Kategori: Sosyal Tarih

  • Haber yapmak zahmet, ünlüye sor sor hallet!

    Yeni Gün ve Cumhuriyet gazetelerinin 1931’de yaptığı anketlerde ünlülere kadınlarla ilgili sorular sorulur. Yeni Gün, “Türk kadını çirkinleşiyor mu?” diye sorarken Cumhuriyet’in anketinde “Kadın çalışsın mı evde mi otursun?” sorusu vardır.

    Ünlü isimlere soru sorularak yapılan anketlere 1930’lu yıl­ların gazetelerinde sık rastla­nır. Haftalarca yayımlanacak bir ha­ber dosyasından çok daha az zahmet gerektiren bu anketler gazeteler ara­sında da bir rekabet konusu olduğu için arada lüzumsuz sorular soruldu­ğu da olmuştur.

    Bu kategorideki anketlerden biri 1931 yılı Mayıs ayında Yeni Gün ga­zetesinde yayımlanır. “Türk kadını giderek çirkinleşiyor mu?” başlıklı ankete yanıt veren ressam Hale Asaf Hanım, Türk kadınlarının eskiden çalışmadıkları için “şişman ve yus­yuvarlak” olduklarını, asri Türk kadı­nının ise dış görünüş açısından Av­rupalı hemcinslerinden farklı olma­dığını söylemektedir.

    Güzellik kraliçesi Naşide Saffet (Esen) kadınların gün geçtikçe gü­zelleştiğini savunurken Konservatu­var Müdürü Ziya Bey (Demircioğlu) ise kadınların güzel olup olmadığının tespiti için kendilerini sabah görmek gerektiği kanısındadır. Ziya Bey’e gö­re Türk kadınları güzel olsalar bu ka­dar makyaj yapma gereği duymazlar.

    Yeni Gün gazetesi, anketi son za­manlarda ortaya atılan “Türk kadın­ları çirkinleştiği için makyaj yapıyor” iddialarını araştırmak için yaptığını duyurmuştur. Cumhuriyet’in “30 gü­zide ve maruf sima arasında” yaptığı anket ise daha geniş kapsamlıdır.

    Kasım ayı boyunca yayımlanan anketteki on uzun sorudan biri şöy­ledir: “Kadın yazıhanede mi, evinde mi çalışmalı? Boyalı kadın mı bo­yasız kadın mı? Kısa saçlı kadın mı, uzun saçlı kadın mı? Çok okumuş kadın mı, az okumuş kadın mı?”

    İlk kadın otomobil yarışçısı Sa­miye Burhan Hanım (Morkaya) şa­şırtıcı bir şekilde “Kadın evinde ça­lışmalı. Çok okuyup ukala olacağına az okuyup mutedil olması da mürec­cahtır (tercih edilendir)” yanıtı verir. Samiye Hanım’ın eşi gazeteci-yazar Burhan Cahit Bey de benzer düşün­celer içindedir: “Kadının çok okumu­şu baş ağrısı, çok boyalısı mide bu­lantısı verir”.

    Gazeteci ve işadamı İsmail Müş­tak Bey (Mayakon), “Kadın lâzım ve lâyık olduğu kadar okumalıdır. Ka­dın gözü hayata kalın çerçeveli bir gözlüğün ve tozlu kitap yığınlarının arasından bakmamalı” derken, ünlü doktor Mazhar Osman “Çok okumuş kadın hiç çekilmez” demektedir.

    Neyse ki ankete katılan bütün meşhurlar böyle düşünmemektedir. Kâzım Nami Duru, Halit Ziya Uşaklı­gil, Mustafa Şekip Tunç, Sabiha Ser­tel, Zekeriya Sertel, Hüdadat Şakir, Vâlâ Nurettin ve Nazım Hikmet’in verdikleri yanıtlar dönem için epey “ilerici” sayılabilir. Nazım Hikmet’in “Kadın elbette çalışmalı ve çok oku­malı. Saçı ister uzun olur ister kısa. Kadın kısrak değil ki saçının boyuna ehemmiyet vereyim” demesi de an­ketin hoşlukları arasındadır.

  • Pistte başlayan dans karakolda biterdi!

    Pistte başlayan dans karakolda biterdi!

    Geçen yıl hayatını kaybeden Ayşe Nana, Türkiye’de 1950’li ve 1960’lı yılların en ünlü dansözüydü. 1958’de İtalya’da adının karıştığı skandalın tüm dünyaya tanıttığı Nana’nın başı polis ve mahkemelerle sık sık derde girerdi.

    açılış
    15 yaşında katıldığı bir güzellik yarışmasında birinciliği alan Nana’nın dansözlük kariyerinin ilk döneminde çekilmiş fotoğrafı. 1950’lerin başı. 
    kupur05
    kupur04
    kupur03
    kupur02
    kupur06

    Yazar Muzaffer İzgü, Hikmet Çetinkaya’nın kaleme aldığı Gülme­yi Acılarla Yaşamak başlıklı uzun söyleşisinde 1950’li yıl­ların başında Adana’da bir si­nemada çalıştığını anlatır. Si­nemanın makinistliğini yapan genç İzgü, aynı zamanda köy­lerde de perde kurup göste­rimler yapmaktadır. Adana’da o dönem en çok Western film­leri, Hac yolculuğunu anlatan “belgesel” filmler ile dansöz gösterilerinden oluşan filmler ilgi görmektedir.

    Halk arasında “göbek filmi” olarak bilinen dansöz filmleri Adana’daki sinemalarda izle­yicilerin coşkulu alkış ve çığ­lıkları eşliğinde, üstelik hac filmiyle birlikte rahatlıkla gös­terilebilirken köylerde durum değişmektedir. İzgü, birçok köyde dansöz filmlerini ortaya çıkaramaz ama bazı köylerde gençler için bu filmleri göster­diği ek seanslar düzenler.

    Bu gizli seanslardan birin­de muhtar ve adamları baskın yapar. İzgü’yü hırpalayan bas­kıncıların kendisini jandarma­ya teslim etmeden önce tuta­nak hazırlaması gerekmekte­dir. Bunun için filmi izlemeleri gerektiğini iddia eden baskın­cılar dansöz filmini başa sar­dırır. Dansözün performansı o kadar beğenilir ki, İzgü jan­darmaya teslim edilmediği gibi rakılar açılıp masalar kurulur ve sabaha kadar dansöz filmi seyredilir. Köyün ileri gelenle­rini mest edip İzgü’yü kurtaran dansöz, Ayşe Nana’dır.

    zİstanbullu bir Ermeni olan Ayşe Nana’nın (1936-2014) gerçek adı Hermin Arslanoğ­lu’dur. Sahneye ilk kez 1950 sonu ya da 1951 başında çıkan Nana, döneminin en ünlü dan­sözüdür. 1954 yılındaki Çorum turnesinde kaldığı Yayla Ote­li’nde yattığı yatağın çarşafı­nın çalınması hayran kitle­sini iyi anlatan bir örnektir. Yalnızca Anadolu kentlerinde değil, büyük şehirlerde de çok hayranı vardır Nana’nın.

    İstanbul’da II. Dünya Sava­şı’nı izleyen yıllara kadar taş­raya özgü bulunup aşağılanan oryantal dans 1950’lerde daha itibarlı bir duruma gelmiştir. Dansözlerin İstanbul eğlence hayatında, en azından büyük gazinolarda boy göstermesinin yolunu açan iki dansözden bi­ri Nana’dır (diğeri İnci Birol). 29 Ağustos 1952 tarihli Vatan gazetesindeki ilanda “Türki­ye’de ilk defa olarak göbek ha­vasını nezih ve bediî (estetik) bir raks haline getiren rakipsiz Nana” yazması da bundandır.

    2 Haziran 1951 tarihli haf­talık sinema mecmuası Yıl­dız’da “Yahya Kemal’in ‘Şiir Kız’ adını taktığı, üstada kendi yazdığı ‘Kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli… / Şeytan diyor sarmalı, yüz kere öpmeli’ şiiri­ni hatırlatan dişi” diye takdim edilir. Eğer bu doğruysa, Yahya Kemal’in kamuoyu önünde bu derece muhabbet gösterdiği ilk dansöz de Nana olmalı.

    Nana’yı diğer dansözler­den ayıran önemli bir özellik de bir dönem sahne ve eğlence dünyasının önemli isimlerin­den Orhan Boran’ın tabiriyle “neredeyse çıplak” dans etme­sidir. Bu nedenle birçok göste­risinden sonra müstehcenlik, ahlaka aykırı hareket etme gibi şikayetler nedeniyle başı der­de girer. Bunlar dışında kaldığı otellerin ve sahneye çıktığı ga­zinoların sahipleri ve çalışan­larıyla sık sık kavga edip ka­rakolluk olur Nana. Bu olaylar nedeniyle hakkında hakaret davaları açılmış, bunların bazı­larından hapis cezası almıştır.

    1955’te hakkında Türklü­ğe hakaret suçlamasıyla açılan soruşturmada hakkında gıya­bi tutuklama kararı verilir. 10 Temmuz 1955 tarihli Demok­rat İzmir gazetesine göre olay şöyle gelişmiştir: Beyoğlu’n­da bir gazinoda program ya­pan Nana, garsonların sürekli sahnenin önünden geçmesi­ne sinirlenip dansı bırakır ve “Kazık herifler dans ederken sahnenin önünden geçilmez” der. Şef garson Nana’ya, “Gar­sonlara hakaret etmeye hak­kın yok” tepkisini gösterince, gazetenin ifadesiyle, “Avazı­nın çıktığı kadar bağırıp eli­ne geçeni zavallı şef garsonun kafasına fırlatan” dansöz, “Siz Türk erkekleri bir kadınla ko­nuşmaktan ne anlarsınız” de­miştir. Gazinoya çağrılan iş­güzâr polisler, olayın Türklüğe hakaret kapsamında olduğu­nu söyleyip Nana’yı gözaltı­na almak ister. Ama dansöz, polislere tekme atıp kaçmayı başarır. Hakkında tutuklama kararı çıkarılan ve bir hafta sonra yakalanan Nana garson­lar ifade değiştirince serbest bırakılır. Kıbrıs sorununun Türkiye gündemine girdi­ği 1954 yılından itibaren Rumlara yönelik düşman­lığın göstergelerinden biri de Rum vatandaşlara açı­lan Türklüğe hakaret dava­larında patlama yaşanma­sıdır. Rumlara yönelik bu tutumdan Ermeni ve Yahu­di vatandaşlar da nasibini almıştır. Nana’ya bu soruş­turmanın açılmasının tek sebebi de Ermeni olmasıdır.

    Nana, 13 Kasım 1955’te gazetelerde çıkan deme­cinde o güne dek çok yurt­dışı turnesi yaptığını ama bu kez temelli Türkiye’den gideceğini açıklar. Paris’te “Şark stili dekore edilmiş bir kabare” açıp özgürce dans etmeyi planlayan Nana 26 Aralık 1955’te Oriantal adlı kabareyi açar ama mekanda işler bir türlü iyi gitmez. Na­na bu gidişatı değiştir­mek için bir plân yapar. Kalibresine yakışmaya­cak kadar vasat olan plâ­na göre ünlü dansöz bir süre ortalıktan yok ola­cak, birlikte yaşadığı an­nesi de Fransız polisine kızının kaçırıldığı ihba­rı yapacaktır. Nana, sahte kaçırılmanın yaratacağı sansasyonun kulübün işlerini düzelteceğine inanmaktadır.

    Kaçırılma olayı Fransa’da değilse de Türkiye’de küçük bir sansasyon yaratır. Na­na’nın annesi polise başvur­mak dışında Fransız ve Türk gazetelerine de mektup yaz­mıştır. 28 Mart 1956’da Türk gazeteleri “sinir buhranı ge­çirmekte olan” Nana’nın sekiz gün önce esrarengiz biçimde kaybolduğunu yazmaktadır. Giderken bıraktığı “Elveda” yazılı not dışında hiçbir de­lil yoktur ve kaçırıldığından şüphelenilmektedir. Bu haberler birkaç gün daha sürer. 2 Nisan’da Fran­sız polisi, “Dansöz faz­la alaka görmediği için böyle demode bir usule başvurmuştur, kaçırıl­ma olayı yalandır” açık­laması yapıca gerçek ortaya çıkar. Bu durum Türk gazetelerini çok kızdır­mıştır. Haberler aldatılmışlı­ğın verdiği sinirle yazılmıştır ve Nana’nın Ermeni olduğu özellikle vurgulanmıştır. Da­ha önceleri Nana için “Bey­nelmilel şöhrete sahip yegâne Türk dansözü” yazmakta ya da “Türk lokumu” gibi lüzum­suz lakaplar takmakta beis görmeyen gazeteler birden Ermeniliğini hatırlamıştır.

    skandal kupur 01
    Kiliseden medet umdu Ayşe Nana, Roma’daki skandalın ardından muhafazakar çevrelerin ve Vatikan’ın basın organlarının ağır saldırısına maruz kalmış, baskıları biraz hafifletmek için İtalyan dergilerine kilisede pozlar vermişti (üstte). Altta ise Nana 1954 Haziran tarihli Cennet Kuşu dergisinin kapağında görülüyor.
    AYSE NANA - TARABYA PLAJI - CENNET KUSU 18 EYLUL 1954 SAYI 4

    Fransa’da tutunamayın­ca dönüş yolu gözükür. Gidi­şinden bir yıl sonra 6 Ara­lık 1956’da geri döner. İçinde olduğu tren Sirkeci’de büyük bir kalabalık tarafından kar­şılanır. Trenin kapıları izdi­ham nedeniyle açılamayınca pencereden iner Nana. Kabare yatırımı için bütün birikmiş parasını batırdığını açıklayan Nana bir soru üzerine, “Sal­yangoz yemekten kendileri de salyangoza benzemiş” dediği Fransız erkeklerini pek beğen­mediğini söyler.

    Nana’nın Türkiye’de yeni­den hakim karşısına geçmesi için birkaç ay yeter. 25 Mart 1957’de Adana’daki progra­mı için ahlaka aykırı hareket şikayeti yapılmış, polisler ge­lip gösteriyi yarıda kesmiş­tir. Polislere küfür eden Nana gözaltına alınıp mahkemeye çıkarılır. Nana’nın duruşma­sı her zaman olduğu gibi çok kalabalıktır. Kadın hakimin dans ederken göğüslerini açtı­ğı iddiasını reddeder. “İster­seniz burada da tekrarlayayım gösteriyi” sözleri izleyicilerin uğultusuyla karşılanınca iyice coşar Nana ve hakimin birkaç kez yaptığı “laubali hareketle­re bir son vermesi” uyarısına rağmen ters ters konuşmayı sürdürünce tutuklanıp Adana Kadınlar Cezaevi’ne konulur. Avukatlarının itirazı sonucu iki gün sonra yeni duruşma yapılır. Üç avukatı da davayı almayı Nana’nın duruşmada ağzını açmaması şartıyla ka­bul etmiştir. Neyse ki hiç ko­nuşmaz ve tahliye edilir.

    showimg2
    Sağda, en meşhur gösterisi “Ateş Dansı”nda görülen Ayşe Nana soldaki fotoğrafta Roma’da “Ahlaka aykırı davranışlarda bulunmak” suçlamasıyla yargılandığı mahkemeden çıkıyor.
    AYSE NANA - DANSOZ - 05

    Ertesi yıl hem sahnede hem sinemada şansını dene­mek için İtalya’nın yolunu tu­tar. Ama burada da başının derde girmesi uzun sürmez. 5 Kasım 1958’de çıplak dans et­tiği partideki fotoğraflarının yayımlanması, mahkemelik olmasına yol açar. Nana ayrı­ca muhafazakâr İtalyanların baskısı altındadır. Vatikan’da çıkan L’Osservatore romano adlı gazete Nana’nın striptiz yapmasını rezillik olarak nite­lendirir ve sınırdışı edilmesi­ni ister. Hakkında hemen dava da açılmıştır. Ancak o dönem İtalya’da da davalar uzun sür­mektedir. 1963’te sonuçlanan davada Nana iki ay hapisle ce­zalandırılır. Temyize giden da­va 1 Nisan 1964’te sonuçlanır ve cezası ertelenir.

    Nana, 1974’ten itibaren ti­yatroya yönelir. O dönem er­kek arkadaşı olan oyuncu Ma­urizio Reti’yle birlikte küçük bir kumpanya kurarlar. Mü­zikli oyunlarla başlarlar işe, o olmayınca tamamen cinsellik temalı oyunlara yönelirler. Şa­ir-yazar Ülkü Tamer 1979’da Roma sokaklarında dolaşırken sokaklarda Nana’nın afişini görünce çok şaşırdığını anla­tır, çünkü Nana, Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri’ni tek kişilik gösteri olarak sunmaktadır.

    1963’te kızı Sara Pasto­re’nin doğumundan sonra du­rulduğunu söyler Nana. Ger­çekten de o tarihten sonra en azından karakolluk, mahke­melik olduğu bir olaya karış­maz. 12 Eylül darbesinden sonra vatandaşlıktan çıkarıl­ması ise Türkiye’de devletle başının son kez derde girdiği olaydır.

    SİNEMA VE NANA

    Dansı ‘Tatlı Hayat’ta yer aldı kendi 2. sınıf filmlerde kaldı

    Nana’yı dünya çapında ünlü yapan olay 5 Kasım 1958’de Roma’nın ünlü gece kulübü Rugantino’daki parti­de yaşanır. ABD’li milyarder Vanderbilt hanedanından Peter Howard’ın düzenlediği partinin konuklarından biri de devrik Mı­sır Kralı (Şişko) Faruk’tur. Krala sürpriz yapmak isteyen Howard, bir dansöz bulunmasını isteyince Nana çağrılır. Kral son anda partiye katılmaktan vazgeçer ama Nana gelmiştir. Apar topar çağrıldığı için yanında kostümü yoktur. Önce elbisesiyle dans eder, gösterinin sonunda nere­deyse çırılçıplaktır.

    1958 29 KASIM HURRIYET TSKANDAL GECE
    Yıllarca unutulmayan skandal Rugantino’da yaşanan skandal hem Türkiye’de hem İtalya’da uzun yıllar boyunca haber konusu oldu. Ceza davası sonuçlandıktan sonra da konu ilgi çekmeye devam etti. 
    skandal kupür

    Gösteri bitince mekanı basan polisler kulübü kapatır. Nana’nın performansını magazin muhabiri Tazio Secchiaroli fotoğraflamış­tır. Bu fotoğraflar L’Espresso’da yayımlanınca tüm dünya skan­daldan haberdar olur. O gece, Roma eğlence hayatına 1960’lar boyunca damgasını vuracak çılgın Dolce Vita (Tatlı Hayat) günlerinin başlangıcı kabul edilir.

    Bu fotoğraflar Nana’yı döne­min en bilinen karakterlerinden biri yapar. Olayı unutulmaz kılan asıl önemli şey ise Fellini’nin 1960 yapımı La Dolce Vita filminde Nana’nın striptiz performansın­dan ilham alan bir sahnenin de olmasıdır.

    Ancak skandala adının karış­ması Nana’ya birinci sınıf sinema filmlerinin ve gece kulüplerinin yolunu açmaz. Fellini’nin aklına da filmdeki dans eden kadın rolünü Nana’ya vermek gelme­miş, Nana’yı Nadia Gray canlan­dırmıştır. Nana, İtalya’da ondan fazla filmde rol alır ama küçük bir rolünün olduğu, Marco Ferreri imzalı 1983 yapımı Storia di Piera dışındaki filmleri ciddiye alınabi­lecek işler değildir.

    Gazeteci-tarihçi Orhan Koloğlu’nun, 15 Şubat 1972’te Hürriyet’te “Nana’yı birkaç sene evvel Roma’da tren istasyonu civarındaki ucuz Voltura sine­masında seyrettim. Sinemanın bütün müşterileri askerler ve Sicilyalı amelelerdi. Filmden sonra bir saate yakın da sahneye çıkan Nana’nın kıvırmalarını izliyor­lardı” yazmasından anlaşıldığı gibi sahne hayatında da işleri pek parlak gitmez.

    Nana skandal geceyi ilk yıllarda bir reklam amacı olarak kullanmaya çalıştıysa da sonuçlar beklediğinin tam tersi olur. 1980’lere gelindiğinde o geceki performansından ve fotoğrafları­nın çekilmesinden büyük pişman­lık duyduğunu söyleyecektir.  

    La-Dolce-Vita filmindeki dans
    ayse nana dans03
    ayse nana dans05
    ayse nana dans06
    ayse nana dans04
    ayse nana dans01

  • TAVANARASI

    KİŞİSEL GELİŞİM

    Etek boyunun eğitime etkisi

    Beyoğlu’ndaki Yıldız Dans Evi, 1970 yılında her gün 12.00-17.00 arası “Avrupa’da çıkan en son dansların” öğretileceği kursları­nı duyururken eğitmenlerin mi­ni etekli olduğunu özellikle vur­gulamış. 1960’lı yılların başın­da ABD’den tüm dünyaya yayılan twist dansını öğretmek için 1967’de açılan Yıldız Dans Evi’nin kursla­rının büyük ilgi gördüğü fotoğraf­lardan anlaşılıyor. Bir karede mini etekli eğitmenle birlikte görülen ki­şi de ünlü sanatçı Erkin Koray.

    Erkin Koray mini etekli eğitmenle.

    İlk dans salonunun 1920’de Şişli’de açıldığı İstanbul’daki ilk dans dershaneleri 1927’de hizme­te başlamıştı. Çarliston dansını öğrenmek isteyen kadın ve erkek­ler için ayrı ayrı açılan bu kurs­lar bir süre sonra Valilik tarafın­dan kapatıldı. Dans kursları asıl patlamayı ise jimnastiği çağrıştı­ran birtakım hareketlerle süsle­nen acayip dansların moda olduğu 1980’li yıllarda yaptı.

    MATBUAT

    Tam Aziz Nesin’lik reklam sayfaları

    Aziz Nesin’in 1962’de çıkardığı Zübük gazetesi siyasetten sanata spordan matbuat dünyasına kadar her alana el atar, her şeyle dalgasını geçer. Tabii reklamlarla da.

    Aziz Nesin’in 1961’de yaımlanan romanı Zübük, çıkarı uğruna her şeyi yapabilecek, yalancı, düzenbaz, ahlaksız, hırsız ve dönek kasaba politikacısını anlatır. Bugün de Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri bu siyasetçi tipi olduğu için Zübük güncelliğini hiç yitirmemiştir. Aziz Nesin, bu siyasetçiyi “Kağnı gölgesinde- ki it” diye tanımlar. Romanın ilk baskısının kapağında bu sözün açıklaması da vardır: “İt kağnı gölgesinde yürür de kendi göl- gem sanırmış”.

    1961’de basılan Zübük’ün
    kapağı Sait Maden’e ait.

    Romanın gördüğü büyük ilginin rüzgârından yararlanmak isteyen Nesin, 1962 yılı Ocak ayında Zübük isimli bir mizah gazetesi çıkarmaya başlar. Sloganı, “Ne sağcıyız ne solcu futbolcuyuz futbolcu” olan gazetenin haberleri bugünkü Zaytung’un haberleri gibi “uydurma”dır. Pazartesi günleri çıkan Zübük, siyasetten sanata spordan mat­buat dünyasına kadar her alana el atar; herkesle, her şeyle dal­gasını geçer.

    Gazetenin uydurma rek­lamları ise özel bir ilgiyi hak edecek kadar enteresandır. “Vatandaş Yeşilay’a inanma, çek kafayı sür safayı” başlık­lı sözde Tekel ilanının sonun­da, “Ne kadar içerseniz, devlet bütçesinin geliri o kadar artar. Sonra o paralarla İmam Hatip Okulu ve cami yapılır” yazar örneğin. Gericiler için üretilen, “Geri” mar­ka saatlerin en önemli özelliği ise her on daki­kada bir saat geri kal­masıdır. Gericilerden sözedilmişken ırkçılar da unutulmaz elbet­te. Bozkurtlar Yetişi­yor adlı kitap ilanında­ki yazar N. İtsiz, ünlü Turancı yazar Nihal Atsız’a gönderme­dir. “Boş” marka radyoların ise içi boştur, çünkü radyodaki alaturka şarkılardan ve yavan konuşmalardan bıkanlar için özel olarak üretilmiştir.

    Gazetenin kendi promos­yon ilanlarında, çekilişle seçilecek ilk üç okura nasihat verileceği, dördüncü ve beşin­cinin Galata Kulesi ile Beyazıt Kulesi’ni kazanacağı yazar.

    Aziz Nesin’in dar bir kad­royla çıkardığı ve yazıların çoğunu kendisinin yazdığı Zübük, 42 sayı çıktıktan son­ra bir yaşını bile tamamlaya­madan yayın hayatına veda etmiştir.

  • Teşrîn-i evvel/Teşrîn-i sânî/Kânûn-i evvel/Kânûn-i sânî

    Atatürk’ün ölümünü duyuran Cumhuriyet gazetesi Kasım ayı için “İkinciteşrin” derken, Akşam “Teşrinisani”yi, Ulus ise “Sonteşrin”i tercih etmişti. 10 Ocak 1945’te çıkarılan bazı ay adlarını değiştiren kanunun biraz da bu karmaşaya son vermek için çıkarıldığı anlaşılıyor.

    Türkçede Ocak’a “Ocak” demeye 15 Ocak 1945’te başladık. Beş gün önce çıkan bir kanunla ül­kemizde yüz yılı aşan bir sü­reç, yani takvim değişikliği sü­reci sona ermiş oldu.

    Osmanlılar, resmî belgeler­de hicrî, yani Hicret’ten başla­yan ve ay yılına (354 gün) göre hesaplanan takvimi kullanmayı sürdürmekle birlikte, 1840 yı­lından itibaren bir de rûmî tak­vim kullanmaya başlamışlardı. Bu takvim de Hicret’ten başlı­yor, ama güneş yılına (365 gün) göre hesaplanıyordu. Ortodoks dünyanın kullanmayı sürdür­düğü Jülyen takvimine göre dü­zenlenen rûmî takvimde yılba­şı 13 Mart’tı. Giderek Osmanlı Devleti’nin resmî takvimi olan rûmî takvimin bir özelliği de, milâdî takvimden on üç gün ge­ride olmasıydı. Bu yüzden, söz­gelimi II. Meşrutiyet’in başlan­gıcı olan gün, 10 Temmuz 1324 ve 23 Temmuz 1908 idi.

    İlk önemli değişiklikler 8 Şubat 1332/ 21 Şubat 1917’de çıkarılan bir kanunla yapıl­dı. 15 Şubat 1332’den sonra 1 Mart 1333’e geçilerek rûmî ve miladî takvimler arasında­ki on üç günlük fark kaldırıl­dı. Bu reform, Rusya’da Ekim Devrimi’nden sonra, Yunanis­tan’da ise 1920’de yapılacak­tı. Aynı kararla, 1333 yılı 31 Aralık’ta sonlandırıldı. Yani 1 Ocak 1918 tarihi, Osmanlı­lar için de 1 Ocak 1334 oldu. Bu durum 1341, yani 1925 yılı sonuna kadar sürdü. 26 Aralık 1925’te çıkarılan bir kanun­la milâdî yıl da takvimimize alınmış, 1 Ocak 1342’ye değil, 1926’ya geçmiştik.

    1930 takviminde 21 Ekim yaprağı.

    Bütün bu süreç boyunca bu­gün kullandığımız takvimden farklı bir özellik de, ay adlarında görülüyordu. Rûmî takvim be­nimsendiğinde, Ekim ve Kasım ayları Teşrîn-i evvel ve Teşrîn-i sânî, Aralık ve Ocak ayları ise Kânûn-i evvel ve Kânûn-i sânî adlandırmalarıyla, Arapçadan alınmıştı. “Teşrîn”, “ekin ekme” anlamını taşıyan ve Süryanice­den Arapçaya geçmiş bir söz­cüktür. “Kânun” (kef harfiyle yazıldığı için “k” ince okun­malıdır) ise yine Süryanice­den Arapçaya geçmiş ve “ocak”, “mangal”, “soba” karşılığı olarak kullanılan bir sözcüktür.

    Bu ay adlarına ne zaman “Birinci Teşrîn” veya “İlk Teşrîn” ya da “İkinci Kânûn” demeye başlandığını tespit edemedim. Şimdilik kesin olan tek şey, bu değişikliğin dilin sadeleştirilme sürecinde, yani 1930’larda gerçekleştiğidir. An­cak, burada resmî bir müda­hale olmadığı, gazetelerin kul­landığı tarihlerden anlaşılıyor. Örneğin Atatürk’ün ölümünü duyuran Cumhuriyet gazetesi “İkinciteşrin” derken, Akşam gazetesi “Teşrinisani” diyor. CHP’nin resmî organı Ulus ise, “Sonteşrin”i tercih etmiş. Do­layısıyla, 10 Ocak 1945’te çı­karılan kanunun biraz da bu anarşiye son vermek için gün­deme geldiği anlaşılıyor.

    Ekim ve Ocak, yeni ay ad­ları arasında anlaşılması en kolay olanları: eski sözcükler Türkçeye çevrilmiş. Kasım da görece anlaşılabilir, çünkü bu sözcük daha önce de halk arasında, 6 Kasım’da başlayan “yılın soğuk yarısı” anlamın­da kullanılan “kasım günle­ri” teriminde kullanılıyordu. Aralık adının nereden geldiği­ni ise bilmiyorum. Sonbahar­la kışın arasında kaldığı için mi öyle denmiş, okurlarımız arasından beni aydınlatacak­lar çıkar umarım.

  • Refik Halid’in paha biçilmez parfümleri

    19. yüzyıl sonlarından itibaren Osmanlı topraklarına girerek geleneksel koku beğenilerini tümden değiştiren ‘Batılı parfümler’ hakkında Refik Halid’in eserlerinde yer alan tespit ve yorumlar Avrupa parfümeri tarihi açısından da büyük önem taşır.

    Meşrutiyet döneminden Cumhuriyet’e kadar uzanan bir zaman diliminde Osmanlı insanının gündelik yaşamının ve tüm alışkanlıklarının hemen her alandaki değişimine tanıklık eden Refik Halid, gerek romanları gerekse denemelerinde, yaşanan kültürel dönüşüme oldukça ayrıntılı ve çoğu zaman da eleştirel bir dille yer verir. Onun, Osmanlı insanının koku beğeni ve alışkanlıklarının değişimi özelindeki verdiği bilgiler, bu konudaki araştırmalar için paha biçilmez bir nitelik taşır.

    Kibarlar için “Avrupalı” parfümler Refik Halit’in adlarını verdiği Vivitz, Pompeia, Floramye Osmanlı
    topraklarına ilk adım atan ve kibar ailelerce kullanılmaya başlanan Avrupa menşeli parfümlerdendir. Aybala- Nejat Yentürk koleksiyonu.

    İmparatorluğun son günleri ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan toplumsal ve kültürel dönüşümleri oldukça renkli ve mizahi bir dille kaleme aldığı Üç Nesil Üç Hayat adlı eserinde Refik Halid, alkol içeren parfümlerin Sultan Abdülaziz devrinde bilinmediğini dile getirir: “Alkollü ıtriyat henüz meçhuldür;
    koku olarak gülyağı revaçta. Fakat devir sonlarına doğru Avrupa’dan gelme bir kaç parfön kibar ailelerce kullanılmaya başlıyor. Mesela Lüben suyu…”

    19. yüzyılda özellikle kimya alanında yaşanan yenilikler Avrupa’da parfüm üretimini başlı başına bir endüstri haline gelmesini sağlamıştı. Bitkilerden elde edilen uçucu yağlar içindeki maddelerin izole edilebilmesi ve koku moleküllerinin sentetik olarak üretilebilmesi, parfümlerin daha ucuza mal edilmesini mümkün kıldı. Kokuların sentetik olarak üretilebilmeleri ve sonrasında doğada olmayan kokuların keşfi birbirinden değişik parfümlerin yaratılabilmesi için hayal gücünü harekete geçirecek bir ortam yarattı. Böylece Avrupa’da 19. yüzyıldan itibaren parfümerinin altın çağı başladı. Bu gelişmeler, beraberinde yoğun bir rekabet ortamını da getirdi. Yaşanan üretim patlaması, Avrupa’da özellikle de Paris’te sayıları hızla artan parfüm evlerinin ürünlerini satabilmek için yeni pazar arayışına girmesini zorunlu kıldı. Osmanlı İmparatorluğu ise parfüm üreticileri için mükemmel bir pazardı.

    19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaygın olmasa da Avrupa’nın özellikle de Fransa’nın köklü parfüm evlerine ait ürünler yavaş yavaş, başta İstanbul, Pera’da ve İzmir, Selanik, Beyrut gibi liman kentlerinde açılan bonmarşelerde, tuhafiyecilerde ve yağlıkçı esnafında boy göstermeye başladı.

    Bu öyle bir denk gelişti ki, Tanzimat’tan itibaren baş döndürücü toplumsal değişikliklere tanık olan ve Batılı yaşam tarzını kabule hazır Osmanlı insanında yeni bir merak ve beğeni dalgası yaratması kaçınılmazdı. Daha
    önceki dönemlerde, kokulu yağ, gül ya da çiçek suları gibi geleneksel kokulardan başka bir ürün kullanmayan ancak yeni modaları yakından takip eden, özellikle üst tabaka Osmanlı hanımların ve beylerin Avrupa tarzı parfümleri benimsemeleri zor olmadı.

    Refik Halit Karay Ardında çoğu yaşadığı döneme ayna tutan romanlar, hikayeler, anı kitapları, oyunlar ve denemelerden oluşan kültürel bir miras bırakan değerli yazar, eserinde parfümeri dünyası için büyük önem taşıyan bilgilere de yer verdi.

    O yıllarda, bugün parfüm olarak adlandırdığımız ürünlerin tamamı “lâvanta” olarak adlandırılıyordu. Koku beğenileri köklü bir geleneğe dayanan Osmanlı insanı Batı’dan gelen “lâvantaları” benimseyerek kullanmaya başladı ama bu, hiçbir zaman gözü kapalı bir hayranlıkla olmadı. İşte bu noktada Refik Halid’in gözlem ve yorumları dikkate değerdir.

    Refik Halid, Osmanlı topraklarına ilk giren parfümlere örnek olarak Lüben suyunu verdikten sonra şöyle
    ekler: “…Bu kırmızı renkte, lavanta çiçeği ve karanfil kokan, temizlik hissi verip iç açıcı latif bir losyondur; amma bir kusuru vardır: Damladığı kumaşta, çamaşırlarda leke bırakıyor. Çok sonradan fabrika bu kusurun önüne geçmişse de malın da modası geçmiş, revacı kalmamıştır.”

    Avrupa’dan gelen parfümlere örnek olarak verdiği Lüben suyu, 1798’den beri var olan, Avrupa’nın en eski ve köklü parfüm evlerinden Lubin’e aittir. Parfümleri ile başta İmparatoriçe Josephine olmak üzere tüm sarayın dikkatini çeken ve beğeni alan Lubin’in en gözde kokularından Eau de Lubin ile ilgili böyle bir değerlendirmeye Avrupa parfüm tarihi literatüründe rastlamak mümkün değilken Refik Halid’in bu noktaya özellikle dikkat çekmesi ilginçtir.

    Abdülhamit devrine gelindiğinde, başta parfümler olmak üzere, Avrupa’dan gelen tuvalet malzemeleri gitgide çoğalmaya başladığını görürüz. Refik Halid bu ürünlere de temkinli ve eleştirel yaklaşır. “ Beyoğlu’ndaki Bonmarşe mağazasının bir kısmına tamamile ıtriyat camekânları sıralanmış: Pirs sabunu, (tuvalet sabunları adi alelumum misk sabunudur). Çeri diş macunu ve diş fırçaları, Kaloderma kremleri ve pudraları, Violet markalı allıklar, daha sonra piyasayı Piver fabrikası dört türlü lâvanta, losyon ve pudrasiyle dolduruyor. Florami, Pompeia, Vivitz ve Safranor.” Ardından ekler: “Mamafih mürebbiyelerden frenk tahsili görenler nazarında bunlar âdi ve dikişçi kız ıtriyatıdır. “Guerlain” in pahalı çeşitleri, hususiyetle pudrası rağbette. Makbul olan sade kokular, Parm menekşesi, leylak, elyotroptur. Derken isimleri bugüne kadar ehemmiyetini kaybetmeyen yeni lâvantalar başlıyor: Origan ve Şipr! Umumî harpte Alman mamulâtından “Divinia” ve “Akazina”dan başkası tükenmiştir.”

    Savaşa yenilmeyen koku Refik Halit Karay’ın I. Dünya Savaşı yıllarında tükenmediğini söylediği Alman mamulâtı iki parfümden biri Divinia’ydı. Aybala-Nejat Yentürk koleksiyonu.

    Fransız İhtilali sonrasında Avrupa’da koku beğenileri çiçeksi ve hafif kokular yönünde bir gelişme gösterir. Yeni dönemde, birden fazla hammadde ile hazırlanan parfümlerin kullanımı gözden düşer ve yalnızca çiçeklerden yapılan parfümlerin Reşat Nuri’nin, İstanbul Kızı adlı 4 perdelik bir oyun olarak kaleme aldığı Çalıkuşu, Darülbedayi tarafından sahnelenmek istenmeyince yazar eseri roman haline getirmişti. Çalıkuşu önce Vakit gazetesi’nde tefrika edildi ve büyük ilgi gördü. 1922 yılında, Anadolu’da yaşanan kurtuluş mücadelesinin en yoğun günlerinde yayınlanan Çalıkuşu, konusu ile o günlerde ülkeye, özellikle de İstanbul’a hâkim olan havaya cevap veren bir roman olmuştu. Eserin başarısı, edebiyattan çok ama çok farklı başka bir alanda da bir ilk’in yaratılmasına vesile oldu. Roman ile aynı dönemde, Çalıkuşu bu kez bir parfümde hayat buldu. Başarılı tiyatro eserlerinin, romanların, operaların parfümlere ilham kaynağı olması, Avrupa’da, özellikle Belle Epoque döneminde yaygın bir pazarlama yöntemiydi. Bu parfümler arasında en bilinen örnek 1905 yılındaki Japon-Rus Savaşı’ndaki bir aşkı konu eden kullanılması uygun görülür. Eau de Cologne gibi hafif ve ferahlatıcı kokular sadeliğin ve saflığın simgesi haline gelir ve burjuvazinin gözdesi olur. Napoleon bile dönemin en büyük keşfi olan Eau de Cologne ’u tercih emektedir. Eau de Cologne, Osmanlı topraklarında da benimsenir. Nitekim II. Abdülhamit ve kızları, Jean Marie Farina üretimi Eau de Cologne’dan başka koku kullanmazlar.

    Refik Halid’in menekşe, leylak ve helyotrop gibi sade kokuların makbul olduğunu belirtmesi bizde de geleneksel ve ağır kokulardan uzaklaşılmaya başlandığının işaretidir. Yazarın adlarını verdiği Florami, Pompeia, Vivitz ve Safranor Osmanlı topraklarına ilk adım atan parfümlerdendir. Paris’in en eski parfümevi L.T.Piver’nin namlı parfümleri arasında yer alan ve içerikleri itibariyle ağır ve egzotik olan bu kokular yavaş yavaş terk edilen beğenilere hitap ettikleri için adi olarak nitelendirilmiş, alt tabakaya uygun görülmüşlerdir.
    Buna karşılık L.T. Piver’e göre daha genç ancak onun kadar ünlü Guerlain’in parfümlerinin tercih ediliyor olması Osmanlı insanının Avrupa’dan ithal edilen her ürüne gözü kapalı bir hayranlıkla yaklaşmadığının en güzel kanıtlarındandır. Frenk tahsili görenlerin hafif ve sade kokuları tercih ettiklerine dair bir başka kanıt da Reşat Nuri Güntekin’den gelir. Reşat Nuri Çalıkuşu romanının kahramanı Feride için helyotrop’u uygun görür ki bu koku da Guerlain’e aittir.

    20. yüzyılda parfümler içerik anlamında da gelişmeye, çeşitlenmeye devam eder. Parfüm tarihinde çığır açan bazı kokuların Osmanlı topraklarında da beğenilerek yer edindiğini görürüz. Refik Halid’in bahsettiği L’Origan, François Coty’nin 1905 yılında yarattığı, doğal ve sentetik maddeler karıştırılarak üretilen ilk modern parfümdür. Şipr ise yine Coty’nin 1917 yılında satışa sunduğu ve aynı ad ile anılan koku ailesinin
    başlangıcı ve referans noktası olan önemli bir parfümdür.

    Refik Halid, Üç Nesil Üç Hayat eserinde Avrupa orijinli parfümler ve ürünler ile ilgili verdiği kısacık da olsa
    paha biçilmez bilgiler ve tespitleri ile Osmanlı insanının koku beğenileri konusundaki sır perdesini yalnız aralamakla kalmamış önemli bir boşluğu da doldurmuştur. Verdiği bilgiler sadece bizim açımızdan değil Avrupa parfüm tarihi çalışmaları için de kayda değerdir. Çünkü o, Avrupalı araştırmacıların hiç değinmedikleri bir şeyi yaparak, bugün bile hâlâ toz kondurulmayan kült parfümleri tarafsız bir göz ve cesur bir dil ile üstelik üretildikleri dönemde karşılaştırmalı olarak değerlendirebilmiş ve doğru yargılara varabilmiştir. Onun bu cesareti ve konuya olan hâkimiyeti, Osmanlı ve Doğu koku kültürünün oldukça köklü ve incelikli olduğunun en güzel kanıtı olarak değerlendirilmelidir.

    ÇALIKUŞU

    En ‘roman’tik parfüm

    Reşat Nuri’nin, İstanbul Kızı adlı 4 perdelik bir oyun olarak kaleme aldığı Çalıkuşu, Darülbedayi tarafından sahnelenmek istenmeyince yazar eseri roman haline getirmişti. Çalıkuşu önce Vakit gazetesi’nde tefrika edildi ve büyük ilgi gördü. 1922 yılında, Anadolu’da yaşanan kurtuluş mücadelesinin en yoğun günlerinde
    yayınlanan Çalıkuşu, konusu ile o günlerde ülkeye, özellikle de İstanbul’a hâkim olan havaya cevap veren bir roman olmuştu. Eserin başarısı, edebiyattan çok ama çok farklı başka bir alanda da bir ilk’in yaratılmasına vesile oldu. Roman ile aynı dönemde, Çalıkuşu bu kez bir parfümde hayat buldu.

    Başarılı tiyatro eserlerinin, romanların, operaların parfümlere ilham kaynağı olması, Avrupa’da, özellikle Belle Epoque döneminde yaygın bir pazarlama yöntemiydi. Bu parfümler arasında en bilinen örnek 1905 yılındaki Japon-Rus Savaşı’ndaki bir aşkı konu eden Claude Farrere’in La Bataille romanından esinlenilerek 1919’da
    Guerlain tarafından üretilen Mitsouko parfümüdür. Ancak Çalıkuşu parfümünün Avrupa’daki benzerlerinden oldukça önemli bir farkı vardı. Zira romandan isim olarak esinlenmenin ötesinde, parfümün sunumu birebir romanla ilişkilendirilmişti. Parfümün kutusu bir kitap şeklindeydi ve kapağın içinde romandan bir alıntı ve altında da yazarının adı yer alıyordu:

    Parfüme ilham veren roman Şişesi kayıp olan Çalıkuşu parfümünün kutusu kitap şeklinde tasarlanmış, kapağın içinde romandan bir alıntıya ve yazar Reşat Nuri’nin adına yer verilmişti.

    “Feride bütün vücudu titreyerek ayaklarının ucunda yükseldi. Genç adamı omuzlarından çekti. Vücudunun bütün kanı dudaklarında toplanmış, boynunu uzattı.”

    Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanından Çalıkuşu parfümünün şişesinin nasıl olduğunu ve nasıl koktuğunu ne yazık ki bilmiyoruz. Parfümü satışa sunan Altun Çiçek firması, İstanbul’un sayılı parfümeri üreticilerindendi.
    Çalıkuşu parfümünün döneme hâkim olan koku beğenilerine uygun olarak formüle edildiğini düşünebiliriz. 1920’lerde piyasaya sürülen hemen hemen tüm modern parfümler, Chanel No 5’in yarattığı moda ile bol aldehit içeriyor ve doğadaki hiçbir kokuya benzemiyordu. Belki Çalıkuşu parfümü de dönemin modasına uygun bir şekilde aldehit bazlı olarak tasarlanmıştı. Ya da belki de, romanda Çalıkuşu Feride’nin kullandığı heliyotrop kokusundan ibaretti.

    Çalıkuşu romanı bugün tam 93 yaşında ve Türk edebiyatının hâlâ en çok okunan eserleri arasında yer alıyor. Parfümünü ise hatırlayan ne yazık ki yok. Bununla birlikte, Çalıkuşu parfümü, her ne kadar çok sayıda bilinmezi barındırsa da, en az romanın kendisi kadar önem taşıyor. Çünkü o, parfümeri tarihimizde, Türk
    edebiyatından bir eserin birebir adını taşıyan bildiğimiz ilk ve tek koku olma unvanına sahip…


  • Hoş kokularıyla baş döndüren medeniyet

    Sofralardan mekanlara, vücutlardan kaftanlara günlük hayatın her kıvrımından hoş kokular yükselir; misk, amber, ud, karanfil, kâfur ve envai çeşit çiçek rayihası burunları şenlendirirdi. Batı’da 19. yüzyıla kadar kötü kokuları perdeleme görevi üstlenen parfümler, Osmanlı İmparatorluğu’nda temizliğin ve bakımlılığın nişanesiydiler.

    NEJAT YENTÜRK

    Osmanlı kent yaşayışında güzel kokular Batılı burunlar için hiç olmadık yerlerden çıkıp kendilerini belli ederlerdi. Pretextat Lecomte’un güzel kokuların “Batı için bir lüks, ancak Doğu’da vazgeçilmez” olduğunu belirtmesi boşuna değildir. Ya da Miss Pardoe’nun “ister kadın ister erkek, Doğu’nun yerlisi olup da bunları kullanmaya fazlasıyla düşkün olmayan biriyle karşılaşmadım” demesi… Osmanlı gündelik yaşamında güzel kokular, günümüzle kıyasla daha yaygın kullanılırdı. Üstelik pahalı çeşitleri hali vakti yerinde olanların ulaşabileceği kokular olsa da, Batıdaki gibi dar bir zümrenin tüketimi ile sınırlı kalan lüks tüketim ürünleri de değillerdi.

    En rağbet görenlerin başında gelen misk, amber, gül suyu ve çiçek suları yemeklere, tatlılara ve şerbetlere katılırdı. Ağız miski denilen miskli, gülsulu şekerler yapılırdı. İster misafir, ister yabancı elçi olsun bir ağırlama sırasında muhakkak gül suyu ve buhur ikram edilirdi. El ve yüzler gülsuyu ile ferahlatılırken, buhurdandan yükselen duman konuğun sakalına ve sarığına tutulurdu. Elbise, kaftan ya da sarık üzerinde sürülebilen terkipler kullanılırken, yelpaze ve mendiller de kokulandırılırdı. Bunlara beden temizliğinde kullanılan misk sabunlarını da eklemek gerekir. Bunların dışındaki koku kullanımları biraz fantezi dünyasına aittiler: Mekanların amberli, miskli ve kâfurlu mumlar ile aydınlatılması; kokulu nargile ve çubuklar, amberli kahveler içilmesi; el yazması kitaplarda misk eklenmiş mürekkepler kullanılması gibi…

    Osmanlı koku kültürünün değerli objeleri

    18. yüzyıl tombak buhurdan (ortada), 19. yüzyıl altın üzerine yakut ve elmas kakmalı küre formlu murassa koku mahfazası kolye (solda), 19. yüzyıl altın üzerine elmas ve mine süslemeli yumurta biçimli koku mahfazası (sağda). Harem-Padişahın Evi, (2012).

    Batının gündelik yaşayışında parfümler, 18. hatta 19. yüzyıla dek gerek sokaklardan yükselen kötü kokulara tahammül edebilme, gerekse bedenin yaydığı kötü kokuları perdeleme görevi görürlerdi. Beden temizliğini mutlaka abdestle tazeleme şartıyla gündelik yaşamına devam edebilen Müslüman Osmanlı insanı için ise parfümler, bu türden bir sosyal zorunluluk haline gelmemişlerdir. Osmanlı gündelik yaşamında parfümler, koku kullanmanın sünnet sayılması bir yana, su ile temizlenen bir bedende bugünün modern anlayışına daha yakın gerekçelerle kullanılırdı: hamamdan sonra muhakkak kullanıldığı için temizliğin dışavurumu olarak, güzel kokular yayarak fark edilmek ve en önemlisi güzel bir müziği usul usul işitir gibi zevk duymak için… Bugün parfüm dediğimizde zihnimizde, cilt üzerine uygulanan bir sıvı canlanır. Fakat insanlık tarihinde güzel kokuların ilk kullanılma şekli tütsü, yani buhur halidir ve güzel kokulu ağaç kabukları ya da reçinelerin buhurdanlar içinde yakılmaları ile sağlanırdı. Osmanlı gündelik yaşamında da mekanların buhurdanlar içinde yakılan tütsülerle kokulandırılması, hatta bu iş için özel terkipler meydana getirilmesi en yaygın işlerden birisidir.

    Gül kokulu şişeler
    Gülabdanlar, gül suyu serpmek için kullanılan uzun boyunlu, ağzı emzikli, armut biçimli şişelerdir. Elinde gülabdan tutan kadın, Abdullah Buhari, Osmanlı Tasvir Sanatları 1: Minyatür (2014). Qing hanedanı dönemi Çin yapımı 18. yüzyıl Osmanlı gülabdanı, Harem- Padişahın Evi (2012).

    Kültürümüzde cilt üzerinde kullanılan güzel kokulara ilişkin en erken kayıtlar, 15. yüzyılın bahnameleri ile
    tıp kitaplarında formülleriyle birlikte yer alır. Sonraki yüzyıllardaki narh defterleri ile birlikte bunlar, teknik metinlerdir. Bu teknik metinlere 17. ve 18. yüzyıl boyunca Topkapı Sarayı’nda tutulmuş Helvahane Defteri’ni de ekleyebiliriz. Toplumsal yaşama ilişkin ayrıntıları en erken olarak Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde ve surnamelerde bulabiliyoruz.

    Bahnameler, okuyucuları cinsellik alanında eğitme amacıyla yazılan metinlerdir. 1430 yılında Ali bin İshak tarafından kaleme alınmış olanı, ilk bahname olarak kabul edilir ve vücut kokusunu güzelleştirici terkipler ve uygulanış şekilleri konusunda aydınlatıcı bilgiler içerir. Bunlar kadınların kullanımına yöneliktir. Çünkü bahnamedeki öğüte göre “kadınların giysileriyle vücutlarının kokusu, erkekleri cezbeder, uysallaştırır.” Kitapta, vücuda sürülen üç formül, iki de koltukaltı ve kasıklardaki kötü kokuları giderici formül kaydedilmiştir.

    Ortaçağdan başlayarak yüzlerce yıl boyunca parfüm denilince Arap yarımadası akla gelirdi. Bu coğrafya, zengin parfüm örnekleriyle Batı’yı kendine hayran bırakmıştı. Bunun öncelikli sebebi, hammadde ticaretini ellerinde tutan Arap tüccarlardı elbette. Yemeklerde kullanılan baharatın yanı sıra eczacılıkta ve ıtriyatta kullanılan hammaddeleri Asya’nın içlerinden, hatta daha uzaklardan temin ediyorlar, ticaretini denetliyorlardı. Kaşalot balığının dışkısı olan amber, kıyıya vurduğu Yemen sahillerinden toplanıyordu. Ud,
    karanfil, kâfur Hindistan’dan geliyordu. Zaferan, gül ve daha birçok çiçek İran’dan; misk keçisinden elde edilen misk Tibet ve Çin’den; misk kedisinden elde edilen zebâd ile sandal Hindistan’ın Çin sınırındaki topraklarından; laden Sicilya’dan; ban yağı Arap yarımadasından sağlanıyordu. Arabistan, devrin eczacılık ve ıtriyatçılığında kullanılan hammaddelerin ticaretini elinde bulundurması sayesinde parfümcülüğün temellerini atma fırsatını da yakalamıştı.

    Batı’nın, alkolü keşfedip parfümcülükte kullanmaya başlamasına dek tüm dünya parfümcülüğünde çığır açan başka bir yenilik yaşanmadan yüzyıllar geçmiştir. Osmanlı yaşayışı ise, başta Arap ıtriyatçılığı olmak üzere tarih boyunca köklü koku kültürleri meydana getirmiş halkların gelenek ve uygulamalarını miras almıştır. Ortaçağ Arap ve İslam ıtriyatçılık geleneği Osmanlı’da yüzyıllar boyu sürdürülmüştür. Yüzyıllar sonra, hatta yirminci yüzyılın başlarında bile Osmanlı gündelik hayatında Ortaçağ Arap ıtriyatının örneklerine rastlanır.
    Bu geleneğin devam ettirilmesinde İslam dininin güzel koku kullanımını sünnet kabul etmesinin büyük payı bulunmaktadır.

    İslam Peygamberinin misk ve amber başta olmak üzere güzel kokular kullanan biri olması, koku kullananlara karşı olumlu yaklaşması, Cuma namazından önce hoş kokular sürünenleri övmesi, Müslüman yaşayışında güzel kokuların kendine yer açmasının sebeplerindendir. Cennet tasvir edilirken birçok kez güzel kokulu miske atıfta bulunulur. Peygamberin evinde de misk, kâfur, amber, ud ağacı kabukları yakılır ve bu suretle çıkan güzel kokulu dumanla evi tütsülenirdi.

    Osmanlı koku kültürü ile ilgili bir başka önemli kaynak ise 15. yüzyılın ilk yarısının büyük hekimi
    Şirvanî’nin Tuhfe-i Murâdî isimli eseridir. Bu eser, Anadolu’da yazılan ilk Türkçe tıp kitapları arasında sayılır. Bursa’da yazılıp 2. Murat’a sunulan eser, kültürümüzdeki parfüm çeşitlerinin en erken örneklerini barındırır. Kitaptaki tariflerin çoğunluğunu mekânları kokulandırmak için kullanılan buhurlar oluşturur. Bunların yanında insanların kendi bedenleri için kullandıkları güzel kokular, sadece isimleriyle değil, içeriklerindeki maddeler ve hazırlanma yolları ile yer alırlar. Lehlehe-i ebyaz, hamamdan sonra erkeklerin bedenlerine sürdükleri merhem şeklinde bir parfümdür; kâfur ve menekşe yağı karışımıdır. Mutarra-yı müdrec, kaftanları kokulandırmak için kullanılır, misk amber ve ud, yani öd ağacı içerir. ‘Anberine’ler, kadınların boyunlarında ziynet gibi taşıdıkları katı parfümlerdir: amber, misk, öd ağacı, ban yağından yapılırlar; hazırlanırken istenilen şekil verilip, ortasından delinerek üstte taşınırlar. ‘Zerire’ler misk, öd ve amberle yapılan merhem şeklindeki parfümlerdir. Ve son olarak ‘galiye’ler yer alır bu kitapta. Ortaçağ Arap ıtriyatçılığının en ünlü ve pahalı parfümleri… Zaten altın, gümüş ya da sırça kaplarda saklanması, ederi konusunda fikir de vermektedir.

    ‘Galiye’ler (ya da ‘kalye’ler), galiyedan denilen küçük kaplar içinde saklanan ve parmak ucuyla alınarak saç ve kaşlar üzerine sürülerek kullanılan siyah macun görünümündeki parfümlerdi. Bütün koku macunları gibi galiyeler de Arap kökenli idi. Hakkındaki ilk bilgiler 7. yüzyıla, Emevilere dek uzanan galiyelerin ana bileşenleri bileşenleri misk ve amber olduğundan oldukça pahalıydı. Zaten ‘galiye’nin sözcüklerdeki
    karşılığı ‘pahalı’dır. Bu meşhur kokular, misk ve amber karışımına sümbül, söğüt külü ve saf beyaz
    mum eklenerek hazırlanırdı. Koku vermekle kalmaz, sürülen yeri siyaha boyar ve parlatırdı. 20. yüzyılın başına kadar seyyar esans satıcılarının çantalarında bulunabilen ve bu yıllarda erkeklerin bıyıklarına
    sürerek kullandıkları kalemis ya da kalemis yağı, gerçekte galiye-i misk’in halk arasındaki söylenişinden başka bir şey değildi. Bu kokulu boyalara yirminci yüzyılın başı İstanbul’unda ‘kozmatik’ adı verilmişti.

    Bugün olduğu gibi geçmişte de bir parfümün kokusunun kalıcılığını ve fiyatını artıran en önemli unsurlar, terkibinde kullanılan hammaddelerin türü ve terkip içindeki oranıdır. 1640 tarihli Es’ar Defteri’nde galiyelerin, dönemin diğer ünlü parfümü olan buhur suyuna kıyasla tam 800 kat pahalı oldukları anlaşılmaktadır.

    Osmanlı sarayının parfümlerinin yapıldığı yer, sarayın ilaçlarının, tatlılarının, kokulu sabunlarının da yapıldığı Helvahane’dir. Saray için imal edilen kokular arasında buhur suyu önemli bir yer işgal etmektedir. İmalatı kayıt altına alındığı için tarifi bütün ayrıntıları ile bugüne ulaşmış Osmanlı’ya özgü bir kokulu sudur.

    Gül suyu ve gül yağı ise kültürümüzün başta gelen kokularındandır. Gül, bu coğrafyanın en önemli kokulu çiçeklerinden biridir: Kafkasya’dan başlayarak, Lübnan dağlarına kadar uzanan bir hat içerisinde, Anadolu’nun doğusunu da kapsayan bölgenin kokulu gül ırkının doğduğu, yetiştiği ve dünyaya yayıldığı bölge olduğu kabul edilir. Koku güllerinin ziraatının yeryüzünde ancak belirli bölgelerde yapılabilmesi, gül suyu ve gül yağının değerli bir meta olmasına yol açmıştır. Konuk ağırlamalarında, mevlit gibi dini toplantılarda konukların ellerine gül suyu serpme âdeti vardı. Gül kokusunun İslam dinindeki ayrıcalığı, yeni yapılan ya da onarılan camilerin ibadete açılmadan önce gül suyu ile yıkanmasına kadar varmaktadır. Gül suyu, Osmanlı mutfağına güllaç, su muhallebisi gibi tatlılarda ve şerbetlerde de kullanılırdı. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde Edirne çevresinde geniş gül bahçeleri bulunduğunu, burada üretilen gülsuyunun İstanbul’da satıldığını yazar.

    Evliya Çelebi, İstanbul’da gülsuyu satıcı esnafına ait dükkânlarda bulunan buhur suyu ve gül suyu’na ek olarak başka kokulu sular da sayar: Ma-i kadı, Ma-i amber, Ma-i aselbent, Ma-i maverd, Ma-i yasemen. Evliya Çelebi’nin verdiği bu listeye ‘çiçek suyu’nu da eklemek gerekir. Tomurcuk halindeki turunç çiçeklerinden elde edilen çiçek suyu, gül suyu gibi haricen sürüldüğü gibi, mutfaklarda da kullanılırdı.

    Osmanlı ıtriyatında saptadığımız diğer parfümler yasemin, sümbül, gül, reyhan ve kullemisk (galiye-i misk), ıtır, tefarik, sandal, öd ağacı, ful, kakule, tarçın, karanfil, sandal gibi kokulu yağlardan ibarettir.

    Son olarak, cilt üzerine uygulanmasa da kişisel bir parfüm formu olarak değerlendirilmesi gereken ‘şemmame’leri anmak gerekir. Bilindiği üzere şemmame, yenmeyen ancak kokusu için yetiştirilen çok küçük boyutlu bir kavun cinsidir. Amber, misk ve laden şemmameleri, giysi üzerinde taşınarak koku yayan ya da elde tutularak koklanan, hatta yazı takımında koku yayması için bulundurulan küçük toplardı.

    Sonuç olarak, geleneksel Osmanlı parfümleri teknik olarak kokulu sular, kokulu yağlar, macunlar ve şemmame gibi kokulu toplardan ibarettir. Alkol, 19. yüzyılın son çeyreğine dek Osmanlı parfümcülüğünde hiç yer almamıştır: uçucu yağlara, yani esanslara alkol ve su ekleyerek Avrupa tarzı kolonyalar, losyon ya da parfümler imal etmek, ancak Avrupa’dan ithal edilen örneklerle karşılaşıldıktan sonra mümkün olabilmiştir. Ancak, geleneksel koku alışkanlıklarından hemen vazgeçilmediği, hatta nadir de olsa rastlamakta olduğumuz seyyar esans satıcıları ile günümüze kadar uzandığı açıktır.

    OSMANLI DÖNEMİNDE KOKU TİCARETİ

    Her parfüm çeşidinin bir esnafı vardı

    Selçuklu ve Osmanlı ticaret yaşamında attar dükkânları, günümüzün eczane ve parfümeri dükkânlarının işlerini görürlerdi. Hatta attarlar hazır ürünleri bulundurmanın yanı sıra, ilaçlar terkip edip, kokulu sular, uçucu yağlar, kına, el ve yüz yağları ve dönemine göre daha birçok çeşit ıtriyatı da üretir ve satarlardı. Günümüz Türkçesindeki aktar sözcüğü, ‘güzel kokular satan kişi’ anlamına gelen Arapça attar sözcüğünden bozmadır.

    Osmanlı ticari hayatında attarlardan başka, yalnızca güzel koku işiyle uğraşan başka esnaf grupları da bulunuyordu. 1640 Tarihli Narh Defteri’ndeki kayıta göre misk-furûşan (misk satıcıları) Osmanlı’nın parfümcüleriydiler… Beden üzerinde kullanılacak ıtriyat kadar, Osmanlı toplumunun koku kullanım alışkanlıklarına uygun her türlü malzemenin satışını yaparlardı. Bu meslek grubu anber-i şemmâme, anber-i tabaka, misk-i Buhâra, galiyeler, buhur suyu, asilbend, buhurdanlarda yakmak üzere öd-i Mâverdî, anberî buhur ve asilbendî buhur ve bunların yanı sıra el ve yüz yağı satmaktaydılar.

    Evliya Çelebi ise bu mesleği imal ettikleri ürünlere göre gruplandırır. Osmanlı kokuları içerisinde en rağbet gören gül suyunu satan esnaf-ı gülabcıyan ise dükkânlarında gül suyunun yanı sıra buhur suyu, ma-i kadı, ma-i amber, ma-i aselbent, ma-i maverd, ma-i yasemen gibi dönemin kokulu sularını bulundururlardı. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, İstanbul’da eski Bedesten önünde büyük bakır kazanlar içinde gül suyu satan Edirneli hatunlar da vardı.

    Osmanlı dönemi koku satıcıları içerisinde önemli bir grubu buhur satıcıları oluşturmaktaydı. Bunlardan esnaf-ı ud-ı amberciyan buhurdanlarda yakmak üzere ud-ı amber satarken esnaf-ı buhurcıyan ise dükkânlarında yine buhurdanlarda yakmak üzere aselbent, günlük, sünbül hatayı ve buhur nebi gibi çeşitli buhurları bulunduruyordu. Esnâf-ı zebâtcıyân, dükkânlarında zebât ve kullemisk ve nice yüz çeşit güzel kokulu yağlar satıyorlardı.

    Son olarak esnaf-ı ehl-i hıref dehhan-ı edviye ise şifa yağları satan meslek grubunu oluşturuyordu. Bu esnaf, badem, servi kozalağı, ceviz, fındık, fıstıktan ve daha başka birçok şeyden yağlar da elde edebiliyordu. Evliya Çelebi’nin bu satıcıların, esnaf alayından halka yasemen yağı, sümbül ve gül yağı, reyhan ve kallemisk yağları dağıtarak geçtikleri yönünde verdiği bilgiler, söz konusumeslek grubunun kokulu yağları da imal ettiklerini düşündürür niteliktedir.

    Kokulu geçit töreni Surname-i Vehbi’de yer alan, 1720 Şenliği’nde Mısır çarşısı esnaf alayının geçit törenini resmeden Levni minyatüründen detay, kokucu esnafın geçişi. Osmanlı Tasvir Sanatları 1: Minyatür, (2014)

    BUHUR SUYU

    Hem sultanın hem tebanın parfümü

    Buhur suyu adını taşıyan kokulu su, geçmişi yaklaşık 550 yıl öncesine dek uzanan, terkibi ve yapılışı hakkındaki bilgilerin tamamı günümüze ulaşabilmiş önemli bir Osmanlı parfümüdür.

    Topkapı Sarayı’nda, fetihten beri devam edegelen bir anane olarak her yıl ramazan ayının on beşinci günü geçtikten sonra padişaha buhur suyu takdim olunurdu. Helvahane ocağında imal edilen buhur suyunun imalatı ve dağıtımı büyük bir ciddiyetle yürütülür, kayıt altına alınırdı. Buhur suyu, Enderun’un Seferli Koğuşu mensupları tarafından padişaha sunulurdu. Saray mensuplarına, vükelâya, hareme, ulemaya ve sair bendegâna ise ramazanın on beşinden itibaren zarif billur şişeler içinde dağıtılırdı. Bu buhur suyu, alanlara, Hırka-i Şerif Alayı’na davetiye yerine geçerdi.

    Buhur suyu sarayın kullanımı için Helvahane’de imal edilen, ama halkın da misk satıcılarından ve gül suyu esnafından satın alabildiği, Osmanlı yaşayışına has bir parfümdü. İstanbul misk satıcılarındaki fiyatı ise ulaşılamayacak bir rakam değildi. 1640 Es’ar Defteri’ne göre gül suyuna kıyasla sadece dörtte bir oranında pahalıydı.

    Buhur suyunun terkibine ve hazırlanışına ilişkin kayıt, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde (No: 7011) bulunan, 1708 tarihinde Çamaşırbaşı olan Yusuf Ağa’nın defterinde yer almaktadır. Çamaşırbaşı Yusuf Ağa, defterinde buhur suyunun tarifini verdikten sonra bu yöntemin mucidinin Ankaralı Mustafa Ağa olduğunu da açıklar.

    Bu kayda göre Padişah, Çamaşırbaşı tarafından sunulan buhur suyunu kabul ettiğinde, 15 altın çamaşırbaşına, biner akçe de diğer yoldaşlarına ihsanda bulunurdu. Buhur suyunu, devlet ricaline götüren ağalara rical tarafından mevkilerine uygun birer hediye ve bahşiş verilmesi de eski âdetlerdendi. Yıllar geçtikçe, buhur suyu getiren ağalara verilmesi zorunlu olan bu hediye ve bahşişlerin ricale ağır geldiğini ifade edilmeye başlanmıştı. Bu durumu işiten Sultan 3. Mustafa tarafından bundan böyle Sadrazam ve Şeyhülislam dışında ricale buhur suyu gönderilmemesi için emir verilmiştir.

    İstanbul halkının ulaşabildiği buhur suyu, üstünlük bakımından sarayda yapılandan geri kalmazdı. Hatta 1720 yılında 3. Ahmet’in şehzadelerinin sünnet düğünleri için yapılan şenlikte Mısır Çarşısı esnafı tarafından sunulan düğün hediyeleri arasında yer almıştı.

    Buhur suyunun terkibinde yer alan sandal ağacı, aselbent, buhuru Meryem, öd ağacı, kalenbek ağacının her biri aslında buhurdanlar içinde yakılarak kullanılan buhur/ tütsü çeşitleridir: bu buhur çeşitlerinin gül suyu içinde kaynatılması ile elde edilen kokulu suya bu nedenle buhur suyu adı verilmiştir.

    AHMET FARUKî

    Avrupa tarzı üretim yapan ilk yerli ‘parfümör’

    19. yüzyılın ilk yarısında Batı ülkeleri ile imzalanan ticaret antlaşmaları sonucunda Osmanlı topraklarında çeşitlenerek artan ithal malların varlığı, Tanzimat döneminde yoğun toplumsal değişikler yaşayan Osmanlı toplumunda yeni bir beğeni dalgası yaratmış ve yeni bir tüketici kimliğinin, yeni alışkanlıkların biçimlenmesine yol açmıştı. Gündelik yaşamın birçok parçası alaturka ve alafranga diye ikiye bölünmüştü. Osmanlı tüketicisi, ayeni parfümlerle bu yıllardan başlayarak tanışmıştı.

    Batı’ya rakip oldu
    Kaliteli ürünlerini şık ambalajlar içinde, zarif etiketler ve cazip isimlerle sunan Ahmet Farukî, Avrupalı firmaların karşısına rakip olarak çıkmayı başarabilmiştir.

    Aynı dönemde Avrupa’da kimya alanındaki yenilikler parfümeri sektörüne büyük atılımlar a yol açmış, hızla büyüyen parfümeri sanayisinin, Osmanlı pazarında yer edinmesi güç olmamıştır. Kokulu yağlardan terkip edilmiş geleneksel kokular kullananların alkollü ıtriyatla, pudralarla, allıklarla, kremlerle, diş iksirleriyle tanışmaları bu dönemde gerçekleşmişti. Abdülaziz döneminin sonlarına doğru Avrupa’dan gelen birkaç parfüm dar bir çevrede kullanılmaya başlanmışsa da alkol içeren parfüm ve kolonyaların toplumun tüm kesimlerinde yaygınlaşması II. Abdülhamit döneminde yaşanmıştı.

    19. yüzyılın sonlarına doğru, İstanbul’da Galata’da, Pera’da, İzmir’de Frenk Sokağı’nda açılmaya başlayan bonmarşeler Avrupa’nın lüks tüketim ürünleri ile dolup taşmaya başlamıştı. İthal malların varlığı ile hareketlenen bu ticari ortamda Osmanlı esnafı parfümeri sektörünün karlılığını fark etmekte gecikmeyecekti. Tıpkı Avrupa kökenli bonmarşeler gibi yerli tuhafiyeciler ve yağlıkçılar da bu yeni ve göz alıcı ürünleri dükkânlarında satışa sunma konusunda oldukça heveslenmişlerdi.

    Bu gelişmeleri değerlendiren ilk girişimci, Mısır asıllı Müslüman bir İstanbullu Ahmet Farukî oldu. Farukî henüz 26 yaşında iken tamamı ithal edilen kozmetik ürünleri ülke içerisinde imal etmenin kârlı bir girişim olduğunu fark ederek 1894 yılında Sultanhamam’da açtığı büyük mağazası ve Feriköy’deki imalathanesi ile yerli parfüm ve kozmetik sanayinin kurucusu oldu.

    Ahmet Farukî, kendi alanında bir ilktir. Yaptıkları, sanayi alanında sayılmayacağından önemli görülmeyebilir; ama bir ithal malları cennetine dönüşmüş olan Osmanlı mülkünde büyük bir anlam taşımaktadır. Farukî ardından gelecek birçok yerli üreticiye önderlik etmiş, müessesesinin daha ilk yıllarından başlayarak çeşitli dergi ve gazetelere yerli üreticiyi teşvik edici, cesaretlendirici yazılar yazmış; tüketici kesime ise, alışverişlerinde yerli müstahzarları tercih etmelerinin ülke iktisadiyatı için önemini vurgulamıştır.

    Sadece parfüm ve kolonya değil, kremden düzgüne, briyantinden şampuana, allıktan sürmeye, rujdan ojeye, tıraş sabunundan diş macununa çok değişik ıtriyat malzemesi üreterek, sözcüğün tam anlamıyla bir parfümeri fabrikası var eden Farukî, işine duyduğu saygı ve yaratıcılığı ile kısa sürede büyük bir başarı elde edecektir. Ürünleri Avrupa orijinli olanların ayarında olmak bir yana, onlarla yarışacak üstünlükte ve çeşitliliktedir. Nitekim katıldığı uluslararası sergilerden ( 1903 Atina, 1904 B ordeaux, 1905 Liege, 1906 Paris, 1906 Londra ) kazandığı birçok altın madalyanın yanı sıra, Nişan-ı Osmanî ve Sanayi Madalyası, İran Hükümeti tarafından da Altın Şîr-i Hûrşîd Madalyası ile onurlandırılır.

    Kaliteli ürünlerini, şık ambalajlar içerisinde, zarif etiketlerle sunan Farukî, Avrupa’daki parfümeri firmalarının karşısına bir rakip olarak çıkabilmiştir. Hatta ismini, bir marka olarak lanse edebilmiştir. Farukî’nin kozmetik türlerin isimlerini yerli halkın anlayacağı biçimde değiştirmesi ise ticari anlamda dâhiyane bir tutumdur. Müslüman halk, dilinin dönmediği eau de cologne’a odikolon derken, o önce Farukî Kolonya Suyu ismiyle halkın karşısına çıkmış, daha sonra bu ismi Farukî Kolonyası’na dönüştürmüştür. Daha başka birçok müstahzara da Türkçe adlar takarak, bunların isim babası olmuştur: Zambak suyu (eau de lys), dudaklık (ruj), allık (compakt’lar), kirpik boyası ya da fırçalı sürme (rimel)… Parfümlere ise lavanta adını takmıştır. Ecnebi isimlere sahip ithal parfümlere karşı Unutma Beni, Cici, Meltem, Şebnem isimli kokular tertip etmiştir.

    İlk parfümeri dükkanı İthal kozmetik ürünleri ülke içinde üretmenin kârlı bir iş olduğunu gören Ahmet Farukî’nin 1894 yılında Sultanhamam’da açtığı büyük mağaza. Aybala-Nejat Yentürk koleksiyonu.

    Firmasının en popüler olduğu yıllarda Sultanhamamı’ndaki dükkânından alışveriş etmek bir ayrıcalık haline gelmiş, nişan, düğün ve benzeri özel günler için hediyenin Farukî’nin dükkânından alınması önemsenir olmuştu. Müessese çok geçmeden İran, Hindistan, Batavya ve Japonya’dan gelen siparişleri karşılamaya başlar. İç pazarda kendine bir yer edinebilmenin ötesinde ihracat yapabilen bir kuruluş haline gelir.

    Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi’nde, Farukî’nin Abdülhamid’in son yılları ile İkinci Meşrutiyet devrinin namlı iş adamlarından olduğunu yazar ve işlerinin Meşrutiyet’ten sonra bir ara aksadığını, bu yüzden işlerini küçültmeye mecbur kalarak, yine Sultanhamam’da ‘Cici’ adında küçük bir dükkâna çekildiğini ekler. “Cici” markalı pudralar, rujlar, losyon ve kolonyaların bu dükkânın ürünleri olduğunu belirtir.

    Oğlu Nihal Faruki, Ahmet Farukî’nin 1942 yılındaki vefatından sonra müessesenin faaliyetlerini devam ettirmişse de, 1950’li yılların sonunda kapanan firma ne yazık ki günümüze ulaşamamıştır.

    Kendisi ile ilgili tüm kaynaklarda Ahmet Farukî’nin “gayet yakışıklı, sayılı güzellerden” olduğunun altı özellikle çizilir. “Hele kaşlarıyla gözleri, hanımların dillerine destan” dır. İlk kadın heykeltıraşımız Nermin Farukî, babasının Maltepe’deki mezarını mozaiklerle süslediğinde duygularını şöyle dile getirir: “Mezarlığa biraz renk götürmek istedim. Babam “parfümör” olduğu için mezarını çiçeklerle süslemek istedim. Birbirine kaynaşmış iki amfora yaptım. Evliliği simgeliyor. İçlerinden dört çiçek çıkıyor, yani iki oğlan iki kız, biz.”


  • İsa’nın sünnetinden resmî tatil gününe…

    Osmanlı Devleti’nin Hıristiyan tebası miladi takvime göre Aralığın 24’ünü 25’ine bağlayan gece İsa’nın doğumunu kutlardı. 31 Aralık ise şakayla karışık İsa’nın sünnet günü olarak anılır, bu bahaneyle Noel benzeri kutlamalar yapılırdı.

    Müslümanlar, Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye 622 yılındaki hicretini ikinci halife Hazreti Ömer devrinden itibaren takvim başı olarak kabul etmiştir. Hicri takvime göre Müslümanlar için yılbaşı “muhterem kılınmış” anlamına gelen Muharrem ayının birinci günüdür. Fakat, Osmanlı döneminde Muharrem ayı Hazreti Hüseyin’in Kerbela’da şehit edildiği ay olduğundan abartılı şenliklerle karşılanmazdı. Bu “hicri yılbaşı” resmen kutlanmaz, halk yeni bir yıla girmiş olduğunu ancak Muharrem ayının onuncu gününde konu komşu aşure dağıtmaya başlayınca idrak ederdi.

    1936 yılından itibaren resmî tatil ilan edilen yılbaşları, yeni yıl kutlama adetinin halk arasında yaygınlaşmasını sağladı. Yılbaşı balosunda hatıra pozu verenler, 1946

    Bununla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nda hicri yeni yılın devlet katında tam bir kayıtsızlıkla karşılandığı da söylenemez. Şairler Muharrem ayının girişi vesilesiyle şiirler yazar, padişaha takdim ederdi. Bu manzumelerde hem zat-ı şahanelerinin yeni yılları tebrik edilir, hem de Muharrem ayının hayırlar getirmesi
    için dualar dillendirilirdi. Yüksek devlet görevlileri huzura çıkar, padişahı yeni yıl nedeniyle kutlardı. Osmanlı sultanı da ziyaretçilere ‘muharremiye’ adı altında para ve armağanlar takdim ederdi. Devlet erkanının kendilerine bağlı memurlara ve hizmetkarlara armağanlar vermesi de köklü bir Osmanlı âdetiydi.

    Osmanlı ülkesinde kullanılan ikinci takvim, Batı dünyası ile aradaki 13 günlük farkı ortadan kaldırmak için 15 Şubat 1332 gününün 1 Mart 1917 olarak kabul edilmesiyle yürürlüğe giren Rumi takvimdi. Mali yılın başlangıcı kabul edilen bu tarihte Düyunu Umumiye’ye bağlı birtakım müesseselerde yapılan resmî törenlerin zorunlu katılımcıları bir yana bırakılırsa, ‘mali yılbaşı’ maaşına zam alan memurlardan başkasınca kutlanmazdı.

    Cumhuriyet’in ilk gayriresmi yılbaşı kutlaması bayram havasında, fakat evlerde yapıldı. İstanbul Elektrik İdaresi saat 00:00’da bir dakika süreyle elektrikleri kesti, 1925.

    1934 yılından fotoğraflı bir yılbaşı tebriği.

    İmparatorluğun Hıristiyan tebası ise miladi takvime göre Aralığın 24’ünü 25’ine bağlayan gece İsa’nın doğumunu kutlardı. Noel sabahı kilise ayinine gidilir, dini şarkılar söylenir, çam ağaçları süslenirdi. Miladi takvimin son gecesi olan fakat dini açıdan bir ehemmiyet taşımayan 31 Aralıkta yeni yılın gelişini kutlamak için ise bir tür mahalli ‘şehir efsanesi’ uydurulmuştu. Eski yılın son gününü yeni yılın ilk gününe bağlayan gece şakayla karışık İsa’nın sünnet günü olarak anılır, bu bahaneyle eğlenceler düzenlenir,
    yenir içilir, Noel benzeri kutlamalar yapılırdı.

    Resmî olarak kutlanmamakla birlikte Osmanlı İmparatorluğu bürokrasisi Hıristiyan yılbaşı kutlamalarına karşı tamamen ilgisiz değildi. Örneğin, 1829 yılında İstanbul’daki İngiliz elçisi, yılbaşını kendi geleneklerine göre kutlamak üzere Haliç’e aldırdığı bir İngiliz gemisinde tertip ettiği büyük ziyafet ve baloya, ilk defa olarak Osmanlı vekillerini de davet etmişti. O zamana kadar Batı usulü ziyafet ve balo görmemiş olan vekiller, yatsı namazını Kasımpaşa’daki Tersane Divanhanesi’nde kıldıktan sonra sandallarla İngiliz gemisine giderek sabaha kadar eğlenmişti. Bu arada bazılarının evsahiplerinin ısrarlarına dayanamayarak viski içtikleri görülmüştü. Eğlenceye katılan Serasker Hüsrev Paşa’nın, Kazasker Yahya Bey’e balonun kafir işi olduğunu ancak devletçe katılmanın icap ettiğini söylerken, Padişah II. Mahmud’a baloyu süsleyerek anlattığı da rivayetler arasındadır.

    Yeni yıl kartpostalları Yılbaşında tebrik kartpostalı gönderme adeti 1925’ten sonra Müslümanlar arasında da yaygınlaşmaya başladı. Hristiyanlar için üzerine arzu ettikleri dini bayramın adını yazabilecekleri şekilde hazırlanmış Fransızca tebrik kartının boş alanına eski yazıyla “Sene-i cedîdi tebrik ve gözlerinden öper, afiyet ve saadetini dileriz. Babamın, annemin, halamın, büyük validemin ellerinden öperiz. Vildan ve Nigâr’a keza” notu düşülmüş (sol üstte).

    II. Meşrutiyet’i (1908) izleyen yıllarda yılbaşı adeti, Müslüman- Türk aydınları arasında yayılmaya başladı. Refik Halit Karay’a göre halkın miladi yılbaşıyla tanışması 1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra İstanbul’a kaçan Beyaz Ruslar (Haraşolar) sayesinde olmuştu: “Mütareke yılbaşılarına kadar bizler, saat 12’yi çalarken ışıkların söndürülmesi düzenbazlığını bilmezdik; limandaki vapurların da bu merasime düdük çalarak katılmalarını işgal senelerinde öğrenmiştik. Esasını ararsanız, Müslüman halkı Beyoğlu tarafına alıştıran da Haraşolar oldu… Arkasından gelen garblılaşma hareketi, kaç göçün kalkması, balolara rağbet, bize yılbaşı geceleri sabahlama adetini de kabul ettirdi…”

    Miladi takvim Cumhuriyet’in ilanından sonra 1925 yılının Aralık ayının 26’ıncı günü yayınlanan kanunla Türkiye’de resmen kabul edildi. Aynı kanun gereğince eski hicri kameri takvim, gayriresmî olarak ve sadece dinî kutlama günleri için kullanılacaktı.

    Ünlü piyangocu Nimet Abla (solda), tüm şıklığıyla bir yılbaşı toplantısında, 1941

    Yeni takvimle beraber Cumhuriyet döneminin ilk yılbaşı gecesi 1926 yılına girerken bir bayram havasında, ancak evlerde kutlandı. 31 Aralık 1925 gecesi İstanbul Elektrik İdaresi’nce yapılan bir uygulamayla saat 00.00’da şehrin bütün ışıkları bir dakika süreyle söndürüldü. 1925’te İzmir’de dar katılımlı küçük bir eğlence toplantısı biçiminde düzenlenen yılbaşı balosunda ise, Mustafa Kemal’in isteğiyle sadece Müslüman erkek ve kadınlar bulunmuştu. Atatürk’ün 1929’da, devletin üst kademesine verdiği büyük yılbaşı balosu, yeni yılın artık resmî olarak kutlanacağının habercisiydi. Yılbaşı balosu düzenleme ve sabahlara kadar dostlarla oturup eğlenme şeklindeki yılbaşı kutlamaları halk arasında 1930’larda yaygınlaşmaya başladı.

    Bu yıllarda yeni yılın ilk günü resmî tatil ilan edilmemiş olduğu için, yılbaşı ertesi herkes işine gücüne giderdi. Yılın ilk günü devlet daireleri, çarşı pazar ve dükkanlar da açık olurdu. 1935 yılında çıkarılan bayram ve tatilleri düzenleyen 2739 sayılı kanunla resmî tatil günü olarak kabul edilince, yılbaşı toplumun geniş kesimlerince benimsenen ve coşkuyla kutlanan bir bayrama dönüştü.

    PİYANGO ÇEKİLİŞLERİ

    Zat-ı âlinize de
    isabet edebilir!

    1939’dan itibaren kâr ya da hayır amacıyla düzenlenen nakit veya eşya ikramiyeli piyangoların modası hiç geçmedi, 1931’den sonra yılbaşı özel çekilişleri büyük ilgi gördü.

    Osmanlı İmparatorluğu’nda piyangolar Batı kökenli hemen herşey gibi önce levantenler ve gayr-i müslimler arasında başlar. İlk piyango “Ermeni Katolik Milleti Batrikhanesi” tarafından bir eşyapara karma piyangosu şeklinde tertip edilir. Bu tarihten itibaren gerek gerek kâr, gerekse hayır maksatlı, nakit ya da eşya ödüllü birçok piyango düzenlenir. 1855’te yabancı piyango biletlerinin yurda sokulmasının yasaklanmasıyla başlayan kısıtlamalar Sultan Abdülmecid döneminde her türlü piyangonun “külliyen men’i” ile sonuçlanır. Ancak yasak uzun sürmez, 1861’de tahta çıkan Sultan Abdülaziz’in saltanat yıllarında piyangolar yeniden başlar. 1880’li yıllara gelindiğinde, piyangoların kişisel çıkar amaçlı olanları yasaklanır, genel hayır amaçlıları ise izne bağlanır.

    Sonraki yıllarda Macar, Alman, Avusturya, Bulgar piyangoları gibi izinli yabancı piyangolar, İzmir Osmanlı Piyangosu gibi mahalli piyangolar, Ziraat Bankası ve Donanma Cemiyeti piyangoları gibi kurumsal piyangolar, Türk Ocağı Piyangosu gibi karşılığı nakit olmayan piyangolar tertip edilir. Bankalar ise 1930’ların başlarından itibaren keşide sahiplerinin katılabildiği nakit (altın ve para) ve eşya (ev-apartman dairesi, otomobil vs.) gibi “tasarrufu teşvik ikramiyeli” piyangolar düzenlemeye başlar, bu rüzgar 1975’deki yasaklamaya kadar sürer.

    Cumhuriyetin ilk piyangosu Türk Tayyare Cemiyeti’ni desteklemek amacıyla düzenlenir; 1 Temmuz, 15 Eylül, 15 Aralık 1925 tarihlerinde yapılan çekilişlerin büyük ikramiyesi beş bin liradır. 9 Ocak 1926’da çıkartılan kanunla piyango düzenleme yetkisi Türk Tayyare Cemiyeti’ne verilir “Tayyare Piyangosu” adı altındaki ilk çekiliş ise 9 Nisan 1926 tarihinde gerçekleştirilir. İlk çekilişte 10 bin lira olan ödül, altıncı çekilişte 100 bin liraya kadar yükselir. 1929 bunalımının etkisiyle piyango gelirleri düşünce, 1931’de tek-özel çekiliş usulü getirilir. 31 Aralık 1931’de Tayyare Piyangosunun ilk özel yılbaşı çekilişi düzenlenir, çok zengin ikramiyeler dağıtılır. Bu tarihten itibaren bu özel çekilişler Yılbaşı Piyangosu olarak anılacaktır.

    5 Temmuz 1939’da kurulan Milli Piyango İdaresi piyango düzenleme yetkisini devralır, ilk çekilişini 11 Kasım 1939 tarihinde yapar. Aynı yıl İstanbul’da 193, Ankara’da 27 bayi bulunmaktadır. İstanbul’ daki bayiler arasında en ünlüleri Nimet Abla, Tek Kollu Cemal, Uzun Ömer ve Cüce Simon’ dur. Milli Piyango halk arasında çok uzun yıllar Tayyare Piyangosu, olarak anılmaya devam edecektir.

  • Kahinlerin ‘bildikleri şirketlerin tahminleri

    21. yüzyıl ilerleyedursun, geleceği yorumlayan sosyal bilimciler, araştırmacılar, kamuoyu ölçümleri gerçekleştiren şirketler, birkaç bin yıl önce tapınaktaki kâhinden uzun uzadıya farkları olmadığının farkında mıdırlar?

    Millenium eşiğinde yazdığım “Gelecek Satmak” başlıklı bir denemede, takvim hazırlamanın bir tür öngörü biçimi olduğunu ileri sürmüştüm:

    “Takvim anakonusunun içinden fal, bili, önbili değilse bile öngörü, müneccim bakışı olmadı sonuçta. Yarıyarıya ölçü, ölçüm, ölçülendirme Takvim; öbür yarısı tahmine, öngörüye, varsayıma dayanıyor. Her yıl, bir sonraki yılın takvimleri hazırlanıyor, basılıyor: Kimsenin elinde geleceğe, geleceğin varolacağına, daha doğrusu geleceğine ait kesin kanıtlar olmasa da.

    Oraculum çağına dönelim bir anlığına. Delphoi’da, Omfalos’un karşısında biriken bütün sorular, yakın ya da uzak yarın ile ilgili değil miydi? Ortaçağa geçelim: Rabelais’nin muhteşem ‘prognostic’i baştan uca bizi bekleyen günlere ilişkin öngörülere, hatta ‘uçuş’lara dayanmıyor muydu?”

    Kehânet kültürünün tarihi derinlere iner. Ana başlangıç coğrafyası olarak Mezopotamya havzasını görüyoruz: Asur’da, Babilonya’da düpedüz hüküm sürmüş, Antik Yunan’a oradan sürgün vermiştir. Şüphesiz bütün kültürlere aynı noktadan yayıldığını söylemek abartılı yorum olur: Uzak-Doğu’da, Güney Amerika’da, Okyanusya’da biliciliğin gelişmesinde farklı, özerk etmenler rol oynamış olsa gerektir.

    Tektanrılı dinlerin dünya düzenine egemenliğini önceleyen çağlarda kehânet düpedüz “kurumsal” bir boyut taşıyordu: Asurlularda ve Babilonyalılarda Kehânet (1940) başlıklı kapsamlı araştırmasında Contenau hiyerarşi piramidinde, yukarıdan aşağıya resmî bir gelişme zinciri kurulduğunu, her kesimden insanın “başvurduğunu” belgelere yaslanarak kanıtlar. Ama hükümran, ama kul, herkes geleceğin(in) kendisine neler hazırladığını “öğrenmek” istemiş, duyduklarına inanmış, yaşamını o “bilgi”lere göre düzenleme yolunu tutmuştur.

    Mozambik kültürüne özgü kehanet taşları…

    Kâhine “herşey” soruluyordu. Bireyler, özellikle önemli karar gerektirecek seçimlerini yapmadan önce danışıyorlardı tapınaklarda. Kâhin ya da şaman ya da “Bârû” güvenilir merciydi. Geçmişleri, Tufan öncesinin efsanevî bilicisi Enmeduranki’ye dek iniyordu. Kuzeyde Hattilere, Hititlilere, Batı’da Cermenlere, Güneyde Mısır’a, Doğu’da Hindeli’ne yayılmıştı kehânete inanç. Eski Yunan’daysa, tanrılar bile bağımlıydılar Omfalos’tan, Delphoi’daki yarıktan gelecek sözlere. Yazının yaratılışının ardından kâhinler yazmışlardır da: Başta kil tabletlere, zamanla papirüslere, ‘kitap’larını çatmışlardır. “Bildiklerini” göstermek istemişlerdir, söylediklerini hayat doğruladıkça.

    Kâhinler gökkubbeye, yıldızlara bakıyorlardı, onları kılavuz olarak kullanırlardı, dolayısıyla bugüne dek açılımının sürdüğünü gördüğümüz astroloji ile sıkıfıkı bağları vardı. Düş yorumcusuydular, dolayısıyla Freud’a ve ruhçözümcülere varan bir çizginin atalarıydılar. Atmosfer hareketleri kehânetlerinin kaynakları arasındaydı, dolayısıyla meteoroloji alanında öncülükleri sözkonusuydu. Hayvanların davranışlarından, bitkilerin özelliklerinden, insan gövdesinin parçalarından (özellikle karaciğer) ve ürünlerinden (kan, ana sütü, dışkı) gelecek okumasında yararlandıkları biliniyor, dolayısıyla zooloji, botanik, anatomi ve tıp bilgileri azımsanamazdı.

    Gelecekten haber vermek, görünmez güçlerle yıldızlar, canlılar âlemi (özellikle de Acaib-ül Mahlûkat), cansız
    nesneler (cins taşlar) üzerinden söyleşiye, ilişkiye girme ayrıcalığı gerektiriyordu. Kâhin kişi ya doğuştan, ya yeteneklerini geliştirerek ulak mertebesine çıkıyordu. Bir de ama, aracılar aracılığıyla transa geçtikleri, bir anlamda doğal konumlarından yapay katkılarla taştıkları sır değildi. Bu yolda çeşitli otlardan, sıvı alaşımlardan yararlanıyorlar, bir esrime aşamasına sıçrıyorlardı.

    Batı Afrika kültüründe kahinleri temsil eden heykeller…

    Tektanrılı dinlerin kâhinlere karşı çıkışının temelinde hem güvenilmezlikleri, hem şirk koşmaları yatmıştır. Doğu Kilisesi, Hıristiyanlığın ilk döneminde kehânetin gücüne inanmış, ama temas kurulan gücün İblis olduğuna işaret etmiştir. Gene de, öngörü isteğini âdemoğlundan söküp almanın yolunun bulunduğunu söylemek olanaksızdır: Bugün de milyonlar fal açıyor, fincan kapatıyor, avuç okuyor. Milyonlar “iddaa” oynuyor, onbinler kumarın, bahisin her türlüsü ile içiçe, devletler piyango düzenliyor, bilinmezin peşine düşülüyor.

    Kollektif öngörü çağına, bilimsel(imsi) yöntemlerle girildi. Seçmen tercihlerini önceden kestirmek, ülkelerin büyüme hızına ilişkin öngörülerde bulunmak amacıyla kurulan ciddi kuruluşların çalışanları, verileri değerlendiren uzmanlar, strateji belirleyicisi muktedirler, pazar yoklaması için yüksek bedel ödemeyi göze alan sanayiciler, tecimenler, sonuçların ulaştırıldığı yurttaş ya da tüketici kimliği taşıyan
    bireyler, 21. yüzyıl ilerleyedursun, geleceği yorumlayan sosyal bilimcilerin, araştırmacıların, kamuoyu ölçümleri gerçekleştiren şirketlerin birkaç bin yıl önce tapınakta “kekemeliğim ne zaman geçecek?” diye soran Battos’a “git Libya’ya yerleş” yanıtını veren (Libya’ya yerleşen Battos bir aslanla karşılaşmış ve korkusundan kekemeliği geçmiştir) kâhinden uzun uzadıya farkları olmadığının farkında mıdırlar?

  • Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler

    Churchill 1943’te savaşın geleceğini soranlara “Önceden kehanette bulunmaktan hep kaçınmışımdır çünkü olay olduktan sonra kehanette bulunmak çok daha iyidir” diye cevap vermişti. Buna rağmen insanlar geleceği merak etmekten, kahinler, müneccimler ve toplumbilimciler de gelecekle ilgili ahkam kesmekten hiç vazgeçmedi.

    En şaşırtıcı seçim deyince akla hemen 1948 ABD başkanlık seçimleri gelir. Bu seçimler sadece sürpriz sonucuyla değil, kamuoyu araştırmaları alanındaki büyük bozgun nedeniyle de ünlüdür. Demokrat Partinin adayı Harry S. Truman’ın seçimleri kaybedeceğine, Cumhuriyetçi aday Thomas E. Dewey’nin kazanacağına mutlak gözüyle bakılıyordu. Gallup araştırma şirketinin yaptığı dokuz ankette Dewey galip çıkmıştı. Truman’ın taraftarları, hatta eşi bile seçimi kazanacağına ihtimal vermiyordu. Basın da aynı telden çalıyordu. Newsweek dergisi elli uzmana sormuş, hepsi de Dewey’e şans tanımıştı. Life dergisi, seçimden önceki sayısında “Müstakbel başkanımız feribotla San Francisco limanına geliyor” başlığıyla Dewey’nin büyük bir fotoğrafını yayınlamıştı.

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler
    Erken öten gazete, eğlenen Truman!
    1948 ABD başkanlık seçimlerinin sürpriz galibi Truman, Dewey’in kazanacağından emin olduğu için “Dewey Truman’ı yenilgiye uğrattı” başlığıyla çıkan Chicago Daily Tribune gazetesiyle alaycı bir zafer pozu veriyor.

    Seçim kampanyasını başkanlık treniyle adım adım ABD’yi dolaşarak yapan Harry Truman’ın bu uzun gezisine gazeteciler fazla rağbet etmemişti. Oysa onu yakından izleselerdi, işlerin sanıldığı gibi gitmediğini görebilirlerdi.

    Seçimler 2 Kasım 1948’ de yapıldı. O gece Dewey, geniş ekibiyle birlikte New York’ta bir otelde sonuçları beklerken, Truman, Missouri eyaletinde küçük bir şehirde bir otele sığınmıştı. Sonuçlar bütün ülke için tam bir sürprizdi: Truman, oyların yüzde 49.55’ini alarak başkan olmuştu.

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler
    En meşhur müneccim
    Nostradamus’un Kehanetler isimli 1555 tarihli kitabındaki öngörülerin günümüzdeki gelişmeleri bile açıkladığına dair yorumlar, internetten eksik olmuyor.

    Ertesi sabah Chicago Daily Tribune gazetesi satışa çıktığında, herkes gülmekten yerlere yattı. Gazete editörleri bir önceki akşam kendilerinden o kadar emindiler ki, “Dewey Trumann’ı Yendi” başlığını atıp gazeteyi baskıya yollamaktan çekinmemişlerdi. Başkanın elinde gazeteyle gülerek çektirdiği fotoğraf, hem gazetecilik hem kamuoyu araştırması konusunda önemli bir ders oldu: Gallup son araştırmasını seçimden on beş gün önce yapmış, son iki haftada seçmenlerin eğilimlerinin değişebileceğini gözden kaçırmıştı. Bir daha aynı hatayı tekrarlamadı. Gazete editörleri ise bir olay gerçekleşmeden tahmin üzerine başlık atmamayı öğrendiler.

    Geleceği önceden bilmek, insanoğlunun çok eski tutkusuydu. Orta Asya’daki şamanlardan eski Yunan ve Roma dünyasındaki kahinlere, kuş bilicilere ve Ortaçağ’daki müneccimlere kadar bunun pek çok yolu vardı. Bunlardan en çok bilineni Delphi kehanet tapınağı, Yunanistan’da Delphi’nin dağlık bölgesinde bir Apollon tapınağıydı. Tapınağın iç odasında, Pythia denilen ve bölgedeki kadınlar arasından seçilen bir rahibe, elinde bir tasla üç ayaklı bir taburenin üzerinde oturur, vecd içinde başvuranların geleceğini haber verirdi (Tapınağın iki fay hattının keşistiği noktada bulunduğu ve yeraltından çıkan etilen gazının rahibenin kendinden geçmesine yol açtığı düşünülüyor).

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler
    Spartalı kanun yapıcı Lycurgos, planladığı reformlar için Delphi tapınağı kahinine (Pythia) danışıyor, Eugene Delacroix’nın tablosu.

    Delphi Tapınağı’ndaki Pythia’ya başvuranlar, ne zaman evlenmeleri gerektiğinden savaştan sağ dönüp dönmeyeceklerine kadar her türlü soruyu sorabilirlerdi. Antik Çağ yazarlarının anlattığı kehanet öyküleri, bunların çoğunun sonradan uydurulduğunu gösteriyor. Örneğin Büyük İskender dünyayı ele geçirip geçiremeyeceğini sorduğunda Pythia cevap vermeyi reddetti. Öfkelenen İskender kadıncağız saçlarından tuttuğu gibi dışarı sürükledi, Pythia çaresiz “Sen yenilmezsin oğlum!” diye bağırdı. İskender “İşte şimdi cevabımı aldım!” diyerek rahibeyi bıraktı. Roma İmparatoru Nero ise, annesi Agrippina’yı öldürttükten sonra Delphi’ye gitti. Pythia’nın kehaneti şu oldu: “Buradaki varlığın tanrıları rencide ediyor. Geri dön, anne katili! 73 rakamı düşüşünün işareti olacak!” Öfkelenerek Pythia’nın yakılmasını emreden Nero yine de memnundu: 73 yaşına kadar yaşayacağına inanıyordu. Ancak bunun yerine 73 yaşındaki Galba tarafından tahttan indirildi…

    Önbilgi, savaşta en çok ihtiyaç duyulan unsurdu. Gerçi Sun Tzu veya Machiavelli gibi “savaş sanatının” eski kuramcıları, bununla düşman hakkında edinilecek somut bilgiyi kastettilerse de, uygulamada komutanlar savaş öncesinde kuşbilicilere (augur) veya müneccimlere danışmaktan vazgeçmedi. Roma ordusunda tavukların yem yiyip yemediğine göre saldırı kararı alınırdı ve orduda bunlara bakmakla görevli “pullarius” denilen kişiler vardı. Komutanların çoğu işi bu tür kehanetlere bırakmazdı. Ama ordunun morali açısından kutsal tavukların yem yiyip yememesi önemliydi. Bu konudaki anekdotların en ünlüsü şudur: MÖ 249’da Kartaca ve Roma donanmaları Sicilya’daki Drepanum (bugün Trepani) limanı önünde karşılaştılar. Roma komutanı Publius Claudius Pulcher, kutsal tavukların getirtilmesini emretti. Güvertede tavukların kafesi açıldı ama hayvanlar yem yemeyi reddettiler. Bu durumda saldırıya geçilmemesi gerekiyordu. Ama Claudius Pulcher “yemiyorlarsa içsinler!” diye haykırarak tavukların denize atılmasını buyurdu. Elbette sonuç, Romalılar için ağır bir yenilgi oldu.

    Ortaçağ’da müneccimler çağı başladı. Aralarından en ünlüleri, kral ve komutanların vazgeçemediği kişiler haline geldi. En tanınmış müneccim Nostradamus denilen Michelde Nostredame’dı (1503-1566). Les Prophéties (Kehanetler) adlı 1555 tarihli kitabına dayanılarak bugün bile internette “Paris saldırılarını bildi” şeklinde yorumlar yapılan Nostradamus, bir gökbilimci bile değildi. Ancak Kraliçe Catherine de Médicis’nin hayranlığını kazandı ve Kral IX. Charles’ın doktoru oldu. Hazırladığı yıldız fallarında kraliçenin bütün çocuklarının genç yaşta ölüp gideceklerini ve Valois hanedanının sona ereceğini öngördü mü, bilinmiyor.

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler
    Bize geleceği söyle
    Phytia, Atina Kralı Aegeus’un geleceğini okuyor. MÖ 440’a ait çömlek resmi.

    Günlük politikayı ondan çok daha fazla etkileyen müneccimler vardı. Otuz Yıl Savaşları’nda 1618-1634 arasında imparatorluk ordularına komuta eden Albrecht von Wallenstein, müneccimlere başvurmadan adım atmazdı. Wallenstein, henüz 25 yaşındayken, büyük astronom (ve astrolog) Johannes Kepler’e başvurarak yıldız haritasını çıkartmıştı. Kepler, genç adamın “akıllı, çalışkan, uyanık, yenilikçi” olduğunu belirttikten sonra ayın duruşu nedeniyle başına çok dert açılacağını, çevresi tarafından “yalnız, kaba bir adam” olarak görüleceğini bildirmişti. Wallenstein bu falı yıllarca yanında taşıdı.

    Wallenstein’ın kadrolu müneccimi ise İtalyan Giovanni Battista Seni’ydi. 1630’da İmparator Ferdinand Wallenstein’i ordu komutanlığından aldığında, müneccimi Wallenstein’a “seni daha parlak günler bekliyor” diye moral vermişti. Gerçekten iki yıl sonra Wallenstein yeniden imparatorluk orduları başkomutanı oldu. Astrologunun sözlerine güvenerek imparatordan bağımsız hareket etmeye, kendi başına barış-savaş kararları almaya başladı. 1634’te imparator “astrolojiye meraklı, muhtemelen kaya büyüye de başvuran” bu başbelası komutanının gizlice öldürülmesini emretti. Giovanni Battista Seni, Schiller’in Wallenstein Üçlüsü (1799) adlı tiyatro oyunlarında önemli bir karakter oldu. Ancak efendisinin odasında kendi yakınları tarafından öldürüleceğini tahmin edememişti.

    Siyasi öngörülerin birer propaganda malzemesi olabileceğini gösteren örneklerden biri de, İngiliz içsavaşı sırasındaki müneccimler kavgasıydı. O sıralarda müneccimler her yıl almanaklar çıkararak olacakları anlatır, ucuza satılan bu risaleler kapışılırdı. İngiltere’de Kral ile Parlamento arasında iç savaş başladığında o güne kadar basımı sıkı bir sansür altında olan almanaklar birden serbest kaldı. 1644 almanağında parlamentonun kralı yeneceğini öngören müneccim William Lilly, Avam Kamarası’nda tartışmaya konu oldu, “İngiliz Merlin’i” (Kral Arthur efsanesindeki büyücü) lakabını aldı. Lilly’ye karşılık Kralcılar da kendi astrologlarını, Naworth takma adıyla yazan George Wharton’ı öne çıkardılar. Kralcı yazarlarla parlamentocu yazarlar, yayınladıkları risalelerde müneccimlerini çarpıştırıyordu. Bir kralcının “Eğer Kral kendi tarafına çekebilirse, Lilly yarım düzine tabura değer” diye yazması, müneccimin propaganda değerini gösteriyordu.

    2. Dünya Savaşı sırasında İngiliz gizli servisinin Macar müneccim Louis de Wohl’u bünyesine almasının nedeni de buydu. Louis de Wohl’ün öngörüleri elbette muharebe alanında kullanılmıyor duama 1941 başında bir dizi konferans için ABD’ye gönderildi. Amerikan medyasının “Modern Nostradamus” dediği Wohl, Hitler’in yenileceği konusundaki kehanetlerini her konuşmasında tekrarladı. Ama Pearl Harbor baskını olup ABD savaşa girince, İngiliz gizli servisi onu hemen geri çağırdı çünkü artık Amerika’da propaganda yapmaya ihtiyaç kalmamıştı.

    Kamuoyu yoklamalarının da müneccim kehanetleri gibi bir propaganda değeri olduğundan, seçim araştırmalarının yayınlanmasına yasaklar konuldu. Bu önlemin, İngiltere’de Kraliçe I. Elizabeth döneminden itibaren hükümdar ve hanedan üyelerinin yıldız fallarının yayınlanmasının yasaklanmasından hiçbir farkı yoktu. Raymond Aron’un söylediği gibi: “Geleceğe yönelik tahminler, insanın hem düşmanlarını hem de taraftarlarını manipüle etmesini sağlar”(L’opium des intellectuels).

    Peki eğer 1948 ABD seçimi gibi beklenenin tersi gerçekleşirse ne olur? O zaman politikacılar, gazeteciler ve diğer bütün ilgili uzmanlar, tahminlerin neden doğru çıkmadığını açıklayarak geçmişe yönelik kehanetlerde bulunurlar. Churchill’in 1943Kahire konferansında o sırada devam etmekte olan savaşla ilgili soruya verdiği cevap gibi: “Önceden kehanette bulunmaktan hep kaçınmışımdır çünkü olay olduktan sonra kehanette bulunmak çok daha iyidir.”

    1929 ve 2008: Piyasa guruları nasıl çuvalladı?

    1929’daki ‘Büyük Depresyon’ öncesi “korkunç çöküş geliyor” diyen Roger Babson’a deli muamelesi yapılmıştı. 2008’deki global krizi de ne merkez bankaları, ne ünlü yatırımcılar ne de akademisyenler öngörebildi.

    Yale Üniversitesi profesörü Irving Fisher (1867-1947), herkes tarafından tanınan “star” iktisatçıların ilk örneklerindendi. 16 Ekim 1929’da New York Times gazetesinde onun ağzından çıkan ünlü cümle yayımlandı: “Hisse senedi fiyatları kalıcı olmak üzere yüksek bir seviyeye ulaştı”.

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler
    Kimse öngöremedi
    Hem 1929 “Büyük Buhran”ında, hem de 2008 global krizinde çöküşün yaklaştığını öngören az sayıda iktisatçı oldu. Fakat çokbilmiş ekonomi guruları aksi fikirdeydi, onlara bel bağlayan piyasa aktörleri, fena halde hazırlıksız yakalandı.

    Ekonomi tarihinin çuvallamış tahminleri arasında en ünlüsü olan bu cümleyi, New York’ta borsa simsarlarının bir kulübünde yaptığı aylık konuşmada söylemişti. Bunu söylemesinin nedeni de, rakip piyasa uzmanı Roger Babson’ın (1875-1967), 5 Eylül’de “Er geç bir çöküş geliyor ve korkunç olabilir” şeklinde tahminde bulunmuş olmasıydı. Fisher aklı sıra Babson’a haddini bildiriyordu. Herkes Fisher’i alkışladı, Babson’a deli gözüyle baktı. Çünkü 3 Eylül 1929’da New York Bosası Dow Jones Sanayi Endeksi 381.17 puanla 1920’den beri sürdürdüğü çıkışın en yüksek noktasına ulaşmış, tarihî bir rekor kırmıştı.

    Ancak Fisher, hisse senedi fiyatlarının ulaştığı yüksek düzeyin “kalıcı” olduğunu söylediği sırada, aslında borsa 3 Eylül’deki rekordan geriye doğru inmeye başlamıştı. Fisher iyimser görüşünde ısrarlıydı. 23 Ekim’de bankacıların bir toplantısında “hisse senedi değerleri hiç de aşırı şişkin değil” diye beyan etti. Ertesi gün, yani 24 Ekim 1929’da “Kara Perşembe” yaşandı, borsada panik halde hisse satışları başladı. 28 Ekim’de sıra “Kara Pazartesi”deydi, hisseler yüzde 12.8 oranında indi. Ertesi gün yani “Kara Salı” düşüş yüzde 11.73 ile devam etti. Dow Jones Endüstri Endeksi, 3 Eylül 1929’da kırdığı rekor düzeye bir daha ancak 25 yıl sonra ulaşacaktı. O sırada Fisher çoktan ölmüştü.

    2008 Krizi

    Ekonomiyle çok az ilgilenenler bile 15 Eylül 2008’de büyük yatırım bankası Lehman Brothers’ın iflas haberini hatırlar. Bugün hâlâ etkileri hissedilen son büyük global kriz, aslında o tarihten bir yıl önce ilk ipuçlarını vermişti. Bu krizi tetikleyen kredili konut satışlarındaki müthiş patlamanın hayra alamet olmadığını önceden kim tahmin etmişti? Amerikan ekonomisinin aktörleri bunu tahmin edememiş, daha doğrusu tahmin etmek istememişti. Kriz başladıktan az sonra ABD Merkez Bankası’nın bir önceki başkanı Alan Greenspan şöyle söylemişti: “Herkes kaçırdı: Akademi dünyası, Merkez Bankası, bütün regülatörler…” ABD Merkez Bankası’nın kriz sırasındaki başkanı Ben Bernarke ise “Bütün bu rakamları biliyorduk tabii. Bir dolu zeki insan bunun bir krize doğru gittiğini düşünmüştü. Ama tahminleri doğru çıkmadı. Onlar dolarda bir çöküş bekliyorlardı ancak başka tür bir kriz oldu. Öngörmenin ne kadar zor olduğunu kanıtlayan bir örnek daha…”

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler

    Piyasa oyuncuları arasında en zekileri olarak bilinen iki kişi, yani George Soros ve Warren Buffett krizi öngöremediler. İlki iflas etmeden az önce Lehman Brothers’a yatırım yaptı, ikincisi de krizde milyarlarca dolar kaybetti. Buffett 2010’da Mali Kriz Soruşturma Komisyonu’nda verdiği ifadede “Hiç kimse kredili ev balonunun patlayacağını tahmin edemedi” dedi. Oysa bugün 85 yaşında olan bu iki adama kahin gözüyle bakılırdı. George Soros 1992’de sterlinin düşeceğini öngörerek aldığı pozisyonla 1 milyar dolar kazandığı gibi “İngiltere Merkez Bankası’nı batıran adam” olarak meşhur olmuştu. Dünyanın en zengin insanlarından biri olan Warren Buffett ise doğru zamanda yaptığı yatırımlarla ve bu yatırımları doğru zamanda elden çıkartmasıyla tanınan, “Büyücü” takma adını hak eden bir yatırımcıydı.

    Ancak konut kredilerinin zehirli bir balona dönüşeceğini tahmin edenler çıkmadı değil. Bunlardan en tanınmışı, İstanbul doğumlu İran asıllı Amerikalı iktisatçı Dr. Nouriel Roubini oldu. Kriz başlamadan önce bir IMF toplantısında “Bugün için duyduğum kaygı, konut kredisi balonunun patlamasıdır… Henüz görmedik ama bu balon patlayınca bankacılıkta daha geniş sistemik sorunlara yol açacak… Ödenmeyen kredilerdeki ve ipotekli konutlara konulan hacizlerdeki artış başka banka ve finans kurumlarına da yansıyacak…” Roubini bu sözleri söyledikten sonra oturumun moderatörü “bu sözlerden sonra galiba şöyle sıkı bir içkiye ihtiyacımız var” diye espri yaptı ve herkes güldü. Ancak Roubini öngörülerinde haklı çıktı.“Dr. Kıyamet” (Dr. Doom) takma adını kazandı ve şöhrete kavuştu.

    25 yıl arayla Avrupa’da iki büyük barış illüzyonu

    1 Dünya Savaşı 1914’ün Eylül ayında patlak verdiğinde, Avrupalı komutan ve politikacıların ezici çoğunluğu askerlerin Noel’de evde olacağını söylemişlerdi. 2 Dünya Savaşı arefesinde, Almanya dönüşü İngiltere Başbakanı Chamberlain de halka “artık evinize gidin, yataklarınızda rahatça uyuyun” demişti.

    Ağustos 1914’te Alman İmparatoru II. Wilhelm, savaşa giden askerlere yaptığı konuşmada “Sonbahar yaprakları dökülmeden evlerinize geri döneceksiniz” diye söz vermişti. Almanya’nın Britanya Elçisi Prens Lichnowsky’nin 27 Temmuz 1914’te imparatoruna yolladığı “kıtada bir savaş olursa Almanya kazanamaz” şeklindeki telgrafın II. Wilhelm’e gösterilmediği söylenir. Alman Başbakanı Bethmann Hollweg ise, savaşın üç veya dört ay süreceği şeklindeki tahminini, bu süre bitene kadar defalarca tekrarlamıştı.

    Onun gibi pek çok yönetici de savaşın kısa süreceğine inanıyor veya konuşmalarında böyle söylüyorlardı. Bütün ülkelerde “kısa-savaş illüzyonu” adı verilen bir yanlış öngörü hakimdi. İngiltere’de Seferberlik ve İstihbarat Müdürlüğünün (Directorate of Mobilization and Intelligence) stratejik bölümünün başında bulunan E. A. Altham, planlarını yaparken, ticari bir imparatorluk olan Büyük Britanya’nın kısa süreli bir savaş yapacağı düşüncesine dayandırmıştı. 1912’de İngiliz genelkurmayı muhtemel bir savaşın en fazla altı ay süreceğini, Alman genelkurmayı ise 4 ile 9 ay arasında devam edeceğini öngörüyordu. 5 Ağustos 1914’te savaşın başlamasından az sonra İngiliz amiral David Beatty karısına yazdığı bir mektupta, savaşın kış gelmeden biteceğini söylüyordu: “Dünyada bu kadar büyük çarpışmayı daha uzun süre sürdürmeye yetecek kadar para yok.”

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler

    Bu tamamen yanlış tahminlerin nedeni, ülkelerin 1866 Prusya-Avusturya ve 1870 Prusya-Fransa savaşını kendilerine örnek almasıydı. (Son yapılan büyük savaşlar bunlardı; Balkan Savaşları “gelişmemiş” ülkeler arasında olduğundan, Avrupa’nın “gelişmiş” büyük güçleri tarafından dikkate alınmıyordu). Ancak ülkeler, bu savaşlardan sonra geçen sürede kaydedilen askerî gelişmeleri göz önüne almıyorlardı. Mâli tahminlere bakıyor, yeterli kaynağın olmadığını düşünerek çarpışmaların mecburen biteceğine hükmediyorlardı. Yöneticiler böyle olunca, halkların da kısa savaş illüzyonuna kapılmaları normaldi. Askerler 1915yılına girildiğinde ilk yorgunluk belirtilerini vermeye başladılar. Ancak o zaman bile savaşın 1918 sonbaharına kadar uzayacağına inanmıyorlardı. Asker mektuplarında bunların örnekleri bulunabilir. Örneğin psikanalizin babası Dr. Freud, Ocak 1915’te Macar yedek süvari birliğinde çarpışan arkadaşı Dr. Sandor Ferenczi’den bir mektup aldı. Freneczi şöyle diyordu: “Savaş uzun süreceğe benziyor… Ta ekim ayına kadar sürebilir.” Oysa savaşın süresi bu tahmini de çok çok aşacaktı.

    Büyük Savaş’ın nasıl olacağını çok önceden öngören birkaç kişi vardı. Bunlardan Friedrich Engels, 1887’de şöyle yazmıştı: “Karşılıklı silahlanma yarışı uç noktaya götürülürse, sonunda doğal meyvelerini verecek ve önceden görülmemiş yoğunlukta bir dünya savaşına yol açacak… Sekiz ile on milyon asker birbirini kesecek ve Avrupa silinip süprülecek… Ticaret ve endüstride büyük kaos yaşanacak ve genel bir iflasla sonuçlanacak, eski devletler ve gelenekleri öyle bir yıkıma uğrayacak ki, düzinelerce taç lağımı boylayacak… Bütün bunların nasıl biteceğini ve kimin zafer kazanacağını öngörmek mümkün değil ama tek bir sonuç kesin: Genel bir bitkinlik ve çalışan sınıfın nihai zaferi için gereken koşulların ortaya çıkışı…”

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler

    2. Dünya Savaşı

    Naziler 1933’te iktidara geldikten sonra gittikçe saldırganlaşan ve silahlanan Almanya’ya karşı güttüğü “yatıştırma” politikası, yanlış siyasal öngörülerin en tanınmış örneği olarak görülür. Japonya’nın Mançurya’yı, İtalya’nın Habeşistan’ı, Almanya’nın Avusturya’yı ele geçirdiği 1930’larda, İngiltere ve Fransa diplomatik çaba göstermekten, saldırganları yatıştırmaya çalışmaktan öte bir şey yapmadılar. Bu tutum, Almanya’nın Çekoslovakya’nın Almanların oturduğu bölgesi Südet bölgesini (Sudetenland) ilhak etmek üzere harekete geçmesine kadar sürdü.

    Eylül 1938’de Münih’te, Çekoslovakya’nın geleceğini tartışmak üzere uluslararası konferans başladı. Çekoslovakya buraya davet bile edilmemişti. İngiliz ve Fransız diplomatların tek derdi Avrupa’da yeni bir savaşın başlamasını önlemekti. Bu uğurda Münih’te Çekoslovakya’nın Südet bölgesini Hitler’e teslim etmeyi kabullendiler.

    Hitler’le yaptığı ikili görüşmelerden tatmin olan veelinde yine Hitler’in imzaladığı “İki halkın birbiriyle bir daha asla savaşmama isteğinin sembolü” olan İngiliz-Alman Antlaşması’yla İngiltere’ye dönen başbakan Chamberlain, halkın tezahüratı arasında Buckingham Sarayı’na kadar geldi. Orada kralla birlikte balkona çıkarak kalabalıkları selamladı. Aynı gün başbakanlık konutundan ünlü konuşmasını yaptı: “Sevgili dostlarım, bir İngiliz başbakanı ikinci kez Almanya’dan Londra’ya şerefle dönüyor. Zamanımız için barışı sağladığıma inanıyorum. Şimdi artık evinize gidin, yataklarınızda rahatça uyuyun.”

    Chamberlain’in sağladığı “zamanımız için barış” bir yıl bile sürmedi. O sürede Almanya Çekoslovakya’nın sadece Almanların yaşadığı bölgelerini değil, tamamını yuttuğu gibi Polonya’ya da saldırdı. Böylece 3 Eylül 1939’da radyodan şu konuşmayı yapmak yine Chamberlain’e nasip oldu: “Bu ülke Almanya ile savaş halindedir.”

  • 100 kadının ‘katili’ dergi

    100 kadının ‘katili’ dergi

    Gavsi Ozansoy’un 1957’de yayımlamaya başladığı Yaşanmış Facialar dergisi, her sayısında gerçek bir cinayetin fotoğraflarla yeniden canlandırıldığı ve öyküleştirildiği haftalık bir dergidir. Yüz sayıdan fazla yayımlanan derginin seçtiği cinayetlerin hepsi kadın cinayetleridir. Bu kadınların bazıları, derginin ifadesiyle “Bir yuvanın kadınıyken aşk ve şehvet kadını olmuş” ya da “Gezip tozma illetine tutulmuş”tur, bu nedenle öldürülürler. Fotoğraflarda, öldürülen kadınları pek tanınmayan aktristler ve şarkıcılar canlandırır. Öykülerin dili çok zaman pornografiye kaçar, fotoğraflar da tahmin edileceği gibidir. Kadın cinayetlerini meşrulaştıran ve bazen apaçık teşvik eden “öyküleri” Haluk Cemal Beydeşman, Bedirhan Çınar ve Aydın Arıt gibi polisiye yazarları yazar. Bu isimlerden bazılarının gazetelere dini tefrika da hazırlıyor olması bir başka ilginç noktadır.

    ESKİ TRENDLER

    Fikri düellonun altın yılları

    Bir dönemin en çok konuşulan etkinliklerinden olan münazara turnuvaları, gazetelerin birinci sayfasına haber olacak kadar önemsenirdi. Bu kadar ilgi olunca, yasakların gelmesi de kaçınılmazdı.

    Sözlük tanımı “Bir jüri ve izleyiciler önünde kurala uygun tartışma” olan münazarada kimin doğru söylediği değil, hangi tezi ne kadar savunabildiği değerlendirilir. İlk turnuvanın 1932’de düzenlendiği Türkiye’de münazaraların altın çağı 1940’lı yılların ikinci yarısı ve 1950’li yıllardır. Bu dönemde münazarara turnuvaları gazetelere haber olacak kadar önemsenir. Münazarada jüri üyesi olmak da en az tartışmacı olmak kadar havalı ve saygın bir uğraştır. Ünlü akademisyenler, gazeteciler ve yazarlardan oluşan jüriler büyük sükse yapar.

    Münazarayı kazanan ekibin savunduğu görüş ne kadar “cins” ise gazetelere haber olma ihtimali o kadar artar. “Yalan ahlaksızlık mı yoksa zaruret mi?” tartışmasını “zaruret” diyenlerin, “Kadınlar çalışmalı mı evde mi oturmalı?” tartışmasını “evde oturmalı” diyenlerin, “Striptiz güzel sanatların bir dalı olabilir mi?” tartışmasını “olabilir” diyenlerin kazanması daha çok haber değeri taşır.

    Demokrat Parti iktidarının baskılarını arttırdığı 1950’li yılların ikinci yarısında münazara yasakları da başlamıştır. Milliyet yazarı Refi Cevad Ulunay, 26 Mart 1956’daki yazısında İktisat Fakültesi ile münazara müsabakasına girecek hukuk öğrencilerinin kendisini ziyaret ettiğini yazar. Öğrenciler, “Din, medeniyetin gelişmesine engel midir, değil midir?” başlıklı münazarada “engeldir” tezini savunma kurası çekmişlerdir. Gençlerin “Dindar ailelerin evlatları olarak bu tezi değil savunmak ağzımıza bile alamayız” dediğini yazan Ulunay’ın münazaranın engellenmesi çağrısı üzerine polis münazarayı yasaklar.

    Bir münazarayı izleyen lise öğrencileri, 1950’li yıllar.

    Bazen “hafif” konuların seçildiği münazaralar bile yasaklanır. Sözgelimi, 9 Mayıs 1958’de üniversitelilerin flört konusunda yapacakları tartışmaya izin verilmemiştir. 4 Nisan 1959’da ise “İnsan meramını en iyi nesirle mi anlatır, şiirle mi” başlıklı bir münazara yapmak isteyen CHP Eminönü teşkilatından gençlere, “Tartışmak yasak ama sohbet edebilirsiniz” diyen polis engel olur. Bunun üzerine gençler polise “Böyle bir münazaraya müdahale etmeye lüzum var mı, yok mu?” konusunda sohbet edeceklerini söyler. Polis bunun da bir tartışma sayılacağı gerekçesiyle gençleri parti binasından çıkarır.

    Öğrenci münazaraları dışında başka ilginç münazaralar da yapılır. Örneğin ayakkabı üreticileri, fiyatlarını yükselttiği gerekçesiyle deri ve köselecileri, manavlar kabzımalları münazaraya çağırır. 1959’da ise Tarsuslu yirmi şişmanın zayıflama ilaçlarının yararlı olup olmadığı konusunda yaptığı ve iki gün süren münazara gazetelere haber olur.