Bugün bilgiye bir anda ve çarçabuk ulaşabiliyor olduğumuz iddiası o denli yüksek sesle dile getiriliyor ki, hiçkimse bu bilginin niteliğini sorgulamayı, onun ne sürede sindirilebileceğini sorgulamayı aklının ucuna getirmiyor. Ayrıca “MPN domenine sahip proteinlerin yapısı ve biyolojik işlevleri”yle ilgili bilgi istediğinizde, detaylar için “hayvan gibi” para istiyorlar.
Aklımda kaldığı kadarıyla, yazının icadından önce bilgi transferini sözlü olarak yapıyorduk. E o da şimdi takdir edersiniz ki biraz kulaktan kulağa oynar gibi oluyordu. 19. yüzyıl başlarına kadar bile Avrupa’da okuryazarlık bugünün “coder”lık bilgisi kadar yaygın bir şey. Bugün birine “Java, php, Python biliyor musun?” diye sormakla, o dönem birine “okuma yazma biliyor musun?” diye sormak üç aşağı beş yukarı aynı şey. 19. yüzyıl başında yetişkin İngiliz erkeklerinin ancak 10’da 1’inin falan adını yazabildiği kalmış aklımda. Muhtemelen askere alma kayıtlarından falan çıkarmışlardır; zira zorunlu askerlik de aşağı yukarı o zamanın işleri. Zaten yazı da icat edildiğinde ayrıcalıklı bir muhasebeciler grubunun tekelinde; hiç öyle “şiirleri bundan sonra kil tabletlere yazalım” gibi bir durum yok. Yoksa zaten o dönem de bir Enis Batur çıkar; ortada kil tablet bırakmaz hepsini doldurur; muhasebecinin tahıl stoklarının hesabını tutacağı tablet kalmaz; maliye çökerdi maazallah. Ha sonra beğendikleri hikayeleri, meselleri, zaferleri, antlaşmaları falan da yazmışlar sağolsunlar da; tarih disiplinini milattan önce 3 bin yılının salt maliye müfettişliği hâline getirmekten kurtarmışlar.
Zamanla bu yazılanları biraraya getirme fikri de doğmuş elbette. Eğer yanlış hatırlamıyorsam Asurbanipal ilk kütüphaneyi kurmuş; tabletleri konularına göre ayırmış, kategorize etmiş. Bilgiye ulaşmanın yolu, evvela o bilginin korunması ve saklanması olduğuna göre kütüphaneleri bu yolda atılan ilk büyük adım kabul edebiliriz.
Tabii herkesin kabul ettiği asıl büyük devrim, çok yıllar sonra matbaanın icadı. Ha bakın belki o dönem “artık bilgiye ulaşmak çok kolay abi; hiç beklemiyorsun. Katip otursun parşömeni kopyalasın da, istediğin kitap şu anda başkasındaymış da… “Adam makineyi bir çalıştırıyor, bir seferde 500 tane kitap basıyor” diyen olmamış mıdır?
Bugün de artık Madam Bovary’yi iki saniye içinde elimizdeki cihaza yükleyebiliyor ve anında kitabın kendisine erişebiliyoruz ama, kitabı nasıl 1857’de oflaya puflaya 2 haftada okuyabiliyorsak, bugün de yine 2 hafta falan sürüyor okumamız. Yani evet, 2.700 sene önce Gılgamış Destanı’nı okumak için onca yolu tepip Asurbanipal İl Halk Kütüphanesi’ne gitmemiz, tabletlerin o sırada başka meraklılar tarafından okunmuyor olması ve bir de tabii içeri girme iznimiz olması gerekiyordu ama; oturup Gılgamış Destanı’na başladığımızda ister istemez saatlerce okuyup anlamaya çalışıyordunuz. E, şimdi telif de yok; buyrun gidin, indirin anında. Peki gerçekten okumuş da oluyor musunuz?
Meselenin ikinci boyutu biraz daha sinsice. “Artık bilgiye ulaşmak çok kolay” diyorlar demesine de, esaslı bir bilgiye ulaşmaya kalktığınızda bu bilginin hayli pahalı bariyerler arkasında, Asurbanipal İl Halk Kütüphanesi kadar sıkı korunduğunu farkediyorsunuz. Aradığınız bir bilgiyi bulduğunuzda, yayıncı sizden tek bir makale için yüzlerce Dolar, üniversitelerden aylık yüzbinlerce Dolara varan abonelik ücretleri istiyor. Yani evet, bilgiye ulaşmak çok kolay. Mesela dünyayı yöneten 5 ailenin kim olduğuna dair spekülasyonlara; elden ring atari oyununda Radagon’u nasıl döveceğinize dair bilgilere kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz. Ancak MPN domenine sahip proteinlerin yapısı ve biyolojik işlevleriyle ilgili bilgi istediğinizde, en fazla zaten bu bilgiyi istemenize neden olacak kadar bilgiyi, yani bildiğinizi bulabiliyorsunuz; gerisi için “hayvan gibi” para istiyorlar. Yani size genel bir “info” veriliyor sadece; ayrıntılı bilgi ateş pahası.
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın geçen ay açıkladığı hileli gıda listesinde ilk iki sırada her zaman olduğu gibi et ve süt ürünleri yer alıyordu. Aslında bu durum, nesiller boyunca at ve eşek eti yedirilmiş, suyla ve hattâ salyangozla karışık süt içmek zorunda bırakılmış bir toplum için çok da şaşırtıcı değildi.
Hileli gıda ürünü satan firmaların teşhir edilmesi, bu yıl da gündemin önemli maddelerinden biri oldu. Bakanlığın nedense taksit taksit açıkladığı, haber sitelerinin galeri yapmaya doyamadığı teşhir listesinde akla gelebilecek her türden gıda mevcuttu ve ilk iki sırada et ve süt ürünleri vardı.
Bugünlerde daha çok “tek tırnaklı hayvan eti” diye sözedilen at ve eşek etiyle tağşiş (karıştırmayla kandırma), bu toprakların çok eski bir geleneği olduğu için şaşırtıcı bir durum değildi bu. Sokaklarda onbinlerce yük hayvanının olduğu yıllarda, et ürünlerine at ve eşek eti karıştırılması neredeyse kanıksanmıştı.
Ahmet Midhat Efendi, kendisinin de kahramanlarından biri olduğu ve 1891’de yayımladığı romanı Müşahedat’ın bir yerinde, Sirkeci’deki seyyar kebapçıların önünden geçerken yayılan kokuyu duyunca karnının acıktığını hisseder ama, kebap yerine pidenin arasına koydurduğu kaşar peyniriyle doyurur karnını. Kebap fiyatları, et fiyatlarıyla karşılaştırılınca çok düşüktür ve yazarımız kullanılan etlerin mahiyetinden emin olamamaktadır. Arkasından, konuya vakıf birinden duyduğu bilgileri aktarır. Buna göre İstanbul’da yük ve yolcu taşımakta kullanılan 50 bin civarı beygir ile 5 bin civarı eşek vardır. 55 bin yük hayvanının olduğu bir yerde, günde en az 20-30 hayvanın eceliyle ölmesi gerekir ama, koca kentte kimse beygir veya eşek gömüldüğünü görmemektedir. Bunun nedeni ise, bu hayvanların çok azının eceliyle ölmesi; artık çalıştırılamayacak duruma gelenlerin sokak kebapçılarına satılıp kesilmesidir!
Cumhuriyet döneminde de durum pek değişmez ve Ahmet Midhat Efendi’nin “Bu hayvanların ölüsü nereye gömülüyor?” sorusu 60 yıl sonra bile gündemdedir. 24 Ekim 1951’de bir Şehir Meclisi üyesi, ölen yük hayvanlarının bir mezar yeri olmadığına dikkati çekmiş ve “Ben bu mezarların Alibeyköy ve Topkapı’daki sucuk fabrikaları olduğunu düşünüyorum” demiştir örneğin.
Gazetelerin “eşek mezbahası” dediği yerlere yapılan baskınlar zaman içinde sıradanlaşır. Konuyla ilgili havadisler, eğer ilave bir ilginç unsuru yoksa gazetelerin iç sayfalarında kısa haberler olarak yeralır. Kimi zaman polisler at etinden kavurma yapan bir adama kendi kavurmalarından yedirip fotoğraf çektirir veya “eşek kasapları” polisle silahlı çatışmaya girer; bu durumda haberler birinci sayfalara taşınır.
1967’de İstanbul ve İzmir’de yapılan baskınlarda el konulan at ve eşek etlerinde ruam hastalığı tespit edilmesi ise paniğe yol açar. İzmir’de et satışları düşünce, kasaplar bir yürüyüş yaparak at ve eşek eti satmayacaklarına söz verir.
At ve eşek eti vatandaşları öfkelendirse de hiçbir zaman domuz eti kadar tepki yaratmamıştır. Sözgelimi, 8 Mart 1970 tarihli Günaydın gazetesinde, İstanbul’da bir sucuk imalathanesine ölü domuz götürüldüğünü gören vatandaşların imalathaneyi tahrip ettiği ve imalathane sahiplerinin linçten son anda kurtulduğu haberi vardır. Domuzun imalathaneye “güpegündüz götürülmesine” de ayrıca öfkelenen vatandaşlar, ölü domuzla hatıra fotoğrafı da çektirmiştir.
Süt ürünleri de evvelden beri en çok tağşiş edilen gıdalar arasında yeralır. 1930’larda bu konuda en çok yazı yazan gazeteci olan Salâhaddin Güngör, Cumhuriyet’teki 15 Mart 1939 tarihli haberinde “Tereyağının içinde balkabağı kurusundan balmumu hülasasına kadar ne ararsan var. Kaymak namıyla satılan küspeleri ineğe gösterseniz, sütünden yapılmadığına, kendi diliyle böğüre böğüre yemin eder” diye yazar.
Süt ürünleri bir tarafa, uzun yıllar boyunca seyyar sütçüler tarafından kapı kapı dolaşarak satılan sütün kendisi de en çok tağşiş edilen ürünlerden biridir. Zaten süte su karıştırıldığı “herkesin bildiği bir sır”dır; mesele ne miktarda karıştırıldığıdır. Salâhaddin Güngör süte 5’te 1 oranında su karıştıran sütçüleri özlediğini, “insafsız yeni devir sütçülerinin” yarı yarıya su karıştırdığını yazar. 9 Kasım 1934 tarihli Son Posta gazetesinin “Sütle suyun kardeşliği” başlıklı haberinde kullanılan, Taksim’de Hamidiye çeşmesinin önünde güğümlerindeki süte su karıştırmak için sıraya girmiş sütçülerin fotoğrafı her şeyi anlatır aslında.
Süte karıştırılan su oranı arttıkça, ortaya bir kıvam sorunu çıkması kaçınılmazdır elbette. Henüz kimyasal katkı maddelerinin yaygınlaşmadığı yıllarda, sütçüler bunun da “doğal” bir yöntemini bulurlar: Süte salyangoz karıştırmak! Bu yöntemi kamuoyuna 1951’de İstanbul Şehir Meclisi Üyesi İsmail Atalay duyurmuştur. Atalay’a göre sütçüler, kırlardan topladıkları ve kabuklarından çıkardıkları salyangozları havanda dövüp suda haşlayarak sütle karıştırmakta ve bu durum 4’te 3’ü su olan sıvının bile gerçek süt gibi kıvam kazanmasını sağlamaktadır.
İddiaları reddeden sütçüler, 11 Ocak 1952’de İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay’ı ziyaret ederler. Akşam gazetesi, Gökay’ın halkın süt boykotuna başlamasından yakınan sütçülere “süte daha az su katarsanız sizi müdafaa ederim” dediğini, sütçülerin de “söz veriyoruz daha az su katarız” dediklerini yazar. Aynı günün Vatan gazetesinde ise İstanbul’da günlük süt üretiminin 80 bin, tüketiminin 120 bin litre olduğu ve aradaki 40 bin litrenin su olduğu haberi vardır!
Türkiye’de peruk, suç işlediği sırada tanınmamaya ya da kanundan kaçmaya çalışan suçlular için her zaman kullanışlı bir aksesuardı. Peruk takarak suç işleyip yakayı kurtaranlar da olmuştu ama Türkiye’de gazetelere haber olanlar, yakalanan ve çoğu kel olan peruklu suçlulardı. Bu kişilerin peruklu ve peruksuz fotoğraflarının yanyana yayımlanması da âdettendi.
Geçen ay, Karaman’da şüphe üzerine durdurulan otomobildeki bir adamın peruğunun altından 18 gram metamfetamin çıktığı haberi, suç dünyasında peruk kullanımının son örneklerinden biri oldu. Polisin peruğu kaldırıp uyuşturucuyu bulduğu anın videosu yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada epey ilgi gördü. Türkiye’den kimi sosyal medya kullanıcıları, yarı alaycı bir üslupla perukla uyuşturucu taşımanın yeni bir “Türk buluşu” olduğundan sözediyordu. Oysa bu, özellikle Latin Amerika’da daha çok cezaevlerine uyuşturucu sokmak için epeydir kullanılan bir yöntem. Türkiye’de de son 10-15 yıl içinde hem cezaevi ziyaretlerindeki aramalarda hem de havaalanlarında peruk içinde uyuşturucu yakalanmıştı.
Tarihi, Antik Mısır’a dek uzanan peruğun kılık değiştirme amacıyla da kullanılabileceğini gören suçluların, ilk zamanlardan itibaren bu durumdan faydalandığını varsayabiliriz. Arandığı için kılık değiştirmek isteyen ya da cürüm işlediği sırada tanınmamaya çalışan suçlular için çok elverişli bir aksesuar olmakla birlikte, her seviyeden suçlunun peruğa ulaşabilmesi için 20. yüzyılı beklemek gerekecekti. Zira at ve manda kılı gibi maddelerden peruk yapmak mümkünse de iyi peruğun temel malzemesi gerçek insan saçıydı. Fiyatlar yüksek olduğu için de iyi peruk satın almak herkesin harcı değildi. 20. yüzyılda üretilen düşük maliyetli sentetik kılların devreye girmesiyle fiyatlar düştü. Türkiye’de ise peruk, 1950’lerde daha ulaşılabilir olmuştu. Yine çok ucuz değildi ama hazır peruk satın almak da, kişiye özel peruk yaptırmak da artık daha kolaydı.
Asıl konumuz olan Türk suç dünyasında ise peruk kullanımı fikri, en azından kağıt üzerinde, daha 1920’lerde mevcuttu. Peyami Safa’nın Arsen Lüpen’den esinlenerek yarattığı ve maceralarını Server Bedi imzasıyla yazdığı Cingöz Recai karakteri bir hırsızdı ve çok sayıda peruğu vardı. Kel değildi; tanınmamak için taktığı perukları daha iyi yapıştırabilmek için saçlarını usturayla kazıyordu. Polisler Cingöz Recai’yi sırf peruğu yüzünden elden kaçırmışlardı. Neresinden bakarsak bakalım, 1920’lerin kurgu karakteri Cingöz Recai, zenginleri soyan parası bol bir hırsızdı. Maddi durumu onun kadar iyi olmayan suçlular da herkes gibi 1950’leri bekleyecekti.
1950’ler ve sonrasındaki gazete haberlerine bakılırsa, Türkiye’de peruğu daha çok kel suçlular kullanıyordu. Bu kişilerin çoğunun ortak noktası, lakaplarının da “Kel” olmasıydı; saçsızlık alameti farikaları olduğundan, polise tanınmamak için peruk takıyorlardı.
Türkiye tarihinin en meşhur peruklu suçlusu, Kel Cemal lakaplı meşhur hırsızdı. 1963’te Ankara Cezaevi’nden tahliye olup 2 arkadaşıyla çete kurarak İstanbul’a taşınmıştı. İlk işi Beyoğlu’ndaki meşhur bir perukçudan kendisine özel peruk yaptırmak olan Kel Cemal, geceleri hırsızlık yaparken peruk takarak olası tanıklara yanlış eşkâl bırakıyor, diğer zamanlarda kel geziyordu. Çaldıkları pahalı bir radyoyu paylaşamadıkları için kavga edip karakolluk olunca yakalanan çete mensuplarının hepsi peruklu muydu bilemiyoruz ama, liderleri peruk taktığı için gazeteler kendilerine “Perukalı Hırsız Çetesi” adını takmış; yılların Kel Cemal’i de “Perukalı Hırsız” olarak anılır olmuştu.
30 yıl hapis cezası verilen “Perukalı Hırsız”, yakalanmasından 1 yıl sonra firar edip kayıplara karışacak; 1968’de İstanbul’da 2 kişiyi öldürdükten sonra bu kez de “Perukalı Katil” olarak anılmaya başlanacaktı. Ancak bu dönemi uzun sürmedi ve aynı yıl Şehremini’nde bir bekçi tarafından öldürüldü.
Ölümünden sonra peruklu hırsız haberlerinin artması belki de Kel Cemal’in bu alanda öncü olduğunun işaretiydi. Üstelik kel olmayan hırsızlar da soygun sırasında peruk (daha çok da kadın peruğu) kullanmaya başlamışlardı. Kel Cemal’in ölümünden birkaç ay sonra yakalanan ve “Kör Emin’in Perukalılar Çetesi” diye anılan şebeke mensupları bu akımın ilk örnekleriydi.
1970’te Bursa’da yakalanan 3 kişilik hırsız çetesi soyguna giderken takacakları perukları da bir kadın kuaföründen çalmışlardı. Gelibolu’da yaşanan olayda da kel bir şahıs mağazadan peruk çalarken yakalandı. Günaydın gazetesine göre Recep adlı bu kişi, “kel dolaşmaktan bıktığı için” peruk çalan sıradan biriydi; Yeni İstanbul gazetesi ise Recep’in zaten hırsız olduğunu, peruğu da polise tanınmamak için çaldığını yazıyordu.
1972’de İzmir ve İstanbul’da 2 sabıkalı ve kel yankesici peruk takarak kalabalıkta kurbanlarını gözlerken yakalanmıştı. Günaydın gazetesinin iddiasına bakılırsa İzmir’de yakalanan şahıs “Emniyet teşkilatının modern tekniklerine ayak uydurmak için peruk taktım” derken, İstanbul’da yakalanan “Kaldırım Nusret”, kel olduğu için polislerin kendisini rahatlıkla tanıdığını söylemiş ve “Paraya kıyıp 450 lira harcayarak peruk satın aldım ama kullanmaya başladıktan hemen sonra yakalandım” diye hayıflanmıştı.
Tarihi boyunca yüksek hassasiyetli saatler üreterek dünya çapında tanınan İsviçre’nin en köklü saat markalarından Longines, 1832’de Auguste Agassiz tarafından Bern şehrinin Saint-Imier kasabasında kuruldu. 19.-20. yüzyıldaki tarihî spor karşılaşmalarının, keşif yolculuklarının, bilimsel çalışmaların en yakın şahidi oldu.
1832’de üretilen ilk saatlerden.
Auguste Agassiz, bir saat atölyesi kurarak zanaatkarlardan oluşan küçük bir ekip ile üretime başladığında 1800’lerin ilk yarısıydı. Henüz seri üretimin olmadığı dönemlerdi ve saatlerin her bir parçası önce zanaatkarlar tarafından evde yapılıyor, sonra atölyede biraraya getiriliyordu. Longines’in saatleri ilk yıllarından itibaren teknik yönleri ve dayanıklılığı ile tanındı. Marka, 1867’de fabrika tarzı üretime geçti ve bu gelişme Longines’in uluslararası pazarlara açılmasını sağladı.
Sahtelerinden ayırt edilebilmesi için seri numarası ve bir logo gibi önlemler çoktan alınmıştı. 1878’de spor etkinliklerinin zamanlanması için ilk cihazı; tek tuşlu ve kronograflı cep saatini üretti. 1889’da ise saniyenin beşte birini ölçecek hassasiyette cihazlar üretmeyi başardı. Aynı yıl, uluslararası ticari marka olarak tescillenen ilk İsviçre saat markalarından biri oldu.
Longines’in 1928’de ürettiği ilk flyback kronografi.
Osmanlı döneminde güneşin battığı anı günün başlangıcı ve saati 12 olarak kabul eden alaturka saat sistemi, yurtdışı bağlantılı işlerde-seyahatlerde sorun yarattığı için Longines’den hem Osmanlıların saatini hem de Batı’nın saatini gösteren bir model geliştirmesi istenmiş; Longines de 1908’de başarıyla dünyanın ilk “çift zamanlı” saatini üretmiş, 1911’de patentini almıştı. Özel olarak Osmanlı ordusu ve tren yolları için de saatler üretmişti.
19. yüzyılın başlarında saniyenin yüzde birini ölçecek hassasiyete ulaşılmıştı. Zaman ölçmedeki başarısı nedeniyle tüm spor dallarında profesyonel zamanlayıcı rolünü üstleniyordu Longines. Pilotlar ve kaptanlar tarafından özellikle tercih ediliyor; dünyayı keşfetme çabalarında,biliminsanlarının ihtiyaçlarına cevap veren müstesna bir akseseuar olmayı sürdürüyordu. Dahi fizikçi Einstein da çalışmalarını yaparken yanında bir Longines taşıyordu. Longines kısa sürede saat üreticiliğinde bir öncü hâline geldi.
1913’te Longines, “saatin kalbi” olarak adlandırılan iç mekanizmayı küçültmeyi başararak kol kronografını tanıttı ve bu gelişme, hassas zaman ölçümünde çığır açtı. 1925’te geliştirdiği dünyanın ilk “flyback” kronografı devrim niteliğindeydi. Bu teknoloji, kısa süre sonra askerî alanda da kullanılacaktı.
1908’de Longines, Osmanlı devletinde kullanılmak üzere hem Osmanlıların saatini hem de Batı’nın saatini gösteren dünyanın ilk “çift zamanlı” saatlerini üretmişti
1927’de Atlantik Okyanusu’nu ilk defa tek başına geçen ve havacılık tarihine adını yazdıran pilot Charles Lindbergh’e olduğu gibi; 1928’de de Amelia Mary Earhart, Atlantik Okyanusu’nu geçen ilk kadın olurken kolundaki Longines ona eşlik ediyordu. Döner çerçeveli saatlerin ilk ustaları da, Longines’ın zanaatkar ekibiydi ve 1931’de dünyada ilk defa üretildi. 20. yüzyılın ortalarından itibaren küresel bir marka hâline gelen Longines, 1954’te elektronik kuvars saatleri tanıttı ve 1969’da ilk kuvars kol saatini piyasaya sürdü. Tarihi boyunca birçok ikonik saat modeli üreten Longines’in 1954’te piyasaya sürülen ‘Conquest’ modeli ve 1972’de tanıtılan ‘Flagship’ modeli özellikle öne çıktı, popüler oldu. Longines, ilk yıllarından bu yana Formula 1, Tour de France gibi yarışların da resmî zaman tutucusu.
1983’te Swatch Group bünyesine katılan Longines, bugün hem klasik tasarımlara hem de yenilikçi mekanizmalara yer veriyor ve saat tutkunlarına her dem taze bir kalite sunuyor.
Geride bıraktığımız yüzyılda 20’li yaşlar artık gençlikten yetişkinliğe geçiş yıllarıydı. Şimdiyse Amerikan başkan adayı ve eski başkanı ve belki de yine yeni yeniden başkanı var mesela: Mutat ırkçılar, zalimler ve zalimliğin doğal hakları olduğunu ileri sürenlerle beraber, dünyanın tüm hep 14 yaşında kalmışlarını peşinden sürükleyebiliyor. Dikkat ederseniz günümüzde 30’lu hele hele 20’li yaşlarda olup da 14 yaşındaki fikirlerinden utanan çok daha az.
Yetişkinlik de tarihsel. Bilirsiniz, insan gençken yetişkinliğe erip büyük işler yapacağının beklentisiyle yaşar. Ne bileyim, benim ilk gençliğim okuduğum yazarların ilk kitaplarını hangi yaşta yazdıklarına bakıp kendimi onlarla kıyaslayarak geçti. “E iyi de bu herif ilk kitabını 19 yaşında yazmış; ben de o zamana kadar tamamlarım herhalde tuğla gibi bir ilk eser” diyerek kendimi cesaretlendirmelerim, zamanla “19 olmamış da 25 olmuş, ne farkeder” avuntularına ve sonlara doğru “Yuh be, 30 yaşında nasıl da yazmış tuğla gibi kitabı” sitemlerine dönüştü. Kıymetli üstadımız, yazmaya handiyse 40 yaşında başlayan Aziz Nesin de uzun süre şaşmaz bir umut ışığı oldu. O da benim için 5-6 yıl öncesine kadar sönmeyen bir umut ışığıydı tabii. Sonra artık gerçeği kabulleniyorsunuz.
Misal, rahmetli Donald E. Westlake’in 40 kitap yayımlamış olmasını çok takdir ederdim ama sonra internet geldi ve ben ağabeyimizin ayrıca 19 farklı isimle romanlar yayımladığını da öğrendim. Kullanığı isimlerden biri de 28 kitaplık Parker serisiyle Richard Stark.
Elbette nitelik ve nicelik farklı şeyler ama, asıl değinmek istediğim konu şu: Biz bugün 30 yaşındaki bir yazara “genç yazar” diyoruz ve onun Donald E. Westlake gibi henüz 30’una varmadan 30 kitap yayımlamış olmasını beklemiyoruz. Tabii Aziz Nesin ve Westlake yazdığı sırada televizyon, cep telefonu, netfliks falan hayatımızın yarısından fazlasını çalmıyordu ve “gençlik-yetişkinlik” gibi hâllerin yaşanışı da bambaşkaydı.
Aklımda yanlış kalmadıysa, tarihte ne kadar geriye gidersek çocukluk ve gençlik kısalıyor, yetişkinlik daha erken geliyor. Bugün dünyada hâlâ yetişkin sayılma yaşının 14-15 olduğu az sayıda ülke bulunsa da, bu esasen Ortaçağ’a kadar böyle. Çocukluk, zaten eliniz iş tutar hâle gelir gelmez bitiyor; yetişkinlik de onun hemen ertesi. Hayırlı bir kısmet bulup başgöz ediyorlar; hop yetişkinsiniz. Genç ve istekli bir erkekler ordusu, tarlalarda-sokaklarda evlenecekleri günü bekleyerek deliriyor gibi bir şey ki resmen korku filmi gibi. Eğer doğru hatırlıyorsam, bu birkaç günlüğüne her şeyin serbest olduğu karnaval gibi etkinliklerin çıkış noktası da bu zaten. O elektriği atmaya yarıyor bir süreliğine. Tabii o dönem kıtlık, savaş ve kırımların ardından nüfus yine azalıyor, toprak bollaşıyor, tekrar erken evlenmeler başlıyor, böyle bir “rollercoaster” gibi dönüyor devran bir süre (ortaokulda binom açılımlarından sonrasıyla ilgilenmediğim için tam ifade edemiyorum; diferansiyel denklemler anlatılırken arka sıralarda ayın en iyi “thrash metal” albümleri listesi hazırlıyordum). Tabii zamanla endüstri devrimi, aşıların-antiseptiklerin icadı falan, bu kısır döngü son buluyor; nüfusumuz da sürekli olarak artmaya başlıyor. Nüfus ve ortalama yaşam süresi artınca gençlik de uzuyor.
Öyle çok uzağa gitmeye gerek yok. Geride bıraktığımız yüzyılda 20’li yaşlar artık gençlikten yetişkinliğe geçiş yıllarıydı. Yüzyılın ikinci yarısında hippiler falan, “yok okuyom ben ya” diyerek, geleneksel aileyi reddererek falan gençliği uzattılar. Bu bazı endüstrilerin de bir hayli işine geldi elbette. Genç insana gereksiz harcama yaptırmak, plak satmak falan çok daha kolay zira. Ancak buna rağmen hippilerin çoğu o kadar da suyunu çıkarmadı; en geç 30’lu yaşların başlarında yetişkinliğe adım attılar.
Yetişkinliğe geçiş sadece ev-aile kurmakla ilgili değil elbette. Yetişkinlik aynı zamanda zihinsel olgunluğu da beraberinde getiriyor. Zira şurada 40 kişiyiz, birbirimizi biliriz; hemen hepimiz 14-15 yaşlarındayken dünyadaki her şeyi bildiğine emin birer ukala dümbeleğiydik. Eminim ki bugün 40 yaşın üzerinde olup da 14-15 yaşlarındaki fikirleri, egzantrik çıkışları, saçma-sapan iddiaları, özgün zannettiği şebeleklikler kendine hatırlatılsa utanmayacak çok az insan vardır. O yaşlarda komplo teorilerine, kantin geyiklerinden edinilmiş bilgilere, heyecan uyandırıcı (uzaylılar, dünyayı gizlice yöneten üç-beş kişilik komisyonlar vs.) hikayelere inanma eğilimi çok yüksektir. Yetişkinlik, bu fikirlerden kurtulmak, hayatı en azından 14 yaşındaki oğlana göre daha mantıklı değerlendirebilme yetisi kazanmak ve sonra da henüz yetişkinliğe erişememiş insanlar tarafından “dönek”, “sattı bizi”, “düzene ayak uydurdu” şeklinde üç hayırla uğurlanmak demek biraz da. Dikkat ederseniz günümüzde 30’lu hele hele 20’li yaşlarda olup da 14 yaşındaki fikirlerinden utanan çok daha az.
Yetişkinlik, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar (ve o da olursa) geç gerçekleşiyor artık. Tarih boyunca (ve günümüzde) 14 yaşında çocuğun esasen tam bir mal değneği olma hâli, çocuğun ilerleyen yaşlarda kısıtlı dünyasından çıkarak başkalarıyla anlamlı bir iletişime geçmesiyle tedavi edilirdi. Misal 14 yaşındayken akranlarıma hararetle savunduğum ipe-sapa gelmez fikirler, zaman içerisinde; hayatın kaya gibi gerçekliğiyle ve beraber yaşamak, çalışmak durumunda kaldığım yetişkinlerin etkisiyle sönümlendi ve ilerleyen zamanlarda bir zamanlar savunduğumu inkar edeceğim utançlara dönüştüler. Tabii artık yeni dünya maalesef buna izin vermiyor. Eğer bugünkü araç gereçler ben 14 yaşındayken varolsaydı, o utanç verici fikirleri hiç çekinmeden yayacak, elbette kendim gibi bir alay başka mal değneği bulacak ve mal değnekliğini elden ele çoğaltarak büyütecektik. Ayrıca o zevzeklikler, ama youtube videosu ama tweet ama blog yazısı olarak kendi adımla-sanımla her zaman görünür olduğu için geri adım atmam da zor olacaktı.
Hiç şüphesiz geçmişte de, ama paranın gücüyle ama başka faktörlerle etrafında bir “onaylayanlar ordusu” bulunduğu için ya da düpedüz patolojik nedenlerden hep 14 yaşında kalmış insanlar vardı. Amerikan başkan adayı ve eski başkanı ve belki de yine yeni yeniden başkanı var mesela: Mutat ırkçılar, zalimler ve zalimliğin doğal hakları olduğunu ileri sürenlerle beraber, dünyanın tüm hep 14 yaşında kalmışlarını peşinden sürükleyebiliyor.
Bugün dünyamız her geçen gün 14 yaşın sihirli öfkesi, nedensiz radikalliği, taşkın muhafazakarlığı, laf anlamaz dik kafalılığı, temelsiz hezeyanları ve şımarıklığı tarafından ele geçirilmekte. Bir şekilde biraraya gelen insanların zekası, bileşik kaplar kanunu gibi çalışmaz. Askerlik vazifesini yerine getirmiş herkesin bildiği gibi, özellikle erkek cinsinden şahısları biraraya getirdiğinizde o topluluğun ortalama zekası zamanla o topluluk içindeki en düşük zekalıya denk hâle gelir. Bu da biraz onun gibi: Önce sosyal ağlar, sonra geleneksel medya 14 yaşına geri döndü ve orada da kalacak gibi geliyor bana. Yoksa şüpheniz mi var?
Evrendeki her şeyin insana hizmet için yaratıldığına ve “işine yaramayan” her şeyi yoketme hakkı olduğuna inanan hastalıklı kafa, 20. yüzyılı Türkiye’deki sokak hayvanları için bir vahşet dönemine çevirmişti. Geçen ay Meclis’te kabul edilen yeni yasa ise daha öncekilerden de büyük çapta bir köpek katliamının önünü açıyor.
Birçok araştırmacıya göre, yüzyıllarca İstanbul’un toplumsal yaşamının önemli unsurlarından biri olan sokak köpekleriyle insanlar arasındaki ilişki, 19. yüzyılda başlayan Batılılaşma hareketiyle birlikte bozulmaya başlamıştır. Araştırmacı-yazar İrvin Cemil Schick’e göre ise meselenin Batılılaşmayla bir ilgisi yoktur. Sokak köpekleriyle aramızdaki ilişkinin bozulma sebebi, kentleşme ve mekanlar arasındaki insan hareketliliğinin artmasıdır. Kentleşme, mahallelerarası bir ulaşım düzeyi gerektiriyor; köpekler ise bunu engelliyordu (Toplumsal Tarih, Sayı 200).
Daha eski tarihli örnekler olmakla birlikte bu durum 19. yüzyılda belirgin hâle gelmişti. 2 defa toplu hâlde Hayırsızada’ya sürülen, Alman İmparatoru 2. Wilhelm’in 1898’deki ziyareti öncesinde “sokakların temizlenmesi” bahanesiyle kıyıma uğrayan köpekler için İstanbul giderek zor yaşanır bir yere dönüşüyordu.
1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra iktidara egemen olan İttihat ve Terakki döneminde, İstanbul’u köpeklerden temizleme hamlesi hız ve süreklilik kazandı. 2. Abdülhamid devrinde Avrupa’da yaşamak zorunda kalan birçok muhalif aydın, 2. Meşrutiyet’in ardından ülkeye geri dönmüştü. Bunlardan kimileri, Avrupa kentleriyle karşılaştırdıkları İstanbul’un durumundan memnun değildi: Altyapı berbattı, sokaklar düzensiz ve pisti, ulaşım yetersizdi; binlerce sokak köpeği de büyük bir dertti. Oysa İngiltere daha 18. yüzyılın sonlarında tüm sokak köpeklerini öldürmüştü. Yıllara yayılan bu itlaf kampanyası diğer ülkelerde de uygulanmış, 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa sokaklarında köpek kalmamıştı. Eğer İstanbul modern Avrupa şehirlerine benzeyecekse ilk iş köpeklerden kurtulmak gerekiyordu!
1923 tarihli fotoğrafta, Paris’te benzeri görülen “havagazıyla zehirleme odası”, 1927’de İstanbul Hayvanları Koruma Cemiyeti Hastanesi’ne de kuruldu ve toplanan sokak hayvanları uzun yıllar boyunca burada öldürüldü.
Köpekleri yoketme düşüncesinin en büyük savunucularından biri, Batılılaşma akımının önde gelen aydınlarından Doktor Abdullah Cevdet’ti. “Köpek düşmanı” olarak tanınmasına yol açacak İstanbul’da Köpekler adlı risalesini 1909’da Kahire’de yayımlamıştı. Risalede “Etiyle, sütüyle, yünüyle bize onca faydası olan koyunları boğazlıyoruz, parçalıyoruz, yiyoruz da; mahallelerimize taun saçan, sokaklarımızda bizi rahat gezdirmeyen, uykumuzu rahat uyutmayan bu köpeklere bu nâ-pâk, bu sefil, bu hafiyyeşiâr hayvanlara gösterdiğimiz alaka nedir?” diye soruyordu.
Artık insanlara ait alanları işgal ettiği düşünülen köpeklerin “gereksizliği”, eskiden olmadığı kadar yaygın bir düşünceydi. 29 Mayıs 1910’da (yani İstanbul’un fethinin yıldönümünde) köpeklerin Hayırsızada’ya sürülmelerine karar verildi. Kıskaçlarla toplanan onbinlerce köpek feryatlar içinde kafeslere yerleştirildi ve mavnalara yığılıp üzerinde ot bitmeyen Hayırsızada’ya yollandı.
Hayırsızada’da başıboş bir hâlde bırakılan, çuvallarla getirilen kuru ekmekle ve adadaki yetersiz suyla ayakta kalmaya çabalayan 80 bin köpek açlıktan, susuzluktan veya birbirini parçalayarak öldü; çığlıkları İstanbul’dan duyuluyordu. Buna rağmen kısa sürede şehirdeki köpek nüfusu yeniden onbinlerle ifade edilir duruma gelecekti.
İstanbul’un işgali döneminde, Fransız ve İngiliz askerlerin talebiyle sokak köpeklerini öldürme faaliyetlerine hız verildi. 1920’lerden itibaren sürekli hâle gelen köpek itlafının bir sebebi ise dönem dönem yaşanan kuduz paniğiydi. Kuduz, Louis Pasteur 1885’te aşısını keşfedene kadar kesin öldürücü bir hastalıktı. İnsanlara genellikte kuduz hayvanın ısırmasıyla bulaşıyor ve korkunç bir ölüme yol açıyordu. Pasteur’ün bulduğu aşı ölümleri engelliyordu ama etkili olması için 1 gün içinde yapılması gerekiyordu. Günümüzde diğer aşılar gibi küçük bir enjektörle koldan 4 doz uygulanan kuduz aşısı, 40-50 doz arası karından ve kocaman bir şırıngayla uygulanıyordu. Yani tedavisi de meşakkatli ve birçok insan için ürkütücüydü.
İstanbul’da sokak köpekleri son iyi zamanlarını 20. yüzyıl başlarında yaşadılar. O yıllarda Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki sokak köpekleri ve onları besleyen bir vatandaş.
Belediye sokak köpeklerini zehirleyerek öldürüyordu. Bunun için sokaklara içine “striknin” adlı kuvvetli zehirden yapılma hapların konulduğu yiyecekler bırakılıyor, bunları yiyen köpekler saatlerce çırpınarak can veriyordu.
1912’de kurulup 1. Dünya Savaşı nedeniyle kapatılan ve Türkiye’nin ilk hayvanseverler derneği olan İstanbul Himaye-i Hayvanat Cemiyeti, 1924’te yeniden faaliyete başlamıştı. Cemiyet, 1927’de İstanbul Belediyesi’ne sokak köpeklerinin zehir yerine “acısız, insani ve fenni bir yöntem olan” gazla öldürülmesini ve yurtdışından gerekli donanımı getirtmeyi önerdi! Buna göre cemiyetin Nişantaşı’ndaki hayvan hastanesinde bir gaz odası oluşturulacak ve sokak hayvanları burada öldürülecekti. Belediye teklifi kabul edince gaz odası hemen oluşturuldu ve hayvanların bir bölümü burada öldürülmeye başlandı. Belediye hayvanların naklinin zor olması gerekçesiyle köpekleri zehirlemeye de devam edecekti.
Hayvanları Koruma Cemiyeti, yıllık raporlarında cemiyetin hastanesindeki gaz odasında öldürülen hayvan sayısını da açıklıyordu.
Köpekler kadar tehlikeli sayılmasalar bile kuduz bulaştırabildikleri gerekçesiyle kediler de hedefteydi. Ancak zehirli yiyecekleri koklayıp uzaklaştıkları için kediler kıskaçlarla boğularak öldürülüyordu. Cemiyet, kedileri de gaz odasında “insani usullerle” öldürmeye başlamıştı. 1929 yılı Cemiyet raporunda “Hastanemizde 1 sene içinde 3 bin 309 köpek, 807 kedi, 47 beygir, insani bir tarzda öldürülmüştür” yazıyordu. 1930 rakamları ise 1309 köpek, 982 kedi, 27 beygirdi. Belediyenin zehirli yiyeceklerle öldürdüğü açıklanan köpek sayısı cemiyet tarafından öldürülenlerin 3-4 katı civarındaydı.
1932 yazında yaşanan kuduz paniği sonrası belediye ekipleri 24 saat köpek itlafına başladı. Köpek öldürüp kuyruğunu getirene de ödül veriliyordu. 4 ayda öldürülen köpek sayısı 40 bini geçmişti. 1950’lerden itibaren yoğun göçle kentin büyümesi ve gecekondu mahallelerinin ortaya çıkmasına kadar sokaklardaki köpek sayısı bir daha 1932’deki seviyeye ulaşamadı.
Gelişmiş ülkelerde artık sonu gelen kuduz vakalarının Türkiye’de görülme sebebi uzmanların tüm çağrılarına rağmen karantina uygulamasına gidilmemesiydi. Avrupa ülkeleri ve ABD, kuduz görülen bölgelerin 2 ay tecrit edilip hayvan giriş-çıkışına kapatılmasını öngören sıkı karantina uygulamaları sayesinde kuduzdan daha 1920’li yıllarda kurtulmuştu. O kadar ki, 1937’de İngiltere’de doktorların incelemesi için kuduz hayvan beyni bulunamamış ve Türkiye’den istenmişti. Salgının en önemli tedbiri olan karantina, Türkiye’de ancak 1960’lı yıllarda kural olarak uygulanmaya başlandı.
1930’lardaki düzeye ulaşmamakla birlikte sonrasında da sokak köpeklerinin itlafına devam edildi. 1949-1956 arasındaki 7 yılda İstanbul’da 141 bin 713 köpek ve 1639 kedi öldürüldü. Öldürülen köpek sayısı 1960’larda yıllık ortalama 7 bin, 1970’lerde 5 bin civarındaydı.
Sokak hayvanları için en kötü dönemlerden biri de 12 Eylül 1980 darbesiyle başladı. Darbecilerin İstanbul Belediye Başkanı atadığı Abdullah Tırtıl, 26 ekibin gece-gündüz sokak hayvanlarını öldürmeye başladığını açıklayıp vatandaşlardan destek istemişti. Kedileri koyduğu çuvalın ağzını bağlayıp denize atanlara bile rastlanıyordu. Belediye zehirleme için 60 yıl öncesinde olduğu gibi “striknin” hapı kullanıyor, hayvanlar ıstırap çekerek ölüyordu. Üstelik o yıllarda aşı teknolojisi artık iyice gelişmişti ve sokak hayvanlarına önleyici kuduz aşısı yapmak zehirlemekten daha ucuza maloluyordu.
Sokak hayvanlarını öldürmek için dönem dönem farklı yöntemler kullanıldı. 1983’te İstanbul’da çekilen fotoğrafta görüldüğü gibi, fişekle öldürmek de bunlardan biriydi
1984’te İstanbul Belediye Başkanı seçilen ve bir seferinde hayvan hakları savunucularını “Güney Kore’den turist getirtip sokak köpeklerinin hepsini yedireceğim!” diye tehdit eden Anavatan Partili (ANAP) Bedrettin Dalan döneminde de sokak hayvanlarının öldürülmesine devam edildi. 1987 yazında ANAP’lı belediye başkanları yurt genelinde bir katliam dalgası başlattılar. Dalan, Kore’den turist getirtme projesini hayata geçirememişti ama belediye ekipleri yaz boyunca kedi-köpek avındaydı. İzmir Belediye Başkanı Burhan Özfatura ile Vali Vecdi Gönül, itlaf kampanyasında halktan destek istiyor; Temmuzda Bursa Belediye Başkanı Ekrem Barışık’ın 1747 kedi ve köpeği fırında diri diri yaktırdığı ortaya çıkıyordu.
Ak Parti iktidarının geçen ay cansiparane bir mücadele vererek geçirdiği, 17 maddelik “160 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” de İttihat Terakki dönemini, 1930’ları ve 1980’leri hatırlatacak, hattâ o zamankileri aratacak çapta bir köpek katliamının önünü açma potansiyeli taşıyor.
Bir köpeğin barınaklarda sağlıklı yaşaması için minimum 7-8 metrekare alana ihtiyacı var. Türkiye’deki mevcut 322 barınağın ezici çoğunluğu bu kriteri yerine getirmiyor.
Halbuki, 2004’ten beri yürürlükte olan yasa, belediyelere hem barınak açma hem de hayvanları toplayarak düzenli kısırlaştırma yapma sorumluluğu vermişti. Belediyelerin ezici çoğunluğu bu görevi yerine getirmedi. Bu işler için ayrılması gereken bütçeler 20 yıl boyunca kimbilir nerelere harcanırken, kısırlaştırma görevini yapmayan belediyeler yüzünden sokak hayvanlarının sayısı katlandıkça katlandı. Şimdi bunun bedeli sokak hayvanlarına ödetilmek isteniyor.
Eski yasaya göre, sokaktaki hayvanları tedavi ya da kısırlaştırma amacı olmaksızın toplayıp yerinden etmek kanunen yasaktı. Yeni yasa, sokaktaki tüm köpeklerin toplanarak sahiplendirilinceye kadar barınaklarda bakılmasına hükmediyor. Yerel yönetimlere ise barınak kurmaları ve mevcut şartları iyileştirmeleri için 31 Aralık 2028’e kadar süre tanınıyor.
Birçok kişinin sokak köpeklerine sağlıklı yaşam sunan bir çeşit bakımevi ya da pansiyon zannettiği barınaklar, aslında birer cezaevi ve hattâ toplama kampı. Bunu bir kenara bıraksak bile, 20 yıl boyunca “topla, aşıla ve kısırlaştır, yerine bırak” diye özetlenebilecek, çok daha kolay bir işi yapmayan belediyeler; 4 yıl içinde hükümetin açıklamasına göre sayıları 4 milyon olan sokak köpeğini barındıracak kapasitede barınaklar kurmak zorunda. Şu anda ülke genelindeki 322 barınaktaki toplam kapasitenin 105 bin olması bile bunun imkansıza yakın olduğunu gösteriyor.
Yasa metni özellikle muğlak ifadelerle doldurulmuş. Örneğin, “olumsuz davranışları kontrol edilemeyen” köpeklerin veteriner gözetiminde öldürülebileceği belirtiliyor. Artık isteyen belediye, sokakta havladığı gerekçesiyle topladığı köpekleri bile “olumsuz davranışlarını kontrol edemedik” diye öldürebilecek. Daha Meclis görüşmeleri sürerken yasadan cesaret alan bazı belediyelerle “sivil caniler” de işe koyuldular ve Türkiye’nin her yanından köpek katliamı haberleri gelmeye başladı. Bunlar yakın gelecekte neler olabileceği net bir şekilde gösteriyor.
Dergimizin Aralık 2016 tarihli 31. sayısının kapak konusunu Türkiye’de hayvan hakları ihlallerinin tarihine ayırmış; Osmanlı döneminde el üstünde tutulan, mahallenin sakini kabul edilen sokak hayvanlarının toplu hâlde katledilmeye başlandığı 20. yüzyılı “sokak hayvanlarının en kötü yüzyılı” olarak nitelendirmiştik. Yanılmışız; büyük konuşmuşuz. Hayvanların en kötü yüzyılı yeni başlıyormuş.
Üstteki haber kedilerin öldürülmeye başlandığı dönemde, 6 Nisan 1937’de Tan gazetesinde yayımlanmış. Fare istilasını aktaran haberse, 6 Şubat 1938 tarihli Kurun gazetesinden.
Kedi katliamının sonu farelerin istilası oldu
1937 yılında kedilerin toplu hâlde öldürülmesi sonrası İstanbul’u fareler istila edince kedi öldürmek yasaklanmıştı. Birkaç ay önce kedi öldürene para ödülü veren belediye, esnafa kedi beslemeyi tavsiye ediyordu.
İstanbul’da 1932’deki kuduz paniği sırasında onbinlerce köpeğin öldürülmesinden sonra, yeni hedef kedilerdi. 1937’de başını gazeteci-yazar Vâlâ Nureddin’in çektiği kedi karşıtı bir kampanya başladı. Kedileri “kaplan cücesi yaratık” olarak adlandıran Vâlâ Nureddin, “köpeklerin hepsini öldürmüş olsak bile kediler de kuduz yayabilir” demekteydi. Çağrısı karşılıksız kalmadı ve kedi itlafına başlayan İstanbul Belediyesi ayrıca kedi getirenlere 5 kuruş ödeneceğini duyurdu. Sokaklarda kedi avı başlamıştı. Normalde ayda 100-200 kedinin öldürülmek üzere getirildiği Hayvanları Himaye Cemiyeti’ne “kampanya”nın ilk 4 gününde teslim edilen kedi sayısı 2300’dü. Birçok ev kedisi de dışarıda oldukları sırada kedi toplayanların çuvallarına tıkılmaktan kurtulamamıştı.
Birçok uzman kedilerin tükenmesi durumunda ortalığı farelerin saracağı ve bunun daha tehlikeli olduğuna dikkati çekiyordu. Cumhuriyet gazetesi 1900 yılında Fransa’nın birçok kentinde kediler öldürüldüğü için ortalığı farelerin istila ettiğini, Fransızların Tunus ve Cezayir’den kedi getirmek zorunda kaldığını hatırlatıyordu. Bu uyarıları yapanların haklı olduğu birkaç ay sonra anlaşıldı ve 1938 başlarında İstanbul fare istilasına uğradı. Gazetelerin ilan sayfaları fare zehiri reklamlarıyla dolup taşıyor, birkaç ay önce kedileri öldüren belediyeler, gıda maddesi satan dükkanlara kedi beslemelerini tavsiye ediyordu. Durum daha da tehlikeli bir hâl alınca kedi öldürülmesi yasaklandı. Yaz aylarından itibaren kedi sayısının yeniden artmasıyla fare sorunu da bitti.
1889’da açılan ve hem Fransa’nın hem Paris’in simgesi hâline gelen meşhur yapı, önceleri özellikle Fransız kamuoyunda ve entelektüelleri arasında büyük tepkiye neden olmuştu. “Paris’in ayıbı” kampanyalarına rağmen kule varlığını sürdürmüş; Osmanlı dünyasında ise olağanüstü bir ilgi ve beğeniyle karşılanmış, fotoğrafları okul kitaplarına kadar girmişti.
Osmanlılar Paris’e düşkündür, keza Cumhuriyet yurttaşları da. Eli-yüzü düzgün ilk seyahatnamemiz Paris üzerinedir (Yirmisekiz Mehmet Çelebi Seyahatnamesi). Baskıdan kaçan her vatandaşımız soluğu Paris’te alır (Jön Türkler gibi). Resim, sanat, edebiyat erbabı için cennet-mekândır Paris (Abidin Dino, Cemal Süreya, Fikret Mualla…). Şairlerin şiir anlayışı burada değişir (Yahya Kemal). “Mutluluğun resmini çizmek” buradadır (Nâzım- Abidin). Eyfel’le dalga geçilir (Bedri Rahmi, Cemal Süreya…).
Ahmet Mithat Efendi’den bu yana hakkında eski Türkçe müstakil kitap yazılmış ilk ve tek kule yapısı Eyfel’dir. İstanbul’un simgeleri sayılan Galata ve Beyazıt Kuleleri hakkında yazılmış müstakil kitap yoktur Osmanlı basınında.
Hüseyin Galip Bey’in Eyfel (Eiffel) Kulesi kitabının arka kapağı.
Eyfel Kulesi, 1889 Exposition Universelle sergisiyle (Fransız Devrimi’nin 100. yılı nedeniyle düzenlenen Paris sergisi) açıldı ama Paris kentinin simgesi olması 1910’lara uzanıyor. Önce istenmeyen, yapılışından 20 yıl sonra sökülmesine karar verilen, ama gördüğü ilgi yüzünden korunup günümüze kadar gelen bu çelik yapı Seine Nehri kıyısındadır. 1887-1889 arasında Gustave Eiffel’in firması tarafından inşaı tamamlanan kulenin esas mimarı Stephen Sauvestre’dir; meslektaşı Emile Nouguier ile beraber ilk tasarımları yapmışlardır. 1909’da sökülmesinden vazgeçilmiş, radyo istasyonu olarak kullanılmasına karar verilmiştir.
3 bin işçinin 26 ay süresince 18 bin parçayı 2.5 milyon perçinle birleştirdiği Eyfel Kulesi, dediğimiz gibi ilk yıllarında Paris halkının tepkisini çekmişti. O yılların sanatçı-edebiyatçıları Eyfel aleyhinde kampanya yapmış, bildiriler dağıtmışlardı. 14 Şubat 1887’de Le Temps’da şu yazı çıkmıştı:
“Biz, yazarlar, heykeltraşlar, mimarlar, ressamlar, Paris’in bugüne kadar hiç dokunulmamış güzelliğinin tutkun âşıkları… Değeri bilinmemiş Fransız zevki adına, tehdit altındaki Fransız sanatı ve tarihi adına, başkentimizin tam ortasına yararsız ve canavar görünümlü Eyfel Kulesi’nin dikilmesine vargücümüzle, tüm öfkemizle karşı çıkıyoruz. Paris kenti giderilemeyecek biçimde alçalmak ve çirkinleşmek için, bir makine yapımcısının tuhaf ve ve ticari hayallerine daha uzun süre katlanabilecek midir? Tüccar Amerika’nın bile istemediği Eyfel Kulesi, Paris’in ayıbıdır; bundan hiç kuşkunuz olmasın. Herkes hissediyor, herkes söylüyor bunu; herkes derin üzüntü duyuyor bundan ve bizler de bu kadar yerinde bir telaşa kapılmış dünya kamuoyunun zayıf bir yankısından başka bir şey değiliz. Ve nihayet, yabancılar sergimizi ziyarete geldiklerinde şaşırıp ‘Ne yani? Fransızlar o kadar övündükleri zevkleri konusunda bizlere bir fikir vermek için bu berbat şeyi mi buldular?’ diye haykıracaklardır. Bizlerle alay etmekte haklı olacaklardır. Yüce gotik yapıların Paris’i, Puget’nin Paris’i, Germain Pilon’un Paris’i, Jean Goujon’un Paris’i, Barye’nin, Paris’i, Mösyö Eyfel’in Paris’i hâline gelecektir.” (Mehmet Rifat-Sema Rifat, Eylül 1996).
Eyfel Kulesi’ni gösteren Osmanlı dönemi kartpostalı.
Paris kentinin simgesi durumuna gelen Eyfel, 320 metrelik yüksekliği ile her zaman ışıklandırma etkinliklerinin de cazibe merkezi oldu. 1935’te Citroen firması kuleyi ışıklı reklam panosu olarak kullandı. 2009’da da Fransa’daki etkinlikler için 5 gece Türk bayrağı renkleriyle ışıklandırılan Eyfel, geçen günlerde de iki defa daha aynı renklerle süslendi. 2019’da, yapımının 130. yılında ışık gösterilerine sahne olan Eyfel’de, 2024 Paris Olimpiyat Oyunları açılış töreni sırasında da ışık gösterileri düzenlendi. Yılda ortalama 7 milyon ziyaretçisi ile dünyanın en çok gezilen yerlerinden ve amatörlerin en çok fotoğraf çektiği yapılardan olan kulenin sayısız kartpostalı-görüntüsü var.
Eyfel Kulesi Osmanlı döneminde bir öğrenci defterinin kapağında.
Osmanlı basınında kule hakkında abartılı, olağanüstülük izafe eden yazılar çıkmıştır. Kulenin açılışından 3 yıl sonra Paris Sergisi’ne katılanlardan Hüseyin Galip Bey, Eyfel hakkında kaleme aldığı eserini bastırır: Eyfel (Eiffel) Kulesi (İstanbul, 1308 (1892), A. Asaduryan Şirket-i Mürettibiye Matbaası, 32 sayfa). Ahmed Mithat Efendi’den Halid Ziya’ya, İbrahim Edhem Mesut’tan [Dirvana] Hüseyin Galip Bey’e devrin pek çok yazarı-edebiyatçısı Eyfel Kulesi hakkında yazılar kaleme almışlardır. Paris Sergisi’ne katılanlardan İbrahim Edhem Mesut, gezi sonrası izlenim ve düşüncelerini bir kitap hâline getirip 2. Abdülhamid’e sunmuştur.
Eyfel Kulesi planı, 1889 (üstte) ve kulenin üzerinde Citroen reklamı (altta sağda).
Kulenin taşbaskı afişleri yapılmış, yine kulenin taşbaskı resimleri okul/öğrenci defterlerinde, günlük ajandaların kapaklarında yer almıştır. Bu türde İstanbul’da Marputçular’da Peres Reuben ile Kilit Han’da Hacı Abbas isimli iki kırtasiyecinin ürettiği okul ve not defterlerinde Eyfel Kulesi resmi kullanılmıştır. 12 Nisan 1909 (30 Mart 1325) tarihli Karagöz mizah gazetesinde “Hazine-i Hassa tensikatında açıkta kalan 3400 tabla yemeğin beher tablası on sahan itibarıyla birbiri üzerine dizildikte alacağı durum” çizilmiş ve Eyfel Kulesi ile karşılaştırılan bir karikatür olarak kapağa konmuştur.
Bir dönem Akhisar’dan yönetilen Yeni Yol mecmuası (1923-26), haftada bir çıkan resimli ve sevimli bir çocuk dergisidir. Derginin sahibi öğretmen Nedim Tuğrul Bey, derginin 19. sayısının orta iki sayfasını Eyfel Kulesi’ne ayırmıştır. 10 Kanunusani 1340 (10 Ocak 1924) tarihli derginin ortası, çift sayfa Eyfel Kulesi’nin bir Fransız gravüründen iktibas edilmiş görüntüsüyle kaplıdır. Sayfanın altında da Eyfel hakkında geniş bilgiler yer alır: “Sen nehrinin sol sahilinde oldukça mühim bir yeri işgal eden bu azim kuleyi bin dokuz yüz beş senesinde ‘Mösyö Efil’ namında bir mühendis inşa etmiştir. Kule tamamen demir çubuklar ile örülüdür. Aşağıdan yukarıya doğru bu demir çubuklar incelir…”
Yeni Yol dergisinin 10 Ocak 1924 tarihli sayısında Eyfel.
1950’lerden 2000’lere kadar, aileleri tarafından terkedilen ve sokakta bulunan bebeklerin ad ve soyadları, teslim edildikleri karakoldaki polisler tarafından veriliyordu. “Yaratıcılıkta sınır tanımayan” memurların verdikleri kimi isimler, çocuklara ileride daha da büyük bir yük oluyordu: Karakol, Bostan, Öksüz, Perişan…
Aileleri tarafından terkedilip sokağa bırakılan ve vatandaşlar tarafından bulunan bebekler 1950’lere kadar karakola teslim ediliyor; polisler tarafından Çocuk Esirgeme Kurumu’na götürülüyordu. Nüfus kayıtlarında kullanılacak isim tutanakları da burada hazırlanıyor; çocuklara kurum görevlilerinin uygun gördüğü adlar ve soyadları veriliyordu.
1950 başlarında kural değişti; terkedilmiş bebekler karakolda polisler tarafından isim tutanağı düzenlendikten sonra Çocuk Esirgeme Kurumu’na teslim edilmeye başlandı. Kurum, çocuklara kimlik düzenlerken isim tutanaklarına göre hareket etmek zorundaydı. Karakolda hazırlanan tutanakta ana adı hanesine genellikle Havva, baba adı hanesine de Âdem yazılıyor; ardından sıra polislerin çocuklara ad ve soyadı vermesine geliyordu.
Karakolda isim konulması konusunda yazılı olmayan bazı kurallar vardı. Ramazan ayında bulunan erkek çocuğa Ramazan ya da Oruç, bayramda bulunana Bayram adı koymak kaçınılmazdı. Cuma günü bulundukları için Cuma adı konulanlar da vardı. Kız çocuklarda Kader’in yanısıra Güler ve Gülsün gibi geleceğe dair iyi temenniler içeren isimler yaygındı. Erkeklerde ilk sırada Ümit ismi yer alıyordu.
Soyadı seçimleri ise polislerin ruh hâline göre değişiyordu. Kimi karakol görevlileri Öksüz, Talihsiz, Üzgün, Yoksul gibi bebeğin acıklı durumunu yansıttığı düşünülen soyadları seçerken, kimileri de tam tersine Bahtıaçık ya da Bahtıgüzel gibi soyadlarını tercih etmişlerdi. Eğer bebek kışın soğukta bulunduysa, Üşümez soyadı koymak da bir polis âdetiydi.
Sokakta “bulunmuş” çocuklara Buluş adı konulması polislere çok parlak bir buluş olarak görünmüş olmalı ki, 1950’lerden 2000’lere kadar pek çok kimsesiz çocuğun adı veya soyadı da Buluş olmuştu. Örneğin, İstanbul-Tahtakale’de polisler Ağustos 1981’de bulunan bir bebeğe 1981’in Atatürk Yılı ilan edilmiş olması vesilesiyle Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın ismini vermişler, soyadını da Buluş koymuşlardı.
Kimi zamansa, Mehtap Sokak’ta bulunduğu için Mehtap adı verilen bebek örneğindeki gibi, çocuğun bulunduğu mevki önem kazanıyordu.
Buraya kadar adı-soyadı zikredilenler şanslı sayılırlardı. Hattâ 1974 Kıbrıs Harekatı sırasında bulunduğu için Mücahit Kıbrıslı; adliyede bulunduğu için Adli; Boğaziçi Ekspresi treninde bulunduğu için Boğaziçi Buluş; seçim sabahı bulunduğu için Seçim adı verilen bebekler dahi şanslıydı diyebiliriz.
Polis memurlarının yaratıcılıkta sınır tanımadığı örnekler de vardı. Bunlar, terkedilmenin üstüne hayat boyu acayip isimler taşımak zorunda kalmak gibi ikinci bir talihsizliğe uğrayan çocuklardı. Gazete haberlerine yansıyan bu isimlerden kimileri şöyleydi: Karakol (karakol yakınında bulunan kız), Bulduk (parkta bulunan kız), Bostan (karpuz sergisinde bulunan erkek)…
Yine bazı gazete haberlerinden, polislerin bu işi iyice benimsedikleri ve kimi durumlarda kimsesiz olmayan çocuklara da isim koyduklarını anlaşılıyordu. Örneğin, Tercüman gazetesinin 19 Şubat 1964 tarihli haberine göre Akhisar’da pazardan evine dönerken yolda doğum yapan kadın, polisler tarafından bebeğiyle birlikte hastaneye götürülmüştü. Sıra isim koymaya gelince artık alışıldığı üzere polisler devreye girmiş ve erkek bebeğe Hemengeldi adını koymuşlardı!
2000’lere gelindiğinde ise polisler daha çok gündemdeki ünlü isimlerini seçmeye başladılar. 2003’te Çocuk Esirgeme Kurumu’nun açıkladığı verilere göre son 3 sene içinde terkedilmiş çocuklara polisler tarafından en çok verilen isimler, Gülben Ergen, Hasan Şaş, Tarkan ve Gülşen’di. Aynı verilerdeki soyadı tercihi sıralamasına bakıldığında işler iyice tuhaflaşıyordu. 1999 depreminin etkisiyle Deprem, milenyuma girişin etkisiyle İkibin soyadlarının seçilmesi bir yere kadar anlaşılabilirdi ama, listedeki şu 3 soyadı karakolda isim koyma akımının 50 yıllık tarihinin belki de zirvesiydi: Kimsesiz, Yolsuzlar ve Perişan!
Çocuk Esirgeme Kurumu’nun 2003’te terkedilmiş bebeklere konulan ad ve soyadlarıyla ilgili verileri açıklaması da bir ilkti. Kurum senelerdir devam eden ve birçok kimsesiz çocuğa ilerleyen yaşlarında ayrı bir yük getiren meseleye kamuoyunun dikkatini çekmek istemiş ve açıklanan veriler 31 Ağustos 2003 tarihli gazetelerde haber olarak yer almıştı. Haberler etki yaratmış olmalı ki, o yıldan itibaren çocukların nüfus kaydında esas alınacak isim tutanakları karakollarda değil, eskisi gibi Çocuk Esirgeme Kurumu’nda düzenlenmeye başlandı.
Yunan ve 19. yüzyıl Almanya’sının seçim sistemini orijinal bir fikirmiş gibi sunan tuziad başkanları… İtalyan faşizmini kendi icadıymış gibi anlatan siyasetçiler… Bu şuursuzlar bir yana, bu kategorideki en kalabalık grup “Herkes x lira verse…” adamlarıdır (evet adamlarıdır, zira ömrümde böyle zevzekliklerle vakit kaybeden kadın görmedim). Ayrıntılar…
İlginç bir durum: Bazen geçmişteki kimi olguları şaşkınlıkla karşılıyor, “Allah allah, tee o zamanlar, nasıl da düşünmüş adamlar bunları” diyor; bazen de binlerce yıl önce düşünülüp uygulanmış ve çoğu hâlâ uygulanagelen şeyleri dahiyane bir fikirmiş gibi anlatıyoruz.
İlki, şüphesiz kibirden. “Tee milattan önce, bu adamlar nasıl da becermiş bu, atıyorum hidrolik mühendislik buluşlarını” derken aslında kendisinin bugünün şartlarında bireysel olarak beceremeyeceği bir şeyi kendisinden binlerce yıl önce yaşamış bir Romalının, Atinalının, Mısırlının gerçekleştirmiş olmasına şaşıyor. Yani kendisini gidiyor, antik medeniyetlerin en yetenekli mühendisleri, mimarlarıyla falan kıyaslamaya kalkıyor. Nasıl ben bugün ASML’ye bakıp “vay arkadaş çip yapan makine üretiyor adamlar” veya Jeanne Gang’in binalarına bakıp “hele hele nasıl da bina yapmış kadın” falan diyorsam; o zamanlar da senin benim gibi adamlar Flavius Sarayı’na bakıp “vay be, şu Rabirius da ne adam, nasıl da yaptı sarayı” falan diye konuşuyorlardı.
İkincisi ise daha düz bir şuursuzluk: Bu gözler antik Yunan ve 19. yüzyıl Almanya’sının seçim sistemini orijinal bir fikirmiş gibi sunan tuziad başkanları gördü; bu kulaklar İtalyan faşizmini kendi icadıymış gibi anlatan siyasetçiler duydu. Bu şuursuzlar bir yana, bu kategorideki en kalabalık grup “Herkes x lira verse…” adamlarıdır (evet adamlarıdır, zira ömrümde böyle zevzekliklerle vakit kaybeden kadın görmedim).
“Herkes x lira verse…” adamları tarih boyunca devletlerin dönem dönem kullandığı kelle vergisinden bahsettiklerini bilirler ya da bilmezler ama, vergi hadisesi tarihin başından beri bizimledir. Zira vaktin birinde bir sivri zekalı “ulan herkes bir koyun verse süper sürü sahibi olurum” diye düşünmüş ve bu fikri eyleme de geçirmiş. Tabii muhtemelen bu fikir daha önce başka sivri zekalıların da aklına gelmiştir de, herkesi birer koyun vermeye ikna edecek bilek gücü kimdeyse ilk uygulayan da o olmuştur.
Tabii nasıl hemen hiçbir şey ilk icad edildiği hâliyle kalmıyorsa, vergi de zamanla çeşitlenmiş, şekillenmiş, giderek her ülkede bin sayfalık dev bir kanunla düzenlenen karışık bir hadiseye dönüşmüş. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, eski Mısır’da vergi ya mal ya da emek olarak verilebiliyor. Yani verecek malı olmayanlar, zorunlu olarak artık o dönem hangi kamu-özel işbirliği ihalesi varsa -Sfenks olur, piramit olur- buralara gidip kol emeğini vergi olarak firavuna sunmak zorunda. Sonra zamanla bunu servetin belli bir yüzdesine (Roma’da galiba %2, İslâmiyet’ten sonra İslâm dünyasında biliyorsunuz ki %2.5) çeviriyorlar. Tabii herkesten servetinin (gelirinin değil, dikkat edin) belli bir yüzdesini nasıl alacaksın? Aklımda yanlış kalmadıysa, evvela Darius’la beraber Persler, bu vergi toplama işini delege etmeye başlıyorlar ve bölgelere atadıkları satraplara “Arkadaş senin bölgen şu kadar; sen bana her yıl şu kadar lira gönder bakalım, topladığının üstü kalsın” diyorlar. Roma’da bu da özelleştiriliyor; bölgelerin vergi toplama işi ihaleye çıkıyor ve bizdeki iltizam sistemi benzeri bir sistem doğuyor. Onu da cumhuriyetin yıkılmasının ardından başa geçen Augustus “Bu ne lan, herkesi sayın kaç kişi var; kişi başına şu kadar, artı bölgenin tüm servetinin de %1’ini gönderin, ama durun ben sayacağım, girin sıraya” diyerek kaldırıyor. Tabii zamanla ek olarak Yunan şehir devletlerinden itibaren liman vergisi, katma değer vergisi, özel iletişim vergisi, özel tüketim vergisi, öpiim geçsin vergisi falan gibi ek vergiler de icad ediliyor. Bunlardan en kullanışlı olanı da kanımca gümrük vergisi.
Gümrük vergisi, antik Yunandan beri, yerel üreticiyi korumak amacıyla kullanılıyor. Tabii karşı taraf da keriz değil, “vay sen koyarsın da ben koyamaz mıyım” diyor onlar da vergi koyuyor. E bu sefer ne oluyor? İç üretimi korudun, kolladın ama elinde fazla mal var; karşı tarafa satsan karşı taraf da vergi koymuş; piyasa avantajın kayboluyor. Hah, “ihracat teşvik primi” de eğer aklımda yanlış kalmadıysa ilk olarak İngiltere’de bu gerekçeyle doğuyor. Ben bakamadım ama galiba 18. yüzyıldaki bu icadın aynı zamanda hayali ihracatın icadına da denk düştüğüne emin gibiyim. Tabii hep dikkatimi çekmiştir; gümrük duvarlarının ardına çekilip iç üretimi kuvvetlendiren ülkeler yeterli üretim kapasitesine ulaştıktan sonra; ilginçtir ki serbest ticarete yanaşmayan ülkelere savaş ilan edecek, o ülkelerde darbe tertipleyecek kadar azılı birer serbest ticaret taraftarı oluyorlar.
Daha büyük imparatorluklarda bu gümrük vergisi işi biraz daha karışık ama. Eğer doğru hatırlıyorsam, Roma ve hattâ Osmanlı gibi imparatorluklarda dışarıdan gelen mallara değil de dışarıya satılmak istenen mallara vergi uygulanıyor. O da yetmiyor, imparatorluğun kendi içindeki a noktasından b noktasına satılan mallara da gümrük vergisi geliyor. Yani Kağızman’daki tüccar aldığı nargile siparişini paketleyip Konya’ya göndermeye kalksa bir de gümrük vergisi ödenecek. Gerçi nargileden emin değilim, ona gümrük muafiyeti vardır belki ama, büyük imparatorluklarda temel ilke, önce her bölgenin kendi ihtiyacını karşılaması. Diyelim sen Konya’dasın (Kağızman’dan nargile almak için para lazım); elindeki buğdayı da İzmir’deki tüccara satmak istiyorsun. Bunun için önce Konya’nın buğday ihtiyacının karşılanmış olması gerek. Karşılandı mı? Yok, yine hemen İzmir’e satamazsın. Bu sefer bir de İstanbul’a soracaksın ve ancak İstanbul’un da buğday ihtiyacı karşılanmışsa malını başka bir imparatorluk bölgesine, satabilirsin. Peki ihracat? Valla ancak ve ancak tüm ülkede ihtiyaç karşılandıysa mümkün ki, o devirde internet, lojistik yönetimi, SAP falan da yokken sen bu kontrolleri sağlayana kadar ortada ne buğday kalır ne bir şey.
Yani esas olarak küçümen ve yoğun endüstriyel üretime sahip ülkeler dışarıdan gelen mallara gümrük uygularken, daha büyük ülkeler bilakis dışarıya mal satmayıp topraklarında bolluk olsun diye uğraşıyor ve gelen değil giden mallara vergi koymayı tercih ediyor. Merkantilizmin tersi gibi yani. Derslerden aklımda kaldığı kadarıyla Mehmet Genç hoca buna “provizyonizm” diyordu. Ülkenin insanlarına sahte ve anlamsız da olsa biraz olsun mutluluk yaşatabilecek tek şey olarak uluslararası milyoncudan ucuza ıvır-zıvır almayı bıraktıysanız zaten meseleyi anlamamışsınız; basbayağı hastalığı tedavi etmek yerine semptomu baskılamaya çalışan, egzamayı fondötenle tedavi ettiğini zanneden kötü hekim gibi bir şeysiniz demektir.
Yani bu ilk sizin aklınıza gelse eyvallah da, böyle toplara 500 yıl kadar geç girince siz ihracat teşviki getirseniz bile, bu vaziyet üretimin o kadar da rekabet edebilir olmadığı ülkelerde hayali ihracat olarak geri dönüyor. Ne bileyim, vakti zamanında bir belediye başkanının kocasını yakalamışlardı hayali ihracattan da, adam tek başına ülke ihracatının hatırı sayılır bir kısmını yapıyor gözüküyordu.
İstanbul’da öldürülen Başkomiser Muammer Cavit Bey ve Komiser Hüsnü Bey’in cenaze korteji, Taksim yönünden İstiklal Caddesi’ne giriyor. Şehit polisler, 14 Eylül 1927’de Beyoğlu’nda Mercan Altunyan’ın lideri olduğu silahlı çeteye yapılan baskında hayatlarını kaybetmiş, olayda Altunyan ve 1 çete üyesi daha ölmüştü.
Sağ yakalanan çete üyeleri Yıldız Kumarhanesi’ni soyma planı için buluştuklarını söylerken, polis kaynakları komünistlerle de ilişkisi olan çetenin 2.5 aydır İstanbul’da bulunan Atatürk’e suikast planladığını söylüyordu. Sonradan, şehit polisleri çatışma sırasında diğer polislerin yanlışlıkla öldürdüğü, zaten çetenin de devletten ikramiye koparmaya çalışan polisler tarafından muhbirler aracılığıyla kurdurulmuş olduğu ortaya çıktı. Ancak mesele bir süre sonra kapatılacak, meydan bölük-pörçük bilgilerle oluşturulan komplo teorilerine kalacaktı. Olayın tüm ayrıntıları ve gerçekte nelerin döndüğü, bugün bile tam olarak bilinmiyor.