her sene Saray-ı Hümayun’a gönderilmesi mutat olan Patrikhane’nin çörekleri, pek müzeyyen (süslü) sepetler derununda (içinde) olarak evvelki gün Saray-ı Hümayun’a gönderilmiştir” haberine rastlıyoruz. 

    Eski bir âdet olduğu özellikle belirtilen bu uygulamanın karşılığında, Osmanlı sarayından da Patrikhane’ye kutsal günlerde bir yiyecek gönderiliyor muydu? Saray’da pişirilen aşurenin gönderildiği kişilerin uzun devirlere yayılan listeleri mevcuttur. Bu listelerde hahambaşılığa veya patrikhanelere aşure gönderildiğine dair bir kayda rastlanmamıştır. Dinî kaygılarla gönderilmediği düşünülebilirse de kurban etinin veya aşurenin gayrimüslimlere verilmesine dair bir yasak olmadığı, aksine bunun teşvik edildiği bilindiğine göre, belgelerine rastlanmaması ilginçtir. 

    Kudüs’te Paskalya  Hz. İsa’nın yeniden dirileceği yer olduğuna inanılan Kudüs’teki Kutsal Kabir Kilisesi’nin aynı zamanda Yeni Ahit’e göre Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği yer olduğuna inanılıyor. Paskalya günleri oldukça kalabalık bir grup kilisenin önünde toplanıyor. 

    Çok dinli, çok uluslu bir devlette, toplumsal katmanların birbirleriyle çatışıp asayişi ihlal etmesi hiç istenmeyen bir durumdu. Asayiş ihlallerinin önüne geçmek için harcanan çabalar yanında, cemaatler arasında dostluğu pekiştirecek uygulamalar da bilhassa 19. yüzyılın “Osmanlılık projesi” çerçevesinde yaygınlık kazandı. Sadrazam Midhat Paşa, Kanun-ı Esasi’nin ilanından biraz sonra, 28 Zilhicce 1293 (14 Ocak 1877) Pazar günü Küçük Paskalya Bayramı’nda Rum ve Ermeni patrikhanelerini ayrı ayrı resmen ziyaret edip birlik, beraberlik nutukları çekti. Osmanlı sadrazamlarının Patrikhane’ye resmî ziyaret âdeti yokken böyle bir uygulamanın Kanun-ı Esasi çerçevesinde yürürlüğe konması Hıristiyan tebaa arasında coşkuyla karşılandı. Önceki yüzyıllarda farklı dinlerden Osmanlı tebaasının sosyal ilişkilerinde mutlaka hissedilen ayrılık ve rekabet duygusunun bir nebze de olsa giderilmesi yönündeki çabaların, 19. yüzyıl sonlarında ayrı ayrı sosyolojik katmanları biraraya getirmekte başarılı olduğuna dair veriler vardır. 

    Bu dönemde şahidi olduğu olayları, yaşanılan âdet ve gelenekleri Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri (Tarih Vakfı-1995) adlı kitabında kaleme alan Abdülaziz Bey, Müslüman ve Hıristiyanların karşılıklı uydukları görgü kurallarını sıralarken şunları anlatmaktadır: 

    “Kübera, tüccar ve esnaf İslâm olsun, Hıristiyan olsun, bütün ahbaplarına Ramazan’da büyük tepsi ile baklava, kandil geceleri şeker, çörek gönderirdi. Hıristiyanlar da Paskalya’da İslâm ahbap ve komşularına kırmızı yumurta, paskalya çöreği ve portakal yollardı. Paskalya’dan üç gün önce evlerde pişirilmiş, üzerine badem, şeker ve bahar dökülmüş, kiliselerde okunmuş buğdaydan da İslâm olan ahbap ve komşularına gönderirlerdi. 

    Düğünlerde İslam ve Hıristiyanlar kendi ahbaplarını ve komşularını gündüz işleri olur diye, akşam yemeğe davet ederlerdi. Hıristiyanlardan birisi kızını evlendirirse, İslâmları da nikâha çağırır, nikâhtan bir-iki gün sonra damadı yanına alır, tanıdığı İslâm ekâbirine el öptürmeye götürür, onlar da damada hediye verirlerdi. 

    Kadınların da aralarında benzer adetleri vardı. Bayram ve paskalyalarda birbirine gitmek, tebrik etmek, sene başı gelince Hıristiyan ahbapları evinde ziyaret etmek, yolda karşılaştıklarını “nice yıllara yetiştirsin” diye kutlamak herkesin uyduğu âdetti. Ölüm olduğunda İslâmların ve Hıristiyanların birbirine taziyeye gitmesi de usuldendi. Kibar konaklarında Hıristiyan kilerciler, arabacılar, kayıkçılar, ayvazlar hizmet ederdi. Özel olarak konağa hizmet eden kürkçü, terzi, oyacı, yemenici, haffaf, çamaşır yıkayıcı, tahta silici, tatlı kaynatıcı Hıristiyanlar da vardı. Bunların düğün ve nikâhlarında konaktan hediye gönderilir, hastasının hatırı sorulur, para bırakılır ve her çeşit yardımda bulunulurdu. Hıristiyanlar bir İslâm hocasına başvurup kendilerini okutturabilirler, muska yazdırır, rüya yorumlatabilirlerdi. İslâmlar da ayazmalara giderler, su içerler, papazlara okuturlardı. Yılbaşı gecesi Hıristiyanlar fenerlerle sokaklarda gezer, ekâbir dairelerine uğrar, o gece için hazırlanmış olan helva ikram edilir, bahşiş verilirdi. İslâm olsun, Hıristiyan olsun birbirinin cenazesi geçerken hürmeten sokağın bir kenarında dururlardı”. 

    Beyaz Saray’da yumurta avı  Başkan Barack Obama, 2015’te Beyaz Saray bahçesinde yumurta yuvarlama oyunları sırasında… 

    Abdülaziz Bey’in bu tespitlerinin genellikle İstanbul halkı arasında geçerli olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Halk arasında bir yakınlaşma sözkonusu olsa da her yerde aynı ölçüde değildi. Bazen de düşmanlıklar Paskalya’da artıyordu. 19. yüzyılda ayrılıkçı, bağımsızlık yanlısı hareketlerin çoğaldığı Balkanlar’da, bilhassa Paskalyalarda bazı kiliseler bu hareketlerin merkezi olmayı üstlerine alır, hükümet ve saltanat aleyhine gösteriler organize ederlerdi. 

    Bahar çocukları  Bahar aylarına denk gelen Paskalya Bayramı, çocukların en sevdiği bayramlar arasında… Çiçekli şapkaları, küçük hediyelerle dolu sepetleriyle en güzel kıyafetlerini giymiş çocuklar… 

    1878’de Bulgaristan Prensliği kurulduktan ve 1885’te Şarkî Rumeli Vilayeti, Bulgaristan Prensliği tarafından işgal edildikten sonraki yıllarda, Bulgaristan Türkleri Paskalya’da dükkanlarını açamaz, okullarına gidemez hâle geldiler. Babıâli’nin bu tür eylemleri engelleme girişimleri çoğunlukla başarısız oldu. Bulgaristan Hıristiyan ve Müslümanları giderek ayrışmaya, birbirlerine karşı düşmanlığa meylettiler. 

    Unutulmamalıdır ki Yunanların bağımsızlık isteklerinin ateşlendiği 1821 İsyanı, Paskalya günü eyleme geçmek üzere hazırlanan bir isyandı. Ayrılıkçı Sırplar ve Bulgarlar da bu tarihi ve eylemi asla unutmadılar. Devlet de her Paskalya’da Hıristiyan çoğunluğun bulunduğu Balkan şehirlerinde teyakkuz durumuna geçerdi. Güvenlik güçleriyle halkın karşı karşıya gelmemesi için uğraş verilirdi. 

    Anadolu Hıristiyanları ise bağımsızlık taleplerinden uzak, ancak gayet tantanalı Paskalya şenlikleri düzenlerdi. Asayişin ihlal edilmesinin istenilmediği bu şenliklere adli kolluk güçleri sık sık müdahale etmek zorunda kalırdı. Bazen de kalabalık sebebiyle meydana gelen olaylar faciayla sonuçlanırdı. 

    Böyle bir olay günümüzde Malatya’ya bağlı Arapkir ilçesinde 8 Nisan 1893 günü Paskalya kutlamaları sırasında meydana gelmişti. Aşağı Çarşı mevkiindeki bir hanın üzerinde Ermeni halkı Paskalya yumurtası tokuşturup şenlik yapıyordu. Bu esnada izdiham sebebiyle çöken hanın altından 38 ölü, 8 yaralı çıkarılmıştı. “Diriliş Günü” kutlamaları birdenbire matem ortamına dönmüştü. 

    Samsun’daki Rum kilisesinde Paskalya Yortusu esnasında meydana gelen felaket de çok acıdır. Ayin esnasında başörtüsü tutuşan bir kadının feryadı diğer kadınları paniğe yöneltmiş ve kiliseden çıkarken oluşan kargaşa esnasında 5 yaşlı kadın ezilip ölmüş, 4’ü de ağır yaralanmıştı. 

    Günümüzde, ülkemizde sayıları varla yok arası bir halde bulunan Hıristiyanların, kalabalıklardan uzak ve toplumu etkilemeyen Paskalya kutlamalarının kazasız, acısız gerçekleşmesini diliyorum. 

    1BELGENİN BELGESİ 

    Malatya’daki hadise 

    Huzur-ı Sami-i Sadaretpenâhîye Dünkü gün saat altı buçuk raddelerinde Arabgir kazasının Aşağı Çarşısında vaki Ermeni Kilisesi Vakfı akarı bulunan bir kıt’a han üzerinde Ermeni efradından birçok kesan Paskalya yumurtası uruşmakta iken izdiham sebebiyle mezkur hanın bağteten yıkıldığı haber verilmesiyle yetişilip kemal-i germiyle hafriyata müsaraatla otuz sekiz neferin meyyiten ve sekizinin de mecruhen enkaz altından çıkarıldığı ve bir taraftan da hafriyata devam edilmekte olup nüfus ve hayvanca miktar-ı zayiat henüz tamamıyla tahakkuk etmediğinden neticesinin badehu iş’âr kılınacağı Arabgir Kaymakamlığı’ndan alınan telgrafta beyan olunmuş ve mahallî beledî memurlarının bu gibi köhne ebniyeleri teftiş ve muayene ile vaktiyle hedm veya tahkimine adem-i takayyüdleri saikasıyla böyle bir kazâ zuhuruna meydan verilmiş demek olacağından tahkikat icrasıyla beraber iş’âr ve mecruhînin dahi icra-yı tedavilerine fevkalade itina olunması cevaben izbar edilmiş idüği maa’t-teessüf maruzdur fermân. 

    Fî 27 Mart sene 309 [8 Nisan 1893] 

    Mamuretü’l-Aziz Valisi Enis 

    BOA.YAHUS. 272/106 

  • Üniversite: Ortaçağ’ın zihin zanaatkarı,     ulus-devletin itaatkarı

    Üniversite: Ortaçağ’ın zihin zanaatkarı, ulus-devletin itaatkarı

    Avrupa’da üniversite kalıcı bir binası bile olmayan loncalar çevresinde örgütlenmeye başlamış; sabit bir mekanı olmamasını avantaja çevirip iktidarla çatıştığı noktalarda özerk konumunu çekip gitme tehdidiyle güvence altına almıştı. 13. yüzyıla uzanan tarihinde, kendi mahkemelerini, cezaevlerini kuran üniversiteler ulus-devletlerden çok daha köklü kurumlardı. 

    Avrupa tarihi açısından bakıldığında üniversite demek, şehir demektir. Ortaçağ’ın sonlarından itibaren şehirlerde üniversiteler ortaya çıkmaya başlar; üniversitesi olan yerleşim yerleri şehre dönüşür. Bologna ve Paris’in model kurumlarını Oxford, Salamanca (1219), Napoli (1224), Prag (1347), Pavia (1361), Krakow (1364), Leuven (1425) izler. 

    Ancak başlangıçta üniversitelerin kalıcı binaları bile yoktur. Ortaçağ üniversitesi, eğitmen, öğrenci ve şehir arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi ve eğitmenlerle öğrencilerin haklarının korunması prensibi üzerine kurulmuş loncalarla işlerdi. Ortaçağ’da Latince universitas kelimesi de lonca veya herhangi bir tür birlik anlamına gelmekteydi. Üniversitelerin kendi mekânları olmadığından şehirli burjuva ile barınma ve ders mekânları için devamlı pazarlıklar yapılmaktaydı. Yerleşik bir düzenin olmaması bazı rahatlıkları engellese de üniversite mensuplarına karşı tavır alındığında en büyük tehdit, üniversite hocalarının dersleri kesmesi ve başka bir şehre göç etmesi oluyordu. 

    14. yüzyıl sonlarına dair bir Grandes Chroniques de France’da Paris’te hocalarını dinleyen, saçları kazınmış öğrenciler. 

    13. yüzyıldan itibaren loncalar üniversiteleşmeyle başladı. Üniversitelerin özerkliği fikri de aynı dönemde doğdu. Bunun ortaya çıkmasının nedeni loncaların siyasi otoritelerle çatışmasıydı. Özellikle Paris’te öğrencilerle kralın kolluk güçlerini karşı karşıya getiren kanlı 1229 olaylarından sonra, üniversite özerkliği bir daha kaybedilmemek üzere kazanılmıştı. Üniversite loncaları bu kavgalardan öncelikle birbirlerine bağlılıkları, tutarlılıkları ve kararlılıkları sayesinde galip çıkmışlardı. Grev ve kenti terk etme gibi bir silahı kullanmakla tehdit ederek ve gerçekten kullanarak. Çünkü bir hoca ya da öğrencinin loncasının bulunduğu şehri terk etmesi, o şehre ciddi ekonomik sorunlar getirirdi. Üniversiteler böylece kendi normları, hukukları olan kurumlar olarak ortaya çıktılar. Hatta üniversitede işlenen suçlar için kendi mahkemeleri ve cezaevleri bile vardı. 

    Doktorlar toplantısı 

    14. yüzyıldan kalma bir elyazmasından, Paris Üniversitesi’ndeki doktorlar toplantısını gösteren illüstrasyon. 

    Bugün Avrupa’da kurumsallaşmış ünlü üniversitelerin çoğu, şu an içinde bulundukları ulus-devlet yapılarından çok daha eskidir. Üniversite özerkliğini bu açıdan da değerlendirmek gerekir. Avrupa üniversitelerinin çoğunu devlet kurmamıştır. Hatta tam tersi, üniversite varolabildiği için ulus-devlet mümkün olabilmiştir. Çünkü üniversitenin kültürel olarak inşa ettiği kamusallıkta pişen bireyi daha sonra ulus-devlet kendisine yurttaş edinecektir. Bu nedenle ulus-devlet üniversiteyi tanır ve onu baş tacı eder. Türkiye gibi modernleşme toplumlarında ise üniversiteler mecliste yasayla kurulurlar. Yani aslında soykütükte, fıtratta bir sorun vardır. Üniversiteler, önce sivil alanda kurulur sonra devlet onu tanır, yani önünde eğilir. Modernleşme toplumlarında ise, üniversiteler iktidarın önünde eğilirler. 

    Bugün Avrupa’da kurumsallaşmış ünlü üniversitelerin çoğu, şu an içinde bulundukları ulus-devlet yapılarından çok daha eskidir. Üniversite özerkliğini bu açıdan da değerlendirmek gerekir. Avrupa üniversitelerinin çoğunu devlet kurmamıştır. Hatta tam tersi, üniversite varolabildiği için ulus-devlet mümkün olabilmiştir. Çünkü üniversitenin kültürel olarak inşa ettiği kamusallıkta pişen bireyi daha sonra ulus-devlet kendisine yurttaş edinecektir. Bu nedenle ulus-devlet üniversiteyi tanır ve onu baş tacı eder. Türkiye gibi modernleşme toplumlarında ise üniversiteler mecliste yasayla kurulurlar. Yani aslında soykütükte, fıtratta bir sorun vardır. Üniversiteler, önce sivil alanda kurulur sonra devlet onu tanır, yani önünde eğilir. Modernleşme toplumlarında ise, üniversiteler iktidarın önünde eğilirler. 

    Modernleşme ülkelerinde hiçbir alanın siyasetten özerk olamaması gerçeği, üniversiter alan için de bir istisna değildir. Gecikmiş ve aceleci ulus-devlet tecrübeleri tasfiyelerle, yıkıp yeniden yapmalarla dolu bir üniversite tarihi üretmiştir. 1933’te Millî Eğitim Bakanı’nın bir yazısıyla 1900 yılında kurulmuş ilk üniversitemiz olan Darülfünun kapatılabilmiştir. İstanbul Üniversitesi’ne dönüşmesi, mevcut öğretim üyelerinin pek çoğu tasfiye edildikten sonra gerçekleşmiştir. Arap alfabesinden Latin harflerine geçmek ve Darülfünun’u kapatmak, Türkiye’nin Osmanlı mirasıyla bağını koparmasına olanak sağlamış, yeni bir başlangıca zemin hazırlamıştır. 

    (Besim F. Dellaloğlu’nun Poetik ve Politik kitabının “Üniversite” bölümünden özetlenerek aktarılmıştır).

     

    Türkiye ‘aklını’ kaybediyor

    Ortaçağ’da üniversite hocalarının iktidarla aralarındaki çatışmalara karşı ellerinde tuttuğu “beyin göçü” kozu, günümüzde de genç ve eğitimli nüfusunun arzu ettiği koşulları sağlayamayan ülkeleri yetişmiş insan kaynağını kaybetmek gibi büyük bir tehditle karşı karşıya bırakıyor. Rakamlarla Türkiye’nin beyin göçü karnesi… 

    84.863 

    2019’da Türkiye’den yurtdışına göçeden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sayısı (Kaynak: TÜİK) 

    25-29 

    Türkiye’nin en çok göç verdiği yaş grubu (50.154 kişi) (Kaynak: TÜİK) 

    İstanbul 

    Türkiye’nin en çok göç veren kenti (Kaynak: TÜİK) 

    11 

    Türkiye’nin yurtdışına en fazla öğrenci gönderen ülkeler sıralamasındaki yeri (Kaynak: OECD) 

    824 milyon dolar 

    Türk öğrencilerin ABD ekonomisine 1 yılda sağladığı katkı (Kaynak: TÜSİAD) 

    % 95 

    Lisans ve lisansüstü eğitimlerini yurtdışındaki üniversitelerde yapmak isteyen öğrencilerin oranı (Kaynak: British Council) 

  • Yüksek fildişi kulelerden üniversitede memuriyete: ‘Akademik elitizm’

    Yüksek fildişi kulelerden üniversitede memuriyete: ‘Akademik elitizm’

    Boğaziçi Üniversitesi’nin yeni rektörü Melih Bulu’nun seçimle değil atanarak göreve başlaması üzerine başlayan protestolar akademinin özerkliği, liyakat ve otoriterleşmeyle ilgili olduğu kadar “akademik elitizm”le ilgili tartışmayı da alevlendirdi. Peki “Boğaz’a nazır viskisini yudumlayan” akademisyen imajı ne kadar gerçeği yansıtıyor? Akademinin “yüksek”liğine ilişkin tartışmanın tarihsel arka planı ve bugün içinde bulunduğumuz durum. 

    Akademos, bilim dünyasının mitik kahramanı. Eflatun’un öğrencilerine dersler verdiği, etrafı duvarlarla örülü zeytinliğin sahibi. Davetsiz misafirlerin ulaşamayacağı bu gözden uzak mekanda, aynı sorular çerçevesinde düşünce üretmek isteyen insanlar tarihin ilk akademik çalışmalarını başlatmış. Değerli sosyolog Nur Vergin, buna “Düşüncenin ve onun ürünü bilimin ancak günlük hayatın gürültüsünden ve ham fikirlerden uzak bir cemaat oluşturarak gerçekleştirileceğinin ilk manifestosu” diyor. 

    Napoli’deki Museo Nazionale Archeologico’da bulunan “Plato’nun Akademisi” mozaiği. (MÖ 1. yüzyıl) 

    Ustalar ve çırakların kapalı çevrelerde “ilişkilenme” ihtiyacı yabancıya yer bırakmıyor; düzeyi tutturamayan heveslilere geçit vermiyor. Bu da academia’nın başlangıcından itibaren eşitler arasında bazılarının “daha eşit” olduğu bir ortamda, seçkinciliği bir hayat tarzı olarak benimsemenin neredeyse zaruri olduğu bir “elitler limanı” olarak filizlenmesine neden oluyor. Dışarıdan bakanların yarı gıpta, yarı aşağılamayla “sahici” hayata sırt çevirerek “fildişi kuleleri”nde oturan bu azınlığa bir küfür gibi “elitist” demesi hiç de yeni bir durum değil. 

    Öte yandan mitler, çıplak gerçeği illüzyonlarla yumuşatır ve onu, gündelik hayatı aşan, daha ulvi bir gerçekliğin parçası olarak sunar. Akademinin diğer tüm mesleklerden farklı ve onların üstünde bir uğraş olduğuna dair mitler de farklı değil. Aslı Vatansever ve Meral Gezici Aydın’ın Ne Ders Olsa Veririz: Akademisyenin Vasıfsız İşçiye Dönüşümü kitaplarında vurguladığı gibi “Bunun, büyük ölçüde, aydınlanmacı modernitenin, ilerlemenin aracı olarak rasyonel bilime, insanı ‘mükemmelleştirici’ bir mekanizma olarak eğitime yaptığı vurgunun bir kalıntısı olduğu söylenebilir”. Oysa ilerleme kavramının kendisinin dahi tartışmalı olduğu, rasyonel bilginin yerini neo-spiritüalist eğilimlere bıraktığı, bilgi üretiminin değerinin de piyasa değerine bağlı olarak giderek daraldığı günümüzde, akademiye dair bu elitist kanıyı destekleyecek temeller de sarsılıyor. 

    Akademi sırtını dönünce 

    Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atanmasını ve bunu protesto eden öğrencilerin gözaltına alınmasını, öğretim üyeleri de rektörlük binasına sırt dönme eylemleriyle kınadı. 

    Adnan Ekşigil, elit yapıları “dışarıya karşı belirli bir kapalılık ve geçirmezliğe sahip” olmalarıyla tanımlıyor. “Elitist yapılar da böyledir; fakat elitist yapılara girmek için varlıklı ve/ veya statü sahibi olmak gerekir” diye de devam ediyor. Bu anlamda sınavla girilen bir devlet üniversitesi, her ekonomik sınıftan öğrencisi ve hocası olan Boğaziçi Üniversitesi’yle ilgili “Boğaz’a nazır viskisini yudumlayan tuzukuru elitistler” algısını yaratmak oldukça temelsiz. Nihayetinde yüksekçe bir “fildişi kule” olsa da nefesi çıkışan, bilimsel birikimi en üst düzeyde yeterli görülen her faniye kapıları prensipte açık. Bu çeşit bir yükseklikten de gocunacak değil, gururlanacak bir sebep çıkartabiliriz ancak. 

    ELİT KİME DENİR? 

    İyi bir okul ve görgülü bir çevre 

    Elit: Seçilmiş, seçilerek bir yerlere gelmiş. Tarihte elit olmak çok çeşitli şekillerde anlaşılmıştır. Entelektüel elit addedilmiştir; politikacı elit addedilmiştir; zengin elit addedilmiştir. Ancak zaman içinde elit giderek “iyi bir işi diğerlerine nazaran daha iyi yapan ve bunun neticesinde belirli ayrıcalıklar elde etmiş” kişilerin oluşturduğu sınıf anlamını kazanmıştır. 

    Elit Bahriyeliler Mekteb-i Bahriye-i Şahane’de sofra adabı ve kişisel bakım/ temizlik ile ilgili de dersler verilmekteydi. Sofra terbiyesi için Beyoğlu’ndaki 1. sınıf otellerden ders vermesi için şef aşçılar görevlendirilirdi. 

    Türkiye’de bir zamanlar askerler bu konumdaydı. Çünkü 1826’da Asakir-i Mansure-i Muhammediye’nin kurulmasından beri, mektepli olmuşlardı. Askerî okul mezunları ayrı bir muamele görürlerdi. İlk ressamlarımız, matematikçilerimiz, doktorlarımız da askerler içinden çıkmıştı. 

    William A. Henry III, Elitizmin Savunması (In Defence of Elitism) adlı kitabında eşitlikçilik uğruna özellikle ABD üniversitelerinde alt düzeyde olanları yükseltmek yerine, yüksek düzeyde olanları alt seviyedekilerle eşitlemenin tehlikelerine dikkat çeker. Henry, bir toplumun elitlerini, yani belirli işleri çok iyi yapabilen, yetenekli, zeki, iyi yetişmiş üyelerini yoketmesinin tehlikelerini vurgular. 

    Türkiye’de de 1946’dan beri demokratikleşme cereyanı, herkesin elitlerin sahip olduğu ayrıcalıklara sahip olmasını talep etmekle başlamış, sonunda “elitler yok olsun”a varmıştır. 

    Elit olan bir kişinin dünyayı bilmesi, dünyayla temas halinde olması gerekir. Pek çok dil bilmek mesela elit olmanın şartlarından biridir. İyi yerlerde okumuş olmak başka bir şarttır. Bir de tercihen görgülü bir çevreden gelmek lazım. O görgü yoksa istediğin kadar paran olsun ya da politikanın tepesinde dur elit olamıyorsun. Peki bunlar nasıl elde ediliyor? “Elit kurumlar”da okursan elde ediliyor. 

    (Candaş Tolga Işık’ın Kafa dergisi YouTube kanalı için Celal Şengör’le birlikte hazırladığı “Tarihin Fay Hatları” programından) 

  • Baktın kar havası, evi döndür kör olası!

    Baktın kar havası, evi döndür kör olası!

    “Mobil mimari”, 20. yüzyıldan itibaren ev sakinlerinin hayatını hareketlendiriyor. Mimariye asıl hareket unsurunu taşıyacak olan düzenekler, öncü hamleler, yer veya konum değişikliği arayışları, mevsim özelliklerine göre konum alma avantajı da sağlayabiliyor. Estetik ve işlevsel özellikleriyle Türkiye ve dünyadan en iyi örnekler…

     Kamuoyunda “vidalı köşk” olarak tanınan Abbas Halim Paşa köşkünün tek bir fotoğrafına ulaşabildim. Heybeli’de kaldığımız yıllarda sık sık bahçesini sınırlayan kesitten geniş arazisini gözlerimle tarar, hâlâ yerinde duran temel taşlarının üstüne imgelem kutumda yerleştirmeye çalışırdım ak lekeyi. Safvet Tanman’a yemeğe gittiğimiz gecenin bir ucunda Baha Tanman’ın başka fotoğraflar ve planlar gördüğünü anlamıştım. 

    “Vidalı Köşk” olarak tanınan Heybeliada’daki Abbas Halim Paşa Köşkü, 1945’te sökülerek Mısır’a taşınmıştı. 

    Köşk, 1897’de Malta’da kestirilen, numaralanarak gemiyle taşınan taşların, Hovser Azna vur’un tasarımına uygun biçimde monte edilmesiyle ayağa dikilmişti. Yıllar sonra, paşanın yaşlı kızları köşkte kaloriferli ısınma, jeneratörle aydınlanma, dahili telefonla görüşme düzenleri olduğunu aktarmışlardı. Köşkün 1945’te tamamen sökülüp Mısır’a taşındığı okunuyor ilgili kaynaklarda; hiçbir belgede nereye yerleştirildiğini öğrenemedim; dahası, ayakta kalıp kalmadığını da. 

    Hovser Aznavur, adını taşıyan pasajın ötesinde İstanbul’a değerli yapılar dikmişti. Bunlardan biri yıllarca komşusu olduğum Mısır Apartmanı; bir diğeri aynı vidalama düzeniyle gerçekleştirdiği Bulgar kilisesi Sveti Stepan’dı; gereğinde başka bir arazi kesitine taşınabilmesi için prefabrik bir yapı olarak tasarlamıştı. Eyfel Kulesi nasıl monte edildiyse, benzeri yöntemle, Viyana’da döktürülen demir puzzle parçaları Trieste’den iki gemiyle Adriyatik ve Ege üzerinden Marmara’ya taşınmıştı. 

    Hep merak etmişimdir: Sözgelimi Frank Gehry’nin bu yapı hikayelerinden haberi olmuş muydu? Hareket unsurunu mimarlık anlayışının ana merkezlerinden birine mıhlamış bir yaratıcı ustaya İstanbul’da bir tek boş arsası duran hayaleti -malum bende bir takınak o varla yok arasını doldurmaya yarayan kavram- iletmek isterdim. 

    Bu coğrafya, hareket ettirilen evler diyarıdır. Yalova’daki “Yürüyen Ev” ünlü örnek. 4 yüzyıllık çınarın bir anadalının isteği üzerine 3 haftada inşa edilen küçük ev yüzünden kesileceğini öğrenen Atatürk’ün bu müdahaleye izin vermediği, konukevinin raylar döşenerek 5 metre öteye yürütüldüğüne ilişkin haberler arşivlerdedir. 

    İstanbul’un ‘çağdaş mitoloji’ye yaraşır -Barthes’a göndermeyle söylüyorum- hareketli yapı modeli “yüzen ev”di doğal olarak. İlk prototipini mimar Ahsen Yapanar’ın gerçekleştirdiği, bir çekirdek aile için tasarlanmış dörtbaşı mamur yüzen yazlık evler Boğaziçi’nde, Kadıköy kıyılarında boy göstermişti çeyrek yüzyıl boyunca. 4 Saint-Joseph’li hayta öğrenci, ayazın hüküm sürdüğü bir kış ayı, okulun arkasındaki iskeleden yüzüp az ileride dubalara bağlı duran bir eve erişmiştik -suyun üstünde oturmak düşüncesi bozkırdan deniz kıyısındaki okula yatılı gelmiş biri için ilk gerçeküstücü seans olacaktı. 

    Güneşe dönen bir villa  Kuzey İtalya’da Verona yakınlarındaki Marcellise’de inşa edilen “Il Girasole” ayçiçeğinin doğal hareketinden esinlenilerek tasarlanmıştı. 1500 ton ağırlığındaki yapı, dönüşünü saniyede 4 milimetre hızla 9 saat 20 dakikada tamamlıyor. 

    “Mobil home” terimi günümüzde yaygın kullanımda, ama adı üstünde bir tanımlama biçimi olduğu söylenemez: Bu arsasız konutlar yerden bir karış havadalar ya, bir yere, bir başka yere gittikleri yok -karavandan bozma evler de aynı hukuksal garabetin alanına giriyor sanırım.

    Gerçek mobil konut Il Girasole. 1990’ların ilk yarısında Cenovalı mühendis Angelo Invernizzi ve mimar Ettore Fagiuoli tarafından inşa edilen sıradışı yapı Verona yakınlarında. 1995 yapımı bir 35 mm belgesel (Christoph Schaub-Marcel Meili, 15 dakika), ‘ayçiçeği’nin güçlü iki motor desteğiyle 360°’lik dönüşünü belgeliyor. Il Girasole’yi kuşatan bir monografi, “Invernizzi”, 2006’da yayımlandı. 1500 ton ağırlığındaki yapı saniyede 4 milimetre hızla 9 saat 20 dakikada tamamlıyor dönüşünü. 

    Uzak ‘çocuk’ları var Il Girasole’nin: 1994-95’te Almanya’da gerçekleştirilen “Heliotrope”lar, bu kez adı üstünde, güneş enerjisinden tümel katkı sağlama amacıyla dönecek biçimde tasarlanmış: Kendi payıma, erken dönem işlevselliğiyle eşdeğer ölçüler taşımıyor sonrakiler. Il Girasole’nin içorganlarındaki estetik üstünlük belirgin. 

    Hiç şüphe yok, mimariye asıl hareket unsurunu taşıyacak olan düzenekler bunlarla sınırlanamaz; olsa olsa öncü hamlelerdir yer ya da konum değişikliği arayışları. Ali Rıza Taghaboni’nin Tahran’da inşa ettiği mobil apartmanlar (2010), sert iklimli coğrafi bölgeler için canalıcı seçeneklerden biri. 90°’lik yerinden oynama kapasiteli oda düzenekleri mevsim özelliklerine göre konum alma olanağını getiriyor. “Şarifi-Ha-House” geleceğin konut parametreleri açısından değerli bir yaklaşım getiriyor. 

    Yona Friedmann’ın Cité de l’Architecture’deki sergisi (2016) mobil mimarlığın ufkunun yeni bir şehircilik anlayışıyla atbaşı genişleyebileceğini düşündürmüştü. Eski şehirler bu anlayışın tek tük örneğine, onlara bir açık hava yontusu gözüyle bakarak yer verebilir ancak. Hiçbir metropol iki kez aynı “hata”ya düşmüyor: Guggenheim ya da Beaubourg tekrarlanamayan kazalar. Vuitton müzesine gelesiye, Gehry, Bilbao sonrası kimselerin ona müze ısmarlamaya cesaret edemediğini dile getirmişti. Kaldı ki, Vuitton müzesi bile şehirötesi konumda inşa edildi. Mobil mimarlık Gehry’nin açtığı yoldan ilerleyecek; ya da Gehry bir heykeltraş olarak anılacak ve açtığı yolun kapanması sağlanacak. 

  • Papazın komünist kızı kapitalist Almanya’nın yıldızı

    Papazın komünist kızı kapitalist Almanya’nın yıldızı

    Almanya’da bir dönem kapanıyor; Merkel bu sonbaharda görevden ayrılıyor. 16 yıldır ülkeyi yöneten Eski Doğu Almanya doğumlu Angela Merkel’in, başlangıcından bugüne ayrıntılı radyografisini, bir dönem Hürriyet Almanya’nın başında da görev yapmış gazeteci Kerem Çalışkan çıkardı. 

    Almanya’yı 16 yıldır yöneten Başbakan Angela Merkel, 2021 Eylül seçimiyle politikaya veda ediyor. “Merkel Ana” (Mutti Merkel) çağı kapanıyor. Almanlar öksüz kalıyor. Papazın komünist kızının parlak kariyeri, korona ve aşı krizi nedeniyle Shakespeare trajedileri benzeri bir final yapıyor. 

    Merkel’in TV’lerdeki görüntüsü “Yıllar Yorgun Ben Yorgun” şarkısı söylüyor. Bütün Almanlara 21 Eylül 2021’e kadar aşı olacaklarını vaadediyor. 26 Eylül’de seçim var. “Merak etmeyin. Hepinize aşı yapmadan koltuğu terketmeyeceğim” mesajı veriyor. Oysa Almanlar yetersiz ve plansız aşı nedeniyle isyan halinde. Merkel en sağlam olduğu yerden “güven duygusu”ndan vuruluyor… 

    ‘Merkel Ana’ 
    16 yıldır Almanya’yı yöneten Angela Merkel, iktidarını kendisine duyulan güven üzerine inşa etti. Yeniden aday olmayacağını açıklayan Merkel, hakkında yolsuzluk, kişisel kayırma, kara para, vergi kaçırma gibi iddialar çıkmayan ender politikacılardan oldu. 

    Gözlerine bakıyorum. O her zamanki uzak, dalgın, kederli, mesafeli bakışlar. Sanırsınız birazdan kilisede günah çıkaracak ya da merkez komitesi önünde özeleştiri yapacak. Aşı krizi yüzünden bir tür suçluluk duygusu da karışıyor mavi gözlerinin griliğine… 

    Oysa o, Berlin Duvarı’nın yıkıntıları arasından elinde özgürlük ve dürüstlük meşalesi ile yükselen bir melek. Angela! En çılgın senaryo yazarlarına şapka çıkartacak bir başarı öyküsü var. Acaba anılarını yazar mı? Neleri anlatır? “Ben Kohl’ün kızıydım…” diye mi başlar? Yoksa daha eskilere gidip, önce Almanya safında, sonra Almanlara karşı ve en sonunda bağımsızlık için savaşmış Polonyalı dedesini mi anlatır? 

    Acaba babası Horst Kasner’in 1954’te kendisi doğduktan 3 ay sonra, Batı’dan (Hamburg) Protestan bir papaz olarak komünist Doğu Almanya’ya göçetmesinin sırrını da söyler mi? Misyoner bir dindarlık mıdır bu gizemli göç? Yoksa kilise örgütlenmesi içinde Doğu Bloku’na bir sızma mı? 

    İlginç bir sentez 

    İlk soyadı ile Angela Kasner, hem papazın kızı hem de genç bir Marksist-Leninist olarak ilginç gibi bir formasyona sahiptir. Komünist soslu Prusya militarist disiplini ile kilise ciddiyetinin özgün bir karışımıdır. Bu ilginç sentez, iktidar hırsı ile birleşince onu fırtınalar içindeki kuyrukluyıldız gibi zirvelere taşıyacaktır. 

    Aslında sessiz, terbiyeli, kendi hâlinde bir kasaba kızı olarak büyür Doğu Almanya’da. Taşındıkları Templin, Berlin’in 75 km. kuzeyinde sessiz-sakin ücra bir kasabadır. Yeni Sovyet işgaline düşmüş el değmemiş eski Prusya topraklarıdır. Annesi öğretmendir ama Batı’dan geldikleri için Doğu Alman makamları onun mesleğini yapmasına izin vermez. Ev kadını annesi üç çocuğunu büyütür. Angela’nın bir erkek, bir kız kardeşi olur. Ortam pastoral, doğa güzeldir. Angela mütevazı bir kızdır. En sevdiği yemek, kendi pişirdiği patates çorbasıdır, dersek Prusya mönüsü tamamlanır. 

    1954 doğumlu Angela, 7 yaşında Templin’deki Politeknik Okulu’nda eğitime başlar. Derslerinde oldukça başarılıdır. Özellikle Rusça ve matematikte hep sınıf birincisidir. O yılların gereği, okulda ve toplumda kabul görmek için 1968’de 14 yaşındayken Komünist Parti’nin gençlik kolları olan Hür Alman Gençliği örgütüne kaydolur. Rusçadaki başarısı onu Doğu Almanya çapındaki etkinliklere taşıyacaktır. 

    Okuldayken, Leipzig’deki Karl Marx Üniversitesi’nde fizik okumaya karar verir. 1973’te 19 yaşında istediği bölüme girmeyi başarır. 1978’de burada kuantum fiziği üzerine diploma çalışmasını başarıyla tamamlar. Bundan bir sene önce, Moskova’da bir seyahatte tanıştığı, kendisi gibi fizik öğrencisi olan Ulrich Merkel ile evlenmiştir. Çift 5 sene sonra 1982’de çocuksuz olarak boşanır. Ancak Angela, Merkel soyadı ile ünlü olacak ve onu ömür boyu taşıyacaktır. 

    Bir liderin gençliği Henüz ilk eşiyle evlenip Merkel soyadını almamış genç Angela Kasner, 1971’de Templin’de okuduğu lisede sınıf arkadaşlarıyla.

    1978’de Thüringen’deki Ilmenau Teknik Üniversitesi’ne girmek ister. Ancak Doğu Alman İstihbaratı (Stasi), bunun için orada gizli istihbarat elemanı olup düzenli rapor vermesini isteyince bunu reddeder ve oradan vazgeçer. “Ben pek sır saklayamam” yazar ret cevabında… 

    Fizik doktorası 

    1978’de kocasıyla birlikte Doğu Berlin’e taşınır. Merkel burada Doğu Alman Bilimler Akademisi içinde Fiziksel Kimya Merkez Enstitüsü’nde çalışmaya başlar. Buradaki faaliyeti 1989’da Berlin Duvarı yıkılana kadar 11 sene sürecektir. 1986’da aynı enstitüde kuantum fiziği üzerine doktora çalışmasını tamamlar. 

    18 yaşındaki Angela, arkadaşlarıyla bir yılbaşı partisinde. 

    Çok başarılı bulunan tezi ile doktor unvanını almak için, yine o yılların gereği bir de Marksist-Leninist sosyal tez vermesi gerekir. Merkel’in “Sosyalist yaşam tarzı nedir?” adlı tezi de “yeterli” bulunur ve doktor ünvanını alır. 

    Merkel bu arada 1984’te tanıştığı kuantum kimyacısı Joachim Sauer ile birlikte yaşamaya başlar. Sauer ile uzun bir partnerlikten sonra 1998’de, politik fırtınaların ortasında resmen evlenir. İlk evliliğinden olan iki çocuğunu Merkel ile ortak yaşantısına katan Sauer hâlen Merkel’in kocasıdır. 

    Merkel kariyeri boyunca yine komünist Hür Alman Gençliği (FDJ) örgütü içinde çalışır. O yıllardaki arkadaşlarının tanıklığına göre örgütün ajitasyon-propaganda bölümü sorumlusudur. Merkel ise o dönemi, “kültürel çalışmalar yapıyordum, tiyatro biletleri dağıtıp Sovyetler’den gelen yazarları konuk ediyor ve konferanslar düzenliyordum” diye anlatacaktır yıllar sonra. 

    Merkel bu gençlik döneminde Doğu Almanya’da rejim karşıtı, özgürlükçü muhalif hareketler içinde yer almaz. Tam tersi, komünist elitin orta sınıfı içinde, halinden memnun, düzene uymuş, kendi hayatını yaşayan sıradan bir akademisyendir. Yine yıllar sonra “Bir şeyleri kişisel olarak değiştirmek mümkün olmadığı için Doğu Almanya’daki yaşamımız aslında belli bir rahatlık içindeydi” diyerek bu konformist pozisyonu doğrulayacaktır. Nihayet Merkel’in hayatını kökten değiştirecek ve kendisini hayal bile edemeyeceği noktalara taşıyacak olan o gün gelir… 

    Berlin Duvarı yıkılıyor 

    9 Kasım 1989… Berlin Duvarı iki taraftan gençlerin balyozlarıyla, Doğu Alman yöneticilerinin çaresiz ve dehşetli bakışları arasında parça parça yıkılır. Günlerden Perşembe’dir. Ve Merkel için Perşembe sauna günüdür. Dünya yıkılsa bu keyfinden vazgeçmeyeceğini gülerek anlatır yıllar sonra. O gün gerçekten de dünya yıkılmıştır ve Merkel komünist arkadaşlarıyla birlikte o günlerdeki rejimin bir lüksü olan saunaya gitmiştir! İlerleyen günlerde, hayatın, akademinin ve arkadaşlarının tümü yavaş yavaş oraya akarken, Merkel de onların içinde Berlin duvar yıkma şenliklerine katılır. 

    Merkel 1 ay kadar sonra, yeni kurulan politik gruplardan Demokratik Açılım Partisi’ne (DA) girer. DA’nın başkanı, Merkel’in babasının kilisesinin ve bazı rejim muhaliflerinin avukatlığını da yapan hukukçu Wolfgang Schnur’dur. Schnur, çocukluğundan beri yakından tanıdığı Merkel’i yardımcısı olarak Doğu Berlin’deki parti merkezine alır. Merkel kısa sürede destekçisi Schnur sayesinde parti sözcüsü olur. Basın bültenlerini ve bildirileri kaleme alır; parti yönetimine girer. 

    Başlangıçta DA sol eğilimlidir. Merkel önce sosyal-demokrat SPD’ye üye olmak istemiş, ancak kabul edilmemiştir. Daha sonra DA ve yeni kurulan diğer partiler sosyalizme toptan cephe almaya başlar; Batı’dan gelen CDU’lu liderlerin etkisine girerler. En ünlü lider ise daha sonra “İki Almanya’nın Birleşmesinin Mimarı” unvanını alacak olan CDU Başkanı Helmut Kohl’dur. 

    Geleceğin şansölyesi, 1972’de 17 yaşındayken Doğu Almanya’da askerlerin düzenlediği bir eğitimde (üstte).

    Merkel’in 1970’lerden bir portresi.

    Doğu’da ilk seçimler 

    18 Mart 1990’da Doğu Almanya’da ilk defa serbest seçimler yapılır. Kohl, seçimden önce buradaki bölük-pörçük çeşitli parti ve grupları “Almanya İttifakı” adı altında birleştirir. Doğu Alman CDU’sunun başında Lothar de Maizière vardır. 

    Tam seçimden önce DA’nın başkanı, Merkel’in destekçisi Wolfgang Schnur’un yıllardır Doğu Alman istihbaratına çalışan bir ajan olduğu ortaya çıkar. Stasi’nin gizli belgeleri yavaş yavaş ortaya dökülmektedir. Schnur sahneden çekilir. Biraz da bu nedenle seçimde bir felaket yaşayan DA’nın oyları ancak % 0.9 olur. Doğu Almanya’nın bu ilk ve son seçimini Batı’dan CDU destekli Almanya İttifakı % 41 gibi bir oranla kazanır. 

    Doğu Almanya’nın ilk ve son başbakanı olan Doğu-CDU’nun lideri Lothar de Maizière, seçimden sonra Merkel’i hükümet sözcülüğü gibi önemli bir göreve getirir. Maizière, Merkel’in DA Başkanı Schnur’un istihbarat elemanı olduğunun açığa çıkmasından sonra düzenlenen basın toplantısını başarıyla yönetmesinden ve gazetecilerin ısrarlı sorularına verdiği ustaca cevaplardan etkilenmiştir. 

    Merkel, 1993’te Kadın ve Gençlik Bakanlığı yıllarında. 

    Bundan 1 sene sonra, 17 Aralık 1990’da iki Almanya’nın birleşmesinden ve Maizière’in Kohl hükümetinde Bakan olmasından sonra, Maizière’in de aslında Doğu Alman istihbaratı Stasi’nin ‘Czerni’ takma adıyla çalışan bir ajanı olduğu ortaya çıkacak ve o da istifa edecektir! Ancak bu defa onun eski basın sözcüsü Merkel ortada görünmez zira o artık CDU içinde kendini iktidara taşıyacak taşları tek tek döşemektedir (Merkel’in de aslında Stasi’ye çalıştığına dair iddialar vardır; ancak bunlar kanıtlanmamıştır. Merkel’e dair iki Stasi belgesi, Merkel imzalı onay vermediği için açıklanmamıştır). 

    Merkel’in yükselişi 

    1990, iki Almanya’nın birleştiği heyecanlı ve fırtınalı bir yıldır. Merkel bu birleşme kasırgasının tam ortasındadır. 36 yaşındaki genç kadın, geleceğinin bilimsel çalışmada değil politikada olduğuna karar vermiştir. 

    1-2 Ekim 1990’da CDU’nun tarihî Doğu-Batı Birleşme Kongresi toplanır. Merkel bu fırsatı kaçırmaz. CDU’nun başında o yıllarda tek söz sahibi olan Helmut Kohl ile başbaşa görüşür; kendisini tanıtır ve tam desteğini kazanır. Kohl bundan sonra Merkel’e yıllarca “Benim kızım” (Mein Maedchen) diyecektir. Merkel böylece CDU’ya tepeden paraşütle iner. 

    Helmut Kohl’ün ‘proteje’si Kohl’ün ‘küçük kızım’ diye bahsettiği Merkel, siyasette onun kanatları altında yükseldi. 1999’da Kohl’ün bağış skandalı patladıktan sonra yazdığı cüretkar makalede ise “baba”sına 9 yılın ardından isyan etmişti. 

    20 Aralık 1990’da Birleşik Almanya’da ilk kez birleşik seçim yapılır. Merkel bu tarihî seçime, ilk defa milletvekili adayı olarak Doğu Almanya’nın en ücra bölgesinden, en kuzeydeki Ostsee (Doğu Denizi) kıyısındaki Mecklenburg-Vorpommern eyaletindeki bir kasabadan katılır. Burası Polonya’ya uzanan eski Prusya topraklarıdır. Merkel bu seçimi “ilk oylar” denilen tercihli oylarla % 48.5 gibi yüksek bir oranla kazanır. Artık Alman Federal Meclisi (Bundestag) üyesi bir milletvekilidir. Henüz 36 yaşındadır. Doğu Alman komünist bir akademisyen için bu gerçek bir sıçrama demektir. 

    20 Aralık 1990 seçimi Almanya toplamında % 43.8 oy alan CDU’nun zaferi ile sonuçlanır. Başbakan olan Helmut Kohl, Doğu’dan gelen kızını ödüllendirir ve ona hükümetinde küçük bir bakanlık verir. Merkel, üçe bölünen eski bakanlığın yeni yapılanmasında Kadın ve Gençlik Bakanı olur. 1991’de CDU başkan yardımcılığı koltuğuna oturur. Partinin Protestan Çalışma Grubu yönetimine girer; 1993’te Mecklenburg-Vorpommern bölgesi başkanlığına seçilir. 

    1994’te yeniden seçim olur. Merkel küçük kasabasından yine 48.6 gibi yüksek bir oy oranıyla seçilerek parlamentoya girer. Merkel 2017’ye kadar aynı bölgeden 7 defa seçilerek Berlin meclisine gelecektir. CDU bu seçimden de yüzde 41.4 oyla birinci parti olarak çıkar. 

    Başbakan Kohl bu defa Merkel’i daha önemli bir pozisyona, Çevre-Doğa Koruma ve Nükleer Santral Güvenliği Bakanlığına getirir. Bu kamuoyu önünde, Almanya’da o yıllarda ateşlenen doğayı-yeşili koruma ve nükleer santral tartışmalarının ortasında önemli bir bakanlıktır. Merkel 1998’e burada kalır. 

    27 Eylül 1998’de yapılan seçimler CDU için büyük yenilgiyle sonuçlanır. % 35.2 ile 1949’dan beri en düşük oyu alan CDU iktidarı kaybeder. Yenilgiden sonra parti karışır. Kohl’ün yeniden aday olmasını istemeyen ancak bunu başaramayan genel sekreter Wolfgang Schauble, Kohl’un yerine genel başkan seçilir ve Merkel’i de CDU genel sekreterliğine getirir. Talih Merkel’e yine gülmektedir. 

    Cüretkar bir çıkış 

    1999’da Almanya’yı derinden sarsacak “bağış skandalı”patlar. Kohl, bir söyleşide ismini açıklamadığı bağışçılardan CDU’ya büyük miktarlarda yasadışı bağış aldığını itiraf eder; ama bu parayı ülkenin birleşmesi için harcadığını öne sürer. Alman basını bunu “Kara para yolsuzluğu” ilan eder. CDU, Titanic gibi başaşağı gitmeye başlar. 

    Tam bu noktada Merkel, kendisinin, CDU’nun ve tüm Almanya’nın kaderini değiştirecek cüretli ve beklenmedik bir çıkış yapar. Kuşkusuz yıllardır izlediği siyasi şöhretlerin iskambil kağıdı gibi peşpeşe devrilmesi ona bu cesareti vermiştir. Üstelik kendisi CDU içinde, Doğu’dan gelen ve sırtında “yolsuzluk veya casusluk” yükü olmayan son temiz politikacı konumundadır. 

    Merkel, parti genel başkanı Schauble’ye de haber vermeden, Almanya’nın en ünlü ve ciddi gazetesi FAZ’a bir makale yazar. Bu makalede CDU’nun artık sırtından çeşitli gölgelerle yüklü “baba vesayeti”ni atmasını ve rüştünü ispat etmiş genç bir yetişkin gibi geleceğe kendi başına yürümesini savunur. Kız, 9 yıl sonra babasına isyan etmiştir! 

    Makale CDU ve Almanya’da deprem etkisi yaratır. CDU içinde Kohl yanlıları Merkel’e “baba katili” ve “yuvasını pisleyen kuş” diye saldırırlar. Kohl’ün de “Koynumda yılan beslemişim” dediği duyulur. Ancak kamuoyu Merkel’den yanadır. Doğru zamanda doğru çıkışı yapmış; risk alma cesaretini göstermiştir. 

    Kohl tasfiye olur. Merkel’e hak veren Schauble de istifa ederek yolu açar. 10 Nisan 2000’de yapılan kongrede Merkel 935 delegeden aldığı 897 oyla CDU genel başkanı seçilir. Artık herkesin ağzına baktığı “Ana Muhalefet Lideri”dir. 

    2002’de yeniden seçim vardır. Merkel CDU başkanı olarak seçime girecektir. Ancak Merkel, skandalın sarsıntısı henüz geçmeden muhtemel bir seçim yenilgisi riskini almak istemez. Kendisi başbakan adayı olmaz ve Edmund Stoiber’i destekler. 2002 seçimini Stoiber kaybeder. Hükümeti yine az farkla kazanan SPD kurar. Irak savaşına katılmaya karşı çıkan ve sel baskınına hemen çizmelerini giyip koşan SPD lideri Gerhard Schroder, o yıllarda hâlâ popülerdir. 

    İki evlilik ve emeklilik Merkel, 1977’de soyadını taşıdığı Ulrich Merkel’le, 1998’de de halen birlikte olduğu Joachim Sauer’le evlendi. 

    2005’te bir dizi yerel seçimi kaybeden ve iyice yıpranan Schröder erken seçime gider. Bu seçime Merkel ilk kez CDU’nun başbakan adayı olarak katılır. CDU seçimi az farkla önde bitirir. Schröder, TV’de kendisinin başbakan olarak devam etmesi gerektiğini savunan bir konuşma ile Alman toplumunun tepkisini çeker. Cumhurbaşkanı Horst Köhler, Merkel’i hükümet kurmakla görevlendirir. Merkel başbakan Merkel önce hükümet kurmakta ve çoğunluk sağlamakta zorlanır. Uzun görüşmeler sonucu Schröder sahneden çekilir. Başbakan Merkel ilk CDU-SPD Hükümeti’ni kurar. Bu, Almanya’da “Büyük Koalisyon” (Gro-Ko) diye anılan ilk Merkel hükümetidir. Bu koalisyon ülkenin iki büyük ana partisini kapsadığı için, muhalefeti mecliste marjinal konuma getirir. Böylece koalisyon içi çekişme, pazarlık ve uzlaşmaları iyi idare eden Merkel, istikrarlı bir iktidar dönemi geçirir. Ayrıca 2005’te, 1949’da başlayan Federal Almanya Cumhuriyeti’nin tarihinde 7 erkekten sonra ilk kez “kadın başbakan” olarak tarihe geçer. Henüz 51 yaşındadır. 

    Merkel 2009 seçimini de kazanır ve mecliste çoğunluğu sağlayarak 4 yıl daha ülkeyi yönetir. 2013 seçimine prestijli ve başarılı iktidarının zirvesinde girer. Merkel yine uzun pazarlıklar sonucu bir kez daha SPD ile “Büyük Koalisyon” kurar. Bu dönem, Avrupa’yı baştan aşağı sarsan “mülteci krizi” gibi bir depremle hayli çekişmeli geçecektir. Merkel 2015’te “Biz bunu başarırız” diyerek ve Hıristiyan değerlere de sıkça gönderme yaparak 1 milyon mülteciye Almanya’nın kapılarını açar ve diğer AB ülkelerini de mülteci almaya zorlar. Bu, Almanya’da şiddetli tepkilerle karşılanır. Popüler Merkel, ağır bir “mülteci yarası” alır. Bu depremde AfD (Alternatif Deutschland) adlı sağcı, ırkçı, Nazi eğilimli bir parti ortaya çıkar ve % 10 barajını aşarak bölge parlamentolarına girmeye başlar. 2017 seçiminde bu mülteci krizinin etkisi görülür. Merkel’in CDU’su ancak yüzde 32.9 oy alabilir. AfD bir hamlede geleneksel liberal partiyi (FDP) ve Yeşilleri de geçerek 3. parti konumuna sıçramıştır. Kamuoyundaki mülteci düşmanlığı alttan alta kaynayan sağcı, ırkçı akımlara AfD ile politik sahneye çıkma şansı vermiştir. Bu ırkçı hareket, Merkel’in Almanya’ya bıraktığı en kötü mirastır. Tarihsel diyalektiği, politik akımların iniş-çıkışlarını çok iyi bilen Merkel, 2018’de bir dahaki seçimde (2021) tekrar aday olmayacağını ve politikadan çekileceğini açıklar. Zamanında çekilmeyi bilmek en büyük erdemdir. 

    Merkel, 2018’de bir sonraki seçimde (2021) tekrar aday olmayacağını açıkladı.

    Merkel 16 yıllık iktidarı boyunca olayları sabırla izler. Tam anlamadan müdahale etmez. Bu açıdan basında sık sık “pasif kalmakla” eleştirilmiştir, ama bunlara pek aldırmaz. Aynı zamanda iyi bir dinleyici, sentezci ve müzakerecidir. Müzakerelerde tarafları sonuna kadar sabırla dinler. Karar aşamasında kendi görüşünü, ustaca rasyonalist şekilde formüle edip “ortak akıl” olarak masaya koyar. 

    Kişisel yaşamı da gençliğinden beri “kendi işini kendi görme” sosyalist felsefesi üzerine kuruludur. Başbakan olmasına rağmen lükse-şatafata düşmemesi; saraylarda oturmaması; kendi evinde temizliğini kendi yapması; markete gidip kuyruğa girmesi özellikle Türkiye’de büyük bir hayretle izlenmektedir. Almanya’da ise bu tevazu doğal karşılanır. 

    Özellikle yaşlı Almanların Merkel’i sevmesi, ona duyulan bu güvenle ilgilidir. Bu insanlar kuruş kuruş ödedikleri vergileri, devlet hazinesini Merkel’in har vurup harman savurmayacağına, lüks ve çılgın projelere harcamayacağına güvenirler. 16 yıl sonra hakkında yolsuzluk, kişisel kayırma, kara para, vergi kaçırma gibi iddialar çıkmayan ender politikacılardandır. Alman halkını koruyan Merkel Ana (Mutti Merkel) imajı bu anlayış temelinde şekillendirmiştir. 

    AVRUPA DENGELERİNİ DEĞİŞTİRDİ 

    Merkel’in 3 tarihî kararı

    Tarihin “Anlat kızım neler yaptın?” sorusuna, Merkel şu cevabı verebilir: “Nükleer santralleri kapattım, zorunlu askerliği kaldırdım, mültecilere kapıları açtım”. Bunların hepsi insancıl ama tartışmalı kararlardır. 

    Merkel, 2010’da önce Almanya’daki nükleer santrallerin süresini uzatma kararı verirl, 2011’de ise Japonya’da deprem-tsunami ile yaşanan Fukushima nükleer santral faciasından sonra radikal bir değişikliğe gider. 2022’ye kadar Almanya’daki tüm nükleer santrallerin kapatılması ve doğal enerjiye dönüş kararı alır. Bu süreç halen devam etmektedir. 

    2011’de sonradan kopya tez yüzünden politikadan tasfiye olan neo-liberal Savunma Bakanı Karl-Theodor zu Guttenberg’in öncülüğü ile Merkel hükümeti zorunlu askerliği kaldırır. Alman Ordusu gönüllü-profesyonel bir ordu haline gelir. Orduda şimdi sağcı-ırkçı örgütlenmelerin güçlendiği endişesi vardır. Ortak Avrupa Ordusu projeleri de Almanya’nın bu kararı sonrası adeta rafa kalkar. Eski ABD Başkanı Trump’ın Beyaz Saray’da Merkel’e kötü davranması hatta elini bile sıkmamasının bir nedeni de budur. Trump’ı sinirlendiren Merkel’in elinin sıkılığı, savunma masraflarını kısması, NATO’ya ödemelerini geciktirmesi ve Avrupa’nın savunmasını tümüyle ABD’nin sırtına yıkmasıdır. Trump bunlara kızıp “Başınızın çaresine bakın” diyerek Amerikan askerlerini tümüyle Almanya’dan çekme kararı almıştı. Yeni ABD Başkanı Biden, bu geri çekilmeyi durdurdu. Şimdi ABD, Rusya’yı sıkıştırmak için Balkanlar ve Karadeniz’de askerî üslerini güçlendirmek istiyor. 

    Gelelim mülteci politikasına… Suriye savaşı sonrası 2015’te Ortadoğu ve Afrika’dan Avrupa’ya yönelen mülteci akını artınca Avrupa’da “mülteci krizi” patlak verdi. Almanya’da ve Avrupa’da hiçbir ülke bu insanları ülkesinde istemiyordu. Merkel mültecilerin, en azından “işe yarar bir kısmının” ülkeye alınmasını savundu. Bu da Merkel’in kamuoyundaki prestijinin giderek düşmesinin başlangıcı oldu. Merkel Ana’nın ana şefkati ile yabancı komşu çocuklarına kapıyı açmasını Alman toplumu kabul etmedi. 

    Merkel aynı tarihlerde Türkiye’nin mültecileri Avrupa’ya göndermeyip, kendi ülkesinde barındırması için Tayyip Erdoğan ile “Mülteci Antlaşması” denilen bir anlaşma yaptı. Avrupa Türkiye’ye mültecileri barındırma karşılığı 2016-2019 arasında 6 milyar Euro verecekti. O günden bugüne AB yardımın ancak yarısını ve hep erteleyerek verirken; Türkiye barındırdığı Suriyelilere ve diğer mültecilere şimdiye kadar resmî açıklamalara göre en az 40 milyar dolar masraf yaptı. 

    AB KAPILARINI KAPATAN LİDER 

    Türkiye ve Türkler meselesi

    Merkel, Türkiye’nin, Türklerin AB’ye girmesine öteden beri karşı oldu. Ülkedeki yabancı düşmanlığının yükselmesinde sorumluluğu büyük. Kişisel anılardan Hürriyet Almanya’nın kapanmasına uzanan süreç… 

    Merkel, Türklerin sadece dönerini seven bir lider. Ülkesindeki Türklerin yeterince entegre olmadığını, yani henüz tam Almanlaşmadığını düşünür. Çokkültürlü (multi-kultu) bir toplum hayalinin öldüğüne ve Leitkultur (öncü kültür) olması gerektiğine dair özlü sözler de Merkel’e aittir. Üstelik “AB’ye tam üyelik yerine size ayrıcalıklı üyelik verelim” diyerek, Türkiye’ye Avrupa kapısına adeta ebediyen kapatan çok kritik bir açıklama yapmıştır. Merkel o tarihte bunu 2005 seçimlerinde sağcı ve ırkçı oylardan biraz daha koparmak için yapmıştı. Ancak Türkiye konusunda politikası hiç değişmedi. Türklerin, onca yıldan sonra Türk ve Müslüman kimliği ile Avrupa yönetimine dahil olmasını istemedi. Bu bakımdan aynı yıllarda Türklere “çifte pasaport”a da karşı çıktı. 

    Almanya’nın Hanau kentinde 19 Şubat 2020 gecesi iki kafeye düzenlenen ırkçı terör saldırısında, aralarında 4 Türk’ün de bulunduğu 9 göçmen hayatını kaybetmişti. Onlar için Ağustos 2020’de düzenlenen anma etkinliği. 

    Yıl 2006. Almanya-Frankfurt’ta Aydın Doğan’ın o görkemli Doğan Grubu (matbaalı ve stüdyolu) medya tesislerinde Kanal D’nin Euro-D olarak yayına geçmesinin 10. yıldönümü kutlanıyor. Yeni Başbakan Merkel, stüdyonun açılış töreninde. Merkel’e tesisleri gezdirirken çevirmenlik yapma görevi de 1 sene önce Hürriyet Avrupa’nın başına geçip Frankfurt’a gelmiş olan bana düşüyor. Merkel o gün siyah kazak üzerine siyah ceket giymiş, en resmî halinde… Soğuk, dalgın bakışlarıyla anlatılanları ilgisizce dinliyor. Biraz şeytan dürtüyor… Merkel’e birden “Bu siyah sizi hiç açmamış, biraz daha renkli bir şeyler giyseniz daha sempatik olabilirdi” diyorum. Zınk diye duruyor, mavi gözleri büyüyüp beni şöyle tepeden tırnağa bir süzüyor. Belli ki bu çevirmen Türk gazeteciden beklediği sözler değil bunlar. Ancak beklediğim refleksi veriyor. Sesinde insani bir titreşimle konuşuyor. Aslında oldukça renkli ceketler giydiğini, kırmızı-mavi ceketleri olduğunu, bugün acele çıkması ve uçak seyahati nedeniyle siyahları üzerine çekip geldiğini söylüyor. Karşılıklı tebessüm ediyoruz. 

    Matbaayı gezerken, işçiler kalabalık bir grupla yanımıza gelip Merkel’den “çifte pasaport” istiyorlar. Merkel bunu danışmanına not ettiriyor ve ilgileneceğini söylüyor. Tabii buna karşı olduğunu her açıklamasında vurguluyor. 

    Merkel beni de 2 sene sonra Aydın Doğan’a başvurup Hürriyet Almanya’nın başından attıracaktır. Ancak bu ceket renginden değil, gazetenin renginden olacaktır. Ona giden raporların “Hürriyet Almanya bu şekilde yayın yaptıkça Türkler asla entegre olamaz. Hürriyet her gün onların Türk kimliklerini bayrak gibi sallıyor” dediğini sonradan öğreneceğim. Hürriyet bir süre sonra Avrupa yayınına son verecek, 2018’de medyadan tümüyle çekilecektir. 

    Merkel döneminde Türk medyasının Almanya’dan tasfiyesi tarihe küçük bir dipnottur. Ancak yine aynı dönemde yaşanan, Nazi katil hücresi NSU tarafından işlenen çoğu Türk 9 kişinin öldürüldüğü dönerci cinayetleri (sonuncusu 2006), 9 Türk’ün katledildiği Ludwigshafen yangını (2008) ve 9 göçmen gencin katledildiği Hanau nargile cafe katliamı (2020), kuşkusuz tarihe acı hadiseler olarak geçmiştir ve unutulmayacaktır. 

  • Enderun, Galatasaray, Darüşşafaka

    Enderun, Galatasaray, Darüşşafaka

    Biri sarayda padişaha hizmet için, diğeri devletçe rical çocukları için, üçüncüsü idealistlerce ülkenin yetim, yoksul ama zeki, yetenekli çocuklarına eğitim yuvası olması için açılmış 3 okul: Enderun-ı Hümayun, Mekteb-i Sultanî, Darüşşafaka. Bunlar sırasıyla Osmanlı döneminin süper, elit ve ideal birer eğitim yuvasıydı. Gelenekleri, mirasları ve günümüzdeki durumlarıyla üç örnek mektep. 

    Süper (yüksek düzeyde, fevkalade), elit (seçkin, mümtaz), ideal (ülküsel, mükemmel)… Bu tanımlara denk düşen kurumlar ve yapılar her dönemde vardı; bugün de var. Eğitim kurumları için süperlik, elitlik, ideal oluş bir yana, öğrencilerine övünç kimliği yükleyen veya bir mazi hazinesine sahip okullar, diplomadan daha anlamlı olamaz mı? Bu kurumları sahiplenmek, kurallarıyla, gelenekleriyle yaşatmak bir görev değil midir? 

    Konuya dönelim… Kısaca tanıtacaklarımız: Biri sarayda, padişaha hizmet için, diğeri devletçe rical çocukları için, üçüncüsü idealistlerce ülkenin yetim, yoksul ama zeki, yetenekli çocuklarına eğitim yuvası olması için açılmış 3 okul: Enderun-ı Hümayun, Mekteb-i Sultanî, Darüşşafaka. Bunlar sırasıyla Osmanlı döneminin süper, elit ve ideal birer eğitim yuvasıydı. İkisi günümüzde de faal. 

    Molla Tiflisî’nin Hünernâme’sinde Enderun avlusu, koğuşlar ve odalar. 

    Süper okul diye konumlandırdığımız Enderun, uzun tarihini 19. yüzyılın ilk yarısında noktalamıştır. İstisnai ve emperyal oluşu nedeniyle onun benzeri bir kurum gösteremeyiz. Mekteb-i Sultanî, yani Galatasaray’a gelince, bugün değil ama kuruluşunda bir elitler mektebi idi. Üçüncü örnek Darüşşafaka, bir ideal/ülkü yuvası okulu olarak tasarlanmış ve başarılmıştı. 

    Bunlardan Galatasaray ve Darüşşafaka’yı örnek alan başka Osmanlı okulları da gelip geçmiş. Maarif Nezareti’nin kurulduğu 1857’de başlayarak, Hususî, Nümune, Terakki, Feyziye, Füyuzat, Fünun, Şemsülmaarif, Asrî, Âliye, Sultanî gibi ön adlarıyla anılan nice okullar açılmış. Çoklukla İstanbul’da olan bu okullardan yenilikleri benimseyerek günümüze kadar eğitim verenler de olmuş. 

    Enderun oyunları  Enderunlular, sarayın avlu ve bahçelerinde gruplara ayrılarak tomak, çomak, matrak, cirit, sapan oyun ve müsabakaları düzenlerlerdi. 

    Enderun Mektebi: Yeni Saray Enderunu 

    Saltanat sarayının bir hizmet örgütü ve bir okulu olan Enderun’a Galata Sarayı Ocağı’ndan seçilerek getirilen 10-15 yaş arası çocuklar, sağlık muayenesinden geçirilip, padişahın huzuruna da çıkarıldıktan sonra içoğlanı olarak eğitime alınırlar, bir yandan da saray hizmetlerine koşulurlardı. Galata Sarayı Ocağı ise Yeni Saray’daki (Topkapı) Enderun’un menşei idi. 

    Enderun ortamında din ve dil eğitimi, sanat, spor, okuma-yazma öğretilir, zeki ve yetenekliler daha uzun süre sarayda alıkonulur; elenenler, başka görevlere hazırlanmak için İbrahim Paşa Sarayı’na, Acemi Ocağı’na gönderilirdi. Enderun’daki eğitim-öğretimin amacı padişaha en üst düzeyde hizmeti vermekti. Bu “iş üstünde” eğitim devamlıydı. İçoğlanı denen kölelerden kurallara uymayanlar, beceriksizler, suç işleyenler tart edilir (atılır), başka sınıflara yönlendirilmeleri için veya yeniçeri olsunlar diye Acemi Ocağı’na gönderilirlerdi. 

    Enderun’daki hizmet ve eğitim 8 yıldı. Belki katlanılması zordu ama, Osmanlı kültür-eğitiminin doruğu da buradaydı. Fatih’in 1470’lere doğru, o zaman Yeni Saray denen Topkapı’da kurduğu bu örgüt, Ak Ağalar’ın eğitimi ve disiplini altında, dışarıdan gelen hocaların da belletme katkılarıyla dört yüzyıla yakın sürmüştü. 

    Hizmet yoğunluğuna karşın Enderun; kültür, sanat, bilim, protokol, eğlence ve spor etkinlikleriyle cümbüşlü, gelecek vadeden, eşsiz bir ortamdı. Orada üretilen şaheserlerden günümüze kalanlar, halen müzeleri, koleksiyonları renklendiriyor. 

    Tahttaki padişahın günlük yaşamında hizmet koşturan Enderun-ı Hümayun örgütü, saray hayatının omurgası, bir yönüyle askerlikten müziğe, yemek servisinden sağlık hizmetlerine Hırka-i Saadet dairesinde Kur’an okumaktan hazine hesaplarına, padişahı törene hazırlamaktan onun tuvalet ve banyo hizmetlerine, huzurunda konser ve sahne gösterilerinden meddahlığa, Karagöz perdesi kurmaktan mevlit okumaya, saray çevresinde ve meydanlarda cirit, lobut, polo, binicilik yarış ve gösterilerine kadar türlü çeşitli idi. İçoğlanlar, yok denecek kadar kısıtlı boş (!) zamanlarında da kitap yazma-okuma, hat, minyatür, nakış, harita, müzik, beste, güfte çalışırlardı. 

    Enderun’un tepesindeki kadro, kendileri de aynı ocaktan yetişme, farkları “hadım”lıktan ibaret olan Ak Ağalar’dı. Oda denen her koğuşun disiplin âmirlerine kıdemli anlamında “oda eskisi” denilirdi. Odalarda eski olma, yani yükselme, itaate ve beceriye bağlıydı. Disiplin acımasız, cezalar ağırdı. Bu zor ve zorunlu yapıya 8 yıl dayanarak yeterince donanım ve beceri kazanan içoğlanları bir bakıma mezun olurlardı. “Çıkma” hem mezuniyet, hem kölelikten kurtuluş ve özgürlük, hem de bir kamu görevine atanma demekti. Daha ödüllüsü harem “çıkması” bir cariyeyle evlendirilmekti. Bu aşamadan sonra şans kapısı açıktı: Sonu sadrazamlığa kadar varabilecek bir yükseliş yoluna girilirdi. Mahmud Paşa’dan (ilk atanışı: 1453) Koca Hüsrev Paşa’ya (1839) kadar aralıklarla 218 Osmanlı sadrazamından 68’i Enderun çıkışlıydı. Mehmed Süreyya’nın Sicill-i Osmani’sindeki özgeçmişlerde de ilk sırayı Enderun çıkışlılar alır. 

    Enderun’daki yetenek-beceri potansiyeline gelince… İstanbul’un en güzel Kur’an okuyan hafızları da en mahir sporcuları, hanende ve sazendeleri, çengileri, Matrakçı Nasuh gibi sporda resimde, şiirde, matematikte yekta sanatkârları Enderun’da yetiştiler; hünerleriyle Osmanlı Sarayı’nı yücelttiler. Şu kesin ki 1800’lerin ortalarına doğru Enderun’un gerileyişi ve sönüşü, Osmanlı saray geleneklerini de etkiledi. Unutmamalı ki devlet, bürokrasi ve ordu yükünü taşıyanlardan epeycesini oluşturan vezirlerin, nişancıların, valilerin, elçilerin, yazar ve tarihçilerin, hatta ulema sınıfından Enderun çıkışlıların kaybı, devletin çöküşe gidişini de hızlandırdı. 

    Mekteb-i Sultanî: Galata Sarayı Sultanisi 

    Bu Osmanlı okulu 1868’de açıldığında adı Mekteb-i Sultanî idi. Bu ilk kimlik, bir elitler okulu olacağını müjdeliyordu! Bugün, ilk, orta, lise (Anadolu Lisesi) ve üniversite aşamaları var. Türkiye-Fransa arasındaki anlaşma gereği, yönetim ve öğretim kadrolarıyla Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı okullardan ve Anadolu liselerinden farklı bir devlet okulu olmuş. 

    Kuruluşunda “dahili” (yatılı) öğrenciler için yılda 45 altın (yaklaşık 150 bin TL), “harici” gündüzlüler için 10 altın ödenirmiş. Yatılı öğrenciler için yatak takımları, okul için donatılar Fransa’dan getirilmiş; ama ısınma mangallarla yapılıyor, yazı tahtalarındaki tebeşir yazıları somun içiyle siliniyormuş! Çünkü o güne kadar İstanbul’da yazı tahtası ve tebeşir görülmüş şeyler değil. Açılış öncesinde de Fransa’dan öğretmenler gelmiş, ders araç-gereçleri getirilmiş. Fransa Kralı 3. Napolyon, Fransızca kitaplardan bir koleksiyon göndermiş. Nizamnamesi Türkçe, Fransızca, Rumca, Ermenice yayımlanan okul, iptidai (ilkokul) üzerine 5 yıllık idadi idi. 9-12 yaşlarında, kendi dillerinde 3 yıl temel eğitim almış, giriş sınavını geçen 600 öğrenci alabilecekti. 1 Eylül 1868’de törenle açıldıktan sonraki ilk yılında bu sayı yakalanamadı. Fransız, Türk, Ermeni, Rum kalabalık bir öğretim kadrosu, 172 Müslüman, 230 gayrimüslim öğrenci ile ders başı yapıldı. Galata Sarayı Mekteb-i Sultanîsi, Umumî-i İdadi, Mekteb-i Sultanî adlarıyla ünlenen okulda, öğretim dili Türkçe ve Fransızca idi. 

    Sultan’ın talebeleri Mekteb-i Sultanî talebeleri, 1895’te “Padişahım çok yaşa” yazılı bir bez pankart önünde jimnastik gösterisi yapıyor.

    İstanbul ve Türkiye için Mekteb-i Sultanî üniversite habercisi bir kurum demekti. Gündeme gelişinde Tanzimat, ama daha çok 1856 Islahat Fermanı etkili olmuş; Osmanlı uyruğu Türk ve Müslüman uyruklarla gayrimüslim uyrukların çocuklarının devam edecekleri bir okulun ivedilikle açılması için Fransa hükümeti bir nota vermişti. Okulun açılışını Padişah Abdülaziz’in 1867’de Avrupa’ya yaptığı resmî ziyarete bağlayanlar da vardır. Bir idadi öngörülse de adı, dönemin padişahına atıfla “Mekteb-i Sultanî” olmuştu. 

    Tarihsel bakışla bu okulun geçmişindeki ayırt edici bir özelliği de İstanbul mektepleri arasında, seçkin aile çocukları için bir elitler mektebi oluşuydu. Türk ve Fransız yetkin öğretmenlerden Fransızca ve Türkçe fen ve kültür dersleri alarak mezun olanların, dış ilişkilerden kamu görevlerine ve kültür alanlarına pek çok konumdaki yabancı dil (Fransızca) bilen eleman gereksinimini karşılamaları nedeniyle el üstünde tutulmaları doğaldı. Bugünse sınavı ve kurayı kazananlar okuyor. 

    Okul geçen zaman içinde taşındı; eski yerine döndü; binası yandı; onarıldı. Sonuçta günümüze kadar konumunu Beyoğlu sırtındaki Galata Sarayı Ocağı denen eski askerî kışla-mektebin yerinde korudu. Bu açıdan bakınca kurulduğu yer ve tarihiyle uzun ömürlü okullarımızın ilk sırasında. 

    Darüşşafaka 

    Yetiştiği bu okul için Türkiye Maarif Tarihi adlı eserinde bir başlık açan Osman Ergin (öl. 1960) Darüşşafaka’yı Türk eğitim tarihinde bir çığır sayar. Gerçekten de Darüşşafaka’yı kuranlarla aynı idealleri paylaşarak ikinci bir örnek okul kuran bir ekip gösterilemez. Bu köklü kurum, Galatasaray Mektebi ve Robert Kolej gibi çağdaşı okullardan yaklaşım olarak büyük farklılık gösterir. Darüşşafaka, kapısını en önce savaş şehitlerinin yetimlerine açar. 19. yüzyılın idealist aydın ve devlet adamlarından oluşan kurucuların ideali, yetim çocukları okul eğitimiyle geleceğe hazırlamaktır. 

    Onları bu ideale yönelten etkenlerin başında Tanzimat’la (1839) başlayan yeniliklerden, özellikle de Islahat Fermanı’nın sağladığı haklardan yararlanan azınlıkların görkemli okul binaları yaparak çağdaş eğitime yönelmeleri, buralardan yetişenlerin banka, ticaret, sermaye alanlarındaki başarıları olmuştu. “Biz niye duralım” diyen Türk Müslüman aydınlar da arayışlara yönelmişlerdi. Bu yaklaşımla 1859’da idadi düzeyinde açılan ilk okul, mülkiye mektebi olmuştu. Bu okulda Bâbiâli’de görevli kâtip adaylarına da sabah dersleri verilmeye başlanmıştı. 

    Şefkat yuvası  30 Mart 1863 tarihli Sultan Abdülaziz Han’ın fermanıyla kurulan Darüşşafaka, Fatih’teki 120 yıllık binasından 1994’te taşınarak Ayazağa’ya geçmiştir. 

    Asıl girişim ise 28 Mart 1865’te, Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye adlı derneğin kuruluşudur. Bu derneğin başlangıçtaki amacı kimi meslekler için, çıraklık ve kalfalık kursları açmaktı. Bu, daha önce 1830’larda denenmiş, yararı görülmüştü. Geleceği çağdaş okullarda gören dönemin kimi aydınları, cemiyet kurarak gönüllü öğretmenlik görevini üstlendiler. Bunlar o günkü veya sonraki konumlarıyla vezirler, müşir paşalar, kamu görevlileri, yazarlar ve şairlerdi. Vidinli Tevfik, Yusuf Ziya ve Muhtar paşalar en öndekilerdi. Aynı kuşaktan, Nâki Bey’i, Türkçe öğretmenliği yapan şair ve yazar Namık Kemal’i de anmak gerekir. Bunlar, Sabah Mektebi için o güne kadar bilinmeyen ilk ders kitaplarını da yazmışlardır. 

    Bu gönüllü idealistler, Darüşşafaka’nın temellerini atanlardır. Hedefleri, 1868’de açılan Mekteb-i Sultanî (Galatasaray) düzeyinde bir okul kurmaktı. Okul için uygun görülen yer, o zamanki İstanbul’un merkezi Fatih’ti. Daha önce öğretim dili Arapça olan medreseler vardı. Burada Türkçe eğitim verecek bir okul açılması önemliydi. Bu amaçla bir yardım kampanyası başlatıldı. İstanbullu hayırseverler bu ilk girişime ilgi duyarak parasal yardımlarda bulundular. 

    Bu kampanyaya 1867’de çıktığı Avrupa gezisinde, saraylarla yarışan mektepleri gören Sultan Abdülaziz, aynı gözlemlere sahip olan sadrazamı Âli Paşa, Mısır Hıdivi İsmail Paşa ve diğer hayırseverler de katıldılar. İstanbul’un ve Osmanlı ülkelerinin mimarî değerde ve görkemli bu ilk Türk-İslam okulu Mimar Ohannes’in tasarımı olarak başarıldı. Bina ve iç donanım için 35 bin Osmanlı altın lirası harcandı. Okul 1872’de tamamlandı ve 17 Haziran 1873’te açıldı. İlk zamanlar “İslam Şefkat Yurdu” anlamına gelen Arapça “Dârüşşafakatü’l-İslâmiyye” adı kullanılsa da bu isim zamanla “Darüşşafaka”ya dönüştü. Okul 4 aşamalı ve 7 yıllıktı. 

    Türk eğitim tarihi açısından bakıldığında Darüşşafaka’nın gerçekleştirdiği bir dizi “ilk”ten söz edilebilir: Öğretim dili Türkçe, yatılı, sivil ve özel okulların ilkidir. Öğrenci kaynağı yetim-öksüz çocuklardır. Öğretmenlik görevlerini uzun yıllar gönüllü aydınlar ve ünlü eğitimciler ücret almadan yapmışlardır. Yazar, gazeteci Ahmed Midhat Efendi (öl.1914), derse geldiği bir gün kalp krizinden okulda vefat etmiştir. Darüşşafaka için Türkçe ders programlarını, daha sonra sadrazam olan Sakızlı Esat Bey (Esad Paşa: 1891-1895) Fransa’daki okul programlarından uyarlamıştı ki Türkiye için bu da bir ilkti. Din ve ahlâk, Türkçe edebiyat, tarih, coğrafya, fen, tabiat, matematik alanlarında okutulması öngörülen 30 ayrı dersin, sınıflara göre dağıtılması da ilk kez bu okulda uygulanan bir yenilik olmuştu. 

    Okul, Fatih’teki tarihî binasını 121 yılın ardından 1994’te boşaltarak Ayazağa’daki yerleşkesine taşındı, ama on binlerce yetim çocuğun hüzünlerine, özlemlerine, acı-tatlı anılarına şahitlik eden o kutsal yapının terkedilmesi hüzün vericidir. 

    Dünyadaki eğitim ve ‘kremanın kreması’

    ALMANYA Almanya dünya “elit üniversiteler” sıralamasında ABD ve İngiltere’ye göre geride kalıyor. Bunun ana nedeni Almanya’da özel üniversiteler yerine devlet üniversitelerinin olması. Bu yüzden çok daha küçük bütçelerle çalışıyorlar. Buna karşılık Almanya’da özel vakıf üniversitesi kurma girişimleri, federal yapılı Almanya’da eyaletler arası eşitsizlik yaratacağı gerekçesiyle engelleniyor. 

    2006’da ‘Elit-Üniversiteleri’ teşvik için ‘Mükemmeliyet İnsiyatifi’ diye bir kurum oluşturuldu. Bu kurum, üniversiteleri uluslararası başarı kriterlerine göre değerlendirerek “Elit-Universite” (Elit-Uni) ünvanını veriyor. Halen Almanya’da bu sıfatı taşıyan 11 üniversite var. Bunların çoğu araştırma ağırlıklı üniversiteler. Fakat “Elit-Uni” her zaman iyi eğitim demek değildir, uyarısı da yapılıyor. Buna karşılık Almanya’da gerçekten dünya çapında elitler yetiştiren bazı özel yüksek okullar ve araştırma enstitüleri var. Örneğin Otto Beisheim School of Management (WHU) işletme alanında Avrupa’daki en ileri kurumlardan biri. Bu okula girmek hayli zor. Para tek ölçüt değil. Binlerce başvuru çok adımlı elemelerin sonunda çok az sayıda öğrenciye indiriliyor. Buraya girenler kendilerini gerçekten “kremanın kreması”na dahil olmuş sayabiliyorlar. 

    ABD Üniversiteler arası itibar sıralamalarındaki ilk 10 üniversite, genellikle Oxford ve Cambridge haricinde Amerikan üniversiteleri tarafından domine ediliyor. 2019- 2020 dönemindeki sıralamada ilk üç sırada Harvard, MIT ve Stanford üniversiteleri var. Bunlardan 1636’da kurulan Harvard, ülkenin en eski yüksek öğrenim kurumu. Tarihinde 18.9 milyon yayınla dünyanın en zengin kütüphanelerinden birinin yanısıra 161 Nobel ödülü, 32 devlet başkanı, 50 Pulitzer ve sayısız başka onur da var. Ayrıca akademik mükemmellik, öğrenci kabulünde seçicilik ve elitizmle bağdaştırılan, okul binalarını kaplayan sarmaşıkların köklü geçmişlerine vurgu yaptığı 8 üniversitelik “Sarmaşık Ligi” (Ivy League) de ülkedeki elit üniversiteler tarafından oluşturuluyor. Bugüne dek görev yapan 45 ABD Başkanının 16’sı Sarmaşık Ligi üniversitelerinden (Brown, Columbia, Cornell, Dartmouth, Harvard, Princeton, Pennsylvania, Yale) mezun. 

    Hem en eski hem en itibarlı  2019-2020 döneminde üniversiteler arası itibar sıralamasında ilk üç sırada Harvard, MIT ve Stanford üniversiteleri var. Bunlardan 1636’da kurulan Harvard, ABD’nin en eski yüksek öğrenim kurumu. 

    İNGİLTERE Bologna ve Paris üniversitelerinin hemen ardından Avrupa’nın üçüncü üniversitesi olarak 1167’de kurulan Oxford ve kısa süre sonra onu izleyen Cambridge üniversiteleri “akademik elitizm” kavramıyla o denli özdeşleşmiştir ki, iki kurumun paylaştığı ortak değerleri anlatan “Oxbridge” terimi ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda rekabet halinde de olan iki kurumun bu ortak özellikleri arasında 800 yıldan da eski geçmişleriyle İngiltere’nin en eski üniversiteleri olmaları, 19. yüzyıla dek İngiltere’deki yegane üniversiteler olmaları, İngiltere’nin en tanınmış biliminsanlarının, yazarlarının, siyasetçilerinin, iş insanlarının bu okullardan mezun olmalarının yanısıra hem üniversite, hem de kolej olmaları da vardır. 17. yüzyıl sonrasında soylu ve zengin ailelerin çocuklarının dahil olabildiği kurumlar haline gelen bu okulların 19. yüzyılda diğer üniversitelere göre kapılarını yeteneği olan herkese açmaya geç başlaması, 19. yüzyıl sonundaki bilimsel patlamada kısır kalmış olmalarına da neden olmuştur. 

    JAPONYA 2. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra 1946’da ABD’nin gönderdiği eğitim danışmanları, Japonlarla birlikte çalışarak ülkenin eğitim sistemini yeniden yapılandırdı. Bu çalışmalar sonunda Japon Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Yükseköğretim Kurumları Kurulu Standartları bir yönetmelik halinde yayımlandı. Bu yönetmelikte altyapı, kütüphane imkanları, öğrenci/öğretim üyesi oranları ve zorunlu dersler gibi hususlara ayrıntılı olarak yer verildi. 1949 itibarıyla ise eski üniversiteler kürsülerden oluşan fakülteler, yeni üniversiteler ise bir tür bölüm olan gakkamokusei’den oluşan fakülteler halinde örgütlendi. Böylece araştırma faaliyetleri eski üniversitelerde yoğunlaştırıldı ve sadece bu üniversitelerde doktora programları yürütülmesine izin verildi. 

    FRANSA 19. yüzyıl Fransa’sında Grandes Écoles isimli, yüksek öğretimi ifade eden, yeni bir yapılanmaya gidilmiştir. Bu yapılanmanın temel hedefi, Fransa ulusunun gelişimi adına, gerekli nitelikli elemanların bu kurumlardan temin edilmesidir. Mühendisten filozofa, veterinerden bürokrata kadar ulusun her kademesinde ihtiyaç olan tüm nitelikli elemanların, belirli bir müfredat dahilinde yetiştirilmesi hedeflenmiştir. Grandes Écoles’ün en çarpıcı özelliği, araştırma faaliyetlerinin merkezi unsur olmamasıdır. Temel hedef belirli alanlarda nitelikli elemanın yetiştirilmesidir. Bu okullarda öğrenim görebilmek için hazırlık eğitimi alma zorunluluğu getirilmiştir. Okulların hazırlık döneminde ortak bir müfredat uygulanmış, hazırlık kurslarının ardından elde edilen unvan ile girilebilen deneme sınavlarında başarılı olanlar Grandes Écoles’e girmeye hak kazanabilmişlerdir. Bunların en önemlileri 1794’te kurulan École Polytechnique ve École Normal Superieure’dür. 

  • Eğitim ve tarih olmadan devamlılık da olmaz…

    Eğitim ve tarih olmadan devamlılık da olmaz…

    20. yüzyıl başlarında Balıkesir civarına gelen göçmen ataları, İstiklal Harbi’nin direnişçileri, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin girişimcileri oldular. Rona Yırcalı ise tüm dünyaya açılan sanayi yatırımlarının yanısıra, özellikle eğitim projelerini bir gelenek hâline getirdi. Türk Eğitim Vakfı’nın (TEV) yönetim kurulu başkanı, doğal ve kültürel mirasın korunması ve geleceğe taşınmasının ancak eğitimin kalitesiyle mümkün olabileceğini anlattı. 

    Beş kuşaktır Balıkesirli bir ailelerinden üyesisiniz. Türkiye tarihinin erken cumhuriyet döneminden ailenizin tarihine yansıyan dönüm noktaları neler olmuştu? 

     Balıkesir ile her bakımdan, siyasi-sosyal-ekonomik bakımdan haşır-neşir olmuş bir aileyiz. Annem ve babam göçmen ailelerden geliyor. Anne tarafı Arnavutluk, baba tarafı Bosna-Hersek’ten. Baba tarafı önce, bugün Soma’ya bağlı Yırca Köyü’ne yerleştirilmiş. Sonra Balıkesir’e göçetmişler ve onlara Yırcalızade denmiş. Yırcalı soyadı oradan geliyor. 

    Dedem Şükrü Efendi, İstiklal Harbi’nde işgale karşı silahlı mücadele kararı alan 41 kişiden biri. 

    Babamın ve annemin babaları o bölgenin ilk sanayicilerinden. İlk un fabrikasını kurmuşlar. Amcam Sıtkı Yırcalı ile babam Sırrı Yırcalı, 46 seçimlerinden bu yana Demokrat Parti’nin kurucuları arasında yer almış. Sıtkı Bey çeşitli bakanlık görevlerinde bulunmuş; Sırrı Yırcalı da aynı zamanda Balıkesir milletvekili olarak 1960’a kadar görev yapmış. Bunu niçin söylüyorum? 27 Mayıs 1960’ta ihtilal oldu. Her ikisi de 27 Mayıs 1960’tan sonra af çıkana kadar Yassıada ve Kayseri’de 4 sene civarı hapis yattı. Sıtkı Bey çıktıktan sonra senatörlük de yaptı. Onun görevi de “1980 İhtilali” ile kesildi. 

    Eğitim ve tarih olmadan devamlılık da olmaz...
    5 kuşak Balıkesirli Yırcalı ailesi.. (Soldan sağa, ayaktakiler) Rona Yırcalı’nın babası Sırrı Bey, halası Melahat Akman, amcası Sıtkı Bey, (oturanlar) babaannesi Kadriye Hanım ve dedesi Şükrü Bey. 

    Babam bütün hayatı boyunca bölgenin Gelir Vergisi rekortmeniydi. Gelir Vergisi’nin getirilmesinden vefatına kadar hep böyle oldu. Köklerimizi Balıkesir’den ayırmadık. Şirketimiz, fabrikalarımız hep Balıkesir’deydi. Bizim aile aynı zamanda eski madenci. 1979’da -o sırada Bülent Ecevit Başbakan, Deniz Baykal Enerji Bakanı’ydı- bu madenler devletleştirildi ve kuruluşlarımıza elkonuldu. Bor madeni başta olmak üzere bunlar devlet tarafından işletilmeye başlandı. Biz de madencilikten çekildik. Bu büyük bir haksızlıktı tabii. Bizim için büyük bir yıkım oldu ama sonra toparladık. 

    İş hayatınız boyunca, meslek örgütlerinin yanısıra çok sayıda sivil toplum örgütünde de kurucu ve üye olarak görev aldınız. Halen hem bunları hem de Türkiye Eğitim Vakfı’nın (TEV) yönetim kurulu başkanlığını yürütüyorsunuz. Eğitime yapılan yatırımın tarihini özetler misiniz? 

    Babamın bir Anadolu Lisesi var kendi adına kurulmuş olan: Sırrı Yırcalı Anadolu Lisesi. Anne tarafımdan dedemin kurduğu Koray Lisesi vardır. Annem Müşerref Yırcalı adına 1968’de kurulmuş olan, korunmaya muhtaç çocuklara yönelik hizmetlerin verildiği bir Çocuk Yuvası uzun zaman sonra Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na devredildi. 

    En eski eğitim vakıflardan biri dedemler tarafından kurulan Ali Şuuri Vakfı ve Ali Şuuri İlkokulu. 

    Türk Eğitim Vakfı 1967’de Vehbi Koç’un önderliğinde, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde yaşayan 205 kişi tarafından kuruldu. Babam da kuruculardan biridir. O zamanki Türkiye şartlarında bu insanlar, Türk gencinin eğitimine nasıl destek olabiliriz diye düşünüp harekete geçmişler. Ana fikri, başarılı ancak ekonomik olarak imkanı olmayan gençlere destek vermek. “Biz bunu gençlere burs vererek yapabiliriz” demişler. Bilhassa üniversite seviyesindeki gençlere burs vermeye başlamışlar. Bugün TEV 53. yılının içinde olan bir vakıftır. Böyle bir vakfın bu kadar sene hizmet verebilmesi Türkiye şartlarında kolay değil ama bunu başarıyla yürüttüğümüzü düşünüyorum. 

    Eğitim ve tarih olmadan devamlılık da olmaz...
    Koleksiyon merakı  Rona Yırcalı, uzun yıllardır ferman ve harita koleksiyonu yapıyor. Özel koleksiyonundan iki ferman çerçeveletilmiş halde duvarında asılı. 

    Bugün 8 bin civarında gence her sene burs vermekteyiz. Kuruluşumuzdan bu yana 250 bin civarında burs verdik. Bunun yanında yurtdışında master ve doktora seviyesinde eğitim gören 2 bin gencimize burs verdik; halen 200 talebemiz yurtdışında öğretim görüyor. 31 eğitim kuruluşunu bağışçılarımızın bize verdiği bağışlarla yapıp Millî Eğitim Bakanlığı bünyesine kattık. Bağışçılarımız bize gayrimenkullerini devrediyorlar, para bağışında bulunuyorlar; biz de uygun bulduğumuz şekilde burs vererek değerlendiriyoruz. 

    Bir de yaşanan toplumsal felaketler sonrası -mesela Soma maden kazası, Elazığ ve en son İzmir’deki deprem- ailesini kaybetmiş veya ailesi çalışamayacak duruma gelmiş çocukları desteklemek üzere burs veriyoruz. 

    Bunların yanında bir özel bursumuzu daha uygulamaya koyduk şimdi. Bu da “Korona Kahramanları”na verdiğimiz burs. Bu nedir? Biliyorsunuz yalnız doktorlar değil, hemşireler, sağlık görevlileri hatta bunun yanında otobüs şoförleri, polisler, kargo taşıyan gençler de yüksek risk grubunda. Hayatını kaybetmiş olanların çocuklarına bütün eğitim hayatları boyunca burs veriyoruz. 

    Yaşadığımız pandemi ve uzaktan eğitim, TEV’in katkılarını nasıl etkiledi? 

    Biliyorsunuz, Mart ayından beri okullarımız, üniversitelerimizin kapalı. Bir müddet daha kapalı olacağını anlıyoruz. Uzaktan eğitim için bazı gençlerimizin evinde yeterli ekipman yok. Hatta bir kısmının interneti sağlıklı değil. Bazı evlerde de iki-üç çocuk var. Evde üç veya daha fazla eğitim gören çocuk varsa, en azından bir tane bilgisayarın olmasını sağlamak için harekete geçtik. Yaklaşık 1000 haneye ulaşmaya çalışıyoruz. Korona salgını bir müddet sonra bitse dahi, bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. 

    Eğitim ve tarih olmadan devamlılık da olmaz...
    Genişleyen Yırcalı ailesi  İşinsanı Rona Yırcalı, eşi Nur Yırcalı, oğulları Sinan ve Sırrı Yırcalı, gelinleri Nazlı ve Ayşe Yırcalı’yla birlikte… 

    Siz Robert Kolej’de, daha sonra Türkiye tarihinde kilit roller üstlenecek öğrencilerin bulunduğu bir dönemde eğitim gördünüz. Ardından ABD ve tekrar Türkiye… 

    İlkokulu üç sene İstanbul’da Şişli Terakki’de, dördüncü sınıfı Balıkesir’de okudum. Beşinci sınıfta Ankara’ya gittik ve ilkokulu orada bitirdim. Sonra Robert Kolej’e girdim; mezun olduktan sonra 1965’te ABD’ye gittim. University of Miami’de, İş İdaresi ve Ekonomi eğitimi aldım. 1970’te döndüm. Oradaki değişik yaşam şartlarını görmenin, bugünkü hayatıma ve çalışmalarıma önemli katkı sağladığını düşünüyorum. Döndüğüm zaman, bıraktığım Türkiye ile bulduğum Türkiye arasında önemli farklar vardı. 

    Rahmetli Turgut Özal’dan sonra, özel sektörün istediği yere gelebildiği düşüncesindeyim. Bugün özel sektörün momentum’u varsa Türkiye’de, ki var, o günkü şartlardan buralara geldiğini ifade etmek isterim. 

    O yıllarda STK’lar ağırlıklı ve etkin değildi. Devlet bürokrasisinin ağır işliyordu ve bir nevi girişimciye kötü bir gözle bakılmasından ötürü özel teşebbüs zayıf kalıyordu. 

    Robert Kolej’de -dediğiniz gibi- o dönemde de önemli isimler vardı. İbrahim Betil, Hüsnü Özyeğin, Vural Akışık, Mehmet Emin Karamehmet, Osman Berkman, Servet Hanlıoğlu, Tansu Çiller, Ahmet Leventoğlu… Ve tabii Allah rahmet eylesin Cem Karaca ve Zeki Alasya. 

    Beyin göçünü tersine çevirmek yolunda iş dünyasının sorumluluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

    Asya-Pasifik ülkelerinden tutun da, Hindistan, bilhassa Afrika ve Asya ülkelerinin de meselesi bu. Ülkemizde de son zamanlarda hızlanmış gibi görünüyor. Bunu yavaşlatmanın çaresi, bu insanların buradaki hayatının daha serbest, sosyal hayatının daha tatmin edici, maddi imkanlarının daha iyi hale getirilmesi. Tıp alanında olsun, diğer konularda olsun araştırma yapmak isteyen gençlerimize, üniversite görevlilerine sağlanan imkanların geliştirilmesi. Buradan giden insanlarımız, yurtdışındaki imkanlarla kendi meziyetlerini biraraya getirdikleri zaman Nobel Ödülü bile kazanabiliyor. Bunu edebiyat ve tıp alanlarında gördük. Son gelişmelerde, örneğin aşı konusunda, gençlerimizin ne kadar ileri olduklarını görüyoruz. 

    Bunlar, devletin ve üniversitelerin sağlayacağı imkanlarla olur. Bunun ekonomik kısmı var; insan hakları ve sosyal kısmı var. STK’lara da bu konuda önemli vazifeler düşüyor. Biz de TEV kapsamında bu girişimlere vesile olmak için ilk yurtdışı şubemizi Londra’da açıyoruz. Gençlerimizi yurtdışında destekliyoruz ama dönmelerini de istiyoruz. Burada da onlara imkanlar yaratarak, iş çevreleriyle, üniversitelerle irtibat kurmalarını sağlayarak, Türk işadamları ile temaslarına yardım ederek… 

    Gençlik ve çocukluk yıllarınıza dönersek… O dönemin Balıkesir’iyle bugünkü şehir arasında nasıl benzerlikler-farklılıklar var? 

    1956’dan beri Balıkesir’de aynı evde oturuyoruz. İki katlı ve bahçeli bir ev. Evimizin etrafına yüksek binalar yapıldı ama bizim evimiz aynı duruyor. Annem hâlâ o evde yaşıyor. Balıkesir’e gittiğimde orada kalıyorum. Haftanın yarısını Balıkesir’de geçiriyorum. Annem Müşerref Yırcalı 98 yaşında. 

    1960’ların Türkiyesi ile bugünün Türkiyesi arasında çok farklılıklar olduğu gibi, Balıkesir’de de var. Bugün artık en son yapılan yol bağlantısı ile beraber, bütün büyük merkezlere bağlanmış; Ege ve Marmara denizlerine limanı olan; turizm bakımından, haberleşme ve lojistik bakımından çok gelişmiş bir şehir. Dolayısıyla sanayi, ulaşım, hayvancılık ve tarım bakımından son derece ilerlemiş bir il. Bütün bunların yanında Balıkesir Üniversitesi de şehrimize bambaşka bir hava verdi. 

    Eskiyi özlüyoruz ama, bugünkü Balıkesir diğer illerle boy ölçüşecek hale gelmiştir. 

    Eğitim ve tarih olmadan devamlılık da olmaz...
    Haritaların peşinde  Rona Yırcalı, koleksiyonundaki haritaları genellikle seyahatleri sırasında yurtdışından topluyor. Koleksiyonunda hem Osmanlı İmparatorluğu’ndan hem de dünyadan haritalar var. 

    Peki ya İstanbul? Tarihî mirasın korunması noktasında öne çıkan görevler neler? 

    Bu şehrin bütün güzelliğine ve özelliklerine rağmen, onu yeterince koruyabildiğimizi düşünmüyorum. Bunu yalnız ben değil, bizi idare edenlerden de çeşitli vesilelerle söylüyor zaten. Bir kere tabiatı korumakta başarılı değiliz. Şehirdeki yapı çılgınlığı tamamen kontrolden çıkmış vaziyette. Deprem meselesini bir tarafa koysak dahi –ki koyamayız ve maalesef tedbirlerimiz yeterli değil- problemler çok büyük. 

    Tabii son derece güzel ve fakat çok hızlı tahribata uğrayan sahil şehirlerimiz de var. Orada kurulan siteler, programsız yapılan oteller, deniz kenarına kondurulan tesisler… Bunların geriye gelmeyecek şekilde tabiatı, şehri ve orada yaşayan insanları tahrip ettiğini biliyoruz. 

    Esas olarak bu şehirlerin temeli olan, tarihî kısımlarını muhafaza etmek zorundayız. Avrupa’da birçok tarihî şehrin ulaşım problemleri var, nüfus problemleri var; onlar da göç alıyorlar. Ancak örneğin Roma’ya, Londra’ya, Paris’e gidildiğinde, özellikle merkezlerde, “eski şehir” alanlarında tarihî dokunun son derece iyi korunduğunu bizzat görüyorum. Mesela İstanbul’da metro çalışmalarından dolayı yapılan kazılarda bulunan kalıntılar, şehrimizin kuruluş tarihini daha da eskiye götürüyor. Bunları değerlendirmemiz lazım. 

    Bir de son zamanlarda yapılan restorasyonların son derece problemli olduğunu belirtmek isterim. Bugünkü idarelerin bu konuda hassas olduğunu biliyorum ama, birçok restorasyonun uygunsuzluğunu gördükçe tabiatıyla hepimiz üzülüyoruz. 

    Bilhassa tatil yörelerinde, Ayvalık, Kaz Dağı ve Cunda Adası gibi yerlerdeki yerleşim ve bozulmalar maalesef çok acı. 

    Harita ve ferman koleksiyonu yapmaya nasıl başladınız? 

    19. yüzyıl başta olmak üzere, harita ve ferman koleksiyonu yapmaya başlamıştım. Şimdilik sergi açmak gibi bir düşüncem yok. Çok seyahat ediyorum ve o seyahatlerde mümkün olduğu kadar eski haritaları ve fermanları alıyorum. Bunların önemli bir kısmını Avrupa’dan, özellikle İngiltere’den aldım. Koleksiyonumda daha çok Osmanlı İmparatorluğu haritaları ve dünya haritaları var. Tabii Osmanlı deyince Afrika, Avrupa’nın büyük bir kısmı da işin içine giriyor. Çeşitli konularda verilmiş Osmanlı fermanları da koleksiyonumda bulunuyor. 

  • 70 yıl öncesinden bugüne kapanan pencere

    70 yıl öncesinden bugüne kapanan pencere

     Mazisini tüketen ulus, geleceği nasıl inşa eder? Günlük hayatın, insan hikayelerinin aktarılmadığı, küçümsendiği bir tarih ne denli kalıcı olur? Hafızamıza takılanlar eğer kayıt altına alınmazsa, salt “nostalji edebiyatı”nın ucuz malzemeleri olarak kalır. 1950’li yılların Sivas-Divriği hattından çocukluk-gençlik hatıraları ve günümüzle karşılaştrmalar… 

    Artık geçen yüzyıl dediğimiz 1900’lerin 2. yarı sında, İstanbul gazetelerinde köşe yazarlığı yapan ve doğum tarihleri 19. yüzyıla inen İstanbullu yazarları okurduk. Burhan Felek (1889-1982), Ref’i Cevad Ulunay (1890-1968) bunların kıdemlilerindendi. 

    Felek Cumhuriyet’te, Ulunay Milliyet’te, o devirde fıkra -bugün köşeyazısı- denen yazılarıyla tanınıyorlardı. Kendi üsluplarıyla biri “Hadiseler Arasında Felek”, diğeri “Geçmiş Zaman Olur ki” girişli, günlük yazılar kaleme alırlardı. Başka gazetelerde de yazınsal, kültürel yaşamsal alanlarda “fıkra” yazanlar vardı. 21. yüzyılda köşe yazarları artık günlük siyasi olayları önemsediklerinden, bu çığır neredeyse kapanmıştır. 

    Çaltı Çayı Vadisi’nin kenarındaki Sivas’ın Divriği ilçesi. 

    Andığım iki üstadın gazete sayfalarında kalan yazıları, bugün birer belge değerindedir. Her ikisini de gençliğimde Cağaloğlu’nda, Üsküdar ve Kadıköy iskelelerinde gördüm, yazılarını okudum; kesip sakladıklarım da çok. Ulunay, İstanbul’dan hayli uzaktaki evinden eşeğiyle Yunus istasyonuna, banliyö treni ile Haydarpaşa Garı’na, oradan vapurla Köprü’ye, Eminönü’den dolmuşla Cağaloğlu’na çıkar; “Nokta polisi”yle selamlaşarak gazeteye yürürmüş. Yatık beresinin, gür kaşlarının altında daima gülümseyen bir çehresi vardı. Akşam gazeteden çıkınca, sabahki gelişin dönüşünde son biniti yine Yunus istasyonunda bekletilen eşeği olurmuş. Bu hayvanı, hamulesi (yükü) tuz çuvalı veya odun değil de bir kalem erbabı muharrir, yani kültür hadimi (emekçisi) olduğu için hemcinslerine göre şanslı saymak gerekir. 

    Bir paşazade olan Ulunay, çocukluğunun ve gençliğinin İstanbul’undan neler anlatmazdı ki? Renkli simaları, kabadayıları, tulumbacıları, musiki fasıllarını, evleri, konakları, külhanbeyleri, mirasyedilerin kopuklar arasında düzenledikleri küfür yarışmalarını… Üstat, Mevlâna soyundan olmakla övünürdü. 

    Her iki yazar gazetecimiz de geçmiş dünyaları zengin, eski İstanbul kültürünün yaşayan birer hazinesi, son damıtık üstatları, birer nihrir (bilge) idiler. Burhan Felek’in gençliğinde spor yazarlığı, savaş fotoğrafçılığı (1916 başında İngilizler Gelibolu Yarımadası’nı terkettikten sonra bölgeye giden ilk Türk gazeteciydi) yaptığı da bilinirdi. Yazılarında Nasrettin Hoca’ya sıklıkla göndermeler yapardı; “Recebin Kahvesi ve Konsolos Bey” karakteri haftasonu yazılarına özeldi. 

    Kadınlar ilk defa bir meydan kutlamasında  Cumhuriyet’in 10. yılında Divriği’de yapılan törende, Türk kadınları belki de ilk kez meydanda bir ulusal bayrama katılmıştı. Çizgili beyaz çarşaflarını giymiş kadınların ve çocukların güvenliğini önlerinde duran subaylar sağlıyor. 

    Yayımlanmış kitapları da olan her iki yazar da bugünleri görseler yeni kuşaklara: “Teknolojiye ayırdığınız saatlerden çalabildiğiniz vakitlerde kalem ve kağıtla dostluk kurun. Yaşadıklarınızdan kağıda düşürecekleriniz gün gelir anı olur, öykü olur, hatta tarih olur” derlerdi. 

    Bu uzun girişi noktalarken, “yaşlı-genç, her okur-yazarın yaşamındaki vazgeçilmezleri arasında kağıtla kalem de olmalıdır” diye biz de yineleyelim. Özellikle de depremler, seller, yangınlar, kazalar ve hepsinin üzerinde bir de salgın yaşanıyorken…

    Felek’in ve Ulunay’ın aksine tanıdığım birçok aydın, yaşadıklarını yazmak hatta anlatmak yerine unutmayı seçenlerdendi. Hatta geçmişi anlatmanın günah olduğunu söyleyenler bile vardı. Günümüzde de böyledir. Bu, yaygın bir sorumluluktan kaçıştır. Bu nedenle de bizde yerel kültür zenginliklerinin sözlü-yazılı aktarımı yetersizdir. Yerel kültür alanındaki boşluklarımız dağlar gibidir. 

    Yine de köylü-kentli 1900 öncesi doğumlu eski yaşlıların, folklor, etnografya alanlarında, çarşı-pazar, komşuluk gelenekleri üzerine araştırmacılara aktardıkları epeyce bir birikim vardır. Bunlar 1970’lere kadar folklor ve etnografya dergilerinde yayımlanıyordu. 

    Günümüzde de kabaca 80 yıl ve üzeri yaşlılar, ya kendi çocukluk-gençlik yaşamlarını veya bir-iki kuşak öncekilerden dinlediklerini anlatacak araştırmacılar bulabilirler. Ancak bu fırsatı yakalamak da ayrı bir sorundur. Çağdaş iletişim ve medya kültürü bu tür ilişkilere ne kadar izin verir? Durağan yaşama kültüründen ve onun belleğe yüklemelerinden sözedemeyiz. Artık salt “şimdiki zaman” var! 

    1940’lardan insan manzaraları  Divriği’deki İstiklal İlkokulu’nun öğretmenleri ellerinde satırlarla fotoğraflanan öğrencilerine çarşı esnafını tanıtıyor. Burada Demirci Aydoğmuş’un dükkanının önündeler. 

    Yaz aylarını geçirdiğim Amasra’da köy pazarında gördüğüm bir “Balçıklı Ayşe Kadın” vardır. Onunla söyleşmeyi çok isterim ama galiba duymak ve anlamak sorunu var. Oysa dünyasını değiştirmeden, yaşayanlara bırakılması gerekenleri çok olmalı. Anlatabilse, yaşadıklarını yazacaklarımın en başına koyarım! Her yaz köy pazarında rastladığım bu köy anıtı, gençliğinden beri “köy kadını” urbalarını zamane giysilerine feda etmemiş, küçülmüş de küçülmüş, iki büklüm bir kadın. Vücudunun yarısı şalvarında, üst tarafı yerli basma yazmasıyla sırtından eksik etmediği boş küfesinin altında. Elinde boyunu geçen “daynağı” (değnek), ayağında cizlavet lastik. Tanıyanlar yıllar önce bana “100 yaşını geçti, hiçbir şeyi unutmaz” demişlerdi. Hâlâ aynı! Yaşlanma sorununu bir yerde noktalamış demek. Onun hatırlayabildiklerini neden bir dinleyen ve kaydeden yok? 

    Divriği Halkevi’nin 1940’lardaki coşkulu günleri.

    Eski çağlardan beri, süregelen bir yaşama sürecini yaşayanlardan yazmak önemli bir kültür hizmetidir. 1960’larda yerel tarihlere çalışırken bunun değerini kavramıştım. Ancak bu sözlü derlemeleri ödül kazanan çalışmamda kullandığım için Karacan Armağanı jürisi üyelerinden Selçuklu medeniyeti tarihçisi Prof. Dr. Osman Turan: “Delikanlı, vesikalarla çalışman iyi. Şifahi (sözlü) tarih diye bir şey yok! Sakın böyle uydurmaları dikkate alma!” demişti. Kendisini rahmetle anıyorum. Tabii uyarısını gözardı ederek belgeler kadar sözlü tarihten de çok şeyler öğrendiğimi belirteyim. 

    Aktaracaklarım, çocukluktan gençliğe veya ilkokuldan ortaöğretime evrilen 1950-1960 yıllarından kesitler; asırlar ötesinden beri yazılı tarihi de çalışılmamış bir Anadolu Ortaçağı kentinin, Divriği’nin bu yıllardaki panoramasından sahnelerdir. 

    Divriği’den yolu geçenler  1944’de Maarif Vekili Hasan Âli Yücel, Divriği okullarını ziyarete gelenler arasındaydı. 

    1950’lerde bir kasaba dünyası 

    Kaymakam Bey, cumhuriyet müddeiumumisi (savcı) ve hakimler, ahşap hükümet konağındaki odalarında çalışırlardı. Sonbaharın kısalan günlerinde akşam erken olur, tavana asılı radyum veya lüks lambalarını hademe sıra ile yakardı. Bu ışık lüksü, sayılanlarla sınırlıydı. “7 numara petrol lambası” yakılan odalarda ise tapu, nüfus, varidat, icra ve diğer yerli memurlar çalışırdı. İlerleyen günlerde kış soğukları başlar, resmî odaların pencerelerinden dışarıya onlarca soba borusunun üfürdüğü dumanlar görkemli konağı dört yandan sarardı. Dışarıda lamba ve fenerden yoksun kaldırım döşeli yollar, hava durumuna göre ya çamurlu ya karlı olurdu. 

    Ahşap yapılı küçümen belediye binasının içi-dışı kireç sıvalıydı. Burada belediye reisi, 1 katip, 1 muhasebeci, 3 zabıta memuru, 2 veya 3 hademe vardı. Toprak damı sonradan kiremit döşeli bir çatıyla örtülen tahta minareli Çarşı Camii de gaz kokusu yayan petrol lambalarıyla aydınlatılırdı. Müezzin 5 vakit minareye çıkar, sesinin yettiğince inanca-ibadete çağrı için, -Türkçe- ezan okurdu. Arasta düzeninde sokak sokak sıralı dükkanlardan oluşan çarşıda, marangozlar, demirciler, bakırcılar, köşgerler, yemeniciler, kunduracılar, semerciler, birkaç çilingir ve saatçi, dükkanlarını erken kapatırdı. Bakkallar, birkaç aşçı-kebapçı, terziler ve manifaturacılar, berberler de akşamın erken saatlerinde lamba yakarlardı. Dükkanlar “daraba” denen tahta kepenkliydi. 1 lokanta, 1 Tekel bayii ve kahvehaneler lüks lambalarıyla aydınlatılırdı. Köylülerin hayvanlarıyla geceledikleri ilkel, yarı-karanlık çarşı hanlarında hava kararınca “tam” gece başlar; ölü gözü ışıltısıyla “fıtik” denen küçük idare lambası, yatmak için kerevete çıkmakta, bir yere çarpıp düşmemekte ve hayvanlara bakmakta işe yarardı. 2 otelde, yolcuların odalarına “yatarken söndürün” uyarısıyla 5 numara petrol lambası konurdu. 

    Türkiye’nin ilk ve en önemli demiryolu müteahhitlerinden Sivas milletvekili Abdurrahman Naci Demirağ, Divriği’yi bir ziyareti sırasında.

    Çarşıdaki dört fırında francala-somun değil, yerli usulü pide yapılır; yerli aileler ekmek gereksinimlerini evde odun ocağında yufka tarzında bazlama pişirerek karşılardı. Çarşı pidesini günübirlik kasabaya gelen köylüler, öğlenlerde çarşı esnafı, yerliden olmayan memur aileleri alırdı. Kasaplar arastası karşılıklı 8-10 dükkandı. Çay köprüsünün üstündeki mezbahada kesilen çoğunca keçiler, açıkta at sırtında çarşıya getirilir; vitrini camekanı olmayan kasap dükkanlarında “gövde” olarak çengellere asılır; müşterinin sözde isteğine göre satırla kesilen parçalar tartılıp verilirdi. Galiba 1 kg. et 35-40 kuruştu (1 Cumhuriyet Altını 35-36 TL idi. Kaba bir hesapla 1 altınla 80-100 kg kemikli et alınabiliyormuş). Kasaplarda kıyma makinesi yoktu. Dolma ve köfte için parça etten evde, et kütüğünde satırla et dövülürdü. Esnaf, sinek ve haşerat çokluğundan bizardı; kasaplar, bakkallar, fırıncılar, ellerinde yelpaze, süpürge sinek kovalardı. 

    Çarşı girişindeki Halkevinin karşısında hem manav hem gazeteci Mehmet Amca’nın dükkanı vardı. Babamla dostlukları olduğundan, tezgaha yanyana sıraladığı gazetelere “yakından” bakmak gibi bir ayrıcalığım vardı. Cumhuriyet, Ulus, Zafer, Yeni Sabah, Hürriyet, Dünya gazetelerine bakardım, bakardım! Gazete alma şansım haftanın 1 günüyle sınırlıydı. Ulus Halk Partisi’ni, Zafer Demokrat Parti’yi tutardı. Babam çarşının CHP’lilerindendi. Dükkanımıza bitişik marangoz Ahmet Amca ise öylesine Demokrat, o zamanki söyleyişle “Demirkırat”tı. Komşuluk hukukuna dikkat ederek tartışırlardı. O günkü saflaşmalar bugün de var ama artık “bozuk”. 

    Sağımızdaki berber Hacı Mansur İsmail Amca, ikindi sonrası çalışmalar sona erince Ulus veya Dünya gazetesiyle bizim dükkanın önüne gelir, yerel konuşma ağzıyla gazetenin İstanbul Türkçesi arasında peltek bir seslendirmeyle sözgelişi Dünya’dan Falih Rıfkı’yı, Bedii Faik’i, Ulus’tan Hüseyin Cahit Yalçın’ı okurdu. 

    Bu kıraat seansına sokaktan geçenlerden bir an durup kulak kabartanları tanırdım. Bunlardan ev komşumuz, Türklerin Gazel Ağa dediği Gazer Kıskanoğlu da adının Marmara olduğunu bildiğim Ermenice gazetesi cebinde dürülü gelir, çömelerek İsmail Amca’nın okuduklarını dinlerdi. 

    1951’de haftasonlarında babamın verdiği 15 kuruşla bir Hürriyet gazetesi alırdım; arka sayfasında Ratip Tahir Burak’ın renkli çizimleriyle “Cem Sultan tefrikası” çıkardı. O gün Hürriyet’i alamasam uykularım kaçardı. İstanbul gazeteleri, posta treni tehir yapmasa bile çıkış tarihinden iki gün sonra gelirdi. Nasıl sabırsızlıkla beklerdim! Tarihe bağlanışımda o yıl boyunca yayımlanan bu tefrikanın dürtüsü de vardır. Cem Sultan tefrikasını hâlâ saklarım. 

    Dünyaya bağlanan bir kasaba  Divriği 1938’de demiryolu gelinceye kadar bütün dünyaya kapalıydı. Bağlı olduğu Sivas’a bile 4 günde gidiliyordu. 1938’de demiryolu açılışında kurulan takta “Cumhuriyetin kuvvet ve kudreti, kuş uçmaz, insan geçmez bu boğazlardan medeniyet yolunu geçiriyor” yazıyor. 

    Daha hastane yapılmadığından çarşıda iki katlı bir yapının bir tarafı dispanser, öbür tarafı Ziraat Bankası işlevindeydi. Sağlık kadrosu 1 pratisyen doktor, 2 veya 3 sağlık memuru, 1 hayvan sağlık memuru ve 1 hastabakıcı hademe idi. Karakolda 1 polis ve çarşı bekçileri vardı. Hükümetin karşısında kiralanan bir evin alt katı da bir gardiyanın gözetiminde tutukevi idi. 

    Şaşılacak durum, kasabada asayiş tamdı; sanki güvenlik sorunu yoktu. Cinayet, kavga, hırsızlık, olan-duyulan şeyler değildi! 30 yıl önceki son cinayet ve hırsızlık bir masala dönüşmüş, sırası geldikçe anlatılırdı. Durağan yaşamın, kasabayı örten sükunetin neden veya nedenlerini bugün de açıklayamam. Bir çocuk, önünde giden yaşlı adamı “sollamayı” ayıp saydığına göre asırların nasırlaştırdığı töre veya gelenek baskıları vardı. 

    Merkezde 6 bin, 109 köyünde toplam 40 bin dolayında nüfusun ilaç gereksinimi için eczane yoktu. Biri giden öteki atanan pratisyen hekimler, birinden ötekine bir “ecza dolabı” anahtarı teslim ederdi. Bu dolap, fotoğrafçının camlı vitrini idi. Kasabada trahom, sıtma, şark çıbanı yaygındı. Çalışan iki tarihî hamam sabah erkeklere, öğleden sonra kadınlara açıktı. 

    Andığım yıllarda tek parti dönemi kapanmış, Demokrat Parti iktidarı başlamıştı. Çarşının ortasında belki yarım yüzyıldır harabe bir cami vardı. Damı çökmüştü ama duvarlarındaki renkli bezemelere pencere demirlerine tutunarak bakardım. Galiba bir 18. yüzyıl sonu mimarisi idi. Ne yazık çok sonraları hepten yıkıp yerine buz gibi soğuk duvarlarıyla beton bir cami yaptılar. Bu bir hayırseverlikmiş! Önceki Boyalı Camii’nin çarşı çırakları ve esnaf çocukları için yapıldığını yaşlılardan dinlemişimdir. Yani bir tür “Aristo mektebi” imiş. Çocukları renkli bir masal ortamında eğitmeyi bizden yüzyıllar önce düşünen, çocuk eğitimini yarı meddah çocuksu hocalara bırakan bilgelerimiz varmış. 

    Üç ilkokulun adları Atatürk, İstiklâl ve Cumhuriyet’ti. Cumhuriyet, 2000’lerde yıkılmaktan kurtarılarak restore edildi. Okulun cumhuriyetin 5. yılı anısına halk imecesiyle yapılması, yerel sivil mimarinin çizgilerini ve okula yakışanı yansıtması ne kadar anlamlıdır! 

    Memleketin hemşerileri Demirağ kardeşlerden Nuri Bey’in, kasabanın ilk mimari projeli betonarme yapısı Nuri Demirağ Ortaokulu’nu yaptırıp eğitime açması 1937’dedir. Yine o yıllarda demiryolu ve demir madeni işletmesi kasabayı gelişmeye açmıştır. 1951’de kaydolduğum bu okulda kütüphane, fizik-biyoloji laboratuvarları, havuzlu park bahçesi, oyun salonları vardı. Toplantı salonundaki tiyatro sahnesini, Muhsin Ertuğrul kasabada dört ay kalarak yaptırmıştı. Nuri Bey’in kardeşi Naci Demirağ da, adıyla anılan kaynak suyunu 24 km. uzaktan getirterek kentte yaptırdığı çeşmelerde akıtmış; halkı ark suyu içmekten kurtarmıştı. İlk elektrik ışığı da 1951’de gözünü kırpmıştı. 

    Yeşil boyalı bir cami  Bugün yıkılıp yerine beton bir cami yapılan eski boyalı cami, çarşı çırakları ve esnaf çocukları için yapılmış. Çocuklar renkli bir masal ortamında eğitim görsünler diye… 

    1938’de ulaşıma açılan demiryolu ilk defa Batı’ya da ufuk açıyordu. Sivas’a, Ankara’ya, İstanbul’a tren yolculukları başladı. İstasyon, kasabanın can damarı demekti. Halk bu istasyonla Türkiye’ye açıldı. Yerliler pazar günü sabah veya akşam postalarını seyretmek için “şık” kıyafetlerle istasyona gitmeyi âdet edinmişlerdi. İstanbul-Ankara-Erzurum-Horasan hattında gidiş-dönüş seferleri yapan trenler istasyonda 20-30 dakika durur; yolcular ve askerler, seyyar satıcılardan alışveriş yapar; dünyaya kapalı bir yerleşimin halkı da “insan manzaraları” seyrederdi. Bu bir kültür-iletişim susamışlığı olmalıydı. Biz öğrenciler, kitaplarımızdaki siyah-beyaz resimlerinden bildiğimiz İsmet İnönü’yü, Celal Bayar’ı, Şemsettin Günaltay’ı ve diğerlerini, bu trenlerin penceresinde kalabalığı selamlarken görerek “canlı” tanıdık. 

    Kasabaya inip tarihî eserleri gezenler, okulumuza gelen ünlüler de olurdu. Posta treninin getirdiği ilk gazeteleri görenler bunu bir “devrim” gibi anlatırlardı. Halkevleri 1951’de kapatılınca, ahşap küçük bir yapıda hizmet veren Divriği Halkevi de boşaltılarak, ayıklanan kitapları dışında her şeyi yok pahasına haraç-mezat satıldı. Bu, yeni DP iktidarının kasabaya ilk önemli hizmeti sayılmalıydı! 

    Kasabada ilk fotoğrafların 1900’lerin başında Mengücek eserlerini ve yazıtlarını belgelemek için çekildiği biliniyorsa da, o sıradaki yol ve güvenlik koşullarında bunun nasıl yapıldığına ilişkin bilgi yoktur. 1930’larda da Fransız arkeolog Albert Gabriel, ekibiyle Divriği’ye gelerek buradaki dünya çapında değerli Selçuklu çağı yapıtlarını incelemiştir. 

    Anadolu’nun dağ başında asılı kalmış “kom” ve mezra denen üç-beş evcikli yerleşimlerinden kasabalara, küçük kentlere ve il merkezi yerleşimlerine kadar yerel yapı geleneklerini, mimarlık eserlerini koruyan mekanlar; yer yer harabe görüntüleri verse de çok değerli bir tarihî mirası bugüne taşıyordu. 

    Erzurum, Sivas, Kayseri, Malatya, Niğde, Aksaray, Konya, Afyon… Geçmişlerini tarihsel servetleriyle yansıtmakta, tanıtmakta idiler. Giderek bu kadim yerleşimlerin yanında veya ötesinde yeni zaman semtleri gelişti. Giderek bunlar eskileri yutuverdi. 

    Gezginler bugün gittikleri yerlerde “eski yerleşim bölgesi görülebiliyor mu?” diye soruyorlar. Eski albümlerde ve kitaplardaki manzaraları artık görme olanağı yok. Ahşap donatılı evler de, onların ördüğü sokaklar da neredeyse bir anda kayboldu. Güzel bahçeler, sokaklar, mesireler, kırlıklar, akarsu kıyıları hatta sahiller silinip gitti. Vadiler de haritalardan siliniyor. 

    Bu gidiş nereye, bilen de yok! Mazisini tüketen bir ulus olmak ne acı. Yukarıda betimlemeye çalıştığım kasabanın, pire ve tahtakurusu kaynayan bir hanında bile gecelemek isterim!