Herşey, koleksiyoner Çağrı Çalışır’ın geçenlerde bir sahaftan satın aldığı orijinal Turhan Selçuk karikatürüyle başladı. Karikatürün arkasındaki yıpranmış koruyucu bez, bir mektubu da saklıyordu! Usta çizerin sakladığı mektup 1957 tarihliydi ve 20 yaşındaki Yılmaz Büyükerşen tarafından yazılmıştı. Eskişehir’e, Hoca’yla mektubunu buluşturmaya gittiğimizde ise, karşımıza bizi çok daha şaşırtan bir hikaye çıktı.
CANER GÜRELİLER
59 yıl sonra aynı özgüven Büyükerşen Hoca, henüz 20 yaşındayken Turhan Selçuk’a yazdığı mektupla karşılaşınca önce şaşırdı, duygulandı. Sonra, 59 yıl sonra bir sürpriz ile karşısına çıkardığımız mektubunu aldı ve içeriğine hiç bakmadan herkesin duyacağı bir sesle okumaya başladı.
Koleksiyoner Çağrı Çalışır’ın, karikatürist Turhan Selçuk’a (1922- 2010) ait eserler, orijinal çizimler, baskılar ve ustanın çıkardığı dergiler konusunda hatırı sayılır bir koleksiyonu var. Bu uğraşı bazen hoş sürprizleri de beraberinde getiriyor. Kimi zaman da tarihin bilinmeyen sayfalarında muazzam bir keşfe çıkıyorsunuz.
Birkaç hafta önce yağmurlu bir İstanbul gününde, Bakırköy’deki bir sahafa uğrar Çağrı Çalışır. Sahaflar müdavimlerini tanırlar ve müşterilerinin neleri sevdiklerini bilirler. O günkü ziyaret sırasında sahaf “Elimde tam sana göre bir şey var” der. Sahafın gösterdiği, Turhan Selçuk’un 1956 yılından itibaren yaklaşık 130 sayı çıkardığı, siyasi mizah içerikli Dolmuş dergisinde yayımlanan “Müfettiş” adlı bir çizgi hikayenin tam sayfa, çerçeve içindeki orijinal çizimleridir.
Tabii yine dayanılamaz ve alınır bu eserler. Çalışır eve geldiğinde, kırık dökük ve temizliğe ihtiyacı olan çerçeveye bakarken, arkasındaki koruyucu bezin iç tarafında hafif bir kabarıklık dikkatini çeker. Elini çerçevenin arkasından içeri doğru uzatır ve bir zarf bulur. Gözlerine inanamaz. Bu, Turhan Selçuk’a yazılmış bir mektuptur ve sol üst köşesindeki antette, gönderenin adı yazmaktadır. O kişi Cumhuriyet’in Köy Enstitülerinde yetişmiş bir öğretmenin, hayalleri hiç bitmeyen bir öğrencisidir. O öğrenci, ilkokulda resim yapmayı sevmiş, daha on dört yaşındayken Eskişehir Halkevinde ilk karikatür sergisini açmış, ilkokulda okurken Karagöz-Hacivat gösterileri düzenleyerek para biriktirmiş, okuduğu okulun fen laboratuvarına su buharından hareket enerjisinin nasıl elde edileceğini gösteren modelin alınmasına yardım etmiş bir çocuktur. O genç, Anadolu Üniversitesi eski rektörü, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’dir!
Hocanın vefası ve ‘ahret’ karikatürü Yılmaz Büyükerşen ile mektubu bulan koleksiyoner Çağrı Çalışır, Mayıs 2013’te açılan Balmumu Heykeller Müzesi’ndeki Turhan Selçuk heykelinin önünde (üstte). Genç Büyükerşen’in 1957 senesindeki mektupta Turhan Selçuk’a bahsettiği ve Dolmuş dergisinde yayımlanan “ahret” serisine ait bir karikatürü (altta).
Çağrı Çalışır, açılıp okunmuş ve tekrar zarfına geri konmuş mektubu heyecanla açar. Mektup kağıdının da sol üst köşesinde Yılmaz Büyükerşen anteti vardır; sağ üst köşede ise bir tarih: 1 Aralık 1957!
O tarihte yirmi yaşında bir öğrenci olan Yılmaz Büyükerşen’in, usta çizer ve Dolmuş dergisi yöneticisi Turhan Selçuk’a yazdığı satırlar şöyle başlamaktadır:
“Dolmuş’un çıkışından beri, çizdiğim karikatürlerden bazılarını, gerek mektupla gönderir gerekse İstanbul’a gidişimde bizzat götürüp size verir ve onların Dolmuş’ta neşredilişinden büyük bir memnuniyet duyardım…”
Mektup, Dolmuş dergisinde yayımlanmak üzere Turhan Selçuk’a yeni bir karikatür serisi önermekte ve desteklerinden ötürü ustaya teşekkür etmektedir. Önlü arkalı yazılmış tek yapraklı mektup, genç ve yetenekli Büyükerşen’in yaptığı işe, karikatür sanatına ve Turhan Selçuk’a duyduğu saygının göstergesidir.
Genç Büyükerşen yıllar sonra profesör olacak, rektörlüğünü yaptığı üniversitenin güzel sanatlar fakültesini kuracak ve Türkiye’de ilk defa ders programına karikatür dersini ekleyecektir! Yirmi yaşında inci gibi bir elyazısıyla yazdığı mektubunun içeriği, genç bir karikatürcünün heyecanını, umutlarını, hevesini yansıtmaktadır:
“… Hele karikatürlerimden üç tanesini Dolmuş’un 99 uncu sayısında görünce cesaretim daha da çoğaldı. Karikatürlerin seri olarak neşri için DOLMUŞ müsait mi bilmiyorum. Ama sizlerden gereken kolaylığı göreceğime inanıyorum…”
Çağrı Çalışır’ı da duygulandıran bu 59 yıllık mektubun ortaya çıkışından sonra, #tarih ekibi olarak, doğduğu şehri bir vahaya dönüştüren Yılmaz Büyükerşen Hocamızla görüşmek, Turhan Selçuk’a yazdığı mektupla kendisini buluşturmak istedik.
Buz kesmiş bir Eskişehir sabahında, olanca sıcaklığı ve samimiyetiyle karşıladı bizi Yılmaz Büyükerşen. Kendisine mektubu gösterdiğimizde önce şaşırdı, sonra gözleri doldu, hiçbir şey söylemeden oturdu, zarfın içindeki iki yaprağı çıkardı ve 59 yıl önce henüz 20 yaşındayken yazdığı satırları büyük bir özgüvenle, “ne yazmışım” diye kontrol etmeye gerek bile duymadan, yüksek sesle, odadaki herkesin duyacağı şekilde okumaya başladı. O an ne hoca, ne başkan, ama kendisiyle, kendi tarihiyle barışık, kâmil bir insan gördük karşımızda. Mektubu bitirdikten sonra bizlere döndü ve ağzından hiç unutmayacağımız sözler döküldü: “Siz sessiz bir filmi geri sardırdınız bana, sağolun”.
Sürprize sürpriz! Yılmaz Hoca hiç altta kalmadan sürprizimize sürprizle karşılık verdi. Bu sefer şaşıran bizdik. Turhan Selçuk, genç Yılmaz’ın 1957’de yazdığı ve bizim bulduğumuz mektubuna bir cevap yazmıştı ve o mektubu da Yılmaz Büyükerşen saklamıştı!
Yapmak istediklerini, yapacaklarını, hayallerinin peşinden koşacağını ve hep çok çalışacağını yazmıştı o mektupta genç Büyükerşen. Kendisinde 59 yıl sonra aynı ruhu, aynı bakışaçısını, aynı heyecanı izlemek; umut ve cesaretin bu müstesna örneğini hemen yanıbaşımızda görmek bizleri mutlu ve duygulu bir sessizliğe sürüklemişken, birden Yılmaz Bey’in sözleriyle toparlandık: “Eveet, benim de size bir sürprizim var”.
Önündeki dosyadan çıkardığı mektubu bize uzatıyor ve bu defa şaşırma sırası bize geliyor. Turhan Selçuk, 20 yaşındaki Yılmaz Büyükerşen’in mektubunu saklamakla yetinmemiş, o mektuba cevap da yazmış! Yılmaz Hoca da o mektubu saklamış!
Bilgisini ve tecrübesini paylaşmaktan, öğretmekten ve gençleri cesaretlendirmekten kaçınmayan Turhan Selçuk, şu satırları yazmış:
“Kardeşim Yılmaz Büyükerşen, sevimli ve samimi mektubunuz beni pek mütehassis etti. Teşekkürler ederim ve sizlerin daha büyük imkanlar kazanacağınızdan eminim”.
Türkiye’nin yetiştirdiği bu iki büyük değerin 59 yıl önceki mektuplaşmaları, bu mektupların her bir köşesindeki o yüksek ruh, bizi umutlandırıyor. Yaptıklarıyla, ürettikleriyle fark yaratmış bu insanları, uluslararası seviyede usta bir sanatçı olan rahmetli Turhan Selçuk ve uluslararası seviyede bir kent yaratan Yılmaz Büyükerşen’e bakarak, “şans-kader-talih değil, ancak çalışınca, ancak okuyunca, ancak araştırınca oluyor” diyoruz. Aynı Çağrı Çalışır’ın tutkulu araştırmacılığında görüldüğü gibi, aslında “bulanlar hep arayanlar”; aramaktan, umuttan vazgeçmeyenler.
Nasıl insanoğlunun ortaya koyduğu en iyi şeylerden biri geçtiğimiz ay bahsettiğimiz gibi hukuksa, çelişkili bir şekilde hukukla tesis ettiği en dandik şeylerden biri de ülkeler arasındaki sınırlardır diyebiliriz. (Bu birinci çoğul şahıs yazıyı kerli ferli bir tarih komisyonu, bir akademikler heyeti hazırlamış gibi gösteriyor. Yani, “biz” deyince daha ciddi gibi duruyor, ben bile tav oluyorum okurken.) Ha ama nedir, yaşadığımız modern dünyada sınırların anlamsızlığı üzerine ne kadar laf edersek edelim, ilkokuldan üniversiteye önümüze konan tarih atlaslarındaki sınırların anlamsızlığının yanına bile yaklaşamayız. Hadi son söyleyeceğim şeyi baştan söyleyeyim: Valla benim bildiğim kadarıyla “Modern dünyaya yakışmıyor,” dediğimiz o bildiğimiz anlamdaki sınırlar tam da modern dünyanın icadı zaten.
Ha bu demek değil ki modern öncesi dönemde herkes Şengen’de yaşıyor, dileyen istediği yere gidiyor. Sınırlar var varolmasına ama aklımda kaldığı kadarıyla daha çok şehirlerde var. Atıyorum Fatih’teki evinizden kalkıp Bakırköy’deki akrabanızı ziyarete gittiniz, üç gün sonra geri döneceksiniz, Topkapı’da durdurup soruyorlar, “Kimsin, necisin, nereye geldin,” diye. Gerçekten İstanbul’da oturduğunu ispatlayıp öyle giriyorsun içeri. Yani ülke sınırları arasında durum daha gevşek olsa da şehirler daha bir kayıt tutma, kapıda aç kapıyı bezirganbaşıcılık oynatma eğiliminde ve üstelik biyometrik fotoğrafa da geçilmediği için kapıya gelen doğru mu söylüyor yalan mı söylüyor anlamak güç. Ama ülkeden ülkeye davar gibi gezmek mümkün bugüne kıyasla.
Örneğin eğer aklımda yanlış kalmadıysa “yurtdışına kapağı atsam yeter” ekolü gençlerimizin öncülerinden biri 17. yüzyılda Venedik’e gidiyor, kendisini Sultan’ın elçisi olarak tanıtıyor falan ama Venedikliler “Yahu bu çocuk oturmayı kalkmayı bilmiyor, bizim bildiğimiz Osmanlı diplomatı monşer olur, yoksa Devlet-i Aliyye’ye milli irade geldi de oturmasını kalkmasını bilmeyen sıfır numara ayı göndermeye başladılar?” diye meraklanıp payitahta haber gönderiyorlar. “Siz gerçekten bu çocuğu elçi diye mi gönderdiniz?” diye soruyorlar da çocuğu oraya kimsenin göndermediği, herifçioğlunun kendi başına kalkıp ben Osmanlı elçisiyim diye ortalıkta gezdiği anlaşılıyor. Avrupa’ya kapağı atan bu ilk gurbetçimizin akıbetini bilemiyoruz zira muhtemelen İstanbul’dan cevap gelene kadar çocuk çoktan kirişi kırıyor.
Ha ama nedir, şehirler işi sıkı tutsa da önümüze konan tarih atlaslarındaki sınırlar çoğu kez anlamsızlığın sınırlarını zorluyor. Misal bugün, dünyadaki hiçbir devlet, kendisine ne bir kuruş vergi ne asker veren ve kendi kendini idare eden bir topluluğun yaşadığı toprakları kendi sınırları içerisinde göstermez. Yani tarihteki büyük imparatorlukların cömertçe çizilen sınırlarına bakıyorum da, kimi zaman ayak bile basmadıkları yerlerin bu haritalarda gösterilmesi, Facebook profillerini ısrarla “it’s complicated” tutarak manitaları tarafından terk edildiğini kabullenemeyen gençler gibi Suriye’nin bir zamanlar Hatay’ı kendi sınırları içerisinde göstermesine benziyor. Zaten modern dünyanın sınırları çizilirken böyle hâllerin görmezden gelinmesi günümüze kadar uzanan sorunların sebeplerinden biri bence.
Ne bileyim sen adamın topraklarının yüzlerce yıl senin hakimiyetinde olduğuna inanmışsın ama adam o yüzlerce yıl ne sana vergi vermiş ne asker göndermiş ne de yıllık armağanlar falan yollamış. Bilakis sen adama kendi hanlıklarını, derebeyliklerini kurdurmuşsun, çok çok günümüze uyarlayacak olursak askeri bir ittifak yapmışsın ama adamın topraklarını kendi ülkende gösteriyorsun ya, bana sorarsan kerizlik, başka bir şey değil. Hayır sonra birden “A senin bize vergi vermen gerekiyormuş, asker göndermen gerekiyormuş,” diye adamın boğazına çökünce de işte isyan oluyor. Zaten aramızda kalsın ama çoğu imparatorluğun sınırlarının tarih haritalarına aktarılmasında kullanılan kıstaslar bugün kullanılsa dünyada dört, bilemedin beş tane devlet olacak. Ne bileyim, adama yıllık ödeme yapan, yeri geldiğinde asker veren büyük küçük beylikleri de adamın sınırları içerisinde gösteriyorsun ama bugün doların kullanıldığı her ülke Amerika’ya vergi veriyor, NATO’ya bağlı her ülke istendiğinde asker gönderiyor, hepsine paşa paşa ayrı sınır çizmişsin. Olmuş mu? Olmamış!
Günümüzde koleksiyonerlerin en nadide parçaları arasından bulunan ve üzerinde “Margaretha Fehim Pascha” yazılı foto kartların öyküsü şimdiye kadar çok yazıldı. Ancak Abdülhamid’in en güvendiği adamlarından Fehim Paşa’yla Margaretha isimli Alman kızının “sahte evliliği” ve kız tarafının intikam için bu kartları piyasaya sürdüğü bilinmiyordu.
Geçen yüzyılın başlarında İstanbul’da II. Abdülhamid’in sansür rejimi altında yazılı, basılı her şey denetleniyordu. Sıkı denetime rağmen müstehcen kartpostal ve foto kartlar her yeri sarmış, el altından satılan kartpostallara talep büyük olmuştu. Matbaalar Başmüfettişi Süreyya Bey’in işi de bu kartları satan yerleri teftiş edip yasaklı kartları ortaya çıkarmaktı.
Bir gün Sirkeci’de Mariçe Oteli’nin karşısında kartpostal satan bir dükkânda, dikkati çekici kadın fotoğrafları görülmeye başlanır. Süreyya Bey’in önem atfettiği bu kartlardaki kadın fotoğrafının üstüne, o devirde “Yaver-i Hususî-i Hazret-i Şehriyarî” yani “Padişahın Özel Yaveri” sıfatıyla ortalığı kasıp kavuran Ferik Fehim Paşa’nın ismi yazılarak, önüne Margaretha ismi getirilmiştir. “Margaretha Fehim Pascha” yazılı, kapış kapış satılan bu kartlardaki kadın, hikâyemizin kadın kahramanıdır. O dönemin ahlak anlayışına göre sarayın itibarını, Osmanlı subayının şerefini hiçe sayan bu kartlar için hemen toplatılma kararı verilir. Bu karara rağmen günümüzde bu kartpostalların yaygın olarak bulunması nasıl açıklanabilir?
II. Abdülhamid’in sütkardeşi Esvapçıbaşı İsmet Bey’in oğlu, 1873 doğumlu Fehim Paşa, padişahın özel ilgisine mazhar olmuş, en yakınındaki güvendiği kişilerdendir. Çocukluğu sarayda şehzadelerle birlikte geçer. Harbiye’nin zadegân sınıfından 1894’te yüzbaşı rütbesiyle mezun olduktan sonra, askerlik dışında her şeyi yapmasına rağmen beş yıl sonra paşa unvanına da kavuşur. Etrafına topladığı kopuk takımından oluşturduğu hafiye ekibiyle toplumun nefret ettiği adamların en başta gelenlerindendir. Gözü pek ve kendine sadık adamlarıyla birlikte dehşet estirdiği Beyoğlu bölgesi ondan sorulur.
Alımlı bir hanım ve umulmadık bir isim 1900’lerin başlarında İstanbul’da piyasaya sürülen ve üzerinde “Margaretha Fehim Pascha” yazısı bulunan foto kartlar, pek alımlı bir hanımefendiyi resmediyordu. Ancak bunların üzerinde II. Abdülhamid’in sütkardeşinin oğlu olan Fehim Paşa’nın isminin geçmesi herkesi şaşkına çevirmişti.
Abdülhamid’in bendesi olan diğer hafiye grupları ile rekabet ve kavgası hiç bitmez. İstanbul’da etkisini iyice hissettirdiği zaman diliminin sadrazamı Avlonyalı Ferit Paşa ile açıkça mücadele eder. Ferit Paşa da her fırsatta Fehim Paşa’yı gözden düşürmeye çalışır.
‘Fehim Paşa’nın metresi’ olunca… Hem Osmanlı hem Avrupa basını, “Fehim Paşa’nın metresi” olarak lanse edilen Margaretha’yla ilgili efsaneleri yaygınlaştırmış, kartpostallar her tarafta aranır hale gelmişti. Gerçek ise çok farklıydı.
Hovardalığı ile nam salan paşanın öldüğü tarihte, Muazzez ve Gevheristan ile birinin ismini tespit edemediğimiz üç karısı, yaşları 8 ile 13 arasında Zeki, Eşref, Alaaddin ve Necati isimlerinde dört çocuğu vardır. Kalabalık ailesine rağmen gözü sürekli evinin dışındadır. Bu sayede Osmanlıların son döneminden bu güne efsane anlatımlarla süslene süslene dikkati çekici hale gelen “Fehim Paşa ile metresi Margaretha” hikâyesi ortaya çıkmıştır. Anlatımlarda Sermet Muhtar Alus ve Reşad Ekrem Koçu’nun şahitlik veya nâkillikleri belirleyicidir. Murat Bardakçı, Ergun Hiçyılmaz, Gökhan Akçura gibi yazarlar da bu anlatımlara sadık kalırlar.
Günümüzde Beyoğlu’ndaki Saint Antoine Kilisesi’nin bulunduğu yerde, 1906’dan önce Concordia Tiyatrosu ve bahçesi bulunuyordu. Burada akrobasi gösterileri yapanlar, baba Charles, kızları Mary ve Margaretha ile Charles Morgan Jr. isimli erkek çocuktan ibaret Morgan ailesinin fertleri olarak tanıtılırlar. Genel olarak İngiliz veya Alman oldukları belirtilir. Fehim Paşa’nın birlikte olmayı kafasına koyduğu Margaretha’yı, sahne sonrası kart satmak üzere geldiği locasında beş lira bahşiş vererek etkilediği özellikle vurgulanır. Bundan sonrası için farklı versiyonlar söz konusu olsa da Margaretha’nın metres olmayı kabul ederek Fehim Paşa tarafından bir eve yerleştirildiği ve İstanbul’dan sürülünceye kadar birlikte oldukları anlatımların ortak verisidir.
Aslında Fehim Paşa ile Margaretha’ya o yılların basın dünyası üst düzey ilgi göstermiştir. Amerikan gazeteleri “Princess Fehim” adıyla andıkları Margareth’i saraylarda yaşayan, kocasının haremine kapatılmış, etrafında 200 köle hizmetçisi bulunan mahzun bir Batılı olarak tasvir ederler. Hatta Amerikalı olduğu da iddia edilir. Paşa ile metresinin ilişkisi İstanbul sosyetesinin de epey diline düşer. Basın dünyası da sessiz kalmaz, Fehim Paşa’nın Sevgilisi Karagöz’ün Koynunda, Hafiye Melanetleri, Fehim Paşa gibi kitaplar yayınlanır.
Aslında Fehim Paşa ile Margaretha’ya o yılların basın dünyası üst düzey ilgi göstermiştir. Amerikan gazeteleri “Princess Fehim” adıyla andıkları Margareth’i saraylarda yaşayan, kocasının haremine kapatılmış, etrafında 200 köle hizmetçisi bulunan mahzun bir Batılı olarak tasvir ederler. Hatta Amerikalı olduğu da iddia edilir. Paşa ile metresinin ilişkisi İstanbul sosyetesinin de epey diline düşer. Basın dünyası da sessiz kalmaz, Fehim Paşa’nın Sevgilisi Karagöz’ün Koynunda, Hafiye Melanetleri, Fehim Paşa gibi kitaplar yayınlanır.
Bütün bunların yanında en çok bahsedilmeye değer kitap, Ahmed Naci’nin Fehim Paşa ile Margrit (1911-12) adlı kitabıdır. Bugüne kadar hakkında pek araştırma yapılmayan Ahmed Naci, o sıralarda çok sayıda roman ve çevirisi olan bir yazardır. Bu eserinin girişinde “Fehim’in yakın çevresindeki adamlarından ve sonradan Yıldız’da görevlendirilen Kamil Bey isminde birinin notlarından yararlanarak kitabı kaleme aldığını” söyler: “Bu risalemiz, hayali, tasviri bir roman değil, belki bir hakikat-i tarihiyedir” diyerek anlatılanların gerçekliğini vurgular. Buna rağmen Fehim Paşa ve Margaretha üzerine yazılan yazılarda ihmal edilmiş veya hiç görülmemiştir. Kitapta anlatılan bazı hususların arşiv belgeleriyle örtüşmesi dikkatimizi bu esere yöneltmemize sebep olmuştur.
Ahmed Naci’nin anlatımının doğruluğunu teyit ettiğimiz en önemli nokta, Fehim’in adamlarından Süreyya’nın tertibi ile Margaretha ve Fehim’in Beyoğlu’nun büyük otellerinden birinde kıyılan nikâh ile evlendiklerini Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde, Sadrazam Avlonyalı Ferit Paşa tarafından Yıldız Sarayı’na gönderilen bir tahriratta görmemizdir. Bu belgedeki,“18 Nisan 1905 tarihinde Margarit isminde tiyatro oyuncularından bir Almanyalı kızla garip bir surette izdivaç ettiği ve işbu izdivaca adamlarından merkum Süreyya’nın vesatet ve delalet eylediği ve bir müddet sonra Margarita’yı bırakmış olmasından dolayı Almanya konsolatosu mahkemesinde muhakemat cereyan ederek bir hayli tazminat itasına mecbur kaldığı tahkikat-ı vakıadan müsteban olmuştur” cümlesi, kitabı teyid etmektedir.
Oryantalizm modası Amerikan gazeteleri “Princess Fehim” adıyla andıkları Margaretha’yı saraylarda yaşayan, kocasının haremine kapatılmış, etrafında 200 hizmetçisi bulunan mahzun bir Batılı olarak anlattılar.
Bu nikâhın arka planı da kitapta anlatılmaktadır. Bu noktadan itibaren hikâye, bilinen klasik şekilden farklılaşır. Fehim, Süreyya isimli Selanikli Yahudi dönmesi adamınının öve öve bitiremediği Margaretha’yı ilk duyduğunda hiç umursamaz. Henüz 18-20 yaşlarındaki bu güzel kız için bir tasarısı da yoktur. Bir gün yolu Concordia’ya düşen Fehim Paşa, cazibesine kapıldığı Margaretha’yı elde etmek için kırk takla atar. Tam tamına 483 lira saydığı altın ve yakut bir yüzük ile gönlünü çalmaya çalışır. O miktar paranın ne ifade ettiğini anlamak için iki yıl sonra Bursa’da sürgündeyken Çekirge semtinde 25 dönüm dut bahçesini 200 liraya satın aldığını söylemek yeterli olacaktır.
Bu kadar değerli bir hediyeyi kabul eden Margaretha, Fehim Paşa’nın birlikte olma teklifini reddedince Süreyya tekrar devreye girer. Tiyatro müdürü de görüşmelere katılır. Süreyya, Fehim Paşa’nın aslında evlenmek istediğini söylediğinde, tiyatro müdürü, kızın Viyana’da olan babasının onayına ihtiyaç duyulduğunu belirtir. İşte burası da bilinenlerden farklıdır. Babasının akrobat Morgan ailesi ile birlikte Concordia’da gösteri yapmak yerine Viyana’da yaşadığı vurgulanır. Belki akrobat olarak çalışırken Viyana’ya geçici surette gitmişti, belki de akrobat bile olmayan bir Viyana sakiniydi. Evlilik teklifine şaşıran baba Morgan onay verir ama tek şartla; Margaretha, Fehim Paşa’nın nikâhlı eşi olursa.
Fehim evlilik kararını şiddetle reddetse de, Süreyya sahte imam ve sahte bir düğünle bu işi yapacaklarını söyleyince ikna olur. Sadrazam da “garip bir surette izdivaç ettiği” derken bunu kastetmektedir.
‘Garip bir izdivaç’ Ahmed Naci’nin Fehim Paşa ile Margrit adlı kitabının kapağı (üstte) ve Yıldız’a sunulan tahriratta, ikilinin kıydığı nikahın “garip surette bir izdivaç” olduğunu belirten bölüm.
18 Nisan 1905’te kıyılan nikâhtan sadece bir hafta sonra Fehim Paşa kızdan sıkılır ve Margaretha’yı terk eder. Devreye giren Alman konsolosluk mahkemesinde bir hayli tazminat ödenir ama, Ferit Paşa parayı Fehim ödemiş gibi söylese de esas ödeyenin Abdülhamid olduğunu yüzüne vurmak için öyle söylemektedir. Zaten Ahmed Naci, o tazminatın Abdülhamid’den alınan 2000 lira olduğunu belirtir.
Morgan Ailesi, Fehim Paşa’yı yaptığına utandırmak, kızlarını terk etmesinin intikamını almak için Margaretha’nın kartpostallarının üzerine Margaretha Fehim Pascha ismini bastırıp satarlar. Ahmed Naci’ye göre utanmak bir tarafa, Fehim bu olayı hiç önemsememiştir.
Burada kronolojik bir takip yapmak gerekir. Fehim, 1905 yılı Nisan ayı sonlarında Margaretha’yı terk ettiyse, kartpostalların da Mayıs sonrasında dağıtılmaya başlandığını düşünebiliriz. Bursa’ya sürgünü 16 Şubat 1907, yazımıza konu olan kartpostalların toplanma emrinin verildiği tarih 25 Şubat 1907’dir. Daha önceki bir tarihe ait yasaklanma emri olmadığına göre, Fehim Paşa en etkili olduğu zaman diliminde iki yıl boyunca bunların yasaklanması için bir emir çıkarttırmamış demektir. Bu da Ahmed Naci’nin, Fehim’in bu işi önemsemediğine dair sözlerini doğrulamaktadır.
El altından satılan bu kartlar zamanla yayıldılar ve günümüzde koleksiyonerlerin en değerli objelerinden biri oldular. Genç yaşta çok şey gören, yaşayan Fehim Paşa, uluslararası baskılardan bunalan velinimeti Abdülhamid’in, kendine mecburen yüz çevirmesiyle soluğu Bursa sürgününde aldı. Ailesini de yanında götürüp mazbut piknikler, kır ve araba gezintileri ile fırtınalı günleri geride bıraktı. Ne var ki bir daha ne İstanbul’u ne de velinimetini görebilecektir.
Fehim Paşa, Meşrutiyet’in ilanıyla kaçmaya çalışırken, 3 Ağustos 1908 tarihinde Yenişehir’de taşlı sopalı bir grup tarafından linç edildi. Margaretha ise Fehim daha Bursa’ya sürgüne gönderilir gönderilmez konağındaki eşyasını, mücevherlerini satarak, tüm birikimini de yanına alıp Sirkeci Garı’ndan Viyana’ya gidecek ve bu defa henüz sonunu tespit edemediğimiz bir hayatın kucağına kendini bırakacaktır.
FOTO KARTLAR 2 YIL PİYASADA KALDI
Mevcutlarının hemen toplatılmasına!
İstanbul’da, üzerinde “Margaretha Fehim Pascha” yazılı kartpostallar için verilen toplatma kararı, bunların ortaya çıkmasından iki yıl sonraydı. Bu durum, Fehim Paşa’nın, kendi adının yazılı olduğu bu kartlardan pek de rahatsız olmadığını gösteriyor. 1907’deki toplatma kararının orijinal metni şöyle:
“Babıali
Nezaret-i Celile-i Dahiliye
İdare-i Matbuat
Aded
951
Bir kadın resmini ve bâlâsında Fransızca “Margrit Fehim Paşa” ibaresini hâvî muhtelif vaziyette altı adet kartpostal Sirkeci’de Mariçe Oteli karşısında kartpostal satan bir dükkanda görülerek mübayaa edildiği idare-i âcizî Matbaalar Sermüfettişi Şemseddin Bey tarafından verilen raporda beyan ve ifade kılınmış ve alelusul idâre-i âcizîde hıfz edilmiş olmağla bunların füruhtuna meydan verdirilmemesi ve mevcutlarının hemen toplatılması esbabının istikmali lüzumunun Zabtiye Nezaret-i Celilesi’ne emr u iş’âr buyurulması bâbında emr u fermân hazret-i men-lehü’l-emrindir.
Fî 12 Muharrem sene 325 ve fî 12 Şubat sene 322 [25 Şubat 1907]
Amasya Oluz Höyük’teki kazılarda elde edilen son arkeolojik bulgular, Anadolu ve Önasya dinler tarihinin ezberlerini bozuyor. Böylesine erken ve eksiksiz bir örneğine Zerdüşt dininin kaynak bölgesi İran’da bile rastlanmayan Ateş Tapınağı’ndan çıkartılan kült objeleri, Zerdüşt’ün Ahura Mazda’yı aramak için çıktığı yolculukta Anadolu’ya gelmiş olma ihtimalini güçlendiriyor.
Media (Güney Azerbaycan) ya da Margiana’da (Horasan) ortaya çıktığı ve Anadolu topraklarına MÖ 6 yüzyılın başlarından itibaren Med Krallığı’nın batıya yayılımı ile girdiği düşünülen Zerdüşt dininin kurucusu Zerdüşt’ün nerede doğduğu, ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, MÖ 650 – 400 yılları arasındaki bir zaman dilimi üzerinde durulmaktadır. Hayatı hakkında çok az bilgi bulunan Zerdüşt’ün isminin, eski Pers dilinde “Altın Develer İle / Sarı Deve Sahibi / Deve Sahibi / Deveci” gibi anlamlara geldiği düşünülmektedir. Zerdüşt’ün annesi Daughdho babası ise Porouchaspa idi. Zerdüşt yirmili yaşlarında İran’dan ayrılmış ve on yıl boyunca gerçeği bulmak için dolaşmıştır. Gerçeği bulana kadar devam eden süreç, Ahura Mazda’nın varlığını hissetmesi ve vahyin gelmeye başla ile sonuçlanmıştır. Daha sonra İran’a dönüp öğretilerini anlatmaya ve yaymaya başlayan Zerdüşt aralarındaki karmaşık ilişkiyi düşünmeden iyi ve kötüye dinsel temelde ayıran ilk insan olmuştur. Zerdüşt’ün yaymaya başladığı dinde iyiliğin sahibi ve temsilcisi Ahura Mazda, kötülüğün sahibi ise Anghra Mainyu (Ahriman/Ehrimen) idi. Dinden tanrı heykellerini ve benzer figürleri çıkarmayı başaran Zerdüşt, büyük olasılıkla ayinlerde ateşi, tapınmanın odağı olarak heykellerin yerine temel unsur olarak kullanmaya başlamıştır. Herodotos’un Persler hakkında aktardığı “….. tanrı heykeli, tapınak, sunak yapmak gibi şeyleri bilmezler…..” ifadesi, Zerdüşt’ün gerçekleştirdiği yeniliklerin MÖ 5 yüzyıl Anadolusu’nda yaşanmaya başladığına işaret etmektedir.
Tek tanrı-peygamber-vahiy sisteminin Önasya’daki ilk örneği olan Zerdüşt dininin tarihsel kökenlerinin en azından Demir Çağı ortalarına (MÖ 600) kadar uzandığı konusundaki bulgular bugüne değin özellikle Ateş Kültü temelinde izlenebilmiştir. Buna karşın Zerdüşt dininin erken dönemlerinin nasıl bir hikayesi olduğu hususu, arkeolojik kanıt noksanlığı nedeniyle bugüne değin tahminlerden öteye gidememiştir. Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te 2013 döneminden itibaren açığa çıkmaya başlayan arkeolojik bulgular, neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz Zerdüşt dininin erken dönemleri ile Ateş Kültü’nün MÖ 5 yüzyıldaki resmini çizmemizin yanı sıra, bunlar dışındaki farklı ritüeller ile uygulamaların varlığına da işaret etmektedir. Zerdüşt dininin doğduğu topraklar, Zerdüşt’ün yaşadığı dönem ve dogmanın meydana geldiği zaman bugüne değin tam olarak tanımlanamadığı için Oluz Höyük güncel bulgularının önemi ve değeri eşsizdir.
Sönmeyen ateş Oluz Höyük’te elde edilen en önemli bulgulardan biri, taş döşemeli bir cella’da yer alan kutsal ateş çukuru. Bu çukurda yanan ateş, canlandırmada görüldüğü gibi hiç söndürülmüyor olmalıydı. Uzun soluklu bir proje çerçevesinde devam eden Oluz Höyük Ateş Kültü araştırmaları konusundaki ilk yayın, #tarih’in birinci (Haziran 2014) sayısında yapılmıştı.
İran merkezli olan günümüz Zerdüşt dininde Ahura Mazda’nın evrensel sıcaklığını ve ışığını sembolize eden Ateş’in, MÖ 6 – 4 yüzyıllarda tapınılan bir nesne olduğuna dair çok güçlü arkeolojik ve tarihsel bulgular Anadolu kazılarında ortaya çıkmaya başlamıştır. Öyle anlaşılıyor ki, Zerdüşt dininde köklü ve geleneksel bir geçmişi olan ateşe tapma törenleri tarihsel süreçte dinin en güçlü ritüeli haline gelmiş ve dine özel bir Ateş Kültü oluşmuştur. İran’da, günümüz Zerdüşt dini çerçevesinde çeşitli ateş kültleri mevcuttur. Bunlar içinde üst düzey ve yüce olan “Kralların Ateşi (Azer-i Gashnasp)”, Tarımcıların Ateşi (Atash-gada-i Azer-Bazrin-Mehr)” ve “Ruhbanların Ateşi (TahtAzer-i Farbegh)”nin yanı sıra “Eyalet Ateşi (Behram)”, “Kabile Ateşi (Azeran)” ve “Ev Ateşi” gibi halka daha yakın ve yerel özellikler gösteren ateş kültleri de mevcuttur.
Med Krallığı ile birlikte Anadolu’ya girmiş olduğu düşünülen Ateş Kültü’nün, Anadolu’da MÖ 546’da başlayan Akhaimenid egemenliği sırasında kurumsallaşmaya başlamış olduğu anlaşılmaktadır. Oluz Höyük kazıları öncesi Ateş Kültü, Kappadokia’da Erciyes Dağı eteklerinde tesadüf eseri bulunmuş olan dört yüzünde Magus (Mog) adı verilen rahiplerin betimlendiği bir ateş sunağı dışında arkeolojik bir kimliğe sahip değildi. Buna ek olarak, Roma Dönemi’nde yaşamış olan Strabon (MÖ64 – MS 21), Kappadokia’da Pyraetheia’ların (ateşgedeler) içinde çevresi kapalı ve üstü açık cellalarda ebedi ateşlerin yandığından bahsetmektedir. Oluz Höyük’te açığa çıkmaya başlayan bir Ateş Tapınağı, yalnızca Anadolu arkeolojisi için değil, aynı zamanda Önasya ve Orta Asya’nın Ateş Kültü ile ilgili bulguları arasında da çok önemli bir keşif olarak yerini almıştır. İçinde uzun süreli (ebedi) ateşler yanmış Kutsal Ateş Çukuru’nun ait olduğu tapınağın cellası yani kutsal odası 2016 dönemi kazı çalışmalarında saptanmıştır. Taş döşemeli bir cella içinde olduğu anlaşılan Kutsal Ateş Çukuru’nun, mekânları doğuya doğru uzanan çok odalı bir tapınağın parçası olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Benzersiz parça Deve başı tasvirli kutsal kap, Anadolu ve Önasya’da bulunan tek örnek özelliğini taşıyor. Diğer bulgularla bir arada düşünülürse, bu kabın Zerdüşt’ü temsil etiği fikri ağırlık kazanıyor.
Ünlü Kral Yolu’nn bir parçası olan Oluz Höyük Pers Yolu’nun güney kısmında yer alan Kutsal Ateş Çukuru’nun bu konumu, ateş alevinin açık havada meydana getirilmesi zorunluluğu ile ilgili olmalıdır. Ateşe tapma törenlerinin, ateşin dışarıda yanma zorunluluğu nedeniyle açık havada icra edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Ateşe gösterilen saygı adına gerçekleştirilen dinsel törenlere ait eski izlerin Önasya coğrafyasında ne denli nadir olduğu düşü-nüldüğünde, AteşKültü ile ilgili eşsiz bir bulgu olan Oluz Höyük Ateş Tapınağı’nın önemi bir kez daha artmaktadır. Bununla birlikte, MÖ 5 yüzyılın son çeyreğine tarihlenen Ateş Tapınağı, özelde Oluz Höyük genelde ise Kuzey-Orta Anadolu ile Kızılırmak Havzası yani Kappadokia Geç Demir Çağı toplumlarının güçlü ateşperest kimlikleri ile gerçekleştirdikleri Ateş Kültü faaliyetlerine, Erken Zerdüşt dininin uygulamalarına işaret etmesi bakımından dikkat çekicidir. Magusların yönettiği ateş törenleri zamanla tapınaklar (ateşgede) içindeki sunaklarda da yapılmaya başlanmış olmalıdır. Önceleri dar ve elit bir kesime hitap eden Erken Zerdüşt dininin, Ateş Kültü ayinleri ile birlikte yayılım alanı bulduğu ve ibadetler ile ayinlerin halka açık bir hale gelmiş olduğu düşünülebilir.
Oluz Höyük’te Ateş Kültü ile ilgili olduğunu düşündüğümüz diğer önemli bulgular, tapınak ateşlerine ait küllerin saklandığı kutsal kül kaplarıdır. Bunlar gerek Ateş Tapınağı içinde gerekse de yakın çevresinde keşfedilmiştir. Tapınakta gerçekleştirilen ayinlerin sonunda bir kısım kül ve ateş kalıntıları kutsal nitelikleri nedeniyle çömleklere konulup toprağa gömülüyordu. Kutsal emanetlerin gömüldüğü çukurlarda (bothros) saptanan kül kaplarının Oluz Höyük’teki varlıkları, Anadolu ve Önasya din tarihindeki çok önemli bir ritüelin ilk kez farkına varılmasını sağlamıştır. Oluz Höyük’te yapılan kazılarda, Zerdüşt dininin günümüzde hakkında fazla bilgi bulunmayan diğer ibadet biçimlerine dair ipuçları da elde edilmeye başlanmıştır. Yapılan çalışmalar Erken Zerdüşt dininin çeşitlilik gösteren dogmaları ve farklı ayinleri olduğuna işaret etmektedir. Oluz Höyük kazıları, Erken Zerdüşt dininin pratikleri içinde hayvan kurbanlarının da bulunduğuna dair bulgular sunmaya başlamıştır. Kurban hayvanlarının şimdilik sığır, eşek ve domuzdan ibaret olması, bu konuda tekdüzelik yerine çeşitlilik olduğunu göstermektedir.
Küller saklanıyordu Kazılar sırasında tapınakta yanan ebedi ateşin küllerinin konduğu kutsal kapların saklandığı özel çukurlar açığa çıkarıldı.
Oluz Höyük Akhaimenid Dönemi mimari tabakalarında bulunan kilden üretilmiş özel tasarım kapların birtakım dinsel törenlerde kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Büyük bir bölümü kullanılmaz hale geldikten sonra bothroslara bırakılmış kapların, günümüz Zerdüştlük inancında Haoma adı verilen dine özel üretilen ve tüketilen bir içkinin, belki de kutsal bir şarabın tarihsel gelişimi ve kullanımı ile ilgili olduğu düşünülebilir. Zerdüşt’ün öğretilerini anlatma ve yayma döneminde Haoma’ya karşı geldiği, bunun hastalık getiren mide bulandırıcı bir içki olduğunu beyan ettiği, ancak daha sonra yol göstericiliğini kaybedeceği endişesiyle Haoma kültünü kabul etmek zorunda kaldığı bilinmektedir. Tarihsel süreç içinde Haoma içkisinin üretiminde kullanılan bitkilerin tam olarak neler olduğu bilinememekle birlikte, bunların dağlık bölgelerde yetişen birtakım özel otlar olduğu konusunda görüş birliği bulunmaktadır. Ahura Mazda onuruna düzenlenen Haoma ayinlerinde özel tasarım kapların kullanılmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bir çeşit kült libasyonu olan Haoma içme ayinlerinde kullanılmış olabilecek kapların neler olabileceği sorusu Oluz Höyük’te ele geçen kült kapları ile birlikte yanıt bulmuş gibi görünmektedir.
Diğer bir çukurda ise Ateş Tapınağı’nın kullanılmaz hale gelen kiremitleri, kapı aksamı ve diğer eşyaları bulundu.
Bu güne değin neredeyse tüm envanter eşyaları (kiremitler, kandiller, kutsal içki kapları, ateşi karıştırmaya yarayan tunç spatulalar) saptanan Oluz Höyük Ateş Tapınağı’nın (MÖ 425-400) Zerdüşt dininin oldukça erken bir dönemine ait olduğu gözlenmektedir. Bu süreçte Kuzey-Orta Anadolu’da yeşerdiği anlaşılan ve ateş tapınaklarıyla karakterize olan Zerdüşt dininin Oluz Höyük’te arkaik bir döneminin saptandığı ve kutsal kitabı Avesta’nın bile yazılmadığı bir evresinin (sözel dönem) yaşandığı anlaşılmaktadır.
Zerdüşt dininin kaynak bölgesi olan Kuzeybatı İran’da bu denli erken bir örneği henüz açığa çıkarılamayan Oluz Höyük Ateş Tapınağı’nın Anadolu ve Önasya’nın klişe din tarihine büyük katkılarda bulunacağı görülmektedir. Bu güncel arkeolojik gelişmelerle birlikte Oluz Höyük’ün de içinde bulunduğu Kuzey-Orta Anadolu bölgesinin (Kuzey Kappadokia) Zerdüştlük dininin kutsal coğrafyası içinde yer almış olduğu anlaşılmaktadır.
Kutsal içki kabı Pers kültürünün tipik bir örneği olan dağ keçisi betimlemeli içki kabının haoma(kutsal kase) törenleri için üretildiği düşünülüyor.
Oluz Höyük’te keşfedilmiş devebaşı betimli bir kült kabı, yerel mimari geleneklerle inşa edilmiş öncü bir tapınak ile sunakların bile henüz keşfedilmediğine işaret eden basit ancak etkileyici Kutsal Ateş Çukuru’nu gölgede bırakan sırlar içermektedir. Oluz Höyük ile Zerdüşt arasındaki özel bir bağlantıya işaret eden dinsel kap Anadolu ve Önasya’daki tek örnek durumundadır. Oldukça zarif işlenmiş, üst kısmı bir devenin başını yansıtan kabın gövdesi basık küresel biçimlidir. Koyu devetüyü hamurlu, kahverengimsi devetüyü astarlı ve çok iyi açkılı kabın deve başı figürünün tepesinde küçük bir delik yer almaktadır. Kabın tabanı ise çok sayıda deliğe sahip olup, süzgeç görünümlüdür. Bu özel tasarım kabın bir içki içme kabı olmadığı, tepesindeki ve tabanındaki deliklerden anlaşılmaktadır. Bu bağlamda deve başı betimli kabın bir içki dökme ve serpme kabı olduğu düşünülebilir. Bu nedenle deve başı betimli kabın tanrı (Ahura Mazda) şerefine içilen içkinin bir kısmının yere dökülmesi ayinlerinde (Zaothra) kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Zerdüşt (Zarathustra) adının eski Farsçada “Altın Develer İle / Sarı Deve Sahibi / Deve Sahibi / Deveci” anlamında olması, deve başı betimli bu kabın varlığı ve işlevini anlamlı kılmakta ve açık biçimde Zerdüşt adı ile bağlantılı gibi görünmektedir.
Yirmili yaşlarında İran’dan ayrılmış ve on yıl boyunca gerçeği bulmak için dolaşmış olan Zerdüşt’ün bu ünlü yolculuğunu hangi yöne doğru yapmış olduğu belirsizdir. Zerdüşt dini ile ilgili yazılı kaynakların neredeyse tamamı Erken İslam Dönemi (7. yüzyıl) ile çağdaştır. Yani Zerdüşt’ün ölümünden yaklaşık 1100-1200 sonra kaleme alınmıştır. Bunlar bile Zerdüşt’ün Ahura Mazda’yı arayışı sırasında hangi bölgeleri gezmiş olduğunu kesin olarak işaret edememektedir. Gelenekler doğrultusunda yapılan yorumlar yolculuğun Hazar Denizi’nin güneydoğusundaki topraklara yani bugünkü Türkmenistan ve Özbekistan’a yapıldığı yönündedir. Oysa Anadolu arkeolojisinin bu yazıda tanıtılan güncel arkeolojik bulgular, eğer Zerdüşt’ün böyle bir yolculuğu varsa, bunun Kızılırmak Havzası’na doğru gerçekleşmiş olabileceğine dair güçlü izler hissettirmektedir.
Başından beri hareketli bir semt olan Sirkeci, Osmanlı döneminde hem Topkapı Sarayı’na, hem Babıâli’ye yakınlığı nedeniyle önemliydi. İstanbul’un deniz taşımacılığı ve ticaret merkezlerinden biri olan semtin önemi, 1890’da Sirkeci Garı’nın açılmasıyla daha da arttı. Şark Ekspresi’nin ziyaretleri İstanbul’u kitle turizmiyle tanıştırırken Batılı zenginler şehre ilk adımlarını Sirkeci’de attı. Semt bugün de turistlerden rağbet görüyor. Fakat, yakın zamanlara kadar Avrupalı turistlerin yarattığı oryantalist atmosfer bugün yerini Ortadoğulu ziyaretçilerin getirdiği “oryantal” havaya bırakmış görünüyor.
Bir eğitim-öğretim yılına daha başlamışken, annelerinin kollarında yaşayıp çiçekli bahçelerde olmasa da, beton ve toz toprak içindeki mahallelerinde anneleri balkondan terlik atana kadar koşmaları gereken sevgili kardeşlerimizin, okullu oldukları için sabahın kör karanlığında kalkıp sınıfları doldurmalarının hikâyesini anlatmanın tam sırasıdır. Bu ilk cümleyi öğelerine ayıranı doğrudan ilkokul beşten mezun ediyorlar, onu da söyleyeyim.
Şimdi aklımda kaldığı kadarıyla, yazının icadıyla eğitimin icadı aynı zamanda gerçekleşiyor. Elbette ondan önce de atalarımız iyice mal değildir, birbirlerine bir şeyler öğretiyor, “Abi mamutu asıl böyle avlayacaksın bak” diye yol yordam gösteriyor, “Abla sakın şu otlardan yeme, geçen benim kaynım yedi, sizlere ömür” diye faideli bilgiler veriyorlardır, orası ayrı. Zaten hangi ot zehirli, hangi bitki adamı öldürür diye öğrenene kadar öyle sanıyorum ki nice kayınlar toprağa verilmiş, nice atamız sırf ortada sistemli bir eğitim olmadığı için topladıkları mantarlardan zehirlenerek ölmüştür.
Kısacası yanlış bilmiyorsam bu yazı işinden sonra eğitim işi de başlamış. Ha başlamış başlamasına da, bütün okullar mekteb-i sultani, inanır mısınız çocuğunuzu iyi bir okula vermek bugünün TEOG’undan da, ÖSS’sinden de zor. Zaten genelde bir tane okul var, ona da hep zenginlerin çocukları gidiyor. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa eğitimi kitleselleştirip tabana yayan ve hatta tüm çocuklara zorunlu koşan ilk topluluk Yahudiler olmuş. Tabii ben yine başkalarının yalancısıyım ama nasıl ki zorunlu eğitimi ilk bulan ve uygulayan Yahudilerse galiba okulu kırmayı da ilk keşfeden onlar olmuş, zira Roma’nın artık imparatorluk olduğu zamanlarda bile Yahudiler arasında okuma-yazma oranı yüzde on falan. Şimdi bu size düşük gelebilir, gelmesin. Avrupa’da bu orana ulaşılması için daha 1500 yıldan fazla zaman geçmesi gerekecek.
Tabii bugün bildiğimiz anlamda bir eğitim için 19. yüzyılı beklememiz gerekecek ama tarihin ilk sınavla öğrenci alan okulu, 4+4+4 sistemi falan Antik Yunan’da belirmiş bile. Antik Yunan da kesintisiz zorunlu eğitime karşı çıkarak okulları bölmüşse de, benim aklımda kaldığı kadarıyla çoğunun hocası olmadığı için hep bedenci girmiş derslere, liseye kadar ağırlıklı olarak hep beden dersi var. Eğitim demokratik, herkese veriliyor ama bir yandan da iyice fakir olanlar meslek lisesine gönderiliyor taa milattan önce yedinci yüzyıllarda bile. Tabii Antik Yunan’ın tamamı böyle değil. Spartalılara baktığımızda bütün bir toplumun Kuleli Askerî Lisesi olduğunu görüyoruz, zira çoluk çocuk bütün erkekler bacak kadarken doğrudan kışlaya gönderiliyor, evlenene kadar da dışarı çıkamıyor. Hatta evlenince de çıkmıyor olabilir. Üstelik öyle yatılı okul denince aklınıza Hababam Sınıfı gelmesin; öğrencilerin resmen aç bırakıldığı ve yemek çalmaya zorlandığı, yakalanırlarsa da cezalandırıldığı bir okul bu. Yok öyle tencere tencere yemek getiren Hafize Ana falan; “Açsan git yemek çal, yakalarsak çok kötü döveriz, çalmazsan zaten ölürsün” diyorlar. Yani ne bileyim İstanbul Üniversitesi yemekhanesi bunun yanında çok iyi, öyle düşünün. Bütün erkeklerin bu sert yatılı askerî okulla gençliklerini harcadıkları Sparta’da adamlar evlendirilirken yabancılık çekmesin, durumu garipsemesin diye gelinleri erkek gibi tıraş edip giydiriyorlar. Yani öyle “300 Spartalı” filmindeki çakma Spartalıların homofobik homofobik konuştuğuna bakmayın.
Ha bu arada Atinalılar kızlara pek önem vermezken Spartalılarda kızların eğitimine çok büyük önem veriliyor ve üstelik öyle eğitim fakültesi, eczacılık falan da yok, resmen güreş eğitimi veriyorlar kızlara ve hayır, çamur güreşi falan değil hayvan evladım! Çık bakayım dışarı! Nereden girdin sen dergiye?
Arkadaş çıktığına göre devam edelim, siz de öyle her önüne gelene dergiyi omzunuzun arkasından okutmayın canım. Köşeyi kaynatmaya çalışıyor adam. Neyse, bu bilgiler ışığında sabahın kör karanlığında okul yollarına düşen gariplerimin söveceklerse Antik Yunan medeniyetine sövmeleri gerektiği de anlaşılmıştır. Bakın zil çalıyor, köşe bitti.
Köprü-Kadıköy hattında çalıştırılmak üzere 1911’de Fransa’ya ısmarlanan üç vapurdan biri olan Kadıköy, 1913’te teslim alınmıştı. Yaklaşık 25.000 altın liraya mal olan 697 gros tonluk gemi, İstanbullulara tam 54 yıl hizmet verdi. Eğer 1 Mart 1966’da bir tanker çarpmasının ardından çıkan yangında kullanılamaz hale gelmeseydi, muhtemelen daha uzun yıllar İstanbul’un iki yakası arasında süzülmeye devam edecek, en sert havalarda bile yolcularını karaya güvenle ulaştırmayı sürdürecekti. 1950’li yıllarda çekilmiş fotoğrafta, emektar Kadıköy vapuru Kadıköy iskelesinde görülüyor. Yakın zamanlarda hizmete giren “yüzen düdüklü tencere”lerle karşılaştırılınca, zarif vapur göze daha da hoş geliyor.
Divriği’ndeki Alanlı Evi kuşaklar boyunca bir kasaba ailesinin kültür zenginliğini korudu, yaşattı. Eski bir Anadolu ailesi olan Alanlıların son ferdinin hayata gözlerini kapatmasının ardından, yaklaşık 200 yıllık evin cümle kapısı da kapandı. Önlem alınmazsa ev zamanın çarkları arasında harabeye dönecek, bu topraklardaki binlerce sahipsiz kültür varlığına bir yenisi daha eklenecek. Köklü bir Anadolu ailesinin özel tarihinin en yakın tanığı, hatıralarıyla birlikte yok olup gidecek.
Kültür-tarih zenginliklerimizle övünüyoruz ama sahipsiz, bakımsız örenler, eski eserler binlerce. Divriği’deki Alanlı Evi de bunlara katıldı. Temel taşlarını 1820’lerin ustaları koymuş. 200 yıllık bir maziye oturan bu ev, 6-7 kuşak boyunca bir kasaba ailesinin kültür zenginliğini korudu, yaşattı. Fakat artık cümle kapısını “sahip” kimliğiyle açıp kapayan kimse yok! Dam ve çatı, saçak ve sıvalar, kapı ve pencereler, rüzgâra, yağmura, kara teslim durumunda. Bu yerel mimarlık ve kültür atmosferi, önce hüzünlü bir harabeye, sonra bir virane görüntüsüne, sonra yokluğa hazır. Karşısındaki büyük Ayanağa Konağı ise darmadağınık! Paylaşılmış, parçalanmış, saçakları mertekleri sökülüp yakılıyor. Yine de restore edilen iki başodasıyla diklenerek varım diyebiliyor. O odalarda oturup kahve içen zamane konukları, “ağalık” neymiş, boyutlara, özene, bezemelere bakarak kavramaya çalışıyorlar.
Her odasında başka bir hatıra Bugün yazgısıyla baş başa kalan Alanlı Evi, yaklaşık iki yüz yıllık ömründe bir Anadolu ailesinin farklı kuşaklarının birbirinden ilginç fertlerinin hayatlarına tanıklık etti.
Bizde aile tarihlerini yazmada iki yüzyıl geriye gitme olanağı yoktur. Aileler, mensubiyet ve köken konusunda sığ bilgilerle şecere kurmaktalar. Eski bir Anadolu ailesi olan Alanlılar da en uzun 200 yıllık tarihiyle şu yakında sönüverdi. Bundan kimsenin haberi yok! Kapısı kapanan aile evinin, damı çatısı saçakları duvar ve sıvaları kapı ve pencereleri, esip savuran rüzgârın yağmurun, kar sularının amansızlığında eriyip gidecek. O evden hüzünlü bir harabe yığıntısı kalacak! Selçuklu, Osmanlı, Kayzer sarayları da böyle yok olmuştu. Anadolu, kendi mirasını tüketmede dünya birincisidir!
Sınıf düzeyleri dikkate alınarak her yörede birkaç ailenin ve evin tarihi yazılmadı. Kent ve kasabaların sosyal- tarihsel katmanları için bu gerekliydi. Ailelerin özel tarihleriyle yok olması toplum tarihi bakımından kayıptır. Sıradan bir Selçuklu veya Osmanlı ailesinin tarihine sahip değiliz. Yüzyıl önceki ailelerinden taşınır taşınmaz neleri saklayabildik?
Yapısal özellikleri, mimari ayrıntıları
Divriği Karayusuf mahallesinde Abıçemen deresi yamacına yaslanmış yarı tarihî yarı romantik esintili Alanlı Evi’nin iç dünyasının eski kalabalık nüfusundan tek ses yok! Her biri ayrı melodiler çalan duvar saatleri, konsollar, aynalar, levhalar da artık yok. Sessiz evde kalan öteberi, çökme yazgısına eşlik edecek. Bunlar maddi değerden yoksun eski kiler küpleri, kırık kopuk eşya döküntüleri, çul palaz nevinden şeylerdir. 1840-1880 arasında iki veya üç evrede eklemelerle yapılanan evin temel taşını aile atası sayılan tüccarlardan Alanlıoğlu Veli ve Mehmed efendiler 1830’larda koymuş olmalı. İkinci aşamada evin bânisi Veli oğlu İbrahim, üçüncü aşamada tamamlayanlar da torunlardan Rıza ve Halim Efendiler’dir. Bu evde 20. yüzyıl dünyasına göz açıp seksen yıllık yaşamını Alanlı Evi’nde geçiren beşinci kuşaktan Ömer Çalapverdi (öl. 2014), cümle kapısını özgün anahtarıyla son açıp kapayandır.
Evin yapılışı için ondan dinlediğimiz öykü, en erken, İbrahim Efendi’ye dayanıyordu. Aynı sokağın sağındaki büyük Ayanağa Konağı’nın da Hicrî 1254 (1838) tarihinde yapıldığı; Ayan Mehmed Ağa ile İbrahim Ağa arasındaki yakınlık da dikkate alındığında, iki aile arasında bir zaman koşutluğu yakalanıyor. Demek ki iki dönüm bahçesi, 1000 m2 oturma-kullanma alanı olan bu üç katlı evde 170 yıllık bir aile tarihi saklı.
Bayramlarda açılmayan kapı
Alanlı Evi selamlık kapı üstü odası. Altında yalın cümle kapısı. Artık gireni çıkanı, açanı kapayanı yok. Pencere kepenkleri dökülüyor. Saçaktan, kireç sıvadan iz kalmamış.
Dış albeniden yoksun evin pencereleri uzak manzaralara açık. Cümle kapısından girilince: Kaldırım döşeli selamlık avlusu, köylü odası, ayaz ve avlu, örtme, işlik, binek taşı, ayakçak (üst kat merdiveni), selamlığın altında mabeyn ve köylü odalarının kapıları, ambar ve işlik görülüyor.
Ayakçak (merdiven) başından geçilen, çarhıfelekli divanhaneden selamlık sofasına giriliyor. Bu kattaki geniş ve aydınlık odalarda, çarhıfelekli tavanlar, alçı işlemeli yaşmaklı ocaklar, duvar nişleri, mihrabiyeler var. Dördüncü kat konumundaki çadır tavanlı köşk odasının pencerelerinden Divriği’nin dört tarafı, uzaktaki dağlar ve yaylalar seyrediliyor.
Avludaki orta kapıdan ve örtme kapısından girilen harem dairesinin sofasına, evin salonu sayılan kürsübaşılı (tandırlı) toyhane ile üç yaz iki kış odasının, mutfak ve kilerin kapıları açılıyor. Harem odaları da bezemeli tavanlar, alçı yaşmaklı ocaklar, silmeli işlemeli direk, dikme ve kirişler, avadanlıklı kapılar, gömme dolaplarla uyumlu bir iç tasarım sergiliyor.
Zemin ve bodrum katında yer damı, ahır, depo, odunluk, samanlık taksimatı var. Kuyulu harem avlusu, taş döşeli ark, ulu meyve ağaçlarının gölgelediği, bağ bostan evlekleriyle bahçe, evin açık mekânları. Bütün bu zenginlik, Alanlı Evi için, geçen asırların “ev dediğin evrendir, içinde harman da döndürülür” sözünü doğruluyor. Başka yaşıtı evler gibi bu mekân da imar edilmiş bir doğa parçasında aile özgürlüğünü sağlayan bir iç âlemdi.
Selamlık avlusundaki taş sahanlıktaki tahta basamaklardan çıkılan divanhâne, yaz akşamlarına özel, bir hayat/ hanaymış. Bu balkonu, Divriği’nin mertek örtülü divanhanelerinden ayıran, zengin dekorasyonlu tavanıdır. Bununla ilgili söylenceye göre İbrahim Efendi’nin oğlu Halim Efendi ustaların yaptığı ilk tavanı beğenmeyerek sökmüş. İnce marangozluk hüneriyle zemini mavi çuha kaplı yeni bir tavan yapmış.
Alanlı Evi’ndeki kerpiç, taş, kireç, ardıç ve çam terkipli yapılanmada yerel- geleneksel yaşantının “ev” boyut ve ayrıntılarını oluşturan inşai ve mimari birçok ayrıntı, ölçü ve biçimleme görülebilir. Kerpiç yapının iki asırlık direnme gücünde, ömürlerini bu eve adayan, sanatta ve zanaatlerde mahir Rıza ve Halim kardeşlerin emekleri çoktur. Evin yapım tekniğini ve malzemesini 2001 yılında inceleyen Yüksek Mimar Hüsrev Tayla (öl. 2003) Geleneksel Türk Ev Mimarisinde Yapı Sistem ve Elemanları isimli 2007 tarihli çalışmasında bu yapının, Anadolu sivil mimarisi için sunduğu referansları saptamış ve restore edilmesini önermişti.
Yapı, Divriği’deki konut mimarisinin geçirdiği evreler için de bir dizi kanıt içerir. Yerli ustaların uygulamalarla ilerlettikleri tavan, kiriş, ahşap direk, kapı, sergen, dolap türlerinin tipik örnekleri görülebilir. Dikey ve yatay ölçülerdeki şaşırtıcılık, kerpiç örgüsündeki mükemmeliyet, miras taksimine uğramayışı, satılarak sahip değiştirmemesi de bu evi ayakta tutan nedenlerdir. Geçen uzun zamanda, konut planının ve kullanım geleneğinin değiştirilmemesi ise bir koruma taassubunu düşündürüyor. Beş hatta altı kuşağa meskenlik edişini sağlayan, bu muhafazakârlık olmuştu da denebilir.
Yapı evrimleri açısından bakıldığında ise Alanlı Evi, Orta Anadolu eski konut mimarisinin geçirdiği evreleri yansıtan bir sivil mimari örneğidir. 1800’lerde akarsu yoluyla taşınarak ev yapıcılığında kullanılan omcalı (balta çiziği mühürlü) ardıç ve çam kütükler bu evde görülüyor. Klasik kerpiç tipleri, ahşap, alçı süslemeler, revzen, kepenk, stuka, ocak örnekleri; yerli ustaların geliştirdikleri planlar; tavan, kiriş, direk, kapı, sergen, dolap üslupları için de bu ev sanki bir laboratuardır.
Ev sahiplerinin el emeği göz nuru Bir zamanlar yaz sohbetlerinin, konu komşu buluşmalarının yapıldığı divanhane, çarhıfelekli tavanı ile Divriği’nde tekmiş (üstte). Tavşan işi denen ince marangozlukta mahir Halim Efendi’nin kendi eseri Divanhane tavanını yaparken tek tek el çakısıyla ürettiği küçük ahşap bezeme paftaları.
Aile bireyleri ve sosyo-kültürel mirasları
Alanlıoğulları, orta zenginlikte, kasaba eşrafından, arazi sahibi, varsıl, bireyleri yetenekli ve aydın, ilişkileri dengeli bir aile olarak tarif edilebilir. Gelenekleri değişmediğinden de uzun bir süreçte sosyal-yapısal bir koruma örneği olarak soyut değerleri sonraki kuşaklara aktarmışlar. Ailenin özgünlüğünü sağlayan diğer bir etken, tek bir evde yaşamak ve “dışa kapalılık”tır. Bir dönem edinilen altın, gümüş, banknot, ziynet ve eşyadan oluşan servet doğal ki bugüne ulaşmamıştır. Buna karşılık çağdaşı başka evlerde yer bulamamış usturlap, kuyumculuk, saatçilik, tartı, tıp, eczacılık…. âlet ve edevatın -evden uzakta da olsa- korunmuş olması özel bir durumdur. Eşya ve araç gereçlerin aynı kullanım işlevinde tutulduğu, mektup yazışma, tebrik, ticaret belgeleri ve kitaplar saklanarak bir ev arşivi – kitaplığı oluşturulduğu da görülüyor. Uzun bir tereke ilamı ise Alanlı ailesinin 1870’lerdeki zenginliğini belgeliyor. Aile atası İbrahim Efendi’nin mezartaşı da eve taşınmış.
İhtişamlı günleri geride kaldı
Barok-rokoko karışımı alçılı yaşmaklı ocaklı odanın işlemeleri dökülmekte, tavanı çökmekte. Bir vakitler, odanın sedirleri, döşemesi ışıltılı halılar, kız kilimleri ile döşeliydi (solda). Haremden selamlığa çıkan nişli küpeşteli ahşap merdiven. Sofanın çıtakâri tavanları perişan. Durum, bir yıkılışı haber veriyor.
Barındırdığı ailenin, uzun bir tarih sürekliliğinde edindiği kültür, somut-soyut birikim, örneğin oda geleneği ve söyleşileri, kış geceleri Binbir Gece Masalları, Ferhat ile Şirin okumalar, çoktan unutulmuştur. Dünü doğru aydınlatacak okuryazar aile bireylerinin ölüm suskunluğuna gömülmeleri de aile tarihinin yazımına engeldir. Orta Anadolu’da Hititlerden beri gelişen ev yapıcılığının 1840’lardaki bu yerel yorumunun, 2010’lu yıllarda ayakta olması bir şans sayılsa da sosyal ve mimari araştırmalardan, kamusal ilgiden yoksun kalışı, sönüşe ve çöküşe terk edilmesi tam bir aymazlıktır.
Aile bireylerine gelince: 1840-1880 arasındaki ilk kırk yılından, örneğin aile atası Alanlıoğlu Veli Efendi’nin yaşamına ve mesleğine dair bir bilgi yok. Evin ve ailenin başlangıcını temsil eden tüccar kimlikli İbrahim Efendi’ye (öl.1874), ama asıl, onun oğulları Rıza (1867-1944) ve Halim Efendiler’e (1868-1949) dair bilgilerse epeycedir. Bir sonraki aşamada içgüveyleri Çalapverdili Hacı Bekir (1878-1950) ve oğlu Hafız Hilmi (1897- 1959) Efendiler var. Bu dörtlü ve eşleri, evdeki yaşama kültürünü doruğa ulaştıranlardır. Dışarıya olabildiğince kapalı bu zengin iç dünya, 1890’lardan 1940’lara, elli yıldan fazla sürmüştür.
Alet edavatlarını kendileri yapıyordu Alanlı ağaların hem yaptıkları hem kullandıkları araç gereçten örneker: Kapı tokmağı, mıh, zenne çekici, kepenk çengeli, kapı tokası, gullep, Testere, bıçak, orak, eğe, biz, frenk kilidi.
Yetenekleri, bilgelik ve efendilikleri çokça anlatılan “küçük ağalar” Rıza ve Halim Efendiler, babaları İbrahim Efendi öldüğünde çocukmuş. Anneleri Samsunlu Fatma Hanım, yetimlerini alıp memleketine dönmüş. Bunları sanayi mektebinde okutmuş. Baba ocağına dönüşleri 1880’lerde olmalıdır. Rıza Efendi, iyi okur yazar, Arapça Farsça, fıkıh, ilm-i heyet ( astronomi, astroloji) bilir ve çalışırmış. Kasabanın saatçisi, muvakkidi imiş. Bir yaş küçük Halim Efendi, ince marangoz ve çilingirmiş. Avludaki işlikte çalışırlarmış. Ortak merakları arasında kimya- eczacılık, tarih- edebiyat, hattatlık da varmış. Rubu tahtası kullanarak güneş açılarına göre alaturka saat ayarı yapar, namaz, iftar, imsâk vakitleri için cetveller yapar, halk hekimliği ilaçları hazırlarlarmış. Rıza Efendi arada İstanbul’a gider, kitaplar, yeni alet edevatla dönermiş.
Kullandıkları marangoz küstirelerini (rendeleri) de kendi elleriyle üretiyorlardı.
Kavrulan kahvenin soğutulmasında ve kahve değirmenine doldurulmasında kullanılan ahşap el işi kap.
Alanlılar 1910’larda bir üçlü evlilik çaprazlaması yaşamışlar. Bu, Seferberlik koşullarında bir nüfus eklemlemesidir. Çalapverdili ailesinden baba-oğul Hacıbekir ve Hilmi Efendiler, Alanlı Rıza Efendinin birer kızını alıp içgüveyleri, dolayısıyla bacanak olmuşlar. Hacıbekir’in kızı Vesile de Rıza Efendi’nin dul kardeşi Halim Efendi’yle evlenerek aileye gelin gelmiş. Bu bağlar ve yeni doğanlar, “kim kimin nesi oluyor? sorusuyla meraklıları uğraştıradursun, aile bütünlüğü, dirliği devam etmiş. Şu anekdot ilginçtir: Hilmi Efendi bir İstanbul seyahatinde otelde mektup yazarken oda arkadaşı “-kime yazıyorsun? demiş ve “Bacanağıma” yanıtını almış. “Hilmi’nin bacanağı kim?..” sorusuna cevap ararken uykusu kaçan adamcağız: “Senin bacanağın var mı?” dediğinde “Babam” yanıtını almış!
Belki de aile atasının yazılı taşı bekçilik yapsın diye ailenin hayatta kalan son fertleri tarafından eve getirilen Alanlı İbrahim Efendinin mezar taşı. Taşın kitabesi şöyle: “Hüve’l-Bâk / Bu dünyâda bulmadım hiç rahatı/ İhtiyâr etdim anın-çün rıhleti / Kimse gülmez, kimse dahi gülmedi / Zevkıne değmez cihânın mihneti / Dâr-ı dünyâ bir misâfirhânedir/ Aklı olan benden alsın ‘ibreti/ Alanlı-zâde İbrahim Efendi/ İbni Veli rûhuna fâtihâ / Sene 1290”.
Besime-Hacı Bekir, Nazile-Hâfız Hilmi, Vesile-Halim Efendi evlilikleri sonrasında Alanlı Rıza ve Halim kardeşler, çarşı pazar, köy ve çiftlik işlerini, baba-oğul Çalapverdili damatlara bırakarak 1920’lerde -kırklı ellili yaşları sürerlerken- ev ortamına daha çok kapanmışlar. Yeniliklere kulak tıkayarak Osmanlı tebaası kimliğinde fesli, sakolu, entarili yaşamayı sürdürmüşler. Kardeşinden beş yıl sonra vefat eden Halim Efendi’nin, Cuma ve bayram namazları için gittiği camiden dönüşünde avludaki ambarının üstüne koyduğu fesini giyer bir “oh!” dermiş. Rıza ve Halim Efendiler’in ortak hayatları bir bakıma Alanlı Evi’nin de öyküsüdür. Yaklaşık altmış yıl süren sanat ve zanaat çalışmaları bir kasaba düzeyinin ötesinde çok yönlü bir kültür faaliyeti olmuştur. Çarşı-arasta geleneği dışında, ev içinde kurdukları özel çalışma ortamı, dış dünyadan el çekerek ev yaşamına ve evde çalışmaya yönelmeleri, imal ettikleri veya onardıkları saatler, dürbünler, hassas aygıtlar, çilingirlik ve kuyumculuk üretimleri, muvakkitlikleri, hazırladıkları takvimler, ilaç formülleri, hattatlık düzeyinde yazı çalışmaları, okudukları kitaplar, kendi başlarına kırlara tepelere yaptıkları gözlem gezileri, ot, taş, çevre incelemeleri şaşırtıcıdır. Kuşkusuz Rıza ve Halim Efendiler geçen asrın, “nev’i şahsına münhasır” fenomenleriymiş.
Bir zamanlar Rıza ve Halim Efendiler’in ışık-gölge ölçümleri, trigonometrik hesaplar yaparak vakit cetvelleri hazırladıkları “rubu” tahtası, minik çekülü (sarkaç) ve işlemeli çuha kılıfı.
Bu iki kardeşi bir arada veya aile bireyleriyle gösteren tek fotoğraf yok. Dürbünler, saatler, gramofon, hatta piyano ve akordeon evde yer bulurken bir fotoğraf makinesinin onlardan görüntüleri bize ulaştırmamasını açıklamak zordur. Çocukluğumda Rıza ve Halim Efendiler’i tanımadım. Aileden Hafız Hilmi Efendi’yi dükkânımızın önünden geçerken görürdüm: Kısa kır sakallı, güleç yüzlü, aksak ama telaşlı, düzgün giyimli bir zattı. Onun evrak-ı metrûkesini incelerken, mal getirmek için kira hayvanıyla Sivas’a oradan arabayla Samsun’a, vapurla İstanbul’a gidiş dönüşlerinin muhataralarını düşünmüşümdür. 62 yıllık yaşamının esnaflıkla geçen kırk yılında tuttuğu defterlerde iki satırcık anı yok ama İstanbul’dan babasına yazdığı “Velinimetim “ diye başlayan uzun mektupları birer anı belgesidir.
İmza yerine mühür İmza atma yerine gümüş alaşım mühürlerin basıldığı eski devirlerde künyeler de Arapça yazılırdı: “Ali Rıza bin İbrahim”, “Abdülhalim bin İbrahim” kardeşlerin mühürleri. Birinin kordonuna cep saatinin kurma anahtarı da bağlı
Alanlı Evi’ne ve ailesine dair dinlediklerim de gelenek bağına tutunmuş, işbirliğine ve saygıya dayalı bir aile yapısının ödün vermeyen kurallarını düşündürmektedir. Çalapverdili Hacı Bekir ve Hâfız Hilmi Efendiler’le Vesile Hanım üçlüsü de göçtükleri bu uzak mahalle evinin gidişatına besbelli ayak uydurmuşlar. Çarşı işlerini yüklenen baba oğul damatlar, Hüma Hatun arastasındaki iki dükkânda, manifaturacı, bonmarşeci, tuhafiyeci, züccaciyeci, kitapçı, oyuncakçı, hatta eczacı… olarak kasabanın ticaret yaşamına hizmet etmişler.
Aile yaşamının sona ermesi kardeş, elti, gelin, yenge.. kadınların ölümleriyledir. O evrede, damat Hafız Hilmi daha bir on yıl aile reisliğini üstlenmiş. Dul, yaşlı bacı ve eltiler de “ah vah” ederek sedir köşelerine çekilmişler. Aile miladı, Rıza Efendi’nin 1867’ deki doğumu, aile sonu da Vesile Hanım’ın 1993’ teki ölümü sayılırsa, aile tarihi bir buçuk asır sürmüş oluyor. Bu kapanıştan sonra daha 15 yıl Alanlı ocağını tüttüren, Rıza Efendi’nin torunu, Besime Hanım-Hacıbekir Efendi çiftinin oğlu, bu evde doğup büyümüş, aile kurmuş, soyadı Çalapverdi olsa da Alanlı’yı temsil eden Ömer Bey’dir. (1934-2014)
Ondan dinlediğim anılar, geleneğe dayanan bir aile yapısının sırlarıydı: Kalkma, yatma, oturma, sofra ve konuşma… Öyle anlaşılıyor ki gündelik hayatın her ayrıntısı için kurallar vardı. Örneğin, açlık olan yerde dirlik olmayacağından her aile, bireylerinin tüketimine yetecek yiyecek edinimine öncelik veriyordu. Şöyle ki mevsimlik bağ bahçe ürünleri, yağ, süt, şeker vs. dışında, temel tüketim maddeleri olmak üzere bir kış sezonu için bir ailenin her bireyine asgari 1 koyun (20 kilo et-kavurma); 10 ölçek buğday (80 kg un, bulgur, umaç, erişte, nişasta vs); ahırdaki hayvanların her birine de 10 şehir yükü veya 1 harar yem (1 ton saman, yonca, fiğ, arpa…) güz aylarında depolanıyormuş.
Alanlı damatlarından 1875 doğumlu ÇalapverdiliHacıbekir Efendi’nin nüfus cüzdanı. Bu zat, 1950’de Hac izni çıkınca ilk gidenlerden olmuş, diğer birçok hacı gibi, Hicaz bedevileri tarafından kaçırılıp soyulmuş ve öldürülmüştü.
Sonuçta, karşımızda 1800’ler-2010’lar arasına tarihlenebilen somut ve soyut bir birikim var. Bu, nesep tutma merakı olmayan Anadolu aileleri açısından da epeyce bir geçmiş derinliğidir.
Alanlıoğullarının, Divriği yerel tarihine eklediği tabloyu hayırsever bir kalem, uzun öykü veya roman konusu yapabilir. Aile bireyleri arasındaki çetrefil bağlar, bir “Yanlışlıklar Komedyası” tarzında da işlenebilir. Aileye ait etnografik malzeme ve belgeler ayrı bir zenginliktir. Korunabilen belgeler arasında: Alanlıoğlu İbrahim Efendi ile kardeşi Veli’nin, baba, amca ve büyük babalarının bir zamanlar sahip oldukları varlığı, aile arasındaki bağları gösteren tereke kayıtları, beratlar ticaret belgeleri, reçeteler, mektup ve defterler, kitaplar çok. Rıza ve Halim Efendiler’in sanat-zanaat araç gereçleri, saatleri, dürbünleri rubu tahtası, kilit-anahtarlar, narin el âletleri ise bir koleksiyon değerindedir.
Alanlı İbrahim Efendi’nin vefatının (1874) ardından Kadılıkça düzenlenen tezkere belgesi.
Türkiye büyük bir ülkedir: Yetkililer, her kültür varlığına ve birikimine yetişememekte mazurdur. Âyanağa Konağı da yıkılır, Alanlı Evi de çöker. Eski yaşantılar unutulur. Seyirci kalmak hatta hiç tanımamak olağandır. Âlî Paşa’nın İstanbul Mercan’daki konağının arsası otopark olur. Tarihi yapıların ahşap enkazı çarşı fırınlarında yakılır. Anadolu kent, kasaba ve köy silüetleri, yerel mimari yapılar, bunların tarihleri, dirençsiz ve sahipsizdir. Hepsi, hepten silinmeye ve unutulmaya mahkûmdur. Maalesef!
Dindar Alanlı ailesinin bireylerinden birine ait kozaklı, işlemeli kesesinde bir Kur’an-ı Kerim.
Bilinen en eski masa oyunu, Eski Mısır kökenli Senet’tir. M.Ö. 2800’lerde hüküm süren Menkare’nin mezar odasında Senet oynayanları gösteren bir duvar resmi bulunmuştur. Go, satranç, tavla, dama da kadim uygarlıklardan günümüze ulaşan, hâlâ tutkuyla oynanan masa oyunlarıdır. Bunlar, “oyunun kuralları”nı koymuş, 19. yüzyıl sonlarından itibaren moda olan ve bilgisayar çağına kadar tüm dünyayı sarsan “modern” masa oyunlarının standartlarını belirlemiştir. Tamamen hayalgücü ve yaratıcılığa dayanan masa oyunları genellikle hazır bir zemin üzerinde, pulların ya da taşların belirli kurallar çerçevesinde hareket ettirilmesiyle oynanır. Birkaç kuşağın çocukken en büyük eğlencesi olan bu oyunlardan en önemlileri, İstanbul Ataşehir Belediyesi Düştepe Oyun Müzesi’nde sergileniyor. Biz de 20’yi aşkın ülke ve yüzlerce koleksiyonerden toplanan iki binden fazla oyun ve objenin sergilendiği müzenin en kıymetli parçalarından 10’unu sizin için derledik.
Shakespeare Kukla Tiyatrosu
Hayal sahnesinde olmak ya da olmamak
Tam üretim tarihi bilinmemekle birlikte, yaklaşık 200 yıllık bir oyun olduğu tahmin edilmektedir. Oyun, bir tiyatro sahnesi ve kağıt kuklalardan oluşmaktadır. Ancak bu kağıt kuklaların bir özelliği vardır. Oyunda yer alan karakterlerin hepsi Shakespeare oyunlarının karakterleridir. Tiyatro sahnesinin hemen yanında görülen kağıtlar da, bu karakterler kullanılarak oyunun sahibinin yazdığı el yazısı yeni bir oyun senaryosudur. Dönemin çocukları bu oyunla Shakespeare karakterleriyle, Shakespeare oyunlarından bağımsız oyunlar yaratıp senaryolar yazabilmekteydi.
Dresdner Garten-Bau-Kasten
Saray bahçesine usta bahçıvan aranıyor!
Almanya’da 1860 yılında üretilen bu oyun, dünya oyun tarihinin bilinen ilk peyzaj oyunudur. Dresden şehrindeki bir sarayın ön bahçesinin birebir aynısı ufak taşların bir araya getirilmesiyle tekrardan oluşturulur. Oyun bu özelliğiyle zamanımızın gözde oyuncaklarından Lego’nun da atası olma özelliğini taşır.
Anchor Stone Blocks (Çapa Taş Blokları)
Einsten’ın hayatını olumlu etkiledi
Bu oyun sistemi Friedrich Fröbel tarafından icat edilmiştir. 1890 yılında taş bloklar zengin iş adamı Friedrich A. Richter’in kendine Rudolstadt’da bu oyuncaklarla minik bir imparatorluk inşa etmesiyle popülerlik kazandı. 1910 yılında Richter’in ölümüyle Anchor Stones devri de sonlanmış oldu.
1979 yılında “Club of Anchor Friends” (Çapa Dostları Kulübü) Amsterdam’da kuruldu ve 180 bin kulüp üyesi ile bu öğretici oyun setinin popülerliğini korumasını sağladı.
Tarih boyunca pek çok önemli ismin bu oyunla oynadığı ve bu oyunun bu kişilerin hayatlarına son derece olumlu etkileri olduğu bilinmektedir. Bu isimlerin başında da Albert Einstein gelmektedir.
Laterna Magica
Sinema makinasının ilham kaynağı
Laterna Magica, günümüzdeki projeksiyon cihazının atasıdır. Türkçesi “büyülü fener”dir. Sinema makinesinin mucidi olan Fransız Lumiere kardeşler, Laterna Magica’dan etkilenerek bu büyük buluşu gerçekleştirmişlerdir. Bir gaz lambası ve mercek vasıtasıyla, cam üzerine boyanmış resimlerin perdeye veya duvara yansıtılmasıyla görüntü elde edilen bu basit teknik, 1800’lü yılların başında bir oyun olarak çocukların hayal dünyalarına hizmet etmeye başlamış olsa da, ilk olarak Çinliler tarafından Avrupa’da görüldüğü tarihten yüzlerce yıl önce kullanıldığı bilinmektedir.
Alice Harikalar Diyarında
Oyuncular bilgelik yarışında
Alice Harikalar Diyarında bir çocuk kitabı olarak bilinir ama hiç de öyle değildir. Çocuklara yönelik sanılmasının sebebi hikâyenin beyaz bir tavşanla başlamasıdır belki de. Ama Playboy’un tavşanı ne kadar çocuksu bir masal anlatıyorsa Lewis Carroll’ın tavşanı da o kadar çocuksu bir masal anlatır.
İlk kez 1865’te basılan ve dünya çapında büyük bir üne kavuşan romana oyun sektörünün de kayıtsız kalması beklenemez elbette. Alice ‘in 1934 yılında Stoll & Einson Games tarafından üretilen fotoğraftaki kutu oyunu klasik kutu oyunları mantığında üretilmiş. Bolca renkli ve keyifli çizimle renklendirilen oyun dört kişiye kadar oynanabiliyor. Oyuncular başlangıç noktasından bitiş noktasına kadar hem hikâyenin tamamını tekrar yaşıyor hem de kendilerini zorlu parkurda kıyasıya bir yarışın içinde buluyorlar.
Annie Oakley
Vahşi Batı’da keskin nişancı kızla macera
Annie Oakley (1860-1926) Amerikalı keskin nişancı ve gösteri atıcısıdır. Gerçek adı Phoebe Ann Mosey’dir. ¨İnanılmaz Yetenek¨ olarak da anılan Oakley’e şöhret kapısını Buffalo Bill’in Vahşi Batı gösterisinde rol alması açmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk kadın şov yıldızıdır. Sadece Amerika’da değil, Avrupa’da da gösteriler sergilemiştir. I. Dünya Savaşı’ndan hemen önce Avrupa’da İngiltere Kraliçesi Victoria, İtalya Kralı Umberto ve Alman İmparatoru II.Wilhelm’in de izlediği bir gösteri yapmış, Wilhelm’in sigarasını filtresinden vurarak büyük bir heyecana yol açmış ve takdir toplamıştır. Bu atış 1. Dünya Savaşı esnasında ¨Keşke ıskalasaydı, o zaman savaş olmazdı¨ esprilerine yol açmıştır. Savaş sonrasında 2.Wilhelm’e gösterinin tekrarı için bir mektup yazan Oakley, mektubuna cevap alamamıştır.
Annie Oakley’in 1940’lı yıllarda Milton Bradley tarafından üretilen kutu oyunu beş oyuncuya kadar oynanabiliyor. Oyunda Oakley, vahşi batının kızgın çöllerinden, aşılamaz denilen kanyon ve vadilerden geçiyor, Kızılderililerle ve tren soyguncuları ile mücadele ederek rakiplerinden önce bitiş çizgisine ulaşmaya çalışıyor.
High-Way Henry
Çizgi otomobil üçüncü boyutta
Amerikalı karikatürist Oscar Hitt’in 1920-1930 yıllarında tasarladığı çizgi roman, yaşlı bir adam ve kadının köpekleriyle birlikte yaptıkları seyahatleri anlatmaktadır. Ailenin bindikleri araba ilginç özellikleri ve komik görünümüyle okurların beğenisini kazanır. Köpek, arabanın ön tarafındaki radyatörde yaşamaktadır ve kulübenin üzerinde köpeğin adı, Henry IV yazmaktadır. Üst tarafta çamaşır teline asılı giysiler yer almaktadır. Arka tarafta oturan kadın, kafasındaki kulaklıkla radyo dinlemektedir. Radyo anteni, çamaşır teline bağlı bir kablodur. Arabanın arkasında bacalı bir soba, çamaşır leğeni ve yıkama tahtası bulunmaktadır. Kaportanın üzerindeki renkli üçgen bayraklarda, Chicago ve Seattle gibi o yılların en ünlü turistik yerlerinin isimleri görülmektedir. Arabanın adı Hi-Way Henry’dir.
Hi-Way Henry’nin bu masalsı oyuncağı 1920 yılında Almanya’da Georg Fischer tarafından üretilmiştir. Kutu oyununun piyasaya çıktığı tarih ise 1928’dir. Beş oyuncuya kadar ve zarla oynanan oyunda her oyuncu Hi-Way Henry’yi Kuzey Amerika’nın zorlu hava ve yol şartlarında bitiş noktasına ulaştırmayı hedefler. Oyunda bu zorlu yolculuğa lastik patlaması, soygun tehlikesi ve eskiyen motorun azizlikleri eşlik etmektedir.
Monopoly
Tekele dönüşen tekel eleştirisi
Elizabeth Magie Philips tarafından, 1903 yılında, aslen Hanry George’un ¨Tek Vergi Sistemi¨ni insanları eğiterek anlatmak, tekelleşmenin negatif etkilerini göstermek, toprak sahibi olmanın ve kapitalizmin kötü yanlarını anlatmak üzere tasarlanmış oyundur. 1929 yılında Charles Darrow tarafından tekrar düzenlenmiştir. Zamanımızda oynanan Monopoly ise 1935 yılında Parker Brothers tarafından üretilmiştir.
Monopoly oyunu zar ile oynanır. Oyunun mantığı, ilk geliştirilenden farklı olarak mümkün olduğunca çok emlak satın alarak diğer oyuncuları iflas ettirmek üzerine kuruludur. Zaman içinde televizyon şovlarına konu olan oyunun 1973 yılından beri Amerika Ulusal Şampiyonası ve Dünya Şampiyonası olarak turnuvaları düzenlenmektedir.
II.Dünya Savaşı sıralarında Waddingtons isimli İngiliz oyun firması, Amerikalı oyun firması Parker Brothers’ın İngiltere’deki yetkili firması olur. 1941 yılında İngiliz Gizli Servisi Monopoly’nin özel bir sürümünü savaş esirleri için yaptırır. Oyunun içeriğinde savaş esirlerinin bulundukları yerden kaçabilmesini sağlamak amacıyla haritalar, gerçek para, pusula ve diğer işe yarayacak objeler bulunmaktadır. Esir ailelerini temsil eden sivil bir örgüt, oyunları esirlere dağıtmıştır.
Godzilla
Zarları yuvarla, canavarı yok et, dünyayı kurtar!
Godzilla, Japonlar tarafından dünyaya sunulmuş hayal mahsülü bir canavardır ve asıl adı da Gojira’dır. Godzilla, King of the Monsters’ın çekildiği 1954’e kadar sadece Japonlar tarafından tanınan bu canavar, filmden sonra dünyaca tanınır. İlk filmin büyük ilgi görmesi üzerine 1955 yılında ikincisi yapılır. İki filmde de Godzilla insanlara saldırarak ölüm saçan ve şehirleri yerle bir eden barbar bir canavar olarak gösterilir. Godzilla 1962’deki üçüncü filmde ise insanlığı tehdit eden King Kong’la savaşır. Bir anda ¨iyi¨ oluvermiştir!
Ancak 1963 yılında Ideal Toys tarafından üretilen ve zar kullanılarak ilerlenen kutu oyununda, Godzilla yine kötüdür. Oyuncular, bu korkunç canavarı şehirleri yıkıp insanları öldürmeden yok etmeye çalışırlar. Bu esnada kutu üzerindeki parkuru ilk tamamlayan oyunu kazanır.
Altı milyon dolarlık adam
Dizi dünyasından pahalı transfer!
Altı Milyon Dolarlık Adam, Martin Caidin’in Cyborg isimli romanından uyarlanan ve 1974-1978 yılları arasında izleyiciyle buluşan televizyon dizisidir. Amerikalı astronot Steve Austin, bir uçak kazasında vücudunun büyük bölümünü kaybeder. Ancak bu durum ona istemeden de olsa Amerikan Hükümeti’nin yürüttüğü gizli projenin deneği olmanın yolunu açar. Vücuduna takılan biyonik parçalar sonunda hayata döner. O artık Biyonik Adam Steve Austin’dir.
Türkiye’de yayımlandığı dönemde gazetelerde Biyonik Adam’a özenerek balkon ve çatılardan atlayarak kendini yaralayanların haberleri sıkça görülmekteydi.
Dizinin 1970’lerde üretilen oyuncaklarının yanında küp oyunları ile birlikte kutu oyunları da üretilmiş ve oldukça ilgi görmüştür. Kutu oyunu dünyanın en önemli oyun firmalarından biri olan Parker Brothers tarafından üretilmiştir.
Aslında çöküş, şehrin sayılı caz barlarından birinin kapanıp, yerini simit satan bir dükkâna bırakmasıyla başladı ama hemen hiçbirimiz anlamadık. Hayır, Beyoğlu “birileri gelmeye başladığı için” değil, “birileri gitmeye başladığı”, delilerimiz bile ortadan kaybolduğu için bugün bu hâle geldi.
Beyoğlu’nun adının nereden geldiğini, 19. yüzyılda neden parlamaya başladığını falan anlatmayacağım. Semtin mütareke yıllarındaki birinci savaş sonrası Berlin’le yarışan dönemini, Beyaz Rus’ların getirdiklerini, 6-7 Eylül’ün götürdüklerini benden çok daha iyi anlatacak bir sürü yazar var. Zaten isterseniz bu bilgilere internetten anında erişebilirsiniz de. Ama internetin olmadığı zamanlar Beyoğlu bir nevi internetimizdi bizim, belki ben onu anlatabilirim.
Beyoğlu’na dair hatırladığım ilk şey, annemle Tarlabaşı’nda oturan teyzemi ziyaret etmemiz: Sıcak, toz-toprak ve dev çikolata blokları. Dalan’ın Tarlabaşı projesi başlamıştı, toz-toprak ondan olacak. Dev çikolatalardan başka şeyler de vardır herhâlde ama takdir edersiniz ki o yaşta en dikkati çeken şey oydu.
Daha sonra amcam, İnönü Stadı’nda Samet Aybaba’nın jübilesine, Beşiktaş-Fenerbahçe maçına götürmüştü, işte o zaman büyülenmiştim. Beni büyüleyen, o zaman bile iki futbolcu genişliğindeki Sinan Engin ya da aklımda kaldığı kadarıyla Beşiktaş’ta ilk maçına çıkan Şifo Mehmet değildi. Maçı izlemeye gelip Fenerbahçelilerin yuhaladığı Semra Özal ya da Beşiktaşlıların yuhaladığı Turgut Özal’ı da ancak yıllar sonra başka bir siyasetçi yuhalandığında çıkan tartışma vesilesiyle hatırladım. Taraftarların siyasetçileri yuhalayabildiği yıllardı yani ve beni büyüleyen, maçtan sonra gittiğimiz İstiklâl Caddesi oldu.
Devekuşu Kabare’nin “Beyoğlu Beyoğlu” oyunundaki “Eskiden Beyoğlu’na kıravatsız çıkılmazdı mirim” hayıflanmaları doruktaydı. Gecelerin farklı yaşandığı, sönük neonlardan ve pavyonların afişlerinden bile anlaşılabiliyordu. Sonra anlayacaktım ki “Beyoğlu çok bozuldu” lafı Beyoğlu kadar eski, Beyoğlu’nun hep “eski ve daha güzel” hâliyle hatırlanması da bir ata sporumuzdu.
İstiklâl trafiğe kapatıldıktan sonra Beyoğlu’na düzenli olarak gitmeye başladım. Okul çıkışı, bazen de okulu kırıp Cağaloğlu’ndan Beyoğlu’na yürür, Bab-ı Ali yokuşunu iner, henüz yanmamış köprüden geçer, Yüksekkaldırım yokuşunu çıkar, öyle varırdım. Kötü şöhretli pavyonlar duruyordu ama, kimileri “rock bar”a ve sanırım sadece Türkiye’de ve belirli bir dönemde kullanılmış bir tanımlama olan “entel bar”lara dönüşmüştü. Kimileri isimlerini bile değiştirmedi: Cazibe Night Club, Cazibe Rock Bar oluverdi. Pavyon fedaileri ve punk’lar, bez çantalı enteller ve metalciler, gazete satan komünistler ve yeni müşterilere yüzü gülen esnaf, festival filminden çıkıp sinema, Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nden gelip tasavvuf tartışanlar, fotokopi dergilerini dağıtan gençler ve tekrar Pasaj’a gitmeye başlayan ihtiyarlar, tektekçilerde şaraplarının yanında haşlanmış yumurta yiyenler ve yeni açılan vejetaryen lokantalarını dolduranlar, semtin yeni sakinlerine eski Beyoğlu’nun suç hikâyelerini anlatan eskiler ve hiçbir zaman yeterli olmasa da kendilerini burada daha rahat hisseden LGBT fertler iyi-kötü birarada yaşıyorlardı.
En çok da “deliler” vardı Beyoğlu’nu farklı kılan. Bugün internette videolarını bulabilecekleriniz dışında, arada bir civardaki fırınlar un taşıttığı için kafasında bir un çuvalıyla dolaşan ve caddede yürüyenlerin arkasından sessizce yaklaşıp “Bö!” diye bağırarak korkuttuğu için “Bö” dediğimiz arkadaşımız, gözümüzün önünde “güzelliğinizin şiirini yazıyorum” diye tuhaf bir iş yapmaya çalışırken çizginin öbür tarafına geçen şairimiz, bağıra çağıra yürüyen ve bugün olsa anlattığı komplo teorileriyle Takvim Özel Haber’de şeflik yapacak öfkeli abimiz. Engin Ergönültaş, yıllar önce “Kendilerini en rahat hissettikleri yer burası olduğu için burada deliler” demişti. Ezcümle ilk kez benden başka, birbirinden çok daha başka bir sürü insanla tanıştım ve o yaşta farkına bile varmadan “çeşitliliği kutladım”.
“…Çizginin öbür tarafına geçen şairimiz…”
Kapılarını sabahın 9’unda açıp üstelik o saatte bangır bangır thrash metal çalan mekânlara doluşan okulu kırmış liselilerdendim. İlk defa hem yabancı kolejlerden hem motor meslek liselerinden hem “Lise ne ya” diyenlerinden bir sürü arkadaşım olmuştu. Küçük, kiminde sadece makarna satılan, kiminde çerez bile olmayan yerlerdeki “Megadeth mi Slayer mı?” tartışmaları, zamanla diğer mekânlarda siyaset ve felsefe üzerine kimi gereksiz kimi ilginç sayısız sohbete pencere açtı.
Beyoğlu sanki sayfaları rastgele açılan bir Wikipedia’ydı. Her an, her köşesinde saatlerce oturup sohbet edebilir, size hikâyelerini anlatmaya hevesli bir eski tüfekle karşılaşabilir, çerez tabağından antepfıstıklarını ayıklarken ilgilendiğiniz ya da daha önce varolduğunu bile bilmediğiniz bir konu hakkında ilginç bir şey öğrenebilirdiniz. Belki de “Beyoğlu çok bozuldu” denmeyen tek dönem de 90’ların ilk yarısındaki bu “diriliş” dönemiydi ve “Beyoğlu çok bozuldu” yerini “Beyoğlu bir harika” övmelerine bırakmaya başladı. Her övmeyle emlâk fiyatları artıyor, her “Beyoğlu çok güzelleşti” lafıyla zincir mağazalardan biri küçük bir işletmeyi yutuyordu. Aslında çöküş, şehrin sayılı caz barlarından birinin kapanıp, yerini simit satan bir dükkâna bırakmasıyla başladı ama hemen hiçbirimiz anlamadık. Sadece Beyoğlu’nda bulabileceğiniz bir barın yerini, İstanbul’da hiçbir semtte benzerlerini görmeden elli metre yürüyemeyeceğiniz bir simitçi almıştı.
“En çok da deliler vardı Beyoğlu’nu farklı kılan.”
Ve sonra işte, delileri kayboldu Beyoğlu’nun. Hayır, Beyoğlu “birileri gelmeye başladığı için” değil, “birileri gitmeye başladığı”, delilerimiz bile ortadan kaybolduğu için bugün bu hâle geldi. Ama “Beyoğlu ucuza eğlenmeye gelenlerden temizleniyor” diye gazetelerinden bayram eden akademisyenler ve tiyatro salonlarının kira kontratlarını “serbest piyasa ekonomisi kardeşiim” diye yenilemeyen yerel yöneticiler kitapçıları da, pavyonları, çaycıları, barları da, tiyatro salonlarını da, kültür merkezlerini de istemiyordu ve kendilerinden başka herkesi Beyoğlu’ndan kovup tek başlarına mutlu olacaklarını sandılar. Hâlbuki hepsi birbirinden başka unsurlarından, hele hele delilerinden temizlenmiş, kültür, sanat ve fikir üretmek yerine bol şerbetli tatlılar satmaktan ve aslında hep satmaktan başka rolü kalmayan bir Beyoğlu’nun, kendisini cazibe merkezi yapan özelliklerini yitireceğini göremediler.
Aslında belki de bir yandan Beyoğlu kısa süreli dirilişini tamamladı, “Ah nerede o eski Beyoğlu azizim” günlerine geri döndü. Umalım ki bu kez “Aa, Beyoğlu son yıllarda çok güzelleşti” günlerinin gelmesi uzun sürmesin.