Kategori: Sosyal Tarih

  • ‘Hainler mezarlığında’ değil, Süleymaniye’de yatıyor

    Abdülaziz’i tahttan indiren sadrazam Hüseyin Avni Paşa’nın mezarı, ancak dönemin VIP’lerinin gömüldüğü Süleymaniye Camii’nin haziresinde. II. Abdülhamid’in o mezarı naklettirmeye gücünün yetmeyeceğini düşünemeyiz. Ama o, ölüyle, mezarıyla uğraşacak bir kültüre mensup değildi.

    Mahalle aralarında­ki cami hazirelerine 16.-17. yüzyılda sade­ce camiyi vakfedenin cenazesi, en fazla belki ailesi defnedile­bilirdi. Tekkelere büyük şeyh­ler, bazı mühim siyasi müritler gömülebilirdi. Selatin camile­rinin bahçelerine defin ise ne­redeyse imkânsızdı. Kanuni’ye Süleymaniye Camii’ni yapan Koca Mimar Sinan dahi kendi­ni hazireye defnettirememiştir. Caminin dışındaki küçük kab­rinde yatmaktadır.

    18. yüzyılda bu sıkı kurallar gevşedi. Sultanların yakınında­ki önemli kişilerin, büyük ca­milerin mezarlıklarına gömül­meleri adet oldu. Yine de ora­lara gömülebilmek için bizzat padişahın hatt-ı hümayunu/ iradesi aranırdı (Günümüzde bu durumlarda aranan Bakan­lar Kurulu kararı ve Cumhur­başkanı izninin kökü Osmanlı­lara dayanır). Buralara gömül­me adeti Tanzimat sonrasında yaygınlık kazandı. Üstelik bir imtiyaz halini aldı. Nice ilmiye, mülkiye, seyfiye erbabı bura­larda gömülüdür.

    Son günlerde gündeme ge­len “darbeci hainlerden çatış­mada ölenlerin cenazesinin ca­milere getirilmemesi, umumi mezarlıklar yerine, yeni inşa edilecek Hainler Mezarlığı’na gömülmesi projesi” tarihimiz­de, geleneğimizde görülmüş bir şey değildir. Geleneğimiz suçluyla uğraşır, ailesini ce­zalandırmaz, topluma kazan­dırır. Örneğin Yunanlılarla iş­birliğinde bulunan Madanoğlu Mustafa, Yüzellilikler’dendir. Oğlu Cemal, Harbiye’de okutu­larak Orgeneral Cemal Mada­noğlu yapılmıştır. İşbirlikçi ve Kuva-yı Milliye aleytarı oldu­ğu için linç edilen Ali Kemal’in oğlu Zeki Kuneralp saygın okullarda okutulup intisap etti­ği diplomasi mesleğinde devle­tin en hassas noktalarında ça­lıştırılabilmiştir.

    Serasker Hüseyin Avni Paşa (1820-1876)

    Ispartalı bir köylü çocuğuyken Osmanlı Devleti’nin sadrazamı, Ordusu’nun Seraskeri oldu. Başarılı ve sevilen komutan iken darbe yaptı, Eşekçi Ahmed’in oğlu adıyla anılır oldu. Yine de cenazesi Süleymaniye’ye gömülebildi.

    Gündeme uyan en etki­li örnek Süleymaniye Camii Haziresi’ne yapılacak kısa bir gezintide karşımıza çıkacaktır. Kıbleye göre batı taraftaki ha­zire kapısından girilince sol­daki büyük, sanat eseri mezar, bu ülkenin en etkili darbeci­lerinden, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinde en önemli rolü oynayan, Seras­ker ve Sadrazam Hüseyin Av­ni Paşa’nın mezarıdır. Çerkes Hasan tarafından öldürüldük­ten sonra, bir darbeci olma­sına rağmen bugünkü yerine gömülebilmiş, üstüne üstlük ne kadar önemli bir kahraman olduğu, hatta şehit öldüğü me­zartaşına bile yazılabilmiştir. Denilebilir ki “oraya gömül­düğünde iktidar darbecilerin elindeydi. Darbe aleyhtarları­nın gömülmeyi engellemeye gücü yetmedi”. Böyle bir du­rumda üç ay sonra tahta çıktı­ğında, bütün darbecileri Yıldız Sarayı’nda mahkemeye çıkart­tıran II. Abdülhamid’in o me­zarı da naklettirmeye gücünün yetmeyeceğini düşünemeyiz. Bizce ne nakil, ne de tahrip onun aklına bile gelmemiştir. Çünkü ölüyle, onun mezarıyla uğraşacak bir kültüre mensup değildi.

  • Kuran ile ezanın, matbaa ve gramofonla buluşması günahtı

    Osmanlılara matbaa erken geldi ama Yahudi, Ermeni ve Rumlar kendi dillerinde kitap basabilirken Müslümanlar 280 yıl matbaadan uzak bırakıldı. 400 yıl Kur’an basımına fetva verilmeyince Bakanlar Kurulu kararıyla basılabildi. Gramofon ise 1887’deki icadından hemen sonra İstanbul’da yaygınlaşmış, ama “Kuran plakları”nın caiz sayılması için 1927’yi beklemek gerekmişti. Ulemanın teknolojiye karşı umutsuz mücadelesi…

    Günümüzde “Kuran’ın matbaada basılması caiz değildir, hattatla­rın eliyle yazılmalıdır” diyen aklı başında bir din adamı çı­kabilir mi? Bugün için müm­kün görülmeyen bu önerme, Osmanlı döneminde 400 kü­sur yıl geçerli oldu.

    Matbaa, Osmanlı Devle­ti’ne Gutenberg’in 1447 yılın­daki icadından kısa bir süre sonra geldi. Rum, Ermeni ve Yahudiler açtıkları matbaa­larda kendi dillerinde çeşitli kitaplar bastılar. 280 yıl mat­baanın nimetlerinden yarar­lanamayan Müslüman toplu­munun, Arap harfleri ile kitap basmasına yönelik fetva ancak 1727 yılında verilebildi. O ta­rihte de ancak dinî olmayan ki­tapların basılması şartıyla izin alınabilmişti. İslâm’ın kutsal kitabı Kuran-ı Kerim, 1874’e kadar fetva çıkmadığı için İs­tanbul’da basılamadı. İzinsiz basılan Kuran’lar toplatıldı. Buna rağmen Kazan Müslü­manları fetvayı beklemeden 1801’de Kuran’ı basmışlar­dı. Ardından Hindistan, Mısır Müslümanları da matbu Ku­ran’lara sahip oldular. İstan­bul’da ulema hâlâ fetva vermi­yordu. Sonunda 1874’te Bakan­lar Kurulu kararıyla matbaada basılmasına izin çıktı.

    Gramofon plaklarına Kuran – Ezan gibi dini unsurların doldurulmasını yasaklayan Meclis-i Vükela Mazbatası.

    Matbaanın icadından 427 yıl geçmesine rağmen ule­manın Kuran basımına fetva vermemesinin sebebi, harfler kâğıda baskı yoluyla aktarılır­ken kitaba saygısızlık yapıl­dığı zannı idi. Sürekli dillen­dirilen sosyal ve ekonomik gerekçeler ile konuyu tevil etmek mümkün olsa da ger­çekçi değil. Cevdet Paşa Te­zakir’inde bu durumu “yazma Kuran’lar ciltlenirken menge­neye sıkıştırılıp muşta ile dö­vülmesi caiz görülürdü ama baskı makinesindeki işleme hürmetsizlik gözüyle bakılır­dı” diye anlatır. Teferruat ile meşgul olup asıl olan yararın gözden kaçırılması bu basi­retsizlik yüzünden olmuştur.

    Ulemanın böylesine cahil­ce ayak diremesinin önü alın­mışken, o yıllarda ortaya çıkan bir icat yüzünden aynı basiret­sizlik yeniden gündeme gel­di. Edison’un 1877’de fonog­rafı, Emil Berliner’in 1887’de gramofonu icadıyla, bu aletler Osmanlı toplumunda da hız­la yayıldı. “Konuşan makine” diye adlandırılan bu cihazlar, toplumun olağanüstü düzeyde ilgisini çekti. İstanbul’a 1885- 1890 arasında geldiği tahmin edilen fonografların “kovan” adı verilen plaklarına doldu­rulan şarkı, türkü, gazel, nutuk çeşitleri ücret karşılığı merak­lı kitlelere dinletiliyordu.

    Lyrophon Record şirketinin plak kataloğunda da dini içerikli plaklar bulunmaktadır.

    Osmanlı meyhane ve kah­vehaneleri, günümüzdeki meslektaşlarının şifreli yayın kanallarına kayıtsız kalama­dıkları gibi, gramofona da ka­yıtsız kalamadılar. Müşteri çekmek için iyi bir yöntem ol­duğu tespit edildi. Her kahve ve meyhanenin belli bir müzik tarzı oluştu. Gramofon ve fo­nograf şirketleri pazar araştır­malarında Kuran, ilahi, kaside okunmuş plak ve kovanların da satışlarının yüksek olaca­ğını hesaplamışlardı. Bunların da piyasaya girmesi ile muta­assıp kitle, dinî içerikli plakla­rın kahvehane, meyhane gibi süfli yerlerde çalınmasından İslâm’ın hakarete uğrayacağı endişesine kapıldılar.

    Toplumdaki ilgiye para­lel olarak yayımlanan ilk kitap, 1886-87’de Ahmet Rasim Bey tarafından Fransızcadan çev­rilen ve çeşitli eklerle zengin­leştirilen bir kitaptı: Bedayi-i Keşfiyat ve İhtiraat-ı Beşeriye­den Fonograf. Kasım 1889’da Ali Mazhar Bey eğlenceli bir üslupla Fonograf risalesini yazdı. Sultan II. Abdülhamid de, devrindeki yeniliklere ga­yet meraklıydı. The Illustrated London News gazetesinin 14 Temmuz 1888 tarihli sayısında fonograf ve Edison’a dair çıkan haberin Rusya’da yayınlanan metni, saray mütercimi Ahmed Nermi Efendi tarafın­dan çevrilerek 2 Eylül 1888’de Sultan Abdülhamid’e sunuldu. Bu tarihlerde Sultan Abdülha­mid için fonograf siparişi var mıdır tespit edemedik ama, 1895’te Amerika’ya gramofon sipariş edildiğini biliyoruz.

    Ne var ki bu tarihlerde gra­mofunun Osmanlı Devleti’nde üretimine izin verilmediğini de bir Meclis-i Vükela (Bakan­lar Kurulu) kararından anlı­yoruz. 1894 yılında Telgraf ve Posta Nezareti Fen Müşaviri Raif Bey, Mercan’da kurduğu elektrik fabrikasına ithal ettiği bazı cihazlar için gümrük ver­gisinden muafiyet talebinde bulunur. Meclis-i Vükela’dan, “telefon ve fonograf gibi yasak olan şeylerin üretilmeyeceği hakkında alınacak temi­nattan sonra duruma bakıla­cağı” kararı çıkar [MV. 82/4].

    Fonograf Edison’un fonografı Kristal Saray’da düzenlenen Handel Festivali’ndeki baskı atölyesinde kullanılırken. Bu gazetedeki Edison ve fonograf hakkındaki yazı 2. Abdülhamid için tercüme edilmiştir.

    Kısa bir müddet sonra ya­sak kalkar ve Osmanlı kentle­rinde gramofon ve plak mağa­zaları birbiri ardına boy gös­termeye, gazete ve dergilerde reklamlar yayımlanmaya baş­lar. Tabii ilgi ve plak çeşitlili­ğinin artması, Abdülhamid’in kontrolü elden kaçırmak iste­meyen yönetim tarzını tehdit edebilecek içeriklere de yol açabilirdi. Nitekim uygunsuz bulunduğu belirtilen bazı nu­tuk, taklit ve gülünç monolog­ların, saray açısından endişe yarattığı görülmektedir. Üste­lik bazı yabancılar da ellerinde fonograflarla Anadolu’da gez­meye başlamışlardır. Bunla­rın gerçek amacı hakkında her zaman kuşkulu olan devlet, takibi elden bırakmaz. 1899’da Bulgaristanlı Dimitri Popof fonograf dinleterek gezerken Antep’te tutuklanmış ve Ma­raş’a gönderilerek hapsedil­miştir. Bulgaristan’ın İstan­bul’daki kapı kethüdalığının talebi üzerine serbest bırakılır [DH.MKT. 2267/96].

    Osmanlı mahalle düzenin­de sosyalleşme eğilimlerinin gereği olarak camilerin yakı­nında kahvehaneler bulunur­du. Gramofonun yaygınlaşma­sından sonra kahve cemaati ile cami cemaati sıklıkla karşı kar­şıya gelir oldu. Cami cemaati adına yapılan şikâyetlerde gra­mofonun sesinden rahatsızlık belirtilir, bazen de asılsız iddia­lar ile zaptiye meşgul edilirdi.

    2. Abdülhamid Kuran ve Ezan doldurulan plakların İslamiyete saygısızlık olduğunu belirtip yasaklanmaları için düzenleme yapılmasını emrediyor.

    1907’de Galata’da Sultan Bayezid Camii yanında bulu­nan Hüseyin’in kahvehanesiyle Perukâr (Berber) Kiryako’nun dükkânlarında çalgı çalınıp eğlence düzenlendiğinden ce­maatin şikâyetçi olduğu iddia edilir. Durumu tahkik eden Be­yoğlu Mutasarrıflığı bahsedilen yerlerde çalgı çalınıp eğlence düzenlenmediğini, sadece gra­mofon çalındığını, namazlar­dan yarım saat önce saygı gere­ği gramofon çalınmasına mola verildiğini, cemaatin şikâyet edeceği bir durum olmadığını bizzat cami imamının ifadele­riyle Zaptiye Nezareti’ne bildi­rir [ZB 73/12].

    Medrese talebeleri de gra­mofon karşıtı cephede yer alırlar. 1907’de Vezneciler’de Kuyucu Murad Paşa Medre­sesi öğrencileri, karşıların­daki Camcı Ali Camii yanın­da bulunan kahvehanede gece gündüz çalınan gramofondan rahatsız olduklarını Şeyhü­lislamlığa bildirirler. Ders ça­lışmalarına engel olduğu gibi medresede bulunan ve henüz iyiyi kötüyü ayırmaya kudreti olmayan yeni öğrencilerin ah­lakına kötü tesir edeceği iddi­asındadırlar [ZB. 42/3].

    Bu tartışmaların silahla yaralamaya kadar varanına da rastlanır. 1. Dünya Savaşı’nın henüz başlarında, Kırklareli’n­de Kalkandelen muhacirlerin­den kahveci Sabri, yatsı ezanı okunduğu sırada kahvesinde gramofon çalınmasını engelle­yen Polis Komiseri Eyüp Efen­di’yi taşıdığı Karadağ taklidi revolver ile ağır şekilde yara­lar. Gramofon yüzünden çıkan tartışmada silahla yaralama­nın belki de ilk örneği bu olay­dır [DH.EUM.EMN. 71/8].

    Muallim Mecmuası’nda gramofon reklamı “İzmir’de Frenk Mahallesinde bulunan Pol Blumberg mağazasında halis Amerika’nın gramofonları, Melek ve Köpek markalı olanlar pek güzel ses çıkarır” ibareli reklam metni.

    Toplum düzeninde dikka­ti çekici bir hareketliliğe se­bep olan gramofonlara yönelik bireysel ihbarlar bu zamanda giderek artar. Bilhassa dinî içe­rikli plakların meyhane, kah­vehane gibi yerlerde çalınma­sı ihtimali sıklıkla dile geti­rilir. Enderunlu Kulçalı Aziz, Gramofona Reddiye risalesini kaleme alır. Bunların ortak gö­rüşü gramofonun aslında eğ­lence için icat edildiği, bir eğ­lence aracında da dinî içerikli plakların çalınmasının günah olduğu doğrultusundadır. Kah­ve, meyhane gibi yerlerde “Ku­ran plakları” çalındığına dair hiç kayda rastlamıyoruz ama, camide gramofon çalındı ihba­rıyla ortaya çıkan bir gerçeğe çok şaşırıyoruz; 1911’de İngiliz idaresi altındaki Kıbrıs’ın Tuz­la kasabasında ahaliden bazıla­rı “camide gramofon çaldılar” diye galeyana gelip müftülüğe şikâyet ederler. İnceleme sonu­cu görülür ki, birkaç kişi “kah­vede Kuran dinlemek günah olur” düşüncesiyle kahvenin gramofonunu camiye getirmiş­ler ve “Kuran plakları”nı orada dinlemişler. Bu saygılı tavırla­rına rağmen Kıbrıs Müftüsü Ziyaeddin Efendi, gramofon­dan Kuran dinlemenin caiz ol­madığına dair fetva vermiştir.

    Muhbirlerin giderek ar­tan ihbarlarıyla en sonunda durum Sultan Abdülhamid’e aksettirilmiş, o da duruma el koymuştur. Kuran gibi mukad­desatın korunması gereken en önemli unsurun plaklara kay­dedilmesinden duyduğu üzün­tüyü Sadarete gönderdiği tez­kire-i hususiye ile bildirerek hükümetin bu gibi uygunsuz işleri yasaklayacak düzenle­meleri yapmasını ister. Ba­kanlar Kurulu hemen toplanır ve düzenledikleri mazbatada gerekçelerini sıralarlar. Şeyh Said el-Minalavi namında bi­ri tarafından Mısır’da doldu­rulmuş gramofon plakların­da, Taha ve İbrahim sureleri­nin okunduğu görülmüştür. Bu eylem her Müslümana farz-ı ayn olan Kuran’a hürmet ka­idesiyle uygun düşmemekte­dir. Böylelikle Kuran doldurul­muş plakların satılmamasına, hiçbir yerde çalınmamasına, satıldığı görülürse müsadere edilerek satıcıların cezalandı­rılmasına, Dâhiliye Nezareti tarafından daha önce Zaptiye Nezareti, Şehremaneti ve Rü­sumat Emaneti’ne bu konuda gönderilen tebligatın tekidine, Kahire veya bir başka yerde üretim ve kullanılmasının ya­saklanmasına dair Mısır Hi­divliği’ne tavsiyede bulunul­masına karar verilir.

    Makbul Muhbir vatandaş mektubu
    Düyun-ı Umumiye memurlarından Mehmed Osman üst perdeden bir edayla gramofon hakkında kendine göre uygunsuz bulduğu hususları ihbar ediyor. Önceki sayfada resmi olan kataloğu mektubuna eklemiştir. Bu ihbar ciddiye alınarak mağazalardaki denetimler sıklaştırılmıştır.

    Sadrazam Mehmed Ferid, Şeyhülislam Cemaleddin, Ad­liye Nazırı Abdurrahman Nu­reddin ve diğer kabine üyeleri­nin imzalarıyla 13 Haziran’da alınan bu karar, aynı gün pa­dişaha sunulmuş ve ertesi gü­nü 14 Haziran 1906’da iradesi çıkarak kanunlaşmıştır [İ.DH. 1446/2]. Aslında bu kanundan önce de yasaklama en azından bazı bölgelerde yürürlüktey­di. 1904’te Bingazi’de Saat­çi Hüseyin namına İtalya’dan gelen gramofon plaklarının birinde ezan diğerinde Sudan lisanı üzere kelime-i tevhid bulunduğu tespit edildiğinde, bu plakların kullanılamayacak derecede sildirildikten sonra sahibine iade edilmesi emre­dilmişti [DH.MKT. 859/37].

    İradenin çıkmasından bir ay sonra kartpostal ebadındaki beyaz kâğıtlara da ses kayde­dildiği, postanelerde bunların mahiyeti anlaşılamayıp boş kâ­ğıt zannedildiğinden her türlü muhaberatta kullanılabilece­ği ihbar edilince, “sonorin” ve­ya “fonopostal” adı verilen bu kartlar da yasaklanır. Gramo­fon plaklarına ulemanın muha­lefeti, “mukaddesat” öne çıka­rılarak denetim altına alınması talebi, Sultan Abdülhamid’in güvenlik kaygılarıyla arttırmak istediği denetimi rahatça yap­masına vesile olmuştur. Böyle­likle ithal edilen plaklar güm­rüklerde daha titizlikle incele­nir, dükkân ve mağazalar daha sık tahkikata konu olur.

    Meşrutiyet’in yeniden ila­nından sonraki yılların ser­bestlik ortamında gramofon piyasasında bir patlama yaşa­nır. Her çeşit müzik yanında “Kuran plakları” da yeniden boy gösterir. Ne var ki Abdül­hamid saltanatta olmasa da iradesi/kanunu halen yürür­lüktedir ve o doğrultuda ya­saklama, plak toplatma tüm hızıyla devam eder.

    Bu arada gramofon üze­rindeki spekülatif ve geçimsiz politikalarımız sürerken ilginç bir gelişme yaşanır. Batı dün­yası gramofonu bilimsel çalış­malarda kullanmaya başla­mıştır ama, biz bunun farkına varamadan konunun sadece asayiş ve vergi meselesi tara­fından bakarız. Aralık 1908’de Avusturya-Macaristan Devleti tebaasından Jul Sebat, Os­manlı Devleti’nde bulunan Ya­hudilerin lisanı ile İspanyolca arasındaki farkı tetkik mak­sadıyla Musevilerin bulundu­ğu şehirlere seyahat izni alır. Dönüşünde yine beraberinde götürmek şartıyla üç sandık gramofon, levha ve diğer mal­zemelerinden gümrük vergisi alınmaması Avusturya-Maca­ristan Büyükelçiliği tarafın­dan talep edilmiş bu talep uy­gun görülerek araştırmacının beraberindeki malzemenin gümrük vergisinden muafiye­ti karara bağlanmıştır [BEO 3459/259357].

    “Ezan plakları” Sultan Selim Camii Baş İmamı Hafız Sadettin [Kaynak] Efendi’nin okuduğu dua ve ezan plakları.

    Matbaada Kuran ba­sılmasına dört asır bo­yunca fetva vermediği halde, sonunda em­rivakiyi kabul etmek zorunda kalan ulema, gramo­fonda bu kadar katı davranamadı. Cumhu­riyet devrinin başlaması da bunda etkili oldu tabii.

    1927’de Diyanet İşleri Mü­şavere azasından Seyyid Taha, yayınladığı risale ile “gramo­fonda Kuran dinlemek caiz­dir” dedi. Aynı tarihte Ahmed Hamdi Akseki de ne caiz ne günah diyebildiği bir risale yazmıştı ama onu yayınlama­dı. Bu risale ilk defa ölümün­den sonra 1951’de Sebilürreşad dergisinde yayınlanacaktır. Bu tartışmaların sürdüğü Osman­lı yıllarında radyo ve televiz­yonun hayali bile söz konusu değildi. Cumhuriyet sonrasın­da televizyon radyo tekelinin kalktığı yakın zamanlara ka­dar mutaassıp ulema gramo­fona verilen fetvaların aynıyla, radyo ve televizyondan Kuran yayını yapılmasını günah bu­luyordu. Hatta mikrofondan okunan ezan dahi tartışmalara sebep olmuştur.

    Bir reklamdan gramofonun özellikleri Kutusu 39 cm. en ve boyunda, 22 cm. yüksekliğinde, muhtelif renkte, cephesinde maden bir Art Nouveau süslenmiş, içinde nikelli ve kapalı bir adet zembereği olup üstten açılır. Kolu nikelli ve kırmadır. Diyaframı “Ekisposyon” cinsinden yüksek seslidir. Borusu çeşitli renk ve sistemdedir.

    Özel yayıncılığın başlama­sı ile ülkemizdeki cemaat, ta­rikat yapıları kendi televizyon ve radyo kanallarını kurdular. Son yıllarda Ramazan ayın­da neredeyse her kanalda iftar ve sahur programları, Kuran mukabeleleri yapılmaktadır. İnternet ortamında tamamen dinî içerikli yüzlerce site mev­cuttur. Bütün bu faaliyetler­den fazlasıyla memnun İslâmi kitleye yüz yıl önceki İslâm önderlerinin yasaklayıcı söz­lerini hatırlatmaya kalkanlar hiç de hoş karşılanmayacaktır. Mecelle’nin meşhur kaidesiyle bitirelim: “Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” (Zamanların değiş­mesi ile hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz).

    Muhbir memurun mektubu

    Halkın taassup, damarını tahrik ediyorlar amirim!

    “Dahiliye Nezareti’ne

    Sultanhamamı’nda Koz­mos Ticarethanesi’nde satılan gramofon plakları arasında ezan, salât-ı şerife ve mersiye okun­muş olanları tesadüfen gözüme çarptı. Diyanete mugayir şu mü­nasebetsizlik, gayret-i diniyyemi tahrik etmiş ve ticarethaneden satılan plakların kataloğunu almıştım. Onuncu sayfasında Mersiyehan Şevket Bey’in doldurduğu plakların, dinledi­ğim plaklar olduğunu teessürle anladım. Bu plakları doldurtan da Sirkeci Caddesi’nde gramo­fon ticarethanesi sahibi Ahmed Şükrü Bey’dir. Gramofonlar artık kolayca satın alınabildi­ğinden insanların toplandığı adi kahvehane ve meyhaneler ile bunlardan daha münasebetsiz bir takım yerlerde dinlenmekte­dir. Bilhassa ezan ve salât-ı şerife dolu plakların kazara böyle düşük ahlaklı insanların top­landığı yerlerde gramofonlarla çalınması şer’an caiz değildir. Halkın taassup damarını ve galeyanını dahi tahrik edecek hareketlerdendir. Böyle dinî şeylerin plaklara okunma­sının, halkı heyecanlandırıp kızdırmak için bir takım din ve millet düşmanları tarafından yapılmış olması da muhtemel­dir. Saltanat-ı Osmaniye’nin siyaset ve diyanetine uygun olmayan bu gibi plakların her nerede bulunursa müsadere ve imhası ile Avrupa’dan gelecek buna benzer plakların ithalatının yasaklanmasını rica ederim.

    14 Haziran 1328 [27 Haziran 1912]

    Düyun-ı Umumiye-i Osmaniye Memurlarından

    Mehmed Osman”

  • Son kullanma tarihi geçmiş bir dinî kurum

    Son kullanma tarihi geçmiş bir dinî kurum

    Hz. Muhammed’in vefatından 20. yüzyıl başına kadar yaklaşık 1400 yılda, İslâm dünyasından 4 Medine, 14 Emevî (Şam), 37 Abbasî (Bağdat), 17 Endülüs (Kurtuba), 14 Fâtimî (Kahire), 17 Mısır Abbasî (Kahire), 29 Osmanlı (İstanbul) halifesi olmak üzere 132 halife gelip geçmiş. Tarihçi Necdet Sakaoğlu ile tarihî gelişimi içinde, dönüm noktalarıyla halifelik kurumunu, halifeleri konuştuk.

    Halifelik kurumu ne­ye dayanıyor? İlk olarak ne za­man, nasıl ortaya çıktı ve hangi kurallar çerçevesinde düzen­lendi?

    Necdet Sakaoğlu – Önce bir anlam hatırlatması yapalım: Dilimizdeki kalfa sözü, hali­feden Türkçeleşmiştir. Ter­zi kalfası, berber kalfası de­riz. Daha eskiye gidersek eski mekteplerde hocanın kalfası vardı. Sarayda “usta” cariyele­rin yardımcılarına kalfa, resmî dairelerde memur ve kâtip yar­dımcılarına Arapçasıyla halife denirdi. Ünlü tarihçimiz Kâtip Çelebi, Batı dünyasında Hacı Kalfa (Halife) olarak tanınmış­tır. Halife, “yerine geçen, yeri­ne bakan” demektir.

    İslâmiyet’teki halifelik, Hz. Muhammed’in ateşli bir has­talık sonucu 8 Haziran 632 ta­rihinde beklenmedik vefatının dayattığı bir emrivaki idi. Pey­gamber ümmi idi ama kurmaya çalıştığı nizam salt din amaçlı değildi. Tefekkürden ahlaktan toplum yapısının gelişmesi­ne, ticarete her alanı önemse­yen, Arap yaşamının yabancı­sı olduğu, gaza ve fetihle henüz adları bile bilinmeyen ülkelere doğru genişlemeyi hedefleyen bir idealdi. Danışman kâtibinin İranlı Selmân-ı Farisî olması anlamlıdır. Vefatını izleyen an ve ortamda Hz. Ebubekir halife seçilip biat edilmese, ideal İslâ­miyet tasarısı kritik bir evreye girer, Arabistan yarımadasının güneybatısında Medine-Mek­ke merkezli oluşma aşamasın­daki Kureyş-Haşimî din-kabile devleti kaçınılmaz sonla karşı karşıya kalabilirdi.

    Gerçi, dinin temel kaynağı, yönetimin de anayasası sayılan ve Arap diliyle yazılmış ilk ki­tap Kur’an-ı Kerim tamamlan­mıştı. Ayrıca Peygamberin de sınırlı sayıda kendi öğretileri (hadisler) vardı. Ancak bölge­nin, devlet buyrukçuluğu yaşa­mamış Arap, Yahudi ve Bedevî toplulukları, İslâm dininde ve disiplininde tutmak zordu. Bu nedenle Peygamberin koydu­ğu din ve yönetim otoritesini yürütecek şurâca (danışman­lar kurulu), bilge bir vekil yani halife (yerine geçen) seçilmesi koşuldu. Bu nedenle Peygam­berin görevlerini sürdürecek, onun ilkelerini bilen, arkada­şı, danışmanı, yardımcısı Hz. Ebubekir’e, -sahabelerden bir şurâ tarafından- halifelik göre­vi tevdi edilmişti.

    image-286
    Necdet Sakaoğlu, halifelerin hayatını içeren kaynakları tararken

    İlk halife seçilen Ebube­kir, Hz. Muhammed’in veki­li sıfatıyla İslâmiyet’e ve İslâm dinine önder oldu. Halifelik görevleri, dini yaymak, fitne denen din karşıtı eylemleri ön­lemek, adaleti, güvenliği sağla­mak, yoksulu yetimi korumak, Kur’an buyruklarını uygula­mak, başka dinden olanların haklarını korumak ve vergi adaletiydi.

    İki yıl sonra Hz. Ebube­kir de ölünce bu kez şurâ, hem Peygamberin hem Ebubekir’in yerine Hz. Ömer’i halife belir­lemiş; Ömer’den sonraki iki ha­life Hz.Osman’a, Hz. Ali’ye de aynı yöntemle biat edilmişti. Bunlara Dört Halife, Hülâfâ-i Râşidîn diyoruz.

    Hz. Muhammed ve Ebu­bekir, din koyuculuğunun ya­nında, örnek rehber, yönetici, cihat ve gaza önderi de olmuş­lar; Ebubekir, “yerine geçen” anlamındaki halifelik görevini gereği gibi yapmıştı. Ama hü­kümdar değildi. Hz. Ömer’in halifeliğinde ise İslâm coğraf­yası fetihlerle Arap dünyasını aşarak Mısır’dan İran’a kadar ülkeleri kapsadı. Bu yeni bir durumdu. Olağanüstü ve ive­di gelişmeler sonucu, din ve Kur’an’a dayalı yönetime koşut, halifeye ve Mekkeli buyrukçu­lara, bir imparatorluk düzeni ve istilâ orduları örgütlemeyi ve bir İslâm devleti dayatıyordu.

    Doğal ki başlangıçtaki Mek­ke-Medine merkezli peygam­ber dönemi yapılanması sona erdi. Halife Hz. Ömer’e “Emi­rülmüminin” denildi. O ve ar­dılları Osman ve Ali, yeni sü­reçte halifelik yanında devlet başkanlığı ve başkomutanlık demek olan Emirülmüminin görevini de yüklendiler. Mü­minlerin emirliği, halifelikleri­nin üstünde resmî-dini özel bir unvan ve görev, yani egemen­lik, uyruk durumundaki ulusla­rın, başka dinlerden olanların yaşadığı ülkelerin buyrukçulu­ğu demekti. Böyle tanımlandığı için de halifeler, meliklik, sul­tanlık, şahlık, sanları dışında bir unvan arayışıyla kendile­rine emirilmüminliği eklediler.

    image-287
    Hz. Muhammed ve 4 halife Peygamberleri, hükümdarları, halifeleri tanıtan minyatürlü, yazma Subhat’ül-Ahbar’da, yüzü nikablı (perdeli) Hz. Muhammed, üstünde büyükbabası Abdülmuttalip, alt çevresinde 4 halife (soldan sağa Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali)…

    Halifelik gibi emirülmümi­ninlik de Hz. Muhammed’in öngörmesi, vasiyeti değildi. Talep de edilmemiş, şurâca öngörülmüş ve seçilmişti. Pey­gamber’in vefatında halifelik, sonraki koşullarda da Emirül­mümininlik kabul edilmişti. Arap-İslâm ileri gelenlerinden bir şurânın seçtiği Ebubekir’e Halife-i Resulullah dendiği gi­bi, aynı yöntemle biri diğeri­nin halefi (ardılı) olan Ömer, Osman ve Ali de aynı zamanda Halife-i Resulullah sayıldılar.

    Dört Halife Devrini (632- 661) temsil eden ilk dört halife­nin ortak özelliklerine gelince… Bunları üstün kılan meziyetler elbette vardı. Dördü de saygın Arap kabilelerinden, Peygam­ber’e ilk biat edip Müslüman olanlardan, hayatta iken “cen­netle müjdelenenler”di. İslâmi­yet’e büyük hizmetleri olmuş, dördü de Hz. Peygamber’e en yakın, sahabenin de uluların­dandı. Peygamberle gazalara katılmışlar, halifeliğe de şura kararı ile seçilmişlerdi. Ebu­bekir ve Ömer Peygamber’in kayınpederleri, Osman ve Ali damatları, Ali aynı zaman­da amcasının oğlu, kuzeniydi. Halifelikleri Arap-İslâm ge­lenekleri açısından da tartış­masız ve meşru idi. Herbiri bir öncekinin ardılı konumunda selef- halef (öncül-ardıl) oldu­lar. İslâm tarihinin Hülâfa-yı Râşidin denen ilk halifeleri bunlardır. Bütün Müslümanlar da ya doğrudan veya vekâletle bunlara biat etmişlerdi.

    Ortaçağ İslâm ülkelerinde halifeler aynı zamanda devlet başkanı mıydı? Dinî ve siyasi otorite tek elde mi toplanmıştı? Yetki ve sorumlulukları nelerdi?

    N.S. – İslâm tarihinin içinden çıkılmaz bir konusudur halife­lik… Ne yapmaları gerekiyor­du, ama neler yaptılar? Kimler halife oldu?.. Araplar dışın­da biz Türklerden de halife olanlar var. Osmanlı padişah­ları halifeliği niçin benimse­diler? Tâberî Târihü’l-Rüsûl ve’l-Mülûk’de şu anekdotu naklediyor: “Hz. Ömer Hali­fe seçilince Selmân-ı Farisî’ye sormuş: Ben hükümdar mıyım, halife miyim? Şu yanıtı almış: Eğer vergiyi bir dirhem fazla alır veya vergiyi kanunsuz kul­lanırsan halife değil hüküm­darsın!”

    Belki birkaçı müstesna bü­tün halifeler hükümdarlık etti­ler! Kimileri zulüm ve sapkın­lık yapmaktan da çekinmediler.

    image-288
    Mısır Abbasîlerinden Osmanlılara halifelik Abbasîlerin Mısır kolundan bir halifenin günlük kabullerinden bir sahne, 14. yüzyıl. Halifeliğin bu koldan Osmanlılara geçtiği ileri sürülüyor.

    Yukarıda ilk dört halifenin peygambere yakınlıklarına, ko­numlarına ve nasıl seçildikle­rine değindik. Sonraki halifele­rin, yani Emevî, Abbasî, Fâtimî, Endülüs… en son Osmanlı hü­kümdarlarının ya da bunlar­dan pek çoğunun halifelikleri acaba meşru muydu? Yukarıda sıralanan ölçütler dikkate alın­dığında, 14 Emevî, 38 Abbasî halifesi arasında, ilk dört hali­fe düzeyinde veya onları örnek alan-anımsatanların sayısı üçü beşi geçmez.

    Emevî saltanatını kuran ve ilk Beni Ümeyye halifesi Mu­aviye’dir. Bunun babası Ebu Süfyan, Mekke’nin zaptına kadar Peygamber’le savaşmış müşriklerin önde gelenlerin­dendi. Hz. Osman zamanında Suriye (Şam) valiliğine ata­nan Muaviye, Hz. Ali ile girdiği mücadeleyi kazanarak 661’de Şam’da halifeliğini duyurmuş­tu. Muaviye ile başlayan Şam merkezli Emevî saltanatı/ha­lifeliği Arap dünyasına özel ilk ve katıksız bir imparatorluktu. Halife unvanı, bu erkin dinsel donatısıydı. Emevî halifele­ri daha ileri giderek, kendile­rini Halife-i Resulullah yerine “Halifetullah” (Allahın yerine geçen!) ilan etmişlerdi (sonraki dönemlerde bu unvan yumuşa­tılarak “Zıllullah” yani Allah’ın gölgesi denilmiştir).

    Muaviye’nin oğlu Yezid ve torun II. Muaviye’den son­ra yönetim, yine Beni Ümey­ye’den Mervan soyuna geç­miştir. Yezid, üç yıl süren hü­kümdar halifeliğinde İslâm dünyasına Kerbelâ Vak’ası’nı yaşatarak yeni dinin affedil­mez günahkârı ve nefret odağı olmuştur. Halifelik kavramının kutsallığını ve masumiyetini kirleten Yezid’den sonrakilerin halifelikleri ve meşruiyetleri her zaman tartışılmıştır.

    Emevî halifeleri, Süfyanî ve Mervanî olmak üzere iki ayrı koldan 14 kişidir. Bun­lar Mekkeli Ümeyye kabilesi­ne mensuptular. Bu kabile Hz. Muhammed’e karşı çıkmış, savaşmış Araplardandı. İlk ha­life Muaviye, hile ve savaşla halifeliği 661’de gasbetmişti. O ve ardılları egemenlik merkez­lerini Mekke ve Medine’den kuzeydeki Şam’a taşıyarak sal­tanata dönüştürmüşlerdir. İs­lâm tarihleri, bu hanedanın Ömer bin Abdülaziz (712-15) dışındaki bireylerini halife de­ğil padişah gösterir. Kadıasker Yahya Efendi (öl. 1639) Tarih-i Saf’ta Emevîler için “doğru­luktan uzaklaşmış bu topluluk 14 “padişah”tı diyor. Hanedan atası Muaviye için Hz. Ali’nin, bunun oğlu Hz. Hasan’ın hali­feliğini tanımayarak zorbalık­la padişahlık ettiğini, ölmeden Müslümanları oğlu Yezid’e biat ettirdiğini yazıyor.

    image-289
    Siyah sarıklı Mustasım Billâh Subhat’ül-Ahbar’dan bir detayda, Irak Abbasîlerinin son halifesi Mustasım Billâh. 13. yüzyıl başları. Abbasî halifeleri Kerbelâ Vak’ası’nın yasını simgeleyen siyah sarık sararlardı.

    Ayrıca Ye­zid’in lutîliğini (oğ­lancılığını), ayyaşlığını, Abdullah bin Zübeyr’in ayak­lanmasında Kâbe’yi mancı­nık atışlarıyla yıktırdığını, ardıllarından Abdülmelik’in zulümlerini, Kibirli Velid’in 40 karılı olduktan başka 60 kadınla evlenip boşandığı­nı, Süleyman’ın bir oturuşta 1 Rum kantarı yemek veya 370 yumurta yediğini, II. Yezid’in aşk derdiyle öldüğünü, Hi­şam’ın giysilerini 600 devenin taşıdığını, II. Velid’in sürekli zina ettiğini, babasıyla yatmış cariyelerle bunlardan doğan kızlarla cinsi temasta bulun­duğunu, bir gün, sarhoş ve cü­nupken koynundaki cariyeye, imamlığı halifeler yaparlar, ben sana yaptıracağım diyerek halifelik cübbesi giydirip mih­raba geçirdiğini anlatır. Yahya Efendi, Ümeyye oğullarından halifelik şanına yaraşır tek şahsiyet olarak Ömer bin Ab­dülaziz’i övmüştür.

    Kerbelâ Vak’ası’ndan baş­ka, Emevîler’in yayılma-hük­metme siyasetine hizmet eden Haccac, Mühelleb, Kuteybe ve diğer komutanların korkunç kıyımları, İslâm tarihinin unu­tulmaz facialarıdır.

    Emevî saltanatının yıkı­lışından on yıl kadar sonra, Mervanîlerden Abdurrahman 756’da Endülüs’e giderek yeni bir Emevî Devleti kurar. Bu so­yun sekizincisi olan Nasır-bil­lah III. Abdurrahman, 10. yüz­yıl başında Abbasî halifesi Muktedir-billah’ın düştüğü za­afı gerekçe göstererek halifeli­ğini ilan etmiş, sonraki Endü­lüs melikleri 1031’e kadar yak­laşık yüzyıl boyunca halifelik unvanı da almışlardır.

    Yine o yıllarda Mısır’da ve Mağrip ülkesi denen Kuzey Afrika’da da Fatimîler denen Şiî-Alevî bir halifelik daha ku­rulmuştu. Fatimî halifeleri­nin uçuk-kaçık tipleri arasında Peygamber’e söven, Tanrılığını ilan eden, cinsel sapık ve ay­yaşlar vardır. Sünnî ulema, bunları dinsizlikle suçlamıştır. Hasan Sabbah, Fatimî öğre­tisinden esinle Ortaçağ’ın en korkunç terör örgütünü kur­muştur.

    Abbasî halifelerinin dinî anlayış ve uygulamaları hangi dönemlerde nasıl farklılıklar gösterdi?

    N.S. – 750’den 1258’e kadar beş yüzyıldan fazla hükümranlıkla­rı olan Abbasoğulları’nın atası, Haşimî kabilesine mensup ve sahabeden, Peygamber’in am­cası Abbas’tı. Halifeliği kuran­sa bunun dördüncü kuşaktan torunu Abdullah’tır. Bu kimlik, dönemin güçlü komutanların­dan Emevî karşıtı Horasan­lı Ebu Müslim’in ordu gücüne dayanarak Halife-i Resulullah makamını elde etmiştir. Bu ilk Abbasî halifesine, zulmünün aşırılığından “Seffah” (kan dö­kücü) denilmiştir.

    Abbasîler de daha başlan­gıçta Emevîler gibi hanedan düzeni kurdular. Ardılı Mansur cimriliğiyle ünlüymüş. Ken­disini halifelikten alaşağı et­mek isteyen İmam-ı Azam’ı hapsetmiş, hatta zehirletmiş. Bağdat’ın kurucusu bu Man­sur’dur. Sonraki Mehdî, Hâdî, Harun Reşid, baba-oğul-torun üçlüsü, Emin, Me’mun, Muta­sım da Harun Reşid’in oğulları halifelerdir. Bunlar, Abbasîle­rin parlak döneminin temsil­cileri sayılır. Başta Hanefîlik, Sünnî- Şiî mezheplerin doğuşu, Horasanlı Bermekoğulllarının başarılı vezirlikleri, sonra bü­tün bireylerinin katledilmesi bunların zamanındadır. Arap ve İslâm edebiyatının klasiklerin­den Binbir Gece Hikâyeleri’nin büyük ölçüde Harun Reşid dö­neminde tedvin edildiği sanılır.

    Halife Mu’tasım, İslâm di­ni açısından tehlikeli ve zor bir çıkış yaparak “Kur’an ya­ratıktır” (Tanrı sözü değildir) savında direnmiştir. Bu sav, kaderi inkâr eden Mutezile mezhebinin (kul yaptıklarının yaratıcısıdır) doğmasına ne­den olmuştur.

    İslâm imparatorluğu için Muaviye’nin, Abdülmelik’in ve Hişam’ın başarabildiği dev­let örgütlenmesi ve yönetimi, Abbasîlerin ilk yetmiş yılın­da (750-820) Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya kadar yayıl­dı. Hint’te, Sind’de, Rum’da (Anadolu) yeni sınırlar çizildi. Harun Reşid, artık Doğu Ro­ma’dan daha güçlü bir impa­ratorluğu temsil ediyordu. Ordusunda Türk komutanlar, bürokraside Fars (İran) ve Ho­rasan aydınları öndeydi. Grek ve Lâtin bilim eserlerinin ve kültür mirasının Arap kentle­rine taşınması da bu dönemde başlamıştır.

    Sonraki 30 halifenin çoğu­nun hem kimlik hem kişilik so­runları yüzünden, 10. yüzyıl­da, özellikle de Şiî Büveyhilerin sonra Selçuklu sultanlarının Bağdat’a egemen olmaları so­nucu, halifelik parıltısı giderek sönmeye yüz tuttu. Zaten yeter­siz halifeler, hanedan içi kav­galaşmalarla dinî ve siyasi oto­ritelerini yitirir oldular. Top­lumsal sorunlar arttı ve anarşi başladı. Bu süreçte tarih, içki meclislerinde zaman geçiren, ordunun ayaklanmasına neden olan, alaşağı edilen halifelerin hüsran öykülerini yazmıştır.

    Haremine her biriyle iliş­kide bulunduğu üç bin cari­ye dolduran halife de, gözleri­ne mil çekilip sokağa bırakıl­dığından dilenen, türlü hileler kuran halifeler de vardır. Bu dönemde, Abbas oğullarından halife olanlar, Ahmed, Cafer, Muhammed, Ali, Abdullah… öz adlarını bırakarak, Mütevek­kil-alallah, Mustansir-billah, Müsta’in-billah… gibi halifelik unvanları almayı gelenekleştir­mişlerdir ama, bu Arapça adla­rın iddialı anlamlarına uyduk­ları söylenemez.

    image-291

    Endülüs halifeleri ve Cordoba Camii
    Endülüs Emevîlerinin hükümdarı, Halife III. Abdurrahman’ı (10. yüzyıl ortaları), meşhur Cordoba Camii’nde tasvir eden bir tablo. İçerisinde 850 sütun bulunan yapının sadece minberine 10 bin altın harcanmıştı.

    1258’de Irak’ı işgal eden Hülagû, Abbasoğullarının bü­tün bireylerini, son halife Mus­ta’sım’ın veziri Alkami’nin or­ganize ettiği bir şölen kandır­macasıyla kılıçtan geçirttikten sonra, bu son halifeyi de Nasi­rüddin Tusî’nin önermesi üze­rine bir sığır derisine sardırıp süvari tümenlerinin önüne at­tırarak toz duman ettirmişti.

    Ortada bir yazgı örtüşmesi var. Abbasî halifeliğinin kuru­luşunda ilk halife Seffah nasıl ki Emevî hanedanı bireylerini bir şölene çağırıp kılıçtan ge­çirttikten sonra üstlerine sof­ra kurdurmuşsa, kapanışta da bu kez aşağı yukarı benzer bir mizanseni Moğol sultanı Hü­lagû Abbasoğullarına uygula­dı. O katliamdan her nasılsa kurtulan Halife Müsterşid’in torunlarından Ebül Abbas Ah­med, Mısır’a kaçırılmış, sığın­dığı Memlûk sultanı Baybars tarafından 1261’de Mustan­sir unvanı verilerek halife ilan edildiğinden, bu koldan inenler 1517’ye kadar Kahire’de sözde halifelik etmişlerdir. Müstem­sik oğlu III. Mütevekkil, Mısır Abbasi halifelerinin sonuncu­sudur. Yavuz’un Mısır’ı zaptet­tikten sonra İstanbul’a gönder­diği ve halifeliği devraldığı ileri sürülen halife de budur.

    Halifelik Osmanlılara nasıl geçti? Anlatılan, aktarılan tarihin ne kadarı doğru, ne kadarı sonradan oluşturuldu?

    N.S. – Halifeliğin Osmanoğul­larına nasıl geçtiğine dair kesin bir bilgim yok diyeyim, varsın cahilliğime verilsin! Bilgim var diyebilmem için, bu geçişi an­latan ve o tarihte yazılmış gü­venilir kaynaklar olmalıdır. Şu önümdeki yazma kitap Hüse­yin Hezarfen’in Tenkihü’t-teva­rih’idir. Yavuz Selim’e 4 yaprak (8 sayfa) ayırmış. Ne Mütevek­kil’in İstanbul’a gelişine, ne ha­lifeliğin devrine dair tek sözcük yok! Padişahların yaşam öykü­lerine çalışırken bu konuya de­ğinen bir kaynak bulamadım; Yavuz’un ve diğer padişahla­rın fermanlarında sıralanan elkap arasında gerçi “halife”­li terkipler de vardır: Halife-i âfâk, vâris-i hilâfet, Halifetul­lah, halife-i rûy-i zemin, halife-i arz, hatta Halife-i Resulullah… bunlar padişahların gerçek ha­lifeliklerini değil, “Zıllullah-i fi’l-âlem” (Allahın yeryüzün­deki gölgesi) gibi manevi nite­lemelerdir. Yavuz daha Mısır seferine çıkmadan önce Kırım Hanı, mektuplarında İstanbul için Dârü’l-hilâfe, Yavuz’a da Cenâb-ı Hilâfet-kibâb tanımın­da bulunmuş. Şimdi bunlara bakıp “Kırım Hanı, İstanbul’u, Yavuz’un Mısır seferinden ön­ce hilafet merkezi, Yavuz’u da halife yapmıştı” mı diyelim?

    image-292
    Abbasi halifelerinin sarayından bir tasvir: Sürahi ve kadeh tutan sâkiler.

    Halifelik, İslâm devletleri­nin hükümdarları için zorun­lu veya gerekli bir unvan veya statü değildi. Dahası, İslâm devletlerinin hükümdarları, örneğin Selçuklu Sultanları, hükümdarlıklarının meşrui­yeti için Abbasî halifelerinden menşur getirtirler, halifenin ortağı, dinin ve dünyanın kılı­cı… gibi Arapça unvanlar alır­lardı. Yani halifelerin, bütün İslâm padişahlarının üstünde onursal bir konumları vardı. Halifeliğin Osmanlı haneda­nına geçişi koşullar açısından mümkün de değildi

    Bir soru şudur: Acaba ha­lifelik, Abbasîler’in Mısır ko­lundan Osmanlılara geçti mi?.. Bunu kendi tarihlerimizde­ki yakıştırma mizansenlere dayandırmak yerine, örneğin Arap ve Mısır tarihlerine baka­rak soruşturmalı. Veya Osmanlı hanedanına bu kadar kolay ge­çebildi ise neden önceki Müs­lüman toplumlu hanedanlar, örneğin Memlûk sultanların­dan biri, 13. yüzyıldan 16. yüz­yıla gelesiye neden Kahire’de­ki sözde halifelerden bu görevi devralmamıştı? Veya İran’da Hz. Ali soylu imamlar, neden halife olalım dememişlerdi?

    Her aydının okuyup yarar­lanacağı en güvenilir Osmanlı kaynağı, merhum Uzunçarşı­lı’nın eseri Osmanlı Tarihi’dir. Bu kitaptaki cümle şudur: “Mı­sır’ı alan Yavuz, Kahire’de otu­ran Halife Mütevekkil-alal­lah’ın yerine babası Müstem­sik-billâh’ı vekâleten halife ilan ettirmiş, Mütevekkil’i de İstan­bul’a göndermişti”. Bu ne de­mek oluyor? Asıl halife Müte­vekkil, önceki halife yaşlı baba­sı Müstemsik’i vekil atayıp ola ki “Kutsal Emanetler”in mu­hafızı olarak İstanbul’a gön­derilmiş veya babası Mısır’da vekil, kendisi İstanbul’da ha­life olsun istenmiş. Buna da­ir bir açıklık yok. Ayasofya’da düzenlenen bir törenle halife­liği Yavuz’a devrettiği sonra­dan uydurulmuştur. İstanbul’a gelen Mütevekkil, emanetler nelerse bazılarını gasbetmiş, o devrin İstanbul yosmalarıyla sefihane yaşamaya başlamış. Birlikte gelen amcazâdeleri bu durumu Divan’a şikayet etmiş­ler. Mütevekkil Yedikule’de hapsedildikten sonra Mısır’a gönderilmiş. Uzunçarşılı bu bilgileri yanlış hatırlamıyor­sam İbn İyas’tan verir.

    Kısacası hilâfetin dev­ri sonraki bir uydurmadır ve mümkün de değildir. Çünkü Yavuz, Arap ve Haşimî değildi.

    Bu Mülkün Sultanları kita­bımda şöyle yazmıştım: “Çok sonraki yıllarda Ayasofya’daki dinî bir törenle Yavuz’un Ab­basi halifesi Mütevekkil’den halifelik sanını devraldığı, Mü­tevekkil’in minbere çıkıp Se­lim’i İslâm halifesi ilan ettiği, sırtındaki halifelik hil’atını da çıkarıp Selime giydirdiği ya da Eyüp Sultan Camiinde padişa­ha halifelik kılıcını kuşattığı, Mütevekkil’in İstanbul’da bir takım uygunsuz davranışlarda bulunduğundan Yedikule’de tu­tuklandığı, Kahire’ye gitmesi­ne izin verildiği yahut ölümüne değin halifelik sanını koruduğu vb. rivayetler ortaya atılmıştır.

    image-293
    Abbasi halifelerinin çöldeki Uhaydr Sarayı.

    Ancak Selim’i “Cenâb-ı saltanat- meâb-ıhılâfet-âyât, “Hüdâvendigâr-ı hallede-hılâ­fetehu”, “Halife-i âfak”, “mü­ceddid-sıfat-ı hulefâ’yı se­lef”,”Vâris-i hilâfet”, “Halifetul­lah” ve “Halife-i Resulullah”, “halife-i Rûy-i zemin”, “Hali­fe-i Arz” gibi sanlarla tanıtan belgeler vardır. Bunlar, onun Mütevekkil’den halifeliği dev­ralalmasıyla ilgili değildir”.

    Halifeliğin tarihini, tarih­sel misyonunu merak edenle­rin başvuracağı önemli kaynak­lar vardır. Bize göre bunların en önemlisi, halifeliğin kaldırılma­sı görüşmelerinde TBMM’de uzun bir konuşma yapan Adliye Vekili İslâm bilgini olan Seyyid Bey’in açıklamalarıdır.

    Osmanoğullarının hac ve halifelik açmazları ilginçtir. Padişahların hacca gitmeme­sine şeyhülislamın fetva ver­diği övgüyle yinelenir de, eğer gerçek halifelerse neden hac kafilelerinin başında Abbasî halifeleri gibi hacca gitmedik­leri konuşulmaz. Arap toplum­ları halife tanımadığı Osmanlı padişahlarına kerhen bağlılık göstermiş, fırsat buldukça da isyan etmişlerdir.

    Osmanlı dönemindeki halifelik Arap dünyasındakilerden hangi alanlarda farklılık gösterdi? Osmanlı halifeleri bu makamı nasıl gördüler ve yaşadılar?

    N.S. – Halifelik, dediğim gibi padişahlık için gerekli bir un­van-sıfat değildi. Bunun bir de­nemesi Memlûkler dönemin­de Mısır’da yaşanmıştı. Abbasî soylu sembolik halifeler Mem­lûk sultanlarının himayesin­de 1250’lerden 1517’ye kadar münzevi yaşadılar. Bir kez de son Osmanlı Halifesi Abdül­mecid Efendi, İstanbul’da bir buçuk yıl sembolik halifelik yaptı. Her Cuma o camiden ötekine namaza gitti. Tuhaf gö­rüntülerle, sözde ecdadı gibi selamlık alaylarına çıktı; bazen otomobille bazen at binerek hatta sarıklı sorguçlu kıyafet­ler giydi. Bir seferinde otomo­bille köprüden geçerken İngiliz polisi otomobilini durdurdu, bekletti ve Halife-i Müslimin’e ceza kesti!

    image-294
    Sultan I. Abdülhamid: İlk resmî halife Sultan I. Abdülhamid, halifeliği resmen ve diplomatik olarak tanınan ilk Osmanlı padişahıydı. 1779 Aynalıkavak Tenkihnamesi’nde ilk defa bir sultan halife olarak anılmış ve Rus delegeler buna imza koymuşlardı.

    Osmanlı padişahlarının ha­lifeliği her açıdan Arap dün­yasındaki halifelikten farklı olmuştur. Padişahlar Arap de­ğildi, Arapça da bilmiyorlardı. Esasen bu iki noksan yeter. Fı­kıh ve akaid bilgileri de halife sıfatı taşımalarına yetecek dü­zeyde değildi. Başka bir tezat, padişahlar, Hz. Peygamber’in yasakladığı cülus merasimiy­le tahta otururlardı ve bu me­rasimde padişaha biat edilirdi. Halife ilan etmek için bir Arap şurasının kararı gerekiyordu herhalde. Cülus fermanlarında “Taht-ı Osmaniye cülus ettim” cümlesi vardır. Halifelikle ilgili olduğu varsayılan tören, Eyüp Sultan Türbesi’ndeki kılıç ku­şanma merasimiydi.

    Osmanlı padişahının İslâm halifesi de olduğunun resmen tescili, 1774 Rusya yenilgisi üzerine imzalanan Küçük Kay­narca Antlaşması’ndan (1774) beş yıl sonra 1779 Aynalıkavak Tenkihnamesinde’dir. İlk kez bu metinde I. Abdülhamid’in “halife” sanıyla anılmasına Rus delegeler imza koymuşlardır.

    Halifeliğin diplomatik res­miyet kazandığı 18. yüzyıl son­larına gelesiye, diyelim ki padi­şahlar İslam âleminin halifesi sanını ve şanını da taşıyorlar­dı… Şimşirlik ve kafes tutuk­luluğundan tahta çıkan padi­şahlarına, Ramazan ayı içinde “Huzur Dersi” adı altında ilmi­hal ve akaid dersleri veriliyor­du. Müderrisler saraya gelir, birkaçı mukarrir (ders veren­ler) diğerleri de muhatap ko­numunda soru-cevap tekni­ğiyle ders yaparlar, padişah, şehzadeler, kafes arkasında da harem kadınları bu izleme derslerde ibadet kurallarının inceliklerini dinlerlerdi. Her­halde hiçbiri “ben halifeyim” diyecek donanımda değildi. Ancak padişahlar için de diğer Müslüman hükümdarlar gibi İslâmî unvan ve lakaplar taşı­yorlardı. “Allahın yeryüzündeki gölgesi”, “Allahın yeryüzündeki halifesi” gibi.

    Gerek Emevî- Abbasî gerekse Osmanlı dönemlerinde padişah-sultan kimliğinin yanısıra “halife” kimliğiyle öne çıkanlar kimlerdi?

    N.S. – İlk akla gelen şahsiyet­lerle bir sıralama yaparsak: Emevîlerden Muaviye, Abdül­melik, Velid, başarılı bir dev­let örgütleyicisi olan Hişam; annesi tarafında Hz. Ömer’in torunu olan Ömer bin Abdüla­ziz. Harunreşid dönemi (783- 805) özellikle sanatta, bilimde, edebiyatta, gönençte Abbasîle­rin doruğu kabul edilir. Her iki yapıda da fetih ve istila görev­lerini Ortaasyalı sipehsalarlar sürdürürken, devlet örgütünde, bürokraside eğitim-öğretimde, hekimlikte, mimarlıkta da yine Arap olmayanlar, çoklukla da İranlı, Azerbeycanlı, Anadolulu aydınlar, devlet adamları görev alıyorlardı. 11. yüzyılda siyasi gücünü yitiren Abbasî halifele­ri, Büveyhilerin, Selçuklu sul­tanlarının, en son İlhanlı Dev­leti’nin himayesi veya baskısı altında silikleşmişlerdi.

    Osmanlı hanedanında ha­lifeliği ile öne çıktığı söylene­bilecek birkaç padişah adı ve­rilebilir: Yavuz Sultan Selim, güvenilir kaynaklarca doğru­lanmasa da, halifeliği Mısır Abbasî halifeliğinden devralan padişah sayılır. Bunun babası II. Bayezid ve büyükbabası Fa­tih Sultan Mehmed, oğlu Sul­tan Süleyman da İslâmi kanun ve kuralları bilen inceleyen, ka­nunnâmeler yazan padişahlar olarak halifelik kimliğine yakın görünürler. II. Abdülhamid ise Asya, Avrupa, Afrika kıtaların­daki Osmanlı ülkesi dışında da, Rusya’da, Asya’da, Hin­distan’da on milyonlarla ifade edilen bir Müslüman tebaanın halifesi kimliğiyle evrensel bir siyaset gütmüştür. Bunun ti­pik ve somut bir projesi Hicaz Demiryolu girişimidir. Buna karşılık son padişah VI. Vahi­deddin’in 1922’de Türkiye’den ayrıldıktan sonra Hicaz Meliki Haşimî soylu Şerif Hüseyin’in çağrısı üzerine Mekke’ye gide­rek halife-i Müslimin sanıyla “Âlem-i İslâm’a” hitaben yayın­ladığı beyannamenin de hiçbir etkisi olmamıştır.

    Nihayet bir de saltanattan yoksun son halifemiz var: An­kara’da BMM tarafından seçi­len Abdülmecid Efendi. Tür­kiye’den çıkarıldıktan sonraki başvurularından hiçbir sonuç alamamış. Yaşamını Fransa’da tamamlayan Abdülmecid Efen­di, daha çok ressamlığıyla ta­nınmıştır. Batılı entelektüel anlayışta bir zattı.

    image-295
    Osmanlı halifesine trafik cezası kesildi! Son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi’nin İstanbul’daki sembolik halifeliği işgal yıllarına denk gelmiş, bir seferinde otomobille köprüden geçerken İtilaf polisi Halife-i Müslimin’i durdurup ceza kesmişti. Ceza makbuzu Dolmabahçe Sarayı Arşivi’nde bulunuyor.

    Halifeliğin bugün siyasetteki algısını ve yerini nasıl görüyorsunuz? Bu algılar tarihî gerçeklerle ne ölçüde bağlantılı?

    N.S. – Son padişah Vahided­din’in (öl. 1926), son halife Ab­dülmecid’in (öl. 1944) çaba­larının Türkiye’de ve İslâm âleminde karşılık bulamaması gösteriyor ki, 632’de Hz. Ebu­bekir’le başlayan ve 1924’e ka­dar 1292 yıl süren halifelik, za­mansal ve işlevsel olarak doğal kapanışını yapmıştır.

    Bugün marjinal çıkışlar dı­şında, halifelik özleminin gün­demde olduğu bir Müslüman topluluktan söz edilemez. Asya ve Afrika’da nüfus çoğunluk­ları Müslüman olan ve şeriat kurallarını önemseyen devlet­lerde bile halifelik özlemi veya girişimi yok.

    Bizdeki halifelik serüve­ninin başında ve sonunda iki “sürgün” vak’ası yaşanması da tuhaf bir rastlantıdır. Ha­lifeliğin Mısır’da sona erişi ile bizdeki kapanışına bakar­sak, 1517’deki uydurma “devir” ile dört asır sonra 1922-1924 arasındaki gülünç oldubitti­ler, Mütevekkil’in ve Abdülme­cid’in sürgünlerine bağlanır. Osmanlı ve Cumhuriyet tarih­lerine sonradan yüklenmiş ga­riplikleri ciddiye alan araştır­macılar da az değildir.

    image-296
    Abdümecid Efendi: Entellektüel halife Son Halife Abdülmecid, bu defa atlı araba ile Cuma namazına gidiyor. Yaşamını Fransa’da tamamlayan Abdülmecid Efendi, ressamlığıyla tanınan Batılı bir entelektüeldi.
  • ‘Beş on uyuz deve ile birkaç afyonkeş hayvan’

    ‘Beş on uyuz deve ile birkaç afyonkeş hayvan’

    Türkiye’de 1931 yılının en önemli gündem maddelerinden biri Fransa’dan gelen Ben Amar Sirki’nin İstanbul’da 45 gün gösteri yapmasıydı. Verdiği onlarca ilan sayesinde gazetelerin sempatisini toplayan sirkle basının arası kısa süre sonra fena halde bozulacaktı.

    Sirkin ilanlarında İstanbullular, bu “hayvanatı vahşiye sirki”ndeki 400 cambaz ile filler, kaplanlar, aslanlar, ayılar, develer ve maymunlar­dan oluşan 500 hayvanının gösterisini izlemeye çağrılır. Her gün dört bin kişi­lik çadırda yapılacak iki gösteri dışında sabahları yine bilet karşılığı hayvanları görme imkânı da vardır.

    Gösteriden önceki son iki gün ga­zete ilanlarının hemen üstünde haber süsü verilmiş ama reklam diliyle ya­zılmış bir metin vardır. Metinde sirkin Darülaceze’ye 1000 lira bağışladığı ve bu bağışın “ender tesadüf edilir bir ha­reket-i alicenabane” olduğu yazılıdır.

    Ancak ilk gösteriyi izleyen ba­zı gazeteciler gördüklerinden pek memnun kalmaz. 15 Mayıs tarihli Cumhuriyet’te, “Beş yüz tane denilen vahşi hayvanlar, iki fil, üç dört beyaz ayı, beş altı aslan ve kaplan, 12 de­ve, 20 kadar beygir, birkaç köpek ve maymundan ibarettir” yazarken, Po­litika gazetesine göre sirk, sinema ve tiyatroların yangın tehlikesine karşı alması gereken önlemlerden muaf tutulmaktadır.

    En çok satan gazete Akşam dışın­daki büyük gazeteler dozu giderek artan bir şekilde sirki eleştirmeyi sürdürür. Fiyatların yüksekliğinden gösteride hayvanlar koştukça gübre­li toprakların ön sırada oturanların üstüne başına sıçramasına, hayvan­ların kapatıldığı yerlerin pisliğinden biletsiz seyirciler için kapıda jandar­manın nöbet tutmasına kadar birçok şey eleştiri konusu olur. Cambazla­rın “bornozlarının Fransız bayrağı rengindeki iç tarafını göstere göstere dolaşarak” ve “mütemadiyen Fran­sızca konuşarak” Fransa propagan­dası yaptığı da iddialar arasındadır.

    Eleştirilerden biri de halka ta­sarruf çağrısı yapılırken yabancı bir sirkin fahiş fiyatlı gösterisine izin verilmesidir. Üstelik 700 bin nüfus­lu İstanbul’da ilk dört günde tam 78 bin bilet satılmıştır. Bu bilgileri ak­taran 19 Mayıs tarihli Cumhuriyet’te “Millet ve memlekete hiçbir lüzumu ve faydası olmayan beş on uyuz deve ve birkaç tane afyonkeş hayvanı gö­receğiz diye halkın binlerce lirasının memleket haricine çıkmasına müsa­ade mi edeceğiz?” diye sorularak sir­ki boykot etme çağrısı yapılır.

    20 Mayıs’ta Yeni Gün gazetesin­de, sirkteki vahşi hayvanlara sokak kedisi yedirildiği ve üç kedi getirenin bedava içeri sokulduğu yazar. İddi­anın sahibi, “Farelere karşı mühim vazifeler ifa eden kedilere karşı bu hareket kesinlikle menedilmelidir” diye Valillik’e dilekçe veren Ziraat Müdürlüğü’dür.

    benamar
    benamar
    Ben Amar kardeşler Kendi eğittiği Paşa adlı aslanın ağzına başını sokan ve bir aslan postuyla poz veren kişi Ben Amar sirkinin sahibi Tunus kökenli Fransız vatandaşı dört kardeşten Mustafa Ben Amar (üstte ve en sağda). Türkiye seyahati sırasında Türklüğe hakaret suçuyla tutuklanıp kefaletle serbest bırakılan sirkin kurucusu Ahmed Ben Amar (sağda).

    22 Mayıs’ta sirk çalışanlarının bir çocuğu dövmesi, ertesi gün araların­da izinli erlerin de olduğu meraklı kalabalığı döverek dağıtmaya çalış­ması ve polisin yaşananlara seyirci kalması tepki çeker.

    Ama asıl olay 23 Mayıs’ta yaşa­nır. Sirkin müdürü Ahmet Ben Amar Türklüğe hakaret suçuyla tutuklanır, ardından kefaletle serbest bırakılır. İddiaya göre çadıra asmak üzere ıs­marladığı 6 liralık üç Türk bayrağı için 4 lirayı önden ödeyen, iki lirasını son­ra ödeyeceğini söyleyen Amar, iki lira­sını isteyen satıcıya “Siz Türkler böy­lesiniz işte” diyerek hakaret etmiştir.

    Benamar

    Bu olaylardan sonra gazeteleri tek tek ziyaret eden Ahmet Ben Amar, arayı düzeltmeye çalışır. Yapılan gö­rüşmeler sonunda fiyatlarda indirim yapma, öğretmenleriyle gelen öğren­cilere hayvanları parasız gösterme ve yangın tedbirleri alma konusunda an­laşma sağlanır. 46 gün boyunca göste­ri yapan sirk 8 Haziran’da Sofya’ya ha­reket edince herkes derin bir oh çeker.

    Benamar

    Sokak kedilerinin vahşi hayvan­lara yedirilmesi akıllarda o kadar yer eder ki, Ben Amar Sirki’nden 21 yıl sonra, 1952’de Türkiye’ye gelen Med­rano Sirki’nin yöneticilerine sorulan ilk soru “Siz de vahşi hayvanlara kedi yedirecek misiniz?” olacaktır.

  • Vergi kaçırma ve kayıtdışı paranın tarihsel yolculuğu

    “Panama Belgeleri”yle tekrar gündeme gelen offshore bankalar, dünyada kayıtdışı ekonominin en büyük kasaları konumunda. İki dünya savaşı arasında “vergi cenneti” denilen yeni ülke tipinin ilki ve en büyüğü “daha beyaz yıkayan” İsviçre’ydi. Sonraki yıllarda kara paranın yasallaştırılmış bir sır perdesi altında saklandığı çağdaş “korsan adaları” belirdi. Vergi cennetlerinin yakın tarihi.

    Vergi ödemekten hoş­lanan bir insan henüz görülmedi. Tarih, az vergi ödemek için bulunan yaratıcı yöntemlerle dolu. Bu­nun iyi bir örneği, İngiltere, Fransa ve İspanya’da nere­deyse 20. yüzyıla kadar uy­gulanan “pencere vergisi”y­di. Bir insanın zenginliğinin evinin pencerelerinin sayısıy­la ölçülebileceğini düşünen İngiliz hükümeti, uygulamayı 17. yüzyıl sonunda başlatmış­tı. Vergi mükellefleri ise buna, evlerinin bazı pencerelerini örüp kapatarak cevap verdi. Bugün bile İngiltere ve Fran­sa’da pencerelerinin bir bölü­mü kapalı eski evlere rastla­mak mümkün.

    Düşük vergi her zaman çekiciydi. Pek çok liman ve şehir, düşük vergi uygulaya­rak tüccarları çekmeye çalış­mıştı; hatta Ortaçağ’da tica­ret yolları üzerindeki kentler, sadece panayır zamanında vergilerini düşürmeyi adet edinmişlerdi. Ancak bir ülke­ye vergi cenneti diyebilmek için gereken koşullar, ilk defa 1920’lerde bir araya geldi. Bü­tün dünyaya ilham veren ilk örnek İsviçre oldu.

    İsviçre’nin parayla özel bir ilişkisi vardı. Örneğin 18. yüzyılda Fransız düşünür Voltaire okurlarına şu tavsi­yede bulunmuştu: “İsviçreli bir bankerin pencereden at­ladığını görürseniz hemen siz de peşinden atlayın. Paranın nerede olduğunu ondan iyi bi­len yoktur”. Ülkenin bankacı­lık şöhreti, 16. yüzyıl sonunda Fransa’dan kovulan protes­tanların İsviçre’nin Cenevre kentine yerleşip burada ken­dilerini bankacılığa vermesiy­le bütün Avrupa’ya yayılmıştı. Fransa Kralı XIV. Louis’nin, ülkesinden attığı bu kişiler­le daha sonra yoğun bankacı­lık ilişkileri kurması, paranın renginin olmadığını gösteri­yordu.

    İsviçre’yi iki dünya savaşı arasında “vergi cenneti” hali­ne çeviren bu bankacılık gele­neği oldu. 1920’lerde 1. Dünya Savaşı’nın tahribatını üzerle­rinden atmaya çalışan devlet­lerin harcamaları artmış, vergi oranlarını olabildiğince yük­seltmek zorunda kalmışlardı. İngiltere’de daha savaş önce­sinde özellikle veraset vergi­leri inanılmaz boyutlara ulaş­mış, Fransa iki savaş arasında sol hükümetlerin yönetimin­de en yüksek vergi oranlarına sahip ülke haline gelmişti. Bu ülkelerdeki sermaye, vergiden kaçacak bir liman arıyordu.

    Yolu açan Luxembourg, Liechtenstein ve İsviçre ol­du. Bu üç ülke birer tampon olarak ortaya çıkmıştı. İsviç­re 1815 Viyana Kongresi’nde Avrupa’nın büyük güçleri ta­rafından “ebediyen tarafsız ül­ke” ilan edilmiş, Luxembourg 19. yüzyılın ikinci yarısında birbiriyle savaşan Fransa ile Almanya arasında bir güvenlik alanı olarak bağımsızlığını el­de etmiş, İsviçre ile Avusturya arasındaki Liechtenstein ise, Avusturya’nın 1. Dünya Sava­şı’nda yenilmesinden sonra sırtını bu ülkeye dönerek ken­dini İsviçre’ye yamamış, hatta İsviçre Frangını ulusal para birimi olarak kabul etmişti.

    İsviçre sistemi

    İsviçre savaşa katılmamıştı, solcuların iktidarda olduğu Fransa ile istikrarsız Alman­ya’ya coğrafi olarak çok ya­kındı. Enflasyon sarmalına yakalanmış bu iki ülke arasın­da, kendi parasının istikrarını fetiş gibi koruyan bir banka­cılar memleketiydi. Uyguladı­ğı vergiler İngiltere ve Fran­sa’ya göre düşüktü; ama asıl önemlisi teorik vergilerle pra­tik vergiler arasında büyük bir uçurumun var olmasıydı.

    İsviçre her bir kantonu kendi kafasına göre kural­lar uygulayan zayıf bir fede­ral devletti; varolan devlet de bankacıların emrindeydi. Uygulamada buradaki herkes, bağlı olduğu kantona “gönlün­den koptuğu kadar” bir vergi ödüyordu. 1930’ların sonun­da İsviçre’nin federal vergi dairesinde (Administration Fédérale des Contributions) sadece yüz memur çalışırken, İngiltere’nin vergi dairesi Bo­ard of Inland Revenue’ye bağ­lı memur sayısı 24 bini bulu­yordu.

    Bir vergi cennetinin ol­mazsa olmaz koşulların­dan bir başkası da, 8 Kasım 1934’te federal bankacılık ya­sasının kabul edilmesiyle ye­rine geldi. Bu yasanın ünlü 47. Maddesine göre, İsviçre ban­kalarında çalışanların, müş­terileriyle ilgili en küçük bir bilgi bile vermeleri yasakla­nıyor, bunu yapanlara asgari altı ay hapis ve 50 bin İsviç­re Frangı para cezası öngörü­lüyor, banka memuru işinden ayrılsa bile bu sır kilidini üze­rinden atamıyordu.

    Posta kutusu şirketleri

    İsviçre kantonları, en yoksul kanton Zug’un önderliğinde holdinglere (başka şirketlerin çoğunluk hisselerini elinde bu­lunduran şemsiye şirket) kolay­lık sağlamaya başlayarak vergi cennetinin bir başka koşulunu da yerine getirdiler. 1921-1939 arasında bunların sayısı 138’den 2017’ye yükseldi. Çoğunlukla İsviçreli bir avukat veya banka­cı tarafından yönetilen bu “pos­ta kutusu” şirketleri, yalnız ço­kuluslu şirketlerin değil zengin bireylerin de vergi yükünü azal­tan “yaratıcı” bir muhasebecilik uyguluyorlardı.

    Luxembourg 1929’da bu tür paravan şirketlerin kurul­masını kolaylaştıran bir yasa çıkardı, Liechtenstein da aynı yolu izledi. Aslında bu yönte­mi 1880’lerde ilk keşfeden Drill adında bir Amerikalı avukat olmuştu. ABD’nin New Jersey Valisi Leon Abbet’i eyalette ku­rulacak şirketlere kolaylık sağ­laması konusunda ikna etmiş­ti. ABD’nin diğer eyaletlerin­de o dönemde şirket kurmak uzun ve zahmetli iken, New Jersey’de tek kişinin çalıştığı küçük bir şirket 24 saat içinde faaliyete geçiyor, eyalet de bun­lara uyguladığı vergiyi düşük tutarak sürümden kazanıyor­du. İsviçre’de uygulanan da bu yöntem oldu.

    Avrupa’nın büyük devletle­ri, vergilerinin Alpler’e doğru bir yolculuğa çıktığını farke­derek İsviçre’yi sıkıştırmaya başladılar. Her alanda başarı­sızlığıyla tanınan Milletler Ce­miyeti, İsviçre ile büyük Avru­pa devletleri arasındaki vergi tartışmalarında da aynı bece­riksizliği gösterdi. Ülkeler İs­viçre ile çifte vergilendirmeyi önleme antlaşmaları yaparken, karşılık olarak bilgi alışverişini zorunlu hale getirmeyi, böylece vatandaşlarının servetinin izi­ni sürmeyi amaçlıyorlardı. An­cak her pazarlıkta İsviçre bilgi alışverişi koşulunu masadan kaldırmayı başardı.

    1932: “Paris Papers” skandalı

    Bu arada ilk skandal da pat­lak verdi. 1932 sonbaharın­da Paris’te Komiser Barthe­let yönetiminde bir grup polis, bir apartman dairesine baskın düzenledi. Burası, İsviçre’de­ki Banque Commerciale de Bâle’ın şubelerinden biriy­di. Polis, apartman dairesin­de bir senatör, bol bol İsviçre Frangı ve özellikle de banka­nın müşterilerinin adlarının yazılı olduğu 10 defter buldu. Paralarını İsviçre’ye kaçıran Fransızlar arasında s enatör­ler, piskoposlar, gazete pat­ronları vardı. Polis içeriden bir muhbirin verdiği bilgiden yararlanmıştı. Hükümet olayı basından gizli tutmaya çalışsa da, sosyalist milletvekili Fa­bier Albertin, iki hafta sonra meclis kürsüsüne çıkarak ver­gi kaçıranların adlarını tek tek okudu. Bu skandal, günümüz­deki “Panama Papers” olayına kadar uzanan zincirin ilk hal­kasıydı.

    Vergi cennetinin bir başka babası da İngiltere’ydi. 1929’da bir yılan hikayesi gibi uzaya­rak Lordlar Kamarası’na kadar taşınan bir dava, sonraki pek­çok gelişme için emsal oldu. Mısır’ın bir İngiliz sömürgesi olduğu sırada Londra’da kuru­lan ve Mısır’da faaliyet göste­ren Egypt Delta Land adlı şir­ket, Mısır’ın bağımsızlığı ilan edildikten (1922) sonra, İngi­liz yasalarına tâbi olmamak için giriştiği hukuk mücadele­sini kazandı. Böylece merke­zi Londra’da olan bir şirketin İngiliz şirketler yasası ve vergi sisteminin dışına çıkabileceği tescil edilmiş oldu.

    İngiltere’den adalara

    1957’de İngiltere Merkez Ban­kası, İngiliz bankalarının İn­giltere’de yerleşik olmayan müşterileri arasındaki işlem­lerin sanki İngiltere’de gerçek­leşmemiş gibi kabul edilme­sine karar verdi. Euromar­ket denilen bu piyasa aslında Londra’nın ortasında işlem yapıyor, ama sanki sınırdışın­da (“offshore”) çalışıyormuş gibi İngiliz yasal sistemi dı­şında hareket edebiliyordu. Bu nedenle kimileri Londra’nın iş merkezinin (City of Lon­don) bir vergi cenneti oldu­ğunu iddia ettiler. Bu uygula­ma 1960’larda İngiltere’nin Guernsey, Jersey gibi adaları­na, Bermuda, Cayman Adala­rı, Bahamalar, Singapur, Hong Kong vb. gibi sömürge ve eski sömürgelerine yayıldı.

    Günümüzde 11 bin fonu, 200 bankası, 140 vakıf şirke­ti ve 95 bin kayıtlı şirketiyle dünyanın altıncı büyük ban­kacılık merkezi olan Cayman Adaları’nın öyküsü ilginçtir. Her şey 1960’larda yerel bir hukuk şirketinin hazırladı­ğı birkaç yasayla başladı. Bu yasalar, o zamanlar bankası, telefonu olmayan, elektrik sis­temi doğru dürüst çalışmayan, büyükbaş hayvanları öldüre­cek güçte sivrisineklerle dolu, tarihî korsan ve kölelerle süs­lü bu üç Karayip adasını baş­tan aşağı değiştirdi.

    Ağır vergi yükünden bunalan bir İngiliz’i hicveden karikatür, 18 yüzyıl.

    Bugün Cayman adalılar, sı­fır vergi ve bankacılık sırrına dayalı bir vergi cenneti olma­larını, bayram olarak kutladık­ları bir efsaneye dayandırıyor: Rivayete göre 1794’te on İngi­liz gemisi Cayman açıklarında batmış, denizciler adalılar ta­rafından kurtarılmış, İngiltere Kralı III. George da uyrukları­na duyduğu minnetin ifadesi olarak Cayman adalarına vergi bağışıklığı tanımıştı. Bu hika­yenin tarihî bir gerçek olmadı­ğını söylemeye gerek yok.

    Tanrı’nın bankeri

    Vergi cennetleriyle ilgili asıl sorun, “bankacılık sırrı” ya­salarının arkasına gizlenen muhtemel suçluların varlı­ğıydı. İsviçre’nin dünya dik­tatörlerinin kendi halkla­rından çaldığı parayı göm­düğü büyük bir kasa olduğu, 1986’da Filipinler diktatörü Marcos’un iktidardan düşüp ölmesinin ardından açılan davada iyice ortaya çıktı. Fi­lipinler hükümeti Marcos’un çeşitli vergi cennetlerinde saklanan servetine el koymak için “Büyük Kuş Operasyo­nu” adlı bir girişim başlattı. En zor hedef İsviçre’ydi. İs­viçre hükümeti, Marcos’a ait hesapların dondurulmasına karar verdi ama 12 yıl boyun­ca süren davada, bu serve­tin tam miktarı bile öğreni­lemedi.

    Ardından 1982’de Vatikan ve mafya ile içiçe olan İtalyan bankası Banco Ambrosiano skandalı patlak verdi. Banka, kara parayı İtalya dışına ka­çırmak için Luxembourg’da bir holding kurmuştu. Bası­nın “Tanrı’nın bankeri” adı­nı taktığı banka müdürü Ro­berto Calvi, mafya usulü bir cinayete kurban gitti, Lond­ra’da bir köprüye asılı olarak bulundu.

    Bankacılık sırrıyla ilgili yasalar nedeniyle bir muhbi­rin ortaya çıkıp bildiklerini açıklaması çok zordu. Ayrıca ülkeler kara para operasyon­larına giriştiklerinde karşıla­rına büyük hukuki sorunlar çıkıyordu.

    2008’de Alman istihbarat teşkilatı BND, bir banka bilgi­sayar teknisyeni olan Heinri­ch Kieber’den Liechtenstein’a para gömen kişilerin listesini içeren bir CD satın aldı. Ar­dından Alman federal poli­si, aralarında önemli devlet görevlilerinin de bulunduğu pek çok kişiyi tutukladı ama Alman hükümeti eleştirilere uğradı. Diğer ülkeler bu CD’yi kullanıp kullanamayacakları­nı bilemediler, çoğu “hırsızlık malı” olan bir kaynağa daya­narak yasal işlem yapamaya­cakları sonucuna vardı. CD’yi satan bilgisayarcı Heinrich Kieber kimlik değiştirmek ve polis koruması altında yaşa­mak zorunda kaldı. 2014’te bu defa çokuluslu büyük şirket­lerin Luxembourg’a gömdüğü paralarla ilgili bilgiler ortaya çıktığında, kendini hapiste bulan tek kişi muhbir Antoi­ne Delfour oldu. Günümüzde OECD, IMF, G-20 ülkeleri, Avrupa Birliği, Dünya Bankası… gibi çeşitli kurumlar, vergi cennetlerini kategorilere ayırıyor, her yıl listeler yayınlıyor, puanlıyor, sıralıyor, uzun uzun tartışı­yor. Bir vergi cennetine yol­layacak kadar parası olmayan sıradan insanların anlamak­ta zorlanacakları bu tanım ve ayrımlar, vergi cennetleri­nin paranın üzerini örtmek­te kullandıkları göz boyayıcı yöntemler kadar karmaşık. Ama aslında tanım çok basit olabilir: Yasal veya yasal ol­mayan bir iş yaparak belli bir ülkede kazanılan paranın o toplumdan kaçırılarak taşın­dığı yere vergi cenneti demek yanlış olmaz.

    NAZİLER YAHUDİ HESAPLARININ PEŞİNDE

    Gestapo ajanının İsviçre operasyonu

    Almanya’daki Nazi rejimi, vatandaşlarına yurtdışında kişisel banka hesabı açmayı yasak­ladı ve bunu çiğneyenlere ölüm cezası getirdi. 1934’te Gestapo ajanı Georg Hannes Thomae, İsviçre’ye gönderildi. Görevi kendisine verilen listedeki Alman Yahudilerinin İsviçre bankalarında hesapları olup olmadığını ortaya çıkarmaktı. Zürich’e yerleşen, banka memurlarına rüşvetler dağıtan Thomae, bir süre sonra bu hesapların izini buldu.

    Uyguladığı taktiklerden biri ilginçti: Société de Banque Suis­se’e (SBS) giden Thomae, Anton Fabricus adında bir Alman Yahudi tüccarın hesabına 20 bin İsviçre Frangı yatırmak istediğini bildirdi. Banka parayı kabul ederek, Fabricus’un müşterilerinden biri olduğunu itiraf etmiş oldu. Bir iddi­aya göre bu olay, İsviçre’nin birkaç ay sonra bankacılık sırrı yasasını kabul etmesinde etkili oldu.

    Nazi rejimi, yakaladığı zengin kurbanlarına baskı yaparak İsviç­re’deki hesaplarını Almanya’ya göndermeleri için transfer talimatı imzalattırmayı adet edinmişti. Bankalarla müşteriler, buna karşı casusluk tedbirleri geliştirdiler. Ör­neğin bir müşteri yolladığı transfer talimatında eğer “İ” harfini noktasız yazarsa transferin gerçekleştirilme­mesini istemiş, bir diğeri bankaya bir kartpostalın yarısını vererek elinde vekaletnameyle bir üçüncü şahıs gelirse, kartın ikinci yarısını gös­termeden ona herhangi bir ödeme yapılmamasını talep etmişti.

    İsviçre bankaları savaş sıra­sında Nazi Almanyası ile de yoğun ilişkileri sürdürdüler. Almanya savaşta ele geçirdiği çalıntı altını (bunun çoğu işgal ettiği ülkelerin altın rezerviydi) tarafsız ülkelerle yaptığı ticarette kullanırken, İsviçre bankacılık sisteminden yararlandı. Nazilerin yağmaladığı sanat eserleri de İsviçre banka kasalarına taşındı ve sanat piya­sasında üçüncü kişilere satıldı. Bu iddialar, 1996’da İsviçre hüküme­tinin eleştiriler üzerine kurdurdu­ğu bağımsız uzmanlardan oluşan “Bergier Komisyonu” tarafından araştırılarak 2002’de yayınlandı.

    1995’te İsviçre bankalarına karşı dava açan Dünya Yahudi Kongresi, bankaları soykırımda ölmüş Yahudilere ait hesapların üzerine yatmakla suçladı. Dava 2000’de İsviçre bankalarının taz­minat ödemesiyle sonuçlandı.

    DÜŞÜK VERGİLİ TAŞIMACILIK

    Gemiler neden Panama bandıralı?

    ABD, 1903’te Kolombiya üzerinde baskı uygulayarak bu ülkenin elindeki Panama eyaletini kopardı. Böylece ABD, yeni kurdurduğu bu ülkede iki okyanusu bağlayan ünlü kanalı açtırabildi (1914). Panama, vergi cennetine dönüşme kararını veren ilk ülkelerden biriydi. Önce gemi taşımacılığına tanıdığı olağanüstü kolaylıklarla adını duyurdu. Düşük vergi, kuralsızlık ve denetim yokluğu sayesinde dünya sularını “Panama bandıralı gemiler” sardı. Bu uygulama tankerlerle petrol taşıyan Amer­ikan Standard Oil petrol şirketi için özel olarak başlatılmıştı. 1920’lerde ABD’de alkol tüke­timi yasaklandığı sırada içki kaçakçılığında da işe yaradı.

    1980’lerde ise ülkenin yönetimini, açıkça Medellín uyuşturucu kartelinin ortağı olan Noriega’nın ele geçirmesiyle Panama uyuştu­rucu parasının yuvalandığı bir ülkeye dönüştü. Sonunda Noriega Amerikalılar tarafından iktidardan indirildi ama Panama vergi cenneti olmaktan çıkmadı. 2014 IMF raporuna göre Pana­ma, para aklanmasına ve terörün finanse edilmesine karşı önlem almak isteyen ülkelere tavsiye edilen 40 adımdan sadece birini atmıştı!

    OFFSHORE BANKALARDAKİ MUAZZAM PARA

    Dünyanın gizli serveti 8 ila 21 trilyon dolar

    Sınırötesi servetin boyutları konusundaki tahminler, he­saplamada kullanılan yöntem­lere göre değişiyor. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı OECD’nin 2007’deki tahmin­lerine göre, offshore sermaye 5 ile 7 trilyon dolar arasında değişiyor. London School of Economics’de çalışan iktisatçı Gabriel Zucman ise geçen yıl yayınladığı “Ulusların Gizli Ser­veti” adlı kitabında, dünyadaki finans servetinin yüzde 8’inin vergi cennetlerinde toplandı­ğını, bu 7.6 trilyon doların 2.46 trilyonunun İsviçre’de bulundu­ğunu belirtti.

    Vergi cennetlerine karşı bir baskı grubu olarak kurulan Tax Justice Network için bir araştırma yapan eski McKinsey danışmanı iktisatçı James Henry, servetlerini vergi cennetlerin­de saklayan zenginlerle ilgili tahminlerinde daha da ileri gitti. Ona göre offshore hesaplarda 21 trilyon dolar bulunuyor, bunun 9.8 trilyon doları, geliri 30 milyon doları aşan en üst katmandaki 100 bin kişilik gruba ait.

    Bu sistem basitçe şöyle işliyor: Örneğin bir tablo veya banka hesabı İsviçre’de bulunu­yor. Ama buna sahip olan yasal yapı dünyanın dört bir yanına dağılıyor. Bu tablo veya banka hesabı, başka bir ülkenin yasal sistemi içindeki bir offshore şir­ketine ait; o şirket ise bir üçüncü ülkenin yasal sistemi içindeki bir vakfa ait, o vakfın yöneticileri ise tamamen farklı bir ülkenin yasal sistemine tâbi.

    Bir şirket ne kadar büyükse vergi cennetinden faydalan­ma ihtimali de o kadar artıyor. ABD’de ülkenin resmî mâli denetim kurumu GAO, 2009’da yaptığı açıklamada, halka açık en büyük 100 Amerikan şirketinden 83’ünün vergi cennetlerinde kendilerine bağlı şirketler bulun­durduğunu belirtti.

  • Sünger peşindeBodrum’a gitti,vurgunu bitirdi

    Robert Kolej’den mezun olup iş hayatına değil denize atıldı. Halikarnas Balıkçısı’nın izinden Bodrum’a ulaştı. 1950’lerin sonlarında geleneksel usullerle yapılan sünger avcılığına modern teknikleri kazandırdı. Tosun Sezen, meşhur Gavur Ali’lerin, “nargile”lerin, ilk tüplü dalışların, Bodrum’dan Mısır-Libya sahillerine uzanan yazılmamış tarihini #tarih’e anlattı.

    İki buçuk tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşıyoruz. Ama deniz ve sualtı dünya­sının sevdalısı olup, süngerci­lerin hikayelerini bilenlerimi­zin sayısı azdır. Çilekeş deniz emekçileri olan süngercilerin hikayesi, ilk kez Bodrum’a siya­si sürgün olarak giden, ‘Hali­karnas Balıkçısı’ adıyla bilinen Cevat Şakir’in eserlerinde anla­tılmıştır. 1960’lardan önce gele­neksel yöntemlerle dalış yapan, vurgun yiyip sakat kalan bu in­sanların ve süngerciliğin tarihi maalesef yazılmamıştır.

    1950’lerin sonunda Bodrum sünger avcılığında bir devrim olur. İstanbul’dan Robert Ko­lej mezunu iki genç, önlerinde­ki parlak bir kariyeri ellerinin tersi ile iterek, Bodrum’un çile­keş deniz emekçilerine modern süngerciliği öğretmek üzere İstanbul’dan yola çıkarlar. Bod­rum Deniz Müzesi’nin web si­tesinde onların hikayesi şöyle özetlenmektedir:

    “Sünger avcılığında önem­li bir dönüm noktası da 1957-58’lerde ufak tekneleriy­le İstanbul’dan Bodrum’a gelen Baskın ve Tosun adlarında iki gençle yaşanacaktır. Tüpleriyle gelen bu gençler bir süre son­ra tüp sisteminden yararlana­rak nargile sistemini geliştirir ve sünger avcılığında balıkadam dönemini başlatırlar. Yukarıdan makineyle dalgıcın ağzındaki regülatöre hava basmaya daya­nan bu yöntemle epey sünger toplayan Baskın ve Tosun, 1963 yılında Gavur Ali adlı tirhandili yaptırarak sünger için Libya’ya kadar giderler”.

    Tosun Sezen 1958’de Bodrum’da …

    Yukarıdaki metinde soyad­ları bile verilmeyen bu iki genç Baskın Sokullu ve Tosun Se­zen’dir. Baskın Sokullu’yu ma­alesef 2011’de kaybettik ama bugün 78 yaşında olan Tosun Sezen’in hafızası hâlâ pırıl pı­rıl. Türkiye’de süngerciliğin ve dalgıçlığın tarihi hakkında söy­leyecek çok sözü, anlatacak çok hikayesi var…

    “Gâvur Ali Kaptan
    modern usullerle dalış
    yapılabileceğini ve
    sünger çıkartılabileceğini
    Bodrum’da düşünen ilk
    kişiydi. Diğerleri, bu işe
    ‘olmaz’ diyorlardı. O
    zamanlar 60 yaşını geçmiş
    olan Gâvur Ali, hem
    müthiş bir kaptan hem de
    iyi bir idareciydi. Modern
    teknolojiden yararlanarak
    dalmak, yerel süngerciler
    arasında ilk onun aklına
    yattı”

    Tosun Sezen, 1938’de İs­tanbul’da doğar. 1949’da Robert Kolej’e girer. Lise yıllarında, Ha­likarnas Balıkçısı’nın dalgıçlar ve süngerciler hakkındaki ki­taplarını okuyarak sualtı dün­yasıyla tanışır, dalgıçlığa merak sarar. Okulda, daha sonra ortağı olacak Baskın Sokullu ile bir­likte bir dalgıç kulübü kurarlar. İstanbul’da o zamanlar, balı­kadamların sayısı 10-15’i geç­memektedir. Caddebostan’da­ki Balıkadamlar Kulübü’nde de dalarlar ama esas olarak dalma­yı Robert Kolej bünyesinde kur­dukları kulüpte öğrenirler:

    “Dışardan regülatör falan getirttik. Uçaklardan çıkma tüpler vardı. Onları test ettirdik. Sonra Balat’ta oksijen fabrika­sında tüplere hava bastırdık. Boğaz’da dalıyorduk. Bu arada dalgıçlık yüzünden gazete man­şetlerine taşındık”.

    Tosun Sezen ve Baskın Sokullu’nun dalış teknesi Bodrum’da tersanede inşa edilirken. Arkada görülen Rum Kilisesi şimdilerde yok!

    1 Mart 1958 günü Üsküdar isimli Şehir Hatları vapuru İz­mit-Gölcük seferini yaparken aniden patlayan fırtınada De­rince açıklarında batar, çoğu öğ­renci 380 civarında insan ölür. Kazadan hemen sonra, Baskın Sokullu ile birlikte o batığa da­larlar, gazeteler dalışlarını bi­rinci sayfadan haber yapar.

    Cevat Şakir’in kitapları, dal­gıçlık kariyerinin erken yılla­rında Tosun Sezen’e rehberlik etmeye devam eder. 1956’da he­nüz lise ikinci sınıftayken yarı­yıl tatilinde Baskın Sokullu’yla dümeni Bodrum’a çevirirler. O yıllarda İstanbul’dan Bodrum’a doğrudan otobüs seferi yoktur. İzmir’e kadar vapurla gider­ler, oradan yola otobüsle devam ederler. İzmir’den Milas ve Bod­rum’a sadece haftada iki gün otobüs seferi vardır:

    “Kaçırdın mı otelde yatıp diğer otobüsü beklerdin. İşte tıngır mıngır, o zamanın Kara­deveci firmasının burunlu oto­büsüyle Bodrum’a gittik. Bod­rum’da süngercilerle tanıştık. Onların hikayelerini daha evvel okumuştuk ama vurgun yiyip nasıl sakat kaldıkların kendi gözlerimizle gördük”.

    Tosun Sezen, Bodrum’da dalış esnasında …

    Bodrum süngercileri o yıl­larda eski usullerle dalmakta, kocaman başlıklar kullanmak­ta, dekompresyonun ne oldu­ğunu bilmemektedir: “Vurgun yedikleri zaman basınç odasın­da iyileşebileceklerinin farkın­da değillerdi. Sadece askerliğini Bahriye’de yapanlar, denizaltıda veya Çubuklu Dalgıç Okulu’n­da görev yapanlar modern tüp­lü dalış tekniklerinden haber­dardı”.

    “O yıllarda İstanbul’dan
    Bodrum’a doğrudan otobüs
    seferi yoktu. İzmir’den
    Milas ve Bodrum’a sadece
    haftada iki gün sefer
    vardı. İşte tıngır mıngır,
    o zamanın Karadeveci
    firmasının burunlu
    otobüsüyle Bodrum’a
    gittik, süngercilerle tanıştık.
    Hikayelerini daha evvel
    okumuştuk ama vurgun
    yiyip nasıl sakat kaldıklarını
    kendi gözlerimizle gördük”

    Meşhur Gâvur Ali’yle (Ka­rayel) de bu ilk Bodrum mace­ralarında tanışırlar: “Gâvur Ali Kaptan modern usullerle dalış yapılabileceğini ve sünger çı­kartılabileceğini Bodrum’da düşünen ilk kişiydi. Diğerleri, bu işe ‘olmaz’ diyorlardı”. O za­manlar 60 yaşını geçmiş olan Gâvur Ali, hem müthiş bir kap­tan hem de iyi bir idarecidir. Modern teknolojiden yararla­narak dalmak, yerel süngerciler arasında ilk onun aklına yatar, denemeye karar verir. O yılla­rın Bodrum’unda kompresör bile yoktur, boşalan tüpleri dol­durmak imkansızdır. Tosun ile Baskın yanlarında getirdikleri tüplerdeki hava bitinceye kadar dalarlar. Bu ilk seyahatten son­ra artık bütün tatillerini Bod­rum’da geçirmeye ve tüplü-tüp­süz dalmaya başlarlar.

    1950’lerde kullanılan dalış takımları.

    Tosun Sezen 1958’de Robert Kolej’i bitirdikten sonra sünger­ciliği modernleştirmek amacıy­la Beşiktaş’taki Et Balık Kuru­mu’nun (EBK) araştırma mer­kezinde çalışmaya başlar. Sınırlı olanaklara rağmen bu merkez­de bir sene işçi statüsüyle gö­rev yapar. Tam kadrolu olma­dığı bu süre zarfında günlük 12,5 liradan ayda eline 375 lira geçer: “İmkanlar kısıtlıydı ama bize Mercan isimli bir balıkçı teknesi verdiler. Biz de tekne­ye dalgıç kompresörü koyduk. Balıkadamlar Kulübünden de – biri Mimar Berk Or – iki amatör arkadaş daha aldık. Bodrum’a gittik. Oradaki dalgıçlara tüple dalmayı öğretmeye başladık”.

    Ama Bodrumlular tüple da­lış yöntemine inanmamaktadır. Dedikodular çıkar. ‘Olur mu ca­nım, tüple de dalınır mıymış’ di­yenler hâlâ çoğunluktadır. Bod­rum’da iki ay kalırlar, epey sün­ger avlarlar, gençlere dalgıçlık öğretirler. İki ay sonra sonba­harda İstanbul’a geri çağırılır­lar. Tosun Sezen’in niyeti artık Bodrum’da bir dalgıç okulu aç­mak, o okulda modern yöntem­lerle dalmasını bilen süngerci­ler yetiştirmektir. Dalgıçların vurgun yiyip kötürüm kalma­sını engellemek için bir basınç odası kurmak da planları ara­sındadır: “Demokrat Parti döne­miydi, EBK aşırı siyasallaşmış bir yerdi. Bu işleri yapmak için siyasete girmek lazımdı. O da benim işim değildi”.

    Eski Bodrum’dan bir fotoğraf. Gavur Ali ve Baskın Sokullu esnafla sohbet ederken.

    Yine de kurum bünyesinde gerçekleştirdikleri gezinin Bod­rum’a dolaylı bir faydası olur. EBK, balıkçılara hizmet olsun diye Bodrum’da bir buz fabri­kası kurar. O dönemde deniz balık kaynamaktadır ama balı­ğın ekonomik bir değeri yoktur. Çünkü tutulan balık sıcakta bo­zulmaktadır. Buz fabrikasından sonra balıkçılar tuttukları ba­lıkları buza yatırıp şehir dışına satmaya başlarlar. Böylece buz fabrikası sayesinde balıkçılık gelişir. Ama EBK’nin sünger­cilere bir faydası olmaz. Tosun Sezen artık bu işin devletle ol­mayacağını anlamıştır. İstifa eder ve Baskın Sokullu ile ortak olarak çalışmaya karar verir­ler. Ama önce vatani görevini tamamlaması gerekmektedir, 1959’da askere gider.

    O yıllarda dalgıçlık yapmış olanlar Deniz Kuvvetleri’ne alınmaktadır. O da askerliği­ni yedek subay olarak Çubuk­lu Dalgıç Okulu’nda yapar. Hem erlere, hem de subaylara dalgıç­lık öğretir. Bu arada Tabip Yar­bay Ethem Bölen’in açtığı kursa katılır, Çubuklu’daki Amerikan yapımı basınç odasında ‘basınç odası operatörlüğü’nü de öğ­renir. 1961’de terhis olur, artık süngercilik hayaliyle arasında hiçbir engel kalmamıştır.

    Aynı yıl Baskın Sokullu ile Bodrum’a yerleşirler, küçük pa­ralarla sünger avcılığına başlar­lar. Tosun Sezen pul koleksiyo­nunu 3.000 liraya satar. Baskın Sokullu’ya ise vefat eden baba­sından 5.000 lira kalır. O parayla 1961’de, 1995’e kadar yaşayacak olan ‘Sokullu-Sezen Deniz Dibi İşleri Kolektif Şirketi’ni kurar­lar. İlk olarak, İstanbul’da Ay­vansaray’da Pamuk Usta’ya altı metrelik bir sandal yaptırırlar, paraları ancak ona yeter. Tekne­ye altı beygirlik bir motor taktı­rırlar. Bu motordan kayış-kas­nak ile ayrıca güç alıp hava kom­presörünü çalıştırırlar:

    “Oldu sana, nargile! Biz ‘nar­gile’ dediğimiz modern sistem­le dalıyorduk. Teknede mazotla çalışan kompresörden basılan hava İtalyan malı hortumla dal­gıcın ağzındaki regülatöre gidi­yordu. Böylece, tüpün yarattığı sınırlı dalış süreleri sorununu çözmüştük”. Böylece sünger çı­karmaya başlarlar. Taşları, sün­ger yataklarını iyi bilen Gâvur Ali de onlarla birliktedir. Sün­gerlerin parasıyla mazot ve ku­manya alıp daha güneye doğru devam ederler. Bodrumlu dal­gıçlar olan biteni hayretle sey­retmekte, onlara ‘deli’ demek­tedir:

    Baskın Sokullu ve Tosun Sezen Bodrum’da …

    “Kahvedeki dedikodu şuy­du: ‘İstanbul’da Bakırköy’deki tımarhane yanmış, deliler yur­dun dört bir tarafına kaçışmış, iki tanesi de Bodrum’a düşmüş’ diyorlardı. Bunu duyunca biz de teknemizin ismini Bodrum Liman Başkanlığı’na Tımarha­ne olarak tescil ettirdik. Kaptanı da resmen Gâvur Ali oldu”.

    “Bodrumlu dalgıçlar olan biteni hayretle seyrediyor, bize
    ‘deli’ diyorlardı. Kahvedeki dedikodu şuydu: ‘İstanbul’da
    Bakırköy’deki tımarhane yanmış, deliler yurdun dört
    bir tarafına kaçışmış, iki tanesi de Bodrum’a düşmüş’.
    Bunu duyunca biz de teknemizin ismini Bodrum Liman
    Başkanlığı’na Tımarhane olarak tescil ettirdik. Kaptanı da
    resmen Gâvur Ali oldu”

    İşleri yolunda gider, gayet güzel sünger çıkartırlar, iyi pa­ra kazanırlar. Ayrıca Bodrum­lu birkaç genci de yetiştirmeye başlarlar. Maddi imkanları ar­tınca Bodrumlu Erol ile Meh­met Ustalara 10 metre boyunda bir tirhandil ısmarlarlar. Tek­nenin beyazı 7.000 liraya mal olur. Ziraat Bankası’nın 15.000 liralık donanım kredisiyle İs­tanbul’dan da Lister marka bir motor alırlar. Bankadan ayrıca 6.000 lira işletme kredisini de kullanırlar. Artık gerçek bir da­lış ve sünger tekneleri vardır, adını Ali Dayı koyarlar. Eylül ayına doğru denize indirdikleri teknenin tuvaleti yoktur: “Seyir esnasında büyük abdesti gele­nin işi zor olurdu. İki tane halka vardı. Bacaklarınızı küpeşteye koyup, arkanızı da denize vere­rek halkalara tutunarak işinizi görmek zorundaydınız. Zordu tabii!”.

    1960’lardan bir fotoğraf: Tosun Sezen ve eşi Josette Sezen, Ara Güler, Perihan Hanim ve Baskın Sokullu.

    Ali Dayı ile ilk olarak Fethi­ye Körfezi’ne giderler, Tersa­ne adasını kendilerine liman yaparlar. Ayrıca ismi Fok olan ayna kıç, eski bir tekne satın almışlardır, onu depo olarak kullanırlar. Dalgıçların sayısı yediye ulaşmıştır, kalabalıkla­şan ekibin bir kısmı o tekne­de yatar. Kaptanları Gâvur Ali, aşçıları Minnoş Dayı’dır. Tosun Sezen’in eşi Josette de ekipte­dir. Fethiye Körfezi’nde o kadar çok sünger vardır ki, sadece iki ay içinde 450 kg sünger avlarlar. Bu kadar çok sünger ile Bod­rum’a dönünce tabii kahvedeki­lerin kafası karışır. Gâvur Ali ve diğer dalgıçlar onlara nasıl dal­dıklarını anlatırlar.

    Ekipten kimsenin vurgun yiyip sakat kalmadığını gören Bodrumlu süngerciler nihayet “bu işi bize de öğretin” diye ri­cacı olurlar. Bodrumlu tornacı kardeşler Mahmut ve Ali Kuru­taş da yeni dalgıçlar için nargile takımı ve bağlantılarını yapma­yı öğrenirler. Yerel süngerci­lere nargile sistemi için takım hazırlamaya başlarlar. Kompre­sörler de İstanbul’dan getirtilir. Eski dalış yöntemleri terk edilir, artık herkes balıkadam olmak istemektedir, birçok yeni tekne yapılır.

    Tosun Sezen ve ekibi sonra­ki yaz, iki tekneyle Mersin Ta­şucu’na kadar giderler. Ali Dayı ve Fok ile toplam 2500 kg sün­ger avlarlar. Bu kez yanlarında yurtdışından transfer ettikle­ri yeni teknolojileri de vardır. Norveç’ten getirttikleri SIM­RAD marka hassas elek- tronik iskandil aleti, deniz zemininde­ki topografyayı yukarıdan çize­rek işlerini kolaylaştırır. Dalgıç­ların denizin dibi ile üzerindeki taşı renginden ayırt etmelerini, dalacakları yeri doğru belirle­melerini sağlar: “Taşa mı dalı­yorsun, yoksa kum tepesine mi dalıyorsun önceden biliyordun”.

    Eski ve yeni yan yana: Geleneksel yöntemlerle dalan dalgıçlar ve nargile ile dalanlar.

    Her yaz daha uzaklara gi­derler, İskenderun’da Arsuz sahiline kadar sünger peşinde koşarlar. Fakat 1962’de Türkiye kıyılarında süngerlerde hasta­lık başlar. Bu, deyim yerindeyse, bir tür ‘sünger kanseri’dir. To­sun Sezen ve arkadaşları sün­ger avcılığına devam edebilmek için ne yapacaklarını kara kara düşünmeye başlarlar. Sonun­da Yunanlı süngerciler gibi Li­bya’ya gitmeye karar verirler. Dışişleri Bakanlığı’na müracaat ederek, elçilik vasıtasıyla Lib­ya’dan resmî bir ‘sünger avlama izni’ alırlar. Dönem Kaddafi’nin darbesinden öncedir, iktidarda Kral Sunusi vardır.

    “Fethiye Körfezi’nde
    sadece iki ay içinde
    450 kg sünger avladık.
    Bu kadar çok sünger
    ile Bodrum’a dönünce
    tabii kahvedekilerin
    kafası karıştı. Ekipten
    kimsenin vurgun yiyip
    sakat kalmadığını gören
    Bodrumlu süngerciler
    nihayet ‘bu işi bize de
    öğretin’ diye ricacı oldular.
    Eski dalış yöntemleri
    terk edildi, birçok yeni
    tekne yapıldı, artık
    herkes balıkadam olmak
    istiyordu”
    “1962’de Türkiye
    kıyılarında süngerlerde
    hastalık başladı. Bu,
    deyim yerindeyse, bir
    tür ‘sünger kanseri’ydi.
    Sünger avcılığına devam
    edebilmek için kara kara ne
    yapacağımızı düşünmeye
    başladık. Sonunda Yunanlı
    süngerciler gibi Libya’ya
    gitmeye karar verdik.
    Dışişleri Bakanlığı’na
    müracaat ederek,
    Libya’dan resmî bir sünger
    avlama izni aldık”

    İstanbul’dan bir çektirme alırlar. Onu biraz tâdilatla ge­liştirirler, içine su ve mazot tankları, kumanya depoları ek­letirler. Kumanyayı İzmir’de dü­zerler, 1963 Haziran’ında yola çıkarlar. Aralarında daha önce İskenderiye ile İngiltere’nin li­manları arasında sefer yapan gemilerde tayfalık yapmış, bu sırada Arapça öğrenmiş Gâvur Ali ile Tosun Sezen’in eşi Jo­sette’in de bulunduğu 17 kişilik ekip, Erkahraman adlı çektir­me ve Ali Dayı ile Libya’ya ge­cikmeli de olsa ulaşır. Bâkir de­niz balık kaynamaktadır. Onlar sünger avlarken, insan yüzü görmemiş balıklar şaşkın göz­lerle onları izler: “Sünger top­larken köpek balıkları, büyük çekiçbaşlar, orfozlar gelip me­rakla bakıyordu. Koca balıkları kulağından tutup torbaya atmak mümkündü”.

    FOK isimli teknede Tosun Sezen ve Gavur Ali.

    Libya sularında 1.200 kilo sünger toplarlar. Fakat yeni bir sorunları vardır. Av bereketli­dir ama, onu nasıl paraya dö­nüştüreceklerini daha önce hiç düşünmemişlerdir. Süngerleri Bodrum’a götürseler ithalat işle­mi yapılacağından ödeyecekleri vergi bütün kazançlarını sıfırlayacaktır. Sonunda dönüş yo­lunda Bodrum’a yaklaşık 20 mil mesafedeki Kalimnos adasına uğramaya karar verirler. Yunan adasında süngerleri gümrüklü sahadaki depoya koyarlar, sün­ger borsasının açılmasını bek­lemeye başlarlar. Tayfalar adayı biraz gezdikten sonra Erkahra­man’la Bodrum’a dönerler. To­sun Sezen ise eşi Josette ve yüz­me bilmeyen gemicileri Minnoş Dayı ile birlikte Ali Dayı tekne­si ile Kalimnos adasında kalır, Kristal Otel’e yerleşirler.

    Tesadüf bu ya, o sırada Yor­go Papandreu-Dede (1888-1968) seçim kampanyası için adaya gelmiş, ada halkına bir balkon konuşması yapmaktadır. Giritli olduğu için çok iyi Rumca bilen Minnoş Dayı’yı olanı biteni öğ­renmesi için mitinge gönderir­ler. Usta aşçı Minnoş Dayı biraz sonra geri döner, eline aldığı bı­çağı eğelemeye başlar. “Ne ya­pıyorsun” diye sorduklarında “Ağabey, bu adam Anadolu’yu alacağız diye nutuk atıyor. Halk da ‘Anatoli’ ve Konstantinoupoli diye bağırıyor. Şimdi, bizi burada kesmeye kalkarlarsa, ben de hiç olmazsa birini götürürüm” diye cevap verir.

    Bütün bunlar olurken li­manda bağlı teknelerinde Türk bayrağı dalgalanmaktadır. Ama bir sorun çıkmaz. Çünkü, Lib­ya’da, Tobruk’ta sünger çıkarır­larken, yakınlarında avlanırken vurgun yiyen Yunanlı dalgıç Ro­doslu Manolis’i teknelerindeki basınç odasında tedavi etmişler, onu da yanlarında Kalimnos’a getirmişlerdir. Manolis, adadaki ziyaretçi Türkler hakkında iyi şeyler söylemiş olmalıdır.

    22 Kasım 1963 tarihin­de Başkan Kennedy suikas­ti gerçekleşir. Aynı dönemde, Kıbrıs’taki çatışmalar (Kanlı Noel, 21 Aralık 1963) nedeniy­le Türk-Yunan ilişkileri iyice gerilmiştir. Borsa açılınca, Ka­limnos’ta süngerleri satıp Bod­rum’a dönerler. Ama artık Türk karasularında süngercilere ek­mek kalmamıştır: “Hastalık ne­deniyle bizim için Türkiye’de süngercilik bitmişti. Türkiye’ye döndükten sonra, Çanakkale muharebeleri sırasında batan zırhlıların peşine düştük”.

    Tosun Sezen Çubuklu Dalgıç Okulu’nda yedek subay olarak askerlik yaparken.

    1959’DAN OLAĞANÜSTÜ BİR SÜNGER AVI HİKAYESİ

    Allah ve Gâvur Ali yardım etti

    Tosun Sezen’in arkadaşı 80 yaşındaki dalgıç Berk Or, 1959’da Bodrum’da sünger avı sırasında yaşadığı inanılmaz hadiseyi anlattı:

    “Yıl 1959. Baskın’la birlikte Bodrum’dayız. Yılların tecrübesi Gâvur Ali Kaptan bir gün önce “yarın gari seni fışıka atacağım” dedi. Fışık dediği denizin dibin­deki çamurlu ama zengin sünger yatağı olan bir yer. Sabah gün doğmadan Oraklar Mevkii’ne doğru yola çıktık. Derin su demir ipinden 60-70 metreye indim. Aletler iptidai, nargile var, hava kuvvetlerinin ıskartaya çıkardığı kompresörleri modifiye etmişiz ama su kaçırıyor, üfleyip dışarı atıyoruz sürekli. Tek kademeli regülatör kullanıyoruz, o da hava kaçırıyor.

    Elimde apoş dediğimiz sün­ger fileleri var. Bir ara hava zorla­maya başladı, sinirlendim yukarı doğru çıkmaya başladım yavaş yavaş. Yüzeye 7-8 metre kala hava yeniden bollandı; bunun üzerine tekrar daldım ama mükerrer dalışa girdi. Aşağıda bir sünger daha gördüm. Tam alacakken bir anda hava tamamen kesildi. Hortum gam yaptı dedim ama durum değişmedi. Son havayı da üfledim. Yapacak bir şey yok, tek çözüm yukarı fırlamak. O sırada 58 metredeyim, vurgun ihti­mali neredeyse yüzde 100. Ölümle hayat arasında gittim, geldim. Tam pes ettiğim noktada teknenin siluetini gördüm ve son gayretle çıktım yukarı.

    Boru kopmuş, farkına var­mışlar ama çok geç. Elim ayağım tutmuyor. “Hemen İstanbul’a tazyik odasına götürün” dedim ama, kendim de inanmıyorum. O zamanki yollarla, araçlarla İstanbul’a ulaşmak en az bir gün. Gâvur Ali “sana bişey olma­yacak, geç küreğe” dedi. Elim ayağım tutmuyor, moral sıfır. Kıyıya vurduk, “çık koş” dedi bu sefer. Düştüm, dizlerim, her ta­rafım parçalandı, ama farkettim o kadar kötü değilim. Düşe kalka koşmaya başladım.

    Vurgun 6 saat içinde çıka­bilir. Bodrum’a dönüş yolunda hava patladı, sürekli su boşal­tıyoruz tekneden. Bodrum’a geldik, bir baktım 8 saat geçmiş üzerinden. Allah ve Gâvur Ali yardım etti, sağ kaldım, sakat­lanmadım”.

    Berk Or (oturan) ve Tosun Sezen, 50’li yılların başında Bodrum’da.
  • Haliç’in altın ve beton yılları

    Bizans çağından 1980’lere kadar İstanbul sularında saltanat kayığın­dan pazar kayığına, peremeden piyadeye 28 çeşit kürekli deniz ara­cının süzüldüğü söylenir. Şirket-i Hayriye vapurlarından önce; ulaşımda, taşımacılıkta ve ticarette şehrin iskeleleri arasında mekik dokuyan kayıkçıların rolü önemlidir. 19. yüzyıl sonlarında çekilmiş Sébah&Joa­illier imzalı fotoğrafta, iskele kethüdasının denetiminde Balat-Kasım­paşa-Hasköy-Fener arasında yolcu ve eşya taşıyan fesli, cepkenli Haliç sandalcıları görülüyor. Deniz trafiğinin bugünkünden çok daha yoğun oluşu dikkati çekici. Yeni fotoğrafta ise, kent siluetine Haliç sırtlarından tecavüz eden beton yapılaşma gözü tırmalıyor.

  • Kendini teşhir eylemeye gelen şişman kadınlar

    1930 yılında yedi ay arayla İstanbul’a gelen iki kadının yaptığı “gösteri” İstanbulluları haftalarca meşgul eder. Gazeteler de, biri 270, diğeri 225 kilo olan Alman ve Çek kadınların bilet karşılığı izlenebildiği bu “gösteriler”e epey öfkelenmiş ve tepki göstermiştir.

    Tam 270 kiloluk Alman An­na Roza’nın 23 Mart 1930’da Türkiye’ye gelmesi Vakit ga­zetesinde “270 kilo sıkletindeki An­na Roza adlı kadın kendini şehrimiz­de teşhir eyleyecektir. Yunanistan’da kendisini 40 bin kişi seyre gitmiştir” diye haber olur.

    İlk gün diğer gazeteler de ben­zer sıradan haberler yaparlar. Ancak, Anna Roza’yı görmek isteyenler kuy­ruk olunca işler değişir. Milliyet’teki, “Başka işimiz yok” başlıklı haberde “Kadın fok balığı gibi kendini teşhir ediyor. Halkın da işi gücü yok gibi bu et yığınını 25 kuruşa seyrediyor. Bu tasarruf devrinde şişman kadın gör­mek için 25 kuruş verenlere ne de­meli” yazar örneğin.

    Vakit gazetesi ise “Atina’da 2 drahmiye seyrettirdiği halde burada 25 kuruş alıyor, 2 drahmi 6 kuruş et­tiğine göre burada tam dört misli pa­ra alıyor. Acaba bizi şişmanlara pek mi düşkün sanıyor?” diye sorarken Cumhuriyet’teki “Şişmanlık da hay­li bir iş oldu” başlıklı, Anna Roza’nın bacaklarının vapur bacasına benze­tildiği haberde ise “Matmazelin dı­şarıdan görünmemesi için etrafı pa­ravanalarla kapatılan 4’üncü Vakıf Han civarındaki dükkanda kuyruk olduğu” bilgisi vardır.

    Gösteri on gün kapalı gişe devam edip Anna Roza, programını uzatma­yı düşünmeye başlayınca işler iyice çirkinleşir. Bütün gazetelerde bilet satışını yapan paragöz menajerden özellikle söz edilir ve dönemin yay­gın Yahudi düşmanı ırkçı söylemine paralel olarak Yahudi oluşunun altı özellikle çizilir. 5 Nisan’da gösteri­den vergi alınması gündeme gelin­ce Anna Roza ve ekibi Mısır turnesi için yola koyulur.

    Kasım ayında ise 225 kiloluk Çek Matmazel Terezitsa İstanbul’a ge­lir. Daha önce 270 kiloluk bir kadını izleyen İstanbullular –herhalde 225 kilo kesmediği için- kendisine pek rağbet göstermezler. Gazeteler Mat­mazel Terezitsa’ya karşı da edepsiz­lik ederler ama Akşam gazetesinin münasebetsiz, “Bayan Terezitsa bir ilkbahar günü daldan dala konan ser­çe gibiydi” benzetmesinde görüldüğü gibi hiç değilse üslup yumuşamıştır.

    ANTLAŞMA

    Asla yaramazlık yapmayacağıma…

    16 Nisan 1938 tarihli, ilkokul öğrencisi Hilmi Volkan’la ailesi arasında imzalanan “antlaş­ma” metninde “Şimdiye kadar yap­tığım yaramazlıkları ve yalancılık­ları bundan sonra kat’iyen yap­mayacağıma, kimseden beş para istemeyeceğime, evde hiçbir gün annemi ve babaannemi üzmeyece­ğime dair söz veriyor, bu taahhüt senedini talebe yurdu idaresi hu­zurunda imzalıyorum” yazıyor.

    Hilmi artık ne işler karıştırdıy­sa, metnin imzalanmasına epey ciddi bir iş süsü verilmeye çalışıl­dığı anlaşılıyor. Daktiloyla yazılan metnin altında anne ve babaan­neyle birlikte Darülaceze Talebe Yurdu Müdürü’nün de imzası var.

  • Suçun üstadıydılar, asayişin piri oldular

    Dedektiflik, başlangıcından beri bilgi toplanmasına ve suçun bu bilgiler ışığında yeniden kurgulanmasına dayandığından, ilk hafiyeler suçlular arasından çıktı. Muhbir kullanımı, olay yeri incelemesi, fişleme gibi 18. yüzyıldan beri bilinen uygulamaların geliştirilmesinde, kanun kaçaklığından kanun adamlığına “terfi eden” ilk dedektifler rol oynadı.

    İstanbul’da Galata’daki Şehsuvar mahallesinde oturan kayıkçı Mehmet Efendi, 1846 yazında gelini Hatice Hatun’u 13 yerinden bıçakladı. İlk modern “polis­ler” suçluyu yakaladılar, ta­nıkları yani mahalle sakin­lerini dinleyerek bir dosya hazırlayıp Tophane Müşirîne sundular.

    Bu olay bize birkaç ipucu sunuyor. Birincisi, cinayetle­rin çoğu gibi bu da çözülme­si zor ve planlı bir suç değildi. İkincisi, polislerin mülki ami­ri Tophane Müşirîydi, çünkü modern polis örgütünün ku­rulduğu Galata Beyoğlu bölge­sinin güvenliği ondan sorulu­yordu. İmparatorlukta güven­lik, sadece bölgelerde değil, başkentte bile ayrı yetkililere bağlıydı. Yani kayıkçı Mehmet Efendi, suçu işledikten sonra başka bir şehre kaçsa, kimse onu bulamazdı.

    Ancak güvenlik güçlerinin dağınıklığı, sadece Osmanlı­lara özgü değildi. 1845 Polis Nizamnamesi yazılırken 1800 Paris Emniyet Müdürlüğü ya­sasından esinlenilmişti ama, o tarihte en merkezî devlet Fransa’da bile iç güvenlik ör­gütlenmesi geçmişten gelen bölünmüşlüğü aşmış sayıl­mazdı.

    Katil her zaman iz bırakır


    Bilimsel dedektif Bertillon’un yöntemlerini gösteren Musacchio imzalı karikatür. L’Assiette au Beurre dergisi, 3 Temmuz 1909.

    Hele İngiltere’de durum daha da beterdi. Galatalı Hati­ce Hatun’un bıçaklandığı sıra­da, İngiltere’nin İstanbul’da­ki büyükelçisi olan Stratford Canning, hükümeti “İstan­bul’da (yani Pera’da) güven­liği bir türlü sağlayamadınız, tüccarlar, gemiciler soyulu­yor” diye eleştiri yağmuruna tutmaktaydı.

    Ancak Canning’in kendi ülkesinde de doğru dürüst bir cinayet soruşturmasının sür­dürülebildiği söylenemezdi. Skandallar birbirini izliyor­du. 1840’ta Londra’da Başba­kan Russell’ın amcası yaşlı Lord William Russell yata­kodasında boğazı kesilmiş olarak bulunmuştu. Cinaye­ti soruşturma görevi, olaydan 11 yıl önce kurulan Londra Metropolitan Polisine (Scot­land Yard) verilmişti. Ancak polisler, mağdurun İsviçreli uşağı Courvoisier’nin yıllardır evde sürdürdüğü hırsızlıklar ortaya çıktığı için efendisinin boğazını kestiğini, sonra da cinayeti dışarıdan gelmiş bir hırsızın işi olarak göstermek amacıyla odayı darmadağın ettiğini anlayamadılar. Yine de katil uşak olmalı diye dü­şünerek Courvoisier’yi tutuk­ladılar. Mahkemeye sunulan ikinci derecede kanıtlar, usta bir avukatın sayesinde darma­dağın oldu. Courvoisier tam kurtulmak üzereyken, tesadü­fen bir otelde önceden çaldı­ğı mallar ortaya çıktı, kendisi de bir vicdan muhasebesi so­nucu suçunu itiraf etti. İtiraf etmeseydi, mahkum olması çok zordu. Bu beceriksizlik­lere rağmen, 1840’lar polisli­ğin geçmişe göre büyük aşama gösterdiği bir dönemdi.

    İlk polisler 1835’te Belçikalı bir polis memuru (solda). Londra’da çarşı pazarları koruyan ve “beadle” denilen güvenlik görevlisi (ortada). Constable denilen güvenlik görevlileriyle alay eden bir karikatür, “Besili İngiliz polisi” (18. yüzyıl).

    Modern polis şehirlerde, daha doğrusu başkentlerde doğdu; yöntemleri, rütbele­ri ve görevleri zaman içinde taşraya yayıldı. 18. yüzyılda bir Londralının evine hırsız girdiğinde yapacağı iş, gaze­telere ilan vererek suçlunun yakalanması karşısında ödül vadetmek olurdu. Bir “hırsız avcısı” (thief-taker) çıkıp, hır­sızı ve çalınan malı bulurdu. Avam Kamarası da özel ik­ramiyeye ek bir devlet ödülü tahsis etmişti. Bu durumun yozlaşmaya yol açması doğal­dı.

    Hırsız veya sahte mağ­durlarla işbirliği yapan hırsız avcılarıyla ilgili öyküler kısa sürede yayıldı. Jonathan Wil­de (ölümü 1725) bunların en ünlüsüydü, adı baş hırsız av­cısına (thief-taker general) çıkmıştı. Sonunda kendisi de idam edildi.

    İdamı seyreden kalabalık arasında 18 yaşında bir deli­kanlı vardı. Henry Fielding, büyüyünce Tom Jones adlı romanıyla edebiyat tarihine girmekle kalmadı, ülkesinde­ki ilk profesyonel dedektif­lik kurumunun temelini attı. Bow Sokağında hırsız avcı­larının toplandığı bir ajans kurdu. Bunun farkı, bölgedeki sulh yargıcına bağlı olarak ça­lışmasıydı. “Bow Street Run­ners” (Bow Sokağı Ayakçıları) olarak tanınan kurumun ge­lişmesini, kardeşi yargıç John Fielding sağladı. Burada görev yapanlara düzenli bir ücret ödemek için uğraştığı gibi, bu­gün fişleme dediğimiz işi de başlattı.

    Her türlü dedektifliğin te­melinde bilginin yattığını söy­lemeliyiz. Bir suç işlendiğin­de “olağan şüphelilerin” polis tarafından toparlanması, suç­lularla ilgili bilgilerin depo­lanmasına dayanıyordu. 1780 Haziran’ında Londra, Katolik karşıtı “Gordon Ayaklanmala­rı” denilen bir halk hareketiy­le sarsıldı. Onbinlerce insan Katoliklerin evlerine, elçilik­lere, dükkanlara saldırarak yağmaladı. İlginç olan, çoğu sabıkalılardan oluşan kalaba­lığın önce Bow Sokağı dedek­tiflerinin merkezine girip bu­radaki dosyaları yakmasıydı. Bow Sokağı dedektifleri­nin başka hünerleri de vardı. Bunlardan Charles Jealous’ın bir haydudun çizmelerindeki çamurun şehre mi, kırsal bölgeye mi ait olduğunu hemen anlayabildiği söyleniyordu. Bir duruşmada jüri başkanı, Bow Sokağı dedektifine, “sa­nığın evinden aldığınız lev­ye, hırsızlık yapılan evin kapı çerçevesindeki izlere uyuyor mu?” diye sormuştu. Yani bil­diğimiz dedektiflik yöntemleri çok yeni değildi.

    Suçlularla ilgili bilgi edin­mek için, bir detektifin suç dünyasına çok yakın yaşaması gerekiyordu. Bunu en iyi ya­pan, Fransız polisi olmuştu. Bu gelenek ilk Paris polis şefi “lieutenant de police” La Rey­nie’nin (1625-1709) ustalıkla yararlandığı muhbirler ağına dayanıyordu. Ancak işi mo­dern sanat haline getiren Eu­gène-François Vidocq (1775- 1857) oldu. Hem polis hem özel dedektifliğin babası sayı­lan Vidocq, kariyerine bir suç­lu olarak başlamış, kapatıldı­ğı hapishanede muhbir olarak devam etmiş, nihayet 1811’de Paris polisine paralel olarak kurulan “Sûreté” (Emniyet) adlı yarıresmî bir birimin ba­şına getirilmişti. Kendisi gibi sabıkalı birkaç kişiden olu­şan ekibiyle büyük başarı elde ederek dedektiflik tarihinin en ünlü birkaç kişisinden biri haline geldi.

    Zamanla gelişen polisiye teknikler Paris Emniyet Müdürlüğü Müzesi’nde sabıkalı fotoğrafı çekimini gösteren mankenler (solda). Paris’te 19. yüzyıl sonunda polisin çektiği bir olay yeri fotoğrafı (sağda).

    19. yüzyılın sonuna doğru artık bilginin ne kadar önem­li olduğunu anlamayan polis teşkilatı kalmamıştı. Ama el­lerinde o kadar dosya birik­mişti ki bunları nasıl değer­lendireceklerini bilmiyorlar­dı. Önce birisi suçlu bilgilerini insan adlarına göre alfabetik olarak sıralamayı, sonra bir başkası bilgiyi kağıtlardan “fiş” dediğimiz kartlara geçir­meyi akıl etti. 1885’te Paris polisinin elinde 6 milyon fiş vardı. Suçluların fotoğrafları ve her polisin kendi mantığı­na göre yazılmış bir betimle­mesi de vardı ama bu bilgiyi, başka bir görünüm ve kılıkta yakalanan bir şüpheliyle bir­leştirmek çok zordu.

    Polise parmak izi konusunda ilham veren Hintli Konai’nin el izi, 1858.

    Sonunda Alphonse Bertil­lon (1853-1914) adlı takıntılı bir polis memuru, yeni gelişen “antropometri”den yararla­narak bir sistem yarattı. Biri yakalandığında insan vücudu­nun değişmeyen 9 ölçüsü alı­nacak, fotoğrafı da önden ve arkadan aynı düzende çekile­cekti. Böylece “bertiyonaj” ef­sanesi doğdu. Buna bir bilim gözüyle bakılıyor, Bertillon’un Pasteur’le birlikte Fransa’nın en büyük biliminsanı olduğu düşünülüyordu. 1892’de halk arasında “Ravachol” takma adıyla bilinen ünlü bir haydut “bertiyonlanınca”, yani ya­kalanınca bu yöntemin suçu bitireceğine inanmayan kal­madı.

    Zaten fotoğraf icad edilir edilmez, polis bundan yarar­lanmaya başlamıştı. Osman­lılar da çok geride kalmadı. 1888’de II. Abdülhamid, Zap­tiye Nazırı Kâmil Bey’e ne­zaret binasında bir fotoğraf atölyesi kurma talimatı ver­mişti. Burada İstanbul hapis­hanelerindeki mahkumların fotoğrafları çekilecekti. Bugün İstanbul Üniversitesi Kütüp­hanesi’nde bulunan “Yıldız Fotoğraf Albümleri”nde pek çok mahkum fotoğrafı bulun­maktadır.

    Parmak izinin gelişme­sinde de herşey adım adım ilerledi. Her insanın parmak­larının kendine özgü izler bıraktığı 17. yüzyıldan beri biliniyordu. 1858’de Hindis­tan’da İngiliz memuru Wil­liam Herschell’in Konai adlı bir Hintliyle yaptığı sözleş­mede, Konai imza atmak ye­rine sağ elini mürekkebe ba­tırarak belgeye bastırmıştı. “Konai’nin el izi” kısa sürede Batı ülkelerinde polis tara­fından kullanılmaya başlan­dı. Parmak izine dayalı ilk başarılı soruşturmayı yapan iki polisten biri yine Bertil­lon oldu. 1902’de Paris’te bir dişçinin uşağı öldürülmüştü. Evdeki bir vitrinli dolabın ca­mında parmak izleri görüldü. Bertillon bu izlerin Scheffer adında bir sabıkalıya ait oldu­ğunu tespit etti. Aynı yıl Ar­jantin’in başkenti Buenos Ai­res’te Müfettiş Alvarez de, bir kadının iki çocuğunu öldür­düğünü, çocukların odasının kapısındaki kanlı el izi saye­sinde kanıtladı.

    1986’da DNA analizinin bir cinayet davasında ilk kul­lanılışı da buna çok benzer. İngiltere’de bir köyde üç yıl arayla 14-15 yaşlarında iki kız vahşice tecavüze uğramış ve öldürülmüştü. Polisler, sabıka fişlerine başvurarak Richard Buckland adlı bir delikanlıyı yakalamış, hatta ondan itiraf da almıştı ama ellerinde baş­ka kanıt yoktu. Sonunda DNA profillemesinin öncüsü Profe­sör Alec Jeffreys’e başvurdu­lar. Yapılan analiz sonucunda, Buckland’ın suçsuz olduğu or­taya çıktı. Bunun üzerine po­lis, bölgedeki 5000 erkekten örnek topladı ve fırıncı Colin Pitchfork’un katil olduğu yine DNA analiziyle ortaya çıktı.

    Karındeşen Jack’in işlediği bir cinayetin haberi. İngiltere’de yayınlanan ve suç olaylarını çizimlerle işleyen popüler dergi Illustrated Police News’ün Eylül 1888 tarihli sayısının kapağından detay.

    Bilginin polis dedektifli­ğinin gerçek silahı olduğunu söylemiştik. Bilgi ise, istihba­rat (fişler ve muhbirler), tek­noloji (adli tıp yöntemleri) ve tecrübeden oluşuyordu. Bun­ların üçüncüsü, yani tecrübe, hem dedektifin kişisel dene­yimlerine, hem istatistikle­re (örneğin kadınları en çok kocalarının bıçakladığı gibi tatsız gerçekler) dayanıyordu. Ancak tecrübe, aynı zaman­da dedektifin kör noktasıydı çünkü istisnaları görmesini zorlaştırıyordu. Bir de buna önyargılar ekleniyordu. “En bilimsel polis” diye göklere çı­karılan Alphonse Bertillon’un meslek hayatındaki kara leke bunun bir örneğiydi.

    Konu mankeni ünlü kriminolog Fransız polis Alphonse Bertillon geliştirdiği fişleme sistemini kendi bilgilerini kullanarak gösteriyor.

    Alman casusu olmak­la suçlanan Yüzbaşı Dreyfus vakasında, Bertillon’dan sa­nığa ait olmadığı her haliy­le belli olan bir el yazısını in­celemesi istenmiş, o da katı bir milliyetçi ve Yahudi düş­manı olarak bilimi bir kena­ra atmış, yahudi Dreyfus’ün söz konusu mektubu yazdığı­nı iddia etmişti. Nazi döne­minde Berlin’deki tren katili Paul Ogorzow’u soruşturan polis, rejimin bütün önyargı­larına uymuştu. 1940-41 ara­sında trene binen kadınla­rı kaçırıp tecavüz eden ve bir bölümünü öldüren kişinin ari ırktan bir Alman olamayaca­ğını düşünen polis, Polonyalı göçmen-köle işçileri soruştu­rarak günler kaybetmişti. So­nunda katilin demiryolların­da görevli bir Alman olduğunu anladığında suçlu geride sekiz kurban bırakmıştı.

    SENART ORMANI VAKASI (1811)

    Sivil dedektiflerden çeteye suçüstü

    Fransa’daki Sénart ormanı, öteden beri tekinsiz bir suç yatağıdır. Son olarak burada 1995-2000 arasında gerçekleşen 33 tecavüz olayının sanığı, geçen yıl DNA analizi sayesinde tespit edilebildi. Paris’teki “Sûreté”nin şefi Vidocq’un 1811’de bu ormanda yolkesen haydutlara karşı yaptığı operasyon ise bir efsanedir.

    Vidocq, olayı anılarında şöy­le anlatır: “Sûreté, haydutla­rın Sénart ormanında arabalara saldır­mak üzere hazır­landığı ihba­rını aldı… Hemen ormandan geçecek bir posta arabasına at­ladık. Arabada ajanlarım ve ben dışında sadece dört gerçek yolcu vardı. Yola çıktık. Lieusaint’e doğru giden dar yola geldiğimiz­de, beklediğimiz gibi saldırganlar arabanın önünü kesti. Ajanlarım hemen tabancalarını çekerek arabadan atladılar… Saldırgan­lar karşılık verdi, sonra kaçmaya başladı. Ben de arabadan atla­dım ama ters bir adım atınca bir çukura yuvarlandım, sağ kolum yerinden çıktı… Vincennes’de saldırganları yakalamayı başar­dım… Bu vakada beni tedbirsiz­likle suçlayanlar oldu. Dört yol­cuyu tehlikeye atmıştım ama bir çeteyi suçüstü yakalayabilmek için başka çarem yoktu…”

    LAFARGE VAKASI (1840)

    Kadınlara arsenik satılmaya!

    Fransa’da yeni evlendiği ko­casını arsenikle öldürdüğü iddiasıyla yargılanan 23 yaşın­daki güzel Marie Lafarge’ın davası, Fransa’da kamuoyunu iki kampa bölmüştü. 1840’ta, bir ölünün bedeninde olağan­dan fazla arsenik bulunduğunu tespit etmek kolay değildi. İn­giliz James Marsh’ın geliştirdiği, uygulaması zor olan test kesin sonuç vermemişti.

    Ünlü hekim, “Bilimin Prensi” Mathieu Orfila, arsenik takıntısıyla tanınıyordu. Bir keresinde Paris lokantaların­dan 200 çorba örneği almış, hepsinde arsenik bulduğunu ilan ederek ortalığı birbirine katmıştı. Marie Lafarge davası­na son dakikada uzman olarak çağrıldı. Mahkemede Marsh testini yeniden uyguladığını ve ölünün vücudunda kesinlikle arsenik bulduğunu belirterek genç kadının mahkum edilme­sini sağladı. Bu olay Avrupa’da bir arsenik fobisi yarattı; hatta 1851’de İngiliz Avam Kamara­sına sunulan bir yasa tasarısı, fare öldürmek için kullanılan bu zehri kadınların satın almasının yasaklanmasını öngörüyor­du. Fransız romancı Gustave Flaubert de Madame Bovary romanını (1856) yazarken bu ortamdan etkilenmişti; roman­da Madame Bovary, arsenikle intihar eder.

    KARINDEŞEN JACK VAKASI (1888)

    Zeki katil, beceriksiz müfettiş

    Londra’nın suç yatağı yoksul Whitechapel mahallesinde beş kadını öldüren ve “Karındeşen Jack” adıyla anılan katil hiç bulu­namadı. Elbette bugünkü adli tıp tekniklerinin çoğu o zaman yoktu. Ancak iş bu kadarla bitmiyordu. Örneğin katilin cesetlerden birinin yakınındaki duvara yazdığı yazı, fotoğrafı çekildikten sonra Met­ropolitan Polis Komiseri (Londra Emniyet Müdürü) Sir Charles Warren’ın emriyle hemen silin­mişti. Kurbanlardan birinin cesedi morga getirilmiş ama daha otopsi yapılmadan yıkanmıştı.

    Körebe hafiye Karındeşen Jack’i bir türlü yakalayamayan Londra polisiyle dalga geçen karikatür. Punch dergisi, 1888.

    Polisin başındaki Sir Charles Warren’ın Fransa’daki seyaha­tini kesip dönmesi zaten günler sürmüş, ardından yardımcısı Robert Anderson Avrupa’ya gidip ancak dördüncü cinayet­ten sonra Londra’ya dönmüştü. Gece sokaklardaki devriye sayısı artırılmış, ancak düzgün bir suçlu profili çıkarılmadığından bu bir işe yaramamıştı. Polisten nefret eden yoksul mahalle halkından bilgi alınamamıştı. İçişleri Bakanı, katilin izlenmesinde av köpekle­rinden yararlanılmasını önermiş, ancak son kurban Mary Kelly’nin cesedi bulunduğunda, bu tazılar bir türlü olay yerine getirileme­mişti. Polis basından yararlanmayı da becerememiş, bu hatayı da bol bol eleştiri ve polis karikatürüyle ödemişti.

    Şeflerinin beceriksizliği, cina­yetleri araştıran ekibin başındaki Başmüfettiş Frederick Abberline’ı neredeyse aklını kaçırma nokta­sına getirmişti. “Karındeşen Jack” cinayetinden geriye kalan resmî belgeler şaşırtacak kadar azdır. Tarihçiler olayı daha çok gazete kupürlerinden izler. Bu da polis raporlamasının pek gelişmemiş olduğunu gösterir.

    DEDEKTİF İMAJI NASIL DEĞİŞTİ?

    Aptal memurdan, külyutmaz hafiyeye

    Shakespeare’in Kuru Gürültü (1590) adlı komedisindeki aptal bekçi Dogberry, zamanla İngiltere’de polis için kullanılan aşağılayıcı bir isme dönüştü. İngiliz taşrasında 1872’ye kadar görev yapan ve “constable” denilen yerel polislere dogberry deniyordu. Düzenli ücret almadıklarından rüşvete açık, kendi köylerinde çalıştıkları için kayırmacı, haydutla karşılaştıklarında ise korkak olduk­ları söyleniyordu.

    Taşrada güvenlik her zaman sorunluydu. Napoléon, bugün Tür­kiye dahil birçok ülkede iz bırak­mış jandarma teşkilatının temelini attığında, taşradaki güvenlik so­rununu çözmeyi hedeflemişti. En önemlisi imajdı. Yeni polisin saygı görmesi gerekiyordu. Uzun boylu olacak, gösterişli üniformalar gi­yecek, kısacası asker etkisi uyan­dıracaktı. İşi polislik olsa bile, bu teşkilatın orduya bağlanması imajı daha da güçlendirdi. Napoléon’un en büyük düşmanı İngilizler bile, İrlanda’daki taşra polis teşkilatını Fransız jandarmasını örnek alarak kurdular.

    Şehir polisi nin ise düşük bir imajı vardı. İngiltere ve Fransa bu imajı ancak yıllar süren bir çaba sonucu aşabildiler. Almanya biraz farklıydı. Tarihçi Herbert Reinke’ye göre Prusyalı polisler “asker-bü­rokrat” olarak tanımlanabilirdi. Bir de “sert polis” vardı ki, bu tipin suçu önlemede önemli rol oyna­dığına inanılıyordu. Örneğin New York’un “high constable”ı yani baş­polisi Jacob Hays (1772-1850) bir efsaneydi. İnsanların şapkasını pat diye yüzlerine yapıştırıp sopasıyla dövmesiyle tanınırdı. Annelerin çocukları “Seni Hays’e veririm!” diye korkuttuğu söylenirdi.

    Sefiller filminde aktör Geoffrey Rush zalim polis müfettişi Javert rolünde, 1998.

    Aynı dönemde Paris Sûreté’si­nin şefi olan eski sabıkalı Vidocq da bu tipin bir başka örneğiydi. Vidocq’un polislikten ayrıldıktan sonra yazdırdığı anılar, ününü bütün Avrupa’ya yaydı. Vidocq efsanesi edebiyatta yaşamaya devam etti. Balzac’ın romanların­daki esrarengiz, korkutucu Vautrin tipi ve Victor Hugo’nun Sefiller romanındaki sabit fikirli, acımasız anti-kahraman Müfettiş Javert’in esin kaynağı da oydu.

    Sert ve tavizsiz adam tipinde halkın hoşuna giden bir yön de vardı. Örneğin Theodore Roose­velt, 1895-96’da iki yıllığına New York Emniyet Müdürü olduğunda, sert ve disiplinli şef edalarıyla kendi şöhretini yükseltmiş, bu mevkiyi ABD başkanlığına giden yolda bir basamak olarak kullanmıştı.

    Polisin alt sınıftan aptal veya sert adam şeklindeki imajı, 20. yüz­yıla kadar değişmedi. Buna karşılık üst sınıftan, zeki, entelektüel bir özel dedektif tipi ortaya çıktı. Bu insan sadece öykülerde yaşıyordu. Gerçek hayatta özel dedektifle­rin neredeyse tümü eski polisti. Örneğin Vidocq’dan başlayarak Sûreté’nin bütün şefleri, emekli olduktan sonra birer dedektiflik bürosu açmıştı. Karındeşen Jack cinayetinin dedektifi Müfettiş Ab­berline da emekli olduktan sonra Pinkerton dedektiflik ajansının Avrupa ayağında çalışmıştı.

    Edebiyattaki özel dedektifin ilk örneği Fransız Auguste Dupin, 1840’ta Amerikalı yazar Edgar Allan Poe tarafından yaratılmıştı. İngiliz Sherlock Holmes karakteri ise 1887’de doğdu. Bunlar, sınıfsal kökenleri, zeka ve eğitimleri sayesinde polisin çözemeyeceği karmaşık suçları aydınlatabiliyor­du. Sherlock Holmes öykülerindeki Müfettiş Lestrade ise, alt sınıftan gelmişti, zeki suçlularla baş edecek donanımı yoktu.

    Günümüzde televizyon dizileri ve filmlerde görmeye alıştığımız, her türlü teknolojiden yararlanan polis dedektifi tipi, iki yüz yıldır süren sayısız reform hareketi ve eğitim çabası sonucu ortaya çıktı. Ama Vidocq’tan beri değişmeyen şeyler de var: Polis teşkilatları değilse bile en azından büyük güvenlik şirketleri, bilgisayar suçlarıyla mücadele etmek için eski bilgisayar korsanlarını işe alıyor.

    VON PAPEN SUİKASTİ VAKASI (1942)

    Saldırgan öldü, ayakkabısı konuştu

    İkinci Dünya Savaşı sırasın­da Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen ve eşi Martha’ya 24 Şubat 1942’de Ankara Atatürk Bulvarı’nda bir suikast düzenlendi. Olayın ardındaki Sovyet casusluk faa­liyetlerini bir kenara bıra­karak polisin soruşturması­na odakla­nalım.

    Saldırgan, attığı bomba­nın etkisiyle havaya uçmuş ve vücudunun parçaları etrafa dağıl­mıştı. Anka­ra polisi, bir ağaç dalına takılmış sünnetli penis parça­sından saldırganın Müslüman olduğunu anladı. Kaldırımda bulunan ayakkabının Hatay ma­ğazasından alındığı tespit edildi. Mağazadan elde edilen bilgiye dayanan polis saldırganın kal­dığı Toros Oteli’ne ulaştı, oda­sında resimli kimliğini buldu. İki kaşının ortasındaki ben, tespiti kolaylaştırdı çünkü bu ben olay yerinde bulunan parçalardan bi­riydi. Böylece saldırganın Ömer Toprak adlı genç bir Yugoslavya göçmeni olduğu iki gün içinde ortaya çıktı. Bu soruşturmada, o sırada bir adli tıp laboratuvarı kurmak üzere İsviçre’den gelmiş Jean-Marc Payot adlı bir kri­monoloji uzmanının da katkısı olmuştu. Gazeteci Hakkı Tarık Us’un yazdığı gibi: “Suikastçı yok olmuştu, söyletilemedi ama ayakkabısı söyletildi…”

    II. ABDÜLHAMİD DESTEKLEMİŞTİ

    İlk Osmanlı dedektifi Osman Sabri Bey’di

    NASİN RİB

    Sultan II. Abdülhamid’in polisiye romanlara ne kadar meraklı olduğu, edebiyat tarihimize pek az aşina olanların dahi malumudur. Abdülhamid’in geceleri yatakodasında polisiye roman okuduğu, okutturduğu bilinir. Sultan’ın kendi özel ter­cüme bürosuna çevirttiği 100’den fazla polisiye eser bugün İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nde korunmaktadır.

    Osman Sabri Efendi, işte böyle bir padişahın saltanatında ilk Osmanlı dedektifi olarak tarih sahnesine çıkabilmiştir. O yıllarda Tercüman-ı Hakikat gazetesini çıkartan ve Osman Sabri Efen­di’nin yıldızını parlatacak olaydan esinlenerek ilerde Esrar-ı Cinayat isimli ilk Türk polisiye romanını kaleme alacak olan Ahmet Mit­hat Efendi’nin hatıratındandan özetleyelim: 1884 yılının Nisan ayının birinci günü İstanbul Boğa­zı’nın Karadeniz çıkışında, Beykoz açıklarında bulunan Öreke Taşı denilen adada üç cinayet işlenir. Cinayete kurban gidenlerden biri 15-16 yaşlarında bir genç kız, diğerleri ise iki yetişkin Rum’dur. O vakitler cinayetler vaka-ı adi­yeden sayılmaz, olay gazetelere akseder, büyük yankı uyandırır. Bu hadiseden bir ay sonra, Beyoğ­lu’nda şüpheli bir intihar vuku bulur. Bu da esasında intihar süsü verilmiş bir cinayettir.

    Ahaliyi son derece tedirgin eden bu esrarlı seri cinayetleri çöz­me işi, Beyoğlu Kaymakamlığı’nda sorgu memuru olarak görev yapan Osman Sabri Efendi’ye verilir. Sultan Abdülhamid’in yakında ve dikkatle takip ettiği soruş­turma, romanları aratmayacak nice maceranın yaşanmasından sonra katilin yakayı ele vermesiyle sonuçlanır. Padişah, Osman Sabri Efendi’ye Beyoğlu Kaymakamı Mecdettin Paşa ile haber gönderir, onu huzura davet eder. Zekasına hayran kaldığı hafiyeyi bir kese altınla taltif ettikten sonra sorar: “Dile benden ne dilersen!”. Os­man Sabri Efendi epey bir bocalar, ardından ağzındaki baklayı çıkarır. Amerika’daki Pinkerton nam de­dektiflik bürosundan dem vurarak yüreğindeki aslanı dile getirir: Acaba zat-ı şahaneleri, benzer bir hususi dedektiflik yazıhanesi açma iznini ona bahşedecek midir? Sultandan izni koparan Osman Sabri Bey, ilk Osmanlı de­dektifi unvanıyla pek çok alengirli cinayet vakasını çözer, 56 yaşında Sultan Reşat devrinde yine bir zan­lının peşinde koştururken sekte-i kalpten vefat eder.

  • Fransa’da ve Amasya’da aynı İslâmi gömü geleneği

    Amasya Oluz Höyük’te 2010’da keşfedilen mezarlık Anadolu’daki Türk-Müslüman varlığını 11. yüzyıldan 10. yüzyıla çekmişti. Fransa’da yeni bulunan Müslüman mezarları ise İslâmiyet’in Avrupa’daki mevcudiyetini Erken Ortaçağ’a indiriyor. 7-9. yüzyıllarda Nîmes’de yaşamış Kuzey Afrika kökenli Müslümanlar ile 9-11. yüzyıllarda İslâmiyet’i seçmiş Anadolu Oğuzlarının aradaki 3200 kilometreye rağmen aynı defin usullerinde buluşması, evrensel bir din temelinde oluşmuş güçlü gelenekleri gösteriyor.

    Güney Fransa’da bir Or­taçağ kasabası olan Nîmes yakınlarında gerçekleştirilen kazılarda ge­çen ay açığa çıkan üç mezar ile iskeletlerin, Avrupa toprak­larında bilinen en eski İslâmi gömüler olduğu anlaşıldı. Bir otopark inşaatı kazısı sırasın­da tesadüfen ortaya çıkarı­lan iskeletler 7- 9. yüzyıllara tarihlendiriliyor. Bu kişile­rin Halife Ömer dönemindeki Berberi askerler oldukları da kuvvetli ihtimallerden biri.

    Türkiye’de 1930’larda üni­versitelerde kurumsallaşan Önasya Kültürleri Arkeoloji­si, Klasik Arkeoloji ve Prehis­torya disiplinleri; Anadolu ve yakın çevresinin Türk-İslâm dönemleri arkeolojisine önem vermemiştir. Neolitik, Kalko­litik, Tunç ve Demir çağları gi­bi Protohistorik (Öntarih) dö­nemler ile Geometrik, Arkaik, Klasik, Hellenistik ve Roma gibi klasik dönemler ayrın­tılı bir şekilde araştırılırken, bunlarla ilgili nitelikli yayın­lar üretilirken, bu alan ihmal edilmiştir. Kültürel anlamda kök aldığımız ve etki yaptı­ğımız Türkiye topraklarının son 1000 yıllık sürecindeki Türk-İslâm arkeolojisi, ancak son yıllardaki kimi çalışmalar­la günyüzüne çıkabiliyor.

    İslamî geleneklerin erken evrenselliği Nîmes’deki Avrupa’nın en eski Müslüman mezarlarıyla
    (en üstte), Oluz Höyük’teki Anadolu’nun en eski Türk- Müslüman mezarlarında (üstte), aralarındaki binlerce kilometre ve yüzlerce yıla rağmen, tıpatıp aynı İslamî gömü usüllerine rastlandı.

    Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te 2010’da açı­ğa çıkmaya başlayan Ortaçağ mezarlığı, Anadolu toprakları­nın erken Türk tarihi ile ilgili sakladığı önemli sırları öğren­memizi sağlayan çok ciddi bir arkeolojik keşif oldu. Bu keş­fin en çarpıcı yönü, Türklerin Anadolu’daki bilinen en erken biyolojik kanıtlarına ulaşma­mızdır. Nîmes’de İslâmi gele­nekleri uygulayan bir toplulu­ğun varlığına işaret eden gö­müler de, aynı Oluz Höyük’te olduğu gibi Erken Ortaçağ’a tarihleniyor. İskeletler üzerin­de yapılan ileri araştırmalar, mezarlara gömülen bireylerin Avrupalı değil, Kuzey Afrika kökenli olduklarını kanıtlıyor.

    Nîmes’deki Müslüman me­zarlarının en temel özellikleri basit toprak gömüler olmaları. Başları batıda, ayakları doğu yönde olan iskeletlerin vücut­ları kısmen, yüzleri ise tama­men kıbleye dönük. Mezar­lardan biri basit bir mimariye sahip olması ile diğerlerinden ayrılıyor. Mezar çukurunun çevresine büyük olasılıkla ya­kındaki yapılardan sökülmüş kaba yontu taşlarla belirleyici ve basit bir taş dizisi yapılmış.

    Oluz Höyük Ortaçağ Me­zarlığı kazı çalışmaları sıra­sında yapılan ilk arazi göz­lemleri de, açığa çıkarılan bi­reylerin İslâmi geleneklerle gömülmüş olduklarına işaret etmişti. Basit çukurlara gö­mülmüş bireyler baş batıda, ayaklar doğuda olmak üzere elleri göbek hizasında birbi­rine bağlanmış ya da vücuda koşut uzatılmış biçimde gö­mülmüşlerdi. Yüzler ise daima kıbleye bakıyordu. Mezarla­rın çatı kiremitleri, taşlar ve ahşaplarla farklı biçimlerde oluşturulmuş olması, sahip­lerinin malzeme zafiyeti ya­şayan insanlar olduğunu da kanıtlıyordu. Oluz Höyük dı­şından taşınmış ve mezarlarda kullanılmış Geç Roma Dönemi kiremitleri, mezarlık sahiple­rinin yakın çevreyi iyi tanıyan, buna karşın ellerinde hazır gö­mü bulunmayan, yani göçebe insanlar olduğuna işaret et­mekteydi. Oluz Höyük’te 2013’te ant­ropoloji uzmanı Prof. Dr. Yıl­maz Selim Erdal tarafından iki iskeletin yaş tayini analiz­leri yapılmış ve söz konusu bi­reylerin 1020 – 1077 tarihleri arasında ölmüş oldukları ortaya çıkmıştı. Ancak bu ta­rihler, Oluz Höyük’ü mezarlık olarak seçmiş bir göçebe gru­bun 1020 yılları yaşanırken en azından 100-150 yıldır Amas­ya bölgesinde bulunduğunu göstermektedir.

    Hem kefenli hem küpeli Altı yaşındaki kızın yatış tarzı, yönü, kefenlenmiş olması, onun Müslümanlığına güçlü biçimde işaret ederken,
    küpeleri ve fibulasıyla birlikte gömülmüş olması İslamiyet öncesi gömü adetlerinin sürdüğünü gösteriyor.

    Anadolu’da 11. yüzyıldan itibaren hızlı bir şekilde geli­şen öncü Türk (Oğuz/Türk­men) akınlarının varlığı, Or­taçağ tarihsel kaynaklarından iyi bir şekilde bilinmektedir. İlerleyen süreçte söz konusu akınların Anadolu’yu fetih ha­reketine dönüşmesi ise kültü­rel ve siyasi değişikliklere yol açtı. Oluz Höyük bulgularının Türk arkeolojisi ve tarihine yaptığı en önemli katkı, Oğuz göçlerinin 11. yüzyıl değil, 10. yüzyılda başlamış olduğunu kanıtlamasıdır. Buna ek ola­rak, Anadolu bütününde ilk defa Türk varlığı, arkeolojik ve tarihî kaynakların birlikte değerlendirilmesi ile bilim­sel açıdan belgelendirilmiş ve 10. yüzyıl gibi erken bir tarihe taşınabilmiştir. Bu bağlamda Kuzey-Orta Anadolu’da ön­cü Türk grupların 10. yüzyılın başlarından itibaren dağınık da olsa görünmeye başladığı kanıtlanmıştır.

    Oluz Höyük’ün en düşün­dürücü mezarını 6 yaşında­ki bir kız çocuğuna ait iskelet ile buluntuları oluşturmakta­dır. Söz konusu iskeletin ku­lak hizasında tunç küpeler, göğüs kısmının sağ tarafında ise tunç fibula (çengelli iğne) ele geçmiştir. Sol kulak kü­pesi basit bir halka şeklinde­dir. Sağ kulak küpesi diğeri­ne benzer bir haklaya takılmış muska biçiminde, alt kısmın­da sarkaçları olan, ortası delik ve içi boş bir gövdeden oluş­maktadır. Döküm tekniğinde oluşturulmuş muska biçimli gövdenin yüzeyinde arabesk esintili yuvarlak hatlı motif­lerle oluşturulmuş bezemeler vardır. Henri de Couliboeuf de Blocqueville’nin 1860’ta Ha­rezm bölgesinde yaşayan Teke Türkmenleri’nin aile hayatı ve gelenekleri hakkında önemli bilgiler verdiği seyahatname­sinde çizimini yayınladığı 19. yüzyıl gümüş Türkmen küpesi ile Oluz Höyük 11. yüzyıl tunç küpesi arasındaki çarpıcı ben­zerlik, mezarlığın, İslâmiyet’e geçtikten sonra Türkmen ola­rak anılmış Oğuzlara aidiyeti­ni şüpheye yer vermeyecek bi­çimde kanıtlamaktadır.

    Küçük kızın cenaze töreni çerçevesinde incelenen arke­olojik veriler de, İslâmi gömü uygulamalarına belirgin şe­kilde işaret etmektedir. Yatış tarzı ve yönü ile kefenlenmiş olduğunu gösteren bulgular, mezardaki bireyin Müslü­manlığına güçlü biçimde vur­gu yapmaktadır. Buna karşın küpeler ile çengelli iğnenin (fibula) varlığı, İslâmi gömü gelenekleri ile uyuşmayan bir uygulamaya da işaret etmekte­dir. 920 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fadlan, henüz İslâmiyet’e geç­memiş olan Oğuzların cena­ze törenleri hakkında çok de­ğerli bilgiler vermiştir. İbn-i Fadlan, Oğuzlardan biri öldü­ğünde ev gibi büyük bir çukur kazıldığını, üzerinin tavanla kapatıldığını, mezarın üstü­nün kubbe biçiminde tümsek yapıldığını, cenazenin çukura elbise ve şahsi eşyaları ile ko­nulduğunu aktarır. Oğuzların Anadolu’ya göç etmesinden kısa bir süre önce gerçekle­şen ve bir kurganı tanımlayan bu gözlemler, Oluz Höyük’te açığa çıkarılan kız çocuğunun mezarındaki ziynetlerinin ge­lenek açısından nerden köken aldığını açıklamaktadır.

    Oluz Höyük kazıları Anadolu’nun Erken Türk dönemi ile ilgili önemli sırları aydınlatan Amasya Oluz Höyük kazılarını NTV Tarih’in Ocak 2012 sayısında kapak konusu yapmış, 10-11. yüzyıllara ait göçebe Türk-Müslüman mezarlarının bulunuşunu duyurmuştuk.

    Batı Avrupa’daki Nîmes Müslüman mezarları ile Ku­zey-Orta Anadolu’daki Oluz Höyük Türkmen Mezarlığı ara­sında 3200 kilometre olmasına karşın, İslâmi gömü gelenekle­ri temelinde çarpıcı benzerlik­ler bulunduğu gözlenmektedir. Her iki merkezdeki bireyle­rin yatış şekilleri, kıble ile olan ilişkileri ve mezar çukurunu çevreleyen taşların kullanımı neredeyse aynıdır.

    İslâmiyet’e 7. yüzyılda geç­miş Kuzey Afrika halkı ile 9-11. yüzyıllarda Müslüman olmuş Anadolu Oğuzlarını ce­naze defin noktasında buluştu­ran husus, binlerce kilometre­lik mesafelere karşın evren­sel bir din temelinde oluşmuş güçlü geleneklerdir. Fransa’da açığa çıkarılan üç mezar, İslâ­miyet’in kıtadaki tarihsel kö­keni noktasında büyük yankı uyandırmıştır. Özellikle kendi­lerini yaşadıkları ülkelerle bağ­lantısız hisseden Kuzey Afrika kökenli Avrupa Müslümanla­rı, atalarının kıtadaki arkaik varlığı ile yakın gelecekte daha farklı düşünmeye başlayacak­tır. Oluz Höyük’te keşfedilen ve sayıları 2015 kazı sezonu itiba­ri ile 100’ü geçen Oğuz mezar­ları ise Türkiye Türklerinin ar­keolojik bakımdan kayıp 1000 yılını doldurmaya başlayacak, 10 ve 11. yüzyıllardaki atalarını daha somut hissetmelerini sağ­layacaktır.