Horlanan, aşağı görülen, kendisinden usanılan; öte yandan gerçekten ihtiyaç sahibi olduğu bilindiğinde vicdani bir itkiyle el uzatılan toplumsal sınıf. Osmanlı döneminde kethüdaları, şeyhleri ve beslendikleri bir vakıfları dahi olmuş. Kimi zaman menedilmişler, kimi zaman kollanmışlar. Yüzlerce yıl sokaklarda aynı narayı vurmuşlar: Allah rızası için…
Türkçedeki iki atasözü, dilenciliğin kültürdeki algılanışını iyi açıklar:
“Dilenci bir (tek) olsa şekerle besleyeyim” ve “Dilencinin torbası dolmaz”. Çokluk, suistimal ve sınırsız istekler. Bunaltan bir yalvarış hâli.
Ortaçağ İslâm dünyasında dilencilere “benû sâsân” denirdi ki, dilenci, dolandırıcı ve şarlatan anlamlarının hepsini birden karşılıyordu. Peygamber, yeni Müslüman olacaklardan dilencilik yapmayacaklarına dair söz alıyor, en iyi kazancın alın teriyle elde edildiğini vurguluyordu (Müslim, Zekât, 108). Kuran, dilenciliği insan haysiyetiyle yakıştırmıyordu; Allah nasılsa her kula rızkını yazmıştı ve başka kullara el açmak yakışıksız bir işti. Ancak burada onurlu bir fakirlik övülmüş, Müslüman zenginlerin mallarında ihtiyaç sahibi dilencilerin belirli bir hakkı olduğu saptanmış (ez-Zâriyât, 19) ve “isteyeni azarlama” denilmiştir (ed-Duhâ 10). Bu sebepledir ki Osmanlı Türkçesinde “Sâile (isteyene) sual olunmaz” diye bir tabir de türemiştir.
Dilenciler esnafı 3. Murat’ın oğlu için tertip ettirdiği 1582 Atmeydanı sünnet şenliklerinde sakatlar ve dilenciler. Dilenciler bu tarihlerde başlarında denetleyicileri olan bir kuruma sahipti ve devlet Şehzadebaşı’nda onlara bir vakıf tayin etmişti. İmparatorluğun tüm görkeminin ve esnaf ustalıklarının sergilendiği bu Surnâme’de dilenciler de ansızın belirip zıtlık oluşturarak önceki ve sonraki sahnelerin görkemini arttıran bir unsur gibi kullanılmış (İntizâmî, Surnâme-yi Hümayun, res. Osman, TSMK H. 1344).
Kimi Sûfî gruplar ise dilenmeyi nefsi terbiye etmek ve kibri kırmak için uygulamış, talebelere de bir ödev kılmışlardı. Farsça kökenli “derviş” kelimesi dilenci sözcüğüyle eşanlamlıdır. Tekke mensubu kimi dervişler, ellerindeki Hindistan cevizi veya abanozdan mamul, omuzlarına astıkları keşkül-i fukara ile dilenirler, bunlara para veya hububat koyarlardı.
Temelde dilenci olmayan ama işi oraya vardıran gruplar da türemişti. Kutsal aylarda “cerre çıkan” medrese talebesi köylerde ders veriyor, karşılığında halktan para istiyorlardı. Bu talepler kimi zaman bunaltıcı ısrarlara dönüşüyordu. Miskinler ise “hiç veya yeteri kadarmalı olmayan kimse, zelil, zayıf” diye tanımlanıyor ve bunlara ayrıcalıklı davranılıyordu; ihtiyaç içinde oldukları her hâllerinden belliydi. Osmanlı Türkçesinde “Eri sözünden, esbabı yüzünden, dilenciyi gözünden, tavşanı izinden, avradı kızından, kızı bezinden belle” diye bir deyiş de türemiştir. Yine Kuran’da da miskinlerin gözetilmeleri buyuruluyordu (Bakara, 83). Selçukluların cüzzam hastalarını tecrit ettikleri yerlere “miskinler tekkesi” adı verilmişti.
Daha çok Yeniçeriliğin ortadan kaldırılmasından sonra görülen “goygoycular” taifesi ise başka bir âlemdi. Anadolu’dan gelme ve çeşitli engelleri olan “goygoycular” Muharrem ayının başlamasıyla birlikte kendilerine vakfedilen Şehzâdebaşı Tabhâne’deki yuvalarından İstanbul sokaklarına dağılıyor, Kerbela hadisesinin yasını tutuyor, “hey kaygulu canım (goygoy canım)” diyerek İstanbul sokaklarını inletiyordu. Okudukları gazellere karşılık hububat ve hediyeler topluyor, bunları heybelerine güzelce diziyor, sonra da aşure yapıp halka dağıtıyorlardı. Galiba en gönlü bol dilenci takımıydılar.
Dilenci tek olsa… Muhtemelen Venedik balyosu veya buraya bağlı bir çalışan tarafından 17. yüzyılda, serbest Türk nakkaşlarına ısmarlanan bir minyatür albümü, İmparatorluk simalarını tek bir albümde özetlemeye çalışmaktaydı. Albüm, satın alma yoluyla Alman şarkiyatçı Franz Taeschner’in eline geçti ve 1925’te Alt-stambuler hof-und volksleben (Eski İstanbul Saray ve Halk Yaşamı) adıyla çoğu siyah-beyaz olarak yayımlandı. Eserin orijinali ne yazık ki 2. Dünya Savaşı sırasında kayboldu ve çoğu resmin gerçek rengini bilmiyoruz. Eserde, Osmanlı toplumuna dair büyük merak taşıyan sipariş sahipleri için 1 sayfa da bir dilencinin bir beyefendiye el açtığı sahneye ayrılmıştır. Burada sosyal konumu kadar büyük çizilen bey, tüm soğukkanlılığı ve merhametiyle dilenciye bakıyor ve iki elini de asasına dayadığına göre pek de pamuk elleri cebe atacak gibi değil. Belki İstanbul halkının bakışını özetleyecek biçimde “dilenci tek olsa şekerle besleyeyim be kuzum” diyor (İstanbul Saray ve Halk Yaşamı, çarşı ressamları, 1648- 87, haz. F. Taeschner, Alt-stambuler hof-und volksleben ein türkisches miniaturenalbum aus dem 17. Jahrhundert, c. I, Hannover 1925, res. no. 20. Renklendiren: Enes Söl).
Devlet arşivlerinde bulunan 28 Mayıs 1568 tarihli bir belgede Gülsuyucu oğlu gibi “haşere dilenci grupları”nın cenaze sahiplerini taciz ettikleri ve bunların engellenmesi buyuruluyordu. Kadılara bağlı subaşılar “dilenci başbuğu” oluyor ve dilenmeye uygun olanlarla olmayanları ayıklıyordu. 1574’te Divan-ı Hümayun, payitahta yönelen dilenci akınını, Arap fakirlerinin ve dervişlerin hücumunu önlenmeye çalıştı; çünkü bu sıralar şehirde nüfus yoğunluğu ve beslenme sıkıntısı vardı. 4 Temmuz 1736 tarihli bir defter, Üsküdar, Galata, Suriçi ve Boğaziçi’ndeki dilencilerin sıkı bir kaydını içeriyordu. 20 Eylül 1789 tarihli evrak ise, yaralı dilencilerin meskenlere yollanmasını, kazanca gücü yetenlerin dilencilikten menedilmesini uygun görmüştü.
Avusturya elçisi sıfatıyla 1554 ve 1556’da İstanbul’a gelen Busbecq, dilencilerin İstanbul’da kutsal haklara sahip olduklarını ve kimisinin kölelere malik olduğunu yazar! Onun kaydına göre, insanları yağ kandili, limon veya nar satın almaya zorlayan Arap dilenciler vardır. Busbecq, Türklerin sokak köpeklerini mahallenin malı sayıp ilgiyle beslediğini, dilencilere ise “Allah onlara akıl (kazanma imkânı) verdiği için” o kadar da acımadıklarını yazar.
Evliya Çelebi 17. yüzyılda dilenci esnafının iyice kurumsallaştığını haber verir. 7.000 neferlik bu sınıf sancak açarak gezer; sadaka ile ilgili ayetleri okuyarak inananların gönüllerini celbetmeyi dener; bilhassa gazadan ganimetle dönen gazileri sıkıştırıp “Şey’ullah” (Allah rızası için) sözü eşliğinde el açardı.
1990’lara kadar spikerlik eğitiminde “TRT ekolü” dediğimiz, yüzlerce aday arasından seçilenlerin aylarca eğitildiği, kursların sonunda yapılan sınavlarda başarılı olan iki ya da üç kişinin spiker kadrosuna alındığı bir sistem vardı. 90’larda özel radyo ve televizyon kanallarının açılmasının ardından, o yılların deyişiyle “90-60-90 olsun, Türkçesi noksan olsun” anlayışı yaygınlaştı ve Türkçe söyleyiş yanlışları artmaya başladı.
SUHA ÇALKIVİK
Cumhuriyet bayramında töreni canlı yayında anlatan bir televizyon spikeri, “resm-i geçit” yani “geçit resmi” veya “geçit töreni” diyeceği yerde -i sesini uzatarak “resmî geçit” töreni diyor; ardından “devlet erkânı” yerine, -k’yi kalın söyleyerek “devlet erkanı” çıkıyor ağzından.
1990’lara kadar spikerlik eğitiminde “TRT ekolü” dediğimiz, yüzlerce aday arasından seçilenlerin aylarca eğitildiği, kursların sonunda yapılan sınavlarda başarılı olan iki ya da üç kişinin spiker kadrosuna alındığı bir sistem vardı. 90’larda özel radyo ve televizyon kanallarının açılmasının ardından talebi karşılamak amacıyla 96 saatlik eğitimlerle spikerlik sertifikası veren özel eğitim kurumları açıldı. Bu kurumlarda eğitim veren kişilerin mesleki deneyimleri ve uzmanlık düzeyleri sürekli tartışma konusu oldu. Yayın kuruluşlarının spiker veya sunucu seçimlerindeki ölçüt, o yılların deyişiyle “90-60-90 olsun, Türkçesi noksan olsun” anlayışıydı ve Türkçe söyleyiş yanlışları artmaya başladı.
Radyo ve televizyonlarda doğru, güzel ve anlaşılır Türkçe kullanımına dair yapılan araştırmalarda saptanan dil yanlışlarının %26.4’ünün yer aldığı “Söyleyiş Yanlışları” bölümü şu başlıklar altında değerlendirilmiştir: Kısa söylenmesi gerekirken uzun söylenen sesler; uzun söylenmesi gerekirken kısa söylenen sesler; kalın söylenmesi gerekirken ince söylenen sesler; ince söylenmesi gerekirken kalın söylenen sesler; ses düşmesi; ses değiştirme; ünlü daralması; yumuşak söylenmesi gereken seslerin sert söylenmesi; “e” sesinin açık söylenmesi; ağız özellikleriyle konuşma; yabancı dillerden giren kelimelerin yanlış söylenmesi; vurgu ve duraklama yanlışları.
Ses, spikerlik mesleği için başlangıçta en önemli unsur olarak görülür. İyi bir ses rengi, kalıtsal bir armağandır. Bir spiker veya sunucunun öncelikle radyo ve televizyonda konuşmaya uygun yani mikrofonik bir sese sahip olması gerekir. Herkesten farklı, daha iyi, pürüzsüz ve işlenmeye uygun bir sesinin olması, o sesin işlenebilmesi, geliştirilebilmesi için önem taşır. Spikerliğe uygun bir ses, eğitim süresi içinde doğru nefes alma, söyleyiş, boğumlama, tonlama ve vurgulama çalışmaları ile şekillendirilir. Bu ses eğitimi, kişide varolan yetenekle birleşir ve spikeri sunum yapmaya hazır duruma getirir.
Turgut Özakman bir spikerin en önemli özelliklerinden biri olarak kabul ettiği kültürlü sesi şöyle tanımlamıştır: “Kültürlü ses demek, arkasında çok iyi bir eğitimin bulunduğu ses demek; çünkü o bazı kelimelerin doğrusunu bilir. O eğitim, o okumuşluk, sanatla, kültürle, genel olarak hayatla yoğrulmanın sese yansımasıdır. O yansıma yoksa, o ses ham sestir. O sesten hiçbir şey olmaz. Konuşması da gürültü olur”.
Orta sınıfın kendi belirlediği sınırların herkes için ve her zaman geçerli olduğunu zannetmesi bize has değil. Zaten orta sınıfın böyle gereksiz yanılgıları vardır. Misal çizgiromandan uyarlanan “300 Spartalı” filminde Sparta kralı Leonidas, Pers elçisini öldürmeden önce durduk yere Atinalılara “eşcinsel” falan deyip “Burası Sparta, buradan çıkış yok!” diyerek elçiye zeval getiriyor.
Gündüz kuşağı televizyon programlarını pek seyredemiyorum. O saatlerde yapacak daha iyi bir işim olduğundan da değil esasen. Genellikle o saatleri 1960-70 dönemi Yeşilçam filmleri izleyerek geçiriyorum; zira akşam eşim Arın eve geldiğinde onları izlememe izin vermiyor. Ancak yine de aradabir kopan tartışmalardan, eşin-dostun gönderdiği video parçacıklarından Müge Anlı ve programından haberim var.
Bilmeyen dört-beş kişi için kısaca özetleyeyim, Müge Anlı’nın programında genellikle taşrada Öklid geometrisinin tanımlamakta güçlük çekeceği, Gauss’a ilham verecek karmaşıklıkta aşk üçgenleri ve çokgenleri; FBI profiler’larının pes edip havlu atacağı cinayetler konu ediliyor. Genellikle küçük bir köyde yaşayan “n” sayıda insan, “n” üzeri 2 eksi 1 sayıda ilişki yaşıyor. Tam formülünü çıkarmıştım bir ara da unuttum.
İnsanlar genelde bu denli yoğun ve Hollywood Glam Rock partilerini anımsatan cinselliğe şaşırıyor da; ben de her seferinde insanların diğer insanlara şaşırmalarına şaşırıyorum. Zira ne bileyim, bu olaylar eline bir-iki tane Kemal Tahir romanı geçen kimsenin yabancısı değil. Bana ne zaman bu programdan bir hadise anlatsalar, Kemal Tahir’in hangi romanında benzer bir olay olduğunu hatırlayabiliyorum mesela.
Tabii bu orta sınıfın kendi belirlediği, özellikle cinselliğe dair sınırların herkes için ve her zaman geçerli olduğunu zannetmesi bize has değil. Zaten orta sınıfın böyle gereksiz yanılgıları vardır. Misal çizgiromandan uyarlanan “300 Spartalı” filminde Sparta kralı Leonidas, Pers elçisini öldürmeden önce durduk yere Atinalılara “eşcinsel” falan deyip “Burası Sparta, buradan çıkış yok!” diyerek elçiye zeval getiriyor. Ama eğer yanlış hatırlamıyorsam Spartalıların da pek öyle günümüzün artık yavaş yavaş sorgulanmaya başlanan cinsel normlarına uydukları söylenemez.
Aklımda kaldığı kadarıyla Spartalılar, bölgedeki en savaşçı şehir devleti. Hatta o kadar savaşçılar ki Spartalılarda tek meslek askerlik; diğer bütün işleri zaten köleler yapıyor. Bu Spartalı oğlanlar altı-yedi yaşına gelir gelmez ailelerinden alınıyor, doğrudan kışlaya götürülüyor. Kız çocuklarına evde biçki-dikiş öğretiyorlar herhalde ama oğlan çocukları istisnasız kışlada. Kışla tabii ne bizim parasız yatılıya ne de er eğitim tugayına benziyor: Bir kere öyle karavana falan yok. Çocuklar o yaştan kendi yemeklerini çalıp yemeye alıştırılıyor ama çalmak da yasak. Yani hem çalacaklar hem yakalanmayacaklar. Resmen ruh hastası bir eğitim.
Her neyse, bu şekilde büyüyen çocuklar, damatlık çağa gelince, bir hanım kızımızla görücü usulü evlendiriliyor. Bu evlilikte yürütülen seremoni ise ilginç: Genç kızımızın saçları, tıpkı kışladaki oğlanlar gibi sıfıra vuruluyor, kendisine kışladaki oğlanların giydiği kıyafetler giydiriliyor ve gelinimizle damadımız bu şekilde birbirlerini ilk defa görüyorlar. Amaç ise esasen hayatı boyunca kız yüzü görmemiş Spartalı oğlanı yumuşak geçişle kadın-erkek ilişkilerine hazırlamak. Evet bildiniz; bunlar kışlada sadece birbirleriyle oluyorlar; evlenince yabancılık çekmesin diye kızcağıza da gelinlik yerine asker kıyafeti giydiriyorlar.
Tabii bunlar o zaman ayıp değil, günah değil ama yüzlerce yıl sonra film çekerken Spartalılar herkesin eşcinselliğiyle alay eden toksik erkeklik abideleri olarak resmedilebiliyor. Yahu herif gitti elçiyi kuyuya attı, olacak iş değil!
Kısacası orta sınıf olarak hem zaman hem anlayış hem de mesafe olarak uzağımızdakilerin de vazgeçilmez kabul ettiğimiz değerlere, kurallara sıkı sıkıya bağlı olduğunu varsayıyoruz. O yüzden bir 18. yüzyıl hükümdarının, 14. yüzyıl kralının, 4. yüzyıl değirmencisinin cinsel hayatları, ilk kez okuyan birisinde Müge Anlı etkisi yaratabiliyor.
Bu biraz da yorum hatasından ileri geliyor olabilir. Misal, elimizdeki bazı belgelere göre yasak olan şeyler var. Diyelim ki 19. yüzyılda sokakta sekerek yürümek yasaklanmış. Kimileri bunu “19. yüzyılda sokakta sekerek yürünmezdi” diye yorumlasa da işin aslı böyle bir yasağı yazıya dökecek kadar yüründüğü, yasağın da zaten bu iş yapıldığı için getirildiğidir. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek gibi olmasın ama, bugün Alaska’da geyiklere içki içirmek yasak, ancak bizde böyle bir yasak yok. Ben kendi payıma Türkiye’de hele % 500 ÖTV’li içkisini geyiklerle paylaşan hiçkimse olduğunu sanmıyorum. Ancak Alaska’da böyle bir yasak koyulduysa aklıma gelen tek şey, birtakım Alaskalı derbederin geyiklere içki içirmek gibi bir eğlencesi olduğu. Yani bir şey yasaklandıysa (yasaklayan kurum ne olursa olsun), o şeyin yapıldığı sonucuna varmak kaçınılmaz.
1940’ların İstanbul’u hem farklı Türk dilleri hem de Tatarca, Ermenice, Rumca, Rusça, Fransızca ve Ladino’nun günlük hayatta sıklıkla duyulduğu bir atmosferi soluyordu. Netflix’te yayımlanan “Kulüp” dizisi ve dizi müziği, bu çoksesli dünyanın tarihî gerçekliğini bizlere hatırlatıyor.
Netflix’teki “Kulüp” dizisi epey ilgi topladı. Hepimiz artık devamını heyacanla bekliyoruz. 1940’lı yılların Beyoğlu’su ve Ladino konuşan İstanbullular… Diziyi seyrettikten bir süre sonra özellikle dizinin müziğini tekrar tekrar dinleyince çocukluğumun sesleri öne çıktı. Her zaman, araştırdığım tarih hakkında yazıyorum; bu yazı ise yaşadığım tarih hakkında.
Bazen dile getirdiğim gibi ben bir göçmen çocuğu olarak büyüdüm. Babam Ural dağlarındaki Başkurdistan’dan, annem ise Kırım harbinden Romanya’ya göçmüş Tatarlardandı. İstanbul’da pek bir akrabamız yoktu. Çok erken zamanlarda, içerisi ile dışarısı arasındaki farkları eşikten seyreder olmuştum. Daha 4 yaşında iken babamın Türkçesini “kopru değil köprü baba” diye düzeltmemden de anlaşıldığı gibi “buralı” olmak istiyordum. Öte yandan evde karşılaştığım renkli dünyayı hiç yadırgamıyor, herkes böyle yaşıyor sanıyordum.
Bizim eve gelip gidenler çok farklı yerlerden insanlardı. Annemin ve babamın müşterek dostları vardı, karşılıklı gidilir gelinirdi; bunlar daha çok rahmetli Toktamış Ateş’in annesi ve babası gibi akademisyenlerdi; bir de sık sık uğrayan öğrenciler vardı. Babamın yolları Türkiye’ye düşmüş ve kendilerine “Türkistanlılar” dediğimiz her sınıftan insanlardan, ayrıca Avrupa’dan gelen dostları vardı. Türkistanlılar ile benim pek de bilmediğim ve anlayamadığım konularda uzayıp giden konuşmalar olurdu. Anlayamazdım ama bu suretle kulağım farklı Türk dillerine aşinalık kazandı. Avrupalılar da çoğunlukla Türkolog ve tarihçi idiler; babama “Zaki Validi” diyen bu uzun boylu insanlar, kısacık boylu babamı sevgiyle kucaklarlardı. Bu arada ben de Avrupa dilleri arasındaki farkı anlamaya başlamıştım.
Annemin dostları ise farklı idi. Biz o sıralarda Beyazıt’ta Soğanağa mahallesinde oturuyorduk. Güneye doğru, aşağıda Kadırga Camii’nden ezan sesi gelir, çocuk zihnimde Kumkapı’dan duyulan kilise çanlarının sesi ile karışırdı. Kumkapı’da annemin bir tanıdığının oturduğu eski tip ev Ermeni “Matmazel”indi. Tatarca, Ermenice, Türkçe sesler birbirine karışırdı. Annemin Bükreş Üniversitesi’nden Gagavuz arkadaşları da vardı. Bunlardan biri matematikçi idi; bir Türk ile evlenmiş Müslüman olmuştu. Diğeri ise Nadye Teyze idi. Nadye Teyze çok yere girer çıkar, beni de yanında götürürdü. Onunla beraberken karşılaştığım insanlar, bizim evde gördüklerime benzemezdi.
Tophane’de tepesinde bir kilise olan binadaki odasını hatırlıyorum. Eteği uzun ama sakalı olan bir adam görmüş, “Bu kim?” diye sormuştum. “Papaz” denince, ben “Kadın papazı mı, erkek papazı mı?” diye sormaya devam etmiştim. Başka odalarda Ortodoks kilisesine bağlı Rus aileler oturuyordu. Rus aileler yılbaşı kutlamalarında votkanın yanında jöleli balık yiyorlardı. Daha sonraki yıllarda o kiliseyi görmek istediğimde bunların üç tane olduğunu hepsinin de Tophane’deki üç binanın tepesinde olduğunu öğrendim. Nadye Teyze beni Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Suphi Paşa konağına da götürürdü. Oraya babamla da giderdim; biz duvarları tahta kaplama üzerine kesme camların olduğu Harem kısmına giderdik. Nadye Teyze ile Selamlık kısmındaki salon gibi kocaman mutfağa giderdik. Birçok Gagavuz genç burada okuyordu. Mutfakta yemekleri aksak aksak yürüyen Tanti Teyze yapıyordu. Bu mutfakta da Romence, Rusça, Fransızca ve Türkçe konuşuluyordu. “Tanti”nin teyze anlamına geldiğini bilmeyecek yaşta idim.
Herkesin böyle “çok sesli” dünyası olduğunu varsayarken, bir gün o dünyanın “tek sesli” olacağı hiç aklıma gelmemişti. Buralı olmuştum ama, çok sesli dünyam tek sesli oluvermişti. “Kulüp” dizisi olmasaydı, o günün İstanbul’unun çoksesliliğini hatırlamayacaktım. Bu çokseslilik, film müziğinde de kendini ağırlıklı olarak hissettiriyor. Halbuki geçmişi seslerle değil kokularla tanırız diye düşünüyordum. Koku daha lokal, ses dünyası daha yaygınmış.
Boğaz’da, Anadolu yakasının eski köyü Kuzguncuk’un tarihi 16. yüzyıla kadar uzanıyor. Bugün apartmanlar, işyerleri ve restoranlar arasında bulunan semt, cumhuriyet döneminden bugüne, siyasi iktidarlardan ziyade sakinlerinin çabasıyla tarihî dokusunu korumaya çabalıyor.
Yolunuz Abdülmecid Efendi Köşkü’ne düşerse, bu muhteşem binayı gözlemlemekle yetinmeyin. Hemen yakınından denize inen yokuşun sağ tarafındaki, yüksek duvarların arkasında kalan, geniş yeşil alana da dikkat edin.
İmam Galip’in başında, sokağın sağındaki minik düzlüğe girin. Deniz yönünde ilerleyip düzlüğün ucuna geldiğinizde, olağanüstü bir Kuzguncuk manzarası çıkacak karşınıza: İki tepe arasında bir koyak. Sağ taraf Nakkaştepe, sol taraf Sultantepesi…
Bakışlarınızı manzaradan ayırıp etrafınıza bakın. Her tarafını otlar bürümüş, metruk bir alan göreceksiniz. Burası alelade bir yer değil: Etrafa rastgele yayılmış gibi duran, darmadağın, sayısız taş levha. Üzerlerinde İbranice yazılar… Burası meşhur Kuzguncuk Yahudi Mezarlığı’dır.
Kuzguncuk 16. yüzyılda Yahudi köyü olarak geçer. Yahudiler için özel bir öneme de sahiptir: Kutsal Topraklar’a giden yolun başı sayılırdı Kuzguncuk. Müslümanların aynı nedenle Üsküdar’ı Kâbe Toprağı diye andıklarını hatırlayalım.
Mezar taşlarının büyük çoğunluğu yatay levhalar şeklindedir. Endülüs Yahudilerinin âdeti böyle imiş Minna Rozen’e göre. Bazıları, türbelerde görmeye alışık olduğumuz türden “sanduka” şeklinde. En eski mezartaşı 1592 tarihli ve Polonyalı bir Yahudiye ait.
Cami ile kilise aynı karede
Kuzguncuk’un Ermeni kilisesi Surp Lusavoriç’in kubbesi ile Kuzguncuk Camii’nin minaresi aynı kare içinde, neredeyse aynı binanın parçaları gibi…
Sarkis Kalfa
Mezarlığın bulunduğu semtin adı İcadiye’dir. Sarkis Kalfa 18. yüzyılda, kendi icadı olan yöntemle nakışlı özel bir basma-yazma üretirdi burada. Semte adını veren de bu icattır. Nedret Ebcim “İcadiye caddesinde sağlık ocağının yanında” bir imalathane olduğunu hatırlar. Basma-yazmalar sırtlanır deniz kenarına getirilir, Boğaz sularına batırıldıktan sonra kurutulup imalathaneye geri getirilirmiş (Kumaşın üzerine desenler ya yazılır ya da şablon ile basılırdı. “Yazma” ve “Basma” buradan geliyor).
Cami – Kilise
Üryanizade Sokak’ta deniz yönünde ilerlediğimizde, sokağımızı kesen Perihan Abla Sokak’ı da geçtikten sonra, sağda güzel bir manzara çıkar karşımıza: Kuzguncuk’un Ermeni kilisesi Surp Lusavoriç’in kubbesi ile Kuzguncuk Camii’nin minaresi aynı kare içindedirler ve sanki ikisi aynı binaya aitmiş gibi dururlar. Kuzguncuk’u bir hoşgörü timsali olarak görenler için semtin özetidir bu manzara.
Kilise Abdülaziz tarafından Beylerbeyi Sarayı’nın inşaatında çalışan Ermeni ustalar için yaptırılmış. Zaten Üryanizade Sokak’ta bu Ermeni ustalar otururmuş eskiden. Sokakta (ve Kuzguncuk’ta da) hiç Ermeni yoktur artık ama.
Çarşı Caddesi’ne çıkıp sağa döndüğümüzde, kiliseyi cepheden görürüz. Cami gayet yenidir. 1950’lerde yapılmıştır. 1930’larda bile Kuzguncuk nüfusunun %90’ı gayrimüslimdi. O yüzden belki, cami yoktu daha önce.
Cami için komşusu kilise 500 TL bağışta bulunmuş. Bu arada arsasının bir kısmını da vermiş. Kilisenin camiye yaptığı jest güzel ama Türkiye’deki azınlıklarda hayatta kalma içgüdüsüyle refleks haline gelmiş birtakım davranışlar olduğuna ben şahidim. Bu bağlamda düşünürsek, öz itibarıyla zoraki bir jest olabilir bu. Şahsi düşüncem.
Caminin yanından giren yol Yenigün Sokak’tır. Bizi Kuzguncuk’un göbeğine götürür. Yenigün Sokak’ın Tufan Sokak’tan itibaren devamı gibi olan Bostan Sokak’ın İcadiye Caddesi’ne kavuştuğu yerde sokağa adını veren bostanın girişi vardır.
Bostan
Kuzguncuk’taki dönüşümün en sempatik unsuru hobi bahçesine dönüşmüş olan bu bostandır. Eski Kuzguncuklular orayı “İlya’nın Bostanı” diye hatırlar.
İlya Rum’dur. Babası İspiro’nun ölümünden sonra o eker biçer bostanı. Kuzguncuk halkı ondan sebze-meyve satın almaya alışıktır. Çocukları da bostandan erik çalmaya!
1984’te ölene kadar çalışır orada İlya. Ondan sonra arazi boş kalır ve bostan Kuzguncuk halkının olur! İncirleri yenir bostanın. Çocuklar orada oynarlar. Kurbanlar orada kesilir. İcabında çöpler de oraya bırakılır! Derken, 1990’ların başında, esrarengiz (!) bir şeyler olmaya başlar. Etrafı çitle çevrilir. Birileri gelip gitmeye başlar. Bunlardan biri Prof. Mehmet Haberal’dır.
Orada özel diyaliz merkezi açmaktır niyeti. Devletten kiralamıştır arsayı. Planlar, projeler… Ve inşaat hazırlıkları. Kuzguncuk halkı (daha doğrusu halkın bir kısmı) örgütlenir Kuzguncuklular Derneği vasıtasıyla. Kuzguncuk’un “eski” sakinleri ile “yeni” sakinleri biraraya gelirler. Biri nöbetçi olur, arsa etrafında bir hareketlenme olduğunda koşar haber verir! Bir tanesi arsanın imar durumunu araştırır, bir tanesi basın-yayın dünyasını harekete geçirir.
İlya’nın Bostanı semtin simgesi 1990’ların başında mahalle sakinlerinin birleşip mücadele ederek iş makinelerini durdurduğu “Bostan” eskiler tarafından “İlya’nın Bostanı olarak biliniyordu (üstte). Kuzguncuk Yahudi Mezarlığı’nın kocaman yatay levhaları (altta).
Neticede, 2002’de iş makinaları tekrar arsaya girdiğinde (bu sefer Haberal’ın maksadı orada bir özel okul açmaktır) Kuzguncuk halkı yine harekete geçer, toplanıp gösteri yaparlar. Can Yücel de katkı sağlar bostanın savunulmasına. İnşaatçılar arsaya girdiklerinde, ondan esinlenerek “dandini dandini dastana, danalar girdi bostana” ninnisini söylerler hep bir ağızdan!
Neticede bostan kurtulur. Büyükçe bir kısmında hobi bahçeciliği yapılır İlya’nın Bostanı’nın. Bir kısmı gezinti bahçesidir. Bostanın içinde yine geniş bir alanda bir sinema perdesi ve onun önünde düzenlenmiş oturma yerleri göze çarpar. Kuzguncukluların yazlık sinema özlemini gidermek için belki! Koskoca bir yeşil alan yani. Halkın hava aldığı bir yer. Hem de insanların oturdukları semtin geçmişiyle bağ kurmalarını, onu kurtarmak için verdikleri mücadeleden dolayı kendileriyle gurur duymalarını sağlayan. İstanbul’da hiç alışık olmadığımız bir şey.
Madalyonun bir de öteki yüzü var. Devlet 1977’de, birdenbire İlya’nın babasının “firari ve mütegayyip eşhas”’tan olduğuna karar verdi, 1924’te çıkarılmış bir yasaya göre! Ve bostana el koydu. Sözkonusu kanun, 1924’te malının başında bulunmayan gayrimüslimlerin mallarının devlete intikalini öngörüyordu. İlya bostanı ekmeye devam etti, bir yandan da borç ödedi taksit taksit. Ancak devlet 2011’de, bu şekilde el konulan vakıf mallarını iade ederek hatasını kabul etti. O dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu “bu bizim açımızdan vatandaşlarımızın haklarının iadesidir” dedi. İlya’nın ailesinden ve bostanın Türkiye’deki tek varisi olan Dimitria Teyze “Bostan bizimdir!” diyor ve tabii onun için “biz” ve bostanın “kurtarılması” bambaşka bir anlam taşıyor.
Bu sıkıcı 20’leri idrak ettiğimiz günlerde, renkli ve bol cümbüşlü 1920’lere dönecek olursak… Aslında bizim de en azından ülke olarak, yakın zamana kadar pek bir kükrediğimiz, kükremekle kalmayıp “atara atar, gidere gider” tarzında bir Demet Akalın felsefesiyle dünya siyaset sahnesine renk kattığımız ortada. “Tatlı tatlı yemenin bir de ekonomik buhranı vardır” derecesine gelen 1929’la birlikte bu kükreyen 20’lerin nefesi kesilmişti… Ama enseyi karartmayalım; elbette bazen çiçek açıp bazen solacağız; bugün ağlıyorsak yarın güleceğiz.
Bileniniz vardır muhakkak: 1920’li yıllara Amerika’da “roaring twenties” yani “kükreyen 20’ler” diyorlar. Anlaşılan o ki, o dönem bol bol kükremiş, tatlı tatlı yemişler; eh bu işlerden çok anlamam ama neticesi de 1929 Ekonomik Buhranı olmuş. Tabii ilgili olmak zorunda değil ama, bu 1920’leri böyle “kükreyen” diye tanımlatan şeylerin başında o zamanlar “Büyük Harp” denilen 1. Dünya Savaşı’nın bitmesi ve savaş sonrası dünya başkentlerindeki ani çılgınlık, “boşver boşver arkadaş başka bulursun, bütün kalbin sevinçle neşeyle dolsunculuk, bas bas paraları Leyla’yacılık” gibi neşeli coşumculuklar var. Hani en dönem filmi sevmeyenin bile o dönemde geçen filmlere tav olduğu, 80’lerin çılgın partilerinin yanında anaokulu doğumgünü partisi gibi kaldığı yıllar bunlar. Bir yanda Cihan Harbi’nin dehşetinin yarattığı işi deliliğe vuran Dada’lar falan, diğer yanda “harb bitti, şimdi vurgun zamanı” diye çılgınca küpünü doldurmaya başlayan ve borsayla, şununla-bununla hızla zenginleşen büyük kapitalistler.
Tabii resmen, “tatlı tatlı yemenin bir de ekonomik buhranı vardır” derecesine gelen 1929’la birlikte bu kükreyen 20’lerin nefesi kesiliyor, hık zık ediyor; zaten savaşın sonundan beri antikomünizm fonlarıyla beslenip büyüyen faşizm heyulası yalnız Almanya’ya da değil, dünyanın dörtbir yanına çöküyor. Tabii böyle determinist bir şeyler söylediğiniz zaman illa ki yanlış oluyor çünkü hiçbir şeyin tek sebebi yok, hiçbir şey iki cümlede açıklanamaz. E ama o zaman da iki laf edemiyorsun, her cümlenin doktora tezi olması iktiza ediyor.
Tabii artık 1920’lerin üzerinden şaka-maka 100 yıl geçtiği için, günümüzde 20’ler demeden önce hangi 20’ler olduğunu tanımlamak lazım. Yani tamam, 80’ler disko partisini 1880’lerle karıştırmazsın; “90’lar müziğine bayılıyorum” dediğinde kimse sizin Harun Kolçak’ın “Gir Kanıma” şarkısına değil de Dvořák’ın Requiem’ine hasta olduğunuzu düşünmez (Tabii dergimizin de pek kıymetli yazarı Ali Murat Hamarat müstesna: O, 90’lar dediğinizde bırakın 1890’ların Dvořák’ını, doğrudan 1690’lardan bahsetttiğinizi zannedip sizinle Bach’ın “Ach, was soll ich Sünder machen?” kantatının ne de güzel olduğunu ama şu Mi Minör Füg’ün Bach’a ait olduğundan pek de emin olmadığını, yarım saat anlatacaktır. Yarın öbür gün başınıza gelirse hiç darılır gücenir demeyin, “Yok kardeş ben Harun Kolçak’tan bahsediyorum, sen kimin evini sordun?” demeye çekinmeyin. Ben 20 yıl önce “90’ları seviyorum” derken Yonca Evcimik’ten bahsettiğimi itiraf edemediğim için yıllardır iki günde bir “A bak bunu da seversin” diye 17. yüzyıl Barok bestecilerine maruz kalıyorum. Klavsen içinde kaldım, içim şişti).
Ancak artık 20’ler dediğimizde, içinde bulunduğumuz yıllardan bahsettiğimiz belli olmadığı için bir sıfat şart oldu. 1920’lerinki zaten “roaring”; ben de diyorum ki, bu içinde bulunduğumuz zamana da “boring” yani sıkıcı 20’ler diyelim gitsin. Zira kapanmalar, karantinalar, tedbirler, telaşeler derken sıkıcılığından maşallah hiç kaybetmedi. Tabii böylelikle, zaten yapıldığında utanç verici bir sosyal suç olan bir kelime esprisini, hele ki İngilizce yapmaya kalktığım için insan içine çıkamamam gerek ama, malum korona tedbirleri, zaten bir yere çıktığımız yok.
Bu sıkıcı 20’leri idrak ettiğimiz günlerde, renkli ve bol cümbüşlü 1920’lere dönecek olursak… Aslında bizim de en azından ülke olarak, yakın zamana kadar pek bir kükrediğimiz, kükremekle kalmayıp “atara atar, gidere gider” tarzında bir Demet Akalın felsefesiyle dünya siyaset sahnesine renk kattığımız ortada. Yine de elbette 1920’lerdeki maskeli balolarda nerede akşam orada öbür akşam dedelerimiz kadar olmasa da, sık yurtdışı gezileri ve bol keseden harcamalarla tatlı tatlı yediğimiz ve en nihayetinde tıpkı dedelerimizin 20’lerinin sonunda tecrübe ettiği gibi o tatlı tatlı yemelerin arabesk fantezi bir dışavurumunu idrak ettiğimiz söylenebilir.
Sevindirici tarafı, her şeyin hızlandığı günümüzde bu tip dönüşümler geçmişe kıyasla daha uzun sürüyor. Eskiden “dünyayı sarsan 10 gün”ler varken, şimdi dünya sarsılacak diye bekle Allah bekle. Farkına bile varamadan, adını bile koyamadan kükreyen 20’lerin ardından ne olduysa bize çoktan oldu bile. Ama enseyi karartmayalım; elbette bazen çiçek açıp bazen solacağız; bugün ağlıyorsak yarın güleceğiz. Ki zaten sinirimizden gülmeye başladık bile bakın. Son 10 yılın siyaseti ağırlıkla, deliye yatmakla dalgaya almak arasında gidip geliyor.
İstanbul’un tarihî semtlerinden Kuzguncuk, yakın geçmişimize damgasını vuran birçok meşhur şahsiyetin izlerini taşır. Özellikle hâlâ ayakta olan konaklar-yapılar, yaşanan trajedileri de komedileri de onların hikayeleriyle günümüze taşır. Cemil Molla’dan Nâzım Hikmet’in teyzesi Sare Hanım’a, Müşir Mehmet Ali Paşa’dan hanımı Ayşe Sıdıka Hanım’a.
Boğaziçi Köprüsü’nden (15 Temmuz Şehitler Köprüsü) Anadolu yakasına geçerken sağda, bir tepenin yamacında çok güzel bir köşk görülür. Çocukluğumdan beri dikkatimi çekmiştir Cemil Molla Köşkü.
Bu alımlı köşkü, Cemil Molla 1885’te mimar Alberti’ye yaptırtmış. Mimar, cihannüma işlevi gören kulenin tepesine bir başka minicik kule ekleyerek apayrı bir karakter kazandırmış yapıya. İçi de güzeldir köşkün. Fildişi kapı tokmakları, ceviz kapılar… Dizel motoruyla aydınlatılırdı. İstanbul’un ilk elektrikli evi idi. Aynı zamanda ilk telefonlu evi, ilk asansörlü evi.
Kurtuluş Savaşı yıllarında “yanlış” taraftaydı Cemil Molla. Ankara’da değil İstanbul’daydı. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’ndandı. Adliye Nazırlığı, Şura-ı Devlet Reisliği yapmıştı. Abdülhamid’in de yakını olmuştu zamanında. Nitekim, 2. Meşrutiyet’te Midilli Adası’na sürülenler arasındaydı.
Cumhuriyetin ilk pantolonlusu Cumhuriyetin “ilk bikini ve ilk pantolon giyen kadını”, Nâzım Hikmet’in teyzesi Sare Hanım ve Kuzguncuk’ta son yıllarını geçirdiği evi…
“Bir cübbe, bir sarık, bir de Atkinson lavantası” idi Cemil Molla, Salah Birsel’in deyişiyle. Cübbesinin altında İngiliz kumaşından Fransız terziye diktirilmiş elbisesi vardı. Manikür de yaptırırmış! Evinde düzenlediği sabahlara kadar süren toplantılar, edebiyat buluşmalarıydı kimine göre. Kimine göre işret alemi, kumar partisi… Fransızca’nın “elenikasını” bilirdi, İngilizce’de çatpatı vardı. Kendi kendine öğrenmişti bu dilleri. Arap şairlerin eserlerini ezbere okumaktan da geri kalmazdı. Mecelle’nin uzmanıydı.
Mollalığından vazgeçmeden çağdaştı Cemil Molla. Tıpkı son dönemlerinde Osmanlı devletinin Osmanlılığından vazgeçmeden çağdaş olmaya çalışması gibi. Dönemin padişahları ile yakınlığına şaşmamak gerek.
Mollalığı yasaklayan, şeriatı toptan yürürlükten kaldıran cumhuriyetle anlaşamaması normaldi Cemil Molla’nın. Fakat Atatürk ona çok kızmamış olmalı ki, cumhuriyet döneminde Beylerbeyi Sarayı’nı ziyaretinde onunla tanışmak istedi. Hatta onu Dolmabahçe Sarayı’na çaya da davet etti. Davete icabet etmedi Cemil Molla. “Biz Osmanlılara hizmet ettik, yenilerin ayağına gitmek bize yakışmaz” dedi.
Cemil Molla köşkün hemen yakınında, Boğaz kıyısında bulunan Üryanizade Camii’nde bazen imamlık da yapardı. Camiyi yaptıran dedesi Üryanizade Ahmet Esat Efendi, Abdülhamid’in şeyhülislamlığını yapmıştı. Mithat Paşa’nın idama mahkum edilmesi için gereken fetvayı veren odur. Dedesi de “yanlış” taraftaydı yani Cemil Molla’nın!
Sare Hanım Cemil Molla köşkünü bırakıp yüzümüzü denize dönelim şimdi. Burada bulunan parkın bir köşesinde -yaz-kış!- yüzücüler bulunur. Kuzguncukluların eskiden de başlıca zevklerinden biriydi Boğaz’da denize girmek. Bazıları hızını alamaz karşı yakaya kadar yüzerdi. Bu cesur yüzücülerden biri de Sare idi.
Sare bir genç kadın. Mavi gözlü, sarışın. 1930’lu yıllar. Sare 20’lerinde. Mollalığı tutan Cemil Molla çıkışır ona: “Sana kimse aşık olmaz! Niye? Çırılçıplaksın! Nerene aşık olacaklar?” Sare çırılçıplak değil tabi. Sadece mayolu. Cemil Molla onu azarlama hakkını görür kendinde. Gayet yakındırlar çünkü. Bebek Sare’nin kulağına ilk ezanı okuyan Cemil Molla’dır. Nâzım Hikmet’in sevgili teyzesidir Sare.
Boğaz’ın incisi Cemil Molla Köşkü Osmanlı döneminde Adliye Nazırlığı ve Şura-ı Devlet Reisliği de yapan Üryanizade Cemil Molla (üstte, sağda) ve adını taşıyan köşkü (üstte). Bu alımlı köşk, 1885’te mimar Alberti’ye yaptırılmıştı.
Ayşe Sıdıka Hanım Üsküdar yönünde solumuzda, bir yükseltinin üzerinde gösterişli bir köşk görürüz. Köşkü yaptıran Ayşe Sıdıka Hanım, yapının adıyla anılmasını da fazlasıyla hakeder. Ayşe Sıdıka, Şeyh Şamil’in soyundan gelir. Kocasının soyu-sopu onunki kadar şanlı olmasa da daha ilginçtir ama. Kocası Müşir Mehmet Ali Paşa, Magdeburg’da doğdu (1827). Fransız Protestan Kilisesi’nde kayıtlı asıl adı Ludwig Karl Friedrich’dir. Ailesi “Huguenot” idi. Yani, Protestan oldukları için zulüm görüp ülkelerinden kovulmuş olan Fransızlardandı. Anne-baba ölünce yetimhaneye kondu. 15 yaşında çalışmaya başladı. Çıraklık falan derken miço oldu. Gemisi İstanbul’a uğradığında, nedendir bilinmez, şehrimizde kalmaya karar verdi. Sinan Yılmaz ve Sunay Akın’a göre gemiden atlayıp Kızkulesi’ne yüzdü. Emin Ali Paşa himayesine aldı onu. Müslüman yaptı. Yetiştirdi. Son devşirmelerden sayılır. Kırım Harbi’nde, kendisi de aslen Avusturyalı olan Ömer Lütfi Paşa maiyetine aldı onu, yeteneklerinden ötürü. 93 Harbi (1877-78) faciasında rol aldı. Savaş sırasında Abdülhamid onu müşirliğe getirdi. Herkesin önünde sarılarak onu öpmekten geri kalmadı! Taltif etti, nişan ve hediyeler verdi.
Hezimet sonrasında yapılan Berlin Konferansı’nda Osmanlı tarafını temsil edenlerdendi. Konferans sırasında Bismarck, kendisi gibi Prusyalı olan birinin şimdi karşı tarafta olmasına içerledi. Epey bir gerginlik oldu.
Berlin Konferansı’nda alınan kararları Arnavutlara izah etmekle görevlendirildi sonra. Ne var ki izah edilmesi zor kararlardı bunlar. Üstelik Arnavutlar onu sorumlu tutuyor, ihanet ettiğini düşünüyorlardı. Bu yetmezmiş gibi, bir de “kan davası” vardı Mehmet Ali ile Arnavutlar arasında. Daha önceki bir görevinde 300 Arnavutu idam ettirmişti. Neticede, isyancı Arnavutlar tarafından vahşice öldürüldü. Başı kesilip bir sırığın ucunda şehirde dolaştırıldı, gövdesi gübreliğe gömüldü.
Arkasında bir zevce ve 4 kız bıraktı. Ayşe Sıdıka Hanım kapısına dayandı Sultan Abdülhamid’in. Padişah söz verdi çocuklarına bakacağına. Ayşe Sıdıka Hanım kızları için 3 köşk yaptırdı. Bunlardan biridir işte Ayşe Sıdıka Hanım Köşkü.
1925’in İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşanan bir hadise, önce okulda sonrasında basında ciddi bir mesele olur. Arapça hocasının iskemlesine büyük bir iğne konmuş ve öğretmenin elini kanatmıştır. 10. sınıf öğrencilerinin tamamı okuldan uzaklaştırılır ama, çocuklar gazeteleri dolaşarak haksızlığa uğradıklarını söyler. Olaylar daha da büyür. O sınıfta okuyanlar arasında Sait Faik, İhsan Sabri Çağlayangil, Hikmet Feridun Es, Sıtkı Yırcalı gibi ünlüler, daha sonradan milletvekili-bakan olacak isimler vardır.
Ülkemizde cumhuriyetin ilan edildiği ilk yıllarda eğitime ve eğitmenlere ziyadesiyle önem verildiği biliniyor. Bu önem, öğretmenlere karşı takınılan tutumlara ve eğitmenlerin ekonomik refah seviyesine de yansımıştır. Kurtuluş Savaşı bittikten hemen sonra öğretmenlerin birikmiş maaşlarının hızla ödenmesi yoluna gidilmiştir. Zira tesis edilecek ulus devletin oturması, ancak öğretmenlerin yapılacak reformları desteklemesi ve bu ilkeleri yetişmekte olan nesiller üzerinde uygulaması ile mümkündü. Nitekim Atatürk’ün öğretmenlerle ilgili söylemiş olduğu “Öğretmenler, yeni nesil sizlerin eseri olacaktır” sözü de bu durumu teyid eder niteliktedir.
Özellikle 1925-1929 arasında Maarif Vekilliği yapan Mustafa Necati’nin öğretmenlik mesleğine büyük bir prestij kazandırdığı bilinir. Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul Erkek Lisesi’nde ilginç bir hadise yaşanır. Sözkonusu okul, İstanbul’un en saygın mekteplerindendir. Okulun kökleri 1885’de Mehmet Nadir Bey tarafından açılan Numune-i Terakki mektebine kadar çıkarılır. Nadir Bey okulunda katı bir disiplin uygularken iyi öğretmenleri elinde tutmak için de o zamanlar uygulanmayan bir yöntemi hayata geçirir: Öğretmenlerine yaz tatillerinde de maaş ödeme yoluna gider! Böylelikle güçlü bir eğitmen kadrosuna sahip olur. Bunun neticesinde okul, saygın ve varlıklı ailelerin tercih ettikleri bir eğitim yuvasına dönüşür.
1925’te çekilen bu fotoğrafta lisenin kapısında yalnız “Erkek Lisesi” yazıyor.
Daha önce Numune-i Terakki, 1913’te İstanbul Sultanisi adını taşıyan bugünkü İstanbul Erkek Lisesi’ne İttihatçıların ayrı bir önem verdikleri bilinir. Okulun Alman tarzı eğitim veren bir müesseseye dönüştürülmesi için bu ülkeden hocalar getirtilir. Tanzimatçılar için Galatasaray ne ise, İttihatçılar için de İstanbul Sultanisi odur. Haliyle İttihatçıların düşüşü ile okul da kısa süreli bir bocalama yaşar. Sonrasında tekrardan gözde bir eğitim kurumu haline gelir. Gerek son Osmanlı döneminde gerekse cumhuriyetin ilk yıllarında değişik binalarda faaliyet gösterdikten sonra, 1933’te bugünkü binasına taşınır. Sözkonusu yapı, Osmanlı Devleti zamanında Düyun-u Umumiye binası olarak kullanılmıştır. Bu durum okula verilen önemin de bir göstergesidir. Okul 1964’de gündüzlü olarak ilk kız öğrencilerini alacak, 1982’de Anadolu Lisesi statüsüne geçecek ve adı da İstanbul Lisesi olacaktır.
Okulun Türkçe öğretmenleri arasında önemli gazeteciler vardır. Vakit gazetesi sahibi Hakkı Tarık Us’un yanı sıra fıkra tarzı yazılarıyla tanınan Hakkı Süha Gezgin, sonradan Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel ve Memduh Şevket Esendal bu kadrodadır. Fransızca derslerine giren isim ise Nurullah Ataç’tır. Arapça hocalarından biri de meşhur Kilisli Rıf’at Bilge’dir.
1929 yılında bir sınıf 1929 yılında çekilen bir fotoğrafta İstanbul Erkek Lisesi, o günkü adıyla İstanbul Sultanisi’nin öğrencileri…
Sandalyede çuvaldız
1925’in Ekim ayında İstanbul Lisesi 10. sınıfta 43 öğrencinin bulunduğu bir derslikte Arapça muallimi Seyyit Salih Efendi’nin dersinde bir “iğne vakası” meydana gelir. Salih Efendi, her zamanki gibi dersine girer. Sandalyeye oturmak için cübbesini düzeltirken eline sandalyeye konmuş bir koca bir iğne, bir çuvaldız batar. Bu olaya çok içerleyen Salih Efendi defteri imzaladıktan sonra öğrencilere döner ve “Ben bu muameleye layık değilim, sizlere çok teessüf ederim” dedikten sonra dersi terkeder. Yaşanan hadiseyi okul müdürü Besim Bey’e iletir ve istifasını verir.
Yaşananlara tek içerleyen Salih Efendi değildir. Besim Bey de bu gelişme sonrasında acilen disiplin kurulunu toplar. Öğrencilerle bir dizi görüşme yapar. Ancak öğrenciler, olayın fail ya da faillerini görmediklerini ve hiçbir şey bilmediklerini dile getirir. Bunun üzerine Besim Bey, okul öğretmenlerini toplar ve onlara disiplin kurulunun sözkonusu sınıftaki 43 öğrencinin tümünü okuldan attığını tebliğ eder. Bu karar öğretmenler arasında soğuk bir rüzgarın esmesine sebebiyet verir. Ancak okulun genç Tarih öğretmeni Enver Behnan (Şapolyo) dışında karara itiraz eden çıkmaz. Enver Behnan cezayı açık yüreklilikle zalimane bulduğunu, en adi bir zanlının bile avukat edinmeden ve kendisini savunmadan mahkum edilemediğini, suçlunun bulunamamasının idarenin sorumluluğunda olduğunu dile getirir. Sözkonusu sınıfın okulun yüz akı olduğunun ve bu sınıfta istikbalin pek çok parlak namzet bireyinin çıkabileceğinin altını çizer.
Gerçekten de sözkonusu sınıftan çıkan kişilere baktığımızda Enver Behnan’ın bu çıkarımının ne denli haklı olduğunu görmek mümkündür. Sınıftaki öğrenciler arasında yer alan “H2O Sait” lakaplı genç yani 228 numaralı “Sulu Sait”, ünlü öykücümüz olacak Sait Faik Abasıyanık’tır. Bir diğer öğrenci “Sabri Efendi”, geleceğin en önemli politikacılarından İhsan Sabri Çağlayangil’den başkası değildir. 725 numaralı “Feridun Efendi” ise Bâbıâli’nin röportaj ve yurtdışı haber üstadı Hikmet Feridun Es olacaktır. “Sıtkı Efendi” namı ile bilinen öürenci, Demokrat Parti’nin kurucularından Sıtkı Yırcalı’dır. 748 numaralı “Saffet Efendi”, sonraki dönemlerin ünlü hukukçusu Saffet Nezihi Bölükbaşı’dır. Bunlar dışında sözkonusu sınıfta Cemil Sait Barlas, Emin Kalafat, Sait Naci Ergin (bir dönem Maarif Vekili), Celal Yardımcı, Nedim Ökmen gibi ileride milletvekilliği hatta Bakanlık yapacak isimler de vardı (Bundan dolayı İhsan Sabri Çağlayangil, anılarında bu sınıftan “Bakanlar Sınıfı” diye sözedildiğini yazar).
Meşhur failler “İğne vakası”nın yaşandığı sınıfta geleceğin yazarları, habercileri, siyasetçileri de vardı. Ünlü öykücümüz Sait Faik (solda, fotoğrafın solunda) ve Bâbıâli’nin röportaj üstadı Hikmet Feridun Es (sağda) bu isimler arasındaydı.
Yaşanan gelişmeler sonrasında öğrencilerin yanında yer alan Enver Behnan, aynı zamanda matbuat aleminde yazıları yayımlanan bir kişi olduğu için çocukları toplayarak Cumhuriyet başta olmak üzere Bâbıâli’nin büyük gazetelerini dolaşır. Bunun neticesinde de kadrosu İstanbul Lisesi’nde kalmak şartıyla Vefa Lisesi’ne tayin edilir!
Olayın basına yansımasıyla ilk tepkiler gelir. Bunlar öğrencilerin beklentilerin aksine, onların en sert biçimde cezalandırılması yönündedir. 17 Ekim 1925 tarihli Akşam gazetesi, öğrencilerin okuldan uzaklaştırılmalarının “pek münasip bir ceza” olduğu kanısındadır. Akşam’a göre sınıflarda uygulanan disiplin yönetmeliği adeta memleket kanunlarının küçük bir örneğidir. Bu kaideye uymayan bireylerden memlekete fayda gelmesi düşünülemez. Akşam gazetesi daha sonra, yayımladıkları bu haberle ilgili İstanbul Lisesi’nden beş-altı öğrencinin kendilerine müracaat ederek bir tekzip yayımlamak istediklerini yazar; ancak “sınıf inzibatına riayetkâr olmayan bu efendilerin müracaatının doğal olarak kendilerince nazar-i itibara dahi alınmadığını” dile getirir.
Öte yandan öğrencilerin daha başka gazeteleri ziyaret ettiklerini ve savunmalarının yayımlanmasını rica ettiklerini de biliyoruz. Öğrenciler bu ziyaretlerinde iğneyi yerleştirenlerin kendileri olmadığını, sınıfın kapısı sürekli açık olduğu için bunu herhangi bir kişinin de yapabileceğini dile getirir.
Hadiselerin bu denli büyümesi üzerine Maarif Vekaleti olayları incelemek için bir müfettiş görevlendirmeye karar verir. Tüm bunlar yaşanırken basında da gelişmeler değerlendirilmeye devam eder. Cumhuriyet gazetesinde Mehmet Asım, bu olay vesilesi ile genel olarak okullardaki disiplin bozukluğuna dikkati çeker ve bu durumdan biraz da hocaların mesul olduğunu dile getirir. Bazı okullarda daha hocalar sınıftan çıkmadan bir takım öğrencilerin traş olmaya ya da elbise değiştirmeye kalktıklarını yazar.
Ancak zamanla matbuattaki sert söylemler, yerini daha ihtiyatlı ifadelere bırakmaya başlar. Bu konudaki ilk adımı Akşam gazetesi yazarlarından Necmettin Sadak atacaktır: Sadak’a göre işlenen suçun büyüklüğü tartışılmaz. Ancak zaten yaşanan süreç bu öğrencilere en büyük cezadır. Dahası eğitimin en önemli amacı, kişilerin terbiye edilmesidir. Nitekim ciddi suçlular bile hapishane ya da ıslahevlerinde terbiye edilmeye devam edilmektedir. Bu öğrencilerin okuldan tard edilmesi, eğitimin temel amaçlarına aykırıdır. Zira eğitim, topluma faydalı ya da en azından zararı dokunmayacak kişiler yetiştirme eylemidir. Halbuki bu öğrencilerin eğitim hayatı sonlandırılacak olursa, tam tersi bir durum meydana gelecektir. Bu açıdan öğrencilere ceza verilirken bu hususlar da gözönüne alınmalıdır.
İstanbul Lisesi’nin öğrencileri okuldan uzaklaştırma kararının ve gazetelerdeki tartışmaların ardından Maarif Vekaleti daha geniş kapsamlı bir soruşturma açmaya karar verir. Bu arada sözkonusu sınıftan seçilen iki öğrenci de yetkililere bilgi vermek için Ankara’nın yolunu tutar. Soruşturma neticelenene kadar öğrencilerin derslere girmesi men edilmiştir. Dahası bazı öğrenciler yatılıdır ve uzaklaştırma çıktıktan sonra aileleri Anadolu’da yaşayan bu öğrenciler için zor günler başlamıştır. Geçici bir çözüm olması için bu öğrenciler soruşturma süresince Darülaceze’ye yerleştirilir. İhsan Sabri Çağlayangil anılarında, nerede ise 2.5 ay boyunca aylak aylak dolaştıklarını ne resmî ne de özel hiçbir okulun kendilerini almaya yanaşmadığını ifade eder. Öğrencilerin yaşadığı bu perişanlık, kamuoyunda bir yumuşama sürecinin başlamasına yol açar.
Genel olarak basında bir yumuşama havasının esmeye başlaması üzerine, Maarif Vekaleti’nde verilen cezanın nispetsiz olduğu ve daha makul bir cezaya dönüştürülmesi yönünde kanaat oluşur. Lakin Reis-i Cumhur Mustafa Kemal Paşa’nın meclisin açılışı sırasında yapmış olduğu konuşma, yeniden rüzgarın öğrenciler aleyhine esmesine yol açar. Bu konuşmada Gazi, “okullarda disiplinin sağlanmasının en önemli ilke olduğunu” altını çizerek belirtmiştir. Bunun üzerine soruşturma hızlandırılır ve öğrencilerin tek tek ifadesi alınır. Lakin bu teşebbüsten de bir sonuç çıkmaz ve olayın fail ya da failleri bir türlü yakalanamaz.
Bakanlar Sınıfı Sınıfta Cemil Sait Barlas, Emin Kalafat, Sait Naci Ergin (bir dönem Maarif Vekili), Celal Yardımcı, Nedim Ökmen gibi ileride milletvekilliği hatta Bakanlık yapacak isimler de olduğu için İhsan Sabri Çağlayangil (üstte), anılarında bu sınıftan “Bakanlar Sınıfı” diye sözedildiğini yazmıştı.
İstanbul Erkek Lisesi binası.
En nihayetinde yaşanan tüm bu gelişmelerin etkisiyle bir orta yol bulunur. Her şeyden önce Arapça muallimine karşı yapılan bu hareketin ibret olması açısından en sert biçimde cezalandırılması zaruri kabul edilmekte ancak mezuniyetlerine 1 sene kalmış bu efendilerin de bir şekilde kazanılması gerekli görülmekteydi. Hele o devirde yetişmiş insana duyulan ihtiyaç her zamankinden daha fazla idi. Yaşanan Cihan Harbi ve arkasından gelen Kurtuluş Savaşı pek çok yetişmiş ferdin cephelerde şehit olmasına ya da sakat kalarak iş göremez bir hale gelmesine sebebiyet vermişti.
Müfettiş kararı 16 Kasım’da tebliğ olunur. Buna göre sözkonusu sınıfta bulunan 43 kişinin İstanbul Lisesi ile ilişiği kesilecek ve bu öğrenciler İstanbul dışındaki liselere sürgün edileceklerdi. Öğrencilerin önemli bir kısmını oluşturan 25 kadar parasız yatılı talebe, Ankara Sultanisi’ne geçerek eğitim hayatlarına burada devam ederler.
Enver Behnan Şapolyo, sonradan sınıfa iğne koyan kişinin başka bir sınıftan olduğunun anlaşıldığını dile getirir. Enver Behnan Bey, Arapça muallimine yapılan bu davranışı da cumhuriyet inkılaplarının verdiği coşkuya bağlar. “Muhtemelen devrimlerin coşkusu eskiyi temsil eden bu hocaya karşı böylesi bir muamelenin doğmasına sebebiyet vermişti” diyerek durumu kendince izah eder. Ceza alan öğrenciler arasında yer alan İhsan Sabri Çağlayangil ise meseleye biraz farklı bir boyuttan yaklaşır. Ona göre dönem son derece karışık bir dönemdir. Kılık-kıyafet-şapka inkılabı yapılmış, Şeyh Sait isyanı patlak vermiş, Musul meselesi alevlenmiştir. Böylesi bir ortamda devlet, otoritesini en yüksek kerteden duyurma ihtiyacı hisseder.
1925’te yaşanan bu olaylar siyasi ortamın da etkisiyle Türk eğitim tarihinin en ilgi çeken vakalarından birine sebebiyet vermişti. Sonrasında bu sınıftan çıkan öğrenciler farklı alanlarda Türkiye tarihinde kendilerinden sözettirmeyi başardılar. Hatta bir zamanlar münasebetsizliklerinin alamet-i farikası olarak kendilerine yapılan “iğneciler sınıfı” yakıştırması da zaman içinde bu sınıf mensuplarının gurur duydukları bir lakap olacaktır.
Dönemin İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşanan hadise sonrası, okuldan atılan öğrenciler gazeteleri dolaşarak destek arayışına girdiler. 1925 Ekim’inde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan haber ise öğrencilere pek destek veren bir nitelikte değildi! Tam metin.
“Maarif Vekâleti’nin Bu Talebeyi Anadolu’nun Uzak Vilayetlerindeki Liselere Yerleştireceği Zannolunmaktadır”.
Arabî muallimleri Tahir Efendi’ye karşı yaptıkları münasebetsizlikten dolayı, mektebin meclis-i inzibatı tarafından ittifakla tardlarına karar verilen, İstanbul Lisesi onuncu sınıf birinci şube talebesi dün muhtelif makamlara müracaat etmişler ve haklarındaki ağır cezanın ref’i için teşebbüsatta bulunmuşlardır.
Talebe dün Vali Süleyman Sami Bey’i ziyaret etmişler ve muallimin sandalyesi üstüne iğne yerleştirenlerin kendileri olmadığını, bunu hariçten herhangi bir kimsenin yapmış olduğunu söylemişlerdir. Talebe Maarif Müfettişi Safvet Bey’e de giderek çirkin hadiseyi mevzu-ı bahs etmişler ve tard kararının haksızlığından (!) bahsetmişlerdir.
Talebe grup halinde olan bu müracaatlarından maada mektep idaresine de ayrı ayrı müracaat ederek vaziyetlerinin ıslahı için ne yapmak lazım geldiğini sormaktadırlar.
Mektep idaresinde şayan-ı takdir bir sükûn ve intizam meşhut olduğu bir sırada, hayatını büyük bir feragât-ı nefsle hocalığa vakfetmiş olan muhterem bir muallime karşı yapılan bu terbiyesizlik heyet-i ta’limiye üzerinde fena bir intiba bırakmıştır.
Çıkarılan talebe 43 kişidir. Mektep idaresi bunları ayrı ayrı çağırmış, vak’ayı sormuş sonra da heyet-i umumiye halinde toplayarak vaziyetin vahametinden ve ıztırarî olarak verilecek cezanın ağırlığından bahsetmiştir. Talebe bu sözlere mukabil iğne koyanın kendileri olmadığını ve bu çirkin hadisenin faillerini bilmediklerini iddiada ısrar etmişlerdir.
Bu hal karşısında muazzeplik kelimesinin ifade edemediği bir terbiyesizliği yapanların behemehâl onuncu sınıf birinci şube talebesi arasında bulunmadığı, talebeden mühim bir kısmının bundan haberdar olmadığı kanaat-i vicdâniyesi hâsıl olmuş ve sâlifü’z-zikr talebe hakkında tard cezası verilmiştir.
Fakat tebligat yapılırken cezanın kabil-i rücu’ olduğu ve failler ihbar edildiği takdirde tekrar mektebe alınacakları ilave edilmiştir. Buna mukabil idarenin intizarı bîsud olmuş ve talebeden hiçbiri vak’a hakkında tafsilat vermemiş ve hepsi eski iddialarında ısrara devam etmişlerdir.
Mektep idaresi hepsi leylî olan bu talebenin velilerine keyfiyeti tebliğ etmiş ve çocuklarını tesellüm etmeleri için bugüne kadar mühlet vermiştir. Bugün çocuklarını henüz mektepten almamış olan evliya-yı etfâl mektebe gelecekler ve talebeyi evlerine götüreceklerdir.
Dün vilayete ve Maarif Müfettiş-i Umumiliğine müracaat eden İstanbul Erkek Lisesi onuncu sınıfının matrud talebesi vali beye giderlerken”.
Onuncu sınıfın aynı şubesinden beş efendi daha vardır ki bunlar tard edilmemişlerdir. Buna sebep hadise günü mezkûr talebenin mektepte bulunmamalarıdır. Bu talebeler sınıfın diğer şubelerine verilmişlerdir. Onuncu sınıfın diğer iki şubesinde el-yevm doksanı mütecaviz talebe vardır.
Tard kararı mektep idaresi tarafından vekâlete bildirilmişse de şüphesiz henüz cevap gelecek kadar zaman geçmemiştir. Tard edilen talebenin arasında masumları olduğu ve hadiseden hatta haberdar olmayanlar bulunduğu da şüphesizdir; fakat haberdar olmadıklarını tespit edecek bir delil-i maddi yoktur.
Mektep idaresi talebe hakkında bu ağır cezanın tatbik edilmesinin umumi hareketlerin cezasız kalmakta olduğu hakkında fena bir fikir tevlîd edeceğini de nazar-ı itibara almış ve mektebin disiplini nokta-i nazarından bu şiddetli kararı -büyük bir isabetle- vermeye mecbur olmuştur.
Fakat bu karar, hayata atılmak üzere bulunan ve içlerinde mühim bir ekseriyetin masum olduğu şüphesiz olan 43 gencin istikbali nokta-i nazarından vahim olduğu için Maarif Vekâleti’nin bu hadiseyi, bu soğuk ve terbiyesizce şakayı yapanların hüviyeti anlaşılmamış olduğu için talebenin cezasını tahfif ederek halledeceği ümit edilmektedir. Maarif Vekâleti’nin kâmilen leylî olan bu 43 talebeyi Anadolu’nun uzak vilayetlerindeki leylî bir liseye yerleştireceği zannolunuyor.
Hadiseden pek ziyade müteessir olan Arabî dersi muallimi Seyyid Tahir Efendi rahatsızlanmış ve dün mektebe gelememiştir.
Cumhuriyet Gazetesi No: 519, 18 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1925 / Çevrimyazı: Sinan Çuluk
1838’de Divriği’de yapılan Âyanağa Konağı, hem tarihsel anlamı hem yapısal özellikleri, iki kata yayılan 20 odasıyla benzersiz bir örnek. Osmanlı Anadolu’sunda bir dönem yerel iktidarların konut merkezi olan ayan köşklerinden bugüne kalan en önemli yapı, olağandışı mimari özellikleri kadar, gerek gündelik hayatın gerekse taşra politikasının ayrıntılarına dair birçok tarihî detayı barındırıyor. Dünden bugüne Anadolu’da iktidar-konut ilişkileri.
Karamahmudoğulları/ Âyanağagil, Divriği’nin eski ailelerindendir. Ataları 17. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı tenkil güçlerine karşı yaşama mücadelesi veren yoksul Türkmen yığınlarına önderlik etmiş; fakat hayatı konusunda fazla bilgi bulunmayan bir Kara Mahmud’du:
“Kara Mahmud eydür beyler paşalar/
Parlayı parlayı çıktığım vardır
Karşıma gelenler beş mi on mudur/
Dördünü beşini yıktığım vardır
Sana da kalmaz dünya ey Cafer Paşa /
Çok tuğu, sancağı yıktığım vardır”
Ozan İshak bu dizeleri ve devamında, 1686’daki Türkmen kıyımını gerçekleştiren Osmanlı serdarı Cafer Paşa’ya karşı yığınların öfkesini anlatmış. O mücadelede bir başıbozuk ayaklanmacı topluluğa başbuğluk eden Kara Mahmud ile oğlu Keleş Mustafa, yandaşları Kara Halil, Bayındır Halit, Gübeş ve ötekiler, yollarda-bellerde savaşa vuruşa Tokat Kalesi’ne sığınmış. Çağdaş ozanlardan Zülâlî de Kara Mahmud’un Cafer Paşa ile savaşırken öldürüldüğünü veya tutsak düşüp boynunun vurulduğunu anlatmış ama Kara Mahmud’u “Türk-Türkmen düşmanı, Mehdilik iddiasıyla köyleri kasabaları yağmalayan bir Celalî idi!” diye tanıtmak aymazlığından da kalemini kurtaramamış (Ali Rıza Yalkın, Cenupta Türkmen Oymakları C.1 s. 16 vd, Cahit Öztelli, Uyan Padişahım, Milliyet Yayınları, 1976, s. 158-162).
Âyanağa Konağı’nın Karayusuf Sokağı’na cepheli selamlık dairesi ve cümle kapısı ile ara sokağa cepheli Mabeyin… Sol arkada haremin bir bölümü görülüyor (M. Keskin restitüsyonu).Konağın üst kat planı Âyanağa Konağı’nın üst kat planında (N.S. çizimi) yapının içinde yer alan kış odası,yaz odası, başoda, kahve ocağı, selâmlık ve haremlik sofaları, Divanhane gibi bölümler görülüyor.
Kara Mahmud’un torunlarının Divriği’ye niçin ve ne zaman yerleştikleri bilinmiyor. Arşiv belgeleri 1700-1900 arasında “Ağa” sanıyla kentte âyanlık, mütesellimlik, malikane mutasarrıflığı yapan Kara Mustafa, Kara Yusuf, Mustafa (II), Kara Mehmed, Kara Yusuf (II) ağaların varlığını kanıtlıyor. Bu kentteki iki mahalle (Kara Yusuf, Kara Mahmud), bir cami (Kara Mahmud Camii. Maalesef yıkılmıştır), bir mescit de (Kara Mahmud Mescidi) aileyle ilgilidir.
Bu yazının öznesi Mehmed Ağa (1798-1857?) ise Kara Mahmudoğulları’nın yerel etkinliğini doruğa çıkartarak Tanzimat’a karşın derebeyi-ağa kimliğiyle yaşama tutunmuş bir mütegallibe idi. Taşıdığı “âyan-zâdelik” sanından dolayı, sonraki kuşaklara da “Âyanağagil” denilmiştir.
Yaşadığı dönem dikkate alındığında, babası veya atasının âyanlığına karşın Mehmed Ağa’nın âyanlığı sözkonusu değildir. Onun 1850’lerde Divriği Küçük Meclisi’nde âzâ olduğunu, bu onursal konumunu, âyan-zâdeliğini, yaptırdığı paşa saraylarını kıskandıracak konağında sofrasını gelene gidene açmasını, ama asıl, sözde vergi borçlarını ödemek üzere köylülere “murabaha” (aşırı faizli borç) senetleri imzalattığını, köylüleri köleleştirdiği için “Memleket umurundan mes’ulüm” dediğini belgelerden öğreniyoruz (4 Hicri 1260 R tarihli Divriği Kazası Esami Defteri, varak 79 b; Başbakanlık Arşivi İrade, Meclis-i vâlâ no: 6595, 10832, 13418, kartonlarındaki belgeler).
Kara Mahmudlu Yusuf Ağa II’nin oğlu, Divriği Nüfus Memurluğu’ndaki Hicrî 1260 /M 1844 tarihli Esami Defteri’ne “Kara Mahmud-zâde Hanedan-ı belde, uzunca boylu, kır sakallı, Mehmed Efendi bin Yusuf Ağa. Sinni (yaşı) 48” diye yazılmış.
Baba ve atalarının malikâne mutasarrıflığı, bir dönemdeki âyanlığı; Mehmed Ağa’ya -dönemin koşullarında- “memleket işlerinden mesul zat”, “taşra eşrafından”, “hanedan-ı belde” sanlarını yapıştırmış! Merkezî yönetimin denetiminden çok uzakta, yerliden kaymakamı, yerliden mal müdürünü güdümüne almış. Derebeyi kalıntısı Mehmed Ağa, böylelikle 1830’larda geçici bir şan ve şans yakalamış.
Onun rakipleriyle mücadelesi; o ve kardeşi Emin Ağa’nın memleket işlerine müdahaleleri; vergi sorununu çıkmaza sokmaları; murabahacılık yapmaları; köylerden İstanbul’a gönderilen şikayet mektuplarını Saray’a ve Bâbıâli’ye sundukları; Bâbiâli önünde toplanıp zulme karşı gösteri yaptıkları da belgeleniyor.
Ayanzâdelerin, Divriği Kaymakamı Mir İmam Hüseyin Bey’le nüfuz çekişmeleri de Tanzimat dönemi başlarken Bâbıâli bürokratlarını uğraştırmıştı. Bu konu, “Divriği Meselesi” başlıklı bir dosya olarak Mehmed Ağa’nın ölümüne kadar arşiv torbalarına konulmuş, çıkartılmış, yargılamalar sürmüş. Sözlü anlatılara göre sorun, Hac için Mekke’ye giden Mehmed Ağa’nın orada ölümüyle kapanmış. Bu konuda 1830-1860 dönemine tarihlenen yaklaşık 150 kadar belge vardır (Bu belgelerin birçoğu, Köse Paşa Hanedanı (1998-Tarih Vakfı Yurt Yayınları) adlı kitabımızın 180. ve izleyen sayfalarında da kullanılmıştır).
Yıkılmadan önce selamlık bölümü Selamlık dairesinin önündeki Hasanbey tarlasında ekin biçilirken 1930’larda çekilmiş bir fotoğrafı…
Âyanağa Konağı
Karamahmudoğulları’nın Divriği Şehir Mahallesi’ndeki eski konağı, Ulucamii’ye yakın 20
odalı, toprak damlı, iki katlı azman bir yapı imiş. O dönemin yaşama düzeni gereği, güneyde kasaba dışında da ailenin bağ evleri varmış. Söylentiye göre yerliden Kızıl Kadı sanlı ünlünün kızıyla evlenen Mehmed Ağa, adı geçenin kasabanın batısındaki büyük tarlasının bir bölümüne “ağalık konumuna yaraşır” kendi görkemli konağını yaptırmış. Divriği’de Mengücekoğulları döneminden (12.-13. yüzyıl) başlayarak 20. yüzyıla kadar gelişen yerel konut mimarisinin günümüze ulaşan örneklerine bakıldığında; tarihsellik, kimlik, ölçü, mimari/üslup ve işlev açılarından ilk sırada bu konak yer alır.
17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin, adlarını verse de özelliklerine değinmediği Divriği konakları arasında yerli paşaların görkemli sarayları vardı. 18. yüzyıl sonlarında da Vezir Köse Mustafa Paşa (öl. 1802) ve oğlu Vezir Hafız Veliyeddin Paşa (öl. 1809), bir köprü-geçitle birbirine bağlı “Köprülü Konak” denen saraylarını yaptırmışlardı. Yine çağdaşları Memiş Paşa’nın “Serey” denen konak kompleksi de kasabanın güneydoğusunda ayaktaydı.
Coğrafyacı-oryantalist Vital Cuinet (1833-1896), “19. yüzyılın sonlarında eski Divriği sarayları ayakta ama haraptı” dedikten sonra ekler: “… Bir zamanlar önemli bir ticaret merkezi olan burası, derebeylerinin küçük bir başkenti konumundaydı. Zamanla koşullar değişince derebeyleri yetkisiz kaldılar. Şimdilerde avlularını deve dikenlerinin kapladığı saraylarında münzevi yaşamaktalar (Seyahatname C. III. S s 212; Vital Cuinet, La Turquie d’Asie, Paris 1892 C.1 s. 685; Necdet Sakaoğlu, Divriği’de Ev Mimarisi, s.15).
Öncesi/Sonrası Konağın selamlık başodasının ve selamlık cümle kapısının 1960’lardaki hâlini Necdet Sakaoğlu fotoğraflamış (en üstte). Prof. Dr. Metin Sözen ve Prof. Dr. Cengiz Eruzun’un önerisiyle 2002’de yerli yapı ustalarının başardığı ilk kısmî restorasyonun ardından yapı bambaşka bir görüntüye kavuşmuş (üstte).
Söylendiğine göre Mehmed Ağa, Selamlıklı-Haremli “şehir evi” yaptırmak için Sivas’tan ustalar getirtmişti. Doğal ki ağa, davalar nedeniyle arada gittiği Sivas’ta beylerin -örneğin Abdi Ağa’nın- konaklarını görmüştü. Divriği’deki yapı ustalarından da işe koşulanlar vardı.
Sivas ve Divriği’deki üsluplar ile Mehmed Ağa’nın istek ve önerileri doğrultusunda; Köse Mustafa Paşa’ların 1790’larda yapılmış, yorgun ama korku ve hayranlık uyandıran çifte saraylarından esinlerle, Kızıl Kadı tarlasının bir köşesine yeni bir taşra mütegallibesi konağı 1838’de boyut, biçim ve görkemiyle oturuverdi! Selamlık, Mabeyn ve Harem daireleri ile hamam ve müştemilatı kapsayan; taş, kerpiç hımış, ahşap malzemeden; 1.100 m2 temele oturan 2 katlı, yer yer çıkmalı, 3 avlulu, bahçeli konak; mimari-sanatsal ürkütücü bir görüntüyle somutlaştı. Sakin ve sessiz kasabanın işinde-gücünde mütevekkil insanları, artık Âyanzade Mehmed Ağa’nın bu azametli konağı önünden geçerlerken pencerelere, kanatlı kapılara bakarak cümle kapısını bekleyen elinde teber, Habeş köleden çekinirler; kimi kez dizgin tutan kölesi, elpençe bekleyen çubukçusu, binek taşında, gümüş ve sırma işlemeli eyerli atına binen ağayı etekleyerek uzaklaşırlardı.
Mehmed Ağa’nın bu alımlı konaktaki yaşamı 20 yıldan azdır. Bu evrede konak, sözde resmî havada ağalık makamıydı. Kâhya, çubukçu, seyis, köle, uşak, kentliden köylüden gelen-giden, giren-çıkan, konuk olan eksik değildi. O dönemin koşullarında varsıl bir otoritenin (ağanın-paşanın) aracılığına gereksinim vardı. Bir Arap atasözünden gelen “Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn” (Konutun onuru oturandandır) gerçeği için çarpıcı bir kanıttı bu konak. Önündeki Hasan Bey Tarlası’nda düğün alayları, cirit müsabakaları yapılırdı.
Yapının yerel-toplumsal tarih açısından önemi, mimari özelliklerinden öndeydi. Konak, başlı başına bir etki ögesiydi. Bugün bile ayakta kalabilen bölümleri bu gerçeği yansıtıyor. Üzerinde çalışmak isteyenler önce bu vurguyu görmek-tanımak durumundadır. Güneybatıdan tarihî kente ulaşan eski yolun kent sokaklarına bağlandığı noktadaki konağın, ahşap bindirmelere oturtulmuş dıştan 10x10x8 m. ölçüsündeki selamlık başodası, bu ürkütücü boyutuyla aşılmaz bir gücü yansıtıyordu. Usta, bu “köşe dikilişi” ile sanki Mehmed Ağa’yı resmetmiş!
Sanat eseri çarh-ı felek tavan Âyanağa Konağı selamlık başodasında, 1830’ların yerli ustalarının sanat yetilerini belgeleyen “çarhıfelekli” tarzdaki göbekli ahşap tavan, 7×9 m boyutunda (M. Keskin, 2016).
Ahşap pencereler, alçıdan yarım pergelli tavan ve saçak devirmeleri, ahşap saçaklar, taşıntı bindirmelikleri, görkemli Selamlık dairesini taşıyan zemin kattaki uşak odaları, at örtmesi ve ambarlar, Selamlık dairesini tamamlayan içerlek kahve ocağı/servis odası/yaz odası/ Selamlık 2. odası (bu bölüm 1988’de enkazı pahasına fırıncıya satılıp yıkılmış), pencereleri Selamlık avlusuna bakan kış odası, gülbahar işlemeli tavanı, alçı yaşmaklı ocağıyla ünlüdür. Selamlık avlusunu doğu cephede tutan mabeyindeki ağa odası ara sokağa cepheli ve çıkıntılıdır. Bu bölümün devamında sokak boyunca Harem dairesi vardır.
Yüzyıl öncesine gelesiye, uzaklardaki Yama ve Dumluca dağ ve vadilerinden inen köylüler ve yolcular; kentin bağ ve kenar mahalle evleri arasından, ahşap minareli mescitlerin önünden geçtikten sonra ansızın bu dev yapıyla karşılaşınca, eski derebeyleri için anlatılan gelenekleşmiş öyküleri anımsayarak ürperirlermiş. Bugün de semtin yalnızlığı, öteki tek-tük yapıların basitliği dikkate alınınca, Ayanağa Konağı’nın etkileyiciliği kusursuzdur.
Belki asıl üzerinde durulacak, mimarlık tarihi ve yapı estetiği uzmanlarının çalışmalarını gerektiren konu; “benna” denen eski yapı ustalarının, ölçü, denge, estetik, işlevsellik anlayışları ile yaptıranla yapı arasındaki uyum/denk-düşümdür. Konak, Anadolu sivil mimarisi araştırmaları için iddialı, büyük çapta, dengeleme hesapları mükemmel şekilde yapılmış; yatay ve dikey hareketlilik sorunları doğru hâlledilmiş; dış-iç atmosfer tasarımları, mekân boyutları ve bağlantıları olasılıkla kağıt ve kalem kullanılmadan örneklerden esinle çözümlenmişti.
Bu sorunların hallinde usta ile mal sahibi arasında gereksinim-boyut-kat-malzeme-oda-bölüm sayısı-tezyinat-malzeme… konularında anlaşma; kentte gelişen ve gelenekleşen sivil mimarinin somut örnekleri; usta ve kalfaların yapı deneyimleri önemliydi. Örneğin Ayanağa Konağı yapıldığı sırada Köse Mustafa Paşa ve oğlu Veli Paşa’nın Köprülü Konak da denen sarayları, Memiş Paşaların birkaç konağı kapsayan meskenleri, Hamisoğlu Konağı, Şehir Mahallesi’nde birkaç yüzyıllık eski büyük konutlar ayaktaydı. Mehmed Ağa’nın Sivas’tan getirttiği söylenen usta ekibi, bunlara katılan yerli usta ve kalfalar, Mehmed Ağa’nın isteklerini gerçekleştirmeyi başardılar. Sonuçta Anadolu mimarlığı için önemli bir yapı kazanılmış oldu.
Başoda saçak devirmesindeki “Maşallahü kâne 1254” yazısı, binanın yapım tarihinin 1838 olduğunu gösteriyor. Bina temellerinin oturduğu alan, doğu-batı ekseninde 70 m., güney kuzey ekseninde 35 m. dir. Bütün bölümler ve daireler iki katlı inşa edilmiş, işlemeli tavanların ve iç dekorasyonların yer aldığı bölümler kiremit döşeli çatılarla örtülmüştür. Harem ve mabeyin mekanları ise sıkıştırılmış toprak damlı yapılmıştır. Zemin kat ahşap hatıllı, çamur harçlı taş-kerpiç kalın duvarlı; üst katlar ardıç hatıllı kerpiç-hımış dolgu, kireç sıvalıdır. Ahşap olarak ardıç, çam ve kavak tercih edilmiş, kerpiç dökümlerinde kıtık ve saman kullanılmış, plan tertibinde yapının asıl ağırlığını taşıyan Selamlık’tan en geride kalan Harem dairesine doğru, bir ötekine destek veren ve eksenleri dikey kesişen bloklar öngörülerek tasman (göçük) sorunu önlenmiştir.
Yerli konut mimarisinin ögeleri Konaktaki yıkılma ve bozulmalara karşın korunabilmiş mekanlarda alçı tepelikli kavukluk nişleri, alçı yaşmaklı ocaklar, bahçeye bakan kameriye gibi işlevsel ögeler görülür.
Selamlık pencereleri kasabanın semtlerine, çevre dağlara, kaleye bakış olanağı verir. Harem dairesi Harem avlusuna ve bahçeye dönüktür. Plan seçiminde konağın farklı dairelerindeki işlevsellik ve günlük yaşam dikkate alınmıştır. Ancak geçen zamanda miras bölüşümleri, onarım ve tadilat nedenleriyle, bütünlük yer yer tahrip olmuştur. Yaşlı torunların anılarına göre, Selamlık kapısından girilip sofalardan, ara kapılardan geçilerek Harem cümle kapısından çıkılırmış (Âyan Mehmed Ağa’nın torunlarından Sabriye Ayanoğlu (1885-1982), 1967’de şöyle diyordu: “Çocukluğumuzda Selamlık’tan girer Harem’den çıkardık ama, uzun sofalardan, aralıklardan, kapılardan geçerek, merdiven inerek… Komşuya gitmiş gibi olur, oturur, konuşur, oynar, aynı yollardan bize ait bölüme dönerdik”).
Kaldırım döşeli avludan, muntazam sergi taşları döşenmiş bir ayakçak başından, taç teplikli ahşap merdivenden Divanhane’ye çıkılıyordu. Burası avlu cephesi açık geniş bir balkon, Divriği evlerine mahsus bir “hayat”, yaz günlerine özel “oda” -toplantı salonu, Selamlık’ı Mabeyn ve Harem dairelerine bağlayan methal işlevindeydi. Divriği’deki benzerlerinin en ferah örneklerindendi. Altında, konağa gelenlerin atlarının bağlandığı at örtmesi ve bahçeye, konağın arka cephesine geçilen bahçe kapısı vardı. Divanhaneden girilen Selamlık sofasındaki kapılar, kış odası, başoda, kahveocağı-hizmetkar odası, yaz odasına açılıyordu.
Selamlık başodası veya ağa odası, büyüklük ve işlev-uygunluk açısından kusursuz, yerel ev mimarisinin korunabilmiş en özenlisidir. İçeride 57 metrekare ölçüsü veren bu odanın tavan yüksekliği 4.4 metredir. Başodaya, sofaya bakan bir köşe çalığındaki kapıdan girilir. Oda bütünlüğünü bozmayan sığ ve dar bir aşağı seki (pabuçluk) bulunur; küçük bir koltuk (servis) kapısı ile kahve ve uşak odasına girilir. Bu kapı bir bakıma tıkız tutulmuş, hizmetçi kapısı işlevi vurgulanmıştır. Aşağı sekideki zarif çiçeklik ile yanlarındaki kavukluk ve çubukluklar ara duvarın sağırlığını giderir. Sokağa ve avluya 1.5 metrelik bindirmelerle genişletilmiş başoda, dört yöne bakan 11 sedir ve 7 kafa penceresinden ışık alır. Ferah, görkemli, çok etkileyici, girene dış dünyayı unutturan bir atmosferi vardır.
Özenli bir restorasyon Konağın odalar ve işlikler içeren selamlık zemin katında yüzyıllık ardıç direklerle bindirmelikler takviye edilmiş.
Günümüzde bu odaya girerek sedirlere oturanların algıları kuşkusuz farklıdır. Oysa dünlerde ziyaret ve iş için gelenler, cümle kapısının önünde, geniş avluda, çıktıkları divanhanede, girdikleri sofada, geniş ve tavanı yüksek başodada, kendilerini gözalıcı ama ürpertici bir boşluğa düşmüş hissediyorlardı elbette. Bu, Mehmed Ağa’nın otoritesini vurgulamada ustaların başarısı sayılıyor. Odanın en özenli ögesi, mekanı örten çarh-ı felekli (dekoratif ağırlığı olan dairesel büyük göbek) tavandır. Kafa pencerelerinden ışık huzmeleriyle oymaları derinleşen tavan, yerli ahşap işlemeciliğin seçkin ve özgün bir örneğidir. Duvarlara yarım pergelli alçı devirmelerle bağlanan tavanın dekorasyonunda, yalın bordürler arasında sandık motifli bir “su” çerçeve çizer. Sığ çökürtme alana, bir silme ile geçilmiştir. Zemini “selvili” bir “su” kuşatır. Çarh-ı felek, tavanın uzun kenarlarına teğettir. “Köşe”ler karşılıklı “aynalı ve saksılı”dır. Göbeğin iki yanındaki dikdörtgen zeminler giydirme çubuklarla işlenmiştir. Çarh-ı felekin merkezindeki “orta göbek”, dıştan merkeze doğru 4 kademede basık koni biçiminde somuttur. Yüzeyi “kartal kanadı” , “kenger yaprağı” denen klasik üslup öğeleriyle desenlidir. Çarh-ı felekin dış çerçevesini ince bir “kasnak” dolanır.
Oda zemini Horasan harcından kalıba dökülmüş altıgen briketlerle döşelidir. Özgün durumuyla cam evi bulunmayan pencereler tahta kepenkliyken, sonradan cam çerçeveler takılmıştır. Alçı tepelikli, takçalı, nişli çiçeklik, bu başodaya özel bir tasarımdır. Mehmed Ağa bu mekanda konuklarını ve ziyaretçilerini kabul ediyor, bayram ve düğün törenlerinin Selamlık’a mahsus teşrifatı da bu salonda yapılıyordu.
Selamlık kış odası, avluya bakan 4 sedir 3 kafa pencereli kısmen loş bir mekandır. Tepeliği tavana yükselen kabartma bezemeli ocak yaşmağı muhteşemdi ama; yıllar sonra soba kurmak için yıkılmıştır! Oda tavanı, çiçekli üçgen köşeleri olan “tutmaçlı” bezemelidir.
Mabeyn başodası alt katı ile birlikte iyi korunmuş olsa da öteki odalar ve alt kattaki büyük kış odası haraptır. Harem dairesi tadil edilmiştir. Kargir Harem hamamı yıkılmıştır. Harem-Mabeyn bağlantı sofalar, mutfak, kiler, toyhane-bahçeye bakan “cumbalı köşk” (kameriye) tanınmaz durumdadır.
Halen ilgi bekliyor Kültür Bakanlığı’nın Divriği eski evlerini ve Âyanağa Konağı’nı “korunmaya değer eski eser” kapsamına alması 1989’da; Çekül ile Sivas Valiliği’nin ortak girişimiyle selamlık dairesinin restore edilmesi 2004’teydi. Mabeyn ve Harem daireleri ise hâlen bakımsız ve harap hâlde.
Konak işlevselken yazın başodada, kışın ocaklı kış odasında, akşam-yatsı arası “oda” geleneği yinelenir, çubuk ve kahve içerek söyleşmeye gelenlere ağanın kahvecisi ve çubukçusu bu hizmeti ifa ederlermiş. Avludan gelen at kişnemeleri, açık kepenklerin yaz melteminde çıkardığı sesler, avlu arkında sürekli akan suyun şırıltısı, bir taşra kasabasının gece sakinliğini bozan doğal seslermiş.Arada yükselen “ağa gülüşü” veya gürleyişi, bir taşra otoritesi için doğal olmalı. Orta hizmetine bakan kahya, çubukçu-kahveci ve hizmetçi, aşağı sekide bekleşirlermiş.
Mehmed Ağa’nın konaktaki debdebesi 20 yıla yakındır. Oğullarının 1880’li, 90’lı yıllara kadar sürdürebildikleri oda geleneğine tanıklık eden eskilerden “Selamlık cümle kapısını gündüzleri elinde uzun saplı teper, gece meşale altında bekleyen siyah köleleri” ve “kürklü börklü son ağaların binek taşlarına oturup çubuk keyfi yapmalarını” yıllar önce dinlediğimi anımsıyorum.
Kültür Bakanlığı’nın Divriği eski evlerini ve Âyanağa Konağı’nı “korunmaya değer eski eser” kapsamına alması 1989’da; Çekül ile Sivas Valiliği’nin ortak girişimiyle Selamlık dairesinin restore edilmesi 2004’tedir. Mabeyn ve Harem daireleri hâlen bakımsız ve haraptır.
ÂYAN-ÂYANLIK
Fransız Devrimi’nden Osmanlılara yerel otorite meselesi
Avrupa için 18. yüzyıl, düşünce, özgürlük, demokrasi, hukuk arayışları çağıydı. Dünyayı etkileyen son vurgusu da 1789 Devrimi olmuştur. Devrim’e gelesiye kimler yaşamış, neler yaşanmıştı? Voltaire, Rousseau, Montesquieu… Dogmaları, eşitsizlikleri yıkan düşünceler, açılan demokrasi, özgürlük ufukları… Aynı süreç Osmanlı topraklarında da bir ışıldama sağlayabildi denebilir mi? Uykudaki Türkiye’de bu devrimi önceleyen evre ve sonrasındaki süreç farklı.
Babası İbrahim’den sonra 1648’de 7 yaşında tahta çıkan 4. Mehmed’ten, 2. Mahmud’un oğlu ve 16 yaşında tahta çıkan (1839) Abdülmecid’e kadar 190 yıl boyunca Osmanlı tahtından gelip geçenler; çocukluk, gençlik, ortayaşlılık evrelerini saray tutukevinde geçirmiş, dünyadan bi-haber, öncül-ardıl kardeş-kuzen padişahlardı. Bu dönemdekiler, öncekilerden ve sonrakilerden farklı ama yazgı ortaklıkları olan 10 padişahtır. Fransız Devrimi de öncesi ve sonrasıyla bunların zamanındadır. Osmanlı dünyasında da, Avrupa’daki gelişmelere genellikle kapalı kalsa da 1789 sürecinin kimi etkilerden sözedilebilir. Örneğin 1727’de İstanbul’da matbaanın açılışı erken örneklerden biridir: Babası Fransa’da elçi olan 28 Çelebizâde Mehmed Said, Paris’te matbaaları incelemiş, İstanbul’a dönünce mühtedi İbrahim Müteferrika ile1727’de İstanbul’da matbaa açmışlardır.
1826’daki Vak’a-i Hayriye’ye değin de Osmanlı yönetiminde de “ıslahat hareketleri” vardır ama bunlar 1789’un sonuçlarına bağlanabilir mi?
Yaşlı bir padişahın (1. Abdülhamid) ölümünden sonra “ceditçi” (yenilikçi) genç padişah 3. Selim’in tahta çıkışı, Fransız İhtilali’nden 3 ay öncedir ama yönetsel bir etkiden sözedilemez. Buna karşılık 2. Mahmud’un (1808-1839) tahta çıkınca Rumeli’den, Anadolu’dan “âyan” denilerek derebeylikleri örtülen yerel otoriteleri İstanbul’da toplaması, Devrim esintisi sayılabilir. Yerel otoritelerin “âyan-ı vilayet, âyan-ı belde” sanlarıyla 2. Mahmud döneminde “sıkışırsan yardımına geliriz” içerikli Sened-i İttifak’ı imzalamaları anlamlıdır. Türkiye’yi çoğulculuğa, yeniliklere götürecek siyasal gelişimlerin başındadır âyanlık. Divriği’de bir konağa ad vermesi de ayrıca anlamlıdır.
(Âyanlık üzerine 2 önemli çalışma: Yuzo Nagata, Muhsin-zâde Mehmed Paşa ve Âyanlık Müessesesi, Yücel Özkaya, Osmanlı İmparatorluğunda Âyanlık)
Bugün değil ama dünlerde konutlar kimliklerin birer izdüşümleriydi. Konut sahibinin yaşama bakışını, inancını, toplumdaki konumunu hatta kültür ve meslek durumunu dış görünüşü ve donatısıyla okuturdu. Tüccar evi, okumuş evi, sanatkar evi, rençper evi… Türkiye çapında onca yıkışa, yokedişe karşın, orta ölçekli kentlerde, kasaba ve köylerde bir zamanlar kimlik okutmuş ev örnekleri görülebilirse de; bunların çoğu, eskidiği ve oturulamaz duruma geldiğinden terkedilmiş, çökmeye yüz tutmuş hatta sahipleri de unutulduğundan kimliğini yitirmiştir. Bundandır ki Anadolu’nun her köşesinde görülebilen eski mütevazı evlere bile günümüzde uluorta “konak” denip geçiliyor. Örneğin yayınlarla tanıtılmasa Tokat’taki Lâtifoğlu Konağı’na “Tokat’ta eski bir konak”, Sivas’taki özel konuta da “Abdi Ağa (?) Konağı” deyip geçecektik.
Başka ülkelerde evler, kasırlar, köşkler, şatolar, ilk veya 2., 3., 4., kuşaktan sahiplerinin de ad ve özellikleriyle tanıtılıyor. Bizde de Yılanlı Yalı, Perili Ev, Kavafyan Evi, Hekimbaşı Yalısı, Hadimoğlu Konağı gibi örnekler var. Sahip veya sahiplerin konuta kimlik yapıştırması, bir beldenin kültürünü, yaşama bakışını, âlimini, zenginini, yoksulunu, bürokratını, rençberini… mekanlar üzerinden tanıma olanağı verdiği için önemlidir.
Eski gelenek ve görenekte ikinci bir okuma, mezartaşlarındadır. Bu okumalar ziyaretçileri hem bilgilendirir hem duygulandırır. Eski yazılı, örflü, kallavili, fesli mezar şahideleri, birer özgeçmiş kaydı, soy kütüğüdür; mezarlıklar da tarih ve edebiyat antolojisi değerindedir.
Sayısız filme ve diziye konu olan “kahraman” Wyatt Earp’ün maceraları, düzenbaz-kumarbaz-haydutlara karşı mücadele eden kanun adamının zaferiyle sonuçlanır. Hatta bunların en meşhuru, Red Kit maceralarından birinde de (Mezartaşı Kasabası) geçer. Gerçekte ise, “kanun adamı” kimliğini kullanarak en pis işleri yapan, hatta yargılanan, başka eyaletlere kaçan ve oralarda tezgahını devam ettiren, paraları cebe atan bir Wyatt Earp vardır.
Vahşi Batı tarihiyle ilgili en sevdiğimiz kaynaklardan olan Red Kit’in 1997’de yayımlanan Mezartaşı Kasabası (O.K. Corral) macerasında; 40 yılda bir avarelik yerine doğru dürüst bir iş yapan kahramanımız Red Kit bir sığır sürüsüne çobanlık etmekte, güttüğü hayvanları Abilene kasabasına götürmektedir. Artık Texas’taki Abilene mi, Kansas’taki Abilene mi o kadarını söylememişler ama maceranın hemen başında yolu Arizona’nın Meksika sınırındaki serhat şehri Mezartaşı Kasabası’na düştüğüne göre, her iki ihtimalde de çok uzun yolu olduğunu söyleyebiliriz.
Her neyse, Red Kit’le beraber sığır sürüsünü güden diğer çobanın dişi ağrıyınca hayli sevimli, neşeli ve biraz da içkici bir dişçisi olan Mezartaşı Kasabası’na uğrarlar. Tesadüf bu ya, kasaba da o sırada seçim sathı mailine girmiştir ve şeriflik için iki isim yarışmaktadır. Adaylardan biri, temiz yüzlü, fazilet timsali, Red Kit’in de hemen dostluk kurduğu son derece demokrat, her kararını oylamayla alan Wyatt Earp, diğeri de kasabalının iliğini sömüren, seçimlere hile karıştıran Clanton’dır. Clanton yine türlü hilelerle seçimi kazanır ama Red Kit hem Clanton’ın hilesini ortaya çıkartır hem de maceranın sonunda O.K. Corral’da yaşanan tarihî düelloda Clanton ve ekibini madara eder. Kasabanın yönetimini Wyatt Earp’e ve bizim sevimli, neşeli doktora verir ve türküsünü söyleyerek yeni maceralara doğru yola çıkar.
Birçok Red Kit macerasında olduğu gibi Wyatt Earp de, dişçinin esinlenildiği Doc Holliday de 19. yüzyıl Amerika’sının tarihî kişilikleri. Zaten Wyatt Earp 1920’lerden bu yana öyküsü en çok filme ve diziye çekilen kahramanlardan biri. Şimdiye kadar Burt Lancester’dan Henry Fonda’ya, Kurt Russel’dan Kevin Costner’a bir dizi ünlü aktör beyazperdede Earp’ü canlandırmış. Vahşi Batı dediğinizde, aklınızda canlanacak bütün kahraman, yiğit, mert, dürüst, adil ve cesur şerif klişesinin kalıbı Wyatt Earp’ten dökülmüş. John Wayne (yazıldığı gibi okunur:
Vay-ne) bile canlandırdığı kovboy karakterlerinin davranışlarını, bir gün bir kovboy filmi setine ziyarete gelen Wyatt Earp’ü inceleyerek oturtmuş. Red Kit’e konuk olması da gayet doğal.
Geçen ay her ciddi araştırmacının sıkça yararlandığı kaynaklardan olan Red Kit ciltlerini yeniden okurken Mezartaşı Kasabası macerası bana bir yalana inanmaya ne kadar hazır olduğumuzu hatırlattı.
Wyatt Earp sağlam pabuç değildi Kanun adamı kimliğini kullanarak Dodge City’de kumar oynatan, seks ticaretine bulaşan Wyatt Earp ve arkadaşları, O.K. Corral’daki meşhur düellodan 19 ay sonra gururla poz veriyorlar. Earp, oturanlar arasında soldan ikinci…
Zira benim bildiğim, yani aklımda kaldığı kadarıyla bu Wyatt Earp hiç de sağlam ayakkabı değil. Yanlış hatırlamıyorsam henüz 16 yaşında abisinin yanında çırak olarak posta arabalarına refakat etmeye başlamış; daha sonra demiryollarında çalışmaya başladığında kumara merak sarmış, boks hakemliği falan da yapmış (ki kumarbazlık ve hakemlik yanyana geldiğinde sizi bilmem ama benim zihnimde tehlike çanları çalmaya başlıyor).
Neyse, sonra bunun babası kıytırık bir kasabada polis olunca bu da onun yanına gidiyor. Ardından babası kasabanın hâkimi oluyor, polisliği de Wyatt Earp’e bırakıyor. Ancak 1-2 yıl sonra, babasının hâkimlik seçimini kaybetmesinin ardından Earp önce zimmetine para geçirmekten sonra evrakta sahtecilikten, at hırsızlığından, tehdit ve darptan yargılanıyor. At hırsızlığından tutuklu yargılandığı sırada bu kuntiz hapisten de kaçıyor. E o zamanlar GBT yok; Illinois eyaletine geçip kafasına göre takılmaya devam ediyor. Orada da önce bir-iki kere âlem yaparken “ahlaka mugayir davranıştan” tutuklanıyor. Sonra kerhane işletmeye başlıyor, basılınca çalıştırdığı fahişelerden biriyle evli olduğunu ileri sürüyor ama baktı ki olmuyor çareyi Kansas’a kaçmakta buluyor. Nasıl aileyse Kansas’ta da abisi var; o da orada bir kerhane açmış! Neyse bunlar orada abi-kardeş kerhanecilik yapıyorlar. O sırada artık yanlış hatırlamıyorsam bir vatandaşın çalınan at arabasını bulup getirdi diye bunu polis yapıyorlar. Ben polis müdürü olsam “Ulan bu şerefsiz muhabbet tellalı, kesin arabayı kendi çaldı, yakalanacağını anlayınca ‘buldum’ diye getirdi” diye düşünürdüm ama, dedik ya GBT yok bir şey yok; keriz gibi hemen bunu polis yapıyorlar. Maşallah pek örnek bir vatandaş gördüğünüz gibi!
Ha polis oldu, doğru yolu buldu, Cüneyt Arkın-Salih Kırmızı filmlerindeki gibi kardeşlerden biri suçlu, diğeri Yıldırım Ekipler Amiri durumu mu oluyor? Yok. Artık nasıl bir gevşeklikse hem bu hem kardeşleri bir yandan da kumar oynatmaya devam ediyor. Gazetelerde rüşvet aldığına dair haberler yayımlanıyor; kendi polis olduktan sonra kardeşlerini de polis teşkilatına alıyor ama bir süre sonra iyice cılkını çıkardıkları için şehir yönetimi hepsini kovuyor.
1994 yapımı “Wyatt Earp”te Earp’ü Kevin Costner canlandırıyordu.
Bu da ne yapıyor? Kardeşiyle beraber başka Dodge City’ye gidip orada yeni bir kerhane açıyor. Tabii artık kerhanecilikten gelen gelir mi yetmiyor nedir, Earp bu sefer de oradaki polis teşkilatına girip ek iş olarak polislik yapmaya başlıyor. Sonra nasılsa buna bir soyguncuyu kovalama görevi veriyorlar. Güneye gidiyor, orada da Doc Holliday’le tanışıyor; hani şu Red Kit macerasındaki neşeli sarhoş dişçi. Soyguncudan haber yok; yakaladıysa da paraları kendi cebine indirmiştir bence ya, neyse.
Wyatt Earp, Dodge City’de kumarhanecilik, kerhanecilik ve polislik yaparken kardeşinden bir mektup alıyor. Kardeşi aklımda kaldığı kadarıyla “Hacı, atla gel burası süper, gümüş madenciliği var, çok güzel para var bu işte” yazıp ve Arizona Tombstone’a yani Mezartaşı Kasabası’na davet ediyor. Bizim Wyatt da gidip güzel bir kumar tezgâhı kuruyor. Bir süre sonra da Doc Holliday iti bunlara cebinde de kumarda kazandığı 50 bin dolar var. Maşallah nasıl kumarsa hep kazanıyorlar, görüyorsunuz. Bir de 50 bin Dolar dediğim o zamanın 50 bin Doları (yani bugünün 1.4 milyon Dolar’ı); değil Mecidiyeköy, Surdışı komple dutluk o zaman.
Mezartaşı Kasabası, doğruya doğru biraz sınır boyu adaletiyle yönetilen bir yer; hırsızı-uğursuzu eksik değil. Ortalıkta bir takım sığır hırsızları var ve bunlar aradabir Meksikalı kervanları falan da soyuyorlar. Ancak ortada şöyle bir durum var: Halk bunlardan o kadar rahatsız değil! Klasik akıllı eşkıya yani. Hani daha önce Robin Hood bahsinde anlattığım türden. Red Kit macerasında sanki belediye başkanıymış gibi yansıtılan Clanton’lar da bunların önde gelenlerinden.
Wyatt Earp, Mezartaşı Kasabası’nda da hem siyasete bulaşıyor hem de kerhanecilik ve kumarhanecilik yapmaya devam ediyor. Behan diye bir şerif adayı daha var ve ona karşı kaybediyor, Behan şerif oluyor. Ha Behan sütten çıkma ak kaşık mı? Hayır, onun da kerhanesi var. Neyse. Zaten bir süre sonra Earp ne yapıp edip yine Behan’ın yanında polis oluyor. Hatta magazinsever arkadaşlar için, Wyatt Earp kendi karısını boşayıp Behan’ın karısını ayartıyor falan, ne ararsanız var. 240 bölüm yerli dizi çıkar ama, onun yerine her biri birbirinin aynı kovboy filmi çekmişler.
Hem Red Kit’e hem de sayısız filme konu olan en büyük macerası da Mezartaşı Kasabası’nda yaşanıyor. O.K Corral diye bir çiftliğin önünde, Clanton ve ekibi, Wyatt Earp ve ekibiyle çatışıyor. Aklımda kaldığı kadarıyla, şehirde silahla gezmek yasak. Earp polis olduğu için silahla geziyor tabii ama kendi tayfasıyla bu Clanton tayfası arasında uzun zamandır bir gerilim var. Earp bunların silahlı olduğunu düşünerek şerif Behan’a söylüyor. Şerif Behan da muhtemelen tatsızlık çıkmasın diye “Aldım ben onların silahlarını ya, merak etme” diyor.
Red Kit’in 1997’de yayımlanan Mezartaşı Kasabası macerasına da konu olan kasaba, 1881’de böyle görünüyordu.
Bundan sonrası acayip. Çünkü Earp herhalde bunun yalan olduğunu biliyor ki, tayfasıyla bunların yanına gidiyor ve “silahlarını bırakmalarını” emrediyor. Bu Clanton tayfası da devletin şiddet tekelinden bihaber “önce siz bırakın” diyor. Earp’ün ifadesine göre Clanton’lar hemen silaha sarılıp bunlara ateş etmeye başlıyor ama Earp ve aralarında bir resmî görevi de olmayan arkadaşları Doc Holliday gerçek bir kovboy filmindeki gibi silahlarına davranınca, Clanton tayfasından 3 kişi anında ölüyor, biri kaçıp kurtuluyor. Herkes de bunu yutuyor. Yahu her biri meslekten suçlu insanlar 10 metre mesafede çatışmaya girecek ama sadece bir taraf kayıp verecek öyle mi? Neyse.
Bu efsanevi düello, bugün bile Tombstone’a gidenler için canlandırılıyor; zaten onlarca filme ve kitaba konu olmuş ve maşallah benim gördüğüm hepsinde de kahraman Wyatt Earp. Valla benim aklımda kaldığı kadarıyla itin uğursuzu kırdığı bir hadiseden başka bir şey değil. Ama “ahlakı maaşı kadar olan gazeteciler” hiç gecikmeden Wyatt Earp’ın kahramanlık hikayesini dörtbir yana yayıyor. Hayır, adam ünlü olduktan sonra da kumarhane ve kerhane işletmeyi bırakmış da değil bu arada ha. Yetmiyor, sağda-solda kanunla başı belaya giren diğer kumarhane ve kerhane sahipleri için kanuna karşı da savaşıyor. Resmen kanun ve kanunsuzlar arasında arabuluculuk yapıyor. Hayır benim anlamadığım, karikatüristler o zaman da bu Earp’ün ne mal olduğunu görmüş, feci uyuz olmuşlar ama günümüze kalan sadece kahramanlık hikayeleri işte. Hem de Red Kit gibi en güvenilir kaynaklara kadar her yerde aynı hamaset.