Kategori: Sosyal Tarih

  • Orjinal Törkiş Playboy kulüplerin nefes kesen rekabeti

    Orjinal Törkiş Playboy kulüplerin nefes kesen rekabeti

    1960’lı yıllarda dünyayı kasıp kavuran Playboy kulüpler ve tavşan kızların rüzgârı İstanbul gece hayatını da sarmış, orijinal kulüp açılamasa da Elmadağ ve Tepebaşı’nda hizmete giren iki ayrı “çakma” Playboy kulüp kıyasıya rekabete tutuşmuştu.

    Yıl 1965, mevsim sonbahar. Gazete ve dergilerde “İstanbul’da Playboy Kulüp açılıyor” haberleri yapılıyor.

    Kulüple ilgili çok sayıda rivayet ve soru var: “Çok seçkin kişiler alınacakmış içeriye… Sadece üyeler… Herkes üye olamayacakmış. Bay Edward titiz adamdır.” (Bay Edward Saatçi, İstanbul Elmadağ’da Playboy’u açacak girişimci).

    “Playboy kulüplerin sahibi Hugh Hefner açılışa gelecek mi?” Ama Playboy kulüpleri bilenlerin, duyanların asıl sorusu: “Tavşan kızlar da olacak mı?” Düşlerinde orijinal Playboy tavşan kızları var. İş elbiseleri atlas külotlar ya da mayolar olan ponpon kuyruklu tavşan kızlar… Göğüsler iri ve yarısı teşhirde, yüzlerinde sürekli iş gülücükleriyle tartışılmaz güzellikler… Poposu ponponlu tavşan kızlar çok güzeldi, ortalarda dolanıp içki servisi yapıyorlardı tamam da… Onlar konsomatris veya telekız değildi. Sadece garsonluk ve krupiyelik yaparlardı. Gerçek Playboy’da asıl iş kumardı zaten. Kolej ve üniversite eğitimi için paraya ihtiyacı olan güzel kızlardan tavşanlığı seçen çoktu. Esaslı kurslardan sonra kulüplerde işe başlarlardı. Müşterilerle flört kesinlikle yasaktı. Kızlarla ilişki kurmak isteyen müşteriler üyelikten çıkarılırdı. Tavşan kızların kulüplerde müşterilerle ilişkiye girdiği söylentisi uydurmadır, şehir efsanesidir.

    Tepebaşı Playboy Kulüp, 1966.

    Nice dedikodu ve söylentiden sonra nihayet pleksiglas tabelası asılıyor ilk yerli Playboy’un. Beyaz plastik zemin üstüne silindir şapka ve baston. Fakat Playboy’un papyonlu tavşan amblemi yok. Neden acaba? Sebep belli, Elmadağ’daki Playboy orijinal Playboy kulüplerden değil. Bugünün deyimiyle ‘çakma’ Playboy.

    Ama İstanbul’u saran Playboy heyecanı gerçek. Asıl heyecanlı olansa, Playboy’u açan Edward idi. Çünkü öyle bir Playboy gazı salmıştı ki ortaya, saldığı gazdan kendi başı da dönmeye başlamıştı. Daha doğrusu başı ağrıyordu. Çünkü gerçek Playboy’u açması, tüm beklentileri karşılaması mümkün değildi.

    Lale Belkıs Elmadağ Playboy sahnesinde.

    Dünyanın neresinde olursa olsun Playboy kulüp açmak çok zordu. Hele Türkiye’de… Bir kere Playboy kulüpler kumarhaneydi. Müslüman bir ülkede Playboy kumarhanesi açılmasına izin verilir miydi? Ayrıca milyonlarca dolara patlayacak orijinal Playboy’u İstanbul’da açmaya kim cesaret edebilirdi? Ve sahibi Hugh Hefner, herkese Playboy kulüp açtırır mıydı? Edward Bey nasıl oluyor da açıyordu?

    1960’lı yıllarda Türkiye’de Playboy dergisi tanınıyordu. İthali yasaktı ama bir şekilde temin edilir, fotoğraflar seyredilirdi. Kulüpleri belki yurtdışına giden birkaç kişi görebilmişti. Playboy kulüpleri gören azdı ama konuşanı çoktu. Görmeyi arzu edenler ise pek çoktu. “Madem öyle, işte böyle!” demişti bir girişimci ve İstanbul Playboy Kulüp’ü açmıştı.

    Tepebaşı Playboy Kulüp

    Kervansaray eğlence yerleri patronu İbrahim Doğudan kendi ismini koymamıştı ancak kulübe sermaye yatırıyordu. Doğudan ile işletmeci ve ortak Edward Saatçi’nin girişimi sonrası dört gözle kulübün açılışını bekleyenlerin hayalleri büyümüş, orijinal Playboy kulüplerde bile olmayan fanteziler üretilmişti: “Kulübe giriyorsun, bebek gibi tavşan kız karşılıyor. İçkini veriyor, puronu yakıyor. Müzik, yakın dans… Dilersen yüzme havuzu ve iki kişilik kapalılıkta mesafesiz muhabbetler…”

    Bu söylentilere Bay Edward müthiş kızıyordu. Keşke kulübe başka isim koysalardı ama çare yoktu, tabela asılmış işe girişilmişti ve kulüp açılacaktı. Herkes aslında tavşan kızları merak ediyordu. Kulüp Elmadağ’da Divan Oteli’nin sırasındaydı. Büyük açılış gecesinde düşler kırılmasın diye dört beş kız tavşan kılığına sokulmuştu. Filmlerde gördüklerini bekleyen gözü dönmüş çapkınlar bu manzaradan mutlu olmadı.

    Elmadağ ve Tepebaşı’ndaki Playboy kulüplerin müşteri profili farklıydı. Tepebaşı’ndaki “halk tipi” bir kulüp olarak biliniyor, Elmadağ’daki ise daha üst gelir gruplarına hitap ediyordu.

    Ancak İstanbul gecelerinin tanınmış simaları Playboy Kulüp’ü sevmişti. Onlar İstanbul’un varlıklı kimseleriydi. Hilton, Klöb X, Çınar Otel, Kervansaray, Çatı ve Divan Oteli altındaki Oriental’den başka lokallere gitmezlerdi.

    İşbilir Bay Edward, müziği, servisi, dekoru ile gerçekten klas bir kulüp açmıştı. Playboy böylece İstanbul gece hayatına birinci sınıf gece kulübü olarak yerleşti. Edward bir süre sonra devretti Playboy’u. Artık patron “Arap Basri” olarak tanınan eski futbolcu Basri Üzülmez’di. Playboy, Basri Üzülmez ile de zirvedeydi. Durul Gence Orkestrası ve Kanat Gür Orkestrası ile harika geceler Playboy’daydı. Gönül Yazar, Erkut Taçkın, Özdemir Erdoğan, Semiramis Pekkan, Lale Belkıs gibi bir çok yıldız orada sahneye çıktı. Kapanana kadar, yıllarca sürdü kalitesi.

    Elmadağ’daki kulüp açıldıktan bir yıl sonra ilginç bir gelişme oldu ve gerçek Playboy olmayan Playboy kulübünün de taklitçisi olan bir başka Playboy Kulüp zuhur etti. Yani, çakmanın da çakması olan Playboy Kulüp.

    Tepebaşı Playboy Kulüp

    1965 yılında açılan Edward Saatçi’nin kulübünün başarısı Gazinocular Kralı olarak tanınan Fahrettin Aslan’ı imrendiriyordu. 1966 yılına gelinmişti. Fahrettin Aslan’ın kıvrak zekası formulü buldu: Elmadağ Playboy’a karşı hakiki tavşan kızlarla rekabete girişecekti. Hakiki tavşan kız dediğime bakmayın. Organizatörler Avrupa’dan kızları çok güzel olan bir revü bulmuştu. Fahrettin Bey, “Revüdeki dansçılara tavşan kız kıyafeti diktirin” talimatını verdi. Revünün patronu Dany adında bir dansçıydı, tavşan kız kostümlerini diktirdi.

    Ve “Tavşan kızlar İstanbul’a geldi!” Revünün kızları Yeşilköy Havaalanında uçaktan tavşan kız kostümleriyle indiler. Kızlar, 1.80’e yakın boyları, uzun bacaklarıyla çarpıcıydılar. Havaalanı karıştı, “tavşanları” görmeye koşuştu millet. Gazeteciler hazırdı zaten, flaşlar patladı, heyecan doruğa vurdu.

    14 Kasım 1966, Hürriyet.

    14 Ekim 1966 tarihli Hürriyet gazetesinde iri bir ilanla “Resmi Playboy Club” duyuruldu. İlanı bir çok tavşan kız süslemişti. Kulübün adresi Tepebaşı Cumhuriyet Pavyonu olarak gösterilmişti.

    O yıllarda “pavyon” şu anlama gelirdi: Konsomatris denilen kadınlarla birlikte oturulup sohbet edilen, içki içilen dansedilen lokal. Konsomatris çalıştıran eğlence yerlerinde “pavyon” adı o yerin A sınıfı olduğunu belirtirdi. Çünkü B sınıfı sayılan yerlere “bar” denirdi. Örneğin Rita Bar gibi.

    Bar, dekoru fakirce, pavyona göre daha ucuzdu. Konsomatris kızların belki birkaçı güzel sayılabilirdi. Müzik meselesi bir akordeon, bir bateri, bir saksafonla çözümlenirdi. Bu üçlü dansöze Arap havasından tangoya, rock müziğe ne gerekirse kotarırdı.

    “Gazinocular Kralı” Fahrettin Aslan, tavşan kız kostümü giydirdiği revü grubunun dansçılarını “hakiki tavşan kızlar” olarak tanıtmış ve rekabette bir adım öne geçmişti.

    Pavyon ise, büyük, zengin görünümlü, en önemlisi konsomatris kızlarının güzel ve çok olduğu yerdi. Orkestrası kalabalıktı, tanınmış müzisyenler çalardı. Ünlü şarkıcı ve dansözler pavyonlarda şov yapardı. Bar ile pavyon ayırımını belirleyen yasa yoktu. Haddini bilen işletmeci sınıfını mantığıyla belirlerdi. Çünkü müşteri bilirdi ki, pavyon pahalı, bar hesaplıdır.

    Tavşan kızların geldiği lokal olarak belirtilen Tepebaşı Cumhuriyet Pavyonu ise konsomatrislerinin güzelliği ile ün yapmış, pavyonların önde geleniydi. Haliç’in boydan boya seyredildiği yerlerdendi Tepebaşı Cumhuriyet Pavyonu. Yeri, Tepebaşı TRT binasının karşı kaldırımındaydı.

    Cumhuriyet Pavyonu’nun salonu genişti. Bir orkestrası vardı ki, 20 kişiye yakındı. Mambo çaldıklarında, Perez Prado mu çalıyor derdiniz. Cumhuriyet’in orkestrasında sadece Perez Prado’nun yeni edindiği org eksikti. Çünkü çalan Türk orkestrasıydı ve elektro org o yıllarda Türkiye’ye henüz girmemişti. Cumhuriyet’teki müzik toplulugu Kemal Güleşoğlu Orkestrası idi. Harika adamdı Kemal Güleşoğlu. TRT Radyo Orkestrası’nı yönetir, klasik orkestrada fagot çalar, bir yandan da radyo stüdyosunda ses teknisyenliği görevini yürütürdü. Kendi orkestrasında saksafon, Fehmi Ege Tango Orkestrasında ise akordeon çalardı. Ayrıca aktördü, filmlerde oynardı. Pavyonlarda çalan müzisyenler böyle kaliteliydi. Fahrettin Aslan, Eurovision birincisi Anne-Marie David’i bile getirip Cumhuriyet’te sahneye çıkardı. Cumhuriyet Pavyon’da böyleydi müziğin durumu.

    Dünyanın en güzel “artistleri” Cumhuriyet Pavyon’dadır inancı yaygındı. Konsomatrislere asla “konsomatris” denmez, artist olarak anılırlardı. Bir gecede Resmi Playboy Club olan Cumhuriyet Pavyonu “artistleri”, içeri adımını atan çapkını büyüler, cüzdanını ütülerlerdi. Kızıl saçlı Macarlar, biblo gibi İspanyollar, cilveli Fransızlar orta sınıfın paralı erkeklerini çekerdi.

    Tepebaşı Playboy’da “tavşan kız”la dans eden bir müşteri.

    Tavşan kızların gelişiyle Cumhuriyet Pavyonu iyice şenlendi. Kızlar dans gösterisi yapıyorlar, sonra saatlerce müşterilerin arasında dolaşıyorlardı.

    Pavyonların ve barların aynen Hefner’in Playboy’unda olduğu gibi kesin kuralları vardı. Konsomatrislere fazla asılıp sınırı geçen olursa “okşanarak” kapıdışarı edilirdi.

    Tepebaşı Playboy’da “tavşan kız”la dans eden bir müşteri.

    Çakma Playboy’un çakma tavşan kızları pavyoncu denilen erkekleri Cumhuriyet’e çekti. Fahrettin Aslan iyi para kazandı. İsim haklarının isminin bile bilinmediği Türkiye’de, dansör Dany’nin Süper Kızlar Revüsü “resmi tavşan kız” olarak ilan edildi, para kazanıldı. Elbette Hugh Hefner’in olan bitenden haberi olmadı.

    Anadolu kaplanları durur mu? İstanbul’daki Playboy Kulüp rekabeti ve kazanılan miktarlar Anadolu bar-saz işletmecilerinin dikkatini çekti. Onlar da arka arkaya Playboy kulüpleri açtılar. Bunların bazısı pavyon, kimisi gece kulübü, bar olarak çalıştırıldı. Kızların garson olduğu Playboy meyhaneleri, kebap ve pide salonları bile vardı.

    Türkiye’nin pavyoncu sosyetesi kendi alemlerinde Playboy’u yaşarken, “elit sosyete” denilen kişiler de Elmadağ ’daki Playboy’da “seviyeli” eğlencelerini sürdürdüler.

    1967 yazında Edward Saatçi’nin Playboy Kulübü, Rumelihisar’daki yazlık lokalini açtı. Gönül Turgut , Durul Gence ve bir başka star Kanat Gür orada çalıp söyledi. Deniz üstünde nefis bir yeri vardı yazlık Playboy’un; 1967 yazı muhteşemdi.

    Birkaç yıl sonra Playboy rüzgarı tamamen dindi. Cumhuriyet Pavyon, tavşanları gönderip eski haline döndü. Ancak Elmadağ’daki Playboy Kulüp 1970’lerin sonuna kadar açıktı. 1980 öncesinin şiddet olayları bir çok önemli eğlence yeri gibi Playboy’un da sonunu getirmişti. 

    HAKİKİ TAVŞANIN HİKÂYESİ

    Aklıevvel gencin yarattığı seksi marka

    Dünyayı saran Playboy efsanesi “aklıevvel” bir gencin çıkardığı dergiyle başladı. Psikoloji mezunu Hugh Hefner isimli genç delikanlının ideali bir dergi çıkarmaktı ama kafasındaki dergiye kimsenin aklı yatmıyodu. Yine de yılmadı ve annesiyle arkadaşlarından bulduğu 8.000 dolarla Aralık 1953’te dergiyi çıkardı.

    Kapağında sinemanın yükselen yıldızı Marilyn Monroe’nun olduğu ilk sayı tam 53.991 adet sattı. Dergi önemli romancıların yazdığı kısa hikayelere ve roman tefrikalarına daima yer verdi. Bu yazarlar Playboy’un prestijini yükseltti.

    Sanatçılar, mimarlar, ekonomistler, besteciler , rejisörler, gazeteciler, oyuncular, yazarlar, politikacılar, sporcular ve hatta din adamları gibi mesleklerinde tanınmış şahsiyetlerle söyleşiler yaptılar. Derginin editoryal görünümü liberaldi. Böyle olmasına rağmen muhafazakar ünlüler söyleşi ve yazı isteklerini reddetmedi.

    Playboy dergisinin ve kulüplerinin kurucusu Hugh Hefner, tavşan kızlarla birlikte.

    Birbirine zıt siyasi görüşteki liderlerin Playboy ile söyleşiyi kabul etmesinin bir hikmeti olması gerekir. Öyle ya; dergi orta sayfasına boydan boya çırılçıplak bir güzeli yatırıyordu. Bu güzelin yine anadan üryan fotoğrafları sayfalarca basılıyordu. Ayrıca başka kızların da çıplak fotoğrafları vardı. Fotoğraflar güzeldi gerçi; Hefner, ABD’nin usta fotoğraf sanatçılarıyla çalışıyordu.

    1953 yılı böyle bir dergi için hiç de uygun değildi aslında. Çünkü üç yıldır Senatör McCarthy rüzgârı esiyordu. Soğuk Savaş’tan yararlanarak ABD’de komünizm korkusu yaratmışvekomünistavı başlatmıştı. Bu dönemde sansür vardı, cinsellik tabuydu, eşcinsel karşıtlığı zirvedeydi ve Playboy gibi çıplak kadın fotoğrafı basan bir dergi hoş görülmezdi. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Playboy ilk sayısında başarıya ulaştı. Çünkü dergi karşıkültür’ün bir parçasıydı.

    1960’lı yıllarda Playboy artık dünyanın tanıdığı pahalı bir markaydı. Sıra en büyük ticari hamleye, Playboy kulüplere gelmişti. İlk Playboy Club 1960’ta Chicago’da açıldı. Hızla dünyaya yayılacaktı. Dergiyi 1 dolar verip alabilirdiniz ama Playboy kulüplere girmek ortasınıf için hayaldi. Kulüplere üye olmak erkekler için sınıf atlamaktı, statü sembolüydü.

    Kulüplerin üye sayısı 1 milyona ulaşmıştı. Üyelerden yıllık 25 dolar alınıyor, böylece her yıl sırf 25 milyon dolara idattan geliyordu. Kulüplerin oturma odası, yemek salonu, sigar terasları ve en önemlisi kumarhanesi vardı. Kazancın asıl kaynağı kumarhaneydi.

    Papyonlu tavşan logosu dergiye hoşluk katmıştı. Kulüpler açılınca servisteki kızların kıyafetlerine ilham kaynağı olmuştu. Onlar da böylece tavşan kızlar oldular. Playboy’un kurucusu Hugh Hefner, röportajlarıyla ünlü İtalyan gazeteci Oriana Fallaci’ye tavşan logosundan ve kızların neden tavşan kılığına sokulduğundan başlayarak şunları anlatmıştı: “Amerika’da tavşanın cinsel bir anlamı vardır; seksi ve diridir bu hayvan; utangaçtır, capcanlıdır, atlar zıplar. Ben onu markamın logosu olarak seçtim.Tavşan kaçar, geri gelir, kaçar; sonra sizi koklar ve kendisiyle oynamaya, okşamaya çeker”.

  • Hıristiyanların nefret ettiği Hıristiyanlar

    Hıristiyanların nefret ettiği Hıristiyanlar

    7. yüzyılın ortalarından 9. yüzyılın sonlarına kadar Orta ve Doğu Anadolu’da hüküm sürdüler. Kendilerini gerçek Hıristiyanlar olarak tanımladılar. Köylülerin desteğini, Bizans’ın düşmanlığını kazandılar. Kilise’yi bir kurum olarak değil, bir cemaat olarak gördüler. Tarihten silinen “sapkın” bir mezhebin izleri…

    Ermeni asıllı Bizans imparatoru I. Basileios, 873 yılında hayli iyi tahkim edilmiş Divriği Kalesi’ne saldırdığında, Sicilya’daki Arap istilasından, Anadolu’ya girmiş Abbasilere, onların kuzeyde savaştıkları Hazarlara, Kafkasya’daki İberya ve Hazar kıyısında şimdi kaybolmuş olan Albani’ye kadar bilinen dünya sarsılıyordu. Henüz Hallac-ı Mansur belirmemiş, Türkler Anadolu’ya girmemiş, Haçlı Seferleri de başlamamıştı.

    Aralarında Süryani ve Yunanlılar da olmakla birlikte çoğunluğu Ermeni kökenli doğu Hıristiyanlığının rafızi bir mezhebi olan Pavlikyanlık (Paulusçuluk), Yunan kaynaklarına göre, 7. yüzyıl ortalarında ortaya çıktı. Pavlikyanların tarihi üzerine kapsamlı bir çalışma bulmak mümkün olmadığı için kökleri belirsiz. Kaynaklar bu hareketin başlıca düşmanı Bizanslı ve Ermeni tarihçilerin aşağılayıcı metinlerinden ve kısmen de Arapların aktardıklarından ibaret. Azeri tarihçiler de bu hareketin kökeninin esas olarak bin yıldır kaybolmuş olan Albani krallığında olduğu iddiasında bulunmakta.

    Madrid Skylitzes

    Coğrafi olarak kabaca Dersim’le Sivas arasında hüküm sürmüş olan bu mezhebin Mananalili Konstantin tarafından kurulduğu, Tefrike’nin (Divriği) de bu hareketin başkenti olarak inşa edildiği bilinmekte.

    9. yüzyılda Pavlikyanlar tarafından yapılan Divriği Kalesi’nde bugün onlardan kalan hiçbir iz bulunmamakta. Daha sonra mümkündür ki bu kalenin temelleri üzerinde Mengücekler kendi kalelerini kurmuşlardır. Eski kalenin Bizans döneminde yapıldığı, Sivas-Erzincan arasında stratejik bir öneme sahip olup daha yüksekte bulunan Kestoğan Kalesi’nin de bu kaleyi bir anlamda gözetleme ve koruma işlevi gördüğü söylenebilir.

    Pavlikyanlar öğretilerini ve bölgelerini savunmak için silaha sarıldılar. İyi savaşçılardı. 859, 861 ve 863 yıllarında Bizansla savaşlar yaptılar. Bir keresinde Efes’e gidip atlarını Meryem Ana kilisesine bağladılar. Oradan kuzeye geçtiler. Ankara, İznik, hatta İzmit’e kadar geldiler. Bizans onları dize getirmek için defalarca savaşmak zorunda kaldı.

    Bizans İmparatoriçesi Theodora’nın emriyle 843-844 yıllarında katledilen Pavlikyanları tasvir eden resim, Ioannes Skylitzes, 12. yüzyıl.

    Malatya Emiri ile Bizans’a karşı birlikte olan Pavlikyanlar 850’de birlikte davrandılarsa da 861’de Emir Mütevekkil’in ölümü üzerine zayıf düştüler.

    863’te Bizanslı komutan Petronas, Malatya emirinin ordusunu çembere alarak yoketti. Pavlikyanların lideri Karbeas, 863’te Ankara’da bugün Hüseyin Gazi tepesinde (Mamak) Bizans’a karşı savaştı (Aslında Hüseyin Gazi Ankara’da hiç savaşmadığı halde, isimler değişecek Karbeas’ın yerine Hüseyin Gazi geçecektir). Karbeas’ın Bizans’la çatışmaları iki buçuk asır sonra Battal Gazi hikayelerinin kaynağı olacaktı.

    Karbeas’ın ölümü üzerine yerine amcası Chrysocheir geçti. İznik, İzmit ve Efes’te Bizans’a etkili saldırılarda bulunan Chrysocheir 872’de öldü. Pavlikyanların başkenti Divriği de 878’de nihai olarak düştü.

    Savaşlardan sağ kurtulan Pavlikyanların bir kısmı sürüldükleri Trakya’da bir kısmı da doğuda Tendürek Dağı civarında varlıklarını sürdürdüler.

    Peki Battal Gazi dahil olmak üzere çeşitli efsanelerde bahsedilen Pavlikyanlar’ın öğretisi neydi ve neden diğer Hıristiyanların bu denli nefretini kazanmıştı? Bizanslılar neden onlara “şeytanın çocukları” diyorlardı? Neden bin yıl sonra bile Patrik Ormanyan (1841- 1918) “Ermeni Protestan cemaati üyelerinden bazılarının, kendilerinin Ermenistan’daki Tondrakların ya da Pavlikyanların devamı oldukları iddia- sı tamamen yanlıştır. Bu antik sektlerin doğuda herhangi bir kalıntı (devamcı) bırakmadıkları kanıtlanmıştır” deme ihtiyacı hissetmiş ve kilisenin tarihsel tedirginliğini dışavurmuştur?

    215-270 yıllarında İran’da yaşamış olan Mani’nin şakirtlerininin oluşturduğu Manikeizmle bir bağ kurulmakla birlikte, Pavlikyanların kendilerini gerçek Hıristiyanlar” olarak görmeleri, Manikeizmle aralarındaki köklü ayrımlara dayanıyor.

    Kestoğan Kalesindeki şapelin 1967’de Sakaoğlu’nun çektiği fotoğrafı aynı şapelin 2012’deki durumunu fotoğraflayan Şevket Dönmez Hoca.

    Eski Ahit’i kabul etmedikleri gibi Yeni Ahit’teki belli bölümleri de kabul etmiyorlardı. Vaftiz ve kutsama ayinini, haçı, azizlere, peygambere ve Meryam Ana’ya tapınmayı kabul etmiyorlardı. Teolojik tartışmalarda gözönüne alınması gereken temel husus, bu hareketin rahipliği bir kurum olarak kabul etmemesi ve kilise dendiğinde de bir mabet değil, cemaati anlamalarıydı.

    Pavlikyanlarla ilgili çok sınırlı bilgiler, onlardan hiç mi hiç hazzetmeyen ve onları yokedilmeye müstehak gören Ortodoks Kilisesinin (Bizans ve Ermeni) kaynaklarından elde edilebilmekte. Bizans imparatoru Basil adına, tutsak düşmüş Bizans askerlerini geri almak amacıyla 870’lere doğru Pavlikyanların başkenti Divriği’ye giden Sicilyalı Petrus’un anlattıkları, şüphesiz objektif gözlemleri yansıtmamaktadır. Ancak Petrus bile “Pavlikyanlar kendilerini gerçek Hıristiyanlar olarak adlandırılıyor ve böyle adlandırılmak istiyorlar” demek durumunda kalmış.

    Pavlikyanların kiliseyi bir sabit uhrevi mekan değil bir ibadet yeri olarak görmeleri, ruhban sınıfına karşı olmaları, genel olarak toplumdaki hiyerarşik yapılanmalar konusunda da bir hassasiyet oluşturuyordu. Keza kavmiyetle kendini özdeşleştirmeyen bu hareket, insanlar arasındaki ilişkileri konumlarından değil kurdukları hayattan ve gelecek tasarımından hareketle değerlendirmişti.

    Esas olarak yoksul köylü ve kentlilerden oluşan bu topluluk, feodalizmin baskısına karşı bir anlamda ezilenlerin birlikteliğini sağlıyordu. Köylüler, zengin senyörleri destekleyen kurumsal kilise karşısında Pavlikyanları bir sığınak olarak görüyorlardı.

    Eski Bizans – Pavlikyan kalesi yerine Mengücek Şahlarının yaptırdığı Divriği Kalesi.

    Pavlikyanların tarihten silinmesinden dört yüz yıl sonra aynı coğrafyada Babai isyanlarının patlak vermesi, genel olarak Kızılbaşların bu coğrafyada yaşaması ve hatta Dersim’deki kimi ritüel ve inançların Pavlikyanlarınkiyle benzerlikler gösterdiği iddiası, tarihi yazan galiplerin nefretine uğramış olan bu topluluğun gizemli bir ölümsüzlük kazanmasına neden olmuştur. Pavlikyanlar, Bogomiller ve Katarlar “aynı zincirin halkalarını” oluştururlar. Anadolu topraklarında hemen hemen bütün çağlarda kurulu düzene aykırı insanların direndiği mekanlar, bütün kültür, din ve dil değişimleriyle birlikte benzerlik de göstermektedir. Örneğin Bizans dönemindeki Pavlikyanlar yerleşimiyle ve Anadolu Selçukluları dönemindeki Babai ayaklanmasındaki coğrafi bölge çakışmaktadır. Alevilerin yerleştiği Şebin Karahisar, Niksar ve Divriği bölgelerinin eski isimleri de sırasıyla Koloneia, Neo-Cezarre (Niksar) ve Tefrike’dir ve burası da Pavlikyanların ana yurdudur. 

    EFSANELER-ÖYKÜLER

    Kestoğan Kalesi’nde Pavlikyanların izinde

    NECDET SAKAOĞLU

    Demir cevheri yüklü mor-kırmızı yalçınları, Çaltı Suyu kanyonunu, bir zamanlar Mengücek payitahtı iken bugün 4. sınıf bir ilçe merkezliğiyle yetinen Divriği kentini ürpertici bir uçurumdan seyreden gizemli Kestoğan’ın tarihini hesaplamak zor. Yazılı tek belgeden yoksun, Urartu tabanlı bu şatonun tanıkları, arkaik taş oyuntularla daha geç dönemlerden kalma duvarlardır. Oysa yer yer insan eliyle biçimlendirilmiş bu şahika, Divriği iskân tarihinin her dönemini tepeden izlemişti: Urartulardan Mithridates’e, Roma ve Bizans’a, isyankâr Pavlikyanlara, Mengücek Emiri İshak’a, burada küçük bir Türk-İslâm payitahtı kuran Şahinşah’a, Ulucami’yi yücelten Ahmed Şah’a, kalenin şeref burcuna kitabe koyduran Mengücekli Melik Sâlih’e kadar…

    Bir dönem Pavlikyanların da tutunma noktalarından olduğu sanılan Kestoğan Kalesi’ne 22 Temmuz 1967 Pazar günü –ilk ve son kez- İshak Kalak ve Ramiz Akbulut ile tırmanmıştık. Onlar o gün bana baş döndüren yalçının biricik yerel öyküsü-tarihi olan bir aşk efsanesi anlatırlarken ben de Rolleiflex kameramla harabenin fotoğraflarını çekmiş; ölçümler yapıp kroki çizmiştim. Dinlediğim öykü: Kestoğan Beyinin oğluyla karşı yakadaki Divriği Kalesi beyinin kızı arasındaki aşktı. Kaleden kaleye ip atılmış, oğlan tutunup geçerken vadide bir “Kes Doğan!” sesinin çınlamasıyla, ipin kesilmiş âşkın bitmiş, oğlanın kayalara çarparak ölmüş, Kes-Doğan’ın da kaleye ad kalmış.

    Urartulardan Pavlikyanlara uzun bir geçmişi olan Kestoğan Kalesi, (altta) ve krokisi (en altta) N. Sakaoğlu çekimi ve çizimi (1967)

    Divriği’nin yerli Ermenilerinden Mihran Pilikoğlu, kalenin Ermenice adı Asvatz-Mayr (Ana Tanrıça) dedikten sonra özlemle anlatıyor: “Çocukluğumda (1930’larda) Paskalya bayramını izleyen Haziran içinde, -tehcir sonrasında beş on evden ibaret kalan- kasaba Ermenileri, yortu için nevalelerimizi alıp Kestoğan’a çıkar, kır şenliği yapar, taşlara mumlar dikerdik. Babam Arşak Efendi keman çalardı. Çok merak ettiğimiz Karanlık Mağara’ya (Ermenice: Mut Karar) inmek zor ve tehlikeliydi. Mağarada sağlı sollu onar metre kadar ilerleyen oyuklar, suyu şifalı bir gölcük, karnabaharı andıran sarkıtların arasında da arkaik yazılar vardı. Annem, Ermenice 1400 tarihini okuduğunu söylerdi.”

    2012’de NTV Tarih döneminde, Doç. Dr. Arkeolog Şevket Dönmez, araştırmacı yazar Masis Kürkçügil, sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la Divriği ziyaretimizde, Sayın Dönmez ve Kürkçügil, fotoğrafçı Yusuf Güldalı’nın rehberliğinde Kestoğan’ı bir daha keşfederek önemli gözlem ve saptamalarla indiler. Çektikleri fotoğrafları, bizim 45 yıl önce çektiklerimizle karşılaştırıldığımızda maalesef bir 45 yıl sonra Kestoğan örüntülerin- den tek taşın kalmayacağı kesin. Çünkü Mithridates hazineleri (!) bulmak hülyasıyla Anadolu’nun her harabesine saldıran defineci cehaleti yalnız bizde var!

  • Kurallar kalkınca, ahali çıldırınca

    Kurallar kalkınca, ahali çıldırınca

    Dionisos şenliklerinden günümüze Batı’nın günlük hayatın tekdüzeliğinden, derdinden kaçış yolu oldu karnavallar. Eski Mısır’dan Roma’ya, Ortaçağ Avrupası’ndan modern zamanlara coşku ve serbestlik her toplumda az ya da çok tepkiyle karşılandığından, şenlikler yılın belli tarihlerinde hep otoritenin gözetimi altında yapıldı. Sosyal gerilim karnavallarla azaltıldı, istimini boşaltan ahali evine, işyerine rahatlayarak döndü.

    Bilinen en eski karnaval benzeri kutlamalar hasatla ilgili pagan törenleridir. Eski Yunanlılar tanrı Dionisos adına şenlikler düzenlerdi. Bunlar, Roma kültürüne Dionisos’un o dönemdeki ismi Bakküs’le bağlantılı olarak Roma kültürüne Bacchanalia adı altında geçmişti. Burada şarap, sarhoşluk, özgürlük ve zevk alma esas idi. Keyifli zaman geçirmenin yanı sıra, hasadın bolluğuna şükredilir ve gelecek hasadın bol olması için tanrılara dua edilir, kurban adanırdı. Bütün yıl kıt kanaat geçinen, yarı aç yatan insanlar, kısa süreliğine de olsa bir bolluk yaşar, ziyafetlerde doyar, kurtlarını dökerdi. Bayramlarda eğlence ve geçici bolluk yaşama geleneği günümüzde de sürmektedir. Bireysel ve sosyal olarak önemli işlevleri olan bir olaydır. Oruç veya perhizden önce veya sonra yapılan bayramlar ve karnavallar aslında çok eski geleneklerin devamıdır. Hıristiyan festivallerinin çoğu da söz konusu dinde artık pek uygulanmayan “lent”, yani müminlerin kendilerini bütün zevklerden uzak tutmaya çalıştıkları kırk günlük büyük perhizin öncesinde yapılırdı. Esasen, karnaval kelimesinin de “ete veda” anlamına gelen “carna vale” kelimelerinden türediği üzerinde görüş birliği vardır. Dini perhiz dönemlerinde et ve kaliteli gıdalardan uzak durulur, sade suya çorbalar, lapalar yenilerek nefis terbiyesine çalışılır, bunun öncesinde veya sonrasındaki bayram veya şenliklerde ise nefse konan frenler kaldırılırdı. Müslümanların oruç ayı Ramazan ile onu takiben kutlanan Ramazan Bayramı arasında da benzer bir ilişki vardır. Ve elbette ziyafetsiz tören olmaz. Geçmişte sefere çıkacak askerler de daima ziyafetle uğurlanmış, ordular seferde genelde açlık çekmiş, dönüşte nadiren ziyafetle karşılanmıştır. Ancak, bazı toplumlarda muzaffer dönenler için ayrı zafer alayı yapılırdı. Örneğin Roma’da buna özen gösterilirdi ve sadece zafer alayı sırasında, askerler komutanları için açık saçık şarkılar söyleyerek yürüyebilirdi. Sezar ve Pompey gibi en büyük komutanlar bile, yendikleri Roma düşmanlarıyla “özel” ilişkilerini ima eden açık saçık şarkılara aldırmazlık etmek zorunda kalmışlardı. İstimin bir yerden bırakılması gerekiyordu.

    Bağbozumu ve şarap Andrea Mantegna’nın 1480 tarihli erken Rönesans resminde bağbozumunu şarap içerek kutlayanlar. New York Metropolitan Müzesi.

    Karnavalların tarihinde eski Mısır’ın da adı geçmektedir. Bunlar arasında Romalıların Navigium İsis dedikleri tören vardır. Eskiden gemiler kışın denize açılmaz, Mart sonundan Ekim sonuna kadar uygun rüzgar bekleyerek Akdeniz’de gidiş-dönüş bir veya en çok iki sefer yaparlardı. Bu seferler de çok riskli olup, işlerin rast gitmesi için tanrı İsis heykeli kıyıya taşınır, bu arada süslenmiş bir gemi maketi denize indirilir, maskeler takılarak tören yapılır, gemilerin kazasız, belasız dönmesi için dua edilirdi. Bunların, Akdeniz’in Hıristiyan bölgelerinde Meryem heykelinin omuzlarda taşındığı ve maskeler takıldığı günümüz karnaval törenlerine şaşırtıcı ölçüde benzediği dikkatlerden kaçmaz. Kucağında Horus’u taşıyan İsis’in yerini kucağında İsa’yı taşıyan Meryem almıştır. Tarihte devamlılıklar, kopuşlardan daha fazladır.

    Tanrılar için karnaval Eski Mısır’da gemileri sefere gönderirken tanrıların gönlünü hoş tutmak için düzenlenen görkemli bir Navigium Isis töreni. “Tören Alayı”, Frederic Arthur Bridgman, 1902.

    Roma eski geleneklerin günümüze aktarılmasında en önemli yere sahip olmuştur; hem Akdeniz’i birleştiren bir imparatorluk olarak, hem de Hıristiyanlığın kurulduğu yer olarak. Roma’nın uzun süren büyümesi sırasında Yunanlılar İtalya yarımadasının önemli kısımlarını kolonileştirmişlerdi. Güney İtalya’ya “Büyük Yunanistan” adı verilen “Magna Grecia” denilirdi. Paesum kenti İtalya’daki Yunan varlığının en önemli kalıntılarından biri olup, hala ihtişamını korumaktadır. Sicilya’daki en önemli Yunan kolonisi ise Arşimed’in memleketi Siraküza idi. Böylece, Yunan-Roma kültürel alışverişi daha başından itibaren kolay olmuştur. Kaldı ki, Romalılar devlet örgütlenmesi, askerlik ve inşaat konularında ileri olmalarına rağmen, asla yetişemedikleri Yunan bilim ve felsefine hayran idiler. İleride Doğu Roma, giderek Yunan kültür alanında yer alacaktı. Ayrıca Hıristiyanlık da kültür alışverişi için büyük bir vasıta oldu. Bu dinin temelini oluşturan Aziz Paulus Yunanca bilen Yahudi bir Roma vatandaşıydı. Yunan düşüncesini bu dine soktu. Hıristiyanlığın esaslarını koyan Kilise babaları da eski Roma inanışlarının kurallarını getirdiler. Böylece, pagan gelenekler Hıristiyanlık içerisinde yeni Avrupa’ya taşındı. Karnavallar da bunların arasında kalıcı oldu.

    Kurtları dökme zamanı Dionisos şenliklerinin Roma’daki devamı Bacchanalia’da kısa süreliğine de olsa bütün yılın sıkıntıları unutulurdu. Lovis Corinth, 1898.

    Roma’nın karnavallara temel teşkil eden bayramlarının en önemlisi Satürn adına yapılan “Saturnalia” dır. (G 21) 17 Aralık’ta başlayan bu şenlikler günlerin uzamaya başladığı 25 Aralık tarihine kadar devam ederdi. Güneşin dönüşünü simgeleyen bu günlerin dünyanın birçok bölgesinde özel önem taşıdığı bilinir. Saturnalia’da adet olan hediye verme ve mum yakma geleneği günümüzde Hıristiyan Noel’inde aynen sürmektedir. Bu kuzeyde Germenlerin evlerini her daim yeşil cam ağacının dallarıyla süslemesi adetiyle de birleşmişti. Ancak, daha eski mozayiklerde de, törenlerde çam dalı taşındığına dair motiflere rastlanır. Saturnalia’nın bir başka özelliği ise köle sahiplerinin bir gün için kölelerine hizmet etmeleri âdetiydi. Efendiler için bu elbette simgeseldi ve zaten asla mutfağa da girmezlerdi; ama köleler, sahipleri için hazırlanmış gibi kurulan sofradan kalktıktan sonra, efendiler için ayrı bir sofra daha kurulurdu. Bu adetin bir benzeri 19. yüzyılda bile Avrupa’da devam etmiştir. Büyük toprak sahipleri Noel’de yoksul çalışanlara ziyafet verir ve sofrayı şereflendirerek ilk ikramı yapardı. Feodal dönemde karnavallar fakir ve zengin, üst ve alt sınıflar, genç ve yaşlılar, kadın ve erkekler arasındaki farklılıkları kaldırır, bu arada kilisenin maddi dünya üzerinde hakim kılmaya çalıştığı “ruhani” otoritesini de geçici olarak hafifletirdi. İnsanlar arasındaki tüm hiyerarşik farklar ve engeller geçici olarak görmezden gelinirdi.

    Sefihler ve softalar Resmin solunda güney Hollanda’da düzenlenen yerel bir karnavalda eğlenenler, sağında ise Paskalya’dan önceki altı haftayı kapsayan kutsal “lent” dönemi sırasında kilise önünde toplanan sofular görülüyor. Piter Bruegel’in “Karnaval ile Lent Arasındaki Savaş” isimli 1559 tarihli resmi, bir müzayedede 6.873.250 sterline satılarak ressamın eserleri arasında dünya rekoru kırmıştı.

    Feodal dönemde karnavalların sadece birkaç günlük bollukla ilgili olduğu düşünülmemelidir. Burada yerleşik düzenin, yani kilisenin ve feodal otoritenin yönetimindeki resmi bayramlara karşı bir tutum vardır. Karnaval ve festivallerde kilisenin sevmediği içki ve aşırı tüketimin yanında erotizm, açık saçık hikayeler, edepsiz veya en azından aykırı olarak nitelenebilecek davranışlar halkın tepkisini başka kanallara aktarır. Kilise ve egemenlerle alay edilebilir, seks ve yeme içmeyle ilgili tüm tabular bir süre için kenara itilir. Adeta insanlara “bakın, hayatta çalışmanın dışında da bir şeyler var” denilmektedir. Bir nevi kaçış olanağıdır. Ne var ki, her şeye rağmen karnavallar kaotik değildir. Kendi kuralları vardır ve karnavalın anarşik ve özgür ortamında baskılar bir süreliğine unutulsa da, bu az sonra bitecek, izinli bir çılgınlıktır. Bu nedenle toplumun marjinal sayılan kesimleri de çoğu zaman kimliklerini bu tür karnavallar sırasında sergilemeyi tercih ederler. Ancak, kriz zamanlarında egemenler karnavalları daha sıkı gözetim altında tutarlardı. Öyle ya, öfkeli bir ahalinin, üstelik sarhoşluk gırla giderken ne yapacağı hiç belli olmazdı. Zincirlerinden boşanan kalabalıkların aynı zamanda örtülü niyetler için fırsatı ganimet bildiği de açıktır. Maskelerin arkasında keyif peşinde koşuşan insanlar sokakları doldurmuşken, suikastten hırsızlığa, casusluktan kaçakçılığa kadar birçok şey kolaylaşırdı. Nitekim, bu durum birçok sanatçı, edebiyatçı ve senarist için esin kaynağı olmuştur.

    Günümüzde karnavalların bazıları pagan veya Hıristiyan geleneklerini en azından şeklen sürdürmekle birlikte, esas olarak birer şenlik ve turizm sektörünün yararlandığı bir iş olanağı haline dönüşmüştür. Turizm operatörleri tarih veya inanç turizmi gibi, burada da satacak bir “meta” bulmuşlardır. Örneğin Venedik karnavalı her yıl üç milyon turisti bu tarihi kente çekmektedir. Günümüzde Güney Afrika’dan Doğu Asya’ya kadar her yerde karnavalların yapılmasında bunun payı büyüktür. Biraz folklor, biraz da dans ve müzik kat, birkaç yemekle birlikte al sana karnaval. Bazı karnavallar ise, gene birer turizm vesilesi olmakla birlikte, ahalinin tekdüze yaşamdan bir süreliğine kurtulmasını sağlayan yerel bir olay olma özelliğini sürdürmektedir. Şimdi önemli karnavalların geçmişine bir göz atmanın zamanı gelmiş bulunuyor.

    Eğlenelim, güzelleşelim Alexandre de Rogissart’ın 1707 tarihli “Venedik Karnavalı” isimli taşbaskısından detay. Roma döneminde 17-25 aralık tarihleri arasında Satürn’ü kutsamak için düzenlenen “Saturnalia”da eğlence sınır tanımazdı. “Çöken Roma”, Thomas Couture, 1847, Orsay Müzesi.

    Kentin simgelerinden birisi haline gelmiş maskeleriyle ünlü Venedik karnavalının kökleri 1162 yılında kazandıkları bir zafere dayanmaktadır. Ahali San Marko meydanında toplanarak eğlenmiş ve bunun yıl dönümlerinde devamı adet olmuştur. Napoléon Venedik’in siyasi varlığına son verdiği 1797 yılında bu karnavalı da yasaklamış ve ara daha sonraki Avusturya işgali, hatta bağımsızlıktan sonra da süregelmiştir. Nihayet, 20. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde İtalyan hükümeti bu geleneği canlandırmaya karar vermiş ve maskeli insanlar tekrar sokakları doldurmaya başlamıştır. Bu maskelerin belli anlamları vardır ve her yıl maske ve kıyafet konusunda ödüller verilmektedir.

    Brezilya karnavalları ise başlı başına bir âlemdir. Bunların en büyüğü olan Rio de Janeiro karnavalı samba okullarının hazırladığı saatler süren muazzam geçit resimleriyle sürer. Ancak düzinelerce başka kentte de farklı karnavallar yapılır. Hepsinin kendine has özellikleri
    ve gelenekselleşmiş stilleri vardır. Bu ülkede siyaset ve karnavallar biraz daha iç içe geçmiş gibidir. Samba, Getulio Vargas’ın milliyetçi diktatörlüğü sırasında adeta resmi müzik haline gelmişti. 20. yüzyılın büyük bölümünü ciddi sosyal huzursuzluklarla geçiren Brezilya’da karnavalların birleştirici fonksiyonu devlet tarafından desteklenmesine yol açmıştır. Samba bir anlamda Afrika kültürünün Brezilya ile bütünleşmesini simgelemektedir. Buna karşı sol hareketlerin arttığı 1960’larda rağbet gören “bossa nova” ise samba-caz karışımı olup, Brezilya’da “favela” adı verilen gecekondu semtlerinde yaşayan yoksul kesimlerin tepkisinin dile gelmesi olarak görülür. Öte yandan, karnavalın bu tepkiyi sistem içi kanallara aktardığını söylemek de mümkündür. Her halükarda müzik Brezilya festivallerinde diğer ülkelerde olduğundan daha temel bir unsurdur. Bu arada büyük samba okullarının yerel etkinlik sahibi oldukları, gerek büyük kurumlardan, gerekse de kara paranın döndüğü çevrelerden destek aldıkları ifade edilmektedir. Gerçekten de hazırlanması bütün yıl süren paralar geçitleri için ciddi kaynak harcanmaktadır ve bu paranın mut- laka sosyal hayatta belli karşılıkları olmalıdır. Bu arada başta Rio de Janeiro olmak üzere Brezilya karnavallarının da her yıl yarım milyon turist çektiği gözden kaçırılmamalıdır.

    New Orleans’ta düzenlenen Mardi Gras karnavalında büyük geçit töreni, 1907.

    Afrika etkisi Karayip kentlerindeki karnavallarda da görülür. Bunlar çoğu zaman buraya göç eden Avrupalılar ile köle olarak getirilen Afrikalıların yaşayan kültürlerinin yan yana sergilendiği olaylardır. Ancak Brezilya’da Afrika etkisinin daha çok olmasına karşın, Karayiplerde

    Fransız etkisi daha belirgindir. Nitekim ağırlıkla Katoliklere ait olmasına rağmen birçok ülkede yapılan Mardi Gras karnavallarının en tanınmışının New Orleans’da olması tesadüf sayılamaz. Bilindiği gibi Louisiana’nin başkenti New Orleans, tüm Missisippi havzasıyla birlikte 19. yüzyılın başına kadar Fransa’ya aitti. Napoléon İngilizler karşısında deniz üstünlüğünü yitirince günümüzde kısmen veya bütün olarak bir düzineden fazla eyaleti kapsayan bu muazzam toprakları 15 milyon dolar karşılığında Amerikalılara verdi ki, bu dünyanın en ucuz toprak satışıydı. Gene de, ABD’de Fransız etkisinin en yoğun görüldüğü yer New Orleans’dır.

    Karnavalla özdeşleşen şehir: Rio 1840’dan beri düzenlenen ve her yıl Paskalya öncesindeki perhizin ilk çarşambasına kadar bir hafta boyunca devam eden Rio Karnavalı, gezegenin en büyük partisi kabul edilir, 1951.

    Mardi Gras Fransızca “Yağlı Salı” anlamına gelir. Bu da perhize girilmeden önce son gün yağlı gıdalar alınmasını simgeler. Bazı toplumlarda kışa girilirken fazla yağın tüketilmesi amacını taşıdığı da düşünülmüştür. Almanlarda buna benzer Schmutziger Donnerstag veya Fetter Donnerstag (yağlı Perşembe) vardır. Bu karnaval da diğerleri gibi maskeler ve kostümlerin geçidi haline gelir. Afrika ve Fransız kökenlilerin damgalarını vurduğu törenler sokakta yapılan çılgın bir partidir aslında. Mardi Gras, New Orleans’da İkinci Dünya Savaşı sırasında iptal edilmiş, 2005 yılındaki Katrina kasırgası kenti yıkıp geçtikten sonra devam ettirilmesi tartışılmış, gene de devam etmiştir. Bir geleneğin devamı, muhtemelen, o yıkıntı içerisinde dahi her şeyin normale döneceği inancını güçlendirmişti. 

    TÜRK VE MÜSLÜMAN ŞÖLENLERİ

    Yenilir, içilir, çılgınlık yapılmaz

    Şenliklerde coşana iyi gözle bakılmaz. Coşku dışa vurulamayınca, olmadık yerde taşkınlıklar yaşanır.

    Avrupa etkisinde kalsın, kalmasın, karnaval etkinlikleri İslam dünyasında görülmez. Her şeyin kısa süreli de olsa tersine döndüğü, kadınların erkek, erkeklerin kadın kıyafeti giydiği, zengin ve yoksulun birbirlerini taklit ettikleri, coşkular üzerine konulan kısıtlamaların kaldırıldığı türden olaylar İslam kültürü tarafından kabul edilmez. Karnaval olmadığı gibi, bayramlar da ölçülü bir huzur içinde idrak edilmeye çalışılır. Ne var ki, kent hayatı, hele giderek büyüyen metropoller bu huzuru bozar. Coşkunun ifadesi için kanallar tıkanınca, bunlar stadyumlarda veya yılbaşı kalabalıklarında istenmeyen taşkınlık haline dönüşür. Yeni yıl dahil, her türlü kutlamaya karşı tepki artar. Aslında, Hıristiyan karnavalları da geçmişte sofu kesimden yoğun tepki görmemiş değildir ama fazla engellenememiş veya engellenmemesi sistem açısından uygun görülmüştür. Geçici de olsa çılgınlığa ve tüketime izin verilmiştir. Türklerde çılgınlık yoktur, bu tür tüketim ise sadece bayramlarda yapılır. Ama çok eskiden, Orta Asya Türk devletlerinde devlet adamları ve beyler yıl boyu herkese açık sofra kurarlar ve bunu yapmayanlar aşırı yadırganırdı. Zaten yapılmaması düşünülemezdi bile. Açık sofra Anadolu Türk beyliklerinde de sürmüştür. Osmanlı döneminde ise paşalar Ramazan boyunca ahaliye sofra kurarak bu geleneği sürdürmüşlerdir. Şimdi, büyük kentlerde belediye çadırlarında sürdüğünü görüyoruz. Bunun kökeninde, toplanan gelirin bir kısmının tekrar halka aktarılması vardır. Ama “devletlü kapusunda aş yeyüp” fakir evine dönenler ile tüm ailenin birlikte sokaklarda eğlendiği batı alemi arasında her konuda fark olacağı açıktır.

    Damak şenliği

    1720 yılında gerçekleşen ve 15 gün 15 gece süren III. Ahmed’in dört şehzadesinin sünnet düğününden bir ziyafet sahnesi. Levni, Surname-i Vehbi.

  • 40 koyun ve eğitim sistemi

    40 koyun ve eğitim sistemi

    1920’lerde Romanya’nın Mecidiye kasabasında orta okullarda yıllık ücreti 40 koyun idi. O yıllarda Müslüman bir Tatar ailesinin küçük kızının eğitim macerası, hem inanç hem eğitim sistemi hem de okul fiyatları açısından, günümüze ilginç dersler taşıyor.

    Yıllardan 1912 veya 1913. Romanya’nın Mecidiye kasabasında bir ufak kız çocuğu kaçırılır. Kız, Kırım Harbi’nden sonra Romanya’ya gelip yerleşmiş Kırım Tatarlarındandır. Kaçıranlar ise Tatar değildir. Olayın hemen akabinde kaçırılan kızı ve onun farklı simasını gören bir polis duruma müdahale eder. Kızı kurtarır ve onu kasabanın belediye başkanına götürür.

    Belediye Başkanı ise eskiden bugünkü Moldova-Ukrayna sahasında konup göçmüş olan Nogaylardandır. Olayların gelişimi onu da Osmanlı topraklarına göçe zorlamıştır. Ancak Kırımlı hısımları gibi, o geniş bir ailenin parçası değildir; kendi tabiri ile gökten zembille inmiştir. Buna rağmen çevresi ile kurduğu ilişkiler onu belediye başkanlığına kadar götürmüştür. Polisin getirdiği kız çocuğunu gören belediye başkanı, “bunun burada ne işi var” diye sorar. Zira karşısında duran çocuk, kendi kızıdır! Polis durumu anlatır, bütün bu süreç içinde hiç ağlamamış olan kız çocuğunu eve gönderirler.

    O zamanlar Mecidiye’de Tatar çocukları Osmanlı usulünde eğitim veren ilkokullarda okumaktadır. Bu kız çocuğu okulu da birincilikle bitirince, Müslüman Tatar ve Hıristiyan Romenlerden oluşan Mecidiye ahalisi kızın babasına “Bu çocuk çok güzel okuyor. Kendi aramızda para toplarsak, onu ortaokulun 1. sınıfına gönderebiliriz. Sonra o kendi gayreti ile burs kazanır ve okumaya devam eder” der. O zamanlar ortaokullar paralıdır, ayrıca kız bu okullara gidecek olursa, artık Osmanlı eğitimi değil de Romen eğitimi görecektir. Aydın bir kişi olan kızın babasına bu teklif cazip gelir. Ama kızın annesi duruma karşı çıkar. Kızın okumasını isteyen baba ve büyük ağabeyisi “ama bir kere yazıldı, yoksa devlet bizi cezalandırır” derler. Okuma yazması olmayan anne boyun eğmek zorunda kalır. Ancak kendisinin inandığı prensiplerden ve inancından ödün vermemeye kararlıdır. Onun gözünde ortaokul bir Hıristiyan okuludur ve o da kızının bir “Marşke” (Küçük Maria) olmaması için elinden ne gelirse yapar. Böylelikle kızına yanlış bir yolda olduğunu gün be gün hatırlatır. Öncelikle evde kızıyla konuşmaz, ona okul üniforması olan önlükten başka bir giysi giydirmez. Kızını hiçbir yere götürmediği gibi, kendisi de akraba ve ahbap toplantılarına gitmez. Yastadır çünkü.

    Hayat bu minval üzere devam eder, ne anne tavrını değiştirir ne ne kız okuldan vazgeçer. Hatta bütün bu baskılar altında kendini Hıristiyanlıktan korumaya çalışır. Okulda papaz sabah duasına gelir. O da yüzüne garip mimikler koyarak sözüm ona kendini korur. Halbuki kimsenin Hıristiyanlık propagandası yaptığı yoktur. Onun bu mimiklerini gören çocuklar da gülüşürler. Durumun farkına varan okul müdürü kızı çağırır ve ona “Bak kızım biz senin Müslüman olduğunu biliyoruz ve senin inancına saygı duyuyoruz. Sen de bizimkine saygı göster” der. Böylece küçük kız için tehlike ortadan kalkar ve o da tekrar dersleri ile uğraşmaya devam eder.

    Kızın annesinin tavrı tam dört yıl devam eder. Bu arada aile Mecidiye’den Köstence’ye taşınmıştır. Küçük kız artık büyümüş ve Köstence’de liseye gitmektedir. Bu okul macerasının başlangıcından tam dört yıl sonra Köstence müftüsü de kızını Romen okuluna gönderir. Bunun üzerine kızın annesi «oh artık insan içine çıkabilirim» der. Kızının Romen okuluna gitmesi artık onun için korkulu bir rüya değildir. Sonunda hem kızının Hıristiyanlaşmadığını görmek hem de müftünün davranışı ile durumu kabullenmiştir.

    Bütün bu süreci başlatan “Mecidiye ahalisi kendi aralarında ne kadar para toplamış” ve kızın babası madem ki bu kadar istiyordu “niye kendi okul parasını vermemiş” sorularının cevabı çok basit: Bir yıllık okuma bedeli 40 koyun imiş. Bu hesabı bugüne uyarlarsak, yani bugünkü koyun fiyatlarının 300 ile 1250 TL arasında olduğunu düşünürsek, 12 bin ila 50 bin TL arası, yani 2015-2016 öğretim yılında bazı özel okul ücretlerine eşit bir rakam çıkar ortaya. Bu insan hikayesi yüksek eğitim ücretlerini haklı çıkarmak için değil, yakın tarih ve coğrafyada eğitimin değişmeyen değerine vurgu yapmak açısından önemli.

  • Yılanlı Yalı’dan yalanlı yalılara…

    Yılanlı Yalı’dan yalanlı yalılara…

    Boğaz turlarında yalılardan ve sahiplerinden bahsedilmesi yasaklandı. II. Mahmut döneminde ise, padişahın Bebek’te beğendiği bir yalıyla ilgilenmemesi için “Yılanlıdır sultanım” yalanı uydurulmuş, bugüne kadar gelen Yılanlı Yalı ismi böyle doğmuştu.

    İstanbul’un en sevilen tarihî, turistik alanlarından biridir Boğaziçi. Hergün onlarca tekne ile yerli ve yabancı ziyaretçiler iki kıtanın arasındaki bu muhteşem deniz yolunda ilerler. Kıyılarda, yamaç ve tepelerdeki kaleler, camiler, saraylar, yalılar izlenir, rehberler yapılar hakkında kısa bilgiler verir. Boğaz’ın geçmişi, gelenekleri, iz bırakmış çarpıcı kişilikleri anlatılır. 

    En çok ilgi çeken konulardan biri de yalılar ve onların eski-yeni sahipleridir. Onların çarpıcı hayatı, aşkları, tuhaflıkları, aşırılıkları, yolsuzlukları, devlet adamlarının, edebiyatçıların her türden anıları konuşulur. Bol bol dedikodu yapılır. Öyle saklanılan, kimsenin görmeyeceği bir yapı değildir yalılar. Önünden dünyanın en işlek deniz yollarından biri geçer. Yalı sahibi olmak böyle bir şeydir. Sahiplerine nefis bir manzaraya karşı yaşama yanında, zenginliği ve gücü herkese sergileme imkânı da verir. Hele tarihî bir yapı ise, geçmişten günümüze yaşanan fırtınalı hayatın izleri de yeni sahibinin ismi ile birlikte sergilenir. 

    Bakanlığın ilgili kurumlara ve firmalara gönderdiği 4 Ağustos 2015 tarihli yazı.

    Yalı deyip geçmeyin. Osmanlı tarihinin Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya kadar her bölgesi ile ilgili birçok ilginç olayı bu yapılarda geçmiş ya da kahramanları bu yapılarda vakit geçirmiştir. Bu nedenle yalılar siyasetin hep içindedir. 

    Örneğin Osmanlı Devleti’nin darphanesinden sorumlu olan Düzyanların bazı fertleri yolsuzluktan suçlu bulunmuş, yalılarının pencerelerine asılarak cezalandırılmıştı. Yalının sonraki sahipleri Mısır’ın yöneticileri olan hidivlerin soyundan gelen Sait Halim Paşa idi. Orada yönetime gelme şansını kaybeden paşa, Osmanlı sadrazamı olmayı başarmış hatta Osmanlı Devleti’ni 1. Dünya Savaşı’na sokan Alman gemilerinin kabulüne de bir görüşe göre bu yalıda izin verilmişti. Birçok el değiştiren yalı, Turgut Özal zamanında çok kullanılmış, Tansu Çiller’in başbakanlığı sırasında ise garip bir yangın ile kısmen harap olmuştu. 

    Neredeyse her yalı benzer şekilde büyük küçük hadiselerin, skandalların kahramanıdır. Bu muhteşem deniz yolunda gezenlere de bu hikâyeler anlatılır. Yalıların bugünkü sahipleri de önemlidir. Olağanüstü rakamlarla alınıp satılan yalıların her durumu haberdir ve meraklıları bunları takip eder. Yalıların fiyatları çoğu zaman eski sahipleri ya da alıcıları tarafından gazetelere bildirilir. Yalıyı bir servet ödeyerek satın almak da, kimi zaman “duyurulması gereken” bir konudur ve sahibine ciddi “saygınlık” sağlar. 

    Yukarıda Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin Sarıyerdeki Yalısı (önünde iskele olan), aşağıda, Reza Zarrab’ın yeni restore edilen yalısı (ortadaki beyaz yalı)

    Sık sık gazetelerde televizyonlarda buralardaki “mütevazı hayatlar”ını sergileyen bazı yalı sakinleri, zaman zaman da bu ilgiden duydukları rahatsızlığı dile getirir. Bu rahatsızlık da kimi zaman gündeme gelmenin bir yolu olur. Ancak son günlerde İstanbul Liman Başkanlığı’na yapıldığı iddia edilen şikâyetler sonucunda, devlet daireleri ve şahıslara ait yalılar hakkında konuşulması, Bakanlık kararıyla resmen yasaklandı! 

    Evet, şaka değil. Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın, Boğaz’da turistik gezi hizmeti veren firmalara, seyahat acentalarına ve turist rehberlerine gönderdiği 04 Ağustos 2015 tarihli yazıda aynen şöyle deniyor: “Gemilerle yapılan Boğaz turları ve gezilerde, sosyal/ toplumsal amaçlı olmayan ve özel mülkiyete ait taşınmazlarla ilgili bilgilerin kesinlikle anons edilmemesi, özel mülkiyete ait taşınmazın sahipleri hakkında kurumsal veya kişisel isimlerin/ ünvanların belirtilmemesi gerekmektedir”. 

    Yani bundan böyle, üzerine kaçak kat çıktığı yalısının önünden geçerken, “bu yalı da Reza Zarrab”ın denemeyecek. Çok merak eden olursa, rehber ilgili kişinin yanına giderek kulağına fısıldayacak. Veya örneğin Sarıyer civarından geçerken, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin fakirhanesinden bahsedilemeyecek. Hele hele bunun 12 milyon TL’ye alındığı, tadilatın devam ettiği, tarihî eserde aslına uygun restorasyon yaptırıp yaptırmadığı gibi konular hiç açılmayacak. 

    Güler misin, ağlar mısın, yoksa konuyla ilgili Osmanlı dönemine ait bir hikaye mi anlatırsın? Sonuncuda karar kılalım: Osmanlı sultanlarının Boğaz’da saltanat kayıkları ile yaptıkları gezi ve yolculuklarda onlara Bostancıbaşılar refakat ederdi. Sultan zaman zaman yalıları ve sahiplerini sorar, onlar hakkında bilgi alırdı. Bostancıbaşılar bu bilgileri verebilmek için yalı sahiplerinin isimlerini içeren defterler tutarlardı. Bostancıbaşı defterleri denen bu listelerde yalılar ve sahipleri tek tek anlatılmıştır. 

    Boğaz’ın en meşhur yalılarından Bebek’teki Yılanlı Yalı’nın hikâyesi de çok anlatılmıştır. Sultan II. Mahmud bir Boğaz gezisinde yalıyı işaret edip “sahibi kimdir” diye sormuş. Yanındaki Musahip Said Efendi, padişahın bu merakından çekinip, yakını olan yalı sahibini kurtarmak ve konuyu kapatmak için “aman sultanım geçelim, o yalı yılanlıdır” demiş. Sultan durumu anlamış ama bu yersiz telaşa gülüp geçmiş. Hikâye kentte yayılınca, yapının adı da Yılanlı Yalı kalmış. Bugünün rehberleri de turistleri gezdirirken bundan böyle benzer hikayeler uydurmak zorunda kalacak.

  • Güzellerin başına çuval geçirdiler!

    Güzellerin başına çuval geçirdiler!

    25 Ağustos 1971’de Moda Plajı’nda düzenlenen “En Güzel Bacak” yarışması çok renkli görüntülere sahne olmuş. Birincinin İtalya seyahati kazanacağı, 24 genç kızın “bacak güzeli” olmak için yarıştığı yarışmada, ikinci tura 12, final bölümü olan üçüncü tura 6 genç kız kalmış. Jüri üyelerinin katılımcıların yüzlerinden etkilenmemesi için yarışmacılara epey komik görünen, ilkel kukuletalar giydirilmiş.

    Yarışmacıların önce toplu halde jürinin önünden geçmesi istenmiş. Ardından yine toplu halde jüri masasının karşısına dizilen masaların üzerinde ayakta duran ve bacak bacak üstüne atan yarışmacılar son olarak aynı şeyleri bir kez de tek başlarına yapmışlar.

    Yarışmayı 17 yaşındaki Neşe Ersoy birinci, -yıllar sonra ünlü bir işkadını olacak- 21 yaşındaki Sema Küçüksöz ikinci, 17 yaşındaki Nilgün Polat da üçüncü tamamlamış. Birinci Neşe Ersoy sınavları olduğu, ikinci Sema Küçüksöz çalıştığı işyerinden izin alamadığı için birincilik ödülü olan İtalya seyahati üçüncü Nilgün Polat’a kalmış.

    Geleceğin ünlü işkadını ikinci oldu Bacak Güzeli Yarışmasını 17 yaşındaki Neşe Ersoy birinci, 21 yaşındaki Sema Küçüksöz ikinci (sağda), 17 yaşındaki Nilgün Ersoy da üçüncü tamamlamış. Sema Küçüksöz 1990’lı yılların sonunda Güneydoğu’ya yaptığı yatırımlarla tanınan ünlü bir işkadını olacaktı.

    Jürideki iki erkek ve dört muhabir dışında hiçbir erkeğin yarışma alanına girmesine izin verilmemiş ancak bazı fotoğraflarda erkek meraklıların da yarışmayı denizde sandalların üzerinden izlediği görülüyor.

    EMRET KOMTANIM!

    Asabi paşadan ahlak dersleri

    Kurtuluş Savaşı’nda binlerce silahın Anadolu’ya nakledilmesini sağlayanlardan olan, dönemin hatıralarında Mitralyöz Binbaşı Cemal Bey olarak geçen Ömer Cemal Karabekir, generallikten emekli olduktan sonra dini içerikli kitaplar yazmaya başlar. “Dini itikâdı noksan olanın aklı da, ahlâkı da noksandır. O sebeple hâl ve hareketlerine katiyyen kulak asılmamalıdır” diyen İslâmcı paşanın kitaplarını ilginç kılan özellik, bazı yerlerde fena halde sinirlenmesi ve ağzına geleni söylemesidir.

    İÇKİ İNSANI HAYVAN YAPAR

    Sponsorunun adı kapakta “Tabettirip cemiyete hediye eden madeni eşya ve emaye fabrikası sahibi bay Sıtkı Bütün” diye zikredilen bu kitapta yazar, içkinin neden bir “fenalık” olduğunu, “Garp memleketlerinde geçirdiği yedi yıl”da yaptığı gözlemler ve edindiği bilgilerle açıklamaya çalışmış.

    Yazara göre “insanı hayvan derecesine indiren” içki, Avrupa ülkelerinde nispeten adam gibi içilse de maalesef bizde “saçma ve münasebetsiz” bir şekilde tüketilmektedir. Fransızların yemekte sadece yarım kadeh şarapla yarım kadeh suyu karıştırıp içtiğini öne süren yazar “Almanlar ise gazinoya gidince bir bardak bira içer. Fazlasını içmez” gibi pek isabetli görünmeyen bir gözlemini de aktarmış. “Bütün Avrupa’yı dolaştım, içkilerin en fenası olan rakı denen illete de, saatlerce meze yiyip rakı içilen meyhane denen sakil yerlere de rastlamadım” diyen yazarın en tartışmalı iddiası ise şu: “1740 senesinde Almanya’da yaşamış ayyaş bir kadının iki asır zarfında meydana gelen 834 torunu dikkatle incelenmiş, bunların 106’sının gayrımeşru çocuk, 142’sinin dilenci, 61’inin düşkün, 76’sının suçlu ve 181’inin de fahişe olduğu tespit edilmiştir. Beşinci nesil kız torunların tamamı fahişe olmuştur”.

    FİTNE VE FESATÇILARI ÖLDÜRÜNÜZ

    Yazar bu eserinde fitne ve fesadın bir ülkede muhalefetler husule getirdiğini, bu durumun milleti partilere böldüğünü, bu partilerin birbirine düşman olabildiğini ve kan dökülmesine yol açabildiğini söylüyor. Fitne ve fesat, bazen de iki veya daha fazla milletin arasını bozup, dünyanın tadının tuzunun kaçmasına da yol açıyormuş.

    “Fitne ve fesat yapar kimseye alçak ve namussuz nazarı ile bakılır” diyen yazar bu kişilerin yarattıkları fitnenin boyutuna göre gerekirse öldürülmesi gerektiğini savunuyor: “Bu gibilerin vücudlarını dünyadan kaldırmak lazım geldiğini Cenabı Allah emrediyor. ‘Bunların boyunlarını vurunuz, yahut bunları asınız, eğer kabahatleri bu kadar ağır cezayı icap ettirecek değilse bir ellerini ve bir ayaklarını kesiniz. Daha zayıf bir kabahatse sürünüz veya hapsediniz’ diyor”.

    EYY ASKER KAÇAĞI

    Emekli general Ömer Cemal Karabekir bu kitabının ilk bölümünde önce yalanın neden bir “fenalık” olduğunu Kuran-ı Kerim’den alıntılarla açıklıyor ve arkasından yalancı tiplerine örnekler verip değerlendirmeler yapıyor.

    Yalancı tipine verdiği ilk örnek, “Şarap neden haram olsun? O da Allah’ın nimeti değil mi” türünden, “Müslümanları kandırmak için yalan söyleyenler”. Yazar bu tip yalancıları “izansız, irfansız ve ahirette felah bulamayacak, selamet ve saadet yüzü görmeyecek kimseler” olarak tanımlıyor. İkinci örnekte, vergi kaçırmak için yalan söyleyenler var. Bunları “budala, dinen zayıf ve vatansız” diye nitelendiren yazar, üçüncü olarak askerden kaçmak için yalan söyleyenleri örnek veriyor. Paşa, asker kaçaklarına o kadar öfkeleniyor ki, insan aktif görevdeyken eline asker kaçağı düştüyse muhtemelen derisini yüzdürmüştür diye düşünmeden edemiyor: “Bunlar Allah indinde en büyük günahkâr, insanlar yanında en büyük alçaklardır. Vatan haini, âciz, namussuz, haysiyetsiz, şerefsiz, dinsiz, hayasız, sağlam Müslüman ve Türk kanından gelmemiş, sahtekâr, münafık ve südü bozuk kimselerdir”.

    AKILSIZ KUMARBAZLAR

    İlk cümlesi “Kumar oynayanlar akılsızdır” olan kitabın ilk bölümünde yazar kumarbazların cıvalı zar ve işaretli iskambillerle dolandırıldığını öne sürüyor. Yazara göre hilesiz kumar mümkün değildir zira kumarın kendisi hiledir.

    İkinci bölümde ise kumarı hırsızlıkla karşılaştırmış yazar: “Mesela bir hırsız yol kesip yolcuları soyar. Ama hırsızlık mağduru kişi, ‘Beni soydular ben de gidip hırsız olup başkalarını soyayım’ demez. Kumarda ise cıvalı bir zar ya da işaretli iskambille elindekini avcundakini kaybeden kişi, kaybettiklerini geri almak için yanıp tutuşmaya başlar. Bu nedenle tekerrür eder. Yani hırsızlıktan daha fena bir haldir”.

    Müslümanların, Hıristiyanlara ait bir adet olan yılbaşı gecesinde kumar oynamasını ve bunu adeta “bir vazife-i medeniyye ve milliye imiş gibi icra etmesi” ise çok büyük bir kabahattir. Hele kadınların evlerde toplanıp kumar oynamaları kadar “içtimaî ahlâk ve terbiyeye mugayir ve dine muhalif bir hâl, kusur ve kabahat, soysuz ve çirkin bir şey” tasavvur edilemez.

    HA CİNAYET HA ZİNA

    Zinayı “Hayvanca bir zevkin yerine getirilmesi için gayri meşru bir surette vukua gelen birleşmeler” diye tanımlayan yazara göre “zina yapan erkeğe zanpara, kadına orospu denilir”.

    “Zinacı erkek aldığı maaşı orospularla yemeğe alışmıştır. Bu sebeple mesleki görevlerini yerine getirmez. Suistimal ve hırsızlığa meyillidir” diyen Karabekir, ilerleyen bölümlerde zinayı bir çeşit cinayet olarak gördüğünü anlatıyor: “Zina cinayettir çünkü zina yapan erkekler vücutlarındaki mayei hilkâti, çocuk yapmaya mahsus tohumları meşru ve mahfuz, temiz ve münbit bir tarlaya atacağına, gayrı meşru ve gayrı mahfuz yani herkesin girip çıkmasına ve çiğnenmeye müsait, pis ve murder, çirkâp ile dolu bir tarlaya atar. Bu bir cinayettir. Kendi neslini kendi elinle boğmadır”.

    Oysa zina yapmak yerine aile teşkil etme yoluna gidilirse “Millet ve memleketin nüfusu artar. Bu suretle din, devlet ve memleketi müdafaa edecek erlerin çoğalmasına” hizmet edilecektir.

    ÖLMÜŞ KARDEŞİNİ YEMEK GİBİ

    Yazar bu eserinde zem ve gıybetin, yani kötüleme ve dedikodunun fenalıklarını anlatıyor. “Kuranı Kerim’e göre bir şahsın bulunmadığı yerde onun kötülüklerini fenalıklarını söylemek, onun şeref ve haysiyetine saldırmak, ölmüş kardeşinin kokmuş ve kurtlanmış etlerini iştahla yimek kabilinden bir canavarlıktır” diyen yazara göre, gayrımeşru bir teşebbüsü bozmak için yapılan dedikodu ise gıybet sayılmaz. Örneğin bir suçu, ihbar etmek, bir millet ve din düşmanının yaptıklarını mahkeme karşısında anlatmak gıybet değildir.

  • Kötüler ölmez şeytan yenilmez

    Kötüler ölmez şeytan yenilmez

    Dedem Abdülaziz Azer Bey’in dosyalarındaki akıl almaz hikayeleri okurken onun, babamın iddia ettiği gibi “Şeytan’ın ta kendisi” değil, ama belki Şeytan gibi zeki, mizah duygusu güçlü bir amatör hikayeci olduğu kanaatine varmıştım. Başlangıçta büyük bir merakla okuduğum vakalara karşı ilgim de, açıkçası zaman içinde azalmış, kanımca tümü dedemin hayal ürünü olan o tuhaf biyografilere daha az göz atar olmuştum. Günlerden bir gün, haftasonları dışında sinek avlayan kitapçı dükkanımızda kasanın arkasındaki yerimi almış, yayınevi sipariş listelerini doldurmaktayken Halim geldi. Onu, dedemin evrakını bana teslim ettikten sonra ilk görüşümdü. Hoş geldin beş gittin muhabbettinden sonra baklayı çıkardı ağzından. “Dedenin notlarıyla ilgili bir kitap yazmayı düşünüyorum.”

    “Öyle mi?” Açıkçası biraz canım sıkılmıştı bu işe. Bir kere özel notlardı onlar, ikincisi bu hatırat, eser ya da adına ne diyecekseniz, kamuya açılacaksa, bunu yapmak ondan ziyade bana düşerdi. Ne de olsa, benim dedem benim kararım!

    “Öyle,” diye heyecanla onayladı Halim. “Şimdiden yayınevleriyle görüşmeye başladım.”

    “Yazarlığın olduğunu bilmiyordum,” dedim. “Göründüğü kadar kolay bir iş değildir.”

    “Benim bir şey yazmama gerek yok ki,” dedi Halim gözleri parlayarak. “Belki küçük bir giriş ve sonuç yazısı, sonra sözü İblis’e bırakacağım. Ö-hm, afedersin, dedene yani.”

    “Girişi az çok tahmin edebiliyorum,” dedim. “Finali nasıl olacak peki? Psikiyatrik analiz falan gibi bir şeyler mi?”

    “Alakası yok,” dedi başını iki yana sallayarak. “Bu kitap fikri aklıma düştükten sonra Abdülaziz Azer Bey’in akıbeti hakkında küçük bir araştırma yaptım ve beklediğimden çok daha fazlasını buldum.”

    “Mesela?”

    “Mesela mezarını.” Dedemin çoktan ölmüş olacağını elbette tahmin etmekteydim ama bu gerçekle yüzleşmek yine de beni biraz sarsmıştı. “Sana verdiğim dosyalar arasında, şu başhekimle ilgili olanı okudun mu? Profesör Ömer Ali vakasını?”

    Herhalde sıkıntımı anlamış konuyu değiştirmek istiyor diye düşündüm. “Kendi kendine lobotomi yapan doktor,” dedim.

    “Görünüşe bakılırsa yetkili bazı makamlar bu işi bizzat Abdülaziz Azer Bey’in yaptığından kuşkulanıp hakkında bir soruşturma başlatmışlar.”

    “Ciddi misin sen? Yani gerçek miymiş o olay?”

    “Elbette,” dedi Halim. “Her neyse, tahkikat sürerken deden bir anda ölüvermiş. Bir gece yarısı hastabakıcılardan biri, Abdullah adında bir tanesi, kendi ifadesine göre, gece yarısı kontrol etmek için yanına gittiğinde öldüğünü fark etmiş.”

    “Pek de parlak bir final sayılmaz?” dedim. Biraz hoşuma mı gitmişti bu durum ne?

    “Dinle hele,” diye sürdürdü Halim. “Sağlığı bu kadar iyiyken, tam bu kritik zamanda pat diye gidivermesi yeni kuşkulara sebebiyet vermiş. Savcı suçlu çıkacağını anlayınca, dedenin intihar ettiğinden kuşkulanmış. Vücudunda buna yol açabilecek görünür bir iz olmadığına göre, ölümcül bir enjeksiyon ihtimalini düşünmüş. Elbette bunun için birinden yardım alması gerekiyormuş… Velhasılı araştırmayı derinleştirince, bu Abdullah denen hastabakıcıyla dedenin son dönemde epeyi sıkı fıkı olduğunu keşfetmişler. Dahası bütün cenaze işlerini falan da Abdullah’ın yürüttüğü, cenazesi toprağa verilene kadar da mevtanın başından ayrılmadığı ortaya çıkmış.”

    “Bir dakika,” diye girdim araya. “Yani kendisini öldürmesi için hastabakıcıyı mı ayartmış?”

    “Savcı böyle düşünmüş, evet. Netice itibariyle otopsi için mezarının açılmasına karar verilmiş.”

    “Ne bulmuşlar peki?”

    “Kitabın finalini,” diyerek pat diye önüme sarı bir zarf koydu Halim. Boş gözlerle bakıyordum. “Deden mezarında yokmuş.”

    Titreyen ellerle zarfı açıp içindekileri çıkarttım. Bir fotoğraf ve aynı kendisine ruhunu satmaya gelenler için doldurduğu türden, altı kanla imzalanmış bir sayfa ve sayfanın üstünde tek bir sözcük: YAŞIYORUM.

  • Yaver Zeki Bey’in taşınması zor mirası

    Yaver Zeki Bey’in taşınması zor mirası

    Kayınbirader kontenjanından saraya kapılanan Zeki Bey, kısa zamanda Vahideddin’in yaverliğine yükseldi. Ülkeyi birlikte terk ettikleri sabık sultanı, kumarbazlık, zamparalık ve ayyaşlık vukuatlarıyla canından bezdirmekle kalmadı, velinimeti aleyhinde casusluk da yaptı.

    Kentin soylusu olmak kimseyi kesmez, neticede kalabalık bir sosyal zümrenin, kaba saba gürültücü bir gürûhun mensubu olmaktan öteye gidemezsiniz. Kentsoylularının büyük kısmının bir punduna getirip soyunu sağlam ağaca bağlamaya çalışması bundandır. Eski fotoğrafların, mektupların, efemeranın sandıklardan çıkartılıp pertavsız altında inceleneceği o meşum gün eninde sonunda mutlaka gelir. Tefekküre yatılır, zihinlerde kırıntıları kalmış uzak anlatılar hatıralarda tazelenmeye çalışılır. Bu ‘asalete flash back’ çabalarının kahir ekseriyeti kolayca tahmin edeceğiniz gibi hüsranla sonuçlanır. Bu girişimlerden umduklarını bulamayanların bir kısmı göğüslerini kabartacak bir aile hikayesini yeniden tesise tevessül ederler. Nisyanla malûl bir tarihin çocuklarıyız ya, nispeten kolay iştir! Cüzdanınızın dolgunluk durumuna bağlı olarak Çukurcuma’ya, Horhor’a, o da olmadı Feriköy eskici pazarına gider, mobilyaydı, objeydi birkaç çakma aile yadigârı edinirsiniz. Bir de kendinize paşa dedeniz olarak seçtiğiniz zat-ı muhteremin yağlıboya tablosunu al takke ver külah satın alıp apartman dairenizin duvarına astınız mı iş tamamdır.

    Seniye İnşirah Hanım

    Ağabeyi Zeki Bey’in kayınbirader kontenjanından müstakbel sultanın maiyetine girmesine vesile olan Vahideddin’in ikinci haremi Seniye İnşirah Hanım

    İtiraf edeyim ki kent soylusu olmakla yetinemeyen bendeniz de sonunda şeytanın dürtmesine uydum, zat-ı âlimi her anına layık olduğum bir ‘asalete dönüş’ işkencesine maruz bıraktım. Sahte bir paşa dedeye bağlanma kolaycılığını kendime yediremediğimden, hakikatin peşine düştüm. Ah keşke düşmez olaydım!

    Efendim çocukluğumuzda annemizin halaları, cennet mekan Belkıs ve Sara Dinçel (Bankal) hemşirelerden, bizzat müteveffa annemiz Betil Köseoğlu’ndan ve Allah uzun ömürler versin teyzemiz Bengi Dinçel’den dinlerdik, tanınmış bir Çerkes ailesinin mensupları olan anne tarafımızdan bir büyükhanım saraya gelin gitmişmiş. Aman ona hediye edilen altın saatler, mücevherler, kostümler ne de fiyakalı şeylermiş! Hem çocuk olduğumuzdan hem de Sultan VI. Mehmed Vahideddin’le kısım olmak pek de matah bir şey sayılmadığından, hikayeler bir kulağımdan girer, öbüründen çıkardı. Fakat yıllar yılları izleyip ufukta daha iyi bir seçenek görünmeyince, çaresizlikten son Osmanlı sultanına “bizim Vahdoş enişte” diye hitabetme fırsatının peşine düştüm.

    Sordum soruşturdum, önce aile efradımızdan bu hanım sultanın adının Seniye İnşirah olduğu bilgisine ulaştım. Ardından akrabalık derecemizi saptamayı başardım. Kendilerinin validemizin sevgili babaannesi Adile Hanım’ın büyük ablası olduğu bilgisine ulaştım. Sonunda Seniye ve Adile Hanımların üçüncü bir kız kardeşleriyle (Nuriye Hanım) Zeki Bey isimli bir ağabeyleri de olduğu ortaya çıktı, hikayenin arkası çorap söküğü gibi geldi.

    Efendim İnşirah Hanım, Çerkes ümerasının Ubûh taifesine mensup, muhtemelen 1864 büyük Çerkes sürgünü sıralarında Sinop’un Ayancık kasabasına yerleşen Voçbe Zekeriya Bey’in kızıdır. Vahideddin’in üçüncü eşi Müvedded Hanım’ın nedimesi Afife Rezzemaza, hatıratında Zekeriya Bey’den “gayet vakur, intizamlı ve dürüst bir adam” olarak bahsederken, “namlı ve asilzade” bir aile olarak tarif ettiği Voçbeleri şöyle anıyor:

    Meşhur (!) Zeki Bey

    Yaver Zeki Bey, şehzade Ertuğrul Efendi ile birlikte padişah Vahidettin tarafından Galatasaray Lisesi’nde okutulan oğlu Cüneyd ile.

    “Voçbelerden Osmanlı Sarayı’nda pek çok eşhas (şahıslar) bulunmuştu. Bu aileden istidatlı valiler, mabeynciler, mutasarrıflar hatta sanatkârlar dahi çıkmıştı”.

    İnşirah ufak yaşta akrabası Ruhisar Hanım’ın aracılığıyla saray hizmetine alınır, orada büyüyüp serpildikten sonra Şehzade Vahideddin’in ikinci haremi olur. Fakat peri masalı uzun sürmez. Devamını, Vahideddin’in ilk eşi ve kendisine erkek çocuk veremediği için yüreğine taş basarak şehzadenin ikinci izdivacına olur veren başkadını Nazikeda Hanım’ın nedimesi Rumeysa Aredba’dan dinleyelim:

    “İnşirah Hanım pek kışkançtı. Efendimizi acemi kızlardan biriyle yakalayınca sarayı terk ederek şehzadeden boşanmıştı”.

    Ana tarafından soylu bir Çerkes boyuna mensubiyet, Osmanlı sarayına hizmet veren istidatlı atalar ve padişah boşayan gururlu bir büyükhanım fena bir başlangıç sayılmazdı. Tabii daha bir iştahla devam ettim araştırmaya.

    Vahideddin’le şehzadeliği sırasında evlenen İnşirah Hanım onunla sadece dört yıl evli kalır, 1909’da saraydan ayrılır. Fakat ne tuhaftır ki, ağabeyi ve Vahideddin’in sabık kayınbiraderi Zeki Bey, şehzadenin maiyetinden çıkmaz. Bu herkesin yadırgadığı bir durumdur. Vahideddin tahta çıkınca, Zeki Bey de padişah kontenjanından sarayın hademe-i hassa komutanlığına atanır, zaman içerisinde sultanın yaverliğini üstlenir.

    Kız kardeşinin saraydan kaçarcasına uzaklaşmasına rağmen Vahideddin’in hizmetinde kalmasını oldukça tuhaf bulmakla beraber, Zeki Bey’in padişaha yakınlığının göğsümü hafifçe kabarttığını belirtmeliyim. Soy ağacımıza bir de hükümdar yaveri kaydetmek, ne yalan söyleyeyim güzel bir duyguydu. Fakat söz konusu Zeki Bey olunca, erken öten horoz durumuna düşmekte gecikmeyecektim. Lafı yine Afife Rezzemaza’ya bırakalım:

    “Filhakika Voçzade Zeki Bey’in hayli çok masrafları vardı. Oraya buraya borçlandığı herkesçe malumdu. Zavallı Vahideddin Efendi de bu sabık kayıbiraderinin bütün borçlarını tesviye ederdi. Hatta Zeki Bey evlendiğinde düğün merasimi masraflarını Vahideddin Efendi karşılamıştı”.

    Çocuk yaşta sarayda

    1890’ların ortalarında hizmetkar olarak eğitilmek üzere çocuk yaşında saraya alınan küçük Seniye.

    İçimden ani bir isyan dalgası yükseldiğini hatırılıyorum. Ne vardı ki bunda? Herkesin elinin darlandığı zamanlar olabilirdi. Koskoca Osmanlı padişahı biricik yaverine koltuk çıkmayacak da kime çıkacaktı? Fakat, Afife Hanım yaralayıcı sözlerine devam ediyordu:

    “Hâsılı Zeki Bey esbak eniştesinin parasını bir güzel harcıyordu. Bu da yetmezmiş gibi rezalete mahal veriyordu. Beyoğlu’nda hafif meşrep kadınlarla geceli gündüzlü eğlenirdi. Kumar masasında da bir hayli para ve altın kaybetmişti. Ben en çok zavallı zevcesine müteessir olurdum. Fevkalade iyi bir insandı. Melek-haslet idi”.

    Hikayenin tadı yavaş yavaş kaçıyor, Zeki Bey artık bendenizin de asabını bozmaya başlıyordu. Bir züğürt tesellisi olarak, belki diye umud ettim, buhranlı bir dönemiydi, derdini unutmak için kendini zevkü sefaya vurmuştu. Fakat kazın ayağı öyle değildi!

    Zeki Bey hükümdarın İstanbul’daki son günlerinde hususi işlerinde kullandığı birkaç kişiden biridir. Sultan’ın İngilizlerle yaptığı gizli haberleşmelerde rol oynar. Vahideddin’in General Harrington’a yazdığı “İngiltere’ye iltica ettiğini” belirten mektubu o taşır. Vahideddin’in 17 Kasım 1922’de İstanbul’dan ayrılırken yanında götürdüğü 10 kişiden biridir. Devrik sultan ve avenesinin Malta, Hicaz, Cenova duraklarıyla süren yolculuğu San Remo’da son bulur. 3 Mart 1924’te Büyük Millet Meclisi’nin 431 sayılı “Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmani’nin Türkiye Cumhuriyeti Memâliki Haricine Çıkartılmasına Dair” kanunu kabul etmesinin ardından, padişahın kadınları, kızları, onların nedimeleri ve hizmetkarları da San Remo’ya ulaşır, Villa Nobel’e Vahideddin’in yanına yerleşirler. Aile kalabalıklaşmıştır, sürgün kafilesi için hayat pahalı ve zordur. Murat Bardakçı’nın Şahbaba’da Tarık Mümtaz Göztepe’nin Gurbetten Cehenneme isimli eserinden aktardığına göre, Sultan Vahideddin, günde dört beş paket içtiği pahalı sigaraların bir yekûn tuttuğunu görünce, masraflarını kısmak için ucuz ve saman gibi sigaralar içmeye başlamış ama bu durum Zeki Bey’i pek de ‘his’lendirmemiştir: “Beri taraftan Zeki Bey Amerikalı milyarderlerin, Avrupalı kontların ve mirasyedilerin karşısında görülmemiş bir cesaretle rest çekiyor ve bakarada bin sterline banko diyordu”.

    Sultan nerede Zeki Bey orada İngilizlere sığınan sabık hükümdar VI. Mehmed Vahidettin, San Remo’da son bulacak yolculuğunun ilk durağı Malta’ya ayak basıyor. Yanında şehzadesi Mehmed Ertuğrul Efendi, sol arkasında Sertabib Reşad Paşa ve sağ arkasında daha sonra onu öldürmekle suçlanacak olan yaver Zeki Bey.

    Murat Bardakçı da Şahbaba’da Zeki Bey’den “Yapışkan bir sabık akraba” başlığı altında şöyle söz eder: “Zeki Bey, San Remo’da her çeşit pisliğe bulaşmıştır. Mesela hükümdarın kızı Sabiha Sultan’ın emaneten bıraktığı mücevherleri satıp parasını Monte Carlo’da kumar masasında yer, bitirir. Villadaki İtalyan hizmetçilerin birini hamile bırakır, hükümdarın hadiseyi örtbas edebilmek için kıza küçük bir servet ödemesine sebep olur. Sultan Vahideddin’in ikinci muhasibi Mazhar Ağa’nın burnunu tabancasının kabzasıyla kırar”.

    Devrik sultanın Sertabib Reşad Paşa vakasına sahne olacak olan San Remo’daki ilk ikâmetgahı Villa Nobel.

    Zeki Bey iyice gemi azıya almıştır. Hanedanın diğer üyelerinin Villa Nobel’e varmasından kısa bir süre sonra Sertabip Reşad Paşa bir tabanca kurşunuyla şaibeli bir şekilde ölür. Kadın hizmetkarlara göre, zaten akli dengesini iyice yitirmiş olan Paşa’nın intihar ettiğine dair bir kuşku yoktur. Vaka kapanacak gibi görünürken San Remo’yu ziyaret eden ve şahitlerin açıklamalarından tatmin olmuş görünen Reşad Paşa’nın damadı Salih Fuad Bey, dönüşte hem İtalyan hem de Türk makamlarına Vahideddin’i cinayetin azmettiricisi, Zeki Bey’i de tetikçisi olarak şikayet eder. Türkiye’de İstiklal Mahkemeleri’nde dava açılır, 68 kişi suikastın işbirlikçisi olmakla suçlanır, bunlardan 11’i darağacını boylar. Ailemizde kuşaktan kuşağa anlatılagelen sözlü tarihe göre, yargılananlar arasında aile üyelerimiz de vardır. Seniye İnşirah Hanım’ın Vahideddin’den ayrıldıktan sonra durumu aile büyüklerine açıklamak için kaleme aldığı mektubu delil olarak sunup, başında padişahın olduğu ve hilafeti geri getirmek için çalışan gizli örgüt Tarikat-ı Salâhiye üyesi olmadıklarını kanıtlamayı başarırlar. Mektupta şöyle hayat kurtarıcı bir cümle yer almaktadır:

    “Çocuklarıma baba olarak tahayyül edemediğim bir şahsın, bu memlekete nasıl hükümdar olacağını tahayyülde güçlük çekiyorum”.

    San Remo’da piknikte (Soldan sağa) Hazine-i Hassa Müdürü Refik Bey, Nazikeda Kadınefendi, aile yakını bir genç kız, Enver Paşa’nın eşi Naciye Sultan, Refik Bey’in kızı Mediha Hanım, Sabiha Sultan, Zeki Bey ve önde şehzade Ömer Faruk Efendi San Remo’da bir piknik esnasında.

    Çerkes akrabaları beraat ederken Zeki Bey, 1 Mayıs 1927’de gıyabında idama mahkum edilir. Devrik sultanın vefatını takiben İtalyan polisince gözaltına alınacak, fakat delil yetersizliğinden 20 gün sonra serbest bırakılacaktır.

    Zeki Bey’i son bir kez anlamaya çalıştığımı unutmuyorum. Kumarbazlık, zamparalık, alkol ve eğlence düşkünlüğü gurur duyulacak hasletler olmasa da kabul edilebilir insani zaaflardı. Katil zanlısı olmayı da kötü talihe bağlıyabiliyordum. Fakat benim bile kabul edemeyeceğim nihai bir gerçek Zeki Bey’den kendime gurur duyulacak bir ata yaratma konusundaki son ümit kırıntılarımı da yok etti. Murat Bardakçı’nın Şahbaba’da tanıklara, belgelere dayanarak anlattığı üzere, Zeki Bey casusluk yaparak efendisini üç otuz para için arkadan vurmuştu:

    “Ankara Zeki Bey’i işte bu günlerde kullandı. Sabık kayınbirader para karşılığında Ankara hesabına çalışıyor, Cenova Konsolosluğumuz vasıtasıyla Roma Büyükelçiliğimize Sultan Vahideddin’le alakalı raporlar gönderiyordu”.

    Zeki Bey bu hadiselerden sonra Avrupa’da kalır, fakat gidecek bir yeri yoktur. Son günlerinde Vahideddin’in damadı, son halife Abdülmecid’in oğlu Ömer Faruk Efendi’ye kapılanır. Onun Nice’deki ikametgahında, evde kimsenin olmadığı bir gün havagazını açar, yatağına uzanır ve asla uyanmayacağı bir uykuya yatar.

    Aile büyüğümün hiç değilse böyle bir hayatı kendi iradesiyle sona erdirme cesaretini göstermesi, içimde kendisine karşı belli belirsiz bir sempati uyanmasına yol açmadı dersem yalan söylemiş olurum. Ama siz siz olun, aile tarihinizi araştırmaya kalkmadan önce bir kere daha düşünün. 

    Bu yazı her ikisi de Dr. Edadil Açba tarafından derlenen Rumeysa Aredba’nın Sultan Vahdeddin’in Son Günleri ve Afife Rezzemaza’nın Saraydan Sürgüne isimli hatıratları ile Murat Bardakçı’nın Şahbaba adlı kitabından yararlanılarak yazılmıştır.

    İSTİHBARAT RAPORU

    Zeki Bey kodeste!

    Dahiliye Vekâletine, San Remo’daki istihbaratçımızdan aldığımız malumat ektedir.

    Merhum Reşad Paşa’nın vefatını tahkik etmek üzere İtalya Başbakanı Mussolini San Remo savcısını memur etmiştir. 9 Haziran 1926 tarihinde Vahideddin’in kayınbiraderi Yarbay Zeki savcılık emriyle tutuklanarak San Remo’da hapishaneye konulmuştur. Bu tutuklamanın başlangıçta alacaklıların müracaatından ileri geldiği zannedilmişse de tutuklanma sebebinin Doktor Reşad Paşa’nın katli meselesiyle alakalı olma ihtimali yüksektir.

    16 Haziran 1926, İstanbul Valisi Süleyman

    Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 30-10-203-383-13
  • Bu nasıl sevgi, ah!

    Bu nasıl sevgi, ah!

    4 Temmuz 1949’da Çamlıca’daki mutlu günlerinin hatırası olarak sevgilisiyle (eşiyle?) fotoğraf çektiren genç kadın, fotoğrafın arkasına şunları yazmış:

    “Hayatım Hâldunum, Hudutsuz bir sevginin şu iki kahramanını seyredecek her göze ne mutlu… Birarada geçen kıymetli eşsiz günlerimizi hatırlatacak bu büyük resmin değerini verebilecek tek kelime bulamıyorum. O günün büyüklüğü karşısında yalnız dilime gelen şu cümle: Müstakbel hayatımızın da hep böyle yanyana geçmesine bütün kalbimle dua ediyorum. Saadetimizin sonsuzluğuna bu resim ne kadar da güzel bir misal. Hayatın tek mesud gülü ve bülbülü!

    Gel canım. Çamlıca’nın bu mesud çiftini hararetle tebrik edelim. Seni her şeyimle öperim Hâldunum”

    Karagöz denizde, Hacivat oynaşta

    Karagöz dergisinin 6 Temmuz 1928 tarihli 2119’uncu sayısı deniz hamamlarına ayrılmış. Üzerinde “İstanbul’da deniz hamamları mevsimi geldi. Kadın-erkek denizden istifade ediyorlar” yazan kapak karikatüründe Karagöz denize girerken Hacivat güneşlenen kadınları seyrediyor ve aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:

    Hacivat: Aman Karagöz! Ben nerelere düşmüşüm. Galiba yolu sapıtıp dalgınlıkla deniz denen cennete geldim. Hele şunlara bir bak! Alimallah içim içime sığmıyor.

    Karagöz: Sen onlara bakacağına benim şu keyfime bak! Kendimi sırtüstü denize verdim mi, hele kulaçlamaya başladım mı gel keyfim gel! Yalnız hayret ediyorum, vatanın dört bir tarafını üç deniz kuşattığı halde yüzme bilenimiz, denizcilik merakımız pek az. Gençler bari bu güzel sporu ilerletsinler.

    HAŞEREYLE SAVAŞ

    Sigara: Bir nefes “sıhhat”

    Günümüzde dünyada her yıl beş milyondan fazla insanın ölümüne yol açan sigaranın kansere neden olduğu 1960’lı yılların ilk yarısına kadar kesin olarak kabul edilmiş değildi. Aslında İngiliz doktor John Hill’in Cautions Against the Immoderate Use of Snuff (Aşırı Enfiye Kullanımına Dikkat) adlı, tütün kullanımıyla kanser arasında ilişki olduğunu dünyada ilk kez iddia eden 1761 tarihli ilk rapor yayımlanalı iki asır olmuştu. Üstelik, 20. yüzyılın ilk yarısında bu bağ daha bilimsel yollarla ortaya konmaya başlanmış, 1930’da Almanya’nın Köln Üniversitesi bilim adamları sigara ve kanser arasındaki ilişkiyi istatistiksel olarak ortaya çıkarmıştı. Ancak sigara lobisi sigarayla kanser arasında bir bağ olduğunu kabul etmediği gibi birçok yararı olduğu propagandası yapıyordu.

    1960’lı yıllara kadar, dünyanın başka ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’deki gazetelerde de sigaranın faydalarını anlatan birçok habere rastlamak mümkündü. Bu haberlerde sigaranın zekayı kamçıladığı, gribe iyi geldiği, hazmı düzenlediği ve kabızlığı önlediği, mükemmel bir antiseptik olduğu, salgın hastalıklardan koruduğu ve fazla kiloyu engelleyerek ömrü uzattığı gibi bilgiler veriliyordu.

    1963 yılı sonunda Dünya Sağlık Örgütü, sigaranın kanser başta olmak üzere çok sayıda hastalığa yol açtığının kesin olarak anlaşıldığını duyurunca işler karıştı. Bu tarihten sonra gazetelerde tiryakileri sakinleştirecek, “zararsız sigara” haberleri çıkmaya başladı. 13 Şubat 1964 tarihli Hürriyet’teki “Sigara içmenin insana zarar vermeyen bir usulü bulundu” başlıklı haber bunun bir örneğidir. Habere göre New York’ta bir klinik açılmıştır ve kliniğe gelenlere “dumanı ciğerlere çekmeden nasıl sigara içileceğini” gösterilmektedir. Uğruna klinik açıldığı söylenen zararsız sigara içme yöntemi ise şudur: “Dumanı bir nefes ağızda tutmak, sonra dudakları sıkıca kapamak ve akabinde burundan derin nefes almaktır”.

    Birçok gazete ve dergide tiryakilere puro ve pipoya geçmeleri tavsiye edilir, İstanbullu bir girişimcinin maruldan yaptığı “zararsız” sigara gazeteleri bir süre oyalasa da her ölü proje gibi kısa sürede unutulur.

    1964’ün Mayıs ayında Gümrük ve Tekel Bakanı Mehmet Yüceler, sigaranın kanser yaptığı haberlerinden sonra Batı ülkelerindeki sigara satışlarında büyük düşüş olduğunu ama Türkiye’deki tiryakilerin haberlere aldırmadığını ve satışlarda azalma olmadığını bir müjde verir gibi duyurur. Bakan Yüceler aynı açıklamasında “Kanser araştırmaları yabancı sigaralarla yapılıyor. Halbuki Türk tütünü yabancı tütünden çok daha az zararlı ve kanser yapıcı etkisi yok” diyerek Türk tiryakileri uzun yıllar kandıracak tehlikeli bir yalanı da dolaşıma sokacaktır.

  • Çizmeli kedinin patisi pek olur

    Pek saygıdeğer hekimim Mazhar Osman’ın birtakım münasebetlerde bulunmak üzere yurtdışına gidişi, kendisiyle çetin satranç müsabakaları eşliğinde sürdürdüğümüz hoş sohbetlerden mahrum kalmam hasebiyle beni bir miktar müteessir etmiş idiyse de, katlanılmayacak bir hal sayılmazdı. Esas felaket Hoca’nın, avdetine dek hastanenin başhekimliğiyle birlikte tedavimi de Profesör Ömer Ali adında bir diğer hekime devretmiş olmasıydı.

    Bu Ömer Ali denen zat, hakkımda dolaşan envai rivayetler sebebiyle olacak, bendenizden pek haz etmemekte, dahası zannımca biraz da korkmakta ve bana karşı mesafesini korumaktaydı. Hepsi bu kadarla kalsa başım üstüneydi; haddizatında bir müddettir hastanedeki odamın pencere önünü kendine mesken tutmuş sevimli pisicikle oynaşmayı bu suratsız herifle hasbihal etmeye bin kere tercih ederdim ben de.

    Maateessüf yeni başhekimimizin ruh hastalıkları konusundaki, selefinden bir hayli farklılık gösteren yaklaşımları, bazı meselelerle bizzat alakadar olmamı gerektirecek ehemmiyetteydi.

    Ömer Bey’in psikiyatrik hastalıklarla ilgili genel bir teşhisi bulunmaktaydı: Manevi zaafiyet. Bu cihetle de, hastaların tedaviden ziyade ıslah edilmesi gerektiğine dair sağlam bir kanaate sahipti. Kendi tabiriyle bu düşmüş zavallıların imanını tazelemek için kullandığı yöntemler ise onları buz dolu küvetlere yatırmaktan tecrit hücrelerine tıkmaya, elektroşoktan insülin komasına sokmaya kadar uzanmaktaydı. Kendisinden ölesiye korkan hastaların ısrarlı ricası üzerine yeni başhekimimize yaptığım görüşme talebi, ilaçlarımın dozunun iki katına çıkıp artık damar yoluyla tatbik edilmesi ve on gün içinde iki elektroşok seansıyla cevap buldu.

    Neticede kendimi bütün günümü kolumu kıpırdatamayacak bir halde, bulanık hayaller, kopuk rüyalar ve kabuslarla boğuşur halde bulmuştum. Derken bir geceyarısı tuhaf bir hadise cereyan etti. Penceremin aralığından süzülüveren dört ayaklı yaratık, iki hamlede yatağımın üstünde bitti. “Kedi” diye mırıldandım bir süredir ilgilenemediğim sevimli dostumun tüylerini okşayarak.

    “Kezi” diye düzeltti. “İsmim Kezi.”

    “Teşekkür ederim ziyaretin için Kezi.”

    “Buraya ortak bir tanıdığımız hakkında konuşmaya geldim” dedi patilerinden birini yalayıp. “Yeni patronumuzu diyorum.”

    “Ah evet. Biraz radikal biri.”

    “Bilmez miyim?” diye hırladı Kezi. “Şimdiden bir düzine arkadaşım kendisiyle tanışma şerefine ulaştı.”

    “Bir kedisever, ha?”

    “Pek değil” dedi Kezi. “Sorun şu ki, siz insanların kafası çok değişik oluyor.”

    “Haklısın” dedim. “İnsanoğlu türlü türlü…”

    “Kafatasınızdan söz ediyorum” diye sözümü kesti. “Biri birine uymuyor. Oysa biz kedilerinki son derece düzgün ve standarttır. Bu yüzden beyefendi, gizli gizli yürüttüğü EEG deneylerinde kedileri kullanıyor. Kafataslarını delip prizler yerleştirdikten sonra öldürene kadar elektrik veriyor…”

    “Belki bir süre ortalıkta dolaşmasan iyi olur.”

    “Bence kendisi çok hasta biri” diyerek gerindi Kezi. “Neyse ki, derdinin devasını biliyorum.”

    “Enteresan. Aklından geçeni öğrenebilir miyim?”

    “Lüzum yok” dedi Kezi çalımla.

    “Bana ihtiyaç duyduğum şeyi temin et, yeter. Kedilerin ruhuyla ilgileniyor musun?”

    “Elbette” dedim. “Yalnız gerekli evrakı kendin alman gerekecek. Fazla hareket edemiyorum da… Benden istediğin nedir acaba?”

    “Ne olacak” deyip masamın üstüne sıçradı Kezi. “Elbette bir çift çizme.”

    Birkaç gün sonra iyice kendime gelip ayaklanmıştım. Ömer Bey ortalıkta görünmüyordu. Hemşirelerden birine sordum. “Kendisi depresyon hastasıydı biliyorsunuz” dedi hemşire. “Bir gece buz kıracağını gözünün üstünden beyninin ön lobuna saplamış. İlaçlar para etmeyince kendi kendine lobotomi uygulamış anladığımız kadarıyla. Neyse ki, şimdi çok iyi. Bodrumdaki koğuşlardan birinde, bahçedeki domateslerden bile sakin, bütün gün gülümseyerek yatıyor.”