Kategori: Sosyal Tarih

  • Üç kadının dört ruh arayışı

    Üç kadının dört ruh arayışı

    #11 Kalp hırsızı Behiye

    Benim yaşımda ve vaziyetimde bir adamın üç hanımefendi tarafından ziyaret edilmesi ne büyük bir saadettir, anlatmaya kelimeler yetmez. Faliha, Güzin ve Semiramis Hanımlar hastanedeki odama teşrif ettiklerinde onları memnun etmeye ve dolayısıyla ruhlarına mâlik olmaya her zamankinden biraz daha teşne olduğumu itiraf etmem gerekir. Amma velâkin, meşhur artist Belgin Doruk’a benzerliği nazarımdan kaçmayan Semiramis Hanım sebebi ziyaretlerini anlatmaya başlayınca hayli çetrefilli bir vakayla karşı karşıya bulunduğumu da anlamıştım. “Efendim” diye başladı söze, “biz üçümüz çocukluğumuzdan beri birbirimizi en yakın yoldaş, sırdaş, dost bildik, kardeşten yakın olduk.” Semiramis devam etmeden önce yanında duran kısa boylu, hafif tombulca kadının sırtını okşadı sevgiyle. “Ne yazık ki, gördüğünüz bu harikulade kadın, Güzin, beş sene evvel bir kalp sektesi neticesinde aramızdan ayrıldı.” Güzin Hanım vefatını hüzünlü bir baş hareketiyle onayladı.

    “Allah rahmet eylesin hanımefendi” dedim. “Lâkin ölmüş birine göre bir hayli sıhhatli görünüyorsunuz.” “Çünkü aslında ölmemiştim” diye izahat etti Güzin. “Doktorlar öyle zannetmiş, beni gömmüşler. İki gün sonra, tabiri caizse, kefeni yırtıp mezarımdan çıktım ve evime döndüm.”

    “Pek güzel. Mesele nedir o zaman?” Sorumu cevaplayan esmer hanımefendi Faliha oldu. “Dönen Güzin değildi.”

    “Öyle mi? Kimdi peki?” “Behiye” dedi Güzin. “Yıllar evvel on sekiz yaşında vefat eden kız kardeşim.”

    “Abdülaziz Bey” diyerek elimi iki avucunun arasına aldı Semiramis. “Güzin ölünce, daha doğrusu biz kendisini öldü sanınca Faliha’yla münasebetsizce bir iş yaptık; ruhunu çağırdık.” “Ama aslında ölmediği için bizim ruh çağırma işi bir kalp çağırma seansına dönüşmüş oldu” diye araya girdi Faliha. “Böylece Güzinciğimin vücudu boş kaldı. Bilirsiniz, ölüp de huzur bulamamış ruhlar böyle ortalıkta dolanıp içine girebilecekleri boş bir vücut ararlar.”

    “Ve Behiye Hanım biraz huzursuz bir ruhmuş, öyle mi?”

    “Biz, tabii, karşımızdakinin Güzin değil Behiye olduğunu anlayınca başladık dil dökmeye” dedi Semiramis. “Yapma böyle, bırak ablanın vücudunu, senin yerin burası değil vesaire. Yok, o hayatını yaşadı, sıra bende diyor bir daha da demiyor. Fakat zaman içinde sevmeye de başladık Behiye’yi. Böyle nasıl samimi, sevimli bir insan… Bir hikayeler anlatıyor, öldürüyor bizi gülmekten. Hasılı pek iyi dost olduk onunla da.” “Bir de maharetli” diye ekledi Faliha Hanım. “Bir mantılar açıyor, kurabiyeler pişiriyor, parmaklarınızı yersiniz.”

    Semiramis ve Faliha’nın gayri ihtiyari gülmeye başladığını fark eden Güzin, “Aşk olsun” dedi asabi bir şekilde, “biliyorum, onu benden daha çok sevdiniz.” “Bir dakika lütfen,” dedim. “Şu an siz Güzin misiniz Behiye mi?”

    “Neticede Behiye, Güzin’in vücudunu bırakmaya razı geldi ve birbirimize veda ettik” dedi Semiramis, zannediyorum hâkim olamadığı bir baştan çıkarma dürtüsüyle elimi biraz daha sıkarak. “Ama biz onu çok özlüyoruz Abdülaziz Beyciğim. Sizden ricamız, sevgili Behiye için, kalbi çalınacak bir vücut. Bunun için ne lazım geliyorsa yaparız.”

    Üç kadına şöyle bir baktım. Faliha ve Semiramis ümit dolu gözlerle beni, Güzin ise dokunsan ağlayacak gibi, parkeleri izliyordu. Behiye’nin ablasından ziyade diğer iki kadının kalbini çaldığı aşikardı.

    “Bakın” dedim. “Benim hesabım gayet sarihtir: Bir talebe karşılık bir ruh. Sizin durumunuz fazla karışık. Ortada üç kişi ve dört ruh var, üstelik gördüğüm, hepinizin arzusu farklı. Sizinle anlaşma yapmam kâbil değil, o yüzden bir tavsiye vermekle yetineceğim. Sırasıyla birbirinizin kalbini çağırın, Behiye de dönüşümlü olarak o kişinin vücuduna girsin; misal üçer aylığına her biriniz olsun. Baktınız işe yaramıyor; tekrar gelin ama beni değil üst kattaki Profesör Mazhar Osman’ı görün. O derdinize derman olacaktır.”

  • Golü yiyen langırt oldu

    Golü yiyen langırt oldu

    19. yüzyıl sonlarında Avrupa’da oynanmaya başlayan langırt Türkiye’ye 1950’li yıllarda geldi. Gelir gelmez gençler arasında bir salgın gibi yayılan oyun, öğrencileri okuldan uzaklaştırdığı, bağımlılık yarattığı ve kumar oynamaya alıştırdığı gerekçesiyle 1968’den beri yasak.

    Masa futbolu ya da daha yaygın olan adıyla langırtın ilk ortaya çıkışıyla ilgili kesin bir tarih veremesek de, Uluslararası Masa Futbolu Federasyonu’nun (International Table Soccer Federation / ITSF) verilerine dayanarak, oyunun 1880’li veya 1890’lı yıllarda, Fransa ya da Almanya’da ortaya çıktığını söyleyebiliyoruz.

    Golü yiyen langırt oldu

    Langırtın Türkiye’ye girişiyle ilgili de çeşitli rivayetler var. Son Havadis gazetesinin 11-17 Ekim 1965’teki “Langırt Faciası” adlı yazı dizisine göre, oyun Türkiye’ye 1956 yılı sonlarında, Ankaralı bir memur tarafından getirilmiştir. Bu memur, yurtdışında gördüğü oyunu “maç makinesi” adıyla Türkiye’ye getirip Ankara Bahçelievler’de açtığı küçük bir salonda oynatır, gördüğü ilgi üzerine birkaç ay sonra Beyoğlu Mis Sokak’ta ikinci salonu açar ve bundan sonra İstanbul’un birçok yerinde irili ufaklı langırt salonları boy göstermeye başlar.

    1 Ekim 1989 tarihli Nokta dergisinin ünlü yönetmen Ertem Eğilmez’i anlatan dosyasında ise, langırtı Türkiye’ye getiren ilk kişinin Eğilmez olduğu yazar. Buna göre, Eğilmez arkadaşlarıyla girdiği yayıncılık işi batınca 1957’de para kazanabilmek için langırt makineleri ithal edip Beyoğlu’ndaki ilk salonları açmış, buradan kazandığı sermayeyle sinema sektörüne yatırım yapmıştır.

    Türkiye’deki ilk salonları kimin, hangi tarihte ve hangi şehirde açtığı kesin olmasa da, ilk makinelerin ABD’den ithal edildiği kesindir. 2. Dünya Savaşı öncesinde Almanya’da çok yaygın olan, ama savaşla birlikte unutulmaya yüz tutan langırt, oyunla savaş sonrası Almanya’da tanışan ABD askerleri tarafından Atlantik ötesine götürülmüş ve popüler olmuştur. Futbolun gelişmemiş olduğu ABD’de oyunun bu kadar sevilmesi ilginçtir. Oyun ABD’ye ulaştıktan sonra girişimciler ilk ABD malı makineleri üretip hem iç pazarda satarlar, hem de başka ülkelere ihraç ederler.

    Oyunun Türkiye’ye girdikten hemen sonra hızla yaygınlaşıp bir tutku haline gelmesi ve tartışmalara yol açması uzun sürmez. 1957 yılının Ekim ayında İstanbullu bazı veliler çocuklarının langırt oynayarak kumara alıştığını söyleyip oyunun yasaklanmasını ister. Aslında oyun salonlarında yalnızca langırt yoktur, başta tilt ve rulet olmak üzere başka oyunlar da oynanabilmektedir ve eğer gençler kumara alışacaksa langırttan başka alternatifler de bulabilirler. Ancak o yıl langırt patlaması yaşanmıştır ve hedefte langırt vardır.

    Golü yiyen langırt oldu
    1960’lı yıllarda langırt masaları dini bayramların en büyük eğlencesi olan bayram yerlerinin de en gözde oyunuydu.

    19 Aralık 1957’de tepkiler iyice artınca oyun salonu işletmecileri bir basın toplantısı yapar. Salon sahiplerine bakılırsa langırt kesinlikle kumar olmadığı gibi bir çeşit “bilek sporu”dur. Evet, 18 yaşından küçüklere oynatmak hatadır ve bundan böyle küçük yaştakileri salonlara sokmayacaklardır. Zaten İstanbul’da topu topu 30-40 salon vardır (Ancak bu rakam biraz şüphelidir, zira aynı gün Emniyet İstanbul’da 6 bin langırt makinesi ve çoğu ruhsatsız yüzlerce salon olduğunu açıklamıştır).

    1960‘lı yıllara gelindiğinde neredeyse bütün şehirlerde langırt salonları açılmış ve “sorun” daha da yaygın hale gelmiştir. 1961-1962 öğretim yılı başlarken İstanbullu ve Ankaralı veliler “gençler arasında bir salgın gibi yayılan” langırtın yasaklanması için bir basın açıklaması yaparlar. Bunun üzerine birkaç göstermelik baskın yapılır ve bazı salonlar kapatılır.

    Langırtla ilgili ilginç bir nokta ise, oyunun 1960’lı yıllarda çalışmaya giden ve aralarında üst düzey langırt oyuncularının olduğu Türk işçiler aracılığıyla Almanya’ya yeniden girip popüler olmasıdır.

    Golü yiyen langırt oldu
    Langırt, Türkiye’ye girdiği 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren büyük tartışma konusu oldu. Gazeteler yıllarca “langırt tehlikesi”ne dikkat çeken haberler yaptılar.

    Türkiye’de ise işler hâlâ karışıktır. 25 Nisan 1964’te Akşam gazetesi “Langırtın Zehirlediği Çocuklarımız” adlı bir yazı dizisi yapar. Okuldan kaçıp langırt salonlarına giden ve “kumar batağına saplanan” liselilerin konu edildiği yazı dizisine konuşan gençlerin pek okulla ilgisi yoktur gerçi. Değme kumarbaza taş çıkaracak şeyler söyleyen gençlerden biri “Eğer langırt olmazsa parasına iskambil oynuyoruz. O da olmazsa tavla. Onu da bulamazsak parasına tek kale maç yapıyoruz” demektedir. İsmi açıklanmayan bir salon sahibi de aynı kanıdadır; langırt zararlı olmadığı gibi bu sayede gençler çanak, poker gibi tehlikeli kumar oyunlarından uzak durmaktadır.

    1965‘ten itibaren langırta karşı olanlar seslerini iyice yükseltir. Yeni İstanbul gazetesi Ekim ayında langırta karşı “Türk gençliği feci bir akıbete sürükleniyor” başlıklı bir kampanya başlatır. Gazeteye bakılırsa, iş çığrından çıkmıştır, langırt makinesi üreticileri sipariş yetiştirememektedir. Böyle giderse koca bir nesil langırt yüzünden kumarbaz ve -niyeyse- uyuşturucu bağımlısı olacaktır. Kampanya, “Gençlerimizi batağa sürükleyen langırta karşı” Meclis’in göreve çağrılmasıyla biter.

    16 Ocak 1966 tarihli Milliyet, langırt salonu işletenlerin polisle işbirliği yaptığını ve rüşvet karşılığı ruhsatsız salonları işletmelerine göz yumulduğunu yazar. Bu iddianın sahibi langırtın yasaklanması için kanun teklifi hazırlayan iki senatör ve bir milletvekilidir. Bu haberden iki gün sonra Ankara’daki okulların okul aile birlikleri sırf bunun için toplantı yapıp bütün senatör ve milletvekillerine mektup gönderir.

    9 Şubat 1966’da Cumhuriyet’inbirinci sayfasında “Tilt ve langırt oynayanları akıl hastalığı tehdit ediyor” başlıklı bir haber görüyoruz. Habere göre tilt zengin semtlerde, langırt ise fakir semtlerde oynanmakta ve her sınıftan gençler kumar batağına sürüklenmektedir. Yalnızca kumarbazlık tehlikesi de beklemez gençleri, aynı zamanda “Oyun oynayan genç istediğini elde edemezse, yani oyunu kazanamazsa bir aşağılık duygusuna kapılmakta, bu da onu akıl hastalığına kadar sürüklemektedir”.

    11 Mart’ta Yeni İstanbul, ismini vermediği bir doktora dayanarak yaptığı haberde langırtın gençleri delirttiği iddiasını bir kez daha gündeme getirir. Doktor, iddiasına göre son birkaç yılda langrt yüzünden akıl sağlığını yitiren çok sayıda genci tedavi etmiştir.

    Langırt düşmanlarına ilk müjdeli haber 19 Mart 1966’da Danıştay’dan gelir. Danıştay, langırtın kumar aleti sayılması gerektiğine karar verir. Aynı günlerde Meclis’te de bir grup milletvekili ve senatör, langırtın yasaklanmasıyla ilgili kanun teklifinin son halini vermektedir. Teklife göre langırt yalnızca turistik belgesi olan dükkanlarda bulundurulabilecek, bunun dışındaki salonlarda langırt oynanması yasaklanacak, oynatmakta ısrar eden salon sahiplerine hapis cezası verilecektir. Teklif, Meclis’te birkaç kez değişikliğe uğradıktan ve ilk görüşmenin üzerinden iki buçuk yıl geçtikten sonra 13 Aralık 1968’de kabul edilir. 27 Aralık 1968’de Resmî Gazete’de yayımlanan 1072 sayılı yasaya göre “Umuma mahsus veya umuma açık yerlerde her ne ad altında olursa olsun kazanç kasdiyle oynanmasa dahi rulet, tilt, langırt ve benzeri baht ve talihe bağlı veya maharet isteyen, otomatik, yarı otomatik el veya ayakla kullanılan oyun alet veya makinaları ile benzerlerini bulundurmak veya çalıştırmak veya yurda sokmak yahut imal etmek yasaktır”.

    Ancak yasaya göre kentlerdeki turistik belgesi olan işletmeler dışında sayfiye yerlerindeki salonlar ruhsat aranmaksızın langırt oynatabilecektir. Şehirlerde langırt makinesi olan salonlar bir yıl içinde bu makinelerden kurtulacaktır. Bu tarihten sonra langırt makinelerinin şehirlerden yazlık bölgelere göçü başlar. Uzun yıllar boyunca yurdun dört bir köşesindeki sayfiyelerin olur olmaz her yerinde langırt makinesi bulunmasının sebebi de budur.

    1967’deki yasak kararı 1970’li yıllarda gevşer ve büyük şehirlerde langırt salonları yeniden açılmaya başlar. Ancak oyun bir daha 1960‘lı yıllardaki parlak günlerine geri dönemeyecektir. Yasada 2008 yılında yapılan değişiklik, langırt yasağını devam ettirir. Bu kez, sayfiye yeri vurgusu da yoktur, yani oyun artık her yerde yasaktır. 

  • Eski esnaf dışarı yeni şirket içeri

    Eski esnaf dışarı yeni şirket içeri

    Tarihî bedestenin mevcut kiracıları tahliye edildi, dükkanlar daha yüksek bedelle yeni bir firmaya 20 yıllığına kiralandı.

    Sandal aynı zamanda, Zerdüştlerin hoş kokusu nedeniyle ayinlerinde kullandığı sandal ağacı esansına batırılan ipek ve pamuk ipliklerle dokunan değerli bir kumaştır. Adını buradan aldığı anlaşılan Kapalıçarşı Sandal Bedesteni, vakfiyeler ve vakıf defterlerine göre 1472–1478 yıllarında inşa edilmiştir. Evliya Çelebi de, bedestenin Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırıldığını aktarmaktadır.

    Birkaç yıl önce bedestenin mülkiyetini belediyeden geri alan Vakıflar Genel Müdürlüğü ortalama 1500 TL kira veren mevcut esnaftan sağladığı gelirin Kapalıçarşı ortalamasından düşük olduğunu fark edince kiracıları tahliye etmeye karar vermiş görünüyor. Basında çıkan son haberler ise, Sandal Bedesteni’nin bir şirketin işletmesine verildiği yönünde. Önce bu şirketin Rıza Zarrab’a ait olduğu söylentileri yayıldı ama, sonunda OB Makine adlı firmanın yıllık yaklaşık 10 milyon TL’ye, bedesteni 20 yıllığına kiraladığı ortaya çıktı.

    İlk ve en büyük Osmanlı bedestteni kabul edilen Sandal Bedesteni’ni AVM’ye dönüştürmesinden korkulan girişim, protestolarla karşılandı.

    Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün, vakıf mülklerini yeniden kazanması tartışılmayacak biçimde doğru bir yaklaşım. Buna karşın, akarı sağlayan 70 dükkanda faaliyet gösteren kiracılara karşı alınan tutum oldukça sorunlu. Etik gereği, yeni bedellerle de olsa önceliğin mevcut kiracılara verilmesi gerekirdi. Öyle anlaşılıyor ki, acil restorasyon ihtiyacı bulunan Sandal Bedesteni’nin kiracıları yenileme süreci bahanesiyle tahliye ediliyor ve eskisine göre oldukça yüksek bir bedelle yeniden kiralama işlemi gerçekleştiriliyor.

    Bu tasarrufun, özünü İslâmiyet’ten alan vakıfların kuruluş amacında bulunan yardımlaşma ve dayanışma duyguları ile uyuşmadığı ortada. Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne düşen görev, kimseyi mağdur etmeyecek bir çözüm üretmek olmalı.

    TARİHE KALANLAR

    “Teneke trampet” sustu

    Nobel ödüllü Alman yazar Günter Grass 13 Nisan’da, 87 yaşında hayatını kaybetti. Kedi ve Fare, Teneke Trampet, Köpek Yılları, Lokal Anestezi, Pisi Balığı, Dişi Fare, Kafadan Doğumlar, Uzak Tarla, Yüzyılım ve Yengeç Yürüyüşü gibi yapıtlara imza atan Grass, 2006’da çıkardığı Soğanı Soymak adlı otobiyografisinde 17 yaşındayken Nazi ordusunun elit bir bölüğüne gönüllü olarak katıldığını açıklamıştı.

    Savcı Kiraz öldürüldü

    Berkin Elvan davasının beşinci savcısı Mehmet Emin Kiraz, 31 Mart’ta İstanbul Adliye Sarayı’nın
    6. katındaki odasında rehin alındı. Görüşmelerin altıncı saatinde çıkan çatışmada savcı hayatını kaybederken, iki eylemci öldürüldü. Savcı Kiraz’ın rehin alındığı sıradaki görüntülerini yayınlayan medya kuruluşları hakkında “teröre yataklık” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı.

    Oktay Sinanoğlu: Büyük bir kayıp

    Kuramsal kimyacı, moleküler biyolog Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, 19 Nisan’da vefat etti. Yaşamı boyunca Kuantum mekaniğine birçok katkıda bulunmuş bilimin-sanı Sinanoğlu, 1962’de 28 yaşındayken profesörlüğe layık görülmüş, dünyada bu ünvanı kazanan en genç akademisyen olmuştu. Son yıllarında Türk ulusal kimliği ve Türk diliyle ilgili çalışmalar yapan Sinanoğlu, sayısız uluslararası ödülün sahibiydi.

  • Sonsuz gençlik ve bedeli

    Sonsuz gençlik ve bedeli

    Önce annesinin ağzından dinledim Antakyalı bir ailenin on yaşındaki oğlu Ömer’in hikayesini. Sağlıklı, normal bir çocuk olarak doğmuş Ömer. Daha üç yaşındayken çocuğun “Ayağında Kundura”yı, üstelik hayli maharetle söylediğini duyunca, türküyü nereden bildiğini sormuşlar. Ufaklık eserin kendisine ait olduğunu söylemiş. Herkes gülüp geçmiş tabii. Pek kısa bir zaman zarfında repertuvarına, ailede kimsenin adını bile duymadığı yeni parçaların eklenmesini de çocuğun muazzam müzik kaabiliyetine vermişler. Kadın oğlunun aile meclisinde bağıra bağıra “İndim derelerine / Bilmem nerelerine” diye çığırmasını bile makul görmeye hazırmış, lâkin bir gün Ömer artık kendisine Tahir diye hitap edilmesini istediğini bildirince, fevkalade bir durumla karşı karşıya olduklarını kabullenmiş. Çocuğumuza cinler musallat oldu diye bir sürü hocaya gitmiş ancak bir netice alamamışlar. Nihayet sözüne pek itibar edilen bir hoca acı gerçeği açıklamış; yörede sıkça görülen reenkarnasyon vakalarından biriymiş oğulları. Nitekim anlattıkça anlatıyormuş Ömer; 1900 yılında Urfa’da doğmuş, ailesi son derece nüfuzlu ve varlıklıymış, mutlu bir gençlik yaşamış, sevilen sayılan biriymiş, daha sonra amcasını öldürdüğü gerekçesiyle hapis yatmış, afla çıkmış, çok sevdiği karısını kaybedince memleketinden ayrılıp Zonguldak’a, Ankara’ya, İstanbul’a gitmiş, şöhretli bir müzisyen olmuş, saz heyetleri kurmuş, plaklar yapmış, öte yandan alkolün pençesinde sefih bir hayata savrulmuş, kırk altı yaşında fukaralık içinde, yapayalnız ölmüş. Biraz araştırma yapınca hakikaten de böyle birinin varlığını öğrenmişler; sözü edilen Mukim Tahir adıyla bilinen bir ses sanatkârıymış. Bütün bunları hazmetmek kolay değilmiş onlar için, ama evlat sevgisi işte, bağırlarına basmışlar oğullarını, onu olduğu gibi kabul etmişler.

    Maatteessüf çekecekleri bu kadar değilmiş. On yaşındayken yeni bir haller peydahlanmaya başlamış çocukta. Şarkı, türkü söylemeyi kesip odasına kapanır, saatlerce okur ve çekmecesinde sakladığı kü.ük defterlere bir şeyler yazar olmuş. Sadece annesiyle üst baş alışverişi için evden çıkıyormuş. Üstelik giyim konusunda tuhaf bir zevk geliştirmiş. En lüks mağazalara gidip, kılı kırk yarıyormuş kendisine bir şeyler seçerken. Şu gömleğin düğmesini yarım santim yukarı dikebilir misiniz? Bu pantolonun eflatunu yok muydu? Siz de pelerin bulunmaz mı? Bilhassa bu durum çok kaygılandırıyormuş anneyi. Bir gece gizlice odasına girip çekmeceden çıkardığı defterleri karıştırınca, gördükleri yüreğine inmiş. Tümü İngilizceymiş yazılanların. “Tahir,” demiş, “bunlar da ne?” “Öncelikle bir konuda anlaşalım,” demiş oğlu. “Bundan sonra bana Oscar diyeceksiniz.” İlk sinir krizini o zaman geçirmiş kadın. Benden isteği belliydi. “Oğlumu kurtarın, karşılığında neyi istiyorsanız imzalayayım.”

    “Anlıyorum hanımefendi,” dedim. “Fakat korkarım bu konuda görüşmem gereken kişi siz değilsiniz.”

    Küçük Oscar Wilde birkaç gün sonra karşımdaki koltukta çayını yudumlamaktaydı. Ona duyduğum hayranlığı belirttikten sonra, kendisi için ne yapabilirim diye sordum. “Dorian Gray’in Portresi romanım sonsuz gençlik ve güzellik için tanrıya yakarışımdır, siz de bilirsiniz,” dedi fincanını sehpaya bırakıp. “Korkarım Tanrı beni duydu ve duamı kabul etti. 1900 yılında kırk altı yaşında öldüğümde Urfa’da Mukim Tahir doğdu, o da aynı yaşta hayatını kaybetti, o yıl ben doğdum. Sanat ve güzellikle başlayıp, dayanılmaz ıstıraplar içinde nihayetlenen iki hayat… Dersimi aldım. Dünya her seferinde daha korkunç bir hal alıyor. Sadece benim için değil, bütün insanlar için. Artık bitmesini istiyorum.”

    “Bunu ayarlayabiliriz,” dedim. “Peki son hayatınızda ne yapmayı planlıyorsunuz acaba?”

    “Sanatla ilgili her şeyi hayatımdan çıkaracağım. Babam gibi oto galericiliği işine girmek ve 1992 yılında ölmekten başka bir planım yok.”

  • Ah nerede o eski bayramlar, eski adamlar ve eski atlar…

    Ah nerede o eski bayramlar, eski adamlar ve eski atlar…

    Dünya tarihinde “Ah nerede o eski bayramlar” ekolü aklımda kaldığı kadarıyla Antik Yunan’da ortaya çıkmış. Homeros’un İlyada’sında Nestor adlı arkadaş eski zamanın insanlarını öve öve bitiremiyor mesela. Ama Nestor 110 yaşında; eski zamanın insanları diye tarif ettiği de, yarı hayvan-yarı insan, ele avuca sığmaz kişilikler. Nestor’un özlemle andığı eski insanlar da işte o zamanın eski bayramları gibi. Fantastik olduğunu, bir başka olduğunu hep duyuyoruz da biraz düşününce pek aklımız almıyor doğrusu.

    Eski zamanları yüceltmenin saçma olduğunu fark edenler de çıkıyor. Hatta Horatius, “Hmm eğer öyleyse bizim şiirlerimiz de tıpkı şarap gibi, yaşlandıkça durduk yere güzelleşecek” diye sevindirik bile oluyor. Ha elbette değeri yıllar sonra anlaşılan Bach gibi besteciler, Van Gogh gibi ressamlar var ve hep olacak ama, yıllar sonra birileri “Yahu bir Barış Uygur vardı, ne de güzel yazardı kerata” dediğinde bilin ki bu benim yazdıklarımın değerinin sonradan anlaşılmasından değil, eskidikçe sanki güzelmiş gibi hatırlanacak olmasından kaynaklanacak. Şurada biz bizeyiz, birbirimizi kandırmanın âlemi yok.

    Aynı şey tarihsel figürler için de geçerli. Hatta dikkat ederseniz, belirli bir tarihsel fügürü övme yarışına girenler o kişiye atfettikleri erdemler ve eylemler üzerinden düpedüz kendilerini övüyorlar. “Rahmetli şöyle iyiydi, böyle iyiydi” derken zamanla adama söylemediği sözler, yapmadığı şeyler yakıştırılmaya başlanıyor. Daha kötüsü, geçmişteki kişinin bugünün bilgisine haiz olduğu varsayılarak, 150 yıl önce ölmüş bir şahıs, daha sonra olacakları biliyormuş da ona göre hareket etmiş gibi çıkarımlar yapılıyor. 19. yüzyılda yaşamış adam oluyor bana bir Emmett Brown, oluyor bana bir Geleceğe Dönüş filmi.

    Ha tersi de olmuyor mu? O da var. Bakın misal Nero’yu, Roma’yı yaktı diye hatırlıyor, Caligula’yı zaten 18 yaşından küçük çocukların yanında anmıyoruz bile. Bugün artık Nero’nun o sırada Roma’da olmadığını da biliyoruz ama kime anlatıyorsunuz? Adamcağız kendisine atılan iftiralar yüzünden Hababam Sınıfı’ndaki müfettişin bile diline düşmüş.

    Caligula daha da fena. Aklımda yanlış kalmadıysa, +18 olmayan tek hikâyesi atını konsül olarak ataması. Yani dönemin başbakanı, hesapta Caligula’nın atıymış. Bence Caligula’yı ve Caligula’nın kurduğu Yeni Roma İmparatorluğu’nu çekemeyenler, atadığı konsülü beğenmemişler, burun kıvırmışlar; konsül de Caligula ne dese yapıyor falan diye herhalde, “Caligula atını konsül yapmış” diye mavra çevirmişler. E gel zaman git zaman, biz de bunu gerçek sanmışız. Caligula da tarihe altın harflerle geçeceğim derken atıyla geçivermiş. Yani uzun lafın kısası, tarihteki bir şahsın ne kadar da büyük ya da ne kadar da berbat olduğunu dinlerken Caligula’yı ve atını bir düşünün derim.

  • Eşit değil üstündüler

    Eşit değil üstündüler

    En “erkek” sayılan alanlarda, tarihe geçen başarılar elde ettiler. Güçleri, zekaları, kabiliyet ve yetenekleriyle dönemlerinin toplumsal yargılarını kıran öncü kadınlar…

    Aristoteles daha kibar: “Kadınlarla kıyaslandığında, erkekler, doğal olarak yönetmeye daha uygundur.” Konfuçyus ise açık açık: “Yöneten bir kadın horoz gibi öten bir tavuktur.” Yıllar sonra Hegel: “Kadınlar eğitim görebilecek çaptadır ama daha ileri sanatlar, felsefe ve sanatsal üretimin bazı biçimleri konusunda gereken evrensel kabiliyetten yoksundur. Bu tür alıntıları sonsuza kadar uzatabiliriz. Kadınların neleri yapamayacağı konusunda o kadar çok laf edilmiştir ki, bunları söyleyenlerin bilinçaltındaki korku elle tutulur hale gelmiştir. Oysa tarihin satıraraları, yapamayacakları söylenen şeyleri yapan kadınlarla doludur. Bunların sayısı, istisna denilemeyecek kadar da çoktur. Dolayısıyla bu seçkiyi yaparken çok zorlandık. Burada yer verdiğimiz, kadınlar, kültürleri, ilgileri, düşünceleri ve eylemleriyle birbirine hiç benzemez. Tek ortak noktaları, erkeklere özgü olduğu kabul edilen alanlara girerek, kendi güçlerini kanıtlamaları ve adlarını tarihe yazdırmalarıdır.

    Dokunulmaz Marie Curie

    Her yönden saldırdılar, ama “radyoaktif kadın”ı yokedemediler.

    İskenderiyeli Hypatia (350/270-415)

    Hıristiyan fanatiklerin katlettiği büyük filozof

    Yaşarken şöhreti Akdeniz dünyasını sarmıştı: “İskenderiye’de filozof Theon’un kızı olan Hypatia diye bir kadın vardı; zamanının bütün filozoflarını geride bırakmıştı. Platon ve Plotinus okulunda okumuştu, derslerine katılmak üzere uzaklardan gelen öğrencilerine felsefenin ilkelerini açıklardı. Erkeklerin arasında kendini ezilmiş hissetmezdi…”

    Bu sözleri, Hypatia’nın çağdaşı, Hıristiyan filozof İstanbullu Sokrates yazmıştı. O sıralarda İskenderiye hâlâ Roma İmparatorluğu’nun önemli bir entelektüel merkeziydi. Şehirde yaşayan paganlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar arasındaki gerilim gittikçe yükselmekteydi. Hypatia bir pagan, bir yeni-platoncuydu. Atina Akademisi’nde okumuş, matematik eğitimi almış, birçok kitap yazmıştı. 415’te İskenderiye’de başlayan kargaşanın Hypatia ile ilgisi yoktu. Yahudilerle Hıristiyanlar arasında kavga patlak vermişti. Hıristiyanlar sokakta Hypatia’nın arabasını devirerek onu bir kiliseye sürüklediler, tuğlalarla vurarak veya midye kabuklarıyla oyarak parçaladılar, ölüsünü yaktılar. Michael Deakin, 2007’de yazdığı Hypatia of Alexandria’da, onun ölümünün şehrin kültürel ölümü anlamına geldiğini söyler: “… entelektüel değerleri, matematiğin kesinliğini, çilekeş yeni platonculuğu, aklın önemini, kamu yaşamında ılımlılığı ve uyumu savunan son sesti.”

    Erkek Akademi üyelerinin hayranlıkla dinlediği İskenderiyeli Hypatia.

    Wu zetian (624-705)

    Çin imparatorluğunun tek kadın hükümdarı

    Evet, acımasızdı. Ama onun kadar şeytanlaştırılan bir erkek hükümdar olmadı.

    Birçok ülkenin tarihinde en az bir büyük kadın önder vardır. Eski Mısır’ın kadın firavunu Hatşepsut veya Rusya’nın II. Katerina’sı gibi hükümdarlar, birer erkek gibi yönetirler ve tam da bu nedenle eleştirilirler. Ama Çin’in tek kadın hükümdarı Wu Zetian kadar şeytanlaştırılmış olanına az rastlanır. Wu, yarım yüzyıl boyunca kocasının, sonra oğullarının adına tahtın arkasındaki gerçek güçtü. Ömrünün sonunda 690-705 arasında ise tek başına hüküm sürdü. Wu için her şey söylenmiştir: “Kız kardeşini öldürdü, ağabeylerine kıydı, imparatoru katletti, annesini zehirledi. Tanrılar da insanlar da ondan nefret etti.”

    Wu kuşkusuz diğer güçlü imparatorlar gibi acımasız bir hükümdardı. Ancak saltanatı barış ve refah da getirmişti. Çin bürokrasisine girmeyi sağlayan sınavlara giriş hakkı onun döneminde geniş bir çevreye tanınmıştı. Askerî harcama ve vergileri azalttı, başkentin çevresindeki imparatorluk ailesine ait topraklar tarıma açıldı. Wu, “Ünlü Kadınların Yaşamöyküleri” kitabını sipariş etti, çocukların sadece babaları değil, anneleri için de yas tutmasını emretti. Kadınların iktidarına karşı duran Konfuçyusçuluğa karşı Budizmin yayılmasını sağladı.Öldüğünde, hafızadan silinmesi için her şey yapıldı. Mezartaşının üzerinde yazıt için ayrılmış bölüm, diğer imparatorların aksine boştur.


    Secerüddür (Ö1. 1257)

    Mısır’ın erkekleri ona emanetti

    Mısır Melikesi Şecerüddür’ün kendi adına kestirdiği sikke.

    İslâm ülkelerinin tarihindeki kadın hükümdarlar, eski yazarların kitaplarında satıraralarına sızar, adlarına basılmış paralarda ortaya çıkar. Bunlar arasında en ünlüsü Mısır’ın ilk Memlûk Sultanı diyebileceğimiz Şecerüddür’dür. Eyyubi hanedanından son Mısır ve Suriye meliki Salih’in gözde eşi Şecerüddür (İnci Ağacı), hükümdarın çevresindeki Memlûk askerler gibi bir köleydi. Fransa Kralı “Aziz” Louis önderliğindeki Haçlıların Dimyat’ta bulunduğu sırada, kocası ölünce (1249) dizginleri eline aldı. Uzakta bulunan üvey oğlu Turanşah’a haber yolladı ve Memlûklar Fransızları yendi. Ancak aynı yıl Memlûklar Turanşah’ı öldürdü ve yerine tahta üvey annesi Şecerüddür’ü çıkardılar. Böylece Mısır’da Eyyubi dönemi bitti, Memlûk dönemi başladı. Yeni melikenin adına para basıldı, hutbelerde adı okundu. Şecerüddür’ün tahta çıkışı, Suriye’de eski Eyyubi hanedanı üyelerinin tepkisine yol açtı. Şecerüddür’e, en yakın adamı İzzeddin Aybek’le evlenerek tahtı ona bırakmaktan başka çare kalmadı. Ama karı koca arasında büyük bir iktidar kavgası başladı. Hızlı davranan Şecerüddür 9 Nisan 1527’de Aybek’i kölelerine öldürttü. Kendi ölüm fermanını da hazırladığını biliyor olmalıydı. 28 Nisan’da o da dövülerek öldürüldükten sonra bir hendeğe atıldı, ardından kendi yaptırdığı türbeye gömüldü.


    Jeanne d’Arc (1412-1431)

    Esas mesele ‘erkeğe özgü’ eylemleriydi

    Son biyografisini (2014) yazan İngiliz Ortaçağ tarihçisi Helen Castor, Jeanne d’Arc için “Tarihin ufkunda parlayan muazzam bir yıldız” diyor. Ortaçağ Avrupa’sında Tanrı’dan mesaj taşıdığını ileri süren sayısız kadın peygamber çıkmış ama hiçbiri 19 yaşında ölen Jeanne d’Arc’ın kalıcı gücüne ulaşamamıştır.

    Onu meşhur eden olaylar, iki yıla sığar: 1429’da, Fransa’nın büyük bölümünü kendini Fransa Kralı ilan eden İngiltere Kralına kaptırmış olan Fransız prensi Charles’ın sarayına gelişi, ona gerçek Fransa Kralı olduğunu söyleyişi, zırh giyerek yanında az sayıda savaşçıyla İngiliz kuşatması altındaki Orléans kentini kurtarışı, sonra Charles’ı büyük bir törenle Fransa tacını takmaya ikna edişi, 1430’da Bourgogne Dükü’ne esir düşerek İngilizlere satılması, ertesi yıl Paris Üniversitesi’ndeki din adamlarının gayretiyle çıkarıldığı mahkemede duyduğu seslerin Tanrı’dan değil şeytandan geldiğine karar verilmesi ve yakılarak idam edilişi: Bütün bunlar iki buçuk yıl içinde olmuştur.

    Erkek engizisyon onun eylemlerine değil, erkek gibi giyinip kuşanmasına tahammül edemedi.

    Ortaçağ’da Fransa’da yakılan kadın sayısının 5 bini aştığı tahmin edildiğine göre, Jeanne’ı onlardan ayıran nedir? Hem 1431’deki mahkemesinin hem de 1456’da onurunun iade edilmesi için yenilenen kayıtlarından, onunla ilgili esas sorunun, “erkeğe özgü” eylemleri olduğunu anlıyoruz. Erkek kıyafetleri giyer, savaşa katılır, ülkeyi kimin yöneteceğine karar verir. 1431’de, idam cezasıyla sonuçlanan mahkemede, erkek kıyafeti giymesinin Tesniye’ye göre “Tanrı’ya karşı işlenmiş bir suç” olduğu belirtilir. 1456’da tahta çıkardığı kral tarafından düzenlenen rehabilitasyon mahkemesinde ise “masum, itaatkâr, dindar bir genç kız” olarak tanıtılır, Orléans kuşatmasında çevresindeki savaşçı baronları sabırsızlıkla, inatla zorlamasından bahsedilmez. Onun savaşçılığı erkek tarihçiler için de hep sorun olmuş, sonunda meseleyi “sadece bir maskot” olduğunu söyleyerek çözmüşlerdir.


    Artemisia Gentileschi (1593-1656)

    Kadını erkeğe eşit çizen ressam

    Kadın ressamlar arasında pek azı Artemisia Gentileschi kadar büyük bir öfke ve cüretle resim yapmıştır. İtalyan eleştirmen Roberto Longhi, daha 1916’da şöyle yazar: “Elimizde Artemisia Gentileschi’nin elli yedi eseri vardır; bunların yüzde 94’ünde kadınlar erkeklere eşittir.”

    Tablolarında ya erkeklerin tacizine uğrayan ya da erkekleri öldüren kadınlar görülür. Bunun bir nedeni vardır. Artemisia, Romalı bir Rönesans ressamının annesiz büyümüş kızıdır. 17 yaşında yaptığı (1610) “Susanna ve Yaşlılar” (Susanna e i Vecchioni) rahatsız edici bir taciz sahnesidir: İki yaşlı erkek, genç bir kızı dikizler. Artemisia o yıl, babasının ressam arkadaşı Agostino Tassi’nin tecavüzüne uğrar. Olayın ayrıntılarını, mahkeme kayıtları sayesinde biliyoruz. Dava, Tassi’nin tecavüzünden çok Artemisia’nın şöhreti etrafında döner. Babasının tacizine uğradığı, erkekleri baştan çıkardığı öne sürülür. Mahkeme kararı kayıtlarda eksik olduğundan, sonucu bilmiyoruz. Ama Artemisia, babasının öğrencilerinden bir ressamla evlendirilir, Roma’yı terketmek zorunda kalır. Floransa’da parlar, akademiye girer, Avrupa’yı dolaşarak resim yapar ve iyi para kazanır. İlk fırsatta kocasını terkettiğini ve kızıyla yaşadığını ekleyelim.

    Gentileschi’nin “Judith’in Holofornes’in Kafasını Kesişi” (1614) adlı tablosu ve kendi yaptığı portresi.

    Aynı sahneyi tekrarladığı iki tablo, en ünlü eserleridir. Yaşadıkları düşünüldüğünde, “Judith’in Holofornes’in Kafasını Kesişi” (Giuditta che decapita Oloferne) başlıklı bu resimler bizi daha da etkiler. Judith, Holofernes’i öldürürken yüzünde işini bilen ve ustalıkla yerine getiren bir savaşçının acımasız ve tereddütsüz ifadesi belirmiştir. Judith belki Artemisia’nın kendisi, Holofernes ise hayatındaki erkeklerdi.


    Anne Bonny ve Mary Read (18. yüzyıl başı)

    Gerçek Karayip korsanları

    Malûm, “kadın gemide uğursuzluğa yol açar” denir. Ama deniz tarihi boyunca gemilerden kadınlar hiç eksik olmamıştır. Çok sayıda kadın korsan da vardı. En ünlülerinden Endülüs asıllı Müslüman kadın korsan Seyyide el-Hurra (1485-1542) Akdeniz’in batı ucundaki Tetuan şehrini yıllarca yönetmişti.

    Bonny ve Read, Karayipler’de erkek korsanların korkulu rüyası olmuştu.

    Anne Bonny ise İrlanda’da 1698’de doğmuş, 1718’de bir gemiciyle evlenerek Karayipler’e yelken açmıştı. Orada korsan John Rackham’ın (“Calico Jack”) mürettebatına katıldı. Mary Read ise bu korsan gemisi tarafından esir alınıp onlara katılmıştı. Erkek gibi giyinirlerdi. Bol ceketleri, geniş kısa pantolonları, tabancaları ve kılıçlarıyla onları erkek meslektaşlarından ayırt etmek imkansızdı. 1720’de Jamaika’da ikisi de asılarak idama mahkum edildi. İkisi de hamile olduğundan, idam cezaları doğumlardan sonra infaz edildi.


    Olympe de Gouges (1748-1793)

    Giyotin bile onu durduramadı

    olympe-de-gouges-1
    Fransız Devrimi’nin kadın kahramanı.

    Paris’te, “Fransa’nın kahramanları”nın anıt mezarı Panthéon’da 69 erkek, 2 kadın yatıyor. Bu yıl Mayıs ayında onlara üç kişi daha katılacak; ama adaylardan Olympe de Gouges, uzun tartışmalardan sonra listeden silinmiş durumda…

    Olsun; bizim listemizden silinmedi. Fransız Devrimi’nin tarih sahnesine fırlattığı Olympe de Gouges, taşrada dünyaya geldi. 18 yaşında dul kaldı, Paris’e gelerek bir tiyatro topluluğu kurdu ve siyahların köleliğini eleştiren bir oyun yazıp sahneye koydu (1785). Fransız Devrimi 1789’da başladığında, Olympe de Gouges da birçok kadın gibi bu tarihî altüst oluşun aktif bir parçasıydı. “Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi”ni kaleme alarak 28 Ekim 1791’de Ulusal Meclis’e sundu. İki yıl önce, meşhur “İnsan (Erkek) ve Yurttaş Hakları Bildirgesi” kabul edilmişti.

    Olympe de Gouges’un yazdığı metin, bu bildirgede erkekler için öngörülen bütün hakları kadınlar için de öngörüyor ve “Kadın özgür doğar ve erkekle eşit haklara sahiptir” diyordu. Olympe de Gouges’un kadınlara “Karşınıza hangi engel çıkarsa çıksın, özgürlüğe ulaşmak sizin elinizdedir, yeter ki isteyin” diye seslenmesi, yüz yıl sonra doğacaklar için ilham vericiydi. Siyasal tercihleri, yani idam cezasının kaldırılması ve halka nasıl bir yönetim istediğinin bir referandumla sorulması konusundaki görüşleri, Jakobenlerin, özellikle Robespierre’in öfkesine yol açtı.

    İdam edildiği gün, iktidarın yandaş gazetesi Le Moniteur Universel şöyle diyordu: “Devlet adamı olmak istedi. Sonunda hukuk, cinsiyetine yaraşır erdemleri unutan bu komplocuya cezasını verdi.”


    Jane Austen (1775-1817)

    Uysal kadın, başına buyruk yazar

    Jane Austin

    Kadın şair ve romancılar hiç eksik olmamıştır. İngiliz Jane Austen ise -ölümünden 65 yıl sonra doğmuş bir başka kadın yazarın, Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” başlıklı ünlü denemesinde yazdığı gibi- kendine ait bir odası, hatta masası bile olmayan bir yazardı. Kız kardeşi ve annesiyle yaşayan Jane, bugün herbiri en çok satan romanlar arasında yer alan ve ikisi ölümünden sonra yayınlanan altı eserini, oturma odasındaki küçücük bir sehpada yazmıştı. Birisi içeri girdiğinde, kurutma kağıdıyla hemen üstünü örterdi.

    İlk romanı “Bir Hanım Tarafından Yazılmıştır” (by a lady”) diye yayınlandı. Yayıncılarla onun adına konuşup pazarlık yapan erkek kardeşi Henry’ydi. Jane Austen bir romantik ya da bir kadın hakları savunucusu değildi. Onu edebiyat tarihine sokan zehirli dili, hiciv yeteneği, gözlem gücü ve özenli kurgusuydu. Hayranları arasında Veliaht Prens de vardı. Bir gün Prens’in kütüphanecisi, bu taşralı kadına nasıl roman yazması gerektiği konusunda akıl fikir verdi. Jane onu kibarca dinledikten sonra evine gidip “Çeşitli Çevrelerden Gelen İmalar Üzerine Bir Roman Planı” adlı bir hiciv yazarak kendisine verilen öğütlerle dalga geçti. Uysal bir kadın ama başına buyruk bir yazardı. Hiçbir zaman fazla para kazanamadı. 11 kere TV ve sinemaya uyarlanan, Türkçeye iki kere çevrilen en popüler romanı “Gurur ve Önyargı” için sadece 110 sterlin almıştı.


    Esma İbret (D. 1780)

    Onbeş yaşında zirveye ulaşan hattat

    Hilal Kazan, Dünden Bugüne Hanım Hattatlar adlı kitabını “hat sanatına emek vermiş, mezartaşları ve eserleri kaybolmuş, erkek ismiyle imza atan” bütün kadın hattatlara adamış. Bu kitapta sıralanan kadınlardan bir çoğunun hattat olduğunu, sadece mezartaşlarından öğrenebiliyoruz.

    Eserleri günümüze ulaşan kadınlar arasında kuşkusuz en ünlüsü olan Esma Hanım’ın bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan hilye-i şerifi çok önemli: Esma Hanım, bunu 15 yaşındayken yazmış. Hilyeyi ısmarlayan Kaptancı Mehmed Salim Ağa, ortaya çıkan eseri görünce hayretini saklayamamış ve işte Esma Hanım’a bu nedenle “İbret” denilmiş. Hilye-i şerifin arkasındaki kayıttan, bunun III. Selim’e sunulduğu, Esma İbret Hanım’a 500 kuruş ihsan edildiği, 40 akçe günlük bağışlandığı anlaşılıyor.

    Esma İbret Hanım tarafından yapılan bir hat; Ekrem Hakkı koleksiyonundan…

    İcâzetini bu kadar genç yaşta almayı başaran Esma Hanım, Serhasekiyân-ı Hassa Ahmed Ağa’nın kızıydı. Dönemin büyük hattatı, kendi ekolüyle tanınan Mahmud Celaleddin’den ders alarak yetişti ve sonra hocasıyla evlendi. Ali Alpaslan’ın “hemen hemen kocası kadar güzel yazdı” dediği, İbnülemin’in ise “son derece dikkati çekici” bulduğu Esma Hanım, söylentiye göre eşinin yazısını gayet iyi taklit edebildiğinden, bazı eserleri o yazıyor, Mahmud Celaleddin ise sadece imza atıyordu… Ancak bu usta hattatın ne zaman öldüğü bile bilinmiyor; çünkü bir mezartaşı bile yok.


    Ada Lovelace (1815-1852)

    Bilgisayarın anası

    Ünlü İngiliz şair Lord Byron’ın kızı Ada Gordon (kocasının unvanı nedeniyle Lovelace Kontesi) bilgisayar tarihinin ilk öncülerinden kabul edilir. Byron’ın kötü şöhreti nedeniyle kızının da bozuk ahlaklı olarak dünyaya geldiğinden korkan ailesi, er geç bir skandala yol açacağından emindi. 1833’de tanınmış matematikçi Charles Babbage ile tanıştı. Babbage onu “tılsımıyla en soyut bilimlere dokunan, onlara çok az erkek aklında bulunacak bir güçle hakim olan o büyüleyici kadın”, bir başka yerde de “Sayıların Büyücüsü” diye tarif etmişti.

    Zamanının çok ötesindeydi; ilk algoritmayı yazdı.

    Matematik ve bilgisayar tarihine geçmesinin nedeni, Babbage’ın “Analitik Makine” adlı ilkel bilgisayarı için yazdığı bir algoritma oldu. Analitik Makine hiçbir zaman yapılmadı ama 1940’larda ilk modern bilgisayarın gelişmesine ilham verdi. Ada Lovelace, bir yazısında, yapılacak makinenin sayı hesabının dışında, hayatın başka alanlarında da işe yarayabileceğini öne sürerek, bilgisayar çağının ilk habercilerinden biri oldu.

    37 yaşında öldükten yıllar sonra adı yeniden duyuldu. ABD Savunma Bakanlığının siparişiyle geliştirilen bilgisayar diline “Ada” adı verildi (1980).


    Marie Curie (1867-1934)

    Fizik’te ve Kimya’da 1 Numara oldu

    Yoksuldu, göçmendi, kadındı. Polonya’da dünyaya gelen, eğitim için Fransa’ya giden Maria (Manya) Skłodowska, iki kere Nobel ödülü alacak birine hiç benzemiyordu. Ancak 36 yaşında, Paris Üniversitesi’nde fen bilimleri tarihinin en etkili doktoralarından birini (radyoaktif maddeler üzerine araştırmalar) kaleme almış, polonyum ve radyum elementlerini bulmuş, ideal bir hayat ortağıyla evlenmiş, iki kız çocuğu dünyaya getirmiş ve Nobel fizik ödülünü almıştı.

    Marie Curie’nin bilime katkısı, sadece kocasıyla birlikte radyoaktivite üzerinde çalışmasıyla sınırlı değildi; atomun özellikleriyle ilgili yazdıkları, bilime yaptığı çığır açıcı teorik bir katkıydı. 1906’da eşi Pierre Curie’yi kaybetmesi çok acıydı. Ancak hayatının en zor dönemi, 1910-1913 yılları oldu. Marie Curie, 1910’da Fransız Bilimler Akademisi’ne üye olmak üzere adaylığını açıkladı. Fransız basını, Marie Curie’ye karşı, “göçmen, Yahudi” (aslında Yahudi değildi) şeklinde bir kampanya açınca, Akademi’ye seçilmedi. Birkaç ay sonra, Marie Curie’nin evli fizikçi Paul Langevin’le ilişkisi, büyük bir skandala neden oldu. Bu dönemde Marie Curie’ye yapılan saldırıların çirkinliği, bugün şaşırtıcı gelir.

    Marie Curie hayatı boyunca özel hayatı ve Yahudi kökenine dair saldırılara maruz kaldı. Ama hiçbir şey onu bilimsel çalışmalarından alıkoyamadı.

    Marie Curie, evinin önünde toplanan kızgın bir kalabalıktan, büyüğü 14, küçüğü 7 yaşındaki iki kızıyla apar topar kaçmak zorunda kaldı. Tam o sırada, İsveç Akademisi, Marie Curie’ye bir kere daha, bu defa kimya dalında Nobel verdiğini açıkladı. Ancak Akademi aldığı karardan ötürü korku içindeydi. Marie Curie’ye yazdıkları mektupta, Langevin skandalı nedeniyle İsveç’e gelmemesini tavsiye ettiler. Marie Curie cevabında “ödülün kendisine polonyum ve radyumu bulduğu için verildiğini” hatırlattı ve İsveç’e geleceğini bildirdi: “Bilimsel çalışmamla özel yaşamım arasında bir bağ olduğuna inanmıyorum.” Marie Curie, 1934’te radyoaktivite üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle kansere yakalanıp lösemiden öldüğünde, bu skandal artık unutulmuş, o da tarihteki yerine almıştı.


    Nezihe Muhiddin (1889-1958)

    Cumhuriyet’in iteklediği Osmanlı feministi

    Biyografisini yazan Yaprak Zihnioğlu, Nezihe Muhiddin için “Osmanlı feminizminin öncü kişiliklerinden biri, büyük kadınlar kuşağının son üyesi” diyor. Kız okullarında müdürlük yaptı, roman, öykü, piyes, senaryo yazdı. Cumhuriyet daha ilan edilmeden, 15 Haziran 1923’te Darülfünun’da düzenlenen bir konferansın sonunda, “Kadınlar Halk Fırkası” adıyla bir partinin kurulduğunu açıkladı (henüz Cumhuriyet Halk Fırkası kurulmamıştı).

    Kadınlar Halk Fırkası, 27 maddelik nizamname ve programına göre, kadınların siyasi ve sosyal haklarını kazanmayı amaçlıyordu. Fırka, izin almak için Dahiliye Vekaleti’ne (İçişleri Bakanlığı) başvurdu, bu arada birçok faaliyet düzenledi, Uluslararası Kadınlar Birliği kongresine temsilci gönderdi. Sekiz ay sonra Dahiliye Vekaleti, fırkanın kurulmasına izin vermediğini bildirdi. Bunun üzerine 7 Şubat 1924’te Kadınlar Birliği kuruldu.

    Kadınlar Birliği ve Nezihe Muhiddin Nezihe Muhiddin 1927’de Kadınlar Birliği’nden ihraç edildi, Cumhuriyet’le birlikte gelen “kadınlara seçme ve seçilme özgürlüğü” tezahüratları arasında unutuldu, akıl hastanesinde öldü.

    1925’te boşalan bir sandalye için İstanbul’dan bir kadın mebus adayı göstermeye çalışan, 1927 Seçimleri’nde aynı talebi dile getiren Birlik sonuç alamadı. Rejimin “yandaş” gazetecisi Yunus Nadi, o sırada Nezihe Muhiddin ve Kadınlar Birliği’ni eleştiriyor, alay ediyordu. Nezihe Muhiddin 1927’de birlikten ihraç edildi, birlik de zaten 1930’da “artık kadının bütün haklarını elde ettiği” gerekçesiyle kendi kendini feshetti. Nezihe Muhiddin, unutulmuş ve hayalkırıklığına uğramış bir öncü olarak 1958’de bir akıl hastanesinde öldü.

  • Vur diyen atalar öldüren torunlar

    Vur diyen atalar öldüren torunlar

    Kuşaktan kuşağa aktarılan kimi atasözleri, kadınlar konusunda ayrımcı yaklaşımlarıyla dikkati çeker. Özgecan cinayetinin toplumsal sorumlusu şüphesiz atasözleri değil; ancak dildeki “erkek”lik, ikincilleştirme ve değersizleştirme, “sorumlu” ve “sorunlu” olarak hep kadınları işaret ediyor.

    Türk atasözlerinde kadın erkeğe emanettir, onun himayesine muhtaçtır. Kendisini gayrimeşruluktan kurtaracak yegâne cinsiyet rolüne, yani eşliğe/anneliğe çocukluktan itibaren hazırlanır. Atalar “sırtından sopayı, karnından sıpayı” deyince, torunlar gereğini yapar.

    Erkekler tarafından aşağılanan, işkence edilen, yaralanan hatta öldürülen kadınlara dair haberlerin neredeyse vaka-yi adiyeden sayıldığı günlerde, 20 yaşındaki Özgecan Aslan’ın Mersin’de vahşice katledilmesi toplumsal duyarlılığın fitilini ateşledi. Yazılı-görüntülü basın cinayeti başhaber yaparken, sosyal medya tepki mesajlarıyla sarsıldı. Kadın, erkek binlerce insan sokağa döküldü, protesto gösterileri birbirini izledi.

    Şiddet mağduru kadınların acılı hikayelerine küçük bir azınlık dışında kimse kılını kıpırdatmazken, ne oldu da Özgecan’ın korkunç sonu böylesine kitlesel bir infial yarattı? Genç kızın günahsız güzel yüzü, hayatının baharındayken kendisini bekleyen umut vaadeden gelecekten hunharca koparılması, cinayetinin yürek paralayan detayları, daha önceki vakalarda görmediğimiz güçte bir toplumsal isyanı körükleyen insani nedenler olmalı.

    Kültürel, sosyolojik, idari, hukuki, ahlaki çok yüzeyli bir prizma olan kadına ayrımcılık meselesinin tarihsel şifreleri, bugün dilimizde yaşamaya devam ediyor.

    Diller sadece günlük iletişim paketlerinden ibaret değil. Çocuk anne-babasıyla karşılıklı çıkarttıkları sesler aracılığıyla anlaşmayı öğrenirken, onların kişisel deneyimleri hakkında olduğu kadar, içinde yaşadığı topluma dair “hayat bilgisi” dersleri de alır. Dilbilimci Ronald Kaplan’a göre dil “ortak ve sürekli inançların içine sindiği ve milyonlarca insanın binlerce yıl denediği hakikatlerin deposu”dur. Çocuk büyüdükçe dil sayesinde zamana ve mekana özgü ahlaki, kültürel, teknolojik ve ideolojik normlarla tanışır, inançları ve aidiyetleri öğrenir. Cinsel kimlik ve o kimliğe biçilen rollere uygun davranışlar da bunlar arasındadır. Yani dil aynı zamanda bize kendi cinsiyeti- mize uygun biçimde nasıl düşünüp davranacağımızı, karşı cinse ne gözle bakıp ne şekilde muamele edeceğimizi de öğretir.

    Atasözleri ise dillerin en damıtılmış ifadeleridir. Bir toplumun uzun yıllara dayanan tecrübelerini barındırırken, o toplumun üyelerince hayatı düzenleyen kurallar olarak ortak kabul görürler.

    Başka bir deyişle, bir insan topluluğunda hakim olan zihniyetin aynasıdır atasözleri.

    Günümüzün ‘erkek egemen’ toplumlarında, erkek zihniyetinin ürünü deyim, deyiş ve atasözleri, dillerin hemen hepsinde var. Kaba ve doğrudan tabirler ya da ince ve dolaylı mecazlar yoluyla erkeği yüceltilirken kadını küçümseyen atasözleri yaygın. Kadına övgü bile çoğunlukla erkekler üzerinden. Kadının gücünü, zekasını, cesaretini, becerisini, yetkinliğini, güvenirliğini ifade etmek için kullanılan “erkek gibi kadın” deyimi sadece güzel Türkçemizin dağarcığında yer almaz. Dilimizde “.aşaklı kadın” gibi çok daha ‘teklifsiz’ versiyonları da bulunan bu deyim, birçok dünya lisanında ortak.

    Bugün dilimizde yer etmiş bulunan atasözlerinin Türklerin yerleşik hayat düzenine geçmesinden ve İslamiyet’i benimsemesinden sonra kurdukları medeniyetlerin mirası olduğunu kabul etmek çok da yanlış değildir. Türkçe’deki atasözleri, kadına her şeyden önce aile kurumunu var etme ve sürekli kılma görevini yükler. “Yuvayı dişi kuş yapar”, “Kadınsız ev olmaz”, “Evi ev eden avrat, yurdu şen eden devlet”tir. Kadın ne kadar varlıklı olursa olsun geçimi kocası tarafından sağlanmalıdır. “Avrat malı kapı mandalı”, “Karı malı hamam tokmağı” gibi atasözleri kadının baba evinden getireceği çeyizi önemsizleştirilir, erkeğin evdeki finansal hükümranlığını sağlama alır.

    Kadının eş rolünün bir başka önemli yönü ise, kocasının toplum içerisindeki itibarının gözeticisi olmaktır. Avrat er kişiyi vezir de edebilir, rezil de. İyi bir eş olan kadın, ev ekonomisinin sorumluluğunu da üstlenmelidir. Erkek getirmeyi, kadın yetirmeyi bilmelidir. Kadın henüz anne bile değildir ama artık yerinin evin içi olduğu kesin bir biçimde belirlenmiştir.

    Atasözlerimiz ebeveyn rollerinden kadına düşen anneliğe, erkeğe düşen babalıktan çok daha ayrıntılı bir ilgi gösterir. Anne rolünü benimseyen kadının bu seçimi “Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz”, “Ana hakkı, Tanrı hakkı”, “Ağlarsa anam ağlar” gibi atasözleriyle yüreklendirilir. Genellikle baba erkek çocuğun, anne ise kız çocuğun rol modelidir ama kadının terbiye ve yetiştirme sorumluluğu daha büyüktür; çünkü “Çocuğa iyi-kötü huy anneden gelir”. Kız çocuğun eğitiminde annenin sorumluluğu daha da ağırlaşır. Anaya bakılır, kız alınır. Kızın erkek egemen dünyanın beklentilerine uygun bir şekilde yetiştirilmesi için her yol mübahtır. Erkeğin tekelinde bulunan şiddet kullanma yetkisinin kadına devredildiği bu istisnai durumda “Anasının teptiği buzağının canı yanmaz” ya da “Anasının bastığı yavru incinmez”.

    Dünyaya getirdiği çocuğun cinsiyeti de kadının başlıca ailevi mesuliyetleri arasındadır. Erkek çocuk doğurması anneyi imtiyazlı kılarken, kız çocuk

    doğurması onun sosyal itiba- rını sarsar. Çocuğun cinsiyeti meselesi atasözlerinde cinsel ayrımcılığının belki de en çok billurlaştığı noktadır. Kız ço- cukların iffet ve namusunun, bekaretinin evlendirilinceye kadar korunup kollanması zah- metli bir iştir. Öyle ya, kendi ha- line bırakılan kızlar ya davulcu- ya varırlar ya zurnacıya. Ayrıca “Kadının kız, tarlanın düz alın- ması” gerek değil midir? Erkek çocuk gibi geleceğin ekonomik güvencesi olmayan, soyun de- vamını sağlamayan kız çocuğun gelişi muhabbet dolu tezahürat- larla karşılanmaz. Bu nedenle “Oğlan doğuran ana övünürken, kız doğuran dövünür”, “Kız do- ğuran tez kocar” ve “Kızı olanın sızısı olur”.

    Atasözlerinin kadını aile ilişkileri dışında ele alışı da sorunludur. Onlar herşeyden önce zeka ve beceri bakımından eksiktir: “Eksik etek”. “Erkeğin elinin kiri” değil midir kadın? Kadının bir, erkeğin dokuz aklı yok mudur? Kadın kısmının saçı uzundur uzun olmasına ama aklının kısalığına ne demelidir? Kadın zekası yeterli olmadığından erkeği ancak hile ve desise ile altedebilir. “Kadının fendi erkeği yendi” atasözü tam da bu durumu ifade eder.

    Kadının erkeğe karşı kurnazlık dışında bir kozu daha vardır: Şeytan. Kadın erkeği dize getirmek için şeytanla işbirliği yapmalıdır. “Kadının şerri, şeytanın şerrinden üstün”dür, “Kadının sofusu, şeytanın maskarası”dır. Şeytanla böylesi yakın bir ilişkisi olan kadın, biçare(!) erkeğin yoldan çıkmasının da baş müsebbibidir. “Dişi köpek kuyruğunu sallamayınca, erkek köpek peşine düşmez”, “Dişi yalanmazsa, erkek dolanmaz” buyurmuştur atalarımız. 

    SÖZLÜKLERDE TEMİZLİK

    Mesele zihinlerden ayıklamakta

    Türk Dil Kurumu’nun cinsel ayrımcılık ve kadına aşağılama içeren deyim ve atasözlerini sözlüklerden ayıkladı. Eğer insanlar sözkonusu atasözlerini sözlüklerden okuyarak öğreniyor, kullanıyor olsaydı, şüphesiz bu girişimi ayakta alkışlamak gerekirdi. Oysa dil yaşayan bir organizma, üstelik gözden olduğundan çok kulaktan beslenip yayılıyor.

    Bu bakımdan sorun dilin kendisinde değil. O dili yaratan medeniyetin geçmişinden süzülüp gelen sosyo-kültürel birikimde. Dil sadece o birikimin içine nüfuz etmiş cinsel ayrımcılık tortusunu taşıyor günümüze. Bugün yaşadığımız kadına şiddet kılığında ortaya çıkan cinsel ayrımcılığın tarihsel kodlarını barındırıyor bünyesinde. Yapılması gereken ne atasözlerini yasaklamak
    ne de ayıklamak. Yapılması gereken onlardan ders çıkartarak kadın-erkek eşitliğine dayalı bir zihinsel devrimin ortak dilini oluşturmak.

  • Ortak bilinçaltının korkunç muhteviyatı

    Ortak bilinçaltının korkunç muhteviyatı

    Korku sizi daha inançlı kılar mı? Korkunca Tanrı’ya mı sığınırsınız? Vatikan’ın bu soruların tamamına cevabı hep “evet” oldu. Hıristiyan ortak bilinçaltı (bugün artık birer popüler kültür klişesine dönüşmüş olan) korkunç semboller ve dehşet verici söylencelerle dolduruldu.

    Korku filmlerinde ses efektleri, makyaj, gösterişli kostümler, etkileyici müzikler ve çarpıcı vahşet sahneleri eşliğinde sunulan klişelerin inatçı varlığı, bu sembollerin Batılı seyircilerin zihninde belirli duyarlılıklara hitap edebildiğini gösterir. Bahsi geçen korkular, üretenler ve tüketenler arasında paylaşılan bir değerler bütününe, ortak bir bilinçaltına işaret eder gibidir. Bu kültür dairesi içerisinde bulunan tüm korkuların temelinde İncil, yani Yeni Ahit’in son kısmı, Aziz Yuhanna’nın “Apocalypsis” (Vahiyler) kitabı bulunmaktadır. Kelime her ne kadar köken olarak antik Yunancada “ortaya çıkarma, açıklama veya sır perdesini kaldırma” gibi anlamlara geliyorsa da, zamanla Yuhanna’nın dünyanın sonunun gelişini anlattığı kitabıyla özdeşleşerek Latin kökenli tüm dillerde “Kıyamet” ile eşanlamlı bir terime dönüşmüştür. Kitap, Hıristiyan eskatolojisi yani dünyanın sonu ile ilgili Hıristiyan görüşünün şekillenmesinde merkezî rol üstlenmiştir.

    Patmos’lu Aziz

    Yuhanna’ya “Vahiyler”in inişi (Hieronymus Bosch, 15. yüzyıl sonları)

    Hz. İsa’nın havarilerinden olduğu da düşünülen Aziz Yuhanna “Vahiyler”i 1. yüzyılın sonlarına doğru, Ege’de Patmos adasında meydana getirmiştir. Eserin tarihlendirilmesi konusunda tartışmalar olsa da genel görüş, paganlığa bağlılığı ve İsa takipçilerine mesafeli tavrı ile bilinen Roma İmparatoru Domitianus devrinde (81-96) yazılmış olduğu yönündedir. O dönemin şartları içinde ilk Hıristiyanlara uygulanan baskıya bir tepki olarak, Tanrının gazabının nasıl tecelli edeceğini üstü kapalı olarak anlatmak amacıyla yazılmış olduğunu düşünenler de vardır. Öte yandan ister Yuhanna’nın hayal gücünün ürünü, isterse gökten kendisine faş edilen sırlarla dolu bir vahiy tepki olarak, Tanrının gazabının nasıl tecelli edeceğini üstü kapalı olarak anlatmak amacıyla yazılmış olduğunu düşünenler de vardır. Öte yandan ister Yuhanna’nın hayal gücünün ürünü, isterse gökten kendisine faş edilen sırlarla dolu bir vahiy kitabı olsun, sonraki yüzyıllarda Hıristiyan düşünce dünyasını ve korkularını şekillendiren ana metinlerden biri olmuştur.

    İsa ve dört kanatlı varlık Tetramorph (Raphael, 1518)
    Kıyametin 7 Kilisesi Tamamı Anadolu’da bulunan “Kıyametin Yedi Kilisesi”ni gösteren Harita ve bu kiliselere mektup yazan Aziz Yuhanna’yı tasvir eden duvar panosu.

    Yuhanna’nın uyarı ve nasihatleri

    “İmdi gördüğün şeyleri, ve olan şeyleri, ve bundan sonra vaki olacak şeyleri, benim sağ elimde gördüğün yedi yıldızın sırrını, ve yedi altın şamdanı yaz. Yedi yıldız yedi kilisenin melekleridir, ve yedi şamdan yedi kilisedir (Vahiyler, Bap 1)”.

    Yuhanna’nın vahiyleri, tamamı Anadolu’da bulunan yedi kiliseye yazdığı mektuplarla başlar. Bu kiliselerin kalıntıları halen inançlı Hıristiyanların hac rotaları içerisinde yer almaktadır. Vahiylerde geçen, kıyametin yedi kilisesi şunlardır: Efes (Selçuk-İzmir), Smyrna (İzmir), Pergamum (Bergama-İzmir), Thyatira (Akhisar-Manisa), Sardis (Salihli-Manisa), Philadelphia (Alaşehir-Manisa), Laodikeia (Eskihisar-Denizli).

    Metin bu Yedi Kilise’ye bağlı ilk Hıristiyanlara yönelik uyarılar ve nasihatler içerir. Yuhanna Hıristiyanlardan kıyamete ve Mesih’in dönüşüne hazırlık yapmalarını ister. Ardından İsa’nın rehberliğinde gelecekte ortaya çıkacak kıyamet alametlerini ve dünyanın sonunun nasıl geleceğini anlatmaya başlar. İlk önce bir taht ve onu çevreleyen tahtlara oturmuş, altın başlıklı, beyazlar giymiş 24 ihtiyar ve biri aslana, biri danaya, biri insana ve biri de kartala benzeyen dört garip yaratık gördüğünü söyler. Bu yaratıkların altışar kanadı ve çok sayıda gözleri vardır. Yuhanna tahtın sahibini, yani İsa’yı ise insanlık için çektiği acılara, kurban edilişine nişane olarak boğazında bir kesikle duran bir kuzu olarak resmeder. Ardından yalnızca bu kuzunun sökebileceği yedi mühürlü bir kitabın görünmesiyle olaylar hızla akmaya başlar.

    Kuzu (İsa) mühürleri teker teker açtıkça önce mahşerin dört atlısı görünüp ellerine silahlar verilerek dünyaya gönderilir. Beşinci mühürle din uğrunda öldürülen “şehitler” canlanır, altıncıda büyük depremler meydana gelir. Yedinci mühür açılmadan önce 12 kabilenin herbirinden onikişerbin olmak üzere 144.000 İsrailoğlu ile diğer milletlerden sayısız kişi kurtarılır. Yedinci mührün kırılmasıyla gökte, ellerinde borularıyla yedi melek görünür. Her bir boru sesiyle korkunç felaketler birbirini izler. Yangınlar çıkar, deniz kaynar, bir yıldız dünyaya düşer, ay ve yıldızlar kararır ve ardından güneşin kararmasıyla cehennem kuyuları açılarak içinden çekirge orduları çıkar. Bu çekirgeler insan yüzlü, aslan dişli, uzun saçlı ve akrep kuyruklu olup demirden zırhlar giymektedir.

    Altıncı boruyla birlikte Fırat Irmağı civarında zincirli duran dört melek ve emirlerindeki süvari orduları salınır ve insanlara saldırmaya başlarlar. Süvarilerin atları aslan başlı, yılan kuyrukludur. Ağızlarından öldürücü ateş, duman ve kükürt çıkarmaktadırlar. Yedinci boru çalındığında gökte bir tapınağın belirmesiyle sanki bir an için herşey durulmuş gibi olur. Ancak Yuhanna’nın kehanetleri burada bitmez.

    Mahşerin dört atlısı

    Dünyaya savaş, açlık, istila ve ölüm getirmek üzere silahlanarak harekete geçen “Mahşerin Dört Atlısı”. (Albrecht Dürer, 15. yüzyıl sonları)

    Ejder ve diğerleri

    “Ve gökte büyük bir alamet, güneşle giyinmiş, ayakları altında ay ve başı üzerinde on iki yıldızdan tacı olan bir kadın göründü….. Ve gökte başka bir alamet göründü; ve işte, yedi başı, on boynuzu, ve başları üzerinde yedi tacı olan kızıl bir ejder vardı… (Vahiyler, Bap 12).

    Kadın gebedir ve İblis veya Şeytanı temsil eden Ejder de doğacak çocuğu yutmak için beklemektedir. Çocuğu elinden kaçıran Ejder ve ona bağlı melekler ile Mikail ve emrindeki diğer melekler gökyüzünde savaşa tutuşurlar. Kaybeden Ejder yeryüzüne atılır ve hayatta kalabilmiş insanlar üzerinde hakimiyetini kurar, ancak daha sonra denizden çıkan bir canavara tahtını terkedecektir. Bu canavarın yedi başı, on boynuzu olup her boynuzunda birer tac bulunmaktadır. Görünüşü kaplan, ağzı aslan ağzı ve pençeleri ayı pençesi gibidir. Topraktan çıkan iki boynuzlu, ejderha gibi konuşan bir başka canavar da (sahte peygamber) onun yeryüzündeki hakimiyetini pekiştirmesini sağlayacaktır. Yuhanna burada şeytanın alamet-i farikasının bir sayı olduğundan sözeder: “Ve küçüklerin ve büyüklerin, ve zenginlerin ve fakirlerin, ve hürlerin ve kulların hepsine, sağ elleri yahut alınları üzerine, onlara damga vurduruyor ve canavarın adı, yahut adının sayısı damgası kendisinde olmazsa, kimseye alışveriş ettirmiyor….Ve onun sayısı 666’dır” (Bap 13).

    Dünyanın sonu iyice yaklaştığında gökten inen yedi melek ellerindeki taslarda bulunan türlü türlü felaketleri dünyaya saçarlar ve büyük bir savaş daha olur. Bu savaşta Şeytanın ordularından bir kısmını yine yedi başlı bir ejdere binmiş olan bir fahişe yönetmektedir. Nihayet Kuzu (İsa) olaya bizzat el koyarak savaşı bitirir. İnkar edenler tamamen yokedilmişlerdir. Artık “Tanrı’nın Şehri” ortaya çıkabilecektir. Yuhanna bu sonsuz mutluluk şehrine sadece adı İsa’nın “Hayat Kitabı”nda yazılı olanların alınacağını belirterek, yazdıklarını değiştirmeye kalkanların şehre girmekten ümit kesmesi gerektiğini yönünde bir uyarıyla kitabını bitirir.

    Vahiyler kitabı yoruma muhtaç ve müsait çok sayıda simgeyle bezelidir. Öte yandan Yuhanna’nın görece kısa sayılabilecek bu kitabını, yazılışından neredeyse dört asır sonra Hıristiyan teolojisinin çekirdeğine yerleştiren Aziz Agustinus (354-430) adlı bir rahiptir. Batı Hıristiyanlığının kurucu babalarından sayılan, Fas-Hippo doğumlu bu teolog, manastır geleneğinin temellerini atan kişidir. Agustinus Tanrı’nın Şehri (De Civitate Dei) adlı eserinde, Yuhanna’nın ipuçlarını verdiği “Yeni Kudüs” kavramının Hıristiyan doktrinindeki yerini sağlamlaştırır. Ona göre adı İsa’nın elindeki Hayat Kitabı’nda yazılıp olup da gökten inecek bu şehire girebilecek imanlı Hıristiyanları sonsuz bir mutluluk ve huzur beklemektedir.

    Şeytanın ejderleştirilmesi

    Denizden “Yedi Başlı Ejder”in ve topraktan onun sahte peygamberi iki boynuzlu canavarın çıkışı. (Albrecht Dürer, 15. yüzyıl sonları)

    Acıların başlangıcı: İlk Günah

    Agustinus’a göre insanoğlunun cennetten kovuluşunun sebebi, içinde taşıdığı kötülük olup bu doğuştan gelen bir özelliktir. Yani yılanın temsil ettiği Şeytan’a kanarak Havva’nın Adem’e yasak meyvayı teklif etmesi gibi, onun kabul etmesi de bu içsel kötülükten kaynaklanır. İnsanoğlu Tanrı’ya itaatsizliği nedeniyle lanetlenerek cennetten kovulmuştur ve bu özellik ilk insandan tüm insanlara kalıtım yoluyla geçmiştir. Yani “İlk Günah” tüm günahların anasıdır ve bu dünyadaki bütün korku, acı, sıkıntı ve suçların ve hatta ölümlülüğün kökeninde bu “İlk Günah” yatmaktadır. Kadının buradaki “baştan çıkarıcı” rolü zamanla kadın cinselliğinin korku ile ilişkilendirilmesi, cadılar ve cadı avları gibi Batı Hıristiyanlığına has bazı kavramların şekillenmesinde payanda görevi görecekti.

    Agustinus, sonraki yüzyıllarda Batı Hıristiyanlığını derinden etkileyecek bir başka açılım daha yaptı: “İkilik” (Dualite). Yazılarında göze çarpan en önemli unsurlardan biri; güneş-ay, iyi-kötü, gündüz- gece, erkek-kadın, itaat-günah, ruh-beden, uhrevi-dünyevi, geçici-ölümsüz, ışık-karanlık gibi zıt kutuplar arasındaki mücadeledir. Yuhanna’nın vahiylerinde Melek Mikail ile Ejder/Şeytan ve orduları arasında yaşanan büyük savaş, bu tarz ikiliklerin kurgulanmasına cevaz verir gibi görünmekle birlikte, yakından bakıldığında mücadelenin ancak Tanrı’nın müdahalesiyle sona erdiği (yani iki tarafın birbirinden açıkça üstün olmadığı) ve Kuzu’nun da çeşitli felaketleri taşıyan savaşçı temsilcilerini dünyaya yolladığı (yani “iyi”nin de kötülük içerebildiği) görülecektir. Oysa Agustinus’un düşünce sisteminin temelini bir tarafın mutlak zaferi ile sonuçlanacak bir zıtlar çatışması oluşturmaktaydı. Öte yandan onun bu görüşü, Hıristiyanlığın kutsal kitabından ziyade bambaşka bir felsefi gelenekten beslenmekte ve onun yazıları yoluyla Hıristiyanlığa taşınmaktaydı.

    Bir “Kilise Babası” olarak Agustinus’un hayatından bahsedildiğinde her nedense onun Hıristiyan olmadan önceki hayatı kısa geçilir. Oysa ki Agustinus, daha 19 yaşındayken İran kökenli Mani dinine geçmiş ve bir Manikeist olarak uzun yıllar İtalya’da belagat dersleri vererek yaşamıştı. Hıristiyan oluşu 386 yılına rastlar. Yani o sırada 32 yaşındaydı ve karakterinin gelişip dünya görüşünün oluştuğu dönem boyunca Mani’nin öğretilerine bağlı kalmıştı. Bu da onda görülen İkilikçi düşüncenin gerçek kökenini anlamamızı sağlıyor.

    Gecenin kraliçesi

    Ejder Sürücüsü Kadın’ın öncülü, Babil’in büyük aşk, doğurganlık, cinsellik ve savaş tanrıçası İştar; baykuşları, aslanları ve kuş pençesi ayaklarıyla dikkati çekiyor. (British Museum, MÖ 18-19. yüzyıl)

    Manikeizm

    Mani (216-277 civarı) tarafından Pers Sasani imparatorluğu devrinde, I. Şapur’un saltanatı zamanında (241-272) kurulan bu din hızla bütün dünyaya yayılmıştı. Mani, Zerdüştilik, Budizm, hatta Hıristiyanlık dahil tüm diğer inanç sistemlerini kendi öğretisi içerisinde birleştirdiğini iddia ediyordu. Öğretisi varoluşu tam anlamıyla ikili bir düzen dahilinde açıklamaya dayanıyor, ışığın temsil ettiği yaratıcı ve iyi güçlerle, karanlığın temsil ettiği yıkıcı ve kötü güçler arasında ezeli ve ebedi bir çatışma olduğunu öne sürüyor, bu çatışmadan “Işık”ın galip çıkacağını söylüyordu.

    “Işık Dini” olarak da anılan bu öğreti, mantığı yüceltiyor, zıtlıklar arasında ast- üst ilişkileri kuruyor ve hiyerarşilere dayalı bir toplum düzeni öngörüyordu. Gençliğinde Hindistan’a giden Mani’nin üzerinde Budizm ve Hinduizmin etkileri yadsınamaz. Ancak “Işık – Karanlık Savaşı” temasınının iki ana kaynağından biri, yine İran’da kurulmuş olan kadim Zerdüştilik; diğeri ise Urfalı (Edessa) Bar Daisan’ın (154- 222) Hıristiyan inanç dairesinde sayılabilecek öğretileriydi.

    Manikeizm 3. yüzyılın sonlarından itibaren Mısır ve Kuzey Afrika da dahil Roma İmparatorluğu’nun hemen her köşesine yayılmıştı. 4-5. yüzyıllarda Hıristiyan kilisesinin güçlenmesine paralel olarak baskı altına alınmış ve aşamalı olarak yokedilmiştir. Öte yandan doğuda, Orta Asya’dan Çin’e uzanan bir coğrafyada da çok sayıda taraftar bulmuş ve Uygur Türk Kağanlığının resmî dini olarak 8. yüzyıla kadar taşınmıştır. 20. yüzyılın başlarında Orta Asya’ya giden Avrupalı araştırmacıların getirdiği Uygurca Manikeist yazmalar, Türklerin İslâm öncesi inanışlarına dair kapsamlı bilgiler içermektedir.

    İslâm’ın yayılışıyla Doğu’da hemen tamamen izleri silinen bu öğreti, Batı’da bahsettiğimiz gibi Agustinus’un eserleriyle Katoliklik üzerinden Batı Hıristiyanlığına nüfuz ederek günümüze kadar ulaşmıştır. İşte popüler korku filmlerinde gecenin ve karanlığın kötülüklerle, gündüzün ve ışığın ise iyilik ve kurtuluşla ilişkilendirilmesinin kökeninde bu arkaplan vardır.

    Babil’in Fahişesi

    Yuhanna’nın “Babil’in Fahişesi” adını verdiği Şeytanın ordularının bir kısmına komuta eden “Ejder Sürücüsü Kadın”. (Hans Burgkmair, 1523)

    Mitraizm

    Işık ve karanlığın ya da gece ve gündüzün Doğu’daki uyumlu birlikteliği (yinyang) düşüncesine karşılık, Batı medeniyetinde yerleşik bir inanca evrilen “Işığın Üstünlüğü” düşüncesinin Agustinus haricinde başka kaynakları da bulunur. Bunların en önemlilerinden biri de yine İran kökenli bir kült olmasına rağmen, muhtemelen Anadolu’da konuşlu Roma lejyonlarındaki askerler tarafından benimsenerek imparatorluğun merkezine ve oradan da 1-4. yüzyıllar arasında tüm sınır boylarına yayılan Mitras Dini yani “Mitraizm”dir. Gizemli sembolik tasvirlerle dolu bu inancın kökenlerinde Budizmin izleri görülür. Ahir zamanlarda dünyaya yeniden gelecek olduğu müjdelenen Buda’ya “Maitreya” ismi verilir. Bu kavram Büyük İskender’in doğuya taşıdığı Ege kültürünün etkisiyle, MÖ 3 yüzyılda Afganistan ve çevresini merkez alarak oluşan Greko-Baktria sanat geleneği içerisinden ve Roma döneminde “Sol Invictus” (Yenilmez Güneş) adını alacak olan “Helios” yani “Güneş Tanrı” figürüne dönüşerek doğmuştur. Kadim Farsça’daki adı “Mihr” yani güneştir. Dünyanın sonu yaklaştığında tekrar görünecek olan Hintli Buda Maitreya, İran’da Mitra’ya, Roma’da Mitras’a dönüşmüş, Batı’da gelişen Mesih inancını etkilemiştir.

    “Yenilmez Güneş” Sol Invictus

    Diğer tüm pagan inanışlar gibi Mitraizm de Hıristiyanlığın yükselişi ile yasadışı ilan edilmiş ve zamanla yokolmuş olsa da “Yenilmez Güneş” (Sol Invictus) bir kavram olarak Hıristiyan ikonografisinde yaşamaya devam etmiştir. Bunu mümkün kılan ise İstanbul şehrinin kurucusu Roma İmparatoru I. Konstantin’di (272-337). Konstantin, Romalı bir asker olarak Sol Invictus’a bağlılığıyla tanınıyor, hatta bastırdığı paraların bir yüzüne kendi, diğer yüzüne güneş tanrısının suretini koyduruyordu. Sonradan Hıristiyan olacak, bu yeni dinin hamisi rolünü üstlenecek ve 325 yılında İznik’te düzenlediği Konsil’de geleneksel olarak Sol Invictus’un doğumgünü şenliklerinin yapıldığı 25 Aralık’ı Hz. İsa’nın doğum günü olarak ilan ettirecekti!

    Bu tarih kuzey yarımkürede kış gündönümüne denk geldiği için günlerin uzamaya başlamasını, yani Güneş Tanrı’nın doğumunu temsil eden simgesel bir gündü. Bu gün, günümüzde “Christmas” (Noel) olarak adlandırılarak tüm Batı Hıristiyanları tarafından kutlanmaktadır (Buna karşılık Fener Rum Patrikhanesi’nin temsil ettiği Doğu Kilisesi bu tarihi gündönümünden bağımsız olarak 7 Ocak kabul eder). Böylece İsa, “Yenilmez Güneş” ile ilişkilendirilmiş oluyordu. Görsel tasvirlerde sıklıkla başının arkasında bir güneş diskiyle resmedilmesi bu nedenledir.

    Buradaki mesele dinî bir gelenek için seçilen tarihin ne olduğundan ziyade, “Işık-Karanlık Savaşı” kavramının, kilisenin kurumsallaşmaya başladığı erken tarihlerden itibaren kısmen de olsa Hıristiyan dininin dünya görüşü içerisinde yer bulduğunun tespit edilmesidir. Zira bu kavram, Doğu düşüncesinden farklı olarak zıtlar arasında uyumu değil çatışmayı öngörmekte ve nihai zaferi ışığa vermektedir.

    Böylece gece ve onunla ilişkilendirilen ay, kadın, gümüş, boğa, kurt, yarasa, baykuş, keçi ve hatta cinsellik gibi simgeler kötülük, günah ve korku ile ilişkilendirilerek yenilmesi gereken şeytani düşmanlar haline getirilme riski taşımaya başlar. Zamanla bâtıl inançlara evrilen bu düşünce, Batı Hıristiyanlığı popüler kültüründe güçlü bir şekilde varlığını sürdürmüş ve halen de sürdürmektedir. Örneğin Batı toplumlarında yapılan araştırmalar halkın büyük çoğunluğunda geceleri, özellikle de dolunay gecelerinde suç oranlarının arttığına dair derin bir inanç olduğunu göstermektedir. Öyle ki “lunatic” yani “deli” kelimesi dahi “luna” yani “ay”dan türemiştir. İstatistiki veriler bunun böyle olmadığını kanıtlasa da bu yaygın inancı değiştirmek mümkün olmamaktadır. Çünkü, biliminsanları istedikleri kadar rakam versinler, popüler kültür ürünleri ama özellikle de korku filmleri geniş kitleleri etkilemeye devam etmekte ve bu inançları körüklemektedir.

    Dolunaylı gecelerin karanlık ve ölümcül prensi Kurt Adam’ın modern tasviri: Werewolf

    Kont Drakula ve korku

    Batı medeniyetinin barındırdığı tüm bâtıl inanç ve korku simgelerini detaylarıyla incelemek bu yazının sınırlarına sığmayacak genişlikte bir konu. Ancak “Kont Drakula”nın temsil ettiği kan içici vampir hikayeleri popüler edebiyattan sinemaya, tiyatro oyunlarından bilgisayar oyunlarına kadar birçok alanda tüm klişeleri kendisinde birleştiren başlı başına bir tür olduğu için değinmek yerinde olacaktır.

    “Vampir” kelimesinin Batı edebiyatına girişi ünlü İngiliz şair Lord Byron’un (1788- 1824) The Giaour (Gavur) adlı eserini 1813 yılında yayınla- masıyla olmuştur. 700 dizeden oluşan bu uzun şiirinde, Yunan bağımsızlık savaşına sempatisi ile bilinen Byron, hayali bir Hasan Paşa’nın hareminden Leila ile Gaiour’un imkansız aşkını oryantalist bir bakış açısıyla ele alır. Giaour, Leila’yı öldürten Hasan Paşa’dan intikamını alır ve bir Osmanlı tarafından şöyle lanetlenir: “Mezarından çıkan cesedi kendi kızı, kızkardeşi ve karısı başta olmak üzere tüm ırkının kanını içerek onları yaşayan ölülere çeviren bir vampir olsun.”

    Byron’a büyük şöhret getiren bu şiir, Gotik korku edebiyatının öncülerinden Edgar Allen Poe (1809-1849) başta olmak üzere çok sayıda yazara ilham verecek ve yeni bir türün doğmasına sebep olacaktı. Bu türün ilk temsilcisi bir başka İngiliz ve Byron’un doktoru olan John William Polidori (1795-1821) ve “The Vampyre” (1819) adlı kısa hikayesidir. Baş kahramanı Lord Ruthven, Byron’dan izler taşır. Vampiri bir asilzade olarak kurgulayan bu hikaye modern vampir edebiyatının prototipi sayılır.

    Polidori’den sonra bu konuda birçok başka eser yazılmışsa da şüphesiz açık ara en popüleri Bram Stoker’ın (1847- 1912) Drakula’sıdır (1897). Yazar, muhtemelen Macar asıllı Türkolog ve Ahmet Efendi adıyla derviş kılığında Orta Asya’ya seyahatler yapan bir gezgin olan Armin Vambery (1832-1913) ile yaptığı sohbetlerden aldığı ilhamla vampiri, bizim “Kazıklı Voyvoda” olarak bildiğimiz tarihsel bir kişilik, III. Vlad Drakula (1431-1476) olarak kurgulamıştı (Hatta Vambery’nin vampir avcısı Van Helsing karakterine ilham verdiği de düşünülür). Türklerle yaptığı mücadele, insanları kazığa oturtarak cezalandırdığı yolundaki hikayeler ve “Drakula” yani “Ejderin Oğlu” ünvanı birleşince, Vlad, ölümsüz bir vampir karakteri için biçilmiş kaftan haline geliyordu.

    III. Vlad’ın talihsizliği, Tuna’nın kuzeyine doğru genişlemek isteyen Osmanlı İmparatorluğu ile Macar Krallığı arasında kalan Eflak’ın voyvodası olmasıydı. İki tarafa da yaranamaması, tahtının sürekli tehlikede olması onun denge tutturmakta zorlanmasına yol açmıştır. Maden işletme hakları başta olmak üzere topraklarındaki tüm zenginliğin sahibi olan Alman azınlığı kovması üzerine, hakkında (bir kısmı doğru da olan) korkunç kazık cezası hikayeleri türetilmiş ve yeni gelişen baskı teknolojisiyle Almanya’da basılan kitaplar yaygın bir korku figürüne dönüşmesine sebep olmuştu.

    Öte yandan sinema tekniğinin icadı, kurgu Drakula’nın şöhretini tarihî Drakula’nın hayal edebileceğinden çok daha öteye taşıyacaktı. İlk film adaptasyonları; Macar yapımı “Drakula’nın Ölümü” (1921) ve Alman yapımı “Nosferatu”dur (1922). Hollywood’un bu çekici konuya el atışı karizmatik Macar aktör Bela Lugosi’nin (1882-1956) oynadığı “Dracula” (1931) ile olmuştur. Sonrasında ise başlı başına bir tür (genre) sineması oluşturacak kadar çok Drakula ve vampir filmi çekilmiştir. “Işık ve Karanlığın Savaşı” ekseninde kurgulanmaya müsait bu filmler, senarist ve yönetmenlerin bazen doğal, ama bazen de bilinçli tercihleriyle Batılı toplumların korkularını, zıtların çatışması teması üzerinden Doğu’nun kültürel sembollerine yansıtır.

    Dracula külliyatı

    Bram Stoker’ın 1897 tarihli Dracula romanı aynı adı taşıyan 1931 yapımı Hollywood filmiyle sinemaya taşındı. Sonrasında tüm dünyada sayısız yapıta esin kaynağı olan roman, Türkiye’de de “Dracula İstanbul”da (1953) adıyla filmleştirilmişti.

    Bunun son örneği “Drakula- Başlangıç (2014) filmidir. Kurgu, tarihî gerçeklere çok aykırı şekilde abartılmış, kötülüğün timsali olarak gösterilen Fatih Sultan Mehmet öldürülmüştür. Drakula’nın yalnızca kötülük yapmaya karar verdiğinde giydiği kızıl zırhın üzerinde ejderha motifi açıkça görülmektedir.

    Uzakdoğu kültüründe bilgeliği temsil ederek Çin imparatorlarının sembolü olan ejderha simgesi, Orta Asya Türk kültüründe de önemliydi. Kadim Türkçe’de ona “Evren” denirdi yani kainatın döngüsünü temsil eder, “eviren”dir.

    Buna karşılık Yuhanna’nın Vahiylerinde Şeytanla eşanlamlı kullanılan ejderhayı (dragon) öldürdüğüne inanılan Kapadokyalı Aziz George (Aya Yorgi) efsaneleşerek Hıristiyan dünyasının en önemli figürlerinden biri haline gelmiştir.

    Benzer bir şekilde sinematografik açıdan oldukça başarılı bir film olan, Francis Ford Coppola’nın “Bram Stoker’s Dracula”sında (1992) da yine vampirin simgesi bir ejderha motifidir. Öte yandan, filmin detaylı bir analizi Coppola’nın bahsi geçen tüm korku simgelerini ustalıkla karelerin arasına yerleştirdiğini gösterir. Örneğin karanlığı temsil eden hilal gölgesinin batıya doğru uzanışı, gölge oyunu tarzında verilen savaş sahnesinde Drakula’nın kurt başı şeklinde boynuzlu miğfer giymesi, dolunayda kurtadama dönüşmesi, çift başlı Bizans kartalı şeklinde gümüş süs iğnesi takması, malikanesindeki üç vampir cadının baştan çıkarıcı tavırları ve hilal çağrışımlı gümüş aksesuarları, Londra’daki evin bahçesinde görülen keçi ayaklı satir, piramit, dikiltaş ve güneş haçı gibi çok sayıda simge kullanılmıştır.

    Film doğal olarak güneşin doğması ve korkuların biterek iyiliğin hakim olmasıyla sona erer. Kilisedeki son sahnede, altın renkli bir elbise içinde yerde yatan Drakula’nın yüzüne, ortasında İngilizce’de “Sun Flower” yani “Güneş Çiçeği” olarak bilinen (ilginçtir aynı çiçek bizde “Günebakan” veya “Ay Çiçeği” olarak bilinir) bir motif olan haçtan güneş ışığı yansır. Güneş ışığı onu kutsamış, canavardan insana dönmesini sağlayarak huzura kavuşturmuştur. Gece bir kez daha yenilmiştir.

    Bu film, Coppola’nın simgebilimden haberdar olduğunu ve Batı medeniyetinin korku kodları konusunda dersine epeyi iyi çalıştığını gösteren işaretlerle doludur. Bu sembollerin kültürel zenginlikler olarak yaratıcı sanat ürünlerinin ortaya çıkarılmasında kullanılmasını takdir edip alkışlayabiliriz. Fakat aynı sembollerin dinî fanatizme hizmet için, Yuhanna’nın kehanetlerini gerçekleştirme amacı taşıyanlar tarafından kullanılması dünyanın geleceği açısından endişe verici olurdu. Zıt kutupların çatıştığı ve birinin hakim olduğu bir “Işık-Karanlık Savaşı”nın veya “Medeniyetler Çatışması”nın kavurduğu değil, “Yinyang” düşüncesinde olduğu gibi iki kutbun birbirini içerdiği, uyum içinde birarada varolabildiği bir dünya dileğiyle.

    Selene’den Havva’ya

    Batı medeniyetinin kökenleri sayılan antik Helen kültüründe av ve bereket tanrıçası Artemis, ay tanrıçası Selene; Roma’daki karşılıkları Diana ve Luna simgeleri ay olan tanrıçalardı. Ayrıca büyücülük tanrıçası, üç yüzlü Hekate de ay ve geceyle ilişkiliydi. Batı imgeleminde bu üç tanrıça figürü, “İlk Günah”taki erkeği baştan çıkararak insanoğlunun cennetten kovulmasına neden olan Havva ile birleşir. Kadın, geceye atfedilen tüm “kötü” özellikleri temsil eden bir simgeye dönüşür.

    Gökten inen şehir

    Yuhanna’ya göre İsa’nın zaferinin ve Hıristiyanların kurtuluşunun son işareti göklerden aşağı doğru süzülerek ortaya çıkacak devasa bir şehir yani Tanrı’nın Şehri’dir. Tam bir küp şeklindeki bu şehir “Yeni Yeruşalim” yani “Yeni Kudüs”tür. Kıyamet zamanı gökten ineceği söylenen “Yeni Kudüs” şehrinin tasvirinde, ortada elinde haçıyla Kuzu (İsa) ve 12 kapısında bekleyen melekler. (Beatus de Facundus, 1047)

    Karanlık da ışığa karşı

    “Işığın Oğulları ile Karanlığın Oğulları Arasındaki Savaş” yazması. 1946-56 yılları arasında Ölü Deniz, Kumran Mağaralarında bulunan 972 adet yazmadan biridir. “Savaş Yazması” olarak da bilinir. M.Ö. 2.yüzyılda yazıldığı tahmin ediliyor. İçeriğindeki bazı farklılıklardan dolayı Kitab-ı Mukaddes külliyatına dahil edilmemiş metinlerden oluşur. İsrail Müzesinde, özellikle bu yazmalar için 1965’te inşa edilen “Kitabın Tapınağı”nda tutulmaktadır. “Tapınağın” mimarisi Işık-Karanlık sembolizmini yansıtır.

    Işığın zaferi

    Hıristiyan ikonografisinde aydınlık gücü simgeleyen “Yenilmez Güneş” kavramının farklı dönemlerdeki üç uygulaması. Greko-Baktria kralı Plato’ya ait MÖ 2. yüzyıla ait para:

    Arka yüzünde dört atlı araba süren güneş tanrısı Helios görülüyor. Ballıhisar- Eskişehir’de bulunan ve bugün British Museum’da sergilenen 3. yüzyıla ait sikke.

    317 yılında Hıristiyanlığını ilan edecek olan Roma İmparatoru, İstanbul’un kurucusu I. Konstantin’in 315 yılında bastırdığı para.

  • Aziz Yuhanna’dan Kont Drakula’ya

    Aziz Yuhanna’dan Kont Drakula’ya

    Dört İncil yazarından biri olan Aziz Yuhanna, kutsal eserinin Vahiyler adlı son bölümünü yazarken dünyayı titreteceğini muhtemelen bilmiyordu. Ürpertici kehanetlerle dolu bu bölüm, ileride Batı Hıristiyanlığının korku külliyatını, “karanlığa karşı ışık” modelini yaratacaktı.

    SUNUŞ

    Hollywood klişelerinin tarihî kökeni

    Gece olunca tabutlarından çıkarak masum kadınların kanını içen ölümsüz vampirler, dolunayda vahşi yaratıklara dönüşen kurtadamlar, büyüleriyle erkekleri ağlarına düşüren şuh cadılar, içine şeytan girmiş genç kızlar, yarasalar, boynuzlu şeytanlar, hazineleri koruyup genç kızları kurban alan korkunç ejderhalar, yürüyen ölüler, hortlaklar ve daha niceleri… Ve tabii bu yaratıklardan kurtulmak için kullanılan özel yapım kılıçlar, gümüş mermiler, uçları gümüşe batırılmış oklar, aynalar, haçlar, tahta kazıklar, sarımsak desteleri, kutsal su gibi türlü çeşitli silahlar…

    Holywood kaynaklı popüler korku filmlerindeki klişelerin kökeninde acaba neler var?

    Hiç düşündünüz mü, gece neden korkutucu olmak zorundadır ya da güneş doğup sabah olunca neden iyiler kazanmış olur? Neden gece tüm kötülükleri ve suçları barındırıyor? Ay neden kötülüğün ve korkunun simgesi?

    Kaynağını Batı medeniyetinin dünya görüşünü şekillendiren Batı Hıristiyanlığından alan bu bâtıl inançlar ve onlara bağlı kültürel kodların kısa tarihi…

    Mazlum oldular

    Genellikle yüzünde meleksi bir ifadeyle tasvir edilen Aziz Yuhanna’nın yazdığı İncil, Batı dünyasının en meşhur korku arketiplerini biçimlendirdi. Tarihî gerçekleri altüst eden “Drakula: Başlangıç” filmi, bunun en yeni örneklerinden. Drakula, Malefiz gibi semboller, son yıllarda Hollywood’un “haksızlığa uğramış ve mazlum” karakterleri oldular.

  • Kellik ürünlerinin saç saça rekabeti

    M.Ö. 1550’li yıllarda yazıldığı sanılan, tıp bilgileri içeren en eski belgelerden biri olan Eski Mısır’a ait Ebers Papirüsü’nde kelliğe karşı kırmızı kurşun, soğan ve bal karışımının yutulması önerilir. O günden bugüne binlerce yıldır süren arayışa ragmen peruk gibi yarım yamalak bir çözümü ya da ilk kez 1959’da başarıyla uygulanan ama epey masraflı olan saç naklini saymazsak, kelliğe son verecek bir çare bulunamamıştır.

    Diğer yandan, kellerin mutsuz olduğunu fark eden binlerce vicdansız umut taciri, tarih boyunca bu güzel insanların zayıf noktalarından faydalanıp kelliğe çare olduğunu öne sürdükleri çeşit çeşit müstahzarı satıp zengin olmuştur.

    Türkiye’de de kelliğin modern tıbbın ilgi alanına girdiği 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren çok sayıda “kellik ilacı” piyasaya sürülür. 1930’lu yıllara gelindiğinde çok sayıda yerli-yabancı ilaç ve şampuan bu alanda rekabet etmektedir. Pazarın en önemli markaları Sapiksin, Petrol Nizam, Optamin, White, Capila, “harice ihraç edilen ilk Türk saç ilacı Pilo Cura” ve Saçıkar’dır. Bir haftayla üç ay arasında sürelerde saç çıkardığı iddia edilen bu markalardan Petrol Nizam, aynı zamanda fotoğraflı before-after (önce-sonra) ilanını ilk kullanan Türk markası olma özelliğini taşır.

    ASAYİŞ

    Kadınlar vatani göreve

    Erkeklerin çoğunun asker doğmakla övündüğü ama zorunlu askerlikten kurtulmak, hiç değilse geciktirmek için türlü yöntemler denediği Türkiye’de, ara sıra birilerinin çıkıp kadınların da zorunlu askerlik yapması gerektiğini söylemesine rastlanır. Bu istek neyse ki bugüne kadar ciddiye alınmamış, hiç değilse genç kadınlarımız bedelli askerlik için dua etmekten kurtulmuştur. Ancak bu durum, çok sayıda kadının başının askerlik nedeniyle derde girmesine engel olmamıştır. Gazetelerde, 2000’li yıllara kadar nüfus kaydındaki karışıklıklar nedeniyle askere götürülmek istenen ya da asker kaçağı muamelesi gören kadınlarla ilgili haberlere rastlanır.

    Bu insanlar, kadın oldukları belli olmasına rağmen nedense “bir yanlışlık olmuş” deyip evlerine gönderilmezler. Mahkemeye çıkmak zorunda kalırlar ve kadın olduklarına dair doktor raporu alıp bunu mahkemeye kabul ettirmeleri gerekir. Mahkemeden aldıkları kararı götürüp nüfus kayıtlarını düzelttirmeden başları dertten kurtulmaz.

    Genellikle Ayhan, Kamuran, Süreyya gibi iki cinsiyet için de kullanılan isimlere sahip kadınlar asker kaçaklığı suçlamasına maruz kalır. Ama bunlar kadar değilse de bariz kadın ismine sahip çok sayıda kadının başı da aynı nedenle ağrımıştır.

    Yakın tarihin en talihsiz asker kaçağı kadınları arasında 1959’da kucağında çocuğuyla karakola götürülen Ayhan, 1962’de erkek olmadığını ispat için mahkemeye doğumuna giren ebe dahil beş şahit götürmek zorunda kalan Şengül, 1963’te nüfus kaydına adı yanlışlıkla “Şeref ” diye yazılan, Sivas’taki acemi birliğine sevk edilen ve zamanında teslim olmadığı için aylarca yargılanan Müşerref, 1964’te nikah töreninden hemen once mahkemeye çağrılan Feriha ve 1969’da şarkı söylediği sahneden asker kaçağı olduğu için indirilen Tener sayılabilir.

    FUTBOL

    ‘Radiyo’ tesisatıyla evde maç safahatı

    Fotoğraf, 1 Mart 1931’de Taksim Stadı’na radyo tesisatının kurulmasını gösteriyor. Cumhuriyet Halk Fırkası’nın düzenlediği, üç büyük kulübün yanı sıra Kasımpaşa, Beyoğluspor, Altınordu, İstanbulspor gibi takımların da katıldığı turnuva sırasında kurulan tesisat futbolseverler arasında sevinçle karşılanmış Yenigün gazetesinin birinci sayfasındaki “Radiyo konuyor” başlıklı haberi şöyle: “Stadyoma radio tesisatı yapılıyor. Tesisatın ikmalinden sonra maçların safahatı da uzak yerlerde bulunanlar tarafından dahi takip edilebilecektir”.

    MATBUAT

    Her şeyden bahseden dergi

    Bol fotoğraflı modern haber dergilerinin Türkiye’deki ilk örneği olan Şehbal 14 Mart 1909’da müzikolog Hüseyin Sadeddin Arel (1880-1955) tarafından yayımlanmaya başlar. İlk sayısının kapak konusu Berk-i Satvet torpidosu olan 15 günlük derginin logosunun altında “Her şeyden bahseder” yazıyor.

    Denizlerin burcu Balık

    İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti.

    ALP EJDER KANTOĞLU

    Balık Burcu insanları adından anlaşılacağı üzere deniz aşkı ile doludurlar. Hayatlarını denize adadıklarından, insanların denizle irtibatını sağlayan gemi ya da dümen yapımı gibi bütün işlerde mahirdirler. Sayısız yeteneklerinden biri de seyr-ü seferdir ki bunu denizlerle gökleri birleştiren yıldızları kullanarak yaparlar. Öte yandan yeryüzünü dinlemeyi de iyi bilirler. Onun nehirlerinin, rüzgarlarının ve havasının ne dediğini anlarlar. Deniz savaşları iyi oldukları diğer bir alandır. Bu burçta doğanlar çok çocuk sahibi olurlar. Çocuklarına deniz sevgisi aşılamak için ne gerekiyorsa yaparlar. Arkadaş canlısıdırlar. Hareketlerinde çevik ve ataktırlar. Her an değişime hazır şekilde yaşarlar.