Kategori: Sosyal Tarih

  • İlk kilometrelerden Über’e‘ sarı araçlar’ın akçeli tarihi

    İlk kilometrelerden Über’e‘ sarı araçlar’ın akçeli tarihi

    Ne güzel değil mi? Bir teknoloji çıkıyor; taksicilik işinin tüm çalışma şartları, hakları, güvenceleri bir anda 1907’deki hâline geri dönüyor; ama olsun, biz daha rahat taksi çağırıyoruz, her şey daha kolay oluyor ya! 20. yüzyılın başlarından günümüze, Über’lerden plaka sahiplerine, ABD’de ve bizde taksicilik modeli ve şirketlerin “hayırlı işleri.”

    Yalan yok, internetin sağ­ladığı kolaylıkların abar­tılmasına ve birçok şeyin sanki internet öncesi dönemde mümkün olmadığının zannedil­mesine bozuluyorum doğrusu. Bilgi, hele ki gugıldan arama çubuğuyla ulaşılabilen bilgi, internetten önce de gayet ula­şılabilirdi. Yani evet, kalkıp kü­tüphaneye gideceksiniz; şimdi linkten linke koştuğunuz gibi o kitabın referansından bu kitaba, oradaki dipnottan şu almanaka zıplayacaksınız ve bütün bunlar bir click’ten uzun sürecek sür­mesine de… Neticede ulaştığınız kitabı, makaleyi okumanız yine aynı zamanı almayacak mı?

    İşin kötüsü, kütüphaneye gidip 1-2 günde ulaşabildiğiniz kitabı, muhtemelen oturup 3 günde sindire sindire oku­yacaksınız ama, internetten bir linkle 2 saniye ulaştığınız kitap pdf’sini scroll barı kaydı­rarak aradığınız key word’leri CTRL+F’leyerek 10 dakikada okumuş sayma ihtimaliniz bir hayli yüksek. Yani internetteki bilgi gökten zembille inmedi, zaten hep vardı. Üstelik şimdi bu kadar kolay ulaşılabildiği için değerini de kaybettiğinden çabucak tüketilmek istenen bir şeye dönüştü (karşılaştırınız: Para biriktirip yeni albüm alıp sonra evde günlerce o yeni albü­mü dinlemek veya spotify’dan bir albüme tıklamak ve bir-iki şarkısını dinleyip başka bir albüme geçmek).

    Hatırlarsanız, internet haya­tımıza ilk girdiğinde “aracılar ortadan kalkacak!” diye heyecan fırtınası vardı. Eskiden köşe­deki büfeyi telefonla arayıp tost söylüyorduk, geliyordu. Şimdi bir web sitesinden sipariş verip ödeme yapıyoruz; hem site hem ödeme sağlayıcı komisyonlarını alıyor ve büfeciyle aramıza iki aracı giriveriyor. Aynısı taksi­de de var. Eskiden taksi çevirir binerdiniz, inerken öderdiniz. Şimdi önce ödeme kuruluşu %2-5 komisyon alıyor. Sonra uy­gulama da paranın %25-30’una el koyuyor. Taksici-überci para­sını çekmek istediğinde, ödeme sağlayıcıya bir komisyon da onlar ödüyor. Vallahi kumarha­nede bu kadar mano almıyorlar. Ha bizim için kolay oluyor güzel oluyor da, bu şimdi ilerleme mi? Bu işin geçmişine bir bakalım da siz karar verin.

    Esasen bu özel yolcu taşıma­cılığı işinin ilk yıllarında, 20. yüzyıl başlarında taksi şoförle­rinin hiçbir güvencesi, sigortası, tatili, izni yok. Aynı zamanda yolcuların da sigortası yok. Bu ay kutladığımız İşçi Bayramı’nı borçlu olduğumuz işçi hareketi elbette bu alanda da mücadele veriyor ve bunu da bir takım kazanımlarla taçlandırıyor (taçlandırmak fiilini ilk defa kullanıyorum, ellerim titriyor). Hatta aklımda yanlış kalma­dıysa, şu meşhur “Roaring 20’s” (Kükreyen 20’ler) döneminden itibaren ABD’de taksi şoförlüğü sendikalı bir iş kolu hâline geli­yor. Günde 8 saat çalışma hakkı kazanıyorlar. Yani 24 saat çalışa­cak bir taksi için 3 şoför zorunlu. Yılda 7 gün ücretsiz izin hakkı elde ediyorlar ki bugün ABD’de ücretsiz izin hakkı az rastlanan bir şey. Tabii orada plaka ağaları değil büyük taksi şirketleri var ki bizdeki plaka ağalarına zorla taksi şirketi kurdurup tüm şoförlerini sigortalatma zorun­luluğu neden getirilmiyor, onu da anlamıyorum.

    Hafizai-Beser

    Derken hepimizin bildiği gibi Reaganism/Thatcherism (bizde Özalizm) dönemi geliyor ve taksi şoförleri haklarını yavaş yavaş kaybetmeye başlıyorlar. Hatta Batı’daki bu büyük taksi şirketleri tam da bu dönemde denetim ve kuralların gevşeme­siyle şoför çalıştırmak yerine ellerindeki taksileri şoförlere kiralayarak onları “bağımsız yüklenici” konumuna getirmeye başlıyor ki, bu da bizdeki plaka ağalığı modelinin aynısı zaten. E, Reagan bir yandan, Thatcher bir yandan sendikalara karşı savaş açmış; sendikaların da gücü azaldıkça azalıyor. Kazanılmış hakların birçoğu yerli yerinde olsa da, taksi şirketleri giderek daha fazla “bağımsız yüklenici” çalıştırmaya başlıyor, sendikalar zayıfladıkça zayıflıyor.

    Bütün bunlar Über, Lift gibi şirketlerin taksi işine el at­masıyla son buluyor. İlk etapta tüm ABD’de Über yasak. Hatta yakalandıklarında aklımda yanlış kalmadıysa taşıdıkları yolcu başına 5 bin USD ceza ödemeleri gerekiyor falan ama Über’in umurunda mı? Bir de orası ABD; kanun hoşuna gitmi­yorsa 2 senatör satın alıyorsun, üstelik bunu bayağı bayağı açıktan yapıyorsun, hop istediğin kanunu çıkarıyorlar. E, halk da bu yeni hizmetten çok memnun, o bakımdan gayet kolay oluyor bu iş. Aslında taksi şirketlerinin işçi haklarından kurtulmak için uydurduğu “ba­ğımsız yüklenici” modeli kendi sonlarını da hazırlıyor, ayarları­nı bozdukları kantar, gün geliyor onları tartıyor.

    Tabii eklemek gerek; tam da bu teknoloji şirketlerinin piyasaya el atmasından hemen önceki 5-10 yılda tüm ABD’de sanki biliyorlarmış gibi “her şoför kendi taksi plakasının (onlar “madalyon” diyor) sahibi olsun” kampanyası yapılıyor; uygun kredilerle şoförler yüz­binlerce USD’lik borcun altına girip madalyonları üzerlerine alıyor.

    Ancak bu yeni modelde şöyle bir sorun var. Über hiçbir şeye karışmıyor. Über süren şoförün benzini, arabasının bakımı, amortismanı, sağlığı, sigortası, yıllık izni bir anda buharla­şıveriyor. Yetmiyor 70’lerde Beyoğlu pavyoncusu gibi, ucuz krediler falan dağıtıp şoför olmak isteyenlere yeni oto­mobiller aldırıp bir de üzerine bu insanları borçlandırıyor­lar. Kaza? Umurunda değil. Yolcu sigortası? “Valla kardeş o seninle bağımsız yüklenici arasında beni bağlamaz.” Peki belediyelerin şehir yönetim­lerinin bu taksi madalyonla­rından kazandığı para? “Valla kardeş biz teknoloji şirketiyiz, bizi alakadar eden bir du­rum yok.”

    Ne güzel değil mi? Bir teknoloji çıkıyor; bir iş ko­lunun tüm çalış­ma şartları, hak­ları, güvenceleri bir anda 1907’deki hâline geri dönü­yor; ama olsun, biz daha rahat taksi çağırıyoruz, her şey daha kolay oluyor ya! Hayır, ne bizde ne onlarda da yıllardır kimse çıkıp “arkadaş taksicilik yapmak isteyen, tak­sicilik sınavını geçsin; ücretini verip 5 yıllığına taksi lisansını alsın; ondan sonra isterse über yapsın, isterse damalı taksi ol­sun; çalışmadığı saatlerde biri­ni sigortalayıp onu çalıştırsın; hem plaka ağalarını ortadan kaldıralım hem şoförler hem yolcular kazansın” demiyor. En azından 1930’lardan sonra diyen olmamış.

  • Yollar ve üstgeçitlerle çevrili Azapkapı Saliha Sultan Çeşmesi

    Yollar ve üstgeçitlerle çevrili Azapkapı Saliha Sultan Çeşmesi

    Sultan 2. Mustafa’nın eşi, 1. Mahmud’un annesi olan Saliha Sultan tarafından 1732-1733’te inşa ettirilen Saliha Sultan Çeşmesi, Azapkapı semtinde, Unkapanı-Atatürk Köprüsü’nün başında yer alıyor. Bugün yollar, üst geçitler tarafından çevrilen çeşme 1910’dan 1950 başlarına kadar gayet metruk durumda kalmış, 1954’teki çevre düzenlemesi ile birlikte büyük ölçüde yenilenerek kente kazandırılmıştı. Yapıyla beraber tasarlanan ve bitişiğinde bulunan sıbyan mektebi ise 1957’deki yol çalışmalarında yıktırıldı.

    Yapının kitabe metni, dönemin meşhur şairi Seyyid Vehbi tarafından söylenmiş, ve meşhur hattat Eğrikapılı Mehmet Rasim Efendi tarafından yazılmıştır. Çeşmenin eski meydana bakan cephesi Lale Devri’nin zengin taş işçiliği ile süslenmiştir. Örtü sisteminde su haznesi ve sebil üzerinde birer süs kubbesi vardır. Çeşme son yıllarda İBB tarafından restore edilmiştir. Osmanlı meydan sebil-çeşmelerinin güzel bir örneği olan yapı, hem bir valide sultanın hayratı olarak hem de İstanbul koruma ve restorasyon çalışmalarının ilginç bir örneği olarak ziyaret edilmeye değerdir.

    Hayri Fehmi Yılmaz

    Zaman-Kaymasi
  • Seslerin hayat kurtaran gücü musikinin iyileştirici büyüsü

    Seslerin hayat kurtaran gücü musikinin iyileştirici büyüsü

    Batı’dan Doğu’ya, Schönberg’den Fârâbî’ye müziğin iyileştici gücü tarihsel kayıtlara geçmiş. Schönberg, geçirdiği krizi, kalbine saplanan iğneyi, duruma müdahale eden sağlık görevlisini “Opus 45”te notalara dökmüştü. Musiki, kadim zamanlardan beri Hayat’a ilişkin her şeyi kendi ifade sahasında dillendirmiş. Bütün hastalıklardan bir diskotek kurulabilir mi?

    Thomas Mann 22 Ekim 1946 tarihli günlüğün­de, bir gece önce Los Angeles’taki kâşanelerinde Schönberg çiftiyle Horkheimer çiftini yemekte ağırladıklarını aktarıyor. Birkaç kelime farkla aynı izlenim notunu Doktor Faustus’un Günlüğü’nde de kullanmış. Konu, Schönberg’in taze bestesi. Opus 45’te hasta­lığını betimlediğini anlatmış onlara, “erkek hemşire”yi ve kendisine yapılan müdahaleleri de dahil ettiğini söyleyerek. Bestenin icrasının kesin zorun zoru olur görüşündeymiş Arnold Schönberg; Mann ise romanı açısından dikkate değer bir özellik bulduğunu vurgulu­yor bu ayrıntıda.

    Besteci, 2 Ağustos 1946 tarihinde Brentwood Park’taki evinde çok ağır bir kriz geçir­miş, kalbi durmuş, nefesi kesil­miş, doğrudan kalbine yapılan iğneyle geri döndürülebilmişti; o sırada 72 yaşındaydı ve hasarlı organıyla 5 yıl daha yaşayacak­tı. Kriz sonrası ruhsal cephede çabuk toparladığı görülüyor: Sadece 3 haftalık bir aranın ardından Opus 45’i yazıyor.

    Yemekte Thomas Mann’a birkaç tok cümlede anlattıkları, Opus 45 “konusu” bağlamın­da tek kaynak mı? Yazılarının toplandığı Üslûp ve Fikir’de de, mektubatında da herhangi bir göndermeye rast­lamadım. Tanıtım metinlerinde ye­gane bağ Mann’ın günlükleriyle. O “anekdot” olma­sa Opus 45’in “ne anlattığı” hakkında “doğrudan” yorum yapılamayacaktı ya, musiki yapıtı bağlamında “arka hikâye” şart mıdır: Tartışılır.

    Anlatım-cılık, Dışavurumcu anlayışın özünde var. Viyana Okulu her ne kadar arayışlarının bir ucunda ifadeyi “ses”e indirgemeyi başarmışsa da, genel çizgilerinde anlatı alanından uzaklaşılmadığı biliniyor. Opus 45 bu çerçeve­de bağlantıyı bir adım öteye taşıyan bir yapıt: Anlattığı “öznel”in, dahası “özel”in kap­samına giren yaşamöyküsel bir kesit: Besteci geçirdiği krizi, kalbine saplanan iğneyi, duruma müdahale eden sağlık görevlisini notalara döküyor. Musiki, kadim zamanlardan beri Hayat’a ilişkin her şeyi kendi ifade sahasında dillendir­miştir: Mevsimler, kuşlar, deniz ya da dağ, Aşk ya da Ölüm. Beni burada ilgilendiren “hastalık” ile ilişkisi.

    Kagit-Uzerinde
    Opus 45’in bestecisi Arnold Schönberg.

    Opus 45’in bestecisi, Heinz Holliger’in “Cardiophonie”sini (1971, 12’ 30”) nasıl karşılardı acaba? Obua ve 3 teyp bandı üzerine kurulu bu beste nabız ve nefes arası salınır; beni din­leyici öznelliğimde ve hastalık özelimde ilgilendirmiş, sarmış­tır.

    Bütün hastalıklardan bir dis­kotek kurulabilir mi? Verdi’deki verem temasından, “yakınım” Péter Eötvös’ün (çok yakın­da kaybettik!) AIDS’e dayalı “Angels in America”sına geniş güldestedir.

    Selçuklu ve Osmanlı hasta­nelerinde kimi ruh sarsıntıla­rına musikinin olanaklarıyla karşılık bulma çabasının köke­ninde baksı geleneğinin payı ol­duğu biliniyor. Sorun Fârâbî’nin makamlar ile “çalkantılara iyi gelme” tablosuna dek kurcala­nabilir.

    Konuya ilgili 2 kitabın izine rastladım: Giovanni Morelli’nin Musikî ve Hastalık’ı (2017) Ho­meros’tan Rabelais’ye, Beetho­ven’den Schumann’a sağaltım ekseninde bir incelemeymiş. James Kennaway’in Kötü Titre­şimleri (2016) ise, tam tersine, hasta edici özellikleriyle (iş­kencede kullanımı gibi) musiki yapıtlarının kullanımına odaklı çalışmaymış. İki kitaba da ulaş­maya çalışacağım.

    Bu denemeyi dostum, beste­ci, santur ustası ve yazar Sedat Anar’la paylaşmak istedim. Karşılık gelince mektubunu buraya raptiyelemek için iznini istedim.

    ENİS BATUR’A CEVABEN

    Sessizliğin kalbinden şifa verici nağmeler…

    Yazınızı okuduktan sonra ben de affınıza sığınarak birkaç kelâm etmek istedim hocam. Biraz farklı bir yerden bakacağım. Müziğin hastalıkla ilişkisi uzunca konuşulacak bir konu ama, aklıma Hallâc-ı Mansûr’un -özellikle dalak ağrısı olanlar için- şiir ve münâcatlarıyla insanları iyileştirmesi geldi (ben de sizin Lirik Şiirler’i her hasta olduğumda oku­rum. Eşime “benim ağrı kesicim bu şiirler” demiştim).

    Sadece Hallâc değil, Ebû Saîd-i Ebü’l- Hayr da bir şiirden oluşan rukye yazarak bunu muska olarak hasta gûyendenin yani ilâhî okuyucusunun boynuna asıp şifa verirdi. Bana göre anlamları aktaran, sadece sözcükler değildir; sesin tonu da en az sözcükler kadar önemlidir. Ba­zen bir sözden çok onu söyleyenin ses tonundan etkileniriz. Mesala şair Mehmet Çetin, Zazaca şiirler okuduğunda hiçbir şey anlamasam bile ses tonuyla beni etkilerdi. Ses tonumuz karakterimizin veya içinde bulunduğumuz manevi hâlin nasıl olduğunu yansıtır. Seslerimiz bizim kimliğimizdir. Müziksiz de olsa, şiirin tedavi edici gücü vardır. Buna şahidim.

    İran’da yaşadığım zamanlarda mizaç okuma (ilmi sîma) diye bir ilim öğrendim. Bu ilmi bilen kişiler ses tonumu yorumla­yıp hislerimi ve düşündüklerimi söylerdi. Başta şaşırdım ama sonra alıştım ve ikna oldum. O sıralar Ali Şeriati okumaları yapıyordum. Onun Çöle İniş adlı kitabın­da bir cümle beni çok etkilemişti. Şöyle diyordu: “Başka bir dünyanın eşiğinde durmuşum. O güneş, toprak ve hayat dünyasından gözüme tanıdık gelen tek şey sadece sükût; ondan başka gördü­ğüm her şey garip ve yabancı.”

    İşte hastalık sürecinde insana en tanıdık gelen şey de sessizlik oluyor. Seslerin daha iyi duyulabilmesi için sessizlik gerekir. Tıpkı müziğin icra edildiği konser salonunda sessizliğin sağlanması gibi. Kulaklarımızın işitemeyeceği ince ve hassas sesi, yani nefesimizi en çok hasta olduğumuzda işitmeye başlarız. Mutasavvıf Şair Hasan Lutfi Şuşud şöyle der: “Cihanda nefes kadar ince bir sanat görmedim.” İşte biz en ince sanatımızı hastalandığımızda yani sessizleştiğimiz­de idrak ediyoruz. Georges Rodenbach “Gürültü manevi acıları artırır” der. Bence fiziksel acılarımızı da arttırır.

    Sağlığımız bozulmuşsa, vücudumuzun müziğinin de ayarı bozulmuştur. Nabız ve kalp ritmimiz belirli bir düzende olmayın­ca bunu hissederiz. Bir şeylerin yolunda gitmediğini hissederiz. İçimizdeki sesleri duymaya başlarız. Hayatımız bir müzik­tir ve kişi kendini bu müziğin ahengine uyumlamak zorundadır. Gögüs kafesimiz, aldığımız nefesle kendi içinde bir oda orkestrası gibi çalar ölen kadar. Hastalı­ğımız içimizdeki düzenli ritmi bozar ve biz içimizdeki sesleri ancak bozulduğunda duymaya başlarız.

    Sesler mahremiyetimizin önemli bir kısmını da teşkil eder. Evimizdeki duvarla­rı sadece insanlar bizi görmesin diye inşa etmeyiz; seslerimiz de duyulmasın isteriz. Herkes John Cage gibi baştan sona sessizlikle örülü “4.33” adlı beste yaparak sessizliği anlamamıza yardımcı olmaz; ama herkes hasta olur ve o zaman kendi sessizliğini keşfeder. Bu kadar gevezelik yapmamın sebebi de budur hocam. Hastalık seslerle yakından muhabbet etme fırsatı veriyor insana. Tabii bunun için alımlayıcı bir zihin gerekir. Çok sevdi­ğim Paul Hindemith, Bestecinin Dünyası kitabında şöyle der: “Müzik hangi tınısal ve yapısal niteliklerle donanmış olursa olsun, alımlayıcı bir zihinle karşılaşmadık­ça anlamsız bir gürültü olarak kalır.”

    Ne mutlu bize ki bizim zihnimiz alımla­yıcı bir zihin.

    Bir döneme tılsımlı sesiyle damga vurmuş olan meşhur gazelhân Hafız Sami, hastalığında doktora gitmemiş, te­davi olmak istememiştir. Hastalığının cis­mani değil, ruhani olduğuna iyice kanaat getirip müziği bırakmak zorunda kalmış. Anadolu yakasından gazel okuyunca Av­rupa yakasında duyulacak kadar güçlü sesi olan ve kimsenin okumaya cesaret bile edemediği Şevkefza makamında plak dolduran Hafız Sami, hastalığında sessizliğe gömülmüş. Son nefesinden önce ayağa kalkıp “Allah!!!” diye haykırıp yere düşmüş ve ölmüş. Kimbilir belki de Hafız Sami’nin hastalığında keşfettiği bütün sessizlik ve âlemin en ince sanatı olan nefesi, sadece bir “Allah” diyerek nara atmasına vesile olmuştur. Hâlık yani Yaratıcı, âlemi yaratırken “kün” (ol) der ve murat ettiği şey olur. Hafız Sami de “kün” diye emreden Yaratıcı’nın sesini haykıra­rak bu dünyadan göçer. Hocam, yazınıza yazdığım bu uzun cevabımı Mevlana’nın sözüyle bitirmek istiyorum. Belki de yazdıklarımı anlatan en iyi cümle bu: “İyi­leşmek için önce hasta olmak gerek.”

  • Şehrin yükünü onlar taşıdı, kazalar ‘işin fıtratı’ sayıldı…

    Şehrin yükünü onlar taşıdı, kazalar ‘işin fıtratı’ sayıldı…

    İstanbul gibi büyük kentlerde yük ve eşya nakliyatı yüzyıllar boyunca kelimenin tam anlamıyla hamalların sırtındaydı. Özellikle sırt ve sırık hamallığı çok tehlikeliydi ve hamalların yüzlerce kiloluk yükün altında ezilip ölmesi kimseyi şaşırtmıyordu. 1937’de yasaklanan hamallık, 1950’lerde Demokrat Parti döneminde yeniden serbest bırakılacaktı.

    Türk Dil Kurumu’nun 1930’larda hazırladığı sözlüklerde “sırık ham­malı” şöyle tarif edilir: “Sırıkla ağır eşya nakleden hammallar hakkında kullanılır bir tabirdir. Büyük fıçı ve variller ağır­lıklarına göre iki yahut dört hammalla nakledilir. İki ham­malla naklolunanlar bir sırığa geçirilir, hammalın biri önde, öteki arkada olmak ve sırığın uçları omuza konmak suretiyle taşınır. Ağırlığının fazlalığı ha­sebiyle dört hammala taşınan­lar ise çaprasvari iki sırıkla ve hammalların ikisi önde, diğer ikisi de arkada olduğu ve sırıkla uçları keza omuza alınmış bu­lunduğu halde nakledilir.”

    Kurumun 1938 sonrasın­daki sözlüklerinde “hammal” kelimesinin bir m’si kaybolur; “sırık hamalı” açıklamasında­ki tüm cümleler -di-li geçmiş zaman ile değiştirilir ve son bir cümle eklenir: “Sırık hamallığı cumhuriyet devrinde menedil­miştir.”

    Sosyal-Tarih-1
    Sırt hamallarının taşıdığı yükün ağırlığı kimi zaman 200 kiloyu geçiyordu.

    Sırık hamallığının (ve sırt hamallığının) neden yasaklan­dığını daha iyi anlamak için, bu işin özellikle İstanbul’daki ta­rihine bir gözatmak gerekir. İs­tanbul gibi binlerce yıldır liman işleten bir şehirde, malların bir yerden bir yere taşınması her zaman bir sorun olmuş­tur. Şehir Osmanlı kontrolüne geçtiğinde, mevcut yük taşıma nizamı korunur. Her pazarın, her iskelenin bir “yiğitbaşı”sı olduğu gibi bir “hamalbaşı”sı da vardır. Başkente Anadolu’dan ve Rumeli’den gelenlerin ilk yaptığı işlerden biri hamallıktır.

    Hamallığın, iskele hamallığı, sırık hamallığı, sırt/arka ha­mallığı, sepet hamallığı, beygir hamallığı ve gümrük hamallığı gibi alt kolları vardır. Bunların dışında pazardan alınanları ve aşırı sarhoş olanları (“küfe­lik”) evlerine taşıyan küfeciler ile hasta taşıyan sedyeciler de hamal sınıfından sayılır.

    Hamallık türlerinden en tehlikelisi hiç kuşkusuz sırık hamallığıdır. Yükün bağlandığı dayanıklı ve esnek sırıkların yaylanması, hamalların üzerine binen ağırlığı giderek arttı­rır. Sırığın üzerindeki yükün kayması ise genellikle felaketle sonuçlanır; sayısız sırık hamalı bu nedenle ezilerek ölmüş veya sakat kalmıştır.

    Osmanlı döneminde bu mes­leğin de kendi odaları, loncaları; başkethüda, kethüda, kethüda vekili, bölükbaşı, ihtiyarlar ve hamallar şeklinde giden bir hiyerarşisi vardı. İstanbul’da yaşayan birinin kendine ait ağır yükleri taşıması yasaktı; her­kes yükünü hamala taşıtmak durumundaydı. İzmir doğumlu İtalyan gazeteci Willy Sperco, Yüzyılın Başında İstanbul kita­bında bu durumu şöyle anlatır: “Fakir olsanız bile, kendinize ait ağır bir bavulu sırtınızda taşıya­mazdınız. Ailenizin yardımıyla eşyanızı bir arabaya yükleye­mezdiniz. Bu hakka yalnızca mahallenin hamalları sahipti ve nakliye ücretlerini de kendileri saptardı. Hamalların başkanı gelir, eşyanızı incelerdi.”

    Sosyal-Tarih-2
    Sosyal-Tarih-3
    Sırık hamallığı en tehlikeli hamallık türlerinden biriydi. 1898’de gümrükte çalışan sırık hamalları (üstte) ve 1930’ların başlarında İstanbul sokaklarında fıçı taşıyan sırık hamalları. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    Hamallar, aynı zamanda Ye­niçeri Ocağı’nın da defterlerine kayıtlı oldukları için 1826’da Ocak ortadan kaldırılınca İs­tanbul bir süre hamalsız kaldı. Bu boşluğu yüzyılın sonla­rına kadar Ermeni hamallar doldurdu. 26 Ağustos 1896’da hamal kılığına giren Ermeni Taşnaktsutyun militanlarının Osmanlı Bankası genel müdür­lük binasını silah ve bomba­larla basmasından sonra çıkan olaylarda çok sayıda Ermeni ha­mal öldürüldü ve mesleğe Kürt hamallar hakim oldu.

    2. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908’de, Avusturya ve Bulga­ristan mallarını boykot eylem­lerinde hamalların büyük rol oynaması; Selanik, İzmir ve İstanbul limanlarındaki grev­ler; 1909’da İttihat ve Terakki hükümetinin hamal loncasını ve gümrük hamallığı kethüda­lığını kaldırmasıyla sonuçlandı.

    Bu tarihe kadar hamallar, taşıdıkları yükten kazandık­ları paranın bir kısmını haraç olarak loncaya verir; bir kaza ya da hastalık durumunda mas­raflar bu haraçlarla oluşturulan sandıktan karşılanırdı. Lonca­larının kapatılması, hamalları sahipsiz bıraktı. 1910’larda ve cumhuriyetin ilk yıllarında, aşırı yükün altında ezilerek ölen hamallarla ilgili gazete haberlerine sıklıkla rastlanır.

    1935’te gazetelerde hamal­larla ilgili hararetli bir tartışma başlar. Bir grup, İstanbul’daki 4 bin hamalın insanlıkdışı koşullarda çalıştığına dikkati çekip sırt ve sırık hamallığı­nın yasaklanmasını ya da hiç değilse taşınan yüklere sınır­lama getirilmesini isterken; karşı grup ise şehrin engebeli, asfaltsız, taşlı yollarının yük taşıyacak motorlu araçlar için uygun ve yeterli olmadığını, İstanbul’daki ticaretin hamal­lığa muhtaç olduğunu savunur. Hamallığın zorluklarına dikkati çeken gazeteci Asım Us, Akşam gazetesindeki köşesinde şunla­rı yazar:

    “Bir adam bir silah ile öldü­rülürse bunun adı cinayettir. Herkes isyan eder. Halbuki İstanbul’da hamal denilen bin­lerce adam 100, 150 kiloluk ağır yükler altında her gün inleye­rek tedricî surette ölüme gidi­yorlar. Buna ses çıkaran yoktur. Sırt hamallığı hiç olmazsa makul şekle konmalı. Mesela 50 kilodan fazla bir adama yükle­nemez diye.”

    Sosyal-Tarih-4
    İstanbul’daki gümrüklerde çalışan Kürt hamallar 2. Meşrutiyet’in ilanının 10 Temmuz 1913’teki 5. yıldönümü kutlamalarında. Hamalların başı, o tarihte 136 yaşında olan Zaro Ağa (ortada), 1934’te 157 yaşında öldü ve Türkiye’nin en uzun yaşayan insanı oldu.

    1935 Nisan’ında hamalla­rın taşıyacağı yük İstanbul’da 50 kilogramla sınırlanır ama, hız kesmeden gelmeye devam eden ölüm haberlerine bakı­lırsa bunu pek umursayan olmamıştır. Başkent Ankara’da ise daha radikal bir karar alınır ve yılın sonunda sırt ve sırık hamallığı yasaklanır. Kararı alkışlayanlardan Falih Rıfkı Atay, Ulus gazetesindeki köşe­sinde şöyle yazar: “Ankaramız bu manzaradan kurtulmuştur. Hamallar küçük yükleri elde ve ağırlarını arabada taşımak­tadırlar. Diğer şehirlerimizin niçin beklediklerini sorabilir miyiz? Acaba bize araba teker­leklerine elverişli düz yollar olmadığını mı söyleyecekler? Böyle bir iddia meşhur özür ve suç fıkrasını hatıra getirebilir. Daha kısasını söyleyeyim: İki büklüm cumhuriyet vatandaşı olamaz! Sırt ve sırık hamalları­nın ıstırabını seyretmeye daha uzun müddet tahammül etmek istemiyoruz!” 1936’da sırt ve sırık hamallığının tüm yurtta kaldırılması için ilk ciddi adım atılır ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya 4 Nisan 1936’da belediyelere bir genelge gönderip hamallığın kaldırılması için gerekli ça­lışmalara başlanması talimatı verir: “Ağır yükler altında iki büklüm ezilerek geçen ha­malların vaziyeti, vatandaşlık gurur ve şefkatini zedeleyen bir manzaradır. Eşya nakliyatı hayvanlara veya makinele­re havale edilmelidir. Yalnız yapılacak müdahaleler nakliyat işini sekteye uğratmamalıdır. İdareci reislerle belediyeciler ve ticaret odaları gibi alakadar teşkilat mensupları biraraya gelerek şehrin bütün nakliyat işlerini, mahalli şartları tetkik ederek gözden geçirmeli. Yapı­lacak ıslahat, bir plan dahilinde ve kademe kademe gerçekleşti­rilmelidir.”

    İçişleri Bakanı’nın genelgesi hamallığın kaldırılmasına iliş­kin hazırlıkları hızlandırır belki ama, ölümleri azaltma yönünde bir etki oluşturmaz. Nitekim ilk genelgeden 10 ay sonra Ba­kanlık belediyelere bir genelge daha göndererek bu defa sırt ve sırık hamallığının tamamen yasaklanmasını ister. Cumhu­riyet gazetesi bu gelişmeyi 19 Şubat 1937’de şöyle duyurur: “Geçen gün Karaköy’de bir hamalın arkasındaki ağır yükle düşüp beyni patlayarak ölmesi üzerine, Dahiliye Vekaleti yeni bir tamimle sırt hamallığının men’ini istedi. Vekaletin isteği pek isabetlidir. Bu şekil yük taşıma hem halk hem de bizzat hamallar için tehlikelidir.”

    Sosyal-Tarih-5
    Limanda bekleyen küfe hamalı çocuklar. İstanbul, 1920.

    Yasal düzenleme yapılmadığı için bu genelge de etkili olmaz. Nihayet 1937 Ağustos’unda yeni yasa hazırlanır. Buna göre sırt ve sırık hamallığı bazı bölge­lerde 1 Ekim 1937’den, ticaretin hareketli olduğu bazı bölgeler­de ise 1 Kasım 1937’den itibaren yasaklanmıştır.

    1950’de Demokrat Parti’nin (DP) iktidara gelmesinden sonra işler yeniden değişir. DP, dönemin kimi aydınlarının “Atatürk devrimlerine karşı bir tutum” olarak yorumladığı bir karar alarak hamallığı serbest bırakır!

    Başta sırt ve sırık hamallığı olmak üzere Osmanlı döne­minden miras kalan geleneksel hamallığın ortadan kalkması için, bu mesleği ikame edecek teknolojileri beklemek gereke­cektir. Zaman içinde karayolla­rının gelişmesi ve motorlu taşıt sayısının artmasıyla nakliyat kolaylaşır; buna forklift gibi yük taşımada kullanılan iş makine­lerinin hayatımıza girmesi de eklenince geleneksel hamallık tarihe karışır.

    1935’TE İSTANBUL’DA BİR TRAJEDİ

    Sosyal-Tarih-Kutu-2

    Bir hamalın feci ölümü ve Nâzım Hikmet’in tepkisi

    Bir sırt hamalının İstanbul Bahçekapı’daki feci ölümü, Cumhuriyet gazetesinin 12 Haziran 1935 tarihli haberinde şöyle aktarılır: “Çiçekpazarı hamallarından Pütür­geli Mehmet oğlu Hasan 200 kilo ağırlığında bir yük alarak Bahçeka­pı’ya doğru yürümeye başlamıştır. Fakat Hasan Ecza Deposu’nun biraz ilerisinde şoför Niyazi’nin 1821 sa­yılı otomobili kendisine çarpmış ve hamal beyin üstü, yükü ile beraber düşmüş ve hemen ölmüştür.”

    Nâzım Hikmet, 14 Haziran 1935’te Tan gazetesinde Orhan Selim takma ismiyle yazdığı “İşin İç­yüzü” başlıklı yazısını hamal Hasan’ın ölümüne ayırır:

    I

    Otomobilde genç bir kadınla bir erkek var. Kadının dizlerinde paketler duruyor, erkeğin dizlerinde paketler.

    II

    Bir hamal gidiyor. Sırtında 250 kiloluk bir yük. Yarı belinden aşağı eğilmiş. Baltayla ortasından kırılmış koca­man bir ağaç gibi.

    III

    Bir ecza deposu. Balıkyağı şişeleri, tıraş sabunları, arpa, mercimek unla­rı, fitil kutuları, zeytinyağı tenekeleri. Alışveriş. Depoya girip çıkan.

    IV

    Gazetelere bakılırsa, otomobildeki gençler bir eğlentiye gidiyorlar. Ecza deposunun yanındaki dükkandan, belki de ecza deposundan bir şeyler almak istiyorlar. Şoföre ‘Şuraya’ diyorlar, şoför oraya doğru giderken sırtında 250 kilo yük taşıyan hamalla çarpışıyor. Bu belki ufacık bir sarsın­tıyla geçecek bir çarpışmadır. Fakat 250 kilo, kambur, kemikleri çıkmış bir sırtta tek durur mu? 250 kilo yıkılıyor hamalın kafasına, hamal ölüveriyor.

    Sosyal-Tarih-Kutu-1
    Pütürgeli hamal Hasan’ın ölüm haberi. 12 Haziran 1935, Cumhuriyet.

    V

    1. Otomobildekiler belki şoförün hamalı öldürmediğini söyleyecek bi­ricik şahitlerdi, fakat geç kalmamak her şeyden üstündür. Hemen inip otomobilden kayboluyorlar.

    2. Hamal ya ölmüş ya ölmemiştir. Daha belli değil. Onu kaldırıyorlar, ecza deposuna, Hasan Ecza Depo­su’na sokmak istiyorlar, depodakiler kafasından kan sızan, müşteriye benzemeyen yaralı adamı içeri almıyorlar.

    3. Kaldırımda ölenin arkadaşları diyorlar ki: ‘Cebinden 292 kuruş çıktı. Halbuki o beş lira biriktirip evdekile­re göndermek istiyordu. Muradına eremeden öldü adamcağız.’

    VI

    Bütün bu numaralı yazıları yazmak­tan kastım şu:

    A. Belediyece 50 kilodan fazla yük taşımak yasak edildiği halde bu adamcağıza 250 kiloyu kim yükledi? Bunun hesabı sorulacak mı?

    B. Otomobildeki iki yolcu kazanın aslını gördüklerine göre, en küçük bir insanca hareketten niçin sakınıyor­lar?

    C. Hasan Ecza Deposu kanunen yaralıyı içeri almaya borçlu değildir. Ancak, eğer gazetelerin yazdıkları doğruysa, böyle bir ödevi yapmaya vicdanen borçlu değil miydi?”

  • İstanbul’da Paskalya ve ilkbaharı karşılama geleneği

    İstanbul’da Paskalya ve ilkbaharı karşılama geleneği

    Paskalya kelimesi, İbranicedeki “Pesah”tan geliyor. Bu bayram (bu sene 31 Mart), çok daha eskiden beri süregelen bahar bayramlarının bir parçası idi. Pesah, zaman içinde Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi, insanoğlunun günahlarının kefareti için kendisini feda etmesi ve sonrasında tekrar dirilmesini sembolize eden bir bayrama dönüşecekti.

    İstanbul, tarihsel süreç­te kozmopolit bir şehir olagelmiştir. Şehir bünye­sinde 1960’lara kadar kalabalık bir Rum nüfus yaşıyordu. Hâl-i hazırda Rum Ortodoks nüfus birkaç bine kadar inmiş olsa da, 50 bine yakın Gregoryen Ermeni cemaati mensubu İstanbul’da yaşamaktadır. Bir dönem İstan­bul’un kalabalık bir Hıristiyan nüfus barındırması İstanbul’da­ki günlük hayata, gelenek-göre­nek ve bayram kutlamalarına da yansıyordu. Hıristiyan dünyası­nın en önemli bayramı olan Pas­kalya, 20. yüzyıl ortalarına kadar şehirde coşkuyla kutlanıyordu.

    İstanbul’daki Ortodoks Rum cemaati içinde Paskalya önce­sinde 40 günlük bir perhiz süreci yaşanır, bundan önce ise Şubat ayı içinde karnavallar düzen­lenirdi. Müslüman Türkler bu karnaval sürecine “Apukurya”, Rumlar ise “Apekriya” derler­di. Bu etkinlik halk arasında “Baklahorani” olarak da bilinirdi. Apukurya eğlenceleri 3 hafta sürer ve her hafta farklı türde yiyecek tüketilirdi. İlk hafta bol et ve sebze, ikinci hafta her türlü yemek ve son haftada istiridye ve diğer deniz ürünleri yenirdi. Eğ­lencenin son günü Pazartesi’ye denk getirilir, ertesi gün 40 gün­lük büyük perhize başlanırdı.

    Kultur_Tarihi_1
    20.yüzyılın ortalarına kadar coşkuyla kutlanan Paskalya, bugün İstanbul’un kozmopolit ikliminde giderek zayıflayan bir gölge konumunda.

    Paskalya, kelime anlamı ola­rak İbranicedeki “Pesah” kelime­sinden türetilmiştir. İbraniler’in bu isimde bir bayramları vardır. Pesah bayramı kaynaklarda “Fısıh” olarak da geçer. İhtimal ki bu bayram, eski zamanlardan beri süregelen bahar bayram­larının bir parçası idi. Yahudi inancında Pesah, Yahudiler’in Hz. Musa önderliğinde Mısır’ı terkedişlerini yadetmek için kutlanır. Bu süreçte Yahudiler, yolda ekmeklerini mayalaya­madıkları için “Hamursuz” adı verilen ekmekler yaparlar. Hz. İsa ve çevresindeki ilk Hıristi­yanlar, Yahudi cemaatinin bir parçası olduklarından Pesah’ı kutluyorlardı. Ancak Pesah za­man içinde Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi, insanoğlunun gü­nahlarının kefareti için kendini feda etmesi ve sonrasında tekrar dirilmesini sembolize eden bir bayrama dönüşecektir. Hıristi­yan dünyasında Paskalya olarak kutlanılan bu bayramın kökünde Yahudi inancındaki Pesah’ın olduğu kabul ediliyor. Öte yan­dan İngilizcede Paskalya yerine kullanılan “Easter” kelimesinin Anglo-Saksonlar’la ilgili olduğu sanılıyor. Bu terimin Aydınlık ve Bahar Tanrıçası Estre’den geldi­ği kabul ediliyor.

    Kultur_Tarihi_2
    Paskalya’yı tebrik kartpostallarında, sepet içinde sunulan yumurtalar ana tema.

    Paskalya, Roma İmparatorlu­ğu 313 yılındaki Milano Fermanı ile Hıristiyanlık inancını serbest bırakana kadar bu inancın yegane bayramı idi. İmparator Büyük Konstantin (272-337), Paskal­ya gününe tesadüf eden Pazar gününü resmî tatil ilan ederken, 1. Valentinianus (321-375) mah­kumlar için genel af çıkarma yoluna gitmiştir. Paskalya evvela Doğu kiliselerinde kutlanmaya başlanmış ve muhtemelen 2. yüzyıldan itibaren de Batı kili­sesine geçmiştir. Günümüzde dinî bayramlarda, Doğu kilisesi farklı bir takvimi temel aldığın­dan Doğu ve Batı kiliseleri farklı tarihlerde Paskalya’yı kutlar.

    Paskalya bir nevi kefaret bayramı olarak da kutlanır. Akraba ziyaretleri sıklaştırılır. İbadete daha çok önem verilir. İlk yıllarda sadece bir öğün yemek yenen iki-üç günlük oruç devresi sözkonusuyken, sonrasında bu süre uzatılmış ve yemek yememek yerine et ve balık gibi bazı yiyeceklerin tü­ketilmemesi yoluna gidilmiştir.

    Kultur_Tarihi_3
    Paskalya gününe özgü çörek. Kilise’deki törenden sonra evde ya da kırsal alanda bu çörekler yenir, Tanrı’nın verdiği nimetlere şükredilirdi.

    40 günlük büyük oruç günü­nün son haftası özel günleri için­de barındırır. Rumlar bu hafta içinde birbirlerini “Kali Anastasi” diyerek selamlar. İnanışa göre Hz. İsa, bir Pazar günü Kudüs’e girmiş ve Kudüs halkı tarafın­dan palmiye dalları ile ve büyük sevinçle karşılamıştır. Ancak bu giriş, aynı zamanda Hz. İsa’nın çarmıhta acılı bir ölüme gidişi­nin de başlangıcını sembolize eder. Paskalya’dan önceki Pazar günü, bundan dolayı kutsal bir gün olarak kabul edilir; İncil’den Hz. İsa’nın Kudüs’e girişini anla­tan kısımlar okunur. Bir sonraki Perşembe günü de kutsal kabul edilir. Zira Hz. İsa Perşembe günü çarmıha gerilmeden önce havarileri ile son akşam yeme­ğini yemiş, bu yemek sırasında sofrada bulunan ekmeği “İşte bu benim etimdir”, şarabı da “İşte bu benim kanımdır” diyerek havarilere uzatmış, onlarla adeta vedalaşmıştır. Hz. İsa bu yemek­ten sonra yakalanmış, ertesi gün çarmıha gerilmiş ve inanışa göre 3 gün sonra da dirilmiştir. Paskalya’dan önceki Cuma günü ise Hz. İsa’nın çarmıha gerildi­ği gün olduğu için kutsaldır. O gün, Hz. İsa’nın çektiği ızdırap hatırlanır. “Büyük Cumartesi” ise Paskalya’nın arifesidir. Paskalya günü icra edilen Pazar ayini ile Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın tekrar dirilişini kutlamış olurlar. Kili­sedeki törenden sonra evde ya da kırsal alanda Paskalya gününe özgü çörekler yenir, etler pişirilir ve Tanrı’nın vermiş olduğu ni­metlere şükredilir.

    Kultur_Tarihi_4
    Yumurtalar, Hz. İsa’nın kanını insanlığın kurtuluşu için akıttığının göstergesi olarak kırmızıya ya da başka renklere boyanır.

    Paskalya’nın Rum cemaati açısından önemini Yani Vlastos anılarında şu ifadelerle anla­tır: “Paskalya! Küçük-büyük herkesin sevdiği ve kutladığı en büyük dinî bayramımız. Pas­kalya küçüklerin sevinmesi için bir vesileydi. En fakir aileler bile Paskalya’da çocuklarına yeni elbise ve ayakkabı alır­lardı. Bundan başka Paskalya gecesi kilisedeki hereket de bu bayramı adeta iple çekmemizin nedenlerinden biri idi”.

    Paskalya zamanı Rumlar’ın kalabalık olarak yaşadıkları bazı semtlerin belli yerlerinde çalgılı eğlenceler tertip edilirdi. Bu eğlencelere zaman zaman Müslümanlar da katılırdı. Haris Spataris, çocukluk ve gençlik devirlerini anlattığı anılarında şu ifadelere yer verir: “Türk polis­lere ‘polis efendi’ derdik. Fener meydanında karakolun önünde yapılan bir Paskalya panayırın­daki olay beni çok etkilemişti. Meydanın bir köşesinde, Pontus­lu Rumlar kemençecinin etra­fında horon tepip eğleniyorlardı. Halk da etraflarında toplanıp onları alkışlıyordu. Seyredenler arasından aniden bir polis zabiti belirdi ve ona yer vermek için çe­kilmeme meydan vermeden, kı­lıcıyla fesini atıp, dans edenlerin arasına girip, Pontus kemençesi­nin temposunda horon çekmeye başladı. Çocuk kafam bu olaya çok şaşırmıştı. Bir Türk’ün, ki bütün polisler Türk’tü, Paskal­ya’da Rumlar’la birlikte eğlen­mesini anlayamıyordum.”

    Kultur_Tarihi_5
    Paskalya tebrik kartındaki yumurtada “pax” (barış) yazıyor.

    Paskalya, Ermeni cemaati içinde ise “Surp Zadik” ya da kısaca “Zadik” olarak anılır. Ermeni toplumunda Surp Zadik, ilkbahar ekinoksundan yani 21 Mart’tan sonraki ilk dolunayı takip eden Pazar günü kutlanır. Arife gününde toplanan aile bi­reyleri, pilaki, topik, midye dolma gibi mezelerin de yer aldığı, elden geldiğince mükellef biçimde hazırlanan sofranın etrafında toplaşır. Yine bu dönemde Zadik çöreği adıyla özel bir çöreğin pişirildiği de bilinir. Yumurta­lar, Hz. İsa’nın kanını insanlığın kurtuluşu için akıttığının göster­gesi olarak kırmızıya ya da başka renklere boyanır. Yumurtaların boyanmasında ceviz kabuğu, kuru vişne suyu ya da soğan kabuğu gibi doğal malzemeler kullanılır. Yumurtanın dış kabu­ğu sembolik olarak gökyüzünü, zarı havayı, akı denizleri, sarısı ise yeryüzünü simgeler. Rum cemaatinde olduğu gibi, Ermeni cemaatinde de akrabaların yanı­sıra mezarlıklar da ziyaret edilir.

    Paskalya artık İstanbul’un kozmopolit ikliminde giderek zayıflayan bir gölge konumunda. Şehirdeki gayrimüslim cemaat­lerin giderek küçülmesi, gele­nekleri de silikleştiriyor.

  • Topkapı-Millet Caddesi’nden 50’li yıllarda İstanbul’a giriş…

    Topkapı-Millet Caddesi’nden 50’li yıllarda İstanbul’a giriş…

    İstanbul’un batı yönündeki sınırlarını, 5. yüzyılda inşa edilmiş surlar belirler. Cumhuriyet döneminin başlarına kadar İstanbul sadece surların içi kabul edildi. Surdışı taşra olarak tanımlandı, algılandı. 1960 dolaylarına kadar İstanbul’a giriş ve çıkışlar, surların kapılarından oldu. Bu yıllarda otomobillerin çoğalması ile artık kullanılamaz duruma gelen kapıların yakınlarında açılan büyük caddeler, surların bazı bölümlerini yıkıp kente ulaştı. Topkapı Mevlevihane Kapı civarından kente giren yol da, kentin çevresindeki yerleşimleri merkeze bağlayan önemli bir akstı. Yolun kente girdiği noktadaki iki kule de 60’lı yıllarda restore edildi. 50’li yılların sonlarına doğru çekilen bu fotoğrafta, kara surları bakımsız ama ihtişamlı görünümü ile dikkati çekiyor. Sağ tarafta görülen tabelada kentin nüfusu 1.790.000 (1960’taki nüfus sayımında İstanbul nüfusu 1.800.000). Arka planda Kara Ahmet Paşa Camii’nin ve Beyazıt Ağa Mescidi’nin minareleri. Topkapı, Millet Caddesi’nde kayan zaman…

    Hayri Fehmi Yılmaz

    Zaman_Kaymasi
  • 1 Nisan: Şaka doluyor insan nükteyle yumuşuyor canlar

    1 Nisan: Şaka doluyor insan nükteyle yumuşuyor canlar

    Her şeyin şaka olma ihtimalinin bulunmadığı, şakanın bir yeri ve zamanı olduğu günleri; latifenin latifini; halka şaka yapılmasını değil de halktan şakalar yapılmasını; ağır geçen bir kıştan sonra baharı neşeyle karşılamayı özledik. Bizi genellikle, rahatlatan şakalar birleştirir. Kimi şakalar da “aramıza hoşgeldin” demenin hınzırca bir yoludur.

    Son zamanların usandı­ran “şaka mı?” sorusunu, sosyal medya jargonunun yeni kalıplarından biri hâline gelmesiyle daha fazla duymaya başladık: “Bu yazıyı yazmam şaka mı?” gibi… Her şeyin şaka olma ihtimalinin bulunmadığı, şa­kanın bir yeri ve zamanı olduğu günleri; latifenin latifini; halka şaka yapılmasını değil de halktan şakalar yapılmasını; sadece hava durumu bakımından değil, bir­çok yönden ağır geçen bir kıştan sonra bahar mevsimini neşeyle karşılamayı özledik belki.

    1 Nisan gayriresmî biçimde Dünya Şaka Günü olarak kutla­nıyor; dünyanın dörtbir yanında yürekler bir anlığına ağızlara geliyor; sonra şakaların ilanı yüreklere su serpiyor. Yeni bağlar kuruluyor veya bağlar güçleni­yor; şakadan hazzetmeyenler uğradıkları alay karşısında faille­re içten içe bela okuyor. Farkında olmasak da büründüğümüz bu yeni neşeli hâlimizle atalarımızın her Hıdrellez’de yaptıkları gibi türlü oyunlarla baharın gelişini kutluyoruz aslında.

    Laklakiyat_1
    Tarihe yolculuk eden sosyal medya kullanıcısı:
    “Tum orduya su tasiyan adam saka mi?”

    Dünya Şaka Günü’nün köke­nini saptamak, insanlığın şaka yapmayı neden sevdiğini tespit etmek kadar zor. Bir görüşe göre 16. asır Fransasında yılbaşının Nisan’dan Ocak’a taşınma­sı sonrası, 1 Nisan’da yeni yılı kutlamaya devam edenlerle alay etmek için “Dünya Aptallar Günü” olarak kutlanmış ilkin. Mizah araştırmalarında şaka ve gülmeyi neden sevdiğimizle ilgili ise birkaç teori var: “Üstün­lük teorisi”, şaka mağdurlarına karşı akılca “üstünlüğümüzü” görüp neşelendiğimizi söylerken; “uyumsuzluk teorisi”, umduğu­muzla bulduğumuz arasındaki ilişki yoksunluğunu gülmenin sebebi olarak öne çıkarıyor; “rahatlama teorisi” ise bastırıl­mış enerjinin ortaya çıkmasına dikkati çekiyor. Bizi genellikle, rahatlatan şakalar birleştiriyor: Düğünde damadın, kışladaki ilk gününde askerin, meslekteki ilk iş gününde davul tozu minare gölgesi aramaya yollanan çırağın uğradığı şakalar böyle şakalardır; edilen oyun “aramıza hoşgeldin” demenin hınzırca bir yoludur.

    Bizde şakanın takvimlerle bir ilgisi yoksa da geçiş dönemleriyle ilgisi olduğu belli. Yeni başlan­gıçlar şakayla selamlanır. Şakaya -eğer eşek şakası değilse- alın­mak olmaz. Ayette (Târık: 13-14) Kitab’ın hakikatini vurgulamak için “şaka olmadığı” söyleniyor. Öyleyse, şaka olan da tümden ha­kikatdışı oluyor. Heysemî’nin (öl. 1405) aktardığına göre Peygam­ber de şakayı severmiş; öyle ki ihtiyar bir kadına “Yaşlı kadınlar cennete giremeyecek” dedik­ten sonra oraya genç hâlleriyle gireceklerini söyleyip yüreğine su serpmiş. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İslâm kültüründeki şaka türlerinin ayrımını veriyor: “Tehekküm, ciddiyet görünü­münde alay; hezl, mizah ve alay görünümünde ciddiyettir. Latife ve nükte ise kimseyi incitmeme, zarafeti ön planda tutma açı­sından hezlden ayrılır.” 1 Nisan şakaları da latife-nükte sınıfına yakın görünüyor. Osmanlılar için aşağıdan ge­len şaka biraz netameli bir şeydi. Öyle ki şakacılık Orhan Camii’nin işçileri Hacivat’la Karagöz’ün başına mâlolmuş olabilir. Şeyh Lâmiî Çelebi (öl. 1532) Letâifnâme (Şakalar Kitabı) adlı eserinin giri­şinde, böyle bir kitap yazdığı için neredeyse iki büklüm olmuş ve yazdıklarının “ders verme” niteli­ğinden ötürü yararlı olabileceğini açıklamak durumunda kalmış.

    Laklakiyat_2
    — Ateşin var, virüs kapmışsın.
    — Hocam o pandemi tedbirleriniz falan, şaka didilerdi.
    — Tedbirler tarihsel olarak şaka olabilir, tıbbî olarak hâlâ geçerli.

    Kimi zaman ise siyasi bir görünüm arz etmiş şakalar. Hoca Sadeddin’in aktardığı­na göre, Anadolu Kazaskeri Kemalpaşazâde (öl. 1534) Sultan Selim’e Mısır’daki askerlerin Anadolu’ya dönmek istediğini anlatmak için bir türkü yaktık­larını uydurmuş: “Nemiz kaldı bizim mülk-i Arab’da / Nice­dir dururuz Şam u Haleb’de / Cihan halkı kamu ayş u tarabda / Gel âhî gidelim Rûm illerine”. Sultan bunun şaka olduğunu anlayıp, Kemalpaşazâde’ye şakalarının gerçek sanılması sebebiyle katledilen hocası Molla Lutfi’yi hatırlatmış. Eh, şaka, daima bir üst makamdan aşağı doğru gelir; gelmiyorsa da tersine döndürülür. Birine oyun edilen şakalar, “aşağı yönlü”yse Osmanlılar tarafından sevilmiş gibi duruyor.

    1720’de 3. Ahmed’in oğulları için düzenlenen şenlikte, afyon tiryakilerine bahşiş verilir gibi yapılıp sepetlerden yılanları ve zincirlerinden ayıları salıver­mişler. Şenlik düzeni, gündelik hayatta yapılamayacak şeylerin yapılmasına olanak tanımış: İçi su dolu kırbalarla dolaşan tulum­cular geleni geçeni ıslatıyormuş, ürkütücü otomat heykeller bir anda bağırıp seyircilerin ödünü patlatıyormuş.

    Laklakiyat_3
    — Zavallı tiryakiler, ikram var sandılar, şaka-yı hümayuna
    uğradılar.
    — Asıl şaka ikram deyü yere atulan çürük akçadur, fırına var
    bakalum anunla, etmekçi nasıl güler ol şakaya!

    Bahaî Veled Çelebi’nin 19. yüzyıl sonlarında derlediği bir Nasreddin Hoca fıkrasında ise bu defa toplum, fert karşısında üst konumdadır. Hoca eşeğine bin­miş yola çıkacakken ahali tara­fından bir “eşek şakası” yapılmış: “Hocam sen öldün, seni yıkayıp kefenlememiz gerek” deyip ho­cayı zorla indirip kefenlemişler. Oradan geçen bir başka adamı da cenazeye çağırmak istemişler; adam “acelem var” demiş. Hoca adama teneşir üstünden “Nafile çabalama, benim işim seninkin­den aceleydi ama ne çare ki ecel gelmiş” demiş.

    Şaka yollu ölen Hoca gibi, va­kanüvis ve tabip Şanizade Meh­med Efendi de 1826’da gerçekten şaka sebebiyle ölmüş: Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra Bektaşî olduğu öne sürülen Şanizade, Tire’ye sürülmüştü. 2 ay sonra bu duruma üzülen 2. Mahmud, âlimin affını ilan etmek için bir kavas göndermiş. Adam acı bir şaka yapmak için olacak, “Şanizade’nin ıtlâkına (salıverilmesine) ferman getir­dim” yerine “itlâfına (katline) ferman getirdim” deyince bunu pencereden işiten Şanizade kalp sektesinden gitmiş.

    Şaka bir yana…

    [1] Bir saka (Osmanlı su taşıyıcısı) sırtında bir su kabı ile. Fransız diplomat Pierre de Girardin tarafından İstanbul çarşı ressamlarına sipariş edilmiş 1720 tarihli albüm. Fransa Ulusal Ktp., N.Od.6, s. 46. [2] Tedavi esnasında hekim. Sabuncuoğlu Şerafeddin, Cerrâhiyye-i Hâniyye, 1466. Fransa Ulusal Ktp., Supplément turc 693, s. 176b. [3] 3. Ahmed’in oğullarının sünnet şenliğinde sadrazamın emriyle şakaya uğratılan tiryakiler. Vehbî, Surnâme, res. Levnî. Topkapı Sarayı M. Ktp. Ahmed, 3593, s. 67a.

  • Muammer Hanım’ın fendi erkek meslektaşlarını yendi

    Muammer Hanım’ın fendi erkek meslektaşlarını yendi

    18 yaşındaki Muammer Hanım’ın taksi şoförü olmak için 1930’da belediyeye başvurması gazeteleri şaşırtmış, erkek taksicileri kızdırmıştı. Erkek şoförlerin “patlayan lastiği bile değiştiremez” diye küçümsediği Muammer Hanım kimseye kulak asmadan girdiği sınavı başarıyla geçip İstanbul sokaklarında direksiyon sallamaya başladı.

    Muammer Hanım adlı 18 yaşındaki genç kadının 1930’da taksi şoförü olmak üzere İstanbul Belediyesi’ne başvurması, gazetelerin birinci sayfasında yer alabilecek kadar şaşırtıcı bir haberdi. Akşam gaze­tesi, İstanbul’da “hususi otomobil kullanan amatör kadınlara nadir olarak tesadüf edildiğini ama hiç­bir kadının taksilerde şoför olarak çalışmadığını” yazıyordu.

    Bazı gazetelerde Muammer Hanım’ın açıklamaları da vardı. Avusturya Lisesi mezunu olan genç kadın, okul döneminde at­letizm ve bisiklet sporları yapmış; liseler arası bir bisiklet yarışında şampiyonluk kazanmıştı. Okuldan mezun olduktan sonra Taksim’de­ki Fikri Tevfik Şoför ve Makinist Mektebi’ndeki 4 aylık şoförlük eği­timini de birincilikle tamamlamış­tı. Muammer Hanım müşterilere kaba davranan ve “fiyatlarda hile yapan” erkek taksicilerin sarhoş­ken araç kullanıp sürekli kaza yap­tıklarını, bu nedenle müşterilerin erkek şoförlerden çok kendisini tercih edeceklerine inandığını da söylüyordu.

    kadin_dosyasi_12

    Ertesi gün Muammer Hanım’ın “şoför esnafını rencide edici beyanatta bulunduğunu” öne süren erkek taksiciler gazeteleri dolaşıp karşı açıklamalar yaptılar. Söylediklerine bakılırsa İstan­bul’da müşterilere kaba davranan ve fiyatlarda hile yapan, sarhoş araç kullanıp kaza yapan taksi şoförü yoktu. Muammer Hanım, birkaç çürük elma yüzünden evine ekmek götürmek­ten başka derdi olmayan tüm şoför esnafını hedef almıştı. Erkek taksi şoförleri, “Mu­ammer Hanım’ın lastiği patlasa değiştiremez. Gece 3’te sarhoşun biri Bakırköy’e gitmek isterse götüremez. Hem kadınların sinirleri zayıftır, bizim meslek bunu kaldırmaz” diyerek bir kadının taksi şoförü olamayacağını da savunu­yordu.

    Muammer Hanım bu açıkla­malara uzun uzun yanıt vermedi. Şoför mektebinde “hiç de erkekle­rin iddia ettiği kadar zor olmayan” lastik değiştirmeyi öğrendiğini, gündüzleri çalışacağı için sarhoş müşterilerden de endişe etmedi­ğini söylemekle yetindi.

    O yıllarda taksi şoförü olmak şimdiki kadar kolay değildi. Şoför adayları belediyeye sabıka kaydı, sağlık raporu, mahalle ihtiyar heyetinden alınmış iyi hal kağıdı getirdikten sonra yazılı ve sözlü sınava giriyorlardı. Bu sınavları geçen adayları son olarak bir de direksiyon sınavı bekliyordu.

    Tüm bu aşamaları geçen Mu­ammer Hanım, 15 Ocak’ta belgesi­ni alarak Türkiye’nin ilk kadın taksi şoförü oldu.

    kadin_dosyasi_11
    Kadın şoför Muammer Hanım taksisinde, 16 Ocak 1930, Cengiz Kahraman Arşivi
  • Kadın mücadelesinin dönüm noktaları ve etkileri

    Kadın mücadelesinin dönüm noktaları ve etkileri

    Kadınlar, geçmişte yaşadıkları tüm zorluklara rağmen daima büyük mücadeleler içinde oldu. Sırtlarına yüklenen ağırlığı çaresizlik saymayıp, itildikleri köşelerden sıyrılan kadınlar, verdikleri hak mücadeleleriyle sosyal tarihi derinden etkilerken, günümüz dünyasını şekillendirdi. Bugünün ilham kaynağı kadınlara kapanan kapılar silsilesi…

    Kadınların toplumdaki yerinin ne olması lazım geldiğine dair çizgilerin net şekilde çizildiği uzun, acı dolu bir geçmiş var arkamızda. Sadece ev ile ilişkilendirilen, her türlü dışarının, sokakların, eğitim kurumlarının kadınlara kapalı olduğu upuzun bir geçmiş. İkiz doğuran bir kadının, ancak iki erkek ile ilişki kurmuş olabilece­ğinin düşünüldüğü ve iffetsizlik ile suçlanarak öldürüldüğü bir dönemden; kadınların âdet zamanı nefeslerinin zehirli oldu­ğuna, ara ara “zayıf” bünyelerinin bir sonucu olarak pat diye düşüp düşüp bayılan, “histeri” krizleri geçiren insanlar olduklarına ina­nılan bir geçmiş­ten söz ediyoruz. Bir ara doğum sancılarının kadınların dene­yimlediği kadar acılı olup olmadı­ğı da sorgulandı. Uğursuzluktan, kadınlıkla eş de­ğer olan her türlü tekinsizlikten bahsetmeyece­ğim. Kadınların bedenlerini, kendilerine yönelik algıları­nı, geleceklerini, yaşamlarını belirlemiş, berbat bir geçmiş bu özetle.

    Aynı geçmişte, tüm bun­larla mücadele eden kadınlar, onların açtıkları yollar da var. Bu kadınların sayesinde hak mücadelesi ilerleyebildi ve daha insani koşullarda yaşayabilme olanağı doğabildi. Değişimler, dönüşümler ancak böyle müm­kün oluyor zaten. Biri-birileri çıkıp var olan düzeni sorguluyor, düzenin karşısında duruyor, düzen ile mücadeleye girişiyor ve hep kazanıyor. Bazen hemen, bazen zaman alıyor kazanımlar; bazen kaybedilmiş gibi görünü­yor mücadele, ama mutlaka bir sonuç alınıyor, daha iyiye doğru. Her itirazın, girişimin, çabanın bir yeri var.

    kadin_dosyasi_2
    Kadınlar Dünyası dergisi. 124. sayı, 28 Kanunuevvel 1329 (10 Ocak 1914).

    Ülkemizde kadınların kılığı kıyafeti, kararları, benlikleri ve yaşamları aleyhine kurulmuş düzeni sorgulayan kadın sayısı da hiç az değil; bunlar önemli kırılma noktaları tarihimizde. Bu kırılma noktaları; bazılarında bir kişi, bazılarında bir grup kadın, bazen örgütler, bazen de sokağa dökülmüş kalabalıkların iradesi sayesinde mümkün olabilmiş.

    1913’te, şimdiden bakınca çok zor, hatta mümkün olamazmış gibi görünen bir girişim, atıl­mış cesur bir adım var mesela: Nuriye Ulviye Hanım ve çevre­sindeki bir grup kadın tarafından yayın hayatına başlayan Kadınlar Dünyası dergisi. Nuriye Ulviye (sonradan Mevlan ve Civelek soyadlarını alacak) 13 yaşında saraya cariye olarak girmiş bir kadın. Yaşça çok büyük ilk eşinin vefatıyla kendine kalan serveti kadın hakları savunuculuğu davası için kullanıyor. İçinde bulunulan koşulların toplumsal, siyasi ve ekonomik güçlüğüne rağmen, 1913’ten 1921’e kadar, toplam 209 kadın hakkı, pek çok açıdan savunuluyor bu dergide. Tiraj, bugünün koşulları için bile yüksek sayılır, 3 bin ya da üzerin­de basıldığı söyleniyor. İdaresi, yazarları kadın olan bu derginin yayına katkıda bulunanları, matbaa çalışanları ve mürettip­lerinin de kadın olduğu söyleni­yor. 1913’ten 1921’e kadar geçen süreyi bir anlığına düşünün. Balkan savaşları ve bir dünya savaşı öncesinde yayına başlı­yor dergi, ortalık yangın yeri! Kadınlar Dünyası’nın yaratılabil­diği dünya karma karışık. Arada kağıt bulunamıyor, derginin dağıtılması dert oluyor… Abone sayılarını artırmak için sürekli çalışıyor kadınlar.

    Ele aldıkları konularda göz alıcı bir çeşitliliği gözetiyorlar hep: Kadınlar çalışma hayatında neden olmalıdır, neden görücü usulü ile evlenmemelidir, dayağa ve şiddetin her türlüsüne neden karşı konulmalıdır? Çocuk bakımı, beslenme konuların­da nelere dikkat edilmelidir, kamusal hayatta kadınlar neden var olmalıdır? Derginin hara­retle tartıştığı konulardan biri de kadınlara henüz tanınmayan yüksek eğitim hakkı. Nuriye Ulviye bu konuda düşüncelerini tertemiz şekilde ortaya koyuyor: “Bekleyecek zamanımız yoktur. Dârülfünun’u istemek bizim insanlık hakkımızdır.”

    Bu tartışmanın aleviyle tarih adeta hızlanıyor ve İnas Dârül­fünunu’nun, yani kadınlara has bir üniversitenin ortaya çıkması, kadınlara yönelik konferansların üniversite çatısı altında verilme­ye başlanması 1914-1915’te başlı­yor ve arkası geliveriyor. Konfe­ranslar, dersler, karma eğitim… Fakat 1921, İnas Dârülfünunu’nda eğitimin ve Kadınlar Dünyası’nın sona erdiği yıl. Üniversitenin ve derginin kapanması kötü bir haber değil ama. Yüksek eğitim hakkı meselesinde bireysel ça­balarla başka kapılar zorlanıyor. İlk kadın hukukçular, ilk kadın doktorlar teker teker beliriyor, çeşitli bilim alanlarında kadınlar var olabilir hale geliyor.

    Cumhuriyetin ilanından son­ra ise kamusal alanda kadınların görünürlüğünün artmasına yönelik bilinçli çabaların sarf edildiğini hepimiz biliyoruz. Kadınlar, meslek sahibi insan­lar olarak yeni kurulan ülkenin pek çok kademesinde yer alıyor. Sanatta, sporda, hastanede, ad­liyede varlar. 1934 tarihi önemli bir kırılma noktası, artık seçme ve seçilme hakkına sahip oluyor kadınlar, az da olsa artık siyaset­te de varlar.

    Bir önceki adımın, bir sonra­kini kolaylaştıracağı bir süreç bu, fakat her açılan kapı bir sonraki­ne çıkıyor, bitmek bilmeyen bir kapılar silsilesi önünde kadınlar hep. Nuriye Ulviye gibi yazan, ak­tif olarak mücadele eden kadın­lar sayıca artıyor. Yeni yayınlar, yeni örgütlenmelerle kadınların hak mücadelesi devam ediyor.

    kadin_dosyasi_1
    Kadınlar Dünyası dergisinin girişimi ile Telefon İdaresi’nde çalışma hakkı elde eden ilk kadın memurlar. İstanbul, 1913.

    17 Mayıs 1987’de İstanbul’da, Kadıköy İskelesi’nde başlayıp Yoğurtçu Parkı’nda biten bir yü­rüyüş, bir diğer kırılma noktası. Ev içi şiddete, dayağa karşı bir araya gelen, yaklaşık 2500 kişi­nin katıldığı eylemin ardından kadın hareketi çok daha etkili hâle geliyor.

    Sığınma evlerinin açılması, kitlesel kampanyaların düzen­lenmesi, bugün de aktif olan sivil toplum örgütlenmeleri ve Pazar­tesi dergisi gibi etki alanı geniş, sesi güçlü yayınlar bu yürüyüşün ardı sıra ortaya çıkıyor. 20 yılı aşkındır devam eden 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşleri ise, hazırlıkları, kitleselliği ve med­yada yer alma biçimiyle senede 1 gün, 1 gece dahi olsa arkalarında bıraktıkları tarihin farkında olan büyük bir kitle tarafından kutlanıyor. Aradan geçen yıllarda toplumsal cinsiyet kavramı girdi günlük hayatlarımıza, kadınların hak mücadelesi LGBTİ+ mücade­lesi ile kesişti. Bazı işler kökten değişti, bazıları biraz aynı kaldı.

    Etraflarına sıkıca dokunmuş, ağır, boğucu bir kumaşın içinde hareket etmeye çalışan kadınlar ilerlemenin yavaş, ama emin adımlarla olduğunu bilir… Ve bir­birleriyle dayanışırlar; her Mart ayı bu işe yarar. İkiz doğuran­lara şüpheyle bakılması, histeri krizlerinin kadınlara has olduğu gibi garip anlayışlar artık arkada kalır, unutulur, yerlerine yenileri gelir, mücadele sürer. Bir kapı bir diğerine açılır özetle.

    İşin doğrusu idarecileri, yazarları ve mürettipleri ile Ka­dınlar Dünyası dergisi çalışan­ları, bir yolunu bulup 100 sene öncesinden bir 8 Mart gecesi Taksim Meydanı’na gelebil­selerdi, kalabalığın, ışıkların içinde hiç de sakil durmazlardı gibi geliyor. Şaşırırlardı belki bazı pankartlar için, “Bu mesele hâlâ devam mı ediyor?” derlerdi belki, fakat kendilerinden 100 sene sonra aynı meselelere maruz kalan kadınlarla yan yana olmak herkese iyi gelirdi herhalde.

  • Boğaz buzlarla kaplandı, insanlar denizin üstüne bastı

    Boğaz buzlarla kaplandı, insanlar denizin üstüne bastı

    1 Mart 1929’da İstanbul’da, kayıtlara girmiş en soğuk kışlardan biri yaşandı. Ocak başında başlayan kar yağışı tam 55 gün sürdü. Donan Tuna Nehri’nden kopan buzlar İstanbul Boğazı’nı neredeyse tamamen kapladı. Haliç’e kadar ulaşan buz kütleleri soğuk ve kar yağışı nedeniyle bir süre erimedi. 10 metreyi bulan kalın buz kütleleri nedeniyle gemiler hareket edemedi. Dönemin gazetelerinde, Boğaz’ı yürüyerek geçenlerin haberleri yer aldı; devasa buz kütleleri üzerindeki insanların fotoğrafları yayımlandı. Bu, manzaranın keyifli yanıydı. Aslında şehir bir felaket yaşıyordu. Kar kalınlığının 5 metreye kadar ulaşması nedeniyle birçok yerle ulaşım kesildi; içme suları dondu ve çok sayıda insan hayatını kaybetti. Sirkeci’den Sarayburnu istikametine doğru çekilen fotoğrafta, ön planda buzlar üzerinde insanlar ve sıkışmış gemiler, arka planda Kız Kulesi ve Üsküdar sahili.

    zaman_kaymasi