Kategori: Sosyal Tarih

  • 35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Moda, insanın hem topluma uyum sağlama, hem de bireyselliğini vurgulama isteğinden kaynaklanır. Adı üzerinde, modernliğin bir ürünüdür, çünkü sürekli yeniyi arar. Bu sayfalara giyim tarihinin önemli dalgalarından sadece bazıları sığabildi. Ama bu anlar, modanın toplumsal dönüşümlerin dışavurumu olarak da tanımlanabileceğini göstermeye yetiyor.

    MİLADIN İLK KOKOŞLARI

    Erkekler bukleli kadınlar örgülü

    Flavius-dönemi-kadın-1

    Romalı deyince aklımıza toga gelir. Vergilius’un Aeneis destanında, tanrı Jupiter Romalıları şöyle tarif eder: “Dünyanın efendileri, toga giyen halk.” Bu çok uzun, yünlü kumaş parçası, sadece Roma vatandaşları tarafından vücuda dolanarak giyilirdi. Rahat değildi ama statü belirtirdi. Evli kadınlar omuzdan tutturulmuş uzun, kolsuz, sade bir “stola” giyerdi. Ama onlar da modayı saçlarıyla yarattılar. Vespasianus’tan Hadrianus’a uzanan dönemde (69-138) saç modası zirve yaptı. Bu yıllardan kalma büstlerde, alnın üzerinde kocaman taç şeklinde kabartılmış bukleler ve karmaşık saç örgüleri görülür. Kadınlar şık saç iğneleri ve fileler kullanıyor, peruk ve saç desteğine başvuruyordu. Romalı yazar Iuvenalis, bir kadını “önden uzun, arkadan tam tersi” diye tarif ederken, bu modayla dalga geçiyordu.

    PARFÜMDEN KIYAFETE ZİRYÂB MARKASI

    Endülüs’e stil öğretti

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Endülüs’teki yaşam tarzı bütün Avrupa’yı etkilemişti.

    Kuşkusuz Ziryâb (öl.852), tarihin önemli bir moda önderiydi. Ebu Hasan Ali bin Nâfi’ye (Ziryâb) herkes sahip çıkmak istediğinden, İranlı, Kürt, Afrikalı olduğu söyleniyor. Abbasi halifesi Harunürreşid’in Bağdat’taki sarayında müzisyen olarak parladı. 822’de Endülüs’teki Emevi halifesi II. Abdurrahman’ın yanına Kurtuba’ya (bugün Córdoba) gitti. Bağdat’tan getirdikleri arasında kozmetik ve parfümler de vardı. Mevsimlere ve “yarı-mevsimlere” göre farklı giyinme alışkanlığını Endülüslülere tanıttı. Yazın beyaz ve açık renkli hafif giysiler, ilkbaharda renkli ipekliler, sonbahar ve kışın ise yünlü kıyafetler giymek moda oldu. Endülüs’te kadın erkek herkes saçlarını ortadan ayırmakla yetinirdi. Ziryâb, alnı örtecek kadar kahkül kesmeyi, yana bırakılan zülüfleri kulağa doğru sarkıtmayı öğretti. Diş macunu, şampuan, deodorana benzer bileşimler de geliştirdiği söylenir.

    500 SENELİK BAŞ TACI

    Sarmaktan sarık kovaktan kavuk

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Devlet kurma girişimine çobanlıktan, göçebe beyliğinden adım atan Ertuğrul oğlu Kara Osman için çok sonraki ressamlar kırmızı börküne ahi babalarının ak tülbendini dolamış, bu “perişanî sarığın” altındaki çeneye de sakalı uygun görmüşler. II. Mehmed’e kadar klasik kisve budur. II. Mehmed’i önüne sorguç iliştirilmiş burma bir sarıkla gösteren resimler olasılıkla uydurmadır. Çünkü onu Roma kayzerleri imajıyla klasik niş/kemerle çerçeveleyerek resmeden Gentile Bellini, ahi dolamasını korumuştur. Demek ki sarık modası, 1300’den 1480’lere Osmanoğulları’nın ilk iki asrında tutunmuş. II. Bâyezid’i bu geleneksel sarıkla gösteren frapan bir resim yok. Şu halde kavuk biçiminde içi kov-kof, dolayısıyla oval, balkabağımsı, kallavi… kavuk modası için II. Bâyezid’den (1481-1512) II. Mahmud’a (1808-1839) yaklaşık 350 yıllık bir süreç söz konusu. Kalafatlar, devirmeler, selimiler, örfîler, çatalbaşlar… bu uzun zamanın modalarıdır.

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Gentile Bellini’ye atfedilen II. Mehmed portresi, 1480.

    KRALİÇE JUANA’NIN İCADI ÇEMBER ETEK

    Saray kadınının alameti farikası

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    İspanyol ressam Diego Velázquez’in 1660 tarihli eserinde İspanyol Prensesi Margarita Teresa.

    Çember etek, Avrupa’da kadın giyimine, kısa bir nefes alma dönemi (1780-1815) dışında, 400 yıl hükmetti. İspanya’da 15. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktı. Modayı Kastilya Kraliçesi Portekizli Juana’nın yarattığı söylenir. Juana (1439-1475) hamileliğini gizlemek için beline taze keresteden (İspanyolca verdugo) yapılmış bir çember takmış ve bol etekle saray halkının önüne çıkmıştı. Kısa süre sonra çember etek, Fransız sarayında “vertugadin” ve İngiliz sarayında “fartingale” olarak görüldü. Bele takılan çemberlerin yapımında (esnek olduğu için) balina kemikleri, kereste, saman daha sonra metaller kullanıldı. Yastık etek, sepet etek, fıçı etek, tanbur etek gibi değişik isimler aldı. Navarra Kraliçesi Marguerite, çember eteğiyle o kadar çok yer kaplıyordu ki, ona yol vermek için insanların duvarlara yapışması gerekiyordu. İspanya’da bu eteklere “prenses-koruyan” (guardainfanta) adı verildi. Velázquez’in resimlerinde bu küçük prensesler yanlara doğru aşırı geniş eteklerle görülür. Kadınların oturabilmesi için kolluksuz “çember etek sandalyesi” (chaise à vertugadin) icat edildi. Çember etek modası 1830’larda “krinolin” adıyla geri dönecekti.

    HURREM: BİR OSMANLI ‘TREND-SETTER’I

    Kanuni Sultan Süleyman’ı stiliyle kendine aşık etti

    09.-SA35 kreatif akım ve modanın 2000 yılıYI-107-685x1024
    Hurrem Sultan’ın 18. yüzyıla tarihlenen portresi.

    Hurrem’den önceki padişah eşleri için de hatunluk, hasekilik pâyeleri gereği, alımlı çalımlı ipekli giysilerle hotoz ve yaşmak, koşuldu. Süleyman’la Hurrem’e gelindiğinde Avrupa’da da kraliçelerin öne çıktığı bir evre yaşanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun ecesi bunu gören bir fettandı. Doğu tezgahlarında dokunan paha biçilmez kuponlardan modalar yarattı. Haremin güngörmezlerinden bir tek o, giyim kuşamıyla da ilgi topladı. Süleyman da, Hurrem’e beğendirdiği kaftanları, sorguçlu sarıklarıyla Batılıların parlak saltanatına “Muhteşem” yakıştırmasını güçlendirmişti. Hurrem’in saklanabilmiş dal iğnesi, birkaç çevresi, ona atfedilen kaftan, yelek, gömlek… vardır; fakat asıl Batılı ressamların portreleri, haremdeki kraliçe zarafeti olarak harikuladedir: Mücevherli hotoz, mengüş (hilal küpe), hotozun önünde alnında ışıldayan bir hayatağacı (lotus) olduğu kuşkusuz pırlanta taş, boynunu çevreleyen ipekli yakayla başlayıp kat kat inen ipekten, seraserden, Çin Hint kutnilerinden giysiler, acaba Avrupa kraliçelerinde var mıydı? Portrelerindeki renkler ve biçimler, bize sarayın bir kreatör modacının atölyesini andırdığını düşündürüyor. Tintoretto’nun yaptığı portresinde de yine yarı cepheden başında daha ağır bir hotoz, üzerinde yarım kollu açık yakalı daha sade bir saray giysisiyle betimlenmiştir. Gür saçları örgülü biçimde arkaya bırakılmış, alnında şakaklarında da zülüfler vardır. Çağının örtünme kurallarına karşın hayli açık bu resminde ve diğerlerinde güzelliği kadar inceliği de yansıtılmıştır. Hurrem, Topkapı Sarayı’ndaki portrelerinden, yukarısında “Rosa Solimani Turc imp” (Türk İmparatoru Süleymanın Gülü) yazılı tabloda giysisinin altında hamile gibidir. Siperlikli şapka havası verilmiş yaşmağı, çene altından sarılmıştır. Melchior Lorck’un profilden yaptığı Rokselana, topluca, elinde çiçek, başında incilerle süslenmiş dolama, kulaklarında armudi küpelerle betimlenmiştir. Yüz ifadesindeki çekicilik, cihan padişahının 40 yıl süren aşkının haklılığını doğrular.

    400 YILLIK BOYUN BAĞI SANATI

    ‘Hırvat’tan kravata

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Kravatın, 17. yüzyılda, Fransa kralının hizmetindeki Hırvat askerler tarafından Batı Avrupa’ya getirildiği, “kravat” kelimesinin de Hırvat’tan türediği söylenir. Bu bir öyküdür, ama 1670’de Fransa Kralı XIV. Louis’nin saray teşkilatında ilk kez bir “kravatçı”nın (cravatier) görev aldığı kayıtlı bir gerçektir. Kravat, 400 yılda kimi zaman dantel ve kurdelelere büründü, uzadı, genişledi, kimi zaman basit bir siyah bağ oldu. 18. yüzyılda çok uzun ve geniş bir bez olan kravatı herkes kendine göre bağlıyor, bu da büyük maharet sayılıyordu. Eylül 1818’de İngiltere’de çıkan Necklothitania (Kravatistan) adlı mizahi broşürde, kravat düğümlerine verilen isimleri okuruz: Matematik, Oryantal, Aşk Tahtı, Napoléon, Posta Arabası… Sonraki yüzyılda kravat sadeleşti, farklı çeşitleri (örneğin papyon) ortaya çıktı. 1926’da New Yorklu kravatçı Jesse Langsdorf kolayca şekil verilebilen ilk kravatı geliştirdi. 1960’lardan sonra konformizmin bir sembolü olarak görülmeye başlandı. Bugün gücünü kaybetmiş olmasına rağmen hâlâ tahttan indirilmiş değil.

    17. YÜZYILIN PAHALI ZEVKİ

    Ye kürküm ye

    2613619
    İlk matbaanın kurulmasına katkısıyla bilinen III. Osman dönemi sadrazamı (1755-1756) Yirmisekizzade Mehmed Sait Paşa da kürk modasından nasibini almış.

    Kadınlar kısa etekli, bedenkâr denen kakım kürkler giyerdi. Rical ailelerinin havalı, fingirdek kızları, paşaların gözde câriyeleri, bu modanın “kız kürkü” denen kesimine düşkündüler ama bunlar, çok pahalı, adeta servet düşmanı şeylerdi. Biraz hesaplıları samurdan “bedennûr”du. Kürkçüler hanında satılan Rusya’dan gelme kakım ve samur kürklerin ayarttığı İstanbullu çılgınlar ne kadar çoksa, genç haremlerine aynısını giydirmeye heveskar taşra derebeyleri ve ayanlar da az değildi. Kürkle seksi buluşturmayı düşünen bir modacı değil, Osmanlı padişahı İbrahim oldu. Sarayın bir odasını tepeden tırnağa samur kaplatıp o yumuşak ortamda hasekisiyle sevişmek istemesi, parasal değil siyasal açıdan pahalıya patladı. Tahttan indirilip boğulmasının bir nedeni de buydu.

    AVRUPA GİYİMİNDE ORYANTAL ESİNTİLER

    1700’lü yılların şalvarlı leydileri

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    İngiliz elçisinin karısı Lady Mary Montagu, 1717 tarihli mektuplarından birinde, giydiği “Türk elbisesi”ni, şalvarı, terliği, gömleği, entariyi, kemeri uzun uzun anlatır. O yüzyılda Doğu modası Avrupa’yı sardı. Avrupalı kadınlar ara ara taktıkları “türbanın” Türk kadınının başlığı olduğuna inanıyorlardı. Bir başka ünlü Türk giysisi ise şalvardı. 1851’de ABD’de kadın hakları savunucusu Amelia Bloomer, elbisenin altına giydiği şalvar şeklindeki pantolonu bir kadın dergisinde tanıttı. “Bloomer” veya “Türk pantolonu” denilen tasarım çok ilgi gördü ancak tutmadı. Bu konuda asıl şöhret yapan Paul Poiret oldu. Oryantalizm, Ortadoğu’dan ibaret değildi. Batı modası, başka yerlerden malzeme aramayı hiç bırakmadı.

    TOKYO’DA İKİ AKIMI

    Dış görünüş her şey demekti

    Japonya’da Edo döneminde (1603-1867), özellikle 18. yüzyılda ülkenin yeni başkenti Edo (bugün Tokyo), “iki” denilen estetik akımın etkisine girdi. Şogunluğu ele geçiren Tokugava ailesi burayı başkent yapmış, iç savaşlara son vermişti. Edo çok kalabalık bir ticaret merkezi oldu. Echigo-ya adlı kimono mağazası, 2500 metrekarede 300 kişiyi istihdam ediyordu. Yeni modaların ortaya çıkmasını kentteki zengin tüccar sınıfı sağladı. “İki,” Avrupa’daki “dandy” akımı gibi, dış görünüşü dünyanın merkezine koyan bir hayat biçiminin ifadesiydi. Bugün geleneksel Japon kıyafeti dediğimiz tarz, bu dönemde Edo’da gelişti. Kimononun yeni modelleri geliştirildi, kollar gittikçe uzarken bele takılan “obi” de genişledi. Bunun bağlanması, Batıda kravat bağlamak kadar çeşitlendi. Netsuke adlı bir aksesuvar ortaya çıktı. Bu, erkeklerin cep işlevi görmesi için kullandığı küçük keseleri bellerindeki obiye tutturan bir süstü. 1681’de şogun, zengin tüccar İşikava Rokubei ile karısını göz alıcı kıyafetleri nedeniyle tutuklattı. Bu, sadece bir örnekti. Şogunlar ikide bir ferman çıkartarak tüccar sınıfın moda anlayışını denetlemeye çalışsalar da bu eğilimin önüne geçemediler.

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Utagawa Toyoharu’nun (1735-1814) Bir Kış Partisi eserinden detay bir görünüm.

    DEKOLTE VE TRANSPARAN

    İstanbul 18. yüzyılda açılıp saçıldı

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    18. yüzyılda Osmanlı saraylı kadınları.

    Suzeni ve müşteha… Bu iki sözcük, taassubun söz geçiremediği bir açılım saçılım evresinde buluştu. Suzeni yakıcı-transparan, müşteha iştah kabartan tahrik eden demekti. Bu ikilinin ortak hedefi, 18. yüzyıl sonundaki açılıp saçılma modasının erkekleri kudurtmasıydı. Önlenmesi de zordu, çünkü renk renk şemsiyelerin altında salınan gül yanaklı gülücüklü, usulen yaşmaklı tül gibi ince ve uçuk renkli ferace üstlüklerden bugünün dekolte, transparan ya da “göğüslere balkon havası aldırma” modasını ilk o zaman mesirelere taşımış, ortalığı yıkıp yakmıştı. Baş sorumlularsa sahil saraylarında, çayır köşklerinde fink atan III. Mustafa’nın laf anlamaz kızlarıydı. 16. yüzyılda ta Hurrem zamanında başlayan saray modası akımı 17. yüzyılda söner gibi olsa da 18. yüzyıl sonlarında Şah, Beyhan ve Hatice sultanlarla bir daha kabarmıştı. Kardeşleri III. Selim (1761-1808) bunlara her türlü serbestliği tanımıştı. Kâğıthane, Göksu, Boğaz teferrüçgâhları, Tepebaşı… Süslenmiş koçularda sıra sıra bahtiyar kadınlar, bir elde yelpaze, ötekinde şemsiye, yanında mesire sepeti… Sağlı sollu, önden arkadan yavuklular, âşıklar, kestirenler. Kadınlar çayırlara dökülmüş incecik ipeklilerin altında gerdan ziyafeti veriyor, erkekler de yanıp yakılıyorlardı. Modanın adı da suzeni (yakıcı) oldu ve padişahın İstanbul’u yöneten Kaymakam Paşa’ya hükümlerinde bile yer aldı.

    DEVRİM ÖNCESİ RÜKÜŞLÜK

    Tanınmaz hâldeki İngiliz züppe

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    1774 tarihli karikatürde, yolda karşılaştığı oğlunu tanıyamayan İngiliz baba.

    İngiliz aristokrat ve burjuvaları 18. yüzyılda aşırı zenginleşmişti. Oğulları, Oxford ve Cambridge’de bir-iki yıl geçirdikten sonra Avrupa’da “Büyük Tur”a çıkardı. İşte “Makaroni Kulübü” adı takılan grubun erkek giyiminde yarattığı modayı, bu tur sırasında İtalya’da baştan çıkmalarına bağlayanlar çok oldu. Yolda babasıyla karşılaşan bir “makaroni”yi gösteren karikatürde (S. H. Grimm, 1774) baba oğlunun peruğunun tepesine kondurduğu iki köşeli şapkayı işaret ederek

    “Bu da nedir Tom?” diye sorar. Tom, minik şapkası, dev pudralı peruğu, göğüs fırfırları, dantel
    kravatı, şık külot pantolonu, altın tokalı ayakkabıları, fildişi bastonu, kırmızıya boyadığı al yanaklarıyla, kadınsı, dolayısıyla gülünçtür. Bunun bir de kadın versiyonu vardı. Kadınları pudralı peruklarının üstünde tablo veya heykeli andıran dev şapkalarıyla gösteren karikatürler çoktur. Bunlara Fransız Devrimi son verecekti.

    MODA BASINI

    Stil kağıda bürüdü

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Fransa’da 1672’de yayına başlayan Mercure Gallant’da, saray kadınlarının giysilerinin çizimleri yer alırdı. Ama 18. yüzyılda, yeni modellerin yer aldığı Fransa’daki Cabinet des Modes (1785) ile İngiltere’deki Lady’s Magazine (1776) ilk moda dergileriydi. Seçkinlerden çıkan modayı, taşraya taşıyorlardı. Örneğin Gustave Flaubert’in karakteri Madame Bovary, bu dergilerin müptelasıydı. 1867’de bugünün en eski moda dergisi Harper’s Bazaar, ABD’de çıkmaya başladı. Moda ile sanat arasında, çizim ve fotoğraf aracılığıyla yeni bir bağ kuruldu. 1874’te şair Mallarmé’nin dergisi La Dernière Mode bunun ilginç bir örneğidir. Moda çizerlerinin en ünlüsü Rus asıllı Erté’ydi. Fotoğrafçı Edward Steichen, modacı Poiret’nin kıyafetlerini çekerek yayınladı (1911). Ertesi yıl, ünlü ressamların çizimleriyle La Gazette du Bon Ton dergisi yayına başladı. Artık moda-basın-sanat ortaklığı sıradan hâle geliyordu.

    ‘İÇ ETEKLİ KRALİÇE’ MARIE ANTOINETTE

    ‘Moda Bakanı’ atadı

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Louise Élisabeth Vigée Le Brun’ün eserinde muslin elbisesi içinde betimlenen Kraliçe’nin bu görüntüsü zamanında uygunsuz olarak değerlendirilmişti.

    Fransa Kraliçesi Marie Antoinette (1755-1793) ve terzisi Rose Bertin (1747-1813) en büyük moda ikilisidir. Taşralı yoksul bir kız olan Rose Bertin, Paris’e gelerek “Grand Mogol” adlı şirketini kurdu. Dönemin dedikodularını içeren ve sansüre uğramamak için Almanya’da basılan Correspondance Secrète adlı dergide şu hikaye anlatılır: Bir gün taşralı asil bir kadın, Rose Bertin’in mağazasına gelerek bone almak istediğini söyler. Bertin, yardımcısına “geçen ayın bonelerini getirin” diye emreder. Müşteri “ama ben son moda olanlardan istiyorum” diye itiraz edince modacı “olamaz madam” der. “Kraliçeyle karar verdik: Son moda boneler sekiz gün sonra çıkacak…” O günden sonra Fransızlar Bertin’e “Moda Bakanı” adını yakıştırdı. 1783’te Bertin, zamanın ruhuna uygun, doğal, sade bir tarzı lanse etmek için, muslinden, çember eteksiz, basit bir elbise yaptı. 1783’te Kraliçe’yi bu elbiseyle gösteren tablo Paris Salonu’nda sergilendiğinde skandal yarattı. Elbiseye “kraliçenin iç eteği” (chemise de la reine) adı verildi; Fransa kraliçesinin bu kılıkla devletin itibarını yerle bir ettiği söylendi. Ancak muslin elbise, Kraliçe’nin 1793’teki idamına rağmen, 40 yıl boyunca Avrupalı kadınların gardrobunda yer aldı.

    İHTİLALDEN SONRA ŞIKLIK

    Kadınlar ‘harika’ erkekler ‘inanılmaz’

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Devrim sonrası Fransa’da seçkin kadınlar dönem modacılarının “muslin kombinezon” adını taktıkları yarı-şeffaf elbiseler giyiyorlardı. Fransız sanatçı François Gérard’ın 1802 tarihli resmindeki sosyetik güzel Juliette Récamier de onlardan biriydi.

    Fransız Devrimi’nde Terör devrinin sona ermesiyle Direktuar dönemi başladı (1795). Politikadaki aşırılıklar bitmiş sıra modaya gelmişti. Madame Tallien ve Madame de Beauharnais (sonra Napoléon ile evlenen Josephine) gibi kadınlar, Paris’teki salonlarında yeni bir seçkinler sınıfının ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Bu kadınlar, Antik Yunan modasını giysilerine uyguladılar. Korseleri attılar, dekolteleri açtılar, etekleri kısalttılar, elbise belini yukarıya, göğüs altına taşıdılar.

    Bu yarı-şeffaf giysilere modacılar “muslin kombinezon” adını taktı. Bir de bunu abartanlar vardı ki onlara “Harikalar” (Merveilleuses) deniyordu. Dönem karikatürlerinde bu kadınların neredeyse çıplak gezdiği çeşitli esprilerle vurgulanır. Erkek cephesindeki “İnanılmazlar”ın (Incroyables) en belirgin özelliği, Steenkerke boyun bağlarıydı. Bu, çok geniş, uzun bir atkıydı. Karikatürlerde, “İnanılmazlar”ın yüzlerinin yarısının bununla kaplandığı görülür. 1801’de Le Bon Genre dergisindeki karikatürde, iki “İnanılmaz”ın başında peruk vardır. Aslında peruk çoktan kalkmıştı ama karikatür “İnanılmazlar”ın eski rejime dönüşü simgelediklerini belirtiyordu. Onlar, yozlaşmanın sembolüydüler. Ancak ardından gelen Napoléon döneminde, bu aşırılıklar törpülenerek yeni akım yani “Ampir modası” yerli yerine oturdu.

    KREASYON-U HÛMAYUN

    II. Mahmud’un devrimi moda evrimi

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    30. Osmanlı Sultanı II. Mahmud, getirdiği kılık-kıyafet düzenlemelerinden sonra.

    Yeniçerilerin ocağını söndüren II. Mahmud’un, yeni merkez ordusu Asakir-i Mansure’ye, yeniçerileri anımsatacak kıyafetten uzak, modern bir görüntü kazandırması koşuldu. Bu, bir giyim kuşam yeniliği gerektirdiğinden devrimi önce kendi kisvesinde başlattı. 1828’de başbinbaşı rütbesi alarak klasik padişah giysilerine hiç benzemeyen, Avrupa krallarına öykünen bir garip kıyafet benimsedi. Fes, setre pantolon ve boz çuhadan mantovari “hırvani” denen kaput ve çizmeden oluşan bu kıyafetle taburuna talim yaptırmaya, cuma selamlıklarına çıkmaya başladı. Bu garip kisve-i hûmayun, İstanbul’da şaşkınlık yaratsa da padişah, 3 Mart 1829’da bir ferman çıkararak ulema dışında, tebasının kavuk, sarık ve biniş giymesini yasakladı. Kamu görevlileriyle ordu mensupları için fes, hırvani, setre, pantalon öngörüldü. Kendisi de bu üniformasıyla denetimlerini sıkılaştırdı. Bu zoraki fermanlı moda, İstanbulluları utanca taşısa da kısa zamanda kürk, kaftan, şalvar hammallığından kurtulup setre-pantalon mengenesine sıkışıldı. Osmanlılığın son asrını bu imaj temsil etti.

    TAKIM ELBİSEYİ YARATAN ‘YAKIŞIKLI’ BRUMMELL

    Ayna önünde yaşadı ve öldü

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Robert Dighton imzalı portrede ‘Yakışıklı’
    Brummell, klasik heykellerdeki gibi
    yüzüne doğru taranmış, pudrasız ve
    kıvırcık Brutus tarzı saçıyla görülüyor.

    Modern erkek modasının önderi İngiliz dandy’si George “Beau” Brummell’dir (1778-1840). Dandy aşırılıkları reddeden ama mükemmel bir görüntüye, eksiksiz bir özgüvene sahip bir kentli erkekti. “Bir ayna önünde yaşamak ve ölmek.” Beaudelaire’e göre dandy’nın sloganı buydu. Beau Brummell, tam böyle bir adamdı. Ceket, yelek, gömlek, kravat ve pantalondan oluşan takım elbiseyi yarattı. Çok temizdi ve sinek kaydı traş olurdu. Sadece beyaz gömlek giyerdi. Titus modeliyle taradığı saçlarının “rüzgardan hafif uçuşmuş” görünmesi için yastıkların üzerinde yuvarlanırdı. Boyun bağını takması bir saat sürerdi. Ceketleri kahverengi, lacivert veya koyu yeşildi. Pantalonları tek bir kırışık olmadan bacaklarını sarardı ve “Nankeen” denilen, çünkü Nankin’den (Çin) ithal edilen krem rengi yünlü kumaştan yapılmaydı. “Hessian” çizmelerini (Hessen Büyük Dükalığı’nın kiralık askerlerinin giydiği çizme) şampanyayla parlattığı söylenirdi! Baston, eldivenler ve “beaver” (kunduz) şapka kıyafetini tamamlardı. Saat zinciri ve yüzük dışında takı kullanmazdı. Kendisi için “Giyinmekten başka yeteneğim yok; bütün deham bundan ibaret” demişti. Giyinip kuşanması bir ibadet gibiydi. Yunan heykellerinde görülen kusursuz formu, erkek giyimine taşımış, geçmiş dönemlerin fırfır ve saçaklarından sakınarak, hatları usta işi terzilikle belirlenmiş kıyafetiyle vücudun erdemlerini yükseltmişti.

    ÖNCE DENİZCİLER GİYMİŞTİ

    Fas’tan gelen fes

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Osmanlı saray ressamı Fausto Zonaro’nun gözünden 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda Dömeke Muharebesi.

    Fes modasının “Memâlik-i Mahrusa-i Şahâne” simgesi olarak ortaya çıkışı, Afrika işi kırmızı başlığın Osmanlılıkla yetinmeyip hem Türklerin hem İslâm dünyasının simgesi oluşu için zaman boyutu aşağı yukarı 1820’lerden 1920’lere 100 yıldır. Bu yüzyılda, her milletten ve inançtan tebanın ortak serpuşu olan fese uzak duran tek kesim, başlarında örf denen kavuğu taşıyan ulema zümresiydi. Adını II. Mahmud’dan alan serpme püsküllü tepesi genişçe Mahmudiye fesi, daha oğlu Sultan Abdülmecid’in saltanatında moda değiştirdi. 1850’lerde Mecidiye modası aldı yürüdü. Bunu Abdülaziz zamanında basık, asabası geniş ve kulaklara inen Aziziye, II. Abdülhamid’in saltanatında uzun ve kalıplı, duman renklisi rağbette olan Hamidiye modası yaşandı. Fes ithalatçıları, kalıpçıları, püskülcüleri bu 33 yılda iyi iş yaptılar. Büyüklerimizden hatıra feslerin çoğu Hamidiye modasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin şapka yeniliğine yenik düşmeyenlerse, beyaz tekne sarık altında, alında ve tepede varlığını gösteren kalıplı Hamidiye fesleriyle cami imamları oldu. Beyaz dolamalı fesler, ikinci etapta da Maraş dondurmacılarının sembolü olarak yaşamaya devam etti . Unutmamalı ki Suriye’de, Mısır’da daha 50 yıl fesler kalıba çekildi, püskülleri tarandı.

    PARİS MODASININ İNGİLİZ ATASI: WORTH

    ‘Haute couture’ü o başlattı

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Worth, yarattığı kıyafetlerin içine markasının etiketini diken ilk tasarımcıydı.

    İlk modern modaevi Paris’te bir İngiliz tasarımcı tarafından kuruldu. Charles Frederick Worth (1825-1895), genç yaşta Paris’te tezgahtar olarak çalışmaya başladı. Parlayışını eşi ve mankeni Marie Vernet ile müşterisi İmparatoriçe Eugénie’ye borçluydu. 1851 Paris Evrensel Sergisi’ne bir saray kıyafetiyle katılıp altın madalya alınca kendi mağazasını kurdu. 1853’te Avusturya elçisinin eşi Prenses Metternich’e diktiği bir kıyafet sayesinde, III. Napoléon’un eşi Eugénie ile tanıştı. Galler Prensesi, Rusya Çariçesi ve Avusturya İmparatoriçesi de müşterileri arasındaydı. Paris’teki mağazasında aynalı büyük salonda mankenler son model kıyafetlerin yanında bekler, istenileni giyerek müşterilere gösterirdi. 1200 dikişçinin çalıştığı Maison de Worth, 1952’ye kadar yaşadı. Worth’ün 1868’de kurulmasına öncülük ettiği ilk moda sendikası bugün güçlü Fransız Yüksek Moda Federasyonu’nun atasıdır.

    HANIMLARA MAHSUS BATILILAŞMA

    İstanbul’da peçeler 1850’lerde inceldi

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Osmanlı tarihinde kadınların nasıl giyineceği hakkında pek çok ferman çıktı. Önce mevcut durum anlatılır ve kadınların şu veya bu yasağa uymamasından şikayet edilirdi. Yani, kadınlar hep moda yaratma peşindeydi. 19. yüzyılda İstanbul, İzmir, Selanik gibi kentlerdeki Müslüman kadınlar Batı modasından etkilenmeye başladı. Yüzyıl sona yaklaşırken feracenin yanında çarşaf da ortaya çıktı, sonra peçeler inceldi, çarşaflar pelerine dönüştü. Dönemin kadın dergilerinden Batı modası izleniyor, “modistra” denilen Rum terzilere Batı tipi esvaplar yaptırılıyordu. İkinci Meşrutiyet’le birlikte yayın hayatına atılan Mehasin daha ilk sayısında “mükemmel bir moda gazetesi” olacağını açıklamıştı. Mehmet Rauf’un yazdığı “iç çamaşırları” başlıklı yazıya eşlik eden iç çamaşırı resimleri bile yayınlamıştı. Tesettür çok tartışılan konulardan biriydi. 1918’den sonra, İstanbul’a Rus göçmenlerin gelişi ve kumaş sıkıntısı nedeniyle pek çok kadın çarşafı bırakarak başa, boynu bile açıkta bırakan bir tülbent ya da eşarp sarmaya başladı. Yani Batı modası daha Cumhuriyet ilan edilmeden, seçkin çevrelerde çoktan yayılmıştı.

    ERKEKTE GALLER ETKİSİ: VII. EDWARD

    Melon şapkayı tanıtan Prens

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    İngiltere Kralı VII. Edward öldüğünde (1910) Almanya Başbakanı Prens von Bülow şöyle demişti: “Centilmenlerin en şık giyindiği ülkede, en şık giyinen centilmen oydu.” Bu bir övgü olduğu kadar yergiydi. Kraliçe Victoria’nın oğlu, 60 yaşında tahta çıkıncaya (1901) kadar kendini zevk ve sefaya vermişti. Babası Prens Albert şöyle diyordu: “Ne yazık ki kıyafetlerden başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor. Ava çıktığında bile tilkilerden çok pantolonlarına dikkat ediyor.” Bütün Avrupa onu izlerdi. Güya gizlice Marienbad’a kumar oynamaya gittiğinde, gazeteciler kente doluşarak fotoğrafını çekmeye çalışırdı. Erkek modasına yenilikler getirdi: Yeleğinin üst düğmesini açtı; tüvit kumaşını lanse etti, Homburg şapkasını (kurdele bantlı şapka) ve melon şapkayı tanıttı, pantolonlara ütü çizgisini getirdi, golf pantolonun, kruvaze ve çift düğmeli ceketin yayılmasını sağladı. Kendi adını taşıyan torunu Galler Prensi (VIII.) Edward’a kadar, onunla boy ölçüşecek başka bir erkek moda ikonu çıkmadı.

    20. YÜZYILIN İLK DEHASI: POIRET

    Kadını korseden kurtardı

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Fransız çizer George Barbier’nin Paul Poiret için yaptığı illüstrasyonlardan biri, 1912

    Korse, Fransız Devrimi sonrasında kısa ara dışında, kadınların mahkum olduğu bir giysiydi. Fransız modacı Paul Poiret 1903’te kimonodan esinlenerek tasarladığı bir kıyafette ilk kez korse kullanmadı. Tabii bu henüz ilk adımdı. Poiret’nin kariyeri, oryantalizmin zirve yaptığı yıllarda başladı. Şöhretinin başlangıcını bir “türban” tasarımına borçluydu. Poiret 1910’da ünlü “harem pantolonları”nı lanse etti. Modaya getirdiği yenilikler çoktu: Parfüm ve dekorasyona el atan ilk modacıydı, tanıtımda ilk kez fotoğrafı kullandı. Fransız Yüksek Moda Sendikası’nın 1911’de Paris Modası Sendikası’na dönüşmesini sağladı. 1914’te, Fransız Yüksek Modası Savunma Sendikası’nı kurdu ve modellerin kopyalanmasına karşı ilk mücadeleyi başlattı.

    KADIN ATALARIMIZIN İZİNDE

    Sutyene tekrar merhaba

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    2008’de Avusturya’da bulunan 600 yıllık sutyen, modern görüntüsüyle moda tarihçilerini şaşırttı.

    Sutyenin hikayesi, tarihte “ilk”lerden söz etmenin ne kadar tehlikeli olduğunu gösteren bir örnektir. Çünkü, üç yıl öncesine kadar, askılı sutyenin 20. yüzyıl başında yaratıldığına inanıyorduk. Fransız korseci Eugénie Herminie Cadolle, korseyi ikiye bölerek, üst parçayı yani ilk sutyeni 1900’de Paris Evrensel Sergisi’nde tanıttı. Ama resmi öncü, Amerikalı yazar Caresse “Polly” Crosbie’ydi. 1910’da “iki mendil, pembe bir kurdele, iğne-iplik” sayesinde ilk askılı sutyeni geliştirmiş, 3 Kasım 1914’te ABD Patent İdaresi’nden ilk patenti almıştı. Son derece net bir öyküydü bu. Hepimiz buna inanıyorduk. Ama, 2012’de Avusturya’dan gelen bir haber, giyim tarihçilerini allak bullak etti. Lemberg Şatosu’nun kalıntılarını araştıran Innsbruck Üniversitesi arkeologları burada bugün kullanılana benzer bir askılı sutyen bulmuş, karbon testlerinde bunun 1400’lerin sonuna doğru dikildiği anlaşılmıştı. Muhtemelen kadın atalarımız, sutyeni en az 600 yıl önce geliştirmişti; ama bu tasarım daha sonra kaybolmuş, 100 yıl önce yeniden keşfedilmişti.

    KÜKREYEN 20’LER

    Kısa etek kısa saç modası

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    1920’lerin aktif yaşam biçimleri kadınlar için de hareket rahatlığı sağlayan giysiler gerektirdi. Ayrıca yeni erotik bölge sırttı.

    1920’ler, Büyük Savaş’la Büyük Bunalım arasına sıkışmış kısa bir on yıldı ama büyük değişimlere sahne oldu. “Kükreyen 20’ler” veya “Çılgın Yıllar” denilen bu çağda kadınlar oy hakkı başta olmak üzere bazı özgürlüklere kavuştu. Ve yüzyıllardan beri ilk defa, hem etekler, hem saçlar kısaldı. Göğüsler adeta yok oldu, bel aşağıya düştü. Alagarson kesilmiş saçların üzerine çan şeklinde şapkalar oturtuldu. “Flapper” (dağınık saçlı) veya “garçonne” (erkek çocuğa benzeyen genç
    kız) denilen yeni nesil kadınlar, ilk kez pantalon giydiler. Amerikalı film yıldızı Louise Brooks, kısa saç modasını yayanların başındaydı. Pantolon giyen, eteğini ve saçını kısaltan ilk kadınlardan biri de modacı Coco Chanel’di. Yeni moda, Victoria çağında doğmuş önceki nesli öyle sarsmıştı ki, İngiltere Kraliçesi Mary (1867 doğumluydu) gibi bazı kadınlar eski elbiselerini terk etmeyi reddetti. Kuşaklar arasındaki bu çarpıcı giyim farkı, belki Fransız Devrimi’nden beri ilk kez görülüyordu.

    DEDESİ GİBİ TARZ SAHİBİ VIII. EDWARD

    Süveteri icat etti

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Galler Prensi Edward, 1. Dünya Savaşı’ndan az sonra, babası İngiltere Kralı V. George’u ziyarete gider. Eski kafalı kral kaşlarını çatarak “Ne o? Dışarıda yağmur mu yağıyor?” diye sorar. Çünkü genç prens ilk kez kıvrık paçalı pantolon giymiştir. Bu delikanlı (sonra VIII. Edward) 50 yıl önceki stil ikonu VII. Edward’ın torunuydu. 1920’lerde giyimi bir dizi yenilik içeriyordu.

    Kendi adıyla anılan prens-dö-gal kumaşını tanıttı; kumaşın deseni bir İskoç klanının tartanından alınmıştı. Fair Isle bölgesine özgü renkli desenli süveterle fotoğrafı çekilince süveter Amerika’daki dükkanlarda satılmaya başladı. Siyah yerine beyaz yelek giymeyi bir moda akımı hâline getirdi. ABD’de bir polo maçına kahverengi ceylan derisinden delikli ayakkabıyla gitti; üstelik bunları, İskoç desenli Argyle çoraplarıyla giymişti. Oxford çuvalları denilen yüksek belli, bol pantalonu yaygınlaştırdı. Sonradan şöyle söyleyecekti: “Aslında ben bir moda önderi olarak üretildim; terziler şovmenlerim, dünya da sahnemdi.”

    1925 ŞAPKA KANUNU

    Buna şapka derler!

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Mustafa Kemal, 27 Ağustos 1925’te “Efendiler bu serpuşun ismine şapka denir” dediği konuşmasıyla kılık kıyafette bir devrim başlatmıştı.

    Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanının ardından, kıyafet yeniliği gündeme geldi. Hedef fesi ortadan kaldırmaktı. 1925 yazında hazırlıkları yapılan bu yeniliğin önderi Cumhurreisi Mustafa Kemal’di. O yaz beyaz bir panama şapkayla görüldü.2Eylül 1925’te hükümet “ilmiye kisvesi ve bilumum devlet memurlarının kıyafetleri hakkında kararname”yi çıkardı. Bu kararnameyi, herkese şapka giyme zorunluluğu getiren 15 Kasım 1925 tarihli “Şapka İktisası Kanunu” izledi.

    İlk günlerde piyasada yeterli sayıda şapka olmadığından, kağıt şapka veya kadın şapkası giyenler görüldü. Memurlara bir yıl vadeli “şapka avansı” bile sağlandı.

    SAVAŞTAN SONRA BİKİNİ

    Bomba gibi patladı

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    5 Temmuz 1946’da tanıtılan bikini, 19 yaşındaki modelin elindeki kibrit kutusuna sığıyordu.

    Avustralyalı yüzücü ve dansçı Annette Kellerman’ın mayo giydiği için tutuklanmasının 30 yıl geçmiş, Josephine Baker, muz kostümünü giyeli 20 yıl olmuştu. Ava Gardner ve Rita Hayworth gibi yıldızlar sayesinde iki parçalı mayolar popülerdi. Bugünkü anlamda bikini ise Fransız mühendis Louis Réard tarafından 5 Temmuz 1946’da tanıtıldı. İki ay önce tasarımcı Jacques Heim “Atome” ismini verdiği ve “en küçük mayo” olarak tanımladığı iki parçalık tasarımını sunmuştu ama Réard bunun daha cüretkar bir versiyonunu canlı bir model üzerinde tanıttı. Bikiniye modellik yapan, 19 yaşındaki Micheline Bernardini bir striptizciydi. Zira “bikini, bir alyansın içinden geçirilemediği sürece bikini değildir” diyen Réard giymeyi kabul edecek bir model bulamamıştı. “Bikini” ismini o yaz bir atom bombasınıntestedildiğibirGüney Pasifik adasından almıştı. Réard tasarımının atom bombası gibi

    DIOR İMZALI ‘YENİ GÖRÜNÜM’

    İnce belli zarafet

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Christian Dior, 2 Şubat 1947’de moda dünyasına yepyeni bir koleksiyonla damgasını vurdu. Dior, Lucien Lelong ve Pierre Balmain gibi moda devlerinin yanında yetişmişti. Moda yazarı Carmel Snow’un “New Look” (Yeni Görünüm veya “A Look”) adını taktığı koleksiyon, 2. Dünya Savaşı’nın bittiğini ilan etti. Kumaş kısıtlamaları kalkmıştı. Askerlerin devri sona ermişti. Artık kadınsı görünüme geri dönme zamanıydı. Kabarık etekler, büyük şapka, bele oturan ceketle bu gösterişli figür, yıllarca etkisini korudu.

    TEK TAŞ MODASI

    Reklamla parladı gelenek hâlini aldı

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Moda yaratmakta, reklamcılığın etkisini gösteren en ilginç örnek, 1940’ların sonunda De Beers elmas tekelinin pırlanta nişan yüzüğü kampanyasıdır. De Beers, Güney Afrika’da elmas madenlerini işletiyordu. Dünya elmas cevherinin yaklaşık yarısı burada bulunduğundan şirket, bir dünya tekeliydi. Büyük Bunalım döneminde elmas piyasası çökünce De Beers, Amerikan reklam şirketi N.W. Ayer & Son’la anlaştı. Ayer, pırlantayı evlilik ve/veya aşkla birleştirecek bir strateji düşündü. 1947’de reklam yazarı Frances Gerety, reklamcılığın en eski ve güçlü sloganlarından birini buldu: “A Diamond is Forever” (Bir Pırlanta Ebediyen Yaşar). Resim tarihinin tanınmış tabloları, altında bu slogan yazılı olarak basında çıkmaya başladı. 1951’de Ayer, De Beers’in patronlarına “Artık pırlanta yüzük almadan bir kızla nişanlanmak mümkün değil” demişti. Aynı yıl, ABD’de evlenen 10 Amerikalı kadından sekizinin pırlanta yüzüğü vardı. Bugün de istatistik aynı.

    İLHAM PERİSİ HOLLYWOOD

    Hepimiz Marilyn’iz

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Film yıldızları 1950’lerde stil ikonlarına dönüştü ve modacılara “ilham perisi” oldular. Bu ortaklıklardan hafızalara en çok yer eden Hubert de Givenchy ve Audrey Hepburn arasındaki işbirliği oldu. Sabrina, Funny Face ve Tiffany’de Kahvaltı gibi klasik filmlerden, bugün hâlâ referans gösterilen kareler ortaya çıktı. O dönemin yıldızları Marilyn Monroe, Grace Kelly, Elizabeth Taylor ve Brigitte Bardot gibi isimler bugün bile dünyaca ünlü tasarımcılara ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Bir de Parisli tasarımcıların gölgesinde kalan ama modayı yakından etkileyen film stüdyolarının tasarımcıları var. Bunların başında gelen Edith Head, 35 kere Oscar’a aday olarak gösterilmiş, 8 kerede bu ödülü kazanmıştı. Edith Head sadece tarihi kostümler değil, güncel kıyafetler de tasarlıyordu.

    DERİ CEKET VE KOT PANTOLON

    Havalı giyin uzun yaşa

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Marlon Brando’nun oynadığı 1953 tarihli The Wild One filminden sonra deri ceket satışlarında patlama olmuştu.

    Amerika’da doğan rock’n’roll akımı ve “teenager” adıyla anılmaya başlayan gençlerin
    yeni yaşam stili, asi bir havaya büründü. Bu tavır Marlon Brando ve James Dean’in öncülüğünde jean pantolon, beyaz tişört ve siyah deri ceket üçlüsünde hayat buldu. James Dean’in başrolünde oynadığı 1955 yapımı Asi Gençlik (Rebel Without a Cause) filmi sokak modasını son derece etkilemiş, dünyanın her yerinde sayısız James Dean türemişti. 24 yıllık kısa ömrünün ardından jean pantolonu, beyaz tişörtü ve deri ceketi gençliğin üniforması olarak moda tarihine kazındı.

    1960’LARIN ÖZGÜR RUHU

    Ebeveynleri gibi görünmeyi reddettiler

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Şapkasız John F. Kennedy, dönemin bir başka ikonu, karısı Jackie ile.

    1960’lar isyan yıllarıydı. Moda editörü Diana Vreeland’ın tabiriyle,“Youthquake” (gençlik depremi) hareketi baş göstermişti. İngiliz müzik grubu The Beatles’ın önce takım elbise giyerken sonra bundan vazgeçişi dönemin ruhunu yansıtıyordu. Amerikan gençliğini temsil eden Vietnam Savaşı karşıtı hippiler el işçiliğinin, batik, nakış gibi detayların hakim olduğu tünikler ve İspanyol paça pantolonlarıyla dikkat çekiyordu. Courrèges’in yarattığı kısa etek modelini daha da kısaltan Mary Quant, “mini eteği” yarattı. “Unisex” akımı yayıldı. Yves Saint Laurent 1965’te Piet Mondrian’ın grafiklerini, dönemin en yaygın elbise türü “çuval elbise” üstünde denedi. “Mondrian elbise” moda ve sanat işbirliğinin en çok ses getiren işlerinden biriydi.

    ŞAPKASIZ JOHN F. KENNEDY

    Sokak modasını belirleyen Başkan

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Bu konuda bir kitap bile yazıldı. ABD’li gazeteci Neil Steinberg’in kitabının başlığı: Şapkasız Jack. Steinberg, şapkanın 1950’lerde gözden düştüğünü, John F. Kennedy’nin bunu dünyaya duyurduğunu anlatıyor. ABD’deki yaygın inanışa göre, şapkanın terkedilmesinin nedeni, John F. Kennedy’nin 1960’taki başkanlık seçimi sırasında halkın karşısına mümkün olduğu kadar şapkasız çıkmakta ısrar edişiydi. Oysa 1950’lere kadar sokakta şapkasız erkek düşünülemezdi. Kennedy ise kampanyasında bütün imajını gençlik ve değişim üzerine kurmuştu. Şapka takmak istememesi de bunun bir parçasıydı. Sıkıcı, muhafazakâr, gri 50’ler bitiyor, bireyci, canlı, renkli 60’lar başlıyordu. ABD Birleşik Şapka İşçileri Sendikası Başkanı, Kennedy’ye bir şapka giydirmeye çalışmış, ama başaramamıştı.

    ‘SÜPERMODEL’İN DOĞUŞU

    Moda, onlarla ‘dal’lanıp budaklandı

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    İlk “süpermodel” Twiggy (solda), 60’ların yüzü oldu, 40 kiloydu ve dolgun kadın
    imajının pabucunu dama attı.

    Londra’da Lesley Hornby adıyla doğup dünyanın ilk süpermodeline dönüşen Twiggy, lakabını İngilizce “dal” anlamına gelen “Twig”den aldı. İncecik vücudu, iri gözleri ve uzun kirpikleriyle tanınan modelin şöhretini Leonard’ın saç kesimine borçlu olduğu söylenir. Twiggy magazin karakterine dönüşen ilk modeldi. Bir gazeteci başbakandan daha çok para kazandığını söylediğinde “Öyle miymiş?” diye kıkırdadığı söylenir.

    HAZIR GİYİM VE İKONLARI

    Tanrım benden bir Diana yarat!

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Leydi Di, Prens Charles’ın kendisini aldattığını itiraf etmesinden az sonra halkın önüne sonradan “intikam elbisesi” adı yakıştırılan bu tasarımla çıkmış, büyük ilgi toplamıştı. Bugünün politik ikonuysa Michel Obama.

    Modanın büyük bir sektöre dönüşme süreci, 1980’lerde yani ekonomide liberalleşme, gümrük duvarlarının inişi ve globalleşmeyle başladı.Toplum tüketime odaklanmıştı ve bundan gocunmuyordu. Stil ikonu Galler Prensesi Diana’nın kıyafetlerini artık herkes, hemen giymek istiyordu. Küçük, seçkin bir kitle için özel üretim yapan “yüksek moda” markaları bile hazırgiyim markaları oluşturmaya başladı. Modaevlerinden çoğu 1990’larda büyük şirketlerce satın alındı. Hazır giyim sektörü de kendi markalarını yarattı; bu markalar üretimlerini Türkiye, Hindistan, Kore, Brezilya, Mısır, Çin gibi gelişmekte olan ülkelere kaydırdı. Moda dergileri bile global birer marka oldu. Modaya yönelik TV kanalları kuruldu. Alışveriş merkezlerinin yanısıra dijital alışveriş siteleri açıldı. Günümüzde çok yayılıp “demokratikleşen” modanın belki de bu nedenle moda olmaktan çıktığı bile söyleniyor.

    MODA DERGİLERİNDEN ALIŞVERİŞ SİTELERİNE YENİ BİR MODA

    Türkiye’de ‘modern’ tesettür

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Son yılların muhafazakar giyim modasında göğüs pensi, takma kol ve üstten kemer kullanımı, Türk-İslâm sentezi olarak ortaya çıktı.

    1980’lerde büyük kentlerde yeni bir kadın silueti ortaya çıktı. “Modern tesettür” denilebilecek bir giyinme biçimi yayıldı. Bu tarz son on yılda büyük değişime uğradı. Başlangıçta başörtüsü ve muhtemelen eski feraceye benzetilen uzun, bol pardösüyle, dinî ve siyasi bir beyanatta bulunuluyordu. Örtülü kadınlar lüks mağazalara yöneldikçe, mağazalar onlara adapte oldu. Çok az kişi boyun ve enseyi açıkta bırakan türban tarzını (eski Maliye Bakanı’nın eşi Ahsen Unakıtan) benimsedi. Çünkü dinî örtünmeye göre boyun ve ense de kapatılmalıydı. Bunun için başörtülerin altına baş ve gerdanı kapatan dar boneler giyildi. Uzun saçlar bir topuz tokasıyla toplandığından, üstüne takılan bone ve başörtüsü, protezlerin (sünger, karton) de yardımıyla kabarık bir görüntü aldı. Başörtüleri önceleri çok desenli ve renkliyken, son yıllarda desensiz, tek renk yaygınlaştı. Kadınlar, başörtüsünün altına kot pantalon,tulumdahilhertürgiysiyi giymeye başladı. 2011’de çıkan

    Âlâ, bu kesime seslenen ilk moda dergisiydi ve “muhafazakar giyiminin inceliklerini” yazıyordu. İkrâ, Hesnâ, Aysha gibi yayınlar da ona katıldı. İnternette bu stil konusunda yazan pek çok blogger, tesettür ürünleri satan epey alışveriş sitesi bulunuyor. Batı markalarını da takip eden bu yeni kuşak, İslâmi kesimden, özellikle erkeklerden gelen “tesettürün ruhu”nu kaybettikleri eleştirilerine pek kulak asmıyor.

  • ‘Moda’nın doğuşu yükselişi ve düşüşü

    ‘Moda’nın doğuşu yükselişi ve düşüşü

    İnsan sarınıp sarmalanmadan önce süslendi. Takıştırdığı kemik, diş ve tüyler bir güç gösterisi olarak hiyerarşik yapıya hizmet etti. Ama moda, insanın mesleğine ve ait olduğu sınıfa göre giyinmesi değildi. Önce sahne sanatları, sonra sinema ve televizyon, ona özenilecek stil ikonları hediye etti. 20. yüzyılda ‘haute couture’ markalarının doğmasıyla kendini ifade etmenin en yaratıcı biçimine bürünen moda, hazır giyimin darbesiyle büyük bir erozyona uğradı, şimdilerde can çekişiyor.

    Türkiye’nin son özgün tasarımcılarından ‘terzi yamağı’ Barbaros Şansal moda tarihinin dönüm noktalarını anlattı, tarihçi Necdet Sakaoğlu ve moda kültürü eğitmeni Begüm Başoğlu’nun katkılarıyla Ayşen Gür derledi.

    BARBAROS ŞANSAL

    'Moda'nın doğuşu yükselişi ve düşüşü

    Modanın köken olarak anlamı, içinde bulunulan durum; davranış ve duyuş biçimi. Bense modayı, insanların, fiziksel, cinsel, kültürel, dinsel, ekonomik ve siyasi haberleşme biçimlerinden biri, sosyal bir olgu olarak görüyorum. Bugünkü şekliyle modanın hayatımıza girişi aslında çok yenidir. Resmî tarihinin 1905’te Paris’te Worth ve Doucet’nin kendi adlarını marka olarak tescil ettirmesiyle başladığı söylenebilir. Ancak biz şimdi çok daha gerilere gidelim:

    İnsan önce takıp takıştırdı. Kemikler, dişler, tüyler, boynuzlar, toynaklar, deriler ve kürkler, kil, kireç ve kobaltlı minerallerden yapılma kozmetiklerle başladı. Avladığı hayvanların mirasıyla güç gösterisi yaparak sürü liderliğine geçti. Toplum oluşturma, hiyerarşik sınıflama becerisinin bir parçası da buydu. Sonra düğümledi insan, sonra ördü ve dokudu. Elyafı ip haline getirdi, bağlamayı ve düğümlemeyi, farklı parçaları birleştirmeyi, hatta örmeyi ve dokumayı öğrendi. Halı, kilim, kiton ya da ehrama yazı niyetine bilgi birikimini ve hayallerini işledi. Uçkurunu urganla bağladı, giysisini çengelli iğne (fibula) ile toparladı. Ve sonunda dikti. Sarınıp sarmalandığı örtünme biçiminden, 12. yüzyılda çıkıp çok parçalı giysiye geçti. Erken Rönesans ile insan vücuduna odaklandı.

    'Moda'nın doğuşu yükselişi ve düşüşü

    Çin İmparatoru sarı giyer ve başka kimse bu rengi giyemezdi. Sarı ve siyah birlikte, acılı ölümün rengiydi (kara mamba yılanını, Japon arıları, nükleer uyarısını ve olay yeri inceleme şeritlerini düşünün). Güzel ölümün rengi beyaz ise Roma’dan Arap yarımadasına kefenin ve kutsal cübbelerin rengiydi. Kırmızı ihtiras ve zafer, kara ise keder ve elem demekti. Renklere baktığımızda, bunların kimlik belirttiğini görürüz: Doktorun beyaz önlüğü, avukatın kara cübbesi gibi. Eski toplumlarda, toplum kesimlerinin her biri kimlik (pasaport) yerine belli kıyafet ve renklere bürünürdü. Osmanlı toplumu da bunlardan biriydi.

    'Moda'nın doğuşu yükselişi ve düşüşü
    ANAKRONİSTİK MODA Gabrielle D’Estrées ve Kızkardeşlerinden Biri adlı resim 1594 civarında yapıldı. Louvre Müzesi koleksiyonunda bulunan tablodaki genç kadınlar, arkada dikiş yapmakta olan terziyi bekleyedursun, #tarih onları Osmanlı haremi ve 1960’lar ruhuna büründürdü.

    Moda ise başka bir şeydir. Bu kavramın temellerinden biri tiyatro, opera ve bale; bunlar için hazırlanan kostümlerdir. Sahnedeki oyunları seyreden herkes Pamuk Prenses veya Wilhelm Tell olmak istemiş, insanlar önce opera terzilerine gitmeye başlamıştır. Sinematografinin gelişiyle moda bir devrim geçirdi çünkü kostümler artık çok daha büyük kitlelere ulaşabiliyordu. Terziliğin ciddi bir şekilde ticarete atılması da böyle başladı. 20. yüzyıl başında kurulan “la Chambre Syndicale de la Haute Couture Parisienne,” dünyanın moda merkezini oluşturdu. Modanın başkentinin Paris olması, kıyafetlerden değil, bu yüksek moda sendikasından dolayıdır. Bu sendika, moda evlerinde (maison) çalışan terzilerin saat ücretinden yangın çıkışlarına kadar her şeyi belirler. “Maison”lar, dikilen elbiseleri saat üzerinden hesaplayarak fiyatını tespit eder. Haute couture’de, yani müşteriye özel dikimde, bütün kıyafetlerin model ve kalıpları önce hukuk bürosunda tescil ettirilir. Televizyonun gelmesi modada başka bir devrim demekti. Herkese ulaşabilsin, daha çok, daha kolay, daha hızlı üretilebilsin diye etekler kısaldı, detaylar kalktı, süslemeler azaldı, hazır giyime geçildi. Moda popülerleşti ve seçkinlerden kopup proletaryanın bile peşinde koştuğu bir şeye dönüştü.

    'Moda'nın doğuşu yükselişi ve düşüşü
    İtalyan ressam Giovanni Battista Moroni’nin fırçasından bir 16. yüzyıl terzisi.
    'Moda'nın doğuşu yükselişi ve düşüşü
    Uygulama: Candan İşcan

    1990’lara gelindiğinde, yeni dünya düzeniyle birlikte Çin, Hindistan, Bangladeş, Türkiye, her yerde, giysiler o kadar ucuz, taklidi kolay hâle geldi ki, haute couture ölmeye başladı.

    Türkiye’ye gelince, günümüzde merdiven altında, taklitçi, sendikasız ve sigortasız üretime bir de adı ulusal olmayan çakma isimler takıldıkça moda değil ancak mola yaşanıyor. Türkiye artık giyinmiyor: Ya pop şarkıcısı solist olup don-sutyen klip çekiyor ya da protokolde, valiz büyüklüğünde çanta elde, sarınıp sarmalanıp, platformlu iskarpin üzerinde duruyor.

    'Moda'nın doğuşu yükselişi ve düşüşü
    VENÜS’E 3D KOSTÜM #tarih Sandro Boticelli’nin 1482-1486 arasında yaptığı Venüs’ün Doğuşu resminde çıplak betimlenen Venüs’e, dünyanın tamamen üç boyutlu yazıcıyla üretilen ilk elbisesini giydirdi. Son yılların popüler bürlesk yıldızı Dita Von Teese için hazırlanan 3000 parçalık elbise, 2013’te 17 seferde “basılmış” ve 17 bin Swarovski taşla süslenmişti.
  • Kalbin duası şeytanın şifası

    Kalbin duası şeytanın şifası

    #7 Sabriye Özülke

     Sabriye Hanım haftanın “P” ile başlayan günlerinde ve ayın 10, 20 ya da 30’unda evden çıkamıyor, temizlik yapamıyor ve (alyansı dahil) hiçbir takı takamıyordu. Öte yandan bunlar, yapmak mecburiyetinde bulunduğu şeylerle karşılaştırıldığında pek ehemmiyetsiz kalmaktaydı. Misal, her gün ellerini otuz kez yıkamak, üç kez duş almak, ocağın söndürüldüğünü, kapının kilitlendiğini defalarca -bazen gece yarısı yatağından kalkıp- kontrol etmek, çizgili defterine “Ak gün ağartır, kara gün karartır” cümlesini bir satır atlamak suretiyle yüz kez yazmak, aile fotoğraf albümündeki resimleri dağıtıp yeniden sıraya dizmek gibi… Anlayacağınız zavallı kandıncağız, Batılı ruh hekimlerinin obsesif kompulsif bozukluk dediği illetten muzdaripti ve durumu o kadar vahimleşmişti ki, artık ilaçlar ona bir şifa vermiyor, hekimler ciddi ciddi bir beyin ameliyatının gerektiğini düşünüyordu. 

    Astsubay kocası, kendisini evlenmelerine rıza göstermeyen ailesinin Düzce’deki evinden kaçırdığında henüz on yedi yaşındaymış Sabriye Hanım. Babası, Türk aile yapısına yaraşır şekilde kızını derhal evlatlıktan reddetmiş, bununla da yetinmeyip ara sıra telefonla görüştüğü annesini de, bir daha onunla konuşursa kapının önüne koymakla tehdit etmiş. İki yıl kocasıyla birlikte Ankara’da askerî lojmanda yaşamış, annesi ve kardeşlerine duyduğu özlem bir yana bırakılırsa halinden hayli de memnunmuş. Lâkin bir şark vilayeti vilayetine tayini çıkınca Astsubay Bey, eşinin İstanbul’da yaşayan ailesinin yanına taşınmasının daha doğru olacağına karar vermiş. İşte Sabriye Hanım’ın hastalığının emareleri kayınvalidesi, kayınpederi ve iki görümcesiyle birlikte yaşamaya başladıktan hemen sonra ortaya çıkmış. 

    Kayınvalide ve görümceler Sabriye Hanım’ı horluyor, itip kakıyor ve köle gibi kullanıyormuş. Giderek daha kötüleşen hastalığını ise, iş yapmamak için bahane diye gördüklerinden zavallıyı dövmeye de başlamışlar. Bir gün yediği bir tokat yüzünden kafası kanapenin kolçağına çarpıp da baygınlık geçirince hastaneye kaldırılmış ve “ilgili” bir hekim sayesinde Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevk edilip ruhsal tedavisine başlanmış. 

    Hikayesini özetledikten sonra, “Kocamı hâlâ seviyorum” dedi Sabriye Hanım. “Zaten her şeyi onun için yapıyorum.” 

    “Her şeyi derken?” 

    “İşte bu saçma şeyleri. Ellerimi yıkamazsam, kilitleri kontrol etmezsem, yanlış günde pazara gidersem… onun öleceğinden korkuyorum” diye yanıtladı. “Hemen her gece rüyamda onun öldüğünü görüyorum, ağlayarak uyanıyorum.” 

    “Tehlikeli bir vazifede mi?” 

    Kalbin duası şeytanın şifası

    “Hiç değil” dedi gülümseyerek. “Gazino sorumlusu. Mutfağı falan denetliyor. Diyeceksiniz, orada başına ne iş gelir? Ama işte bilmek yetmiyor. Kafama taktıklarımı yaparsam olacaklardan korkuyorum…” 

    “Yapmazsam demek istiyorsunuz sanırım” diye girdim araya. Boş baktığını görünce açıkladım: “Takıntı olan şeyleri ‘yapmazsanız’, başına bir hal geleceğinden korkuyorsunuz.” 

    Beni hiç duymamış gibi devam etti: “Geçenlerde annem aradı. Baban da çok özledi seni diyor, bir arasan özür dilesen affedecek amma velâkin evli oldukça kabul etmez seni geri…” 

    “Peki Sabriye Hanım” dedim. “Benden ne istiyorsunuz?” 

    “Bilmiyorum ki” deyip iç geçirdi. “Ama sen mutlaka kalbimin kalbinde yatanı biliyorsun. Ben evrakı imzalayayım, sen ne lâzım görüyorsan yaparsın.” 

    İki gün sonra gazetelerde en az bu görüşme kadar tuhaf bir haber yer almaktaydı: Taze bir teğmen, tatbikat sonrası sahada bulunan patlamamış bir el bombasını imha etmesi için bölük çavuşunu görevlendirir, ancak gereken bilgiyi vermez. Er ve erbaş arkadaşlarıyla yaptığı bir fikir teatisinden sonra çavuş, en iyisinin elbombasını mutfaktaki dev karavanada patlatmak olduğuna karar verir. Netice, aralarında Astsubay Kıdemli Üstçavuş İsmail Özülke’nin de bulunduğu sekiz şehittir. 

    Kalbin duası şeytanın şifası
  • Her krem reklamında ayrı bir senaryo

    Her krem reklamında ayrı bir senaryo

    Türkiye’ye ilk giren kozmetik markalarından biri olan Tokalon, 1930’lu yıllarda ilginç reklamlarının da etkisiyle pazarın en önemli oyuncusu olmuştur. Önceleri, en bilinen ürünleri “penbe rengindeki” kremdir. Viyana Tıp Fakültesi’nden Doktor Stejskal’ın “genç hayvanların cildinden istihsale (üretmeye) muvaffak olduğu” kremi kullanan kadınlar yalnızca üç günde sonuç almakta ve yirmi yaş genç görünmektedir!

    Her krem reklamında ayrı bir senaryo
    Her krem reklamında ayrı bir senaryo

    1933’te her ilanda bir senaryo yer almaya başlar. Kocası Sezai’yi “şayanı hayret teni ve beyaz cildi olan sarışın daktilo”ya kaptıran Saadet hanım, Tokalon kullanan on yıllık karısına yeniden aşık olan Bay Nihat, 19 yaşındaki genç kızın nişanlısını Tokalon sayesinde elinden alan 35 yaşındaki bayan Sacide hep bu senaryoların kahramanlarıdır.

    Her krem reklamında ayrı bir senaryo

    1935’ten sonra ilanlarda “isminin neşredilmesini istemeyen” kadınların mektuplarına da yer verilir. Sözgelimi, bir sahne sanatkârı hanımefendi, “Holivud’da bir sinema yıldızı teninin solmağa başladığı an kazanç ve muvaffakiyetini kaybeder” demekte, kendisinin 40 yaşında olmasına rağmen Tokalon sayesinde 20 yaşında kadın rollerinde oynayabildiğini yazar.

    Bu arada, kremin üç gün olan etki süresi 1935’te altı haftaya kadar çıkmıştır. Geceleri sürülen pembe kremin yanına da “muhtevasında kaymak köpüğü olan” ve sabahları sürülen beyaz krem eklenmiştir.

    Her krem reklamında ayrı bir senaryo

    SEMT TARİHİ

    Büyük yangından sonra Tatavla, Kurtuluş oldu

    İstanbul’da Rumların yaşadığı Tatavla’da 1929’da çıkan yangında yüzlerce ev kül olmuş, Yunanistan’daki gazetelerin eleştirilerine Türk gazetelerinin karşılık vermesiyle başlayan tartışmaların sonucunda, yüzyıllardır Tatavla olan semtin adı Kurtuluş yapılmıştı.

    21Ocak 1929’da, bugün bir kısmı Şişli bir kısmı Beyoğlu ilçesine bağlı bir semt olan Kurtuluş’ta çıkan yangında yüzlerce ev yandı, yangından sonra sakinlerinin büyük çoğunluğu Rum vatandaşlar olan semtin dokusu ve kimliği büyük bir değişime uğradı. Semtin o zamana kadar Tatavla olan adı da yangınla başlayan tartışmalardan sonra Kurtuluş yapılmıştı.

    Her krem reklamında ayrı bir senaryo
    Her krem reklamında ayrı bir senaryo

    #tarih Yayın Kurulu Üyesi Cengiz Kahraman’ın önümüzdeki ay Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkacak, İstanbul Kış Günlüğü 1929-1954 adlı kitabında yer verdiği Tatavla Yangını’nda gazetelere göre 500, resmi rakamlara göre ise 216 ev yandı. Dar sokaklara dizilmiş iki-üç katlı ahşap evlerden oluşan semtin yarısından fazlası kül oldu.

    Her krem reklamında ayrı bir senaryo

    Yunanistan’daki bazı gazeteler Bizans döneminin mirası bir Rum semti olan Tatavla’daki yangına yeterli müdahalenin yapılmadığını, mağdurlara yardıma da devletin değil, Yunanistan elçiliği ve Patrikhanenin koştuğunu yazdılar. Bu iddialar üzerine çileden çıkan milliyetçi Türk gazeteleri de karşılık verdi. Bu gazetelerde Tatavla’nın Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yetiştirdiği Rum kabadayılarıyla ve serserileriyle meşhur oluşu hatırlatılıyor, 1793’te çıkarılan fermanla Rum olmayanların ikametinin yasaklandığı semtte Cumhuriyet’in ilanına rağmen hala neden Rumların yaşadığı soruluyordu.

    Her krem reklamında ayrı bir senaryo

    İki ay süren tartışmaların sonucu, belediyenin 24 Mart’ta aldığı kararla semtin adını değiştirmesi oldu. Akşam gazetesi bu “müjdeyi” okurlarına şöyle duyuruyordu: “Tatavla kasa hırsızlarını, canileri hatırlatan bir isimdir. Bu itibarla da fena bir tesir husule getirmektedir. Haber aldığımıza göre Şehremaneti bu cihetleri nazarı dikkate alarak bu semtin ismini değiştirmeğe ve Tatavla ismini Kurtuluş’a tahvil etmeğe karar vermiştir.

    Vilayetçe icap edilen muamele yapıldıktan sonra Tatavlanın ismi ‘Kurtuluş’ olacaktır. Bir zamanlar canilerin, Hrisantos gibi şerirlerin ilticagahı olan Tatavla, şimdi bir çok Türk ailelerin oturduğu temiz bir yer olmuştur. Bu itibarla eski çirkin isminin kaldırılması ve ‘Kurtuluş’ tevsimi çok muvaffaktır”.

    Her krem reklamında ayrı bir senaryo
    İki gün sonra Yangından iki gün sonra çekilen fotoğraf, felaketin boyutlarını gözler önüne seriyor (üstte).Tatavla adının “canileri hatırlatığını” yazan Akşam, semtin yeni adının Kurtuluş olmasına en çok sevinen gazetelerden biriydi.

    Sürekli fikir değiştiren Oğlaklar

    İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti.

    ALP EJDER KANTOĞLU

    Oğlaklar bütün eğilim ve kabiliyetlerini ateşten alır. İşlenmek için ateşe ihtiyaç duyan her ne varsa Oğlaklara muhtaçtır. Yerin bağrında gizlenmiş metalleri bulmak ve nice dehlizlerdeki cevherleri eritip çıkarmak ve tabii ki altın ve gümüşe şekil vermek hep onların işidir. Demir ve bronzu eritmeye yarayan aletler, buğdaya son şeklini veren fırınlar da Oğlakların insanlara armağanıdır. Soğuğu yok eden kıyafetler ve gereçlere de meraklıdır Oğlak. Ne de olsa kışın en uzun gecesi onun döneminde yaşanır. Ve tabi gündüzlerin zamanını uzatarak yeni bir yıla merhaba demek de Oğlak’a düşer. Sü- rekli değişen fikirleriy- le bir o yana bir bu yana savrulurlar. Bu burcun ilk yarısında doğanlar Venüs’ün hizmetkârıdır ancak Aquarius’un beslediği balığın etkisiyle güzel bir yaşlılık onları bekler.

    Her krem reklamında ayrı bir senaryo
  • İşi ehline bırakan Türkler

    İşi ehline bırakan Türkler

    Batıtürkler yerel halkın idaresini yerel beylere bırakmıştı. Bu türden bir yerel yönetim anlayışı Osmanlılarda da görülür. Yerel idare işin ehli olan kişiye, vergi toplama erki ise merkezî otoriteyi temsil eden mültezime verilirdi.

    Tarihte Kadim Türklerin varlığından geç haberdar olmamıza rağmen, onlarla çok sıkı bir bağ kurduk. Orta Asya cumhuriyetlerinde de benzer duygularla karşılaşırız. Kurduğumuz bu bağ ise onların Türk adını taşıyan ilk devlet olmalarına dayanan şecereci bir bakış açısının sonucudur. Öte yandan Türk dili ve bu dille kendimizi ifade edişimiz de bu bağı güçlendirir.

    Araştırmacılar genellikle Kadim Türklerin faaliyetlerini, imparatorluğun geniş sahalara yayılmasını daha çok siyasi tarih açısından ele almışlardır. Ancak o zamanki teknoloji ile bu kadar geniş alanlar nasıl idare ediliyordu? İdare merkeziyetçi mi yoksa ademi merkeziyetçi mi idi? Yönetimde finansman merkezde mi idi? Yoksa yerel yönetim kendi finansmanını kendi mi yaratıyordu? Yerel yönetimlerde idare kimin elinde idi? İşe bu açıdan bakınca Çin’in kuzeyinden Hazar Denizi’ne kadar geniş bir alanda hüküm süren Kadim Türklerin bu bölgeleri merkeziyetçi olarak idare etmeleri imkansız olduğuna göre, acaba yerinden yönetim mi yoksa yerel yönetim mi vardı?

    Jonathan Skaff, 6.-8. yüzyıllarda Batıtürklerinin yerleşik alanların idaresini daha çok kendi kaynak- larını yaratan yerel yönetimlerle sürdürdükleri görüşündedir. Batı uçtaki Toharistan, Taşkent, Fergane gibi yerler, Türk hanedanı Aşina ailesinin artık yerleşik hayat içinde yaşayan üyelerince idare ediliyordu. Bunların başındaki yöneticiler ise daha çok yerel beyler ve üst tabakanın temsilcileri idi. Batıtürk idaresindeki beyliklerin başındakilere, “elteber” unvanı verildiğini biliyoruz. Yukarıda söz edildiği gibi elteberler Türklerden olduğu gibi, Hoço gibi yerlerde ise mahalli bey ailesinden gelebiliyordu. Ayrıca merkezî idare tarafından atanan “tudunlar”, elteberleri özellikle vergi (tartuk) açısından denetliyorlardı. Mahalli beyin ailesi tarım, ticaret gelirlerini idare ediyor, buralardan elde edilen gelirlerden Batıtürk idaresine belli bir miktar ödüyor, kısacası kendi kaynaklarını kendi üretiyordu. Ticaret yolları üzerinde bulunan beyliklerin geliri daha fazla idi. Bunların yanında Batıtürk idaresinin yerel idareci zümre üzerinde bazı kültürel etkileri veya yaptırımları da görülmektedir. Bu etkiler özellikle giyim kuşam alanında görülürdü. İdareci zümre Türkler gibi ceketlerini sola doğru ilikliyordu; Çinliler ise tam tersi sağa doğru. Öte yandan yerel idarecilerin saç tuvaletlerinde de Türk etkisi vardı. Çinli erkekler bugünkü Daoist rahipler gibi saçlarını tepelerinde toplarken, Türkler tek örgü veya örgüler şeklinde salıveriyorlardı. Batıtürklerine vergi veren yerel bey ailesinde erkek saçlarının Türk usulü olduğu görülüyor. Ancak bu türlü “kültürel” öğeler, halkın giyim kuşamında ve saçlarında yoktu.

    Batıtürkler yerel halkın idaresini yerel beylerin uhdesinde bırakmıştı. Halk arasında zaman zaman bu tür Batıtürk etkileri görülse de, bunlar bu adetlerin uzun zamandan beri yaygın olarak kullanılmış olması ile ilgili idi.

    İşi ehline bırakan Türkler

    Bütün bu anlatılanlar bize bazı şeyler hatırlatıyor mu? Osmanlılarda da bu tür bir yerel yönetim usulü yok muydu? Hatta vergiler Anadolu’da da mültezimlere havale edilmiyor muydu? İşin ehli olan kişiyi yerel idareye, vergi toplama erkini sizi temsil edecek mültezime vermek…

    İşin esası, bugün aile hayatımızda da sıklıkla gördüğümüz bir “davranış modeli”yle karşımıza çıkıyor: Eğer kardeşlerden biri, anne-babaya ve diğer büyüklere karşı yükümlülüklerini diğerlerinden daha özenle yerine getiriyorsa, diğer kardeşler “o nasılsa yapıyor” diyerek onun yükünü paylaşmaya pek yeltenmez. Ancak idari açıdan bakınca, en büyük oğlan çocuğuna belli sorumluluklar yükleyen kurallar yerine, burada işi ehline bırakmak, ona ve iş yapış tarzına karışmamak eğilimi görülmektedir. Genelde asiller sınıfının olmadığı Türk toplumlarında işi ehline bırakmak göçebe iken de yerleşik iken de en önde gelen bir prensip olmuştur. Tabii burada “işine öyle geldiği için işleri başkasına bırakmak” rahatlığının bulunduğunu da unutmayalım.

  • Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Türkiye’de ilk yerli diş macunu “Necip”in patenti 1924’te alınmıştı. Ancak diş temizliği için misvak kullanmaya alışmış ve diş fırçalarının domuz kıllarından yapıldığı söylentilerinden etkilenen bir toplumda diş macunu kullanımını yaygınlaştırmak kolay değildi.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    1930’a gelindiğinde çok sayıda yerli-yabancı diş macunu piyasadaydı ve aralarında reklam savaşı başlamıştı. İçlerinde en agresif reklam kampanyasını ise Bioks yapıyordu. İlk ilanlarında potansiyel müşteriler “Bioks kullanmazsanız dişleriniz çürür” denilerek ve bir tarafa dişçi kerpeteni bir tarafa Bioks çizimi konularak kortutulmaya çalışıldı.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Sonra bir kadınla erkeği sarılmak üzereyken gösteren ve altında “Onu deraguş edecek mi (kucaklayacak mı)? Hayır!” yazan ilanlar başladı. Çizimde kadının ağzı bir bezle bağlanmıştı ve “Sararmış dişlerinizi gizlemek gayrı kabildir” deniliyordu.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Bioks’un bugünlere miras kalan en önemli reklam hamlesi ise, macunu “Türk Diş Tabipleri Cemiyeti’nden onaylı” diye pazarlamak oldu. Ancak birkaç ay içinde diğer markalar da aynı yolu kullanmaya başlayınca bu fikir kullanışlı olmaktan çıktı.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Firma reklamlarında ünlü kişileri de kullandı. Bir ilanda şair Abdülhak Hamit’in eşi Lüsyen Hanım’ın fotoğrafı kullanılmış ve kendi ağzından “Bioks gayet iyi bir diş macunu” yazılmıştı. İlanın en altında ise “Bu kibar ve münevver hanımın takdiratı Bioks diş macununun yüksek kıymetini isbat eden bir delil daha teşkil etmektedir” deniliyordu.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    GÖSTERİ

    Üstadın sihirli hayvanlar listesi

    Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük illüzyonisti olan Zati Sungur’un (1898-1984), meslek hayatının çoğu turnelerde geçmişti. Güney Amerika, Avrupa ve Ortadoğu turnelerinin yanı sıra Türkiye’nin en ücra köşelerinde bile gösteriler yapmıştı.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    İki kamyon, on ton civarında malzeme ve en az on kişilik ekibiyle yola çıkan Sungur’un turnelerde aldırdığı ve defterlere geçirttiği notlar, aynı yere bir daha gidildiğinde çok işine yarıyordu. Def terlerde, gidilen yerin mülki amirlerinin listesi, seyirci sayısı, bilet fiyatları, sahne kapasitesi ve yol durumuyla ilgili bilgiler yer alıyor.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Örneğin 1950 Ege turnesindeki notlarda Söke’deki sahne için “fena”, yol için “pek fena” notu düşülmüş. Notlardan anlaşıldığına göre o yıllarda birçok Ege kasabasında, bugün şehirlerde bile nadiren rastlanan 700-800 kişilik sinema salonları da mevcutmuş.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Gösteride kullanılacak ihtiyaçların listesi de defterlere işlenmiş. 1961’deki Tokat turnesi listesinde şunlar var örneğin: Baston, kafes, paravan, ördek, keçi, yumurta, mendil, tavşan, paravan ve şapka.

    MİLLİ EĞİTİM

    Türk çocuğu titre ve kendine dön!

    İkinci Milliyetçi Cephe hükümetinin iktidarda olduğu 1977’de Kültür Bakanlığı’nın 60 bin adet basıp okullarda dağıttığı Ülkücü Ali adlı “çocuk romanı” tartışma yaratmıştı.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Geçen yıl dördüncü baskısı yapılan kitapla ilgili dönemin Kültür Bakanlığı Müsteşarı Emin Bilgiç, dozunda olmak kaydıyla çocuk kitaplarında da ideolojik fikirler olabileceğini savunup “Bunlar yeter ki solcu fikirler olmasın” demişti.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Ünver Oral’ın yazdığı kitabın kahramanı, ülkücü olan 10 yaşındaki Ali’dir. Macera, Ali’nin yaz tatilinde babasının köyüne gitmesiyle başlar. İlk kez köye giden ve kırlarda gezerken “Yaşasın cennet vatanım” diye slogan atan tuhaf bir çocuktur Ali. Köydeki ikinci gününde hemen örgütlenme faaliyetlerine girişir. Kurduğu Güzelceköy Ülkücü Çocuklar Ocağı sayesinde yalnızca çocukları değil büyükleri de etkilemeyi başarır. Yaz bitip Ali İstanbul’a dönerken köy toptan ülkücü olmuştur. Öyle ki, Döndü teyzesi Ali’yi “Ülkücü oğlum, toplumcu oğlum” diye sevmekte, Ali yazılamaya çıktığında evinin duvarına yazı yazılanlar dahi kendisini hoş görmektedir.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu
    12-18 Aralık 1930’daki Milli İktisat ve Tasarruf Haftası’nda İstanbul’da yerli mallarından oluşan vitrinler arası yarışma yapılmış. Amacı “Halkın yerli malının nefasetini vitrinlerde yakınen görmesi” olarak açıklanan yarışmayı Oliyon mağazası kazanmıştı.

    Hayvanların efendisi Yay Burcu

    İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti.

    ALP EJDER KANTOĞLU

    At ve insanın birleşimi Kentauros takımyıldızının altında doğan bu burcun insanı çılgın atların çektiği yarış arabalarına hükmetmeyi, vahşi atları dizginlemeyi, çayırlarda koşturan sürülerin peşine düşmeyi ve dört ayaklı her hayvanın efendisi olup onları ehlileştirmeyi sever. Kaplanları yumuşatır, aslanların öfkesini dindirir, fillerle konuşurlar. Bu konuşmayla o koca file insana benzer hareketler yapmayı öğretebilirler. İşin doğrusu bu takımyıldızı oluşturan yıldızlarda insan formu bir hayvanla birleşmiş ve ona üstün gelmiştir. Bu sebeple bu burcun insanları hayvanlara hükmedebilir. Kentauros’un gergin yayında çekili ok, bu burcun insanının kolunun gücü, zekasının keskinliği, hareketlerinin çevikliği ve sebatkar ruhu hakkında yeterince açıklayıcıdır.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu
  • Lüks Nermin: Üst tabakanın aşk tedarikçisi

    Lüks Nermin: Üst tabakanın aşk tedarikçisi

    1950’li yılların en ünlü randevuevi sahibi ve fuhuş âleminin kraliçesiydi. Yasadışı bir iş yapmasına rağmen üst düzey ilişkileri sayesinde korunup kollanan Lüks Nermin’in saltanatı, diplomatik krize yol açan o büyük ‘hatayı’ yapınca başına yıkıldı.

    Türkiye’de fuhuş yaptırma amacıyla “iş kurmak”, yani randevuevi açmak 19. yüzyılın son çeyreğinden 1930’a kadar belli kuralları yerine getirip kayıt altına girmek şartıyla serbestti. Fuhuş sektörünün merkezi Beyoğlu’ydu.

    12 Nisan 1930‘dan itibaren randevuevi açılması yasaklandı. Elbette o tarihe kadar yasal olanlar dışında kaçak çalışan çok sayıda randevuevi de mevcuttu. Yasak kararının ardından bütün randevuevleri yasadışı çalışmaya başladı.

    Büyük kentlere göçün yoğunlaştığı 1950’li yıllarda randevuevi sayısında önemli bir artış oldu. Toplumun en yoksulundan en zenginine kadar her tabakasına hitap eden irili ufaklı çok sayıda yeni randevuevi açılıyordu. 1956 basımı Türkiye Ansiklopedisi’nde, “Beyoğlu, bar, sinema, tiyatro, gazino gibi eğlence yerlerinden başka İstanbul’un fuhuşhanelerinin daha mutena tabakasını da ihtiva etmektedir. 19’uncu yüzyıl sonlarından itibaren kurulmaya başlayan bu tesisler gittikçe genişleyerek Beyoğlu’nu sefih, müsrif ve mirasyedi insanların ziyaretgâhı haline getirmiştir” yazıyordu.

    O yılların ünlü randevucularından bazıları Ayşe Nimet, Çanakkaleli Melahat, Naciye, Mefkûre ve Zurnik’ti. Ama bir de Lüks Nermin adıyla tanınan Şaziye Zeren (Topçu) vardı ki, gücü ve ünü nedeniyle diğerlerinden ayrılıyordu. Giovanni Scognamillo, Beyoğlu’nda Fuhuş’un Tarihi adlı kitabında kendisini şöyle anlatıyor: “Zambak Sokağı’nın 21 nolu hanesi denildiğinde, eski kuşaktan olanların aklına tek bir isim yerleşir: Lüks Nermin. Lüks Nermin’inki az buçuk ‘Fransız tarzı’ geleneği sürdüren ülke çapında bir randevuevi. Meşin koltuklu, kırmızı kadifeli bir salon; kahve ve lokum ikramları; Fransızcayı İngilizceyi paralayan bir teşrifatçı kız. (…) Kızların sayısı pek kalabalık değildir, beş ya da altı. Fakat ‘servis’te yok yoktur. ”

    Lüks Nermin: Üst tabakanın aşk tedarikçisi
    Her duruşması ayrı olay Lüks Nermin’in duruşmalarda giydiği pahalı kıyafetleri, enteresan hâl ve tavırları da gazetelere haber olur. Bu sayede ününe ün katan Lüks Nermin’i görmek için adliyeye gelen kalabalığı polis zor zapteder.

    Nefes Nefese Bir Ömür adıyla kitaplaştırdığı anılarında, “Beyoğlu Zambak Sokak’taki Lüks Nermin’in evi pek ünlüydü. Fevkalade güzel kızlar çalışıyordu orada. Hatta bazı ünlü dansözler, film yıldızları Nermin’in özel servisindeydiler” yazan dönemin ünlü gazetecisi Yılmaz Çetiner ise, bekârlık zamanlarında yoğun çalıştığı için kız arkadaşa ayıracak zaman bulamadığını, bu yüzden kendisinin de Lüks Nermin’in müşterilerinden olduğunu şaşırtıcı bir açıksözlülükle anlattıktan sonra, polisin bu evi basmadığını çünkü Lüks Nermin’in üst düzey müşterileri sayesinde korunduğunu yazar.

    Gerçekten de Lüks Nermin’in 1944‘te faaliyete başladığı Zambak Sokak’taki randevuevi, 15 yılda yalnızca iki kez basılır. 1951 ve 1958‘deki iki baskın Nermin’in işlerini bozmadığı gibi dönem dönem İstanbul’un başka semtlerinde şubeler açmasına da engel olmamıştır. Hatta ikinci baskının ardından randevuevini baştan aşağı yeniden dekore ettirmiş, tavanları aynalarla kaplatıp duvarları siyaha boyatmış ve ışık düzeneği kurdurmuştur.

    Lüks Nermin’in saltanatı, 1959’da büyük bir sarsıntı geçirir. 18 Mayıs 1959’da polis Zambak Sokak’taki meşhur eve büyük bir baskın yapar. Aynı gece Nermin’in Bahçelievler’deki evi de basılır. Lüks Nermin, operasyon karşısında büyük şaşkınlık geçirmiş ve polislere “Siz kim oluyorsunuz da benim evimi basıyorsunuz?” diye sormuştur.

    Evlerde bulunan 1435 dolar ve yurda kaçak sokulduğu iddia edilen bir kamyon dolusu eşyaya da el konur. Lüks Nermin, fuhuş yaptırma, gümrük kaçakçılığı ve döviz kaçakçılığı suçlarından tutuklanır (Türkiye’de dövizle alışveriş yapmak ve döviz bulundurmak 1983’e kadar suçtu).

    Lüks Nermin: Üst tabakanın aşk tedarikçisi
    Fuhuş sektörünün diplomasiye katkısı 1959’un Nisan ayında Türkiye’yi ziyaret eden Endonezya Devlet Başkanı Ahmed Sukarno’nun geceyi birlikte geçireceği bir kadın istemesi üzerine Türk Dışişleri çareyi Lüks Nermin’e başvurmakta bulmuştu.
    Lüks Nermin: Üst tabakanın aşk tedarikçisi

    6 Ağustos’ta, evinde yakalanan 1435 dolar nedeniyle bir yıl hapse mahkum edilir. Ayrıca kendisine 3 milyon lira vergi cezası çıkarılır ve bütün mallarına el konur. Gümrük kaçakçılığından beraat ederken fuhuş yaptırma suçundan da 15 gün hapis cezasına çarptırılır.

    Lüks Nermin’in duruşmalarda giydiği pahalı kıyafetleri, enteresan hâl ve tavırları da gazetelere haber konusu olur. Aleyhinde ifade veren hizmetçisini tekmeleyen, tahliye kararı çıkartamayan avukatını çimdikleyen Lüks Nermin, hemen her duruşmadan sonra avukatını azleder. Bu haberler Lüks Nermin’in ününün katlanmasına yol açar. Duruşmaları izlemeye gelen kalabalığı polis zor zapteder. Lüks Nermin Sultanahmet Cezaevi’nden birkaç gün sonra tahliye edilmeyi beklerken 27 Mayıs 1960’ta darbe olur. Darbeyle devrilen Demokrat Parti iktidarı mensupları ve iktidara yakın devlet görevlileri görevden alınmaya başlanmıştır; birçoğu tutuklanır. Darbeyi izleyen günlerde, “sâbıklar”, “düşükler” gibi adlar takılan Demokrat Partililer aleyhinde basında büyük bir kampanya başlatılır. Lüks Nermin için de intikam saati gelmiştir.

    31 Mayıs’ta serbest kalır kalmaz bir basın toplantısı yapar ve kendi deyişiyle “Sâbıkların devlet adamına yakışmayan çirkinlikteki hususi hayatını” ifşa eder. Bildiği her şeyi mahkemelerde anlatmak istediğini söyleyen Lüks Nermin, “Devlet ve hükümet erkânı ile İstanbul’da idare mekanizmasının başında olan şahıslara yıllarca hizmet ettim. Bu arada yabancı devlet reislerini de ağırlama vazifesi yaptım” diyecektir. İddiasına göre örtülü ödenekten yabancı devlet adamlarının “ağırlanması” için bir bütçe ayrılmıştır ama bu para kendisine ulaşmamıştır. Lüks Nermin, hangi yabancı devlet adamlarını ağırladığı sorusuna “Son olarak Ürdün Kralı Hüseyin ve Endonezya Devlet Başkanı Ahmed Sukarno” yanıtını verecektir.

    Lüks Nermin, bu maceralardan sonra da işini yapmayı sürdürür. Ama bir daha asla eskisi gibi olamayacaktır. 1966’da Boğaz’daki “Lüks Pansiyon”u, 1967 ve 1968’de Zambak Sokak’taki evi basılır. Evlerine son baskın 1981’de yapılır ve gazetelere “70 yaşındaki randevucuya baskın” başlıklarıyla haber olur. Bu olaydan sonra adı duyulmaz.

    Peki, Lüks Nermin’in 1959‘da çöküşünü başlatan o beklenmedik polis baskınının sebebi nedir? Devlet erkânıyla, bürokrasiyle ve polisle arası bu kadar iyi bir randevuevi işletmecisi nasıl bir hata yapmıştır ki düne kadar yakın ilişkide olduğu bütün üst düzey görevliler kendisine sırtını dönmüştür?

    Bunun yanıtını 1959‘daki baskını polis muhabiri olarak izleyen Doğan Katırcıoğlu’nun 1990‘da çıkan Olur Böyle Vakalar adlı anı kitabından öğreniyoruz. Katırcıoğlu, çıktığı dünya turu kapsamında 1959’un Nisan ayında Türkiye’yi ziyaret eden ve kendi ifadesiyle “çapkınlığıyla tanınan” 58 yaşındaki Endonezya Devlet Başkanı Ahmed Sukarno’nun İstanbul’a geldiğinde Dışişleri aracılığıyla kadın istediği ve bu isteğinin Lüks Nermin aracılığıyla karşılandığını anlatır. Sukarno, 28 Mayıs 1959’un gecesini Yıldız Şale Köşkü’nde Lüks Nermin’in kadrosundan Nil adlı bir kadınla geçirmiştir. Ancak Türkiye’den ayrıldıktan birkaç gün sonra belsoğukluğuna yakalandığını anlayınca çok sinirlenmiştir. Katırcıoğlu, bu tatsız olay nedeniyle diplomatik kriz çıktığını ve kabağın Lüks Nermin’in başına patladığını anlatır.

    Lüks Nermin: Üst tabakanın aşk tedarikçisi
    Devlet erkânı ile ilişkiler “Devlet ve hükümet erkânı ile İstanbul’da idare mekanizmasının başında olan şahıslara yıllarca hizmet ettim. Bu sayede korundum” diyen Lüks Nermin, cezaevinden çıktıktan sonra mesleğini sürdürdü ama bir daha asla eskisi gibi olamadı.

    1959 yılının gazetelerine baktığımızda Sukarno’nun 24 Nisan’da Ankara’ya geldiğini, 26 Nisan’da Anıtkabir’e çelenk koyup, aynı gün İstanbul’a gittiğini görüyoruz. Yeni Sabah, 28 Nisan’da Türkiye’den ayrılması planlanan Sukarno’nun ziyaretini bir gün uzattığını yazarken, Zafer gazetesinin haberinde “Konuk Sukarno müze ziyaretlerinden sonra ikametine tahsis edilen Yıldız Şale Köşkü’nde dinlenmeye çekildi” ibaresi de var. Sukarno 29 Nisan’da Türkiye’den ayrılıp Polonya’ya gidiyor.

    Asıl ilginci, Cumhuriyet’in 3 Mayıs 1959 tarihli Varşova mahreçli kısa haberi. Haberde dünya turunu sürdüren Sukarno’nun Varşova’da aniden hastalandığı bilgisi veriliyor, ama hastalığın ne olduğundan söz edilmiyor. Ertesi gün ise Sukarno’nun hastalığının dünya turunu engellemeyecek bir hastalık olduğunu okuyoruz, elbette hastalığın adı yine geçmiyor. 

  • Harbin efkârını dağıtan oyun

    Harbin efkârını dağıtan oyun

    1. Dünya Savaşı’nın yan etkilerinden biri, Avrupa’da futbolun yayılmasına ve kitleselleşmesine ciddi bir katkıda bulunmak oldu. Çünkü futbol hem askerlere hem de sivillere savaşın yeisi içinde bir ferahlama molası, kitlesel bir eğlence imkânı sunuyordu. 

    TANIL BORA

    Büyük Savaş’ın başladığı 1914 yılında, Avrupa’da futbolun büyük güçleri Britanya ile Avusturya idi. Bu iki ülkede profesyonellik epey yol almıştı, düzenli ve iddialı ulusal lig organizasyonu bulunuyordu.

    Bu iki ligin savaştan etkilenmesi biraz farklı oldu. Avusturyalı futbolcuların takımına göre % 60 ilâ 80’i derhal silah altına alındı. Milli takımın ilk on birinden dördü savaşta, ikisi savaşta aldığı yaralarla ölecek, üçü savaştan sonra futbolu bırakacak, yalnızca ikisi kariyerini sürdürecekti. 1917’ye kadar genel seferberliğin ilan edilmediği Britanya’da ise savaşın ilk evresinde profesyonel futbolcular da askere alınmadılar. 1914 Aralık’ında Viyana’da çıkan Illustrierte Sportblatt, “İngiltere savaşı harp sahalarında değil Chelsea, Tottenham, Crystal Palace’ın sahalarında kaybedecek!” diye alay ediyordu bu ‘millî duyarsızlıkla’.

    Harbin efkârını dağıtan oyun
    Aralık 1915‘te Makedonya Cephesi’ndeki Britanyalı askerlerin bir bölümü maç yaparken bir bölümü de kale arkasında tribün oluşturmuş. Futbol, cephedeki askerlerin kafa dağıtmak için en fazla iltifat ettiği meşgalelerden biriydi. Askerler ailelerine çaputları bağlayarak top yapmaktan yıldıklarını yazıp futbol topu gönderilmesini istiyorlardı.

    Avusturya ligi, askere alınmayan oyuncularla, amatör ve acemilerle devam etti. Bu yoklukta, 1918’deki son sezonu, mütevazı Floridsdorfer AC şampiyon bitirmiştir – tarihi boyunca kazandığı tek 1. Lig şampiyonluğu olacaktır, bu Viyana semt takımının.

    Savaşa rağmen futbola ilgi- de azalma olmaması Britanya kamuoyunda da çok tepki gördü. Savaş başladıktan on gün sonra, 15 Ağustos’ta İskoçya liginin ilk maçına 200 bin seyircinin gelmesi, infialle değilse de küçük çaplı bir ayıplamayla karşılandı. London Times, “gücü kuvveti yerinde 200 bin reşit erkeğin yapacak daha iyi bir iş bulamamasının” “şaşırtıcı” olduğunu yazdı.

    Britanya ordusu, futbol maçlarını hamasi bildirilerle “askere yazılın” çağrısında bulunmak için bir fırsat olarak değerlendiriyordu bu arada. Ancak Arsenal’in bir maçında sadece tek bir başvuru alabilmişlerdi! Futbol cemaatini hedef alan başka bir taktik, askere beraber başvuranları beraberce aynı yere sevketme uygulamasıydı. Bu kampanyaya icabet eden İskoçya’nın Hibernians, Heath ve Raith Rovers kulüplerinin futbolcu ve taraftarları, beraberce askere yazıldılar.

    Harbin efkârını dağıtan oyun
    Şehre utanç getiren kupa Sheffield United 1915‘te Federasyon Kupası finalini kazandığında kimse tezahürat yapmadı. Zira aynı gün Ypres savaşında üç bin askerin öldüğü haberi alınmıştı. Yerel bir gazete, takımın bu finali oynamakla “şehre utanç getirdiğini” yazdı. Sheffield United da bu kupasından neredeyse mahcubiyet duyacak, kulübün tarih anlatısında bu final hep ‘geçiştirilecekti’.

    1914 Aralık’ında İngiltere Futbol Federasyonu, bir Futbolcu Taburu kurmak için girişimde bulundu. Futbolcu Taburu, 17. Middlesex Alayı bünyesinde 35 futbolcuyla kuruldu, bir ay içinde mevcudu 600’e ulaştı. Batı cephesinde çarpışan futbolcu-askerler, savaş boyunca bin civarında kayıp verdiler. Tabura yine bir futbolcu, Bradford City oyuncusu Frank Buckley komuta ediyordu. Buckley savaştan sonra başladığı teknik direktör kariyerinde hep “Binbaşı” lâkabıyla anılacaktı.

    1914/15 sezonu sonunda, 1888/89’dan beri kesintisiz yapılan İngiltere ligi, durduruldu. Bu arada zaten Everton’un Goodison Park stadı talimgâh, Manchester City’nin stadı askerî ahır yapılmıştı. 1915’te oynanan son Federasyon Kupası finalini kazanan Sheffield United’ın kaptanı kupayı kaldırdığında kimse tezahüratta bulunmadı. Zira aynı gün Ypres savaşında üç bin askerin öldüğü haberi alınmıştı. Hatta yerel bir gazete, takımın bu finali oynamakla “şehre utanç getirdiğini” yazdı. Sheffield United da bu kupasından neredeyse mahçubiyet duyacak, kulübün tarih anlatısında bu final hep ‘geçiştirilecekti’.

    Futbolun askeri faydaları

    İngiliz piyadesi, birçok cephede, önüne bir futbol topu katıp, onun peşinden hücuma kalkıyordu. 1916 Somme muharebesinde bir İngiliz komutan, topu Alman siperlerine “sokmayı” başaracak erata ödül vaad etmişti. Hasım ordu komutanlarının, futbolun sembolik ve manevî potansiyelini idrak etmelerini sağlayan bir ritüeldi bu. Bazı Avusturya ve Alman generalleri, İngiliz ordusunun bedenî ve manevî terbiyesinde spor ve futbol alışkanlığının payını fark edecek, hatta “hanım evladı” gözüyle gördükleri İngiliz erkeklerinin savaşta gördükleri bu “sportmen” çehrelerini takdirle anacaklardı.

    Harbin efkârını dağıtan oyun
    Futbol fena halde savaşa benzer Britanya hükümeti savaş boyunca hem propaganda afişlerinde hem de askere çağrı afişlerinde futbolu başarıyla kullandı. Zaten futbol, savaştan önce de askerî mecazlarla dolu (top, kale, hücum) ‘kozmolojisi’ ve millî harp kuvvetini artırmadaki faydalılığıyla milliyetçi bir ilgiye mazhar olmaktaydı.

    Zaten savaştan önce de, futbol, askerî mecazlarla dolu (top, kale, hücum) ‘kozmolojisi’ ile ve millî harp kuvvetini artırmadaki faydalılığıyla milliyetçi bir ilgiye mazhar olmaktaydı. Bu sporun “İngiliz hastalığı” denerek küçümsendiği Almanya’da futbolu meşrulaştırmaya çalışan yöneticiler, stratejilerini bu yararlılık ölçütüne dayandırmışlardı.

    Savaş süresince askeriye bünyesinde kurulan takımlar arasında turnuvalar, birçok yerde kışla düzeninin bir parçası oldu: Denizaltıcılar-süvari maçı, topçular-levazımcılar vs.

    1. Dünya Savaşı, bütün sporların ama özellikle futbolun millî mukavemet ve dinçliği artırmadaki etkisinin yaygın kabul görmesine vesile oldu. 1916’da Avusturya Ordusunun bir generali: “Fubol sadece kasları değil görüşü, çabuk karar verme kabiliyetini ve eylem iradesini de güçlendirir. Erkekliği kavileştirir, ortaklık ve işbirliği hissini tahkim eder” diye yazıyordu. Bir Alman spor dergisinde de futbolun “dayanışmayı” ve “tehlikeden ve zaferden alınan erkekçe sevinci” teşvik eden ruhu övülüyordu. Nitekim savaştan sonra hem ordular, hem de eğitim bürokrasileri, talim-terbiye programlarına futbolu entegre etmeye yöneleceklerdi.

    Kafa dağıtmak

    Birinci Dünya Savaşı sırasında, Avrupa’da futbol oynanan hemen hiçbir yerde seyirci sayıları azalmadı, hatta arttı. Futbol, savaşın yeisi içinde bir ferahlama molası, kitlesel bir eğlence imkânı sunuyordu. “Nicedir kil, çamur, toz duman, tel örgü ve kamuflajın renksizleşmiş karmaşasına alışmış gözler, formaların rengârenk cıvıltısıyla parıldılıyor,” diye yazar, bir Alman beden eğitimi dergisi.

    Cephede de askerlerin vakit geçirmek, kafa dağıtmak için en fazla iltifat ettiği meşgalelerden biriydi futbol. Britanyalı, Avusturyalı, Alman askerler, ailelerine yazdıkları mektuplarda, çaputları bağlayarak top yapmaktan yıldıklarını bildirip cepheye futbol topu gönderilmesini istiyorlardı. Rakip siperler ‘basıldığında’, mühimmatın yanı sıra orada bulunan futbol toplarının da ganimet olarak alındığını aktaran tanıklıklar vardır.

    Futbol sadece cephede değil, esir kamplarında da oynanmış ve başlıbaşına bir yayılma mecrası olmuştur. O zamana kadar sadece Saint Petersburg’da bilinen futbolun Rusya’da yayılmasında esir kamplarının katkısına dikkat çekenler vardır. Birçok esir kampında askerler ‘kulüpler’ kuruyor, kâh aralarına kâh ‘düşman’ asker takımlarıyla turnuvalar düzenliyorlardı. 1918’deki ateşkesten sonra Kuzey Galler’deki Frangoch askerî esir kampının gardiyan askerleri, Alman “rakipleriyle” maç yapmayı sürdürebilmek için izin başvurusunda bulunmuşlardı.

    Harbin efkârını dağıtan oyun
    Yaralı askerlerin futbol maçı 1.Dünya Savaşı’nda yaralanan Britanyalı askerler, Blenheim Sarayı’nın yanındaki alanda top peşinde koşuyorlar. Yıl 1916.

    Futbol patlaması

    Dünya Savaşı sırasında gerek cephede gerek cephe gerisinde gördüğü teveccüh, savaştan sonra futbolun kıta çapında yaygınlaşmasına ve ‘meşrulaşmasına’ katkıda bulundu. Popüler bir konu olarak basında kapladığı yer arttı. Giderek daha fazla itibar gören “topyekûn savaş” doktrini çerçevesinde milliyetçi bir halk eğitimi misyonu edindi. Böylelikle büyüyen kitlesel ilgi, “oyunun” kurumlaşmasına ve profesyonelleşmesine katkıda bulundu.

    Bu gelişme bilhassa Almanya’da belirgindir. Savaştan önce üye sayısı 200 binin altında olan Almanya Futbol Federasyonu, 1920’de 500 bin üyeye ulaşmıştır, bir milyonu bulması da fazla zaman almayacaktır. Bunda, Versailles Antlaşması’yla zorunlu askerliğin men edildiği Almanya’nın spor ve özellikle futbolu askerî talim ikamesi olarak ‘kullanma’ niyetinin de payı vardı kuşkusuz.

    Fransa’da 1. Dünya Savaşının futbolun yaygınlaşmasına katkısı çok açıktır. Bu ilgi artışında, savaş boyunca ülkede bulunan dört milyon civarındaki müttefik İngiliz askerinin futbol tutkusunun bulaşıcı etkisi büyüktü. İngiliz futbolcu tipolojisi, Parislileri bile etkileyen yeni sağlam sportmen erkek ideali haline gelmişti.

    Futbolda Fransa Kupası halen “Charles Simon Kupası” adını taşır; kupanın üzerinde “Charles Simon: 1915’te şeref meydanında öldü” yazar. Charles Simon, Fransa’da Jimnastik ve Spor Federasyonu’nun genel sekreteri olarak futbolu yaygınlaştırmak üzere didinen bir spor adamıdır, 1. Dünya Savaşında cephede ölmüştür.

    İtalya’nın yeni bir futbol gücü olarak yükselişi de 1. Dünya Savaşının arttırdığı alaka ve hevesle başlar. 1918’de bütün ülkede 57 olan kulüp sayısı, iki yılda 88’e yükselecek, gizli profesyonellik başlayacaktır. Faşist iktidar, bu gelişmeyi gönülden teşvik edecektir.

    O esnada Türkiye’de

    Batış sürecindeki Osmanlı ülkesinde de futbolun gelişmesinde 1. Dünya Savaşı’nın önemli bir katkısı görülür. Türkiye futbol tarihinin usta araştırıcısı Mehmet Yüce, Osmanlı Melekleri kitabında (İletişim Yayınları, İstanbul 2014) bu dönemi tafsilatıyla hikâye ediyor. İstanbul Ligi, savaşa rağmen, gecikmeli ve tek devreli de olsa, oynanmıştır. İşgal kuvvetleri takımlarıyla Türk takımlarının oynadığı maçlar, futbol ortamındaki milliyetçi havayı koyulturken futbolun popülerleşmesine katkıda bulunmuştur.

    Savaş, memleket futbolunun köklü kulüplerinden birinin kaderinde dönüm noktası rolü oynamıştır. 1910’da İstanbul’da silah sanayi işçileri ve meslek okulu talebelerinin kurduğu, Turan Sanatkâran İdman Yurdu ve Turan Sanatkârangücü’nün birleşmesine dayanan futbol kulübüdür bu. Dünya Savaşı’nın Osmanlılar için yenilgiyle sona ermesi ve İstanbul’un işgaliyle beraber kulüplerin sporcu yöneticileri faaliyetlerine ara vererek Ankara’ya göç edeceklerdir. 1920’de Ankara’ya yerleşen, 1922’de yeniden faaliyete geçen iki kulüp, 1926’da İmalat-ı Harbiye adıyla birleşir. Doğumundaki çizgisi içinde askerî sanayinin kurumsal desteğine dayanan kulüp, 1933’te ise bugünkü adını alır: Ankaragücü.

    ‘KORSAN’ BARIŞ

    Düşmanların Noel maçını dostluk kazandı

    Harbin efkârını dağıtan oyun
    24 Aralık 1914’te bir asker iki siper arasındaki araziye bir futbol topu fırlattı ve karşılıklı siperlerden çıkan Britanyalı ve Alman askerler maça tutuştu. Futbol heyecanı savaşı askıya almıştı.

    Belçika’nın Ypres kasabası yakınlarında bir yer, 1914 Noel gecesi. Bugünkü nüfusu 35 bin olan Ypres Birinci Dünya Savaşı’nın en korkunç mahallerinden birisi. Yarım milyon insan ölecek burada, Alman ordusu ilk defa burada klor ve hardal gazı kullanacak (1917’de). 1914 Aralık’ı, henüz savaşın ilk ayları. Britanya ve Almanya orduları aradaki mesafe 100 hatta 50 metreye kadar düşen karşılıklı siperlerde oturuyor, ara ara hücumlar ve bombalarla birbirlerini yokluyorlar. Gerçek anlamıyla bir yıpratma savaşı…

    O gece, 24 Aralık 1914’te, İskoç bir asker iki siper arasındaki araziye bir futbol topu fırlatıyor. Kısa bir tereddüt anından sonra karşılıklı siperlerden askerler çıkıyorlar ve Britanyalı askerlerle Alman askerler maça ‘tutuşuyorlar’. Kale falan hak getire. Kara düzen bir futbol curcunası. Futbol heyecanı, savaşı askıya alıyor.

    Harbin efkârını dağıtan oyun
    Harbin efkârını dağıtan oyun

    24 Aralık 1914 Noel gecesi, Flandre cephesinde, fiilî bir ateşkes yapılıvermiş, geçici, birkaç gün süren bir barış fasılası yaşanmıştı. Herhangi bir antlaşma veya emirle değil, askerlerin kendiliğinden hareketiyle ortaya çıkmıştı bu durum. Askerlerin siperlere uyduruk yılbaşı ağaçları dikip Noel şarkıları söylemeleriyle başlamıştı. Karşılıklı seslenerek Noellerini kutlayan askerler sonra siperlerden çıkıp kucaklaşmış, birbirlerine derme çatma hediyeler vermiş, çat pat iki lafın belini kırmışlardı.

    İşte, Noel Maçı da bu ‘korsan barışın’ efsanelerindendir. ‘Gerçek’ bir efsane; zira bu cepheden gönderilen asker mektuplarından, vuku bulduğu anlaşılıyor. Zaten savaş sırasında siperler arasında buna benzer daha birçok maç oynandığı biliniyor. Miğferlerin kale direği işlevi gördüğü, barış ümidine ve insaniyete soluk aldıran maçlar.

    Özellikle İngiltere ve Fransa’da, Noel Maçı mitosu epeyce meşhur. Birçok filmde, edebî anlatıda, çizgi romanda bahsi geçmiş. Hatta BBC’nin, kafa vuruşu yapmak isteyen bir Alman erin kafasındaki miğferin sivri ucuyla topu patlattığı bir televizyon parodisi var.

    Bu Noel günü, 24 Aralık 2014’te, Ypres kırsalında, Mesen beldesinde, Noel Maçının 100. Yıldönümü anılacak. Avrupa Birliği’nin desteklediği bir organizasyon bu: Flanders Peace Field, Flandre Barış Sahası. Saha kelimesinin “futbol sahası” anlamına da pas atarak… 12 yaş altı kategorisinin yanı sıra farklı ülkelerden taraftar takımlarının katılacağı bir turnuvanın düzenleneceği organizasyona devlet temsilcileri yanında İngiltere ve Almanya’dan bazı eski futbol yıldızlarının da katılması bekleniyor.

    KADIN FUTBOLUNUN YÜKSELİŞİ

    Erkekler cepheye kadınlar sahaya

    Harbin efkârını dağıtan oyun
    Futbol oynar fabrika kızı Kadın futbolunun büyük çıkışının timsali, bir cephane fabrikasının kadın işçilerinin oluşturduğu, 1917‘de fabrikanın erkek işçilerinden oluşan bir takımla maç yapıp kazanan Dick Kerr’s Ladies takımıdır.

    Kadın futbolunun huruç harekâtına da 1. Dünya Savaşı vesile oldu. Futbol tarihinin ilk kadın maçı 1895’te tabii İngiltere’de oynanmıştı. 1902’de İngiliz Futbol Federasyonu bütün kulüplere “leydi takımlarıyla müsabaka yapmayı” yasakladı. Kadınların kamusal alana çıkışından rahatsız olan patriyarkal muhafazakârlığın bir hamlesiydi bu.

    İngiliz kadın futbolcular, yaklaşık on yıllık bir aradan sonra yeniden top başı yapma fırsatını dünya savaşı sayesinde buldular. Erkeklerin askere gitmesi, birçok “erkek işinin” kadınların sırtına kalmasına yol açmıştı. Futbola olan “ihtiyacı” karşılamak da kadınlara kaldı! Özellikle kırda, taşrada kadın futbolu hızla yaygınlaştı. Savaş sırasında hemen her köyde bir kadın futbol takımının kurulduğundan söz edilir.

    Kadın futbolunun büyük çıkışının timsali, Dick Kerr ve Ortakları adlı cephane fabrikasının kadın işçilerinin oluşturduğu futbol takımıdır: Dick Kerr’s Ladies, Dick Kerr Hanımları. Çay ve yemek molalarında fabrika avlusunda kendi aralarında oynayarak başladılar. 1917 Ekim’inde takımlarını oluşturup fabrikanın erkek işçilerinden oluşan bir takımla maç yaptılar ve onları yendiler. 1917 Noel’inde, bir başka fabrikanın kadın takımıyla maça çıktılar. Harp malûllerine ve muhtaç ailelere yardım için düzenlenen bu maçı 10 bin seyirci izledi. Fabrika kızları, on binlerce seyircinin izlediği bu yardım maçlarına savaş sonuna kadar devam ettiler.

    Kadın futboluna ilgi, savaştan sonra da devam etti. Savaş sırasında Fransa’da da ilk kadın futbol takımları kurulmuştu. 1920’de Liverpool’da Dick Kerr Hanımları’nın Fransa’dan “Femina Paris” takımıyla oynadıkları maçı 53 bin seyirci izledi, 10 bin kişi kapıdan döndü. Ancak İngiltere Futbol Federasyonu muhafazakâr reaksiyonunu gösterdi, 1921’de nizamî sahalarda kadın maçı oynanmasına yasak getirdi. Gerekçe: kadınların futbola uygun olmadığı ve bu oyunun onların doğurganlıklarına zararlı olduğu idi. Fakat “Hanımlar” evlerine dönmediler. Savaşın yokluk ve zaruret ortamı, kadınlara futbol sahalarını açmıştı ve onları bundan men etmek mümkün değildi artık.

  • 19. yüzyılın sosyal medya devrimi

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi

    Bir fotoğrafın internette yayılma hızı karşısında şaşkınlığa düşüyorsanız, yalnız değilsiniz. 150 yıl önce de benzer bir dönüşüm yaşanmıştı. Yeni bir baskı tekniğiyle, önceden elle renklendirilen resimler artık hızla farklı coğrafyalarda çoğaltılabiliyordu. Öyle ki II. Abdülhamid’in resmi bile reklamlarda yer alabiliyordu!

    SAADET ÖZEN

    Birçoğumuz bugün iletişim alanında meydana çıkan yenilikleri bir devrime tanık olmanın şaşkınlığıyla tecrübe ediyoruz. Üstelik bu devrimin sadece seyircileri değil neferleriyiz, çoğumuz renkli resimlerin, görüntülerin günlük hayata nüfuzuna katkıda bulunacak araçlara sahibiz. Bu yönüyle benzeri görülmemiş bir çağda yaşadığımız zannedilebilir.

    Hem formlar, hem teknolojilerin eskime ve yenilenme hızı anlamında tecrübe ettiğimiz yeniliklerin bugüne özgü bir yanı olduğu doğrudur. Ne var ki meseleyi insanoğlunun suretlerle ilişkisi olarak ele alırsak, geçmişe bakıldığında özellikle 19. yüzyılın yeni teknikler bakımından çok verimli olduğunu görürüz. Üstelik bu asrın dünyanın çehresini değiştiren yenilikleri, ilk akla gelen fotoğraf ve sinemayla sınırlı değildir. Bugün hafızalardan silinmiş olsa da kimi tutmamış, kimi uzun süre kullanılıp unutulmuş pek çok teknik denenmiştir. Bu yazının konusu olan kromolitografi bunlardan biri ve en renklisidir.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    Fransa’da bir kromolitografi ustasının, dükkanının reklamı için tasarladığı kromolitografik afiş. 19. yüzyılın ikinci yarısı.

    Kromolitografi, renkli taş baskı demektir. Kromolitografi, kısaca 18. yüzyıl sonundan itibaren kitap basmakta kullanılan litografi (taş baskı) tekniğinin renkli hali olarak tarif edilebilir. Litografinin (siyah – beyaz taş baskı) bulunuşu genellikle Alois Senefelder’e (1771-1834) dayandırılır. Benzer denemeler yapan başkaları da olduysa da bu konuda başvuru kaynağı niteliğinde bir litografi el kitabına imza attığı (1818), ayrıca Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde bu tekniği başkalarına öğrettiği bir gerçektir. Senefelder’in renkli taş baskı, yani kromolitografi denemeleri olduğunu biliyoruz, fakat onun sağlığında Avrupa’da daha çok geçerli olan, tek renk basılmış resimleri elle renklendirme yöntemiydi. 1837’de Godefroy Englemann Paris’te kromolitografi tekniğinin patentini aldı.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    Yeni bir reklam mecrası Reklam kartları kromolitografinin en çok kullanıldığı alandı. Hazır çorba, et konsomesi, çikolata üreticileri, mağazalar bu kartları ürünleriyle beraber dağıtırdı. Serileri biriktirenlere çeşitli ikramiyeler verilirdi. O dönem birer dergi işlevi de gören bu kartlar büyüklere olduğu kadar çocuklara da hitap ediyordu.

    1830’ların sonunda, İngiliz yayıncı Harding’in üç renkli bastığı Picturesque Architecture in Paris, Ghent, etc. (1839) gibi kromolitografili kitap örnekleri ortaya çıkmaya başlamıştı. Fakat bugün kromolitografinin baskıda başarıyla kullanılması denildiğinde akla ilk gelen Owen Jones’un Elhamra Sarayı’na dair, önce altı, sonra yedi renkli “kromolarla” (kromolitografi tekniğiyle basılmış resimlere kısaca kromo denirdi) zenginleştirilmiş Alhambra kitabıdır (ilk baskısı 1836-42, ikincisi 1846). Kromolitografi 1840’larda Amerika’da da kullanılmaya başlanmış, yüzyılın ortasında Almanya’dan göçmüş olan Louis Prang bu alanda en önemli isimlerden biri haline gelmişti.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    Art Nouveau’nun doğuşu
    Çek ressam ve grafik sanatçısı Mucha bu afişi, söylentiye göre yalnızca beş günde Sarah Bernhardt’ın oynayacağı Gismonda piyesi için çizmişti. Bernhardt’ın çok sevdiği bu afişle Art Nouveau üslubunun doğuşu özdeşleştirilmiştir. Ancak bugün çizimin Mucha’ya ait olmadığı, Paul Gauguin’in bir çizimini kopya ettiği biliniyor. Bununla birlikte üslubun ve afişin yayılmasını sağlayan, çizimin kendisi kadar kromolitografinin canlı renkleriyle, çok sayıda basılmış ve dağıtılmış olmasıdır.

    Zevksiz taklit mi, demokratik sanat mı?

    19. yüzyılın sonuna gelindiğinde kromolitografi hem Avrupa’da hem Amerika’da nota kitaplarından reklam kartlarına, çocuk kitaplarından duvara asılacak tablolara, Mucha’nın, Cheret’nin, Toulouse Lautrec’in imzasını taşıyan Art Nouveau afişlere ve Noel kartlarına kadar her alanda kullanılır olmuş, her yere sızan bu teknikle ev içleri, sokaklar, duvarlar eskisinden daha renkli hale gelmişti. Ünlü tabloların kopyaları bu teknikle sınırsız sayıda çoğaltılarak orta sınıf evlere girebildiği gibi sanatçılar sırf kromo olarak basılmak üzere tablolar da yapabiliyor, bu da sanat ve sanat eserinin kimliği hakkında sorular ve tartışmalar uyandırıyordu: O güne kadar sanat eserine değer kazandırdığı kabul edilen şey, onun tek ve eşsiz olmasıydı. Seri üretim çağına has bu yeni resimlere sanat eseri denilebilir miydi? Yoksa bunlar basit, zevksiz birer kopyadan mı ibaretti?

    Kromolitografi sanat mıdır, değil midir tartışmalarına en ilginç örneklerden birine 19. yüzyıl ortasında Amerika’da rastlarız. Tartışma kromo üreticisi Louis Prang’ın ücretsiz örnekler gönderdiği yazar ve sanatçılar arasında döner. Bunlardan biri olan Tom Amca’nın Kulübesi’nin yazarı Harriet Beecher Stowe 1860’larda kromolitografinin ateşli bir savunucusuydu. Louis Prang üretimi kromolar arasında en çok rağbet gören serilerden biri “yemek odası resimleri” idi. Harriet Beecher Stowe çiçekli, meyveli natürmortlardan oluşan bu seriyi bir evin dekorasyonu için olmazsa olmaz sayıyordu. Stowe kendi tabiriyle “Amerika’nın en iyi sanatçıları” tarafından yapılmış “hakikaten hayranlık uyandıran” bu resimleri sadece bir süsleme aracı olarak savunmuyor, aynı zamanda orta sınıfların sanata ulaşma hakkının bir simgesi olarak görüyordu.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi

    Onunla aynı görüşte olan Louisa May Alcott (onu da Küçük Kadınlar’ın yazarı olarak hatırlarız) Louis Prang’ın kromolarını “güzel ve önemli resimlerin kopyalarını herkesin erişebileceği hâle getirerek sanat sevgisini geliştirdiği için” takdir ediyordu. Nation dergisinin yayıncısı E. L. Godkin gibi bazı eleştirmenlere göre ise makineden çıkma, seri üretim kromolar kaba saba taklitlerden ibaret katıksız “metalardı”. O dönemde kromolitografi tekniğinin pek muteber görülmeyen kabare, sinema ilanlarında da kullanılması, kromoların değerini bu cephenin gözünde iyice düşürüyordu. Bu bitmek bilmez tartışmada esasen Stowe tarafının kafasının da sanat konusunda hayli karışık olduğu söylenebilir.

    Stowe The New-York Tribune ve New-York Nation gibi yerlerde yazan “sanat eleştirmenlerini” sıradan insanların ihtiyaç ve arzularını anlayamayan burnu büyük estetler olmakla suçluyor, fakat bunu müzelere layık “yüksek sanatın” aile hayatına uygun olmadığı tezine dayandırıyordu. Sözgelimi Michelangelo’nun “Son Yargı” sahnesinin sanatsal bir değeri vardı elbette, ama bir evin içinde olsa çocukların kâbuslarına girer, evin hanımını korkuturdu. Başka bir deyişle kromo o kadar da sanat sayılmazdı. Bir taklit de değildi, orta sınıfın ihtiyacına ve algılama kapasitesine uygun, yeni bir kategoriydi.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    Oryantalizmin renkli hali
    Jeannot’nun Maceraları. Batı’nın oryantalist hükümleri, bir çikolata firmasının dağıttığı bu reklam kartlarındaki eğlenceli öykünün altyapısını oluşturuyor: İçkiye düşkün harem halkı, herkesi içkiyle avucuna alan küçük Jeannot, ona hayran harem kadınları.

    Seri üretilen nesnelerin sanatsal değeri her zaman tartışma konusu olmuştur, ancak kromo üretiminin başlı başına bir “sanatkarlık” gerektirdiğini söylemek gerekir. Başta söylediğimiz gibi kromolitografi renkli litografidir ve litografi hepimizin bildiği, suyun yağı itmesi ilkesine dayanıyordu. Uygulama ise gayet dikkat gerektiren, ayrıntılı aşamalardan oluşuyordu. Öncelikle baskıda kullanılacak kireçli taşların belli özellikleri taşıması gerekiyordu, 19. yüzyılın ortalarına kadar Bavyera’dan çıkarılan taşlar makbul sayılmıştır. İkincisi gerek taşları, gerek üzerlerine çizilen resimleri baskıya hazırlamak son derece incelik ve belli seviyede kimya bilgisi gerektiren bir işti.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi

    Taş önce bütün yağlı maddelerden arındırılır ve kumlanarak, bazen frezeyle pürüzsüz hâle getirilirdi. Ardından üzerine yağlı kalemle resim çizilirdi, kazıyarak ya da ovuşturarak farklı tonlar, çizgiler elde etmek mümkündü. Resimli taş asitle ve Arap zamkıyla yıkanır, üzeri tekrar perdahlanırdı. Taşın üzerinden terebentinle geçilir, bu işlemlerin sonunda taşta oluşan kimyasal dönüşümlerle yağlı çizimin olduğu yerler yağlı baskı mürekkebini tutmaya, kalan yerler itmeye hazır hale gelirdi. Bir ileri aşamada taş suyla ıslatılır, arkasından yağlı mürekkeple bütün yüzeyin üzerinden geçilirdi: Sadece resim mürekkebi tutar, kalan yerler mürekkeplenmezdi. Böylece taşın üzerindeki çizim bir pres yardımıyla kağıda basılacak hale gelmiş olurdu. Bu yöntemde pratik olan, resmin doğrudan taşın üzerine çizilebilmesi, tek bir kalıbı mürekkepleyerek taş dayandığı müddetçe istenildiği kadar baskı yapılabilmesiydi.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    Sultan IV. Murad ve pilavı Poulain çikolatalarının yemeklerin tarihiyle ilgili serisinde “pilav”. Kartın arkasında Sultan IV. Murad’ın pilavı çok sevdiği ve sarayında, kadınların arasında kendi elleriyle pilav pişirdiği, halkı tarafından hiç sevilmediği için sokağa çıkamadığı, içkiye çok düşkün olduğu anlatılıyor.
    19. yüzyılın sosyal medya devrimi

    Kromolitografide her bir renk için ayrı bir taş kalıp hazırlanır, örneğin on iki rengi olan bir resimde her kâğıt on iki ayrı kalıptan geçirilirdi. Renklerin birbirine karışmaması için taşların büyüklüğünün aynı olmasına, kılavuz çizgilere çok dikkat etmek gerekir, her bir rengin basılıp kuruması aşağı yukarı bir gün sürerdi. Renk sayısı isteğe ve orijinal resme bağlıydı, ancak her yeni rengin yeni bir litografi taşı, başka bir deyişle masraf, ayrıca daha fazla ayrıntı anlamına geldiği unutulmamalıdır.

    Usta desinatörler kazıma, noktalama gibi yöntemlerle renklerde tonlar yaratabilir, bu da kromolara adeta suluboya ya da yağlıboyayla çizilmiş havası verirdi. 19. yüzyılın ortasıyla sonu arasında bu teknik gelişmiş, kağıtların ve boyaların çeşitlenmesi işi kolaylaştırmış, bir yandan da resimlerin cazibesini iyice artırmıştı. Nitekim Frédéric Hesse, Fransa’da 1897’de yayınlanan kromolitografi ve fotokromolitografi hakkındaki kitabında yüzyılın başında gayet ilkel durumda olan bu tekniğin şimdi bir sanat mertebesine ulaştığını söylüyordu. Bugünden bakıldığında bazı kromoların –özellikle Art Nouveau afişlerin– koleksiyonerler arasında oldukça rağbet gördüğü söylenebilir, örneğin Mucha’nın “Dört Mevsim” çiziminin olduğu kromolitografik afişler 80 bin dolara alıcı bulabiliyor. Chéret’nin vaktiyle abonelere dördünü ayda beş franga gönderdiği, duvarlara asılan afişlerin küçültülmüş örneklerinden oluşan ve beş yıl boyunca yayınlanan “Afişin Ustaları” (Les Maîtres de l’Affiche – toplam 256 parça) serisi de gayet yüksek fiyatlara alıcı buluyor.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    Osmanlı pazarı için ilanlar Tobler çikolataları 1920’lerden itibaren Osmanlı tüketicisine yönelik, Osmanlıca, Rumca, Fransızca yazılı kartlar çıkarmıştı. Yaygın olarak dağıtılan bu kartlardan elimizdeki örneklerde arabalar, seyahatler, spor gibi modern, ansiklopedik yönü ağır basan seriler ağırlıktadır. Avrupa’da yaygın olan Osmanlı dünyasının tasvirleri Osmanlı müşteriler için pek kullanılmamıştır.
    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    1900 Paris Sergisi’ne özel
    Lombard çikolatalarının 1900 Paris Sergisi için bastırdığı seri. Her ülke belli bir özelliğine indirgenerek şematize edilmiş: İsviçreli peynir; Fransız süslü kıyafet, Türk sarık, zenci çıplaklık ve mızrak demek.

    Padişahın resmi elden ele geziyor

    Geçmişle ilişkimizde kromoların tek faydası o dönem sanat eserinin esasına dair tartışmaları gözümüzde billurlaştırmaları değildir, bunlar aynı zamanda reklam, tüketici alışkanlıkları ve siyaset ortamı hakkında da bilgi verirler. Görüntünün gücünden faydalanılarak doğrudan propaganda amaçlı basılmış kromolar vardır: Özellikle kiliseler bu yöntemi çok kullanmışlardır, nitekim bugün –19. yüzyılda misyonerler eliyle yayılan kromoların bir devamı olarak– Etiyopya Ortodoks Kilisesi’nde elle boyanmış resimlerin yerine seri üretim dinî tasvirler ritüelin bir parçası, evlerde kurulan sunakların temel unsurudur. Kromolitografi Hawai’de Vudu ayinlerinde bile kendine yer bulabilmiştir. Kromoların din dışında, doğrudan siyasi amaçlarla kullanımı da yaygındır. Hindistan’da, 1880’lerde başlayan, 1893’te doruğa ulaşan, sömürge idaresini inek kesmekten caydırmayı hedefleyen “İnek Koruma Hareketi” sırasında inek resimli kromolar isyancılar tarafından milli kimliğin bir simgesi olarak kullanılmış, toplantılarda dağıtılmış, bir bakıma hareketin yaygınlaşması bu kolay hareket eden, akılda kalıcı resimlerle sağlanmıştır. İngiliz idareciler, denetlemekte zorlandıkları bu resimlerin nasıl bir tehlike yarattığının gayet bilincindeydiler ve muhalif hareketin toplantılarına dair raporlarında üzerinde Hindu tanrılarının çizili olduğu “İnek Ana” figürünü ayrıntılı olarak tasvir ediyorlardı.

    Birçok merkezde aynı anda basılan bu tür resimlerin kontrolü geleneksel basına göre daha zordu. Üretim arttıkça kullanım alanları genişlemiş, temalar çeşitlenmiş, neredeyse her gün yasaların öngörmediği bir mahzuru olan bir resim piyasaya çıkar hale gelmişti. Bu elbette sadece kromolitografi tekniğiyle basılmış malzeme için geçerli değildir; reklam kartları, afişler, kartpostallar gibi şirketlerle tüketiciler ve birebir bireyler arasında ilişki kuran her tür malzeme hangi teknikle basılmış olursa olsun sorun yaratmaya adaydı.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    II. Abdülhamid’in yasaklanan tasviri Sultan II. Abdülhamid’in pek çok renkli portresinin “resimci dükkanlarında” dolaştığına dair belgeler mevcuttur. Bunlardan bazıları “Sultan’ı layıkıyla tasvir etmediği”, “Sultan’ın suretinin elden ele dolaşmasının mahzurlu olduğu” gibi gerekçelerle engellenmiştir. Ancak yasaklama kararlarının tekrarlanması yasağın işlemediğini, biri toplatılsa diğer bir resmin ticari bir reklam kartında, bir kartpostalda ortaya çıktığını düşündürüyor.

    Bunun Osmanlı döneminde de örneklerine rastlarız. 1898’de Beyrut’ta açık mavi zemin üzerine Avrupalı hükümdarların resimlerinin – ve Sultan II. Abdülhamid’in portresinin– çizili olduğu 50 adet levha yakalanmış, Sultan büyük devletlerle değil orta kademe devletlerle aynı sırada gösterildiği için, ayrıca levhanın “şunun bunun elinde” dolaşması caiz olmayacağından hepsi yakılmıştı. Fakat belge bize sadece yakalanan 50 adedi söylüyor.

    O âna kadar bu istenmeyen portreler galerisinden kaç tane dağıldığını bilmeye imkan yoktur. Bunun dışında fotokromolitografi tekniğiyle basılmış, sırtında Sultan V. Mehmed Reşad’ın resminin olduğu oyun kağıtlarının bizzat halktan insanları rahatsız ettiğine, bu durumdan haberi olmayan devlet görevlilerini uyardığına dair belgeler de mevcuttur. Kromolitografiler devletler ya da muhalifleri tarafından bizatihi propaganda niyetiyle basılıp dağıtılabiliyor, bazen böyle bir niyet yoksa bile –özellikle ticari amaçla basılan resimler– kültürel uyuşmazlıklara yol açtığı için sorun olabiliyordu. Elden ele dolaşan, koleksiyon malzemesi olarak saklanan, propaganda için dağıtılan, salonda duvara asılan bu resimler canlı, parlak, hatta çoğunlukla masum görünüşleriyle üreticiler ve bireyler arasında yeni bir iletişim alanı yaratıyor, posta teşkilatlarının geliştiği, uluslararası şirketlerin ürünlerini reklam kartlarıyla donatarak dünya çapında dağıttığı bir çağda kültürel ya da siyasi mesajları hiç olmadığı kadar geniş bir alana yayıyorlardı. Kromoları o dönemde şekillenmeye başlayan bu “sosyal medya”nın en cazip parçaları sayabiliriz.

  • Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı

    Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı

    King Camp Gilette’in (1855-1932) 1895’te üzerinde çalışmaya başladığı ve ilk ürünü 1903’te piyasaya sürdü. 1. Dünya Savaşı yıllarında Amerikan ordusunun 36 milyon jilet sipariş vermesinden sonra tıraşın ayrılmaz parçası olan “jilet” kullanımı Türkiye’de de 1920’lerin sonundan itibaren yaygınlaşır. İlk giren marka olan Gillette’in adı da “jilet” olarak Türkçe’ye yerleşti.

    Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı

    1930’lu yıllarda arka arkaya Türk markaları çıkınca pazarda kıran kırana bir rekabet başladı. Gazetelerde tıraş bıçağı reklamından geçilmiyordu.

    Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı

    Reklam sloganlarından bazıları “Kıllarınızı kökünden çekmez”, “Tıraştan sonra rüzgârın cildinizi tahriş etmesine izin vermez”, “En sert sakalları bile tatlılıkla yağ gibi tıraş eder”, “Cildi yakmaz, sivilce yapmaz” ve “İyi tıraşa vesile olup, simaya bir fevkaladelik bahşeder” olan yerli markaların en bililnenleri Timsah, Poker, Radium, Hasan, Altın Tıraş, Yalova ve Bozkurt’tu.

    Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı

    Bu markaların gazete ilanlarındaki ortak nokta yerli malı vurgusuydu. İlginç bir şekilde Alman teknolojisi ve İsveç çeliği kullanıyorlardı. Bu markaların en “milliyetçisi” adından da anlaşılabileceği gibi Bozkurt tıraş bıçaklarıydı. Bozkurt’un ilanlarını ilginç kılan bir özellik de, ilanın üst kısmına “Türk dehasının ürünü”, alt kısmına “Made in Germany” yazılmasında bir çelişki görülmemesiydi. 1933’ten itibaren Turan tıraş sabunlarını da aynı firma üretecekti.

    Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı

    MAGAZİN

    Müstakbel Berar prensesi

    Yayın hayatına 1922’de başlayan Süs dergisi kendisini “Haftalık Edebi Hanım Mecmuası” olarak tanıtıyordu. Kadınların ilgisini çekeceği düşünülen öykü ve şiirlerin yer aldığı derginin, 13 Teşrinievvel 1339 (13 Ekim 1923) tarihli kapağında Halife Abdülmecid’in 9 yaşındaki kızı Dürrüşehvar Sultan var.

    Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı

    Saltanat 1 Kasım 1922’de kaldırıldıktan sonra 15 ay halifelik yapan Abdülmecid, cuma selamlıklarına çıktığında Dürrüşehvar Sultan’ı da arabasına bindirirdi. 1924’te hilafet kaldırılınca Abdülmecid, ailesiyle birlikte sınırdışı edildi. Önce bir süre İsviçre’de yaşayan aile, daha sonra Fransa’ya yerleşti. Dürrüşehvar Sultan, 1931’de Haydarabad Nizamının oğlu Azam Cah ile evlenerek Berar Prensesi unvanını alınca Türk gazetelerinin ilgi odağı bir sima oldu. Babasının ölümünden sonra birkaç kez Türkiye’ye gelen Dürrüşehvar Sultan 2006’da vefat etti.

    SPOR

    Mazlum gibi durur balyoz gibi vururdu

    1910’lu yılların başlarında birkaç meraklının organize ettiği boks maçları sayılmazsa, Türkiye’de boksun bir sportif faaliyeti olması İstanbul’un işgal yıllarındadır.

    İngilizler, 1919 yılı başlarında askerlerinin antrenmansız kalmaması için Beyoğlu’ndaki Galatasaray Kulübü lokalinde bir boks ringi yapmışlardı. Zaman geçtiktçe, boksa merak salan kimi İstanbullu gençler de kulüp lokaline devam etmeye ve Büyük Britanyalı boksörlerin nezaretinde düzenli antrenman yapmaya başladılar.

    Bu salon daha sonra boks maçlarının yapıldığı yere dönüştü. Halka açık ilk maç 1919’da Kemal Begof ’la Petro Mazlumidis arasında yapıldı. Yandaki fotoğrafta bir başka maçında görülen Mazlumidis (sağdaki boksör), 1921’e kadar ringlerde fırtınalar estirdi. 1921’de Fransa’yla başlayan bir Avrupa turuna çıktı ve 1924’te yeniden Türkiye’ye döndü. İstanbullu bir Rum olan ve bazı kaynaklarda her nedense “Türk boksör Mazlum İdiş” olarak anılan Mazlumidis, 1930’lu yılların başlarına kadar boks hayatını sürdürdü.

    Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı

    Akrepler aklını kavgayla bozmuştur

    İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama  Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine de yer vermişti. 

    ALP EJDER KANTOĞLU

    Güneşin arabası kendi bölgesine geldiğinde, güçlü bir iğne silahlanmış kuyruğunun etkisiyle Akrep toprağı yarar ve tohumlarını dünyaya saçar. Onun etkisinde doğanlar, savaş tanrısı Mars’a hizmet etmek için yanıp tutuşurlar. Ruhlarının sevinçle dolması sadece kan ve kıyımla mümkündür. Ovalarda, ormanlarda kısaca her yerde insanların ve hayvanların peşindedirler. Öldürmeyip esir aldıkları her canlının sonu bir arenada yine akreplerin elinde ölmektir. Herhangi bir düşman bulamadıklarında ise birbirlerine saldırırlar. Savaşmadıkları nadir zamanlarda en büyük eğlenceleri savaş sanatı üzerine çalışmak ve yeni yöntemler geliştirmektir.

    Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı