Kategori: Sosyal Tarih

  • 472 yıl sonra Umman’da Pîrî Reis’in cenk rotasında

    472 yıl sonra Umman’da Pîrî Reis’in cenk rotasında

    Batı’ya ve Doğu’ya damgasını vuran Osmanlı Devleti, 16. yüzyılda müstesna kaptanlar yetiştirmiş ve Akdeniz kadar dünya denizlerinde de söz sahibi olmuştu. Ancak karşılarına yeni ve büyük bir rakip çıkacaktı: Portekiz. Kariyeri üstün başarılarla dolu Pîrî Reis 87 yaşında Umman’a cenge gidecek; kaleleri fethedecek; ancak 2 yıl sonra idam edilecekti!

    Hint Okyanusu’nda 25 kadırga ve 4 kalyon, 1552’nin Ağustos ayında bir gece Basra Körfezi’ne doğru sessizce ilerliyordu. Nisan ayın­da Süveyş’ten yola çıkmışlar, Kızıldeniz’i katetmişler, Cidde ve Aden’de durduktan sonra Arap Yarımadası’nın güneydoğu köşesini kerteriz alarak Umman sularına girmişlerdi.

    Yüzlerce kürekçinin asıldığı küreklerin gücüyle karanlık suları yaran bu Osmanlı kadır­galarının en büyüğünde, o sıcak gecede çok ihtiyar bir adam uyu­muyordu. Sancak gemisi oldu­ğunu süslü kıç kasarasıyla belli eden bu geminin güvertesinden sonsuz sayıdaki yıldızlara bakan adam, sıradan bir insanın evin­den camiye bile kolayca gideme­yeceği bir yaşta, bu filoyu harbe sokmakla görevliydi.

    Hacı Ahmet Muhyiddin Pîrî Bey, yani Pîrî Reis, 90 yaşına yaklaşmıştı. Bu bitmezmiş gibi gelen karanlık gecede, saatte 3 mil hızla ilerlerken uzun öm­ründe yaşadıkları ve gördükleri aklından geçiyor muydu acaba? Doğduğu güzel Gelibolu’nun serin rüzgarını, amcası Kemal Reis’le Akdeniz’de katıldığı de­niz muharebelerini hatırlamıştı belki de. Pîrî Reis 1500’te Akde­niz’de İspanyollar, Cenovalılar ve Venedikliler’e karşı savaş­mıştı. Bu devletler Akdeniz’in Doğu ticareti egemenliği için birbirleri ile mücadele ederken, Avrupa’nın en batısındaki Por­tekizliler sessiz sedasız Afrika’yı dolaşmış ve Hindistan’a ulaş­mıştı. 30 yaşında elde kılıç harp gemilerinde kaptanlık yapan genç Pîrî, neredeyse 60 yıl sonra bu defa Portekizliler’e karşı cenge gidiyordu. Portekiz artık Basra Körfezi’ne konuşlanmış; Osmanlılar’ı devredışı bıraka­rak Hindistan ticaretini kendi kontrolüne almış ve İran’la sıkı-fıkı olmuştu.

    gezgin_goz_1
    Pîrî Reis’in 1552’de 18 günlük kuşatma sonrası fethettiği Forte do Almirante (El Miranî).

    Pîrî Reis, hazırladığı ünlü dünya haritasını 1513’te pa­dişaha takdim etmişti; Ya­vuz Sultan Selim’in gözü hep Doğu’daydı. Pîrî Reis 1517’de Sultan Selim’le Mısır seferine katıldı. Kanunî Sultan Süley­man’ın padişahlığında, 1522 Rodos seferine birlikte gittiler. 1524’te Makbul İbrahim Paşa’yı kaptanlığını yaptığı gemisiyle Mısır’a götürdü. Mısır içinde Nil Nehri boyunca seyahatler yaptı. 1526’da İbrahim Paşa aracılığıy­la, başyapıtı Kitâb-ı Bahriye’yi Kanunî Sultan Süleyman’a sundu. Bu dönemde İbrahim Paşa’nın övgüsünü kazanması, paşanın ölümünden sonra başta Rüstem Paşa olmak üzere ondan hoşlanmayanlar tarafından aleyhine kullanıldı (Bu durum, 90 yaşına yaklaşan değerli amirale zorlu Okyanus müca­delesinde komutanlık vazifesi verilmesini de açıklıyor).

    60 yaşına kadar yaptıkla­rı, tarihe geçmesi için kat kat yeterliydi. Ancak işte bu büyük amiral, 1552’nin Ağustos’un­da gün doğarken, Umman’ın Muskat şehrinde Portekizliler’in yaptığı Forte do Almirante kalesi karşısındaydı. 1507’de Umman kıyılarını ele geçiren Portekiz­liler, stratejik liman ağızlarını kontrol eden kaleler yaptır­mışlar, bunlara asker yerleştir­mişlerdi. Bu kaleler, Hindistan deniz ticaret yolları için hayati önemdeydi. Pîrî Reis ve Seydi Ali Reis komutasındaki 1200 levent gemilerden karaya çıktı ve kaleyi kuşattı. Yakındaki bir tepeye yerleştirilen tek bir topun da ateş desteğiyle Osmanlılar üstün gel­di ve kaledeki Portekiz garnizonu 18 gün sonra teslim oldu.

    İşte bugün, tam 472 yıl sonra,­Muskat tarihî merkezinden Pîrî Reis’in son büyük başarısının mekanı Forte do Almirante’ye gidiyoruz. Umman’ın etkileyici dağlık-tepelik topografyasına hakim konumda yerleşmiş, birbirlerini görerek haberleşme imkanı sağlayan onlarca tarihî kulenin yanından geçiyoruz. Bu kuleler zincirinden sonra, her yönden rüzgara kapalı muhte­şem bir koy çıkıyor karşımıza: Pîrî Reis’in kuşatıp aldığı kalenin dibindeyiz. Ummanlılar bu ka­leye El Miranî adını vermişler. Karşısında da El Celâlî kalesi yer alıyor. Umman Kraliyet Sarayı’nın bugün burada bulun­ması, yüzyıllar sonra mekanın hâlâ önemli olduğunu vurgu­luyor. Kalenin biraz ilerisinde, aynı koyun bir bölümünde de Umman Deniz Kuvvetleri üssü­nü görüyoruz.

    Osmanlılar bu kaleleri 2 sene ellerinde tuttu; 1554’de Portekiz­liler tekrar ele geçirdi. 1581-1588 arasında Muskat’ta tekrar bir Osmanlı askerî hakimiyeti olsa da, Hint Okyanusu ticaretine egemen olan Portekiz, bu kıyı­lardaki kalelerinde 1650’ye kadar mevcudiyetini korudu.

    gezgin_goz_2
    Sağda, tarihteki adıyla Forte do Almirante, şimdiki adıyla El Miranî Kalesi; ortada Umman Kraliyet Sarayı; solda El Celâlî Kalesi.

    Pîrî Reis, Muskat’tan sonra filosuyla Basra Körfezi girişinde Portekiz kontrolündeki Hür­müz’e geldi ve buradaki kaleyi de kuşattı. Bu kuşatma başarılı olamadı ve Portekiz filosunun baskın tehlikesi yüzünden Os­manlı gemileri Basra’ya çekildi. Pîrî Reis buradan 3 gemi ile Kı­zıldeniz’e, Süveyş’e döndü. Mısır valisi, Hürmüz harekatındaki başarısızlık (!) nedeniyle Pîrî Reis’i tutuklattı. Kanunî Sultan Süleyman’ın fermanı ile 1553’te Kahire’de boynu vurulacaktı.

    Pîrî Reis mahkemedeki savunmasında, mevcut Akdeniz standartlarındaki donanma ile okyanuslarda güç mücadelesine girmenin mümkün olmadığını, Hint Okyanusu için yeni ve güçlü bir donanma kurulması gerek­tiğini anlatmıştı. Kendisinden sonra Osmanlılar’ın bu harekat sahasında yaşadıkları yenilgiler, 90 yaşına yaklaşmış amirali haklı çıkaracaktı.

    Kahire’de idam edilen Pîrî Reis’in mezarının yeri bilinmi­yor. Türk Deniz Kuvvetleri’nin en yeni denizaltısı TCG Pîrî Reis bugün onun ismini taşıyor. Çaka Bey’den Pîrî Reis’e, oradan Özden Örnek’e, Türk tarihin­de denizcilerin ve amirallerin hüzünlü öyküleri, ülkemizde hiçbir başarının cezasız kalma­dığını anlatıyor.

  • Savaşta ‘buyrun fabrikaya’ barışta ‘hadi şimdi yuvaya’

    Savaşta ‘buyrun fabrikaya’ barışta ‘hadi şimdi yuvaya’

    “Efendim, bizde kadın hakları iyi değil ama bakın zaten hiçbir yerde iyi değil, idare ediverin canım” demek için değil, bilakis “Hiç idare falan etmeyin anacım, bunlara güven olmaz” demek için yazıyorum. Hani şu Amerika’nın meşhur “Yaparız be anacım!” posterleri falan, hep savaşa giden askerlerin yerine kadınları işgücüne dahil etme çabalarının bir parçası.

    Dünyanın yarısını teşkil eden bir grubun asırlar­dır daha az hakka sahip olması ve bunun yakın zamana kadar geniş ölçüde son derece olağan kabul edilmesi gerçek­ten düşündürücü bir mesele. Üstelik bu, sadece dünyanın belli başlı bölgelerine has bir durum da değil.

    Modern dünyanın önemli ülkelerinden, endüstri devi, milyarder, para babası, fab­rikalar sahibi Alman Federal Cumhuriyeti’nde mesela -aklım­da yanlış kalmadıysa- kadınlar 50’li yılların sonuna dek kocala­rının ya da bekarlarsa babaları­nın izni olmadan sürücü ehliyeti alamıyor; 60’lı yılların sonuna dek bir başlarına gidip bir ban­kada hesap açamıyor; bankacılık işlemi yapamıyor. Yetmedi, yine Almanya’da 1977’ye kadar, evli bir kadının kocasının yazılı izni olmadan işe girip çalışması ya da iş kurması bile yasak. Ülkenin daha muhafazakar eyaletlerinde, mesela kadın öğretmenler evlen­dikleri anda öğretmenlikleri de sona eriyor. Artık çocuklar “fräu­lein meier” derken durduk yere “frau meier” demeye başlarlarsa kafaları karışır diye midir, nedir bilmiyorum.

    Tabii ilginç olan, kadınla­rın çalışmasına bu denli güç­lük çıkartan Alman Federal Cumhuriyeti’nin o meşhur “wirt­schaftswunder” yıllarında ihtiyaç duyduğu işgücünü başta Türkiye, İspanya, Arnavutluk, Yunanistan ve İtalya gibi ülkelerden ithal etmesi; üstelik gelen “misafir işçiler”in karı-koca ikişer vardiya çalışmasına da hiç ses çıkarma­ması. Yani “Almanya Acı Vatan” filmindeki Hülya Koçyiğit, bir başına çıkıp geldiği Almanya’da çalışıp parasını kazanırken, Almanya’daki bir kadının Hülya Koçyiğit’in çalıştığı bandın ya­nında çalışması ancak ve ancak kocasının iznine bağlıydı.

    baris_uygur_2
    Kadınlar için oy hakkı talep eden Almanca afiş, 8 Mart 1914.

    Ha günümüzde güllük gülistanlık mı her şey? Aile içi tecavüze karşı yaptırımlar, Avustralya’da 1990, ABD’de 1993, Fransa’da 1994, Almanya’da 1997, İzlanda ve Belarus’ta ancak 2018’de kanunlaştı. Bugün dünyanın dörtte birinde de yasak falan değil; Türkiye’de 21. yüzyılda aile içi tecavüzü şevkle savunan profesör var. Üstelik bir alanda iyileşme var sanılır­ken, diğer tarafta daha da geriye gidebiliyor kadınların durumu: “Kadın sünneti” diye bir kavram sadece Sahralatı Afrikasında bir korkunç gelenekken, uluslararası kadın hakları kuruluşları yıllarca mücadele edip bu uygulamayı Afrika’da bir hayli azalttı ama, “whack-a-mole” misali bu sefer Irak’a, Afganistan’a, Suriye’ye fa­lan sıçrayıverdi. Kadın düşmanı ve kadın sünneti vaaz eden şeyh­ler bölge diktatörleri tarafından koruma altına alındı. Düşünün artık, gidilecek ne çok yol var.

    Tabii bunları Süleyman Demirel’in meşhur “Devlet Kürt olan vatandaşına kötü davranı­yor da, Türk olan vatandaşına daha mı iyi davranıyor?” lafı gibi; “Efendim, bizde kadın hakları iyi değil ama bakın zaten hiçbir yerde iyi değil, idare ediverin canım” demek için değil, bilakis “Hiç idare falan etmeyin anacım, bunlara güven olmaz” demek için yazıyorum. Zira dünyanın en büyük “azınlığı”, yine o dünyanın işine geldiğinde çalışma hayatı­na da atılıyor; erkeklerle eşit de oluyor; üzerine düşen/kendisine verilen görevleri yerine getiriyor; ama devran dönünce gerisin geri evine yollanabiliyor.

    Kurtuluş Savaşı edebiyatında aradabir karşımıza çıkan bir “şehirli şaşkınlığı” vardır: Roman karakterleri veya tanıklar, savaş yıllarında erkeklerin çoğu cephe­ye gittiği için şehirlerde sokak te­mizliğinden fabrika işçiliğine her tür işte kadınların da çalışmaya başladığını kimi zaman şaşarak kimi zaman kızarak aktarır. Bu tabii Türkiye’ye has bir durum değil; zira 1. Dünya Savaşı’nda, savaşa giren tüm ülkelerde bir de “Vatan Cephesi” teşkil edilmiş; ülkelerin halkları topyekun hem cephede hem de şehirlerde ağır­lıklı olarak savaş için çalışmış.

    baris_uygur_1
    2. Dünya Savaşı döneminde hazırlanmış ABD’nin savaş propagandası görsellerinden. 1980’lerden itibaren feminist hareket tarafından da kullanılmıştı. Çizim: J. Howard Miller, 1943.

    Eğer aklımda yanlış kalma­dıysa dünya halklarının çoğu 1. Dünya Savaşı’na katılmakta is­tekli olduğundan; garibim İtalyan fütürist ressamları bile gönüllü olarak cepheye koştuğundan, bu gerideki cepheyi örgütlemek zor olmamış. Erkekler savaştayken kadınlar her tarafta çalışmaya başlamış. Lakin savaş bitip de oğlanlar eve dönünce, kadınlara “hizmetiniz için teşekkürler” de­nilmiş ve kadınlar tekrar evlerine gönderilmiş; erkekler de kaldık­ları yerden devam etmişler. Hani bazen “Cumhuriyet kurulduktan sonra kadının işgücüne katılımı azaldı” diyen arkadaşlar, bu duru­mun evrenselliğini ve zaten cum­huriyet öncesi kadının işgücüne katılımının da sadece seferberlik dönemiyle sınırlı olduğunu feci şekilde ıskalıyor. Neden, bilemem (Ha tabii bunlar şehirler için geçerli. Zira köyde asıl çalışanın genellikle kadın olduğunu, tüm “aktörler”in köy kahvesinde otu­rup “aktristler”in tarlada çalıştı­ğını zaten biliyoruz).

    Bu “Vatan Cephesi” operas­yonu 2. Dünya Savaşı’nda da yaşanmış. Hani şu Amerika’nın meşhur “Yaparız be anacım!” posterleri falan, hep savaş propa­gandası, savaşa giden askerlerin yerine kadınları işgücüne dahil etme çabası. Komik ama belki de istemeden 2. dalga feminizmin temellerini atmış bile olabilirler bu çabayla.

    Ama öyle ya da böyle ABD’de, Alman Federal Cumhuriyeti’nde, Fransa’da, İngiltere’de kadınlar özellikle 2. Dünya Savaşı sonra­sında zorlu mücadeleler vererek, örneğin kocanın izni olmadan da işe girip çalışabilme, babaya sormadan da ehliyet alıp araba kullanabilme, kimseye hesap vermeden bankada hesap aça­bilme gibi temel haklarını söke söke, tabiri caizse tırnaklarıyla kazıyarak almışlar. Tıpkı öncül­lerinin seçme/seçilme, kanun önünde eşitlik haklarını söke söke koparmaları gibi.

    Zaten bu hak kısmının da, sen talep bile etmeden “al gülüm” diye tepeden altın tepsi içinde verileni değil de, böyle tırnaklarla kazınarak kazanılanı daha bir lezzetli galiba.

  • Görünmezliğe karşı savaş: Ülkemizde kadın arşivciliği

    Görünmezliğe karşı savaş: Ülkemizde kadın arşivciliği

    Kadın tarihi ile ilgili belgelerin sağlanması, korunması ve erişime sunulması için çalışan araştırmacı-yazar Aslı Davaz, Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı’nı (KEKBMV) tanıttı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Fener-Haliç’teki tarihî binayı kütüphaneye tahsis etti, vakfın kuruluşunda gerekli fon, 79 kadın ve kurum ile sağlandı.

    Kadın Eserleri Kütüphanesi (KEK), 8 Mart 1990’da Jale Baysal, Füsun Ertuğ, Füsun Akatlı, Şirin Tekeli ve Aslı Davaz tarafından kuruldu. Yurt içi-yurt dışı araştırmalar ve akademisyenler tarafından takip edilen KEK, üniversitelerle de işbirliği hâlinde. Sadece bir kütüphane değil arşivcilik yapıyor, arşivlerin gelecek kuşaklara kalmasını önemsiyor.

    Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı’nın kurucu üyesi olarak 1990’dan bu yana kadın arşivciliği açısından neler kazandırdınız? Neler eksik?

    Kadınların yazılı-sözel-görsel bilgi ve belge mirasını derle­mek, korumak ve bu bilgiyi erişime sunarak kadınların özgürleşmesine katkıda bu­lunmak, kütüphanemizin ana çalışma alanı. Kadınlara ait arşivlerin toplanması, kültürel ve toplumsal gelişmeyi yansı­tıyor. Kadın merkezli arşivcilik çalışmalarıyla kadınların eksik ve yetersiz temsili konusunda bir farkındalık oluştururken; kadınların kendi tarihlerine sahip çıkabilmeleri için gerek duydukları birincil kaynakların sağlanması amaçlanıyor. Bu kadın merkezli arşivcilik çalış­masının sonucunda, topluma önemli arşivler kazandırdık. Kuruma kendisi müracaat ederek arşivini bağışlayan ilk kadın Hasene Ilgaz’dır. Kü­tüphanenin arşiv bölümünün çalışmaları ve talepleriyle sağ­lanan arşivler de bulunmaktır. Bunların arasında en kapsamlı arşiv, ilk kadın hukukçulardan Süreyya Ağaoğlu’nun binlerce belgelik arşividir ve Türkiye’de kadın arşivi kavramının en gelişmiş örneğidir. Toplum­sal cinsiyet eşitliğinin, genel olarak arşivcilikte uygulanması konusunda önemli bir yol kat edilmiş oldu. Neler eksik? Bizim açımızdan daha sistematik ve daha geniş ölçekli bir sağlama çalışmasının her zaman eksi­liğini duyuyoruz. Ancak bütün alternatif arşiv kurumlarının ortak sorunu, personel ve mad­di imkan eksikliğidir.

    kadin_dosyasi_17
    Kadın Eserleri Kütüphanesi’nin okuyucu salonu.

    Dünyada kaç kadın odaklı arşiv merkezi var?

    Çeşitli ülkelerdeki kadın ko­leksiyonlarının tarihini daha iyi anlamak için, itici gücün o ülkedeki feminist hareket olduğunu unutmamak gere­kir. Bu merkezlerde bulunan koleksiyonlar kadın hareke­tinin çalışmaları sırasında ya da eylemlerinde, toplantıla­rında basılan malzemelerdi. Genellikle bu kütüphane ve arşiv merkezleri, bir feministin öncülüğünde kuruldu. Örne­ğin Margurite Durand 1867’de kadın hareketinin belgele­rini saklamaya ve korumaya başladı. Daha sonra biriktiğini onbinlerce belgeyi 1931’de Paris Belediyesi’ne bağışladı. 1. dalga kadın merkezli arşiv ve kütüp­hanelerin en önemli üç tem­silcisi Fawcett Library (1926), Margarite Durand Kütüphanesi (1931) ve IAV’dır (The Internati­onal Archives fort he Women’s Movement, 1935). Özel arşivler olmayınca anılar ve bilgiler yok olmaya başlıyor; çok özel istisna­lar dışında aile belleği en fazla 3 nesillik bir ömür taşıyor. Başka kaynaklar üzerinden elde edile­meyecek bu bilginin yok olmaması için, özel sağ­lama çalışmaları ayrı bir önem taşıyor. Dünyadaki belli başlı kadın merkezli arşivler Hollanda’da Atria, ABD’de Sophia Smith Koleksiyonu ile Schle­singer Library, Londra’da Women’s Library ve Paris’teki Marguerite Durand Kütüpha­nesi’dir.

    Özel arşiv ne demek?

    Bir insanın hayatı boyunca doğal bir süreç içerisinde biriktirdiği evrakların toplamı özel arşivdir. Diğer yandan en basit tanımıyla resmî olmayan -devlet arşivleri olmayan- ar­şivlerdir. Kadınlar açısından özel arşivlerin çok farklı bir anlamı vardır. Çünkü bu arşiv­lerde kadınlara ait; fotoğraflar, mektuplar, günceler, akademik çalışmalar, el yazısı notlar, diplomalar, nüfus cüzdanları, pasaportlar, resmî belgeler, gazete kesikleri, efemeralar gibi farklı türde malzemeler yer almakta.

    kadin_dosyasi_18
    Aslı Davaz, Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı’nın kurucularındandır.

    Türkiye’de kadınların özel arşivlerinin durumu nedir? Birkaç örnek verebilir misiniz?

    Türkiye’de kadınların arşivlerini bağışlama geleneği oldukça yeni, hayattayken arşivlerini bağışla­yan kadınlar çok ender. Arşivle­rini Boğaziçi Üniversitesi’ne ba­ğışlayan Adalet Ağaoğlu ve Halet Çambel bu kadınlara örnektir. Adalet Ağaoğlu’nun 3 bine yakın kitabı ve arşivi araştırmacıla­rın kullanımına sunulmuştur. Dünya çapında bir arkeolog olan Halet Çambel, arşivleri dışında, 1930’lardan beri ailesiyle otur­duğu Arnavutköy’deki Kırmızı Yalı’yı da üniversiteye bağışla­mıştır. Fatma Aliye Hanım’ın evrakları bugün Atatürk Kitap­lığı’nda bulunurken, Şair Nigâr Hanım’ın defterleri yıllardır Aşiyan Müzesi’ndedir. Emine Semiye’nin ise eserleri dışın­da, günümüze ulaşan sadece birkaç mektubu bulunmaktadır. Arşiv toplayan önemli devlet kurumlarında, (Osmanlı Arşivi, Cumhurbaşkanlığı Arşivi ve Başbakanlık Arşivi) bugüne kadar, tam anlamıyla bir kadın özel arşivine rastlamadım. Bu kurumlarda bulunan kadınlara ait arşiv belgeleri ya tesadüf sonucu ya da bir kadının babasının, erkek kardeşinin veya oğlunun arşivinde saklı bir biçimde kaldıktan sonra ortaya çıkmıştır.

    Kaç özel arşive sahipsiniz?

    Bugüne dek 100’ü aşkın kadı­nın özel arşivini ve 5 kurum arşivini koleksiyonumuza kazandırdık. Her biri hem ka­dınların yaşam öyküleri hem de Türkiye sosyal tarihi ba­kımından değerli ve özgün kaynaklar. Bir şekilde kadınların bilinçli olarak kendi tarihlerini koruma ve oluşturma çabasına tanık oluyoruz. Bu arşivler ara­sında avukat, siyasetçi ve aktivist Süreyya Ağaoğlu; heykeltıraş Zerrin Bölükbaşı; belediye başkanı, siyasetçi ve öğretmen Müfide İlhan; yazar Kerime Na­dir; çevirmen, gazeteci ve yazar Rezzan Yalman; öğretmen, şair ve yazar Halide Nusret Zorlu­tuna; öğretmen, yazar, şair ve çevirmen İsmet Kür; doktor ve jinekolog Pakize Tarzi; hukukçu ve politikacı Perihan Arıbu­run; mimar Celile Berk Butka; eğitimci, siyasetçi, milletvekili ve aktivist Hasene Ilgaz; senaryo yazarı, hikayeci, çevirmen ve ak­tivist Necile Tevfik; yazar, çağdaş yoga ve sağlıklı yaşam eğitmeni Müheyya İzer gibi bugün aramız­da olmayan isimlerin yanısıra, hayatta olan pek çok kadının kendi bağışlarından oluşanlar da bulunmaktadır.

    kadin_dosyasi_19
    kadin_dosyasi_20
    Necile Tevfik 1920’lerde senaryo yazmaya başlamış, sessiz sinema senaryolarını Hollywood’a göndermişti. Sattığı bir senaryosuna ait 1935 yılına tarihlenen notlar. Kadın Eserleri Kütüphanesi, Necile Tevfik Özel Arşivi.

    Özel arşivleri edinirken yaşadığınız ilginç öyküler var mı? Örnek verir misiniz?

    Tabii ki her özel arşivin bir sağ­lama öyküsü var. Hepsi ayrı bir serüven, ayrı bir hikaye. Örnek vermek gerekirse Necile Tevfik Özel Arşivi bu öyküler arasında en ilginç olanlardan biridir.

    Necile Tevfik Arşivi’nin, ve­fatından 35 yıl sonra, 1999’da vakfa ulaşmasını, bir arşivin di­reniş süreci olarak görüyorum ve pek çok kadın arşivinin var olma mücadelesine örnek bir direniş öyküsü olarak nitelen­diriyorum.

    Arşiv, kuruma birkaç aşama­dan sonra ulaşabildi: Belgeler bir eskici tarafından bulunmuş, ardından Fatih’te bir sahafa ulaştırılmış. Sahaf, siyaset bilimci ve kadın tarihi üzerine araştırmalar yapan Prof. Dr. Serpil Çakır’ı arayarak elinde bir kadına ait küçük bir arşivin bulunduğu bilgisini vermiş ve vakfımızın konuyla ilgilenip ilgilenmeyeceğini sormuş. Serpil Çakır’la telefon görüş­mesi yaptık; kendisinden arşive bakmasını ve belgelerde adı ge­çen birkaç ismi bana iletmesini rica ettim; en çok tekrarlanan isim, ikimizin de daha önce hiç duymadığı Necile Tevfik’ti.

    Necile Tevfik adını daha önce hiç duymamıştık ama bunun dışında, Rosa Manus’a ait daktiloyla yazılmış ve imza­lanmış bir mektup vardı. Kadın merkezli arşivcilik ve kütüpha­necilik alanında çalışanlar için bu isim çok önemlidir çünkü Rosa Manus, 1935’te Hollan­da’da kurulan Kadın Hareketi Uluslararası Arşivleri’nin (The International Archives fort he Women’s Movement IAV) üç kurucusundan biridir.

    Genellikle önemli ve başarılı kadınların arşivlerine aileler sahip çıkmıyor mu? Bu konuda neler yapılmalı, önerileriniz nedir?

    Kadınların kendi tarihlerine, kendi belgelerine sahip çıkması 20. yüzyılın başlarında, kadın merkezli arşivlerle mümkün oldu. Bu kurumlar, kadınlık bilincinin gelişmesi ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığının orta­dan kaldırılması mücadelesine paralel bir ilerleme göstermiştir. Arşivlerde bulunan belgeler, biyografiler için çok önemli kay­naklar oluşturmaktadır. Birçok kadının arşivi kızları tarafından bağışlanmıştır. Bazı özel arşivle­rinse kaderi oldukça trajiktir: 2. Dünya Savaşı sırasında barışse­ver, feminist aktivist bir Yahudi olan Cécile Brunschvicg’in özel arşivlerine Naziler el koymuş, daha sonra Sovyet orduları tara­fından Moskova’ya götürülmüş ve 40 yıl sonra ailesine iade edil­miştir. Batı’dan Doğu’ya doğru gittikçe, Türkiye dışında Suriye, İran, Irak, Lübnan, Filistin, Mısır gibi ülkelerde yaşamış feminist­lerinin özel arşivlerini bulmak daha da zor olmaktadır. Dünyada ve Türkiye’de kadın merkezli kütüphane ve arşivler bu açığı ka­patmak için kurulmuştur. Kadın özel arşivlerinin aktif sağlama çalışmaları sayesinde giderek bu alanda kayıplar azalmaktadır. Genel olarak ailelerin kadınların arşivlerine sahip çıktığı pek söy­lenemez, birçok arşiv belgesi ya sokağa atılıyor ya da sahaflarda satışa çıkarılıyor.

    kadin_dosyasi_21
    Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı’nın, 1990’dan bu yana çalışmalarını sürdürdüğü Fener- Haliç’te bulunan binanın dışarıdan görünümü.

    2024 yılında özel arşivcilikte hedefiniz nedir? Çağrınız var mı?

    Cumhuriyetin 100. yılını kutlama çalışmaları çerçevesinde özel arşivlerle başladığımız çalışmaya 2024 yılı boyunca devam edece­ğiz. Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı, Türkiye’de bugün yaşayan farklı kadın grup­larının eşit temsilini hayata geçi­rerek cumhuriyetin 100. yılında 100 kadın özel arşivini korumayı amaçlamaktadır. Özel arşivin yetersiz kaldığı durumlarda bu kişilerle sözlü tarih görüşmesi de yapılacak. Proje tamamlan­dığında, bu özel koleksiyonun adı “Cumhuriyet’in 100 yılda 100 kadın özel arşivini korumaya alma projesi” başlığını taşıya­cak. Bu 100 kişi belirlenirken her kesimden kadının temsîline dikkat edildi. İlk aşama olarak seçilen kişilerle tanışılarak, proje anlatımı ve tanıtımı gerçekleş­tirilecek. Evinizde, çevrenizde, anneanneleriz, babaanneleriniz, teyze ve halalarınızın; yani aile kadınlarının geride bıraktığı özel arşivlere sahip çıkılması ve onların korunması için bir arşiv merkezine bağışlanmalıdır.

    Devlet desteği var mı? Dünyada nasıl destekleniyor böyle kurumlar?

    KEK’e benzer kurumlar çok farklı tüzel yapılardan oluşmakta ve onları destekleyen kurumlar da çok çeşitlidir. Genellikle ya yerel yönetimler ya da yüksek eğitim kurumları tarafından destekle­niyorlar. Kadın Eserleri Kütüpha­nesi de yerel yönetim tarafından 34 yıldır desteklemektedir.

    kadin_dosyasi_22
    Müfide İlhan’ın 7 Mayıs 1950’de Antakya’da yaptığı konuşma esnasında çekilmiş fotoğrafı. Kadın Eserleri Kütüphanesi, Müfide İlhan Özel Arşivi.

    Yakınlarının özel arşivini bağışlamak isteyenler ne yapmalı? Nasıl bir yol izlemelidir?

    Özel arşivlerini KEK’e bağışla­mak isteyen aileler ve kişiler, vakfın web sitesinden bilgilere ulaşarak iletişime geçmeleri yeterlidir. Kataloglama çalışma­ları esnasında arşivin üreticisi ya da yakınlarıyla arşiv katalo­gunun gözden geçirilmesi, eksik verilerin tamamlanması; yer, kişi adlarının eklenmesi; tarihlerin doğrulanması vb. çalışmalar yapıyoruz; bu da arşivin belge/ bilgi değerini artırıyor. Kişi özel arşivleri sıklıkla başvuru­lan koleksiyonlar arasında yer alıyor; sergilere, araştırmalara ve yayınlara kaynak oluşturuyor, kullanıldıkça görünürlükleri de artıyor.

    Türkiyede arşivciliğin neresindeyiz? Kadın odaklı arşivcilikte sorunlar neler?

    Resmî arşivlerde toplum kesim­lerinin eşit bir temsili olmaması nedeniyle alternatif arşiv ku­rumları oluşturuluyor. Özellikle 1990’lardan bu yana bu alanda çalışan birçok kurum mevcut. 1990’da KEKBMV, 1991’de Tarih Vakfı ve 1992’de TÜSTAV kuruldu. Bu üç vakfın ortak özelliği bellek çalışması yapması; kütüphane, arşiv, dijitalleştirme, yayıncılık ve kültür etkinlikleri yapmasıdır. Resmî arşivlerde eksik ve yetersiz temsilin sonucu alternatif bellek kurumları kurmuşlardır. Tarih yazımına imkan verecek kaynak­ların sağlanması ve korunma­sıyla ilgileniyorlar: Kadın tarihi, işçi sınıfı-Sosyalizm tarihi ve toplumsal tarih.

    kadin_dosyasi_23
    Türkiye’nin ilk kadın avukatlarından Süreyya Ağaoğlu çalışma masasında. Kadın Eserleri Kütüphanesi, Süreyya Ağaoğlu Özel Arşivi.
  • Ataerkil zihniyetin tezahürü basmakalıp ve cinsiyetçi dil

    Ataerkil zihniyetin tezahürü basmakalıp ve cinsiyetçi dil

    Kişinin cinsiyetine veya toplumsal cinsiyetine dayalı önyargı veya ayrımcılık anlamına gelen “cinsiyetçilik” örtük veya açık biçimde günlük hayatımızda var olmaya devam ediyor. Cinsiyete dayalı önyargılar dilimizi, kullandığımız ifadeleri şekillendiriyor. Şiddet dilde doğar, dilde son bulur. Atasözlerinden basın ve medyaya cinsiyetçi dil…

    Türkçede baskın eril zih­niyeti yansıtan yüzlerce atasözü ve deyim vardır: “Kadının fendi erkeği yendi; Elinin hamuruyla erkek işine karışma; Kız beşikte, çeyiz sandıkta; Kızını dövmeyen di­zini döver; Atanın sanatı oğula mirastır; Oğlan atadan öğre­nir sofra açmayı, kız anadan öğrenir biçki biçmeyi; Oğlan doğuran övünsün, kız doğu­ran dövünsün; Şimdi adama benzedin; Adamlık sende kalsın; Adam yerine koymak; Kadının yeri evidir; Dişi kuş yuvayı yapar; Evi ev eden avrat, yurdu şen eden devlet; Kocanın vurduğu yerde gül biter; İyi ipek kendini kırdırmaz, iyi kadın kendini dövdürmez; Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin; Ka­dının saçı uzun, aklı kısadır” vb.

    Cinsiyetçilik, kişinin cinsiyetine veya toplumsal cinsiyetine dayalı önyargı veya ayrımcılıktır. Dilimizdeki cin­siyet ayrımcılığı sözlük mad­delerindeki tanımlarla başlar. Kızlık, cinsel bir obje olarak “bekaret” diye tanımlanırken, erkeklik “erkekçe davranış, yi­ğitlik” ile bağdaştırılır. Yaygın olarak kullanılan “kız almak, kız vermek” fiillerinde, alınan ya da verilen kişinin kadın değil de “kız” olduğunun mesajı verilir. Evlenmemiş kadın için, “kız kurusu, evde kalmış, karta çıkmış” vb. aşağılayıcı sözler sarf edilirken, söz konusu bir erkek ise sıfatın sadece “bekar” olarak seçildiğini görürüz.

    Ataerkil sistemin, kadın ve erkeğe dair basmakalıp cinsi­yetçi yargıları vardır. “Kadın”, duygusal, dedikoducu, itaatkar, fedakar, kırılgan, korkak, anla­yışlı, uysal, ağırbaşlı, yumuşak, nazik, pasif, iffetli, bakıma muhtaç olabilirken; “Erkek” ise güçlü, güvenilir, buyurgan, bencil, saldırgan, cesur, sert, başarılı, rekabetçi, kuvvetli, asla ağlamayan, yönetme ve liderlik özellikleri olan kişidir.

    kadin_dosyasi_16
    Medyada kullanılan dilin, cinsiyetçi ifadelerden arınması için atılan adımlardan biri olan Toplumsal Cinsiyete Duyarlı İletişim Rehberi.

    Kadın sözcüğünü kullanmak bile toplumda tartışma konu­su yapılabilmektedir. Resmî sözlükte “kadın” sözcüğüne birçok anlam yüklenmiştir, bu anlamlar arasında, “… bu cinsten olup evlenmiş veya bir erkekle beraber olmuş kimse; avrat” yazar. Anlamındaki bu cinsellik çağrışımı nedeniyle “kadın” sözcüğü, kimi çevre­lerce kullanılmak istenmeyen bir sözcüktür. Kadın sözcü­ğünden kaçınan bu çevrelerde, “bayan, hanımefendi, hanım, bacı, yenge, teyze, hanım teyze, abla” kullanılır. Öte yandan kendisini “çağdaş, ilerici” diye tanımlayan bazı yayın kuru­luşlarında bile kurum içindeki kıdemli gazetecileri yayın sırasında takdim ederken, “… abi” veya “… abla” seslenişlerine tanık oluyoruz. Oysa evrensel kamu yayıncılık ilkeleri gereği, spiker ya da sunucuların -ara­larında akrabalık veya dostluk ilişkisi olsa bile- muhataplarına yayın sırasında “abi, abla, yenge, teyze, amca, dayı, oğlum, kızım, canım, -ciğim veya -cığım” diye seslenmeleri kabul edilemez. Bu tür seslenişler, medyada cin­siyetçi dilin yeniden üretilmesi anlamına gelir.

    Medyada hâkim olan dili in­celediğimizde, “siyaset adamı, halk adamı, bilim adamı, eylem adamı, iş adamı, devlet adamı, din adamı” nitelemelerinin bu derece yaygın kullanılması, cinsiyetçi ötekileştirmenin boyutunu sergiliyor. Kadına yönelik şiddet ve cinayet haber­lerinde “gece eğlencesinden dönen kadın, mini etek giymiş genç kız, alkollü kadın” gibi suçu başka gerekçelere dayan­dıran cümlelerle sık karşılaşı­yoruz. Yıllar önce tanınmış bir TV sunucusu kadının, erkek arkadaşının evinde kalp krizi nedeniyle ölümünün ardından, bir köşe yazarının “su testisi, su yolunda kırıldı” yorumuna tanık olmuştuk. Kadın cinayet­lerinin ve tecavüz olaylarının peşi sıra, “dişi yalanmazsa, erkek dolanmaz” ve “dişi köpek kuyruğunu sallamayınca, erkek köpek ardına düşmez” atasöz­lerini de işittik. Mağdur konu­mundaki kadının suçlanması, eril dilin şiddeti meşrulaştır­ma yöntemidir. Oysa kadını görmezden gelen, ötekileştiren, değersizleştiren, aşağılayan cinsiyetçi dile karşı bir duruş benimsemek, her bireyin ortak hedefi olmalıdır.

    Medyada kullanılan dilin cinsiyetçi özelliklerden arın­dırılması ve pornografiden kaçınılması, etken cümleler kurulması, dile yerleşmiş cin­siyetçi kalıpların doğru karşı­lıklarının verilmesi gerekir. Bu yönde atılan adımlardan biri, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP Türkiye’nin 3 yıl önce yayımladığı Toplum­sal Cinsiyete Duyarlı İletişim Rehberi’dir. Bu rehberde, iş adamı veya iş kadını yerine işinsanı; hostes ya da host yerine kabin görevlisi; satıcı adam, satıcı kadın yerine satış temsilcisi; kızlık soyadı yerine evlilik öncesi soyadı vb. öneri­ler sunuldu. Hepimizi kuşatan cinsiyetçi dile karşı, cinsiyetsiz bir başka dil üretmek bizim elimizde. Kadını aynılaştırarak cinsiyetçi kalıba hapsetmek yerine, biricikliğini vurgulayan bir alıntıyla, Tomris Uyar’ın, “Hangi Kadın, Kim?” başlıklı yazısından aktararak bitirelim: “Hemen her öyküsünü başka bir kadına, yani bir bireye adayan Jorge Luis Borges, ‘Kadınlar için ne düşünürsünüz?’ sorusunu şöyle yanıtlıyor: Hangi kadın için?”

    kadin_dosyasi_15
    Cinsiyetçi dil, basın ve medyada bugün hâlâ yaygın olarak kullanılıyor.

    (Yönetici konuşurken)
    Bu işi bizim kıza vereceğim. (Y)
    Asistanımdan bu işi üstlenmesini rica edeceğim. (D)

    (İşyerinde bir hitap olarak)
    Kızlar, çocuklar (Y)
    Arkadaşlar (D)
    Kıvanç da Volkan da tam zamanlı işe sahipler ve Volkan eşine ev işlerinde yardım ediyor. (Y)
    Kıvanç da Volkan da tam zamanlı işe sahipler ve ev işlerini paylaşıyorlar. (D)
    Zeynep ofisteki kızlarla yemek yedi. (Y)
    Zeynep ofisteki kadınlarla yemek yedi. (D)
    Kadın şoför kaza yaptı. (Y)
    Şoför kaza yaptı. (D)
    Araştırmacılar genellikle karılarını ve çocuklarını ihmal ederler. (Y)
    Araştırmacılar genellikle eşlerini ve çocuklarını ihmal ederler. (D)
    Komitedeki bütün hanımlar alınan kararı destekledi. (Y)
    Komitedeki bütün kadınlar alınan kararı destekledi. (D)
    Hilal bir meslek kadını. (Y)
    Hilal bir profesyonel meslek sahibi. (D)
    Türkiye’den bir kadın hekim bir başarıya imza attı. (Y)
    Türkiye’den bir hekim başarıya imza attı. (D)

    (Kaynak: UNDP Toplumsal Cinsiyete Duyarlı İletişim Rehberi)

  • 40 gün çile çekmekten 3 gün bungalov inzivasına…

    40 gün çile çekmekten 3 gün bungalov inzivasına…

    Bitmeyen varyantlarıyla salgın, etnik-dinî savaşlar, ekonomik darboğaz derken, insan türü kendisini cendereden çıkaracak yeni “iyileşme” alanları aramaya başladı. Kimileri geleneksel usullerle huzuru ararken kimileri de kitabi dinlerle Doğu öğretileri ve şamanlığı harmanlıyor; yeni nesil turistik-medyatik spiritüel ortamlara koşuyor.

    Hiç gördüğünüz bir rüya­nın hakikate dönüştü­ğü ve belki tüm akılcı­lığınızla kurduğunuz hayatı bir anlığına gözden geçirdiğiniz oldu mu? Bunu yaşamasak da yaşadığını söyleyen birilerini tanımışızdır. O aşkın gücün, size bir mesaj gönderdiği hissi…

    Şimdilerde birçok insan, böy­le bir “mucizevi an”a tanık olsun ya da olmasın üstün bir güçle (Tanrı ya da evrenle) arasında organik bir bağ, bir diyalog olduğunu düşünüyor; onun me­sajlar gönderdiğini, kendisini uyardığını, kolladığını… Elbette bunu ilk defa işitmiyoruz; bir­çoklarını tarihte Sûfî hareketler içerisinde elbette daha farklı biçimlerde okumuşuzdur.

    Ancak bu defa temel fark, insan teki olarak “çok değerli” oluşumuz. Aşkın güç bize çok değer veriyor; boynumuz bükük değil; neredey­se o güçle omuz omuza, kol kolayız ve bize çoğunluk­la bir perhiz de dayatmıyor. Ona iyi düşünceler göndererek karşı­lığında iyi şeyler alabiliyor, süreci yönlendirebiliyo­ruz üstelik. Çok daha havalıyız; ko­nak konak gezerek el avuç açmıyoruz ya da çarıkları­mızı paralamıyo­ruz yollarda. Bir haftasonu, ruhsal rehberlik organi­zasyonunun IBAN hesabına şöyle cüzi bir miktarı geçtikten sonra kendimizi küçük bir bungalovda buluyoruz. Üstümüze kilitlen­miş kapı 3 gün aradan sonra yavaş yavaş açılıyor; o şirin mahmur hâlimiz rehberimizin milyonlara koşan sosyal medya hesabında paylaşılıyor. Artık ünlü de sayılırız.

    Nietzsche istediği kadar “Tanrı öldü” desin, NASA ultra teknolojik cihazlarıyla dünya­dan yükseldikçe saman çöpü kadar bile cirmimizin olma­dığını kanıtlasın bize. “Ben bu koca evrende kimim ve ne­yim; miktarım, kıymetim ne?” sorusuna uzay boşluğu, buz gibi soğuk ve kulak acıtacak kadar sessiz bir yanıt versin isterse. İnsan insana merhamet etmedikçe, doğada ve aşkın bir güçte aramaya devam edecek o ana kucağından alışkın olduğu merhameti.

    İnsan türü başına gelebile­ceklerin pek azını kontrol ede­biliyor malum; birazcık olsun “iyi düşün iyi olsun” demeye, iyi­yi ummaya da hakkı, her şeyden önce yatkınlığı var. Kaygı, bu işin ticari ve turistikleşen taraf­larında; daha önemlisi evren­deki yerimizi akılla kavramaya çalışmanın meşakkatine ve acımasızlığına katlanamayacak kadar kırılganlaşıp hakikatin kıdemli okulunu, bilimi asmaya başlamamızda.

    Laklakiyat_1
    — Şeyhim be, bi’ keramet be şu ekonomiye?
    — Oğlum depresyondayım diyorum, bi’ gidin ya..
    Laklakiyat_2
    — Kâinata müspet kudretimizi gönderiyoruz ve tekrarlıyoruz:
    Akça, akça, akça…
    — Biraderim, bir ilim yolunu deneseydik?
    — Onu da deneriz ama şimdi vakit yok. Söyle: Akça…
    Laklakiyat_3
    — Tamam kapat; 30-40 güne aricam ben seni. İnzivadayım diyorum kızım, arama beni.
    Laklakiyat_4
    — Bak a buraya! Akçe say şu avcuma, yola giderim! Havalı tabii
    yaaa! Ben akçe verip itikada girmem, itikada girip akçe alırım; usul
    bu; haydi indirtme asayı koltuktan, başım zaten duman.
    Laklakiyat_5
    — Hayâtuma ummaduk eylükleri çekeyorum ve alup kabûl edeyorum 7-7-7.
    Teşekkür iderüm, teşekkür iderüm, teşekkür iderüm.

    Şaka bir yana… 1: 1. 15. yüzyıl âlimi Gümüşlüoğlu Şeyh Abdurrahman çile kemeri kuşanmış hâlde irşad postunda. Taşköprizâde Ahmed, Şekâiku’n-numâniyye, çev. Mehmed Hâkî (Hadâiku’r-reyhân), res. Nakşî, TSMK, H. 1263. 2. 16. yüzyıl bestekârı Tâbî ve bir arkadaşı. Meşâirü’ş-şuarâ, Millet Ktp., Ali Emiri-Tarih 772, s. 338a. 3. Zikir hâlinde bir Özbek derviş. Figures Naturelles de Turquie, Hüseyin İstanbulî’ye atfedilir, 1688. Fransa Ulusal Ktp., N. Od. 7, s. 29. 4. Gezgin Kalenderî derviş, Figures Naturelles de Turquie, s. 39. 5. Tebliğ dinleyenler. Erzurumlu Darîr, Siyer-i Nebî, c. III, res. Nakkaş Hasan, 1594-95. New York Halk Ktp., Spencer, Turk. ms. 3.

  • İTÜ Radyosu: Varolsun ilimin sesi ve koruyucuları!

    İTÜ Radyosu: Varolsun ilimin sesi ve koruyucuları!

    Devlet radyoları dışında yayın yapan İTÜ Radyosu, 78 yıllık tarihinde birçok ilk yayına ses oldu. Kapatıldı, açıldı, engellendi ama susmadı. Birçok hocanın, gönüllü çalışan müzik insanlarının ve öğrencilerin fedakarlıklarıyla bugüne ulaşan İTÜ Radyosu, hem Türkiye’nin hem dünyanın birçok yerinde özel içerikleriyle ses vermeye devam ediyor.

    İstanbul Teknik Üniversitesi Radyosu fikri, 1943’te o dö­nemin Millî Eğitim Bakanı Müsteşarı Rüştü Uzel’in teşvik ve ilhamı ile laboratuvarda bir verici cihaz yapılması düşünce­siyle doğdu. Amaç, öğrencilerin stüdyo donanımları tasarımı, vericiler ve yayıncılık tekno­lojisi konularında uygulamalı eğitimini sağlamaktı.

    Prof. Dr. Mustafa Santur’un öncülüğünde, o dönemde asis­tan olan Prof. Dr. Adnan Ata­man ve kürsü elemanlarının çalışmaları ile 250 W gücünde ve 42 m dalga uzunluğunda çalışan bir verici yapıldı ve 1946 ortalarında kısa dalga üzerin­den yayına başlandı. Bu verici, kürsü elemanları ve öğrenciler için bir uygulama alanına dö­nüştü; stüdyo cihazları öğren­ciler tarafından tasarlanıp üre­tildi; vericinin gücü 500 watt’a yükseltildi; ayrıca 47 m dalga uzunluğunda çalışan 1 kW gü­cünde yeni bir verici yapıldı. 47 m vericisinin yapımına 1952’de başlandı ve 1954’te yayına ge­çildi. Her iki vericinin tasarım ve üretiminde Tahsin Saya ve Ziya Akçasu görev aldılar. Bun­ların kalitesini gözlemek için gerekli olan monitör alıcıları ve monitör osiloskobunun tasarım ve yapımını ise Prof. Dr. Duran Leblebici üstlendi.

    İTÜ Radyosu FM vericisi de yine bu laboratuvarda Prof. Dr. Mustafa Santur’un danışmanlığında Pertev Apaydın tarafından geliştirildi. 1957’de, Türkiye’de bir ilk olan FM yayını başlatıldı. Bu yayınlarda genel­likle çok sesli müzik eserleri çalınırken Türk Müziği yayınla­rına da yer verildi.

    Sosyal_Tarih_4
    İTÜ Radyosu’nun teknik ekipmanı üniversitenin öğrencileri ve hocaları tarafından oluşturuluyordu.

    İTÜ Radyosu, Millî Eğitim Bakanlığı’nın 9 Nisan 1937 tarih ve 3222 sayılı Telsiz Kanunu’nda yer alan “Lise ve yüksek mek­teplerde ve üniversitelerde ders icabı yapılacak telsiz tesisatı ve neşriyatı Maarif ve Nafia vekâletlerince hazırlanacak esaslara göre yapılır” hükmüne göre kuruldu. 1948’de, o günkü adıyla İnönü Stadyumu’nda ya­pılan Türkiye-Avusturya ulusal futbol maçı İTÜ Radyosu’ndan naklen yayınlandı.

    1952’de İTÜ Radyosu’na Gü­müşsuyu binasının zemin ka­tında, Yüksek Frekans Tekniği Laboratuvarı’na bitişik iki oda verildi. Antenler de Gümüşsu­yu binasının çatısına kuruldu. 1957’de İTÜ Radyosu, antenlerin daha yükseğe kurulmasına olanak veren Taşkışla binası­nın İnönü Stadyumu’na bakan kulesine taşındı.

    İTÜ Radyosu’nun programlı yayınlara başlamadan önceki ilk spikerleri olan öğrenciler ve Zayıf Akım Kolu kürsü­lerinin asistanları Adnan Ataman, Tahsin Saya, Ziya Akçasu, Tarık Özker ve Fikret Yücel’dir. Bu kuşaktan sonra görev yapan spikerler arasında Duran Leblebici, Yakup Paker ve Yavuz Taşçı’yı sayabiliriz. Gönüllü olarak yapılan spiker­lik görevine seçilebilmek için bir sınav yapıldığını da Prof. Dr. Duran Leblebici’nin anıların­dan öğreniyoruz. Spiker olmak isteyenlerin seçme sınavların­da Klasik Batı Müziği eserleri­nin, bestecilerinin adlarını ve eser bölümlerinin özelliklerini doğru telaffuz edebilme koşulu vardı. Radyonun açılış müziği, Mo­zart’ın “Türk Marşı” diye bilinen “Rondo Alla Turca” eseriydi. İstanbul’daki önemli konser salonlarından kayıtlar, basket­bol ve futbol maçlarının naklen yayınları başlamıştı. Hıfzı To­puz, Şevket Rado, Adalet Cimcoz ve Adalet Ağaoğlu gibi kalemler, gazetelerdeki köşelerinden Teknik Üniversiteliler’i yürek­lendiriyordu.

    Taksim Belediye Gazino­su’nda 1953-54 sezonunun ilk dinletileri Suna Kan-İdil Biret resitalleri oldu ve bu “harika çocuklar”ın ilk konserleri İTÜ Radyosu’ndan dinlendi. İTÜ Radyosu, dinleyicilerin gönlün­de devlet radyolarının yerini almaya başlamıştı.

    Sosyal_Tarih_5
    Radyo, özellikle savaş dönemlerinde en önemli haber alma kaynağıydı.

    27 Mayıs 1960 öncesinde İTÜ Radyosu yayınlarına ara ver­mek zorunda kalmıştı. 30 Mayıs 1960 tarihli yazı ile İTÜ Radyo­su’nun yayınlarına tekrar izin verildi. O dönemde ismi efsane­leşen Rektör Prof. Dr. Mustafa İnan’ın 2 Haziran 1960 akşamı İTÜ Radyosu’ndan yayınlanan konuşması büyük yankı uyan­dıracaktı. Oğuz Atay da Bir Bilim Adamının Romanı isimli eserin­de bu radyo konuşmasının tam metnine yer verecekti. Rektör İnan konuşmasında Nâmık Ke­mal’in ünlü “Ne mümkün zulm ile bidat ile imhayı hürriyet / Çalış idraki kaldır muktedir isen ademiyetten” mısralarına yer vererek, konuşmasını şöyle bitirecekti: “Varolsun ilmin sesi ve onun koruyucuları.”

    1963’te İTÜ Radyosu’nun stüdyo ve vericileri Maçka binasına taşındı. Binanın arka cephesinin en üst katına yerleşen radyo, 1983’e kadar 20 yıl buradan yayınlarına devam etti. Maçka stüdyosuna geçil­diğinde FM yayınlarında Haluk Buran’ın diploma çalışması ola­rak tasarlayıp gerçekleştirdiği verici kullanılmaya başlanmış­tı. İTÜ Radyosu 1972’de stereo yayına geçti. Stereo kotlayıcı, Prof. Dr. Osman Palamutçuo­ğulları tarafından tez çalışması olarak gerçekleştirildi. İTÜ Radyosu’nun yayınları, önceden olduğu gibi hep 18.30-22.00 saatleri arasındaydı.

    Maçka döneminde naklen yayınlar ve konser kayıtlarının yayınları önemli bir yer tutar. O dönemde Elmadağ’daki Şan Sineması’nda Pazar sabahla­rı Klasik Batı Müziği ve Türk Müziği konserleri olurdu. Bu konserlerin kayıtları radyo çalışanları tarafından alınır ve yayınlanırdı. Şan Sinema­sı’ndan bazı konserler naklen yayınlanırdı. Taksim’deki Mak­sim Sahnesi ve Şişli’deki Kent Sineması’ndan da konserler kaydedilir ve bu kayıtlar hafta­içinde dinleyicilere sunulurdu. Maçka döneminde Ali Irvalı ve daha sonra Vural Tekeli İTÜ Radyosu’nda kadrolu olarak görev yaptılar. Aynı dönemde spikerlik yapmış olan öğrenci­ler arasında Çetin İzbul, Prof. Dr. Avni Morgül, Prof. Dr. Hakan Kuntman, Lütfi Yenel, Kozan Asova, Cevat Erdal, Celal Erdem ve Metin Oğuz bulunuyordu.

    12 Eylül 1980 darbesinin ardından İTÜ Radyosu yayın­larına 3 ay ara vermek zorun­da kaldı. 1. Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 10 Aralık 1980 tarihli yazısı ile İTÜ Radyosu’nun yayınlarına tekrar devam edebileceği bildirildi.

    Sosyal_Tarih_6
    İTÜ Radyosu Maçka stüdyosu.

    Ağustos 1983’te yayınlarına ara veren İTÜ Radyosu, 1993’te İTÜ Rektörlüğü’nün başlattı­ğı yeniden yapılanma projesi ile Maslak Yerleşkesi’nde ana kumanda ve arşiv mekan­larına kavuştu. Özellikle taş plak, uzunçalar plaklar ve dar bantlardan oluşan tarihî değere sahip müzik arşivinin Maç­ka’dan en az kayıpla taşınması ve yeniden düzenlenmesinde Öğr. Gör. Yücel Durusoy çok büyük emek vermiştir. Şubat 1995’te Suha Çalkıvik, İTÜ Radyosu yayın sorumluluğuna getirilmiş ve İTÜ genelinde öğ­rencilere radyoda çalışmaları için çağrıda bulunulmuştur.

    Maslak’taki deneme yayınları 1995 başında İtalya’dan getirilen 1 kW gücündeki iki adet FM verici ile başladı. Bu dönemde özellikle radyonun teknik sorumluluğunu gönüllü olarak büyük bir özveri ile yürüten Dr. H. Bülent Yağ­cı’nın, yayınların atmosferden ve kablo TV şebekesi üzerinden dinleyicilere ulaştırılması için yaptığı özverili çalışmalar unu­tulmaz.

    İTÜ Radyosu, cumhuriye­tin 72. kuruluş yıldönümünde, 29 Ekim 1995 Pazar günü saat 19.30’da hem kablo TV siste­mindeki FM kanalından hem de FM 103.8 MHz’den klasik müzik programları ile yayınlarına tekrar başladı. O günlerde sınırlı sayıdaki klasik müzik CD’leri çalınıyordu. İTÜ öğretim üye­lerinin, özellikle Prof. Dr. Duran Leblebici ve Yücel Durusoy’un kişisel arşivlerinden getirdikleri CD’lerin yayınlandığı günlerdi…

    Sosyal_Tarih_7
    Semih Balcıoğlu’nun İTÜ Radyosu ile diğer kamu radyolarını karşılaştıran ve o dönemin baskıcı iktidarını hicveden karikatürü.

    1997’den başlayarak 3 saatlik sayısal bantlardan anonslu prog­ram kayıtları yayınlamaya baş­landı; 1998’de internet üzerin­den yayına geçildi. İTÜ Radyosu, Türkiye’de yine öncü rolünü sürdürerek internet üzerinden yayın yapan ilk radyolardan biri oldu. 2000’den sonra Maslak Yerleşkesi içinde kapalıdevre yayınlarla ve internet ortamında yayıncılık sürdürüldü. İTÜ’deki konserlerin kayıtları, İTÜ Rock Günleri etkinliği naklen yayın­landı. Yeni programlar üretildi, radyonun diskoteği genişletil­di. Sinema eleştirmeni, radyo programcısı ve çevirmen Sevin Okyay’ın radyo arşivine yaptığı CD bağışları önemlidir. Öğrenci­lerden oluşan kadro, yayıncılık çalışmalarının yanısıra Murat Sönmez’in öncülüğünde, tozlu raflarda dağınık durumdaki dinleyici istekleri, mektuplar, yayın akışları, teknik yayın ra­porları, basında İTÜ Radyosu gibi yazılı ve basılı belgeleri tarihsel bir sıralama ile düzenleyerek yıllar süren bir çalışma ile kolay incelenebilir bir arşiv oluşturdu. Bu arşive, İTÜ Radyosu ve İTÜ TV tarihinde çok önemli bir isim olan ve genç yaşında bir kaza sonucu kaybettiğimiz Aldo D’or­fani’nin adı verildi.

    Bu dönemde Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı: Mus­tafa İnan adlı eseri ve Charles Dickens’ın İki Kentin Öyküsü adlı romanı “arkası yarın” formatı ile her gün radyodan seslendirildi. Radyo çalışanı öğrencilere her dönem verilen fonetik-diksiyon eğitimleri canlı olarak radyodan ya­yınlandı. Duygu Çetegen ve Hakan Yusufoğlu’nun hazırla­yıp sundukları “Konuklarımızla Dünyadan İTÜ’ye” programı dünya müziklerini dinleyiciye taşıdı. Dünyaca ünlü sanatçıla­rın İTÜ Müzik İleri Araştırmalar Merkezi (MİAM) stüdyolarında gerçekleştirilen konser kayıt­ları bir dizi halinde yayınlandı. 2011’de başlatılan “Plak Sayısal­laştırma Projesi” ile uzunçalar (LP) plaklar sayısal ortama aktarıldı.

    2022’de ölen fotoğraf sanat­çısı ve ressam Ali Arif Ersen’in, olağanüstü bir yaşam motivas­yonuyla arkadaşı H. Turgut Uyar ile birlikte hazırladıkları caz programı “Kış Bahçesi”, ulusal basının da ilgi odağı oldu. Prof. Server Acim 2013’ten itibaren 52 hafta boyunca “Film Müziği Atölyesi” programını, 2014 başından itibaren “Klasik Batı Müziği’nde Türler, Biçimler ve Besteciler” programını hazır­layıp sundu (2019’da kaybetti­ğimiz Acim’in radyoya verdiği emek, açık arşivlerde sonsuza kadar yaşayacaktır).

    Sosyal_Tarih_8
    İTÜ Radyosu’nun kuruluşunda büyük emeği olan Prof. Dr. Mustafa Santur.

    2012 Mayıs ayından başla­yarak Dr. Demet Çilden ve Dr. Doğuş Güler’in değerli çaba­larıyla klasik Batı müziği, caz/ Blues ve rock olmak üzere üç ayrı kanaldan internette dinle­yicilerine seslenen İTÜ Radyosu, bugün mobil uygulamalardan da dinlenebiliyor. “Tune-in” rad­yo uygulaması verilerine göre, Türkiye’de internet üzerinden en çok dinlenen üniversite rad­yoları arasında ilk 5 radyonun 3’ü İTÜ Radyosu’nun kanalla­rı. Ayrıca Türkçe ve İngilizce anonslarla hazırladığı özel programlarla 43 ülkeden 700 öğrenci radyosunun ortak ya­yınladığı programlarla sesini dünyaya duyuruyor. Bu yıl 78. yaşını kutlayan İTÜ Radyosu, öğrencilerin disiplinli ve öz­verili çalışmaları, amatör ruh ve heyecanlarıyla dünyanın her yerine sesini ulaştırmaya devam ediyor.

    20. YÜZYILIN BAŞINDA RADYONUN İDEOLOJİK İŞLEVİ

    Millî kültürün tek sesi ve ‘kulakla görmek’ imkan

    Radyo tüm dünyada “milletin sesi” olarak görüldü. Dr. Meltem Ahıska’ya göre radyo, 20. yüzyılın başında ‘benzerleştirmeye, tüketmeye’ yönelik bir kültüre geçişe eşlik etti. Geniş alana bir merkezden sesleri dağıtan radyo, tarihsel olarak millî kültürün oluşturulmasının da en önemli aygıtı oldu.

    Radyo yayıncılığı 1930’ların sonun­dan 1990’ların başına kadar devlet kontrolünde gerçekleştirildi. Bunu sağlayan hukuki çerçeve, özel ve ba­ğımsız radyo yayıncılığına izin vermedi. Türkiye’de radyo yayıncılığının tarihi özellikle büyük kent –Ankara, İstanbul, İzmir– odaklı son derece merkezî bir yapı sergiliyor. Bu özelliğiyle radyo, en başta yayıncılar, devlet insanları ve kısmen de izleyiciler tarafından “milletin sesi” olarak görüldü ve değerlendirildi. Radyonun böyle bir işlev yüklenmesinin Türkiye’ye özgü olduğunu söylemek mümkün değil elbette. Avrupa ve ABD kaynaklı birçok araştırma radyonun 1950’lere kadar milletin “inşa”ında ve millî hayatın oluşturulmasında oynadığı rol üzerinde durur. Türkiye’de radyo yayıncılığı tarihi de benzer bir dönem­leştirmeyle, yani 1950’lere kadar ve böy­le bir çerçevede, milletleşme “projesi” ile iletişim teknikleri arasındaki ilintiyi kurarak değerlendirilebilir. Ancak millet ve iletişim, bağımsız değişkenler olarak ele alınabilir mi?

    Sosyal_Tarih_Kutu

    Ülkemizde radyonun ilk yıllarıyla ilgili yaptığım araştırma, radyonun milletin kurulması için bir araç olarak kullanılmasından ziyade; radyodan yayınlanan sesler sayesinde milletin, bir millet yaratma işini üstlenen birçok seçkin tarafından başta şüphe edilen varlığının hayal edilebildiğini gösteriyor. Radyo teknolojisi, millet hayalini başka birçok “iletişim” ortamından daha fazla mümkün kılmıştır. 1940’larda Radyo dergisinde yazan Burhan Belge’ye göre radyonun en önemli hususiyetlerinden biri “kulakla görmeye” imkan tanıması­dır. Radyo, “hayalinizi, insanları da ses­leri kadar güzel tasavvur etmek bahsin­de serbest bırakır”. Radyo yayıncılığının tarihine baktığımızda, bu hayalin bir düzeyde milletin varlığını oluşturmayı ve ona inanmayı mümkün kılarken, bir başka düzeyde açmazlar yarattı­ğını, sesin ulaştığı karmaşık gerçeklik alanıyla başetmekte çekilen güçlükleri yansıttığını görüyoruz. Bu açmazların başında, “kulakla görülen” ve “gözle gö­rülen” arasındaki fark geliyor. Seçkinler bir millet kurma pratiği içinde radyodaki sesler sayesinde olmayanı olmuş, öz­leneni gerçekleşmiş kılmaya çalışırken; buna radyo gibi “modern” bir teknolojik dayanak bulmuşken; bu seslerle ifade bulan “gerçekliği”, başta yayıncıların kendi deneyimleri olmak üzere, yerin ve zamanın yaşantılanmasıyla bağdaştır­mak hiç de kolay olmamış. Yayıncıların anlatılarında bu türden kopukluklara ve yarılmalara sıkça rastlamak mümkün…

    1922-52 arası ABD’deki radyoculuk üzerine yazan Michele Hilmes, radyoyu “kablolar, vericiler ve elektronlar olarak, temelini elektrikte bulan bir şey yerine, kültürden temellenen bir toplumsal pratik olarak” düşünmemizi önerir. Buna kesinlikle katılıyorum. Ancak kül­türü sadece düşüncelerin alanı olarak görmeyeceksek, radyo yayıncılığı aynı zamanda teknik ve maddi düzenleme­ler içeren bir kültürün içinde şekillenen bir pratiktir. Bu nedenle radyo deyince bir yandan da “kablolar, vericiler ve elektronları” düşünmemek imkansız. Radyoda program yapan bir yayıncı bu teknikler sayesinde kendi toplumsal konumuna ve izleyiciye ilişkin politik bir imgelem oluşturmaktadır…

    Radyonun ifade alanını oluşturan tekniklere tarihsel olarak baktığımız­da, bu teknolojinin yirminci yüzyılın başında kaydetmeye, muhafaza etmeye, ayrıştırmaya katkıda bulunan yazılı kültürden; yaygınlaştırmaya, benzerleştirmeye, tüketmeye yönelik bir kültüre geçişe eşlik ettiğini, hatta bunu mümkün kıldığını söyleyebiliriz. Geniş bir coğrafi alana sesleri dağıtan radyo, kapitalizmin dinamiklerine tarihsel olarak eklemlenen millî kültürün baş imleyicilerinden biri olarak ortaya çıktı.

    Meltem Ahıska

    (Yazarın Metis Yayınları’ndan çıkan Radyonun Sihirli Kapısı Garbiyatçılık ve Politik Öznellik adlı kitabından özetlenerek alıntılanmıştır.)

  • Ne sohbet odası ne podcast: Her şey radyo ile başlamıştı

    Ne sohbet odası ne podcast: Her şey radyo ile başlamıştı

    UNESCO 2011’de aldığı bir kararla 19 Şubat’ı Dünya Radyo Günü ilan etti. 20. yüzyılın en büyük buluşlarından olan radyo, günümüzde kullanılan birçok medya alanına teknolojisine öncülük etti. “Kulaklar”ın dünyaya egemen olduğu zamanlar geride kaldı ama, radyonun takipçileri yeni teknolojiler sayesinde her şeyi “duymaya” devam ediyor.

    İnsanlık tarihinin en önemli buluşlarından olan radyo… Mucidi konusunda fikir ayrılıkları olsa da, Nobel ödüllü İtalyan elektrik mühendisi Gug­lielmo Marconi, uzun mesafeli radyo iletişiminin kurucusu sayılıyor.

    19. yüzyılın sonlarında bili­minsanları “kablosuz telgraf” için büyük çaba gösteriyordu. İlk telsiz sistemleri ve elektronik dalgalarla ses aktarma, öncelikle denizcilerin ve askerlerin ilgisini çekti doğal olarak. 20. yüzyılın hemen başlarında ise radyo alıcıları geliştirilmeye başlandı. Böylelikle radyo, bir kitle iletişim aracına dönüştü.

    Genç Türkiye Cumhuriyeti de bu gelişmeye ilgisiz kalmadı. Aslında daha cumhuriyetten önce radyo ile tanışılmış; işgal güçleri Anadolu’yu terkederken Fransızlar Türkler’e bir telsiz-te­lefon bırakmıştı. Bu telsiz-telefon aracılığıyla, eğitimci Rüştü Uzel (1891-1965) liderliğinde bir öğren­ci grubu İstanbul’da radyo yayını yapmak için çalışmaya başladı. 19 Mart 1923’te ilk deneme yayını Öğretmen Okulu’nda davetlilere yapıldı.

    Sosyal_Tarih_2
    İlk yayınların yapıldığı Sirkeci’deki Büyük Postane’nin üst katında Mûsiki Cemiyeti saz heyeti icra sırasında (Fotoğraflar: Cengiz Kahraman arşivi).

    Cumhuriyetin ilk yılında çıkan (21 Şubat 1924) kanunla, telsiz ve telefonla haberleşme yetkisi Posta Telgraf ve Telefon Müdüri­yeti Umumiyesi’ne (PTT) verildi. 1 yıl sonra ise Radyo Tesisleri Kanunu çıkarıldı. Bu yasa ile ülke çapında telsiz şebekeleri kurul­ması öngörüldü ve ihale Fransız şirketi TSF’ye verildi. Şirketin Ankara ve İstanbul’da yaptığı ve­riciler 20-250 kW arasındaydı ve ülkenin Berlin’den Moskova’ya, Tahran’dan Londra’ya kadar dış dünya ile bağlantısını sağlıyordu. Bu antenler, birtakım eklentilerle radyo yayıncılığına da uygun hâle getiriliyordu.

    Bu süreçte Mustafa Kemal’in inisiyatifi önemlidir. Yapılan bir radyo alıcısı Orman Çiftliği’ne götürülür. İstasyonlar aranır­ken, Sovyet radyosunun Rusça anonsu duyulur. Bir süre yayını dinleyen Mustafa Kemal “bakın propaganda yapıyorlar” der ve radyonun önemini vurgular. Bunun üzerine yeni bir radyo istasyonunun kurulması için çalışmalar başlatılır (Hale Yay­lalı, “1927’den çokpartili döneme kadar Türkiye’de radyo yayıncı­lığı”, İstanbul Aydın Üniversitesi Dergisi). İlk resmî radyo yayını 6 Mayıs 1927’de İstanbul’da başlar. O yıllardaki anons şöyledir: “Alo, alo, muhterem samiin (dinleyi­ciler). Burası İstanbul Telsiz Tele­fonu… Bugünkü tecrübe neşri­yatımıza başlıyoruz…” Bu anons Fransızca olarak da tekrarlanır.

    Radyo, alıcıların yaygınlaş­masıyla halkın temel iletişim aracı olur: Müzik yayınları, radyo tiyatroları, haberler, öğretici programlar…

    Sosyal_Tarih_1
    Radyo bir dönemin en önemli haber ve eğlence kaynağıydı.

    Radyo, Demokrat Parti döne­minde iktidarın en önemli pro­paganda ve muhalefeti sindirme aracına dönüşür. Sonraki yıl­larda ise darbeciler tarafından da çok sevilecek; 10’ar yıl arayla yapılan 3 askerî darbede de (27 Mayıs’taki darbenin bildirisi Albay Alpaslan Türkeş tarafın­dan radyodan duyurulmuştu) ilk ele geçirilecek hedefler radyo binaları olacaktı.

    Adı haksız yere 12 Eylül 1980 darbesi ile anılan ünlü sanatçı Hasan Mutlucan’ın okuduğu kahramanlık türkülerini, tüm Türkiye aslında 1974’teki Kıbrıs Savaşı ile radyodan duyacaktı. Savaş haberlerinin arasında Mutlucan’ın davudi sesinden “yine de şahlanıyor” türküsü yayımlanacak; Kıbrıs’tan gele­cek haberleri merak eden halk radyoya büyük ilgi gösterecek ve ve radyo satışlarında patlama olacaktı.

    Radyonun tahtı, 80’lerde televizyon ile sarsılmaya başladı. Artık televizyon olmayan ev yok gibiydi ve haberler de buradan izlenmeye başlanmıştı. Önce diziler, sonra futbol karşılaşma­ları derken, “dinleme”nin yerini “izleme” alacak ve büyük rad­yolar önce ikinci plana, oradan eskicilere atılacaktı.

    Radyo buna rağmen 1990’dan itibaren ikinci altın çağını ya­şamaya başladı. Turgut Özal’ın 1980’den sonra uyguladığı liberal politikalar ve dünyada yaşanan teknolojik gelişmeler, özel yayıncılığın önünü açmış­tı. 1990’dan itibaren onlarca özel radyo kuruldu. Bu, müzik piyasasının da inanılmaz ölçüde büyümesine neden olacak; devletin katı denetiminden kurtulan radyolar yüzlerce genç müzisyenin sesini duyurduğu “yeni kanallar” olacaktı.

    21. yüzyılda ise dijital dönü­şümle birlikte bambaşka bir bo­yuta ulaşıldı. Akıllı cep telefon­ları, bluetooth, internet derken; sohbet odaları, podcast’lerden oluşan muazzam bir medya mecrasına tanıklık edilecekti. Radyo gününüz kutlu olsun.

    Sosyal_Tarih_3
    İlk radyo spikerlerinden Mesut Cemil.
  • New York-New Cihangir Zaragoza-Kayserispor hattı

    New York-New Cihangir Zaragoza-Kayserispor hattı

    Bu yerleşim yerlerine yeni isim koyma işi, aslını isterseniz tarihsel olarak insanoğlunun yaratıcılığının tıkandığı bir alan olsa gerek ve bu durum sadece bizim coğrafyamızda, insanımızda yok. Bir yandan her yeni kurulan yerleşime New York, New Jersey, New Zealand, Yenibosna falan diye başka bir yerin ismini verme geleneği var.

    Geçmiş zaman, bir seyahat dönüşü ha­vaalanından taksiye bindim. Şoföre “Cihangir” dedim. Adamcağız duraklaya­rak “Beyoğlu-Cihangir değil mi?” diye sordu. “Allah Allah, kaç tane Cihangir var?” dedim de öğrendim; meğer bir tane de Avcılar’da varmış da emin olmak istemiş. Sonra da yıllar evvel, Arnavutköy’de arsa satın almış bir gurbetçi vatandaşımı­zın hikayesini anlattı.

    Bu gurbetçi kardeşimiz, gayet kelepir fiyata Arnavutköy’den bir arsa almış. Tapuda da Arnavutköy yazıyor. İzin zamanı atlamış uçağa, aldığı Boğaz’a nazır arsasını görmeye gelmiş. Bu bindiğim taksi şoförü kardeşimize de “Arnavutköy” demiş; o da her aklı başında insan evladı gibi Beşiktaş- Arnavutköy’e gitmiş. Orada adamın elindeki adresi aramaya başla­mışlar ama öyle bir sokak falan yok. Gidip karakola sormuşlar, onlar da bin bir türlü yeri aramış, bula­mamış. Bunun üzerine gurbetçi “Taksimetre daha çok yazsın diye bile bile yanlış getirdin” diye şoförün üzerine yürü­müş de, karakoldakiler zar zor sakinleştirmişler, Tabii o zamanlar üçüncü havaalanı yok. Zaten ikincisi de yok. Dolayısıyla bugün şu yeni havalimanı çevresindeki Arnavutköy, o zamanlar hayli küçümen de bir köy.

    Daha sonra Bakırköy’den dönerken bir minibüs gör­müştüm camında “Cihangir” yazan da, Allah’tan taksicinin anlattığı hikaye aklımda, tufaya düşmediydim.

    Hafiza_i_Beser

    Şimdi, bu yeni Arnavutköy için “Efendim tee 1800’lerin sonunda burada bir Arnavut yaşarmış; millet Edirne’ye giderken orada konaklarken ‘Arnavut’un köyünde konak­layalım’ dermiş, buranın adı da Arnavutköy olmuş” gibi garip tarihçeler düzmüşler düzmesine ama, Arnavutköy dendiğinde her İstanbullunun aklına ilk gelen Beşiktaş’taki Arnavutköy. Burası Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldığından beri Arnavutköy. Beyoğlu’ndaki Cihangir de zaten adını Kanunî Sultan Süleyman’ın oğlu şeh­zade Cihangir’den alıyor. Yani netice itibariyle ortada şöyle bir durum var: İstanbul’un bir böl­gesinde yeni bir yer kuruluyor; bir takım akıldaneler oturuyor buraya bir isim verecekler; tu­tuyorlar deveyle 6 saat uzaklıkta ve 500 yıldır adı Cihangir olan ya da deveyle 7 saat uzaklıkta ve adı 600 yıldır Arnavutköy olan semtle aynı ismi koymaya karar veriyorlar!

    Tamam, çocukken hem Ankara hem de İstanbul’da Bahçelievler isminde birer semt olmasına şaşardım; ama arka­daş, yeni bir semt kurarken, aynı şehirdeki başka bir semtin is­mini seçmeyi vallahi anlamıyorum. Ne bileyim, orada bu işlere bakan yetkili bir abi “Arkadaşlar mahallemizin adını Cihangir koyalım” dediğinde; o ortamda “Abi ne yaptın, Sultanahmet koy istersen! Yapıldı o, Cihangir diye bir yer nereden baksan 500 yüz yıldır var” diyecek kadar kafası çalışan tek bir adam yok muydu yani? Yani düşünün, mesela Manhattan’da, atıyorum belediyeyi “gönül belediyecili­ği” kazanmış; Central Park’ı da imara açmışlar; 8 yaşında Sim City oynayan çocuk gibi burayı TOKİ bloklarıyla doldurmuşlar; sonra belediye meclisi oturup bu yeni mahalleye Brooklyn ya da Harlem ismini vermiş. Olacak iş mi?

    Yani tabii, bu yeni yerle­şim yerlerine isim koyma işi, aslını isterseniz tarihsel olarak insanoğlunun yaratıcılığının tıkandığı bir alan olsa gerek ve bu durum sadece bizim coğraf­yamızda, insanımızda yok. Bir yandan her yeni kurulan yerle­şime New York, New Jersey, New Zealand, Yenibosna falan diye başka bir yerin ismini verme geleneği var. Diğer yandan çok daha sıkça, gerçek bir sersem gibi doğrudan başka bir ülkede­ki şehrin adını verme geleneği de var ki Amerikalılar bu alanda başı çekiyor: Eğer aklımda yan­lış kalmadıysa ABD’de 26 tane Berlin, 23 tane de Paris isminde kasaba ve şehir var. Her ne kadar bu durum “Paris, Teksas” gibi muazzam filmler doğurmuş olsa da bence büyük saçmalık.

    İşin esası, bu saçmalık dün­yamıza Büyük İskender’den miras kalmış olabilir. Artık Büyük İskender trol müydü bilmiyorum ama, herifçioğlu Mısır’dan Afganistan’a kurduğu iki şehirden birine İskenderiye demiş, geçmiş. Bugün Mısır, Türkiye, Irak, Pakistan, Türkmenistan, Tacikistan’da ayrı ayrı İskenderiye’ler mevcut.

    Enteresan bir şekilde bu geleneği Romalılar da devam ettirmiş. Misal bizim İznik de, Fransa’nın Nice şehri de aynı isme sahip; ikisi de evvel­den Nicaea. Yine aynı şekilde Kayseri ve Zaragoza da Roma devrinde Caesarea ismini taşı­yor. Ancak düşündükçe sinir­leniyorum; daha önce kullanıl­mamış bir isim bulmak o kadar da zor olmamalı yahu! Hadi tarihte Kayseri nere, Zaragoza nere. Bugün bile Real Zaragoza ve Kayserispor birbirlerin­den futbolcu alıp vermeseler (Ali Murat’a sordum; Kayseri Zaragoza’ya bir santrafor satmış, Zaragoza da Kayseriye bir sol bek vermiş), ikisinin birbirinden haberi olmayacak.

  • Bedenlere vuran piyango ve Uzun Ömer’in talihsizliği

    İstanbul’un bir dönem en ünlü piyango bayileri, fizikî yapıları nedeniyle “özel” olan insanlardı. Bahçekapı’daki meşhur Nimet Abla bir yana, Uzun Ömer ve Cüce Simon bu popüler kişilerdendi. 1960’ta 40 yaşında vefat eden Uzun Ömer’in cenazesi de, zorluklarla kaldırılabilmişti. Acılarla ve acımasızlıklarla dolu hayatlar…

    Yakın dönem İstanbul’u­nun sembol simaları vardı. Bunlar arasında ilk akla gelenler Pazarola Hasan Bey, Cüce Simon ve Uzun Ömer’di. Bunlardan son ikisi aynı za­manda Millî Piyango bayiliği yapmaktaydı. Halk, fizikî yapıları hayli farklı olan bu kişilerden alınan biletlerin uğurlu olduğuna inanırdı. Bundan dolayı da tıpkı Bahçekapı’da satış yapan Nimet Abla gibi bu kişiler de iyi bilet satarlardı. Bunun dışında ünlü sahne sanatçılarımızdan Naşit Özcan da bir ara Şehzadebaşı’nda Turan Tiyatrosu civarında piyan­go bayiliği yapmıştı. Bir başka duayen isim Hazım Körmükçü de Beyoğlu’nda bu işe soyunanlar­dı. Piyango bayiliği yapan diğer bir sahne sanatçımız Mürüvvet Sim idi. Saray sineması içinde Mürüvvet Abla adıyla bir gişesi vardı. İhtimal ki bayisine bu ismi vermesinde Nimet Abla’nın yakaladığı popülariteden istifade etme kaygısı da vardı.

    Ülkemizde piyango gelene­ğinin kökleri Osmanlı Devleti dönemine kadar gider. Eski za­manlarda piyango denilince akla ilk gelen Donanma ve Tayyare Piyangoları idi. Bunun evveliya­tında da Rumeli şimendiferi tah­vilatı piyangosu ve 1897 Osman­lı-Yunan harbi sırasında şehit düşen ya da yaralanan askerlerin çocukları için düzenlenen piyan­go uygulamaları bilinmektedir (İlk piyangolar hakkında detaylı bilgi için bkz. Çapanoğlu, 9)

    Cumhuriyet döneminin namlı piyangocuları ise daha ziyade Bahçekapı, Galata ve Beyoğlu’nda toplanmışlardı. Bahçekapı’nın halen en meşhur gişesi Nimet Abla’dır. Nimet Abla bu gişeyi eşi İsmail Bey ile birlikte işletirdi. Onun elinden çekilen piyango­nun uğurlu olduğuna inanılırdı. Bu sayede epey bir para kazanan ve hacca da giden Nimet Abla, elde ettiği gelirin bir kısmıyla Mecidiyeköy yakınlarındaki Esentepe mevkiinde bir cami yaptırmıştı. Sonraki yıllarda basın, zaman zaman piyango biletinden kazanılan parayla yap­tırılan camide namaz kılmanın caiz olup olmadığını tartışacaktı.

    YeniYil-3
    1950’nin yılbaşına ait Millî Piyango çeyrek bileti.

    Soyadı Özden olan Nimet Abla, bazı kaynaklarda Şeyhülislam Cemalettin Efendi’nin yeğeni olarak gösterilir. Piyango işine girmeden önce eşi İsmail Bey’in bir tütün dükkanı bulunuyordu. Burada tayyare piyangosu da satılırdı. Nimet Hanım eşine des­tek olmak için burada çalışmaya başlamıştı. 1938’de bugün de aynı yerde bulunan küçük dükkan satın alındı. Nimet Abla burayı o kadar sahiplendi ki zamanla kulübenin üst katında yaşamaya kadar götürdü işi. Nimet Abla’yı diğer rakiplerinden farklı kılan yanı ise, reklam yapma konusun­daki becerisiydi. Piyango satışını artırmak için zamanın en ünlü şekerleme markalarından Lion’a 250 gramlık şekerlemeler sipariş ettirdiği gibi, bazen ikramiyeleri kendi eliyle öder, büyük ikramiye kazanan bileti bu sayede came­kanda sergilerdi. Bazen de biletleri efemera tutkun­larının sakladığı kendi resminin olduğu zarflara koyarak satardı. Zaman zaman gittiği gazinolarda garsonlara bolca bahşiş dağıtarak magazin basınının gündemine girmeyi de bilirdi. Nimet Abla’nın bir başka ilginç yanı da yatırım konusun­daki becerisiydi. Kazandığı para­larla Büyükdere’de yalı, pek çok yerde apartman, Bebek’te büyük bir arazi satın almıştı. Nimet Abla 1978’de çocuksuz öldü; gişesi bir süre eşi tarafından işletildi; onun ölümü sonrasında ise Nimet Özden’in yeğenlerine geçti.

    Nimet Abla’nın komşusu ise Tek Kollu Cemal idi ve halk onun da çektiği biletin uğurlu olduğu­na inanırdı. O da eşiyle birlikte satış yapardı. Nimet Abla’nın eşi İsmail Bey, Tek Kollu Cemal’in en büyük rakipleri olduğunu ancak zaman içinde onu da gölgede bıraktıklarından bahseder. Tek kollu olması ise savaş gazisi olmasından kaynaklanıyordu. Bu nedenden dolayı halk onu sempatik bulur ve gişesini uğurlu sayardı.

    YeniYil-2
    Uzun Ömer, Galata Köprüsü’nün altındaki piyango gişesinde.

    Ayrıca seyyar bayilik yapan meşhur piyangocular da mevcut­tu ki, bunların başında Saray’dan çıkma olduğu söylenen Cüce Simon gelmekteydi. Ölümü sebebiyle Hayat dergisinde kaleme alınan bir yazıda kısa da olsa Simon’un biyografisine yer verilmiştir. Buradan anladığımı­za göre Simon’un aslında Saray’la uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Gerçek adı Simon Sevsay olup 1892 doğumludur. Babası Markar’ı 1901, annesi Mariça’yı ise 1942’de kaybetmiş­tir. Çeşitli Ermeni okullarında okur. İzmit’te idadi eğitimi görürken okuldan ayrılır. Sonrasında İstanbul’a gelir. Boyunun kısalığı kendisine çeşitli iş kapıları açar. Bayezit’te Güllü Agop Tiyatro­su’nda Naşit Özcan’ın sahneye koyduğu Leblebici Horhor oyu­nunda ve birkaç filmde de rol alır. Sonrasında piyango bayili­ğine soyunur. Ağzında sigarası, kolalı gömleği ve şık kravatıyla dolaşır; ceketinin cebine her daim bir karanfil takar.

    Biletlerini daha çok Degüs­tasyon ve Çiçek Pasajı’nda satan Cüce Simon, hem nafakasını çıkarır hem de demlenirdi. 1966’da kalp yetmezliğinden dolayı hayata gözlerini yumar. Yine Hayat dergisine göre, İstanbul’un sembol kişilerinden olan Simon’un asıl ölüm sebebi “kalp kırıklığı”dır. Simon bir süre önce yakın dostu Uzun Ömer’i kaybetmiştir. Dergi, Simon’un Uzun Ömer’le çeşitli çapkınlıklar yaptığından dem vurur. Ancak Uzun Ömer mutaassıp kişiliği ile tanınan bir isimdir. Cüce Simon ayrıca, kız arkadaşı Hropsime (Hrispime olmalı) Dedeoğlu’ndan ayrılmıştır ve mutsuzdur.

    Uzun Ömer’in gişesi ise Galata Köprüsü’nün altında, Kara­köy’e yakın bir noktada Cenyo Birahanesi’nin omuz başında bulunuyordu. Uzun Ömer’in asıl adı Ömer Özkan idi. Kendisi ile 1947’de röportaj yapan Sait Faik, o sıralarda Beşiktaş’ta oturduğunu belirtir. Ancak cenazesi Üskü­dar’daki evinden alındığına göre sonradan Üsküdar’a taşındığını söylemek mümkündür. Bilecik’in Abbaslı köyünde 1920’de doğan Uzun Ömer’in boyu 13 yaşına kadar normal şekilde uzamış, ancak 23 yaşına geldiğinde dok­torların demesine göre uzaması durmuştu. Ancak boyu 2 metre 25 santimetre olmuştu. Ağırlığı da 170 kilo civarındaydı. Boyunun uzamasının nedeni ise hipofiz bezinin aşırı derecede çalışma­sıydı. Sözkonusu durum ciddi sağlık sorunlarına sebebiyet vermişti. Vücuduna göre küçük kalan kalbinin yanısıra, yürü­mekte de zorluk çekiyor, ancak bir baston yardımıyla yürüyebi­liyordu.

    YeniYil-1
    Uzun Ömer’in boyu 13 yaşına kadar normal şekilde uzamış, vefatından önce 2 metre 25 santimetre olmuştu. Kilosu ise gazetelerde 155
    olarak verilmekteydi.

    Bunun dışında giyim-kuşam konusunda da sıkıntılar yaşa­maktaydı. Mesela bir elbise için 8 metre kumaş alıyor ve bir ayak­kabıya da 150 lira gibi 1940’larda astronomik sayılacak bir ücret ödemek zorunda kalıyordu. Dış görünümü başka sıkıntılara da sebebiyet veriyordu. Uzun Ömer’in en büyük şikayeti, köprü altına gelen bazı vatandaşların uzun uzadıya kendisini seyret­mesiydi.

    Uzun Ömer’in ninesi ise, onun boyunun bu denli uzamasını normal karşılamaktaydı. Zira Ömer’in görmediği dedesi de anlatılanlara göre kendisi gibiydi. Hatta nenesi bir keresinde tarla­dan eve geldiğinde dedesinin iki bakraç suyu kana kana içtiğini söylemişti. Gelgelelim Ömer’in babası 1.65-68 cm civarındaydı. Biri erkek, öteki kız olan kardeş­lerinde de anormal bir durum bulunmuyordu.

    Fizikî görünümünden dolayı gençlik yıllarında bir müddet Anadolu’yu vilayet vilayet dola­şarak halka teşhir edilmiş ve ge­çimini bir süre bu şekilde temin etmeyi denemişti. Ancak kendi ifadesine göre asıl kazananlar onu dolaştıran kişiler olmuştu (Benzeri bir mağduriyeti nere­deyse 150 yıllık bir ömür süren Zaro Ağa’nın da yaşadığı bili­niyor). Uzun Ömer bu girişimin sonrasında Numune Hastane­si’nde tedavi görmek üzere ağa­beyi ile birlikte İstanbul’a gelmiş ve burada Millî Piyango bayiliğine başlamıştı. Evvela ağabeyi ile bir­likte Karaköy’de Ziraat Bankası’nın karşı­sına bir bayi açmış, sonrasında dükkanın bulunduğu binanın yıkılması neticesinde bilet bayiini Galata Köprüsü’nün altına taşımıştı.

    Uzun Ömer sadece İstanbul’da değil memleketin gene­linde de tanınan bir simaydı. Trabzon’dan İstanbul’a vaizlik eğitimi için gelen Ali Kemal Saran, kale­me aldığı anılarında ondan bahsetmeden duramaz. Saran’ın İs­tanbul’da en çok merak ettiği şeylerin başında bir masal devi olarak kafasında tahayyül ettiği Uzun Ömer’i kanlı canlı hâliyle görmek gelir. Bu amaçla Gala­ta Köprüsü’nün yolunu tutan Saran, köprünün altında ve Karaköy ucuna yakın bir nok­tada Uzun Ömer’i bulur. Ancak Uzun Ömer’in heybetinden ona sokulmaya ve yanaşmaya cesaret edemez. Saran’ın anlatımına göre Uzun Ömer, “göbek hizasına kadar gelen yüksek bir ban­konun arkasında, çok uzun ve kalın parmaklı elleriyle yerinden kalkmadan istenen biletleri müş­terilerine veriyordu.” Alamet-i farikası ise uzun ve kocaman ayakkabılarıydı.

    Uzun Ömer, Galata Köp­rüsü’nün altındaki gişesinde çalışırken bir defa da talihsiz şekilde yaralanmıştı. Cumhuriyet gazetesinin 12 Kasım 1955 tarihli haberine göre, Halim adındaki bir subay Galata Köprüsü altında­ki bir meşrubat dükkanı önünde tabancasını kurcalarken silah kazara ateş almış, namludan çıkan kurşun kontrplak bölmeyi geçerek gişede oturmakta olan Uzun Ömer’in böğrüne isabet etmişti. Derhal Taksim İlkyardım Hastanesi’ne kaldırılan Uzun Ömer’e müdahale edilmiş ve kurşun çıkarılmıştı.

    YeniYil-4
    Bir subayın tabancasından kazara çıkan kurşun Uzun Ömer’e isabet etmiş, bu talihsiz olay sonrası mevcut sağlık sorunları iyice artmıştı.

    Yaşadığı sağlık sorunları Uzun Ömer’in sonunu da hazırlaya­caktı maalesef. İstanbul halkının sevdiği bu sempatik dev, 4 Şubat 1960’da kalp yetmezliğinden hayata veda etti. Uzun süredir astım hastalığından muzdaripti, aynı zamanda ciğerlerinden de rahatsızdı. Hatta bu rahatsızlık sebebiyle sağ ve sol yanına yata­mıyordu. Vefatından önce boyu 2 metre 25 santime ulaşmıştı. Kilosu ise gazetelerde 155 olarak verilmekteydi.

    40 yaşında ölen Uzun Ömer, aynı zamanda dindarlığıyla da tanınıyordu. Hastalığının ve fizikî durumunun da etkisiyle hiç evlenmemişti. Ölümünden sonra piyango bayii ağabeyi ve diğer ortakları tarafından işletilmeye devam edildi; uzunluğu 50 santime yak­laşan ayakkabıları da onun hatırasına Galata Köprü­sü’nün altındaki dükkanının camekanına asılarak sergilenmiştir. 1970’lerde dükka­nın kapanması neticesinde ayakkabılar da kayıplara karışmıştır.

    YeniYil-5
    Seyyar bayilik yapan piyangocu Cüce Simon boyunun kısalığıyla ilgi çekmekteydi. Uzun Ömer’le yakın dostlardı. 1966’da kalp yetmezliğinden hayata gözlerini yumdu.

    Yaşarken her şeyi özel olan Uzun Ömer’in, tabiidir ki tabutu da özel olarak imal edilecekti. Tabutu hazırlayan marangoz, 4 metre boyun­da 10 tahta kullanacağını ve tabutun diğerlerinin iki kat büyüklüğünde olacağını söylemişti. Sorunlar bununla da sınırlı kalmıyordu. Aynı şekilde kendisi için normal­den çok daha büyük bir mezar kazılacak ve cenazesi araca sığmayacağı için de tabut bir ip vasıtasıyla bağlanacaktı. Nitekim cenazesi tek musalla taşına sığmadığı için tabut iki musalla taşının arasına konul­du ve cenaze namazı bu şekilde kılındı. Uzun Ömer’in cenazesi­nin yıkanması da mesele olmuş, kefeni için de 12 metrelik bez harcanmıştı. Vefatından 2 gün sonra kalkan cenazesi sırasında doğal olarak kimi sorunlar yaşandı. Cenaze binbir zahmetle evinden dışarı çıkarılabilmişti. Normalde 4 kol­lu olması gereken tabut, 6 kollu olarak yapılmıştı. Yaklaşık 50 kilogram olduğu söylenen tabut, Uzun Ömer’in ağırlığı ile 200 kiloyu bulmuş ve her kol toplam üç kişinin elvermesiyle taşına­bilmişti. Vasiyeti üzerine cenaze Üsküdar iskelesine indirildi; buradan Eyüp’e geçirilerek Ba­hariye yolu üzerindeki mezarlığa defnedildi. Uzun Ömer’in cena­zesinde, Üsküdar’dan ve başka semtlerden pek çok seveni hazır bulunmuştu.

  • Statü sembolü ıvır-zıvırla hava atmanın kısa tarihi…

    Eşyalarımız artarken bizim için taşıdıkları anlam da değişiyor. İlk çıktığı yıllarda televizyon daha sonra video sahibi olmak, mahallede-apartmanda epey bir prestij meselesiydi. Tarihin çok daha eski dönemlerinde de sahip olduklarını gösterme, onlarla övünme/hava atma durumu vardı. Ananas kiralamaktan mor renkte eşya kullanmaya uzanan yollar.

    Geçmişle kıyasladığı­mızda bugün çok fazla şeyimiz var. Eskiden bütün mahalledeki oyuncakları biraraya getirsek, bugün 2 ya­şında bir çocuğun şahsi oyun­cak rezervleri kadar etmiyor. Evlerimizde geçmişe göre (eğer minimalizm ve beyaz takıntılı bir mimarın elinden çıkmadıy­sa) çok daha fazla eşya var. Ha, elbette eskiden olan bazı şeyler bugün yok. Laf aramızda en çok da ona bozuluyorum: Öğle tatilinde aç oturup harçlıkları­mı biriktirerek aldığım yüz­lerce kasetten, CD’den, plaktan eser kalmadı. Bilgisayarların bile CD oynatıcısı yok. Ya da ne bileyim, özellikle renkli televizyon ülkeye girdikten sonra her televizyonla beraber bir de regülatör satarlardı, onu da yıllardır kimse e görmedim; ama genel olarak evimizdeki elektrikli-elektriksiz eşyalar artma eğiliminde.

    Tabii eşyalarımız artarken bizim için taşıdıkları anlam da değişiyor. İlk çıktığı yıllarda televizyon daha sonra video sahibi olmak mesela, mahalle­de-apartmanda epey bir prestij meselesiydi. Karşı komşumuz Sadık Amca’yı en çok videoları olduğu için diğer komşulardan çok severdim mesela. Ancak ben yıllar sonra kendi paramla ilk video oynatıcımı aldığımda ne evde ne mahallede kimse heyecanlanmamıştı. Zaten o zaman video kiralama dükkan­larının hepsi batmıştı; hâliyle video sahibi olmak bana bir statü kazandırmadı.

    Zaten düşünecek olursanız, benim derdim video oynatıcıy­la ortamlarda sükse yapmak değildi. O zamanlar sinema yö­netmeni olma hayali kurduğum için, Deniz Pınar’dan, rahmetli Metin Demirhan’dan falan öyle kolay bulunamayan filmlerin kopyalarını alıp izliyordum. Halbuki Sadık Amca’daki video daha önceki devirde bir statü sembolüydü; tek kanallı TRT döneminde olmamıza rağmen nadiren kullanılır, genelde üze­rinde dantel örtüsüyle dururdu.

    BarisUygur

    Kasım sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!