Kategori: Sosyal Tarih

  • Bir dünya markası: Hasan

    Bir dünya markası: Hasan

    Gazete ve dergilerde 1930’lardan itibaren verdiği ilanlarla dikkat çeken bir marka vardır: Hasan. Bahçekapı’da kurulu bir ecza deposu olan Hasan, önceleri Hassan ve Hasan Ahmed adıyla bilinirken daha sonra Hasan adını benimsemiş ve işleri büyümeye başlamış.

    1931’de ürünleri zeytinyağı, kolonya, balıkyağı, haşere ilacı, sa- bun ve diş suyu olan firma, 1932’de verdiği ilanlarda kendisini, “Avrupa birinciliği diplomalarla musaddak (onaylı) şayanı itimat (güvenilir) marka” olarak tanımlıyor. Hasan, 1935’te prezervatiften (ipeklisi de varmış) diyabetik çikolataya, undan “saç çıkarma suyu”na kadar onlarca ürün üreten büyük bir marka haline geliyor.

    Markanın en iddialı ürünü, yukarıda 1940’lardaki etiketi görülen zeytinyağı. Bazı firmaları sabunluk yağ ile çiçek yağını karıştırıp zeytinyağı diye satmakla suçladıkları ilanlarda Hasan’ın dünyanın en iyi yağı olduğu ve şerbet gibi bol bol içilebileceği yazıyor.

    40’larda Ankara ve Beyoğlu’na şubeleri açılan Hasan, bu tarihten itibaren kozmetiğe ağırlık vermiş. Kolonya konusunda da epey iddialılar. 1951’deki kolonya ilanında bir erkekle yanak yanağa duran kadının ağzından şu yazılmış: “Onun yüzümü dudaklarile okşarken, serin ve latif kokulu bir ten istediğini hissediyorum. Yalnız o değil bütün erkekler öyle”.

    SORUŞTURMA

    Yobazlıkla mı suçlanıyorum alemcilikle mi?

    Elimizdeki soruşturma evrakı 19 Aralık 1939 tarihli. Soruşturmanın konusu Konya’nın Bozkır ilçesi kaymakamı Lütfi Karayün hakkındaki iddialar. Kaymakama sorular yönelten kişi ise mülkiye müfettişi Kemal Aral.

    Kaymakam Karayün, hakkındaki bütün iddiaları reddetmiş. İlk soruya yanıtında “inkilap kültürünü ve anayasanın layıklık ilkelerini benimsemiş” biri olduğunu, evde Kuran okutmadığını söylemiş. Ancak yaptığı incelemede validesinin kendisinden gizli evde hatim okuttuğunu öğrenmiş. İkinci soruyu, “Dereköy’de Halkevi’nin musiki kolundan gençlerin mahalli musikilerini dinledik. Ama oyun bilmem ve oynamadım” diye yanıtlarken ilk iki sorunun çelişkili olduğunu savunup sormuş; “Yobazlıkla mı suçlanıyorum, alemcilikle mi?”

    İki kuzu aldığı iddialarına sert tepki göstermiş kaymakam: “İki kuzuya tenezzül edecek kadar düşkün seciye sahibi bir insan olmadığım gibi milyon dahi olsa ziftlenmek tıynetinde bir fert değilim!” Kaymakamlığa gelen odunlardan bir kamyonunu eve götürdüğü iddialarına ise yollanan yakıtın kış ortasında bittiğini, kaymakamlık deposunda hiçbir vakit bir kamyon odun olmadığını yazmış.

    Soruşturmanın sonucunu ne yazık ki bilmiyoruz. Kaymakam Karayün, Bozkır’dan sonra Of, Zile, Gevaş, Üsküdar ve Bakırköy kaymakamlığı yapmış. Müfettiş Kemal Aral ise 1950’lerde İçişleri Bakanlığı’nda hukuk müşavirliğine kadar yükselmiş.

    ŞİMDİ NE YAPIYORLAR?

    ‘Yazın ki insanlara ibret olsun yaşadıklarım’

    Hürriyet gazetesinin 15 Haziran 1964 tarihli haberinin başlığı, “Yıldırım ağlayınca ağzına meme yerine sigara veriyorlar”. Habere göre İzmirli Öztürker ailesinin 2 buçuk yaşındaki oğlu Yıldırım, babası ve amcası yüzünden sigaraya başlamış. Saatçi olan baba Hasan Öztürker, en büyük zevkinin akşamları eve gelince oğluyla karşılıklı sigara tellendirmek olduğunu söylüyormuş. Haberde küçük Yıldırım’ın özellikle yemeklerden sonra sigara ihtiyacı hissettiği, Kulüp sigarasını sevdiği ve gümüş ağızlık kullanmaktan hoşlandığı bilgisi de var.

    50 yıl önceki haberin kahramanı küçük Yıldırım bugün ne yapıyordur, sağlığı yerinde midir, sigarayı bırakmış mıdır sorularının yanıtını öğrenmek üzere Yıldırım Öztürker’e ulaşıp niyetimi anlatıyorum. Hâlâ İzmir’de yaşayan, emekli itfaiyeci 52 yaşındaki Yıldırım Bey’in ilk sözleri, “İki yıl önce akciğer kanserine yakalandım. Bana o yaşta sigara içiren babamı hiç affedemiyorum” oluyor. Sesi çok üzgün geliyor. Hastalığını duyunca, “O zaman ben yazıyı yazmaktan vazgeçeyim, sizi daha fazla üzmek istemem” diyorum ama Yıldırım Bey, “Yazın ki insanlara ibret olsun” diye ısrar ediyor ve uzun uzun anlatmaya başlıyor.

    Yıldırım Bey’in tütün bağımlılığı, 1.5 yaşındayken babasının sigaralarını çiğnemesiyle başlamış. Aile bunu fark edip diş minelerinin tütün yüzünden zedelendiğini görünce oğullarını doktora götürmüş. Doktor “Bir anda kesmeyin daha kötü olur” dediği için aile çocuklarının tütün çiğnemesine engel olmamış. Zaten birkaç ay sonra da babasının gözetiminde sigara içmeye başlamış.

    Kanser olduğunu öğrendiği 50’nci doğumgününe kadar, tam 48 yıl sigara içmiş. Ergenlik çağından itibaren sigara miktarı günde üç pakete çıkmış. Hastalık haberini alır almaz bırakmış sigarayı. “Hiç zor olmadı” diyor, “belki de ölüm korkusundandır bilmiyorum ama hiç de zor değilmiş bırakmak”.

    Tedaviye başladıktan bir süre sonra kanser ne yazık ki lenflerine de sıçramış. Neyse ki, şimdi durumu iyi. Hâlâ doktor gözetiminde ama asıl zor tedavi süreci bitmiş.

    Çok sevdiği itfaiyecilik mesleğine de rahatsızlığı sebebiyle veda edip malulen emekli olan Yıldırım Bey beş çocuk babası ve en büyük mutluluğunun çocuklarının hiçbirinin sigara içmemesi olduğunu söylüyor.

    Aslan burcu ya kasap olur ya avcı

    İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti. 

    ALP EJDER KANTOĞLU

    Kim bir Aslan’ın vahşi doğasından şüphe edebilir ki? Onlar her gün yeni bir kavgaya atılarak ganimetlerini elde ederler. Taşrada yaşayan Aslan burcu mensupları evlerini dekore ederken avladıkları hayvanların postlarını kullanmayı severler. Böylece bulundukları ortama, yolu vahşetten geçen bir barış getirdiklerini düşünürler. Yalnız doğanın kucağında değil şehirlerin göbeğinde de lüks içinde yaşamayı hak ettiklerini düşünür ve bu yolda acımasız bir mücadele vermekten çekinmezler. Öldürmek, onlar için, emellerine ulaşma noktasında sıradan bir eylemdir. Çabuk öfkelenir çabuk sakinleşirler. Dolambaçlı yollara girmekten uzak, dosdoğru çalışan bir zekaya sahiptirler. Bu burçta doğanlar genellikle kasap ya da avcı olurlar.

  • Hayatın tokatını üç kere yiyen kadın

    Hayatın tokatını üç kere yiyen kadın

    #2: Latife Güldiken

    Latife Hanım, Eyüplü mazbut bir ailenin dört çocuğunun en küçüğüdür. Bir ablası on beş, diğeri on altısında evlenip gidince evde annesi, babası ve Bahtiyar Ağabeyi’yle kalır. İlk gençliğinde Kerime Nadir romanları okur, Yeni Melek’te ecnebi, Mete Sineması’nda Türk filmlerine gider, ara sıra kendisi de hikaye ve şiirler kaleme alır. En büyük tutkusu ise, her cumartesi akşamı, lambalı radyonun başına kurulup Zeki Müren’i dinlemektir. Lakin evde telefon olmadığından büyük sanatçıyı arayıp, şarkı isteyemediğine pek üzülmektedir. Bir cumartesi, her şeyi göze alıp evden gizlice çıkar, üst mahalledeki ankes.rlü telefondan Zeki Müren’i arar. Yüzlerce kişi içinden Zeki Bey onun aramasına karşılık verince genç kız heyecandan bayılacak gibi olur. Bir süre sohbet ederler, Latife, Kapıldım Bahtımın Rüzgarına’yı seslendirmesini rica eder. Zeki Bey her zamanki inceliğiyle genç kıza, nereden aradığını sorar. Latife durumu anlatır ve lütfedip de şarkıyı on dakika sonra icra ederse eve gidip dinleyebileceğini söyler. Ne yazık ki, programın sonuna gelinmiştir ve Zeki Müren bu isteği ancak bir sonraki hafta gerçekleştirebilir. Kızın müteessir olduğunu fark eden sanatçı bir öneride bulunur: “Madem ben sizin için söyleyemiyorum, buyrun siz benim için söyleyin!” Latife önce bunu bir şaka zanneder ancak Zeki Müren ısrar eder. “Haydi küçük hanım, kırmayın bizi.” Sonrası genç kız için bir rüya gibidir. Canlı yayında o şarkıyı okumuş mudur, Zeki Bey ona “melekleri kıskandıracak bir sesi olduğunu” ve İstanbul Radyosu Sanat Müziği Korosu seçmelerine katılması gerektiğini söylemiş midir, eve yürüyerek mi uçarak mı dönmüştür, bilemez. Emin olduğu, “bahtının rüzgarına kapılıp gitmeyeceğine” işte o gün karar verdiğidir. Eve döndüğünde Bahtiyar Ağabeyi kapıdadır. Genç kız bir şey söyleyemeden suratına bir tokat aşk eder.

    Bu, Latife’yi yıldırmaz, koro seçmelerine girer, kazanır. Bir prova çıkışında radyo binasının merdivenlerinde Bahtiyar’ı karşısında görür. Ağabeyi suratına öyle bir tokat atar ki, elindeki nota kağıtları dört bir yana uçuşur. Korodan böylece ayrıldıktan sonra bir mağazada tezgâhtarlığa başlar. Bir gün mağazaya ufak tefek, tıknaz bir adam gelir, kendisini rejisör Osman Seden olarak tanıtır. Feridun Karakaya’nın oynayacağı yeni film için İstanbul Radyosu’nda deneme çekimleri yaparken görmüştür Latife’yi. Cilalı İbo Yıldızlar Arasında filminin yan rollerinden biri için sesi ve fiziği düzgün bir genç kız aramaktadır ve dilerse rol kendisinindir. Latife hemen kabul eder. İşinden istifa eder ve her gün evden, mağazaya gidiyorum diye çıkıp setin yolunu tutar. Film gösterime girer, Bahtiyar Ağabeyi filmi Beyoğlu’nda arkadaşlarıyla birlikte izler. Sonrası malum: Okkalı bir tokat ve ev hapsi. Kısa süre sonra da, mahalleden işsiz güçsüz bir adam iç güveysi olarak Latife’yle evlendirilir. Birkaç yıl böyle geçer. Derken bir öğlen, mağazadan eski bir iş arkadaşı, Sevim, onu ziyarete gelir. Sevim’in anlattıkları akıl almazdır: Latife’ye bir film teklifi daha vardır, üstelik ecnebilerden! Hani o James Bond filminde gördükleri yakışıklı artist vardır ya, onun yeni filminin mühim bir kısmı İstanbul’da çekilecektir ve Latife’yi Cilalı İbo’da görüp beğenen rejisör, filminde onu istemektedir. Rol, figüranlık gibi bir şeydir ama kimin umurunda?

    Bahtiyar Ağabeyi feci bir mide kanaması sonrası, çoklu organ yetmezliğinden yoğun bakımdadır ve bütün aile hastanede başında beklemektedir. Bunu fırsat bilen Latife, çekim günü bir bahane uydurup sete gider ve Rusya’dan Sevgilerle filminde Sean Connery’yle kameraların karşısına geçer. Set çıkışında bakar, kocası karşısında. Adam önce onun sormadığı soruyu yanıtlar: “Sevim söyledi.” Ardından, “Orospu!” diye bağırıp Latife’ye patlatır tokadı. “Ağabeyin öldü. Mutlu musun şimdi!”

    Latife Hanım hayatının sonraki kısmından, ne çocuklarından, ne bir morfinmana dönüşmesinden ne de Darülaceze’ye gelişini konuşmaktan hoşlanıyor. Ruhu karşılığında ne istediğini sorduğumda ise cevabı çok net: “Bir şans daha,” diyor. “O gece fare zehrini sadece ağabeyimin tabağına değil tencereye koyabilmek için bir şans daha.”

  • Orient Express: Geçmişe seferler başladı

    Orient Express: Geçmişe seferler başladı

    Tarihî ekspresin dört vagonuyla bir lokomotifi Paris’in orta yerinde duruyor. Tren bir yerden bir yere gitmiyor ama içine gireni yüz yıl öncesine taşımayı beceriyor.

    CEYLA ALTINDİŞ

    Orient Express seferlerinin ilki 1883’te yapıldı, sonuncusu 1977’de. Tarihî trenin vagonlarını dönemin en ünlü desinatör, mimar ve sanatçıları süslemişti. Orient Exspress, raylar üzerinde giden bir saraydı. Paris’ten İstanbul’a -ve tercih edilirse daha da öteyefarklı rotalarla gidilen yolculuklarda beyaz eldivenli garsonlar leziz yemekler sunar, Türk kahvesi ikram edilir, kâh canlı müzik eşliğinde dans gösterileri seyredilir, kâh gazete okunup kağıt oynanırdı. Seferler, iki kıtayı birbirine yaklaştırdı. 96 saat içinde Avrupa’dan Asya sınırına dayanmak her şeyden önce teknik bir devrimdi. Batı insanının onca yolu kat ederek hiç görmediği ama çok duyduğu Doğu manzarası ve insanıyla karşılaşmasıysa kültürel bir sıçrayış demekti. Krallar, siyasetçiler ve sanatçılar bu tren hattı sayesinde farklı coğrafyalara varıp, entellektüel bir macera yaşadılar. Orient Express, sadece ilham verdiği eserlerle bir külliyat oluşturmakla kalmadı, tarihin gidişatına yön verecek kıtalararası bir kaynaşmaya lokomotif oldu.

    Orient Express: Geçmişe seferler başladı
    #tarih Paris’teki serginin yaratıcısı Fransa’nın efsane eski kültür bakanı Jack Lang’la konuştu.
    Orient Express: Geçmişe seferler başladı

    Peki onu anlamak için Orient Express üzerine sayfalar okumayı mı yoksa içinde yarım saat geçirmeyi mi tercih ederdiniz? Fransa’nın hayranlık uyandıran eski kültür bakanı Jack Lang, tam da bu sorudan yola çıkarak treni, direktÖrü olduğu Paris’teki Arap Dünyası Enstitüsünün bahçesine taşıdı. Sayısız kaynak taranıp belge toplanarak hazırlanan sergiyi, Orient Express fenomeninin kendisini ve aracı olduğu kültürlerarası etkileşimi Jack Lang’la konuştuk:

    Orient Express: Geçmişe seferler başladı
    Dönemin trendiydi Orient Express, sadece bir ulaşım aracı değil bir ‘yolda olma hâli’ydi. Batılı burjuvaların Paris’ten İstanbul’a yaptığı seferler, Doğu’nun oryantal aksesuarlarıyla süslenerek zihnî bir seyahat imkanı sunardı.
    Orient Express: Geçmişe seferler başladı
    Orient Express: Geçmişe seferler başladı
    Institut du monde Arabe

    Avrupa’da kültür dünyasının önde gelen isimlerinden birisiniz. Arap Dünyası Enstitüsü (ADE) Müdürü olarak projeleriniz neler?

    Önce Kültür Bakanlığında, daha sonra Milli Eğitim Bakanlığında olduğu gibi, ADE’de de yalnızca kültürle değil, aynı zamanda siyasetle de alakalı bir konumdayım. Kökleri geçmişe ve insanlık mirasına dayanan kültür ve bu kültürün aktarılmasını sağlayan eğitim, bence insanlık gelişiminin en önemli öğeleridir. Kültürün yansıttığı ve beslediği bu gelişimin uzun vadede tek bir ülke veya tek bir kıta ölçeğinde gerçekleşmesi mümkün değil. Ancak yaygın kanı, insanlığın gelişiminin başlıca şartlarının ticaret, dayanışma, iletişim ile tahakkümün ve aşağılamanın reddi olduğu y.nündedir; elbette rekabet ve öykünme de göz ardı edilmemelidir. Benim inancım ise kültürün yalnızca bir millete veya dünyanın bir bölgesine has hatıralar ve gelenekler üzerinde serpilebileceği, ancak çiçek açabilmesi için temiz havaya, yani diğer kültürlere açık olmaya ihtiyacı olduğu yönünde. Tüm büyük kültürler sürekli yenilenen karışımlardan meydana gelmiştir. Kültür bakanıyken hem Fransız kültürünün hem de dünyadaki diğer bölgelerin kültürünün üretilmesini teşvik eden mekanizmalar oluşturdum. Milli eğitim bakanıyken, eğitimde modern dillere ve dünyadaki diğer kültürlerin tarihine ve geçmişine yer verilmesini teşvik ettim. Bugün başkanlığını yaptığım ADE, Fransa ve Arap Birliği ülkeleri arasındaki iletişimi sağlayacak bir araç olarak tasarlandı. Peki Fransa’yı onu sarmalayan Avrupa’dan nasıl ayrı düşünebiliriz? Arap dünyasını Doğulu veya Afrikalı yakın çevresinden nasıl ayıralım? Arap dünyası, beş yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğunda Türk, Slav, Grek dünyalarının yanı başında yaşadı. Dolayısıyla proje ve düşüncelerimize, başka ülkeleri de eklememiz gerekir. Benim emelim, Paris’te muhteşem bir binada yer alan, kaliteli ekiplerle çalışan ADE’nin, Akdeniz’in iki kıyısındaki kadın ve erkeklerin iletişimini sağlama yolunda her türlü yeteneğe, iyi niyete ve fikire açık olmasıdır. Bunun için de “Bir Zamanlar Orient Express’te” gibi, herkesin ilgisini çekecek sergiler düzenlemek gerekir.

    Orient Express: Geçmişe seferler başladı
    Seferler, dev bir külliyat yaratmıştı Sergide, 20. yüzyılın başında varlıklı Batılıların Doğu’ya yaptığı seyahatlerin yansıdığı gazete, poster hatta eşyalar sunuluyor.
    Orient Express: Geçmişe seferler başladı

    Bu sergiyi düzenlemeye neden ve nasıl karar verdiniz?

    “Bir Zamanlar Orient Express’te” adını verdiğimiz sergi, benim niyetimi ortaya koyuyor. Fransa Ulusal Demiryolları Kurumu bize bu projeyi teklif ettiğinde, etkinliğin başarılı olacağını hemen hissettik. Orient Express pek çok insanın ilgisini çekecek, peki bu lüks tren nostaljisi insanların iletişimine, birbirini daha iyi anlamasına nasıl katkıda bulunacak? Orient Express’in bizim için İstanbul’da durmak yerine Bağdat’a, Trablus’a, Rayak’a, Kahire’ye devam etmesinde karar kıldık. Bu serginin yalnızca bir Avrupalı tren macerasına değil, aynı zamanda 19. yüzyılın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu kurum ve şirketlerinin dile getirdiği bir arzuyu, bir demiryolu ağına duydukları ihtiyaca vurgu yapmasını sağladık. 1856’da trenle Kahire’den İskenderiye’ye, 1860’larda İzmir’den Aydın’a gidildi. Tunus, Fransa mandasından önce birkaç yüz kilometrelik demiryolu inşa etmişti ve 1. Dünya Savaşı öncesinde trenle yalnızca Bağdat’a değil Medine’ye de gidilebiliyordu. Bu serginin Orient Express’in geçtiği tüm bölgenin bir yüzyıl boyunca ne kadar geliştiğini göstermesini istedik.

    Orient Express: Geçmişe seferler başladı

    ADE’nin web sitesinde “Bir sergiden daha fazlası… bir olay” yazıyor. Bununla ne kastediyorsunuz?

    Her gün ADE’ye ayak basan kalabalık, bir ‘olay’dan bahsetmekte haksız olmadığımızı gösteriyor. Notre Dame’a iki adım mesafede dört vagon ve bir lokomotifin varlığı gelip geçenler için öylesine ilgi çekici ki bu bir ‘olay’ oluyor.

    Orient Express: Geçmişe seferler başladı

    Orient Express’in ortaya çıkmasının ne gibi toplumsal, kültürel ve siyasi sonuçları oldu?

    Temmuz başına kadar sürecek olan ‘Orient Express Pazarları’nı düzenlemek istememin sebebi, bu soruların cevaplarını düşünmekti. Bu buluşmalar sırasında, uzmanlar -ki aralarında Türkiye’den gelenler de var- Orient Express’in tarihsel problematiğini ve her şeyin ötesinde Osmanlı İmparatorluğunun uçsuz bucaksız topraklarında bu trenin geliş-gidişlerinin nelere yol açtığını ortaya koyuyor. Gelecekteki kimi toplantılar ise, bilhassa sanayileşmiş Avrupa ülkelerinin, gecikmelerini telafi etmek için daha fazla çalışarak sanayileşmiş ülkelere olan finansal ve teknik bağımlılıklarını artırma riskiyle karşı karşıya kalan ‘Doğulu’ toplumlar üzerinde hakimiyet kurma yarışını ele alacak. Bu düşünceler uzmanlar için yeni değilse de sergiye gelen pek çok ziyaretçi için yeni olacaktır ve bu ziyaretçilerin tarihsel gerçekleri daha iyi kavramalarına yardımcı olacaktır.

    Orient Express: Geçmişe seferler başladı
    Orient Express: Geçmişe seferler başladı
    Orient Express: Geçmişe seferler başladı
    Özel koleksiyonlardan örnekler Paris’teki sergi, Doğu diyarlarını ziyaret eden Batılılar için hazırlanmış kartpostallar, 1904 tarihli Osmanlı pasaportu, o dönemde kullanılan valizler gibi nadir parçalar içeriyor.

    Orient Express, Doğu ve Batı arasındaki ilişkiye dair ne söylüyor?

    Bu ilişkide pek çok belirsizlik var ve biz de bunların üstünü örtmeye çalışmadık. Bir tarafta hayallerle bezenmiş bir Doğu rüyası var, diğer tarafta ise eninde sonunda iki büyük çok kültürlü imparatorluğun yıkılmasına ve Arap dünyasının tahakküm altına girmesine sebebiyet verecek acımasız ekonomik ve siyasi çıkarlar. Biz “Bir Zamanlar Orient Express’te” sergisi aracılığıyla hepsini anlatmak istiyoruz: kimi zaman rüyalara dalmak, kimi zaman bu rüyanın altında yatan gerçekleri ortaya koymak.

    ‘Avrupalı’ bakış açısıyla Orient Express, neyi sembolize ediyor?

    19. yüzyıl Avrupası muazzam bir büyüme kaydediyordu.

    Teknik sayesinde, tarih boyunca ilk defa, asla durmayacak bir gelişme sağlanmıştı. Avrupa gelişmeye inanıyordu ve dünya hakimiyetine soyunduğunda her ne kadar bunu kendi çıkarları için yapıyor olsa da bu gelişmeyi diğer insanlara da götüreceği garantisini vererek vicdanını rahatlatıyordu. Çelişki şu ki Fransa’daki ve Büyük Britanya’daki dönemin ilerici güçlerinin, muhafazakar ve gerici kısımlardan daha emperyalist olduğu ortaya çıktı. Bu kimseler sınırların yavaş yavaş silindiği ve her yere mutluluğun hakim olduğu bir dünyaya inanıyordu. Bu sırada dünyanın geri kalanı devamlı kan kaybediyordu. Yataklı vagon şirketini kurduğu sırada, Nagelmakers, sınırların olmadığı bir dünyayı hayal eden bir ütopist idi. Bir bankacının oğluydu. Projesini gerçekleştirmek için kendini mahvetti, ancak treninin bir ülkeden diğerine asgari formaliteyle geçebilmesinin pazarlığını yapmayı da başardı. Böylece sınırlar ötesi ulaşımın öncüsü oldu. Sergi, bu öngörülü adamı onurlandırmaktadır. O dönemde kendi çağının ötesini görebiliyordu. O, içinde yaşadığı tarihsel dönemin saygın isimlerindendi. Ve o dönemin tüm bozukluklarının sorumluluğunu da ona yükleyemeyiz. Tüm hızıyla Doğu’ya doğru ilerleyen Orient Express, dünyanın küçük bir kısmının, haklı olduğuna sonuna kadar inanarak gezegenin geri kalanını fethetmek için yola çıktığı bir dönemi mükemmel bir şekilde yansıtmaktadır. Ayrıca serginin binanın içinde olan ikinci kısmının girişinde ziyaretçileri Nagelmakers’in güzel bir portresi karşılıyor. Üzerinde yarattığı trenin bir modelinin gezindiği bir demiryoluyla çevrelenmiş şekilde, çalışma odası gösteriliyor. Bizce bu, hak edilmiş bir onur.

    Orient Express: Geçmişe seferler başladı

    Sergi ziyaretçilere neler göstermeyi hatta hissettirmeyi vaat ediyor?

    Bir serginin birkaç amacı vardır: ziyaretçileri cezbetmek, bilgilendirmek, düşünmeye itmek ve onlara iki saatlik bir ziyaretin ancak göz ucuyla bakmalarına yeteceği bir gerçekliği daha iyi anlama arzusu vermek. Biz de bunu başarmayı umuyoruz.

    Orient Express: Geçmişe seferler başladı

    Sergilenen nesneleri hangi yollarla elde ettiniz?

    Sergilediğimiz nesneler pek çok farklı kaynaktan geliyor. Dernekler, müzeler, özel koleksiyonlar, Fransa Ulusal Demiryolları Kurumu ve benzeri kurumların arşivleri. Ayrıca görsel-işitsel arşivlerden faydalanan önemli sayıda görsel ve işitsel belge de var. Bunlar dışında, belgeler özel olarak bu sergi için oluşturuldu. Bir de tabii 19. ve 20. yüzyıllarda uluslararası ilişkileri ele alan pek çok çalışmaya başvurduk.

    Orient Express: Geçmişe seferler başladı
    SERGİ Bir Zamanlar Orient Express’te Arap Dünyası Enstitüsü, Paris 31 Ağustos’a kadar imarabe.org

    Bu serginin hak ettiği başarıya ulaşacağına inanıyor musunuz?

    Şimdiden büyük bir başarı yakaladı. Katılım gitgide artıyor. Tek sınırı gezintinin başında üç vagonun tünelden geçmesi için gereken süre.

    Orient Express: Geçmişe seferler başladı

    Bu sergiyi Orient Express’in güzergahında yer alan ülkelere, özellikle Türkiye’ye getirecek misiniz?

    Sergimiz birkaç ülkede gösterilecek. Viyana, Büyük Britanya Belçika, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, İspanya ve Lübnan ile görüşmeler yapıldı bile, ama önceliğimiz olan bir şehir varsa o da yolculuğumuzun merkezinde yer alan iki güzel gara ev sahipliği yapan İstanbul’dur. İstanbul’da iki tane harikulade ulaşım müzesi var. Bu macera için daha iyi bir ortak düşünülebilir mi?

    Çeviren: Öykü Elitez

    JACK LANG KİMDİR?

    Avrupa kültürüne damgasını vurdu

    Kabarık saçları, Hollywood aktörlerine benzeyen gülümsemesi ve son derece stilize kıyafetleriyle meşhur Jack Lang, devirdiği 75 yaşına ve 37 yıllık siyasi geçmişine rağmen hâlâ popüler bir isim. Haziran ayında, Dünya Müzik Günü’nü 1983’te resmîyete kavuşturduğu için Fransızların Twitter üzerinden yüzlerce teşekkür yağdırdığı eski bakan da oydu, katıldığı canlı yayında 9000 avroluk maaşını şak diye söyleyerek sıcak bir tartışma başlatan isim de. Lang, 1961’de hukuk fakültesinden mezun oldu, hocalık ve avukatlık yaptı. Önce Nancy Üniversitesitiyatrosunun sonra da Cumhurbaşkanı Pompidou’nun isteğiyle Chaillot Ulusal Tiyatrosu’nun başına geldi. 1977’de Fransa Ulusal Meclisi’ne Sosyalist Parti’den girdi. Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterand’ın danışmanı oldu. 1981 ve 2002 yılları arasında üç dönem Fransa Kültür Bakanı, iki dönem de Fransa Eğitim Bakanı görevlerinde bulundu. Kültür bakanlığı süresince ülkeyi ’68 ruhuna büründürdü. Kitap fiyatlarını düşürdü, Avrupa Tiyatroları Birliği’ni kurdu, pek çok yayına imza attı. Grafiti sevgisi, idam karşıtlığı, gençler adına ‘rave’ partileri savunuşu, 1997’deki Berlin Film Festivali başkanlığı ve son olarak fuhuş müşterilerine ceza verilmesini öngören yasayı protestosuyla sıradışı bir kişilik sergileyen Lang, 2013 yılından beri Fransa ve 18 Arap ülkesinin işbirliğiyle 1980’de kurulan Paris’in merkezindeki Arap Dünyası Enstitüsü’nün direktörlüğünü yapıyor.

    Orient Express: Geçmişe seferler başladı

    ORIENT EXPRESS

    İki kıtayı birleştirdi

    Orient Express veya bizim coğrafyamızdaki ismiyle Şark Ekspresi, Avrupa’nın kıtalararası ilk ekspresiydi. Doğu diyarlarını merak eden varlıklı yolcularla dolu trenin lüks vagonları, 1883 ile 1977 arasındaki 94 sene boyunca aralıklarla Paris-İstanbul arasında gidip geldi. Avrupa’yı boydan boya kat eden tren seferlerinin fikir babası ABD’li sanayici Pullman; hayata geçiren Belçikalı iş adamı Georges Nagelmackers; en büyük mali destekçisi de Belçika Kralı II. Leopold’du. İlk sefer, 1883’te başladıysa da ilk yıllarda tren hattı İstanbul’a ulaşmadı. 1889’da direkt seyahatler düzenlendi. Batının paralı çocukları bu dönemde iyice fakirleşen Osmanlı topraklarını yataklı vagonlarından esneyerek seyrettiler. Tren, Paris’ten haftada üç kez saat 19:01’de hareket eder, oryantal bir ambiyans içinde bol hizmetli bir yolculuk vaat ederdi. İki dünya savaşı esnasında ara verip yeniden başlayan seferler 1977’de son buldu.

    Fransızca site için: journaldeborddunconducteur.fr

    SERGİ ÜZERİNE

    Beş duyuya hitap eden oryantal deneyim

    Ağustos’a kadar sürecek serginin bir bölümü, Arap Dünyası Enstitüsü’nün Ağa Han Mimarlık Ödüllü binasının bahçesindeki dört vagon ve bir lokomotiften oluşuyor. Önce bunların ilkindeki üç odalı yataklı vagonu geziliyor. Bu odalarda Orient Express’in ilham verdiği eserleri hatırlıyoruz. İlk oda, meşhur Bond filmi Rusya’dan Sevgilerle’yi yaşatıyor. Eşyalar ufak bir projektörle sahneleri yansıtılan filmdeki gibi dizilmiş. Sonraki oda, Agatha Christie’nin 1934 tarihli Şark Ekspresi’nde Cinayet romanındaki gibi dağıtılmış, yerde kan izleri var. Üçüncü odanın kapısı kapalı ama içeriden bir çiftin mutlu anlar yaşadığını düşündürten sesler geliyor.İnsan ister istemez oryantal yolculuğun afrodizyak etkisine giriyor. Bu yataklı vagonlarda ayrıca tuvaletdolaplar incelenebiliyor. Bir sonraki durak, yemek vagonu. Buradaki masalar, o dönemde kullanılan fes, pipo, oyun kağıtları, cep saatleri, içki bardakları vs. ile süslenmiş. 2. Dünya Savaşı’nın bittiğini duyuran Le Figaro sayısının bulunduğu masanın yanındaki ekranda Alman ordularının Paris’e girişi gösteriliyor. Bir de ufacık bir mutfak var.

    Serginin ikinci kısmı, enstitünün alt katında. Burada Orient Express’e dair onlarca fotoğraf, belge, afiş, tablo sunuluyor. Bunların arasında “İstanbul’un havadan çekilenilk fotoğrafı” gibi özel parçalar var. Ayrıca serginin kafesinde veya restorana dönüştürülmüş vagonda lokum ve içli köfte yenebiliyor. Zamanda ışınlanmayı neredeyse mümkün kılan bu sergi, o dönemde üç günde Paris’ten İstanbul’a gidebilmenin ne denli büyük bir hadise olduğunu insanın beş duyusuna hitap ederek hissettiriyor.

    UMUR AKSEL

  • Zelzele-i azim: Basın hafife aldı, telgrafçı tarih yazdı

    Zelzele-i azim: Basın hafife aldı, telgrafçı tarih yazdı

    İstanbul’da son büyük deprem bundan 120 yıl önce 10 Temmuz’da meydana gelmiş, şehir harabeye dönmüştü. Evleri ahşap, nüfusu 1 milyonun altında olan şehirde ölü sayısı 300’lerdeydi. II. Abdülhamid döneminin oto sansürlü payitaht gazeteleri olayı “hafiften” duyururken, “meçhul” telgrafçı Agâh Efendi konuyla ilgili günümüze ulaşan tek yerel ve sivil belgeyi hazırlayacaktı.

    Hicri 6 Muharrem 1312, Rumî 27 Haziran 1310, bugünkü takvime göre 10 Temmuz 1894 Salı günü İstanbul’u alt üst eden depreme, halk “üç yüz on zelzelesi”, o günlerde oğlu Halûk doğan Tevfik Fikret de “Zelzele” şiirinde “İstanbul’u, ateşli bir hastanın titreyişi gibi için için ve uzun silkeleyen, kıran yıkan deprem” demiş.

    Osmanlı payitahtı, II. Bâyezid’in uğursuzluğuna yorumlanan 1509 ve III. Mustafa’nın şanssızlığına verilen 1766’daki iki büyük depremden sonra, 19. yüzyıl biterken 3. sıraya oturan bir deprem felaketi daha yaşadı. Halk öncekilere “Küçük Kıyamet”, 1894’tekine “zelzele-i azim” ve “hareket-i arz” demiştir.

    1894 Depremini yabancı haber kaynakları dünyaya duyururken, olayın İstanbul ve çevresindeki tahribatını II. Abdülhamid’in payitaht gazeteleri üstü kapalı vermişlerdi. Burada ilk kez yayımladığımız belge, döneminden bugüne ulaşan ilk yerel ve sivil belge olma özelliği taşıyor. Telgrafçı Agâh Efendi, görevi nedeniyle öğrendiklerini, küçük samanlı kâğıtlara kurşun kalemle yazıp saklamış.

    Zelzele-i azim: Basın hafife aldı, telgrafçı tarih yazdı
    Agâh Efendi’nin notları

    Telgraf memuru Agâh Efendi, depremde özenle tuttuğu notlarını yine özenle korumuş. 12 küçük yaprak tutan notlarda, II. Abdülhamid’in başlattığı yardım kampanyasına dair bilgiler de var.

    İstanbullu Neşet Behcet Özede de amcazadesi telgrafçı Agâh’ın 1894’te tuttuğu notları, 49 yıl sonra 24 Haziran 1943 tarihli mektubuna ekleyip yayımlaması için Sermet Muhtar Alus’a göndermiş. Semt semt yıkıntıları, ölü yaralı sayılarını, toplanan yardımları veren belge, o gün bugün yayımlanmamış. 1990’larda elimize geçen bu 16 sayfalık notları dikkatsiz bir ayıklayıcı buruşturup atabilirdi. Mesleği gereği eline ve kulağına ulaşan bilgileri günü gününe kaydeden “meçhul” telgrafçı Agah’ı saygıyla anıyoruz.

    Zelzele-i azim: Basın hafife aldı, telgrafçı tarih yazdı
    Çilingirler Sokağı. Ev de yok, anahtar da. Edirnekapı’nın suriçinden görünüşü.

    “1310 Zelzelesi: 6 Muharrem 1312, 28 Haziran 1310, 10 Temmuz 1894 Salı günü ezanî saat d.rdü kırk yedi dakika geçe önce hafif bir hareket-i arz hissedilmiş, müteakip gayet kuvvetli surette her taraf sarsılmağa başladı. Zelzelenin istikameti cenub-i şarkîden şimâl-i garbiye ve aşağıdan yukarı doğru vuku’ buldu. Şiddeti takriben on, on iki saniye devam etti. Deniz gayet durgun olduğu halde vapurlar kayıklar birden bire dalgalara tutularak inip çıkmağa başladığından içindekiler bu halin neden ileri geldiğini bilemeyerek korkmuşlardı. Arkasından şehrin her tarafında büyük bir toz bulutu havalandığını görenler bir zelzele olduğunu anladılar. İzmit Körfezine doğru bütün sahillerde, Sarayburnu, Samatya, Tophane, .sküdar, Kadıköy cihetlerinde zelzelenin fazlalığından sular evvelâ çekilmiş, sonra karaya doğru ilerlemiştir. Bu kuvvetli hareketin vuku’undan bir çeyrek sonra ard arda dört defa daha hareket vuku’ bulmuş, dokuza çeyrek kala ve on birde tekrar zelzele hissedilmiştir. 

    Şiddetli hareket olur olmaz, kadın erkek çoluk çocuk herkes, evlerini meskenlerini dükkanlarını, mağazalarını bırakarak sokağa fırlamışlardır. Akşama kadar sokakta vakit geçirmişlerdir. Gece dahi birçok ahali sokaklarda kalmışlardır. Halk arasında hâsıl olan korku ve dehşeti tavsif etmek imkânsızdır. Zelzelenin en ziyade şiddet gösterdiği sahâ Sultanahmet’ten Edirnekapısı’na kadar olan hat üzerindeki binalar, Fatih, Edirnekapısı, Topkapı, Balat cihetleridir.

    İstanbul cihetinde, Sirkeci’de: Gümrüğün büyük kapısından Emin.nü’ne gidilirken sağdaki kârgir, ahşap binaların yıkılmak derecesini bulduğu görülmüştür. Sirkeci’den Bâbıâli Caddesine ve diğer taraftan Sultanhamamı tarikiyle yukarı çıkan her tarafta damları kısmen yıkılan evlerin ve duvarların enkazıyla sokaklar dolmuştur. Sirkeci İstasyonundaki Emir (Buharî) Camii minaresi yıkılırken ezan okuyan bir çocuk caminin damına düşmüş, hiçbir tarafına bir şey olmayarak salimen aşağıya inmiştir.

    Çarşı-yı kebir’de (Kapalıçarşı): Zelzeleyi müteakip kaçan kaçabildikten sonra kapılar kapanmıştır. Çarşının Nuruosmaniye kapusu tarafındaki kemeriyle Bitpazarı civarındaki kemeri kısmen, Çadırcılar kapısı, Yağlıkçılar tarafı yıkılmıştır. Çarşı dâhilindeki Bodrum Hanı, Kelekeleş hanının bazı yerleri ve daha birçok kârgir bina yıkılarak esnaf ve ahaliden enkazlar altında kalanlar olmuştur. Bunlardan on kişi ölü olarak ve otuz kişi yaralı olarak çıkarılmıştır.

    Çenberli Handa ve Vezir Hanında yıkılan odalardan bir kadınla bir çocuk ölü olarak çıkarılmıştır.

    Küçük Ayasofya Hamamının, camiinin çatıları g..müş, Kurubalık Hamamının kubbesi, duvarları yıkılmıştır. Divanyolu’nda Tavukpazarı’nda, Okçularbaşı’nda, Gedikpaşa, Kumkapı, Yenikapı’da, Langa’da ve Samatya’da birçok ev yıkılmıştır. Koska’da Hasanpaşa Hanının birçok yerleri, yanındaki beylik (?)fırın kâmilen yıkılarak (…?)kârlardan altı kişi telef olmuştur.

    Çakmakçılar Yokuşundaki Vâlide Hanının deniz tarafı, Tavukpazarı’ndaki Yağcı Hanı ile karşısında bulunan diğer hanlar sakatlanmıştır.

    Fatih Camiinin minarelerinden birinin alemi çarpılmış, avlu duvarlarının bazıları yıkılmış, Fatih’te Şekerci Hanının üst katından yangın çıkarak on altı oda yanmıştır. Hırka-i Şerif Camiinin bazı duvarları, Eski Ali Paşa’da Hoca Veyis Camisinin yarısı, Sarıgüzel’de Çıkrıkçı Kemaleddin Camiinin bazı mahalleri, Fatih’te birçok cami yıkılmış , zedelenmiştir. 17 kişi ölmüş 16 kişi yaralanmıştır.

    Yenibahçe’de Gurebâ Hastanesinin bir duvarı yıkılmış, hastanenin bazı duvarları çatlamış, hastalar bahçeye çıkarılmıştır. Edirnekapısı’nda Edirnekapı Camisi kısmen ve minaresi tamamıyla yıkılmış, Edirnekapısı Hamamı yıkılmıştır. Ev enkazları altından cesetler çıkarılmıştır.

    Saraçhanebaşı’nda Mimar Ayas Camiinin minaresi şerefeye kadar yıkılmıştır. Oradaki Amucazâde Hüseyin Paşa Medresesinin birkaç kubbesi yıkılmış, bazı mahalleri sakatlanmıştır. Yine oradaki Hüseyin Paşa Mektebi kısmen yıkılarak bir kız çocuk enkaz altında kalmış, bir çocuk ağırca yaralanmış, diğer çocuklar sâlimen kurtarılmıştır.

    Fethiye Camii kubbesi ve bazı duvarları, Fethiye Medresesi duvarları, Kefevi Camii harap olmuştur. Eğrikapı’da birçok ev, duvar yıkılmıştır.

    Zelzeleyi müteakip gerek İstanbul, gerek Galata ve Beyoğlu’nda hemen bütün bankalar, şirket idarehaneleri, mağazalar, dükkanlar kapanmış, bazı dükkancılar dükkanlarını açık bırakarak firar etmişlerdir. Birçok bina sakatlanmış hâle geldiğinden önlerine ve sokakların başlarına belediye memurları ipler gererek insan ve arabaların geçişini men’ etmişlerdir.

    • Kale bedenlerinden kopan büyük taşlar bir hayli evleri alt üst etmiştir.

    • Balıkpazarı tarafında sahil boyunca Limon iskelesine ve daha ilerilere kadar toprak yer yer çatlayıp yarılmış, yer yer bir arşın eninde göçmüş, (?) bazı binaların temellerine rastlayarak çarpışmıştır.

    • Kumkapı, Yenikapı, Samatya’daki tren güzergahındaki binalar sakatlandığından demiryolları idaresine yapılan tebligat üzerine trenler ev aralarından yavaş geçmeye başlamışlardır.

    • Caddelerdeki büyük saatler işlemeyerek durmuş, telgraf hatları da kopmuştur.

    • Balat’ta Fener’de Tekfur Sarayında birçok kârgir ev, mektep, dükkan yıkılmış altında kalan ölmüştür. Defterdar’da üç ev yıkılıp 11 kişi enkaz altında kalmış ve bunları kurtarmağa çalışan Eyüp komiseri Giritli Hasan Bey’in üzerine duvar yıkılarak bazı yerleri incinmiştir.

    • Cibâli civarında 12 kişi yaralanmış, Reji Fabrikasında on amele enkaz altında kalmıştır.

    • Zelzelenin ertesi gün tedavi için belediye memurlarına müracaat eden yaralıların sayısı yedi yüze ve ölenlerinki yetmişe bâliğ olmuştur.

    • Galata’da hasar fazladır. Galata ahalisi, dükk.nlarını, ticarethanelerini bırakarak rıhtıma kendilerini atmışlar, bazıları da kayıklara binerek denize açılmışlardır. Yeraltı Camiinin minaresi alt tarafından beş altı metre kalıncaya kadar yıkılmış, cami harap olmuş Sıhhiye Dairesinin dış taraftaki sıvaları dökülmüştür.

    • Mumhane caddesi kıyısında henüz yapılmakta bulunan rıhtımın ön tarafı birkaç yerden yarılmıştır.

    • Beyoğlu’nun pek çok yerlerinde birçok bina yıkılmış veya sakatlanmıştır. Her tarafta olduğu gibi orada da halk fevkalâde bir korku ve dehşete uğrayarak erkek kadın çoluk çocuk meydanlara can atmışlardır. Tepebaşı, Taksim belediye bahçeleri, Taksim’deki Kışla Meydanı, Şişli’deki mezarlıklar tamamıyla hıncahınç dolmuştur.

    • Tatavla’da evlerin ekserisi ahşap olduğundan nüfusça telefat vukuu bulmamıştır. Beyoğlu cihetinden birçok kimseler oralara iltica etmişlerdir. Beyoğlu ahalisinden ekserisi de Üsküdar’a giderek “Odun (ahşap) ev var mı?” diyerek başını sokacak yer aramışlar oralara taşınmışlardır.

    • Terkos Su Kumpanyasının boruları bozulduğundan günlerce evlere su verilememiş, sokaklar sulanamamıştır.

    • Kasımpaşa’da da bazı camilerin minareleri ve evler hasara uğramıştır. Büyük Piyâle Camiinin duvarı çatlamıştır.

    • Tophâne Salıpazarı’nda bir evin altında üç kişi kalmıştır.

    • Üsküdar’da çarşı içindeki Nizamiye karakolu yıkılıp üç kişi enkaz altında kalmıştır. Ayazma ve Basmahane’de dört kişi enkaz altında kalmıştır.

    • Kadıköyü’nde Ermeni Kilisesinin duvarlarından bazı taşlar düşmüş, birkaç hane sakatlanmıştır.

    • Maltepe’de de pek çok hasarat vuku’a gelerek ev kapıları açık bırakılıp ahali dışarıya kaçmış, gönderilen çadırlarda barındırılmıştır.

    • Kartal’da Rum Mektebi kâmilen yıkılmıştır. Kartal vapur emanetçisi Hacı Ağa’ nın karısı şaşırarak pencereden atlamış olduğundan ayakları kırılmıştır. Bazı telefat ve yaralananlar da vardır.

    • Pendik şimendöfer istasyonunun yarısı, bir fırın pek çok ev duvarları, gazinolar sakatlanmıştır. Bazı telefat ve yaralananlar olmuştur.

    • Zelzele Adalar’da da bilhassa Heybeli ile Burgaz’da fazla tahribatta bulunmuştur. Burgaz’da sekiz evden mâdâ bütün evler, dükkanlar hurdahaş olmuş, bazı kimseler de ölmüş veya yaralanmıştır.

    • Heybeliada’da da evler dükkanlar yıkılıp 14 kişi enkaz altında kalmıştır. Tepe üstündeki kilise göçmüş, Rum Ruhban Mektebi, Rum Ticaret Mektebi, Arseniyos’un manastırı içine girilemez hâle gelmiştir.

    • Heybeliada’da Şurâ-yı Bahriye azâsından mirlivâ Tayyar Paşa’nın köşkündeki balkon yıkılarak paşanın kızıyla bir erkek çocuğu vefat etmişlerdir.

    • Heybeli’de Şehremaneti muhasebecisi Reşad Bey’in kızıyla torunu balkonda bulunurlarken aşağı düşmüşler, vefat etmişlerdir.

    • Büyükada’da İdare-i Mahsusa’nın bir vapuru suların çekilmesinden iskele önünde kuma oturmuştur. Rum Mektebi, Otel Dezetranje(?), İdare-i Mahsusa müdürü Con Paşa’nın K.şkü duvarları çatlamış, mu’teberan tüccardan Mösyö Dalili’nin köşkünün sıvaları dökülmüş, Nizâm Su Kumpanyasının Hıristos tepesindeki büyük havuzu çatlamıştır. Aya Yorgi Manastırı harap olmuştur. Herkes evlerinden fırlayıp bahçelere kırlara kapağı atmışlardır.

    • Ayastefanos’ta deniz iki yüz metre kadar geriye çekilip şiddetle karaya hücum etmiş, kayık sandal büyük küçük yelkenlileri kıyıya atmıştır.

    • Boğaziçi’nde de zelzelenin te’siri görülmüştür.

    • Çengelköyü’nde Kuleli Askeri idâdisi, Rüşdiye Mektebi haylice sakatlanmıştır. Birçok hanelerin ocakları yıkılmıştır.

    • Vaniköy Câmii yıkılmış, birkaç nüfus enkazda kalmıştır. 28-29 haziran (11-12 Temmuz) Çarşamba gecesi saat sekiz raddelerinde tekrar şiddetlice zelzele olmuştur. Çarşı-yı Kebir’in Fesçiler, Kuyumcular caddesi ile Yağlıkçılar ciheti, Kazazlar sokağı, Yolgeçen Hanı, Baltacı Hanı, Sepetçi Hanı, Yarım Han kâmilen yıkılmıştır. Bu hanlarda bazı vefiyat da vuku’a gelmiştir. 30 Haziranda( 13 Temmuz) dahi sekiz buçuğa yedi kala ve on bir raddelerinde yine zelzele hissedilmiştir. Ahali tekrar sokaklara dökülmüşlerdir. Pek çok kimse korkudan geceyi açıkta geçirmişlerdir.

    • 1 (14)Temmuz 310 Cuma, Belediye memurları taraf taraf ameleler sevk ederek zedelenip yıkılacak hâle gelmiş camileri, medreseleri, hanları , dükkanları evleri yıkdırmaya devâm etmişlerdir.1 (14) Temmuz saat 6 ve 12 raddelerinde zayıf olarak bir zelzele vuku bulmuştur.

    • 2 (15)Temmuz cumartesi, 3 Temmuz Pazar günleri harap binaların yıktırılmasına belediye tarafından devam edilmiştir. 

    • Edilen keşif neticesinde Çarşı-yı Kebir’in pek ziyade rahnedar olduğu, mükemmelen tamir edilmedikçe açılması tehlikeli bulunduğu görülmüştür.

    • Çarşıda suculuk eden Agop isminde birisi, Salı günkü zelzelede dükkanı yıkılınca iyi su bulunan iki küpün arasında kalmış, üzerine topraklar yıkılmış, Cuma gününe kadar o hâl ile yaşamıştır. Memurlar tarafından etraf araştırılırken sesi duyulmuş, derhal orası kazılarak sâlimen kurtarılmıştır. Agop’un ifadesine göre toprak altında açlık his ettikçe Karakulak suyu içmiştir.

    • Kumkapı Ermenileri sâlimen kurtulduklarından dua etmişler, kurban kesmişlerdir. Kadırga ve Cündi meydanlarından dolaşarak şimendöfer yolundan Kumkapı’ya gelebilmiş ahalinin önü alınıncaya kadar şimendöferler işlememiştir.

    • 4-5 (17-18) Temmuz gecesi de iki defa hafif olarak zelzele duyulmuştur. Şehre çekirge de yağmıştır.

    Zelzele-i azim: Basın hafife aldı, telgrafçı tarih yazdı
    1894 depremiyle ilgili temel kaynaklar:
    İstanbul’da 1894 Depremi, Fatma Ürekli, İletişim Yayınları, 1999.
    İstanbul Depremleri, Mehmet Genç, Mehmet Mazak, İGDAŞ, 2000,

    • 5 (18) Temmuz Salı günü saat dört buçuk ve sekiz buçukta hafifçe zelzele olmuştur.

    • 6 (19) Temmuz Çarşamba günü saat dördü yirmi geçe İstanbul’da yine şiddetli zelzele olmuş, Çarşı-yı Kebir’in birkaç mahalli yıkılarak bir polisle bir jandarma neferi enkaz altında kalmıştır.

    • Rivayete göre Çarşı-yı Kebir’de enkaz altından çıkarılan ölülerin sayısı 150 kişiyi bulmuştur. Hafriyata devam edilmiştir.

    • 7 (20)Temmuz Çarşamba sabahı bir defa daha hafifçe zelzele duyulmuştur.

    • 10 (23)Temmuz Pazar günü üç, 22 Temmuzda (4 Ağustos) iki zelzele daha olmuş, çarşıda simitçinin birisi enkaz altında kalarak on beş gün sonra kurtarılmıştır. Onbeş simidinin her gün birini yiyerek kendisini beslemiştir. Yine çarşıda bir asker enkaz altında kalarak on beş gün sonra çıkarılmıştır. Çarşıda bir kadınla bir erkek fi’il-i şeni’ (zina) icrâ ederken müthiş zelzelede öyle oldukları halde enkaz altında kalmıştır. Bazı dükkan içinde böyle halât-ı nâ-meşru’ada (uygunsuz vaziyette) bulunurken ölenler de görülmüştür.

    • 27 Temmuz (9 Ağustos) saat üçü kırk geçe kuvvetli bir zelzele vuku’ bulmuştur

    • 27 Temmuz (9 Ağustos), 1 (14) Ağustos, 5 (18) Ağustos, 10 (23) Ağustos, 12 (25) Ağustos, 23 Ağustos (5 Eylül), 29 Ağustos (11 Eylül), 8 (21) Eylül, 25 Eylül (8Ekim) de de hafif veya şiddetlice de zelzele tekrar etmiştir.

    • Şimdiye kadarki zayiat tahminen 231 ölü, 205 yaralıdır.

    • Yalova harap olmuş, koruda bulunan kaplıcaların suyu çekilip bir müddet sonra yine akmağa başlamıştır.

    • Yakacık’ta on sekiz ev ile minare yıkılmıştır.

    • Tuzla’da bir hayli hâne yıkılmıştır.

    • Adapazarı’nda 127 ev yıkılarak yirmi beş kişi enkaz altında ölmüştür.

    UZMAN GÖRÜŞÜ / PROF. DR. CELAL ŞENGÖR

    İstanbul yine kuzey-güney hattından vurulacak

    Zelzele-i azim: Basın hafife aldı, telgrafçı tarih yazdı

    Jeolojik olarak Türkiye’nin başında iki büyük bela var. Biri çok büyük bir bela ama çok şükür 1000 senede bir oluyor. O da Girit’in güneyindeki bölge. Orada olursa 8’den büyük olabilir. O durumda Sicilya’yı, İsrail’i, İskenderiye’yi bile tsunami vuruyor. Türkiye sahillerinden hiç bahsetmeyeyim.

    İkinci büyük tehlike Kuzey Anadolu Fayı. İşte 1894’teki deprem de o fay sisteminin normal fay olarak çalışan bir parçasında meydana geldi. Bu depremin büyüklüğü görece düşük olmasına rağmen (6’larda), yaptığı yıkım çok büyük. Bu hattın büyükdepremleri genellikle doğu-batı yönünde hareket eden yanal atımlı parçalar üzerinde olur, dolayısıyla hasar da bu yönde olur; kuzey-güney ekseninde yayılmaz. İstanbul’un büyük avantajı tabii bu. Ama bizim beklediğimiz büyük, yani 7,6’lar civarında bir deprem yanal atımlı fayı kıracak ve 1894’te olduğu gibi kuzey-güney ekseninde de ciddi tahribat yaratacak.

    Kumburgaz ile Tuzla hizasına denk gelen Marmara Denizi’ndeki bu hat, 1766’dan beri hareketsiz. Tabii bu enerji dışarı çıkacak sonunda. Bu deprem bir de 1894 depreminin üzerinde olmuş olabileceği normal faylardan birini tetiklerse, büyüklüğü 7’ye varabilecek olan bir deprem daha yaratabilir. Al sana çifte cümbüş! 1894’teki nüfus 1 milyon değil. Binaların büyük çoğunluğu da malum ahşap. Gerisini, bugün deprem sonrası toplanma alanlarına plazalar, acil ulaşım yollarının bir şeridini park yeri yapanlar düşünsün. Yine binalara, ruhsatlara girmeyeyim.

    TEVFİK FİKRET’TEN 1894 DEPREMİ

    İçin için ve uzun bir ihtilaç ile çırpındı kırdı, yıktı…

    Tevfik Fikret, oğlu Haluk’un doğduğu günlerle çakışan 1894 Depreminde, bir çocuğun dünyaya gelişiyle binlerce yıllık İstanbul’u yıkan felaket arasındaki çelişkiyi, Haluk’un Defteri’ndeki özel şiirlerden “Zelzele”de ağıtlaştırmış.

    Bin üçyüz ondu… Henüz dün bu köhne izbeye sen

    Misafir olmuştun,

    Ki hep sinirli ve hummâlı hastalar gibi yer,

    Birden

    İçin için ve uzun

    Bir ihtilâc ile çırpındı, kırdı, yıkdı… keder

    Ve korku yüzleri soldurdu: evler aileler

    Birer döküntü; kalanlar bütün ezik, hurda;

    Bir inkisâr-ı huşû’ en şerefli başlarda…

    Minâreler bile serbezemîn;

    Beşer, bu sadme-i meş’ûma böyle uğrar da

    Biraz tenebbüh eder.

    Biraz tenbih için bin belâ… ne ders-i haşîn!

    Sen işte böyle siyâh günlerin misâfirisin,

    Hayatın elbette

    Kolay ve neş’e-fezâ bir seyâhat olmayacak;

    Lâkin

    Bu tih-i mihnetde

    Kolay ve neş’efezâ bir seyâhatin ancak

    Hayâli vardır; uzak bir serâb için koşmak,

    Nihayetinde yorulmak ve boş yorulmakdır;

    Hayâtı dev hakikatle çarpışan kazanır;

    Zafer biraz hasar

    İster;

    Koşan cihâd-ı meâliye şanlı, lâkin ağır,

    Mahuf adımlar atar!..

    Önünde zelzeleler, arkasında zelzeleler!..

    HABERLER FRANSIZCA YAYIMLANAN GAZETEDE

    Ahali paniğe kapıldı, arabacılar bayram etti

    Prof. Dr. Fatma Ürekli’nin İstanbul’da 1894 Depremi adlı kitabında, olaydan sonra gazetelerde çıkan haberlerle ilgili ilginç bilgiler yer alıyor. “Deprem vukuatından halkınkorku ve endişeye kapılmasına sebep olunmayacak şekilde” bahsedilmesi doğrultusunda basına getirilen sınırlama, neredeyse tüm gazeteleri etkilemiş görünüyor. Bundan sonra gazeteler konu hakkında “münasip üslupla” bilgi vermiş. Tercüman-ı Hakikat “Yunanistan ve diğer birçok ülkede meydana gelen şiddetli depremlere oranla İstanbul Depreminin daha hafif olduğuna” vurgu yapmış. Sabah gazetesi de depremden iki gün sonra çıkan nüshasında, Mekteb-i Şahane’nin yıkılıp 22 kişinin öldüğü haberini kullandığı için bir gün kapatılmış.

    İstanbul Postası iki hafta sonra verdiği haberinde “Şiddetlice vuku’ bulup ondan sonra gittikçe hafifleyerek devam etmişve elhamdülillah şimdi külliyen zail olmak derecesine gelmiş olan tezelzülât-ı arziye (yer sarsıntısı) ile bir aralık olağan zevk ve neşesini kaybeden şehrin yine mutlu havasına döndüğü, abartılan korkuların gereksizliğinin anlaşıldığı”nı vurgulamış. Yıkıntılara, ölen ve yararlananlara hiç değinmemiş.

    Zelzele-i azim: Basın hafife aldı, telgrafçı tarih yazdı
    ‘Dünkü deprem’
    Le Moniteur Oriental’ın depremin ertesi günü verdiği haberde, olayın şehirde yarattığı panik ve zarar Osmanlı basınının aksine ayrıntılarıyla aktarılmış.

    Buna karşın İstanbul’da Fransızca yayınlanan Le Moniteur Oriental gazetesinin 11 Temmuz sayısında, depremin tahribatı, şehirdeki panik, semt semt nerelerde neler yaşandığına dair çarpıcı, ayrıntılı bilgiler mevcut. Boş söz etmeden epeyce uzun bir yazıda toplanan deprem haberi, canlı anlatımları, üslubu, göz tanıklıkları, dayandığı kaynakları belirtmesiyle, bugünkü medyamız için dahi bir ders niteliği taşıyor. İşte o haberden bir alıntı: “ Dün saat 12.25’te meydana gelen ve yaklaşık yarımdakika süren şiddetli bir yer sarsıntısı, şehrin tamamında tarifsiz bir panik yarattı. Çok sayıda ölü ve yaralı olduğu (…) Akabinde saat 12.42 ve 13.24’teki hafif şiddetli sarsıntılar ise adeta son nefesini veren şehrin titremeleri gibiydi. O ana dek endişe ve korkuya karşı soğukkanlılığını korumuş olanlar dahi, bundan sonra direnemediler. Pera semti Feriköy, Şişli ve Kağıthane civarındaki tarlalara akın etti. Günün devamında sarsıntılar kesilse de, bu kitlesel göç devam etti. Arabacılar hayatlarının vurgunu yaptı: Pera’dan Şişli’ye 2 Mecidiye’ye insan taşıdılar (…)

  • 100 yıl önceden bakınca

    100 yıl önceden bakınca

    Geçen yüzyıl başında insanlar 2000 yılında teknolojinin varacağı noktayı çok merak ediyordu. Jean-Marc Côté ve bir grup Fransız sanatçı da 2000 yılı teknolojisine dair “öngörülerini” çizmişler ve bu çizimlerin olduğu kartpostallar 1900’de Paris Fuarı’nda sergilenmişti. Sanatçılar, 2000 yılında taksilerin uçacağını (üstte) ve makinenin bir tarafından atılan yumurtanın diğer taraftan civciv olarak çıkacağını hayal etmişler (altta).

    100 yıl önceden bakınca
    100 yıl önceden bakınca

    TALİH KUŞU

    Bilet al, vatana hizmet et!

    16 Şubat 1925’te kurulan ve 1935’te adı Türk Hava Kurumu olarak değiştirilen Türk Tayyare Cemiyeti’nin amacı pilot yetiştirmek ve uçak almaktı. Bunun için de düzenli gelir kaynağına ihtiyacı vardı.

    100 yıl önceden bakınca

    Cumhuriyet döneminin ilk para ödüllü piyangosu da cemiyete gelir kazandırmak için 1925 ‘te üç ayda bir düzenlenen çekilişlerdir. Bu çekilişlerin ilki 15 Haziran 1925’te yapılmıştır.

    100 yıl önceden bakınca
    Doğan Güral arşivi

    İlk çekilişe ait biletin ön yüzünde “Sivil Tayyare Cemiyeti Mektepleri menfaatine mahsus piyango biletidir. 45 bin biletten ibaret olan bu piyangodaki hasılatın yarısı ikramiye olarak dağıtılacak ve biletlerin yüzde 10’una ikramiye isabet edecektir” yazıyor. Yine ön yüzünde Türk Tayyare Cemiyeti Reisi ve Bolu Mebusu Cevat Abbas imzası ile “Türk Tayyare Cemiyeti’ne yardım vatana hizmettir” ve “Hem talihinizi deneyin hem vatana hizmet ediniz” ibareleri dikkat çekiyor. Arka yüzde ise çekiliş kuralları ve ikramiye listesini görüyoruz. 1 Liradan satılan biletin büyük ikramiyesi 372 bin 500 kuruş, yani 3725 lira.

    1925’in eylül ve aralık aylarındaki iki çekilişin ardından bu piyango sona erdi. Türk Tayyare Cemiyeti, 1926’da Tayyare Piyangosu adıyla çekilişler yapmaya başladı, 13 yıl bu isimle devam eden piyango 1939’da Milli Piyango adını aldı.

    SEYAHAT

    Hacca gitmenin incelikli yolları

    Mustafa Nafiz Tekinkaya’nın 1950’de yazdığı iki ciltlik Hacca Nasıl Gidilir adlı kitap, hacı adayı Türkler için ilginç bir rehber niteliği taşıyor. Yazar, ilk ciltte Arabistan’a hava, deniz ve karayoluyla ulaşmanın yollarını yazarken yol masraflarının fazla oluşundan yakınmış ve bütçesi sınırlı olanlara sınırlardan kaçak geçmeyi önermiş! İkinci ciltte, Arabistan’da günlük yaşamdan söz ederken Türkleri bekleyen en büyük tehlikenin yalancılık olduğunu yazan ve en çok yalancının Pakistanlı, Hindistanlı ve Habeşistanlı (Etiyopyalı) hacılar arasından çıktığını iddia eden yazara göre Türk hacıların en önemli sorunu ise çoğunun cahil ve köylü olmasıdır.

    100 yıl önceden bakınca
    100 yıl önceden bakınca

    SAĞLIK

    Fizik tedavide son nokta

    Türkiye’de 1990’lara kadar sokaklarda ayı oynatanlara ve ayının etrafına doluşup bu “performansı” izleyenlere rastlanırdı. Ayıları yetiştirmek için zalim bir yöntem uygulanırdı. Doğal ortamından alınan yavru ayı kızgın sacın üzerine çıkarılır, ayakları yanınca zıplamaya başlardı. Ayı zıpladıkça tef çalınır, şartlanan ayı sacın üstünde olmasa da tef sesini duyunca zıplardı. Ayının burnuna halka takıp bu halkaya bağladığı zinciri beline dolayan ayı sahibi tef çalınca ayı da “oynamaya” başlardı. Uzun süren tartışmalardan sonra 1993’te ayı oynatılması yasaklandı.

    100 yıl önceden bakınca
    100 yıl önceden bakınca

    Ayı oynatmanın Türkiye’deki kökeni eskilere dayanır. Evliya Çelebi 17. yüzyılda İstanbul’da 70 ayı esnafı bulunduğunu yazmıştır. Marmaray ve İstanbul Metrosu kazılarında bulunan hayvan iskeletleri bu geleneğin Bizans döneminde de olduğunu gösteriyor.

    Gazete arşivlerinde de konuyla ilgili çok haber vardır. Bazen ayının sahibine saldırması, bazen bir çocuğun ayının peşine takılıp kaybolması, bazen de cadde ortasında ayı gören turistlerin şaşkınlığı haber olurdu.

    100 yıl önceden bakınca
    100 yıl önceden bakınca

    İlginç bir ayılı haber türü de sırt ağrıları için ayıya sırtını çiğneten insanlardı. Bu müthiş fikir muhtemelen daha önceden bulunmuştur ama bu haberler 70’li ve 80’li yıllarda artıyor. İlk haberimizin tarihi 13 Mayıs 1976. Habere göre sırt ağrılarından şikayetçi olan İzmitli Burhan Utku, her ayı gördüğünde sırtını çiğnetmektedir. “Pençeleri ağır ama yumuşak” diyen Utku, seans sonunda ayıya “Ellerin dert görmesin” demeyi de ihmal etmemiştir. 3 Şubat 1977 tarihli haberde ise Karamürsel’de görevli bir Amerikalı astsubayın da sırtını ayıya çiğnettiğini görüyoruz. Astsubay da ayının pençelerini övmüş ve “sağolsun kemiklerimi çatırdattı” demiştir. İzmirli Mehmet Uçan’ın aynı yöntemi kullandığını da 19 Temmuz 1987 tarihli haberden öğreniyoruz. Habere bakılırsa Uçan, “Allah insanı ayıların altına düşürsün, hastaneye düşürmesin” diye dua ediyormuş. 22 Temmuz 1985 tarihli, “Kendini ayıya çiğnetti” haberi de İzmir’den. Nebil özgentürk’ün haberine göre sırt ağrısı çeken Ahmet Saner tıptan derman bulamayınca sırtını ayıya çiğnetmeye karar vermiştir. Muhabir, Saner’in “İri yarı olduğum için kendimi çiğnetecek adam bulamıyordum, Allah ayıdan razı olsun” dediğini de yazar.

    HAYVANLAR VE İNSANLAR

    Flipper’ın makus talihi

    GÖKÇE GÖKÇEER

    1964 yılında çekimlerine başlanan televizyon dizisi Flipper, Türkiye’nin ekranlarına 1970’lerde girdi. Herkes bir yunusun ne kadar zeki ve sevimli olabileceğini onun sayesinde öğrendi. ‘Onun’ demek aslında pek doğru sayılmaz, çünkü Flipper’ı bir değil beş ayrı yunus canlandırıyordu.

    100 yıl önceden bakınca
    Getty Images

    Ric O’Barry, dizideki yunusların eğitmeniydi. Miami Deniz Akvaryumu’nda vahşi yunus ve balinaları bir ev köpeği gibi evcilleştirmeye çalışan O’Barry, kanlı bir sektöre öncülük ettiğinin farkında olmadan kariyer basamaklarını tırmanıyordu. Dizinin patlamasından sonra yunus parkları da hızla çoğaldı. Tüm dünyaya yayılan yunus parklarına tankerlerle taşınan yunuslar öldükçe yerine yenileri geliyordu. Denizlerden yakalananların çoğu yolda ölüyor, sağ kalanlar ise ölene kadar çekecekleri işkenceden habersiz beton havuzlara tıkılıyordu. Flipper’ı canlandırmak üzere Avrupa’dan Florida’ya getirtilen yunuslar Susie, Patty, Kathy, Scotty ve Squirt arasında en popüleri Kathy idi. Ekibin gözdesi, dizinin yıldızı olan Kathy, 1967’de çekimler bitince Florida’da bir havuza konuldu. Burada tek başına kalan yunus giderek agresifleşiyordu. Ric O’Barry bu haberler üzerine onu görmeye gitti. Kathy’nin düzelmesi için tek umut oydu. Havuza giren O’Barry kendisine doğru yüzen Kathy’yi kollarına aldı. Bir zamanlar herkesin Flipper olarak tanıdığı bu muhteşem yunus, artık sırtındaki kocaman yaralarıyla .lümünü bekleyen bir tutsaktı. Kathy eğitmeninin gözlerinin içine baktı, kendini onun kollarına bırakıp nefesini tuttu ve intihar etti. Gözyaşları içinde Kathy’nin ölümüne tanık olan O’Barry, yunusların bilinçli olarak intihar edebildiğini o gün öğrendi. Aynı gün, önayak olduğu ve artık kontrol edilemez noktaya gelen yunus parklarına hayatı pahasına engel olacağına yemin etti. The Dolphin Project, 1982’de bu amaçla kuruldu ve bügün hâlâ dünyanın dört bir yanında tutsak yunusları özgürlüğüne kavuşturmak için çalışıyor.

    SPOR

    Güreşçiler bayram kutlamasında

    1923’te, 10 Temmuz Bayramı kutlamaları için mindere çıkacak güreşçiler toplu halde poz vermişler. 10 Temmuz 1324’ün, yani 2. Meşrutiyet’in başlangıç tarihi 23 Temmuz 1908’in yıldönümü, 1934’e kadar bayram olarak kutlanmıştı.

    100 yıl önceden bakınca

    ESKİ REKLAMLAR

    Mavi hapın yerli ataları

    1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren gazetelerde erkekler için “iktidar ilacı” reklamlarının çokça yer almaya başladığını görüyoruz.

    100 yıl önceden bakınca

    Pazarın iki önemli markası olan Seksülin ve Hormobin bazı ilanlarda daha doğrudan mesajlar verip “belgevşekliğine ve sinir zafiyetine çözüm” ve “ademi iktidara son” vaat ederken, Hormobin bunun yanı sıra gençlik vurgusu da yapıyor. “Hasretle tahayyül ettiğin gençliğe tekrar kavuş”, “Hayatın neşesi dinç olmaktır” ve “Yaşamak neşesini iade ediyoruz” sloganlarının olduğu, yaşlı erkek ve genç erkek çizimlerini birlikte kullanan Hormobin reklamları 50’li yıllara kadar gazetelerde yer almış.

    100 yıl önceden bakınca

    Hormobin, eczacı Münir Şahin’in Galata’daki laboratuvarında, Seksülinse Sirkeci’deki Beşir Kemal Pelin-Mahmud Cevad Pelin Eczanesi’nde üretiliyordu.

    100 yıl önceden bakınca

    DÜNYA KUPASI

    İlk kırmızı kart Türk hakemden

    Dünya Kupası’nda kırmızı kart uygulaması 1970’teki turnuvada başlamıştı. O yıl kırmızı kart gören olmadı. Bir dahaki turnuva 1974’te Batı Almanya’daydı. Dünya Kupası’nda maç yöneten ilk Türk hakem olan Doğan Babacan, Batı Almanya-Şili maçının 67. dakikasında Şilili forvet Carlos Caszely’e gösterdiği kartla Dünya Kupası tarihinin kırmızı kart gösteren ilk hakemi oldu.

    100 yıl önceden bakınca

    Yengeç Burcu zengin olmak için her şeyi yapar!

    İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti.

    ALP EJDER KANTOĞLU

    Herkesin gördüğü ama kendisi istemezse kimsenin ulaşamadığı bir kadın misali ortalıkta dolanan “talih” bu burcun insanını pek sever. Hububat fiyatlarını gözlemler. Bir bölgeden ucuza alır bir başka bölgeye pahalıya satar. Böylece birbirini pek tanımayan bölgeleri ticaretle birbirlerine bağlamış olur. Güneşin altında zenginliğine zenginlik katacak malları arar durur, bunun ödülünü de çarçabuk alır. Doğuştan zekidir, kavgayı sevmez ama çıkarı söz konusu olunca savaşı bile göze alır. Daha fazla kazanç elde edebilmek için seve seve Jüpiter’e yakardığı saatleri artırabilir.

    100 yıl önceden bakınca
  • Kurban, kahraman şimdi kötü adam

    Kurban, kahraman şimdi kötü adam

    Juan Carlos, hep ülkesinin aynası oldu. 1950’lerde melodramdı: Acılı, yalnız Küçük Prens. 1980’lerde siyasi gerilim filmiydi: Demokrasi Kahramanı. 2010’larda magazin figürü: Şımarık, çapkın Yaşlı Kral.

    Kurban, kahraman şimdi kötü adam

    Sarı saçlı, kahverengi gözlü, on yaşındaki Juan Carlos, 7 Kasım 1948’de İspanya’ya ayak bastı. Atalarının yönettiği ülkeyi henüz görmemişti bile. Franco rejimi altında yaşayan halksa, bu çocuğa acıyarak bakıyordu. Çünkü Juan Carlos’un kaderi başkalarınca belirlenmiş, anne babasından koparılmış, demir yumrukla yönetilen bir ülkeye gönderilmişti. Franco’culara göre meşruiyet sembolü, Franco muhaliflerine göre diktatörün rehinesiydi.

    O sırada İspanya, resmen krallıktı; ama kralı yoktu. Sadece, kendisine “Tanrı’nın inayetiyle Caudillo” (önder) adını takmış bir diktatörü, yani General Franco’su vardı. Yandaşları arasında bir kesim cumhuriyet ilan edilmesinden yanaydı ama Franco, bu kelimeyi duymak bile istemiyordu. İspanya’nın son kralı XIII. Alfonso, 1931’de cumhuriyet ilan edilince ülkeyi terk ederek sürgüne gitmişti. İşte General Franco ve askerleri 1936’da bu cumhuriyete karşı “haçlı seferi” ilan ederek ayaklanmış, 1 milyon insanın can verdiği iç savaş sonucu 1939’da ülkeyi ele geçirmişlerdi. Ama her rejim gibi onların da meşruiyete ihtiyacı vardı. 

    Dayanaklarından ilki Katolik Kilisesi oldu; ikincisi de monarşizm olacaktı. Ama, Franco’nun Roma’da sürgünde yaşayan eski Kral XIII. Alfonso’yu ülkeye davet etmek gibi bir niyeti yoktu. Sembolik bir kralın başbakanı olmak istemiyordu. Zaten XIII. Alfonso da 1941’de, İspanya tahtı üzerindeki haklarını oğullarından Don Juan’a devrederek sürgünde öldü. Kendine “III. Juan” diyen bu prensin Franco ile arası iyi değildi. 1945’te dünya konjonktürü değişti. Nazi Almanyası ve faşist İtalya yıkılırken, savaşı kazananların Franco rejimini hoş görmeyecekleri açıktı. Don Juan, rüzgarın kokusunu alarak 19 Mart 1945’te Lausanne Manifestosu’nu yayınladı: İspanya’nın bir anayasaya, meşruti krallığa, geniş bir siyasi affa ihtiyacı vardı. Bu manifesto, hanedanın meşruiyetinden yoksun kalmak istemeyen Franco’yu telaşa düşürdü. Don Juan, devlet kuşunun başına konmasını bekleyerek Portekiz’e yerleşti.

    Kurban, kahraman şimdi kötü adam
    At artık imzayı Juan Carlos, 18 Haziran 2014 günü gerçekleşen törenle resmen tahttan feragat etti. Devir teslim töreniyse ertesi gün yapıldı.

    Truman etkisi

    Juan’un amacı İspanya’ya yakın olmaktı. İspanyol seçkinlerinden 458 kişinin, onu desteklediklerini belirten bir mektup kaleme aldığını öğrenen Franco küplere bindi. Aslında diktatörün telaş etmesine gerek yoktu .ünkü konjonktür bu defa onun lehine değişiyordu; 12 Mart 1947’de Truman Doktrini ilan edildi, Soğuk Savaş’ın çanları çalmaya başladı. Artık Batı ittifakının Franco rejimine ihtiyacı vardı. Kurnaz General, Tahta Geçiş Sırası Yasasını (Ley de Sucesión) hazırlattı; birinci maddeye göre İspanya bir krallıktı. İkinci maddeye göre, devlet başkanı “İspanya ve Haçlı Seferi’nin Caudillo’su, Orduların Generalisimo’su” Franco’ydu. Ölümüne kadar bu görevde kalacaktı. Halefini kendisi belirleyecekti. Müstakbel hükümdar, en az 30 yaşında, Katolik bir erkek olmak ve rejimin temel yasalarına ve Ulusal Hareket’in ilkelerine uymak zorundaydı. Tasarı, 6 Haziran 1947’de halk oylamasına sunuldu, kabul edilerek yürürlüğe girdi.

    III. Juan hemen bir karşı manifesto hazırladı ama iş işten geçmişti. Yazar Vázquez Montalbán’ın Franco’nun Otobiyografisi (1992) adlı romanında diktatörün ağzından yazdığı gibi: “Don Juan’la ben, ikimiz de kraldık; ama onun krallığı yoktu, benim vardı.”

    Böylece kendine meşruiyet zemini hazırlayan General Franco, 25 Ağustos 1948’de Azor adlı yatında Don Juan ile buluştu. Aralarında anlaştılar: Don Juan, iki oğlunu eğitim almaları için İspanya’ya gönderecek, buna karşılık Franco, yandaşları arasındaki monarşi karşıtlarının sesini kesecekti.

    İşte küçük Juan Carlos’un İspanya’daki yılları böyle başlamıştı. Ülkeye ayak bastığı gün, önce Franco’nun “haçlı seferi”nin sembollerinden Cerro de los Ángeles adlı manastıra götürülmüştü; yıllar sonra “o günden hatırladığım tek şey var; korkunç bir soğuk!” diye anlatacaktı. Öğretmenleri, Ulusal Hareket’in ideologları arasından seçilmişti. Liseyi bitirdikten sonra kara, deniz, hava, bütün askeri okullarda okuyup teğmen oldu. Kardeşi Alfonso’nun yanına gelişiyle yalnızlığı azalmıştı ama 1956’da büyük bir trajedi yaşandı. İki kardeş, Portekiz’e, anne babalarının yanına tatile gitmişlerdi. Bir tabancayla oynarken, Juan Carlos yanlışlıkla kardeşini vurdu. Franco’nun sansürü nedeniyle kimsenin ayrıntılarını bilmediği, Portekizlilerin de soruşturma açmadıkları bu olay sonrasında, Juan Carlos eskisinden de yalnız, üstelik muhtemelen suçluluk duygusu içinde İspanya’ya geri döndü.

    Juan Carlos, 20 yıl boyunca İspanya’da askerî rütbelerinin dışında hiçbir resmi sıfatı olmadan yaşadı. Portekiz’deki babası krallık iddiasını sürdürürken, o İspanya’da Franco’nun falanjistleri arasındaki kraliyet karşıtlarının düşmanlığıyla sık sık yüzyüze geliyordu. Bunların en sevdiği şarkı şuydu: “Taç isteyen biri varsa/Kartondan yapsın/ İspanya Tacı/ Asla bir Borbón’un (kraliyet hanedanının adı) olmayacak!” Rejim, monarşistleri bile hapiste işkenceyle öldürebiliyordu. Juan Carlos, 1961’de Yunanistan Kralı’nın kızı Sofía ile evlendiğinde, düğün Madrid’de değil, Atina’da yapılmıştı.

    Yaşasın yeni kral

    1960’ların sonunda Franco’nun çevresindeki herkes kibarca “biyolojik olay” dedikleri kaçınılmaz sonu bekliyordu. Franco’dan sonra Franco’culuk adına bir şeyler kurtulacaksa, artık “normal” bir rejim gerekiyordu. Baskılar sonucu Temmuz 1969’da Franco nihayet halefini seçti. “İspanya Prensi” unvanını verdiği Juan Carlos da, Franco ilkelerine sadık kalacağına yemin etti. Bu hareketi bir ihanet olarak gören babasıyla ilişkileri çok gerginleşti (Don Juan, taht üzerindeki hakkından ancak 1977’de vazgeçecekti). Öte yandan Franco’ya bağlılığını da her an kanıtlamak zorundaydı. Örneğin, bir Fransız televizyonuna verdiği demeçte, “1936’da ülkenin yaşadığı krizin atlatılmasını sağlayan, İspanya’yı II. Dünya Savaşı’na sokmayarak kurtaran” Franco’ya hayranlık duyduğunu söylemişti. Bu yaltaklanmalara rağmen yine de konumundan emin değildi. 1971’de General, kendi torununu Juan Carlos’un amcasının oğluyla evlendirdi. Madrid’de tam bir kraliyet düğünü yapıldı ve diktatörün bu yeni damadını Juan Carlos yerine varis ilan edeceği söylentileri yayıldı.

    Kurban, kahraman şimdi kötü adam
    Yorgun kral On yıllar boyunca İspanya halkının desteğini taşıyan Juan Carlos, 39 yıllık krallığının sonunda yorgun bir magazin figürüne dönüştü.

    Ancak bunlar için artık geçti. Franco, 20 Kasım 1975’te 36 yıllık diktat.rlükten sonra öldü. Juan Carlos artık İspanya Kralı’ydı. Ama yeni düzen ne olacaktı? Franco’nun “yedi temel yasası”na göre (bunlar ülkenin anayasası sayılıyordu ve Franco kendi deyişiyle “her şeyi bağlamış” hem de “çok sıkı bağlamıştı”), ülkede bir mutlak monarşi dönemi başlamıştı. Ancak rejimin zamanı dondurmaya çalışmasına rağmen, İspanya artık 1939’dan çok farklıydı. 37 yaşındaki Juan Carlos, birçok başka seçkin gibi bunu algılayabilecek durumdaydı. Daha 1969’da siyaset bilimci Fernández-Miranda’ya Franco’nun yedi temel yasasından nasıl kurtulacağını sormuş, profesör de ona her yasanın kendisini kadük hale getirecek içeriğe sahip olduğunu söylemişti. Tarihçi Javier Tussell o dönemi şöyle anlatıyor: “1975’te Juan Carlos’un (…) ne olduğunu bilen yoktu. Prens, birkaç yıl susmak zorunda kalmıştı; bir yandan Franco’nun halefi olmayı kabul etmişti, bir yandan da rejimin reformcu unsurlarıyla ilişkiye geçmek zorundaydı. Bu yıllarda Kral sabır, dikkat ve ustalıkla hareket etti.” Oysa o ilk günlerde Juan Carlos’a aptal gözüyle bakan çoktu. Örneğin İspanya Komünist Partisi’nin sürgündeki lideri Santiago Carrillo, kral için “Kısa Juan Carlos” diyerek, iktidarının çok kısa süreceğini iddia etmişti.

    Değişimin pilotu

    Juan Carlos, ilk aylarda Franco’nun son başbakanı Carlos Arias Navarro’yu yerinde tuttu. Yaşlı başbakan, rejimi hâlâ olduğu gibi ayakta tutmaya çalışıyordu. Ancak Juan Carlos’un Newsweek dergisine verdiği demeçte başbakanını “tam bir felaket” diye nitelemesi üzerine görevi bıraktı (Temmuz 1976). Juan Carlos’un onun yerine atadığı yeni başbakan, ilk reformlara imza atacak olan Adolfo Suárez’di. Artık Juan Carlos, değişimin “pilotu” olarak anılmaya başlanmış, hatta komünist lider Carrillo bile “o olmasaydı, silahlar çoktan ateşe başlamıştı” demişti.

    18 Kasım 1976’da “Sekizinci Temel Yasa” olarak kabul edilen Politik Reform Yasası, Franco rejimini bitirdi. 15 Haziran 1977’de ülke 41 yıldan sonra ilk kez 70 partinin katıldığı serbest seçimlere gitti. 6 Aralık 1978’de halkın yüzde 88 oyla kabul ettiği yeni anayasa yürürlüğe girdi. Juan Carlos, artık anayasa çerçevesinde, meşruti bir kral olmuştu. Ancak yeni düzeni oturtmak için son bir sınav gerekiyordu. O da 23 Şubat 1981 akşamı yaşandı. Yarbay Antonio Tejero, Madrid’de havaya ateş açarak parlamentoya girerken, Valencia’da da tanklar kentte dolaşmaya başladı. Televizyon kameraları önünde yaşanan parlamentodaki arbede, ülkede o akşam her şeyi durdurdu. Darbeciler, kralın desteğinden emindi ama bekledikleri olmadı. Kral, üniformasını üstüne geçirip televizyondan ünlü konuşmasını yaptı: “Taht, İspanyol halkının referandumla onayladığı anayasanın belirlediği demokratik süreci zorla durdurmaya çalışanların eylemlerini hiçbir şekilde hoşgöremez.” Ardından Silahlı Kuvvetler’i başkomutan olarak düzene çağırdı ve böylece “23-F” denilen bu darbe girişimi başlamadan bitti. 

    Bu olay, İspanyol demokrasisinin ve Juan Carlos’un imajını o kadar parlattı ki, sonradan danışıklı dövüş olduğu bile söylendi. Artık Juan Carlos’un önünde parlak bir gelecek vardı. İspanyolları birleştiren sembol olarak övülüyor, her kamuoyu yoklamasında en yüksek destek puanlarını alıyordu.

    Ama yıllar geçip Juan Carlos’un hükümdarlık süresi Franco’nunkini aştığında, tekerlek tersine dönmeye başladı; iş adamlarından hediye olarak aldığı yat, şeffaflıktan uzak serveti, medyanın yıllarca göz yumarak hiç bahsetmediği sevgilileri, damadının yolsuzlukları arka arkaya ortaya saçıldı. Sevgilisi olduğu söylenen bir kadınla gittiği Botswana’da fil avlamaya kalkınca hem düşüp kalçasını kırdı, hem de halkının gözünden düştü. İlk 40 yılında gösterdiği hayatta kalma içgüdüsü, manevra kabiliyeti ve siyasi ustalık sanki buhar olmuştu. Sıradışı kral, kariyerini sıradan bir hükümdar olarak bitirdi. O kadar zorlukla elde ettiği monarşiyi tartışma konusu haline getirdikten sonra, tahttan oğlu VI. Felipe adına çekilmek zorunda kaldı.

    Merdiveni ağır çıktı hızla indi

    1948

    Genç Juan Carlos, ancak babasının Franco’yu ikna etmesinden sonra ileride kralı olacağı ülkeye, yani İspanya’ya ayak basabildi. Kaderine uzun bir süre Franco yön verecekti.

    Kurban, kahraman şimdi kötü adam

    1959

    İspanya’daki eğitimi yoğun ve baskıcı bir ortamda geçti. Liseden sonra kara, deniz, hava bütün askerî okullarda okudu. 1959’da sıra Murcia kentindeki San Javier hava okulundaydı.

    Kurban, kahraman şimdi kötü adam

    1962

    Juan Carlos henüz askerî rütbeleri dışında hiçbir resmî sıfatı yokken Yunanistan ve Danimarka Prensesi Sofia ile 14 Mayıs’ta evlendi. Görkemli düğün Atina’da yapıldı.

    Kurban, kahraman şimdi kötü adam

    1974

    İç savaşın ya da ‘zaferin’ 35. yıldönümü törenlerinde Franco için ‘biyolojik olay’ın kaçınılmazlığı bariz bir şekilde anlaşılıyordu. Ertesi yıl Franco, 82 yaşında hayatını kaybettti. Aynı hafta düzenlenen törenle 43 yıl sonra İspanya’nın ilk defa bir kralı oldu.

    Kurban, kahraman şimdi kötü adam

    1977

    Don Juan, ülkesine kabul edilmesi için Franco’yla pazarlık yaptığı oğlunun krallığını ancak kabul etti, taht üzerindeki hakkından vazgeçti. Aynı yıl ülke, 41 yıl sonra ilk defa sandığa gitti.

    Kurban, kahraman şimdi kötü adam
    Kurban, kahraman şimdi kötü adam

    1993

    Juan Carlos, içeride olduğu gibi dışarıda da son derece aktifti. Cumhurbaşkanı Demirel tarafından Ankara’da ağırlandığında, Türkiye’yi ziyaret eden ilk İspanyol Kralı unvanını aldı.

    Kurban, kahraman şimdi kötü adam

    2012

    Kralı bitiren fotoğraf. Juan Carlos’un fil avlamak için Botswana’ya gitmesi, üstelik sakatlanıp ülkeye savaş uçağıyla taşınması, ekonomik kriz içindeki İspanya’da büyük bir öfke yarattı.

    Kurban, kahraman şimdi kötü adam

    12 EYLÜL’E ÖZENİP DARBEYLE KALKIŞTILAR

    İspanyol ordusunda ‘Ankara sendromu’

    İspanya’da 1970’lerde yüksek enflasyon, grevler, Bask Ülkesi’nde ayrılıkçı ETA örgütünün eylemleri, Başbakan Carrero Blanco’nun bir suikastte öldürülmesi (20 Aralık 1973), Franco rejiminin çökmesinin kaçınılmaz olduğunu gösteriyordu. Ancak Franco ölüp anayasa ilan edilince her şey birden düzelmedi. En katı Franco’cu kanat (bunlara Hitler’in intihar ettiği sığınaktan esinlenerek “Bunker” deniyordu) siviller arasında değilse bile orduda etkiliydi. 1980’nin ilk 10 ayında ETA eylemlerinde 57 sivil, 27 jandarma öldürüldü. 5 Kasım’da bir lojmanda toplanan 50 subay, Türkiye’de yeni gerçekleşen 12 Eylül 1980 darbesini konuştu. Ankara’daki İspanyol askerî ataşesi Albay Federico Quintero Morente’nin 12 Eylül üzerine yazdığı rapor generaller arasında elden ele dolaştırıldı. Bu psikolojiye “Ankara sendromu” adı verildi. Ancak bu generallerin bir yarbayı kullanarak yapmaya kalkıştığı 23 Şubat 1981 darbe girişimi başarılı olamadı.

    Kurban, kahraman şimdi kötü adam
    Yarbay Antonio Tejero, 23 Şubat akşamı parlamentoyu bastığında, televizyonlar canlı yayındaydı.

    II. Murad’dan III. Leopold’a ‘istifa eden’ hükümdarlar

    Günümüzde Avrupa’da kral ve kraliçeler, belli bir yaşta emekli olur gibi tahtlarından feragat edebiliyor. Oysa hükümdarların Tanrı tarafından görevlendirildiğinin düşünüldüğü dönemlerde böyle bir istifa müessesesi düşünülemezdi. Mutlak monarşi çağındaki iki feragat, bugün de tarihçilerin merak konusu. Bunlardan biri Osmanlı Sultanı II. Murad’ın 1444’te tahtını oğlu Mehmed’e (Fatih) bırakışı, diğeri de İspanya Kralı ve Germen İmparatoru Şarlken’in 1555’te ülkelerini oğlu ve kardeşi arasında bölüştürerek tahttan vazgeçişiydi. Her ikisinin de ömrü savaş ve krizlerle geçmişti; ikisi de inzivaya çekildi. Ancak II. Murad kısa süre sonra tahta geri dönerken, Şarlken kapandığı manastırda öldü.

    Kralları sürgüne göndermek, öldürmek, hatta yargılayıp kafalarını kesmek, bazen feragate zorlamaktan daha kolaydı. I. Dünya Savaşı sonunda ülkeleri dağılan imparatorlar imzayı atmakta çok zorlanmıştı. Büyük Britanya Kralı VIII. Edward ise “sevdiği kadınla evlenmek için” tahtı bırakma kararını ancak anayasal bir kriz sonucu almıştı (10 Aralık 1936).

    En büyük krize yol açan ise, Belçika Kralı III. Leopold oldu. Ülkesi 1940’ta Alman ordularınca işgal edilen kral, hükümeti İngiltere’ye sürgüne giderken Belçika’da kaldı. Savaştan sonra hükümet döndüğünde, artık birlikte çalışmaları mümkün değildi. Kral, halkını kötü günlerinde yalnız bırakmadığını iddia ederken, hükümet de onu Nazilerle iş birliği yapmakla suçluyordu. Sonunda 1950’de III. Leopold’un kaderini belirlemek üzere bir referandum yapıldı. Kral yüzde 57 oy aldı ama ülkenin bölünmüşlüğü ortaya çıktı: Fransızca konuşan Wallonlar ona yüzde 42, Flamanlar ise yüzde 70 oranında oy vermişti. Kral Brüksel’de grevler başlayınca oğlu lehine tahtı bırakmak zorunda kaldı. Ancak referandum, Belçika’yı oluşturan iki halkın arasındaki uçurumu resmileştirmiş oldu.

    Kurban, kahraman şimdi kötü adam
    Leopold tahttan feragat ederken arkasında bölünmüş bir halk bıraktı.
  • Hayatın ritmini değiştirirdi

    Hayatın ritmini değiştirirdi

    Ramazan’ın gelişiyle diğer Osmanlı şehirleri gibi İstanbul’da da gündelik hayat neredeyse tamamen değişir, gıda maddeleri konusunda sıkıntı yaşanmaması için çaba gösteren devlet de denetimleri artırırdı.

    Osmanlılar döneminde İstanbul’a Ramazan geldiğinde hayatın akışı yavaşlardı. Sokaklar sabahları tenhalaşır, geceleri ise eğlence erbabıyla dolup taşardı. Sahura kadar olan zamanı hoş geçirmek için teravih namazını kılanlar, Ramazan şerefine süslenmiş olan kıraathanelere, gazinolara, tiyatrolara yönelir, Fatih, Beyazıt gibi cami avlularında kurulan sergileri gezerdi.

    Devletin de yerine getirmesi gereken, Ramazanın ne zaman başlayacağını tespit etmek, çarşı pazarda fiyat denetimini ve özellikle gıda maddelerinin kaliteli ve yeterli olmasını sağlamak gibi bazı görevleri vardı. Bir devlet geleneği olarak Sadrazamın devlet görevlileri ile din adamlarına iftar yemeği vermesi başlıbaşına bir merasim ve protokole tabi idi. 

    Hayatın ritmini değiştirirdi
    Padişahın el yazısı III. Selim’in Ramazanda tebdil-i kıyafetle çarşıyı teftişe çıktığı bir gün ekmek bulamayan halkın şikâyetlerine şahit olunca Sadrazama bunun çaresine bakılması için verdiği emir. 1800 tarihli yazı III. Selim’in el yazısıdır (solda). Yine III. Selim’in 1790 yılı Ramazanında Sadrazam Hasan Paşa’nın davetli listesini onayladığını Sadrazamın yazısının üstüne kendi el yazısıyla “Resme riayet oluna” (Törene uyulsun) 

    Hicri takvimdeki Ramazan ayının başlangıç gününün tespitine özel bir önem verilirdi. Hicri takvimde aylar hilalin görünmesiyle başlar yine hilalin görünmesiyle biterdi. Şaban ayının son gecesi Ramazan ayı hilalinin görünmesi gerekirdi. Oruca başlamak için bu çok mühimdi. Hava açıksa sorun yoktu. Hilal İstanbul’daki yüksek kule ve tepelerde gözlenir, hilali görenler bir şahitle beraber kadıya giderek hilali gördüklerini söylerler, karşılığında para ile ödüllendirilirlerdi.

    Ancak hava bulutluysa hilal görülemezdi. Bu durumda Şaban ayının başladığı günden itibaren 30 gün sayılır ve Ramazan ayı başlatılırdı. Hilalin gözetlenmesi, hilal göründüğünde ertesi günün Ramazan olduğunun ilanı, hilal görünmezse Şaban ayının otuza tamamlanması gibi kararlar İstanbul Kadısının göreviydi. Kadı durumu padişaha arz eder, padişahın onayıyla cami ve mescitlerde kandil yakılarak halka ilan edilirdi. İftar ve sahur zamanlarını haber vermek üzere top atılması da adettendi. Önceleri Boğaziçi’nde ezanın duyulmadığı yerlerdeki Müslümanların orucu erken açıp, sahuru geçe bırakmalarının önüne geçmek için Rumeli ve Anadolu Hisarları ile diğer Boğaz kalelerinden top atılırdı. Sonraları şehir surlarının dışında bulunan köy ve çiftliklerdekiler için de Yedikule’den top atılmasına başlanmıştır.

    Hayatın ritmini değiştirirdi
    Sarayda iftar Ramazan ayının üçüncü veya dördüncü gününden itibaren sarayda, rical ve ulemâ konaklarında, şenlik, düğün ve merasimlerdeki ziyafetleri andıran iftar davetleri gelenekti.

    Gıda maddelerinin yeterli miktarda bulunması için tedbirler önceden alınırdı. Un, et, mısır, pirinç, kahve, şeker, yağ, bal, tuz, nohut, fasulye, soğan gibi temel gıda maddelerinin fiyatları da belirlenip fırsatçılığın önüne geçilirdi. Ekmek en çok dikkat edilen yiyecek maddesiydi. Ramazanda fırınların çıkaracağı ekmek numûnesi padişaha arzedilir, padişah da numûneye göre ekmek çıkarılmasını, aksine hareket edenlerin cezalandırılmasını emrederdi.

    Hayatın ritmini değiştirirdi
    Bayram sevinci İstanbullu Müslüman ahali, 30 günlük orucun ardından bayram eğlenceleri için bayram yerlerine akın ederdi. 16. yüzyılda Tavuk Pazarı’nda kurulan bayram yeri çiziminin geri planında Çemberlitaş, Atik Ali Camii ve Elçi Hanı’nın bir bölümü görülüyor.

    Sultan III. Selim, 1800 yılı Ramazanında tebdil-i kıyafetle çarşıyı teftişe çıktığı bir gün fırın önünde ekmek bulamayan halkın şikâyetlerine şahit olunca Sadrazama bunun çaresine bakılmasını kendi el yazısıyla emretmişti:

    “Benim Vezirim Bugün tebdilen geçerken Divanyolu’nda fırın önünde kalabalık gördüm. Herifin biri dahi ‘yiyecek ekmek bulamıyoruz’ deyu feryad eyledi. Alimallah mükedder oldum. Şunun bir çaresine bakasın. Zira Ramazan-ı Şerifte ibadullah zahmet çekmek lâyık değildir. Rezzak-ı Âlem olan Allah inayet eylesin çaresi ne ise, ziyade işletmek mi olur hasılı dikkat edesin.”

    Padişahlar Ramazanda ahalinin tüketeceği gıda maddeleriyle olduğu kadar sarayda yenilip içilenlerle de ilgilenirlerdi.

    Sultan İbrahim’in 1647’de saraydaki yemeklerle ilgili bir emri şöyledir:

    “Ramazandır deyü mumbardan gayri bir şey ziyade tutmayun. Gerek bana ve gerek gayrilere yalnız mumbar taam çok. Allah’a hamd olsun sahurda halayıklara geçen sene gibi kebab, yahni, pilav, paluze yeter”.

    Sadrazam, Ramazanın üç veya dördüncü gününden itibaren her akşam şeyhülislam, ulemâ, din adamları ile kazaskerler ve kadılar başta olmak üzere İstanbul’daki devlet ricaline iftar verirdi. Davetli listesi bir defter halinde düzenlenerek hangi gün kimlerin iftara çağrılacağı yazılırdı. Bu defter padişaha arz edilir onaylandıktan sonra resmi iftar merasimi uygulanırdı. Bu iftar davetleri 27. gün sona ererdi. 27. gün yani Kadir gecesi Sadrazam adet olduğu üzere yaklaşan bayramı tebrik için Şeyhülislam’a giderdi.

    Taşrada eski yaz Ramazanları

    Kutsal ayın getirdiği manevi iklim de, bu aya has gelenek ve adetler de 1940’lı yılların Anadolu kentlerinde hâlâ yaşıyordu.

    NECDET SAKAOĞLU

    İnancı güçlendirme, aklama havasında yaşanan “mübarek ay”, yakın geçmişte gün açlığına, gece oburluğuna koşut, iftar davetleri, cami gezmeleri daha çok abdest namaz, ikindi vaazları, mezar ziyaretleri, teravihten sonra sahur vaktine kadar kahvehane söyleşileri, yoksulları sevindirme, bayram hazırlıkları ile gelip geçerdi. Ramazan, bir başka iklime girmek, dindarlık tövbekârlık ikram ve iyilik ayıydı. Yaz Ramazanında meyve sebze bol, 17 saate ulaşan oruç süresince açlığa susuzluğa sıcağa dayanmaksa zordu. Orak zamanı Ramazanlarında rençberlerin işi daha da zordu.

    Çocuklara tutturulan sahurdan kaba kuşluğa kadarki “tekne orucu”na Türkçe bir anlam aramamalı. Eski ulemâ, küçük yaşta oruca alıştırmayı bir İslâmi kimlik kazandırma fırsatı sayarak çocuklar için “tenkiye orucu” önermişler. Arapça “künyelemek- kimliklemek” anlamındaki tenkiye zamanla tekne olmuş.

    Eski Ramazanların çocuklara düşen yegâne etkinliği başta, ortada ve arife günü tekne ya da tam oruç tutmak değildi elbette. Anadolu kasabalarına henüz elektrik ve buzdolabı gelmediğinden, köylüler de doruklardaki karlıklardan hayvan sırtında çullara sarılmış buzlanmış kar kalıpları getirmiyorsa çocukların testilerle dere içlerindeki kaynarca gözelerine ikindi sonrası su soğutmaya gitmeleri eğlenceli olurdu. İncecik bir derenin yamacında kekik reyhan ve eşek nanesi teneffüs ederek yıkık kaleye, ondan daha harap kiliseye bakıp davul zurna dinlemek, iftar sofrası için gözede su soğutmak, çocuklara özel bir ramazan ibadeti ve aile göreviydi. Cuma, kandil ve arefe ikindilerinde çocukların kabristan ziyaretlerine koşmalarının bir nedeni, mantar tabancaları patlatmaktı ama babalar büyükbabalar, yeni kuşaklara “kim kimdi?” aile tarihi derslerini de o ziyaretlerde taşların yazılarını okuyup açıklayarak verirlerdi. Kentin sözlü tarihi ise, teravihten sonra uyku kaçırtan demli çayların içildiği keyif kahvelerinde birer kıssahan olan yaşlılardan dinlenirdi.

    Hayatın ritmini değiştirirdi
    Geleneksel ve dinsel atmosfer Anadolu’nun kültür birikimleriyle önde gelen Amasya, Tokat gibi kentlerinde Ramazan, dinsel, geleneksel atmosfere bürünür, camiler dolup taşar, bağlardaki iftar ziyafetleri bayrama kadar sürerdi.

    İkindi sonrası ve sahur öncesi iki kez, davul zurna ekibinin kale ya da hıdırlık yamacında fasıl geçmesi bir ramazan rengi, ev hanımlarına da iftar, sahur hazırlıklarına başlayın uyarısı idi. Çoğunca eski sultanlık beylik merkezlerindeki bu gelenek, yerel egemenlerin sarayları .nünde çalınan “nevbet/nöbet”ten (mehter konseri) Ramazana uyarlanmış bir mirastı.

    Ramazanın belki en ilginç “komşuca ve kardeşçe yaşama” geleneği, 1940’ların yaz Ramazanlarında hâlâ yaşıyordu. Aynı mahallenin Türk-Müslüman aileleri, Ermeni-Gregoryen komşularını bir gün öncesinden iftara dâvet ederlerdi. Böylece onlar da gece sahura kalkar, günü âdeta “niyetli” geçirir; akşam komşuda iftar eder “Allah kabul etsin” derlerdi. Bayramda kurbanda paskalyada yortuda da inançlara saygının gerekleri aksatılmazdı. Annemle komşumuz Dikranuhi teyzenin, ziyaret ettikleri Divriği’deki Hüseyin Gazi yatırında, biri Kur’an’dan, diğeri İncil’den göz okuması yapıp dua ettiklerini çocuk algısıyla izlediğimi hatırlıyorum.

    On bir ayın sultanı Ramazan, bugün artık dünkü renklerinden uzaklaşmış, geleneklerini yitirmiş, yaşama koşullarına uyum sağlamıştır. Bayramlar bile “Geçmiş bayramınız kutlu olsun” gibi garip bir mesajla “cepten” savuşturuluyor. Bayram ziyaretleri, bayram yemekleri, bayrama özel giyim kuşam… Hepsi arasta damına savrulmuş defolu pabuç! Bin yıllık kültürünü son yarı yüzyılda yitiren saltanat başkenti İstanbul’a gelince: Töresel geleneksel iflas ortamında Ramazan ve bayramı, adını bile semtine (Fatih) kurban vermiş olarak binlerce köyden göçüp gelen çoğunluğun taşıdığı köysümenlikte karşılıyor, uğurluyor.

    Bir zamanlar zengin konaklarının taşlık ve sofalarında ailenin büyük hanımının organize ettiği, semt yoksullarına donatılan iftar ve bayram sofralarının yerini naylon iftar çadırları alalı acaba kaç yıl oldu? Çadır salapurluğu üzerine araştırmalar var mıdır? Plastik self servis tabaklarında, oruç tutanlarla sıra kapan tufeyli öğüncüleri doyurmak da “holding ve sanatçı hayırseverliği” reklamcılığına dönüşmüş bulunuyor.

    Sultanahmet Meydanı’nı kokoreç, lahmacun dumanlarına boğan curcuna, Direklerarası’nın, Beyazıt sergilerinin izdüşümü olabilir mi? Edebiyat ve toplum tarihimizde Ramazan kültürüyle de başı çeken İstanbul’un bugün düştüğü haller hüzün verici; eski İstanbul Ramazanlarının çağrışımları zengindir ve çok yazılmıştır. “Mübarek ay”la payitaht İstanbul arasındaki resmi, dini, toplumsal örüntü birikiminin, eski Anadolu Ramazanlarına başlık açtırmaması ise telafisi olanaksız bir kültür kaybıdır. Sözgelişi Amasya, Tokat, Zile üçlüsünün yaz aylarına dolayısıyla bağ mevsimine rastlayan zengin Ramazan âdetlerini, Konya, Kayseri, Antep, Ankara, Beypazarı, Kütahya, Bursa Ramazanlarını yüzyıl önceki görüntüleriyle günümüze aktaran yazınsal görsel birikimlerden de yoksunuz!

  • Siz tarihi oyun mu sandınız?

    Siz tarihi oyun mu sandınız?

    EUIV ulus ve imparatorluk inşa etme üzerine devasa bir strateji oyunu. Oyuncu, yüzlerce zor seçimle karşı karşıya gelerek yarattığı tarihin sorumluluğunu üstlenmek zorunda.

    Siz tarihi oyun mu sandınız?
    Europa Universalis IV
    Üretici: Paradox Interactive
    Çıkış: 13 Ağustos 2013
    Platform: Microsoft Windows, OS X, Linux

    Yıl 1489. O dönem Osmanlı İmparatorluğunun toprakları Avusturya’dan Moskova’ya kadar uzanıyordu. Gözünü doğuya çeviren Fatih Sultan Mehmet, güzeller güzeli kızını ittifak kurduğu İran’a evlilik amacıyla yolladı. Ardından İran tahtında hak iddia ederek kısa bir savaşla İran’ı, ardından da Hindistan’ı topraklarına kattı.

    Kulağa tarih gibi geliyor. Ama değil tabii. Bunlar, EUIV (Europa Universalis IV) adlı bilgisayar oyununda, seçtiğiniz ülkeyi 15-18. yüzyıllar arasında yönetirken aldığınız kararların sonucunda örülen, tarihe dair, ama sizin seçimlerinizle tarihten sapan bir anlatının parçaları.

    Siz tarihi oyun mu sandınız?
    Şimdiye dek üretilen en kapsamlı ve karmaşık tarih-strateji oyununda yeni başlayanlar için kazanmak hiç de kolay değil. Kimse ülke yönetmeyi bir gecede öğrenmedi!

    EUIV ulus ve imparatorluk inşa etme üzerine devasa bir strateji oyunu. O kadar kapsamlı ki, ona bir tarihsel sandbox oyunu, bir “tarihsel anlatı üreticisi” demek daha doğru olur. Minecraft’ın mimari yaratımları yerine, bir ülkenin tarihi seriliyor önünüze. Oyunun dünyası köle ticaretinden dine, kolonileştirmeden diplomatik antlaşmalara kadar bir ülkenin kaderini belirleyen yüzlerce seçimle yaratılıyor. Gözünüzü basiretsiz bir kralın beceriksiz yönetimi yüzünden açlıkla boğuşan komşu bir ülkeye mi diktiniz? Uydurma bir hakareti savaş nedeni (casus belli) ilan ederek diğer ülkelerin tepkisini çekmek yerine çok daha farklı bir yol izleyebilirsiniz! Belki işbitirici diplomatlarınız vardır, komşu krallığa nifak tohumları ektirerek ayaklanmaları körükleyebilirsiniz. Bir de üstüne asilere destek çıkarsanız, kaos derinleşecektir. Kargaşa içindeki bu topraklara gözünü savaş bürümüş bir yönetici hışmıyla ayak basmak yerine neden kurtarıcı bir kahraman edasıyla girmiyorsunuz? Çöküş sürecindeki bu zavallı ülkeye barış getirmek, onu liderliğiniz altında birleştirmek egonuza ilaç gibi gelebilir!

    Siz tarihi oyun mu sandınız?

    Tabii illa tarihteki kötü örnekleri veya korkunç yöntemleri tercih etmek zorunda değilsiniz. Ülkenizin tarihinde neden köle ticaretinin utanç verici lekesi olsun? Hatta soykırıma kadar uzanan aşağılık uygulamalarla oyunu kazansanız bile ne hissedeceksiniz? Hadi sizi geçelim; ileride oyunun “kurtarılmış” kayıtlarını izleyen çocuğunuz bu vebalin altından nasıl kalkacak?

    Siz tarihi oyun mu sandınız?

    Oyun, tarihin karanlık yüzüne o kadar tarafsız yaklaşıyor ki, kendinizi ekran başında vicdan muhasebesi yaparken buluyorsunuz. Uğruna saatler harcayarak refaha çıkarttığınız, nice lordları ve kralları dize getirerek topraklarına toprak kattığınız ülkenizin kaderini, sanal bir insanlık suçu işlememek uğruna tehlikeye atabilecek misiniz? Kazanmak diyorsak, lafın gelişi. Çünkü mahallenin yeni çocukları için bu imkansız. EUIV, yenildiğiniz, yenildikçe öğrendiğiniz bir oyun. Karşınıza çıkacak yüzlerce menü ve tarihsel veri gözünüzü korkutabilir, korkutmasın! Forumları karıştırın, öğretici videolar izleyin ve en önemlisi hata yapmaktan çekinmeyin. Kimse ülke yönetmeyi bir gecede öğrenmedi.

  • Sadece 25 senelik bir Türk icadı

    Sadece 25 senelik bir Türk icadı

    Asırlardır kutlanan Mevlid Kandili yerine Hz. Muhammed’in doğum günü olarak 20 Nisan 571 ilan edildi. Acaba bu tarihi bizden öğrenip etkinlik düzenleyen Müslüman ülke var mıdır?

    Nisan ayında, Paskalya ayinleriyle çakışan ve sanki yarışan “yarı resmi Kutlu Doğum Haftası törenleri” yapıldı. Oysa Hz. Peygamber’in 20 Nisan 571’de doğduğu savı hayli sorunlu.

    Diyanet İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Muhammed” maddesinde Prof. Dr. Mustafa Fayda özetle: “Genel kabul gören kanaate göre Hz. Muhammed, Fil Vak’asından (elli beş gün) sonra Rebîülevvel ayının 12. Pazartesi günü dünyaya geldi. Mahmud Paşa el-Felekî, Fil Vak’asını 9 Rebîülevvel (20 Nisan 571 pazartesi); M. Hamîdullah ise Hicret’ten önce 53. yılın 12 Rebîülevveli (17 Haziran 569 Pazartesi) günü olarak tespit etmiş.

    Sadece 25 senelik bir Türk icadı
    Kutlu doğum anı 14. yüzyıl minyatüründe Hz. Muhammed’in doğumundan sonra meleklerce yıkanıp sırtının peygamberlik mührüyle mühürlenmesi.

    İslâm Ansiklopedisinde Buhl imzalı “Muhammed” maddesindeyse “Doğumu ve Mekke yaşamı için tarih kaynakları yoktur. Güvenilmez kaynaklarsa Peygamberin doğum yılını kat’iyetle tespit için kâfi gelmemektedir” deniyor. Üç kaynakta da şu bilgiler var:

    1 II. Selim’in (1566- 1574) Hasekisi Nûrûbânu’nun Kethüdası Ahmed Ağa’nın M. 1571’de yazdırttığı anonim Tevârih-i Muhtasar adlı yazmada: “…Anuşurevân’ın (1) padişahlığından 40 yıl ya 43 yıl geçti. (570 veya 573 ) Muhammed Mustafa Aleyhisselâm, rivayetlere göre, Rebiülevvelin 2. ya 8. ya 12. gecesinde dünyaya geldi” denmiş.

    2 Benlizâde’nin Peygamberin hayatını da içeren Ravzatü’l-Ahbab’ında (İst. 1871) doğumu ve vefatı için kesin tarih yok. Zilhicce ayında hac arefesi gecesinde ana rahmine düştüğü; Fil Vak’asında, bu vak’adan 55 veya 40 gün sonra, 30 veya 40 yıl sonra; Rebiülevvel veya Ramazanda, Rebiülevvelin ilk pazartesi, 8. ya 10. veya 12. gecesi doğduğu; Peygamber’in de, “Pazartesi günü doğdum, ilk vahiy de pazartesi günü indi, Hicret’te pazartesi günü Mekke’den ayrıldım, Medine’ye de Pazartesi günü ulaştım” dediği, vefatının da pazartesine rastladığı; ehl-i hesaba göre Rum aylarından Nisanın ilk günü ya 20 veya 28’inde, Nuşirevan’ın tahta çıkışının 42. yılında, İskender’in ölümünden (MÖ 333) 882 yıl sonra doğduğu; İbn Cevzî (öl.1201) de “Hz. İsâ zamanından Peygamberin vefatına dek 600 yıl geçtiği” anlatılıyor. (2)

    3 Feraizcizâde M. Said’in Tarih-i Gülşen-i Maarif (İst. 1805) adlı yapıtında da Peygamberin, Hz. İbrahim’den 2100; Hz. İsa’nın urucundan (Nisan 29 yılı) 600 sene sonra (Miladi 582), “Eshab-ı Fil” senesinde; babasıyla annesi Recep ayı başında Cuma gecesi zifafa girdikleri hesabıyla (9 ay 10 gün sonra) Rebiülevvel ayı’nın 12. pazartesi (23 Nisan gecesi) doğduğu yazılı. (3)

    Sadece 25 senelik bir Türk icadı
    14. yüzyıl minyatüründe Sütanne Halime’nin Hz. Muhammed’i emzirmesi.

    Sonuç olarak Hz. Peygamberin doğum yılı bilinmiyor. 12 Rebiülevvelin doğum günü; Kur’an’daki Fil suresinde (4) değinilen vak’anın bilinmeyen tarihinin doğum yılı sayılması da İslâmî bir kabuldür. Bu kabulleri Miladi takvimle hesaplamanın olanağı yoktur.

    Hz. Muhammed’in peygamberlik öncesi yaşamını öğrenmek için öncelikle 6. yüzyıl Hicaz Araplarının takvim yöntemleri bilinmeli. Düşünmeli ki 2. Halife Ömer, ilk kez bir Arap-İslâm yıl-ay-gün takvimi düzenlerken, Hz. Peygamberin doğumunu veya vefatını değil, en doğru bilinen “Hicret”i başlangıç kabul etmiştir.

    Arap âleminin eski gelenekleri araştırılmadan 15 asır sonra zorlama hesaplamalarla biri Kamerî, diğeri Milâdî iki doğum tarihi ve yıldönümü kutlamak doğru mudur? Bizden öğrenip (!) 20 Nisan’da Kutlu Doğum Haftası düzenleyen Müslüman ülke var mıdır?

    İftar – sahur vakitlerindeki çelişkiler, bir gün önce bir gün sonra başlayan Ramazan-bayramlar, İslâm dünyasındaki çelişkilerin kanıtları. Bunları çözememişken Türkiye’ye özel Kutlu Doğum Haftası törenleri, İslâm dünyasını “Türkler nereden biliyor?” diye gülümsetiyor olmalı.

    1) Anuşurevan, Husrev I. Sasanî hükümdarı (531-579)
    2) C.I. ss 92 vdd.
    3) c.1, s 79-84.
    4) Yemen valisi-meliki Ebrehetü’l-Eşrem Yemenlileri hac’dan caydırmak için fillerle güçlendirdiği ordusuyla Kâbe’yi yıkmak için sefere çıkmış. Savunmadaki Kureyşliler dağlara çekilmişler. Allah, ebabil kuşlarına gökten yağmur gibi taşlar yağdırtarak Ebrehe ordusunu helâk etmiş. Yemen’e dönen Ebrehe de ölmüş. Bu seferin 569 veya 570’te olduğu sanılıyor.

    1989’da kutlamalar başladı 1994’te tarih sabitlendi

    Etkinlik, hep siyasetin gölgesindeydi. 23 Nisan’a denk gelmesi yüzünden son değişiklik 2008’de yaşandı.

    vSadece 25 senelik bir Türk icadı
    İlk kutlamanın ‘Muhammed’ yazılı logosu.

    Kutlu Doğum Haftası ilk kez 12-17 Ekim 1989 arasında Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) tarafından düzenlendi. Etkinliklerin Mevlid Kandilini takip eden hafta boyunca sürdürülmesi planlandı. Dönemin TDV yayın kurulu üyesi Mümtaz’er Türköne, ilerleyen yıllarda o süreci ayrıntılarıyla anlatırken (18 Nisan 2010, Zaman) etkinlik teklifinin kurul başkanı Profesör Süleyman Hakkı Bolay’dan, isim önerisinin de Ayvaz Gökdemir’den geldiğini belirtti. Temel amaç Hz. Peygamber’in doğumunu camilerin dışına taşan, konferanslar, sergiler, yarışmalar, tasavvuf musikisi konserleri gibi modern hayatın içine giren etkinliklerle kutlamaktı. Türköne, gün belirlenmesi konusunda “İlerleyen yıllarda, Mevlid Kandili kış aylarına tesadüf edince, Kutlu Doğum’u sabitlemeye karar verdik. Miladî takvime göre nisan ayında bu hafta, Diyanet’in önayak olmasıyla ‘Kutlu Doğum Haftası’ olarak ilan edildi” diye aktardı. Nitekim, 1994’ten başlayarak 20-26 Nisan haftası seçildi. Söz konusu haftanın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramına denk gelmesiyle etkinliklere farklı anlamlar yüklendi. Özellikle 2012’de kapatılacak olan Diyarbakır merkezli Mustazaflar ile Dayanışma Derneği’nin, 22 Nisan 2007’de düzenlediği Kutlu Doğum Konferansından medyaya yansıya görüntüler üzerine 27 Nisan gecesi Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinden “e-muhtıra” olarak adlandırılan bir basın açıklaması yayınlandı. Metinde Kutlu Doğum etkinliklerinin üzerinde duruldu, TSK’nın ‘kanunlarla verilmiş açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza ettiği’ kaydedildi. Ertesi yıl Mart ayında Diyanet İşleri Başkanlığı, “Kutlu Doğum Haftasının, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramına alternatif kutlama olarak gösterilmesine yol açması” gerekçesiyle etkinliklerin 14-20 Nisan haftasına çekildiğini açıkladı. Etkinlikler 2008 yılından bu yana söz konusu haftada düzenleniyor.

    Sadece 25 senelik bir Türk icadı
    Açılış manşetlerde Etkinlik birinci yılında gazetelere ancak ‘başörtülü kızlar’ın protestosuyla yansıyabildi. Başörtüsü ve irtica vurgusu uzunca bir süre değişmeyecekti; Tercüman, 13 Ekim 1989.
  • Gökten bir dede düştü

    Gökten bir dede düştü

    Abdülaziz Azer Bey

    Babamın babası Abdülaziz Azer Bey’i hiç tanımamıştım. Onunla ilgili bir şeyler öğrenmeye çalıştığımda neden annem hep ürpererek bir besmele çekiyor ve neden babam bir küfür sallayıp konuyu kapatıyor, bilmiyordum. Bir gün babam, Nuh Nebiden kalma bir çantanın içindeki eski fotoğrafların arasından birini çıkarıp önüme koydu. “İşte deden” dedi. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Çok yüksekçe bir yerden İstanbul Boğazının sularına atlamakta olan kişinin yüzü seçilmiyordu. “Ne görüyorsun?” diye sordu babam. “Neresi burası” diye soruyla karşılık verdim. “Kanlıca. Kıbrıslı Yalısı derler oraya” dedi babam. “Bu adam ne yapıyor sence?” “Denize atlıyor” diye yanıtladım. “Hayır daha dikkatli bak.” Hiçbir şey anlamıyordum. Nihayet babam kendi sorusunu yanıtladı: “İnsanların üstüne atlıyor.” Tekrar fotoğrafa baktım. Hakikaten bir tuhaflık vardı. Dedemin atladığı yer karenin dışında kalmıştı. Fakat karenin dışında kalmış bir platformdan o kadar uzağa bir sıçrayış gerçekleştirmesi pek akla yakın gelmiyordu. “Niye böyle bir şey yapıyor ki?” “Çünkü deden şeytanın ta kendisiydi” dedi babam. Uzatmamaya karar verdim. Belli ki baba oğul arasında sıkıntılı bir ilişki söz konusuydu.

    Gökten bir dede düştü

    Yıllar sonra bir sohbet sırasında psikiyatrist arkadaşım Halim’e, hangi nedenle hatırlamıyorum, dedemin adını söyleyiverdim. “Abdülaziz Azer! Biliyorum ben bu ismi. Mazhar Osman’ın vaka dosyaları arasında görmüştüm.” Mazhar Osman? Hani şu, Türk ruhbiliminin öncüsü, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi kurucusu meşhur doktor…“Bir akrabası arkadaşım olur” diye açıkladı Halim. “Bazı vaka analizlerini incelememe izin vermişti.” Dedemin bir ruh hastası olduğunu öğrenmek, neden bilmem içimi rahatlatmıştı. Belki babamın ona karşı duyduğu nefreti bir ölçüde haklı gösterdiğinden. Birkaç hafta sonra Halim dedemin dosyasıyla çıkageldi. “Hakikaten enteresan adammış şu senin deden” dedi gülerek. “Mazhar Hoca’ya göre paranoid şizofreni” diyerek önüme çok eski ve kalın bir dosya koydu. İsimler, resimler ve yazılarla dolu bir yığın sayfa. “Nedir bu?” “Dedenin insanlar hakkında tuttuğu notlar.” “Hangi insanlar?” “Şoförler, badanacılar, ev kadınları, serseriler… Hepsinin resmi ve kısa biyografisi mevcut. Mazhar Hoca’ya söylediğine göre bu insanlara bir teklifte bulunuyormuş. Hayatta en çok istedikleri şeyi gerçekleştirmeyi vaat ediyormuş onlara.”

    Dedemin deli değil de bir dolandırıcı olduğunu düşünmeye başlamıştım. “Karşılığında ne istiyormuş peki?” “Enteresan olan o zaten, sadece bir imza.” Hakikaten bu kısa biyografilerin altında, eciş bücüş kızıl imzalar vardı. “Hepsi kırmızı kalemle atılmış. Mürekkebi de epeyi taşırmışlar nedense” dedim. “Hah işte o mürekkep var ya” dedi Halim, “mürekkep değil, kan. Dedenin anlattığı kişiler bu sayfaları kendi kanlarıyla imzalamış.” “Yani şey gibi mi…” diye geveledim. Halim güldü. “Evet Mephistofeles, nam-ı diğer İblis gibi.”

    İşte dedemin lanetli ruhlar envanterinin elime geçiş hikayesi böyledir. Bu noktadan sonra bana düşen, bu sayfalarda anlatılan kişilerin hikayelerini sizinle paylaşmak. Söz konusu satırların yazarı bir zırdeli midir yoksa Karanlıklar Lordu mu, bunun kararını vermek de size düşüyor.