Kategori: Sosyal Tarih

  • Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Ekmek değil, su değil ama şükürler olsun ki var! Yoksa hazlar aleminin gizemlerini nasıl keşfeder, ayrılık acısını nasıl unuturduk? Peki çikolata namlı bu baştan çıkarıcı nefaset ne zaman bulundu, hangi şekillere bürünüp ticarileşti, Osmanlı dünyasına nasıl adım attı, nasıl modern hayatın vazgeçilmezi oldu? Buyurun buradan tadın, afiyet olsun…

    SAADET ÖZEN

    Sorgulamaya gerek mayacak kadar ka lenmiş olduğumuz, nedenini pek merak etmediğimiz, değişmez saydığımız sıfatlarla donanmış bir “tatlı şey”: Çikolata. Mutluluk verir, büyük küçük herkesin sevgilisidir, aynı zamanda bir haz nesnesidir.

    Bir de şöyle düşünelim: Şimdi bildiğimiz haliyle çikolatanın tarihi 150, belki 200 yıllık bir hadisedir. Öte yandan çikolata, ekmek değildir, su değildir, temel bir ihtiyaç değildir. Sadece bir gıda olarak düşünürsek, hayatımızı çikolatayla hiç tanışmadan tamamlayabiliriz ve bu beden sağlığımızda büyük bir fark yaratmaz. Ne var ki bugün bu “mugaddî” tatlının, bir gıda olarak görevlerinin ötesine geçen, üzerinde sessiz bir anlaşmaya varmış olduğumuz vaatleri, dolayısıyla –pazarlama stratejilerinin de tetiklediği– beklentilerimiz var. En basiti hazlar âleminin harikalarına bizi ulaştırmak, ayrılık acısını unutturmak, tıpkı kırışıklıklarımıza deva olmak gibi çikolatanın görevleri arasında. Yokluğu ise düzeltilmeye muhtaç istisnai bir duruma, bir adaletsizliğe, bir hak ihlaline, bir mağduriyete tekabül ediyor. Peki ekmek değilse, su değilse, çikolatayı bu kadar istenilen hale getiren şey nedir? Orhan Kemal’in yoklukta yarışan çocuk kahramanlarının en yoksuluna, yere atılmış çikolata kabının içindeki parçaları ötede bir sokakta, utana sıkıla, gizli saklı yediren arzunun kaynağı nedir?

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Bu karmaşık sorunun cevabı da elbette karmaşık. Psikolojiden diyetetiğe, reklamcılıktan iktisada pek çok farklı alandan fikirler gelebilir. Çikolatanın dünyadaki tarihiyle ilgili epeyce yayın mevcuttur; ancak Osmanlı döneminde yahut Cumhuriyet yıllarında yerli hikâyesiyle ilgili yayınların sayısı bir elin parmaklarını bile bulmaz.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Genel kronolojiyi kısaca özetlemek gerekirse, çikolatanın ana hammaddesi olan kakao çekirdeğinin ilk sahipleri Orta ve Güney Amerika halklarıdır. Kakao meyvesi açılır, içindeki çekirdekler fermante edilir, öğütülür, ortaya çıkan “kakao kütlesi”, su, süt gibi sıvılarla beraber, bal, koku veren çiçekler gibi katkılarla sıcak ya da soğuk olarak tüketilirdi. 15. yüzyıldan itibaren bu coğrafyayı istila eden Avrupalılar –başta İspanyollar– eliyle Avrupa’ya taşınmış, Amerika’daki katkıların yerini farklı baharatlar almış, çikolata giderek yerelleşmiştir.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    İstanbul’da bir “omnibüs”te Suchard kakaolarının ilânı. 1914.

    Yine de 19. yüzyıldan önce bugünkünden epey farklı bir şeye, içine baharat, kırmızı biber, bazen şarap, bira gibi şeyler katılan, hazırlanması oldukça zor bir içeceğe çikolata dendiğini görürüz. Çikolata bu tarihte toplumsal konumu itibariyle de çok farklı bir yerde durur: 19. yüzyıla kadar büyük oranda bir azınlık –aristokratlar ve Katolik din adamları– tarafından tüketilebilen pahalı bir üründür.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Sıvıydı tablet oldu

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Osmanlı İmparatorluğu’nda yaygınlaşmasının hikâyesi çikolatanın bu yüzyılda küresel çapta geçirdiği muazzam dönüşümlerle yakından ilişkilidir. Menier, Gala Peter, Nestlé gibi markaların Sermet Muhtar Alus’un, Refik Halid Karay’ın çocukluk anılarında yer edebilmesi, en geniş anlamda bütün bu dönüşümü sağlayan sanayi kapitalizminin günlük hayat üzerindeki etkisinin Osmanlılara uzandığını gösterir. Bir çi- kolatanın İsviçre’den çıkıp Pera’da, Bonmarşe Mağazası’na nasıl geldiğini anlayabilmek için, bir yüzyıl boyunca çikolatanın nasıl bir dönüşümden geçtiğini de bilmek gerekir. Sa- nayi kapitalizmi çağında çikolatanın serüvenini çok basit bir şemayla açıklayabiliriz: Üretim hacminde görülmemiş bir büyüme –üretim fazlasını satmak için yeni pazarlara ve müşteri gruplarına duyulan ihtiyaç– pazarlama için yeni söylem ve taktikler.

    Çikolata, kakao çekirdeklerinin Orta Amerika’dan ilk getirildiği 16. yüzyıldan beri aşağı yukarı benzer bir teknikle üretilmişti. Kakao meyveleri yerinde açılıp fermente edilir ve çoğunlukla bu halde Avrupa’ya sevk edilirdi. Bunlar çikolatahanelerde kavrulur, kavisli bir taşın üzerinde kol gücüyle ezilir, içine şeker ve diğer ne isteniyorsa konulup katı bir hamura dönüştürülür, nadiren bu halde, çoğu zaman su ya da süt içinde eritilerek tüketilirdi. Sanayileşme öncesine ait bu sistemle bir işçi bir günde aşağı yukarı on kilo kakao likörü üretebiliyordu. Sanayileşmeyle birlikte 1890’larda günlük hacim 500 kiloya yükselmişti. Bu, özellikle buhar gibi yüksek enerji kaynaklarının makinelerde kullanılmasıyla olmuştu.

    Teknik gelişmeler sadece üretim hacmini artırmıyor, çikolatanın formunda, kullanım şeklinde ve tadında da değişiklik yaratıyordu. Örneğin kakao kütlesinden kakao yağını ayırmaya yönelik çeşitli teknikler geliştikçe, suda daha kolay eriyen toz kakaolar yapılabilmiş, ayrıca çikolata hamurundaki yağ-kuru madde oranını ayarlayabilmek kolaylaşmıştır (Van Houten’in 1828’de geliştirdiği, 1860’lardan itibaren gerçek anlamda kullanıma giren, kakao yağını ayıran, kuru maddeyi toza dönüştüren hidrolik pres gibi).

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    Hilâl Çikolataları’nın alt markaları olan Lüks ve Bir-Ben için hazırlanmış afiş taslağı.

    Suda eritilmeden, doğrudan yenmek üzere hazırlanmış tabletler Osmanlı piyasası için bizi daha çok ilgilendiriyor. Tablet 19. yüzyılın başından beri vardı ama, şimdiki tadına ve dayanıklılığına sahip değildi. Kakaonun kendine has bir kokusu ve hoş bir tadı olsa da, içinde acılık veren birtakım maddeler vardır ki bunlardan kurtulmanın yolu şekerlenmiş, çeşnilendirilmiş hamurun yüksek sıcaklıkta dövülerek karıştırılması, bütün maddelerin birbiriyle iyice harmanlanmasıdır. Bu süre ne kadar uzun tutulursa çikolata hamuru o kadar pürüzsüz olur, alttan alta hissedilen acı tat o kadar azalır. Bu işleme “konçlama” denir ve bugün de bu aşama çikolatanın istenen tada ulaşması için en az kakao çekirdeklerinin kalitesi kadar önemlidir. “Konç” makinesini yapmayı akıl eden –internet rivayetlerine göre çikolata hamurunu iki koca gün karıştırma makinesinde unutup sonuçtan memnun kalarak özel bir makine geliştiren– İsviçre’de, Bern’de çikolata işine başlamış olan Rudolph Lindt’tir. Bunu yapabilmesi 1879’u bulmuştur. Konç makinesiyle çikolata aşağı yukarı bugün bildiğimiz tadına kavuşmuş sayılabilir.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    İçini ye Kutusunu kullan Teneke çikolata kutuları evin içinde dikiş ya da şeker kutusu gibi işlevleri de olduğu için sevilen bir promosyon malzemesi, üreticiler açısından kalıcı bir reklâmdı. Bayram, düğün, nişan gibi özel günler için üretilen çikolataların kutuları da özel ya da yaygın tabirle “spesyal” olurdu.

    İsviçre’nin tablete yeni bir madde ekleyerek çikolatacılık sanayiinde yeni bir kulvar açması 1890’lı yıllara rastlar. Bu tat süttür ve Alp Dağları’nın görüntüsüyle birlikte adeta İsviçre’nin millî kimliğinin bir parçasıdır. Sütlü tabletlerin babası olarak İsviçreli Daniel Peter kabul edilir. Her ne kadar genellikle sütlü çikolata üretmeyi 1875’te başardığı iddia edilse de, bu ilk çikolatanın bugün bildiğimiz gibi bir tablet olmayıp bir tür toz çikolata olduğunu, sulandırılıp içildiğini biliyoruz. Şeklini kaybetmeyen, bozulmayan, belli bir raf ömrü olan sütlü çikolatalar 1886’yla 1891 arasında bir tarihte piyasaya çıktı. Tam bir başarı kazanması 1895’i buldu.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    20. yüzyıl başında kakao tozu dışında suda eritilen cinsten katı çikolatalar hâlâ vardı –Sermet Muhtar Alus, Daniel Peter’in suda hazırlanan “Delta”larından bahseder–, ama çikolata artık ağırlıklı olarak çantaya atıp her yere götürülebilen, özel hazırlık yapmadan tüketilebilen bir tabletti. 19. yüzyılda olup bitenler bu ürüne ihtiyaç duyabilecek müşteri kitlelerini de ortaya çıkarmıştı. Toplumun pek çok alışkanlığının modern bir çerçevede örgütlendiği bu yüzyılda fabrikalar çoğalmış, belli bir düzen içinde çalışan şehirli nüfus artmıştı. Verimlilik kaygısının da etkisiyle bedenin sağlığı, gelişimi, beslenme toplumsal meseleler haline gelmiş, tıp, biyoloji, kimya gibi alanlardaki gelişmeler bunun altyapısını hazırlamıştı. Beslenme vücuda giren ve çıkan enerjinin hesaplanmasıyla rasyonelleştirilmiş, gıdaların kalori değerleri önem kazanmıştı. Bedensel performansın yükseltilmesi ayrıca hem bireysel hem toplumsal bir anlam kazanmıştı. Bu zamana kadar yöresel oyunlardan ibaret olan spor, yüzyıl sonunda beden terbiyesinin bir parçası olarak toplumsal, hatta 1896’da olimpiyatların canlandırılmasındaki gibi uluslararası düzeyde örgütlenmeye başlanmıştı.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Çocukların eğitimi de aynı şekilde toplumsal bir mesele haline gelmişti: Çocuğun sadece ruhu değil bedeni, dolayısıyla beslenmesi, beden terbiyesi de toplumun geleceğinin bir parçasıydı. Kitlesel çalışma düzeni zamanın idaresinde de fark yaratmıştı. Boş zamanlar artık takvimde sabit bir yere sahipti. Bu ise gezinti ve uzak mesafelere seyahat gibi etkinliklerin toplumsal alışkanlıklara dönüşmesine yol açmıştı. Gelişen ulaşım sistemi hiç olmadığı kadar insanın uzak mesafelere seyahatini mümkün kılmış, yüzyılın ortalarında “turist” ve “turizm” kavramları ortaya çıkmıştı.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Osmanlı toplumunun pratikleri ve söylemleri de çeşitli seviyelerde bu dönüşüm süreciyle yeniden şekillenmekteydi. Bu haliyle tablet çikolata bu yeni düzenin sürekli hareket eden, koşan, yürüyen, uzaklara gezmeye giden turistlerinin, iyi beslenmesi gereken sporcularının, toplu halde yemek yiyen işçilerinin ve okulda beslenme saati olan çocuklarının cebine, çantasına sığacak bir mucizeydi: Hem lezzetli, hem pratik, hem kuvvetli, hem ulaşılabilir fiyatta, bir öğün değerinde bir gıda. Tıpkı bugün, hâlâ olduğu gibi.

    Kırım Harbi ve iç pazar

    Çikolatanın 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda, Katolik manastırlarında tüketildiğine dair ipuçlarımız var, ancak veriler 19. yüzyılın sonundan itibaren Osmanlı şehirlerinde yaygınlaştığını gösteriyor. 1855-56’da Menier, Compagnie Coloniale, Louis Marquis gibi markalar İstanbul ve İzmir’de bulunabiliyordu. Bunda o tarihlerde Fransız ve İngiliz askerlerini alışkanlıklarıyla beraber İstanbul’a taşıyan Kırım Harbi’nin belli bir etkisi olduğu düşünülebilir.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    1880’lerden itibaren markalar çeşitlendi; basındaki reklam artışından da bunu anlayabiliyoruz. Çikolatanın yükselişe geçtiği 20. yüzyıldan itibaren İsviçre markaları ağırlık kazanır: Nestlé, Kohler, Gala Peter, Tobler, De Villars, Lindt, Suchard bunların başında gelir. Cumhuriyet’ten sonra ithalatı kısıtlayan rejimden dolayı bu markalar piyasadan çekildi. Bunun tek istisnası 1927’de Feriköy’de bir fabrika kuran Nestlé’dir. Bu dönemde piyasada Golden, Royal, Melba, Lion, Elit gibi markalar görülür.

    Yerli üretim esas olsa da çikolata esasen ithal hammadde bağımlısıydı. Kakao belli firmalar tarafından –üretim hacimlerine göre tayin edilen tahsisatla ithal ediliyor, ambalaj dahi dışarıdan geliyordu. Bu durum 1980’den sonra, Turgut Özal döneminde liberal ekonomi politikalarının yürürlüğe girmesine kadar sürdü. Aynı dönemde Osmanlı devrinden bildiğimiz bazı markalar tekrar Türkiye’ye girdi. 1970’lerde tıpkı Nescafé gibi, yurtdışına gidebilenlerden beklediğimiz hediyelerden olan Toblerone, Cumhuriyet’in ilk yıllarında terk ettiği İstanbul’a böyle geri döndü.

    Yeni malı olursa

    Tarihsiz Zafer Çikolatası reklam kartının başında “Kahraman Anadolu müdâfileri / İnönü ve Dumlupınar muzafferiyeti” yazılı. Cumhuriyet’in ilanından sonra, 1927’de Feriköy’de fabrika kuran İsviçre kökenli Nestlé de dahil bütün yerli üreticilerin reklamlarında “milli çikolata”, “yerli malı” gibi sloganlar ön plandaydı. Dönemin ruhundan kaynaklanan bu söylemin hedefinde ithal çikolatalar vardı. Bu sloganlar 1930’larda yabancı çikolatacıların piyasadan çekilmesiyle giderek azaldı. 1970’lerin keskin siyasi ortamında, bu kez etnik Türk milliyetçiliği vurgusuyla tekrar ortaya çıktı.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Damak ve Kaimak

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Nestlé’nin 1934’te Avrupa piyasasında Damak ve Kaïmak gibi Türkçe isimli bazı ürünleri vardı ve reklamlarda kullanılan oryantalist vurgular özellikle Damak’a Avrupa’da büyük başarı getirmişti. Nestlé aynı dönemde Türkiye’deki reklamlarında Avrupai figürler kullanıyor, bazı çikolatalarını “şık kadınlara ve ağzının tadını bilen erkeklere”, “iki tango arasında” yenmek üzere diye tanıtıyordu. Avrupalı müşterinin öteden beri sevdiği oryantalist figürlerin 1930’larda, Batılı yaşam tarzının resmileştiği Türkiye’de beğenilmeyeceği açıktı. Damak Türkiye’ye 1966’da gelebildi, ilk başta “şamfıstıklı”,

    1970’lerden itibaren “Antep fıstıklı” olarak sunuldu.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Gürbüz nesiller için

    9.yüzyılda eczanelerde ilaç-çikolatalara çok sık rastlanır. Bu ilaçlarda etken madde genellikle başkaydı, çikolatanın işlevi terkibin tadını iyileştirmekti. Çikolatanın başlı başına direnci artırıcı
    özelliği olduğu da kabul ediliyor, bu nedenle nekahet dönemindeki hastalara, zayıf bünyelilere, çocuklara tavsiye ediliyordu. Gıdai çikolatalar çok uzun süre “kuvvetli gıda” söylemiyle pazarlanmıştır. Şeker ve süt çikolatanın besin değerini arttırıyor, reklamlarda sık rastlanan “gürbüz çocuk” motifi çikolatayla beslenmenin bu olumlu sonucunu aksettiriyordu.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    İçinden de bişey çıkıyo …

    Çikolatanın hedef kitlesi genişledikçe reklamın araçları çeşitlendi. 20. yüzyıl başından itibaren çikolata paketine eklenen reklam kartları bu araçların en sevilenlerinden biriydi. Bunlar seriler halinde basılıyor, hayvanlar serisini, arabaları, uçakları, ülkeleri tamamlayanlara ayrıca hediyeler veriliyordu. Bir tür ansiklopedi ya da resimli dergi işlevindeki kartlar ailelere çikolata almak için fazladan bir sebep sunuyordu. Film yıldızlarının, güzellik kraliçelerinin olduğu serilerin çocuklardan çok büyüklere hitap ettiği söylenebilir.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Çikolatadan çukulataya

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Bu ay piyasaya çıkacak olan Çukulata, Çikolatanın Yerli Tarihi adlı kitap, çikolatanın geçmişinden bir sayfaya, Osmanlı döneminden başlayan, 1960’lara kadar uzanan yerli tarihine odaklanıyor. Saadet Özen tarafından, Osmanlı Arşivleri, İsviçre’de Nestlé Tarih Arşivi gibi kurumların dışında özel koleksiyonlardan da faydalanılarak yazılan kitap, çikolatanın nasıl sunulduğunu, işlevini, yüklendiği kültürel anlamları sorguluyor. Çukulata, Çikolatanın Yerli Tarihi, Nestlé’nin sponsorluğuyla Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık tarafından basıldı.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
  • Her koyunun eti yenmez

    Her koyunun eti yenmez

    Canavar Koyun Orhan, usta mizahçı Latif Demirci’nin 1970’lerde yarattığı müthiş bir karakterdi. Kurban Bayramı vesilesiyle hatırladığımız Orhan, militan bir koyun hakları savunucusuydu. Dernek kuruyor, koyunlara yönelik ayrımcı ifadeleri eleştiriyor, kasaplara saldırı düzenliyordu. Asla bir koyun gibi davranmıyor ve bu sayede kesilmekten kurtuluyordu.

    LEVENT CANTEK

    Canavar Koyun Orhan, Latif Demirci’nin 1978-79 yıllarında 68 sayı yayınlanan Mikrop mizah dergisinde yarattığı bir çizgi romandı. Adından anlaşılacağı gibi Orhan, insansı özellikler taşıyan, yaşadığı kenar mahallenin hatırı sayılır delikanlılarından olan bir koyundu. Dizinin ilginçliği, Orhan’ın koyunluk kaderine gösterdiği isyanda gizliydi.

    Yetmişli yıllarda olduğumuzu unutmayalım, Orhan, militan bir koyun hakları savunucusuydu. Kasaplara ve kasaptan et alan müşterilere saldırıyor, koyunlara yönelik ayrımcı ifadeleri eleştiriyor, insanları handiyse politically correct davranmaya zorluyordu. Canavar lakabıysa o dönemin mizah anlayışının bir sonucuydu.

    Pek çok mizahi çizgi roman kahramanının bu türden tersineleme içeren Gaddar, Zalim vb. tamlama ve lakapla sunulması tesadüf değildi demek istiyorum. Hele ki dizinin yayınlandığı Mikrop, bu türden kontrastları belirginleştirmeyi seven bir anlayışla mizah üretiyordu.

    Her koyunun eti yenmez
    Canavar Koyun 2014 Latif Demirci, 1978‘de yarattığı Canavar Koyun Orhan’ın bugünkü hâlini #tarih için çizdi.

    Derginin yayın yönetmeni Engin Ergönültaş, yoksulların ve kenar mahallenin dünyasına odaklanan siyasi ve edebi dili seviyor, o dili sürekli arıyordu. Canavar Koyun’un hikâyesi, biraz da oralarda, o arayışın içinde ta Gırgır’da başladı. Gırgır, Oğuz Aral yönetiminde çok satar bir dergi olmuştu ama genç üreticiler sert editoryal denetimden ve kalabalık kadro nedeniyle sayfalarda yer bulamamaktan şikayet ediyorlardı. Diğer yandan mizah dergileri yüksek satışlara ulaşmış, ticari olarak kazançlı bir yayın türüne dönüşmüştü. Ergönültaş, o yılların iddialı dergi yayıncısı Ercan Arıklı’nın önerisiyle, Gelişim Yayınları’ndan Mikrop’u çıkarmaya böylesi bir ortamda başladı.

    Oğuz Aral ve Gırgır’dan ayrılmak, ticari ve estetik bir fırsattı her şeyden önce. MikropGırgır’a göre daha solda duran; siyasetin, cinselliğin, arabeskin, sınıf eleştirisinin daha fazla yer bulduğu bir dergiydi. Bu yüzden Gırgır gibi sarı değil kızıl bir fon rengiyle çıkıyordu.

    Her koyunun eti yenmez
    Her zeminde mücadele 1970’lerin ruhuna uygun olarak isyancı bir karakter olan Orhan, Koyunları Koruma Derneği’nde legal mücadele yürütürken (altta), zaman zaman kasaplara ve mafyaya yönelik şiddet eylemlerine de girişiyordu (üstte).
    Her koyunun eti yenmez

    Latif Demirci’nin yetmişli yıllarda Oğuz Aral ile Ergönültaş arasında seyreden bir çizgisi vardı. Esprileriyse absürd bir dille gerçeklik algısını kırmaya yönelikti. Siyasetin, medyanın veya gündelik hayatın ciddi, iddiacı, muktedir dilini ters yüz ediyor, mizahı bu karşıtlıktan çıkarıyordu. Canavar Koyun’un başlangıcı aylar süren, uzatılan, abartılan duyurularla oldu örneğin: “ Kasapların, kavalların, çobanların korkulu rüyası Canavar Koyun Orhan haftaya aramızda”. Tefrikaya dönüştürülen ilanlar, o yıllarda satışları milyona varan magazin gazetelerine yönelik bir eleştiriydi. İlanlardaki başlıyor, başlayabilir, başlayacak ibareleri, tam başlayacakken araya giren sürprizler, ertelemeler, yeminler, haftaya kesin başlıyor açıklamaları, gazetecilik iddiası ve büyüklenmesini abartarak görünür kılıyordu. Babıali’deki basın rekabeti, magazine dayalı yeni yayın enflasyonu yaratıyor, mizahçılar da bu yarışı bir biçimde eleştiriyordu. Mikrop, siyaseten ajitatif bir sol eleştirellik taşıdığı için “koyun olan”, ihbarcı, alkışçı, çıkarcı, düşünmeyen bir vatandaş eleştirisi de yapıyordu. Orhan, duyuru tefrikasını sürdürürken o koyunlardan olmadığını aralıkla belirtiyor, hatta ilk izlenim olarak, celalli gazaplı meydan okuyan bir tiplemeyi andırıyordu. Aylar sonra yayınlanan ilk hikâyelere bakarsak, İlban Ertem’in “Küçük Adam”ını andıran, hareket komiği, cevval ve acar biriydi Orhan. Kötüleri alt ediyor, finalde güzel kızlara koşuyordu. Anlaşılan o ki, genç Latif Demirci, hikâyesini giderek Mikrop’a uyum sağlayacak bir biçime dönüştürdü. Orhan, Ergönültaş’ın Zalim Şevki ile Kelek Osman çizgi romanında olduğu gibi bir kenar mahallede yaşamaya başladı. Tıpkı Zalim Şevki gibi bir ağaç altında, üzerinde “Koyunları Koruma Derneği” yazılı bir masada oturuyor, her bölüm hikâyesi yanına gelen biriyle gelişiyordu. Latif Demirci, bu benzerliği gizlemiyor, Orhan’ın Şevki ve Osman’la aynı mahallede yaşadıklarını ima ediyor, kimi bölümlere onları da dahil ediyordu. Bu evre, Canavar Koyun Orhan’ın popülerleştiği, dergide tam sayfa yayınlandığı bir evre ki, halen hatırlanıyorsa bu evredeki hikâyeleri sayesindedir. Ahşap evlerin, dar sokakların, ipe kurumaya serilmiş çamaşırların, soba borularının, pencere önünde oturan kızların, televizyon müdavimi telemanyakların, çiçek gibi minibüslerin, piknik tüpünün, bağlamanın, kuyrukların, muhallebicilerin, sokak köpeklerinin, çırakların, manavların, birahanelerin ve kahvelerin anlatıldığı bir mahallenin hikâyeleri desek daha doğru olur.

    Her koyunun eti yenmez
    Koyun dayanışması
    Tek kişilik eylemleriyle bilinen Orhan’ın, nadiren de olsa, yukarıdaki macerada olduğu gibi diğer koyunlardan lojistik destek aldığı da oluyordu.

    Galiba, dizinin en dikkat çekici yanı Orhan’ın insansılığının kenar mahalle yenilmişliğinin izlerini taşımasıydı. Orhan ne yapsa kaybedecek adamlardandı. Sinsice kandırıyor, poz yapıyor, palavra sıkıyor, uyduruyor, plan yapıyor, eviriyor çeviriyordu ama yetmiyordu, yine yeniliyor ve o ağacın altındaki masasına geri dönüyordu. “Maaf ” oluyor, intihara yelteniyor, “artık dayanamıycam, hüngür” diye ağlıyordu. İlla ki birileri “inbelik” yapıyor, Neriman yüz çeviriyor, Kasap Sami kıs kıs gülüyor, yırtıcaz derken çuvallıyordu. Yufka yürekliydi, bir bacağını kestirecek kadar aşıktı, et pahalıydı, alem kepazeydi, mahalle mazlumdu, mahalle perişandı. Değil insanlar koyunlar bile anlamıyordu onu. Ümit fakirin ekmeğiydi, Gencebay içli şarkılar söylüyor, Orhan koyunların daha iyi bir hayat süreceği günlerin hayaliyle yuvarlanıp gidiyordu. Bu noktadan bakınca koyunluk, yoksulluk ve vatandaşlık demekti.

    Günümüzde popüler kültür ve sanat, yoksullardan adam akıllı söz etmiyor artık. Ya televizyon iyimserliğiyle, komşuluğu ve ahşap evleri mübalağa ediyor ya da hiç yokmuşlar gibi hiiç anlatmıyor. Canavar Koyun Orhan yoksulları anlatan, muhalefet eden, zıtlaşan bir mizah dergisinde yayınlandı. Bugün çok hatırlanmayabilir, Mikrop’un rekabeti olmasaydı anaakım mizahın dergisi Gırgır toplumsal muhalefete bu kadar ilgi göstermeyecekti. Bu niye önemli? Gırgır daha sahici bir muhalefet gösterince anlattığı hikâyelerin niteliği değişti, bugün mizah dergileri televizyona ve hatta sinemaya göre daha nitelikli işler çıkarıyorlarsa bunu belki de ta o günlere, Mikrop’ta anlatılan delidolu nevropat hikâyelere, koyun olmak istemeyen Orhan ve benzerlerine borçlular.

  • Derisine kurban!

    Derisine kurban!

    Türkiye’de yakın zamana kadar kurban bayramlarının en önemli gündem maddelerinden biri, kurban derilerini kimin toplayacağı tartışmasıydı. 1960’lardan itibaren zaman zaman epey sertleşen tartışmaların bir tarafında kurban derisi toplama yetkisini elinde bulunduran Türk Hava Kurumu, diğer tarafında İslamcı gruplar, tarikatler ve cemaatler vardı.

    Kurban bayramlarında deri toplama yetkisini uzun yıllar elinde tutan Türk Hava Kurumu (THK), bu yetkiyi 1926’da aldı. 1925’te kurulan ve 1935’e kadar adı Türk Tayyare Cemiyeti olan THK’nin amaçlarından bazıları havacılık sanayiini kurmak ve geliştirmek, gençlere havacılığı sevdirmek ve personel yetiştirmekti. Kuruma gelir sağlamak için piyango düzenleme, civa ve maden ocağı işletme, makarna fabrikaları kurma, sinema filmi ithal etme gibi çeşitli imtiyazlar tanınmıştı. Kurban derisi toplama yetkisi de bunlardan biriydi.

    THK, neredeyse 40 yıl boyunca deri toplamada rakipsizdi. Bu sayede deri piyasasının en önemli aktörü durumuna da gelmişti. Kurumun açtığı deri satış ilanları, deri fiyatlarını doğrudan etkiliyordu.

    İslamcılar da 1950‘lerde deri toplamaya başlamışlardı ama bu faaliyet henüz organize değildi. THK ile İslamcılar arasındaki asıl büyük deri savaşı 1960‘larda başladı. Örgütlenmenin önündeki engellerin kısmen kaldırıldığı bu yıllarda, çok sayıda cami yaptırma ve Kuran kursu kurma derneği kurulmuştu. El altından kurban derisi toplayan bu dernekler, “Müslüman, kurban derini Müslümana ver” propagandası yapıyor, devleti THK eliyle vatandaşın ibadetine ipotek koymakla suçluyorlardı.

    Derisine kurban!
    İhap Hulusi Görey – ManAjans / JWT arşivi

    1967‘de İlim Yayma Cemiyeti’nin THK’nin deri toplama yetkisine karşı açtığı dava reddedildi. Aynı yıl, Komünizmle Mücadele Derneği deri toplayacağını duyurdu. Ancak birçok yerde THK dışında deri toplayanlar hakkında işlem yapıldı ve el konulan deriler THK’ye teslim edildi.

    1970‘lerin ikinci yarısında solcu ve ülkücü örgütler de kurban derisinden pay almaya başladı. 12 Eylül darbesinden sonra açılan çok sayıda davada “izinsiz kurban derisi toplayarak örgüte gelir sağlama” suçlaması da vardı. Yakalanan örgüt militanlarına, ele geçirilen kurban derileri önünde poz verdirmek de adettendi.

    Derisine kurban!
    Deri imtiyazı THK’nin kurban derisi toplama yetkisinin bir benzeri, Cumhuriyet’ten önce Donanma Cemiyeti’ne verilmişti. Dahiliye Nezareti’nin kurban derileriyle ilgili 7 Eylül 1914 tarihli genelgesinde “Kurban Bayramında kesilecek hayvanların derileri ve boynuzlarının önceki senelerde olduğu gibi bu sene de Donanma-i Osmanî’ye yardım olmak üzere toplanmasının kararlaştırıldığı” yazıyor (üstte). Çağdaş Türk grafik sanatının büyük ustası İhap Hulusi Görey’in çizdiği afiş ve ilanlar, birçok kurum gibi THK’nin kurumsal kimliğinin oluşmasına da büyük katkı sağladı (en üstte).

    Deri meselesine önem veren darbeciler, 1983’te yeniden düzenlenen Yardım Toplama Yasası’nda deri toplama yetkisini yine THK’ye verip izinsiz deri toplama cezasını bir aydan altı aya çıkardılar.

    Yasa öyle diyordu ama deri toplamak İslamcılar için vazgeçilemeyecek kadar önemliydi. Öncelikle, deri büyük bir gelir kaynağıydı. Üstelik kayıtsız, vergisiz bir gelirdi bu. İkincisi, kapı kapı dolaşıp deri toplamak, hem yeni insanlarla tanı- şıp cemaate üye kazandırmak hem de deri toplayan elemanların örgütlenme yeteneklerini arttırmak anlamına geliyordu. Bu tecrübenin faydasını ileride çok göreceklerdi.

    Ancak polis ve jandarmanın işi sıkı tutması, büyük merkezlerde deri toplamalarına sekte vurdu. Birebir ilişkilerin daha etkili olduğu küçük yerlerde faaliyetler daha rahat sürdürülüyordu. Maaşlı THK görevlilerinin bayramın birinci günü sabahı hızlıca dolaştıktan sonra işi tavsattıklarını bildikleri için o saatlerde ortalıkta gözükmeyip sonradan çalışmaya başlıyorlardı.

    Yine de 1986’ya kadar deri savaşının galibi THK oldu. 18 Temmuz 1986’da Anavatan Partisi iktidarı kurban derisi toplama yetkisini THK’den alıp, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’na verdi. As- lında deri gelirinden en büyük payı yine THK alacaktı. Ama toplama yetkisi devlet tarafından kurulan ve ilçelerde kaymakamların, illerde valilerin sorumluluğunda olan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’na geçmişti. Bunun sonucunda muhafazakâr vali ve kaymakamların olduğu yerlerde islamcıların deri toplama faaliyetine göz yumuldu.

    Bu düzenlemeden sonra ibre İslamcılara döndü. Artık iyice profesyonelleşmişlerdi.

    Deriler önce mahallelerde belli evlerde toplanıyor, burada ön tuzlama yapıldıktan sonra ilçe ya da il merkezindeki depolara götürülüyor, burada asıl tuzlama ve diğer işlemler yapıldıktan sonra deri tüccarlarına satılıyordu.

    1991 seçimlerinin ardından SHP-DYP koalisyon hükümeti işbaşına geldi. Biri sağcı diğeri solcu iki parti arasında kurban derisi tartışması kaçınılmazdı. SHP, Adalet Bakanlığı’nın kullanarak deri toplama yetkisini 1992‘de yeniden THK’ye verdi.

    Derisine kurban!
    Bir asayiş meselesi Kurban derisi meselesi uzun yıllar boyunca bir asayiş meselesi oldu. 12 Eylül darbesinden sonra açılan birçok siyasi davada, deri toplayıp örgüte gelir kazandırma suçlaması vardı. Kavganın kızıştığı 1990’lı yıllarda da karşılıklı suçlamalar ve polis operasyonları devam etti (üstte). 1995 Kurban Bayramı’ndan önce deri tartışmaları yine artmış, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Başbakan Tansu Çiller THK’nin deri toplama tekeline karşı olduklarını ve isteyen herkesin deri toplayabilmesi gerektiğini söylemişti. Tartışmalara dahil olan Beşiktaş ise bayramdan hemen önceki Gaziantepspor maçına “Kurban derilerinizi Türk Hava Kurumu’na bağışlayın” pankartıyla çıktı (en üstte).

    Refah Partisi’nin 1994 Yerel Seçimleri ve 1995 Genel Seçimleri’nde elde ettiği başarı deri toplamada İslamcıların gücüne güç kattı. Zaten 1995’in Mayıs ayında Cumhurbaşkanı Demirel ve Başbakan Çiller, THK’nin deri toplama tekeline karşı olduk- larını açıklamış ve İslamcıların elini güçlendirmişlerdi. 1996’da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin resmi araçları İslamcılar adına deri topluyordu. 24 Aralık 1995’teki seçimlerden birinci parti olarak çıkan RP lideri Necmeddin Erbakan, 28 Haziran 1996’da DYP’yle kurdukları koalisyon hükümetinde başbakan oldu. Erbakan, 17 Kasım’da, bir sonraki Kurban Bayramı’na daha altı ay varken, vatandaşların kurban derilerini istediği yere verebileceğini açıkladı. Bu açıklama ve ardından başlayan deri tartışmaları, Erbakan’ı başbakanlıktan indiren 28 Şubat 1997’deki askeri muhtıranın gerekçelerinden biri olacaktı.

    28 Şubat süreci, deri savaşındaki son muharebenin de başlangıcı oldu. Nisan ayındaki Kurban Bayramı’nda THK’nin topladığı deri, muhtıranın etkisiyle önceki yıla göre yüzde 30 arttı. Mayıs’ta toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nun gündeminde de kurban derileri vardı. Toplantıda, risale bastırıp derilerin THK yerine Müftülük’e verilmesini isteyen Menemen Kaymakamı’nın durumu görüşüldü.

    Derisine kurban!
    Deriyi kime verelim? 1960’lara ait fotoğraf, İmam Hatip Öğrenci Yurdu için el altından toplanan deriler yurda getirildiğinde çekilmiş (en solda). Kuran Kursu Yaptırma DernekleriFederasyonu’nun, deri toplamayla ilgili 1971 tarihli 16 sayfalık bildirisinin kapağı (üstte sağda). 2000’li yıllarda basılan ilanda, İstanbul Merkez Vaizi derilerin yurt binası ve cami için bağışlanmasını istiyor (üstte solda). İhap Hulusi Görey’in 1930’ların ilk yarısında çizdiği bir THK afişi (en üstte).

    1998‘de iktidardaki ANAP-DSP-DTP hükümeti, deri toplama yetkisini THK’den alıp Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’na verdi. THK’ye yalnızca yüzde 1‘lik sembolik bir pay verilecekti. 28 Aralık 1999’da THK’nin açtığı dava sonuçlandı ve yetki tekrar kuruma verildi. Ama THK deri konusunda bir daha eski günlerine dönemedi. 2013’te yapılan yasa değişikliğiyle isteyen herkesin deri toplayabileceği kararı verilince deri savaşı resmen sona erdi.

    Savaşın taraflarından THK, bir zamanlar devlet tarafından bahşedilen kıymetli mülklerin kira gelirleri ve bağışlarla yaşıyor artık. Yarım asırlık kavganın diğer tarafı İslamcılar ise deri toplamayı eskisi kadar önemsemiyor. Artık başka gelir kaynakları mevcut ve deri gelirine ihtiyaçları yok. Ama kurban derisi toplama faaliyetleri sırasında edindikleri saha tecrübesi kendilerine paradan çok daha fazlasını kazandırdı. 1994 Yerel Seçimleri’ni ve sonraki birçok seçimi kazanmalarını deri kavgası sırasında edindikleri örgütlenme tecrübesine borçlular. Tayyip Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”sine giden yolun ilk taşları o kurban derileriyle döşendi desek herhalde abartmış olmayız. 

    İhap Hulusi Görey afişleri için ManAjans’a teşekkür ederiz.

  • İngiltere kralına 529 yıl sonra otopsi yapıldı

    İngiltere kralına 529 yıl sonra otopsi yapıldı

    İngiltere’nin savaş alanında ölen son kralı III. Richard’ın iskeleti iki yıl önce bir otoparkta bulunmuştu. Devam eden araştırmalarda son olarak kralın 11 yara aldığı, bunlardan ikisinin ölümüne neden olduğu anlaşıldı.

    İngiltere’de Güller Savaşı’nın son çatışması, 22 Ağustos 1485’te ülkenin ortasında, Bosworth’te oldu. Bir yanda asi Henry Tudor, diğer yanda İngiltere Kralı III. Richard vardı. III. Richard, rakibini kendi eliyle öldürmek üzere atıyla fırladı, askerlerinden koptu. Ancak Henry’nin adamları çevresini kuşattılar. III. Richard sonuna kadar çarpıştı. Atı öldürüldü, miğferi uçtu ve nihayet öldü. Çıplak olarak bir ata bağlandı, Leicester kentine getirildi, iki gün sergilendikten sonra bilinmeyen bir yere gömüldü.

    Shakespeare, III. Richard adlı oyununda (1592) yenilen kralı, kambur, topal ve çolak bir canavar olarak anlattı ama savaşçılığına toz kondurmadı. Oyunda III. Richard atını kaybettikten sonra “Bir at! Bir at için krallığım!” diye bağırıyordu.

    Sonraki yüzyıllarda, III. Richard’ı ihanete kurban giden meşru hükümdar olarak gören küçük entelektüel gruplar oluştu. 2012’de Leicester Üniversitesi, III. Richard Derneği’nden Philippa Langley’nin topladığı fonla kentte bir kazı başlattı. Langley, kazının yapıldığı otoparkı nasıl keşfettiğini şöyle anlatıyordu: “Otoparka adımımı attığım anda, Richard’ın mezarının üstündeyim, diye düşündüm…”

    Arkeologlar Richard Buckley, Matthew Morris, genetik uzmanı Dr. Turi King, tarihçi Prof. Lynn Foxhall’dan oluşan Leicester Üniversitesi ekibi, otoparkın, Grey Friars manastırının mezarlığının bulunduğu yere denk geldiğini saptamıştı. 1538’de yıkılan bu manastır, III. Richard’ın cesedinin atılabileceği en uygun yerdi. Ve 12 Eylül 2012’de buradan gerçekten bir iskelet çıktı.

    Tomografide iskelette bir kambur olduğu görüldü ancak çolak ve topal değildi. Kıyafetleriyle kamburunu saklayabilmişti ve bu sakatlık savaşçılığını engelleyecek boyutta değildi. Radyokarbon çalışması, iskeletin III. Richard’ın yaşadığı döneme denk geldiğini ortaya çıkardı.

    İngiltere kralına 529 yıl sonra otopsi yapıldı
    İngiltere’yi Tudorlara kaybetti III. Richard’ın 32 yaşında savaş meydanında öldürülmesiyle, Plantagenet hanedanının İngiltere’de 331 yıl süren iktidarı sona ermiş, savaşın galibi Henry Tudor kendi hanedanını başlatmıştı.

    İskeletten alınan DNA’nın, III. Richard’ın kadın soyundan gelen bir akrabasıyla karşılaştırılması gerekiyordu. Prof. Kevin Schürer’in yürüttüğü çalışmayla, III. Richard’ın kızkardeşi Anne of York’un kızı Ann St. Leger’nin kadın soyundan 15. kuşak torunu Joy Ibsen’in oğlunun Kanada’da yaşadığı tespit edildi. Bu kişinin DNA’sıyla iskeletin DNA’sı karşılaştırılınca, iskeletin III. Richard olduğu sonucuna varıldı.

    Son olarak Eylül 2014’te saygın tıp dergisi The Lancet’te yayınlanan bir makale ile iskeletin 11 darbe almış olduğu açıklandı. Bunlardan dokuzu kafasına inmişti. Olaylar sırasında yaşayan ve en güvenilir tarihî kaynak olarak kabul edilen John Rous (1411?- 1492), Historia Regum Angliae (İngiltere Krallarının Tarihi) adlı kitabında, III. Richard’ın ölmeden önce başındaki miğferin düştüğünü yazmıştı. Kafasına kılıç, topuz veya zincirle indirilmiş darbeler de, kralın miğfer taşımadığını gösteriyordu.

    Şimdi iskeletinin nereye, nasıl gömüleceği tartışması devam ediyor. Leicester Üniversitesi’nin sitesine göre, en heyecanlı tartışma, III. Richard’ın Katolik mezhebine göre gömülmesi gerekip gerekmediği konusunda yaşanıyor. Çünkü o öldüğünde henüz İngiltere, Anglikanizmi kabul etmemişti.

  • Doğallıktan sapkınlığa, hoşgörüden düşmanlığa

    Doğallıktan sapkınlığa, hoşgörüden düşmanlığa

    Batı’nın eşcinsellikle ilgili tutumu, bunu bir günah olarak gören Yahudi-Hıristiyan geleneğiyle şekillendi, sapkınlık yozlaşma gibi yan anlamlar yüklendi. Bu köklü tabu, ancak günümüzde tarihçilerin alanına girdi.

    Antik Yunan kültürü hakkında genel kanaat eşcinselliğin o dönem yüceltildiği yönünde. Oysa, cinselliğin bir bütün olarak ele alındığını ve tabu olmadığını söylemek belki daha doğrudur.

    Örneğin Antik Girit’te, Tanrı Zeus’un kartal kılığına girerek genç Ganymedes’i kaçırması gibi, yetişkin erkeklerin, ergenlik çağındaki erkek çocukları kaçırması geleneği vardı. Bu, genç kuşağın, yaşlı kuşak tarafından hayata hazırlanması töreninin bir parçasıydı. Şölenler (sempozyum), “erastes” (daha yaşlı, evli erkek) ile “eromenes” (genç erkek) arasında yakınlaşmayı sağlayan toplantılardı. Burada aktif-pasif ilişki öne çıkıyordu. Genç erkek yetişkinliğe adımını atar atmaz “eromenes” rolünü terk etmek zorundaydı.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Antik Yunan’da soylular için özel bir fahişe sınıfı (hetaira) vardı. MÖ 5. yüzyıldan, bir hetaira sahnesi.

    Ancak bu kural da Antik Yunan uygarlığının tümünü özetlemez. Çünkü yetişkinler arası eşcinsel ilişkiler de doğal karşılanıyordu. İlyada destanındaki Akhilleus ile Patroklos yetişkindir. Bu iki asker arasındaki aşk, bizi Thebai’nin ünlü Kutsal Tabur’una götürür. Bu seçkin birlik 150 erkek çiftten oluşuyordu. Platon, eşcinsel çiftlerin çok iyi asker olacağı fikrine, Şölen’de Phaedrus’un ağzından değinir: “Eğer âşıklardan bir ordu kurulsaydı yanyana savaşırken dünyaya diz çöktürürlerdi. Çünkü hangi âşık sevdiğinin gözü önünde savaştan kaçar veya teslim olur? Ayrıca kim tehlike anında sevdiğini terk eder?” 

    Platon’un Şölen’de, komedi yazarı Aristophanes’in ağzından anlattığı hikaye ünlüdür: “Bir zamanlar insan soyu sadece erkek ve dişi değildi, her ikisini de içine alan bir üçüncü tür vardı. Ona androgynos (androjin) denirdi. Ayrıca her insanın dört kolu, dört bacağı, iki yüzü vardı; cinsel organları çiftti.” Bir gün tanrı Zeus bu insanlara kızar ve ikiye ayrılmalarını emreder. Böylece bugün bildiğimiz insanlar ortaya çıkar. Kimisi erkek, kimisi dişidir. Devam eder Aristophanes: “Her birimiz, insanın sadece bir parçasıyız. Tamamlayıcı parçamızı arayıp duruyoruz. ‘Androgynos’ dediğimiz karma yaratığın bir parçası olan erkekler kadınları arar, kadınlar da erkekleri. İlk kadınların bir parçası olan kadınlar erkekleri sevmez. İlk erkeklerin bir parçası olanlar da erkeklerin peşindedir.”

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Gündelik eşyalara yansımıştı Simeon Solomon’un 1864 tarihli eserinde, MÖ 7. yüzyılda Midilli (Lesbos) adasında doğan şair Sappho, çağdaşı başka bir şair olan Erinna’yla resmedilmiş (üstte). MS 50 yılına tarihlenen bu gümüş kupadaki erotik sahnede, yetişkin bir erkek ergen bir erkekle beraber betimlenmiş (altta).
    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa

    Ancak Platon, son eseri Yasalar’da eşcinselliğin doğaya aykırı olduğunu, ideal toplumda yasaklanması gerektiğini bildirir. Çelişkili gibi görünen bu manzaradan çıkan tek sonuç, eski Yunan uygarlığında her tür cinsel eğilim hakkında olumlu-olumsuz yargıların dile getirildiği gerçeğidir. Roma uygarlığında, daha kolay anlayabileceğimiz bir ahlak anlayışı vardı. Aktif olan herşey erkek ve üstün, pasif olan herşey kadın ve aşağıydı. Buna uyulduğu sürece, bir erkeğin kiminle ilişki kurduğunun önemi yoktu. Sorun, Sezar’ın başına geldiği gibi, aktif rol terkedildiği zaman başlıyordu. Sezar 20 yaşındayken, İzmit’e Bitinya Kralı IV. Nicomedes’in yanına gönderilmişti. Kral onu öyle sevmişti ki, Roma’daki düşmanları hakkında kralın oğlanı olduğu yolunda bir dedikodu başlattılar. Hatta, ona “Bitinya Kraliçesi” adını taktılar.

    Eşcinselliği tabu haline getiren Yahudi-Hıristiyan uygarlığı oldu. Eski Ahit’in Levililer kitabında şöyle der: “Bir erkekle, bir kadınla yattığın gibi yatmayacaksın; bu iğrençliktir” (18:22) ve “Bir erkek bir erkekle bir kadın gibi yatarsa, ikisi de iğrençlik eder. Kesinlikle öldürülecekler; ölümü hak etmişlerdir” (20:13). Tekvin’de anlatılan, Sodom ve Gomora kentlerinin başına gelenler, insanlığa bir uyarıdır. Tanrı’nın gazabıyla yok olan bu iki komşu şehirde yaşayanların işlediği en büyük günah, ensest, anal ve oral seks gibi cinsel suçlardı. Sonraki yüzyıllarda Batı’da “sodomi”, en başta eşcinseller arasındaki olmak üzere doğal kabul edilmeyen cinsel ilişkilerden doğan suça verilen ad oldu.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Dürer’in erkekleri bir arada banyo keyfi yaparken gösteren 1497 tarihli gravürü.

    Hıristiyanlık, Yahudilerin bu yasalarını devraldı. Bunu Yeni Ahit’te Aziz Pavlus’un Romalılara Mektubu’nda görürüz: “Onların kadınları bile doğal ilişkiler yerine doğal olmayanları yeğlediler. (…) Erkekler erkeklerle utanç verici ilişkilere girdiler ve kendi bedenlerinde sapıklıklarına yaraşan karşılığı aldılar. “ (Romalılar 1:26-27). Bizans İmparatoru Iustinianus’un yasalarında (529-534) eşcinsellere ölüm cezası öngörülüyordu. Bu, Kilise yasalarını etkileyerek yüzyıllarca Avrupa’da yürürlükte kalacaktı.

    Ancak ölüm cezası ne kadar uygulandı? Ortaçağ boyunca Kilise’nin en büyük hedefi, “sapkın” ilan ettiği tarikatlardı. Ancak, bunlara yöneltilen suçlamalar arasında her zaman “sodomi” de bulunurdu. Örneğin Tapınak Şövalyeleri yok edildiğinde (1307-1314), tarikatın başüstadı Jacques de Molay dahil, şövalyeler eşcinsellikle suçlanmıştı. Doğrudan eşcinsellere yönelik “haçlı seferlerinin” sayısı, örneğin cadı avlarından daha azdı. Fransız tarihçi Yvan Matagon’a göre, 1317- 1789 arasında Fransa’da 38 kişi eşcinsellikten idam edilmişti; oysa aynı dönemde, yılda ortalama 10 kişi cadı diye yakılmıştı. Bu, katoliklere özgü değildi. En büyük eşcinsel katliamlarından birini protestan Hollandalılar 1730’da yaptı.

    Lezbiyen kurbanların sayısı, her zaman erkek eşcinsellere göre daha az oldu. Aralarında ancak erkek kılığına bürünenler dikkat çekiyordu. İsveç Kraliçesi Kristina (1626- 1689), tahttan feragat ettikten sonra Avrupa’da sık sık erkek kılığında dolaştı. İsveçliler Kristina tahttan indikten bir yıl sonra (1655) sert bir yasa çıkardılar. Bu yasanın ilk kurbanı da, erkek kılığına girdiği için “Tanrı’yla alay etmeye cüret eden” Lisbetha Olsdotter oldu. 1679’da başı kesilerek idam edildi.

    18. yüzyılda Fransız ve İngilizler, başkentlerinde bir eşcinsel altkültürünün patladığını gözlemlediler. 1691’de kurulan Adab-ı Muaşeret Derneği (Society for the Reformation of Manners) “ahlaksız” avı başlattı. Dernek, fahişe ve eşcinselleri tespit ediyor, her yıl bir “kara liste” yayınlıyordu; deyimin kökeni buydu. Paris’te ise eşcinselleri polis örgütü muhbirler ve ‘kışkırtıcı’ ajanlarla kovalamaktaydı.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    İkona dönüşen Aziz Sébastien
    Guido Reni’nin 1618 tarihli eserinde ok hedefi olmuş çıplak bir erkek vücuduyla simgelenen Aziz Sébastien, 19. yüzyıldan sonra homoseksüel bir ikon olarak görüldü.
    Une histoire de l’homosexualité, 2006

    Aydınlanma Çağı’nda, suç ve ceza tanımını dinî kaynaklardan alan yasalar eleştirilmeye başlandı. Sodomi bunlardan biriydi. Bu, aydınların eşcinselleri hoşgördüğü anlamına gelmiyordu. Örneğin Voltaire’e göre sodomi, “insanlığı yok edici bir kusur, doğaya karşı korkunç bir saldırı”ydı. Ancak İngiliz Jeremy Bentham gibileri de vardı. Her tür reform için uğraşmış ama eşcinsellerle ilgili kitabını hayattayken yayınlamaya cesaret edememişti. Şöyle yazmıştı: “Bu insanların bütün Avrupa ulusları tarafından neden bu kadar sert bir muameleye tabi tutulduğunu anlamak için yıllarca düşündüm durdum; ama hiçbir neden bulamadım.”

    Ancak eşcinselliğin, din temelli bir suç olması, önemli bir değişikliğe yol açtı. Fransız Devrimi, dine dayalı tüm suç ve cezaları ortadan kaldırırken, eşcinsellik de dahil edildi. 1810’da Fransız İmparatoru Napoléon ünlü Medeni Kanununu yürürlüğe koyduğunda, bundan geriye dönmedi. Eşcinsellik artık bir suç değildi. Napoléon şöyle söylemişti: “Yasanın bu işlere burnunu soktuğu bir ülkede yaşamıyoruz. Doğa bunun fazla yayılmamasını sağlamış. Yasal işlemlerin yaratacağı skandal sadece sayıyı artırır” (Ancak Fransa’da, 1980’lere kadar genel ahlaksızlık yasasından yararlanan polis eşcinselleri kovalamayı sürdürdü).

    19. yüzyılda birçok ülke Napoleon yasalarını benimsedi. Böylece Hollanda, İspanya, Portekiz, Bavyera ve İtalya gibi ülkeler eşcinselliği yasalarında tanımlamazken, Prusya (sonra Almanya), Büyük Britanya ve ABD’de yasalar, 20. yüzyılın sonuna kadar eşcinselliği bir suç olarak tanımlayıp ceza öngördüler.

    1900’lerde iki dava, eşcinselliğe yönelik önyargılar sebebiyle büyük birer skandala dönüştü. Bunlardan biri, İngiltere’de yazar Oscar Wilde’ın yargılanması (1895), diğeri ise Almanya’da Kayser II. Wilhelm’in arkadaşı Prens von Eulenburg, Berlin askeri komutanı Kont Kuno von Moltke, İmparatorluk muhafız komutanı von Hessel gibi aristokratların karıştığı davaydı (1907). Her iki skandal da, eşcinsellikle suçlanan kişilerin, kendilerini temize çıkarmak için iftira davası açmasıyla başlamıştı. Ancak temize çıkacakları yerde, eşcinsellikleri tanıklar aracılığıyla kanıtlanınca, Oscar Wilde gibi hapse atılmış ya da Eulenburg gibi gözden düşmüştü. “Homoseksüellik” kelimesi de bu dönemde Almanya’dan dünyaya yayıldı.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    20. yüzyıla kadar erkek erkeğe dansedilen kovboy partileri görmek mümkündü, 1910.

    Avrupa’daki son eşcinsel katliamı, Almanya’da Eulenburg davasından yaklaşık 30 yıl sonra Nazizm döneminde (1933-1945), yaşandı. Alman Ceza Yasası’ndaki 175. Paragraf (§175 StGB), erkekler arasındaki eşcinsel ilişkileri cezalandırıyordu. 1935’te Naziler bu paragrafı daha da ağırlaştırdılar. Eşcinseller, mahkumiyetleri bittikten sonra toplama kamplarına yollanıyor ve burada pembe bir yıldız taşımak zorunda kalıyorlardı. Savaş bittikten sonra, Nazilerin diğer kurbanları kurtulurken, 10 bin eşcinsel tutuklu, normal hapishanelere yollandılar. Savaştan sonra kurulan komünist Demokratik Alman Cumhuriyeti, 1987’de bu cezayı kaldırdı, demokrat Federal Alman Cumhuriyeti ise bunun için 1994’e, iki Almanya birleşinceye kadar bekledi.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Papa 2. Jean Paul’un New York ziyareti öncesindeki bir kadın hakları yürüyüşünde “Nefret, AIDS’e çare değildir” yazılı pankart.

    Soğuk Savaş dönemine gelindiğindeyse ünlü insanlar sık sık yakalanarak “rezil” ediliyordu. Ancak 1950’lerde İngiltere’de iki olay, ters tepki yarattı. İlki, 2. Dünya Savaşı’nda Alman askerî şifrelerini çözmeyi başaran, bilgisayarın ilk mucitlerinden, ünlü matematikçi Alan Turing’in “ahlaksızlıktan” mahkum olmasıydı (1952). Turing, hapse girmektense hormon tedavisini (kimyasal olarak hadım edilmeyi) kabul etti. Ancak iki yıl sonra depresyona kapılarak kendini öldürdü. Savaşın kazanılmasında bu kadar önemli rol oynayan bir bilginin 42 yaşında ölüme sürüklenişi herkesi etkiledi. İkinci olay 1953’te oldu. Yetenekli oyuncu John Gielgud, polis tarafından yakalanarak para cezasına çarptırıldı. Olay gazetelere yansıyınca, Gielgud, o akşam Liverpool’da ancak arkadaşlarının zorlamasıyla sahneye çıktı. Ancak seyircilerin yuhalamasıyla değil alkış ve tezahüratla karşılaştı. Bu olay, tiyatro yazarı Oscar Wilde’ın neredeyse taşa tutulduğu 1895’ten bu yana İngiliz toplumunda çok şeyin değiştiğini gösteriyordu.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa

    Ancak toplumda asıl yankı uyandıran, 1960’ların sonunda Batı dünyasını sarsan öğrenci, feminist, savaş karşıtı ve siyahların eylemlerinden sonra eşcinsellerin ayaklanması oldu. 28 Haziran 1969’da New York’ta, polisin eşcinsellerin sık sık gittiği Stonewall Inn adlı bir barı basarak müşterileri dövdüğü haberi yayılınca, kentin her yerinden eşcinseller buraya gelerek iki gün boyunca gösteri yaptı ve polisle çatıştı. Stonewall Inn ayaklanmaları, eşcinsellerin devrimi oldu. Ertesi yıl aynı gün, Stonewall Inn ayaklanmasını anmak için New York, Chicago ve Los Angeles’ta ilk kez “Gay-Pride” denilen gösteriler düzenlendi. Neşeli, pervasız anlamındaki “gay”, eşcinsellere takılan adlardan biriydi. Amerikalı eşcinseller bu kelimenin ardına gurur anlamındaki “pride”ı eklediler. Kimliklerini açıklamaktan utanmadıklarını belirten bu ifade, bugün dünyanın pek çok kentinde 28 Haziran’da yapılan gösterilerin ismi oldu.

    Tanınmış ve toplumda etkili insanların eşcinsel olduklarını açıklamaları, cinsel kimlikleri nedeniyle acı çeken/çektirilen insanların trajedisini anlatan filmler, toplumda eşcinsellere karşı duyulan korku/nefretin yıkılmasında, yasalardaki değişiklikler kadar etkili oldu. 8 Eylül 1975’te Time dergisi ilk kez “Ben Bir Eşcinselim” başlığıyla çıkmıştı. Bu cesareti gösteren kişi, Vietnam’da savaşmış ABD Hava Kuvvetleri assubayı Leonard Matlovich’ti. Bu yıl ise Michael Sam, eşcinsel olduğunu açıklayan ilk Amerikan futbol oyuncusu oldu. Eşcinsellerin erkekliğin simgesi kabul edilen askerlik ve futbolculuk gibi meslek gruplarında da görülebildiğinin ortaya koyulması, toplumdaki önyargıların kırılması açısından önemliydi.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Gözükara Vietnam gazisi
    ABD Hava Kuvvetleri astsubayı Leonard Matlovich, 8 Eylül 1975 tarihli Time nüshasının kapağında eşcinsel kimliğini açıklayarak büyük bir tartışma yaratmıştı, ölümünden sonra mezartaşına “Ordudayken iki adam öldürdüğüm için madalya; birini sevdiğim için atma kararı verdiler” yazıldı.

    Eşcinsellerin ceza yasaları ve ayrımcılığa karşı açtıkları mücadele, 1981’de AIDS’in ortaya çıkışıyla da durmadı. İlk yıllarda hastalık eşcinsel ilişkilere bağlanıyor, hatta “eşcinsel vebası” diye anılıyordu. AIDS, pek çok kişinin ölümüne yol açmasına rağmen, aynı zamanda eşcinselliği tabu olmaktan çıkardı.

    ABD’de ancak 2003 gibi yakın bir tarihte sodomi yasaları, ülke genelinde kalkmıştı. ABD Yüksek Mahkemesi, o yıl sodomi yasalarının anayasaya aykırı olduğuna hükmetmişti. Bugün eşcinseller, aynı cinsten kişiler arasındaki evliliklerin kabul edilmesi için birçok ülkede mücadele ediyor. Ancak yasalar ne derse desin, bu eski tabu ortadan kalkmış değil. Bilimsel çevrelerde ise insan cinselliğinin karmaşıklığıyla ilgili tartışmalar hâlâ devam ediyor.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Yasalar ilk defa onları onayladı Danimarkalı eşcinsel hakları savunucusu Eigil ve Axgil çifti, 1989’da Danimarka’nın yapılan düzenlemeyle beraberliğini yasalarca kabul ettiren ilk çift oldu. Bu, dünyada bir ilkti.

    İKTİDARINA GÖRE…

    ‘Majesteleri’ eşcinseller

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Fransa kralı 3. Henri

    Eşcinsel hükümdarlar arasında örneğin İngiltere kralı 3. William gibi koyu protestan bir asker, Prusya Kralı 2. “Büyük” Friedrich gibi çağının en büyük komutanı sayılan bir ateist, Fransa Kralı 3. Henri gibi şık giyinmekten hoşlanan, çevresi “minyon” denilen gözdeleriyle dolu kurnaz bir katolik politikacı bulunabiliyordu. Eğer bu krallar, başarılı ve güçlü hükümdarlarsa, biyografi yazarları eşcinsel oldukları iddialarını kanıtlayacak “kesin bir delil” bulunamadığını söyleyip konuyu geçiştiriyorlardı. Eğer İngiltere Kralı 2. Edward gibi güçsüz bir hükümdarsa ve bir isyan sonucu tahttan indirilmişse, eşcinselliğini özellikle vurgulamakta bir sakınca yoktu. Örneğin bu son kralın nasıl öldüğü hakkında gerçekten de “kesin delil” olmamasına rağmen, anüsüne kızgın bir demir saplanarak öldürüldüğü iddiası birçok tarih kitabında tekrarlanabiliyordu.

    KRALIN EŞCİNSEL KARDEŞİ

    Fransız Dük’ün sır küpü eşi

    Fransa Kralı 14. Louis eşcinsellerden nefret ederdi. Ne var ki, kardeşi Orléans Dükü, en tanınmış eşcinsellerdendi. “Mösyö” diye anılan Dük, iki kere evlenmişti ama sarayda herkes, onun asıl gözdesinin Şövalye de Lorraine olduğunu biliyordu. Mösyö’nün ikinci eşi “Madam” Elisabeth Charlotte’un mektupları ve günlüğü, dönemin önemli tarihsel belgelerindendir. Halasına mektubunda “Madam” eşinin sevgililerinden şöyle söz eder: “Bu minyonlarla hiçbir sorunum yok. Kibar kibar oturup laklak ediyoruz.” 1705’te kız kardeşine yazdığı bir mektupta, bir tipoloji denemesi yapar: “Luise, sen nerelerde yaşıyorsun, dünyadan haberin yok? Burada erkekleri seven erkeklerle ahbaplık etmeyi reddedenler, konuşacak altı kişi bulamaz. Her türlüsü var. Kadınlardan nefret edenler var; hem erkekleri hem kadınları sevenler var. Bazıları delikanlıları, bazıları kendi yaşıtlarını sever…” Kocası öldükten sonra ise günlüğüne şöyle yazar: “Öte dünyadakiler burada neler olup bittiğini görebilselerdi, Mösyö benden çok memnun kalırdı. Çekmecelerini açtım; yanlış ellere düşmemesi için erkek arkadaşlarının yazdığı mektupların hepsini yaktım…”

    PSİKİYATRİK VAKA

    40 yıl önce resmen hastalıktı

    İki yüzyıl önce ortaya çıkan modern psikiyatri “homoseksüellik” kelimesini benimsedi. Amerikan Psikiyatri Derneği’nin (APA), 1952’den beri belli aralıklarla yenilediği akıl hastalıkları rehberi DSM’de (Diagnostic and Statististical Manual of Mental Disorders), eşcinsellik, önce sosyopatik bir kişilik bozukluğu, sonra bir cinsel sapma olarak tanımlandı. Ancak 1974’te DSM’den tamamen çıkartıldı. Bu gelişmeyi sağlayan en önemli etken, eşcinsellerin eylemleri olmuştu.

    SEMBOL BAYRAĞIN TARİHİ

    Gökkuşağında buluştular

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa

    Eşcinsel hareketin sembolü olan gökkuşağı bayrağı ilk defa 25 Haziran 1978’deki San Francisco Onur Yürüyüşü’nde dalgalandı. Yaratıcısı Gilbert Baker, Kansaslı bir eşcinsel hakları savunucusuydu. Baker’in kendi dikip boyadığı sekiz şeritli bayraktaki her rengin bir anlamı vardı. Pembe cinselliği, kırmızı hayatı, turuncu iyileşmeyi, sarı güneşi, yeşil doğayı, mavi sanatı, çivit uyumu ve mor ruhu simgeliyordu. Seri üretimde tutturulması zor olduğu için pembe renk çıkarıldı. 1978’de eşcinsel politikacı Harvey Milk’in öldürülmesiyle alevlenen yürüyüşlerde, bayrağın ikiye bölünüp taşınması için çivit rengi de çıkarıldı ve şerit sayısı altıya düştü.

    Bayrak, ilhamını Oz Büyücüsü (1939) filminden alıyordu. 20. yüzyılın eşcinsel ikonlarından Judy Garland’ın filmde seslendirdiği Oscar ödüllü “Gökkuşağının Üzerinde” (Over The Rainbow) parçası, filmin 1960’larda bir “dolaptan çıkma” analojisi olarak okunup kültleşmesiyle yaygınlaştı ve bir eşcinsel marşı hâline geldi; gökkuşağı imgesiyse Baker’a esin kaynağı oldu.

  • Kutsaldı mekruh oldu sövgüydü sevgi oldu

    Kutsaldı mekruh oldu sövgüydü sevgi oldu

    Türk mitolojisine göre soyun efsanevi anası yine köpekgillerden bir hayvan, bir dişi kurttur. Ziya Gökalp eski kaynaklardan bu kurdun isminin Asena olduğunu yorumlamış, bu yaklaşım Türkiye’de genel kabul görmüştür. Oysa eski Çin kaynaklarına göre Ashina Kadim Türklerin hükümdar soyunun adıdır. Yani, Ashina Türk soyunun kurt anasının değil, bir kurttan doğma insan atasının adıdır. Hangi efsane kabul edilirse edilsin, kurdun Türk mitolojisinde önemli bir yeri vardır. Buradan eski Türklerin kurttan evcilleştirdikleri köpeğe de değer verdikleri, onu kutsal saydıkları sonucuna varılabilir. Köpeğin Türklerin günlük hayatında önemini yitirmesi genellikle İslâm’ın kabulüne bağlanır. Oysa, İslâm’ın köpekle bir sorunu yoktur. Kuran’da Kehf suresinin 18. ayetinde Yedi Uyuyanlar’ın köpeklerinin (Kıtmir) de onlarla birlikte mağarada kaldığı belirtilir. Tarihçi Necdet Sakaoğlu’na göre köpeğin Türkler’in gözünden düşmesinin İslâm’la doğrudan bir alakası olmamalıdır. Bu durum özellikle Şafilik olmak üzere köpeği mekruh sayan bazı mezheplerin itikatlarıyla ve yerel Arap adetleriyle ilgili olarak yorumlanabilir. Tarihçi İsenbike Togan’ın belirttiği gibi, Türkler Müslüman olduktan sonra “hayvan ata, ana” yerine Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in oğlu Türk’ten geldiklerine inanmayı tercih etmişlerdir.

    Anadolu’ya yerleşen Türklerde köpek evin dışında kalır, hızla eski itibarını yitirir. Köpeğin Türkçe ismi it hakarete dönüşür. “iti an, çomağı hazırla”, “itin g.tüne sokmak”, “itle yatan bitle kalkar” köpekle ilgili olumsuz deyimlerden bazılarıdır. İt ismi “kirlenince” Kıpçakça’dan köpek kelimesinin alındığı söylenebilir. Özetle köpek Türk kültüründe bir türlü kapının eşiğini aşamamış, yakın zamana kadar hep evin ve gönlün dışında tutulmuştur. Sakaoğlu, son yıllarda köpekseverliğin özellikle büyük şehirlerde yaygınlaşmasını yalnızlıkları sadık bir dostla paylaşma ihtiyacına bağlıyor. 

    Kutsaldı mekruh oldu sövgüydü sevgi oldu
    Alan Go’a ve evlatları Beş erkek çocuğunun beş Moğol soyunun atası olduğuna inanılan mitolojik köpek Alan Go’a, Topkapı Sarayı Müzesi’nde.

    1910 KÖPEK TEHCİRİ

    İstanbul’un dört ayaklı sürgünleri

    İstanbul’daki sokak köpekleri toplanıp 1910 yılında Hayırsız Ada’ya bırakılmıştı. Sayıları on binleri bulan köpeklerin üzerinde ot bitmeyen bu adada yaşamaya -aslında ölmeye- mahkum edilmesi basının da ilgi odağı olmuş, Servet-i Fünûn’un bir muhabiri adadaki köpekleri yerinde görerek fotoğraflı bir haber hâline getirmiş ve “Karabatak” imzasıyla 30 Haziran 1910 tarihli sayıda yayınlamıştı.

    Adayı dolaşan muhabir dayanılmaz bir koku ve sinek istilası altında hızlı yapmış fotoğraflar
    geri dönmüştür. Muhabirin yazdığına göre; adada köpeklere belediye görevlilerinin çuvallar içinde getirdiği ekmekler verilmekte, adadaki bir kuyudan çekilen su ile köpeklerin susuzluğu giderilmeye çalışılmaktaydı. Muhabirin dikkatini çeken bir diğer husus, adanın kayalık tepesinde sıralanmış ve hepsinin kafaları İstanbul yönüne çevrilmiş, kıpırdamadan sürekli o tarafa bakan köpeklerin görüntüsüydü!

    Kutsaldı mekruh oldu sövgüydü sevgi oldu
    Büyük “hayırsız”lık 1910 “Büyük köpek sürgünü”nün sebebi sokak köpeklerinin İttihat ve Terakki’nin yaratmaya çalıştığı Avrupai yaşam tarzına uymamasıydı.
  • En eski dost mu en sadık köle mi?

    En eski dost mu en sadık köle mi?

    İnsana duyduğu abartılı muhabbet nedeniyle köpeğin ‘duruşu’ nu yeterince ‘dik’ bulmayan kediseverler bir noktaya kadar haklıdır. Ama köpeğin de insana kuyruk sallama konusunda haklı bir nedeni vardır: Onun insandan bağımsız bir tarihi yoktur, hiç olmamıştır…

    Erken köpekgillere ait fosiller günümüzden 38-56 milyon yıl önceye tarihlense de, modern köpek bundan yaklaşık 30.000- 15.000 yıl önce atalarımızın evcilleştirmeye başladığı kurtların torunudur. Yani köpeğin insandan bağımsız bir tarihi yoktur; insan en başından beri köpeğin efendisidir. İlk köpeksiler boğaz tokluğuna avcı ve yük hayvanı olarak çalıştırılır, yeri geldiğinde etleri ve postları için öldürülürdü. O günlerde insanın köpeği ısırmasının haber değeri yoktu. Tarım ve hayvancılığın gelişmesiyle köpek insanla ortaklığa bir pati daha yaklaştı. Giysi ve gıdaydı, bekçiliğe ve çobanlığa terfi etti. Tarih boyunca insan köpeğe ne misyonlar yüklemedi ki! Mitolojik zamanlarda köpek yeri geldi tanrılaştırıldı, yeri geldi cehennem kapısına nöbete dikildi. Sivilde ev korudu, sürü güttü, kızak çekti. Asker oldu; savaşlarda sıhhiyecilik, mayın tarayıcılığı yaptı. Polis oldu; narkotikte, bomba imhada çalıştı. Gözü görmeyenlere ışık, ruhu yaralılara terapi oldu. Beyaz perdede, tv ekranında yetenek sergiledi. Fakat insan bu en eski dostunun kıymetini nadiren bildi. Ölümcül deneylerde işkence edilen, nüfus kontrolü için katledilen, Uzak Doğu lokantalarında mideye indirilen de yine oydu. Herşeye rağmen bazı sıradışı köpekler yüreklere korku salarak, bazıları gönüllerde taht kurarak tarihe isimlerini yazdırmayı başardılar. İşte size hafızalardan silinmeyen köpeklerden bazıları…

    En eski dost mu en sadık köle mi?
    Zinciri insanın elinde 2-3 yüzyıllara tarihlenen bir Gal-Roma anıtmezarındaki kabartmada Herkül’ün Kerberus’u zincire vurma sahnesi canlandırılıyor.

    Anubis:

    Ölülerin Rehberi

    En eski dost mu en sadık köle mi?

    Kafası köpekgillerden çakal biçiminde, vücudu ise insan şeklinde tasvir edilen Anubis, Mısır ilahlarının en eskilerinden biridir. Kültü Eski Krallığa (MÖ 3100-2890) kadar inen Anubis, önceleri ölümün koruyucusu ve bekçisi, altdünyanın efendisidir. Daha sonraki dönemlerde bu makamı Osiris’e kaptırmış, ağırlıklı olarak mumyalama ve gömü törenleriyle ilişkilendirilmiştir. Yeni görevi ölülerin Osiris’i bulmalarına rehberlik etmektir. Ruhların ölüm ülkesine kabul seremonisi “kalp tartısı” sırasında terazinin başında hazır bulunur, masumların mekanını cennet yaparken günahkarları tanrıça Ammit tarafından yutulmaya gönderir. Eski Mısır’da ölülerin bedenlerinin bozulmadan kalması için mumyalanması ve bitkisel esanslarla hoş kokmasının sağlanması adetinin sorumlusu da odur. Çünkü inanışa göre Anubis mumyayı koklar ve sadece kokusu saf olanların cennete girmesine izin verir.

    Argos:

    Sahibini 20 yıl bekleyen sadakat timsali

    Argos, Odysseus’un köpeğidir. Efendisi MÖ 8. yüzyılda Truva Savaşı’na katılmak için uzaklara gidince tüm hayatını onun özlemiyle geçirir. Odysseus 20 yıl süren uzun seferinden geri dönerken, ülkesinde işlerin yolunda gidip gitmediğini görmek için dilenci kılığına girer. Karısı Penelope ve oğlu Telemakos onun kim olduğunu anlayamaz. Odysseus’u sadece artık 20 yaşına gelmiş olan Argos tanır. Yaşlı hayvan zorlukla doğrulur, efendisine doğru yürür ve önünde yığılarak son nefesini verir.

    Kerberus:

    Çukur iblisi

    Yunan mitolojisinin ünlü köpeklerinden biri de, yeraltı tanrısı Hades’in hükmettiği ölüler diyarının bekçisi Kerberus’tur. İsmi “çukur iblisi” anlamına gelen köpeğin görevi ölülerin cehennemden kaçmasına engel olmaktır. Bu korkunç yaratığın kaç başı olduğu hikayenin anlatıcısına göre değişir. Yaygın inanışa göre 3, Hesiodos’a göre 50, Horacius’a göreyse 100 başlı bir mahluk olan Kerberus’un kuyruğu yılan şeklindedir, sırtında birçok yılan başı vardır, üstelik ısırığı da zehirlidir. Bu köpek o kadar tehlikelidir ki, onu yakalayıp Atina’ya getirmek Herkül’ün on ikinci, yani son ve tabii en zor görevidir. Herkül bu “imkansız vazife”yi de yerine getirir ama inanışa göre onu yeryüzüne çıkarttığı sırada Kerberus’un ağzından toprağa saçılan zehirli salyalar, dünyada zehirli bitkilerin türemesine neden olmuştur.

    En eski dost mu en sadık köle mi?

    Peritas:

    İskender’in gözbebeği

    Peritas, Büyük İskender’in en sevdiği köpeğidir. Yazar Plinius’un anlatısına göre Hindistan seferindeki İskender’e bir Asya kralı dev bir köpek armağan eder. Köpeğin cesaretini sınamak isteyen İskender, onu ayı ve yaban domuzlarının önüne sürer. Ama köpek kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp kaçınca kellesinden olur. Bu olaydan sonra başka bir yerel yönetici, muhtemelen Pencap bölgesinden Sopheites, büyük komutana Peritas isimli başka bir köpek hediye eder. Doğa tarihçilerine göre bir Hint mastifi olduğu tahmin edilen bu azman köpek bir fil ile bir aslanı aynı anda alt ederek İskender’in gönlünü fetheder. Onun erken ölümüne üzülen İskender, ele geçirdiği şehirlerden birine köpeğinin adını verir. Peritas’ın bir savaş meydanında efendisinin hayatını kurtardığına dair başka efsaneler de bulunmaktadır.

    En eski dost mu en sadık köle mi?
    İskender’i, Peritas’ın fil ve aslanla dövüşünü seyrederken gösteren 1754 tarihli gravür.

    Kıtmir:

    8. Uyuyan

    Efsaneye göre yedi Hristiyan genç, 250 yıllarında putperest (pagan? çoktanrıcı?) Roma İmparator’u Decian’ın baskı ve zulmünden kaçarak Efes yakınlarındaki bir mağaraya saklanır. İmparator içeride açlık ve susuzluktan ölmeleri için mağaranın kapısına bir duvar ördürür. Kovukta uyuyakalan gençler birkaç yüzyıl sonra imparator II. Theodoius döneminde uyanırlar. Artık Hristiyanlık devlet dini olmuştur. Gençler mucize hikayelerini bir papaza anlattıktan kısa bir süre sonra Tanrı’ya dualar ederek ölürler. “7 Uyuyanlar” efsanesi, küçük farklılıklarla Kuran’da da geçer. Kehf suresinde gençlerin 300 (kameri 309) yıl uyuduğu yazılıdır. Kıtmir’in de onlarla birlikte cennete gittiğine inanılır.

    9e95981e-1168-49f8-b14c-7731be184dad

    Barry:

    İşi can kurtarmak

    İsviçre Alpleri’nin ünlü arama-kurtarma köpeği Barry, 1880 yılında Saint Bernard ismini alacak olan daha iri cüsseli modern köpek ırkının efsanevi atasıdır. 1800’de doğan ve Saint Bernard misafirhanesinde rahipler tarafından eğitilen Barry, kariyeri boyunca 40 kadar kazazedenin imdadına yetişmiştir. Bir keresinde, bulduğu kayıp bir çocuğu sürekli yalayarak donmaktan kurtarmış, havlayarak rahiplere yerlerini bildirmiştir. Hava muhalefeti rahiplerin onlara ulaşmasına mani olunca, sırtına aldığı çocuğu misafirhaneye kadar taşımıştır. 1812’de emekli edilen Barry iki yıl sonra eceliyle ölmüş, bedeni Bern Doğal Tarih Müzesi’nde koruma altına alınmıştır. Barry’nin onuruna Paris yakınlarındaki köpek mezarlığında bir anıt inşa edilmiştir. Ayrıca, kuşaklardan beri Saint Bernard misafirhanesindeki köpeklerden biri onun anısına her zaman mutlaka Barry adını taşır.

    En eski dost mu en sadık köle mi?
    Barry’nin doldurulmuş bedeni, Bern Doğal Tarih Müzesi.

    Nipper:

    Müzik dinleyen köpek

    1884 yılında doğan Nipper, modellik yaparak ünlü olan ilk köpektir. Terrier ırkından olduğu kesindir, ama alt türü konusunda muhtelif rivayetler bulunur. Kıskaç anlamına gelen adını eve gelen misafirlerin bacaklarının arkasını kemirme huyuna borçludur. Sahibi Mark Barraud öldüğünde, bakımını kardeşi Francis üstlenir. Ressam kardeş, ağabeyinden kalma fonografta yine ona ait ses kayıtlarını dinleyen Nipper’ın dikkat kesildiğini fark eder. Nipper 1895’te ölür. Bundan dört yıl sonra, 1899’da Francis, bu şaşırtıcı sahneyi hatırlayarak Nipper’ın bir resmini yapar ve onu fonograf şirketlerine satmak için girişimlerde bulunur. Fakat aldığı cevap hep aynıdır: “köpekler fonograf dinlemez!” Sonunda, biraz da bulduğu “sahibinin sesi” sloganı sayesinde onu The Gramophone Company’ye 100 sterline satmayı başarır. 50 sterlin slogan, 50 sterlin de resmin kendisi için almıştır.

    En eski dost mu en sadık köle mi?

    Bobbie:

    Vefa ve cefa simgesi

    1923’te Bobbie sahipleriyle Indiana’ya geziye gider ama yolda kaybolur. Kö- peklerini bir daha görmekten umudu kesen sahipleri Silverton’a onsuz dönerler. Aradan altı ay geçer, zayıflamış Bobbie ortaya çıkar. Perişan haline bakılırsa 4.105 kilometreyi yürümüş; günde ortalama 23 kilometre kat etmiştir. Fedakar köpeğin Silverton’a dönüşü büyük olay yaratır, “Batı’nın Çağrısı” isimli filmde kendisini canlandırır.

    En eski dost mu en sadık köle mi?

    Balto:

    Kahraman koşucu

    Ocak 1925’te Alaska’daki Nome şehrini vuran difteri salgını çabuk yayılır. En yakın aşı 4.480 kilometre uzaklıktaki Seattle’dadır ve tek uçağın motorları donmuştur. Aşının trenle Alaska’daki Nenana’ya getirilmesine, oradan da köpek- lerin çektiği kızaklarla Nome’ye ulaştırılmasına karar verilir. “Büyük Aşı Koşusu’”na katılan yaklaşık 20 ekipten biri de Norveçli Gunnar Kaasen ve takım lideri siyah Sibirya Husky’si Balto’nunkidir. -31 derecede gerçekleşen son etabı onlar koşar ve aşıyı Nome’ye ulaştırırlar. Kaasen, fırtınada rotalarında kalmalarını Balto’nun müthiş sezgisi ve cesaretine bağlar; kahramanlık payesini onun hak ettiğini söyler.

    En eski dost mu en sadık köle mi?

    Blondi:

    Führer’in ölüm yoldaşı

    Hitler’in son günlerine eşlik eden konut çalışanlarının açıklamaları Alman televizyonunda ilk kez yayınlanınca, Führer’in özel hayatının en ince ayrıntıları gözler önüne serildi. Hitler ile son eşi Eva Braun’un intiharlarını kuşatan sis perdesi de böylece aralanmış oldu. Yaveri Bernd Freytag von Loringhoven’e göre Hitler, Alsace ırkı Blondi’yi taparcasına sever ve onun kendi odasında uyumasına izin verirdi. Oysa aynı tutku kendi terrier’lerine düşkün olan Eva Braun tarafından paylaşılmazdı. İntihar ettikleri 30 Nisan 1945’te, Hitler siyanid kapsüllerini test etmek için onlardan birini sevgili köpeği Blondi’ye verdi ve bu esnada hiçbir üzüntü belirtisi göstermedi. Kapsüllerin işe yaradığını gören çift bir süre sonra onları yuttu ama Hitler ölümünü şansa bırakmamak için kendisini kafasından vurdu. Ardından köpek bakıcısı Feldwebel Fritz Tornow, Blondi’nin yavrularını da vurarak öldürdü.

    En eski dost mu en sadık köle mi?

    Nemo:

    Sıradışı Vietnam gazisi

    1962 yılında doğan Nemo, Lackland Hava Üssü’nde “savaş köpeği” olmak üzere eğitildikten sonra 1966’da Viet- nam’a gönderildi. Eğiticisi ABD’ye geri dönünce Hava Kıdemli Çavuş Robert Thornberg’in bakımına veril- di. 3 Aralık 1966 sabahı görev yaptıkları Tan Son Nhut hava üssü saldırıya uğradı. İkili üssün çevresinde devriye gezerken Nemo bir tehlike hissetti. Thornberg telsizine davranamadan açılan Vietkong ateşiyle omuzundan vuruldu. Kurşunlardan biri de Nemo’nun sağ gözünden girmişti. Buna rağmen silahlı dört düşman askerine saldırdı, “ortağına” yardım çağıracak zamanı sağladı. Daha sonra gözü ameliyatla alındı, Amerikan ordusundan emekli edilerek Vietnam’dan geri dönmesine izin verilen ilk savaş köpeklerinden biri oldu. Onu taşıyan uçak hava üssüne indiğinde, subaylardan oluşan karşılama komitesi esas duruşta saygıyla bekliyordu.

    En eski dost mu en sadık köle mi?

    Laika:

    Talihsiz uzay fatihi

    Tarih Yuri Gagarin’i 1961 yılında uzaya çıkan ilk insan olarak kaydeder ama bir terrier kırması olan Rus kozmonot-köpek Laika, Gagarin’den 4 yıl kadar önce, 3 Kasım 1957’de Sputnik 2 ile uzaya gönderilmiş ve dünya yörüngesinde seyahat eden ilk canlı olmuştur bile. Laika yolculuk öncesinde dünyaca meşhur olur, fakat işler planlandığı gibi gitmez. Laika’nın nabzı ve tansiyonu daha fırlatılış anında normalin 3-4 katına çıkar. Ayrıca teknik bir arıza kabin ısısını 40 dereceye yükseltir. Uçuşun 7. saatinden sonra artık Sputnik 2’de hayat belirtisi kalmamıştır. Yaklaşık 5 ay sonra, 14 Nisan 1958’de yörüngede attığı 2570 turdan sonra Laika’dan arta kalanlarla geri döndüğünde, dünya kamuoyunun ilgisi kızgınlığa dönüşmüştür. Sovyet yöneticiler yıllarca Laika’nın ölümü hakkında çok çelişkili açıklamalar yapar, en sonunda 2002’de hayatını aşırı ısınma sonucunda kaybettiği kesinleşir.

    En eski dost mu en sadık köle mi?

    STAR KÖPEKLER

    Nankör Crap

    Shakespeare’in bir oyununda yer verdiği tek köpek, “Veronalı İki Centilmen”in Crab’idir. Oyunun kahramanı Lance onu sevmesine rağmen “sadakat bilmeyen itin teki” olarak tanımlar. Çünkü sahibinin gideceğini öğrenen Crab kılını bile kıpırdatmamıştır.

    6a821831-674c-4ff4-9d71-d8b9bd3c7eec

    Kahraman Rin Tin Tin

    1. Dünya Savaşı’nda Lee Duncan adında bir asker tarafından cepheden kurtarıldı. “Rinty” 27 filmde oynadı, Alman çobanının dünyaca tanınmasını sağladı. İlk Aka- demi Ödülleri’nde “en iyi erkek oyuncu” dalında en yüksek oyu aldı ama Oscar’ın insanlara verilmesi kuralı karara bağlandı.

    dabbd46d-9a16-4d57-b393-cf2c234c9b7f

    Şapşal dahi Pluto

    Sinema tarihinin en ünlü çizgi karakteri olan ilk sesli animasyon “İstimbot Willie”de (1929) başrol oynadı. Walt Disney tarafından seslendirilen “mikifare” yıldızlaşırken, Pluto gibi yan karakterleri de meşhur etti. “Dahi bir şapşal” olan Pluto’nun kendi çizgi filmleri de yapıldı.

    En eski dost mu en sadık köle mi?

    Zeka küpü Milou (Fındık)

    Belçikalı çizgi romancı Georges Remi’nin (Hergé) ünlü kahramanı Tintin’in (Tenten) köpeğidir. Hergé, onu sık sık gittiği bir kafenin köpeğinden esinlenerek yaratmıştır. Milou, Tintin’in bütün maceralarının olay örgüsünde kilit bir rol oynar.

    En eski dost mu en sadık köle mi?

    Megastar Lassie

    1943 yılında sinemaya uyarlanan filmle şov dünyasına adım attı. 12 Lassie filmi çekildi, TV dizisi tam 17 sezon sürdü. Dişi bir Collie olan Lassie karakterini canlandıran köpeklerin en önemli özelliği hepsinin erkek olmasıydı.

    En eski dost mu en sadık köle mi?

    Sessiz bilge Snoopy

    Charles Schultz’un Peanuts çizgi bantının karakterlerinden Charlie Brown’un ondan daha akıllı köpeğidir. 1950 yılında “doğan” Snoopy kulübesinin içinde değil damında yaşar, orada sırtüstü uyur. Tam bir bilgedir ama konuşmaz, okur onun fikirlerini düşünce balonlarından öğrenir.

    En eski dost mu en sadık köle mi?

    Ebleh Ran Tan Plan

    Belçikalı çizer Morris ve Fransız yazar Goscinny’nin ortak eseri Lucky Luke çizgi romanı 1956 yılında ilk kez Turhan Selçuk’un çıkarttığı Dolmuş dergisinde siyah beyaz olarak kopyalandı. Lucky Luke’a Red Kit ismi uydurulurken, orijinal ismi Ran Tan Plan olan ebleh köpek kahramana Rin Tin Tin’in ismini yakıştırdılar.

    En eski dost mu en sadık köle mi?

    Atıl kurt Con

    Suat Yalaz’ın çizgi romanından uyarlanan beş filmlik Tarkan serisinde Kartal Tibet’in “Atıl Kurt!” komutuyla hafızalarda yer edinen Con, Türk sinemasının nadir hayvan aktörlerindendir. 300 köpek arasından seçilen Con, sette gördüğü ilgi ve özel otomobiliyle gazetelere konu olmuştur.

    En eski dost mu en sadık köle mi?

    Sitkomcu Moose

    1990-2006 yılları arasında yaşayan bir Jack Russell olan deneyimli aktör Moose’un en unutulmaz performansı, meşhur Fraisier sitkomundaki Eddie rolüydü. Moose şöhreti yakaladıktan sonra onu küçükken başkasına veren ilk sahibi saçını başını yoldu.

    En eski dost mu en sadık köle mi?

    Kayıp yazar Brian

    Family Guy’daki Griffin ailesinin konuşan köpeğidir. Seyirciyle ilk kez 1998’de tanışan Brian, sigara, martini, marihuana içer, bir Toyota Prius kullanır. İnsan dişileriyle “sorunlu ilişkiler” kuran Brian’ın en büyük tutkusu başarılı bir yazar olmaktır.

    En eski dost mu en sadık köle mi?
  • Hem Sarayda hem hamamda

    Hem Sarayda hem hamamda

    Osmanlı toplumunda eşcinsel ilişkiler, farklı kesimlerde bir ölçüde yaygındı. Sarayda kadınlara kapalı Enderun, erkeklere kapalı Harem, evlerde harem-selamlık, sokakta hamam kültürü, tekke tarikat sapmaları, yasak ve günaha rağmen eşcinselliği günlük hayatın bir parçası kılmıştı.

    Yakın Doğu toplumlarındaki eşcinsellik temaları, Binbir Gece Masalları’ndan beri şahların, sultanların eğlence meclislerinden gündelik hayatın gerçeklerine kadar, örtülü tutulsa da olağandı ve öyle yaşandı. İslamiyet’in doğrudan doğruya Kuran tarafından (16 ve 30. sûreler) yasakladığı eşcinsel ilişkiler, farklı dönem ve kültürlerde hem sosyal bir gerçek hem de yazılı-sözlü tarihin bir parçası olarak yaşamaya devam etti.

    Arap edebiyatının en büyük şairlerinden Ebû Navâs’ın (757-815) gazelleri; İranlı İbn Davud’un (868-909), İbn Kuzman’ın (1080-1160), İbn Hamdis’in eserleri; Abbasi döneminin ünlü bilgini El Cahiz’in (779-869) çeşitli yazıları, Keykavus’un (öl. 1012) meşhur Kâbusnâme’si; Arap, Fars ve Türk-Osmanlı sanatındaki nice minyatürlerin, onlarca edebiyat veya bilim eserinin gerek nasihat gerekse bir tür homoerotizm şeklinde yansıttığı eşcinsellik, bir yönüyle de Doğu toplumlarının bu konudaki zenginliği ve açık görüşlülüğünü belgeliyor.

    Dinî yasaklar ve tabular gibi, eşcinsel ilişkiler de dönemden döneme, ülkeden ülkeye değişimler gösterir; ama ikisi de devam eder. Osmanlı toplumu da bu anlamda kendi algı ve pratiklerini yaratmış. Klasik dönemde, Gelibolulu Mustafa Âlî’nin (1541-1600) çeşitli eserleri, Nev-îzâde Atayî’nin (öl. 1635) Hamse‘sindeki çizimler, Nedim’in (1681-1730) şiirleri, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın (1703-1780) Marifetname’sindeki değinmeler, eşcinselliğin toplumsal algısına dair değerli bilgiler sunar. (Bu literatüre dair zengin bir derleme, günümüz Türkçesine aktarılmış şekilde Murat Bardakçı’nın Osmanlı’da Seks kitabının bir bölümünde sunulmuştur).

    Hem Sarayda hem hamamda
    Osman Hamdi Bey’in 1905 tarihli “Kitap okuyan emir” tablosu. “Kızoğlan nâzı nâzın, şehlevend âvâzı âvâzın/ Belâsın ben de bilmem kız mısın oğlan mısın kâfir!” Nedim

    Bizans dünyası da eski Yunan’dan ve Doğu toplumlarından aldığı harem (gynakionitis)-selamlık (andronitis) geleneğini sürdürmüştür. Hemcinsler arasındaki duygusal-cinsel ilişkiler için zemin hazırlayan bu ortam, Osmanlı toplumunda da devam eder. Yine erken Bizans dünyasındaki Roma hamam geleneği, Osmanlılarda da homeseksüelliğin “örtülü” bir sosyal buluşma alanı olur.

    Sarayın Enderun koğuşlarını dolduran seçme içoğlanlar arasındaki önlenemez ilişkiler, Harem hayatına dair eşcinsellik hikayeleri, kimi zaman Osmanlı sultanlarının cinsel tercihlerine kadar uzanan geniş bir alandır. Burada çoğu zaman rivayet ve tarih birbirine karışır, karıştırılır. Gerçek olansa, ister sarayda ister halk arasında olsun, bu tür ilişkilerin Osmanlı toplumunda oldukça yaygın şekilde yaşandığıdır. Kimi tarikatların dayattığı yaşam tarzları da, eşcinsel ilişkilere kapı aralamıştır.

    Hem Sarayda hem hamamda
    Nevizade Atayi’nin (öl. 1635-6) beş mesneviden oluşan Hamse’si (Hamse-i Atayi) 18. yüzyılda resimlenmişti. Bir erkeğin, âşığıyla birlikteyken koç darbesiyle misafir dolu odaya düşmelerine dair öykünün minyatürü, Hamse’nin Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki nüshasında tahrip edilmişken, ABD’deki Walters Sanat Müzesi’ndeki nüsha orijinal haliyle korunuyor.

    Bu gerçeklere karşın Osmanlı toplumundaki eşcinselliği, şüphesiz bugünkü anlam ve algısıyla, bir kimlik ve tercih olarak görmek doğru olmaz. Efendiler, köleler dünyasında gönül ilişkisi veya gönüllülük nadirdir. Bununla birlikte her ne kadar dinen yasak olsa da, Osmanlı toplumundaki eşcinsel ilişkilerin Tanzimat dönemine kadar göreceli bir serbestlik içinde yaşandığı, aynı şekilde günümüzle mukayese kabul etmeyecek biçimde yazılıp açıklandığı görülür.

    22 sayfa ayırdığımız dosyamızda Osmanlı dönemindeki eşcinselliğe, bir tarihçiden (Gelibolulu Mustafa Âlî), bir sanatçıdan (Enderunlu Fâzıl), bir devlet adamından (Cevdet Paşa) alıntılar; ayrıca ilk kez yayınlanan bir belge ve zengin bir terimler sözlüğüyle ışık tutmaya çalıştık.

  • Sâde-rû, sahık ve yuvşak

    Sâde-rû, sahık ve yuvşak

    Civelek / Yeniçeri Civeleği: “Pençeli kabadayı” kart yeniçerinin odasında yatıp kalkan kız gibi güzel acemi oğlan. Birlikte gezmeye çıktıklarında bu toy gençlerin yüzüne hasır püskülden peçe takmak âdetmiş.

    Gidi: Kadın pazarlayan, pezevenk. “Seni gidi seni!” tehdit sözünde bu anlam unutulmuştur. 

    Gulampâre: Genç-çocuk oğlan düşkünü, onlarla seks yapan, homoseksüel, aktif erkek, oğlancı, Lûti.

    Hamam oğlanı: Sözde tellak yardımcısı gibi, homoseksüellerin gittiği hamamlarda çalıştırılan gençler.

    Hatun-sever: Lezbiyen. Huban: Erkek güzel. Hubannâme: Erkeklerin cinsel özelliklerini, seks yeteneklerini anlatan yapıt.

    İbne: Erkek erkeğe ilişkide verici-pasif olan.

    Sâde-rû, sahık ve yuvşak
    Kulampara tasviri.

    Kavat: Karşısındakinin cinsel isteğine itiraz etmeyen erkek.

    Kekiz/-lik: Uysal, direnç- siz adam, biçâre.

    Koçmak/kuçmak/ koçulmak: Kucaklamaktan. Sarmak, sarışmak. Bu şekilde cinsel ilişkiye girmek. “(Cennette) Hurî ile gılmanı bir bir koçasım gelür” – Yunus

    Lezbiyen: Lesboslu (Midillili) kadın eşcinsel ozan Sappho’dan. Sevici, kadın kadına sevişen, ablacı. 

    Livat/Livata: Erkekler arası cinsel ilişki. Tanrı Lût kavminin çoğunluğunu bu sapkınları yüzünden yok etmiş.

    Lût kavmi: Erkek erkeğe ilişkileri yüzünden lânetlenip helâk edilmiş topluluk.

    Lûti: Lutlular gibi erkek erkeğe cinsel ilişki tutkunu. Oğlancı, homoseksüel.

    Oğlan: Erkek çocuk, kız oğlan kız deyiminde bâkire anlamında, argoda genç çocuklara düşkün erkeklerin cinsel zevklerine âlet olan çocuk-genç.

    Oğlancı: Cinsel tatminini erkek çocuklarda gideren sapık, Gulam-pâre, Lûti, homoseksüel

    Parlak: (Argoda) Kız gibi güzel yüzlü, oğlancıları tahrik eden genç.

    Puşt: (Farsça: arkadan) Oğlancılara zevkle yaklaşan çocuk, delikanlı.

    Sâde-rû: Yüzünde tüy bitmemiş, kız güzeli oğlan (“Olup birden ikiden sâderûlar / Dolup sebûlar boşalırdı sebûlar”.

    Sahık(a): Kadın kadına sevişmek, lezbiyenlik Sevici/sevicilik: Lezbiyen, lezbiyenlik Sübyancı: Çocukla ilişki düşkünü sapık.

    Şehir oğlanı: Kırsalkoşullardan uzak, kentte yetişmiş, güzel yüzlü endamlı, homoseksüelleri tahrik eden genç.

    Tüysüz oğlan: Yeni yetme, buluğu yakın, eşcinsellerin sulandığı çocuk.

    Yuvşaklık (yavşak): (Eski anlamıyla) Oğlancılara bilerek yakınlaşan oğlan.

    BATI DİLLERİNDEN

    Bugger (İng.) Bougre (Fr.) Ketzer (Alm.): Kökenini, Balkanlar’da ortaya çıkan, sapkın ilan edilerek Roma Kilisesi tarafından son üyesine kadar öldürülen Kathar tarikatından alan bu üç kelime, Ortaçağ’da eşcinsel anlamına geliyordu. Dini sapkınlıkla “cinsi sapıklık” arasında böyle bir ilişki kurulmuştu.

    Gay: Fransızca “gai” (neşeli) sıfatından gelen bu kelime, İngilizce’ye geçmiş, neşeli, pervasız, kaygısız anlamında 16.-17. yüzyıllardan beri kullanılıyordu. 20. yüzyıl başında, “eşcinsel” anlamını kazandı. 1960’larda, bir hastalık adı olarak bilinen “homoseksüellik” kelimesinden hoşlanmayan Amerikalı eşcinseller, “gay”i tercih ettiler.

    Homoseksüel: Türkçeye sonradan birebir eşcinsel olarak çevrilen bu kelime, 1869’da ortaya çıktı. Almanya’da Prusya Adalet Bakanı Leonhardt, içinde “erkekler arasındaki ve erkeklerle hayvanlar arasındaki ahlaksız ilişkileri” cezalandırmaya yönelik bir madde de bulunan bir yasa tasarısını kamuoyuna açıkladı. Kertbeny takma adlı bir yazar, Bakana yolladığı iki yazıda “homosexu- alität” ve “homosexual” kelimelerini önermişti.

  • Ortaokul terk bir imparator

    Ortaokul terk bir imparator

    #3 Claudius Kasım

    Akıl hastanelerinin İsa Mesih ve Napoléonlar ile dolu olduğu bilinen bir gerçektir; uhrevi deliler ilkinin, dünyevi deliler ikincinin kimliğini benimser. Babaannesi, amcası ve eşini katlettikten sonra paranoid şizofreni teşhisiyle ömrünün kalanını geçirmek üzere Bakırköy Akıl Hastanesi’ne gönderilen Kasım’da öncelikle ilgimi çeken, apaçık dünyevi güç saplantılarına rağmen, kendini Napoléon değil Roma İmparatoru Claudius olarak tanıtmasıydı. Herhalde bunda, aynı bu büyük hükümdar hakkında rivayet edildiği gibi, hastalıklı, zayıf bir bünyeye, gülünç bir beden diline sahip bulunmasının etkisi vardı. Miladi takvimin başlangıç dönemi Roma hanedanı konusunda hakikaten dehşetli bir bilgi birikimi vardı Kasım’ın. Ortaokul terk birinin bu kadar şeyi nasıl öğrenmiş olabileceğini anlamak için birkaç kez ağzını aradıysam da, her seferinde, bizzat Roma İmparatoru Claudius olarak, asıl bunları bilmemesinin tuhaf sayılması gerektiği karşılığını aldım. Kasım, ruhunu bana satması için yaptığım teklifi, karşılığında istediği bir şey bulunmadığını söyleyerek geri çevirmiş, ben de ısrar etmemiştim. Ne de olsa, cehennem meselesinde gönüllülük esastır. Ancak bir akşam gözleri parlayarak odamı ziyaret ettiğinde, bu durumun değiştiğini anlamıştım; artık İmparator’un da gönlünde yatan bir aslan vardı.

    Ortaokul terk bir imparator

    “Eşim çok güzel yemek yapardı,” diye başladı anlatmaya hikayesini Kasım. “Onu öldürdüğüm akşam pişirdiği mercimeğin tadı hâlâ damağımdadır. Burada çıkan gibi sulu değil, helmeli helmeli.” Hayır, karısını kötü bir aşçı olduğu için öldürmemişti, bu netti. “Uyurken boğdum onu,” diye devam etti şöyle bir yutkunup. “Taksiye atlayıp babaannemin Ayvansaray’daki evine gittim. O saatte beni karşısında görmek mi, elimdeki bıçak mı onu daha çok şaşırttı bilemiyorum. Kapının önünde karnını deştikten sonra soluğu Topkapı Otogarı’nda aldım. Sabaha karşı amcamın yaşadığı Düzce’deydim. Sabah namazıyla kalkıp sahibi olduğu konfeksiyon atölyesine gitme huyunu bildiğimden doğruca iş yerine gittim, odasında gırtlağını kestim.”

    Ortaokul terk bir imparator

    “Tebrik ederim,” dedim.

    “Sinir krizi geçirdiğime karar verdiler. Deliymişim, o yüzden yapmışım bunları. Neticede buraya düştüm işte…” dedi. Kasım acı bir tebessümle. “Kız kardeşlerim, annem ile babam, hatta baldızım ve kocası… Hepsi bizim apartmanda oturuyor. Kendimi kaybettiysem, o kadar yol yapmak yerine gidip onları katletmem daha mantıklı olmaz mıydı?” Akla yakındı, evet. “Hayır,” diye devam etti Kasım. “Ben onları gayet bilinçli bir şekilde, seçerek öldürdüm. Augustus’a ihanet ettikleri için.”

    “Augustus?”

    “Büyük dedem; babaannemin ikinci eşi, çok büyük bir imparatordu kendisi. Babaannem Octavia’yı onu zehirlediği için öldürdüm. Amcam Tiberius’a gelince, hiçbir zaman bir imparator kumaşı yoktu onda; kalın kafalı, zorbanın tekiydi. Roma’nın itibarını beş paralık etti.”

    “Peki ya eşiniz?”

    “Messalina,” diye mırıldandı Claudius belirgin bir hüzünle. “Beni sürekli aldattığını herkes biliyordu. Hiçbir şey olmamış gibi, her akşam bana öyle güzel yemekler pişirmesini kaldıramadım.”

    “Anlıyorum,” dedim. “Peki ruhunuza karşılık ne istiyorsunuz?”

    “Büyük dedem Augustus benim için bir tanrıdır,” deyip alelacele ekledi: “Bütün Roma için öyledir, tabii. Bildiğiniz gibi Ağustos ayı onun ismini onurlandırmak üzere seçilmiştir. Ben de, onu gururlandırmak için, yılın on birinci ayının benim ismimle anılmasını istiyorum. O ayda doğmuşum çünkü.”

    “Hiç kimse fark etmeden bu işi yapmak zor olmaz mı?” diye sordum.

    Yanıtını zaten tahmin etmekteydim: “İblis değil misin sen? Bulursun bir yolunu.”

    Ortaokul terk bir imparator