Atatürk’ün çizdiği eğitim politikası, sisteme ve mesleğe dayandırılmıştı: “Mektep genç dimağlara insanlığa hürmeti, millet ve memlekete muhabbeti, şerefli istiklali öğretmeli. En mühim vazife, maarif işleri olmalı. Öğretme vazifesi güvenilir ellere teslim edilmeli. Muallimlik diğer yüksek meslekler gibi, refah teminine müsait bir meslek haline konmalı” idi.
Bu dönemde milli ve laik eğitimin öncüsü Mustafa Necati Bey başta olmak üzere, cumhuriyetinöncü aydınları, öğretmenliği bir meslek haysiyetine kavuşturacak adımlar atmış; Öğretim Birliği Yasası’nı (Tevhid-i Tedrisat) uygulamaya koymuş; Harf Devrimi ile kitle eğitiminin temellerini atmıştı. Eğitim, o dönemde bir bilim ve uzmanlık işi olarak görülüyordu. Sorun yalnızca okuma-yazma kıtlığı olarak ele alınmamıştı. Yeni Türkiye’nin temeline kültür konulmuş; Millet Mektepleri ve Halkevleri yetmeyince Köy Enstitüleri ile toplumun kalkındırılması eğitim yoluyla sağlanmaya çalışılmıştı.
Mondros (1918) ve Sevr (1920) Antlaşmaları’nı imzalayarak yıkılışını dünyaya duyuran Osmanlı Devleti, Türk halkını işgal, salgın, yoksulluk ve cehalet içinde bırakarak tarih sahnesinden çekilmişti.
“Başöğretmen” Mustafa Kemal Atatürk, Kayseri’de yeni harfleri öğretiyor (20 Eylül 1928). (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
Türkiye’nin yaz sıcaklarıyla kavrulduğu 25 Temmuz 1936 Cumartesi günü İstanbul aniden başlayan şiddetli yağmur ve fırtınaya esir düşmüş; yaşananları tufana benzeten gazetelerin ifadesiyle “şehir felç olmuştu”. Pazar günü de devam eden yağmur ve arkasından gelen sel nedeniyle özellikle sahildeki semtler perişan durumdaydı. Yüksek bölgelerden sel sularıyla gelen taş ve toprak yığınları yüzünden Eminönü-Bebek, Ortaköy-Aksaray ve Fatih-Beşiktaş tramvay seferlerine ara verilmiş, caddeler yüksekliği yarım metreyi aşan suların altında kalmıştı. Fındıklı-Beşiktaş yolunun dereye dönüştüğünü yazan 27 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesi; ünlü foto muhabiri Namık Görgüç’ün çektiği ve kanoya binen semt sakinini gösteren kareyi “Kabataş Caddesi’nde kara ve deniz nakil vasıtaları yanyana” notuyla aktarıyordu.
Kleopatra’nın siyah bir oyuncu tarafından canlandırılmasıyla gündeme gelen Netflix belgesel draması “Afrika Kraliçeleri: Kleopatra”, özellikle Mısır’da daha büyük bir tartışmanın kapısını açtı. Belgesel, kraliçenin baştan çıkaran tehlikeli bir kadın ya da aşktan gözü kararmış bir kurban olarak çizilen portresini de yeniden yorumluyor.
Dört bölümden oluşan Netflix belgesel draması “Afrika Kraliçeleri: Kleopatra”, daha fragmanının yüklenmesiyle Mısır’da kıyameti koparttı. Başrolünü İngiliz oyuncu Adele James’in üstlendiği mini dizide kraliçenin bir siyah tarafından canlandırılması büyük tepki uyandırdı. Mısırlı bir avukat, bir başsavcıyla birlikte platformun kapatılması talebiyle dava açarken; 2011’de 3 ay boyunca Kültür İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı olarak da görev yapan Mısır arkeolojisi uzmanı Zavi Havas, belgeseli “Kleopatra Yunandı, açık tenliydi, siyah değildi” sözleriyle yalanladı.
Dizinin yönetmeni Tina Gharavi ise Variety’de yayımlanan yazısında “Neden bazı insanlar Kleopatra’nın beyaz olmasını istiyor? Belki de sorun yalnızca Kleopatra’nın dizide siyah bir oyuncu tarafından canlandırılmasında değil, Mısırlılara kendilerini Afrikalı olarak görüp görmediklerini sormamda. Bu yüzden bana öfkeliler” sözleriyle oyuncu seçimini savundu. Diğer yandan Netflix’in tarihi çarpıttığını ileri süren Mısırlılar buna cevap olarak kendi Kleopatra belgesellerini çekeceklerini duyurdular. Devlete bağlı United Media Services’in kanalı Al Wathaeqya “azami seviyede” araştırmaya dayanan yeni bir belgeselin yapımına başladığını açıkladı.
Kleopatra’nın kahverengi teni ve kıvırcık saçlarının yarattığı tartışma dışında dizi, MÖ 51-30 arasında hüküm sürmüş 7. Kleopatra’nın yaşamını, stratejik zekasını ve mirasını konu alıyor. “African Queens” (Afrikalı Kraliçeler) serisinin ikinci sezonunda yayımlanan dizinin yapımcısı ve anlatıcısı Jada Pinkett Smith. Dizinin yine Netflix’te izlenebilen birinci sezonu Ndongo ve Matamba kraliçesi Njinga’yı konu alıyor.
MÖ 30’da ölen Kleopatra, Mısır’ın son firavunuydu. Ölümünün ardından Mısır, Roma İmparatorluğu’nun bir parçası hâline geldi. Kraliçenin mezarının nerede olduğu bilinmiyor.
Tarihî olayların Adele James, Craig Russell, John Partridge ve Andira Crichlow tarafından canlandırıldığı “Queen Cleopatra”da Prof. Shelly P. Haley, Nübye Arkeolojisi ve Eski Mısır uzmanı Debora Heard, yazar Islam Issa ve Sally Ann Ashton, Eski Mısır Bilimcisi Colleen Parnell ve Antik Akdeniz arkeoloji uzmanı Jacquelyn Williamson, ünlü hükümdarın hayatı hakkında bilgileri paylaşıyorlar.
Dizi, Kleopatra’nın babası 12. Batlamyus’un ölümüyle başlıyor. “Isis ve Osiris’in yeniden vücut bulmuş hâli” olan Kleopatra’nın, erkek kardeşi 13. Batlamyus ile evlenerek tahta çıkmasıyla devam ediyor. Mısır çifte hükümdar ile yönetiliyor; bir tür eş başkanlık… Kardeşlerin evlenmesi ise normal kabul ediliyor; iktidara tehdit oluşturan kardeşlerin icabına bakmak da öyle. Mısır’ın son firavununun hayatındaki tüm önemli hadiseler; Jül Sezar (John Partridge) ile geçirdiği yıllar; Marcus Antonius (Craig Russell) ile ilişkisi; Aktium Muharebesi; Octavian’ın Roma İmparatoru olması da dizide işleniyor.
Kleopatra hem Tanrı hem de hükümdar konumunda. Çok iyi eğitimli bir diplomat ve stratejist. Halıya sarılarak gizlice Sezar’ın sarayına girmesini dizide de görüyoruz ama, bu Elizabeth Taylor’ınki gibi bir sahne değil. Kleopatra’nın gönül ilişkileri Roma’yla kurduğu politik ve stratejik ittifakların bir uzantısı aslında. Doğurduğu çocuklar da (Sezar’dan Ceaserian ve Marcus Antonius’tan üç çocuk) geleceğini garanti altına almak istemesinin sonuçları.
Mısır çifte liderle yönetilen bir ülkeyken Roma erkekler tarafından yönetilen bir cumhuriyet. Kleopatra hem yabancı hem de kadın bir hükümdar sıfatıyla Romalıların alışık olduğundan çok farklı bir portre çiziyor. Sezar’ın da danışmaktan, konuşmaktan hoşlandığı bir insan. Roma’nın ilk kütüphanesini yaptırmaya ve Jülyen Takvimi’ni kullanmaya karar vermesi hep bu karşılıklı fikir alışverişlerinden kaynaklanıyor. Ancak Kleopatra, başta Cicero olmak üzere bol miktarda düşman da ediniyor.
Belgeselden daha çok drama kategorisinde değerlendirilen dizi, seyircilerden yüksek puan alamadı.
General Antonius ile arasında gelişen ve “büyük aşk” olarak anlatılan hikayeye gelince… Aslında ortada o denli romantik bir ilişki yok. Daha çok askerî ve ekonomik bir ortaklık sözkonusu. Ancak koşullar denk gelince biraraya geliyorlar. Hatta Antonius, Kleopatra’nın ikizlerinin doğumu ardından Octavian’ın kızkardeşi ile evleniyor ve 3 yıl ortalarda görünmüyor! Bunun üzerine Kleopatra ne yapıyor? Diplomatik evliliklerin ne demek olduğunu bildiğinden, oturup Marcus’un arkasından ağlamıyor tabii. İhracatı, ekonomiyi güçlendiriyor; ülkesini zenginleştiriyor. Marcus ise ne zaman onun servetine ihtiyacı olduğunu anlıyor, o zaman kraliçeyle tekrar görüşmek için elinden geleni yapıyor; bunun sonucunda yeniden Antakya’da buluşuyorlar. Yaklaşık 1 yıl burada kalan ikili, sadece birlikte çok iyi vakit geçirmiyor aynı zamanda sıkı bir pazarlık da yapıyor. Kleopatra için çocuklarının resmen kabul edilmesi, komutanlarına bazı bölgelerin verilmesi, böylece Mısır topraklarının gelişmesi elzem. Ve işte tüm bunlar hep müzakereyle yürüyor.
Tartışmaların göbeğinde dizinin başrolünü üstlenen Adele James var.
“Queen Cleopatra” bir oturuşta izleniyor. Ayrıca bugüne kadar pek üzerinde konuşulmayan konulara da değiniyor. Kraliçenin kız kardeşi ve düşmanı Arsinoe (Andira Crichlow) ile ilişkisi veya Kleopatra’nın kızı 2. Selene’nin annesinin anısını yaşatmaya çalışarak Numidya (bugünkü Cezayir), Moritanya ve Sirenayka kraliçesi olması gibi…
Büyük tartışma yaratan ten rengi meselesine gelince… Batlamyus Hanedanı’nın mensubu, Makedon-Yunan kökenli kraliçenin annesinin kim olduğu bilinmeden, onun mutlaka beyaz olması gerektiğinde ısrar etmek biraz tuhaf.
NASA’nın tanımlanamayan hava fenomenlerine (UAP) ilişkin gözlemlerini kamuoyuyla paylaşması üzerine UFO tartışmaları yeniden alevlendi. İnsanın dışuzaya ilişkin merak ve korku arasında gidip gelen ilgisi, kamerayı eline aldığı andan itibaren sinemaya da yansımıştı. “Ay’a Seyahat”ten “Interstellar”a beyazperdede uzaylılarla temas fantezileri…
New Mexico’daki Los Alamos Laboratuvarı’nda çalışan fizikçi Enrico Fermi, 1950 yazında öğle arasında meslektaşlarıyla dünyadışı varlıklar üzerine sohbet ederken basit bir soru sormuştu: “Peki ama neredeler?” Adına sonradan “Fermi Paradoksu” denecek uyumsuzluk böyle doğmuştu. Milyarlarca yıldır varolduğu bilinen galakside milyarlarca yıldız varsa, bu yıldızların etrafındaki gezegenlerden bazılarında “canlılık” koşullarının oluşmuş olması ihtimali akla yatkındı. Buna rağmen, biz neden dışuzaydan gelen ikna edici bir canlılık emaresine henüz rastlayamamıştık?
Aslında dışuzayla ilişkisini merak ve korkunun güdümünde tesis eden insan, bu soruyu muhtemelen kendini bildiği ilk karanlık geceden beri soruyordu. Belki bu yüzden, kamerayı eline aldığı andan beri beyazperdeye yansıttığı fantezileri arasında ilk sırayı kah dost kah düşman olarak çizilen uzaylılara ve uzaya ayırmıştı.
Uzaya dair filmler neredeyse sinemayla yaşıt. İlk temas, 1902 yapımı “Ay’a Seyahat” ile kuruldu. Sinemanın sihirbazı Georges Méliès, bu ilk bilimkurgu filmini, Jules Verne’in 1865’te yayımladığı Dünyadan Ay’a ve Ay’ın Etrafında romanlarından uyarladı. Ancak Jules Verne’in ziyaret ettiği bu Ay, 17. yüzyılda Kepler, Bacon, Godwin gibi isimlerin yönlendirdiği bilimsel düşüncenin (ve teleskopun!) ütopyacı saiklerle “icat ettiği” bir Ay’dı. Yeni bir kozmolojinin haritasız topraklarında olasılıklar sınırsızdı. Ay’a yolculuk ise liberal bir rüyaydı: Özel teşebbüsün ve yatırımcıların zaferi…
Jules Verne’in hikayesinde Ay’da kimse yaşamıyordu. İddianın esas konusu bilim, teknoloji ve en önemlisi sermaye sayesinde oraya gitmekti; sapasağlam geri dönmek de hikayenin sürprizli mutlu sonu. Méliès’in 17 dakikalık filmine dikkatli bakıldığında ise sömürgeci yayılmacılığın mizahi bir eleştirisi (Beyaz adam bilmediği yerlere şemsiyesiz gitmez!) görülebiliyordu. Filmde insanlar, Ay’dan dönerken yanlarında Ay halkından birini de getiriyorlardı. Sinema, insana benzeyen uzaylıların ilkiyle böylece tanışıyordu.
1902 yapımı “Ay’a Seyahat” sinemanın uzayla ilk temasıydı
Soğuk Savaş gezegeni
1950’lerle birlikte Soğuk Savaş, ABD’ye insanların en çok komşularından korktuğu paranoya atmosferini de beraberinde getirmişti. Bu dönemde sinema, kendilerini gizlemek için insan kılığına giren uzaylılarla tanıştı. 1953 tarihli “It Came from Outer Space”de, uzay gemileri arızalanan uzaylılar bir Amerikan kasabasına zorunlu iniş yapıyor, farkedilmemek için kasaba sakinlerini kaçırıp onların suretine bürünüyorlardı. Aslında niyetleri, ait olmadıkları bu topraklardan bir an önce ayrılmakken, kasabalıların linç girişiminden kılpayı kurtuluyorlardı.
Hikaye, bu yıllarda temelleri atılan, “makbul ve müreffeh yaşamın adresi” banliyöye taşındığında ise işin rengi değişmişti. “Invasion of the Body Snatchers”da (1956) uzaydan gelen bir yaşam formu, ahaliyi bedenlerini bir bir ele geçirmek suretiyle insanlıktan çıkarmıştı. Hikaye, kimine göre Sovyetler’in tektipleştirici, yayılmacı ideolojisine duyulan korkuyu; kimilerine göreyse banliyönün monoton düzeni içerisinde benliğini kaybetmek istemeyen genç bir adamın kabusunu simgeliyordu.
Christopher Nolan’ın yönettiği “Interstellar” (2014) yokoluşun eşiğindeki insanlık için kurtuluşu uzayda arıyordu.
“The Day the Earth Stood Still”de (1951) ise insanlığa mesaj getiren iyi kalpli bir uzaylının başına neler gelebileceği konu ediliyordu. Nükleer silahlanmanın hızlı günlerinde, uzay halklarının elçisi Klaatu ve fedaisi robot Gort, Washington’a uçan daireleriyle inmişti. Hümanist uzaylı Klaatu, insanın saldırganlığıyla kendi kendisine tehdit oluşturduğunu anlatmaya çalışıyordu, ama nafile… Sonunda vuruluyor, ölüyor, diriliyor ve insanlar kendilerine çekidüzen vermezse kıyametin kopacağı kehanetini ilettikten sonra gökyüzüne yükseliyordu. Bu film, “War of the Worlds” örneğindeki gibi muhafazakar korkulardan beslenmiyordu. Hem halkların kardeşliğine dair bir muradı vardı hem de barışsever bir baş karakteri.
Bu hümanizmin taşınabileceği karanlık noktayı ise, Arthur C. Clarke’ın 1953 tarihli Çocukluğun Sonu romanında (ve 2015 tarihli televizyon uyarlamasında) görüyoruz. İnsanlığın nihai iyiliği için artık çocukluğunun sona ermesi gerektiğini düşünen galaktik bir zihnin elçiliğini yapan “hükümdarlar” dünyaya (geri) geliyordu. Sonunda yoksulluk, savaşlar ve hastalıklarla birlikte insana ait pathos namına ne varsa ortadan kalkıyordu ama geride de pek bir şey kalmıyordu doğrusu.
1953 tarihli “It Came from Outer Space”, Soğuk Savaş’ın paranoya atmosferini uzaylılar teması üzerinden yansıtmıştı.
Evreni paylaşmak
1961’de dönemin ABD Başkanı John F. Kennedy, ülkesinin 1970 yılı gelmeden Ay’a bir insan indirmeyi ve onu sağsalim geri döndürmeyi hedeflediğini açıkladı. Böylece iki süper güç arasında dünyayı paylaşmak için başlayan yarışta, Yuri Gagarin’in atmosfer dışına çıkmasıyla 1961’de öne geçen SSCB ikinci sıraya düştü.
Evreni başkalarıyla paylaşmanın etiği üzerine düşünen bir yapım olan “Uzay Yolu” da bugüne dek sürecek yayın hayatına 1966’da başladı. Televizyon tarihinin unutulmazları arasındaki bu dizide, olaylar 23. yüzyılda geçiyordu. Bu evrende mantığın güdümünde bir ahlak anlayışına sahip, insan dostu Vulcanlılar sayesinde insanlar uzayı “bükerek” ışıktan hızlı seyahat ediyorlardı. Kaptan Kirk’ün gemisi Atılgan ve mürettebatı, “daha önce hiçbir insanın gitmediği yerlere cesurca gitmek” hedefiyle uzayın hudutlarını genişletmeye kararlıydı.
Yıldız filosunun Birinci Emir’i, hiçbir gezegenin kültürüne, yasasına, teknolojik gelişimine müdahale etmemeyi, “yerlilerin” özerkliğine saygı göstererek gözlem yapmayı buyuruyordu. 1965’te Vietnam Savaşı’nın kamuoyu nezdinde meşruiyetini yitirmeye başladığı bir dönemde siyaseten epeyce yüklü bir söylemdi bu.
“Star Trek”in sezonunda Mr. Spock’un beyninin çalındığı bölüm.
İçe yolculuk
60’lı ve 70’li yıllar boyunca uzay filmleri ağırlıklı olarak “B tipi” yapımlarından oluşuyordu ki 1968’de benzeri görülmemiş bir fenomen doğdu. Stanley Kubrick’in başyapıtı “2001: A Space Odyssey”, görsel efektler konusunda bir kırılma yaratmış; insanın kozmik yazgısına, neredeyse mistik evrimine dair uzayın enginliğine yaraşan derinlikte bir anlatı ortaya koymuştu. Uzay yolculuğu, sinemada bazen insan zihninin karanlık taraflarına bireysel psişik malzemeden oluşan dünyalara doğru da yapılabiliyordu. Tarkovski de bu damardan ilerleyerek “Solaris”le (1972) uzayın psikolojik derinliklerine cesurca giriş yapmış, ardından “Event Horizon” (1997) gibi filmlerle iyiden iyiye dehşetin sahasına varılmıştı.
1979’da Ridley Scott’un “Alien” filmiyle başlayan seride Weyland Yutani Corp. biyolojik silah olarak kullanılmak üzere uzaylı yaratıkları dünyaya getirmeye çalışırken, Ripley karakterinde vücut bulan kadın aksiyon kahramanı arketipi de bilimkurguya armağan edilmişti. Yaratık figürü aracılığıyla canavarlaşan anne, ataerkil toplumların ahvalini de anlatıyordu.
Tarkovski’nin “Solaris”inden (1972)…
Carl Sagan’ın romanından uyarlanan “Contact” (1997), Jodie Foster’ın canlandırdığı baş karakteriyle cinsiyete dair önyargılara bir de inanç-bilim çatışmasını eklemişti.
70’lerden itibaren, insanların uzayda karşılaşabileceklerine dair beklentiler, görsel efektlerin de ilerleyişiyle giderek daha korkutucu bir hâl aldı. Dünyada ve uzayda yaşayan türlü canavarlar içinde en dehşet verici olanın insan olabileceğine dair öyküler de bu döneme damgasını vurmuştu. Ancak büyük stüdyolar, uzay filmlerine pek yatırım yapmıyordu. Steven Spielberg 1982’de büyük bir risk alarak objektifini yeniden uzaya çevirmiş ve “E.T.”yi yaratmıştı. Bu iyimser filmle aynı yılda, Carpenter imzalı paranoya destanı “The Thing” de gösterime girmişti. Kişinin bırakın yanında duran insanları, kendi kendisinin bile ne olduğundan emin olamadığı son derece karanlık bir ruh hâlini yansıtan film, varoluşsal bir dehşeti kan-revan vücut parçalarıyla ve cehennemî metamorfozlarla buluşturmuştu.
Büyük stüdyoların uzay filmlerine yatırım yapmadığı 1982’de Steven Spielberg büyük bir risk alarak objektifini yeniden uzaya çevirmiş ve “E.T.”yi yapmıştı (üstte). Aynı yıl çekilen “The Thing” bambaşka bir uzaylı portresi çiziyordu (altta sağda).
1988’de yine Carpenter imzalı “They Live” bu sefer kamerayı kapitalizmin kaybedenlerinden, ismiyle müsemma inşaat işçisi Nada’nın (Hiç) siyasetçi, gazeteci, işinsanı kılığına girmiş uzaylılarla mücadelesine çevirmişti. Artık şüpheler gizli komünistlere değil, liberal kapitalist ekonominin zenginleştirdiği Reagan şurekasının gizli ajandalarına yönelmişti (Bugün de dünyanın, “Reptilian” denen sürüngen formlu uzaylılar tarafından yönetildiğine dair komplo teorilerine inananların sayısı hiç de az değil).
“Büyük komplolar”a dair en kuvvetli anlatılardan birini 1993’te ilk bölümü yayımlanan “X-Files”da gördük. “X-Files” haftanın canavarı bölümünde Roswell Ufo Vakası’ndan Kar Adamı Yeti’ye uzanan bir komplo teorileri ve şehir efsaneleri katalogu ortaya koyarken, mitoloji bölümlerinde daha büyük bir öykü anlatıyordu. Bu hikayede ABD’nin derin devleti, uzaylılarla teknoloji karşılığında bir anlaşmaya varıyor; vatandaşlarının DNA’sı ve bedenlerini takas ediyordu. Hükümetler hakikati kamudan gizliyor, delilleri karartıyor, düpedüz yalan söylüyordu; hep de o sarsılmaz “millî güvenlik” argümanının arkasına sığınarak…
Stanley Kubrick şaheseri “2001: A Space Odyssey”den (1968) bir kare.
Uzay filmlerinin evreni çok geniş. “The Man who Fell to Earth”deki gibi dünyaya atılmış olmanın dayanılmaz ağırlığı altında ezilen, “District 9”daki gibi kendi dünyasındaki soykırımdan kaçıp, dünyaya sığınmacı olarak geldiğine bin pişman olanlar… İnsanlığa hediyeler, mesajlar taşıyanlar; işgal etmeye ya da bir uzay otobanı yapmaya gelenler… “Interstellar”daki gibi kendine yeni bir gezegen inşa etmeye niyetlenmişken zamanın büküldüğü karadelikte yine insana temas edenler ya da “Arrival”daki gibi anlaşmaya pek hevesli olmayan insanlara çatanlar…
Dönemlerinin korkuları ve arzularıyla şekillenen uzaylı filmlerinin serüvenine bakılınca, insanın kendisine dair hakikati keşfetme çabasıyla aynaya bakar gibi yabancı olana baktığı anlaşılmıyor mu?
“The Day the Earth Stood Still”in (1951) uzaydan gelen iyiniyet elçisi Klaatu, pek de iyi niyetli olmayan insanlar karşısında.
YERLİ FİLMLER
Türkiye’den uzayla bakışmalar
Uçan Daireler İstanbul’da 1955 yapımı bu filmde, İstanbul semalarında görüldüğü söylenen uçan dairelere dair atlatma haber yapmak isteyen iki acar gazeteci, bilgi almak için rasathaneye gidiyor. Uçan daire bu kez Washington’a değil, rasathanenin bahçesine iniveriyor. Filmin büyük kısmında mayolu vaziyette gördüğümüz Merihli uzaylıların tümü dişi ve revü danslarında oldukça başarılılar…
Baytekin: Fezada Çarpışanlar 1967’de, 30’ların popüler çizgiromanı Flash Gordon’dan uyarlanan Baytekin, Şinasi Özonuk’un yazdığı senaryosundan kıyafet ve dekorlarına yüksek bütçesiyle ümit vadetse de yapım sürecinin aksaması ve sette yaşanan anlaşmazlıklardan ötürü gişede istenen sonucu alamamıştı.
Turist Ömer Uzay Yolunda Hulki Saner imzalı 1973 yapımı bu filmle Yeşilçam, Hollywood’dan önce “Uzay Yolu” malzemesine el atmıştı. Sadri Alışık’ın sevimli serseri tiplemesi Turist Ömer, kendini Kaptan Kirk’ten Mr. Spock’a bütün mürettebatın hazır bulunduğu Atılgan’ın güvertesinde bir katil zanlısı olarak buluveriyor, bir yandan da herkesle dalgasını geçiyordu. Film, 1966 tarihli “Man Trap” (İnsan Tuzağı) bölümünün yeniden çevrimiydi.
Astronot Fehmi 1978 tarihli Naki Yurter filmi, Aydemir Akbaş’lı bir seks güldürüsüydü. Mekanikleşen hayatından sıkılan memur Fehmi bir gün uzaylı kadınlar tarafından kaçırılır ve yarı çıplak güzel kızlarla dolu bir gezegene getirilir. Burada bir sefahat hayatı sürmek yerine, teknolojiden bunalarak gezegeni yöneten elektronik beyni yokeder ve dünyaya geri döner.
1973 yapımı “Turist Ömer Uzay Yolunda” filminde Sadri Alışık’ın sevimli serseri tiplemesi Turist Ömer, “Star Trek”ten tanıdığımız Atılgan’ın mürettebatıyla dalgasını geçiyordu.
Badi 1982 tarihli “E.T.” uyarlaması, Spielberg’in filmiyle aynı yıl gösterime girmiş; daha sonra pek çok örneğini göreceğimiz “E.T” yeniden çevrimlerinin ilki olmuştu. Zafer Par’ın yönettiği, Barış Pirhasan’ın senaryosunu yazdığı, Şerif Gören’in yapımcı koltuğunda oturduğu ve müziklerini de Yeni Türkü’nün yaptığı film, indiği mahallenin sevgilisi olan bir uzaylının hikayesini anlatıyordu. Görsel efektleri en hafif tabirle sınıfta kalan film, Giovanni Scognamillo’ya “Bu kadar deneyimli sinema adamının bu maceradan ne umdukları anlaşılamamıştır” dedirtmişti.
Dünyayı Kurtaran Adam 1982 yapımı Çetin İnanç filmi, dünyanın en kötü filmleri arasında gösterilse de uluslararası çapta kült film mertebesine ulaşmış, koleksiyonerlerin gözdesi olmuştu. Cüneyt Arkın ve Aytekin Akkaya, 1977 tarihli “Star Wars” filminden alınan sahnelerin eklendiği bu uzay operasında, Han Solo’nun gemisiyle bilinmeyen bir gezegene düşerler. Karate ile metafiziğin, karton ve plastik maskeli canavarlarla gladyatörlerin ve robotların buluştuğu, son derece eklektik bir kolaj olan film, set olarak kendine kurak bir kaya gezegenini andıran Ürgüp-Göreme’yi seçmişti.
Kaynakça: Fantastik Türk Sineması, Giovanni Scognamillo,
Asimov’un ve hatta Čapek’in robotlarından, Frankenstein’dan falan takribi 2 bin yıl evvel, rahmetli anneannemin Köstenceli hemşehrisi Roma şairi Ovid kardeşimiz var. “Pygmalion” adlı öyküsünde mütevazı bir heykeltıraş olan kahramanımız, yaptığı bir kadın heykeline âşık olur; heykel, tanrılar marifetiyle canlanır, akıllanır. Al sana bir robot.
Yapay zeka tartışmaları gündemimizin başköşesine kurulunca, yalan yok, ben de inceden bir dahil olmadım değil. Hayır, bir de bundan üç-beş yıl öncesine kadar şu yaptığımız yazmak-çizmek işlerini yapay zekanın pek tehdit etmediği iddia ediliyordu. Yapay zeka öncelikle yaratıcılıkla ilgisi olmayan rutin işleri insanların elinden alacaktı hesapta ama, herifçioğlu birden bire oturup yazmaya başladı. Ben birçok insanın benimsediği “teknolojiyi anlamasan da kullan” yerine “kullanmasan da anla, yine de kullanma” yaklaşımını benimsediğim için oturup çok uzun boylu incelemedim; ama yapay zekanın en azından iki cümlede bir paragraf atan bazı arkadaşların yaptığını aynı incelikte (“anlayana inceliği” adlı hayli kalın bir inceliktir) gerçekleştirdiğine şahit oldum.
Benim yapay zekayla ilgili korkumun ortadan kaybolmasına neden olan ise ne kendisinin sarsaklığı ne de derme-çatma yalan-dolan iddiaları oldu. Sonra aklıma geldi; bu yapay zeka zaten şimdinin bir işi değil ki! Eğer yanlış bilmiyorsam, bugün anladığımız şekilde yapay zekadan akademik yayınlarda ilk olarak 1950’lerde bahsediliyor. Zaten üstad Asimov da meşhur robot fikrini ve yapay zeka kurallarını falan 1950’de yayımlıyor. Ha, peki bunlar mı ilk yapay zeka tasavvurları? Tahmin edebileceğiniz gibi hayır. Asimov’un ve hatta Čapek’in robotlarından, Frankenstein’dan falan takribi 2 bin yıl evvel, rahmetli anneannemin Köstenceli hemşehrisi Roma şairi Ovid kardeşimiz var. “Pygmalion” adlı öyküsünde mütevazı bir heykeltıraş olan kahramanımız yaptığı bir kadın heykeline âşık olur; heykel, tanrılar marifetiyle canlanır, akıllanır. Al sana bir robot. Ovid abi işi kişiselleştirmiş tabii.
Ama ondan da önce, yanılmıyorsam Homer’in bahsettiği Hepaistos abimiz, sıradan rutin işleri insan emeği olmadan tek başına görecek makineler yaparmış. O dönem Ludist hareket falan da yok; Hepaistos bildiğim kadarıyla yarıtanrı. Bu arada bu Hepaistos, tarihin ilk Robocop’u olan Talos’u da yaratmış. Kendisi Girit’in önde gelen yarıtanrılarından herhalde ki gidip Talos’u yontup denize salmış; Girit’e bulaşmaya niyetlenen korsanların gemilerini batırsın diye. E, bildiğiniz Robocop işte.
Hadi bunlar edebiyat, mitoloji, uydurma, üfürme. Bizim İskenderiyeli Heron var. Tosun Paşa kadar olmasa da ünlü bir şahıs; otomatik kapı falan yapıyor. Ha tamam, pratikte öyle kendi kendine kararlar alıp uygulayabilen bir şey yapılabilmiş değil ama, az-çok bir kendiliğinden “çalışsıncılık”, az çok bir algoritmaya göre “işlesincilik” var.
Çek yazar Karel Capek’in 1921 tarihli “R.U.R. Rossum’un Evrensel Robotları” oyunundan…
Bugün artık bir dolandırıcılık olduğu üzerinde görüş birliğine varılsa da şu meşhur “satranç oynayan Türk” makinesi mesela. Yapay zekanın en azından kavramsal olarak hayatımızda olduğunun ıspatı gibi. Hayır, bir yandan da bizim satranç oynayan Türk 19. yüzyılın ortalarından. İlk gerçek satranç oynayan makine de 1. Dünya Savaşı’ndan hemen önce üretilmiş. Şimdi önceki örneği dolandırıcılıkla suçlamak, ne bileyim belki de çok hakkaniyetli değildir. Belki adam gerçekten bulduydu makineyi. “Yok canım, kutunun içinde adam vardı” diye kestirip atmak çok doğru gelmiyor. Neticede Marconi de “Bakın beyler buna radyo derler!” diye icadını tanıttığında da “yok canım içinde küçük adamlar vardır, konuşuyordur” diyen çıkmıştır. Marconi küsüp aleti bizden gizlese, belki radyoyu da 50 yıl geç tanıyacaktık.
Tabii bizi şimdilerde heyecanlandıran kısım, artık bu yapay zekanın sadece bir algoritma doğrultusunda hareket etmek yerine kendi kendine de bir şeyler öğrenmeye başlaması ve o öğrendiklerini analiz ederek yeni bilgiler eşliğinde -işte burası çok tehlikeli- karar alabilecek duruma gelmesi. Halbuki herhangi bir konuda karar almak, siz isteseniz de istemeseniz de o kararın sonuçlarının sorumluluğunu da beraberinde getiriyor. Kimse sizi sorumlu tutmasa bile, bizim gibi geçmiş dönem dedikoducuları 1000 yıl sonra bile “Palakazio Savaşı’nda Gürcü ordularının komutanı zamanında geri çekilme kararı verse keriz gibi yenilmezdi” diye arkanızdan atıp tutar. Şu ya da bu şekilde, aldığımız her kararın sorumluluğunu taşırız; yeri geldiğinde cezasını çeker yeri geldiğinde sefasını süreriz. Peki yapay zekanın aldığı kararların sorumluluğunu kim üstlenecek? Kodu yazan mı, uygulayan mı? Yoksa askeriye için anlatılan “cezalı tank” türü şehir efsanelerinde olduğu gibi, yakın gelecekte “cezalı mikroişlemci” falan mı göreceğiz?
Macar mucit Wolfgang von Kempelen tarafından yaratılan Mekanik Türk, aslında karmaşık makinesinin içine bir satranç ustasını gizleyen ayrıntılı bir aldatmacaydı.
1947’de çalışmaya başladığı Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nda genel müdür olan Çelik Gülersoy, sonraki yaşamını İstanbul’un tarihî yapı ve eserlerinin korunmasına, bunların bugünkü ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden değerlendirilmesine adadı. Yaptığı düzenlemeler, yazdığı kitaplarla büyük bir miras bırakan öncü bir kültür insanı.
İstanbul’un ve yakın dönem kültür tarihimizin önemli isimlerinden Çelik Gülersoy, 6 Temmuz 2003 tarihinde bu dünyadan ayrılmıştı. Arkasında bugünkü İstanbul’u etkileyen sayısız proje bıraktı. İstanbullular artık onu pek hatırlamıyor. Ondan çok daha büyük ve güçlü kişilerin yapamadığını yapıp, yaşadığı ülkeyi korumak için olağanüstü bir çaba harcayan Çelik Gülersoy’u anmak; özellikle gençler, sevdikleri şehirler için bir şeyler yapmak isteyenler için müstesna bir durumdur.
Hiç durmadan, neredeyse hayatını İstanbul’un tarihine-sorunlarına adadı; hem yayınları hem geliştirdiği projeler hem uygulamaları ile kendisinden sonra da devam eden büyük etkiler oluşturdu. “En büyük eserim” dediği İstanbul Kitaplığı-Çelik Gülersoy Vakfı ve sevenleri tarafından hâlâ yaşatılıyor. Vefatının 20. yılında onu anmak için, her biri bir tez konusu olabilecek onlarca işi anlatmak kolay değil.
Yakın dönem kültür tarihimizin önemli isimlerinden Çelik Gülersoy, 6 Temmuz 2003’te vefat etmişti.
Kendi kaleminden hayat hikayesi şöyle başlar: “Ordu’nun köklü ailelerinden Müftizadelere mensup jandarma subayı Akif Bey (ölümü 1935) ile Münevver Hanım’ın oğludur. Babasının görevi nedeniyle bulunduğu Hakkari’de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte geldiği İstanbul’da Şemsü’l-Mekatib’de başladı. Ortaokulu Beşiktaş Ortaokulu’nda okudu. 1949’da Beyoğlu Erkek Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1958’de mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptıktan sonra 1947’de çalışmaya başladığı Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun (TTOK) çeşitli kademelerinde görev aldı”. 1966’da TTOK Genel Müdürlüğü’ne getirilen Gülersoy, vefatına kadar bu görevi sürdürmüştür.
Çelik Gülersoy, Şehremini Cemil Topuzlu, Said Naum Duhani, Ali Fuad Cebesoy, Abdülhak Şinasi Hisar, Reşid Savfet Atabinen ve Henri Prost gibi isimlerin bulunduğu TTOK bünyesindeki zengin kültür ortamında yetişmiştir. İstanbul’un kültür mirasını çokyönlü algılamasında bu çevrenin etkisi büyüktür.
Gülersoy’un İstanbul üzerinde odaklanan çalışmalarını; turizm, tarihî eserlerin restorasyonu, şehir tarihçiliği olmak üzere birbirini bütünleyen üç ana gruba ayırmak mümkündür. Onun restorasyon çalışmalarını İstanbullular hâlâ hayranlıkla takdir eder. Bu projelere 1971’de triptik işlemlerinin Turing tarafından yapılmaya başlanmasıyla girişilir; elde edilen gelir, yeni projelerin geliştirilmesini sağlar. İlk projelerinden biri 1977-1984 arasında Edirnekapı-Kariye Müzesi çevre düzenlemesidir. Burada kentin yeni restore edilen bir anıtı çevresindeki ahşap evler de restore edilir; yapının önündeki meydan düzenlenir; turistik tesisler hazırlanır. Çelik Gülersoy’un adını taşıyan vakıf da burada hizmete başlar.
Soğukçeşme Sokağı’nda bulunan Çelik Gülersoy Vakfı İstanbul Kitaplığı, Gülersoy’un ömrü boyunca topladığı İstanbul kitaplarının yanında kente dair pek çok fotoğraf ve efemerayı da biraraya getiriyor.
1984’ten sonra Sultanahmet semtinde “Yeşil Ev” olarak tanınan bilinen Reji Nazırı Şükrü Bey Konağı’nın restorasyonu gündeme gelir. 1985’te Europa Nostra Gümüş Ödülü alan proje, Osmanlı dönemi evlerinin turizm amaçlı kullanımı için örnek ve ilk projelerden olur. Artık ayakta duramayacak kadar tahrip olmuş olan konak, detaylı olarak belgelenir ve modern malzeme ile kontur-gabarisi değişmeden yeniden inşa edilir, dıştan ahşap ile kaplanır. Bir rekonstrüksiyon olan projeyle, mekanlar özgün 19. yüzyıl mobilyaları ile döşenerek etkileyici bir görünüme kavuşur. Bu projeyi müstesna kılan taraflardan biri de, konağın bitişiğindeki Cedid Mehmet Efendi Medresesi ve Hazreti Abdurrahmanı Şami Tekkesi’nin de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izniyle restore edilmesidir. Tekkenin türbe bölümü ziyaret edilir hâle getirilir; medrese ise geleneksel el sanatlarının üretildiği ve sergilendiği bir merkez olur. İstanbul Sanatları Çarşısı olarak isimlendirilen medresenin her bir öğrenci hücresi, hat, tezhip, minyatür, kat’ı, ebru, cilt dallarından birine tahsis edilir; avluda bir kafe oluşturulur. Böylece bir eğitim yapısı olan medrese, geleneksel sanatların icra edildiği, öğretildiği ve meraklılarına pazarlandığı yeni bir eğitim kurumuna dönüşür; ayrıca çarşı sayesinde sürdürülebilir bir kurum da oluşturulur. Bu uygulama Türkiye’de geleneksel sanatların yaşatılması ve turizm amaçlı tanıtılması açısından bir dönüm noktası olur. Bunlar, Haseki Hürrem Hamamı ile birlikte Kabasakal Caddesi’nde olağanüstü bir doku oluşmasını sağlar.
Gülersoy, 1979’da kaynak yetersizliğinden yok olma noktasına gelmiş tarihi köşklerin restorasyonuna başladı; butik otel olarak hizmete açtığı Sultanahmet’teki Yeşil Ev de bunlardan.
Sonrasında Topkapı Sarayı ve Ayasofya arasında bulunan Soğukçeşme Sokağı uygulaması geliştirilir. Bu iki büyük anıtın arasında sarayı çevreleyen Sur-u Sultaniye’ye bitişik sokakta bulunan yapılar, Turing tarafından satın alınır. Bu alanda değişen-bozulan ahşap evleri kurtarmak, arada inşa edilen niteliksiz yapılarla bozulan sokak dokusunu korumak için yine büyük bir proje geliştirilir. Modern malzeme ile aslına uygun olarak yeniden yapılan konutlar, ahşap kaplama cepheleri ve dönem mobilyaları ile 19. yüzyıl sonlarına ait bir İstanbul sokağında yeniden doğar. Sokağın başında Naziki Tekkesi, ortalarda bir Osmanlı konak hamamı, diğer ucunda bir Bizans sarnıcı ve konutlar vardır. Sokağın tamamının turizm amaçlı kullanımı doğru olmayacağı için, belgelenebilen en eski yapı ve çevresi bir kitaplık olarak düzenir. Çelik Gülersoy Vakfı-İstanbul Kitaplığı adı verilen bu tesis, tüm kente ait büyük bir koleksiyon ve arşiv işleviyle hizmet etmesi için planlanır ve sokağın kültürel yüzü olur.
Çelik Gülersoy’un restorayon uygulamaları, Boğaziçi’nde kimi tarihî koru ve yapıların düzenlenmeleri ile devam eder. Yıldız Korusu, Malta ve Çadır Köşkleri (1979-1983), Emirgan Korusu, Sarı Köşk (1979), Pembe Köşk (1982) ve Beyaz Köşk (1983), Çamlıca Tepesi (1980), Hidiv Kasrı (1985), Fenerbahçe gibi hâlâ değişik işletmelerde varlığını devam ettiren kültür varlıkları ve tesisler, daha sonra hazırlanan birçok proje için ilham kaynağı olur. Çelik Gülersoy’un restorasyon uygulamalarında farklı yöntemler ve yaklaşımlar göze çarpar; ancak genelde koruma ve kullanma dengelerine dikkat edilmiş, ayrıca sürdürülebilirlik açısından da Türkiye için yeni yaklaşımlar ortaya konmuştur.
Onun kentin önemli anıtlarının tanıtılması için yazdığı kitaplar bugün hâlâ merakla okunmaktadır. Gülersoy’un 1966’da hazırladığı İstanbul Rehberi, uzun yıllar İngilizce, Almanca, Fransızca ve İtalyanca konuşan ve İstanbul’u ziyaret eden turistler tarafından kullanılmıştır. İstanbul Görünümleri: 1. Köprü ve Galata (1971), İstanbul Görünümleri 2; Tophane-Kabataş (1973), Çamlıca’dan Bakışlar (1982), Göksu’ya Ağıt (1987), Boğaziçi: Sorunlar-Çözümler (1982), Ihlamur Mesiresi (1983), Küçüksu (1985), Taksim: Bir Meydanın Hikayesi (1986), Tepebaşı, Bir Meydan Savaşı (1993) adlı eserleri, kendi içlerinde bir bütün oluşturur. İstanbul’un tarihsel yapılarından özellikle şehrin ticari, dinî ve idari hayatına damga vurmuş geniş ölçekli mimari eserleri üzerinde duran Gülersoy, Ka’riye (1974), Kapalı Çarşı’nın Romanı (1979), Yıldız Parkı ve Malta Köşkü (1979), Dolmabahçe (1984), Hıdivler ve Çubuklu Kasrı (1985), Mavi Cami (1992) ve Çırağan Sarayları (1992) adlı kitapları kaleme alır; bu yapıların değişim sürecini, şehrin doğal yapısıyla olan bağlantılarını dikkate alarak insan-mekan ilişkisi temelinde inceler. Çelik Gülersoy bizzat hazırladığı kitaplar yanında, hem İstanbul Kitaplığı, hem Turing Yayınları üzerinden özellikle İstanbul ile ilgili çok sayıda eseri de bugüne ulaştırır.
Yıllardır “bilgisayarların 640kb’tan fazla hafızaya ihtiyaç duymayacağını”, “otomobillerin asla atların yerini alamayacağını” ileri sürenlerle dalga geçilir. Ancak bazı tahminler yanlış çıksa bile doğru olmaya devam ediyor! Birileri sandığa gitmemeyi, başka birileri bile bile bir yalana inanmayı, birileri de her şey yolundaymış gibi davranmayı tercih edebiliyor.
Nobel ödüllü fizikçi Glenn Seaborg 1966’da şöyle demiş: “2000 yılına kadar, hani şöyle kutu düşün, onun da bir sürü kolu olacak, böyle bir robot piyasaya çıkacak; temizlik, ortalık toplama, çamaşır, bulaşık, ütü hepsini bu robot yapacak. Siz yan gelip yatacaksınız, hadi iyisiniz” deyince alkış-kıyamet büyük tezahürat toplamış. Utangaç bulmacacıların gözdesi Amerikyum; periyodik cetvelin en tikisi gibi duran Berkelyum; her nedense ikide bir polis operasyonlarında kilo kilo ele geçirilen Kaliforniyum ve aynı albümle aynı adı taşıyan element Seaborgiyum ve Plutonyum gibi elementlerin kaşifi/mucidi kendisi.
Boru değil, adam dünyanın en büyük fizikçilerinden biri; ona inanmayacaklar da bana mı inanacaklar? Ayrıca söyledikleri de çok hoş, çok rana şeyler ve eğer aklımda yanlış kalmadıysa bunları söylediği yer de bir kadın derneğinin yıllık toplantısı. Öte yandan Seaborg denen abi, atom bombasını yapan ekipte görevli. Biz bugün bizden biraz daha kaslı adamlara bile sıkıntı çıkmasın diye en aptalca şeyleri söylediklerinde bile “Tabii abi, aynen abi, tam da dediğin gibi” diye onaylıyoruz; burada “atom bombası nedir, nasıl yapılır”ı bilen bir adam var; herkesin adamın suyuna gitmesi bence hiç de şaşırtıcı değil.
Tabii bugün Seaborg’ün tahmininin doğru çıkmadığını; her ne kadar mutfakta ve ev işlerinde büyük kolaylıklar yaşansa da bulaşık makinesini kendimiz doldurup boşaltmak gerektiğini biliyoruz. O pahalı ve tezgahın yarısını kaplayan mutfak robotunun işimizi kolaylaştırıp kolaylaştırmadığı bile belli değil; kullanırken bazı işlemlerin süresini kısaltıyor ama sonra o kazandığımız zamanı makineyi temizlemek için harcıyoruz.
Tabii şimdi burada Seaborg’le dalga geçmeden önce şuna cevap vermemiz gerekiyor: Neticede itilip kakılan, parendeler atan, kasalardan hoplayıp zıplayan robotların videolarını internette bile görebiliyorsak, aslında abinin tahmini o kadar da yanlış değil. Bana kalırsa belki en fazla birkaç yıl gecikmeyle teknoloji seviyemiz Seaborg’ün hayalini kurduğu/kurdurduğu seviyeye ulaşmıştır da.
Ancak işte, işin içinde başka faktörler de oluyor. Bütün bu işleri evdeki kadına bedava yaptırmak varken, kaynakları bu alana aktarmayacaklarını, onun yerine okul bahçesinde zorbalık gören çocuk robotu yapmayı tercih ettiklerini düşünüyorum.
Yani aslında -daha önce de değinmiştim- gelecek hakkında konuşmak bir açıdan geçmiş hakkında konuşmaktan daha kolay. Tahmin etmenin de büyüleyici bir şey olduğunu, Veliefendi’ye yolu düşen herkes gayet iyi biliyor.
Başka bir açıdan da gelecek hakkında beyanatta bulunmak, o gelecek yaklaştıkça çok büyük risk taşımaya başlıyor. Biliyorsunuz, yıllardır sürekli olarak “bilgisayarların 640kb’tan fazla hafızaya ihtiyaç duymayacağını” “otomobillerin asla atların yerini alamayacağını” ileri süren adamlarla dalga geçip duruyoruz.
Ancak Seaborg örneğinde olduğu gibi bazı gelecek tahminleri yanlış çıksa bile doğru olmaya devam ediyor! Bir tür Schrödinger’in bahis kuponu gibi, gelecek gerçekleşmeden önce tahmin hem yanlış hem doğru. Seaborg mesela, işin esası, söylediklerinde yerden göğe kadar haklı. Bugün artık geride bıraktığımız binlerce yıllık teknolojik gelişim sonrası, ev işi yapmıyor, ütüyle boğuşmuyor, halıları ovalamıyor olmalıydık.
Tabii bir şekilde işin içinde başka parametreler de var. Yani demek istediğim, ortada bu hayalin gerçek olması için olanaklar mevcut; ancak birileri bunu uygulamaya değer bulmuyor. Birileri sandığa gitmemeyi, başka birileri bile bile bir yalana inanmayı, başka birileri de hâlâ her şey yolundaymış gibi davranmayı tercih edebiliyor. İşte bu tip tahminler yanlış çıksa bile doğru olmaya devam ediyor ve önünde sonunda kendini gerçekleştiren bir kehanet misali gerçekleşiyor. Yani evet, bütün despotluklar devriliyor, ama iki hafta erken ama iki hafta geç.
Hem bakın; robot süpürgeler en azından evi yalapşap temizleyenlere karşın daha iyi iş çıkarmaya başladı bile.
İstanbul Hilton Oteli’nin 1955’te açılması Türk turizminde önemli bir aşama olmasının yanısıra basın ve magazin tarihimiz açısından da bazı ilklere sahne olmuştu. Hollywood yıldızlarının katıldığı açılış etkinliklerine ünlü oyuncu Terry Moore’un Milliyet gazetesinde yayımlanan ve tartışma yaratan bir fotoğrafı damga vurmuştu. Olaylar ve ayrıntılar…
İstanbul’un en iyi otelleri 50’li yıllarda Park Otel, Konak Oteli, Tarabya Konak Oteli, Pera Palas, Yeşilköy Deniz Park Palas ve Büyükada’daki Splandit Palas’tı. Tüm dünyada turizmin önem kazandığı bu yıllarda, İstanbul turizmini de geliştirmenin yolları aranıyordu. Lüks sınıfında sayılan ama donanımları eskimiş otellerin turistlerin ihtiyacını karşılayamayacağı düşünülerek dünya standartlarında bir otel yapımı öncelikli ihtiyaç olarak belirlenmişti. 1955’te Hilton Oteli’nin (bugünkü Hilton İstanbul Bosphorus) Harbiye’de hizmete girmesi, turizm ve otelcilik alanında yeni bir dönemin başlangıcı olacaktı.
Hilton otellerinin sahibi Conrad Hilton, İstanbul Hilton Oteli’nin maketiyle. Yıl 1953.
Amerikalı mimarlık grubu SOM ile Gordon Bunshoft ve Sedad Hakkı Eldem’in tasarladığı otelin inşaat masrafları Emekli Sandığı tarafından, Marshall Yardım Programı’yla sağlanan krediyle karşılanmıştı. Mimar Sedad Hakkı Eldem Cumhuriyet gazetesine yaptığı açıklamada, Hilton’u kâgir olarak yapılmış bir transatlantiğe benzetiyor, “bugüne kadar yaptığım Yalova Termal Otel, İstanbul Adalet Sarayı ve İstanbul Üniversitesi gibi binalar Hilton Oteli’nin yanında basit kalırlar” diyordu.
Otel, 1952’de inşaatına başlandığı günden itibaren hep gazetelerin gündemindeydi. Dünyadaki diğer Hilton otellerinden fotoğraflar, “hiçbirinde muhteşem Boğaz manzarası bulunmadığı için en iyi Hilton hiç şüphesiz İstanbul’daki olacak” yorumları eşliğinde yayımlanıyordu. 1954’te, otelin ertesi yılın yaz sezonunda hizmete gireceği kesinleşti. Açılış törenine Hollywood yıldızlarının ve Amerikalı ünlü müzisyenlerin katılacağının açıklanması da büyük bir heyecan ve beklenti yaratmıştı. Vatan gazetesi, 27 Mayıs 1954 tarihli haberinde Gary Cooper, Marilyn Monroe, Clark Gable, Gregory Peck, Ava Gardner, Betty Grable, Bing Crosby, Robert Taylor ve Frank Sinatra’nın açılışa katılacağını duyuruyordu.
Hilton Oteli’nin resmî açılışı 10 Haziran 1955’te yapılacaktı ama personelin önden hazırlanması için 278 odalı otelin 100 odasına 20 Mayıs’tan itibaren konuk kabul edilmeye başlandı. İlk müşteri, sabah 09.40’ta kapıdan giren Amerikalı Thomas Marby olmuştu. Oteldeki ilk hırsızlık vakası da ilk hizmet gününde yaşandı. Boya ekibinde çalışan Şevki adlı işçi mutfaktan aldığı 30 gümüş kaşık ve 12 bıçağı dışarı çıkarırken yakalanmıştı. İki gün sonra bu defa otelin 23 konuğu ve bazı yöneticileri akşam yemeğinden zehirlendi. Hilton mutfağı iki gün kapalı kaldı, zehirlenmenin bozuk sütten kaynaklandığı açıklandı.
Milliyet, Terry Moore’un fotoğrafını sonradan eklendiği çok belli olan beyaz bir külot çizerek yayımlayabildi.
Talihsiz başlangıca rağmen Hilton ekibi çabuk toparlandı ve resmî açılış hazırlıklarını tamamladı. 9 Haziran 1955’te Yeşilköy’e 1 saat arayla inen iki Pan-Am uçağı, Hilton otellerinin sahibi Conrad Hilton ve 115 konuğunu taşıyordu. Gelenler arasında önemli siyasetçiler, iş insanları, sporcular ve gazeteciler de vardı ama herkesin gözü sinema yıldızlarındaydı. İsmi önceden duyurulanların hiçbiri gelmese de daha az ünlü diye nitelendirilebilecek şu isimler de büyük bir heyecanla karşılandılar: Terry Moore, Merle Oberon, Irene Dunne, Diana Lynn, Mona Freeman, William Eythe, Elaine Shepard, Leo Carrillo ve “bacakları 1 milyon dolara sigortalı” Ann Miller. 4 gün boyunca hem açılış etkinliklerine katılacak hem de İstanbul’u gezecek 115 konuğun 1.200 valizi vardı!
10 Haziran’daki açılış töreninde ilk konuşmayı İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay yaptı. “Bugün Türkiye’nin ayı ve güneşiyle Amerika’nın yıldızları birarada bulunuyor. Eski dünya yeni dünyayı kucaklıyor” diyen Gökay, Conrad Hilton’a fahri hemşerilik unvanı da vermişti. Ardından söz alan Hilton ise İstanbul’dan sonra Roma, Berlin, Londra, Paris, Kahire ve Havana’da birer otel müjdesi verdikten sonra, otelin kristal camlı giriş kapısını altın bir anahtarla açmaya çalıştı. Ancak gazeteler altın anahtarın kilide uymadığını ve Conrad Hilton’ın fotoğrafçılara kapıyı açıyormuş gibi poz vermekle yetindiğini yazıyordu.
Günün asıl merak edilen etkinliği olan akşamki balo, iki defa elektrik kesilmesine ve havalandırma sistemi arızalanmasına karşın çok iyi geçecekti. Baloda Conrad Hilton’ın oğlu Nicky Hilton’la yakınlığı dikkat çeken Terry Moore, ilişkileri olup olmadığını soran gazetecilere yakın arkadaş olduklarını söyleyip “Lütfen sevgili olduğumuzu yazmayın” demişti.
Terry Moore 4 sene önce 90. yaş gününü kutladı.
Ertesi gün konuklar Kapalıçarşı turuna çıkmaya hazırlanırken, gazeteleri gören Terry Moore hayatının en kötü sürprizlerinden biriyle karşılaşacak ve kendi tabiriyle öfkeden deliye dönecekti. Apaçık aksini söylemesine rağmen bazı gazetelerin “Nicky Hilton’la sevişiyorlar” yazmasına değil, Milliyet gazetesinin birinci sayfasında basılan fotoğrafına öfkelenmişti. Bir gün önce foto muhabiri İlhan Demirel’in odasında çektiği karelerden biriydi bu. Babıali’de “Piç İlhan” olarak tanınan Demirel bir masanın üzerinde kısa eteğiyle oturan genç kadının öyle bir karesini yakalamıştı ki; Milliyet gazetesi iç çamaşırı giymeden poz veren Terry Moore’un fotoğrafını, sonradan eklendiği çok belli olan beyaz bir külot çizerek yayımlayabilmişti. Gazete yok satarken, fotoğrafı yayımlanan genç oyuncu odasında ağlama krizleri geçiriyordu.
Diğer konuklarsa önceden planlandığı gibi Kapalıçarşı’da alışverişteydi. Cumhuriyet gazetesine göre “günde binlerce Dolar kazanırken alışverişte sineğin yağını hesaplayan” ünlü yıldızlar topu topu 15 lira harcamıştı. Son Posta muhabiri ise özellikle kuyumculardan ve bakırcılardan epey alışveriş yapıldığını yazarken, ismini vermediği bir sinema oyuncusunun nasıl kandırıldığını da şöyle aktarıyordu: “Bir yıldız gördüğü güzel bir bakır ibriği fazla yeni bulmuş ve daha eskisi olup olmadığını sormuştur. Bunun üzerine dükkâncı ibriği götürmüş, ezip sapını kopararak tekrar getirmiştir. Artist bu sefer gördüğü ibriği çok orijinal bularak derhal satın almıştır”.
Conrad Hilton ve Ann Miller, Vali Gökay’ın daveti için geldikleri Beylerbeyi Sarayı’nda.
Kapalıçarşı turundan sonraki defile, kokteyl ve Kızılay balosuna da katılmayan Terry Moore, üçüncü gün Topkapı Sarayı turunda ortaya çıkacak ve etrafını kuşatan muhabirlere “Dünyanın hiçbir yerinde hatta Paris’te bile böyle adi bir fotoğraf çekilemez. Ben içki-sigara bile içmem. Pazar günleri kiliseye giderim. Annem bu fotoğrafı görse yüreğine iner. Conrad Hilton’dan fotoğrafın ABD’ye gönderilmesinin engellenmesini istedim. Hile ile çekilen bu fotoğraf Türkiye’ye, Müslüman Türklere ve bir Türk fotoğrafçısına yakışmıyor” diyecekti.
Milliyet, Moore’un sözlerine ertesi gün birinci sayfadan cevap verdi. Geri adım atmayan gazetenin açıklamasında “Müstehcen yayın yapmak gibi bir amacımız olsa fotoğrafı orijinal halinde kullanabilirdik, o zaman adi bir fotoğraf olduğu söylenebilirdi ama bu durumda söylenemez. Üstelik Amerikalılar fotoğrafı satın almak istedi, kötü niyetli olsak satabilirdik” deniliyordu. Milliyet’in yaşlı kurdu Refi Cevad Ulunay da tartışmaya katılmış ve köşesinde şunları yazmıştı: “Eğer İlhan Demirel bir su borusundan tırmanıp yıldızın odasına girse ve bir yere gizlenip yıldızın don değiştirirken resmini alarak gazetede neşretseydi pek fena hareket etmiş olurdu. Bu vakada ise yıldız hanım foto muhabirini odasına davet ediyor, k..ını başını açıp resim çektiriyor. Ondan sonra da ağlıyor. Haydi efendim, haydi… Hem resim gazetede çıkıp da ne olacak? Ana-baba baskısı altında yetişmiş kızcağızın adı çıkacak da evde mi kalacak?”
Cumhuriyet gazetesinde ise konuklar arasındaki oyuncu Elaine Shepard’ın ucuz atlattığı kazanın haberi vardı. Hazır gelmişken Türkiye ile ilgili bir televizyon programı da hazırlayan Shepard, İstanbul’dan sonra çekim yapmaya gittiği Efes’te deveden düşüp yaralanmıştı. Gazetenin konuştuğu deveciler “Sıkı tutunmasını söyledik ama dinlemedi” derken, Shepard kazalara engel olmak için develerin hamutlarına uçaklarda olduğu gibi emniyet kemeri takılmasını önermişti.
Muhabirler açılış etkinlikleri boyunca Terry Moore ve Conrad Hilton’ın oğlu Nicky Hilton’ı birlikte görüntülemek için çaba gösterdi.
İstanbul’da ise Terry Moore dışındaki konukların keyfi yerindeydi. 12 Haziran’da Boğaz turuna çıkan Amerikalı misafirler Tarabya’daki bir lokantada ilk defa yedikleri dönere bayılacak, Conrad Hilton bu özel Türk yemeğini mutlaka Hilton mutfağında da görmek istediğini söyleyince o zamana kadar halk tipi yemek olan döner, turistik yemek sınıfına yükselecekti. Aynı gün Vali Gökay’ın Beylerbeyi Sarayı’nda verdiği davetin gündem konusu da yine meşhur fotoğraftı. Son Posta gazetesinin yazdığına göre Vali Gökay, Terry Moore’u “Üzülme kızım, benim de her çeşit fotoğrafımı basıyorlar ama yine de neşeliyim” diye teselli etmeye çalışmıştı.
Diğer gazeteler genç yıldızın fotoğraf yüzünden çok üzgün olduğunu ve ağladığını yazdıkça Milliyet’e yönelik tepkiler de artıyordu. Bir okuyucu gönderdiği mektupta foto muhabiri İlhan Demirel’e düello dahi teklif etmişti! Belki tepkiler yüzünden belki de araya hatırlı kişiler girdiği için Milliyet sonunda geri adım attı. 13 Haziran tarihli gazetede “Neşrettiğimiz fotoğraf çok fazla saldırıya ve tepkiye uğradı. Esasında ortada büyütülecek bir hadise yoktur. Gazetemiz fotoğrafın negatifini Moore’a hediye edecek ve sevimli yıldızın memleketimizden gözyaşlarıyla ayrılmasını önleyecektir” açıklaması yer alıyordu.
Açılış balosunun en neşeli ismi “Oteller Kralı” Conrad Hilton’dı.
Konukların İstanbul’dan ayrılacağı gün Milliyet’in sahibi Ercüment Karacan, yayın yönetmeni Abdi İpekçi, muhabir Halit Talayer ve fotoğrafı çeken İlhan Demirel, Hilton’a giderek Moore’u ziyaret ettiler. Fotoğrafı yayımladıkları için değil ama “hanımefendinin üzülmesine vesile oldukları” için özür dilemelerinden sonra, fotoğrafın negatifi genç oyuncu tarafından alkışlar eşliğinde yakıldı.
Bu küçük merasimin ardından tüm konuklar geldikleri gibi iki uçakla İstanbul’dan ayrıldılar. Gazeteler, uçağa binerken Türkçe “Allahaısmarladık, yaşasın Türkiye” diyen Conrad Hilton’ın 4 günlük açılış için 500 bin lira harcadığını hesaplamıştı. Bu rakam otelin 460 çalışanının bir yıllık ücretinin beşte birine, tüm inşaat ve dekorasyon masrafınınsa 40’ta birine eşitti. Bu kadar masraf yapılmış, çok sayıda davet, balo, defile ve ziyafet düzenlenmişti ama İstanbul Hilton Oteli’nin açılışı hafızalarda İlhan Demirel’in Türk basın ve magazin tarihine geçen fotoğrafıyla yer etmişti.
Ramazan, Türkler için sadece oruç ayı değildi; günler öncesinden yapılan hazırlıklarla karşılanırdı. Mutfak hazırlıkları, ev temizliği, alışveriş, her Müslüman evinin mutat telaşıydı. Eğlence hayatı da Ramazan gecelerinde hareketlenirdi. Zamanla pek çok âdet unutulup yerini başka alışkanlıklara bıraktı; ancak Ramazan heyecanı sonlanmadı.
AREFE/ARİFE Ramazan ve Kurban bayramlarını önceleyen gün, bayrama hazırlık günü. Arefe günü ikindi namazın-dan sonra kabristan ziyareti yapmak sevap sayılır.
BEKÇİ BABA/ DAVULCU MANİLERİ Ramazanda sahur davulu kalanların, bayram sabahı bahşiş toplamak için dolaşırken okudukları maniler. Bir örnek: “Güle geldim kapınıza / Selamverdim topunuza / Bahşişimi vermezseniz / Darılırım hepinize…”
DİREKLERARASI 20. yüzyıl başlarına değin, İstanbul’da Ramazan gecelerine mahsus eğlence merkezi olmuş çadır-tuluat tiyatroları, çayhane ve cambazhaneleriyle ünlü semt.
DİŞ KİRASI Zengin konaklarına iftar davetine gidenlere, evsahibinin yemekten sonra verdiği hediye veya para ödülü. 2. Meşrutiyet’te, yüksek kamu görevlilerinin diş kirası vermeleri yasaklanmıştı.
FİDYE Oruç tutamayacak derecede hasta veya yaşlı Müslümanların, tutamadıkları Ramazan oruçlarının her günü için yoksul Müslümanlara vermesi gereken 1 günlük yiyecek bedeli, erzak.
GÜLLAÇ Nişasta hamurundan açılan ince yufkalara, kaymak, dövülmüş badem ve ceviz sarılıp üstüne şerbet dökülerek hazırlanan Ramazana özel tatlı.
HELE SÂ Eski ramazanlarda el ele tutuşup teravihe giden çocukların, ellerinde renkli küçük fenerler olduğu halde söyledikleri “hele sâ yele sâ” nakaratlı “Uzunçarşı çamur olmuş/Baklavalar hamur olmuş/ Tiryakiler mahmur olmuş” gibi dizelerden oluşan ezgiler.
İYD-İ FITIR Fıtır/Fitre bayramı. Ramazan bitimindeki Rama-zan bayramının bir başka adı. Fitre dağıtıldığından yoksulların bayram ettiği gün anlamında.
İFTAR KAMERİYESİ Topkapi Sarayı’nda, Bağdat Köşkü’nün taşlığındaki balkon. Bu kameriyede asılı kandil iftar vaktinde yakılır, minarelerde akşam ezanını okumak için bekleyen müezzinlerle iftar topu atacaklara işaret verilirdi.
Ramazan’ da sahur davulu çalanlar, bayram sabahı bahşiş toplamak için maniler okur, çocuklar da onların peşine takılıp dolaşırdı.
PİDE Çarşı fırınlarında mayalı hamurdan hazırlanan oval biçimli, parmaklarla nakışlanmış, çörek otlu, susamlı, daha ekstralarına da yumurta sarısı sürülmüş iftara özgü yassı taze ekmek.
LEYÂLÎ-İ MÜBAREKE Üç Aylar denen Recep, Şaban, Ramazan aylarındaki kutsal geceler: Regaib, Berat, Miraç kandilleri ve Kadir gecesi. Bu gecelerde sabaha dek ibadet edilir, minarelerde kandil yakılır, mevlit okunur; gülsuyu, şeker, şerbet, helva ikram edilirdi.
NARH PUSULASI Kadılar ihtisap ağaları aracılığıyla Ramazan’a girerken ana gıda maddelerinin fiyatlarını tespit ettirir, narh pusulasını sicil defterine yazdırdığı gibi çarşılarda da ilan ettirirlerdi. Bir örnek: 1832 Raınazan’ında şekerin okkası 5 kuruş, yumurtanın yüz adedi 14 kuruş, güllacın okkası 6 kuruş, kaşar peynirinin okkası 3 kuruş, zeytinin okkası 1 kuruş, Rumeli balının okkası ise 3 kuruş ilan edilmiş.
ORUÇ KEYFİ Ramazan’da oruç tutan tiryakilerin, ikindi sonrasındaki sinirli, huysuz, fevri, esrik halleri. Eski Ramazanlarda oruç keyfindekileri türlü şakalarla kızdırmak âdetmiş.
Osmanlı İstanbul’unda çocukların en cok rağbet ettiği bayram eğlencelerinden biri dönme dolaptı. Tabii büyüklerden sıra gelirse… (Nakkaş Levnî’nin minyatürleriyle süslenen Vehbî’nin Sûrnâme’sinden.)
RAMAZAN SERGİSİ Günümüzdeki marketlerin, alışveriş merkezlerinin olmadığı eski dönemlerde; büyük camilerin iç avlularında Ramazan’a ve bayrama özgü türlü yiyeceklerin, hediyelik, bayramlık öteberinin, kitapların satıldığı tezgahlardan oluşan geçici pazarlar.
Ortaoyunu’nun son üstadlarından Dümbüllü İsmail Efendi de yıllarca Direklerarası’nda sahne almıştı. İsmail Efendi, çırağı Münir Özkul ile, yıl 1955.
RAMAZAN SİMİDİ Kastamonu simidi, Bartın simidi de denir. İyice kızartılıp kurutulmuş susamsız ince simit. Desteler halinde alınıp kaynar suda haşlandıktan sonra üzerine süt dökülerek ya da kavrulmuş kıyma ve soğanla karıştırılarak sahurda yenir.
TEKNE ORUCU Sahura kalkmaya, oruç tutmaya heveslenen çocuklara, Cuma’larda ve arefe günü, öğlene kadar tutturulan yarım gün orucu. Tekne orucu tutan çocuklara hediye alınması, istediği yiyeceklerin hazırlanması sevap sayılır.
UÇURTMA Akşamları cami minaresinden, evlerin saçak ya da penceresinden aşağıdaki bir halkaya makaralı ip bağlanır; bu ipe asılı kutucuğa da mum yakılıp konur. Makara çevrildikçe karanlıkta ip ve kandil görülmez ama yanan mumun ışığı havada uçuyormuş izlenimi verir. Bu eski Ramazan gecesi oyunu, çocukları “kandil uçurtma” hevesiyle camiye, teravihe alıştırmak için yapılırdı.
İnsan olarak o kadar tuhaf bir türüz ki nedense hep dünyamızın başına gelecek felaketler için şevkleniyor, dünyanın yaşanmaz bir yer hâle geldiği senaryoları daha bir tutkuyla takip ediyoruz… Geleceğimize dair bir umut ışığı varsa o da gençler sayesinde olacak, matematik bunu emrediyor. Bu bakımdan her ne kadar artık yavaş yavaş gençlerden umudu kesme yaşına doğru ilerlesem de öyle Sokrates gibi bir kalemde harcayamıyorum kardeşlerimi.
Ne kadar da uzak geliyordu bize 2023. 1960’larda Arthur C. Clark bizi 2001’deki evrenin diğer köşelerine gönderirken, 70’lerde “Uzay 1999” diye diziler çekiliyor, ay üssü Alfa’da fink atılıyordu. E 80’lerde de 2015’te havada uçuşan arabalar falan olacağını öngörmüşlerdi. John Carpenter abimiz 1997’de Manhattan adasını bir açık cezaevine çevirmiş, “Sınıf 1999”da okulların savaş alanına döneceğini tasavvur etmişti.
Ha misal, “Uzay Yolu” 22. yüzyılın ortalarında başlayıp 24. yüzyılın sonlarına kadar sürerek gayet akıllılık etmiş. Meşhur diziyle “ehehe, hani galaksiler arası seyahat olacaktı” diye dalga geçmek için nereden baksan bir 150 yılımız var daha. Zaten ben buradan felaket tellalı arkadaşlara önemli bir tavsiyede bulunmak isterim: Felaket tahminlerinizi mümkün mertebe rezil olmayacağınız geleceğe öteleyin. Sonra ciddi 2012’de dünyanın sonu gelecek” diye gezinen Serdar Turgut ve Engin Ardıç gibi olursunuz. Allah oldurmasın. Hayır, hiç değilse “Uzay Yolu” olmadı, Nostradamus’tan örnek alın anacağım. Nostradamus keriz gibi gidip “1560 yılında dünya tarumar olacak” dememiş. Abinin ne dediği zaten çok net de değil ya, efendi efendi belirsiz bir gelecekte Avrupa’da şu olacak, yok Deccal inecek falan yazmış da yazmış. Tam tarih de vermediği ya da tarihi de hesapta gizlediği için kafası rahat.
Tabii gelecekle ilgili bu tip tahminlerin tutanı oluyor, tutmayanı oluyor ama eğri oturup doğru konuşalım; bunların en heyecanlıları, en ilgi çekenleri geleceğe dair umutsuz, hatta distopik felaket senaryoları oluyor. İnsan olarak o kadar tuhaf bir türüz ki nedense hep dünyamızın başına gelecek felaketler için şevkleniyor, dünyanın yaşanmaz bir yer hâle geldiği senaryoları daha bir tutkuyla takip ediyoruz. Misal ben bugüne kadar olumlu bir gelişmenin ardından “Nostradamus da bunu yazmıştı” diyen hiç kimseyi görmedim. Varsa yoksa deprem, yangın, suikast, felaket, soykırım.
Bu iş cennet-cehennem ikilisinde bile aynı şekilde. Dünyanın her yerinde resim galerilerinde insanlar cennet tasvirlerine şöyle bir bakıp geçerken cehennem tasvirlerinin önünde uzun uzun duruyor, resimleri en ince detayına kadar inceliyor. Bunda tabii cennet tasvirlerinde pek bir heyecan olmamasının da bir rolü olabilir; neticede cehennem, hele ki Bosch gibi ressamlar tasvir ettiğinde en “binge-worthy” Netflix dizilerinden 10 kat heyecanlı ve ilgi çekici oluyor. Cennet ise cennet işte. Her şey iyi, her şey güzel.
Geleceğin iyiden iyiye berbat zamanlar olacağına dair inanç, aklımda yanlış kalmadıysa milattan önce 5. yüzyıla kadar gidiyor. Tabii bir yandan bu inceden bir kıskançlık da olabilir; zira insanlar geleceğin çok kötü olacağına genellikle belli bir yaşa geldikten sonra inanmaya başlıyor ve pratikte haksız çıktıklarını görme ihtimalleri de bulunmuyor (Bir de tabii o zamanlar ortalama insan ömrü 35-40). İstisnalar hariç, “10 yıl sonra her şey çok kötü olacak” demiyor, büyük felaketleri hatta kıyameti hep kendi ölümlerinden sonraya havale edip genelde de bunun başlıca sorumlusu olarak “dönemin gençleri”ni gösteriyorlar.
Yanlış hatırlamıyorsam Sokrates, bundan 2500 yıl kadar önce, “bu zamane çocuklarından bir halt olmaz, hepsi mal değneği, bunlar bu gidişle Atina’yı batırır, benden söylemesi” demiş. Sokrates’ten 2500 yıl kadar sonra Bakırköy sahilde kayalıklarda iki kişi şarap içerken yakalandığımızda, polis memurları aynı şeyleri bizim için de söylemişlerdi. Polis memurlarını Sokrates’le aynı kefeye koymak istemem. Zira neticede Sokrates haklı çıkmadı; Atina İskender’e kadar ayakta kaldı ama polis memurlarının haklı çıkma ihtimali hâlâ var, orasını tam bilemem.
Tarihsel olarak gençlerin yaşadıkları ülkelerin kaderine çarpıcı bir şekilde etki ettiği hadiseler epey. Hattâ özellikle devrimler ancak gençlerin eseri olabiliyor. Başarılı ya da başarısız, geride kalan yüzyılın devrimcilerini bir gözden geçirirseniz, göreceksiniz ki çoğunun devrimciliklerinin zirve noktasında oldukları zaman, hâlâ aileleriyle yaşamaya devam ettikleri zaman. Devrim genç işi anlayacağınız, 40’ından sonra devrim yapan çok olmuyor.
Devrim dışında, bazı ülkelerde gençlerin sayıca çoğunluğa ulaştığı ve bu sayede ülkelerinin siyasetine yön verdiği dönemler olmuş. ABD’de mesela, 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından yaşanan doğum patlamasıyla ülkedeki demografik yelpazenin en kalabalık grubu bebekler ve çocuklar oluyor. E bu bebek ve çocuklar, oy kullanacak yaşa gelir gelmez 1970’lerde falan ülkenin siyasetine ihtiyarları hiç de dikkate almadan yön vermeye başlıyorlar. Ancak burada ilginç bir durum var: Bu “boomer” kuşağı 70’li yıllarda ülke siyasetine ağırlığını koyuyor ve sonradan yaşlanınca iktidarı bırakmıyor. 70’lerde seçmenler içindeki en büyük grup da bunlardı, bugün de bunlar. 70’lerde gençler için daha iyi bir ülke talep ettiler, şimdi ise gençlerin işine gelmeyecek ama kendi çıkarlarına olan politikaları talep ediyorlar. E şimdiki gençler de bu arkadaşlara “boomer” diye kızıyor.
Tabii bu “boomer” tanımının bizde de kullanılması bir garip; zira bizim ülkemizde ülkenin bugününe de geleceğine de “zamane gençleri” karar veriyor. Bakın önümüz seçim; kimilerine göre 7 milyonun üzerinde kardeşimiz hayatında ilk defa oy kullanacak. Ülke kurulduğundan beri yapılan seçimlerde seçmenin yarısından fazlası hemen her zaman 40 yaş altında. Her şeyi belirleyecek olan gençler yani. Geleceğimize dair bir umut ışığı varsa o da gençler sayesinde olacak, matematik bunu emrediyor. Bu bakımdan her ne kadar artık yavaş yavaş gençlerden umudu kesme yaşına doğru ilerlesem de öyle Sokrates gibi bir kalemde harcayamıyorum kardeşlerimi. Ha bakın 1 yıl içinde çok pis yaşlanabilirim de, baştan uyarayım.