Kategori: Sosyal Tarih

  • ‘Dilencinin torbası dolmaz’ ama ‘isteyene sual olunmaz’

    ‘Dilencinin torbası dolmaz’ ama ‘isteyene sual olunmaz’

    Horlanan, aşağı görülen, kendisinden usanılan; öte yandan gerçekten ihtiyaç sahibi olduğu bilindiğinde vicdani bir itkiyle el uzatılan toplumsal sınıf. Osmanlı döneminde kethüdaları, şeyhleri ve beslendikleri bir vakıfları dahi olmuş. Kimi zaman menedilmişler, kimi zaman kollanmışlar. Yüzlerce yıl sokaklarda aynı narayı vurmuşlar: Allah rızası için…

     Türkçedeki iki atasözü, di­lenciliğin kültürdeki al­gılanışını iyi açıklar:

    “Dilenci bir (tek) olsa şeker­le besleyeyim” ve “Dilencinin torbası dolmaz”. Çokluk, suisti­mal ve sınırsız istekler. Bunal­tan bir yalvarış hâli.

    Ortaçağ İslâm dünyasında dilencilere “benû sâsân” denirdi ki, dilenci, dolandırıcı ve şarla­tan anlamlarının hepsini birden karşılıyordu. Peygamber, yeni Müslüman olacaklardan dilen­cilik yapmayacaklarına dair söz alıyor, en iyi kazancın alın te­riyle elde edildiğini vurguluyor­du (Müslim, Zekât, 108). Kuran, dilenciliği insan haysiyetiyle ya­kıştırmıyordu; Allah nasılsa her kula rızkını yazmıştı ve başka kullara el açmak yakışıksız bir işti. Ancak burada onurlu bir fa­kirlik övülmüş, Müslüman zen­ginlerin mallarında ihtiyaç sa­hibi dilencilerin belirli bir hakkı olduğu saptanmış (ez-Zâriyât, 19) ve “isteyeni azarlama” denil­miştir (ed-Duhâ 10). Bu sebep­ledir ki Osmanlı Türkçesinde “Sâile (isteyene) sual olunmaz” diye bir tabir de türemiştir.

    2
    Dilenciler esnafı
    3. Murat’ın oğlu için tertip ettirdiği 1582 Atmeydanı sünnet şenliklerinde sakatlar ve dilenciler. Dilenciler bu tarihlerde başlarında denetleyicileri olan bir kuruma sahipti ve devlet Şehzadebaşı’nda onlara bir vakıf tayin etmişti. İmparatorluğun tüm görkeminin ve esnaf ustalıklarının sergilendiği bu Surnâme’de dilenciler de ansızın belirip zıtlık oluşturarak önceki ve sonraki sahnelerin görkemini arttıran bir unsur gibi kullanılmış (İntizâmî, Surnâme-yi Hümayun, res. Osman, TSMK H. 1344).

    Kimi Sûfî gruplar ise dilen­meyi nefsi terbiye etmek ve kib­ri kırmak için uygulamış, tale­belere de bir ödev kılmışlardı. Farsça kökenli “derviş” kelimesi dilenci sözcüğüyle eşanlamlıdır. Tekke mensubu kimi dervişler, ellerindeki Hindistan cevizi ve­ya abanozdan mamul, omuzla­rına astıkları keşkül-i fukara ile dilenirler, bunlara para veya hu­bubat koyarlardı.

     Temelde dilenci olmayan ama işi oraya vardıran grup­lar da türemişti. Kutsal aylarda “cerre çıkan” medrese talebesi köylerde ders veriyor, karşılı­ğında halktan para istiyorlardı. Bu talepler kimi zaman bunaltı­cı ısrarlara dönüşüyordu. Mis­kinler ise “hiç veya yeteri kadarmalı olmayan kimse, zelil, zayıf” diye tanımlanıyor ve bunlara ayrıcalıklı davranılıyordu; ihti­yaç içinde oldukları her hâlle­rinden belliydi. Osmanlı Türk­çesinde “Eri sözünden, esbabı yüzünden, dilenciyi gözünden, tavşanı izinden, avradı kızından, kızı bezinden belle” diye bir de­yiş de türemiştir. Yine Kuran’da da miskinlerin gözetilmeleri bu­yuruluyordu (Bakara, 83). Sel­çukluların cüzzam hastalarını tecrit ettikleri yerlere “miskin­ler tekkesi” adı verilmişti.

    Daha çok Yeniçeriliğin or­tadan kaldırılmasından sonra görülen “goygoycular” taifesi ise başka bir âlemdi. Anadolu’dan gelme ve çeşitli engelleri olan “goygoycular” Muharrem ayı­nın başlamasıyla birlikte ken­dilerine vakfedilen Şehzâdeba­şı Tabhâne’deki yuvalarından İstanbul sokaklarına dağılıyor, Kerbela hadisesinin yasını tutu­yor, “hey kaygulu canım (goygoy canım)” diyerek İstanbul sokak­larını inletiyordu. Okudukla­rı gazellere karşılık hububat ve hediyeler topluyor, bunları hey­belerine güzelce diziyor, sonra da aşure yapıp halka dağıtıyor­lardı. Galiba en gönlü bol dilen­ci takımıydılar.

    1
    Dilenci tek olsa…
    Muhtemelen Venedik balyosu veya buraya bağlı bir çalışan tarafından 17. yüzyılda, serbest Türk nakkaşlarına ısmarlanan bir minyatür albümü, İmparatorluk simalarını tek bir albümde özetlemeye çalışmaktaydı. Albüm, satın alma yoluyla Alman şarkiyatçı Franz Taeschner’in eline geçti ve 1925’te Alt-stambuler hof-und volksleben (Eski İstanbul Saray ve Halk Yaşamı) adıyla çoğu siyah-beyaz olarak yayımlandı. Eserin orijinali ne yazık ki 2. Dünya Savaşı sırasında kayboldu ve çoğu resmin gerçek rengini bilmiyoruz. Eserde, Osmanlı toplumuna dair büyük merak taşıyan sipariş sahipleri için 1 sayfa da bir dilencinin bir beyefendiye el açtığı sahneye ayrılmıştır. Burada sosyal konumu kadar büyük çizilen bey, tüm soğukkanlılığı ve merhametiyle dilenciye bakıyor ve iki elini de asasına dayadığına göre pek de pamuk elleri cebe atacak gibi değil. Belki İstanbul halkının bakışını özetleyecek biçimde “dilenci tek olsa şekerle besleyeyim be kuzum” diyor (İstanbul Saray ve Halk Yaşamı, çarşı ressamları, 1648- 87, haz. F. Taeschner, Alt-stambuler hof-und volksleben ein türkisches miniaturenalbum aus dem 17. Jahrhundert, c. I, Hannover 1925, res. no. 20. Renklendiren: Enes Söl).

    Devlet arşivlerinde bulunan 28 Mayıs 1568 tarihli bir belge­de Gülsuyucu oğlu gibi “haşe­re dilenci grupları”nın cena­ze sahiplerini taciz ettikleri ve bunların engellenmesi buyuru­luyordu. Kadılara bağlı subaşı­lar “dilenci başbuğu” oluyor ve dilenmeye uygun olanlarla ol­mayanları ayıklıyordu. 1574’te Divan-ı Hümayun, payitahta yönelen dilenci akınını, Arap fa­kirlerinin ve dervişlerin hücu­munu önlenmeye çalıştı; çünkü bu sıralar şehirde nüfus yoğun­luğu ve beslenme sıkıntısı vardı. 4 Temmuz 1736 tarihli bir def­ter, Üsküdar, Galata, Suriçi ve Boğaziçi’ndeki dilencilerin sıkı bir kaydını içeriyordu. 20 Eylül 1789 tarihli evrak ise, yaralı di­lencilerin meskenlere yollan­masını, kazanca gücü yetenlerin dilencilikten menedilmesini uy­gun görmüştü.

    Avusturya elçisi sıfatıyla 1554 ve 1556’da İstanbul’a ge­len Busbecq, dilencilerin İstan­bul’da kutsal haklara sahip ol­duklarını ve kimisinin kölele­re malik olduğunu yazar! Onun kaydına göre, insanları yağ kan­dili, limon veya nar satın almaya zorlayan Arap dilenciler vardır. Busbecq, Türklerin sokak kö­peklerini mahallenin malı sayıp ilgiyle beslediğini, dilencilere ise “Allah onlara akıl (kazanma imkânı) verdiği için” o kadar da acımadıklarını yazar.

    Evliya Çelebi 17. yüzyılda dilenci esnafının iyice kurum­sallaştığını haber verir. 7.000 neferlik bu sınıf sancak açarak gezer; sadaka ile ilgili ayetleri okuyarak inananların gönülle­rini celbetmeyi dener; bilhassa gazadan ganimetle dönen ga­zileri sıkıştırıp “Şey’ullah” (Al­lah rızası için) sözü eşliğinde el açardı.

  • ‘Yeter ki 90-60-90 olsun, Türkçesi noksan olsun…’

    1990’lara kadar spikerlik eğitiminde “TRT ekolü” dediğimiz, yüzlerce aday arasından seçilenlerin aylarca eğitildiği, kursların sonunda yapılan sınavlarda başarılı olan iki ya da üç kişinin spiker kadrosuna alındığı bir sistem vardı. 90’larda özel radyo ve televizyon kanallarının açılmasının ardından, o yılların deyişiyle “90-60-90 olsun, Türkçesi noksan olsun” anlayışı yaygınlaştı ve Türkçe söyleyiş yanlışları artmaya başladı.

    SUHA ÇALKIVİK

     Cumhuriyet bayramın­da töreni canlı yayında anlatan bir televizyon spikeri, “resm-i geçit” yani “geçit resmi” veya “geçit tö­reni” diyeceği yerde -i sesini uzatarak “resmî geçit” töreni diyor; ardından “devlet erkâ­nı” yerine, -k’yi kalın söyleye­rek “devlet erkanı” çıkıyor ağ­zından.

    1990’lara kadar spikerlik eğitiminde “TRT ekolü” dedi­ğimiz, yüzlerce aday arasından seçilenlerin aylarca eğitildi­ği, kursların sonunda yapılan sınavlarda başarılı olan iki ya da üç kişinin spiker kadrosu­na alındığı bir sistem vardı. 90’larda özel radyo ve televiz­yon kanallarının açılmasının ardından talebi karşılamak amacıyla 96 saatlik eğitimler­le spikerlik sertifikası veren özel eğitim kurumları açıldı. Bu kurumlarda eğitim veren kişilerin mesleki deneyimleri ve uzmanlık düzeyleri sürek­li tartışma konusu oldu. Ya­yın kuruluşlarının spiker veya sunucu seçimlerindeki ölçüt, o yılların deyişiyle “90-60-90 olsun, Türkçesi noksan olsun” anlayışıydı ve Türkçe söyleyiş yanlışları artmaya başladı.

    Radyo ve televizyonlar­da doğru, güzel ve anlaşılır Türkçe kullanımına dair yapı­lan araştırmalarda saptanan dil yanlışlarının %26.4’ünün yer aldığı “Söyleyiş Yanlışla­rı” bölümü şu başlıklar altında değerlendirilmiştir: Kısa söy­lenmesi gerekirken uzun söy­lenen sesler; uzun söylenmesi gerekirken kısa söylenen ses­ler; kalın söylenmesi gerekir­ken ince söylenen sesler; ince söylenmesi gerekirken kalın söylenen sesler; ses düşmesi; ses değiştirme; ünlü daralma­sı; yumuşak söylenmesi gere­ken seslerin sert söylenmesi; “e” sesinin açık söylenmesi; ağız özellikleriyle konuşma; yabancı dillerden giren ke­limelerin yanlış söylenmesi; vurgu ve duraklama yanlışları.

    Ses, spikerlik mesleği için başlangıçta en önemli unsur olarak görülür. İyi bir ses ren­gi, kalıtsal bir armağandır. Bir spiker veya sunucunun ön­celikle radyo ve televizyonda konuşmaya uygun yani mik­rofonik bir sese sahip olması gerekir. Herkesten farklı, daha iyi, pürüzsüz ve işlenmeye uy­gun bir sesinin olması, o sesin işlenebilmesi, geliştirilebil­mesi için önem taşır. Spiker­liğe uygun bir ses, eğitim sü­resi içinde doğru nefes alma, söyleyiş, boğumlama, tonlama ve vurgulama çalışmaları ile şekillendirilir. Bu ses eğitimi, kişide varolan yetenekle birle­şir ve spikeri sunum yapmaya hazır duruma getirir.

    Turgut Özakman bir spike­rin en önemli özelliklerinden biri olarak kabul ettiği kültürlü sesi şöyle tanımlamıştır: “Kül­türlü ses demek, arkasında çok iyi bir eğitimin bulunduğu ses demek; çünkü o bazı kelimele­rin doğrusunu bilir. O eğitim, o okumuşluk, sanatla, kültürle, genel olarak hayatla yoğrulma­nın sese yansımasıdır. O yan­sıma yoksa, o ses ham sestir. O sesten hiçbir şey olmaz. Ko­nuşması da gürültü olur”.

  • Alaska’da geyiklere içki yasağı, Sparta’da toksik erkekler, FBI’ın pes edeceği cinayetler…

    Orta sınıfın kendi belirlediği sınırların herkes için ve her zaman geçerli olduğunu zannetmesi bize has değil. Zaten orta sınıfın böyle gereksiz yanılgıları vardır. Misal çizgiromandan uyarlanan “300 Spartalı” filminde Sparta kralı Leonidas, Pers elçisini öldürmeden önce durduk yere Atinalılara “eşcinsel” falan deyip “Burası Sparta, buradan çıkış yok!” diyerek elçiye zeval getiriyor.

    Gündüz kuşağı televiz­yon programlarını pek seyredemiyorum. O saatlerde yapacak daha iyi bir işim olduğundan da değil esa­sen. Genellikle o saatleri 1960-70 dönemi Yeşilçam filmleri izleyerek geçiriyorum; zira ak­şam eşim Arın eve geldiğinde onları izlememe izin vermiyor. Ancak yine de aradabir kopan tartışmalardan, eşin-dostun gönderdiği video parçacıkla­rından Müge Anlı ve progra­mından haberim var.

    Bilmeyen dört-beş kişi için kısaca özetleyeyim, Müge An­lı’nın programında genellikle taşrada Öklid geometrisinin tanımlamakta güçlük çeke­ceği, Gauss’a ilham verecek karmaşıklıkta aşk üçgenleri ve çokgenleri; FBI profiler’la­rının pes edip havlu atacağı cinayetler konu ediliyor. Ge­nellikle küçük bir köyde yaşa­yan “n” sayıda insan, “n” üzeri 2 eksi 1 sayıda ilişki yaşıyor. Tam formülünü çıkarmıştım bir ara da unuttum.

    İnsanlar genelde bu den­li yoğun ve Hollywood Glam Rock partilerini anımsatan cinselliğe şaşırıyor da; ben de her seferinde insanların diğer insanlara şaşırmalarına şaşı­rıyorum. Zira ne bileyim, bu olaylar eline bir-iki tane Ke­mal Tahir romanı geçen kim­senin yabancısı değil. Bana ne zaman bu programdan bir ha­dise anlatsalar, Kemal Tahir’in hangi romanında benzer bir olay olduğunu hatırlayabiliyo­rum mesela.

    Tabii bu orta sınıfın kendi belirlediği, özellikle cinselli­ğe dair sınırların herkes için ve her zaman geçerli olduğunu zannetmesi bize has değil. Za­ten orta sınıfın böyle gereksiz yanılgıları vardır. Misal çiz­giromandan uyarlanan “300 Spartalı” filminde Sparta kralı Leonidas, Pers elçisini öldür­meden önce durduk yere Ati­nalılara “eşcinsel” falan deyip “Burası Sparta, buradan çıkış yok!” diyerek elçiye zeval geti­riyor. Ama eğer yanlış hatırla­mıyorsam Spartalıların da pek öyle günümüzün artık yavaş yavaş sorgulanmaya başlanan cinsel normlarına uydukları söylenemez.

    Aklımda kaldığı kadarıy­la Spartalılar, bölgedeki en savaşçı şehir devleti. Hatta o kadar savaşçılar ki Spartalı­larda tek meslek askerlik; di­ğer bütün işleri zaten köleler yapıyor. Bu Spartalı oğlanlar altı-yedi yaşına gelir gelmez ailelerinden alınıyor, doğru­dan kışlaya götürülüyor. Kız çocuklarına evde biçki-dikiş öğretiyorlar herhalde ama oğ­lan çocukları istisnasız kışla­da. Kışla tabii ne bizim parasız yatılıya ne de er eğitim tuga­yına benziyor: Bir kere öyle karavana falan yok. Çocuklar o yaştan kendi yemeklerini çalıp yemeye alıştırılıyor ama çalmak da yasak. Yani hem ça­lacaklar hem yakalanmaya­caklar. Resmen ruh hastası bir eğitim.

    Her neyse, bu şekilde bü­yüyen çocuklar, damatlık ça­ğa gelince, bir hanım kızımız­la görücü usulü evlendiriliyor. Bu evlilikte yürütülen seremo­ni ise ilginç: Genç kızımızın saçları, tıpkı kışladaki oğlan­lar gibi sıfıra vuruluyor, kendi­sine kışladaki oğlanların giy­diği kıyafetler giydiriliyor ve gelinimizle damadımız bu şe­kilde birbirlerini ilk defa görü­yorlar. Amaç ise esasen hayatı boyunca kız yüzü görmemiş Spartalı oğlanı yumuşak geçiş­le kadın-erkek ilişkilerine ha­zırlamak. Evet bildiniz; bunlar kışlada sadece birbirleriyle oluyorlar; evlenince yabancı­lık çekmesin diye kızcağıza da gelinlik yerine asker kıyafeti giydiriyorlar.

    Tabii bunlar o zaman ayıp değil, günah değil ama yüz­lerce yıl sonra film çekerken Spartalılar herkesin eşcinsel­liğiyle alay eden toksik erkek­lik abideleri olarak resmedile­biliyor. Yahu herif gitti elçiyi kuyuya attı, olacak iş değil!

    Kısacası orta sınıf olarak hem zaman hem anlayış hem de mesafe olarak uzağımızda­kilerin de vazgeçilmez kabul ettiğimiz değerlere, kuralla­ra sıkı sıkıya bağlı olduğunu varsayıyoruz. O yüzden bir 18. yüzyıl hükümdarının, 14. yüz­yıl kralının, 4. yüzyıl değir­mencisinin cinsel hayatları, ilk kez okuyan birisinde Müge Anlı etkisi yaratabiliyor.

    Bu biraz da yorum hatasın­dan ileri geliyor olabilir. Misal, elimizdeki bazı belgelere göre yasak olan şeyler var. Diyelim ki 19. yüzyılda sokakta sekerek yürümek yasaklanmış. Kimi­leri bunu “19. yüzyılda sokak­ta sekerek yürünmezdi” diye yorumlasa da işin aslı böyle bir yasağı yazıya dökecek kadar yüründüğü, yasağın da zaten bu iş yapıldığı için getirildiği­dir. Eşeğin aklına karpuz ka­buğu düşürmek gibi olmasın ama, bugün Alaska’da geyik­lere içki içirmek yasak, ancak bizde böyle bir yasak yok. Ben kendi payıma Türkiye’de hele % 500 ÖTV’li içkisini geyikler­le paylaşan hiçkimse olduğunu sanmıyorum. Ancak Alaska’da böyle bir yasak koyulduysa ak­lıma gelen tek şey, birtakım Alaskalı derbederin geyiklere içki içirmek gibi bir eğlence­si olduğu. Yani bir şey yasak­landıysa (yasaklayan kurum ne olursa olsun), o şeyin yapıldığı sonucuna varmak kaçınılmaz.

  • İstanbul’da çoksesli zamanlar

    1940’ların İstanbul’u hem farklı Türk dilleri hem de Tatarca, Ermenice, Rumca, Rusça, Fransızca ve Ladino’nun günlük hayatta sıklıkla duyulduğu bir atmosferi soluyordu. Netflix’te yayımlanan “Kulüp” dizisi ve dizi müziği, bu çoksesli dünyanın tarihî gerçekliğini bizlere hatırlatıyor.

     Netflix’teki “Kulüp” dizisi epey ilgi topladı. Hepimiz artık devamını heyacanla bek­liyoruz. 1940’lı yılların Beyoğlu’su ve La­dino konuşan İstanbullular… Diziyi seyrettikten bir süre sonra özellikle dizinin müziğini tekrar tekrar dinleyince çocukluğumun sesleri öne çık­tı. Her zaman, araştırdığım tarih hakkında yazı­yorum; bu yazı ise yaşadığım tarih hakkında.

    Bazen dile getirdiğim gibi ben bir göçmen ço­cuğu olarak büyüdüm. Babam Ural dağlarında­ki Başkurdistan’dan, annem ise Kırım harbinden Romanya’ya göçmüş Tatarlardandı. İstanbul’da pek bir akrabamız yoktu. Çok erken zamanlarda, içerisi ile dışarı­sı arasındaki farkları eşikten seyreder olmuştum. Daha 4 yaşında iken babamın Türkçesini “kopru değil köprü ba­ba” diye düzeltmemden de anlaşıldığı gibi “buralı” olmak istiyordum. Öte yandan evde karşılaştığım renkli dünyayı hiç yadırgamıyor, herkes böyle yaşıyor sanıyordum.

    Bizim eve gelip gidenler çok farklı yerlerden insanlar­dı. Annemin ve babamın müşterek dostları vardı, karşı­lıklı gidilir gelinirdi; bunlar daha çok rahmetli Toktamış Ateş’in annesi ve babası gibi akademisyenlerdi; bir de sık sık uğrayan öğrenciler vardı. Babamın yolları Türkiye’ye düşmüş ve kendilerine “Türkistanlılar” dediğimiz her sı­nıftan insanlardan, ayrıca Avrupa’dan gelen dostları vardı. Türkistanlılar ile benim pek de bilmediğim ve anlayama­dığım konularda uzayıp giden konuşmalar olurdu. Anla­yamazdım ama bu suretle kulağım farklı Türk dillerine aşinalık kazandı. Avrupalılar da çoğunlukla Türkolog ve tarihçi idiler; babama “Zaki Validi” diyen bu uzun boy­lu insanlar, kısacık boylu babamı sevgiyle kucaklarlardı. Bu arada ben de Avrupa dilleri arasındaki farkı anlamaya başlamıştım.

    Annemin dostları ise farklı idi. Biz o sıralarda Beya­zıt’ta Soğanağa mahallesinde oturuyorduk. Güneye doğru, aşağıda Kadırga Camii’nden ezan sesi gelir, çocuk zihnim­de Kumkapı’dan duyulan kilise çanlarının sesi ile karışır­dı. Kumkapı’da annemin bir tanıdığının oturduğu eski tip ev Ermeni “Matmazel”indi. Tatarca, Er­menice, Türkçe sesler birbirine karışırdı. Anne­min Bükreş Üniversitesi’nden Gagavuz arkadaş­ları da vardı. Bunlardan biri matematikçi idi; bir Türk ile evlenmiş Müslüman olmuştu. Diğeri ise Nadye Teyze idi. Nadye Teyze çok yere girer çı­kar, beni de yanında götürürdü. Onunla beraber­ken karşılaştığım insanlar, bizim evde gördükleri­me benzemezdi.

    Tophane’de tepesinde bir kilise olan binadaki odasını hatırlıyorum. Eteği uzun ama sakalı olan bir adam görmüş, “Bu kim?” diye sormuştum. “Papaz” denince, ben “Kadın papazı mı, erkek papazı mı?” diye sormaya devam etmiştim. Başka odalarda Ortodoks kilisesine bağlı Rus aileler oturuyordu. Rus aileler yılbaşı kutlamalarında vot­kanın yanında jöleli balık yiyorlardı. Daha sonraki yıllarda o kiliseyi görmek istediğimde bunların üç tane olduğunu hepsinin de Tophane’deki üç binanın tepesinde olduğunu öğrendim. Nadye Teyze beni Hamdullah Suphi Tanrıö­ver’in Suphi Paşa konağına da götürürdü. Oraya babamla da giderdim; biz duvarları tahta kaplama üzerine kesme camların olduğu Harem kısmına giderdik. Nadye Teyze ile Selamlık kısmındaki salon gibi kocaman mutfağa gi­derdik. Birçok Gagavuz genç burada okuyordu. Mutfakta yemekleri aksak aksak yürüyen Tanti Teyze yapıyordu. Bu mutfakta da Romence, Rusça, Fransızca ve Türkçe konu­şuluyordu. “Tanti”nin teyze anlamına geldiğini bilmeye­cek yaşta idim.

    Herkesin böyle “çok sesli” dünyası olduğunu varsayar­ken, bir gün o dünyanın “tek sesli” olacağı hiç aklıma gel­memişti. Buralı olmuştum ama, çok sesli dünyam tek ses­li oluvermişti. “Kulüp” dizisi olmasaydı, o günün İstan­bul’unun çoksesliliğini hatırlamayacaktım. Bu çokseslilik, film müziğinde de kendini ağırlıklı olarak hissettiriyor. Halbuki geçmişi seslerle değil kokularla tanırız diye düşü­nüyordum. Koku daha lokal, ses dünyası daha yaygınmış.

  • Kilise, cami, bostan… Çokkültürlü bir mekan

    Boğaz’da, Anadolu yakasının eski köyü Kuzguncuk’un tarihi 16. yüzyıla kadar uzanıyor. Bugün apartmanlar, işyerleri ve restoranlar arasında bulunan semt, cumhuriyet döneminden bugüne, siyasi iktidarlardan ziyade sakinlerinin çabasıyla tarihî dokusunu korumaya çabalıyor.

    Yolunuz Abdülmecid Efendi Köşkü’ne düşerse, bu muhteşem binayı göz­lemlemekle yetinmeyin. Hemen yakınından denize inen yokuşun sağ tarafındaki, yüksek duvarla­rın arkasında kalan, geniş yeşil alana da dikkat edin.

    İmam Galip’in başında, soka­ğın sağındaki minik düzlüğe gi­rin. Deniz yönünde ilerleyip düz­lüğün ucuna geldiğinizde, olağa­nüstü bir Kuzguncuk manzarası çıkacak karşınıza: İki tepe ara­sında bir koyak. Sağ taraf Nak­kaştepe, sol taraf Sultantepesi…

    Bakışlarınızı manzaradan ayırıp etrafınıza bakın. Her ta­rafını otlar bürümüş, metruk bir alan göreceksiniz. Burası alelade bir yer değil: Etrafa rastgele ya­yılmış gibi duran, darmadağın, sayısız taş levha. Üzerlerinde İb­ranice yazılar… Burası meşhur Kuzguncuk Yahudi Mezarlığı’dır.

    Kuzguncuk 16. yüzyılda Ya­hudi köyü olarak geçer. Yahu­diler için özel bir öneme de sa­hiptir: Kutsal Topraklar’a giden yolun başı sayılırdı Kuzguncuk. Müslümanların aynı nedenle Üsküdar’ı Kâbe Toprağı diye an­dıklarını hatırlayalım.

    Mezar taşlarının büyük ço­ğunluğu yatay levhalar şeklinde­dir. Endülüs Yahudilerinin âdeti böyle imiş Minna Rozen’e göre. Bazıları, türbelerde görmeye alı­şık olduğumuz türden “sanduka” şeklinde. En eski mezartaşı 1592 tarihli ve Polonyalı bir Yahudi­ye ait.

     Cami ile kilise aynı karede

    Kuzguncuk’un Ermeni kilisesi Surp Lusavoriç’in kubbesi ile Kuzguncuk Camii’nin minaresi aynı kare içinde, neredeyse aynı binanın parçaları gibi…

    Sarkis Kalfa

    Mezarlığın bulunduğu sem­tin adı İcadiye’dir. Sarkis Kal­fa 18. yüzyılda, kendi icadı olan yöntemle nakışlı özel bir bas­ma-yazma üretirdi burada. Sem­te adını veren de bu icattır. Ned­ret Ebcim “İcadiye caddesin­de sağlık ocağının yanında” bir imalathane olduğunu hatırlar. Basma-yazmalar sırtlanır deniz kenarına getirilir, Boğaz suları­na batırıldıktan sonra kurutulup imalathaneye geri getirilirmiş (Kumaşın üzerine desenler ya yazılır ya da şablon ile basılır­dı. “Yazma” ve “Basma” buradan geliyor).

    Cami – Kilise

    Üryanizade Sokak’ta deniz yö­nünde ilerlediğimizde, sokağımı­zı kesen Perihan Abla Sokak’ı da geçtikten sonra, sağda güzel bir manzara çıkar karşımıza: Kuz­guncuk’un Ermeni kilisesi Surp Lusavoriç’in kubbesi ile Kuz­guncuk Camii’nin minaresi aynı kare içindedirler ve sanki ikisi aynı binaya aitmiş gibi dururlar. Kuzguncuk’u bir hoşgörü timsali olarak görenler için semtin öze­tidir bu manzara.

    Kilise Abdülaziz tarafından Beylerbeyi Sarayı’nın inşaatında çalışan Ermeni ustalar için yap­tırılmış. Zaten Üryanizade So­kak’ta bu Ermeni ustalar oturur­muş eskiden. Sokakta (ve Kuz­guncuk’ta da) hiç Ermeni yoktur artık ama.

    Çarşı Caddesi’ne çıkıp sağa döndüğümüzde, kiliseyi cephe­den görürüz. Cami gayet yenidir. 1950’lerde yapılmıştır. 1930’lar­da bile Kuzguncuk nüfusunun %90’ı gayrimüslimdi. O yüzden belki, cami yoktu daha önce.

    Cami için komşusu kilise 500 TL bağışta bulunmuş. Bu arada arsasının bir kısmını da vermiş. Kilisenin camiye yap­tığı jest güzel ama Türkiye’deki azınlıklarda hayatta kalma iç­güdüsüyle refleks haline gelmiş birtakım davranışlar olduğuna ben şahidim. Bu bağlamda dü­şünürsek, öz itibarıyla zoraki bir jest olabilir bu. Şahsi dü­şüncem.

    Caminin yanından giren yol Yenigün Sokak’tır. Bizi Kuzgun­cuk’un göbeğine götürür. Yeni­gün Sokak’ın Tufan Sokak’tan itibaren devamı gibi olan Bostan Sokak’ın İcadiye Caddesi’ne ka­vuştuğu yerde sokağa adını ve­ren bostanın girişi vardır.

    Bostan

    Kuzguncuk’taki dönüşümün en sempatik unsuru hobi bahçesi­ne dönüşmüş olan bu bostandır. Eski Kuzguncuklular orayı “İl­ya’nın Bostanı” diye hatırlar.

    İlya Rum’dur. Babası İspi­ro’nun ölümünden sonra o eker biçer bostanı. Kuzguncuk halkı ondan sebze-meyve satın alma­ya alışıktır. Çocukları da bostan­dan erik çalmaya!

    1984’te ölene kadar çalışır orada İlya. Ondan sonra ara­zi boş kalır ve bostan Kuzgun­cuk halkının olur! İncirleri yenir bostanın. Çocuklar orada oynar­lar. Kurbanlar orada kesilir. İca­bında çöpler de oraya bırakılır! Derken, 1990’ların başında, esra­rengiz (!) bir şeyler olmaya baş­lar. Etrafı çitle çevrilir. Birileri gelip gitmeye başlar. Bunlardan biri Prof. Mehmet Haberal’dır.

    Orada özel diyaliz merkezi açmaktır niyeti. Devletten kira­lamıştır arsayı. Planlar, projeler… Ve inşaat hazırlıkları. Kuzgun­cuk halkı (daha doğrusu halkın bir kısmı) örgütlenir Kuzgun­cuklular Derneği vasıtasıyla. Kuzguncuk’un “eski” sakinleri ile “yeni” sakinleri biraraya ge­lirler. Biri nöbetçi olur, arsa etra­fında bir hareketlenme olduğun­da koşar haber verir! Bir tanesi arsanın imar durumunu araştı­rır, bir tanesi basın-yayın dünya­sını harekete geçirir.

    İlya’nın Bostanı semtin simgesi 1990’ların başında mahalle sakinlerinin birleşip mücadele ederek iş makinelerini durdurduğu “Bostan” eskiler tarafından “İlya’nın Bostanı olarak biliniyordu (üstte). Kuzguncuk Yahudi Mezarlığı’nın kocaman yatay levhaları (altta).

    Neticede, 2002’de iş makina­ları tekrar arsaya girdiğinde (bu sefer Haberal’ın maksadı orada bir özel okul açmaktır) Kuzgun­cuk halkı yine harekete geçer, toplanıp gösteri yaparlar. Can Yücel de katkı sağlar bostanın savunulmasına. İnşaatçılar arsa­ya girdiklerinde, ondan esinle­nerek “dandini dandini dastana, danalar girdi bostana” ninnisini söylerler hep bir ağızdan!

    Neticede bostan kurtulur. Büyükçe bir kısmında hobi bah­çeciliği yapılır İlya’nın Bosta­nı’nın. Bir kısmı gezinti bahçe­sidir. Bostanın içinde yine geniş bir alanda bir sinema perdesi ve onun önünde düzenlenmiş otur­ma yerleri göze çarpar. Kuzgun­cukluların yazlık sinema özlemi­ni gidermek için belki! Koskoca bir yeşil alan yani. Halkın hava aldığı bir yer. Hem de insanların oturdukları semtin geçmişiyle bağ kurmalarını, onu kurtarmak için verdikleri mücadeleden do­layı kendileriyle gurur duymala­rını sağlayan. İstanbul’da hiç alı­şık olmadığımız bir şey.

    Madalyonun bir de öteki yü­zü var. Devlet 1977’de, birden­bire İlya’nın babasının “firari ve mütegayyip eşhas”’tan olduğu­na karar verdi, 1924’te çıkarıl­mış bir yasaya göre! Ve bosta­na el koydu. Sözkonusu kanun, 1924’te malının başında bulun­mayan gayrimüslimlerin malla­rının devlete intikalini öngö­rüyordu. İlya bostanı ekmeye devam etti, bir yandan da borç ödedi taksit taksit. Ancak dev­let 2011’de, bu şekilde el konu­lan vakıf mallarını iade ederek hatasını kabul etti. O dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu “bu bizim açımızdan vatandaşları­mızın haklarının iadesidir” dedi. İlya’nın ailesinden ve bostanın Türkiye’deki tek varisi olan Di­mitria Teyze “Bostan bizimdir!” diyor ve tabii onun için “biz” ve bostanın “kurtarılması” bam­başka bir anlam taşıyor.

  • 1920’ler: Müzik-dans-eğlence 2020’ler: Hijyen-maske-mesafe

    Bu sıkıcı 20’leri idrak ettiğimiz günlerde, renkli ve bol cümbüşlü 1920’lere dönecek olursak… Aslında bizim de en azından ülke olarak, yakın zamana kadar pek bir kükrediğimiz, kükremekle kalmayıp “atara atar, gidere gider” tarzında bir Demet Akalın felsefesiyle dünya siyaset sahnesine renk kattığımız ortada. “Tatlı tatlı yemenin bir de ekonomik buhranı vardır” derecesine gelen 1929’la birlikte bu kükreyen 20’lerin nefesi kesilmişti… Ama enseyi karartmayalım; elbette bazen çiçek açıp bazen solacağız; bugün ağlıyorsak yarın güleceğiz.

     Bileniniz vardır mu­hakkak: 1920’li yılla­ra Amerika’da “roa­ring twenties” yani “kükreyen 20’ler” diyorlar. Anlaşılan o ki, o dönem bol bol kükremiş, tatlı tatlı yemişler; eh bu işler­den çok anlamam ama netice­si de 1929 Ekonomik Buhranı olmuş. Tabii ilgili olmak zo­runda değil ama, bu 1920’leri böyle “kükreyen” diye tanım­latan şeylerin başında o za­manlar “Büyük Harp” denilen 1. Dünya Savaşı’nın bitmesi ve savaş sonrası dünya başkent­lerindeki ani çılgınlık, “boş­ver boşver arkadaş başka bu­lursun, bütün kalbin sevinçle neşeyle dolsunculuk, bas bas paraları Leyla’yacılık” gibi ne­şeli coşumculuklar var. Hani en dönem filmi sevmeyenin bile o dönemde geçen filmle­re tav olduğu, 80’lerin çılgın partilerinin yanında anaokulu doğumgünü partisi gibi kaldığı yıllar bunlar. Bir yanda Cihan Harbi’nin dehşetinin yarattı­ğı işi deliliğe vuran Dada’lar falan, diğer yanda “harb bit­ti, şimdi vurgun zamanı” diye çılgınca küpünü doldurmaya başlayan ve borsayla, şunun­la-bununla hızla zenginleşen büyük kapitalistler.

    Tabii resmen, “tatlı tatlı yemenin bir de ekonomik buh­ranı vardır” derecesine gelen 1929’la birlikte bu kükreyen 20’lerin nefesi kesiliyor, hık zık ediyor; zaten savaşın so­nundan beri antikomünizm fonlarıyla beslenip büyüyen faşizm heyulası yalnız Al­manya’ya da değil, dünyanın dörtbir yanına çöküyor. Tabii böyle determinist bir şeyler söylediğiniz zaman illa ki yan­lış oluyor çünkü hiçbir şeyin tek sebebi yok, hiçbir şey iki cümlede açıklanamaz. E ama o zaman da iki laf edemiyorsun, her cümlenin doktora tezi ol­ması iktiza ediyor.

    Tabii artık 1920’lerin üze­rinden şaka-maka 100 yıl geç­tiği için, günümüzde 20’ler de­meden önce hangi 20’ler oldu­ğunu tanımlamak lazım. Yani tamam, 80’ler disko partisi­ni 1880’lerle karıştırmazsın; “90’lar müziğine bayılıyorum” dediğinde kimse sizin Harun Kolçak’ın “Gir Kanıma” şarkı­sına değil de Dvořák’ın Requ­iem’ine hasta olduğunuzu dü­şünmez (Tabii dergimizin de pek kıymetli yazarı Ali Murat Hamarat müstesna: O, 90’lar dediğinizde bırakın 1890’ların Dvořák’ını, doğrudan 1690’lar­dan bahsetttiğinizi zannedip sizinle Bach’ın “Ach, was soll ich Sünder machen?” kantatı­nın ne de güzel olduğunu ama şu Mi Minör Füg’ün Bach’a ait olduğundan pek de emin ol­madığını, yarım saat anlata­caktır. Yarın öbür gün başınıza gelirse hiç darılır gücenir de­meyin, “Yok kardeş ben Harun Kolçak’tan bahsediyorum, sen kimin evini sordun?” deme­ye çekinmeyin. Ben 20 yıl ön­ce “90’ları seviyorum” derken Yonca Evcimik’ten bahsetti­ğimi itiraf edemediğim için yıllardır iki günde bir “A bak bunu da seversin” diye 17. yüz­yıl Barok bestecilerine maruz kalıyorum. Klavsen içinde kal­dım, içim şişti).

    Ancak artık 20’ler dediği­mizde, içinde bulunduğumuz yıllardan bahsettiğimiz belli olmadığı için bir sıfat şart ol­du. 1920’lerinki zaten “roa­ring”; ben de diyorum ki, bu içinde bulunduğumuz zamana da “boring” yani sıkıcı 20’ler diyelim gitsin. Zira kapanma­lar, karantinalar, tedbirler, te­laşeler derken sıkıcılığından maşallah hiç kaybetmedi. Ta­bii böylelikle, zaten yapıldı­ğında utanç verici bir sosyal suç olan bir kelime esprisi­ni, hele ki İngilizce yapmaya kalktığım için insan içine çı­kamamam gerek ama, malum korona tedbirleri, zaten bir ye­re çıktığımız yok.

    Bu sıkıcı 20’leri idrak etti­ğimiz günlerde, renkli ve bol cümbüşlü 1920’lere dönecek olursak… Aslında bizim de en azından ülke olarak, yakın za­mana kadar pek bir kükredi­ğimiz, kükremekle kalmayıp “atara atar, gidere gider” tar­zında bir Demet Akalın felse­fesiyle dünya siyaset sahne­sine renk kattığımız ortada. Yine de elbette 1920’lerdeki maskeli balolarda nerede ak­şam orada öbür akşam dede­lerimiz kadar olmasa da, sık yurtdışı gezileri ve bol kese­den harcamalarla tatlı tatlı yediğimiz ve en nihayetinde tıpkı dedelerimizin 20’lerinin sonunda tecrübe ettiği gibi o tatlı tatlı yemelerin arabesk fantezi bir dışavurumunu id­rak ettiğimiz söylenebilir.

    Sevindirici tarafı, her şeyin hızlandığı günümüzde bu tip dönüşümler geçmişe kıyas­la daha uzun sürüyor. Eskiden “dünyayı sarsan 10 gün”ler varken, şimdi dünya sarsı­lacak diye bekle Allah bekle. Farkına bile varamadan, adı­nı bile koyamadan kükreyen 20’lerin ardından ne olduy­sa bize çoktan oldu bile. Ama enseyi karartmayalım; elbette bazen çiçek açıp bazen solaca­ğız; bugün ağlıyorsak yarın gü­leceğiz. Ki zaten sinirimizden gülmeye başladık bile bakın. Son 10 yılın siyaseti ağırlıkla, deliye yatmakla dalgaya almak arasında gidip geliyor.

  • Boğaz’da akan zamanın insan-yapı hikayeleri…

    İstanbul’un tarihî semtlerinden Kuzguncuk, yakın geçmişimize damgasını vuran birçok meşhur şahsiyetin izlerini taşır. Özellikle hâlâ ayakta olan konaklar-yapılar, yaşanan trajedileri de komedileri de onların hikayeleriyle günümüze taşır. Cemil Molla’dan Nâzım Hikmet’in teyzesi Sare Hanım’a, Müşir Mehmet Ali Paşa’dan hanımı Ayşe Sıdıka Hanım’a.

    Boğaziçi Köprüsü’nden (15 Temmuz Şehitler Köprü­sü) Anadolu yakasına ge­çerken sağda, bir tepenin yama­cında çok güzel bir köşk görülür. Çocukluğumdan beri dikkatimi çekmiştir Cemil Molla Köşkü.

    Bu alımlı köşkü, Cemil Molla 1885’te mimar Alberti’ye yaptırt­mış. Mimar, cihannüma işlevi gören kulenin tepesine bir başka minicik kule ekleyerek apayrı bir karakter kazandırmış yapıya. İçi de güzeldir köşkün. Fildişi kapı tokmakları, ceviz kapılar… Dizel motoruyla aydınlatılırdı. İstan­bul’un ilk elektrikli evi idi. Ay­nı zamanda ilk telefonlu evi, ilk asansörlü evi.

    Kurtuluş Savaşı yıllarında “yanlış” taraftaydı Cemil Molla. Ankara’da değil İstanbul’daydı. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’ndan­dı. Adliye Nazırlığı, Şura-ı Devlet Reisliği yapmıştı. Abdülhamid’in de yakını olmuştu zamanında. Nitekim, 2. Meşrutiyet’te Midilli Adası’na sürülenler arasındaydı.

    Cumhuriyetin ilk pantolonlusu Cumhuriyetin “ilk bikini ve ilk pantolon giyen kadını”, Nâzım Hikmet’in teyzesi Sare Hanım ve Kuzguncuk’ta son yıllarını geçirdiği evi…

    “Bir cübbe, bir sarık, bir de Atkinson lavantası” idi Cemil Molla, Salah Birsel’in deyişiyle. Cübbesinin altında İngiliz ku­maşından Fransız terziye dikti­rilmiş elbisesi vardı. Manikür de yaptırırmış! Evinde düzenlediği sabahlara kadar süren toplan­tılar, edebiyat buluşmalarıydı kimine göre. Kimine göre işret alemi, kumar partisi… Fransız­ca’nın “elenikasını” bilirdi, İngi­lizce’de çatpatı vardı. Kendi ken­dine öğrenmişti bu dilleri. Arap şairlerin eserlerini ezbere oku­maktan da geri kalmazdı. Mecel­le’nin uzmanıydı.

    Mollalığından vazgeçmeden çağdaştı Cemil Molla. Tıpkı son dönemlerinde Osmanlı devle­tinin Osmanlılığından vazgeç­meden çağdaş olmaya çalışması gibi. Dönemin padişahları ile ya­kınlığına şaşmamak gerek.

    Mollalığı yasaklayan, şeria­tı toptan yürürlükten kaldıran cumhuriyetle anlaşamaması normaldi Cemil Molla’nın. Fakat Atatürk ona çok kızmamış ol­malı ki, cumhuriyet döneminde Beylerbeyi Sarayı’nı ziyaretin­de onunla tanışmak istedi. Hatta onu Dolmabahçe Sarayı’na çaya da davet etti. Davete icabet et­medi Cemil Molla. “Biz Osman­lılara hizmet ettik, yenilerin aya­ğına gitmek bize yakışmaz” dedi.

    Cemil Molla köşkün hemen yakınında, Boğaz kıyısında bu­lunan Üryanizade Camii’nde ba­zen imamlık da yapardı. Camiyi yaptıran dedesi Üryanizade Ah­met Esat Efendi, Abdülhamid’in şeyhülislamlığını yapmıştı. Mit­hat Paşa’nın idama mahkum edilmesi için gereken fetvayı ve­ren odur. Dedesi de “yanlış” ta­raftaydı yani Cemil Molla’nın!

    Sare Hanım Cemil Molla köşkünü bırakıp yüzümüzü denize dönelim şimdi. Burada bulunan parkın bir köşesinde -yaz-kış!- yüzücüler bulunur. Kuzguncukluların eskiden de başlıca zevklerinden biriydi Boğaz’da denize girmek. Bazıları hızını alamaz karşı yakaya kadar yüzerdi. Bu cesur yüzücülerden biri de Sare idi.

    Sare bir genç kadın. Mavi gözlü, sarışın. 1930’lu yıllar. Sare 20’lerinde. Mollalığı tutan Cemil Molla çıkışır ona: “Sana kimse aşık olmaz! Niye? Çırılçıplak­sın! Nerene aşık olacaklar?” Sa­re çırılçıplak değil tabi. Sadece mayolu. Cemil Molla onu azar­lama hakkını görür kendinde. Gayet yakındırlar çünkü. Bebek Sare’nin kulağına ilk ezanı oku­yan Cemil Molla’dır. Nâzım Hik­met’in sevgili teyzesidir Sare.

    Boğaz’ın incisi Cemil Molla Köşkü Osmanlı döneminde Adliye Nazırlığı ve Şura-ı Devlet Reisliği de yapan Üryanizade Cemil Molla (üstte, sağda) ve adını taşıyan köşkü (üstte). Bu alımlı köşk, 1885’te mimar Alberti’ye yaptırılmıştı.

    Ayşe Sıdıka Hanım Üsküdar yönünde solumuzda, bir yükseltinin üzerinde gösterişli bir köşk görürüz. Köşkü yaptıran Ayşe Sıdıka Hanım, yapının adıyla anılmasını da fazlasıyla hakeder. Ayşe Sıdıka, Şeyh Şamil’in soyundan gelir. Kocasının soyu-sopu onunki kadar şanlı olmasa da daha ilginçtir ama. Kocası Müşir Mehmet Ali Paşa, Magdeburg’da doğdu (1827). Fransız Protestan Kilisesi’nde kayıtlı asıl adı Ludwig Karl Friedrich’dir. Ailesi “Huguenot” idi. Yani, Protestan oldukları için zulüm görüp ülkelerinden kovulmuş olan Fransızlardandı. Anne-baba ölünce yetimhaneye kondu. 15 yaşında çalışmaya başladı. Çıraklık falan derken miço oldu. Gemisi İstanbul’a uğradığında, nedendir bilinmez, şehrimizde kalmaya karar verdi. Sinan Yılmaz ve Sunay Akın’a göre gemiden atlayıp Kızkulesi’ne yüzdü. Emin Ali Paşa himayesine aldı onu. Müslüman yaptı. Yetiştirdi. Son devşirmelerden sayılır. Kırım Harbi’nde, kendisi de aslen Avusturyalı olan Ömer Lütfi Paşa maiyetine aldı onu, yeteneklerinden ötürü. 93 Harbi (1877-78) faciasında rol aldı. Savaş sırasında Abdülhamid onu müşirliğe getirdi. Herkesin önünde sarılarak onu öpmekten geri kalmadı! Taltif etti, nişan ve hediyeler verdi.

    Hezimet sonrasında yapılan Berlin Konferansı’nda Osman­lı tarafını temsil edenlerdendi. Konferans sırasında Bismarck, kendisi gibi Prusyalı olan biri­nin şimdi karşı tarafta olmasına içerledi. Epey bir gerginlik oldu.

    Berlin Konferansı’nda alı­nan kararları Arnavutlara izah etmekle görevlendirildi sonra. Ne var ki izah edilmesi zor ka­rarlardı bunlar. Üstelik Arnavut­lar onu sorumlu tutuyor, ihanet ettiğini düşünüyorlardı. Bu yet­mezmiş gibi, bir de “kan davası” vardı Mehmet Ali ile Arnavut­lar arasında. Daha önceki bir görevinde 300 Arnavutu idam ettirmişti. Neticede, isyancı Ar­navutlar tarafından vahşice öl­dürüldü. Başı kesilip bir sırığın ucunda şehirde dolaştırıldı, göv­desi gübreliğe gömüldü.

    Arkasında bir zevce ve 4 kız bıraktı. Ayşe Sıdıka Hanım ka­pısına dayandı Sultan Abdülha­mid’in. Padişah söz verdi çocuk­larına bakacağına. Ayşe Sıdıka Hanım kızları için 3 köşk yap­tırdı. Bunlardan biridir işte Ayşe Sıdıka Hanım Köşkü.

  • İlk Hababam Sınıfı’nda ‘iğne vakası’ ve sonraki dönemin ünlüleri

    1925’in İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşanan bir hadise, önce okulda sonrasında basında ciddi bir mesele olur. Arapça hocasının iskemlesine büyük bir iğne konmuş ve öğretmenin elini kanatmıştır. 10. sınıf öğrencilerinin tamamı okuldan uzaklaştırılır ama, çocuklar gazeteleri dolaşarak haksızlığa uğradıklarını söyler. Olaylar daha da büyür. O sınıfta okuyanlar arasında Sait Faik, İhsan Sabri Çağlayangil, Hikmet Feridun Es, Sıtkı Yırcalı gibi ünlüler, daha sonradan milletvekili-bakan olacak isimler vardır.

    Ülkemizde cumhuri­yetin ilan edildiği ilk yıllarda eğitime ve eğitmenlere ziyadesiyle önem verildiği biliniyor. Bu önem, öğretmenlere karşı takını­lan tutumlara ve eğitmenle­rin ekonomik refah seviyesi­ne de yansımıştır. Kurtuluş Savaşı bittikten hemen sonra öğretmenlerin birikmiş maaş­larının hızla ödenmesi yoluna gidilmiştir. Zira tesis edilecek ulus devletin oturması, ancak öğretmenlerin yapılacak re­formları desteklemesi ve bu il­keleri yetişmekte olan nesiller üzerinde uygulaması ile müm­kündü. Nitekim Atatürk’ün öğretmenlerle ilgili söylemiş olduğu “Öğretmenler, yeni ne­sil sizlerin eseri olacaktır” sö­zü de bu durumu teyid eder niteliktedir.

    Özellikle 1925-1929 ara­sında Maarif Vekilliği yapan Mustafa Necati’nin öğretmen­lik mesleğine büyük bir prestij kazandırdığı bilinir. Cumhu­riyetin ilk yıllarında İstanbul Erkek Lisesi’nde ilginç bir ha­dise yaşanır. Sözkonusu okul, İstanbul’un en saygın mektep­lerindendir. Okulun kökle­ri 1885’de Mehmet Nadir Bey tarafından açılan Numune-i Terakki mektebine kadar çıka­rılır. Nadir Bey okulunda katı bir disiplin uygularken iyi öğ­retmenleri elinde tutmak için de o zamanlar uygulanmayan bir yöntemi hayata geçirir: Öğ­retmenlerine yaz tatillerinde de maaş ödeme yoluna gider! Böylelikle güçlü bir eğitmen kadrosuna sahip olur. Bunun neticesinde okul, saygın ve varlıklı ailelerin tercih ettikle­ri bir eğitim yuvasına dönüşür.

    Resim4-1923-1925-arası-600x419
    1925’te çekilen bu fotoğrafta lisenin kapısında yalnız “Erkek Lisesi” yazıyor.

    Daha önce Numune-i Te­rakki, 1913’te İstanbul Sul­tanisi adını taşıyan bugünkü İstanbul Erkek Lisesi’ne İtti­hatçıların ayrı bir önem ver­dikleri bilinir. Okulun Alman tarzı eğitim veren bir müesse­seye dönüştürülmesi için bu ülkeden hocalar getirtilir. Tan­zimatçılar için Galatasaray ne ise, İttihatçılar için de İstan­bul Sultanisi odur. Haliyle İt­tihatçıların düşüşü ile okul da kısa süreli bir bocalama yaşar. Sonrasında tekrardan gözde bir eğitim kurumu haline ge­lir. Gerek son Osmanlı döne­minde gerekse cumhuriyetin ilk yıllarında değişik binalar­da faaliyet gösterdikten sonra, 1933’te bugünkü binasına ta­şınır. Sözkonusu yapı, Osman­lı Devleti zamanında Düyun-u Umumiye binası olarak kul­lanılmıştır. Bu durum okula verilen önemin de bir göster­gesidir. Okul 1964’de gündüz­lü olarak ilk kız öğrencilerini alacak, 1982’de Anadolu Lise­si statüsüne geçecek ve adı da İstanbul Lisesi olacaktır.

    Okulun Türkçe öğretmen­leri arasında önemli gazeteci­ler vardır. Vakit gazetesi sahi­bi Hakkı Tarık Us’un yanı sıra fıkra tarzı yazılarıyla tanınan Hakkı Süha Gezgin, sonra­dan Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel ve Memduh Şevket Esendal bu kadroda­dır. Fransızca derslerine gi­ren isim ise Nurullah Ataç’tır. Arapça hocalarından biri de meşhur Kilisli Rıf’at Bilge’dir.

    istanbul-erkek-lisesi-ogrencileri-1929
    1929 yılında bir sınıf 1929 yılında çekilen bir fotoğrafta İstanbul Erkek Lisesi, o günkü adıyla İstanbul Sultanisi’nin öğrencileri…

    Sandalyede çuvaldız

    1925’in Ekim ayında İstanbul Lisesi 10. sınıfta 43 öğrenci­nin bulunduğu bir derslikte Arapça muallimi Seyyit Salih Efendi’nin dersinde bir “iğne vakası” meydana gelir. Salih Efendi, her zamanki gibi der­sine girer. Sandalyeye otur­mak için cübbesini düzeltir­ken eline sandalyeye konmuş bir koca bir iğne, bir çuvaldız batar. Bu olaya çok içerleyen Salih Efendi defteri imzala­dıktan sonra öğrencilere dö­ner ve “Ben bu muameleye la­yık değilim, sizlere çok teessüf ederim” dedikten sonra dersi terkeder. Yaşanan hadiseyi okul müdürü Besim Bey’e ile­tir ve istifasını verir.

    Yaşananlara tek içerleyen Salih Efendi değildir. Besim Bey de bu gelişme sonrasında acilen disiplin kurulunu top­lar. Öğrencilerle bir dizi görüş­me yapar. Ancak öğrenciler, olayın fail ya da faillerini gör­mediklerini ve hiçbir şey bil­mediklerini dile getirir. Bunun üzerine Besim Bey, okul öğ­retmenlerini toplar ve onlara disiplin kurulunun sözkonusu sınıftaki 43 öğrencinin tümü­nü okuldan attığını tebliğ eder. Bu karar öğretmenler arasında soğuk bir rüzgarın esmesine sebebiyet verir. Ancak okulun genç Tarih öğretmeni Enver Behnan (Şapolyo) dışında ka­rara itiraz eden çıkmaz. Enver Behnan cezayı açık yüreklilik­le zalimane bulduğunu, en adi bir zanlının bile avukat edin­meden ve kendisini savunma­dan mahkum edilemediğini, suçlunun bulunamamasının idarenin sorumluluğunda ol­duğunu dile getirir. Sözkonusu sınıfın okulun yüz akı oldu­ğunun ve bu sınıfta istikba­lin pek çok parlak namzet bi­reyinin çıkabileceğinin altını çizer.

    Gerçekten de sözkonusu sınıftan çıkan kişilere baktı­ğımızda Enver Behnan’ın bu çıkarımının ne denli haklı ol­duğunu görmek mümkündür. Sınıftaki öğrenciler arasın­da yer alan “H2O Sait” lakaplı genç yani 228 numaralı “Sulu Sait”, ünlü öykücümüz olacak Sait Faik Abasıyanık’tır. Bir diğer öğrenci “Sabri Efendi”, geleceğin en önemli politika­cılarından İhsan Sabri Çağ­layangil’den başkası değildir. 725 numaralı “Feridun Efen­di” ise Bâbıâli’nin röportaj ve yurtdışı haber üstadı Hikmet Feridun Es olacaktır. “Sıtkı Efendi” namı ile bilinen öü­renci, Demokrat Parti’nin ku­rucularından Sıtkı Yırcalı’dır. 748 numaralı “Saffet Efendi”, sonraki dönemlerin ünlü hu­kukçusu Saffet Nezihi Bölük­başı’dır. Bunlar dışında sözko­nusu sınıfta Cemil Sait Barlas, Emin Kalafat, Sait Naci Ergin (bir dönem Maarif Vekili), Ce­lal Yardımcı, Nedim Ökmen gibi ileride milletvekilliği hat­ta Bakanlık yapacak isimler de vardı (Bundan dolayı İhsan Sabri Çağlayangil, anılarında bu sınıftan “Bakanlar Sınıfı” diye sözedildiğini yazar).

    75sait-1
    Meşhur failler “İğne vakası”nın yaşandığı sınıfta geleceğin yazarları, habercileri, siyasetçileri de vardı. Ünlü öykücümüz Sait Faik (solda, fotoğrafın solunda) ve Bâbıâli’nin röportaj üstadı Hikmet Feridun Es (sağda) bu isimler arasındaydı.

    Yaşanan gelişmeler son­rasında öğrencilerin yanında yer alan Enver Behnan, aynı zamanda matbuat aleminde yazıları yayımlanan bir kişi ol­duğu için çocukları toplayarak Cumhuriyet başta olmak üzere Bâbıâli’nin büyük gazeteleri­ni dolaşır. Bunun neticesinde de kadrosu İstanbul Lisesi’nde kalmak şartıyla Vefa Lisesi’ne tayin edilir!

    Olayın basına yansıma­sıyla ilk tepkiler gelir. Bunlar öğrencilerin beklentilerin ak­sine, onların en sert biçim­de cezalandırılması yönün­dedir. 17 Ekim 1925 tarihli Akşam gazetesi, öğrencilerin okuldan uzaklaştırılmalarının “pek münasip bir ceza” oldu­ğu kanısındadır. Akşam’a göre sınıflarda uygulanan disiplin yönetmeliği adeta memleket kanunlarının küçük bir ör­neğidir. Bu kaideye uymayan bireylerden memlekete fayda gelmesi düşünülemez. Akşam gazetesi daha sonra, yayımla­dıkları bu haberle ilgili İstan­bul Lisesi’nden beş-altı öğren­cinin kendilerine müracaat ederek bir tekzip yayımlamak istediklerini yazar; ancak “sı­nıf inzibatına riayetkâr olma­yan bu efendilerin müracaatı­nın doğal olarak kendilerince nazar-i itibara dahi alınmadı­ğını” dile getirir.

    Öte yandan öğrencilerin daha başka gazeteleri ziyaret ettiklerini ve savunmalarının yayımlanmasını rica ettikleri­ni de biliyoruz. Öğrenciler bu ziyaretlerinde iğneyi yerleş­tirenlerin kendileri olmadığı­nı, sınıfın kapısı sürekli açık olduğu için bunu herhangi bir kişinin de yapabileceğini dile getirir.

    Hadiselerin bu denli büyü­mesi üzerine Maarif Vekale­ti olayları incelemek için bir müfettiş görevlendirmeye ka­rar verir. Tüm bunlar yaşa­nırken basında da gelişme­ler değerlendirilmeye devam eder. Cumhuriyet gazetesinde Mehmet Asım, bu olay vesile­si ile genel olarak okullardaki disiplin bozukluğuna dikka­ti çeker ve bu durumdan biraz da hocaların mesul olduğunu dile getirir. Bazı okullarda da­ha hocalar sınıftan çıkmadan bir takım öğrencilerin traş ol­maya ya da elbise değiştirme­ye kalktıklarını yazar.

    Ancak zamanla matbuatta­ki sert söylemler, yerini daha ihtiyatlı ifadelere bırakmaya başlar. Bu konudaki ilk adımı Akşam gazetesi yazarların­dan Necmettin Sadak atacak­tır: Sadak’a göre işlenen suçun büyüklüğü tartışılmaz. Ancak zaten yaşanan süreç bu öğren­cilere en büyük cezadır. Daha­sı eğitimin en önemli amacı, kişilerin terbiye edilmesidir. Nitekim ciddi suçlular bile hapishane ya da ıslahevlerin­de terbiye edilmeye devam edilmektedir. Bu öğrencilerin okuldan tard edilmesi, eğiti­min temel amaçlarına aykırı­dır. Zira eğitim, topluma fay­dalı ya da en azından zararı dokunmayacak kişiler yetiştir­me eylemidir. Halbuki bu öğ­rencilerin eğitim hayatı son­landırılacak olursa, tam tersi bir durum meydana gelecektir. Bu açıdan öğrencilere ceza ve­rilirken bu hususlar da gözö­nüne alınmalıdır.

    İstanbul Lisesi’nin öğren­cileri okuldan uzaklaştırma kararının ve gazetelerdeki tar­tışmaların ardından Maarif Vekaleti daha geniş kapsam­lı bir soruşturma açmaya ka­rar verir. Bu arada sözkonu­su sınıftan seçilen iki öğren­ci de yetkililere bilgi vermek için Ankara’nın yolunu tutar. Soruşturma neticelenene ka­dar öğrencilerin derslere gir­mesi men edilmiştir. Daha­sı bazı öğrenciler yatılıdır ve uzaklaştırma çıktıktan sonra aileleri Anadolu’da yaşayan bu öğrenciler için zor günler başlamıştır. Geçici bir çözüm olması için bu öğrenciler so­ruşturma süresince Darülace­ze’ye yerleştirilir. İhsan Sabri Çağlayangil anılarında, nerede ise 2.5 ay boyunca aylak aylak dolaştıklarını ne resmî ne de özel hiçbir okulun kendileri­ni almaya yanaşmadığını ifade eder. Öğrencilerin yaşadığı bu perişanlık, kamuoyunda bir yumuşama sürecinin başlama­sına yol açar.

    Genel olarak basında bir yumuşama havasının esme­ye başlaması üzerine, Maarif Vekaleti’nde verilen cezanın nispetsiz olduğu ve daha ma­kul bir cezaya dönüştürülmesi yönünde kanaat oluşur. Lakin Reis-i Cumhur Mustafa Ke­mal Paşa’nın meclisin açılışı sırasında yapmış olduğu ko­nuşma, yeniden rüzgarın öğ­renciler aleyhine esmesine yol açar. Bu konuşmada Gazi, “okullarda disiplinin sağlan­masının en önemli ilke oldu­ğunu” altını çizerek belirtmiş­tir. Bunun üzerine soruşturma hızlandırılır ve öğrencilerin tek tek ifadesi alınır. Lakin bu teşebbüsten de bir sonuç çık­maz ve olayın fail ya da failleri bir türlü yakalanamaz.

    ihsan-sabri-caglayangil-ve-suleyman-demirel
    Bakanlar Sınıfı Sınıfta Cemil Sait Barlas, Emin Kalafat, Sait Naci Ergin (bir dönem Maarif Vekili), Celal Yardımcı, Nedim Ökmen gibi ileride milletvekilliği hatta Bakanlık yapacak isimler de olduğu için İhsan Sabri Çağlayangil (üstte), anılarında bu sınıftan “Bakanlar Sınıfı” diye sözedildiğini yazmıştı.
    istanbul-erkek-lisesi-binası
    İstanbul Erkek Lisesi binası.

    En nihayetinde yaşanan tüm bu gelişmelerin etkisiy­le bir orta yol bulunur. Her şeyden önce Arapça mualli­mine karşı yapılan bu hareke­tin ibret olması açısından en sert biçimde cezalandırılması zaruri kabul edilmekte ancak mezuniyetlerine 1 sene kalmış bu efendilerin de bir şekilde kazanılması gerekli görülmek­teydi. Hele o devirde yetişmiş insana duyulan ihtiyaç her za­mankinden daha fazla idi. Ya­şanan Cihan Harbi ve arkasın­dan gelen Kurtuluş Savaşı pek çok yetişmiş ferdin cephelerde şehit olmasına ya da sakat ka­larak iş göremez bir hale gel­mesine sebebiyet vermişti.

    Müfettiş kararı 16 Ka­sım’da tebliğ olunur. Buna gö­re sözkonusu sınıfta bulunan 43 kişinin İstanbul Lisesi ile ilişiği kesilecek ve bu öğrenci­ler İstanbul dışındaki liselere sürgün edileceklerdi. Öğrenci­lerin önemli bir kısmını oluş­turan 25 kadar parasız yatılı talebe, Ankara Sultanisi’ne ge­çerek eğitim hayatlarına bura­da devam ederler.

    Enver Behnan Şapolyo, sonradan sınıfa iğne koyan ki­şinin başka bir sınıftan oldu­ğunun anlaşıldığını dile geti­rir. Enver Behnan Bey, Arapça muallimine yapılan bu davra­nışı da cumhuriyet inkılapla­rının verdiği coşkuya bağlar. “Muhtemelen devrimlerin coşkusu eskiyi temsil eden bu hocaya karşı böylesi bir mu­amelenin doğmasına sebebi­yet vermişti” diyerek duru­mu kendince izah eder. Ceza alan öğrenciler arasında yer alan İhsan Sabri Çağlayangil ise meseleye biraz farklı bir boyuttan yaklaşır. Ona göre dönem son derece karışık bir dönemdir. Kılık-kıyafet-şapka inkılabı yapılmış, Şeyh Sait is­yanı patlak vermiş, Musul me­selesi alevlenmiştir. Böylesi bir ortamda devlet, otoritesini en yüksek kerteden duyurma ihtiyacı hisseder.

    1925’te yaşanan bu olay­lar siyasi ortamın da etkisiy­le Türk eğitim tarihinin en ilgi çeken vakalarından birine se­bebiyet vermişti. Sonrasında bu sınıftan çıkan öğrenciler farklı alanlarda Türkiye tari­hinde kendilerinden sözet­tirmeyi başardılar. Hatta bir zamanlar münasebetsizlikle­rinin alamet-i farikası olarak kendilerine yapılan “iğneciler sınıfı” yakıştırması da zaman içinde bu sınıf mensupları­nın gurur duydukları bir lakap olacaktır.

    ‘Okuldan uzaklaştırılan talebe kapı kapı dolaşıyor…’

    Dönemin İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşanan hadise sonrası, okuldan atılan öğrenciler gazeteleri dolaşarak destek arayışına girdiler. 1925 Ekim’inde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan haber ise öğrencilere pek destek veren bir nitelikte değildi! Tam metin.

    “Maarif Vekâleti’nin Bu Talebeyi Anadolu’nun Uzak Vilayetle­rindeki Liselere Yerleştireceği Zannolunmaktadır”.

    Arabî muallimleri Tahir Efen­di’ye karşı yaptıkları münasebet­sizlikten dolayı, mektebin meclis-i inzibatı tarafından ittifakla tardlarına karar verilen, İstanbul Lisesi onuncu sınıf birinci şube talebesi dün muhtelif makamlara müracaat etmişler ve haklarındaki ağır cezanın ref’i için teşebbüsat­ta bulunmuşlardır.

    IMG_8710

    Talebe dün Vali Süleyman Sami Bey’i ziyaret etmişler ve muallimin sandalyesi üstüne iğne yerleştirenlerin kendileri olmadı­ğını, bunu hariçten herhangi bir kimsenin yapmış olduğunu söyle­mişlerdir. Talebe Maarif Müfettişi Safvet Bey’e de giderek çirkin hadiseyi mevzu-ı bahs etmişler ve tard kararının haksızlığından (!) bahsetmişlerdir.

    Talebe grup halinde olan bu müracaatlarından maada mektep idaresine de ayrı ayrı müracaat ederek vaziyetlerinin ıslahı için ne yapmak lazım geldiğini sormak­tadırlar.

    Mektep idaresinde şayan-ı takdir bir sükûn ve intizam meş­hut olduğu bir sırada, hayatını büyük bir feragât-ı nefsle hocalığa vakfetmiş olan muhterem bir mu­allime karşı yapılan bu terbiyesiz­lik heyet-i ta’limiye üzerinde fena bir intiba bırakmıştır.

    Çıkarılan talebe 43 kişidir. Mektep idaresi bunları ayrı ayrı çağırmış, vak’ayı sormuş sonra da heyet-i umumiye halinde topla­yarak vaziyetin vahametinden ve ıztırarî olarak verilecek cezanın ağırlığından bahsetmiştir. Talebe bu sözlere mukabil iğne koyanın kendileri olmadığını ve bu çirkin hadisenin faillerini bilmediklerini iddiada ısrar etmişlerdir.

    Bu hal karşısında muazzeplik kelimesinin ifade edemediği bir terbiyesizliği yapanların behe­mehâl onuncu sınıf birinci şube talebesi arasında bulunmadığı, talebeden mühim bir kısmının bundan haberdar olmadığı ka­naat-i vicdâniyesi hâsıl olmuş ve sâlifü’z-zikr talebe hakkında tard cezası verilmiştir.

    Fakat tebligat yapılırken ceza­nın kabil-i rücu’ olduğu ve failler ihbar edildiği takdirde tekrar mek­tebe alınacakları ilave edilmiştir. Buna mukabil idarenin intizarı bîsud olmuş ve talebeden hiçbiri vak’a hakkında tafsilat vermemiş ve hepsi eski iddialarında ısrara devam etmişlerdir.

    Mektep idaresi hepsi leylî olan bu talebenin velilerine keyfiyeti tebliğ etmiş ve çocuklarını tesel­lüm etmeleri için bugüne kadar mühlet vermiştir. Bugün çocuk­larını henüz mektepten almamış olan evliya-yı etfâl mektebe gelecekler ve talebeyi evlerine götüreceklerdir.

    IMG_8710-kupur-istanbul-lisesi-igne-olayi
    Dün vilayete ve Maarif Müfettiş-i Umumiliğine müracaat eden İstanbul Erkek Lisesi onuncu sınıfının matrud talebesi vali beye giderlerken”.

    Onuncu sınıfın aynı şube­sinden beş efendi daha vardır ki bunlar tard edilmemişlerdir. Buna sebep hadise günü mezkûr talebenin mektepte bulunmama­larıdır. Bu talebeler sınıfın diğer şubelerine verilmişlerdir. Onuncu sınıfın diğer iki şubesinde el-yevm doksanı mütecaviz talebe vardır.

    Tard kararı mektep idaresi tarafından vekâlete bildirilmişse de şüphesiz henüz cevap gelecek kadar zaman geçmemiştir. Tard edilen talebenin arasında masum­ları olduğu ve hadiseden hatta haberdar olmayanlar bulunduğu da şüphesizdir; fakat haberdar olmadıklarını tespit edecek bir delil-i maddi yoktur.

    Mektep idaresi talebe hakkın­da bu ağır cezanın tatbik edilme­sinin umumi hareketlerin cezasız kalmakta olduğu hakkında fena bir fikir tevlîd edeceğini de nazar-ı itibara almış ve mektebin disiplini nokta-i nazarından bu şiddetli kararı -büyük bir isabetle- verme­ye mecbur olmuştur.

    Fakat bu karar, hayata atılmak üzere bulunan ve içlerinde mühim bir ekseriyetin masum olduğu şüphesiz olan 43 gencin istik­bali nokta-i nazarından vahim olduğu için Maarif Vekâleti’nin bu hadiseyi, bu soğuk ve terbiyesizce şakayı yapanların hüviyeti anla­şılmamış olduğu için talebenin cezasını tahfif ederek hallede­ceği ümit edilmektedir. Maarif Vekâleti’nin kâmilen leylî olan bu 43 talebeyi Anadolu’nun uzak vilayetlerindeki leylî bir liseye yerleştireceği zannolunuyor.

    Hadiseden pek ziyade müte­essir olan Arabî dersi muallimi Seyyid Tahir Efendi rahatsızlanmış ve dün mektebe gelememiştir.

    Cumhuriyet Gazetesi No: 519, 18 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1925 / Çevrimyazı: Sinan Çuluk

  • Âyanağa Konağı önünden ürpererek geçer köylüler…

    1838’de Divriği’de yapılan Âyanağa Konağı, hem tarihsel anlamı hem yapısal özellikleri, iki kata yayılan 20 odasıyla benzersiz bir örnek. Osmanlı Anadolu’sunda bir dönem yerel iktidarların konut merkezi olan ayan köşklerinden bugüne kalan en önemli yapı, olağandışı mimari özellikleri kadar, gerek gündelik hayatın gerekse taşra politikasının ayrıntılarına dair birçok tarihî detayı barındırıyor. Dünden bugüne Anadolu’da iktidar-konut ilişkileri.

    Karamahmudoğulları/ Âyanağagil, Divriği’nin eski ailelerindendir. Ataları 17. yüzyılın son çeyre­ğinde Osmanlı tenkil güçlerine karşı yaşama mücadelesi veren yoksul Türkmen yığınlarına ön­derlik etmiş; fakat hayatı konu­sunda fazla bilgi bulunmayan bir Kara Mahmud’du:

    “Kara Mahmud eydür beyler paşalar/

    Parlayı parlayı çıktığım vardır

    Karşıma gelenler beş mi on mu­dur/

    Dördünü beşini yıktığım vardır

    Sana da kalmaz dünya ey Cafer Paşa /

    Çok tuğu, sancağı yıktığım var­dır”

    Ozan İshak bu dizeleri ve devamında, 1686’daki Türkmen kıyımını gerçekleştiren Osman­lı serdarı Cafer Paşa’ya kar­şı yığınların öfkesini anlatmış. O mücadelede bir başıbozuk ayaklanmacı topluluğa başbuğ­luk eden Kara Mahmud ile oğlu Keleş Mustafa, yandaşları Kara Halil, Bayındır Halit, Gübeş ve ötekiler, yollarda-bellerde sava­şa vuruşa Tokat Kalesi’ne sığın­mış. Çağdaş ozanlardan Zülâlî de Kara Mahmud’un Cafer Pa­şa ile savaşırken öldürüldüğü­nü veya tutsak düşüp boynunun vurulduğunu anlatmış ama Ka­ra Mahmud’u “Türk-Türkmen düşmanı, Mehdilik iddiasıy­la köyleri kasabaları yağmala­yan bir Celalî idi!” diye tanıt­mak aymazlığından da kalemini kurtaramamış (Ali Rıza Yalkın, Cenupta Türkmen Oymakları C.1 s. 16 vd, Cahit Öztelli, Uyan Padişahım, Milliyet Yayınları, 1976, s. 158-162).

    Âyanağa Konağı’nın Karayusuf Sokağı’na cepheli selamlık dairesi ve cümle kapısı ile ara sokağa cepheli Mabeyin… Sol arkada haremin bir bölümü görülüyor (M. Keskin restitüsyonu).
    Konağın üst kat planı
    Âyanağa Konağı’nın üst
    kat planında (N.S. çizimi)
    yapının içinde yer alan kış
    odası,yaz odası, başoda,
    kahve ocağı, selâmlık
    ve haremlik sofaları,
    Divanhane gibi bölümler
    görülüyor.

    Kara Mahmud’un torun­larının Divriği’ye niçin ve ne zaman yerleştikleri bilinmi­yor. Arşiv belgeleri 1700-1900 arasında “Ağa” sanıyla kentte âyanlık, mütesellimlik, malika­ne mutasarrıflığı yapan Kara Mustafa, Kara Yusuf, Mustafa (II), Kara Mehmed, Kara Yusuf (II) ağaların varlığını kanıtlıyor. Bu kentteki iki mahalle (Kara Yusuf, Kara Mahmud), bir cami (Kara Mahmud Camii. Maale­sef yıkılmıştır), bir mescit de (Kara Mahmud Mescidi) aileyle ilgilidir.

    Bu yazının öznesi Mehmed Ağa (1798-1857?) ise Kara Mah­mudoğulları’nın yerel etkinliği­ni doruğa çıkartarak Tanzimat’a karşın derebeyi-ağa kimliğiyle yaşama tutunmuş bir mütegal­libe idi. Taşıdığı “âyan-zâdelik” sanından dolayı, sonraki kuşaklara da “Âyanağagil” denilmiştir.

    Yaşadığı dönem dikkate alındığında, babası veya ata­sının âyanlığına karşın Meh­med Ağa’nın âyanlığı sözkonu­su değildir. Onun 1850’lerde Divriği Küçük Meclisi’nde âzâ olduğunu, bu onursal konumu­nu, âyan-zâdeliğini, yaptırdığı paşa saraylarını kıskandıracak konağında sofrasını gelene gi­dene açmasını, ama asıl, sözde vergi borçlarını ödemek üzere köylülere “murabaha” (aşırı fa­izli borç) senetleri imzalattığı­nı, köylüleri köleleştirdiği için “Memleket umurundan mes’u­lüm” dediğini belgelerden öğre­niyoruz (4 Hicri 1260 R tarihli Divriği Kazası Esami Defteri, varak 79 b; Başbakanlık Arşi­vi İrade, Meclis-i vâlâ no: 6595, 10832, 13418, kartonlarındaki belgeler).

    Kara Mahmudlu Yusuf Ağa II’nin oğlu, Divriği Nüfus Me­murluğu’ndaki Hicrî 1260 /M 1844 tarihli Esami Defteri’ne “Kara Mahmud-zâde Hane­dan-ı belde, uzunca boylu, kır sakallı, Mehmed Efendi bin Yu­suf Ağa. Sinni (yaşı) 48” diye yazılmış.

    Baba ve atalarının malikâne mutasarrıflığı, bir dönemdeki âyanlığı; Mehmed Ağa’ya -dö­nemin koşullarında- “memle­ket işlerinden mesul zat”, “taşra eşrafından”, “hanedan-ı belde” sanlarını yapıştırmış! Merkezî yönetimin denetiminden çok uzakta, yerliden kaymakamı, yerliden mal müdürünü güdü­müne almış. Derebeyi kalın­tısı Mehmed Ağa, böylelikle 1830’larda geçici bir şan ve şans yakalamış.

    Onun rakipleriyle mücade­lesi; o ve kardeşi Emin Ağa’nın memleket işlerine müdahale­leri; vergi sorununu çıkmaza sokmaları; murabahacılık yap­maları; köylerden İstanbul’a gönderilen şikayet mektupları­nı Saray’a ve Bâbıâli’ye sunduk­ları; Bâbiâli önünde toplanıp zulme karşı gösteri yaptıkları da belgeleniyor.

    Ayanzâdelerin, Divriği Kay­makamı Mir İmam Hüseyin Bey’le nüfuz çekişmeleri de Tanzimat dönemi başlarken Bâbıâli bürokratlarını uğraş­tırmıştı. Bu konu, “Divriği Me­selesi” başlıklı bir dosya ola­rak Mehmed Ağa’nın ölümüne kadar arşiv torbalarına konul­muş, çıkartılmış, yargılamalar sürmüş. Sözlü anlatılara göre sorun, Hac için Mekke’ye giden Mehmed Ağa’nın orada ölü­müyle kapanmış. Bu konuda 1830-1860 dönemine tarihle­nen yaklaşık 150 kadar belge vardır (Bu belgelerin birçoğu, Köse Paşa Hanedanı (1998-Ta­rih Vakfı Yurt Yayınları) adlı ki­tabımızın 180. ve izleyen sayfa­larında da kullanılmıştır).

    Yıkılmadan önce selamlık bölümü Selamlık dairesinin önündeki Hasanbey tarlasında ekin biçilirken 1930’larda çekilmiş bir fotoğrafı…

    Âyanağa Konağı

    Karamahmudoğulları’nın Div­riği Şehir Mahallesi’ndeki eski konağı, Ulucamii’ye yakın 20

    odalı, toprak damlı, iki katlı azman bir yapı imiş. O döne­min yaşama düzeni gereği, gü­neyde kasaba dışında da aile­nin bağ evleri varmış. Söylen­tiye göre yerliden Kızıl Kadı sanlı ünlünün kızıyla evlenen Mehmed Ağa, adı geçenin ka­sabanın batısındaki büyük tarlasının bir bölümüne “ağa­lık konumuna yaraşır” kendi görkemli konağını yaptırmış. Divriği’de Mengücekoğulla­rı döneminden (12.-13. yüzyıl) başlayarak 20. yüzyıla kadar gelişen yerel konut mimarisi­nin günümüze ulaşan örnekle­rine bakıldığında; tarihsellik, kimlik, ölçü, mimari/üslup ve işlev açılarından ilk sırada bu konak yer alır.

    17. yüzyılda Evliya Çele­bi’nin, adlarını verse de özellik­lerine değinmediği Divriği ko­nakları arasında yerli paşala­rın görkemli sarayları vardı. 18. yüzyıl sonlarında da Vezir Köse Mustafa Paşa (öl. 1802) ve oğlu Vezir Hafız Veliyeddin Paşa (öl. 1809), bir köprü-geçitle birbi­rine bağlı “Köprülü Konak” de­nen saraylarını yaptırmışlardı. Yine çağdaşları Memiş Paşa’nın “Serey” denen konak kompleksi de kasabanın güneydoğusunda ayaktaydı.

    Coğrafyacı-oryantalist Vital Cuinet (1833-1896), “19. yüz­yılın sonlarında eski Divriği sarayları ayakta ama haraptı” dedikten sonra ekler: “… Bir za­manlar önemli bir ticaret mer­kezi olan burası, derebeylerinin küçük bir başkenti konumun­daydı. Zamanla koşullar deği­şince derebeyleri yetkisiz kaldı­lar. Şimdilerde avlularını deve dikenlerinin kapladığı sarayla­rında münzevi yaşamaktalar (Seyahatname C. III. S s 212; Vital Cuinet, La Turquie d’Asie, Paris 1892 C.1 s. 685; Necdet Sakaoğlu, Divriği’de Ev Mima­risi, s.15).

     Öncesi/Sonrası Konağın selamlık başodasının ve selamlık cümle kapısının 1960’lardaki hâlini Necdet Sakaoğlu fotoğraflamış (en üstte). Prof. Dr. Metin Sözen ve Prof. Dr. Cengiz Eruzun’un önerisiyle 2002’de yerli yapı ustalarının başardığı ilk kısmî restorasyonun ardından yapı bambaşka bir görüntüye kavuşmuş (üstte).

    Söylendiğine göre Mehmed Ağa, Selamlıklı-Haremli “şehir evi” yaptırmak için Sivas’tan ustalar getirtmişti. Doğal ki ağa, davalar nedeniyle arada gittiği Sivas’ta beylerin -örneğin Abdi Ağa’nın- konaklarını görmüştü. Divriği’deki yapı ustalarından da işe koşulanlar vardı.

    Sivas ve Divriği’deki üslup­lar ile Mehmed Ağa’nın istek ve önerileri doğrultusunda; Köse Mustafa Paşa’ların 1790’larda yapılmış, yorgun ama korku ve hayranlık uyandıran çifte sa­raylarından esinlerle, Kızıl Ka­dı tarlasının bir köşesine yeni bir taşra mütegallibesi konağı 1838’de boyut, biçim ve görke­miyle oturuverdi! Selamlık, Ma­beyn ve Harem daireleri ile ha­mam ve müştemilatı kapsayan; taş, kerpiç hımış, ahşap malze­meden; 1.100 m2 temele oturan 2 katlı, yer yer çıkmalı, 3 avlulu, bahçeli konak; mimari-sanatsal ür­kütücü bir görüntüyle somut­laştı. Sakin ve sessiz kasabanın işinde-gücünde mütevekkil in­sanları, artık Âyanzade Meh­med Ağa’nın bu azametli konağı önünden geçerlerken pencere­lere, kanatlı kapılara bakarak cümle kapısını bekleyen elinde teber, Habeş köleden çekinir­ler; kimi kez dizgin tutan kölesi, elpençe bekleyen çubukçusu, binek taşında, gümüş ve sırma işlemeli eyerli atına binen ağayı etekleyerek uzaklaşırlardı.

    Mehmed Ağa’nın bu alım­lı konaktaki yaşamı 20 yıldan azdır. Bu evrede konak, sözde resmî havada ağalık makamıy­dı. Kâhya, çubukçu, seyis, köle, uşak, kentliden köylüden ge­len-giden, giren-çıkan, konuk olan eksik değildi. O dönemin koşullarında varsıl bir otori­tenin (ağanın-paşanın) ara­cılığına gereksinim vardı. Bir Arap atasözünden gelen “Şere­fü’l-mekân bi’l-mekîn” (Konu­tun onuru oturandandır) ger­çeği için çarpıcı bir kanıttı bu konak. Önündeki Hasan Bey Tarlası’nda düğün alayları, cirit müsabakaları yapılırdı.

    Yapının yerel-toplumsal ta­rih açısından önemi, mimari özelliklerinden öndeydi. Konak, başlı başına bir etki ögesiydi. Bugün bile ayakta kalabilen bö­lümleri bu gerçeği yansıtıyor. Üzerinde çalışmak isteyenler önce bu vurguyu görmek-tanı­mak durumundadır. Güneyba­tıdan tarihî kente ulaşan eski yolun kent sokaklarına bağlan­dığı noktadaki konağın, ahşap bindirmelere oturtulmuş dıştan 10x10x8 m. ölçüsündeki selam­lık başodası, bu ürkütücü boyu­tuyla aşılmaz bir gücü yansıtı­yordu. Usta, bu “köşe dikilişi” ile sanki Mehmed Ağa’yı res­metmiş!

    Sanat eseri çarh-ı felek tavan Âyanağa Konağı selamlık başodasında, 1830’ların yerli ustalarının sanat yetilerini belgeleyen “çarhıfelekli” tarzdaki göbekli ahşap tavan, 7×9 m boyutunda (M. Keskin, 2016).

    Ahşap pencereler, alçıdan yarım pergelli tavan ve saçak devirmeleri, ahşap saçaklar, ta­şıntı bindirmelikleri, görkemli Selamlık dairesini taşıyan ze­min kattaki uşak odaları, at ört­mesi ve ambarlar, Selamlık dai­resini tamamlayan içerlek kah­ve ocağı/servis odası/yaz odası/ Selamlık 2. odası (bu bölüm 1988’de enkazı pahasına fırıncı­ya satılıp yıkılmış), pencerele­ri Selamlık avlusuna bakan kış odası, gülbahar işlemeli tavanı, alçı yaşmaklı ocağıyla ünlüdür. Selamlık avlusunu doğu cephe­de tutan mabeyindeki ağa odası ara sokağa cepheli ve çıkıntı­lıdır. Bu bölümün devamında sokak boyunca Harem dairesi vardır.

    Yüzyıl öncesine gelesiye, uzaklardaki Yama ve Dumluca dağ ve vadilerinden inen köy­lüler ve yolcular; kentin bağ ve kenar mahalle evleri arasın­dan, ahşap minareli mescitlerin önünden geçtikten sonra ansı­zın bu dev yapıyla karşılaşınca, eski derebeyleri için anlatılan gelenekleşmiş öyküleri anımsa­yarak ürperirlermiş. Bugün de semtin yalnızlığı, öteki tek-tük yapıların basitliği dikkate alı­nınca, Ayanağa Konağı’nın etki­leyiciliği kusursuzdur.

    Belki asıl üzerinde durula­cak, mimarlık tarihi ve yapı es­tetiği uzmanlarının çalışmala­rını gerektiren konu; “benna” denen eski yapı ustalarının, öl­çü, denge, estetik, işlevsellik an­layışları ile yaptıranla yapı ara­sındaki uyum/denk-düşümdür. Konak, Anadolu sivil mimarisi araştırmaları için iddialı, büyük çapta, dengeleme hesapları mü­kemmel şekilde yapılmış; yatay ve dikey hareketlilik sorunları doğru hâlledilmiş; dış-iç atmos­fer tasarımları, mekân boyutları ve bağlantıları olasılıkla kağıt ve kalem kullanılmadan örnekler­den esinle çözümlenmişti.

    Bu sorunların hallinde usta ile mal sahibi arasında gerek­sinim-boyut-kat-malzeme-o­da-bölüm sayısı-tezyinat-mal­zeme… konularında anlaşma; kentte gelişen ve gelenekleşen sivil mimarinin somut örnek­leri; usta ve kalfaların yapı de­neyimleri önemliydi. Örneğin Ayanağa Konağı yapıldığı sırada Köse Mustafa Paşa ve oğlu Veli Paşa’nın Köprülü Konak da de­nen sarayları, Memiş Paşaların birkaç konağı kapsayan mes­kenleri, Hamisoğlu Konağı, Şe­hir Mahallesi’nde birkaç yüzyıl­lık eski büyük konutlar ayaktay­dı. Mehmed Ağa’nın Sivas’tan getirttiği söylenen usta ekibi, bunlara katılan yerli usta ve kal­falar, Mehmed Ağa’nın istekle­rini gerçekleştirmeyi başardılar. Sonuçta Anadolu mimarlığı için önemli bir yapı kazanılmış oldu.

    Başoda saçak devirmesin­deki “Maşallahü kâne 1254” yazısı, binanın yapım tarihinin 1838 olduğunu gösteriyor. Bina temellerinin oturduğu alan, do­ğu-batı ekseninde 70 m., güney kuzey ekseninde 35 m. dir. Bü­tün bölümler ve daireler iki kat­lı inşa edilmiş, işlemeli tavan­ların ve iç dekorasyonların yer aldığı bölümler kiremit döşeli çatılarla örtülmüştür. Harem ve mabeyin mekanları ise sıkıştı­rılmış toprak damlı yapılmıştır. Zemin kat ahşap hatıllı, çamur harçlı taş-kerpiç kalın duvarlı; üst katlar ardıç hatıllı kerpiç-hı­mış dolgu, kireç sıvalıdır. Ah­şap olarak ardıç, çam ve kavak tercih edilmiş, kerpiç döküm­lerinde kıtık ve saman kullanıl­mış, plan tertibinde yapının asıl ağırlığını taşıyan Selamlık’tan en geride kalan Harem dairesi­ne doğru, bir ötekine destek ve­ren ve eksenleri dikey kesişen bloklar öngörülerek tasman (göçük) sorunu önlenmiştir.

    Yerli konut mimarisinin ögeleri Konaktaki yıkılma ve bozulmalara karşın korunabilmiş mekanlarda alçı tepelikli kavukluk nişleri, alçı yaşmaklı ocaklar, bahçeye bakan kameriye gibi işlevsel ögeler görülür.

    Selamlık pencereleri kasa­banın semtlerine, çevre dağ­lara, kaleye bakış olanağı verir. Harem dairesi Harem avlusu­na ve bahçeye dönüktür. Plan seçiminde konağın farklı dai­relerindeki işlevsellik ve gün­lük yaşam dikkate alınmıştır. Ancak geçen zamanda miras bölüşümleri, onarım ve tadilat nedenleriyle, bütünlük yer yer tahrip olmuştur. Yaşlı torun­ların anılarına göre, Selamlık kapısından girilip sofalardan, ara kapılardan geçilerek Ha­rem cümle kapısından çıkılır­mış (Âyan Mehmed Ağa’nın torunlarından Sabriye Ayanoğ­lu (1885-1982), 1967’de şöy­le diyordu: “Çocukluğumuzda Selamlık’tan girer Harem’den çıkardık ama, uzun sofalardan, aralıklardan, kapılardan geçe­rek, merdiven inerek… Kom­şuya gitmiş gibi olur, oturur, konuşur, oynar, aynı yollardan bize ait bölüme dönerdik”).

    Kaldırım döşeli avludan, muntazam sergi taşları döşen­miş bir ayakçak başından, taç teplikli ahşap merdivenden Di­vanhane’ye çıkılıyordu. Burası avlu cephesi açık geniş bir bal­kon, Divriği evlerine mahsus bir “hayat”, yaz günlerine özel “oda” -toplantı salonu, Selamlık’ı Mabeyn ve Harem daireleri­ne bağlayan methal işlevindey­di. Divriği’deki benzerlerinin en ferah örneklerindendi. Altında, konağa gelenlerin atlarının bağ­landığı at örtmesi ve bahçeye, konağın arka cephesine geçilen bahçe kapısı vardı. Divanhane­den girilen Selamlık sofasındaki kapılar, kış odası, başoda, kah­veocağı-hizmetkar odası, yaz odasına açılıyordu.

    Selamlık başodası veya ağa odası, büyüklük ve işlev-uygun­luk açısından kusursuz, yerel ev mimarisinin korunabilmiş en özenlisidir. İçeride 57 metreka­re ölçüsü veren bu odanın tavan yüksekliği 4.4 metredir. Başo­daya, sofaya bakan bir köşe çalı­ğındaki kapıdan girilir. Oda bü­tünlüğünü bozmayan sığ ve dar bir aşağı seki (pabuçluk) bulu­nur; küçük bir koltuk (servis) kapısı ile kahve ve uşak odasına girilir. Bu kapı bir bakıma tıkız tutulmuş, hizmetçi kapısı işlevi vurgulanmıştır. Aşağı sekide­ki zarif çiçeklik ile yanlarında­ki kavukluk ve çubukluklar ara duvarın sağırlığını giderir. So­kağa ve avluya 1.5 metrelik bin­dirmelerle genişletilmiş başoda, dört yöne bakan 11 sedir ve 7 kafa penceresinden ışık alır. Fe­rah, görkemli, çok etkileyici, gi­rene dış dünyayı unutturan bir atmosferi vardır.

    Özenli bir restorasyon Konağın odalar ve işlikler içeren selamlık zemin katında yüzyıllık ardıç direklerle bindirmelikler takviye edilmiş.

    Günümüzde bu odaya gire­rek sedirlere oturanların algıla­rı kuşkusuz farklıdır. Oysa dün­lerde ziyaret ve iş için gelenler, cümle kapısının önünde, geniş avluda, çıktıkları divanhanede, girdikleri sofada, geniş ve tava­nı yüksek başodada, kendile­rini gözalıcı ama ürpertici bir boşluğa düşmüş hissediyorlar­dı elbette. Bu, Mehmed Ağa’nın otoritesini vurgulamada usta­ların başarısı sayılıyor. Odanın en özenli ögesi, mekanı örten çarh-ı felekli (dekoratif ağırlı­ğı olan dairesel büyük göbek) tavandır. Kafa pencerelerin­den ışık huzmeleriyle oymala­rı derinleşen tavan, yerli ahşap işlemeciliğin seçkin ve özgün bir örneğidir. Duvarlara yarım pergelli alçı devirmelerle bağ­lanan tavanın dekorasyonunda, yalın bordürler arasında sandık motifli bir “su” çerçeve çizer. Sığ çökürtme alana, bir silme ile geçilmiştir. Zemini “selvili” bir “su” kuşatır. Çarh-ı felek, tava­nın uzun kenarlarına teğettir. “Köşe”ler karşılıklı “aynalı ve saksılı”dır. Göbeğin iki yanında­ki dikdörtgen zeminler giydir­me çubuklarla işlenmiştir. Çar­h-ı felekin merkezindeki “orta göbek”, dıştan merkeze doğru 4 kademede basık koni biçiminde somuttur. Yüzeyi “kartal kana­dı” , “kenger yaprağı” denen kla­sik üslup öğeleriyle desenlidir. Çarh-ı felekin dış çerçevesini ince bir “kasnak” dolanır.

    Oda zemini Horasan har­cından kalıba dökülmüş altıgen briketlerle döşelidir. Özgün du­rumuyla cam evi bulunmayan pencereler tahta kepenkliyken, sonradan cam çerçeveler ta­kılmıştır. Alçı tepelikli, takçalı, nişli çiçeklik, bu başodaya özel bir tasarımdır. Mehmed Ağa bu mekanda konuklarını ve ziya­retçilerini kabul ediyor, bayram ve düğün törenlerinin Selam­lık’a mahsus teşrifatı da bu sa­londa yapılıyordu.

    Selamlık kış odası, avluya bakan 4 sedir 3 kafa pencereli kısmen loş bir mekandır. Tepe­liği tavana yükselen kabartma bezemeli ocak yaşmağı muh­teşemdi ama; yıllar sonra soba kurmak için yıkılmıştır! Oda ta­vanı, çiçekli üçgen köşeleri olan “tutmaçlı” bezemelidir.

    Mabeyn başodası alt katı ile birlikte iyi korunmuş olsa da öteki odalar ve alt kattaki bü­yük kış odası haraptır. Harem dairesi tadil edilmiştir. Kargir Harem hamamı yıkılmıştır. Ha­rem-Mabeyn bağlantı sofalar, mutfak, kiler, toyhane-bahçeye bakan “cumbalı köşk” (kameri­ye) tanınmaz durumdadır.

     Halen ilgi bekliyor Kültür Bakanlığı’nın Divriği eski evlerini ve Âyanağa Konağı’nı “korunmaya değer eski eser” kapsamına alması 1989’da; Çekül ile Sivas Valiliği’nin ortak girişimiyle selamlık dairesinin restore edilmesi 2004’teydi. Mabeyn ve Harem daireleri ise hâlen bakımsız ve harap hâlde.

    Konak işlevselken yazın başodada, kışın ocaklı kış oda­sında, akşam-yatsı arası “oda” geleneği yinelenir, çubuk ve kahve içerek söyleşmeye gelen­lere ağanın kahvecisi ve çubuk­çusu bu hizmeti ifa ederlermiş. Avludan gelen at kişnemeleri, açık kepenklerin yaz meltemin­de çıkardığı sesler, avlu arkında sürekli akan suyun şırıltısı, bir taşra kasabasının gece sakinli­ğini bozan doğal seslermiş.Ara­da yükselen “ağa gülüşü” veya gürleyişi, bir taşra otoritesi için doğal olmalı. Orta hizmetine bakan kahya, çubukçu-kahveci ve hizmetçi, aşağı sekide bekle­şirlermiş.

    Mehmed Ağa’nın konakta­ki debdebesi 20 yıla yakındır. Oğullarının 1880’li, 90’lı yıllara kadar sürdürebildikleri oda ge­leneğine tanıklık eden eskiler­den “Selamlık cümle kapısını gündüzleri elinde uzun saplı te­per, gece meşale altında bekle­yen siyah köleleri” ve “kürklü börklü son ağaların binek taşla­rına oturup çubuk keyfi yapma­larını” yıllar önce dinlediğimi anımsıyorum.

    Kültür Bakanlığı’nın Div­riği eski evlerini ve Âyanağa Konağı’nı “korunmaya değer eski eser” kapsamına alması 1989’da; Çekül ile Sivas Valili­ği’nin ortak girişimiyle Selam­lık dairesinin restore edilmesi 2004’tedir. Mabeyn ve Harem daireleri hâlen bakımsız ve ha­raptır.

    ÂYAN-ÂYANLIK

    Fransız Devrimi’nden Osmanlılara yerel otorite meselesi

    Avrupa için 18. yüzyıl, düşünce, özgürlük, demokrasi, hukuk arayışları çağıydı. Dünyayı etkiley­en son vurgusu da 1789 Devrimi olmuştur. Devrim’e gelesiye kimler yaşamış, neler yaşanmıştı? Vol­taire, Rousseau, Montesquieu… Dogmaları, eşitsizlikleri yıkan düşünceler, açılan demokrasi, özgürlük ufukları… Aynı süreç Osmanlı topraklarında da bir ışıldama sağlayabildi denebilir mi? Uykudaki Türkiye’de bu devrimi önceleyen evre ve sonrasındaki süreç farklı.

    Babası İbrahim’den sonra 1648’de 7 yaşında tahta çıkan 4. Mehmed’ten, 2. Mahmud’un oğlu ve 16 yaşında tahta çıkan (1839) Abdülmecid’e kadar 190 yıl boyunca Osmanlı tahtından gelip geçenler; çocukluk, gençlik, ortayaşlılık evrelerini saray tutukevinde geçirmiş, dünyadan bi-haber, öncül-ardıl kardeş-kuzen padişahlardı. Bu dönemdekiler, öncekilerden ve sonrakilerden farklı ama yazgı ortaklıkları olan 10 padişahtır. Fransız Devrimi de öncesi ve sonrasıyla bunların zamanındadır. Osmanlı dünyasın­da da, Avrupa’daki gelişmelere genellikle kapalı kalsa da 1789 sürecinin kimi etkilerden sözedile­bilir. Örneğin 1727’de İstanbul’da matbaanın açılışı erken örnekler­den biridir: Babası Fransa’da elçi olan 28 Çelebizâde Mehmed Said, Paris’te matbaaları incelemiş, İs­tanbul’a dönünce mühtedi İbrahim Müteferrika ile1727’de İstanbul’da matbaa açmışlardır.

    1826’daki Vak’a-i Hayriye’ye değin de Osmanlı yönetiminde de “ıslahat hareketleri” vardır ama bunlar 1789’un sonuçlarına bağlanabilir mi?

    Yaşlı bir padişahın (1. Abdülha­mid) ölümünden sonra “ceditçi” (yenilikçi) genç padişah 3. Selim’in tahta çıkışı, Fransız İhtilali’nden 3 ay öncedir ama yönetsel bir etkiden sözedilemez. Buna karşılık 2. Mahmud’un (1808-1839) tahta çıkınca Rumeli’den, Anadolu’dan “âyan” denilerek derebeylikleri örtülen yerel otoriteleri İstanbul’da toplaması, Devrim esintisi sayı­labilir. Yerel otoritelerin “âyan-ı vilayet, âyan-ı belde” sanlarıyla 2. Mahmud döneminde “sıkışırsan yardımına geliriz” içerikli Sened-i İttifak’ı imzalamaları anlamlıdır. Türkiye’yi çoğulculuğa, yeniliklere götürecek siyasal gelişimlerin başındadır âyanlık. Divriği’de bir konağa ad vermesi de ayrıca anlamlıdır.

    (Âyanlık üzerine 2 önemli çalışma: Yuzo Nagata, Muhsin-zâde Mehmed Paşa ve Âyanlık Müessesesi, Yücel Özkaya, Osmanlı İmparatorluğunda Âyanlık)

    KONUT VE KİMLİK

    ‘Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn’
    (Konutun onuru oturandandır)

    Bugün değil ama dünlerde konutlar kimliklerin birer izdüşümleriydi. Konut sahibinin yaşama bakışını, inancını, toplum­daki konumunu hatta kültür ve meslek durumunu dış görünüşü ve donatısıyla okuturdu. Tüccar evi, okumuş evi, sanatkar evi, rençper evi… Türkiye çapında onca yıkışa, yokedişe karşın, orta ölçekli kentlerde, kasaba ve köylerde bir zamanlar kimlik okutmuş ev örnekleri görülebil­irse de; bunların çoğu, eskidiği ve oturulamaz duruma geldiğinden terkedilmiş, çökmeye yüz tutmuş hatta sahipleri de unutulduğun­dan kimliğini yitirmiştir. Bundan­dır ki Anadolu’nun her köşesinde görülebilen eski mütevazı evlere bile günümüzde uluorta “kon­ak” denip geçiliyor. Örneğin yayınlarla tanıtılmasa Tokat’taki Lâtifoğlu Konağı’na “Tokat’ta eski bir konak”, Sivas’taki özel konuta da “Abdi Ağa (?) Konağı” deyip geçecektik.

    Başka ülkelerde evler, kasırlar, köşkler, şatolar, ilk veya 2., 3., 4., kuşaktan sahiplerinin de ad ve özellikleriyle tanıtılıyor. Bizde de Yılanlı Yalı, Perili Ev, Kavafyan Evi, Hekimbaşı Yalısı, Hadimoğlu Konağı gibi örnekler var. Sahip veya sahiplerin konuta kimlik yapıştırması, bir beldenin kültü­rünü, yaşama bakışını, âlimini, zenginini, yoksulunu, bürokratını, rençberini… mekanlar üzerin­den tanıma olanağı verdiği için önemlidir.

    Eski gelenek ve görenekte ikinci bir okuma, mezartaşlarında­dır. Bu okumalar ziyaretçileri hem bilgilendirir hem duygulandırır. Eski yazılı, örflü, kallavili, fesli mezar şahideleri, birer özgeçmiş kaydı, soy kütüğüdür; mezarlıklar da tarih ve edebiyat antolojisi değerindedir.

  • Mezartaşı Kasabası’nda Red Kit’in de alet edildiği bir vuruşmanın perde arkası

    Sayısız filme ve diziye konu olan “kahraman” Wyatt Earp’ün maceraları, düzenbaz-kumarbaz-haydutlara karşı mücadele eden kanun adamının zaferiyle sonuçlanır. Hatta bunların en meşhuru, Red Kit maceralarından birinde de (Mezartaşı Kasabası) geçer. Gerçekte ise, “kanun adamı” kimliğini kullanarak en pis işleri yapan, hatta yargılanan, başka eyaletlere kaçan ve oralarda tezgahını devam ettiren, paraları cebe atan bir Wyatt Earp vardır.

    Vahşi Batı tarihiyle ilgili en sevdiğimiz kaynak­lardan olan Red Kit’in 1997’de yayımlanan Mezartaşı Kasabası (O.K. Corral) macera­sında; 40 yılda bir avarelik ye­rine doğru dürüst bir iş yapan kahramanımız Red Kit bir sı­ğır sürüsüne çobanlık etmek­te, güttüğü hayvanları Abilene kasabasına götürmektedir. Ar­tık Texas’taki Abilene mi, Kan­sas’taki Abilene mi o kadarını söylememişler ama macera­nın hemen başında yolu Arizo­na’nın Meksika sınırındaki ser­hat şehri Mezartaşı Kasabası’na düştüğüne göre, her iki ihtimal­de de çok uzun yolu olduğunu söyleyebiliriz.

    Her neyse, Red Kit’le bera­ber sığır sürüsünü güden diğer çobanın dişi ağrıyınca hayli se­vimli, neşeli ve biraz da içkici bir dişçisi olan Mezartaşı Kasa­bası’na uğrarlar. Tesadüf bu ya, kasaba da o sırada seçim sathı mailine girmiştir ve şeriflik için iki isim yarışmaktadır. Aday­lardan biri, temiz yüzlü, fazilet timsali, Red Kit’in de hemen dostluk kurduğu son derece de­mokrat, her kararını oylamayla alan Wyatt Earp, diğeri de kasa­balının iliğini sömüren, seçim­lere hile karıştıran Clanton’dır. Clanton yine türlü hilelerle se­çimi kazanır ama Red Kit hem Clanton’ın hilesini ortaya çı­kartır hem de maceranın so­nunda O.K. Corral’da yaşanan tarihî düelloda Clanton ve ekibi­ni madara eder. Kasabanın yö­netimini Wyatt Earp’e ve bizim sevimli, neşeli doktora verir ve türküsünü söyleyerek yeni ma­ceralara doğru yola çıkar.

    Birçok Red Kit macerasın­da olduğu gibi Wyatt Earp de, dişçinin esinlenildiği Doc Holli­day de 19. yüzyıl Amerika’sının tarihî kişilikleri. Zaten Wyatt Earp 1920’lerden bu yana öykü­sü en çok filme ve diziye çekilen kahramanlardan biri. Şimdiye kadar Burt Lancester’dan Henry Fonda’ya, Kurt Russel’dan Ke­vin Costner’a bir dizi ünlü aktör beyazperdede Earp’ü canlandır­mış. Vahşi Batı dediğinizde, ak­lınızda canlanacak bütün kah­raman, yiğit, mert, dürüst, adil ve cesur şerif klişesinin kalıbı Wyatt Earp’ten dökülmüş. John Wayne (yazıldığı gibi okunur:

    Vay-ne) bile canlandırdığı kov­boy karakterlerinin davranışla­rını, bir gün bir kovboy filmi se­tine ziyarete gelen Wyatt Earp’ü inceleyerek oturtmuş. Red Kit’e konuk olması da gayet doğal.

    Geçen ay her ciddi araştır­macının sıkça yararlandığı kay­naklardan olan Red Kit ciltlerini yeniden okurken Mezartaşı Ka­sabası macerası bana bir yalana inanmaya ne kadar hazır oldu­ğumuzu hatırlattı.

    Wyatt Earp sağlam pabuç değildi Kanun adamı kimliğini kullanarak Dodge City’de kumar oynatan, seks ticaretine bulaşan Wyatt Earp ve arkadaşları, O.K. Corral’daki meşhur düellodan 19 ay sonra gururla poz veriyorlar. Earp, oturanlar arasında soldan ikinci…
     

    Zira benim bildiğim, yani aklımda kaldığı kadarıyla bu Wyatt Earp hiç de sağlam ayak­kabı değil. Yanlış hatırlamıyor­sam henüz 16 yaşında abisinin yanında çırak olarak posta ara­balarına refakat etmeye baş­lamış; daha sonra demiryolla­rında çalışmaya başladığında kumara merak sarmış, boks ha­kemliği falan da yapmış (ki ku­marbazlık ve hakemlik yanya­na geldiğinde sizi bilmem ama benim zihnimde tehlike çanları çalmaya başlıyor).

    Neyse, sonra bunun babası kıytırık bir kasabada polis olun­ca bu da onun yanına gidiyor. Ardından babası kasabanın hâ­kimi oluyor, polisliği de Wyatt Earp’e bırakıyor. Ancak 1-2 yıl sonra, babasının hâkimlik seçi­mini kaybetmesinin ardından Earp önce zimmetine para ge­çirmekten sonra evrakta sahte­cilikten, at hırsızlığından, tehdit ve darptan yargılanıyor. At hır­sızlığından tutuklu yargılandı­ğı sırada bu kuntiz hapisten de kaçıyor. E o zamanlar GBT yok; Illinois eyaletine geçip kafası­na göre takılmaya devam ediyor. Orada da önce bir-iki kere âlem yaparken “ahlaka mugayir dav­ranıştan” tutuklanıyor. Sonra kerhane işletmeye başlıyor, ba­sılınca çalıştırdığı fahişelerden biriyle evli olduğunu ileri sürü­yor ama baktı ki olmuyor çareyi Kansas’a kaçmakta buluyor. Na­sıl aileyse Kansas’ta da abisi var; o da orada bir kerhane açmış! Neyse bunlar orada abi-kardeş kerhanecilik yapıyorlar. O sıra­da artık yanlış hatırlamıyorsam bir vatandaşın çalınan at araba­sını bulup getirdi diye bunu po­lis yapıyorlar. Ben polis müdürü olsam “Ulan bu şerefsiz muhab­bet tellalı, kesin arabayı kendi çaldı, yakalanacağını anlayınca ‘buldum’ diye getirdi” diye dü­şünürdüm ama, dedik ya GBT yok bir şey yok; keriz gibi he­men bunu polis yapıyorlar. Ma­şallah pek örnek bir vatandaş gördüğünüz gibi!

    Ha polis oldu, doğru yolu buldu, Cüneyt Arkın-Salih Kır­mızı filmlerindeki gibi kardeş­lerden biri suçlu, diğeri Yıldı­rım Ekipler Amiri durumu mu oluyor? Yok. Artık nasıl bir gev­şeklikse hem bu hem kardeşleri bir yandan da kumar oynatma­ya devam ediyor. Gazetelerde rüşvet aldığına dair haberler ya­yımlanıyor; kendi polis olduk­tan sonra kardeşlerini de polis teşkilatına alıyor ama bir süre sonra iyice cılkını çıkardıkları için şehir yönetimi hepsini ko­vuyor.

    1994 yapımı “Wyatt Earp”te Earp’ü Kevin Costner canlandırıyordu.

    Bu da ne yapıyor? Kardeşiy­le beraber başka Dodge City’ye gidip orada yeni bir kerhane açıyor. Tabii artık kerhaneci­likten gelen gelir mi yetmiyor nedir, Earp bu sefer de oradaki polis teşkilatına girip ek iş ola­rak polislik yapmaya başlıyor. Sonra nasılsa buna bir soygun­cuyu kovalama görevi veriyor­lar. Güneye gidiyor, orada da Doc Holliday’le tanışıyor; hani şu Red Kit macerasındaki neşeli sarhoş dişçi. Soyguncudan ha­ber yok; yakaladıysa da paraları kendi cebine indirmiştir bence ya, neyse.

    Wyatt Earp, Dodge City’de kumarhanecilik, kerhanecilik ve polislik yaparken kardeşin­den bir mektup alıyor. Kardeşi aklımda kaldığı kadarıyla “Ha­cı, atla gel burası süper, gümüş madenciliği var, çok güzel pa­ra var bu işte” yazıp ve Arizo­na Tombstone’a yani Mezartaşı Kasabası’na davet ediyor. Bizim Wyatt da gidip güzel bir kumar tezgâhı kuruyor. Bir süre son­ra da Doc Holliday iti bunlara cebinde de kumarda kazandığı 50 bin dolar var. Ma­şallah nasıl kumarsa hep kaza­nıyorlar, görüyorsunuz. Bir de 50 bin Dolar dediğim o zamanın 50 bin Doları (yani bugünün 1.4 milyon Dolar’ı); değil Mecidiyeköy, Surdışı komple dutluk o zaman.

    Mezartaşı Kasabası, doğruya doğru biraz sınır boyu adaletiy­le yönetilen bir yer; hırsızı-u­ğursuzu eksik değil. Ortalıkta bir takım sığır hırsızları var ve bunlar aradabir Meksikalı ker­vanları falan da soyuyorlar. An­cak ortada şöyle bir durum var: Halk bunlardan o kadar rahatsız değil! Klasik akıllı eşkıya yani. Hani daha önce Robin Hood bahsinde anlattığım türden. Red Kit macerasında sanki beledi­ye başkanıymış gibi yansıtılan Clanton’lar da bunların önde gelenlerinden.

    Wyatt Earp, Mezartaşı Ka­sabası’nda da hem siyasete bu­laşıyor hem de kerhanecilik ve kumarhanecilik yapmaya de­vam ediyor. Behan diye bir şe­rif adayı daha var ve ona karşı kaybediyor, Behan şerif oluyor. Ha Behan sütten çıkma ak ka­şık mı? Hayır, onun da kerha­­nesi var. Neyse. Zaten bir süre sonra Earp ne yapıp edip yine Behan’ın yanında polis oluyor. Hatta magazinsever arkadaşlar için, Wyatt Earp kendi karısını boşayıp Behan’ın karısını ayar­tıyor falan, ne ararsanız var. 240 bölüm yerli dizi çıkar ama, onun yerine her biri birbirinin aynı kovboy filmi çekmişler.

    Hem Red Kit’e hem de sa­yısız filme konu olan en büyük macerası da Mezartaşı Kasaba­sı’nda yaşanıyor. O.K Corral di­ye bir çiftliğin önünde, Clanton ve ekibi, Wyatt Earp ve ekibiy­le çatışıyor. Aklımda kaldığı ka­darıyla, şehirde silahla gezmek yasak. Earp polis olduğu için silahla geziyor tabii ama ken­di tayfasıyla bu Clanton tayfası arasında uzun zamandır bir ge­rilim var. Earp bunların silahlı olduğunu düşünerek şerif Be­han’a söylüyor. Şerif Behan da muhtemelen tatsızlık çıkmasın diye “Aldım ben onların silahla­rını ya, merak etme” diyor.

    Red Kit’in 1997’de yayımlanan Mezartaşı Kasabası macerasına da konu olan kasaba, 1881’de böyle görünüyordu.

    Bundan sonrası acayip. Çün­kü Earp herhalde bunun yalan olduğunu biliyor ki, tayfasıyla bunların yanına gidiyor ve “si­lahlarını bırakmalarını” emredi­yor. Bu Clanton tayfası da dev­letin şiddet tekelinden bihaber “önce siz bırakın” diyor. Earp’ün ifadesine göre Clanton’lar he­men silaha sarılıp bunlara ateş etmeye başlıyor ama Earp ve aralarında bir resmî görevi de olmayan arkadaşları Doc Hol­liday gerçek bir kovboy filmin­deki gibi silahlarına davranınca, Clanton tayfasından 3 kişi anın­da ölüyor, biri kaçıp kurtuluyor. Herkes de bunu yutuyor. Yahu her biri meslekten suçlu insan­lar 10 metre mesafede çatışma­ya girecek ama sadece bir taraf kayıp verecek öyle mi? Neyse.

    Bu efsanevi düello, bugün bile Tombstone’a gidenler için canlandırılıyor; zaten onlar­ca filme ve kitaba konu olmuş ve maşallah benim gördüğüm hepsinde de kahraman Wyatt Earp. Valla benim aklımda kal­dığı kadarıyla itin uğursuzu kır­dığı bir hadiseden başka bir şey değil. Ama “ahlakı maaşı kadar olan gazeteciler” hiç gecikme­den Wyatt Earp’ın kahramanlık hikayesini dörtbir yana yayı­yor. Hayır, adam ünlü olduktan sonra da kumarhane ve kerhane işletmeyi bırakmış da değil bu arada ha. Yetmiyor, sağda-solda kanunla başı belaya giren diğer kumarhane ve kerhane sahiple­ri için kanuna karşı da savaşı­yor. Resmen kanun ve kanun­suzlar arasında arabuluculuk yapıyor. Hayır benim anlama­dığım, karikatüristler o zaman da bu Earp’ün ne mal olduğunu görmüş, feci uyuz olmuşlar ama günümüze kalan sadece kahra­manlık hikayeleri işte. Hem de Red Kit gibi en güvenilir kay­naklara kadar her yerde aynı hamaset.