Abdülaziz’i tahttan indiren sadrazam Hüseyin Avni Paşa’nın mezarı, ancak dönemin VIP’lerinin gömüldüğü Süleymaniye Camii’nin haziresinde. II. Abdülhamid’in o mezarı naklettirmeye gücünün yetmeyeceğini düşünemeyiz. Ama o, ölüyle, mezarıyla uğraşacak bir kültüre mensup değildi.
Mahalle aralarındaki cami hazirelerine 16.-17. yüzyılda sadece camiyi vakfedenin cenazesi, en fazla belki ailesi defnedilebilirdi. Tekkelere büyük şeyhler, bazı mühim siyasi müritler gömülebilirdi. Selatin camilerinin bahçelerine defin ise neredeyse imkânsızdı. Kanuni’ye Süleymaniye Camii’ni yapan Koca Mimar Sinan dahi kendini hazireye defnettirememiştir. Caminin dışındaki küçük kabrinde yatmaktadır.
18. yüzyılda bu sıkı kurallar gevşedi. Sultanların yakınındaki önemli kişilerin, büyük camilerin mezarlıklarına gömülmeleri adet oldu. Yine de oralara gömülebilmek için bizzat padişahın hatt-ı hümayunu/ iradesi aranırdı (Günümüzde bu durumlarda aranan Bakanlar Kurulu kararı ve Cumhurbaşkanı izninin kökü Osmanlılara dayanır). Buralara gömülme adeti Tanzimat sonrasında yaygınlık kazandı. Üstelik bir imtiyaz halini aldı. Nice ilmiye, mülkiye, seyfiye erbabı buralarda gömülüdür.
Son günlerde gündeme gelen “darbeci hainlerden çatışmada ölenlerin cenazesinin camilere getirilmemesi, umumi mezarlıklar yerine, yeni inşa edilecek Hainler Mezarlığı’na gömülmesi projesi” tarihimizde, geleneğimizde görülmüş bir şey değildir. Geleneğimiz suçluyla uğraşır, ailesini cezalandırmaz, topluma kazandırır. Örneğin Yunanlılarla işbirliğinde bulunan Madanoğlu Mustafa, Yüzellilikler’dendir. Oğlu Cemal, Harbiye’de okutularak Orgeneral Cemal Madanoğlu yapılmıştır. İşbirlikçi ve Kuva-yı Milliye aleytarı olduğu için linç edilen Ali Kemal’in oğlu Zeki Kuneralp saygın okullarda okutulup intisap ettiği diplomasi mesleğinde devletin en hassas noktalarında çalıştırılabilmiştir.
SeraskerHüseyinAvni Paşa(1820-1876)
Ispartalı bir köylü çocuğuyken Osmanlı Devleti’nin sadrazamı, Ordusu’nun Seraskeri oldu. Başarılı ve sevilen komutan iken darbe yaptı, Eşekçi Ahmed’in oğlu adıyla anılır oldu. Yine de cenazesi Süleymaniye’ye gömülebildi.
Gündeme uyan en etkili örnek Süleymaniye Camii Haziresi’ne yapılacak kısa bir gezintide karşımıza çıkacaktır. Kıbleye göre batı taraftaki hazire kapısından girilince soldaki büyük, sanat eseri mezar, bu ülkenin en etkili darbecilerinden, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinde en önemli rolü oynayan, Serasker ve Sadrazam Hüseyin Avni Paşa’nın mezarıdır. Çerkes Hasan tarafından öldürüldükten sonra, bir darbeci olmasına rağmen bugünkü yerine gömülebilmiş, üstüne üstlük ne kadar önemli bir kahraman olduğu, hatta şehit öldüğü mezartaşına bile yazılabilmiştir. Denilebilir ki “oraya gömüldüğünde iktidar darbecilerin elindeydi. Darbe aleyhtarlarının gömülmeyi engellemeye gücü yetmedi”. Böyle bir durumda üç ay sonra tahta çıktığında, bütün darbecileri Yıldız Sarayı’nda mahkemeye çıkarttıran II. Abdülhamid’in o mezarı da naklettirmeye gücünün yetmeyeceğini düşünemeyiz. Bizce ne nakil, ne de tahrip onun aklına bile gelmemiştir. Çünkü ölüyle, onun mezarıyla uğraşacak bir kültüre mensup değildi.
Osmanlılara matbaa erken geldi ama Yahudi, Ermeni ve Rumlar kendi dillerinde kitap basabilirken Müslümanlar 280 yıl matbaadan uzak bırakıldı. 400 yıl Kur’an basımına fetva verilmeyince Bakanlar Kurulu kararıyla basılabildi. Gramofon ise 1887’deki icadından hemen sonra İstanbul’da yaygınlaşmış, ama “Kuran plakları”nın caiz sayılması için 1927’yi beklemek gerekmişti. Ulemanın teknolojiye karşı umutsuz mücadelesi…
Günümüzde “Kuran’ın matbaada basılması caiz değildir, hattatların eliyle yazılmalıdır” diyen aklı başında bir din adamı çıkabilir mi? Bugün için mümkün görülmeyen bu önerme, Osmanlı döneminde 400 küsur yıl geçerli oldu.
Matbaa, Osmanlı Devleti’ne Gutenberg’in 1447 yılındaki icadından kısa bir süre sonra geldi. Rum, Ermeni ve Yahudiler açtıkları matbaalarda kendi dillerinde çeşitli kitaplar bastılar. 280 yıl matbaanın nimetlerinden yararlanamayan Müslüman toplumunun, Arap harfleri ile kitap basmasına yönelik fetva ancak 1727 yılında verilebildi. O tarihte de ancak dinî olmayan kitapların basılması şartıyla izin alınabilmişti. İslâm’ın kutsal kitabı Kuran-ı Kerim, 1874’e kadar fetva çıkmadığı için İstanbul’da basılamadı. İzinsiz basılan Kuran’lar toplatıldı. Buna rağmen Kazan Müslümanları fetvayı beklemeden 1801’de Kuran’ı basmışlardı. Ardından Hindistan, Mısır Müslümanları da matbu Kuran’lara sahip oldular. İstanbul’da ulema hâlâ fetva vermiyordu. Sonunda 1874’te Bakanlar Kurulu kararıyla matbaada basılmasına izin çıktı.
Gramofon plaklarına Kuran – Ezan gibi dini unsurların doldurulmasını yasaklayan Meclis-i Vükela Mazbatası.
Matbaanın icadından 427 yıl geçmesine rağmen ulemanın Kuran basımına fetva vermemesinin sebebi, harfler kâğıda baskı yoluyla aktarılırken kitaba saygısızlık yapıldığı zannı idi. Sürekli dillendirilen sosyal ve ekonomik gerekçeler ile konuyu tevil etmek mümkün olsa da gerçekçi değil. Cevdet Paşa Tezakir’inde bu durumu “yazma Kuran’lar ciltlenirken mengeneye sıkıştırılıp muşta ile dövülmesi caiz görülürdü ama baskı makinesindeki işleme hürmetsizlik gözüyle bakılırdı” diye anlatır. Teferruat ile meşgul olup asıl olan yararın gözden kaçırılması bu basiretsizlik yüzünden olmuştur.
Ulemanın böylesine cahilce ayak diremesinin önü alınmışken, o yıllarda ortaya çıkan bir icat yüzünden aynı basiretsizlik yeniden gündeme geldi. Edison’un 1877’de fonografı, Emil Berliner’in 1887’de gramofonu icadıyla, bu aletler Osmanlı toplumunda da hızla yayıldı. “Konuşan makine” diye adlandırılan bu cihazlar, toplumun olağanüstü düzeyde ilgisini çekti. İstanbul’a 1885- 1890 arasında geldiği tahmin edilen fonografların “kovan” adı verilen plaklarına doldurulan şarkı, türkü, gazel, nutuk çeşitleri ücret karşılığı meraklı kitlelere dinletiliyordu.
Lyrophon Record şirketinin plak kataloğunda da dini içerikli plaklar bulunmaktadır.
Osmanlı meyhane ve kahvehaneleri, günümüzdeki meslektaşlarının şifreli yayın kanallarına kayıtsız kalamadıkları gibi, gramofona da kayıtsız kalamadılar. Müşteri çekmek için iyi bir yöntem olduğu tespit edildi. Her kahve ve meyhanenin belli bir müzik tarzı oluştu. Gramofon ve fonograf şirketleri pazar araştırmalarında Kuran, ilahi, kaside okunmuş plak ve kovanların da satışlarının yüksek olacağını hesaplamışlardı. Bunların da piyasaya girmesi ile mutaassıp kitle, dinî içerikli plakların kahvehane, meyhane gibi süfli yerlerde çalınmasından İslâm’ın hakarete uğrayacağı endişesine kapıldılar.
Toplumdaki ilgiye paralel olarak yayımlanan ilk kitap, 1886-87’de Ahmet Rasim Bey tarafından Fransızcadan çevrilen ve çeşitli eklerle zenginleştirilen bir kitaptı: Bedayi-i Keşfiyat ve İhtiraat-ı Beşeriyeden Fonograf. Kasım 1889’da Ali Mazhar Bey eğlenceli bir üslupla Fonograf risalesini yazdı. Sultan II. Abdülhamid de, devrindeki yeniliklere gayet meraklıydı. The Illustrated London News gazetesinin 14 Temmuz 1888 tarihli sayısında fonograf ve Edison’a dair çıkan haberin Rusya’da yayınlanan metni, saray mütercimi Ahmed Nermi Efendi tarafından çevrilerek 2 Eylül 1888’de Sultan Abdülhamid’e sunuldu. Bu tarihlerde Sultan Abdülhamid için fonograf siparişi var mıdır tespit edemedik ama, 1895’te Amerika’ya gramofon sipariş edildiğini biliyoruz.
Ne var ki bu tarihlerde gramofunun Osmanlı Devleti’nde üretimine izin verilmediğini de bir Meclis-i Vükela (Bakanlar Kurulu) kararından anlıyoruz. 1894 yılında Telgraf ve Posta Nezareti Fen Müşaviri Raif Bey, Mercan’da kurduğu elektrik fabrikasına ithal ettiği bazı cihazlar için gümrük vergisinden muafiyet talebinde bulunur. Meclis-i Vükela’dan, “telefon ve fonograf gibi yasak olan şeylerin üretilmeyeceği hakkında alınacak teminattan sonra duruma bakılacağı” kararı çıkar [MV. 82/4].
Fonograf Edison’un fonografı Kristal Saray’da düzenlenen Handel Festivali’ndeki baskı atölyesinde kullanılırken. Bu gazetedeki Edison ve fonograf hakkındaki yazı 2. Abdülhamid için tercüme edilmiştir.
Kısa bir müddet sonra yasak kalkar ve Osmanlı kentlerinde gramofon ve plak mağazaları birbiri ardına boy göstermeye, gazete ve dergilerde reklamlar yayımlanmaya başlar. Tabii ilgi ve plak çeşitliliğinin artması, Abdülhamid’in kontrolü elden kaçırmak istemeyen yönetim tarzını tehdit edebilecek içeriklere de yol açabilirdi. Nitekim uygunsuz bulunduğu belirtilen bazı nutuk, taklit ve gülünç monologların, saray açısından endişe yarattığı görülmektedir. Üstelik bazı yabancılar da ellerinde fonograflarla Anadolu’da gezmeye başlamışlardır. Bunların gerçek amacı hakkında her zaman kuşkulu olan devlet, takibi elden bırakmaz. 1899’da Bulgaristanlı Dimitri Popof fonograf dinleterek gezerken Antep’te tutuklanmış ve Maraş’a gönderilerek hapsedilmiştir. Bulgaristan’ın İstanbul’daki kapı kethüdalığının talebi üzerine serbest bırakılır [DH.MKT. 2267/96].
Osmanlı mahalle düzeninde sosyalleşme eğilimlerinin gereği olarak camilerin yakınında kahvehaneler bulunurdu. Gramofonun yaygınlaşmasından sonra kahve cemaati ile cami cemaati sıklıkla karşı karşıya gelir oldu. Cami cemaati adına yapılan şikâyetlerde gramofonun sesinden rahatsızlık belirtilir, bazen de asılsız iddialar ile zaptiye meşgul edilirdi.
2. Abdülhamid Kuran ve Ezan doldurulan plakların İslamiyete saygısızlık olduğunu belirtip yasaklanmaları için düzenleme yapılmasını emrediyor.
1907’de Galata’da Sultan Bayezid Camii yanında bulunan Hüseyin’in kahvehanesiyle Perukâr (Berber) Kiryako’nun dükkânlarında çalgı çalınıp eğlence düzenlendiğinden cemaatin şikâyetçi olduğu iddia edilir. Durumu tahkik eden Beyoğlu Mutasarrıflığı bahsedilen yerlerde çalgı çalınıp eğlence düzenlenmediğini, sadece gramofon çalındığını, namazlardan yarım saat önce saygı gereği gramofon çalınmasına mola verildiğini, cemaatin şikâyet edeceği bir durum olmadığını bizzat cami imamının ifadeleriyle Zaptiye Nezareti’ne bildirir [ZB 73/12].
Medrese talebeleri de gramofon karşıtı cephede yer alırlar. 1907’de Vezneciler’de Kuyucu Murad Paşa Medresesi öğrencileri, karşılarındaki Camcı Ali Camii yanında bulunan kahvehanede gece gündüz çalınan gramofondan rahatsız olduklarını Şeyhülislamlığa bildirirler. Ders çalışmalarına engel olduğu gibi medresede bulunan ve henüz iyiyi kötüyü ayırmaya kudreti olmayan yeni öğrencilerin ahlakına kötü tesir edeceği iddiasındadırlar [ZB. 42/3].
Bu tartışmaların silahla yaralamaya kadar varanına da rastlanır. 1. Dünya Savaşı’nın henüz başlarında, Kırklareli’nde Kalkandelen muhacirlerinden kahveci Sabri, yatsı ezanı okunduğu sırada kahvesinde gramofon çalınmasını engelleyen Polis Komiseri Eyüp Efendi’yi taşıdığı Karadağ taklidi revolver ile ağır şekilde yaralar. Gramofon yüzünden çıkan tartışmada silahla yaralamanın belki de ilk örneği bu olaydır [DH.EUM.EMN. 71/8].
Muallim Mecmuası’nda gramofon reklamı “İzmir’de Frenk Mahallesinde bulunan Pol Blumberg mağazasında halis Amerika’nın gramofonları, Melek ve Köpek markalı olanlar pek güzel ses çıkarır” ibareli reklam metni.
Toplum düzeninde dikkati çekici bir hareketliliğe sebep olan gramofonlara yönelik bireysel ihbarlar bu zamanda giderek artar. Bilhassa dinî içerikli plakların meyhane, kahvehane gibi yerlerde çalınması ihtimali sıklıkla dile getirilir. Enderunlu Kulçalı Aziz, Gramofona Reddiye risalesini kaleme alır. Bunların ortak görüşü gramofonun aslında eğlence için icat edildiği, bir eğlence aracında da dinî içerikli plakların çalınmasının günah olduğu doğrultusundadır. Kahve, meyhane gibi yerlerde “Kuran plakları” çalındığına dair hiç kayda rastlamıyoruz ama, camide gramofon çalındı ihbarıyla ortaya çıkan bir gerçeğe çok şaşırıyoruz; 1911’de İngiliz idaresi altındaki Kıbrıs’ın Tuzla kasabasında ahaliden bazıları “camide gramofon çaldılar” diye galeyana gelip müftülüğe şikâyet ederler. İnceleme sonucu görülür ki, birkaç kişi “kahvede Kuran dinlemek günah olur” düşüncesiyle kahvenin gramofonunu camiye getirmişler ve “Kuran plakları”nı orada dinlemişler. Bu saygılı tavırlarına rağmen Kıbrıs Müftüsü Ziyaeddin Efendi, gramofondan Kuran dinlemenin caiz olmadığına dair fetva vermiştir.
Muhbirlerin giderek artan ihbarlarıyla en sonunda durum Sultan Abdülhamid’e aksettirilmiş, o da duruma el koymuştur. Kuran gibi mukaddesatın korunması gereken en önemli unsurun plaklara kaydedilmesinden duyduğu üzüntüyü Sadarete gönderdiği tezkire-i hususiye ile bildirerek hükümetin bu gibi uygunsuz işleri yasaklayacak düzenlemeleri yapmasını ister. Bakanlar Kurulu hemen toplanır ve düzenledikleri mazbatada gerekçelerini sıralarlar. Şeyh Said el-Minalavi namında biri tarafından Mısır’da doldurulmuş gramofon plaklarında, Taha ve İbrahim surelerinin okunduğu görülmüştür. Bu eylem her Müslümana farz-ı ayn olan Kuran’a hürmet kaidesiyle uygun düşmemektedir. Böylelikle Kuran doldurulmuş plakların satılmamasına, hiçbir yerde çalınmamasına, satıldığı görülürse müsadere edilerek satıcıların cezalandırılmasına, Dâhiliye Nezareti tarafından daha önce Zaptiye Nezareti, Şehremaneti ve Rüsumat Emaneti’ne bu konuda gönderilen tebligatın tekidine, Kahire veya bir başka yerde üretim ve kullanılmasının yasaklanmasına dair Mısır Hidivliği’ne tavsiyede bulunulmasına karar verilir.
Makbul Muhbir vatandaş mektubu Düyun-ı Umumiye memurlarından Mehmed Osman üst perdeden bir edayla gramofon hakkında kendine göre uygunsuz bulduğu hususları ihbar ediyor. Önceki sayfada resmi olan kataloğu mektubuna eklemiştir. Bu ihbar ciddiye alınarak mağazalardaki denetimler sıklaştırılmıştır.
Sadrazam Mehmed Ferid, Şeyhülislam Cemaleddin, Adliye Nazırı Abdurrahman Nureddin ve diğer kabine üyelerinin imzalarıyla 13 Haziran’da alınan bu karar, aynı gün padişaha sunulmuş ve ertesi günü 14 Haziran 1906’da iradesi çıkarak kanunlaşmıştır [İ.DH. 1446/2]. Aslında bu kanundan önce de yasaklama en azından bazı bölgelerde yürürlükteydi. 1904’te Bingazi’de Saatçi Hüseyin namına İtalya’dan gelen gramofon plaklarının birinde ezan diğerinde Sudan lisanı üzere kelime-i tevhid bulunduğu tespit edildiğinde, bu plakların kullanılamayacak derecede sildirildikten sonra sahibine iade edilmesi emredilmişti [DH.MKT. 859/37].
İradenin çıkmasından bir ay sonra kartpostal ebadındaki beyaz kâğıtlara da ses kaydedildiği, postanelerde bunların mahiyeti anlaşılamayıp boş kâğıt zannedildiğinden her türlü muhaberatta kullanılabileceği ihbar edilince, “sonorin” veya “fonopostal” adı verilen bu kartlar da yasaklanır. Gramofon plaklarına ulemanın muhalefeti, “mukaddesat” öne çıkarılarak denetim altına alınması talebi, Sultan Abdülhamid’in güvenlik kaygılarıyla arttırmak istediği denetimi rahatça yapmasına vesile olmuştur. Böylelikle ithal edilen plaklar gümrüklerde daha titizlikle incelenir, dükkân ve mağazalar daha sık tahkikata konu olur.
Meşrutiyet’in yeniden ilanından sonraki yılların serbestlik ortamında gramofon piyasasında bir patlama yaşanır. Her çeşit müzik yanında “Kuran plakları” da yeniden boy gösterir. Ne var ki Abdülhamid saltanatta olmasa da iradesi/kanunu halen yürürlüktedir ve o doğrultuda yasaklama, plak toplatma tüm hızıyla devam eder.
Bu arada gramofon üzerindeki spekülatif ve geçimsiz politikalarımız sürerken ilginç bir gelişme yaşanır. Batı dünyası gramofonu bilimsel çalışmalarda kullanmaya başlamıştır ama, biz bunun farkına varamadan konunun sadece asayiş ve vergi meselesi tarafından bakarız. Aralık 1908’de Avusturya-Macaristan Devleti tebaasından Jul Sebat, Osmanlı Devleti’nde bulunan Yahudilerin lisanı ile İspanyolca arasındaki farkı tetkik maksadıyla Musevilerin bulunduğu şehirlere seyahat izni alır. Dönüşünde yine beraberinde götürmek şartıyla üç sandık gramofon, levha ve diğer malzemelerinden gümrük vergisi alınmaması Avusturya-Macaristan Büyükelçiliği tarafından talep edilmiş bu talep uygun görülerek araştırmacının beraberindeki malzemenin gümrük vergisinden muafiyeti karara bağlanmıştır [BEO 3459/259357].
“Ezan plakları” Sultan Selim Camii Baş İmamı Hafız Sadettin [Kaynak] Efendi’nin okuduğu dua ve ezan plakları.
Matbaada Kuran basılmasına dört asır boyunca fetva vermediği halde, sonunda emrivakiyi kabul etmek zorunda kalan ulema, gramofonda bu kadar katı davranamadı. Cumhuriyet devrinin başlaması da bunda etkili oldu tabii.
1927’de Diyanet İşleri Müşavere azasından Seyyid Taha, yayınladığı risale ile “gramofonda Kuran dinlemek caizdir” dedi. Aynı tarihte Ahmed Hamdi Akseki de ne caiz ne günah diyebildiği bir risale yazmıştı ama onu yayınlamadı. Bu risale ilk defa ölümünden sonra 1951’de Sebilürreşad dergisinde yayınlanacaktır. Bu tartışmaların sürdüğü Osmanlı yıllarında radyo ve televizyonun hayali bile söz konusu değildi. Cumhuriyet sonrasında televizyon radyo tekelinin kalktığı yakın zamanlara kadar mutaassıp ulema gramofona verilen fetvaların aynıyla, radyo ve televizyondan Kuran yayını yapılmasını günah buluyordu. Hatta mikrofondan okunan ezan dahi tartışmalara sebep olmuştur.
Bir reklamdan gramofonun özellikleri Kutusu 39 cm. en ve boyunda, 22 cm. yüksekliğinde, muhtelif renkte, cephesinde maden bir Art Nouveau süslenmiş, içinde nikelli ve kapalı bir adet zembereği olup üstten açılır. Kolu nikelli ve kırmadır. Diyaframı “Ekisposyon” cinsinden yüksek seslidir. Borusu çeşitli renk ve sistemdedir.
Özel yayıncılığın başlaması ile ülkemizdeki cemaat, tarikat yapıları kendi televizyon ve radyo kanallarını kurdular. Son yıllarda Ramazan ayında neredeyse her kanalda iftar ve sahur programları, Kuran mukabeleleri yapılmaktadır. İnternet ortamında tamamen dinî içerikli yüzlerce site mevcuttur. Bütün bu faaliyetlerden fazlasıyla memnun İslâmi kitleye yüz yıl önceki İslâm önderlerinin yasaklayıcı sözlerini hatırlatmaya kalkanlar hiç de hoş karşılanmayacaktır. Mecelle’nin meşhur kaidesiyle bitirelim: “Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” (Zamanların değişmesi ile hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz).
Muhbir memurun mektubu
Halkın taassup, damarını tahrik ediyorlar amirim!
“Dahiliye Nezareti’ne
Sultanhamamı’nda Kozmos Ticarethanesi’nde satılan gramofon plakları arasında ezan, salât-ı şerife ve mersiye okunmuş olanları tesadüfen gözüme çarptı. Diyanete mugayir şu münasebetsizlik, gayret-i diniyyemi tahrik etmiş ve ticarethaneden satılan plakların kataloğunu almıştım. Onuncu sayfasında Mersiyehan Şevket Bey’in doldurduğu plakların, dinlediğim plaklar olduğunu teessürle anladım. Bu plakları doldurtan da Sirkeci Caddesi’nde gramofon ticarethanesi sahibi Ahmed Şükrü Bey’dir. Gramofonlar artık kolayca satın alınabildiğinden insanların toplandığı adi kahvehane ve meyhaneler ile bunlardan daha münasebetsiz bir takım yerlerde dinlenmektedir. Bilhassa ezan ve salât-ı şerife dolu plakların kazara böyle düşük ahlaklı insanların toplandığı yerlerde gramofonlarla çalınması şer’an caiz değildir. Halkın taassup damarını ve galeyanını dahi tahrik edecek hareketlerdendir. Böyle dinî şeylerin plaklara okunmasının, halkı heyecanlandırıp kızdırmak için bir takım din ve millet düşmanları tarafından yapılmış olması da muhtemeldir. Saltanat-ı Osmaniye’nin siyaset ve diyanetine uygun olmayan bu gibi plakların her nerede bulunursa müsadere ve imhası ile Avrupa’dan gelecek buna benzer plakların ithalatının yasaklanmasını rica ederim.
Hz. Muhammed’in vefatından 20. yüzyıl başına kadar yaklaşık 1400 yılda, İslâm dünyasından 4 Medine, 14 Emevî (Şam), 37 Abbasî (Bağdat), 17 Endülüs (Kurtuba), 14 Fâtimî (Kahire), 17 Mısır Abbasî (Kahire), 29 Osmanlı (İstanbul) halifesi olmak üzere 132 halife gelip geçmiş. Tarihçi Necdet Sakaoğlu ile tarihî gelişimi içinde, dönüm noktalarıyla halifelik kurumunu, halifeleri konuştuk.
Halifelik kurumu neye dayanıyor? İlk olarak ne zaman, nasıl ortaya çıktı ve hangi kurallar çerçevesinde düzenlendi?
Necdet Sakaoğlu – Önce bir anlam hatırlatması yapalım: Dilimizdeki kalfa sözü, halifeden Türkçeleşmiştir. Terzi kalfası, berber kalfası deriz. Daha eskiye gidersek eski mekteplerde hocanın kalfası vardı. Sarayda “usta” cariyelerin yardımcılarına kalfa, resmî dairelerde memur ve kâtip yardımcılarına Arapçasıyla halife denirdi. Ünlü tarihçimiz Kâtip Çelebi, Batı dünyasında Hacı Kalfa (Halife) olarak tanınmıştır. Halife, “yerine geçen, yerine bakan” demektir.
İslâmiyet’teki halifelik, Hz. Muhammed’in ateşli bir hastalık sonucu 8 Haziran 632 tarihinde beklenmedik vefatının dayattığı bir emrivaki idi. Peygamber ümmi idi ama kurmaya çalıştığı nizam salt din amaçlı değildi. Tefekkürden ahlaktan toplum yapısının gelişmesine, ticarete her alanı önemseyen, Arap yaşamının yabancısı olduğu, gaza ve fetihle henüz adları bile bilinmeyen ülkelere doğru genişlemeyi hedefleyen bir idealdi. Danışman kâtibinin İranlı Selmân-ı Farisî olması anlamlıdır. Vefatını izleyen an ve ortamda Hz. Ebubekir halife seçilip biat edilmese, ideal İslâmiyet tasarısı kritik bir evreye girer, Arabistan yarımadasının güneybatısında Medine-Mekke merkezli oluşma aşamasındaki Kureyş-Haşimî din-kabile devleti kaçınılmaz sonla karşı karşıya kalabilirdi.
Gerçi, dinin temel kaynağı, yönetimin de anayasası sayılan ve Arap diliyle yazılmış ilk kitap Kur’an-ı Kerim tamamlanmıştı. Ayrıca Peygamberin de sınırlı sayıda kendi öğretileri (hadisler) vardı. Ancak bölgenin, devlet buyrukçuluğu yaşamamış Arap, Yahudi ve Bedevî toplulukları, İslâm dininde ve disiplininde tutmak zordu. Bu nedenle Peygamberin koyduğu din ve yönetim otoritesini yürütecek şurâca (danışmanlar kurulu), bilge bir vekil yani halife (yerine geçen) seçilmesi koşuldu. Bu nedenle Peygamberin görevlerini sürdürecek, onun ilkelerini bilen, arkadaşı, danışmanı, yardımcısı Hz. Ebubekir’e, -sahabelerden bir şurâ tarafından- halifelik görevi tevdi edilmişti.
Necdet Sakaoğlu, halifelerin hayatını içeren kaynakları tararken
İlk halife seçilen Ebubekir, Hz. Muhammed’in vekili sıfatıyla İslâmiyet’e ve İslâm dinine önder oldu. Halifelik görevleri, dini yaymak, fitne denen din karşıtı eylemleri önlemek, adaleti, güvenliği sağlamak, yoksulu yetimi korumak, Kur’an buyruklarını uygulamak, başka dinden olanların haklarını korumak ve vergi adaletiydi.
İki yıl sonra Hz. Ebubekir de ölünce bu kez şurâ, hem Peygamberin hem Ebubekir’in yerine Hz. Ömer’i halife belirlemiş; Ömer’den sonraki iki halife Hz.Osman’a, Hz. Ali’ye de aynı yöntemle biat edilmişti. Bunlara Dört Halife, Hülâfâ-i Râşidîn diyoruz.
Hz. Muhammed ve Ebubekir, din koyuculuğunun yanında, örnek rehber, yönetici, cihat ve gaza önderi de olmuşlar; Ebubekir, “yerine geçen” anlamındaki halifelik görevini gereği gibi yapmıştı. Ama hükümdar değildi. Hz. Ömer’in halifeliğinde ise İslâm coğrafyası fetihlerle Arap dünyasını aşarak Mısır’dan İran’a kadar ülkeleri kapsadı. Bu yeni bir durumdu. Olağanüstü ve ivedi gelişmeler sonucu, din ve Kur’an’a dayalı yönetime koşut, halifeye ve Mekkeli buyrukçulara, bir imparatorluk düzeni ve istilâ orduları örgütlemeyi ve bir İslâm devleti dayatıyordu.
Doğal ki başlangıçtaki Mekke-Medine merkezli peygamber dönemi yapılanması sona erdi. Halife Hz. Ömer’e “Emirülmüminin” denildi. O ve ardılları Osman ve Ali, yeni süreçte halifelik yanında devlet başkanlığı ve başkomutanlık demek olan Emirülmüminin görevini de yüklendiler. Müminlerin emirliği, halifeliklerinin üstünde resmî-dini özel bir unvan ve görev, yani egemenlik, uyruk durumundaki ulusların, başka dinlerden olanların yaşadığı ülkelerin buyrukçuluğu demekti. Böyle tanımlandığı için de halifeler, meliklik, sultanlık, şahlık, sanları dışında bir unvan arayışıyla kendilerine emirilmüminliği eklediler.
Hz. Muhammed ve 4 halife Peygamberleri, hükümdarları, halifeleri tanıtan minyatürlü, yazma Subhat’ül-Ahbar’da, yüzü nikablı (perdeli) Hz. Muhammed, üstünde büyükbabası Abdülmuttalip, alt çevresinde 4 halife (soldan sağa Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali)…
Halifelik gibi emirülmümininlik de Hz. Muhammed’in öngörmesi, vasiyeti değildi. Talep de edilmemiş, şurâca öngörülmüş ve seçilmişti. Peygamber’in vefatında halifelik, sonraki koşullarda da Emirülmümininlik kabul edilmişti. Arap-İslâm ileri gelenlerinden bir şurânın seçtiği Ebubekir’e Halife-i Resulullah dendiği gibi, aynı yöntemle biri diğerinin halefi (ardılı) olan Ömer, Osman ve Ali de aynı zamanda Halife-i Resulullah sayıldılar.
Dört Halife Devrini (632- 661) temsil eden ilk dört halifenin ortak özelliklerine gelince… Bunları üstün kılan meziyetler elbette vardı. Dördü de saygın Arap kabilelerinden, Peygamber’e ilk biat edip Müslüman olanlardan, hayatta iken “cennetle müjdelenenler”di. İslâmiyet’e büyük hizmetleri olmuş, dördü de Hz. Peygamber’e en yakın, sahabenin de ulularındandı. Peygamberle gazalara katılmışlar, halifeliğe de şura kararı ile seçilmişlerdi. Ebubekir ve Ömer Peygamber’in kayınpederleri, Osman ve Ali damatları, Ali aynı zamanda amcasının oğlu, kuzeniydi. Halifelikleri Arap-İslâm gelenekleri açısından da tartışmasız ve meşru idi. Herbiri bir öncekinin ardılı konumunda selef- halef (öncül-ardıl) oldular. İslâm tarihinin Hülâfa-yı Râşidin denen ilk halifeleri bunlardır. Bütün Müslümanlar da ya doğrudan veya vekâletle bunlara biat etmişlerdi.
Ortaçağ İslâm ülkelerinde halifeler aynı zamanda devlet başkanı mıydı? Dinî ve siyasi otorite tek elde mi toplanmıştı? Yetki ve sorumlulukları nelerdi?
N.S. – İslâm tarihinin içinden çıkılmaz bir konusudur halifelik… Ne yapmaları gerekiyordu, ama neler yaptılar? Kimler halife oldu?.. Araplar dışında biz Türklerden de halife olanlar var. Osmanlı padişahları halifeliği niçin benimsediler? Tâberî Târihü’l-Rüsûl ve’l-Mülûk’de şu anekdotu naklediyor: “Hz. Ömer Halife seçilince Selmân-ı Farisî’ye sormuş: Ben hükümdar mıyım, halife miyim? Şu yanıtı almış: Eğer vergiyi bir dirhem fazla alır veya vergiyi kanunsuz kullanırsan halife değil hükümdarsın!”
Belki birkaçı müstesna bütün halifeler hükümdarlık ettiler! Kimileri zulüm ve sapkınlık yapmaktan da çekinmediler.
Mısır Abbasîlerinden Osmanlılarahalifelik Abbasîlerin Mısır kolundan bir halifenin günlük kabullerinden bir sahne, 14. yüzyıl. Halifeliğin bu koldan Osmanlılara geçtiği ileri sürülüyor.
Yukarıda ilk dört halifenin peygambere yakınlıklarına, konumlarına ve nasıl seçildiklerine değindik. Sonraki halifelerin, yani Emevî, Abbasî, Fâtimî, Endülüs… en son Osmanlı hükümdarlarının ya da bunlardan pek çoğunun halifelikleri acaba meşru muydu? Yukarıda sıralanan ölçütler dikkate alındığında, 14 Emevî, 38 Abbasî halifesi arasında, ilk dört halife düzeyinde veya onları örnek alan-anımsatanların sayısı üçü beşi geçmez.
Emevî saltanatını kuran ve ilk Beni Ümeyye halifesi Muaviye’dir. Bunun babası Ebu Süfyan, Mekke’nin zaptına kadar Peygamber’le savaşmış müşriklerin önde gelenlerindendi. Hz. Osman zamanında Suriye (Şam) valiliğine atanan Muaviye, Hz. Ali ile girdiği mücadeleyi kazanarak 661’de Şam’da halifeliğini duyurmuştu. Muaviye ile başlayan Şam merkezli Emevî saltanatı/halifeliği Arap dünyasına özel ilk ve katıksız bir imparatorluktu. Halife unvanı, bu erkin dinsel donatısıydı. Emevî halifeleri daha ileri giderek, kendilerini Halife-i Resulullah yerine “Halifetullah” (Allahın yerine geçen!) ilan etmişlerdi (sonraki dönemlerde bu unvan yumuşatılarak “Zıllullah” yani Allah’ın gölgesi denilmiştir).
Muaviye’nin oğlu Yezid ve torun II. Muaviye’den sonra yönetim, yine Beni Ümeyye’den Mervan soyuna geçmiştir. Yezid, üç yıl süren hükümdar halifeliğinde İslâm dünyasına Kerbelâ Vak’ası’nı yaşatarak yeni dinin affedilmez günahkârı ve nefret odağı olmuştur. Halifelik kavramının kutsallığını ve masumiyetini kirleten Yezid’den sonrakilerin halifelikleri ve meşruiyetleri her zaman tartışılmıştır.
Emevî halifeleri, Süfyanî ve Mervanî olmak üzere iki ayrı koldan 14 kişidir. Bunlar Mekkeli Ümeyye kabilesine mensuptular. Bu kabile Hz. Muhammed’e karşı çıkmış, savaşmış Araplardandı. İlk halife Muaviye, hile ve savaşla halifeliği 661’de gasbetmişti. O ve ardılları egemenlik merkezlerini Mekke ve Medine’den kuzeydeki Şam’a taşıyarak saltanata dönüştürmüşlerdir. İslâm tarihleri, bu hanedanın Ömer bin Abdülaziz (712-15) dışındaki bireylerini halife değil padişah gösterir. Kadıasker Yahya Efendi (öl. 1639) Tarih-i Saf’ta Emevîler için “doğruluktan uzaklaşmış bu topluluk 14 “padişah”tı diyor. Hanedan atası Muaviye için Hz. Ali’nin, bunun oğlu Hz. Hasan’ın halifeliğini tanımayarak zorbalıkla padişahlık ettiğini, ölmeden Müslümanları oğlu Yezid’e biat ettirdiğini yazıyor.
Siyah sarıklı Mustasım Billâh Subhat’ül-Ahbar’dan bir detayda, Irak Abbasîlerinin son halifesi Mustasım Billâh. 13. yüzyıl başları. Abbasî halifeleri Kerbelâ Vak’ası’nın yasını simgeleyen siyah sarık sararlardı.
Ayrıca Yezid’in lutîliğini (oğlancılığını), ayyaşlığını, Abdullah bin Zübeyr’in ayaklanmasında Kâbe’yi mancınık atışlarıyla yıktırdığını, ardıllarından Abdülmelik’in zulümlerini, Kibirli Velid’in 40 karılı olduktan başka 60 kadınla evlenip boşandığını, Süleyman’ın bir oturuşta 1 Rum kantarı yemek veya 370 yumurta yediğini, II. Yezid’in aşk derdiyle öldüğünü, Hişam’ın giysilerini 600 devenin taşıdığını, II. Velid’in sürekli zina ettiğini, babasıyla yatmış cariyelerle bunlardan doğan kızlarla cinsi temasta bulunduğunu, bir gün, sarhoş ve cünupken koynundaki cariyeye, imamlığı halifeler yaparlar, ben sana yaptıracağım diyerek halifelik cübbesi giydirip mihraba geçirdiğini anlatır. Yahya Efendi, Ümeyye oğullarından halifelik şanına yaraşır tek şahsiyet olarak Ömer bin Abdülaziz’i övmüştür.
Kerbelâ Vak’ası’ndan başka, Emevîler’in yayılma-hükmetme siyasetine hizmet eden Haccac, Mühelleb, Kuteybe ve diğer komutanların korkunç kıyımları, İslâm tarihinin unutulmaz facialarıdır.
Emevî saltanatının yıkılışından on yıl kadar sonra, Mervanîlerden Abdurrahman 756’da Endülüs’e giderek yeni bir Emevî Devleti kurar. Bu soyun sekizincisi olan Nasır-billah III. Abdurrahman, 10. yüzyıl başında Abbasî halifesi Muktedir-billah’ın düştüğü zaafı gerekçe göstererek halifeliğini ilan etmiş, sonraki Endülüs melikleri 1031’e kadar yaklaşık yüzyıl boyunca halifelik unvanı da almışlardır.
Yine o yıllarda Mısır’da ve Mağrip ülkesi denen Kuzey Afrika’da da Fatimîler denen Şiî-Alevî bir halifelik daha kurulmuştu. Fatimî halifelerinin uçuk-kaçık tipleri arasında Peygamber’e söven, Tanrılığını ilan eden, cinsel sapık ve ayyaşlar vardır. Sünnî ulema, bunları dinsizlikle suçlamıştır. Hasan Sabbah, Fatimî öğretisinden esinle Ortaçağ’ın en korkunç terör örgütünü kurmuştur.
Abbasî halifelerinin dinî anlayış ve uygulamaları hangi dönemlerde nasıl farklılıklar gösterdi?
N.S. – 750’den 1258’e kadar beş yüzyıldan fazla hükümranlıkları olan Abbasoğulları’nın atası, Haşimî kabilesine mensup ve sahabeden, Peygamber’in amcası Abbas’tı. Halifeliği kuransa bunun dördüncü kuşaktan torunu Abdullah’tır. Bu kimlik, dönemin güçlü komutanlarından Emevî karşıtı Horasanlı Ebu Müslim’in ordu gücüne dayanarak Halife-i Resulullah makamını elde etmiştir. Bu ilk Abbasî halifesine, zulmünün aşırılığından “Seffah” (kan dökücü) denilmiştir.
Abbasîler de daha başlangıçta Emevîler gibi hanedan düzeni kurdular. Ardılı Mansur cimriliğiyle ünlüymüş. Kendisini halifelikten alaşağı etmek isteyen İmam-ı Azam’ı hapsetmiş, hatta zehirletmiş. Bağdat’ın kurucusu bu Mansur’dur. Sonraki Mehdî, Hâdî, Harun Reşid, baba-oğul-torun üçlüsü, Emin, Me’mun, Mutasım da Harun Reşid’in oğulları halifelerdir. Bunlar, Abbasîlerin parlak döneminin temsilcileri sayılır. Başta Hanefîlik, Sünnî- Şiî mezheplerin doğuşu, Horasanlı Bermekoğulllarının başarılı vezirlikleri, sonra bütün bireylerinin katledilmesi bunların zamanındadır. Arap ve İslâm edebiyatının klasiklerinden Binbir Gece Hikâyeleri’nin büyük ölçüde Harun Reşid döneminde tedvin edildiği sanılır.
Halife Mu’tasım, İslâm dini açısından tehlikeli ve zor bir çıkış yaparak “Kur’an yaratıktır” (Tanrı sözü değildir) savında direnmiştir. Bu sav, kaderi inkâr eden Mutezile mezhebinin (kul yaptıklarının yaratıcısıdır) doğmasına neden olmuştur.
İslâm imparatorluğu için Muaviye’nin, Abdülmelik’in ve Hişam’ın başarabildiği devlet örgütlenmesi ve yönetimi, Abbasîlerin ilk yetmiş yılında (750-820) Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya kadar yayıldı. Hint’te, Sind’de, Rum’da (Anadolu) yeni sınırlar çizildi. Harun Reşid, artık Doğu Roma’dan daha güçlü bir imparatorluğu temsil ediyordu. Ordusunda Türk komutanlar, bürokraside Fars (İran) ve Horasan aydınları öndeydi. Grek ve Lâtin bilim eserlerinin ve kültür mirasının Arap kentlerine taşınması da bu dönemde başlamıştır.
Sonraki 30 halifenin çoğunun hem kimlik hem kişilik sorunları yüzünden, 10. yüzyılda, özellikle de Şiî Büveyhilerin sonra Selçuklu sultanlarının Bağdat’a egemen olmaları sonucu, halifelik parıltısı giderek sönmeye yüz tuttu. Zaten yetersiz halifeler, hanedan içi kavgalaşmalarla dinî ve siyasi otoritelerini yitirir oldular. Toplumsal sorunlar arttı ve anarşi başladı. Bu süreçte tarih, içki meclislerinde zaman geçiren, ordunun ayaklanmasına neden olan, alaşağı edilen halifelerin hüsran öykülerini yazmıştır.
Haremine her biriyle ilişkide bulunduğu üç bin cariye dolduran halife de, gözlerine mil çekilip sokağa bırakıldığından dilenen, türlü hileler kuran halifeler de vardır. Bu dönemde, Abbas oğullarından halife olanlar, Ahmed, Cafer, Muhammed, Ali, Abdullah… öz adlarını bırakarak, Mütevekkil-alallah, Mustansir-billah, Müsta’in-billah… gibi halifelik unvanları almayı gelenekleştirmişlerdir ama, bu Arapça adların iddialı anlamlarına uydukları söylenemez.
Endülüs halifeleri ve Cordoba Camii Endülüs Emevîlerinin hükümdarı, Halife III. Abdurrahman’ı (10. yüzyıl ortaları), meşhur Cordoba Camii’nde tasvir eden bir tablo. İçerisinde 850 sütun bulunan yapının sadece minberine 10 bin altın harcanmıştı.
1258’de Irak’ı işgal eden Hülagû, Abbasoğullarının bütün bireylerini, son halife Musta’sım’ın veziri Alkami’nin organize ettiği bir şölen kandırmacasıyla kılıçtan geçirttikten sonra, bu son halifeyi de Nasirüddin Tusî’nin önermesi üzerine bir sığır derisine sardırıp süvari tümenlerinin önüne attırarak toz duman ettirmişti.
Ortada bir yazgı örtüşmesi var. Abbasî halifeliğinin kuruluşunda ilk halife Seffah nasıl ki Emevî hanedanı bireylerini bir şölene çağırıp kılıçtan geçirttikten sonra üstlerine sofra kurdurmuşsa, kapanışta da bu kez aşağı yukarı benzer bir mizanseni Moğol sultanı Hülagû Abbasoğullarına uyguladı. O katliamdan her nasılsa kurtulan Halife Müsterşid’in torunlarından Ebül Abbas Ahmed, Mısır’a kaçırılmış, sığındığı Memlûk sultanı Baybars tarafından 1261’de Mustansir unvanı verilerek halife ilan edildiğinden, bu koldan inenler 1517’ye kadar Kahire’de sözde halifelik etmişlerdir. Müstemsik oğlu III. Mütevekkil, Mısır Abbasi halifelerinin sonuncusudur. Yavuz’un Mısır’ı zaptettikten sonra İstanbul’a gönderdiği ve halifeliği devraldığı ileri sürülen halife de budur.
Halifelik Osmanlılara nasıl geçti? Anlatılan, aktarılan tarihin ne kadarı doğru, ne kadarı sonradan oluşturuldu?
N.S. – Halifeliğin Osmanoğullarına nasıl geçtiğine dair kesin bir bilgim yok diyeyim, varsın cahilliğime verilsin! Bilgim var diyebilmem için, bu geçişi anlatan ve o tarihte yazılmış güvenilir kaynaklar olmalıdır. Şu önümdeki yazma kitap Hüseyin Hezarfen’in Tenkihü’t-tevarih’idir. Yavuz Selim’e 4 yaprak (8 sayfa) ayırmış. Ne Mütevekkil’in İstanbul’a gelişine, ne halifeliğin devrine dair tek sözcük yok! Padişahların yaşam öykülerine çalışırken bu konuya değinen bir kaynak bulamadım; Yavuz’un ve diğer padişahların fermanlarında sıralanan elkap arasında gerçi “halife”li terkipler de vardır: Halife-i âfâk, vâris-i hilâfet, Halifetullah, halife-i rûy-i zemin, halife-i arz, hatta Halife-i Resulullah… bunlar padişahların gerçek halifeliklerini değil, “Zıllullah-i fi’l-âlem” (Allahın yeryüzündeki gölgesi) gibi manevi nitelemelerdir. Yavuz daha Mısır seferine çıkmadan önce Kırım Hanı, mektuplarında İstanbul için Dârü’l-hilâfe, Yavuz’a da Cenâb-ı Hilâfet-kibâb tanımında bulunmuş. Şimdi bunlara bakıp “Kırım Hanı, İstanbul’u, Yavuz’un Mısır seferinden önce hilafet merkezi, Yavuz’u da halife yapmıştı” mı diyelim?
Abbasi halifelerinin sarayından bir tasvir: Sürahi ve kadeh tutan sâkiler.
Halifelik, İslâm devletlerinin hükümdarları için zorunlu veya gerekli bir unvan veya statü değildi. Dahası, İslâm devletlerinin hükümdarları, örneğin Selçuklu Sultanları, hükümdarlıklarının meşruiyeti için Abbasî halifelerinden menşur getirtirler, halifenin ortağı, dinin ve dünyanın kılıcı… gibi Arapça unvanlar alırlardı. Yani halifelerin, bütün İslâm padişahlarının üstünde onursal bir konumları vardı. Halifeliğin Osmanlı hanedanına geçişi koşullar açısından mümkün de değildi
Bir soru şudur: Acaba halifelik, Abbasîler’in Mısır kolundan Osmanlılara geçti mi?.. Bunu kendi tarihlerimizdeki yakıştırma mizansenlere dayandırmak yerine, örneğin Arap ve Mısır tarihlerine bakarak soruşturmalı. Veya Osmanlı hanedanına bu kadar kolay geçebildi ise neden önceki Müslüman toplumlu hanedanlar, örneğin Memlûk sultanlarından biri, 13. yüzyıldan 16. yüzyıla gelesiye neden Kahire’deki sözde halifelerden bu görevi devralmamıştı? Veya İran’da Hz. Ali soylu imamlar, neden halife olalım dememişlerdi?
Her aydının okuyup yararlanacağı en güvenilir Osmanlı kaynağı, merhum Uzunçarşılı’nın eseri Osmanlı Tarihi’dir. Bu kitaptaki cümle şudur: “Mısır’ı alan Yavuz, Kahire’de oturan Halife Mütevekkil-alallah’ın yerine babası Müstemsik-billâh’ı vekâleten halife ilan ettirmiş, Mütevekkil’i de İstanbul’a göndermişti”. Bu ne demek oluyor? Asıl halife Mütevekkil, önceki halife yaşlı babası Müstemsik’i vekil atayıp ola ki “Kutsal Emanetler”in muhafızı olarak İstanbul’a gönderilmiş veya babası Mısır’da vekil, kendisi İstanbul’da halife olsun istenmiş. Buna dair bir açıklık yok. Ayasofya’da düzenlenen bir törenle halifeliği Yavuz’a devrettiği sonradan uydurulmuştur. İstanbul’a gelen Mütevekkil, emanetler nelerse bazılarını gasbetmiş, o devrin İstanbul yosmalarıyla sefihane yaşamaya başlamış. Birlikte gelen amcazâdeleri bu durumu Divan’a şikayet etmişler. Mütevekkil Yedikule’de hapsedildikten sonra Mısır’a gönderilmiş. Uzunçarşılı bu bilgileri yanlış hatırlamıyorsam İbn İyas’tan verir.
Kısacası hilâfetin devri sonraki bir uydurmadır ve mümkün de değildir. Çünkü Yavuz, Arap ve Haşimî değildi.
Bu Mülkün Sultanları kitabımda şöyle yazmıştım: “Çok sonraki yıllarda Ayasofya’daki dinî bir törenle Yavuz’un Abbasi halifesi Mütevekkil’den halifelik sanını devraldığı, Mütevekkil’in minbere çıkıp Selim’i İslâm halifesi ilan ettiği, sırtındaki halifelik hil’atını da çıkarıp Selime giydirdiği ya da Eyüp Sultan Camiinde padişaha halifelik kılıcını kuşattığı, Mütevekkil’in İstanbul’da bir takım uygunsuz davranışlarda bulunduğundan Yedikule’de tutuklandığı, Kahire’ye gitmesine izin verildiği yahut ölümüne değin halifelik sanını koruduğu vb. rivayetler ortaya atılmıştır.
Abbasi halifelerinin çöldeki Uhaydr Sarayı.
Ancak Selim’i “Cenâb-ı saltanat- meâb-ıhılâfet-âyât, “Hüdâvendigâr-ı hallede-hılâfetehu”, “Halife-i âfak”, “müceddid-sıfat-ı hulefâ’yı selef”,”Vâris-i hilâfet”, “Halifetullah” ve “Halife-i Resulullah”, “halife-i Rûy-i zemin”, “Halife-i Arz” gibi sanlarla tanıtan belgeler vardır. Bunlar, onun Mütevekkil’den halifeliği devralalmasıyla ilgili değildir”.
Halifeliğin tarihini, tarihsel misyonunu merak edenlerin başvuracağı önemli kaynaklar vardır. Bize göre bunların en önemlisi, halifeliğin kaldırılması görüşmelerinde TBMM’de uzun bir konuşma yapan Adliye Vekili İslâm bilgini olan Seyyid Bey’in açıklamalarıdır.
Osmanoğullarının hac ve halifelik açmazları ilginçtir. Padişahların hacca gitmemesine şeyhülislamın fetva verdiği övgüyle yinelenir de, eğer gerçek halifelerse neden hac kafilelerinin başında Abbasî halifeleri gibi hacca gitmedikleri konuşulmaz. Arap toplumları halife tanımadığı Osmanlı padişahlarına kerhen bağlılık göstermiş, fırsat buldukça da isyan etmişlerdir.
Osmanlı dönemindeki halifelik Arap dünyasındakilerden hangi alanlarda farklılık gösterdi? Osmanlı halifeleri bu makamı nasıl gördüler ve yaşadılar?
N.S. – Halifelik, dediğim gibi padişahlık için gerekli bir unvan-sıfat değildi. Bunun bir denemesi Memlûkler döneminde Mısır’da yaşanmıştı. Abbasî soylu sembolik halifeler Memlûk sultanlarının himayesinde 1250’lerden 1517’ye kadar münzevi yaşadılar. Bir kez de son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi, İstanbul’da bir buçuk yıl sembolik halifelik yaptı. Her Cuma o camiden ötekine namaza gitti. Tuhaf görüntülerle, sözde ecdadı gibi selamlık alaylarına çıktı; bazen otomobille bazen at binerek hatta sarıklı sorguçlu kıyafetler giydi. Bir seferinde otomobille köprüden geçerken İngiliz polisi otomobilini durdurdu, bekletti ve Halife-i Müslimin’e ceza kesti!
Sultan I. Abdülhamid: İlk resmî halife Sultan I. Abdülhamid, halifeliği resmen ve diplomatik olarak tanınan ilk Osmanlı padişahıydı. 1779 Aynalıkavak Tenkihnamesi’nde ilk defa bir sultan halife olarak anılmış ve Rus delegeler buna imza koymuşlardı.
Osmanlı padişahlarının halifeliği her açıdan Arap dünyasındaki halifelikten farklı olmuştur. Padişahlar Arap değildi, Arapça da bilmiyorlardı. Esasen bu iki noksan yeter. Fıkıh ve akaid bilgileri de halife sıfatı taşımalarına yetecek düzeyde değildi. Başka bir tezat, padişahlar, Hz. Peygamber’in yasakladığı cülus merasimiyle tahta otururlardı ve bu merasimde padişaha biat edilirdi. Halife ilan etmek için bir Arap şurasının kararı gerekiyordu herhalde. Cülus fermanlarında “Taht-ı Osmaniye cülus ettim” cümlesi vardır. Halifelikle ilgili olduğu varsayılan tören, Eyüp Sultan Türbesi’ndeki kılıç kuşanma merasimiydi.
Osmanlı padişahının İslâm halifesi de olduğunun resmen tescili, 1774 Rusya yenilgisi üzerine imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan (1774) beş yıl sonra 1779 Aynalıkavak Tenkihnamesinde’dir. İlk kez bu metinde I. Abdülhamid’in “halife” sanıyla anılmasına Rus delegeler imza koymuşlardır.
Halifeliğin diplomatik resmiyet kazandığı 18. yüzyıl sonlarına gelesiye, diyelim ki padişahlar İslam âleminin halifesi sanını ve şanını da taşıyorlardı… Şimşirlik ve kafes tutukluluğundan tahta çıkan padişahlarına, Ramazan ayı içinde “Huzur Dersi” adı altında ilmihal ve akaid dersleri veriliyordu. Müderrisler saraya gelir, birkaçı mukarrir (ders verenler) diğerleri de muhatap konumunda soru-cevap tekniğiyle ders yaparlar, padişah, şehzadeler, kafes arkasında da harem kadınları bu izleme derslerde ibadet kurallarının inceliklerini dinlerlerdi. Herhalde hiçbiri “ben halifeyim” diyecek donanımda değildi. Ancak padişahlar için de diğer Müslüman hükümdarlar gibi İslâmî unvan ve lakaplar taşıyorlardı. “Allahın yeryüzündeki gölgesi”, “Allahın yeryüzündeki halifesi” gibi.
Gerek Emevî- Abbasî gerekse Osmanlı dönemlerinde padişah-sultan kimliğinin yanısıra “halife” kimliğiyle öne çıkanlar kimlerdi?
N.S. – İlk akla gelen şahsiyetlerle bir sıralama yaparsak: Emevîlerden Muaviye, Abdülmelik, Velid, başarılı bir devlet örgütleyicisi olan Hişam; annesi tarafında Hz. Ömer’in torunu olan Ömer bin Abdülaziz. Harunreşid dönemi (783- 805) özellikle sanatta, bilimde, edebiyatta, gönençte Abbasîlerin doruğu kabul edilir. Her iki yapıda da fetih ve istila görevlerini Ortaasyalı sipehsalarlar sürdürürken, devlet örgütünde, bürokraside eğitim-öğretimde, hekimlikte, mimarlıkta da yine Arap olmayanlar, çoklukla da İranlı, Azerbeycanlı, Anadolulu aydınlar, devlet adamları görev alıyorlardı. 11. yüzyılda siyasi gücünü yitiren Abbasî halifeleri, Büveyhilerin, Selçuklu sultanlarının, en son İlhanlı Devleti’nin himayesi veya baskısı altında silikleşmişlerdi.
Osmanlı hanedanında halifeliği ile öne çıktığı söylenebilecek birkaç padişah adı verilebilir: Yavuz Sultan Selim, güvenilir kaynaklarca doğrulanmasa da, halifeliği Mısır Abbasî halifeliğinden devralan padişah sayılır. Bunun babası II. Bayezid ve büyükbabası Fatih Sultan Mehmed, oğlu Sultan Süleyman da İslâmi kanun ve kuralları bilen inceleyen, kanunnâmeler yazan padişahlar olarak halifelik kimliğine yakın görünürler. II. Abdülhamid ise Asya, Avrupa, Afrika kıtalarındaki Osmanlı ülkesi dışında da, Rusya’da, Asya’da, Hindistan’da on milyonlarla ifade edilen bir Müslüman tebaanın halifesi kimliğiyle evrensel bir siyaset gütmüştür. Bunun tipik ve somut bir projesi Hicaz Demiryolu girişimidir. Buna karşılık son padişah VI. Vahideddin’in 1922’de Türkiye’den ayrıldıktan sonra Hicaz Meliki Haşimî soylu Şerif Hüseyin’in çağrısı üzerine Mekke’ye giderek halife-i Müslimin sanıyla “Âlem-i İslâm’a” hitaben yayınladığı beyannamenin de hiçbir etkisi olmamıştır.
Nihayet bir de saltanattan yoksun son halifemiz var: Ankara’da BMM tarafından seçilen Abdülmecid Efendi. Türkiye’den çıkarıldıktan sonraki başvurularından hiçbir sonuç alamamış. Yaşamını Fransa’da tamamlayan Abdülmecid Efendi, daha çok ressamlığıyla tanınmıştır. Batılı entelektüel anlayışta bir zattı.
Osmanlı halifesine trafik cezası kesildi! Son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi’nin İstanbul’daki sembolik halifeliği işgal yıllarına denk gelmiş, bir seferinde otomobille köprüden geçerken İtilaf polisi Halife-i Müslimin’i durdurup ceza kesmişti. Ceza makbuzu Dolmabahçe Sarayı Arşivi’nde bulunuyor.
Halifeliğin bugün siyasetteki algısını ve yerini nasıl görüyorsunuz? Bu algılar tarihî gerçeklerle ne ölçüde bağlantılı?
N.S. – Son padişah Vahideddin’in (öl. 1926), son halife Abdülmecid’in (öl. 1944) çabalarının Türkiye’de ve İslâm âleminde karşılık bulamaması gösteriyor ki, 632’de Hz. Ebubekir’le başlayan ve 1924’e kadar 1292 yıl süren halifelik, zamansal ve işlevsel olarak doğal kapanışını yapmıştır.
Bugün marjinal çıkışlar dışında, halifelik özleminin gündemde olduğu bir Müslüman topluluktan söz edilemez. Asya ve Afrika’da nüfus çoğunlukları Müslüman olan ve şeriat kurallarını önemseyen devletlerde bile halifelik özlemi veya girişimi yok.
Bizdeki halifelik serüveninin başında ve sonunda iki “sürgün” vak’ası yaşanması da tuhaf bir rastlantıdır. Halifeliğin Mısır’da sona erişi ile bizdeki kapanışına bakarsak, 1517’deki uydurma “devir” ile dört asır sonra 1922-1924 arasındaki gülünç oldubittiler, Mütevekkil’in ve Abdülmecid’in sürgünlerine bağlanır. Osmanlı ve Cumhuriyet tarihlerine sonradan yüklenmiş gariplikleri ciddiye alan araştırmacılar da az değildir.
Abdümecid Efendi: Entellektüel halife Son Halife Abdülmecid, bu defa atlı araba ile Cuma namazına gidiyor. Yaşamını Fransa’da tamamlayan Abdülmecid Efendi, ressamlığıyla tanınan Batılı bir entelektüeldi.
Türkiye’de 1931 yılının en önemli gündem maddelerinden biri Fransa’dan gelen Ben Amar Sirki’nin İstanbul’da 45 gün gösteri yapmasıydı. Verdiği onlarca ilan sayesinde gazetelerin sempatisini toplayan sirkle basının arası kısa süre sonra fena halde bozulacaktı.
Sirkin ilanlarında İstanbullular, bu “hayvanatı vahşiye sirki”ndeki 400 cambaz ile filler, kaplanlar, aslanlar, ayılar, develer ve maymunlardan oluşan 500 hayvanının gösterisini izlemeye çağrılır. Her gün dört bin kişilik çadırda yapılacak iki gösteri dışında sabahları yine bilet karşılığı hayvanları görme imkânı da vardır.
Gösteriden önceki son iki gün gazete ilanlarının hemen üstünde haber süsü verilmiş ama reklam diliyle yazılmış bir metin vardır. Metinde sirkin Darülaceze’ye 1000 lira bağışladığı ve bu bağışın “ender tesadüf edilir bir hareket-i alicenabane” olduğu yazılıdır.
Ancak ilk gösteriyi izleyen bazı gazeteciler gördüklerinden pek memnun kalmaz. 15 Mayıs tarihli Cumhuriyet’te, “Beş yüz tane denilen vahşi hayvanlar, iki fil, üç dört beyaz ayı, beş altı aslan ve kaplan, 12 deve, 20 kadar beygir, birkaç köpek ve maymundan ibarettir” yazarken, Politika gazetesine göre sirk, sinema ve tiyatroların yangın tehlikesine karşı alması gereken önlemlerden muaf tutulmaktadır.
En çok satan gazete Akşam dışındaki büyük gazeteler dozu giderek artan bir şekilde sirki eleştirmeyi sürdürür. Fiyatların yüksekliğinden gösteride hayvanlar koştukça gübreli toprakların ön sırada oturanların üstüne başına sıçramasına, hayvanların kapatıldığı yerlerin pisliğinden biletsiz seyirciler için kapıda jandarmanın nöbet tutmasına kadar birçok şey eleştiri konusu olur. Cambazların “bornozlarının Fransız bayrağı rengindeki iç tarafını göstere göstere dolaşarak” ve “mütemadiyen Fransızca konuşarak” Fransa propagandası yaptığı da iddialar arasındadır.
Eleştirilerden biri de halka tasarruf çağrısı yapılırken yabancı bir sirkin fahiş fiyatlı gösterisine izin verilmesidir. Üstelik 700 bin nüfuslu İstanbul’da ilk dört günde tam 78 bin bilet satılmıştır. Bu bilgileri aktaran 19 Mayıs tarihli Cumhuriyet’te “Millet ve memlekete hiçbir lüzumu ve faydası olmayan beş on uyuz deve ve birkaç tane afyonkeş hayvanı göreceğiz diye halkın binlerce lirasının memleket haricine çıkmasına müsaade mi edeceğiz?” diye sorularak sirki boykot etme çağrısı yapılır.
20 Mayıs’ta Yeni Gün gazetesinde, sirkteki vahşi hayvanlara sokak kedisi yedirildiği ve üç kedi getirenin bedava içeri sokulduğu yazar. İddianın sahibi, “Farelere karşı mühim vazifeler ifa eden kedilere karşı bu hareket kesinlikle menedilmelidir” diye Valillik’e dilekçe veren Ziraat Müdürlüğü’dür.
Ben Amar kardeşler Kendi eğittiği Paşa adlı aslanın ağzına başını sokan ve bir aslan postuyla poz veren kişi Ben Amar sirkinin sahibi Tunus kökenli Fransız vatandaşı dört kardeşten Mustafa Ben Amar (üstte ve en sağda). Türkiye seyahati sırasında Türklüğe hakaret suçuyla tutuklanıp kefaletle serbest bırakılan sirkin kurucusu Ahmed Ben Amar (sağda).
22 Mayıs’ta sirk çalışanlarının bir çocuğu dövmesi, ertesi gün aralarında izinli erlerin de olduğu meraklı kalabalığı döverek dağıtmaya çalışması ve polisin yaşananlara seyirci kalması tepki çeker.
Ama asıl olay 23 Mayıs’ta yaşanır. Sirkin müdürü Ahmet Ben Amar Türklüğe hakaret suçuyla tutuklanır, ardından kefaletle serbest bırakılır. İddiaya göre çadıra asmak üzere ısmarladığı 6 liralık üç Türk bayrağı için 4 lirayı önden ödeyen, iki lirasını sonra ödeyeceğini söyleyen Amar, iki lirasını isteyen satıcıya “Siz Türkler böylesiniz işte” diyerek hakaret etmiştir.
Bu olaylardan sonra gazeteleri tek tek ziyaret eden Ahmet Ben Amar, arayı düzeltmeye çalışır. Yapılan görüşmeler sonunda fiyatlarda indirim yapma, öğretmenleriyle gelen öğrencilere hayvanları parasız gösterme ve yangın tedbirleri alma konusunda anlaşma sağlanır. 46 gün boyunca gösteri yapan sirk 8 Haziran’da Sofya’ya hareket edince herkes derin bir oh çeker.
Sokak kedilerinin vahşi hayvanlara yedirilmesi akıllarda o kadar yer eder ki, Ben Amar Sirki’nden 21 yıl sonra, 1952’de Türkiye’ye gelen Medrano Sirki’nin yöneticilerine sorulan ilk soru “Siz de vahşi hayvanlara kedi yedirecek misiniz?” olacaktır.
“Panama Belgeleri”yle tekrar gündeme gelen offshore bankalar, dünyada kayıtdışı ekonominin en büyük kasaları konumunda. İki dünya savaşı arasında “vergi cenneti” denilen yeni ülke tipinin ilki ve en büyüğü “daha beyaz yıkayan” İsviçre’ydi. Sonraki yıllarda kara paranın yasallaştırılmış bir sır perdesi altında saklandığı çağdaş “korsan adaları” belirdi. Vergi cennetlerinin yakın tarihi.
Vergi ödemekten hoşlanan bir insan henüz görülmedi. Tarih, az vergi ödemek için bulunan yaratıcı yöntemlerle dolu. Bunun iyi bir örneği, İngiltere, Fransa ve İspanya’da neredeyse 20. yüzyıla kadar uygulanan “pencere vergisi”ydi. Bir insanın zenginliğinin evinin pencerelerinin sayısıyla ölçülebileceğini düşünen İngiliz hükümeti, uygulamayı 17. yüzyıl sonunda başlatmıştı. Vergi mükellefleri ise buna, evlerinin bazı pencerelerini örüp kapatarak cevap verdi. Bugün bile İngiltere ve Fransa’da pencerelerinin bir bölümü kapalı eski evlere rastlamak mümkün.
Düşük vergi her zaman çekiciydi. Pek çok liman ve şehir, düşük vergi uygulayarak tüccarları çekmeye çalışmıştı; hatta Ortaçağ’da ticaret yolları üzerindeki kentler, sadece panayır zamanında vergilerini düşürmeyi adet edinmişlerdi. Ancak bir ülkeye vergi cenneti diyebilmek için gereken koşullar, ilk defa 1920’lerde bir araya geldi. Bütün dünyaya ilham veren ilk örnek İsviçre oldu.
İsviçre’nin parayla özel bir ilişkisi vardı. Örneğin 18. yüzyılda Fransız düşünür Voltaire okurlarına şu tavsiyede bulunmuştu: “İsviçreli bir bankerin pencereden atladığını görürseniz hemen siz de peşinden atlayın. Paranın nerede olduğunu ondan iyi bilen yoktur”. Ülkenin bankacılık şöhreti, 16. yüzyıl sonunda Fransa’dan kovulan protestanların İsviçre’nin Cenevre kentine yerleşip burada kendilerini bankacılığa vermesiyle bütün Avrupa’ya yayılmıştı. Fransa Kralı XIV. Louis’nin, ülkesinden attığı bu kişilerle daha sonra yoğun bankacılık ilişkileri kurması, paranın renginin olmadığını gösteriyordu.
İsviçre’yi iki dünya savaşı arasında “vergi cenneti” haline çeviren bu bankacılık geleneği oldu. 1920’lerde 1. Dünya Savaşı’nın tahribatını üzerlerinden atmaya çalışan devletlerin harcamaları artmış, vergi oranlarını olabildiğince yükseltmek zorunda kalmışlardı. İngiltere’de daha savaş öncesinde özellikle veraset vergileri inanılmaz boyutlara ulaşmış, Fransa iki savaş arasında sol hükümetlerin yönetiminde en yüksek vergi oranlarına sahip ülke haline gelmişti. Bu ülkelerdeki sermaye, vergiden kaçacak bir liman arıyordu.
Yolu açan Luxembourg, Liechtenstein ve İsviçre oldu. Bu üç ülke birer tampon olarak ortaya çıkmıştı. İsviçre 1815 Viyana Kongresi’nde Avrupa’nın büyük güçleri tarafından “ebediyen tarafsız ülke” ilan edilmiş, Luxembourg 19. yüzyılın ikinci yarısında birbiriyle savaşan Fransa ile Almanya arasında bir güvenlik alanı olarak bağımsızlığını elde etmiş, İsviçre ile Avusturya arasındaki Liechtenstein ise, Avusturya’nın 1. Dünya Savaşı’nda yenilmesinden sonra sırtını bu ülkeye dönerek kendini İsviçre’ye yamamış, hatta İsviçre Frangını ulusal para birimi olarak kabul etmişti.
İsviçre sistemi
İsviçre savaşa katılmamıştı, solcuların iktidarda olduğu Fransa ile istikrarsız Almanya’ya coğrafi olarak çok yakındı. Enflasyon sarmalına yakalanmış bu iki ülke arasında, kendi parasının istikrarını fetiş gibi koruyan bir bankacılar memleketiydi. Uyguladığı vergiler İngiltere ve Fransa’ya göre düşüktü; ama asıl önemlisi teorik vergilerle pratik vergiler arasında büyük bir uçurumun var olmasıydı.
İsviçre her bir kantonu kendi kafasına göre kurallar uygulayan zayıf bir federal devletti; varolan devlet de bankacıların emrindeydi. Uygulamada buradaki herkes, bağlı olduğu kantona “gönlünden koptuğu kadar” bir vergi ödüyordu. 1930’ların sonunda İsviçre’nin federal vergi dairesinde (Administration Fédérale des Contributions) sadece yüz memur çalışırken, İngiltere’nin vergi dairesi Board of Inland Revenue’ye bağlı memur sayısı 24 bini buluyordu.
Bir vergi cennetinin olmazsa olmaz koşullarından bir başkası da, 8 Kasım 1934’te federal bankacılık yasasının kabul edilmesiyle yerine geldi. Bu yasanın ünlü 47. Maddesine göre, İsviçre bankalarında çalışanların, müşterileriyle ilgili en küçük bir bilgi bile vermeleri yasaklanıyor, bunu yapanlara asgari altı ay hapis ve 50 bin İsviçre Frangı para cezası öngörülüyor, banka memuru işinden ayrılsa bile bu sır kilidini üzerinden atamıyordu.
Posta kutusu şirketleri
İsviçre kantonları, en yoksul kanton Zug’un önderliğinde holdinglere (başka şirketlerin çoğunluk hisselerini elinde bulunduran şemsiye şirket) kolaylık sağlamaya başlayarak vergi cennetinin bir başka koşulunu da yerine getirdiler. 1921-1939 arasında bunların sayısı 138’den 2017’ye yükseldi. Çoğunlukla İsviçreli bir avukat veya bankacı tarafından yönetilen bu “posta kutusu” şirketleri, yalnız çokuluslu şirketlerin değil zengin bireylerin de vergi yükünü azaltan “yaratıcı” bir muhasebecilik uyguluyorlardı.
Luxembourg 1929’da bu tür paravan şirketlerin kurulmasını kolaylaştıran bir yasa çıkardı, Liechtenstein da aynı yolu izledi. Aslında bu yöntemi 1880’lerde ilk keşfeden Drill adında bir Amerikalı avukat olmuştu. ABD’nin New Jersey Valisi Leon Abbet’i eyalette kurulacak şirketlere kolaylık sağlaması konusunda ikna etmişti. ABD’nin diğer eyaletlerinde o dönemde şirket kurmak uzun ve zahmetli iken, New Jersey’de tek kişinin çalıştığı küçük bir şirket 24 saat içinde faaliyete geçiyor, eyalet de bunlara uyguladığı vergiyi düşük tutarak sürümden kazanıyordu. İsviçre’de uygulanan da bu yöntem oldu.
Avrupa’nın büyük devletleri, vergilerinin Alpler’e doğru bir yolculuğa çıktığını farkederek İsviçre’yi sıkıştırmaya başladılar. Her alanda başarısızlığıyla tanınan Milletler Cemiyeti, İsviçre ile büyük Avrupa devletleri arasındaki vergi tartışmalarında da aynı beceriksizliği gösterdi. Ülkeler İsviçre ile çifte vergilendirmeyi önleme antlaşmaları yaparken, karşılık olarak bilgi alışverişini zorunlu hale getirmeyi, böylece vatandaşlarının servetinin izini sürmeyi amaçlıyorlardı. Ancak her pazarlıkta İsviçre bilgi alışverişi koşulunu masadan kaldırmayı başardı.
1932: “Paris Papers” skandalı
Bu arada ilk skandal da patlak verdi. 1932 sonbaharında Paris’te Komiser Barthelet yönetiminde bir grup polis, bir apartman dairesine baskın düzenledi. Burası, İsviçre’deki Banque Commerciale de Bâle’ın şubelerinden biriydi. Polis, apartman dairesinde bir senatör, bol bol İsviçre Frangı ve özellikle de bankanın müşterilerinin adlarının yazılı olduğu 10 defter buldu. Paralarını İsviçre’ye kaçıran Fransızlar arasında s enatörler, piskoposlar, gazete patronları vardı. Polis içeriden bir muhbirin verdiği bilgiden yararlanmıştı. Hükümet olayı basından gizli tutmaya çalışsa da, sosyalist milletvekili Fabier Albertin, iki hafta sonra meclis kürsüsüne çıkarak vergi kaçıranların adlarını tek tek okudu. Bu skandal, günümüzdeki “Panama Papers” olayına kadar uzanan zincirin ilk halkasıydı.
Vergi cennetinin bir başka babası da İngiltere’ydi. 1929’da bir yılan hikayesi gibi uzayarak Lordlar Kamarası’na kadar taşınan bir dava, sonraki pekçok gelişme için emsal oldu. Mısır’ın bir İngiliz sömürgesi olduğu sırada Londra’da kurulan ve Mısır’da faaliyet gösteren Egypt Delta Land adlı şirket, Mısır’ın bağımsızlığı ilan edildikten (1922) sonra, İngiliz yasalarına tâbi olmamak için giriştiği hukuk mücadelesini kazandı. Böylece merkezi Londra’da olan bir şirketin İngiliz şirketler yasası ve vergi sisteminin dışına çıkabileceği tescil edilmiş oldu.
İngiltere’den adalara
1957’de İngiltere Merkez Bankası, İngiliz bankalarının İngiltere’de yerleşik olmayan müşterileri arasındaki işlemlerin sanki İngiltere’de gerçekleşmemiş gibi kabul edilmesine karar verdi. Euromarket denilen bu piyasa aslında Londra’nın ortasında işlem yapıyor, ama sanki sınırdışında (“offshore”) çalışıyormuş gibi İngiliz yasal sistemi dışında hareket edebiliyordu. Bu nedenle kimileri Londra’nın iş merkezinin (City of London) bir vergi cenneti olduğunu iddia ettiler. Bu uygulama 1960’larda İngiltere’nin Guernsey, Jersey gibi adalarına, Bermuda, Cayman Adaları, Bahamalar, Singapur, Hong Kong vb. gibi sömürge ve eski sömürgelerine yayıldı.
Günümüzde 11 bin fonu, 200 bankası, 140 vakıf şirketi ve 95 bin kayıtlı şirketiyle dünyanın altıncı büyük bankacılık merkezi olan Cayman Adaları’nın öyküsü ilginçtir. Her şey 1960’larda yerel bir hukuk şirketinin hazırladığı birkaç yasayla başladı. Bu yasalar, o zamanlar bankası, telefonu olmayan, elektrik sistemi doğru dürüst çalışmayan, büyükbaş hayvanları öldürecek güçte sivrisineklerle dolu, tarihî korsan ve kölelerle süslü bu üç Karayip adasını baştan aşağı değiştirdi.
Ağır vergi yükünden bunalan bir İngiliz’i hicveden karikatür, 18 yüzyıl.
Bugün Cayman adalılar, sıfır vergi ve bankacılık sırrına dayalı bir vergi cenneti olmalarını, bayram olarak kutladıkları bir efsaneye dayandırıyor: Rivayete göre 1794’te on İngiliz gemisi Cayman açıklarında batmış, denizciler adalılar tarafından kurtarılmış, İngiltere Kralı III. George da uyruklarına duyduğu minnetin ifadesi olarak Cayman adalarına vergi bağışıklığı tanımıştı. Bu hikayenin tarihî bir gerçek olmadığını söylemeye gerek yok.
Tanrı’nın bankeri
Vergi cennetleriyle ilgili asıl sorun, “bankacılık sırrı” yasalarının arkasına gizlenen muhtemel suçluların varlığıydı. İsviçre’nin dünya diktatörlerinin kendi halklarından çaldığı parayı gömdüğü büyük bir kasa olduğu, 1986’da Filipinler diktatörü Marcos’un iktidardan düşüp ölmesinin ardından açılan davada iyice ortaya çıktı. Filipinler hükümeti Marcos’un çeşitli vergi cennetlerinde saklanan servetine el koymak için “Büyük Kuş Operasyonu” adlı bir girişim başlattı. En zor hedef İsviçre’ydi. İsviçre hükümeti, Marcos’a ait hesapların dondurulmasına karar verdi ama 12 yıl boyunca süren davada, bu servetin tam miktarı bile öğrenilemedi.
Ardından 1982’de Vatikan ve mafya ile içiçe olan İtalyan bankası Banco Ambrosiano skandalı patlak verdi. Banka, kara parayı İtalya dışına kaçırmak için Luxembourg’da bir holding kurmuştu. Basının “Tanrı’nın bankeri” adını taktığı banka müdürü Roberto Calvi, mafya usulü bir cinayete kurban gitti, Londra’da bir köprüye asılı olarak bulundu.
Bankacılık sırrıyla ilgili yasalar nedeniyle bir muhbirin ortaya çıkıp bildiklerini açıklaması çok zordu. Ayrıca ülkeler kara para operasyonlarına giriştiklerinde karşılarına büyük hukuki sorunlar çıkıyordu.
2008’de Alman istihbarat teşkilatı BND, bir banka bilgisayar teknisyeni olan Heinrich Kieber’den Liechtenstein’a para gömen kişilerin listesini içeren bir CD satın aldı. Ardından Alman federal polisi, aralarında önemli devlet görevlilerinin de bulunduğu pek çok kişiyi tutukladı ama Alman hükümeti eleştirilere uğradı. Diğer ülkeler bu CD’yi kullanıp kullanamayacaklarını bilemediler, çoğu “hırsızlık malı” olan bir kaynağa dayanarak yasal işlem yapamayacakları sonucuna vardı. CD’yi satan bilgisayarcı Heinrich Kieber kimlik değiştirmek ve polis koruması altında yaşamak zorunda kaldı. 2014’te bu defa çokuluslu büyük şirketlerin Luxembourg’a gömdüğü paralarla ilgili bilgiler ortaya çıktığında, kendini hapiste bulan tek kişi muhbir Antoine Delfour oldu. Günümüzde OECD, IMF, G-20 ülkeleri, Avrupa Birliği, Dünya Bankası… gibi çeşitli kurumlar, vergi cennetlerini kategorilere ayırıyor, her yıl listeler yayınlıyor, puanlıyor, sıralıyor, uzun uzun tartışıyor. Bir vergi cennetine yollayacak kadar parası olmayan sıradan insanların anlamakta zorlanacakları bu tanım ve ayrımlar, vergi cennetlerinin paranın üzerini örtmekte kullandıkları göz boyayıcı yöntemler kadar karmaşık. Ama aslında tanım çok basit olabilir: Yasal veya yasal olmayan bir iş yaparak belli bir ülkede kazanılan paranın o toplumdan kaçırılarak taşındığı yere vergi cenneti demek yanlış olmaz.
NAZİLER YAHUDİ HESAPLARININ PEŞİNDE
Gestapo ajanının İsviçre operasyonu
Almanya’daki Nazi rejimi, vatandaşlarına yurtdışında kişisel banka hesabı açmayı yasakladı ve bunu çiğneyenlere ölüm cezası getirdi. 1934’te Gestapo ajanı Georg Hannes Thomae, İsviçre’ye gönderildi. Görevi kendisine verilen listedeki Alman Yahudilerinin İsviçre bankalarında hesapları olup olmadığını ortaya çıkarmaktı. Zürich’e yerleşen, banka memurlarına rüşvetler dağıtan Thomae, bir süre sonra bu hesapların izini buldu.
Uyguladığı taktiklerden biri ilginçti: Société de Banque Suisse’e (SBS) giden Thomae, Anton Fabricus adında bir Alman Yahudi tüccarın hesabına 20 bin İsviçre Frangı yatırmak istediğini bildirdi. Banka parayı kabul ederek, Fabricus’un müşterilerinden biri olduğunu itiraf etmiş oldu. Bir iddiaya göre bu olay, İsviçre’nin birkaç ay sonra bankacılık sırrı yasasını kabul etmesinde etkili oldu.
Nazi rejimi, yakaladığı zengin kurbanlarına baskı yaparak İsviçre’deki hesaplarını Almanya’ya göndermeleri için transfer talimatı imzalattırmayı adet edinmişti. Bankalarla müşteriler, buna karşı casusluk tedbirleri geliştirdiler. Örneğin bir müşteri yolladığı transfer talimatında eğer “İ” harfini noktasız yazarsa transferin gerçekleştirilmemesini istemiş, bir diğeri bankaya bir kartpostalın yarısını vererek elinde vekaletnameyle bir üçüncü şahıs gelirse, kartın ikinci yarısını göstermeden ona herhangi bir ödeme yapılmamasını talep etmişti.
İsviçre bankaları savaş sırasında Nazi Almanyası ile de yoğun ilişkileri sürdürdüler. Almanya savaşta ele geçirdiği çalıntı altını (bunun çoğu işgal ettiği ülkelerin altın rezerviydi) tarafsız ülkelerle yaptığı ticarette kullanırken, İsviçre bankacılık sisteminden yararlandı. Nazilerin yağmaladığı sanat eserleri de İsviçre banka kasalarına taşındı ve sanat piyasasında üçüncü kişilere satıldı. Bu iddialar, 1996’da İsviçre hükümetinin eleştiriler üzerine kurdurduğu bağımsız uzmanlardan oluşan “Bergier Komisyonu” tarafından araştırılarak 2002’de yayınlandı.
1995’te İsviçre bankalarına karşı dava açan Dünya Yahudi Kongresi, bankaları soykırımda ölmüş Yahudilere ait hesapların üzerine yatmakla suçladı. Dava 2000’de İsviçre bankalarının tazminat ödemesiyle sonuçlandı.
DÜŞÜK VERGİLİ TAŞIMACILIK
Gemiler neden Panama bandıralı?
ABD, 1903’te Kolombiya üzerinde baskı uygulayarak bu ülkenin elindeki Panama eyaletini kopardı. Böylece ABD, yeni kurdurduğu bu ülkede iki okyanusu bağlayan ünlü kanalı açtırabildi (1914). Panama, vergi cennetine dönüşme kararını veren ilk ülkelerden biriydi. Önce gemi taşımacılığına tanıdığı olağanüstü kolaylıklarla adını duyurdu. Düşük vergi, kuralsızlık ve denetim yokluğu sayesinde dünya sularını “Panama bandıralı gemiler” sardı. Bu uygulama tankerlerle petrol taşıyan Amerikan Standard Oil petrol şirketi için özel olarak başlatılmıştı. 1920’lerde ABD’de alkol tüketimi yasaklandığı sırada içki kaçakçılığında da işe yaradı.
1980’lerde ise ülkenin yönetimini, açıkça Medellín uyuşturucu kartelinin ortağı olan Noriega’nın ele geçirmesiyle Panama uyuşturucu parasının yuvalandığı bir ülkeye dönüştü. Sonunda Noriega Amerikalılar tarafından iktidardan indirildi ama Panama vergi cenneti olmaktan çıkmadı. 2014 IMF raporuna göre Panama, para aklanmasına ve terörün finanse edilmesine karşı önlem almak isteyen ülkelere tavsiye edilen 40 adımdan sadece birini atmıştı!
OFFSHORE BANKALARDAKİ MUAZZAM PARA
Dünyanın gizli serveti8 ila 21 trilyon dolar
Sınırötesi servetin boyutları konusundaki tahminler, hesaplamada kullanılan yöntemlere göre değişiyor. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı OECD’nin 2007’deki tahminlerine göre, offshore sermaye 5 ile 7 trilyon dolar arasında değişiyor. London School of Economics’de çalışan iktisatçı Gabriel Zucman ise geçen yıl yayınladığı “Ulusların Gizli Serveti” adlı kitabında, dünyadaki finans servetinin yüzde 8’inin vergi cennetlerinde toplandığını, bu 7.6 trilyon doların 2.46 trilyonunun İsviçre’de bulunduğunu belirtti.
Vergi cennetlerine karşı bir baskı grubu olarak kurulan Tax Justice Network için bir araştırma yapan eski McKinsey danışmanı iktisatçı James Henry, servetlerini vergi cennetlerinde saklayan zenginlerle ilgili tahminlerinde daha da ileri gitti. Ona göre offshore hesaplarda 21 trilyon dolar bulunuyor, bunun 9.8 trilyon doları, geliri 30 milyon doları aşan en üst katmandaki 100 bin kişilik gruba ait.
Bu sistem basitçe şöyle işliyor: Örneğin bir tablo veya banka hesabı İsviçre’de bulunuyor. Ama buna sahip olan yasal yapı dünyanın dört bir yanına dağılıyor. Bu tablo veya banka hesabı, başka bir ülkenin yasal sistemi içindeki bir offshore şirketine ait; o şirket ise bir üçüncü ülkenin yasal sistemi içindeki bir vakfa ait, o vakfın yöneticileri ise tamamen farklı bir ülkenin yasal sistemine tâbi.
Bir şirket ne kadar büyükse vergi cennetinden faydalanma ihtimali de o kadar artıyor. ABD’de ülkenin resmî mâli denetim kurumu GAO, 2009’da yaptığı açıklamada, halka açık en büyük 100 Amerikan şirketinden 83’ünün vergi cennetlerinde kendilerine bağlı şirketler bulundurduğunu belirtti.
Robert Kolej’den mezun olup iş hayatına değil denize atıldı. Halikarnas Balıkçısı’nın izinden Bodrum’a ulaştı. 1950’lerin sonlarında geleneksel usullerle yapılan sünger avcılığına modern teknikleri kazandırdı. Tosun Sezen, meşhur Gavur Ali’lerin, “nargile”lerin, ilk tüplü dalışların, Bodrum’dan Mısır-Libya sahillerine uzanan yazılmamış tarihini #tarih’e anlattı.
İki buçuk tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşıyoruz. Ama deniz ve sualtı dünyasının sevdalısı olup, süngercilerin hikayelerini bilenlerimizin sayısı azdır. Çilekeş deniz emekçileri olan süngercilerin hikayesi, ilk kez Bodrum’a siyasi sürgün olarak giden, ‘Halikarnas Balıkçısı’ adıyla bilinen Cevat Şakir’in eserlerinde anlatılmıştır. 1960’lardan önce geleneksel yöntemlerle dalış yapan, vurgun yiyip sakat kalan bu insanların ve süngerciliğin tarihi maalesef yazılmamıştır.
1950’lerin sonunda Bodrum sünger avcılığında bir devrim olur. İstanbul’dan Robert Kolej mezunu iki genç, önlerindeki parlak bir kariyeri ellerinin tersi ile iterek, Bodrum’un çilekeş deniz emekçilerine modern süngerciliği öğretmek üzere İstanbul’dan yola çıkarlar. Bodrum Deniz Müzesi’nin web sitesinde onların hikayesi şöyle özetlenmektedir:
“Sünger avcılığında önemli bir dönüm noktası da 1957-58’lerde ufak tekneleriyle İstanbul’dan Bodrum’a gelen Baskın ve Tosun adlarında iki gençle yaşanacaktır. Tüpleriyle gelen bu gençler bir süre sonra tüp sisteminden yararlanarak nargile sistemini geliştirir ve sünger avcılığında balıkadam dönemini başlatırlar. Yukarıdan makineyle dalgıcın ağzındaki regülatöre hava basmaya dayanan bu yöntemle epey sünger toplayan Baskın ve Tosun, 1963 yılında Gavur Ali adlı tirhandili yaptırarak sünger için Libya’ya kadar giderler”.
Tosun Sezen 1958’de Bodrum’da …
Yukarıdaki metinde soyadları bile verilmeyen bu iki genç Baskın Sokullu ve Tosun Sezen’dir. Baskın Sokullu’yu maalesef 2011’de kaybettik ama bugün 78 yaşında olan Tosun Sezen’in hafızası hâlâ pırıl pırıl. Türkiye’de süngerciliğin ve dalgıçlığın tarihi hakkında söyleyecek çok sözü, anlatacak çok hikayesi var…
“Gâvur Ali Kaptan modern usullerle dalış yapılabileceğini ve sünger çıkartılabileceğini Bodrum’da düşünen ilk kişiydi. Diğerleri, bu işe ‘olmaz’ diyorlardı. O zamanlar 60 yaşını geçmiş olan Gâvur Ali, hem müthiş bir kaptan hem de iyi bir idareciydi. Modern teknolojiden yararlanarak dalmak, yerel süngerciler arasında ilk onun aklına yattı”
Tosun Sezen, 1938’de İstanbul’da doğar. 1949’da Robert Kolej’e girer. Lise yıllarında, Halikarnas Balıkçısı’nın dalgıçlar ve süngerciler hakkındaki kitaplarını okuyarak sualtı dünyasıyla tanışır, dalgıçlığa merak sarar. Okulda, daha sonra ortağı olacak Baskın Sokullu ile birlikte bir dalgıç kulübü kurarlar. İstanbul’da o zamanlar, balıkadamların sayısı 10-15’i geçmemektedir. Caddebostan’daki Balıkadamlar Kulübü’nde de dalarlar ama esas olarak dalmayı Robert Kolej bünyesinde kurdukları kulüpte öğrenirler:
“Dışardan regülatör falan getirttik. Uçaklardan çıkma tüpler vardı. Onları test ettirdik. Sonra Balat’ta oksijen fabrikasında tüplere hava bastırdık. Boğaz’da dalıyorduk. Bu arada dalgıçlık yüzünden gazete manşetlerine taşındık”.
Tosun Sezen ve Baskın Sokullu’nun dalış teknesi Bodrum’da tersanede inşa edilirken. Arkada görülen Rum Kilisesi şimdilerde yok!
1 Mart 1958 günü Üsküdar isimli Şehir Hatları vapuru İzmit-Gölcük seferini yaparken aniden patlayan fırtınada Derince açıklarında batar, çoğu öğrenci 380 civarında insan ölür. Kazadan hemen sonra, Baskın Sokullu ile birlikte o batığa dalarlar, gazeteler dalışlarını birinci sayfadan haber yapar.
Cevat Şakir’in kitapları, dalgıçlık kariyerinin erken yıllarında Tosun Sezen’e rehberlik etmeye devam eder. 1956’da henüz lise ikinci sınıftayken yarıyıl tatilinde Baskın Sokullu’yla dümeni Bodrum’a çevirirler. O yıllarda İstanbul’dan Bodrum’a doğrudan otobüs seferi yoktur. İzmir’e kadar vapurla giderler, oradan yola otobüsle devam ederler. İzmir’den Milas ve Bodrum’a sadece haftada iki gün otobüs seferi vardır:
“Kaçırdın mı otelde yatıp diğer otobüsü beklerdin. İşte tıngır mıngır, o zamanın Karadeveci firmasının burunlu otobüsüyle Bodrum’a gittik. Bodrum’da süngercilerle tanıştık. Onların hikayelerini daha evvel okumuştuk ama vurgun yiyip nasıl sakat kaldıkların kendi gözlerimizle gördük”.
Tosun Sezen, Bodrum’da dalış esnasında …
Bodrum süngercileri o yıllarda eski usullerle dalmakta, kocaman başlıklar kullanmakta, dekompresyonun ne olduğunu bilmemektedir: “Vurgun yedikleri zaman basınç odasında iyileşebileceklerinin farkında değillerdi. Sadece askerliğini Bahriye’de yapanlar, denizaltıda veya Çubuklu Dalgıç Okulu’nda görev yapanlar modern tüplü dalış tekniklerinden haberdardı”.
“O yıllarda İstanbul’dan Bodrum’a doğrudan otobüs seferi yoktu. İzmir’den Milas ve Bodrum’a sadece haftada iki gün sefer vardı. İşte tıngır mıngır, o zamanın Karadeveci firmasının burunlu otobüsüyle Bodrum’a gittik, süngercilerle tanıştık. Hikayelerini daha evvel okumuştuk ama vurgun yiyip nasıl sakat kaldıklarını kendi gözlerimizle gördük”
Meşhur Gâvur Ali’yle (Karayel) de bu ilk Bodrum maceralarında tanışırlar: “Gâvur Ali Kaptan modern usullerle dalış yapılabileceğini ve sünger çıkartılabileceğini Bodrum’da düşünen ilk kişiydi. Diğerleri, bu işe ‘olmaz’ diyorlardı”. O zamanlar 60 yaşını geçmiş olan Gâvur Ali, hem müthiş bir kaptan hem de iyi bir idarecidir. Modern teknolojiden yararlanarak dalmak, yerel süngerciler arasında ilk onun aklına yatar, denemeye karar verir. O yılların Bodrum’unda kompresör bile yoktur, boşalan tüpleri doldurmak imkansızdır. Tosun ile Baskın yanlarında getirdikleri tüplerdeki hava bitinceye kadar dalarlar. Bu ilk seyahatten sonra artık bütün tatillerini Bodrum’da geçirmeye ve tüplü-tüpsüz dalmaya başlarlar.
1950’lerde kullanılan dalış takımları.
Tosun Sezen 1958’de Robert Kolej’i bitirdikten sonra süngerciliği modernleştirmek amacıyla Beşiktaş’taki Et Balık Kurumu’nun (EBK) araştırma merkezinde çalışmaya başlar. Sınırlı olanaklara rağmen bu merkezde bir sene işçi statüsüyle görev yapar. Tam kadrolu olmadığı bu süre zarfında günlük 12,5 liradan ayda eline 375 lira geçer: “İmkanlar kısıtlıydı ama bize Mercan isimli bir balıkçı teknesi verdiler. Biz de tekneye dalgıç kompresörü koyduk. Balıkadamlar Kulübünden de – biri Mimar Berk Or – iki amatör arkadaş daha aldık. Bodrum’a gittik. Oradaki dalgıçlara tüple dalmayı öğretmeye başladık”.
Ama Bodrumlular tüple dalış yöntemine inanmamaktadır. Dedikodular çıkar. ‘Olur mu canım, tüple de dalınır mıymış’ diyenler hâlâ çoğunluktadır. Bodrum’da iki ay kalırlar, epey sünger avlarlar, gençlere dalgıçlık öğretirler. İki ay sonra sonbaharda İstanbul’a geri çağırılırlar. Tosun Sezen’in niyeti artık Bodrum’da bir dalgıç okulu açmak, o okulda modern yöntemlerle dalmasını bilen süngerciler yetiştirmektir. Dalgıçların vurgun yiyip kötürüm kalmasını engellemek için bir basınç odası kurmak da planları arasındadır: “Demokrat Parti dönemiydi, EBK aşırı siyasallaşmış bir yerdi. Bu işleri yapmak için siyasete girmek lazımdı. O da benim işim değildi”.
Eski Bodrum’dan bir fotoğraf. Gavur Ali ve Baskın Sokullu esnafla sohbet ederken.
Yine de kurum bünyesinde gerçekleştirdikleri gezinin Bodrum’a dolaylı bir faydası olur. EBK, balıkçılara hizmet olsun diye Bodrum’da bir buz fabrikası kurar. O dönemde deniz balık kaynamaktadır ama balığın ekonomik bir değeri yoktur. Çünkü tutulan balık sıcakta bozulmaktadır. Buz fabrikasından sonra balıkçılar tuttukları balıkları buza yatırıp şehir dışına satmaya başlarlar. Böylece buz fabrikası sayesinde balıkçılık gelişir. Ama EBK’nin süngercilere bir faydası olmaz. Tosun Sezen artık bu işin devletle olmayacağını anlamıştır. İstifa eder ve Baskın Sokullu ile ortak olarak çalışmaya karar verirler. Ama önce vatani görevini tamamlaması gerekmektedir, 1959’da askere gider.
O yıllarda dalgıçlık yapmış olanlar Deniz Kuvvetleri’ne alınmaktadır. O da askerliğini yedek subay olarak Çubuklu Dalgıç Okulu’nda yapar. Hem erlere, hem de subaylara dalgıçlık öğretir. Bu arada Tabip Yarbay Ethem Bölen’in açtığı kursa katılır, Çubuklu’daki Amerikan yapımı basınç odasında ‘basınç odası operatörlüğü’nü de öğrenir. 1961’de terhis olur, artık süngercilik hayaliyle arasında hiçbir engel kalmamıştır.
Aynı yıl Baskın Sokullu ile Bodrum’a yerleşirler, küçük paralarla sünger avcılığına başlarlar. Tosun Sezen pul koleksiyonunu 3.000 liraya satar. Baskın Sokullu’ya ise vefat eden babasından 5.000 lira kalır. O parayla 1961’de, 1995’e kadar yaşayacak olan ‘Sokullu-Sezen Deniz Dibi İşleri Kolektif Şirketi’ni kurarlar. İlk olarak, İstanbul’da Ayvansaray’da Pamuk Usta’ya altı metrelik bir sandal yaptırırlar, paraları ancak ona yeter. Tekneye altı beygirlik bir motor taktırırlar. Bu motordan kayış-kasnak ile ayrıca güç alıp hava kompresörünü çalıştırırlar:
“Oldu sana, nargile! Biz ‘nargile’ dediğimiz modern sistemle dalıyorduk. Teknede mazotla çalışan kompresörden basılan hava İtalyan malı hortumla dalgıcın ağzındaki regülatöre gidiyordu. Böylece, tüpün yarattığı sınırlı dalış süreleri sorununu çözmüştük”. Böylece sünger çıkarmaya başlarlar. Taşları, sünger yataklarını iyi bilen Gâvur Ali de onlarla birliktedir. Süngerlerin parasıyla mazot ve kumanya alıp daha güneye doğru devam ederler. Bodrumlu dalgıçlar olan biteni hayretle seyretmekte, onlara ‘deli’ demektedir:
Baskın Sokullu ve Tosun Sezen Bodrum’da …
“Kahvedeki dedikodu şuydu: ‘İstanbul’da Bakırköy’deki tımarhane yanmış, deliler yurdun dört bir tarafına kaçışmış, iki tanesi de Bodrum’a düşmüş’ diyorlardı. Bunu duyunca biz de teknemizin ismini Bodrum Liman Başkanlığı’na Tımarhane olarak tescil ettirdik. Kaptanı da resmen Gâvur Ali oldu”.
“Bodrumlu dalgıçlar olan biteni hayretle seyrediyor, bize ‘deli’ diyorlardı. Kahvedeki dedikodu şuydu: ‘İstanbul’da Bakırköy’deki tımarhane yanmış, deliler yurdun dört bir tarafına kaçışmış, iki tanesi de Bodrum’a düşmüş’. Bunu duyunca biz de teknemizin ismini Bodrum Liman Başkanlığı’na Tımarhane olarak tescil ettirdik. Kaptanı da resmen Gâvur Ali oldu”
İşleri yolunda gider, gayet güzel sünger çıkartırlar, iyi para kazanırlar. Ayrıca Bodrumlu birkaç genci de yetiştirmeye başlarlar. Maddi imkanları artınca Bodrumlu Erol ile Mehmet Ustalara 10 metre boyunda bir tirhandil ısmarlarlar. Teknenin beyazı 7.000 liraya mal olur. Ziraat Bankası’nın 15.000 liralık donanım kredisiyle İstanbul’dan da Lister marka bir motor alırlar. Bankadan ayrıca 6.000 lira işletme kredisini de kullanırlar. Artık gerçek bir dalış ve sünger tekneleri vardır, adını Ali Dayı koyarlar. Eylül ayına doğru denize indirdikleri teknenin tuvaleti yoktur: “Seyir esnasında büyük abdesti gelenin işi zor olurdu. İki tane halka vardı. Bacaklarınızı küpeşteye koyup, arkanızı da denize vererek halkalara tutunarak işinizi görmek zorundaydınız. Zordu tabii!”.
1960’lardan bir fotoğraf: Tosun Sezen ve eşi Josette Sezen, Ara Güler, Perihan Hanim ve Baskın Sokullu.
Ali Dayı ile ilk olarak Fethiye Körfezi’ne giderler, Tersane adasını kendilerine liman yaparlar. Ayrıca ismi Fok olan ayna kıç, eski bir tekne satın almışlardır, onu depo olarak kullanırlar. Dalgıçların sayısı yediye ulaşmıştır, kalabalıklaşan ekibin bir kısmı o teknede yatar. Kaptanları Gâvur Ali, aşçıları Minnoş Dayı’dır. Tosun Sezen’in eşi Josette de ekiptedir. Fethiye Körfezi’nde o kadar çok sünger vardır ki, sadece iki ay içinde 450 kg sünger avlarlar. Bu kadar çok sünger ile Bodrum’a dönünce tabii kahvedekilerin kafası karışır. Gâvur Ali ve diğer dalgıçlar onlara nasıl daldıklarını anlatırlar.
Ekipten kimsenin vurgun yiyip sakat kalmadığını gören Bodrumlu süngerciler nihayet “bu işi bize de öğretin” diye ricacı olurlar. Bodrumlu tornacı kardeşler Mahmut ve Ali Kurutaş da yeni dalgıçlar için nargile takımı ve bağlantılarını yapmayı öğrenirler. Yerel süngercilere nargile sistemi için takım hazırlamaya başlarlar. Kompresörler de İstanbul’dan getirtilir. Eski dalış yöntemleri terk edilir, artık herkes balıkadam olmak istemektedir, birçok yeni tekne yapılır.
Tosun Sezen ve ekibi sonraki yaz, iki tekneyle Mersin Taşucu’na kadar giderler. Ali Dayı ve Fok ile toplam 2500 kg sünger avlarlar. Bu kez yanlarında yurtdışından transfer ettikleri yeni teknolojileri de vardır. Norveç’ten getirttikleri SIMRAD marka hassas elek- tronik iskandil aleti, deniz zeminindeki topografyayı yukarıdan çizerek işlerini kolaylaştırır. Dalgıçların denizin dibi ile üzerindeki taşı renginden ayırt etmelerini, dalacakları yeri doğru belirlemelerini sağlar: “Taşa mı dalıyorsun, yoksa kum tepesine mi dalıyorsun önceden biliyordun”.
Eski ve yeni yan yana: Geleneksel yöntemlerle dalan dalgıçlar ve nargile ile dalanlar.
Her yaz daha uzaklara giderler, İskenderun’da Arsuz sahiline kadar sünger peşinde koşarlar. Fakat 1962’de Türkiye kıyılarında süngerlerde hastalık başlar. Bu, deyim yerindeyse, bir tür ‘sünger kanseri’dir. Tosun Sezen ve arkadaşları sünger avcılığına devam edebilmek için ne yapacaklarını kara kara düşünmeye başlarlar. Sonunda Yunanlı süngerciler gibi Libya’ya gitmeye karar verirler. Dışişleri Bakanlığı’na müracaat ederek, elçilik vasıtasıyla Libya’dan resmî bir ‘sünger avlama izni’ alırlar. Dönem Kaddafi’nin darbesinden öncedir, iktidarda Kral Sunusi vardır.
“Fethiye Körfezi’nde sadece iki ay içinde 450 kg sünger avladık. Bu kadar çok sünger ile Bodrum’a dönünce tabii kahvedekilerin kafası karıştı. Ekipten kimsenin vurgun yiyip sakat kalmadığını gören Bodrumlu süngerciler nihayet ‘bu işi bize de öğretin’ diye ricacı oldular. Eski dalış yöntemleri terk edildi, birçok yeni tekne yapıldı, artık herkes balıkadam olmak istiyordu” “1962’de Türkiye kıyılarında süngerlerde hastalık başladı. Bu, deyim yerindeyse, bir tür ‘sünger kanseri’ydi. Sünger avcılığına devam edebilmek için kara kara ne yapacağımızı düşünmeye başladık. Sonunda Yunanlı süngerciler gibi Libya’ya gitmeye karar verdik. Dışişleri Bakanlığı’na müracaat ederek, Libya’dan resmî bir sünger avlama izni aldık”
İstanbul’dan bir çektirme alırlar. Onu biraz tâdilatla geliştirirler, içine su ve mazot tankları, kumanya depoları ekletirler. Kumanyayı İzmir’de düzerler, 1963 Haziran’ında yola çıkarlar. Aralarında daha önce İskenderiye ile İngiltere’nin limanları arasında sefer yapan gemilerde tayfalık yapmış, bu sırada Arapça öğrenmiş Gâvur Ali ile Tosun Sezen’in eşi Josette’in de bulunduğu 17 kişilik ekip, Erkahraman adlı çektirme ve Ali Dayı ile Libya’ya gecikmeli de olsa ulaşır. Bâkir deniz balık kaynamaktadır. Onlar sünger avlarken, insan yüzü görmemiş balıklar şaşkın gözlerle onları izler: “Sünger toplarken köpek balıkları, büyük çekiçbaşlar, orfozlar gelip merakla bakıyordu. Koca balıkları kulağından tutup torbaya atmak mümkündü”.
FOK isimli teknede Tosun Sezen ve Gavur Ali.
Libya sularında 1.200 kilo sünger toplarlar. Fakat yeni bir sorunları vardır. Av bereketlidir ama, onu nasıl paraya dönüştüreceklerini daha önce hiç düşünmemişlerdir. Süngerleri Bodrum’a götürseler ithalat işlemi yapılacağından ödeyecekleri vergi bütün kazançlarını sıfırlayacaktır. Sonunda dönüş yolunda Bodrum’a yaklaşık 20 mil mesafedeki Kalimnos adasına uğramaya karar verirler. Yunan adasında süngerleri gümrüklü sahadaki depoya koyarlar, sünger borsasının açılmasını beklemeye başlarlar. Tayfalar adayı biraz gezdikten sonra Erkahraman’la Bodrum’a dönerler. Tosun Sezen ise eşi Josette ve yüzme bilmeyen gemicileri Minnoş Dayı ile birlikte Ali Dayı teknesi ile Kalimnos adasında kalır, Kristal Otel’e yerleşirler.
Tesadüf bu ya, o sırada Yorgo Papandreu-Dede (1888-1968) seçim kampanyası için adaya gelmiş, ada halkına bir balkon konuşması yapmaktadır. Giritli olduğu için çok iyi Rumca bilen Minnoş Dayı’yı olanı biteni öğrenmesi için mitinge gönderirler. Usta aşçı Minnoş Dayı biraz sonra geri döner, eline aldığı bıçağı eğelemeye başlar. “Ne yapıyorsun” diye sorduklarında “Ağabey, bu adam Anadolu’yu alacağız diye nutuk atıyor. Halk da ‘Anatoli’ ve Konstantinoupoli diye bağırıyor. Şimdi, bizi burada kesmeye kalkarlarsa, ben de hiç olmazsa birini götürürüm” diye cevap verir.
Bütün bunlar olurken limanda bağlı teknelerinde Türk bayrağı dalgalanmaktadır. Ama bir sorun çıkmaz. Çünkü, Libya’da, Tobruk’ta sünger çıkarırlarken, yakınlarında avlanırken vurgun yiyen Yunanlı dalgıç Rodoslu Manolis’i teknelerindeki basınç odasında tedavi etmişler, onu da yanlarında Kalimnos’a getirmişlerdir. Manolis, adadaki ziyaretçi Türkler hakkında iyi şeyler söylemiş olmalıdır.
22 Kasım 1963 tarihinde Başkan Kennedy suikasti gerçekleşir. Aynı dönemde, Kıbrıs’taki çatışmalar (Kanlı Noel, 21 Aralık 1963) nedeniyle Türk-Yunan ilişkileri iyice gerilmiştir. Borsa açılınca, Kalimnos’ta süngerleri satıp Bodrum’a dönerler. Ama artık Türk karasularında süngercilere ekmek kalmamıştır: “Hastalık nedeniyle bizim için Türkiye’de süngercilik bitmişti. Türkiye’ye döndükten sonra, Çanakkale muharebeleri sırasında batan zırhlıların peşine düştük”.
Tosun Sezen Çubuklu Dalgıç Okulu’nda yedek subay olarak askerlik yaparken.
1959’DAN OLAĞANÜSTÜ BİR SÜNGER AVI HİKAYESİ
Allah ve Gâvur Ali yardım etti
Tosun Sezen’in arkadaşı 80 yaşındaki dalgıç Berk Or, 1959’da Bodrum’da sünger avı sırasında yaşadığı inanılmaz hadiseyi anlattı:
“Yıl 1959. Baskın’la birlikte Bodrum’dayız. Yılların tecrübesi Gâvur Ali Kaptan bir gün önce “yarın gari seni fışıka atacağım” dedi. Fışık dediği denizin dibindeki çamurlu ama zengin sünger yatağı olan bir yer. Sabah gün doğmadan Oraklar Mevkii’ne doğru yola çıktık. Derin su demir ipinden 60-70 metreye indim. Aletler iptidai, nargile var, hava kuvvetlerinin ıskartaya çıkardığı kompresörleri modifiye etmişiz ama su kaçırıyor, üfleyip dışarı atıyoruz sürekli. Tek kademeli regülatör kullanıyoruz, o da hava kaçırıyor.
Elimde apoş dediğimiz sünger fileleri var. Bir ara hava zorlamaya başladı, sinirlendim yukarı doğru çıkmaya başladım yavaş yavaş. Yüzeye 7-8 metre kala hava yeniden bollandı; bunun üzerine tekrar daldım ama mükerrer dalışa girdi. Aşağıda bir sünger daha gördüm. Tam alacakken bir anda hava tamamen kesildi. Hortum gam yaptı dedim ama durum değişmedi. Son havayı da üfledim. Yapacak bir şey yok, tek çözüm yukarı fırlamak. O sırada 58 metredeyim, vurgun ihtimali neredeyse yüzde 100. Ölümle hayat arasında gittim, geldim. Tam pes ettiğim noktada teknenin siluetini gördüm ve son gayretle çıktım yukarı.
Boru kopmuş, farkına varmışlar ama çok geç. Elim ayağım tutmuyor. “Hemen İstanbul’a tazyik odasına götürün” dedim ama, kendim de inanmıyorum. O zamanki yollarla, araçlarla İstanbul’a ulaşmak en az bir gün. Gâvur Ali “sana bişey olmayacak, geç küreğe” dedi. Elim ayağım tutmuyor, moral sıfır. Kıyıya vurduk, “çık koş” dedi bu sefer. Düştüm, dizlerim, her tarafım parçalandı, ama farkettim o kadar kötü değilim. Düşe kalka koşmaya başladım.
Vurgun 6 saat içinde çıkabilir. Bodrum’a dönüş yolunda hava patladı, sürekli su boşaltıyoruz tekneden. Bodrum’a geldik, bir baktım 8 saat geçmiş üzerinden. Allah ve Gâvur Ali yardım etti, sağ kaldım, sakatlanmadım”.
Berk Or (oturan) ve Tosun Sezen, 50’li yılların başında Bodrum’da.
Bizans çağından 1980’lere kadar İstanbul sularında saltanat kayığından pazar kayığına, peremeden piyadeye 28 çeşit kürekli deniz aracının süzüldüğü söylenir. Şirket-i Hayriye vapurlarından önce; ulaşımda, taşımacılıkta ve ticarette şehrin iskeleleri arasında mekik dokuyan kayıkçıların rolü önemlidir. 19. yüzyıl sonlarında çekilmiş Sébah&Joaillier imzalı fotoğrafta, iskele kethüdasının denetiminde Balat-Kasımpaşa-Hasköy-Fener arasında yolcu ve eşya taşıyan fesli, cepkenli Haliç sandalcıları görülüyor. Deniz trafiğinin bugünkünden çok daha yoğun oluşu dikkati çekici. Yeni fotoğrafta ise, kent siluetine Haliç sırtlarından tecavüz eden beton yapılaşma gözü tırmalıyor.
1930 yılında yedi ay arayla İstanbul’a gelen iki kadının yaptığı “gösteri” İstanbulluları haftalarca meşgul eder. Gazeteler de, biri 270, diğeri 225 kilo olan Alman ve Çek kadınların bilet karşılığı izlenebildiği bu “gösteriler”e epey öfkelenmiş ve tepki göstermiştir.
Tam 270 kiloluk Alman Anna Roza’nın 23 Mart 1930’da Türkiye’ye gelmesi Vakit gazetesinde “270 kilo sıkletindeki Anna Roza adlı kadın kendini şehrimizde teşhir eyleyecektir. Yunanistan’da kendisini 40 bin kişi seyre gitmiştir” diye haber olur.
İlk gün diğer gazeteler de benzer sıradan haberler yaparlar. Ancak, Anna Roza’yı görmek isteyenler kuyruk olunca işler değişir. Milliyet’teki, “Başka işimiz yok” başlıklı haberde “Kadın fok balığı gibi kendini teşhir ediyor. Halkın da işi gücü yok gibi bu et yığınını 25 kuruşa seyrediyor. Bu tasarruf devrinde şişman kadın görmek için 25 kuruş verenlere ne demeli” yazar örneğin.
Vakit gazetesi ise “Atina’da 2 drahmiye seyrettirdiği halde burada 25 kuruş alıyor, 2 drahmi 6 kuruş ettiğine göre burada tam dört misli para alıyor. Acaba bizi şişmanlara pek mi düşkün sanıyor?” diye sorarken Cumhuriyet’teki “Şişmanlık da hayli bir iş oldu” başlıklı, Anna Roza’nın bacaklarının vapur bacasına benzetildiği haberde ise “Matmazelin dışarıdan görünmemesi için etrafı paravanalarla kapatılan 4’üncü Vakıf Han civarındaki dükkanda kuyruk olduğu” bilgisi vardır.
Gösteri on gün kapalı gişe devam edip Anna Roza, programını uzatmayı düşünmeye başlayınca işler iyice çirkinleşir. Bütün gazetelerde bilet satışını yapan paragöz menajerden özellikle söz edilir ve dönemin yaygın Yahudi düşmanı ırkçı söylemine paralel olarak Yahudi oluşunun altı özellikle çizilir. 5 Nisan’da gösteriden vergi alınması gündeme gelince Anna Roza ve ekibi Mısır turnesi için yola koyulur.
Kasım ayında ise 225 kiloluk Çek Matmazel Terezitsa İstanbul’a gelir. Daha önce 270 kiloluk bir kadını izleyen İstanbullular –herhalde 225 kilo kesmediği için- kendisine pek rağbet göstermezler. Gazeteler Matmazel Terezitsa’ya karşı da edepsizlik ederler ama Akşam gazetesinin münasebetsiz, “Bayan Terezitsa bir ilkbahar günü daldan dala konan serçe gibiydi” benzetmesinde görüldüğü gibi hiç değilse üslup yumuşamıştır.
ANTLAŞMA
Asla yaramazlık yapmayacağıma…
16 Nisan 1938 tarihli, ilkokul öğrencisi Hilmi Volkan’la ailesi arasında imzalanan “antlaşma” metninde “Şimdiye kadar yaptığım yaramazlıkları ve yalancılıkları bundan sonra kat’iyen yapmayacağıma, kimseden beş para istemeyeceğime, evde hiçbir gün annemi ve babaannemi üzmeyeceğime dair söz veriyor, bu taahhüt senedini talebe yurdu idaresi huzurunda imzalıyorum” yazıyor.
Hilmi artık ne işler karıştırdıysa, metnin imzalanmasına epey ciddi bir iş süsü verilmeye çalışıldığı anlaşılıyor. Daktiloyla yazılan metnin altında anne ve babaanneyle birlikte Darülaceze Talebe Yurdu Müdürü’nün de imzası var.
Dedektiflik, başlangıcından beri bilgi toplanmasına ve suçun bu bilgiler ışığında yeniden kurgulanmasına dayandığından, ilk hafiyeler suçlular arasından çıktı. Muhbir kullanımı, olay yeri incelemesi, fişleme gibi 18. yüzyıldan beri bilinen uygulamaların geliştirilmesinde, kanun kaçaklığından kanun adamlığına “terfi eden” ilk dedektifler rol oynadı.
İstanbul’da Galata’daki Şehsuvar mahallesinde oturan kayıkçı Mehmet Efendi, 1846 yazında gelini Hatice Hatun’u 13 yerinden bıçakladı. İlk modern “polisler” suçluyu yakaladılar, tanıkları yani mahalle sakinlerini dinleyerek bir dosya hazırlayıp Tophane Müşirîne sundular.
Bu olay bize birkaç ipucu sunuyor. Birincisi, cinayetlerin çoğu gibi bu da çözülmesi zor ve planlı bir suç değildi. İkincisi, polislerin mülki amiri Tophane Müşirîydi, çünkü modern polis örgütünün kurulduğu Galata Beyoğlu bölgesinin güvenliği ondan soruluyordu. İmparatorlukta güvenlik, sadece bölgelerde değil, başkentte bile ayrı yetkililere bağlıydı. Yani kayıkçı Mehmet Efendi, suçu işledikten sonra başka bir şehre kaçsa, kimse onu bulamazdı.
Ancak güvenlik güçlerinin dağınıklığı, sadece Osmanlılara özgü değildi. 1845 Polis Nizamnamesi yazılırken 1800 Paris Emniyet Müdürlüğü yasasından esinlenilmişti ama, o tarihte en merkezî devlet Fransa’da bile iç güvenlik örgütlenmesi geçmişten gelen bölünmüşlüğü aşmış sayılmazdı.
Katil her zaman iz bırakır
Bilimsel dedektif Bertillon’un yöntemlerini gösteren Musacchio imzalı karikatür. L’Assiette au Beurre dergisi, 3 Temmuz 1909.
Hele İngiltere’de durum daha da beterdi. Galatalı Hatice Hatun’un bıçaklandığı sırada, İngiltere’nin İstanbul’daki büyükelçisi olan Stratford Canning, hükümeti “İstanbul’da (yani Pera’da) güvenliği bir türlü sağlayamadınız, tüccarlar, gemiciler soyuluyor” diye eleştiri yağmuruna tutmaktaydı.
Ancak Canning’in kendi ülkesinde de doğru dürüst bir cinayet soruşturmasının sürdürülebildiği söylenemezdi. Skandallar birbirini izliyordu. 1840’ta Londra’da Başbakan Russell’ın amcası yaşlı Lord William Russell yatakodasında boğazı kesilmiş olarak bulunmuştu. Cinayeti soruşturma görevi, olaydan 11 yıl önce kurulan Londra Metropolitan Polisine (Scotland Yard) verilmişti. Ancak polisler, mağdurun İsviçreli uşağı Courvoisier’nin yıllardır evde sürdürdüğü hırsızlıklar ortaya çıktığı için efendisinin boğazını kestiğini, sonra da cinayeti dışarıdan gelmiş bir hırsızın işi olarak göstermek amacıyla odayı darmadağın ettiğini anlayamadılar. Yine de katil uşak olmalı diye düşünerek Courvoisier’yi tutukladılar. Mahkemeye sunulan ikinci derecede kanıtlar, usta bir avukatın sayesinde darmadağın oldu. Courvoisier tam kurtulmak üzereyken, tesadüfen bir otelde önceden çaldığı mallar ortaya çıktı, kendisi de bir vicdan muhasebesi sonucu suçunu itiraf etti. İtiraf etmeseydi, mahkum olması çok zordu. Bu beceriksizliklere rağmen, 1840’lar polisliğin geçmişe göre büyük aşama gösterdiği bir dönemdi.
İlk polisler 1835’te Belçikalı bir polis memuru (solda). Londra’da çarşı pazarları koruyan ve “beadle” denilen güvenlik görevlisi (ortada). Constable denilen güvenlik görevlileriyle alay eden bir karikatür, “Besili İngiliz polisi” (18. yüzyıl).
Modern polis şehirlerde, daha doğrusu başkentlerde doğdu; yöntemleri, rütbeleri ve görevleri zaman içinde taşraya yayıldı. 18. yüzyılda bir Londralının evine hırsız girdiğinde yapacağı iş, gazetelere ilan vererek suçlunun yakalanması karşısında ödül vadetmek olurdu. Bir “hırsız avcısı” (thief-taker) çıkıp, hırsızı ve çalınan malı bulurdu. Avam Kamarası da özel ikramiyeye ek bir devlet ödülü tahsis etmişti. Bu durumun yozlaşmaya yol açması doğaldı.
Hırsız veya sahte mağdurlarla işbirliği yapan hırsız avcılarıyla ilgili öyküler kısa sürede yayıldı. Jonathan Wilde (ölümü 1725) bunların en ünlüsüydü, adı baş hırsız avcısına (thief-taker general) çıkmıştı. Sonunda kendisi de idam edildi.
İdamı seyreden kalabalık arasında 18 yaşında bir delikanlı vardı. Henry Fielding, büyüyünce Tom Jones adlı romanıyla edebiyat tarihine girmekle kalmadı, ülkesindeki ilk profesyonel dedektiflik kurumunun temelini attı. Bow Sokağında hırsız avcılarının toplandığı bir ajans kurdu. Bunun farkı, bölgedeki sulh yargıcına bağlı olarak çalışmasıydı. “Bow Street Runners” (Bow Sokağı Ayakçıları) olarak tanınan kurumun gelişmesini, kardeşi yargıç John Fielding sağladı. Burada görev yapanlara düzenli bir ücret ödemek için uğraştığı gibi, bugün fişleme dediğimiz işi de başlattı.
Her türlü dedektifliğin temelinde bilginin yattığını söylemeliyiz. Bir suç işlendiğinde “olağan şüphelilerin” polis tarafından toparlanması, suçlularla ilgili bilgilerin depolanmasına dayanıyordu. 1780 Haziran’ında Londra, Katolik karşıtı “Gordon Ayaklanmaları” denilen bir halk hareketiyle sarsıldı. Onbinlerce insan Katoliklerin evlerine, elçiliklere, dükkanlara saldırarak yağmaladı. İlginç olan, çoğu sabıkalılardan oluşan kalabalığın önce Bow Sokağı dedektiflerinin merkezine girip buradaki dosyaları yakmasıydı. Bow Sokağı dedektiflerinin başka hünerleri de vardı. Bunlardan Charles Jealous’ın bir haydudun çizmelerindeki çamurun şehre mi, kırsal bölgeye mi ait olduğunu hemen anlayabildiği söyleniyordu. Bir duruşmada jüri başkanı, Bow Sokağı dedektifine, “sanığın evinden aldığınız levye, hırsızlık yapılan evin kapı çerçevesindeki izlere uyuyor mu?” diye sormuştu. Yani bildiğimiz dedektiflik yöntemleri çok yeni değildi.
Suçlularla ilgili bilgi edinmek için, bir detektifin suç dünyasına çok yakın yaşaması gerekiyordu. Bunu en iyi yapan, Fransız polisi olmuştu. Bu gelenek ilk Paris polis şefi “lieutenant de police” La Reynie’nin (1625-1709) ustalıkla yararlandığı muhbirler ağına dayanıyordu. Ancak işi modern sanat haline getiren Eugène-François Vidocq (1775- 1857) oldu. Hem polis hem özel dedektifliğin babası sayılan Vidocq, kariyerine bir suçlu olarak başlamış, kapatıldığı hapishanede muhbir olarak devam etmiş, nihayet 1811’de Paris polisine paralel olarak kurulan “Sûreté” (Emniyet) adlı yarıresmî bir birimin başına getirilmişti. Kendisi gibi sabıkalı birkaç kişiden oluşan ekibiyle büyük başarı elde ederek dedektiflik tarihinin en ünlü birkaç kişisinden biri haline geldi.
Zamanla gelişen polisiye teknikler Paris Emniyet Müdürlüğü Müzesi’nde sabıkalı fotoğrafı çekimini gösteren mankenler (solda). Paris’te 19. yüzyıl sonunda polisin çektiği bir olay yeri fotoğrafı (sağda).
19. yüzyılın sonuna doğru artık bilginin ne kadar önemli olduğunu anlamayan polis teşkilatı kalmamıştı. Ama ellerinde o kadar dosya birikmişti ki bunları nasıl değerlendireceklerini bilmiyorlardı. Önce birisi suçlu bilgilerini insan adlarına göre alfabetik olarak sıralamayı, sonra bir başkası bilgiyi kağıtlardan “fiş” dediğimiz kartlara geçirmeyi akıl etti. 1885’te Paris polisinin elinde 6 milyon fiş vardı. Suçluların fotoğrafları ve her polisin kendi mantığına göre yazılmış bir betimlemesi de vardı ama bu bilgiyi, başka bir görünüm ve kılıkta yakalanan bir şüpheliyle birleştirmek çok zordu.
Polise parmak izi konusunda ilham veren Hintli Konai’nin el izi, 1858.
Sonunda Alphonse Bertillon (1853-1914) adlı takıntılı bir polis memuru, yeni gelişen “antropometri”den yararlanarak bir sistem yarattı. Biri yakalandığında insan vücudunun değişmeyen 9 ölçüsü alınacak, fotoğrafı da önden ve arkadan aynı düzende çekilecekti. Böylece “bertiyonaj” efsanesi doğdu. Buna bir bilim gözüyle bakılıyor, Bertillon’un Pasteur’le birlikte Fransa’nın en büyük biliminsanı olduğu düşünülüyordu. 1892’de halk arasında “Ravachol” takma adıyla bilinen ünlü bir haydut “bertiyonlanınca”, yani yakalanınca bu yöntemin suçu bitireceğine inanmayan kalmadı.
Zaten fotoğraf icad edilir edilmez, polis bundan yararlanmaya başlamıştı. Osmanlılar da çok geride kalmadı. 1888’de II. Abdülhamid, Zaptiye Nazırı Kâmil Bey’e nezaret binasında bir fotoğraf atölyesi kurma talimatı vermişti. Burada İstanbul hapishanelerindeki mahkumların fotoğrafları çekilecekti. Bugün İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunan “Yıldız Fotoğraf Albümleri”nde pek çok mahkum fotoğrafı bulunmaktadır.
Parmak izinin gelişmesinde de herşey adım adım ilerledi. Her insanın parmaklarının kendine özgü izler bıraktığı 17. yüzyıldan beri biliniyordu. 1858’de Hindistan’da İngiliz memuru William Herschell’in Konai adlı bir Hintliyle yaptığı sözleşmede, Konai imza atmak yerine sağ elini mürekkebe batırarak belgeye bastırmıştı. “Konai’nin el izi” kısa sürede Batı ülkelerinde polis tarafından kullanılmaya başlandı. Parmak izine dayalı ilk başarılı soruşturmayı yapan iki polisten biri yine Bertillon oldu. 1902’de Paris’te bir dişçinin uşağı öldürülmüştü. Evdeki bir vitrinli dolabın camında parmak izleri görüldü. Bertillon bu izlerin Scheffer adında bir sabıkalıya ait olduğunu tespit etti. Aynı yıl Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te Müfettiş Alvarez de, bir kadının iki çocuğunu öldürdüğünü, çocukların odasının kapısındaki kanlı el izi sayesinde kanıtladı.
1986’da DNA analizinin bir cinayet davasında ilk kullanılışı da buna çok benzer. İngiltere’de bir köyde üç yıl arayla 14-15 yaşlarında iki kız vahşice tecavüze uğramış ve öldürülmüştü. Polisler, sabıka fişlerine başvurarak Richard Buckland adlı bir delikanlıyı yakalamış, hatta ondan itiraf da almıştı ama ellerinde başka kanıt yoktu. Sonunda DNA profillemesinin öncüsü Profesör Alec Jeffreys’e başvurdular. Yapılan analiz sonucunda, Buckland’ın suçsuz olduğu ortaya çıktı. Bunun üzerine polis, bölgedeki 5000 erkekten örnek topladı ve fırıncı Colin Pitchfork’un katil olduğu yine DNA analiziyle ortaya çıktı.
Karındeşen Jack’in işlediği bir cinayetin haberi. İngiltere’de yayınlanan ve suç olaylarını çizimlerle işleyen popüler dergi Illustrated Police News’ün Eylül 1888 tarihli sayısının kapağından detay.
Bilginin polis dedektifliğinin gerçek silahı olduğunu söylemiştik. Bilgi ise, istihbarat (fişler ve muhbirler), teknoloji (adli tıp yöntemleri) ve tecrübeden oluşuyordu. Bunların üçüncüsü, yani tecrübe, hem dedektifin kişisel deneyimlerine, hem istatistiklere (örneğin kadınları en çok kocalarının bıçakladığı gibi tatsız gerçekler) dayanıyordu. Ancak tecrübe, aynı zamanda dedektifin kör noktasıydı çünkü istisnaları görmesini zorlaştırıyordu. Bir de buna önyargılar ekleniyordu. “En bilimsel polis” diye göklere çıkarılan Alphonse Bertillon’un meslek hayatındaki kara leke bunun bir örneğiydi.
Konu mankeni ünlü kriminolog Fransız polis Alphonse Bertillon geliştirdiği fişleme sistemini kendi bilgilerini kullanarak gösteriyor.
Alman casusu olmakla suçlanan Yüzbaşı Dreyfus vakasında, Bertillon’dan sanığa ait olmadığı her haliyle belli olan bir el yazısını incelemesi istenmiş, o da katı bir milliyetçi ve Yahudi düşmanı olarak bilimi bir kenara atmış, yahudi Dreyfus’ün söz konusu mektubu yazdığını iddia etmişti. Nazi döneminde Berlin’deki tren katili Paul Ogorzow’u soruşturan polis, rejimin bütün önyargılarına uymuştu. 1940-41 arasında trene binen kadınları kaçırıp tecavüz eden ve bir bölümünü öldüren kişinin ari ırktan bir Alman olamayacağını düşünen polis, Polonyalı göçmen-köle işçileri soruşturarak günler kaybetmişti. Sonunda katilin demiryollarında görevli bir Alman olduğunu anladığında suçlu geride sekiz kurban bırakmıştı.
SENART ORMANI VAKASI (1811)
Sivil dedektiflerden çeteye suçüstü
Fransa’daki Sénart ormanı, öteden beri tekinsiz bir suç yatağıdır. Son olarak burada 1995-2000 arasında gerçekleşen 33 tecavüz olayının sanığı, geçen yıl DNA analizi sayesinde tespit edilebildi. Paris’teki “Sûreté”nin şefi Vidocq’un 1811’de bu ormanda yolkesen haydutlara karşı yaptığı operasyon ise bir efsanedir.
Vidocq, olayı anılarında şöyle anlatır: “Sûreté, haydutların Sénart ormanında arabalara saldırmak üzere hazırlandığı ihbarını aldı… Hemen ormandan geçecek bir posta arabasına atladık. Arabada ajanlarım ve ben dışında sadece dört gerçek yolcu vardı. Yola çıktık. Lieusaint’e doğru giden dar yola geldiğimizde, beklediğimiz gibi saldırganlar arabanın önünü kesti. Ajanlarım hemen tabancalarını çekerek arabadan atladılar… Saldırganlar karşılık verdi, sonra kaçmaya başladı. Ben de arabadan atladım ama ters bir adım atınca bir çukura yuvarlandım, sağ kolum yerinden çıktı… Vincennes’de saldırganları yakalamayı başardım… Bu vakada beni tedbirsizlikle suçlayanlar oldu. Dört yolcuyu tehlikeye atmıştım ama bir çeteyi suçüstü yakalayabilmek için başka çarem yoktu…”
LAFARGE VAKASI (1840)
Kadınlara arsenik satılmaya!
Fransa’da yeni evlendiği kocasını arsenikle öldürdüğü iddiasıyla yargılanan 23 yaşındaki güzel Marie Lafarge’ın davası, Fransa’da kamuoyunu iki kampa bölmüştü. 1840’ta, bir ölünün bedeninde olağandan fazla arsenik bulunduğunu tespit etmek kolay değildi. İngiliz James Marsh’ın geliştirdiği, uygulaması zor olan test kesin sonuç vermemişti.
Ünlü hekim, “Bilimin Prensi” Mathieu Orfila, arsenik takıntısıyla tanınıyordu. Bir keresinde Paris lokantalarından 200 çorba örneği almış, hepsinde arsenik bulduğunu ilan ederek ortalığı birbirine katmıştı. Marie Lafarge davasına son dakikada uzman olarak çağrıldı. Mahkemede Marsh testini yeniden uyguladığını ve ölünün vücudunda kesinlikle arsenik bulduğunu belirterek genç kadının mahkum edilmesini sağladı. Bu olay Avrupa’da bir arsenik fobisi yarattı; hatta 1851’de İngiliz Avam Kamarasına sunulan bir yasa tasarısı, fare öldürmek için kullanılan bu zehri kadınların satın almasının yasaklanmasını öngörüyordu. Fransız romancı Gustave Flaubert de Madame Bovary romanını (1856) yazarken bu ortamdan etkilenmişti; romanda Madame Bovary, arsenikle intihar eder.
KARINDEŞEN JACK VAKASI (1888)
Zeki katil, beceriksiz müfettiş
Londra’nın suç yatağı yoksul Whitechapel mahallesinde beş kadını öldüren ve “Karındeşen Jack” adıyla anılan katil hiç bulunamadı. Elbette bugünkü adli tıp tekniklerinin çoğu o zaman yoktu. Ancak iş bu kadarla bitmiyordu. Örneğin katilin cesetlerden birinin yakınındaki duvara yazdığı yazı, fotoğrafı çekildikten sonra Metropolitan Polis Komiseri (Londra Emniyet Müdürü) Sir Charles Warren’ın emriyle hemen silinmişti. Kurbanlardan birinin cesedi morga getirilmiş ama daha otopsi yapılmadan yıkanmıştı.
Körebe hafiye Karındeşen Jack’i bir türlü yakalayamayan Londra polisiyle dalga geçen karikatür. Punch dergisi, 1888.
Polisin başındaki Sir Charles Warren’ın Fransa’daki seyahatini kesip dönmesi zaten günler sürmüş, ardından yardımcısı Robert Anderson Avrupa’ya gidip ancak dördüncü cinayetten sonra Londra’ya dönmüştü. Gece sokaklardaki devriye sayısı artırılmış, ancak düzgün bir suçlu profili çıkarılmadığından bu bir işe yaramamıştı. Polisten nefret eden yoksul mahalle halkından bilgi alınamamıştı. İçişleri Bakanı, katilin izlenmesinde av köpeklerinden yararlanılmasını önermiş, ancak son kurban Mary Kelly’nin cesedi bulunduğunda, bu tazılar bir türlü olay yerine getirilememişti. Polis basından yararlanmayı da becerememiş, bu hatayı da bol bol eleştiri ve polis karikatürüyle ödemişti.
Şeflerinin beceriksizliği, cinayetleri araştıran ekibin başındaki Başmüfettiş Frederick Abberline’ı neredeyse aklını kaçırma noktasına getirmişti. “Karındeşen Jack” cinayetinden geriye kalan resmî belgeler şaşırtacak kadar azdır. Tarihçiler olayı daha çok gazete kupürlerinden izler. Bu da polis raporlamasının pek gelişmemiş olduğunu gösterir.
DEDEKTİF İMAJI NASIL DEĞİŞTİ?
Aptal memurdan, külyutmaz hafiyeye
Shakespeare’in Kuru Gürültü (1590) adlı komedisindeki aptal bekçi Dogberry, zamanla İngiltere’de polis için kullanılan aşağılayıcı bir isme dönüştü. İngiliz taşrasında 1872’ye kadar görev yapan ve “constable” denilen yerel polislere dogberry deniyordu. Düzenli ücret almadıklarından rüşvete açık, kendi köylerinde çalıştıkları için kayırmacı, haydutla karşılaştıklarında ise korkak oldukları söyleniyordu.
Taşrada güvenlik her zaman sorunluydu. Napoléon, bugün Türkiye dahil birçok ülkede iz bırakmış jandarma teşkilatının temelini attığında, taşradaki güvenlik sorununu çözmeyi hedeflemişti. En önemlisi imajdı. Yeni polisin saygı görmesi gerekiyordu. Uzun boylu olacak, gösterişli üniformalar giyecek, kısacası asker etkisi uyandıracaktı. İşi polislik olsa bile, bu teşkilatın orduya bağlanması imajı daha da güçlendirdi. Napoléon’un en büyük düşmanı İngilizler bile, İrlanda’daki taşra polis teşkilatını Fransız jandarmasını örnek alarak kurdular.
Şehir polisi nin ise düşük bir imajı vardı. İngiltere ve Fransa bu imajı ancak yıllar süren bir çaba sonucu aşabildiler. Almanya biraz farklıydı. Tarihçi Herbert Reinke’ye göre Prusyalı polisler “asker-bürokrat” olarak tanımlanabilirdi. Bir de “sert polis” vardı ki, bu tipin suçu önlemede önemli rol oynadığına inanılıyordu. Örneğin New York’un “high constable”ı yani başpolisi Jacob Hays (1772-1850) bir efsaneydi. İnsanların şapkasını pat diye yüzlerine yapıştırıp sopasıyla dövmesiyle tanınırdı. Annelerin çocukları “Seni Hays’e veririm!” diye korkuttuğu söylenirdi.
Sefiller filminde aktör Geoffrey Rush zalim polis müfettişi Javert rolünde, 1998.
Aynı dönemde Paris Sûreté’sinin şefi olan eski sabıkalı Vidocq da bu tipin bir başka örneğiydi. Vidocq’un polislikten ayrıldıktan sonra yazdırdığı anılar, ününü bütün Avrupa’ya yaydı. Vidocq efsanesi edebiyatta yaşamaya devam etti. Balzac’ın romanlarındaki esrarengiz, korkutucu Vautrin tipi ve Victor Hugo’nun Sefiller romanındaki sabit fikirli, acımasız anti-kahraman Müfettiş Javert’in esin kaynağı da oydu.
Sert ve tavizsiz adam tipinde halkın hoşuna giden bir yön de vardı. Örneğin Theodore Roosevelt, 1895-96’da iki yıllığına New York Emniyet Müdürü olduğunda, sert ve disiplinli şef edalarıyla kendi şöhretini yükseltmiş, bu mevkiyi ABD başkanlığına giden yolda bir basamak olarak kullanmıştı.
Polisin alt sınıftan aptal veya sert adam şeklindeki imajı, 20. yüzyıla kadar değişmedi. Buna karşılık üst sınıftan, zeki, entelektüel bir özel dedektif tipi ortaya çıktı. Bu insan sadece öykülerde yaşıyordu. Gerçek hayatta özel dedektiflerin neredeyse tümü eski polisti. Örneğin Vidocq’dan başlayarak Sûreté’nin bütün şefleri, emekli olduktan sonra birer dedektiflik bürosu açmıştı. Karındeşen Jack cinayetinin dedektifi Müfettiş Abberline da emekli olduktan sonra Pinkerton dedektiflik ajansının Avrupa ayağında çalışmıştı.
Edebiyattaki özel dedektifin ilk örneği Fransız Auguste Dupin, 1840’ta Amerikalı yazar Edgar Allan Poe tarafından yaratılmıştı. İngiliz Sherlock Holmes karakteri ise 1887’de doğdu. Bunlar, sınıfsal kökenleri, zeka ve eğitimleri sayesinde polisin çözemeyeceği karmaşık suçları aydınlatabiliyordu. Sherlock Holmes öykülerindeki Müfettiş Lestrade ise, alt sınıftan gelmişti, zeki suçlularla baş edecek donanımı yoktu.
Günümüzde televizyon dizileri ve filmlerde görmeye alıştığımız, her türlü teknolojiden yararlanan polis dedektifi tipi, iki yüz yıldır süren sayısız reform hareketi ve eğitim çabası sonucu ortaya çıktı. Ama Vidocq’tan beri değişmeyen şeyler de var: Polis teşkilatları değilse bile en azından büyük güvenlik şirketleri, bilgisayar suçlarıyla mücadele etmek için eski bilgisayar korsanlarını işe alıyor.
VON PAPEN SUİKASTİ VAKASI (1942)
Saldırgan öldü, ayakkabısı konuştu
İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen ve eşi Martha’ya 24 Şubat 1942’de Ankara Atatürk Bulvarı’nda bir suikast düzenlendi. Olayın ardındaki Sovyet casusluk faaliyetlerini bir kenara bırakarak polisin soruşturmasına odaklanalım.
Saldırgan, attığı bombanın etkisiyle havaya uçmuş ve vücudunun parçaları etrafa dağılmıştı. Ankara polisi, bir ağaç dalına takılmış sünnetli penis parçasından saldırganın Müslüman olduğunu anladı. Kaldırımda bulunan ayakkabının Hatay mağazasından alındığı tespit edildi. Mağazadan elde edilen bilgiye dayanan polis saldırganın kaldığı Toros Oteli’ne ulaştı, odasında resimli kimliğini buldu. İki kaşının ortasındaki ben, tespiti kolaylaştırdı çünkü bu ben olay yerinde bulunan parçalardan biriydi. Böylece saldırganın Ömer Toprak adlı genç bir Yugoslavya göçmeni olduğu iki gün içinde ortaya çıktı. Bu soruşturmada, o sırada bir adli tıp laboratuvarı kurmak üzere İsviçre’den gelmiş Jean-Marc Payot adlı bir krimonoloji uzmanının da katkısı olmuştu. Gazeteci Hakkı Tarık Us’un yazdığı gibi: “Suikastçı yok olmuştu, söyletilemedi ama ayakkabısı söyletildi…”
II. ABDÜLHAMİD DESTEKLEMİŞTİ
İlk Osmanlı dedektifi Osman Sabri Bey’di
NASİN RİB
Sultan II. Abdülhamid’in polisiye romanlara ne kadar meraklı olduğu, edebiyat tarihimize pek az aşina olanların dahi malumudur. Abdülhamid’in geceleri yatakodasında polisiye roman okuduğu, okutturduğu bilinir. Sultan’ın kendi özel tercüme bürosuna çevirttiği 100’den fazla polisiye eser bugün İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nde korunmaktadır.
Osman Sabri Efendi, işte böyle bir padişahın saltanatında ilk Osmanlı dedektifi olarak tarih sahnesine çıkabilmiştir. O yıllarda Tercüman-ı Hakikat gazetesini çıkartan ve Osman Sabri Efendi’nin yıldızını parlatacak olaydan esinlenerek ilerde Esrar-ı Cinayat isimli ilk Türk polisiye romanını kaleme alacak olan Ahmet Mithat Efendi’nin hatıratındandan özetleyelim: 1884 yılının Nisan ayının birinci günü İstanbul Boğazı’nın Karadeniz çıkışında, Beykoz açıklarında bulunan Öreke Taşı denilen adada üç cinayet işlenir. Cinayete kurban gidenlerden biri 15-16 yaşlarında bir genç kız, diğerleri ise iki yetişkin Rum’dur. O vakitler cinayetler vaka-ı adiyeden sayılmaz, olay gazetelere akseder, büyük yankı uyandırır. Bu hadiseden bir ay sonra, Beyoğlu’nda şüpheli bir intihar vuku bulur. Bu da esasında intihar süsü verilmiş bir cinayettir.
Ahaliyi son derece tedirgin eden bu esrarlı seri cinayetleri çözme işi, Beyoğlu Kaymakamlığı’nda sorgu memuru olarak görev yapan Osman Sabri Efendi’ye verilir. Sultan Abdülhamid’in yakında ve dikkatle takip ettiği soruşturma, romanları aratmayacak nice maceranın yaşanmasından sonra katilin yakayı ele vermesiyle sonuçlanır. Padişah, Osman Sabri Efendi’ye Beyoğlu Kaymakamı Mecdettin Paşa ile haber gönderir, onu huzura davet eder. Zekasına hayran kaldığı hafiyeyi bir kese altınla taltif ettikten sonra sorar: “Dile benden ne dilersen!”. Osman Sabri Efendi epey bir bocalar, ardından ağzındaki baklayı çıkarır. Amerika’daki Pinkerton nam dedektiflik bürosundan dem vurarak yüreğindeki aslanı dile getirir: Acaba zat-ı şahaneleri, benzer bir hususi dedektiflik yazıhanesi açma iznini ona bahşedecek midir? Sultandan izni koparan Osman Sabri Bey, ilk Osmanlı dedektifi unvanıyla pek çok alengirli cinayet vakasını çözer, 56 yaşında Sultan Reşat devrinde yine bir zanlının peşinde koştururken sekte-i kalpten vefat eder.
Amasya Oluz Höyük’te 2010’da keşfedilen mezarlık Anadolu’daki Türk-Müslüman varlığını 11. yüzyıldan 10. yüzyıla çekmişti. Fransa’da yeni bulunan Müslüman mezarları ise İslâmiyet’in Avrupa’daki mevcudiyetini Erken Ortaçağ’a indiriyor. 7-9. yüzyıllarda Nîmes’de yaşamış Kuzey Afrika kökenli Müslümanlar ile 9-11. yüzyıllarda İslâmiyet’i seçmiş Anadolu Oğuzlarının aradaki 3200 kilometreye rağmen aynı defin usullerinde buluşması, evrensel bir din temelinde oluşmuş güçlü gelenekleri gösteriyor.
Güney Fransa’da bir Ortaçağ kasabası olan Nîmes yakınlarında gerçekleştirilen kazılarda geçen ay açığa çıkan üç mezar ile iskeletlerin, Avrupa topraklarında bilinen en eski İslâmi gömüler olduğu anlaşıldı. Bir otopark inşaatı kazısı sırasında tesadüfen ortaya çıkarılan iskeletler 7- 9. yüzyıllara tarihlendiriliyor. Bu kişilerin Halife Ömer dönemindeki Berberi askerler oldukları da kuvvetli ihtimallerden biri.
Türkiye’de 1930’larda üniversitelerde kurumsallaşan Önasya Kültürleri Arkeolojisi, Klasik Arkeoloji ve Prehistorya disiplinleri; Anadolu ve yakın çevresinin Türk-İslâm dönemleri arkeolojisine önem vermemiştir. Neolitik, Kalkolitik, Tunç ve Demir çağları gibi Protohistorik (Öntarih) dönemler ile Geometrik, Arkaik, Klasik, Hellenistik ve Roma gibi klasik dönemler ayrıntılı bir şekilde araştırılırken, bunlarla ilgili nitelikli yayınlar üretilirken, bu alan ihmal edilmiştir. Kültürel anlamda kök aldığımız ve etki yaptığımız Türkiye topraklarının son 1000 yıllık sürecindeki Türk-İslâm arkeolojisi, ancak son yıllardaki kimi çalışmalarla günyüzüne çıkabiliyor.
İslamî geleneklerin erken evrenselliği Nîmes’deki Avrupa’nın en eski Müslüman mezarlarıyla (en üstte), Oluz Höyük’teki Anadolu’nun en eski Türk- Müslüman mezarlarında (üstte), aralarındaki binlerce kilometre ve yüzlerce yıla rağmen, tıpatıp aynı İslamî gömü usüllerine rastlandı.
Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te 2010’da açığa çıkmaya başlayan Ortaçağ mezarlığı, Anadolu topraklarının erken Türk tarihi ile ilgili sakladığı önemli sırları öğrenmemizi sağlayan çok ciddi bir arkeolojik keşif oldu. Bu keşfin en çarpıcı yönü, Türklerin Anadolu’daki bilinen en erken biyolojik kanıtlarına ulaşmamızdır. Nîmes’de İslâmi gelenekleri uygulayan bir topluluğun varlığına işaret eden gömüler de, aynı Oluz Höyük’te olduğu gibi Erken Ortaçağ’a tarihleniyor. İskeletler üzerinde yapılan ileri araştırmalar, mezarlara gömülen bireylerin Avrupalı değil, Kuzey Afrika kökenli olduklarını kanıtlıyor.
Nîmes’deki Müslüman mezarlarının en temel özellikleri basit toprak gömüler olmaları. Başları batıda, ayakları doğu yönde olan iskeletlerin vücutları kısmen, yüzleri ise tamamen kıbleye dönük. Mezarlardan biri basit bir mimariye sahip olması ile diğerlerinden ayrılıyor. Mezar çukurunun çevresine büyük olasılıkla yakındaki yapılardan sökülmüş kaba yontu taşlarla belirleyici ve basit bir taş dizisi yapılmış.
Oluz Höyük Ortaçağ Mezarlığı kazı çalışmaları sırasında yapılan ilk arazi gözlemleri de, açığa çıkarılan bireylerin İslâmi geleneklerle gömülmüş olduklarına işaret etmişti. Basit çukurlara gömülmüş bireyler baş batıda, ayaklar doğuda olmak üzere elleri göbek hizasında birbirine bağlanmış ya da vücuda koşut uzatılmış biçimde gömülmüşlerdi. Yüzler ise daima kıbleye bakıyordu. Mezarların çatı kiremitleri, taşlar ve ahşaplarla farklı biçimlerde oluşturulmuş olması, sahiplerinin malzeme zafiyeti yaşayan insanlar olduğunu da kanıtlıyordu. Oluz Höyük dışından taşınmış ve mezarlarda kullanılmış Geç Roma Dönemi kiremitleri, mezarlık sahiplerinin yakın çevreyi iyi tanıyan, buna karşın ellerinde hazır gömü bulunmayan, yani göçebe insanlar olduğuna işaret etmekteydi. Oluz Höyük’te 2013’te antropoloji uzmanı Prof. Dr. Yılmaz Selim Erdal tarafından iki iskeletin yaş tayini analizleri yapılmış ve söz konusu bireylerin 1020 – 1077 tarihleri arasında ölmüş oldukları ortaya çıkmıştı. Ancak bu tarihler, Oluz Höyük’ü mezarlık olarak seçmiş bir göçebe grubun 1020 yılları yaşanırken en azından 100-150 yıldır Amasya bölgesinde bulunduğunu göstermektedir.
Hem kefenli hem küpeli Altı yaşındaki kızın yatış tarzı, yönü, kefenlenmiş olması, onun Müslümanlığına güçlü biçimde işaret ederken, küpeleri ve fibulasıyla birlikte gömülmüş olması İslamiyet öncesi gömü adetlerinin sürdüğünü gösteriyor.
Anadolu’da 11. yüzyıldan itibaren hızlı bir şekilde gelişen öncü Türk (Oğuz/Türkmen) akınlarının varlığı, Ortaçağ tarihsel kaynaklarından iyi bir şekilde bilinmektedir. İlerleyen süreçte söz konusu akınların Anadolu’yu fetih hareketine dönüşmesi ise kültürel ve siyasi değişikliklere yol açtı. Oluz Höyük bulgularının Türk arkeolojisi ve tarihine yaptığı en önemli katkı, Oğuz göçlerinin 11. yüzyıl değil, 10. yüzyılda başlamış olduğunu kanıtlamasıdır. Buna ek olarak, Anadolu bütününde ilk defa Türk varlığı, arkeolojik ve tarihî kaynakların birlikte değerlendirilmesi ile bilimsel açıdan belgelendirilmiş ve 10. yüzyıl gibi erken bir tarihe taşınabilmiştir. Bu bağlamda Kuzey-Orta Anadolu’da öncü Türk grupların 10. yüzyılın başlarından itibaren dağınık da olsa görünmeye başladığı kanıtlanmıştır.
Oluz Höyük’ün en düşündürücü mezarını 6 yaşındaki bir kız çocuğuna ait iskelet ile buluntuları oluşturmaktadır. Söz konusu iskeletin kulak hizasında tunç küpeler, göğüs kısmının sağ tarafında ise tunç fibula (çengelli iğne) ele geçmiştir. Sol kulak küpesi basit bir halka şeklindedir. Sağ kulak küpesi diğerine benzer bir haklaya takılmış muska biçiminde, alt kısmında sarkaçları olan, ortası delik ve içi boş bir gövdeden oluşmaktadır. Döküm tekniğinde oluşturulmuş muska biçimli gövdenin yüzeyinde arabesk esintili yuvarlak hatlı motiflerle oluşturulmuş bezemeler vardır. Henri de Couliboeuf de Blocqueville’nin 1860’ta Harezm bölgesinde yaşayan Teke Türkmenleri’nin aile hayatı ve gelenekleri hakkında önemli bilgiler verdiği seyahatnamesinde çizimini yayınladığı 19. yüzyıl gümüş Türkmen küpesi ile Oluz Höyük 11. yüzyıl tunç küpesi arasındaki çarpıcı benzerlik, mezarlığın, İslâmiyet’e geçtikten sonra Türkmen olarak anılmış Oğuzlara aidiyetini şüpheye yer vermeyecek biçimde kanıtlamaktadır.
Küçük kızın cenaze töreni çerçevesinde incelenen arkeolojik veriler de, İslâmi gömü uygulamalarına belirgin şekilde işaret etmektedir. Yatış tarzı ve yönü ile kefenlenmiş olduğunu gösteren bulgular, mezardaki bireyin Müslümanlığına güçlü biçimde vurgu yapmaktadır. Buna karşın küpeler ile çengelli iğnenin (fibula) varlığı, İslâmi gömü gelenekleri ile uyuşmayan bir uygulamaya da işaret etmektedir. 920 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fadlan, henüz İslâmiyet’e geçmemiş olan Oğuzların cenaze törenleri hakkında çok değerli bilgiler vermiştir. İbn-i Fadlan, Oğuzlardan biri öldüğünde ev gibi büyük bir çukur kazıldığını, üzerinin tavanla kapatıldığını, mezarın üstünün kubbe biçiminde tümsek yapıldığını, cenazenin çukura elbise ve şahsi eşyaları ile konulduğunu aktarır. Oğuzların Anadolu’ya göç etmesinden kısa bir süre önce gerçekleşen ve bir kurganı tanımlayan bu gözlemler, Oluz Höyük’te açığa çıkarılan kız çocuğunun mezarındaki ziynetlerinin gelenek açısından nerden köken aldığını açıklamaktadır.
Oluz Höyük kazıları Anadolu’nun Erken Türk dönemi ile ilgili önemli sırları aydınlatan Amasya Oluz Höyük kazılarını NTV Tarih’in Ocak 2012 sayısında kapak konusu yapmış, 10-11. yüzyıllara ait göçebe Türk-Müslüman mezarlarının bulunuşunu duyurmuştuk.
Batı Avrupa’daki Nîmes Müslüman mezarları ile Kuzey-Orta Anadolu’daki Oluz Höyük Türkmen Mezarlığı arasında 3200 kilometre olmasına karşın, İslâmi gömü gelenekleri temelinde çarpıcı benzerlikler bulunduğu gözlenmektedir. Her iki merkezdeki bireylerin yatış şekilleri, kıble ile olan ilişkileri ve mezar çukurunu çevreleyen taşların kullanımı neredeyse aynıdır.
İslâmiyet’e 7. yüzyılda geçmiş Kuzey Afrika halkı ile 9-11. yüzyıllarda Müslüman olmuş Anadolu Oğuzlarını cenaze defin noktasında buluşturan husus, binlerce kilometrelik mesafelere karşın evrensel bir din temelinde oluşmuş güçlü geleneklerdir. Fransa’da açığa çıkarılan üç mezar, İslâmiyet’in kıtadaki tarihsel kökeni noktasında büyük yankı uyandırmıştır. Özellikle kendilerini yaşadıkları ülkelerle bağlantısız hisseden Kuzey Afrika kökenli Avrupa Müslümanları, atalarının kıtadaki arkaik varlığı ile yakın gelecekte daha farklı düşünmeye başlayacaktır. Oluz Höyük’te keşfedilen ve sayıları 2015 kazı sezonu itibari ile 100’ü geçen Oğuz mezarları ise Türkiye Türklerinin arkeolojik bakımdan kayıp 1000 yılını doldurmaya başlayacak, 10 ve 11. yüzyıllardaki atalarını daha somut hissetmelerini sağlayacaktır.