Kategori: Sosyal Tarih

  • Burun düşüren illetler burun sızlatan tedaviler

    Burun düşüren illetler burun sızlatan tedaviler

    İnsan vücudunda hem böylesine önemli hem de böylesine tehdite açık başka bir organ yoktur. Tarih boyunca bu hayati ve kırılgan çıkıntının tedavisiyle meşgul olan hekimler, hayırlı bir yan etki olarak plastik cerrahiyi de keşfettiler.

    MEHMET ÖMÜR

    Kol derisinden burun Tagliacozzi’nin 1597 tarihli De Curtorum Chirurgia Per Institionem isimli eserinde yer alan gravürde hastanın burnu üst kolundan kaldırılmış bir deri parçasına sabitlenmiş durumda.

    Koku almanın fizyolojisiyle ilgili araştırmalar son 30-40 yılda yoğunlaştı. 2004 Nobel Tıp ve Fizyoloji Ödülünü, kokunun algılanması ve hatırlanmasını da içeren koku sistemimizin organizasyon yapısı ile ilgili çalışmalarıyla Richard Axel ve Linda Buck kazandı. İkili, koku algılayıcılarımızı doğrudan etkileyen daha önce tanımlanmamış bir gen ailesi keşfettiler. Ama bütün gelişmelere rağmen, özellikle kokunun beyinde işlenişiyle ilgili kimi mekanizmalar modern bilim için hâlâ gizemini korumaya devam ediyor.

    Tarih boyunca burun ve koku alma duyusunun esrarını çözmek için uğraşanlar arasında ilk akla gelen isim, burundaki koku alma bölgesini bulan ve gladyatörleri tedavi ettiği için ilk spor hekimi olarak kabul edilen Bergamalı Galenos’tur. Ancak bu bölgenin ayrıntılı tanımı için 1200 yılı aşkın bir süre geçmesini, Andreas Vesalius’un (1514- 1564) bu işe ‘burnunu sokmasını’ beklemek gerekti. Gerçi ondan önce Alessandro Achillini (1463-1512) koku alma sinirini ilk kez tanımlayan biliminsanı ünvanını kazanacak ama koku alma bölgesinin ayrıntılarını De Humani Corporis Fabrica adlı 1543 tarihli kitabında Vesalius açıklayacaktır. Henüz mikroskop yoktur ortalarda, dokuları yakından görmeyi mümkün kılan bu cihazın icadıyla, Alman Max Schultze 1860’ta ilk koku alma hücresini saptar.

    The Nick adlı televizyon dizisinde İtalyan Metodu ismi verilen bu yönteminin 20. yüzyılın başında hâlå kullanıldığı görülüyor.

    Koku alma duyumuzun kıymetini onu kaybettiğimizde anlıyoruz. Burnumuz tıkalı olduğunda oksijeni ağızdan alarak idare edebiliyoruz, ama koku ve tat alma duyularımıza veda ediyoruz. Bu nedenle tarih boyunca Babil hekimleri, Mısır rahipleri, Maya büyücüleri burun tıkanıklığına çözüm bulmaya çalıştılar. Ama 19. yüzyıla kadar burun anatomisinden ve burnun havayı süzme, vücuda uygun ısı ve neme getirme gibi işlevlerinden bihaber olduklarından, bugünkülerden çok da farklı olmayan burun rahatsızlıklarını tedavi etmekte genellikle çaresiz kaldılar.

    Eski zamanlarda da en çok sık rastlanılan burun rahatsızlığı, bugün olduğu gibi nezleydi. Hipokrat bundan 2500 yıl önce Eski Tıp diye adlandırdığı kitabında Antik Yunan’da coryza denilen nezleye dair, “Bu sıradan ve zararsız hastalıkta burun akmaya başlar. Yanma hissi oluşur. Ardından salgı yoğunlaşır” diye yazar. Nezlenin yaşla, mevsimle ilgisini, komplikasyonlarını ve tedavilerini anlatır. Coryza’ya tarih boyunca “ beyin nezlesi” de denilir. Nezle sırasında beyindeki kötü sıvıların burundan dışarı çıktığı düşünülür. Bu görüşe ilk kez 1655’de İngiliz anatomist Victor Schneider (1614-1680) karşı çıkar ve De Fosse Cribriformis adlı kitabında beyin ile burun arasında böyle bir akıntıya yol açabilecek bir açıklık olmadığını gösterir. Nezlenin nedeninin mikroplar olduğunu ortaya koyansa ünlü Louis Pasteur’dür (1822-1895).

    Kilise lanetledi, ama heykeli dikildi 16. yüzyıl İtalyan cerrahi profesörü Gasparo Tagliacozzi, kopan, eriyen, çöken ve kesilen burunları kendi yöntemleri ve ağırlıklı olarak protezlerle tamir ediyordu. Zamanında kilise tarafından şiddetle kınandı ancak 1733’te elinde burun tutan heykeli dikildi.

    Eski hekimlerin burun tıkanıklığı yapan başka hastalıklarla da mücadele ettiğini biliyoruz. Burun ülseri bunların en yaygınlarındandır. Muhtemelen kirli parmaklarla burun kaşımadan oluşan burun ülserleri, o zamanlarda lepra, skleroderma, scorbut ve tüberküloz gibi hastalıklarla da bağlantılı olmalıydı. 1500’lü yıllarda Kristof Kolomb’un denizcilerinin Amerika’dan taşıdığı sifilis (frengi) de daha sonraları aynı guruba dahil hastalıklar arasına katılacak, sifilis sonucunda çöken buruna ünlü filozofunkine benzediğinden “Sokrat burnu” denilecektir. Burun frengisinin 16. yüzyıldan itibaren çok sayıda burnu harabetmesinin tıp tarihinde olumlu bir etkisi de olur, burunları tamir etmek isteyen hekimler plastik cerrahinin temellerini atarlar. Bunların başında Fransız Ambroise Paré gelir ve modern cerrahinin babası olarak bilinir.

    KOKULAR KİTABI Kokuyla ilgili hemen her şey hakkında ilginç hikayeler ve şaşırtıcı ayrıntılar için: Kokular Kitabı, Vedat Ozan, Everest Yayınları, 2015

    Tarih boyunca burnun başına gelenler arasında ilk sıralarda travmalar gelir. Korumasız bir çıkıntı teşkil eden burun, her türlü kazada zarar görür. Eski Yunan’da boks sporu çok yaygındır. Elinde günümüz tıbbının sembolü olan alameti farikası yılanlı asa taşıyan Apollon’un oğlu yarıtanrı Asklepios adına Atina, İzmir ve Bergama’da kurulan antik sağlık merkezlerinde burun travmaları üzerine tedaviler geliştirilmiştir. Asklepios kültünün hekimleri ve Hipokrat kırık burnun nasıl düzeltileceğini yazmışlar, yüzün ve kafatasının diğer yerlerinde başka kırıklar olup olmadığının mutlaka muayene edilmesini önermişler, burnu elle ya da alet yardımıyla yerine oturtmanın yollarını göstermişlerdir.

    Burun kanamaları da tarih boyunca hekimleri en çok uğraştıran konulardandır. Asur kraliyet hekimi Aradnana dıştan yapılan pansumanın işe yaramadığını içeriye tampon konulması gerektiğini vurgular. Burunla ilgili her konuda söyleyecek sözü olan Hipokrat bu konunda da kelam etmiş, M.Ö. 5. yüzyılda yazdığı Corpus adlı eserinde burun kanamalarını ve tedavilerini ayrıntılı bir biçimde ele almıştır.

    Tarih sadece burnu yerine yerleştirmek için geliştirilen yöntemleri kaydetmemiştir elbette. Eski çağlarda ‘burun kesme’ ibreti alem için uygulanan cezalar arasında önemli bir yer tutar. Kulak, dil, meme ve penis gibi tüm çıkıntılı organlar, kesme cezasından nasiplerini almışlardır ama herhalde en çok hedefe konan organ burun olmuştur. Vidal de Cassis şöyle yazar: “Vücutta kin, kıskançlık, gurur, namus ve adalet yüzünden bu kadar zarar gören başka bir organ yoktur”. Ramses III döneminde iki yargıçın haremdeki kadınlara gösterdikleri ilgi yüzünden burun ve kulakları kesilerek cezalandırıldıkları kayıtlara geçmiştir. Milattan 1700 yıl önce Hamurabi kanunlarında hastalarını iyileştirmeyen hekimlere de benzer cezalar öngörülür.

  • Parfümler yaygınlaştı, başdöndürmek kolaylaştı

    Parfümler yaygınlaştı, başdöndürmek kolaylaştı

    Peki, nasıl oldu da üç otuz paraya bile parfüm satılabilen bir dünyada buluyor insanlık kendisini? Tabii bu hemen olmuyor. 1700’lerde kokulu moleküllerin içinde taşıtıldığı ortamın yağdan alkole evrilmesi, Kölnische Wasser veya bugün bildiğimiz adıyla “Limon Kolonyası”nın yaygışlaşması tek başına yeterli olmuyor parfümü ‘sokağa indirmek’ için. Ardından biliminsanları doğal kokuların aslında sayısız farklı molekülden oluşmuş bileşimler olduklarını, bu doğal bileşimler içindeki bazı moleküllerin de malzemenin karakteristik kokusunu vermeye kafî geldiğini keşfediyorlar. 1833’te Dumas ve Péligot’nun tarçın kabuğu yağından “cinnamic aldehyde”i ayrıştırmasıyla başlayan süreç, 1876’da Reimer ve de Laire’in çam ağacı yağından ilk yapay ‘vanilin’i sentezlemesiyle zirve yapıyor. Artık parfümörlerin çok pahalı vanilya çubukları için Madagaskar’a veya tarçın için Seylan’a gitmeleri gerekmiyor, kimyacılar doğal olandan çok daha ucuz bir fiyata bu kokulu molekülleri onların kapılarının önüne getiriyor.

    Kokunun kimyasal tarihinde bu başdöndürücü gelişmelerin yaşandığı yıllarda, onun kültür tarihinde iz bırakmasına vesile olacak bir gelişme daha yaşanıyor: Marcel Proust dünyaya geliyor. İlerde bir kokuyla geçmişe dönerek yazacağı büyük roman Kayıp Zamanın İzinde kokuyla çağırılan anıların duygusal yoğunluğunun “Proust Fenomeni” olarak anılmasına neden olacak.

    Yediklerimizin kokusu bizi çocukluğumuza geri götürebiliyor ama ne yediğimiz de (veya ne yemediğimiz) vücut kokumuz üzerinde varlığını belli ediyor. Örneğin dünya nüfusunun hatırı sayılır bir kısmı laktoz intoleransı nedeniyle süt ve süt ürünleri tüketmiyor. Süt ürünleri tüketmeyen insanlar, sütün kokusunu, süt ürünleri tüketenlerden çok daha çabuk ve çok daha kesin algılıyorlar. Bu bize yabancı her koku için geçerli bir durum. Vietnam Savaşı’ndan bir örnek: Bir yanda süt tüketmeyen Vietnamlılar, diğer yandaysa ülkelerinden gönderilen süt tozlarını çekinmeden tüketen ABD birlikleri var. Viet Cong (Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi) askerleri, yoğun bitki örtüsü içinde kamufle olan Amerikan birliklerinin yerini havadaki yoğun süt kokusundan saptıyorlar.

    Her ne kadar tükettiğimiz gıdalardan etkilense de, tek yumurta ikizleri hariç herkesin kendine has bir vücut kokusu var. Bu koku aslında bağışıklık sistemimizi düzenleyen genlerin (MHC/HLA) dışavurumu. Yani vücut kokumuz bir nevi bio-kimlik belgesi. Büyük büyük atalarımız için hayati bir yol gösterici olan bu bio-kimlik belgesi, yakın tarihlerde çok daha ‘kurnaz’ türdeşlerimize hizmet ediyor. Almanya henüz iki devlet halindeyken Doğu Alman Devlet Güvenlik Bakanlığı’nın (Stassi) ilginç bir uygulaması var. Olası rejim muhalifleri toplanıp sorgu odalarına alınıyor, avuç içleri sandalyeye gelecek şekilde ellerinin üzerine oturmaları isteniyor, sorularla sıkıştırılıp terlemeleri, vücut kokusu üretmeleri sağlanıyor. Sorguyu takiben terli avuçların değdiği sandalye döşemesi dikkatle kesilerek vakumlu kavanozlara konuluyor ve üzerine de sorgulananın kimlik bilgileri yazılarak arşive kaldırılıyor. Şüpheler doğru çıkar ve rejim muhalifliği fiiliyata dökülürse, hele ki zanlı da ortadan kaybolursa, kavanozdaki koku örneği eğitimli köpeklere koklatılarak peşine düşülüyor.

    Modacı-parfümör işbirliği

    Giysi tasarımcılarının markalaşmasını Paris’e yerleşmiş bir İngiliz, Charles Frederick Worth (1826-1895) başlattı. Markalaşmış modacılar içinde parfüm işine ilk giren ise 1911 yılında “King of Fashion” lakaplı ünlü modacı Paul Poiret oldu. Ne var ki Poiret, butiğinde sattığı parfümleri kızının ismiyle, Les Parfums de Rosine markasıyla satıyordu. Rakibi Gabriel (Coco) Chanel onun bu markalama hatasını tekrar etmedi ve 1921’de parfümör Ernest Beaux’ya hazırlatarak çıkardığı Chanel No.5 ile parfümünü kendi adıyla satan ilk giysi tasarımcısı oldu. 20. yüzyılda modacılar parfüm işini çok sevdiler ve neredeyse hepsi isim haklarını parfüm pazarlama şirketlerine sattılar. Zaman içinde parfümler modacıların marka gelirlerinin %20-%25’ini oluşturmaya başladı.

    PROUST FENOMENİ

    Kayıp kokunun izinde

    ‘Proust Fenomeni’ teriminin doğmasına neden olan Kayıp Zamanın İzinde’nin Stephane Huet tarafından yapılan çizgiroman uyarlaması.

    1871 doğumlu Fransız yazar 9 yaşında astım krizlerinin sıklaşması üzerine ailesi tarafından halası Elisabeth Amiot’un yanına Illiers’e gönderiliyor. Çocukluğunun bir bölümünü orada geçiren Proust daha sonra Paris’e dönüyor. Yağmurlu bir akşam üşümüş olarak eve döndüğünde, annesi ona bir fincan çay ve yanında küçük bir madeleine keki (mekik) veriyor. Fincandan yükselen koku Madeleine’i çayına batıran Proust’u aniden Elisabeth Halasının ikram ettiği ıhlamur çayı ve madeleine kekiyle buluşturan bir bellek yolculuğuna çıkarıyor. Un, şeker, tereyağ, yumurta, limon kabuğu rendesi ve demlenmiş çay, kendi kokularını bir yana bırakarak ‘çocukluğun kokusu’ oluyorlar Proust’un. Yazarın Kayıp Zamanın İzinde isimli 3000 sayfalık eserinin çıkış noktası olan bu koku aynı zamanda koku-uzak hafıza arasındaki doğrudan ilişkiyi tanımlamak için kullanılan “Proust Fenomeni” teriminin doğuşunun da nedeni.

    Anne etkisi Marcel Proust, ağabeyi Robert ve eserlerinde çok güçlü bir etkisi hissedilen annesi Jeanne ile birlikte, 1895.
  • Batılı baharat tüccarı ‘para kokusu’nu alınca

    Batılı baharat tüccarı ‘para kokusu’nu alınca

    Bugün market reyonlarında önemsemeden yanından geçtiğimiz baharat, zamanında taneyle el değiştiren, kira, maaş veya haraç ödemesinde kullanılan, bir sonraki nesile veraseten devredilen, hatta imparatorlukların kurulmasına ya da batmasına neden olan bir değer. Kapitalist sistemin başlangıcının bir ayağını sanayi devrimi oluşturuyorsa, diğer ayağını da baharat ticareti peşinde koşan tacirlerin hayatımıza soktuğu muhtelif sermaye ve para enstrümanları oluşturuyor. Mesela Hollandalıların 1602-1796 tarihleri arasında kokulu maddeler ticaretiyle bir dünya devine dönüşen Birleşik Doğu Hindistan Şirketi (Vereenigde Oostindische Compagnie-VOC ), halka arzedilen ilk hisse senedinin, ilk modern hisse senedi borsasının (Amsterdam Borsası) ve modern merkez bankalarının öncülü Amsterdamsche Wisselbank’ın varlıklarının sebebi oluyor. Ayrıca şirket, Hollanda parlamentosu adına ordu bulundurma, işgal ve fetih yapma, mahkeme kurma, idam cezası verme ve para basma gibi olağanüstü ayrıcalıklara sahip. Şaka değil, Amerika’nın keşfinde bile hem lezzet hem de sağlık için revaçta olan baharatın büyük rolü var: Osmanlıların Kostantin ele geçirmesiyle Doğuyla Batıyı birleştiren ticaret yolları tıkanıyor, fiyatlar tavan yapıyor. Alternatif tedarik yolları aranırken Yeni Kıta bulunuyor. Türklerin İstanbul’u almasıyla Batı baharat tedariğinde zorlanmasaydı, bugün belki patates, domates, kakao, tütün, kırmızı biber ve şekerden bîhaber olacaktık., muhtemelen “kahverengi”ne başka isim bulmak zorunda kalacaktık.

    Baharata ancak soyluların ve zenginlerin servet ödeyerek ulaşabildiği bu yüzyıllarda parfüm de hâlâ ayrıcalıklı sınıfların erişebildiği nadide bir meta. Gerçi bazen yönetici sınıfların bile parfüm yerine eşlerinin doğal vücut kokusunu daha baştan çıkartıcı bulduklarını, Napoléon’un Josephine’e cepheden gönderdiği mesajdan biliyoruz.

    “Üç güne kadar dönüyorum, sakın yıkanma” buyuruyor sevgili zevcesine yazdığı notta. Parfüme erişebilenler de bunu bu- gün bildiğimiz gibi tene sürerek değil, daha çok giysilerini kokulandırarak kullanıyorlar zaten. Kumaşlar ya kokulu sularla terbiye ediliyor ya da kullanıcının kendisi mendiline parfüm şişesinden bir kaç damla akıtıp arada burnuna götürerek kokusunu içine doya doya çekiyor. Kumaş (toile) kokulandırmakta kullanılan parfümlü sulara da ‘kumaş suyu’ (eau de toilette) deniliyor.

    ‘Para basan’ şirket 1602’de kurulan ilk moden anonim şirket VOC baharat ticareti için gittiği coğrafyalarda Hollanda parlamentosu adına ordu bulundurma, işgal ve fetih yapma, mahkeme kurma, idam cezası ve para basma gibi olağanüstü ayrıcalıklara sahipti. İmparator Şah Alem, Bengal ve yöresinin vergi toplama haklarını VOC’a devrettiğini belirten belgeyi vali Robert Clive’a veriyor.

    MARIE ANTOINETTE’İN İDAMI

    Güzel koktu, giyotine gitti

    Parfümleri sadece kısıtlı sayıda bir grup insanın kullanabiliyor olması, sonunda gelip parfüm düşkünü Marie Antoinette’in kellesini kaybetmesine sebep oluyor. 20 Haziran 1791’de asilerin hareketliliğinden endişeye kapılan 16. Louis ve kraliçe, sıradan birer burjuva gibi giyinerek Paris’ten uzaklaşmayı deniyorlar. Çiftin arabası oldukça yüklü, zira kraliçe pek sevdiği elbise ve şapkaları ile kişisel bakım malzemesi sandığını geride bırakmaya kıyamıyor. Sandığın içinden yükselen parfüm kokusu, Sainte-Menehould civarında yolu kesen asilerin hemen dikkatini çekiyor. Kentsoylu gibi giyinmiş olmasına rağmen çevresindekilere buyruk veren bir kadın, yanında, yüzü ellerindeki paradaki resme benzeyen bir adam, üstelik ikisinden de buram buram parfüm kokusu yükseliyor! Şüphelenen asiler hemen yakındaki Varenne’e haber uçuruyorlar ve araba kentin girişinde yeniden durdurulup içindekiler derdest edilerek Paris’e yollanıyor. Hikayenin hazin sonu şöyle: 1792’de mahkum olan kral ve kraliçenin idamları 1793’ün Ocak ve Ekim aylarında giyotinle infaz ediliyor.

  • Avrupa vebadan kırıldı, nedeni kötü koku sanıldı

    Avrupa vebadan kırıldı, nedeni kötü koku sanıldı

    Ortaçağ Avrupası’nda kötü kokunun hastalık yaptığı inancı son derece yaygın. Veba ve kolera salgınlarının Avrupa’yı kırıp geçirdiği onyıllar boyunca tababet aleminin bu hastalıkların sebebi olarak kötü koku ve kötü havayı işaret ettiğini unutmamak gerek. Henüz bakteri ve mikropların bilinmediği bu dönemlerde ‘Miyazma Teorisi’ olarak adlan- dırılan bu yaklaşım nedeniyle ismini havadan alan hastalık bile var: bizim “sıtma” diye isimlendirdiğimiz “malaria”, “mal” (kötü) ve “aria” (hava) kelimelerinin birlikteliğinden oluşuyor.

    Miyazma teorisi Hastalıkların nedeninin kötü kokulu hava “miyazma” olduğuna inanılan Ortaçağ’da salgın hastalıkların önü alınamıyordu. Ashdod’da Veba (detay), Nicolas Poussin, 1630

    Bin türlü kokulu malzemeyle ölümden kaçıldığı, evlerde pencerelere aromatik bitkilerin yerleştirildiği, yerlere çiçek ve ot kurularının serpildiği ve bu yolla sağlıklı kalınmaya çalışıldığı günlerde mecburen hastalıklı alanlara giren doktorların durumunu ise hiç sormayın. Bir yandan hastalık kapma endişesi, diğer yandan “yıkanırsak gözenek- lerimiz açılır ve hastalık nüfuz eder” korkusuyla yıkanmayan insanlar! Doktorların bu nedenle özel giysileri var. Giysi, uzun bir deri pelerin ve çizmeye eşlik eden maskeden oluşuyor. Maskenin göz yerlerinde yuvarlak camlar mevcut ve burun kısmı gaga şeklinde. Gaganın uzantısındaki boşluğa ise hoş koktuğuna kanaat getirilen baharat, misk, amber, civet gibi muhtelif kokulu malzeme konuluyor.

    Ortaçağ Avrupası’nda etnik köken, sınıfsal mensubiyet, cinsiyet, meslek gibi pek çok ötekileştirmede vücut kokusunun bir etiket olarak kullanılmasının da sayısız örneği mevcut. Meslek ve cinsiyet ayrımını beraber etiketleyen bir kokulu örnek: Erken ortaçağın başlarında fahişelerin çürümüş olduklarına inanılıyor ve bu çürümüşlük hali iki sebebe dayandırılıyor. İlk sebep, kadının çok sayıda ilişkiye girmesi ve bu yüzden bozulan yaşam sıvıları. İkinci sebep ise erdemsizlik ve günahkarlık. Özetle, en alt sosyal sınıfla mensup bu iffetsiz(!) kadınlardan yükselen kötü kokunun gerçek nedeninin ruhlarıyla birlikte bedenlerinin de çürümesi olduğu düşünülüyor. İspanyolca ve Fransızca gibi bazı Batı dillerinde fahişe anlamına gelen “puta” ve “putain” kelimeleri latince “put” kökünden gelen ve “çürük kokmak” anlamını taşıyan “putris”ten türüyor. Aynı kök, İngilizce’de “kokuşmuş”, “kötü, iğrenç kokan” anlamında kullanılan “putrid” kelimesinin de ebeliğini yapıyor.

    ‘Gagalı’ doktorlar

    Ortaçağ’da veba salgınlarında doktorlar vücutlarını örten giysilerinin üzerine koruyucu bitkilerle doldurdukları bir başlık takarak ‘miyazma’ya karşı önlem alıyordu. Paul Fürst, 1656.

    POMANDER: SAĞLIĞIN KOKUSU

    Hastalıksavar minik toplar

    Çaresizlik içinde havanın ve kokunun yaydığına inanılan ölümcül hastalıklardan sakınmaya çalışanların ise tek sığınağı var: hoş, dolayısıyla sağlıklı kokular. Parası olanlar doğudan ithal baharat ve diğer kokulu malzemenin yerleştirildiği “pomander” adı verilen küçük toplar taşıyorlar bu dönemlerde. Pomander, aslında “pomme d’ambre”ın (amber elması) yanlış söylenişinin doğru bilinir hale gelmiş hali, eskilerin deyimiyle ‘galat-ı meşhur’u. İçine muhtelif kokulu malzemenin yerleştirildiği bu topların üzerindeki deliklerden içindeki malzemenin kokusu havaya süzülüyor
    ve inanışa göre hastalıklara karşı önlem oluyor. Gümüş veya porselen toplara ve içine konulacak ithal mazemeye parası yetmeyenler ise mecburen başka önlemler peşinde koşuyorlar.

    Nispeten ucuz, ancak gene de herkesin bütçesinin pek elveremediği bir diğer yöntem, portakalın kabuğuna karanfiller saplayıp kurutarak bir nevi doğal pomander yapmaya çalışmak. Rivayete göre “fakir adamın pomanderi” denilen bu daha ekonomik yöntemin mucidi ise Tudor kardinali Thomas Wolsey.

    Elinde pomander tutan soylu, Jacob Cornelisz Van Oostanen, 1518.
  • Kutsal yağdan Mesih’e, karabiberden gençliğe

    Kutsal yağdan Mesih’e, karabiberden gençliğe

    Mısır’daki esaret ve zulümden kaçan İbraniler beraberlerinde pek çok sanat gibi parfüm sanatını da götürüyorlar. Bu nedenle tektanrılı dinlerin kokuyla ilişkisinin ilk örneğine de Tevrat’ta rastlamamıza şaşırmamak gerek. Eski Ahit’in “Mısır’dan Çıkış” bölümünde ayrıntılı bir parfüm tarifi var. “500 şekel mürrüsafi, 500 şekel tarçın, 250 şekel tatlı kamış, 500 şekel de cassia’nın (Cinnamomum cassia) zeytinyağında karıştırılması ve bekletilmesiyle üretiliyor bu parfüm. Vasat ademin elinin değmemesi gereken, sadece yüksek din adamlarınca imal ve istimal edilen bu yağ formundaki parfüme “mesh yağı” deniliyor. Arapça mesh, silmek-ovmak anlamında bir kelime ve kökeni yukarıdaki İbranice “mişah” kelimesi. Peki, Batı dillerindeki “masaj”ın da kökenini oluşturan mesh yağının sürüldüğü, yani mesh edilen kişiye ne deniyor? Mesih! Devam edelim: mesh etmenin Yunancası “khrein”, mesh edilen kişi ise “khristos”. “Khristos” kelimesinin İngilizce’deki karşılığı ise… evet, doğru bildiniz, “Christ”! Bu kelimeler ve zaman içindeki yolculukları hem Musevilik hem de Hristiyanlıkta kokunun kutsal kimliğinin açık kanıtları.

    Hz. İsa’nın doğumunda hürmetlerini sunmak üzere bebeği ziyarete gelen Üç Müneccim yanlarında birer hediye getiriyor. Bu hediyelerden biri altın, diğeri mürrüsafi, üçüncüsü ise günlük ağacı. O zamanlar altına eşdeğer olan bu iki kokulu hediyenin hâlâ kiliselerde yakılan tütsülerde kullanıldığını düşünürsek, ‘kilise kokusu’ olarak bildiğimiz bu koku en baştan beri Hristiyanlığın kurumsal kokusu.

    Müneccimler’in Hayranlığı (detay), Andrea Mantegna, 15. yüzyıl.

    Baharatın kaynağı olan Doğu, uzun yıllar boyunca Avrupalı Hristiyanlarca “yeryüzündeki cennete komşu topraklar” olarak biliniyor. 12-17. yüzyıllar arasında Doğunun Hristiyan kralı Prester John’un varlığına inanılıyor. Cennetin hemen kıyısındaki ülkesindeki karabiber ormanlarından, kokulu kutsal nehirlerden, bu nehirlerden su içen ve en fazla 32 yaşına kadar yaşlanıp, her daim genç kalan insanlardan söz ediliyor. Küçük bir ayrıntı: Ölene kadar sürekli gençlikten bahsediyoruz. “İyi de, neden 32 yaş?” diye soracak olursanız, Hz. İsa’nın kaç yaşında çarmıha gerildiğini hatırlayın lütfen.

    Kuran’da ve hadislerde bahsi geçen misk, safran, öd ağacı ve kafîru gibi pek çok kokulu malzeme ise son gelen din olan İslam’ın kokulu alameti farikaları. Sadece kutsal kitapta bahsedilmekle kalmayıp Hz. Muhammed’in hayatından hikayelere de yansıyan koku unsuru, İmam Nesai’nin İşretu’n-Nisâ’da ona atfettiği “Bana (dünyanızdan) koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nuru ise namazda kılındı” deyişiyle zirveye çıkıyor.

    Evliya Çelebi anılarında Amid’de (Diyarbakır) İpariye Camii’nin inşaatı sırasında minarenin harcına misk tozu karıştırıldığından bahsediyor. Koku moleküllerinin ısıyla yükselip hissedilir olduğunu düşünürsek, bu karıştırma sonucu gün doğumuyla beraber belirginleşen minare imgesiyle görme duyumuza, okunan ezanla işitme duyumuza, yükselen misk kokusuyla da koklama duyumuza uyarı gönderen, müminlerin ruhuna hitap eden çok bileşenli bir mesajın hedeflendiği görülüyor.

    17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin tanık olduğu bu durum, günümüzde birden fazla duyuya hitap eden mesajları konu alan pazarlama disiplini ‘duyusal pazarlama’nın (sensual marketing) tarihteki ilk örneklerinden biri.

    İSLÂMİ YASAĞA İSTİSNA

    Kanuni’nin kokması nasıl önlendi

    Bildiğiniz üzere cenazenin kokmasına engel olan bir yöntem olan mumyalama İslamiyet’te yasak, ancak zorunlu hallerde ‘tahnit’e göz yumuluyor. Bunun en ünlü uygulaması ise hasta hasta çıktığı seferde ölen Kanuni Sultan Süleyman. 1566’da çıkılan seferde Zigetvar’ın düşüşünü göremeden ordugâhta son nefesini teslim eden Süleyman’ın ‘zamansız’ ölümüyle kurmayları alıyor
    bir endişe. Savaş planları top üstünlüğü üzerine kurulu Osmanlı ordusunun işi kuru havalarda kolay, ancak yağmur ve kar başlayıp arazi ağır topların hareketini zorlaştıracak şekilde balçıklaşmadan sonlanması gerek kuşatmanın. Oysa vaki olan emr-i hak nedeniyle panik havası eser, sefer kışa uzarsa, hiç hayırlı olmayacak. Saklamaya karar veriyorlar ordudan ölümü. Cesedi de saklayacaklar ama çürüme kokusunu nasıl saklayacaklar?

    Sebebini hemen belli edecek bu kokunun önüne geçmek için sultanın vücudu önce kokulu sularla yıkanıyor ve bu yıkamadan iç organlar da nasibini alıyor. Lavman uygulamalarıyla içindeki sıvı boşaltılan gövdeye öd ağacı, mürrüsafi, kafiru ve gül suyundan oluşan bir terkip pompalanıyor. Ağız, burun ve makat, içinde bal, mürrüsafi ve öd ağacı bulunan cıvalı bir merhemle siliniyor ve son kat olarak da vücut misk ve amberle yıkanıyor. 12 kişilik küçük bir cemaatle kılınan cenaze namazını takiben gömülüyor naaş-ı şahane yatağın altına. Padişahın yatağına da onun cüssesinden biri yatırılıyor. Bu şekilde Şehzade Selim Kütahya’dan Belgrad’a gelene ve resmi açıklama yapılana kadar Kanuni’nin bedenini kokmadan muhafaza etmek mümkün oluyor. Resmi defin töreni ise ölümden ancak 42 gün sonra gerçekleştirilebiliyor.

    Nigari’nin minyatüründe Kanuni uzun yaşamının son yıllarında yalnız ve yaşlı bir adam olarak resmediliyor.

  • İskender’in koku bitkileri Neron’un mis güvercinleri

    İskender’in koku bitkileri Neron’un mis güvercinleri

    Tarih boyunca kokulu maddelerin en yoğun kullanıldığı dönem, Roma İmparatorluğu dönemi. O kadar ki, bugün bile oransal olarak o dönemdeki kokulu madde kullanımına erişmemiz zor görünüyor. Ancak Romalıların da bu alışkanlığı diğer pek çok şeyde olduğu gibi Yunanlılardan öğrenerek geliştirdikleri bir diğer gerçek.

    Her medeniyet birbirinden el alıyor elbette. Yunan medeniyeti üzerinde de Büyük İskender’in Acem seferinin etkisini unutmamak lazım. Kendisi de kokulara çok düşkün olan İskender, topladığı güzel kokulu bitki ve çiçek tohumlarını Atina’daki hocası Theophrastus’a yolluyor. ‘Botaniğin babası’ olarak bilinen Theophrastus da İskender’den gelenleride dahil ettiği botanik bahçesiyle uğraşıyor, içlerinde kokulu tanımlara da yer verdiği iki önemli eseri, dokuz ciltlik Bitkiler Üzerine İncelemeler (De Causis Plantarum) ve iki ciltlik Bitkilerin Tarihi Hakkında’yı (De Historia Plantarum) kaleme alıyor.

    Parfümcü Kadın

    Roma döneminde kokulu madde kullanımı günümüze kıyasla çok daha yaygındı. Parfüm dolduran kadın, Roma dönemi duvar resmi.

    Hem yağ formunda parfümlerin ve parfümlü bakım kremlerinin üretildiği, hem de kokulu bitkilerin muhtelif kumaşı kokulandırmak için kullanıldığı Roma, sıkı bir ‘koku medeniyeti’. Çamaşırların yıkandıktan sonra lavanta çiçekleri atılmış su içinde dinlendirilmeleri de latince ‘yıkamak’ anlamına gelen ‘lavare’ kelimesinden bitkiye isim olan lavanda kelimesinin doğmasına neden oluyor.

    Romalılarda hem kutlama, hem cenaze merasimlerinde kokulu yağ kullanımı aşırılığa kaçan boyutta ve yaşlı Plinius’un aktardığına göre İmparatorluk bütçesinde büyük gediğe yol açıp senatoda tartışmalara sebep oluyor bu israfa varan tüketim. Neron’un bir ziyafette bütün salonun zeminini gül yaprakları ile donattığı, ziyafet salonunun tavanına ise kanatları önceden kokulu yağlarla silinmiş kuşları saldığı, onların kanat çırpmalarından istifade ederek ortam kokulandırması yaptığı biliniyor.

    Pek çoğumuzun aşina olduğu, cinsel çekim ve isteği arttıran muhtelif katkılara verilen genel
    isim olan afrodizyak kelimesinin izini ise Yunan mitolojisinde buluyoruz. Yunan mitolojisinde Cronos’un kestiği Uranus’un penisini denize atmasıyla birlikte yükselen dalgaların beyaz köpüklerinden doğan Aphrodite’i Aphrodite yapan özellikler; yani aşk, erotizm, cinsellik ve baştan çıkarma, farklı dönem ve kültürlerde İştar, Venüs gibi farklı tanrıça isimleriyle birlikte çıkıyor karşımıza. Afrodizyak kelimesi ise Aphrodite’in adından türüyor ama koku yine başrolde meşhur sözcüğün doğumunda.

    İLK AFRODİZYAK

    Parfümü sürdü, güzeli götürdü

    Meşhur hikayedir… Pheleus ve Thetis’in düğününe Eris çağrılı değildir. Buna içerleyen Eris ortalığı karıştırmak maksadıyla Hera, Athena ve Aphrodite’in bulunduğu köşeye bir elma atar. Uyumsuzluk Elması’nın üzerinde “en güzeline” ibaresi vardır. Yazı farkedildiği anda ortalık karışır zira güzel tanrıçaların üçü de elmayı kendisine yakıştırmaktadır. Hakem tayin edilen Zeus risk almak istemez, karar için Paris’i işaret eder.

    Paris, Hera, Athena ve Aphrodite’le Kaz Dağları’nda buluşur. Hera’nın seçim vaadi Asya ve Avrupa kıtalarıdır. Ardından Athena çıkar ve “Sana bilgelik ve girdiğin tüm mücadelelerde zafer vaad ediyorum” buyurur. Son aday Aphrodite ise “Ey yakışıklı Paris, beni seçersen ölümlülerin içindeki en güzel kadını senin” diye seslenir. Her mantıklı erkek gibi Paris de sonuncu öneriye tav olur ve seçimini Aphrodite’den yana yapar.

    Vaadler yerine getirilirken küçük bir pürüz çıkar ortaya. Ölümlülerin katındaki en güzel kadın Truvalı Helen Isparta Kralı Menelaus ile evlidir. Paris Helen’e aşık, ama çaresizdir. Nasıl aklını çelecektir bu güzel kadının? İşte tam burada Aphrodite devreye girer ve cariyelerinden biriyle sürünene dayanılmaz bir çekicilik bahşeden bir parfüm yollar Paris’e. Helen’in karşısında iki seçenek vardır: At, kan ve ter kokan Menelaus bir yanda, baştan çıkarıcı parfümünü sürmüş yasak aşk simgesi Paris öbür yanda! Afrodizyak kelimesini kültür dünyamıza armağan eden hikaye, Truva Savaşı’yla sürer…

    Helène’in Kaçırılışı, Guido Reni, 1631. Louvre Müzesi, Paris.

  • Parfüm katı yağken, tanrılara mesajken

    Parfüm katı yağken, tanrılara mesajken

    Uzak geçmişte soyut güçler olarak kabul edilen tanrılarla iletişim kurmanın en etkili yolu yine soyut bir araç, yani koku. Elbette çoktanrılı dönemlerde bileşik kokular söz konusu değil; ağaç kabukları, kökler veya reçineler oldukları gibi atılıyorlar yakılan ateşin üzerine. Isınan malzemedeki kokulu moleküller dumanla göğe yükselirken, insanlarla tanrılar arasında bağ kurulduğuna inanılıyor. Herkes en yakınındaki kokulu malzemeyi kullanıyor tabii. Örneğin Mezopotamya’da en makbul malzeme Gılgameş Destanı’na da konu olan Lübnan menşeli sedir ağaçları. ‘Fumum’, latince duman demek. ‘Perfumum’ da ‘dumanla yükselen’ anlamına geliyor. Bu kadim sözcük bugün sürülebilir kokular için kullandığımız ‘parfüm’ kelimesinin de kökeni.

    Dünyada koku, ahirette koku Eski Mısır’da güzel kokular hem günlük hayatta hem de dini ritüellerde kullanılırdı. Mısırlı kadınların saçlarına sürdükleri katı yağlar ısınıp eridikçe etrafa hoş kokular yayılırdı. 18. Hanedan dönemi mezar resmi, Mısır Müzesi, Berlin.

    Kokulu maddeleri olduğu gibi kullanan çoktanrılı medeniyetler zamanla kokuları biraraya getirmeyi öğreniyor. O günlerde bir maddenin kokusunu diğeriyle birleştirmenin en kolay yolu, onu başka bir taşıyıcı ortamın içine aktarmak, sonra da taşıyıcı ortamı kokunun kaynağı olarak kullanmak. Bunun en meşhur örneği ise Edfu’da ve diğer pek çok Mısır tapınağında bulunan farklı formülleri günümüze kadar ulaşan ‘kyphi’. İçinde hiçbir çiçek notası barındırmayan ‘kyphi’ kah macundan top haline getirilip ateşe atılıyor, kah merhem gibi sürülüyor.

    Parfüm imalatı rahiplerin tekelinde. Tapınaklardaki atölyelerde üretilen parfümler dini törenlerde, mumyalamalarda kullanılıyor. Bu imalattan sadece yöneticiler, soylular, zenginler nasiplenebiliyor. Sık sık yıkanan Mısırlılar için parfümler aynı zamanda yakıcı güneşte kuruyan, çatlayan ciltler için nemlendirici yerine geçiyor.

    DEVLERİN AŞKI

    Kleopatra’dan Antonius’a koku tuzağı

    Mısır’dan bahsedip de Kleopatra’dan bahsetmemek olmaz. Makyaj ve parfüm konusunda gerçek bir üstat Kleopatra. Hatta sırf bunları üretmek için Ölü Deniz’de bir atölye dahi kuruyor. Sahip olduğu politik gücü arttırmak için düşmanlarıyla ittifak kurmaktan çekinmeyen ‘Kleo’, bu teşebbüsleri romantik ve erotik bağlarla sağlamlaştırmayı ihmal etmiyor. Cesar’ın ardından Marcus Antonius’la yaşadığı aşkın başlangıcıyla ilgili söylentiler muhtelif.

    Ama bilinen o ki, Marcus Antonius’un gemisi Tarsus limanında beklerken Kleopatra içi çiçek
    taç yapraklarıyla dolu bir başka gemiyle yanaşıyor Cydnus’un (Berdan Çayı) denize döküldüğü
    o noktaya. Kleopatra’nın gemisi küçük, ama etkisi büyük. Hanımefendi altın rengi kumaşlardan bir yatağa uzanmış, tütsü dumanları ile buğulanmış çiçek bezeli güvertede onu yelpazeleyen genç oğlanlar ve önceden kokulu yağlara batırılmış erguvan rengi yelken bezleri var. Sanırsınız Tanrıça Venüs dünyaya inmiş! Her asil Roma’lı gibi Marcus Antonius’un da hem hoş kokulara, hem güzel kadınlara, hem de asaletin simgesi olan erguvan rengine zaafı var. Her duyusunu tahrik eden bu karşılaşma anını takiben… Neyse, sonrası malumunuz…

    Cleopatra, Maxfield Parrish, 1917.ü
  • Burnun rehberliğinde geçmişe yolculuk

    Burnun rehberliğinde geçmişe yolculuk

    Koku duyusu üreyip nesillerini sürdürmeleri için doğru eşi, beslenip hayatta kalmaları için doğru aşı işaret etmeseydi, atalarımızın genetik mirası 21. yüzyılı göremezdi. Bu hayati duyu zamanla kültürel bir mahiyet kazanırken; dinden sosyolojiye, dilden tababete, ekonomiden siyasete her alanda ardında ‘kokulu’ izler bıraktı.

    Enfiye ‘koklayan’ kadınlar, Bu Çok İyiymiş isimli gravürden detay, Boilly, 1824

    Koku duyusu atalarımızın hayatta kalabilmeleri, türlerini devam ettirebilmeleri için olmazsa olmaz bir gereklilikti. Çünkü yeni nesli üretmek için en uygun gen paketinin sinyallerini potansiyel eşlerin vücut kokusundan, hangi gıdayla beslenip hangisinden kaçınmaları gerektiğini ise yiyeceklerin rayihasından alıyorlardı.

    İnsan evrimleşip ‘medenileştikçe’, beyin de akıl yürütme, soyut düşünme, lisan işleme gibi yeni yeteneklerle birlikte yeni katmanlar geliştirdi. Kokulu uyarıları değerlendirme görevini; nefret, aşk, şehvet, korku gibi duygudurumlarını işleyen, üstüne üstlük belleği de barındıran limbik sistem üstlendi. Modern insanın bir kokuyu ilk kez algıladığı andaki duygudurumunu, o kokuyu yıllar sonra algıladığında yeniden yaşamasının nedeni, hafızanın da kokuyu işleyen bölümde yer almasıdır.

    ‘Duyuların en ilkeli’ insan uygarlaşırken biraz köreldi belki; ama koku, duygudurumu ve hafızanın üçlü ve güçlü işbirliği, tarihin akışında önemli etkiler yarattı. Çoktanrılı dönemlerde ilahlarla temas kutsal kokular aracılığıyla kuruldu, tektanrılı dinlerin müminleri ilâhi kokularla mest oldu. Ortaçağda kötü koku hastalık nedeni sayıldı; etnik, sınıfsal ve cinsel ayrımcılığı körükledi. Güzel kokmak sadece şanslı azınlıklara özgü bir ayrıcalıkken, Mari Antoinette’in sonunu parfümünün kokusu getirdi. Kokulu madde alışveriş yollarının tıkanması Amerika’nın keşfine yol açarken, koku-lezzet-sağlık talebinin beslediği baharat ticareti dünya ekonomisinin motoru oldu. Koku molekülü sentezleme çalışmaları kimya alanında bilimsel gelişmeleri hızlandırdı. Hatta, bir çörek kokusu bir edebiyat şaheserine dönüştü. Tabii kokular daha pek çok alanda pek çok başka şeye de yol açtı.

    Eski Mısır’dan 20. yüzyıla kokunun sosyal ve kültürel tarihinde, burnunuzun rehberliğinde bir zaman yolculuğuna çıkmaya hazırsanız, başlıyoruz…

  • Duvar yapmak, duvar yıkmak ve tarih duyarlılığı

    Duvar yapmak, duvar yıkmak ve tarih duyarlılığı

    Bursa’daki Sinan Paşa Külliyesi’nin duvarının yıkılması, yakın geçmişte yaşanmış ve halen devam eden tahribatları yine gündeme taşıdı. Ama tarihî eserlerimiz, sadece tahribat haberleriyle anılmamalı.

    Kültür varlıkları çoğu zaman içinde bulundukları sokak dokusuna doğrudan açılmazlar, onları koruyan bir duvar ile çevrelenirler. Bu duvar saraylarda, konaklarda gayet yüksek, içeriyi meraklı bakışlardan koruyan duvarlardır. Camiler, tekkeler ve benzeri kamusal yapılar ise birçok pencere ile içinde bulundukları sokaklara açılırlar. Bu duvarlar genelde, çevreledikleri yapıdan daha niteliksiz malzeme ile inşa edilirler. Cami kesme taş ise çevre duvarı moloz taş olur. Ancak bunlar yapının ayrılmaz parçalarıdır.

    Ne yazık ki ülkemizde bu tür duvarlar her zaman bir bahane bulunup yenilenebilir, yükseltilebilir, daha güzel, pahalı bir malzeme ile kaplanabilir. Asırlardır içlerindeki yapıları koruyan kollayan bu duvarlar, günümüzde kendilerini bile koruyamazlar.

    Bursa Yenişehir’deki Sinan Paşa Külliyesi, çevre duvarlarında inşaat için yıkılan bir kısımla gündeme geldi. Yapı Osmanlı mimarisinin klasik çağında Bursa’da inşa edilen en görkemli anıtlardan biridir. 16. yüzyılın sonlarında dönemin önde gelen devlet adamlarından Yemen ve Tunus fatihi unvanları ile hatırlanan Sinan Paşa tarafından inşa ettirilmiş. Külliye, cami, medrese, kervansaray, imaret gibi yapılardan oluşuyormuş. Ancak bunların bazıları günümüze ulaşamamış. Cami zengin çinileri ile tanınıyor. Ne yazık ki onlar da sadece yaşanan hırsızlıklar nedeniyle hatırlanıyor.

    Yapıları çevreleyen duvar, son restorasyonlarda yenilenmiş. Yine de duvarın yıkımı ile ilgili alınması gereken izinler alınmamış. Yapılan inşaata malzeme sevketmek zor olunca kamyonlar girip çıkabilsin diye duvarın bir kısmı yıkılmış. Savunma olarak da “işimiz bitince yeniden örülecek” deniyor. Üzücü ve korkutucu olan birkaç metre duvarın yıkılması değil. Uygulamacıların kültür varlığına bakış açısı. Maalesef restorasyon adı altında, geri dönülemez tahribatlar yapılıyor. Düzelme umudu da pek yok. Çünkü toplum, medya, kültür varlığı ile ilgilenmiyor. Ne külliyenin banisi Sinan Paşa, ne mimari tasarımın özellikleri, ne muhteşem çiniler kimsenin umurunda değil. Ancak bir tahribat, hırsızlık, kötü uygulama haber olabilir. Her makamdan ilgisiz ve bilgisiz kişiler feryad eder. Dövünür ama ertesi gün artık kendilerine başka bir konu bulup onunla devam ederler.

    Sinan Paşa Külliyesi duvarının yıkılması ve demir kapı yapılması için izin alınmadığı ortaya çıktı, soruşturma sürüyor (en üstte). Yedikule’de Aziz Konstantin Azize Eleni Kilisesi’nin 19. yüzyıla ait çevre duvarı da araç girişi için yıkılmış. Hatta modern bir kepenk de eklenmiş.

    Kültür varlıklarını yaşatmak için “farkındalık” yaratmak, korumak için bilinci geliştirmek ne yazık ki medyanın sorumlulukları arasında değil. Sahip çıkmak sadece tahribatları ve diğer olumsuzlukları haber yapmaktan ibaret. “Konuyla ilgili bilinç düzeyi ne yazık ki daha fazlasını kaldırabilecek durumda değil” deniyor.

    Dövünmek, ağıt yakmak isteyenler için benzer birçok örnek olduğunu hatırlatmak gerekli. Yıllar önce İstanbul’da tarihî mezarlıkların çevre duvarlarını yenilemek adına benzer korkunç işler yapıldı. Eyüp ve Karacaahmet bu uygulamaların utanç verici örnekleri ile çevrili. Çırağan Sarayı restore edildiğinde haremin yüksek duvarları turizmcileri korkutmuş, otele elverişli giriş çıkışı sağlamak için çevre duvarlarının bir kısmı “sarayı halka açıyoruz” diyerek yıktırılmıştı. Şehrin içinde başka örnekler de var. Yedikule’de Aziz Konstantin Azize Eleni Kilisesi’nin 19. yüzyıla ait çevre duvarında da bir kısım yıkılmış. Burada bir araç park etmek gibi bir uygulama tercih edilmiş. İlgililer burada duvara güzel modern bir kepenk eklemeyi de ihmal etmemişler. Galata’da Türk Ortodoks Patrikhanesi, Meryem Ana, Vaftizci Yahya ve Aya Nikola Kiliselerinin bahçe duvarlarını yıkıp küçük küçük dükkanlara yer açılmış. Yani liste uzun.

    İSTANBUL-SİLİVRİ-AKÖREN

    Rüzgar türbini inşaatında Bizans mezarları ortaya çıktı

    Silivri’nin Fener, Kurfallı, Akören köyleri yakınlarındaki Rüzgar Enerji Santrali (RES), rüzgar türbinleri inşası sırasında tarihî eserler günışığına çıktı. Müzeye götürülen parçaların 11.-12. yüzyıl Geç Bizans dönemine ait olduğu düşünülürken, küçük buluntuların da farklı dönemlere ait olduğu söylentiler arasında. Rüzgar türbinlerinin yapılacağı alanın yakın çevresinde bir mezarlık alanıda bulundu. Bunun bir manastır kompleksine ait olduğu tahmin ediliyor. Karadeniz’den Marmara Denizi’ne kadar uzanan yaklaşık 52 km. uzunluğundaki Anastasius surları, Doğu Roma’nın batısını koruyan en önemli savunma yapısıydı. Bu çevrede antik Silivri ( Selymbria) ve Çatalca (Metrai) gibi iki büyük yerleşimin yanısıra, çok sayıda tarihi köy ve birçok manastır bulunuyor. Rüzgar enerji santralini kuran şirketin (Arıkanlı Holding -Arien Elektrik Üretim AŞ) bir an önce türbinlerini yerleştirmek istediği ve Anıtlar Kurulunda nihai kararın henüz verilmediği de gelen bilgiler arasında.

    Geç dönem Bizans mezarlarında bozulmamış durumda iskeletler ortaya çıktı.
  • Doğrudan çok çekmiş, yalandan kim ölmüş

    Doğrudan çok çekmiş, yalandan kim ölmüş

    Ne vakit âdi ihtiras ve hevesleri için ruhunu pazarlama heveslilerinden başkası kapımı çalmaz olup da, insan denen ve pek de hazzetmediğim bu türle rabıtamı bütün bütüne kesmeye niyetlensem, karşıma Bahri Bey gibi nevi şahsına münhasır bir çatlak çıkıyor, o vakit ben de çilemin henüz dolmadığını kabullenmek mecburiyetinde kalıyordum.

    Bahri Bey kendi deyişiyle, elinde dürüstlüğünden başka hiçbir şeyi bulunmayan bir devlet memuruydu. Samimiyeti ve açık sözlülüğü ona hayatta çok pahalıya patlamıştı ve nihayet aynı sebeple, hayatını birleştirmek istediği Nurhayat Hanımefendi’yle de arası bozulunca bu gidişata bir dur demek gerektiğine kanaat getirmişti. Şu dünyada kendini kınıyor gibi yaparken aslında metheden tiplerden ziyadesiyle iğrendiğimden, sözlerinin evvela beni rahatsız ettiğini belirtmeliyim. Yine de tuhaf bir hissikablelvukuyla, onu kapı dışarı etmeden biraz daha dinlemeye karar verdim.

    “Nurhayat Hanım’a izdivaç teklif ederken makul mertebede mesut bir gelecek tasavvuruna sahiptim ve tahminimce o da benzer hisler içindeydi” dedi Bahri Bey. “Bana neden kendisiyle evlenmek istediğimi sorunca onu samimiyetle cevapladım: İkimiz de orta yaşı geride bırakıyorduk, fazla akrabamız yoktu, olanlarla bağımız zayıftı, diğerlerinin birlikte vakit geçirmekten haz duyacağı cana yakın, hoş sohbet ya da çekici kimseler değildik, öte yandan evlilik maddi açıdan da yararımızaydı, sessiz, sakin, hatta silik karakterlerimiz kavgasız, gürültüsüz bir yuva ortamı vaat etmekteydi, eh cinsel ihtiyaçlarımızı da kolayca karşılayabileceğimize göre zaman içinde birbirimizi sevmemiz dahi mümkündü…”

    Yüzüne hayalkırıklığı, pişmanlık ve keder karışımı bir duygu yerleşmiş konuğuma bir bardak ıhlamur doldurmak üzere yerimden kalkarken, “Akıl alır gibi değil” dedim. “Bir kadının bu denli romantik bir teklifi reddetmesi…”

    “Benimle dalga geçmeyin,” dedi Bahri Bey sinirli bir tavırla. “Aptal değilim ben!”

    “Elbette ki değilsiniz. Belki biraz kafanız karışmış.”

    “Yanılıyorsunuz,” dedi başını iki yana sallayarak. “Nurhayat Hanım’a ne söylersem benimle evlenmeyi kabul edeceğini gayet iyi biliyorum. Hayatım boyunca beni anlayacak bir kadın bulamadığımdan, onu gördüğüm anda nasıl büyülendiğimden falan dem vurabilir, ona aşk şiirleri okuyabilirdim…”

    Ihlamurunu önüne bıraktım. “Niye yapmadınız peki?”

    “Çünkü bunların palavra olduğunu o da çok iyi bilecek ve içten içe benden nefret edecekti. Tabii ben de ondan. Sonrasında birbirimizin hayatını cehennem azabına çevirecektik.”

    “Anlıyorum,” dedim. “Buyurun söyleyin benden isteğinizi o zaman.”

    “Büyük bir yalancı olmak” dedi.

    “E hani biliyordunuz ne yalan söylemeniz gerektiğini?”

    “Gördüğüm kadarıyla insanlar dürüstlüğü bir zaafiyet gibi görürken güçlü bir yalancıyı, bunu kendileri için de başarıyla yapabileceğine inandıklarından, peşine takılacak ideal kişi olarak algılıyor” dedi Bahri Bey. “Şunu dinleyin: 2. Dünya Savaşı’nın sonlarında Almanların savaşı kaybettiği ayan beyan ortadayken bir Nazi albayı askerlerini toplayıp, düşürülen Alman uçaklarının fotoğraflarını gösteriyor. Enkaz halindeki uçakların her yanı kurşun delikleriyle dolu, ancak albay tuhaf bir noktaya dikkat çekiyor; diyor ki, ‘Görüyor musunuz, uçakların üstündeki haçlar hiç isabet almamış… İşte bu, Tanrı’nın yanımızda olduğunu gösterir.’ Bu tespit askerlerin moralini öyle bir yükseltiyor ki, hepsi silahlarına sarılıp 3. Reich uğruna canlarını seve seve vermek için cephelere koşturuyor. İşte ben böyle biri olmak istiyorum. Herkesin yalan söylediğini bildiği ama hiçbir menfi his taşımadan ona uyduğu. Bunu ancak çok büyük yalancılar başarabilir.”

    Makuldu. Bahri Bey gerekli evrakı uzatırken aklıma takılan soruyu sordum. “Peki uçakların üstündeki haçların isabet almamasında hakikaten tuhaf bir durum yok mu?”

    “O resimleri ben de gördüm,” dedi Bahri Bey ilk defa gülümseyerek. “Bir ahmak bile haçların tam yakıt deposunun üstünde olduğunu fark edebilir.”