Kategori: Sosyal Tarih

  • İçki içmek yasak oldu, mafyaya gün doğdu

    Ünlü Amerikalı yazar Jack London alkolikti ama, 1913’te içki yasağının en güçlü propaganda metnini o yazmıştı: “Kadınlar oy hakkını kazanınca, oylarını içki yasağı için kullanacak… Alkoliğin tabutuna eşler, kız kardeşler, anneler çiviyi çakacak”. Gerçekten öyle oldu. İçki yanlısı “yaşlar” ile içki düşmanı “kurular” arasındaki mücadele ikincilerin zaferiyle sonuçlandı. Büyük bir toplumsal hareket, 1920’de ABD’ye içki yasağını getirdi. Ama yasak beklendiği gibi gecekonduları, sarhoşluğu, sefaleti ortadan kaldırmadı; aksine ülkeyi yeni bir suç batağına soktu. 13 yıl sonra yine kadınların önderliğinde başka bir büyük toplumsal hareket, içki yasağını kaldırdı.

    16 Ocak 1920, ABD’nin bütün kentlerinde gece yarısına kadar başdöndürücü bir telaşla geçti. San Francisco yollarında bugün bile rastlanmayan bir trafik var­dı. Kapı girişleri, merdiven boş­lukları, kaldırımlar içki kasala­rıyla tıklım tıklım dolduğundan adım atmak mümkün değildi. New York’ta ünlü Gold içki dük­kânı, gece yarısına doğru envan­terinin son ürünlerini kaldırıma yığmış, üzerine “Şişesi 1 Dolar!” diye bir ilan yapıştırmıştı.

    Saat 24.00’ü çaldığında, ABD’de içki yasağı başladı. Yasa­ğı getirmekte en büyük rolü oy­nayan Anti-Saloon League (An­ti-Saloon Cephesi) adlı dernek şu açıklamayı yaptı: “Gece yarı­sını bir geçe… yeni bir ulus doğa­cak”. Yasaktan beklenenleri en iyi anlatan metin, eski beyzbol­cu Billy Sunday’in Virginia Nor­folk’ta yaptığı ve on bin kişinin katıldığı “diriliş toplantısı”nda söyledikleriydi: “Gözyaşlarının saltanatı bitti. Gecekondular yakında sadece bir anı olacak. Hapishanelerimizi fabrikaya çe­vireceğiz. Erkekler dimdik yürü­yecek, kadınlar gülümseyecek, çocuklar gülecek. Cehennem ar­tık ebediyen kiralık!”

    Birleşik Devletler’de büyük ayrışma ABD 20 yüzyıl başında “yaşlar” (içki içenler) ve “kurular” (içki içmeyenler) olarak ikiye bölünmüştü. Yasağın kanunlaşmasıyla beraber fıçılar dolusu bira sokaklara döküldü.

    ABD kurulduğu andan iti­baren, aşırı içki içilen bir yer ol­muştu. 19. yüzyılda bu yeni ülke­ye gelen her yabancı ziyaretçi­nin dikkatini çeken bir özellikti bu. Başkan Abraham Lincoln’ün 1842’de söylediği gibi, “İçki Amerikalı bebeğin ilk gıdası, ölüm döşeğindeki adamın son düşüncesi”ydi. 20. yüzyıl başın­da ülke “yaşlar” (içki içenler) ve “kurular” (içki içmeyen ve içki yasağı getirilmesini isteyenler) arasında ikiye ayrılmıştı.

    Alkollü içki tüketilen yerlere “saloon” deniyordu. “Kuru” mili­tanlar ses getiren ilk eylemlerini buralarda başlattı. Saloon’ların çoğu sadece erkeklerin girdiği, içki ve sidik birikintilerinin ara­sında zor yürünen, iğrenç yer­lerdi. Kadınlar, paralarını içkiye yatıran, evlerini ihmal eden, eş­lerini ve çocuklarını döven sar­hoş kocalar yüzünden saloon’la­rın en büyük kurbanıydı.

    Ohio eyaletinin Hillsboro kentinde Eliza Thompson adlı orta yaşlı bir ev kadını, 23 Aralık 1873’te peşinde yetmişbeş ka­dınla kentin saloon’larına karşı saldırıya geçti. Kadınlar saloon’a giriyor, diz çökerek yüksek ses­le dua etmeye başlıyordu; tabii kimse onlara dokunmaya cesa­ret edemiyordu. Bu eylem türü hemen her yere yayıldı. Alkolü bütün günahların anası olarak gören güçlü Baptist ve Metodist kiliselerinin desteği sayesinde kadınlar büyük bir toplumsal hareket başlattı.

    Birkaç yıl sonra Frances Willard adlı bir başka kadın, 250 bin kişilik bir orduya dönüşen Kadınlar Hıristiyan İtidal Birli­ği’ni (WCTU) kurdu. Bu dernek kadınlara oy hakkı mücadele­sinde de öncü bir rol oyna­yacaktı. Köpeğine “Hibbie” adını (İngilizce yasak anla­mına gelen “prohibition”ın kısaltması) takan ve kendisini Hıristiyan Sosyalist olarak ta­nımlayan Willard, eylem alanı­nı durmadan genişleterek sekiz saatlik işgününden, Osmanlı Ermenilerinin haklarının savu­nulmasına kadar sayısız davaya el attı.

    Ancak Anti-Saloon Cephesi (ASL) adlı örgüt, bu siyasi hata­yı yapmadı. Hedefler ne kadar çoğalırsa onlara ulaşmanın da o kadar zorlaşacağını anlayan cephe, kendine tek bir hedef be­lirledi: İçkiyi yasaklamak. Kuru­cusu Howard H. Russell’in söz­leri açıktı: “Anti-Saloon Cephesi bir parti değil. Zinayı, kumarı, at yarışını, cinayeti, hırsızlığı veya kundakçılığı ortadan kaldırma­ya da çalışmıyoruz. Altın stan­dardı, serbest ticaret, reform gi­bi konular bizi hiç mi hiç ilgilen­dirmiyor”. Yöntem konusunda da şunları söylüyordu: “Anti-Sa­loon Cephesi, siyasi cezalan­dırma ve ödüllendirme üzerine kuruludur”. ASL hiçbir zaman çoğunluğu elde etmek için uğ­raşmadı, çünkü herhangi bir si­yasi yarışta oy verenlerin onda birini kazanması, sonucu belir­lemesi için yeterliydi.

    Alkole karşı mücadele Kadınlar Hıristiyan İtidal Birliği’nin (WCTU) alkole karşı mücadele eden kurucusu Frances Willard, ateşli konuşmalarıyla büyük etki yaratmıştı.

    ASL 1910’larda kendisine müthiş bir önder buldu: Wayne Wheeler. Her siyasi parti ve si­vil toplum kuruluşunun sahip olmak isteyeceği biriydi. Çok çalışkandı, siyasi zekası parlak­tı, herkesle iyi geçinebiliyordu. “Baskı grubu” (pressure group) terimini ilk ortaya atan oydu. Kongre seçimlerini izliyor, her partiden adayları “yaş/kuru” di­ye ikiye ayırarak ele alıyordu. İki aday arasında yakın bir reka­bet varsa, dernek bütün gücüy­le “yaş aday”ı mahvetmek için kampanyaya başlıyor ve öbür adayın kazanmasını sağlıyordu.

    ASL’nin bağrında her kesim ve siyasetten insanlar toplan­mıştı. Aralarında ABD’nin en zengini petrol milyarderi John Rockefeller da vardı; işçi sını­fının içkinin kurbanı olduğunu düşünen sendikalar ve sosya­listler de. Eski köleci eyaletler­de siyahlardan nefret edenler de, onların yaşam standartları­nı düzeltmek isteyen reformcu­lar da içkiye karşıydı. Siyahla­rı linç etmesiyle tanınan ırkçı Klu Klux Klan örgütü, içki ya­sağı kampanyası sırasında bü­yümüştü. O dönemde böyle bir örgüt, öteden beri köleliğe karşı çıkan, en büyük siyah cemaatine sahip Baptistlerle aynı cephede yer alabiliyordu.

    Ancak alkollü içkiler 1910’da federal hükümetin vergi geliri­nin yüzde 30’unu sağladığından, içkiyi yasaklamak için devle­te yeni bir vergi bulmak gere­kiyordu. Bankacılara ve büyük tekellere karşı nefretin zirveye ulaştığı 1890’larda gelir vergi­si kampanyası zaten başlamıştı. Sonunda, “kurular”ın da deste­ğiyle 1913’de Anayasa’ya ekle­nen 16. Madde, ABD hükümeti­ne herkesten gelirine göre vergi alma hakkı tanındı.

    ABD Anayasası’na yeni bir madde eklemek bugün oldu­ğu gibi o gün de şöyle bir süreç izliyordu: Kongre’de bir madde tasarısı öneriliyor, bunun önce Kongre’yi oluşturan iki organ­da yani Temsilciler Meclisi ve Senato’da oyların üçte ikisi­ni alması, sonra da eyaletle­rin yasama organlarının dörtte üçü tarafından onaylanması gerekiyordu. Siyasi öngörü ye­teneği yüksek olan Anti-Salo­on Cephesi, gelir vergisi kabul edilir edilmez bir an önce içki yasağını getirmenin peşindeydi; çünkü 1920’de yapılacak nüfus sayımında, genellikle “yaş” olan kentli nüfusun genellikle “ku­ru” olan kırsal nüfusu geçece­ği anlaşılıyordu. ABD Anayasa­sı, her sayımdan sonra Kongre üyelerinin dağılımını yeni nüfu­sa göre tekrar düzenlemeyi ön­gördüğünden, bu önemli nüfus kaymasından önce içki yasağı maddesi Kongre’nin önüne ge­tirilmeliydi. 1917’de ABD’nin Almanya’ya karşı 1. Dünya Sava­şı’na girmesi de kuruların işine yaradı, çünkü ülkedeki bira sek­törü Alman asıllıların elindeydi. Savaş, bu Almanca bira marka­larının ardındaki isimleri halk düşmanı ilan etmek için bere­ketli bir zemin hazırladı.

    Dökmek işe yaramadı Yasakla birlikte kanalizasyona dökülen içkiler… Diğer yandan alkol ve içki kaçakçılığı tırmanışa geçmişti.

    Aralık 1917’de Anayasa’ya eklenecek ve “sarhoş edici içe­ceklerin imalatını, satışını, nak­liyatını, ihracatını ve ithalatını” yasaklayan 18. Madde tasarısı, her iki meclisten şimşek hızıyla geçti. Tek tartışma, bu yasaktan zarar görecek sektörlere tazmi­nat ödenip ödenmeyeceğiyle il­giliydi. Eski köleci eyaletten bir senatör “Zencileri elinden alın­dığında benim dedeme kimse tazminat ödemedi” diyerek so­runu halletti. Yasağın eyaletler­ce onaylandıktan bir yıl sonra yürürlüğe girmesi koşulu, ilgili sektörler için yeterli bir telafi sayıldı. Kongre’den geçen tasarı eyaletlerin dörtte üçü (o sırada 36 eyalet) tarafından kabul edil­diğinde, “yaşlar” sarhoşluktan uyandılar.

    Anayasa’daki değişikliğin ardından, Temsilciler Meclisi üyesi Andrew Volstead’in hazır­ladığı “Ulusal İçki Yasağı Yasa­sı” kabul edildi. Volstead Yasası denilen bu düzenlemede bir­kaç istisna vardı: Köy evlerinde meyvelerden yapılan, ev halkı­nın tüketimine yönelik içkiler yasak kapsamı dışındaydı. Tıbbi nedenlerle alkol kullanımı da yasaklanmamıştı; ancak bunu yalnız doktor reçetesiyle ecza­neden almak mümkündü. Kato­lik ve Yahudilerin ibadetlerinde kullandığı şarap da yasak kapsa­mı dışındaydı. Bu muafiyetler, gri bir bölge yaratarak içki ka­çakçılığının önemli bir kolunu oluşturacaktı.

    Yasağın ilk birkaç yılında gerçekten sarhoşluktan dolayı meydana gelen olaylar ve ha­pishanedeki insan sayısı ciddi biçimde azaldı. Öte yandan içki kaçakçılığı da hemen başladı. Kanada’nın Montréal kentinde bir viski fabrikası kuran, ayrıca İskoçya’dan da viski ithal eden Sam Bronfman, ABD sınırın­da Kanada gümrüğüne gereken vergiyi ödüyordu. Ama sonra, buz tutmuş sınırdan geçen kam­yonlar veya Detroit Nehri üze­rinden yola koyulan tekneler ABD gümrüğüne uğramadan ül­kenin içlerine doğru akıyordu.

    Bir başka yöntem, içkileri önce İngiliz sömürgesi Baha­ma adalarındaki Nassau’ya yol­lamaktı: Oradan kasalarla dolu gemiler ABD karasularının açı­ğına, uluslararası sulara demir atıyor, müşterilerin kendi tekne­leriyle gelip siparişleri almasını bekliyordu. Bahamalar’a küçük bir vergi sayesinde girip çıkan içki sayesinde adada yeni bir kanalizasyon sistemi, yeni bir liman, kilometrelerce yol inşa edildi. Sömürgenin İngiliz valisi Sir Bede Clifford, adadaki Kris­tof Kolomb ve Kraliçe Victoria heykellerinin yanına bir de ABD Temsilciler Meclisi üyesi And­rew Volstead’in heykelinin ya­pılması gerektiğini bile söyledi. Aniden ekonomik patlama ya­şayan bir diğer ada da, ABD’nin kuzey kıyılarına yakın Fransız sömürgesi St. Pierre’di.

    36 eyalette yasaklandı 25 Ocak 1919 tarihli The American Issue gazetesi, “ABD Kuru Oy Verdi” manşeti ve “36 eyalet içki yasağını onayladı” spotuyla çıkmıştı.

    California’nın Napa Vadi­si’ndeki bağcılar, ürettikleri sıra­dan bir üzümü ülkenin herye­rine gönderiyor, isteyen evinin bodrumunda kendi şarabını kendisi yapıyordu. Bölgenin en iyi bağcısı Fransız asıllı Geor­ges de Latour, Katolik Kilisesi ile yaptığı anlaşma sonucu şarap yapımında ustalaşıp zenginleş­ti. Önce alkolsüz bira yapımını deneyen biracılar ise sonradan yasal olarak glukoz şurubu sat­maya başladı; yanında bira yapı­mında kullanacak alet-edevatı satmayı da ihmal etmiyorlardı. Hekimler ve eczacılar güya sağ­lık nedeniyle hastalara dağıtılan alkol reçeteleri sayesinde refaha kavuştu; hatta sadece reçete­li viski satan, ilacı da süs olsun diye vitrinine koyan eczaneler türedi.

    Bakanlar ve kongre üyeleri bir kadeh içmek için büyükelçi­likleri dolduruyor, yabancı dip­lomatlar ABD Dışişleri Bakanlı­ğının resepsiyonlarından “Sular şampanya gibi aktı” diye dalga geçiyordu. Kentlerde yeni bir “saloon” tipi türemişti. Bugün­kü barların atası olan bu eğlence yerlerine “speakeasy” deniyor­du. Sözde yalnız üyelerin kabul edildiği bu kulüplerde yemek ye­niyor, bardan içki alınıyor, dans ediliyordu. Vaktiyle saloon’lara sadece dua etmek için giren ka­dınlar şimdi speakesy’lerde içip içip dans ediyordu.

    Yasak yılları, ABD’deki “Kokteyl Çağı” denilen dönemi doğurmuştu. Kaçak içkilerin ka­litesi kuşkulu olduğundan, bun­lara meyveler ekleyerek kokteyl denilen yeni bir içki türü geliş­tirilmişti. Örneğin New York’ta (bugün de varlığını sürdüren) 21 Club adlı speakeasy, bir baskın olduğunda, duvarın içine girip gözden kaybolan barı ve kimse­nin bulamadığı gizli mahzeniyle ünlüydü.

    Amatörce başlayan içki ka­çakçılığı ABD’nin ilk büyük suç örgütlerinin kurulmasını sağla­dı. Eski mahalle çeteleri, bildi­ğimiz mafya teşkilatına dönüş­tü. New York’ta Lucky Luciano, Frank Costello ve Meyer Lans­ky, Chicago’da Al Capone gibi gangsterler türedi. Yasak baş­ladığında 20’li yaşlarda olan bu kabadayıların, 1929’da Atlantic City’de yaptıkları bir zirvede, ül­keyi aralarında parselledikleri söyleniyordu. Ticaret Bakanlı­ğı bünyesinde, işi Volstead Ya­sası’nı çiğneyenleri yakalamak olan federal bir Yasak Bürosu kurulmuştu. Burada görevli “ya­sak ajanları” için aranılan tek öl­çüt “kuru” olmalarıydı.

    Yasaktan 1 gün önce Yasak başlamadan bir gün önce içki dükkânlarının önünde kuyruk vardı (Detroit). 1920 Ocak’ının günü itibariyle başlayan yasaktan evvel içkinin şişesi 1 Dolar’a indirilse de stoklar tüketilemedi.

    Büyük umutlarla başlayan içki yasağı hayalkırıklığıyla so­nuçlandı. 1910’larda “kurular”ın ilerleyişi nasıl durdurulamaz gi­bi gözüküyorsa, 1930’larda “yaş­lar”ın ilerleyişi de önüne geçile­mez hale geldi. 1927’de Anti-Sa­loon Cephesi’nin önderi Wayne Wheeler’ın ölümü, derneği Metodist Piskopos James Can­non’un eline bırakmıştı. “Kuru Mesih” lakabıyla tanınan Pis­kopos Cannon’da önceki liderin zekası ve insan ilişkilerindeki becerisi yoktu. Onun önderliğin­de Anti-Saloon Cephesi, gayri­resmi bir polis örgütüne benze­mişti. Otomobil antifrizlerinde­ki alkolü içerek ölenler için “hak ettikleri cehenneme gittiler” gibi açıklamalar yapması, halkın tepkisine yol açıyordu.

    Cephe 1928 başkanlık se­çimlerinda “yaş” Demokrat Parti adayı Al Smith’in “kuru” Cumhuriyetçi Parti adayı Her­bert Hoover karşısında yenilme­sini sağladı. Bu seçimi büyük bir zafer sanan Piskopos Cannon, “yaşlar”a hadlerini bildirmek istedi. Ertesi yıl Kongre’den ge­çirttiği Jones Yasası, içki yasa­ğı cezalarını on kat artırdı. Bir kadeh içki satın alan insan ön­ceden para cezasına çarptırılır­ken, şimdi içki kaçakçısının suç ortağı kabul edilerek üç yıl hap­se mahkûm edilebilecek, birkaç dolarlık ek gelir için evde yaptığı elma şarabını satan köylü üç-beş yıl hapse atılabilecekti.

    Aurora adlı küçük bir kentte, makineli tüfekler, kurşun geçir­mez yelekler ve gözyaşı bomba­larıyla bir eve baskın yapan Ya­sak Bürosu ajanları, kaçakçının karısını mutfağında öldürünce, “Aurora Katliamı” gazetelerin manşetine taşındı.

    Çorap içi şişe İçki yasağı, ABD’de “Kokteyl Çağı” denen dönemi başlattı. Kadınlar çoraplarının arasına şişe saklıyor, baskınlara karşı önlemli gizli barlar yaygınlaşıyordu.

    1929 sonunda başlayan Bü­yük Bunalım, Amerikan toplu­munu baştan aşağı sarsıyordu. İçki vergisini telafi eden gelir vergisi, 1930’da yüzde 15, erte­si yıl yüzde 37, bir sonraki yıl yüzde 26 oranında azaldı. Doğal olarak Yasak Bürosu’na ayrı­lan gelir daha da kısıtlandı; oy­sa Piskopos Cannon’a göre, içki meselesini halletmek için ülke­de en az 100.000 Yasak Bürosu ajanına ihtiyaç vardı. Bu ajan­ların yolsuzlukları ayyuka çık­tığından artık politikacılar alay ediyordu: “Evet, 100 bin ajan gerekiyor; bir de onları kont­rol etmek için bir 100 bin ajan daha…”

    Her kesimde içki yasağı­nın ülkeyi cennet yerine ce­henneme çevirdiği düşüncesi yaygınlaşıyordu. Bayrağı yine kadınlar taşıdı. 1929’da kuru­lan WONPR’nin (İçki Yasağı Reformu İçin Kadınlar Örgü­tü) üye sayısı 1 milyona yaklaştı. WONPR’nin kurucusu Pauline Sabin, Temsilciler Meclisi Ada­let Komisyonu’na içki yasağının kalkmasını kadınların neden istediklerini şöyle açıklıyordu: “Eskiden saloon’lar söz konusu olduğunda anneler hiç değilse çocukları için kaygı duymuyor­du, çünkü küçük yaştakilere içki satan bir yerin izni hemen elin­den alınıyordu. Şimdi ABD’nin herhangi bir yerinde bir spea­keasy’ye girin, 15-16 yaşında bir sürü sarhoş çocukla karşılaşa­caksınız”.

    Serbest ama zor Kadınlar içki yasağına karşı gösteri yapıyor. Kaçakçılar 13 yıl süren yasağın kalkmasına karşı çıktılar. İçki yasağının kalkması da, içki içmeyi kolaylaştırmadı.

    İçki kaçakçıları tabii yasa­ğın kalkmasına karşıydı. Yazar William Faulkner “İçki yasak­çılarıyla kaçakçıları arasındaki bu uzun ve mutlu evliliği boz­mayın!” diye alay etmişti. “Yaş­lar”ın karşı-reform saldırısı o kadar hızla büyüdü ki, 1932 seçimlerinde Demokrat Par­ti adayı Franklin D. Roosevelt, açıkça içki yasağına karşı oldu­ğunu ilan ettiğinde, Anti-Sa­loon Cephesi’nin eli böğründe kaldı. Roosevelt seçildi, ertesi yıl şubat ayında içki yasağıyla ilgili 18. Madde’yi yürürlükten kaldıran 21. Madde Kongre’den geçti; eyaletlerin çoğunluğu ta­rafından onaylandı ve 5 Aralık 1933’de bu 13 yıllık toplumsal deney sona erdi. Roosevelt’in söylediği gibi “şimdi Ameri­ka’nın şöyle bir içkiye ihtiyacı var”dı.

    İçkinin yasallaşması içki iç­meyi kolaylaştırmadı, aksine zorlaştırdı. Kuralsızlığın hâkim olduğu yıllarda o kadar çok içki içiliyordu ki, bir komedyen şöyle espri yapabiliyordu: “Hatırlıyor musun Yasak’tan önceki o eski günleri? Pazar gecesi şöyle bir içki bile satın alamazdık?” Oysa artık uyulması gereken gün ve saatler, yaş sınırı, okul, kilise ve hastane yakınında içki yasağı, lisanslar, cezalar, kalite kontrolü ve elbette vergiler vardı. Ame­rikalılar yasak sonrası bir daha asla eskisi kadar bol içki içeme­diler.

    SİNEMADA İÇKİ YASAĞI

    Dokunulmazlar efsanesi

    İçki yasağı, gerçek hayattaki gibi sinemada da gangster ve mafya filmlerinin kaynağı oldu. En iyi örnek, “Dokunulmazlar” adlı televizyon dizisi ve sonra aynı adla Brian da Palma’nın sinemaya uyarladığı, Kevin Costner, Robert de Niro ve Sean Connery’nin oynadığı filmdi. Bu dizi ve filmde, efsanevi Yasak Bürosu ajanı Eliot Ness (1903-1957), gangsterlere karşı kahramanca mücadele ediyor, sonunda Al Capone’un hapse atılmasını sağlıyordu.

    Gerçekte Eliot Ness, şöhrete ve kadınlara düşkün bir kabada­yıydı. Al Capone’un Chicago’daki çetesini kısa süreliğine dağıtma­yı başarmıştı ama, onun vergi kaçakçılığından hapse atılmasını sağlayan Amerikan vergi idaresi IRS olmuştu. Kariyerinin sonuna doğru Ness saldırgan davranış­ları nedeniyle tepki toplamış, İçki Yasağı sona erdikten sonra “yarı-sarhoş” olarak ölmüştü.

    EDEBİYATTA İÇKİ YASAĞI

    Muhteşem Gatsby gerçeği

    F. Scott Fitzgerald, tanın­mış romanı Muhteşem Gatsby’yi içki yasağı döneminde yazıp yayınlamıştı (1925). Bilindiği gibi bu romanda ve ilham verdiği filmlerde viski ve şampanyalar su gibi akar. Baştan sona yasadışı içkiye batmış olan roman, zenginlerin yasak döneminde yaşadığı ha­yatı anlatır. Romanın kahramanı Jay Gatsby, yasak sayesinde yükselmiş, kurduğu içki satan eczane zinciriyle zengin olmuştur. Sevdiği kadın uğruna yüksek sosyeteye girebilmek için göz kamaştırıcı partiler vermektedir. Seçkinler bu par­tilere bedava ve yüksek kaliteli yasadışı içki içmek için üşüşür. Gatsby öldüğünde, bütün bu “arkadaşlar”ı ortadan yok olur.

  • Dön baba dönelim aynı yere gelelim

    Dön baba dönelim aynı yere gelelim

    Tarih tekerrürden ibarettir, ne zamanın bir lafı? Tıpkı sizin beni okurken “Ulan bu herif her ay aynı şeyi mi yazıyor, nedir bunun olayı, nerede bu devlet?” dediğiniz gibi, Antik Yunan filozofları da, “Ya arkadaş, hep aynı şeyler oluyor” diyerek tarihin tekerrürden ibaret olduğunu sanmışlar. 

    İnsan kendi hâlinde yaşarken sağdan soldan kaplan saldırınca bu kaplandan kurtulmasını en iyi becerenin ya da başkaları gelip av sahasını işgal edince onu kovmasını en iyi bilenin sözünü dinlemeyi uygun görmüşler diye düşünüyorum. E her topluluğun başında sözü dinlenen bir adam var, iki grup karşılaşınca ne oluyor? Bu ikisi “iki başlılık olmaz” diye birbirine giriyorlar. Eninde sonunda herkesi döven kral oluyor. Yani herhâlde öyledir, zira krallıkların doğuşuyla ilgili daha mantıklı bir açıklama düşünemiyorum. Nasıl ki bir primatlar topluluğunun lideri diğer primatların kafasına vura vura lider oluyorsa bizim krallar da öyle olacak. Diğer insanlar keriz mi de, tepelerinde “Ben kralım” diye tutturup çiftin çubuğun ucundan tutmayan ama mahsulün yarısına el koyan bir adamı beslesinler? Neticede az biraz kafası çalışan, gücüne de güvenen biri, zorluktan kurtardığı, badire atlattığı insanların başına kral oluyor. Artık “anlam borcu” mu dersiniz, “çok iyiliği dokunmuştuculuk” mu dersiniz, “aman abi ses etmeyelim, gavura vurur gibi vuruyor insafsızcılık” mı dersiniz, orası size kalmış. 

    Tabii ölümlü dünya, kral ölünce ne oluyor? Yerine oğlu geçiyor. Babası kralken etrafına bir alay yancı, “öl de ölelimci” topladığı için oğlunun öyle güçlü olmasına da gerek yok. Mıymıntı bile olsa babasının yancıları var. Ama nasıl ki korkaklar zalim oluyorsa, sünepeler de zulmü başkasının eliyle yaptıkları için zulümde sınır tanımıyor, el başkasının olduğu için ayarını kaçırıyor. Oluyor sana bir tiran. 

    Şimdi kimse kusura bakmasın, tiranlık noktasında halk bir yere kadar dayanabiliyor. Halk sıkıştıkça artık büyüklerine, dönemin Güzin Abla’larına, Yalçın Abi’lerine dert yanmaya başlıyor. Ve her krallığı tiranlığın takip etmesi gibi, tiranlığı da halkın gidip dert yandığı Güzin Abla’lar, Yalçın Abi’ler yıkıyor ve yerine aristokrasiyi kuruyor. 

    E başlarda iyi tabii. Güzin Abla tarafından yönetilmeyi kim istemez? Ama herkes Hürriyet gazetesi kadar şanslı değil, Güzin Abla’nın çocukları illa analarına çekmiyor, yönetici kadrolar içinde büyüdüklerinden aristokrasi de tıraşa bağlıyor. Aristokrasi zamanla, aklımda yanlış kalmadıysa, birinin çocuğu olmaktan başka numarası olmayanlardan oluşan bir zümrenin yönetimi anlamına gelen oligarşiye dönüşüyor. 

    Tabii o zamanlar öyle gelen giden yok ama halk başlıyor yine yaka silkmeye. “Arkadaş bir kişi yönetsin dedik, deli çıktı zulmetti. Kafası çalışanlar yönetsin dedik, beter çıktı. Keriz miyiz ulan biz, bari biz yönetelim, nasıl olsa daha kötü olmaz” diye oligarşiyi yıkıyor ve yerine demokrasiyi kuruyor. Gel zaman git zaman bu demokrasi halka bol gelmeye başlıyor, çünkü başlarına yönetici değil, mutlak lider seçiyorlar. Ağzı laf yapan, milletin duygularını kaşıyan demagoglar iş başına gelip ne isterse yapmaya başlıyor. Ve ne zaman ki demokrasiyle iş başına gelmiş liderler iki lafın birinde hayalî düşmanlar yaratmaya başlarsa anlayın ki demokrasi de bir hırsızlar rejimine dönüşüyor; milleti, ağzına bir parmak bal çalıp donuna kadar soyuyor. 

    Aşağısı efil efil ama dilde bal var, çünkü seçilmiş mutlak hâkim bunların malına kondukça, vergi salıp parasını yoldukça bir yandan da “İçimizdeki Makedonlar! İçimizdeki İonlular! Atinalının Atinalıdan başka dostu yok!” diye gaz veriyorlar. Böyle bir rejim de, ancak çok güçlü bir liderin önderliğinde birleşen kitleler tarafından yıkılıyor. E ne olmuş oluyor? Bildiğin krallık geri dönüyor, her şey yeni baştan başlıyor. 

    İşte Antik Yunan filozofları bu işe o zamanlar “dön baba dönelim” anlamına gelen “Anacyclose” diyorlar. Ha nedir bu tarihten ibret alıp tekerrür etmemesini sağlamanın yolu? Arkadaşlar bakıyor bu rejimlerin hepsinde kuvvetler birliği var, kuvvetler ayrılığı diye bir icat çıkarıyorlar, ülkeyi idare eden kuvvetleri birbirinden ayırıp birbirlerini denetlemelerini sağlıyorlar. Ondan sonra bu “dön baba dönelim” bitiyor mu? Bitmiyor tabii. Bu sayfalarda cılkını çıkarana kadar işlediğimiz gibi, ikide bir birileri çıkıp “kuvvetler ayrılığı ilerlememize engel” diyerek tekrar tırt bir rejim kuruyor. Tarihte Sezar’ından Augustus’una, günümüzde Hitler’inden Türkmenbaşına kadar her güçlü lider, kuvvetler ayrılığını berhava edip ülkelerini kaostan çıkarıyor. Hem de ne çıkarıyor. 

  • Bir Selçuklu-Osmanlı sosyal hizmet kurumu

    Bir Selçuklu-Osmanlı sosyal hizmet kurumu

    17. yüzyılla birlikte başlayan Osmanlının çözülme temposu vakıf kurumunu da derinden etkiledi. Önce başıboşluk, sonra da yağmacılık ve hırsızlık başgösterdi. 19. yüzyılın ikinci yarısında bir hareketlilik görülmüşse de, bu canlılık 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla sona erdi. Cumhuriyet ile yeniden canlanan Vakıflar, hem tarihi hem insanı besleyen geleneksel bir yapı. 

    En yalın anlamıyla, “toplumsal hizmet merkezi” olarak tanımlanabilecek vakıf kurumu, Selçuklu-Osmanlı geleneğinin günümüze dek uzanan bir ürünüdür. Bilindiği gibi, özellikle İslâm dinini benimsemiş toplumlarda, öteden beri şehirleşme ve imar hareketleri planlarında toplumsal gereksinmeler önem taşımıştır. Bu nedenle de, simgesel değerleri ağır basan hizmet merkezlerinden çok, kullanım değerleri ağır basan hizmet merkezleri yaygınlık kazanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları geliştikçe de vakıf sistemi gözle görülür ölçüde yaygınlaşmıştır. Bugün, yalnızca Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde, ya da komşu Müslüman ülkelerde değil, Batı’da Balkanlar’da, doğuda Hindistan gibi komşumuz olmayan ülkelerde bile vakıf kurumunun etkileri hâlâ canlılığını korumaktadır. 

    Osmanlılar döneminde hız kazanan; cami, mescit, medrese, çeşme, hastane, misafirevi, çamaşırhane, kuyu, köprü gibi değişik nitelikteki toplumsal hizmet merkezleri ya da araçları için, tarihsel açıdan çok daha gerilere uzanmakta yarar vardır. Vakıfların hukuksal ve toplumsal yönleriyle ilgili araştırmalarıyla tanınan Ali Hikmet Berki, ilk vakfın Peygamber’in sağlığında Hazreti Ömer tarafından, Peygamber’in yol göstericiliği sayesinde kurulduğunu yazar. Selçuklulardan hayli önce Arap yarımadasının ve Mısır’ın büyük yerleşme merkezlerinde önemli işlevler üstlenen vakıf kuruluşlarının ağırlığı daha sonra Anadolu yarımadasına geçmiş, İstanbul’un fethini izleyen dönemde imparatorluğun başkenti sayısız “hayır binası”yla donatılmıştır. 

    Mihrişah Sultan İmareti

    Osmanlılarda vakıf 

    İslâm hukukunda vakfın tanımlanış biçimi, onun kullanım biçimiyle doğrudan ilgilidir: “Bir malı, ammenin mülkü hükmünde olmak üzere bir ya da birkaç amaca müebbeden tahsis etmek; bir malı Allah’ın 

    mülkü hükmünde temlik ve temellükden alıkoymak”. Bu hukuksal anlam üzerine gelişen vakıf kurumu birkaç işlevi aynı doğrultuda bünyesine toplamıştır. Dinsel boyutta tekke, zaviye, türbe, namazgah; eğitim boyutunda medrese, mektep, darüttalim, darülhalis, toplumsal–ekonomik hizmetler boyutunda misafirevi, dulevi, gölgelik, sığınak, umumi hela, çamaşırhane, hastane, hamam, idman sahası; ulaşım ve savunma boyutlarında ise kale, köprü, yol, kaldırım, liman, deniz feneri türü etkinlik merkezleri ve araçları tesis edilmesi Osmanlı toplumunun gündelik yaşamını kolaylaştıran, bir yandan da insanlar ve toplumsal tabakalar arasında yardımlaşmayı somutlaştıran faktörlerin başında geliyordu. Vakıflar koşullarına göre, vakfın önde gelen toplumsal amaçlarından biri de “imaret”ler aracılığıyla, yoksul ve düşkünlerin yardımına koşmaktı. Bu amaçla, fakir halkın doyurulması için aşevleri, sağlık sorunlarının çözülmesi için hastaneler, eğitim sorunlarının çözülebilmesi için mektepler yapılmıştı. Gene “vakfiye” koşullarına göre yoksullara odun ve kömür parası temin edilmesi, mahpusların borçlarının ödenmesi, kuşlara köpeklere ekmek verilmesi, yoksul çocuklara elbise dağıtılması, kitap parası ve bayram topu temin edilmesi büyük önem taşıyordu. 

    Son yıllar, ilk yıllar…

    17. yüzyılla birlikte başlayan Osmanlının çözülme temposu vakıf kurumunu da derinden etkiledi. Hilmi Ziya, ekonomik koşulların zayıflamasıyla vakıfların yönetiminde önce başıboşluğun sonra da yağmacılığın ve hırsızlığın başgösterdiğini, iki yüz yıl içinde çeşitli bilimadamı, tarihçi ve yöneticilerin yazmış olduğu “layiha”lara dayanarak açıklıkla ortaya koymuştur. 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak vakıflar konusunda yeniden bir hareketlilik görülmüşse de, bu canlılık 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla sona ermiştir. Bu dönemde, özellikle Mimar Vedat ve Kemalettin Beyler aracılığıyla yepyeni bir mimari üslup geliştirmek istenmiş, ancak bu atılım daha çok biçimsel planda kalmıştır.

    Konunun önemi nedeniyle, Kurtuluş Savaşı sırasında bir “Şer’iye ve Evkaf Nezareti” kurulmuş, 1924’de kaldırılan bu bakanlığın yerine Vakıflar Umum Müdürlüğü tesis edilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak eğitim alanındaki çalışmalarına öncelik veren müdürlük, yeni kent Ankara’nın turistik gereksinmeleri doğrultusunda girişimlerde bulunmuş, Ankara Palas ve Belvü Palas’ı inşa ettirmiştir. Ancak, bu geçiş döneminde eski vakıf eserlerinin korunması ve yeni kullanımlar için düzenlenmesi yolunda sarfedilen çabalar yetersiz kalmıştır. 1935’den sonra yapılan hukuksal düzenlemeler ile kendisine etkili olma yolu açılan Vakıflar Genel Müdürlüğü, 1950’li yıllarda çıkan yasalarla bu yol iyiden iyiye genişleyince etkinlik hızını artırmıştır.

    Mihrişah Sultan İmareti Eyüp’teki imaret 1792 yılında III. Selim’in annesi Mihrişah Valide Sultan tarafından yapıldı. Bugün de yapılış amacına uygun olarak, her gün 500 fakir aileye sıcak yemek dağıtılıyor. 

    Vakıfların etkinlik alanları

    Vakıflar Genel Müdürlüğü, vakıf kurumunun geleneksel yapısının sağladığı birikimden de yararlanarak, vakıf felsefesinin ölçülerine uygun biçimde etkinliklerini düzenleme ve sürdürme arayışının içindedir. Bu çerçevede, toplumsal hizmetler önde gelmektedir. Günde bir öğün (bir kap) yemek verilen imaret yerleri işleten Vakıflar Genel Müdürlüğü, bunların yenilerini de açma hazırlıkları içindedir; köy muhtarlarına ve cami derneklerine yardım yapılmaktadır; körlere ve muhtaç durumdaki kişilere 1924’ten bu yana aylık gelir bağlama ça

    lışmalarını sürdürmektedir; yoksul öğrenciler için “Yüksek öğrenim vakıf öğrenci yurtları” açmakta ve işletmektedir. 

    Vakıflar Genel Müdürlüğü, sağlık alanında da önemli çabalar göstermiştir; 1843’te II. Mahmud’un eşi tarafından kurulan “Bezmialem Gureba-i Müslimin” hastanesinin gerekli onarımları yapılmış, 1959’dan sonra da çeşitli ek binalar inşa edilerek hastane her bakımdan gelişkin bir düzeye ulaştırılmıştır. 

    4. Vakıf Hanı 


    İstanbul Eminönü’ndeki Dördüncü Vakıf Hanı. 1912’de yapımına başlanan bina savaş nedeniyle yarım kalmış, işgal döneminde Fransızlar tarafından tamamlanmış ve karargâh olarak kullanılmış. 

    Yeni vakıf hukuku 

    Cumhuriyet döneminde vakıfların statüsünde beliren boşluklar Medenî Kanun’un belli hükümlerince giderilmeye çalışıldı. 1835’te yürürlüğe giren Vakıflar Kanunu, 1938-1952 arası getirilen değişiklerle kesin biçimine kavuşturuldu. Bunu, eski eserlerin kullanım ve onarımını çerçeveleyen yasal düzenlemeler izledi. 

    İmparatorluk döneminde varolmayan, Cumhuriyet döneminde tesis edilen iki vakıf türü vardır: Aile vakıfları ve işçi lehine vakıflar. Medeni Kanun’un 322. maddesine dayanarak oluşturulan aile vakıfları, görece olarak kamu yararınadır; çünkü malın münhasıran aile üyelerine çıkar sağlaması da öngörülmektedir. İşçi ve müsdahdem lehine vakıf kurmak, gerçi imparatorluk hukukuna aykırı değildir ama, Medeni Kanun’da bu tür vakıflara bir dernek ya da şirket kimliği verildiği düşünülmüş, bu konu bir ölçüde eleştirilere de açık kalmıştır. 

    Cumhuriyet döneminde, 1950’li yıllarla birlikte yasalaştırılan yeni vakıf türleri içinde yoğun etkinlikler gösterenler olduğu gibi, âtıl kalanlar, kamu yararından çok dar bir çevreye yarar sağlayanlar da yok değildir. Son çeyrek yüzyılın en önemli vakıfları arasında Koç Holding Vakfı, Hacettepe Üniversitesi Vakfı, Türk Eğitim Vakfı sayılabilir. 

    Kültürel çalışmalar 

    Eski eserlerin saptanması konusunda olduğu kadar, bunların onarımı ve yeni işlevler kazanması konusunda da önemli görevler üstlenmiş bulunan Vakıflar Genel Müdürlüğü, Vakıflar Kanunu ve Eski Eserleri Koruma Kanunu doğrultusunda çalışmalar yapmaktadır. İşlevlerini koruyan eski eserlerin onarımı konusunda bünyesi dışındaki uzmanların katkılarından da yararlanan genel müdürlük, işlevlerini yitirmiş eski eserlerin yeni hizmetlere açılması konusunda da çaba vermektedir. Bunların okul, müze gibi kültürel amaçlı hizmetlere doğru yönlendirilmesi konusunda belli bir duyarlılık gösterilmekle birlikte, uygulamada bazı yadırgatıcı sonuçlara ulaşıldığı da gözlemlenmektedir. Örnekleri çeşitlemek güç değildir, ama bu çerçevede somut tek bir örneğe bakmak yeterli olabilir: İmrahor’daki Mimar Sinan’ın elinden çıktığı ileri sürülen hamamın zamanında “süper bakkal” olarak kullanılması, uygulama konusunda düşündürücü olmaktadır. 

    Vakıflar’ın eski eserin korunması ve onarımı konusuna genel çizgilerinde olumlu bir yaklaşım getirdiği şüphe götürmez bir gerçek. 1939’da konuyla ilgili bir foto film arşivinin kurulmuş ve sonradan bunun 300 bin fotoğraf kapsayan zengin bir bütün haline getirilmiş olması; 1952’den bu yana sürekli gelişim gösteren bir rölöve bürosunun yoğun çalışmalar sürdürmesi; genel müdürlüğün çeşitli yayınlarla konuya açıklık getirmenin yanısıra sürekli yayınlar da ortaya koyması, bu olumlu yaklaşımın somut göstergeleridir. 

    Evkaf Nezareti’nin kuruluşundan bu yana derleme ve değerlendirme çalışmaları süren “Vakıf Kayıtlar Arşivi”ndeki belgelerin tasnifinde, özellikle vakfiyelerin yazılışında kullanılmış olan “siyakat” yazısının okunma güçlüğü nedeniyle zorluklar çıkmaktadır. Vakfiye, ferman, hüccet, berat gibi belgelerin hukuksal sorunların çözülmesi aşamasında taşıdığı önem gözönüne getirilirse, bu konuda eğitim kurumları ile işbirliği yapılması gerekliliği kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

  • Ağız tadının uluslararası ustaları: Hemşinliler

    Ağız tadının uluslararası ustaları: Hemşinliler

    Doğu Karadeniz’in en yüksek dağı Kaçkarlar’ı mesken tutmuş Hemşinliler geçen yüzyıl başında Rusya, Polonya, İran gibi ülkelere giderek bu ülkelerde pastacılık, fırıncılık, lokantacılık mesleklerini öğrendi. Hemşinliler, bu göçle birlikte bugün Türkiye’de en çok bilinen pastane ve fırınların sahibi oldu. Bir geleneğin ilk izleri… 

    UĞUR BİRYOL*

    Doğu Karadeniz’de yüksek dağların derin vadileri kestiği bir coğrafya olan Çamlıhemşin, Kaçkar Dağları eteklerinde, tarihi Tebriz-Trabzon İpek Yolu’nun önemli bir geçit noktasında kurulan ve son yıllarda da adını dağ ve yayla turizmi ile duyuran bir bölge. Hemşinlilerin çoğu kışlarını gurbette geçirse de bir şekilde yazın mutlaka memleketlerine uğruyorlar. Gurbetçi Hemşinlileri Doğu Karadeniz’de yaşayan insanlardan ayıran en önemli özellikleri, kimlikleri haline gelen pastacılık ve fırıncılık meslekleridir. 

    19. yüzyılın başlarında Rusya, Polonya ve Avrupa’nın bazı kentlerine giderek bu mesleği öğrenmiş olan Hemşinliler, daha sonra Türkiye’ye dönerek hem bu mesleğin yayılmasını sağladılar hem de kendilerine gurbetin kapılarını açan mesleklerini icra ettiler. 

    Tahran’da Şah döneminde varlık gösteren Hemşinlilere ait Cafe Jale Restoran. 

    Hemşinlilerin gurbet yolculuğundaki Rusya şehirlerinin başında liman kenti ve yakın olması sebebiyle Batum geliyor. Varşova, Petrograd, Tallinn, Moskova, Mugilov, Berdiçev, Odessa, Sivastopol, Yalta, Kefe, Ryazan, Kazan, Tiflis, Gence, Rostov, Soçi, Poti gibi kentler de göç edilen yerlerden. Yapılan araştırmalar, bazı ailelerin şu şehirlere gittiğini ortaya koyuyor: “Şabanoğulları-Rostov, Poladoğulları- Berdiçev, Çolakoğulları- Varşova, Moskova, Kiev, Reyhanoğulları- Batum, Yalta, Moskova, Kozizoğulları- Tahran, Veziroğulları- Berdiçev, Ofluoğulları- Moskova, Matiloğulları- Odessa, Bağdasaroğulları- Batum, Hacaloğulları- Tahran, Takoşoğulları- Leningrad, Moskova, Sivastopol, Topçuoğulları- Moskova, Tarakçıoğulları-Yalta.” Yapılan bazı araştırmalar ve benim de kitaptan yola çıkarak tespit ettiğim üzere, 186 aile Rusya’ya göç etmiş. 

    Polonya’da bir Hemşin pastanesi Şerif Efendi’nin sahip olduğu Polonya’nın Suwalki şehrindeki pastanenin 1898 yılına ait fotoğrafı. En üstteki tabelada Şerif Efendi’nin “Şerif Gülab” olarak Lehçe ve Rusça dillerinde yazılmış olan tabelası var. Soldan beşinci sırada Şerif Efendi. Yapı bugün halen Suwalki’nin Mickiewicza Caddesi’nde bulunmaktadır. 

    Yüzyıllık yolculuk 

    Hemşinlileri gurbet yollarına döken esas sebep, ekonomiktir. Hacettepe Üniversitesi Antropoloji bölümünden Erhan Gürsel Ersoy’un hazırladığı Sosyo-Kültürel Değişim Sürecinde Hemşin’de Yaylacılık başlıklı doktora tezinde bu konuyla ilgili şu bilgiler aktarılmış: “Yörede tarıma elverişli arazi darlığı ve ekilen arazilerin dağınıklığı başlıca bir sorundur. Mahalle ve köylerde, küçük arazi sahipliğine bağlı olarak tarımsal üretimde aile işletmesi tipi esastır. Yörede, öteden beri kısıtlı araziler üzerinde mısır, patates, fasulye gibi ürünlere dayalı geçim ekonomisinin kalıntıları günümüzde de sürmekle birlikte çay üretimine ayrılan araziler ve üretim miktarı artmaktadır. Çay yetiştiren ailelerin çoğu kendi arazilerini işletmektedir. Yörede 70’li yıllarda büyük oranda yapılan büyükbaş hayvancılık yetiştiriciliği ise çay üretimine geçişle büyük ölçüde gerilemiştir”. 

    Hemşinlilerin ekonomik sebeplerle başlayan zorunlu gurbeti, onlara hem bir kimlik hem de zenginlik katmıştı. Büyük ve yüksek dağların, hayatı her anlamıyla dışarıya kapadığı bir coğrafyadan, ekmek parası uğruna yapmaya kalkıştıkları yolculuk onları bugünün en bilinen mekânlarının sahibi yaptı. 

    Ama bu o kadar kolay değildi, her şeyin bir bedeli vardı. Gittiler, karınlarını doyuracakları, yatabilecekleri ve elbette para kazanabilecekleri en iyi yer olan fırınlara kendilerini teslim ettiler. Hem anaları yaşlı gözlerle arkalarından bakarken, ‘Oğul, aman aç kalma oralarda, kendine karnını doyuracak bir iş bul’ telkininde bulunmuştu. İşte, bir taraftan henüz doğmamış çocuğunu taşıyan karnı burnundaki eşini, diğer taraftan anasını, babasını, memleketini, toprağının kokusunu ardında bırakarak, buruk bir tatla ayrıldı Hemşinli. Kimi hasretle memleketine döndü, kimi de bir daha göremedi geride bıraktıklarını. 

    Kırım’da Hemşinliler Kırım’daki şehirlerden Aluşta’da 1909’da tarihlenmiş Hemşinlilerin fırınından bir fotoğraf. Ortadaki kişi Reyhanzade Ali Faik, en sağdaki de onun abisi Reyhanzade Muhammed, İsmail Şişman ve muhtemelen Rus kadın müşteri. 

    Anadolu’ya pasta transferi 

    Çamlıhemşin’in eski adıyla Makrevis köyünden (Konaklar)Yunus Tarakçı, pastacılık mesleğine daha önce Rusya’da pastacılık öğrenip, Samsun’a yerleşen amcası Mehmet Ali Tarakçı’nın yanında başlamış. Türkiye’ye pastacılığın iki koldan yayıldığını anlatıyor Tarakçı: “Biri İstanbul’dan gayrimüslimler sayesinde, diğeri Hemşinliler sayesinde Anadolu’ya. Hemşinliler, öğrendikleri pasta türlerini Ruslardan bile güzel yapmaya başlamışlar. Öyle ki Rusların ilgisini çekerek iş sahibi oldular, hatta işveren oldular. 

    Mehmet Ali Tarakçı ve Tevfik Tarakçı pasta ustasıydı, Rusya’da yetişmişlerdi. Biskot, Napolyon Pastası, Yabloşki (Elmalı pay), Biçeyni (Kuru pasta), izdobni (mayalı mamuller), turubuçka (milföy hamuru) artık yapılmadığı gibi yavaş yavaş bu tatların yerini fabrika işi pastalar almaya başladı. Bu işler maharet ister, şimdi o tadı tutturamazlar. Rusya gurbetine çıkanlar elinde değer ihtiva eden bir şeyleri satıp gurbete gitmişlerdir. Kimi zaman pasaportsuz, gemiyle kimi zaman da yaya gidilmiştir. 24 saat çalışmayı göze alarak yollara çıkmışlardır. Çalıştıkları fırınların mamulleri iyi olsun diye gerekirse uyumamışlardır. İşte bu nedenden rekabet edemeyen bazı Rus fırıncılar Hemşinlilerle baş edemeyeceğini anlayıp iflas etmiştir. 

    Bir zamanlar Ankara’da Cinnah Caddesi’nde oldukça ilgi gören pastanelerden Kafe Pastanesi de Hemşinlilerindi. 

    Rusya’da o dönem aristokrat hayatı yaşanıyordu. Hemşinliler daha ziyade burjuva sınıfıyla ilişki kurmuşlar. Önce Rusça öğrenmeye çalışmışlar. Bunun için gazete okumaya dikkat etmişler. Yurtdışındaki gelişmeleri ve Avrupa’yı da Rusya’da çalışırken öğrenmişler. Birçokları resmi görev de almış, memurluk, kooperatifçilik yapmışlar. 

    Bir başka durak: Tahran 

    Bu mesleği uzun yıllar sürdürdükten sonra, yaşlılıktan kendini emekli eden eski pastacılardan Muzaffer Yücel, Tahran’da çalışıp, memlekete dönmüş. Kendi köyünden Tarakçı Ahmet ve Hacal İshak isimli arkadaşları İran’da tanıdık bir konsolos aracılığıyla iş bulmuş, konsolos da parayı İran’a transfer ettirmiş, 1929’da iş sahibi olmuşlar. Avrupalılar İran’a akın edince İran’daki tek pastane olmasını fırsat bilip Ruznovan (Yenigün) pastanesini açmışlar. Aynı köyden Mithat Akay’ın da macerası Tahran’da başlamış. Ama öncesi var. 16 yaşında gurbete İstanbul’a gitmiş, orada Tümensa isimli bir kumaş fabrikasında bir sene çalışmış. Bir sene sonra da, ağabeylerinin yanına, Tahran’a gitmiş. Orada Tahran No isminde bir restoran açmış, arkadaşı Mehmet Yücel’le. Ancak işleri yavaşlamış, 2. Dünya Savaşı zamanında da iyice kaybetmişler her şeylerini, tüm malları orada kalmış. Hal böyle olunca da Ankara’ya dönmek durumunda kalmışlar. 

    Makrevis köyünden Tarakçı ailesinin Yalta’da işlettiği Dilber Pastanesi… 

    Çuvalla manat yakan gurbetçi 

    Hemşinli gurbetçilerin en ilginç kişilerinden biri olan Osman Gülay, Çamlıhemşin’in Makrevis köyünden komşusu İbrahim Gülay’la neredeyse çocuk denilecek bir yaşta Rusya’ya gitmiş. Osman Gülay, çok kısa sürede 30 yaşında, Moskova’da beş fırının sahibi olmuş. Orada Moskova Lisesi’nde tarih öğretmenliği yapan bir kadınla evlenmiş. Sonra Osman’ı sınır dışı etmek istemişler. Beş yıllık evli olsaymış, kurtaracakmış ama ne yazık ki üç yıllık evli olduğundan kurtaramamış durumu. Eşini de yanına alamamış. Yıllar sonra köyden arkadaşı olan Ahmet Altaş, Rusya’ya gidince, Osman’ın karısının yanına uğramış, halini hatırını sormak için. Ama kadının halini görünce çok üzülmüş. 

    Stalin, Osman’ı ve orada pastacılık yapan Hemşinlileri sürgüne göndermek isteyince, orada çalışanların büyük bir bölümü Polonya’ya gitmiş. Osman; giderken ayakkabısının tabanına biraz manat yerleştirmiş, o manatla da bir fırın kurmak için oradaki zengin bir Yahudi’yle anlaşmış. Yahudi iş adamı Osman’a çok yardımcı olmuş. Yahudi işadamının Macaristan’daki makine mühendisi damadından pasta ve fırın malzemesi alan Osman, malzemeyi trene yükleyip Polonya’ya götürmüş. 1930’lara kadar aralarında kendi köyünden arkadaşlarının da olduğu (Abdullah Kuşaksız) 110 kişi ile birlikte çalışmış Polonya’da. Orada 15–20 yıl kaldıktan sonra Hemşin’e dönmüş. Ancak o döndüğünde manat denilen büyük kâğıt paraların bir değeri kalmadığından, o da sinirlenip paraları bir çuvala doldurup yakmış. 

    Polonya’da pastacılığıyla nam salan bir başka isim de Şerif Gülaboğlu. Gülaboğlu’ndan geriye iki şey kalmış: Biri köyünde yaptırdığı ev, biri de Polonya’nın Suwalki şehrinde personeliyle birlikte çektirdiği fotoğraf. Şerif Efendi nüfus kaydına göre 1849’da doğmuş. Şerif Efendi, önceleri birkaç sefer koyun alıp Batum’a götürüp satmış. Bir seferinde de Moskova’ya kaçmış, oradan da Petersburg’a gitmiş. Pastacı çıraklığından sonra Petersburg’da (Leningrad) pastane açmış. Rus çarının sarayına pasta yaparmış, anlatılanlara göre. Moskova’da bir sokağın tamamen sahibi imiş, sonra Şerif Efendi işi ilerletmiş. Polonya’nın Suwalki şehrinde de bir pastane açmış. Pastanenin ismi Konstantinapol Pastanesi. Tarih, 1898. Orada evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş. Bu onun ikinci evliliğiymiş, o nedenle köyüne döndüğünde, ikinci eşine “Kerumli” demişler. Bu tabir genellikle Hemşin’e dışarıdan getirilen gelinler için kullanılırmış. 

    ‘Süper’ açılış Süperstar Ajda Pekkan 70’li yıllarda İzmir’in buluşma noktası ve yine Hemşinlilere ait Sevinç Pastanesi’nin açılışını yaparken… 

    Restorancılığın alamet-i farikası 

    Hemşinliler pastacılıkta olduğu kadar lokantacılık alanında da ilerleme kaydettiler. Bunun en önemli örneklerinden biri Ankara’daki eski Washington restoranlarıydı. 

    1917 Ekim Devrimi’nden sonra İstanbul’a gelen Beyaz Ruslardan biridir George Karpovitch. Ulus’taki ünlü Karpiç lokantasının sahibidir. Lokanta personelinin çoğunluğu ise Hemşinlidir. Hemşinli kadronun içinden iki isim Şinasi Şişmanhasanoğlu ve Hüseyin Şişman, 1950’de Amerika’ya gider, büyükelçilikte dört yıl çalıştıktan sonra, Ankara’ya döner. Dönüşte Playmouth marka bir araba getirirler. Daha sonra bu arabayı sermaye yapıp, Nisan 1955’te İnkılâp Sokak, Yenişehir’de ilk Washington Restoran’ı açarlar. 

    Restoranın isminin Washington olmasına gelince… “Hem o dönem Ankara’da bulunan Amerikalı müşterileri çekmek hem de kendilerince Amerika’ya olan vefa borçlarını ödemek için!” Ancak bir dönem sonra, 1975’te restoranın adı Amerikan ambargosunun ardından “Kristal” olarak değiştirilse de daha sonra tekrar eski ismi kullanılmaya başlanmış. Yıllarca Ankaralılara ve Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne hizmet veren Washington Restoran daha sonra mekân olarak 1962’de Bayındır Sokak’a taşınmış. Washington Restoran’ın konukları arasında Neil Armstrong, Tito, Todor Jivkov, Çavuşesku, Kissinger, Dubçek, Hillary Clinton gibi yabancı simaların yanı sıra İsmet İnönü, Turgut Özal, Süleyman Demirel, Nihat Erim gibi yerli politikacılar da yer almış. 

    Yine İzmir’in fuara bakan Lozan kapısının yanıbaşındaki Lozan Pastanesi ve sahibi Osman Pelit. 

    Anadolu damak tadını buldu 

    Washington Restoran’ın önemi Karpiç Lokantası geleneğini devam ettiriyor olmasından geliyor. Ayrıca pastacılıkla bilinen Hemşinlilerin lokantacılığı da becerebildiğinin önemli bir göstergesi olması bakımından da önemli bir örnek. 

    Hemşinliler’in pastacılıkla tanışma hikâyeleri kısaca böyle. Çok zorlu bir yolculuğun ve meşakkatin ardından varılan yerlerde yaşanan dram, çile ve sıkıntılar, nihayetinde onları kendileriyle özdeşleşecekleri meslekleriyle tanıştırdı. Ve ekmeğin bile zor bulunduğu Anadolu’da ekmeği de pastayı da insanlara taşımayı başardılar. Bugün büyük kentlerdeki pastanelere bakın, büyük bir bölümü Hemşinlidir. Anadolu’nun damak tadını Hemşinlilerin Rusya seferinden sonra bulduğu kesindir desek abartmış olmayız sanırım.

    *Gurbet Pastası, Hemşinliler-Göç ve Pastacılık kitabının yazarı 

  • ‘Ne iyi ettiniz de parlamentoyu bertaraf ettiniz’

    ‘Ne iyi ettiniz de parlamentoyu bertaraf ettiniz’

    Sultan Abdülhamid’in 13 Şubat 1878’de Meclis-i Mebusan’ı kapatması, toplumun yönetimde söz sahibi olma azmini doğar doğmaz katleden bir hamleydi. Osmanlı milletlerinin büyük umutlar bağladığı Meclis-i Umumi’nin devre dışı bırakılması, yaşanan tartışmalar ve yabancı ülkelerin tutumu Takvim-i Vekayi’de yayınlanan Meclis-i Mebusan tutanaklarından aktarılıyor. Sürecin içyüzü. 

    Meclis-i Mebusan (parlamento) tecrübesini 1877’de yaşamaya başlamış bir ülkenin, çok partili demokrasiye ancak 1946’da geçebilmesi ilginç bir çelişkidir. Bu çelişkiyi çözümlemede kullanılacak, Meclis’in kapatılmasındaki gerekçelerin izine rastlanabilecek en iyi kaynak “Meclis-i Mebusan Zabıtları”dır. 

    Devrine göre büyük yenilik olan stenografi ile kayda alınan meclis oturumlarındaki konuşmalar maalesef günümüze intikal etmedi. I. Meclis-i Mebusan’ın stenografi ürünü tutanakları, II. Meclis-i Mebusan’a tahsis edilen Çırağan Sarayı’nda 1909’da çıkan yangında tamamen yanmış olmalı. Neyse ki Abdurrahman Şeref Bey’in Takvim-i Vekayi’deki görevi sırasında günü gününe yayınladığı, halka açık her oturumun konuşmaları elimizde. II. Abdülhamid devrinde zabıtların yer aldığı Takvim-i Vekayi’ler suç unsuru olarak değerlendirilirdi. Bu bakımdan zorluklarla saklanabildiler. Dolayısıyla yakın zamanlara kadar tam bir koleksiyonu hiçbir yerde yoktu. Şimdilerde de dijital koleksiyonlar halinde tamamlanabildi. 

    Hakkı Tarık Us yıllarca arayıp binbir meşakkatle bulduğu, biraraya getirdiği zabıtları 1939 ve 1954 yıllarında iki cilt halinde yayımladı. O tutanaklar olmasa, Meclis-i Mebusan lehine-aleyhine söylenenleri sorgulamaya imkân bulamayacaktık. O “söylenenler” içinde öyle iddialar var ki… Bugün bile “Farklı milletlerden, dinlerden oluşan Osmanlı karmasının parlamentosu kapatılmasaydı, devlet 30 yıl önce dağılırdı; Mecliste Türkçe’nin yanında diğer dillerin de resmî dil olarak kabulü için Ermeniler, Rumlar, Araplar çok büyük kavgalar verdiler; Ermenilik, Rumluk, Araplık davası güden ayrılıkçı mebuslar, devleti Meclis’te parçalayabilirlerdi; Osmanlı toplumu Meşrutiyeti özümseyip benimseyecek siyasi olgunluğa erişmemişti; Ruslarla amansız bir savaşın sürdüğü anda savaş meclisten mi idare edilirmiş!” gibi hüküm içeren eleştiriler kolayca kabul görüyor. 

    İlk Meclis-i Mebusan 1877’de Ayasofya’nın güneyinde Darülfünun binasında açılan ilk Meclis-i Mebusan’da genel kurul salonunun içeriden görünüşü. 

    Topu topu iki dönemde beş ay ömür sürebilen, buna rağmen özetleri bile iki büyük cilt tutan tutanakların söyledikleri ile Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasındaki haklılığa dair kulaktan dolma söylentileri, temelsiz gerekçeleri tartmak çok zor olmasa gerek. Öne çıkarılan ve haklılığı vurgulanan kapatılma gerekçelerini ana hatlarıyla sıralayabiliriz.

    Çok dinli, çok milletli Osmanlı toplumunu değerlendirirken, günümüzün ulus devlet anlayışı ile hareket edilmesi sıklıkla düşülen bir hata. Osmanlı Devleti 623 yıllık ömrünün sadece son 83 yılında Tanzimat Islahat Meşrutiyet ilkeleri ile hareket etti. Öncesinde asırlar boyu Müslim ve gayrimüslim tebaa arasında eşitlik yoktu. Son yüzyılda gayrimüslimlerin elden uçup gitmemesi için bulunan formül, Müslim-gayrimüslim herkesin “Osmanlılık” kavramı çevresinde birleştirilmesi oldu. Gülhane Hatt-ı Hümayunu (Tanzimat), Islahat Fermanı, Kanun-ı Esasi süreçleri bu kavramı şekillendirdi. II. Abdülhamid de Meclis-i Mebusan’ı açarken Tanzimat ilkelerine vurguyu eksik etmedi. Böylelikle ilk Meclis’te herkes Osmanlılık kavramının içini doldurma peşindeydi. Bu kavramın muhteva ve sınırlarını belirlerken dil, din, mezhep ayrılıkları vurgulanarak yapılan tartışmalardan hareketle, gayrimüslim vekillerin ayrılıkçı kaygılarla hareket ettiğini iddia etmek anakronik bir yanılgıdır. 

    I.Meclis-i Mebusan’da Türkçe dışında dillerin kullanılması meselesi, asla bugün anladığımız gibi olmamıştır. Bir iki oturumda “Nahiyeler Kanunu” ve “Vilâyât Belediyeler Kanunu” görüşmeleri sırasında vilayet ve kaza meclislerine üye seçileceklerin Türkçe bilme zorunluluğu vurgulandı. Kanun-ı Esasi’de resmî dilin Türkçe, memurların Türkçe bilmesinin zorunlu olduğu kayıtlıydı. Anayasaya halel getirmeden bilhassa taşra diyarlarındaki Türkçe bilmeyen vatandaşların yerel meclislerde temsil haklarının kaybolmaması arayışında olan üyeler vardı. 

    Meclis’in kapatılma kararı Meclis-i Mebusan’ın kapatılma kararının yer aldığı 2099 numaralı 16 Şubat 1878 tarihli Takvim-i Vekayi 

    İstanbul mebusu Vasilaki, Suriye mebusu Nikola Nakkaş gibi üyeler kendi cemaatlerinden Türkçe bilmeyenlerin durumlarını sorgulayarak, “Osmanlılık kavramı içinde her lisanın ifade edilmesinin ne mahzuru vardır?” şeklinde sorular yönelttiler. Anayasanın bağlayıcı maddeleri hatırlatılarak tartışmalar bitirildi. Vasilaki Efendi başka bir söz sırasında Müslim-gayrimüslim ayrımının da söz konusu edilmemesini, herkesin eşit vatandaşlar olarak adlandırılmasını dile getirirken, laikliğe giden yolda olduğunun, II. Mahmud’un “ben tebaamın Müslüman’ını camide, Hıristiyan’ını kilisede, Musevi’sini havrada görmek isterim” sözünü geliştirdiğinin farkındaydı. 

    Türkçe dışındaki dillerde ısrarı konusunda en çok eleştirilen Vasilaki’nin, I. Meclisin 12. celsesinde “Hıristiyanlar Osmanlı olmak isterlerse Osmanlı lisanını öğrensinler” diye konuşma yaptığı görmezden gelinmektedir. Meclis Başkanı Ahmed Vefik Paşa’nın gayrimüslim vekillere şiddetle müdahale ettiği söylenegelir. Tutanaklara baktığımızda Nakkaş Efendi’nin Beyrut ’ta çok kimsenin Türkçe bilmediği ifadesine cevap olarak Vefik Paşa’nın tek cümle “dört yıldan sonra aklı olan Türkçe öğrensin” dediğini görüyoruz. Nakkaş devamında “Türkçenin bilinmemesinde ne mazarrat var?” sorusunu yöneltir, aynı medeni ölçü içerisinde Vefik Paşa’dan “İttihada manidir. İnşallah nasihatimizi kabul ederler de Türkçe öğrenirler” cevabını alır. Tartışmalar olgunlukla sonuçlanmıştır. Beş aylık sürede iki-üç defa gündeme gelen Türkçe meselesi, kapatılmanın haklılığına ikna edici bir gerekçe değildir. 

    Meclisin etnik yapısı da günümüzde çok sorunlu gösterilmektedir. Müslüman ve gayrimüslim vekil sayılarından hareketle 115 vekilin 69’unun Müslüman olduğu, ancak Arnavut, Arap gibi kavimler arasında Türklerin azınlıkta kaldıkları söylenir. Aslında bu yersiz kaygı da anakroniktir; ayrıca 46 gayrimüslim üyeyi bir Hıristiyan cephesi/bloku gibi görmenin sonucudur. II. Mecliste de sayılar değişik, oranlar yaklaşıktır. O günkü anlayışlar günümüze göre bariz farklılıklar gösterir. 

    Erzurum mebusu Kiragos Efendi mecliste, ahaliyi ezen, yerel güçlerle işbirliği yapan memurları anlatırken, daha çok Rum, Bulgar Ortodoks Hıristiyanların mahalli liderlerine verilen “Çorbacı” tabirini “namussuz çorbacılar” şeklinde kullanınca, Yanyalı Çanaka Efendi tarafından şiddetle protesto edilmiş, Kiragos Efendi bildiğinden şaşmamıştır. Marunî, Yahudi, Rum-Sırp-Bulgar Ortodoksu, Protestan-Ortodoks-Katolik Ermenisi birçok farklı mezhebin yekpare olmadığı, aralarında derin çelişkiler barındırdığı dikkatlerden kaçırılır. Müslümanların da benzer farklılık ve çelişkilerle dolu olduğu bir ortamda “Türkler o mecliste azınlıktaydı” demek, Osmanlılığın ne demek olduğunu yeniden düşünmeyi gerektirir. 

    II. Abdülhamid’in meclisi kapatmasındaki haklılığına delil gösterilen bu durum, tek adamlık devrinde Yıldız Sarayı’nda Karakeçili Yörüklerinden, Arap ve Arnavutlardan muhafız alayları kurmasında; sağlığını, sermayesini, istihbaratını emanet ettiği Marunî, Ermeni ve Rumları en yakınında istihdam etmesinde birleştirici ve yapıcı bir çaba olarak övülür ama aradaki çelişkiye hiç değinilmez. Ayrıca II. Mecliste başkanvekilliği için meclisin en yüksek oyla seçtiği üç Türk adayın listesini bir tarafa atan II. Abdülhamid’in, listede olmadığı halde usulsüz olarak Hüdaverdi Ohannes’i başkanvekili yapması da sorgulanmamaktadır. “Gayrimüslim tebaadan biri de başkanvekili oluversin” anlayışı mecliste tepkiyle karşılanmış ama gündem uzatılmamıştır. 

    HALEP MEBUSU SADİ EFENDİ
    İSTANBUL MEBUSU SOLİDİ EFENDİ 

    Türkleri savunan Solidi Efendi

    Mebus seçimlerinin tek aşamada doğrudan doğruya mı yoksa ikinci seçmenler vasıtasıyla mı olması gerektiği tartışmalarında Halep mebusu Sadi Efendi “Doğrudan seçim ahalinin özgürlüğünü arttırıyor lakin bizim ahalinin seçim kabiliyeti daha bu dereceye gelmemiştir” lafı üzerine İstanbullu Solidi Efendi “Bu yüce mecliste ahalimize yöneltilen cehalet ve ahmaklık sıfatını kabul edemem. Bizim milletimiz Avrupa milletlerinden daha ahmak değildir, onlardan daha kabiliyetlidir” demiştir.

    1877’de Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne savaş ilanı üzerine Mecliste olağanüstü görüşmeler yaşanır. Rusya’nın Hıristiyan topluluklar üzerinde himayeci bir tahakkümle yayınladığı notalara en sert tepkiyi Meclis’in Hıristiyan mebusları gösterir. Teker teker söz alarak nutuklar irad ederler. Halep Mebusu Manuk Efendi (Ermeni); Bulgar vekillerden Yorgi, Dimitri, Todori, Zahari, İstefanaki; Trabzon’dan Petraki, Sivas’tan Agop, Suriye’den Nevfel ve daha niceleri Ruslara nefret kusan, bilhassa Ortodokslar için din birliğini dikkate almayan, Devlet-i Aliyye için her fedakârlığa cemaatleri ile hazır olduklarını beyan eden konuşmalar yaparlar. 

    İstanbul’dan Sebuh Efendi “Hıristiyanların malen ve canen ne hizmet istenilirse hazır olduklarını” belirtir. Nakkaş Efendi “biz (Hıristiyanlar askere alınmadığı için) şimdiye kadar silah kullanmadık. Akçe ve sairece ne hizmet lazım ise, her türlü fedakârlığa hazırız” der demez Sebuh Efendi “Hıristiyanlar vatan savunmasına hazırdır, mal, can, silah ile de hizmet edebilirler” diye konuşur. Osmanlılık kavramını kendine göre doldurmaya meyilli Yanyalı Çanaka Efendi bile “Rusya bu savaşı Osmanlılar aleyhine ilan etti. Bu isim bize de şamildir. Biz de Osmanlıyız, savaşa hazırız” diye ilan eder. 

    Konuşmalar Meclis üzerinde o kadar etkili olur ki Müslüman mebuslar, başkan Vefik Paşa, gayrimüslimlerin bu heyecanına alkışlarla, teşekkürlerle karşılık verirler. Meclisin varlığının en büyük muhaliflerinden olan Dâhiliye Nazırı Ahmed Cevdet Paşa da memnuniyetle teşekkürlerini sunar. İzleyici locaları da alkışlı tezahürata başlayınca başkan tarafından izleyicilerin lehte ve aleyhte tezahürat, alkış yapamayacakları, sessizce oturumu izlemeleri uyarısı gelir. Osmanlı Ordusunun başarıları Müslim-gayrimüslim ayrılmadan hep birlikte alkışlanır, işler kötüye gitmeye başlayınca hep birlikte aynı duygularla üzülürler, cephelerdeki kayıpların sorumluları hesap vermeye çağırılır. 

    Klasik Osmanlı devri anlayışında padişah karşısında reaya ve kul statüsünde bulunan tebaanın da hukuku ihlal edilemezdi. Kölenin, cariyenin bile yüzlerce fıkhi kural içeren bir statüsü varken aksi düşünülemezdi. 1839 Tanzimat reformları sonrasında tarihe karışan klasik devirden miras kalan hukuk daha da geliştirilerek Batılı anlayışlara kapı açıldı. Mahalli meclislerin ülke gündemine girmesiyle, gayrimüslimlerle Müslimlerin eşit sayıda bulundukları ilk yönetim organları oluşturuldu. İstanbul bu tecrübeden mahrum kalsa da Anadolu, Rumeli ve Arap vilayetlerinde kıyasıya mücadele edilen meclis seçimleri ile taşranın İstanbul’a göre bir üstünlüğü ortaya çıktı. Taşradan habersiz İstanbul erkân ve zadegânı bilmese de, yarı burjuva, eşraf ve ahali demokrasi yolunda İstanbul ahalisinden üstün bir bilinç kazanmıştı. 

    İstanbul’da Kanun-i Esasi ve Meşrutiyet idaresini kolaylıkla kabul eden merkezi bürokrasi ve yarı aristokrasi, Meclis-i Mebusan’a seçilip gelen taşralıların kolay lokma olacakları, alıştıkları düzenin sarsılmadan yoluna devam edeceği konusunda endişesizdi. Ancak hiç de beklenildiği gibi çıkmadılar. İstanbul’un beşi Müslim, beşi gayrimüslim mebusu ilk defa seçim görmüşlerdi ama, karşılarındaki taşralılar yıllardır geliştirdikleri modelde politika üretebilen, yerel meclislerinde yönetim ve tartışma tecrübesi kazanmış, ağzı kalabalık adamlar olarak Meclis’te ipleri ele geçirmişlerdi. 

    HALEP MEBUSU MANUK KARACIYAN 

    Osmanlılık kavramı 

    Halep mebusu Manuk Karacıyan Efendi: Efendiler, Osmanlı Devleti’nin birliğini ve saltanat-ı seniyyenin bağımsızlığını korumak yükümlü olduğumuz görevlerin en önemlisidir. Her ne taraftan olursa olsun Millet-i Osmaniye’nin hukukuna saldırıldığında engellenmesi ve uzaklaştırılması için devletimizin yönetim başında olanlarına yardım etmemiz gerekir… – Meclis Reisi Ahmed Vefik Paşa: Elhamdülillah, Osmanlılarımız, Osmanlılık kavramını aynı şekilde hissediyorlar. 

    Midhat Paşa daha Tuna valiliği zamanında bu katılımcı yönetimin faydalarını görmüş ve uygulamaya başlandığında Bulgarların Osmanlıya bağlılığının yükseldiği ortaya çıkmıştı. Rusların da Bulgaristan üzerindeki emellerine engel olacağını düşündüğü bu gelişmelerin önünü kesmek için ne kadar uğraştığı ortadadır. İstanbulluların bu inceliklere vakıf olamamaları, Meclisteki birçok oturumda taşralılar tarafından susturulmalarına sebep olmuştur. Hatta Edirne mebusu Rasim Bey, nahiye meclislerindeki üye sayıları üzerine meclis genel kurulunda yürütülen tartışmada, İstanbul mebusu Vasilaki ve Sebuh Efendileri zikrederek “İstanbullu oldukları ve seçim işlerine bu sene girdikleri için bu işi bizim kadar iyi bilemezler. Biz taşralıyız. Bu işi elbette daha iyi biliriz. Şimdiye kadar azanın yarısı Müslim, yarısı gayrimüslim idi. İslâm-Hıristiyan bir yere gelip sizden kimi seçelim, bizden kimi seçelim diye müzakere ederdik… Biz elli beş (1839) senesinden yani Tanzimat’ın başından beri seçimler içindeyiz. İstanbul daha bu sene intihaba girdi” demiştir. 

    YENİŞEHİRLİZADE AHMED EFENDİ 

    Bize baraka yeter 

    Vefik Paşa’nın gelecek sene Heyet-i Mebusan binası inşa edilecek yer için mebuslardan önerge hazırlanmasını istemesi üzerine İzmir Mebusu Yenişehirli-zade Ahmed Efendi: Biz bina istemeyiz efendim, biz çadır altında otururuz, bize bir baraka kâfidir. 

    İşte bu vekiller, İstanbul’un zenginlikleri ile taşranın fakirliğini karşılaştırdılar. Vilayetlerden orduya toplanan yardımların büyüklüğü karşısında İstanbul’un cüz’i yardımlarının mukayesesini yaptılar. Taşrada merkezin yetkilendirdiği memurların ahaliyi ezmesinin önüne geçmek için seçim bölgelerinden gelen arzuhalleri işleme koyarak takipçisi oldular. 

    EDİRNE MENSUBU RASİM BEY

    Memurlardan da vergi alınsın 

    Edirne mebusu Rasim Bey’in “esnaf ve sanatkârlar temettu vergisi mükellefleri olarak vergilerini ödedikleri gibi memurlardan da temettu vergisi alınsın” önergesi alkışlarla kabul edilmiştir. 

    Örnek bir olay olarak anlatılması gerekir ki, İstanbul mebusu Solidi Efendi’ye gelen bir arzuhalde daha gözaltında suçsuzluğu anlaşılan ama memurların ihmaliyle dokuz yıldır suçsuz yere hapiste yatan Nikola Tatavlianos’un tahliyesine ve uygun bir tazminat ödenmesine karar verildi. Serasker Redif Paşa’nın tasarrufuyla sorgusuz sualsiz sürgüne gönderilenlerin, haklarının takipçisi oldular. Eski sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın yolsuzluklarını, devletin başına açtığı meseleleri sorgulayıp yargılanmasını istediler. Hatta aldığı emekli maaşı bile gündeme geldi. Bütçe Kanunu’nda Dâhiliye, Hariciye neyse de Maliye Nezareti’nin bütçesinde bile indirime gidip masraflar kısıldı. Halktan toplanan vergilerin doğru yerlere harcanıp harcanmadığı incelendi. 

    Vekiller, Zaptiye Nazırının mecliste bir hafiyeyi görevlendirdiğini haber alınca, durumu şiddetle protesto ettiler ve Bakanın yargılanmasını talep ettiler. Protesto konuşmalarında hafiyelik aleyhinde dile gelen cesur sözler, 30 yıl sürecek istibdat devrinde hafiye korkusu yüzünden hiç duyulmayacaktır. O nazır, meclis kapatılınca sürgüne gönderilecek vekilleri yanına çağırtıp “sizin gibi hiçbir içtimai mevkii olmayan kimseleri kendisine mebus seçen millete yazıklar olsun” diyerek, alenen millete de hakaret edecektir.

    İlk mebuslarımızın kısa bir sürede İstanbul’da kendilerine yaygın bir düşman kitlesi kazandıklarını düşünmek hiç de zor değil. Meclisi kapatma kararının mürekkebi kurumadan, on mebusun İstanbul’dan memleketlerine sürgün kararı çıkmıştı. Bunlardan Haleb Mebusu Nafi Efendi ile Manuk Efendi, İzmir Mebusu Yenişehirlizade Ahmed Efendi, Edirne Mebusu Rasim Bey, siyasi parti lideri niteliğine sahip görülüyorlar. 

    HALEP MENSUBU NAFİ EFENDİ

    Savaş suçluları

    Halep mebusu Nafi Efendi:

    Rus savaşı kötüye gittikçe mecliste sorumluların, bilhassa komutanların hesap vermesini isteyerek; “Bu savaşta bulunan Rauf Paşa, Süleyman Paşa, Mehmed Ali Paşa, Muhtar Paşa… Millet tamamına suçlu gözüyle bakıyor.”

    Bu sürgünlerin ortak özelliği muhalif ve halktan yana politika üretmeleridir. Sürgün kararında bu duruşlarının etkisi yadsınamaz. Asla ayrılıkçı olmadıkları gibi, o günlerde pek anlaşılamayan vatan sevgisi ile dolu oldukları da konuşmalarına yansımıştır. 

    İlk devrenin üyeleri hiç acemilik çekmeyip üç aylık sürede MM İç Tüzüğü, Seçim, Dış Borçlanma, Dersaadet Belediye, Vilayât Belediye, Teşkil-i Vilayât, Matbuât, Sıkıyönetim, Bütçe kanunlarını çıkardılar. II. Devre seçimlerinin ardından ilk dönemin etkili isimlerini yeniden mecliste görüyoruz. Ruslarla savaşın aleyhimize döndüğü bir zamanda, işleri hiç de kolay değildi. Cevdet Paşa’nın da Tezakir’inde isabetli bir şekilde cehaletini, ülkenin sınırlarından haberdar olmadığını vurgulayıp eleştirdiği Serasker Redif Paşa, mebusların hedefine oturdu. Bazı konuşmalarda “Hain Redif Paşa” olarak anıldı. 

    Savaş ilerledikçe, Ruslar doğudan batıdan Osmanlı Devleti’ni sıkıştırdıkça başarısız komutanları dinlemek, bir anlamda savaşın sevk ve idaresine müdahil olmak istediler. Kemikleşmiş askerî komuta kademesi, bürokrasi ve mülki erkân buna asla rıza göstermek niyetinde değildi. “Rus Savaşı Meclis-i Mebusan’dan mı yürütülürmüş” diye günümüzde halen dudak bükenler oluyor. Kırk iki yıl sonra Büyük Millet Meclisi’nin denetim ve talimatlarıyla yürütülen Kurtuluş Savaşı, ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğunu gördüğümüz için, Rus savaşında meclis etkili olsaydı sonuç nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum.

    İSTANBUL MENSUBU VASİLAKİ BEY 

    Ayrımcılığa karşı

    Nahiye Meclisleri Kanunu görüşmeleri sırasında meclislere seçileceklerin Müslim-Gayrimüslim ayrımı ve adlandırması yapılmadan Osmanlı tebaası olarak anılmasını isteyen İstanbul mebusu Vasilaki Efendi “Hep Osmanlıyız, hepimiz biriz. Bizi yalnız böyle tabirler birbirimizden ayırıyor” dediğinde ona muhalif olan Halep mebusu Manuk Efendi, Müslim-Gayrimüslim ayrımının Osmanlılığa zarar vermeyeceğini, şimdilik böyle kalması gerektiğini iddia ederek “ O dediğin bundan yirmi sene sonra eğitim-öğretim sayesinde fikirler birleştikten sonra olur. Şimdi ise her sınıf ahalimizde bazı fikirler vardır ki meydana koyamayız” demiştir.

    Rusya’nın harp ilanı Osmanlı toplumu için bir şans olabilirdi. Günümüzde anlatılanların aksine din-mezhep ayrımını içermeyen, devlet ve millet beraberliğini kapsayan Osmanlılık ruhu belki de o gün olgunlaşmıştı. Zaten Kanun-ı Esasi ve Meşrutiyet meclisinin gayesi de öncelikle bunu sağlamaktı. Hukukun üstünlüğü, kanunların eşit ve adil oluşu bu temelden inşa edilecekti. O gün yakalanan ruh I. ve II. Meclisin sonuna kadar yaşatılabilmişti. Bir daha da Osmanlılık politikasına bel bağlanmayacak, “çözüldüğü yere kadar” ilkesi esas alınacaktır. Sonrasında, kapatılan parlamentomuz günah keçisi olurken, Ayastefanos ve Berlin Kongrelerini milletin denetiminden kurtulmanın rahatlığıyla kendi bildikleri gibi yapan, Bulgar, Sırp, Ermeni, Arap, Arnavut demeden tüm etnik tebaayı kurtlar sofrasına bırakıveren sivil ve askerî, aristokrat veya hanedandan kim varsa sütten çıkmış kaşık gibi “ak” oldular.

    Yazımızı, II. Abdülhamid’in parlamentoyu kapatmakla ne kadar isabetli bir karar aldığına, ülkenin, milletin yararına davrandığına dair görüş sahiplerinin, Prens Bismarck’ın, iftihar ederek sahiplendikleri sözleriyle bitirelim: “Ne iyi ettiniz de parlamentoyu bertaraf ettiniz. Sizin gibi tek milletten ibaret olmayan devletlerde parlamentonun faydasından ziyade zararı olur!”.

  • Dünden bugüne ilk koklayışta aşk

    Dünden bugüne ilk koklayışta aşk

    Kokuyla cinsellik arasındaki cilveleşme tarih boyunca hep ilgi çekti. İnsanlar cinsel çekimlerini artıracak mucizevi formülün peşinde koşup durdu. Yiyecek aromalarından, çiçek ve baharat özlerinden, hatta bir geyik türünün testisinden bile medet umuldu. Oysa birini karşı cinsin tüm üyeleri için çekici kılabilecek o sihirli ve evrensel koku aslında hiçbir zaman var olmamıştı. 

    Güzel kokmanın cinsel cazibeyi artırdığına dair kanıtların tarihsel izlerini süreceksek, işe Yunan mitolojisinin meşhur hikayesiyle başlayabiliriz. Hatırlayacaksınız, Afrodit ‘uyumsuzluk elması’nın sahibini seçilebilmek için Paris’e rüşvet olarak ölümlülerin en güzelini, Helen’i vaad etmişti. Bu vaadin gerçekleşmesi için cariyesiyle minik bir şişe de parfüm yollamıştı. Hayatımıza ‘afrodizyak’ tanımını sokan bu parfümle Paris Bey, göz koyduğu Helen Hanım’ı kocası Sparta Kralı Menelaus’un at, ahır, kan ve ter kokan vücudundan uzaklaştırarak kendi yanına çekmiş, koynuna alabilmişti. İki gönül bir olmuş, Truva yangın yerine dönmüştü. 

    Afrodit’i tanrılar, tanrıçalar ve titanlarla dolu dünyasında bırakıp bugünlere gelirsek, havasını soluduğumuz kültürde cinsel çekim yarattığı iddiasıyla satılan pek çok ürün olduğunu görürüz. Oysa bizlerin uğruna cüzdan boşalttığımız bu ürünler, örneğin vücutlarını sığır dışkısıyla sıvamayı seksi bulan Etiyopyalı Dasanetchler ya da cezbedici kabul ettikleri soğan kokusuna bürünmeyi tercih eden Malili Dogonlar gibi pek çok ‘uygar olmayan’ kültür için herhangi bir anlam ifade etmiyor. Bu da bizi bu işin pek dillendirilmeyen acı gerçeğiyle karşı karşıya getiriyor: Ne tarih boyunca, ne de günümüzde evrensel olarak çekici veya tam tersi, itici bir kokudan söz etmemiz imkânsız. Çünkü, insanların içinde yaşadıkları toplumların kültürel kodları kokuların cinsellikle ilintilendirilmesinde belki de en önemli rolü oynuyor. 

    Koku duyusu, Philippe Mercier, 1744-1747. 

    Freud ve belden yukarı çıkan insan burnu 

    Koku ve cinsellik ilişkisi neredeyse tarih boyunca sürekli ilgi çekti ve merak uyandırdı. Hazır cazibe reçeteleri dayatmaya kalkmadan önce belki psikanalizin babası Sigmund Freud’a bir danışmakta fayda var. Freud, 1930 yılında yayınlanan Uygarlığın Huzursuzluğu (Das Unbehagen in der Kultur) kitabındaki geniş dipnotlarında koku duyusunun evrimsel süreçte iki ayak üzerine kalkıldığı (bipedal) andan itibaren bastırılmaya başlandığını yazıyor. Muhtereme göre dört ayak üzerindeki ‘insansı’nın burnu kaçınılmaz olarak hemcinslerinin erojen bölgeleriyle aynı seviyedeydi ve bu da cinsel güdülerden uzaklaşıp başka şeyler yapmaya pek de imkân tanımıyordu. Gene Freud’a göre bizler ki ayak üzerine kalkmamızla birlikte libidomuz ve ona harcadığımız enerjiyi başka alanlara kaydırabildik, bu sayede diğer konularda yaratıcı ve üretici olabildik. 

    Oysa dört ayak üzerindeki hayvanların âlemi pek çok mesaj gibi cinsel mesajları da koku duyusu üzerinden vermeye ve almaya devam ediyor. Bu mesajlar da kağıda yazılmış notlar veya akıllı telefonlarla değil, kimyasal iletişim araçları ile, bir başka deyişle kısaca “kimyasal mesajları algılama yeteneği” olarak tanımlayabileceğimiz koku duyusu aracılığıyla aktarılıyor. Hayvanlar arasındaki bu mesajlaşma muhabbetinin biz insanların hayatına yansıyan pratik faydaları da yok değil elbette. En azından şunu söyleyebiliriz ki hayvanlar âlemindeki bu kokulu iletişim olmasaydı, mesela pek kıymetli trüf mantarı nedir, haberimiz olmayacaktı. 

    Afrodizyak parfüm rüşveti Fesat tanrısı Eris, masaya üzerinde “en güzele” yazan altın bir elma atar. Hera, Athena ve Afrodit arasından en güzeli seçme işi Paris’e verilir. Afrodit’in Paris’e rüşveti güzeller güzeli Helen’dir. Onu elde edebilmesi için de genç adama hiçbir kadının dayanamayacağı bir parfüm yollar. Bu mitten günümüze afrodizyak sözcüğü ve Truva antik kenti kalacaktır. “Altın Uyumsuzluk Elması”, Jacob Jordaens, 1633. 

    Trüf: Bize kokmayan pahalı afrodizyak 

    Trüf mantarı (Tuber magnatum), toprağın derinliklerinde yer alıyor. Doğal olarak toprağın altını göremediğimiz için elimizde varlığını saptayabilecek tek araç kendine has kokusu, ne var ki o da bizim algı eşiğimizin altında kalıyor. Ancak bu mantarın bizim algılayamadığımız kadar düşük yoğunluktaki kokusu erkek domuzun çiftleşme döneminde salgıladığı ‘azgın’ kokuya fazlasıyla benziyor. Bundan sebep ormanda dolaşan dişi domuz, kokuyu duyduğu an erkeğine ulaşma çabasıyla toprağı eşelemeye başlıyor ve pek bir pahalı bu mantar türüne ulaşabiliyor. Trüf mantarı avlarındaysa artık domuz değil, kokuya eğitilmiş köpekler kullanılıyor. Neden? Çünkü dişi domuz “erkeğim benim!” diye toprak kazıp harcadığı emek karşılığında ulaşa ulaşa şekilsiz bir mantara ulaşınca, kızgınlığından mantarı ağzından kurtarmak her zaman mümkün olamıyor. Zor ulaşılan bu mantarın en pahalısı beyaz olanı. Fiyatı yıldan yıla değişmesine rağmen çiğinin kilo fiyatı en ucuz yılda bile 1500 Euro’nun altına pek düşmüyor. Avrupa’da pazar yerlerindeyse gramı 7-8 Euro civarında. Trüf mantarını bir aile olarak düşünürsek, Gaziantep’e özgü ‘keme’ veya ‘domalan mantarı’nı uzak akrabadan sayabiliriz. Ailenin bir diğer uzak akrabası da Arabistan’da “çöl mantarı” diye bilinen mantar. Bu mantarın ismi ise Taht Oyunları (Game of Thrones) dizisinin fanatiklerine tanıdık gelecektir: Khalesi. 

    Freud parfümü kullanın, koklayan köpeğiniz olsun Freud’a göre dört ayak üzerindeki ‘insansı’nın burnu kaçınılmaz olarak hemcinslerinin erojen bölgeleriyle aynı seviyedeydi ve bu durum uzak atalarımızın aklının fikrinin cinsellikte olmasına yol açıyordu. Freud’ün büyük torunu Bella, kendi ismini verdiği parfümün şişesinde kullandığı “dili dışarda köpek” görseliyle dedesinin bu saptamasını kullanıcıya bir vaat olarak sunma becerisini gösteriyor. 

    Trüfün kokusunu domuzların hayatından çıkarıp insan cinselliğine de bağlayan yok değil. 1812 yılında Val-de-Grace askerî hastanesinin baş eczacısı olan, geleceğin doktoru ve antropoloğu Julien-Joseph Virey, sıcak ülkelerde cinsel yaşama ilişkin fikirlerini “afrodizyaklara olan gereksinim sıcak ülkelerde daha fazladır; çünkü güneşin fazlası aynı çiçek yapraklarını söndürdüğü gibi cinselliği de söndürür. Kadının biyolojik görevi de doğurmak, dolayısıyla döl almak olduğundan güneşte gevşemiş erkeğini yeniden canlandırmak için bu tip malzemeye ihtiyacı olması doğaldır” diye açıklarken laf soğuk ülkelere geldiğinde bizim için önemli olan şu cümleyi de ekliyor: “Bizimkiler cinsel çekim sağlamak için çiçek kokularının falan peşinden koşuyorlar fakat aslında başta trüf mantarı olmak üzere mantar çeşitlerinin kokularına dikkat etmek lazım.” 

    Trüf mantarına dikkat! 18 ve 19. yüzyıllarda yaşayan Fransız eczacı, hekim, doğabilimci ve antropolog Julien-Joseph Virey, özellikle kuzey yarımkürede yaşayanlar için trüf mantarının afrodizyak etkileri olduğuna dikkat çekmişti. 

    Aşk aromalı gıdalar 

    İlginçtir ki yiyecek kokusunun cinsel çekim yaratması sadece hayvanlar için geçerli değil. Her ne kadar ‘tavlama kokusu’ olarak parfümler ön plana çıksa da, batı toplumlarında da bazı yiyecek kokularının cinsel arzuyu artırdığı biliniyor. Koku duyumuzun beynimizde işlendiği bölgenin bilişsel yargılara uzak olması sebebiyle bizler bunun farkında değiliz belki ama araştırmacılar bazen bizleri şaşırtacak ilginç sonuçlara ulaşabiliyorlar. Şimdi 1775’ten yakın geçmişe gelelim ve 1994’te Koku ve Tat Araştırmaları Enstitüsü (The Smell and Taste Research Foundation) isimli kuruluşun Dr. Alan Hirsch’ün yönetiminde yaptığı deneye bir göz atalım. Bu deneyde erkek deneklerin penislerine bir nevi tansiyon ölçme aleti bağlanıyor, ardından deneklere muhtelif kokular koklatılıyor ve kan basıncındaki değişim gözlemleniyor. Koklatılan kokular geniş bir seçki oluşturuyor. İçlerinde çiçek, parfüm, bir de tarçınlı kurabiye kokusu var. Deney sonuçlandığında beklentilerin aksine uyarının en fazla gözlemlendiği koku tarçınlı kurabiye kokusu oluyor. 

    Bunun üzerine Hirsch ve ekibi bir sonraki yıl deneyi bu kez seçkinin tamamını yiyecek kokularından oluşturarak tekrar ediyorlar. Deneyin kazananı %40’lık bir değişim oluşturan lavanta ve balkabağı turtası karışımı koku oluyor. Deney kadınlar üzerinde tekrar edildiğinde bu kez meyankökü (Glycyrrhiza glabra) ve salatalık kokularının karışımının en yüksek uyarıyı sağladığı görülüyor. İlginç olan ise erkeklerin hemen hemen her kokuya “olumlu”, buna mukabil kadınların bazı kokulara olumsuz, yani itici veya heyecan azaltıcı olarak tepki vermeleri. Kadınları iten kokular arasında ‘millî erkek sporumuz’ mangalın kokusunun da bulunduğunu ekleyelim. 

    Elbette bu kokuların uyandırdığı duygular da evrensel değil. Bizim mutfak kültürümüzde ‘balkabaklı turta’ diye yerleşik bir tarif yok; ayrıca meyankökünü de kimi yerel şerbetler (biyanbalı) dışında sofraya getirdiğimiz söylenemez. Bu da bizleri, deneyin yapıldığı ABD vatandaşlarını, Dogon’ları ve Dasanetch’leri aynı yerde, yani kültürel kodlarda buluşturuyor bir kez daha. 

    Misk: Geyik testisindeki keramet! 

    Bununla beraber, insanlar cinsel çekim için bir mucize peşinde koşmaktan hiç vazgeçmiyorlar. Muhtelif kokulu madde de bu hikâyelere malzeme oluyor. Misk kokusu mesela, Asya’nın yüksek bölgelerinde bulunmasına rağmen aşağılara, Arap ellerine inmesiyle beraber yaygınlık kazanıyor. Talmud’da bahsi geçen, İslamî literatürde kendisine sayısız kez atıfta bulunan, 6. yüzyılda Cosmas Indicopleustes’un Hristiyan Topografyası (Topographia Christiana) isimli beş ciltlik kitabındaki ‘afrodizyak’ nitelemesiyle birlikte “erkek sağlığının uyarıcısı” olarak bilinmeye başlanan ama doğurganlıkla da bağdaştırılan misk nedir peki? 

    Kralı kokusuyla cezbeden kadın Madame de Pompadour, başta misk olmak üzere güzel kokulara düşkünlüğüyle Fransa kralı XV. Louis’nin de başını döndürmüştü (altta). İngiliz kimyager Septimus Piesse’in (1820-1822) hâlâ bir referans kitabı olma özelliğini koruyan 1855 tarihli Parfümcülük Sanatı (The Art of Perfumery) isimli kitabının 1857 baskısı (üstte). 

    Misk, Moschus moschiferus isimli bir tür geyiğin testislerinin hemen üzerindeki bezeden alınan kömür karası toza verilen isim. Misk veya Moschus moschiferus nitelemeleri de zaten Sanskritçe testis anlamına gelen “mushkas” kelimesinden türüyor. Tenis topu büyüklüğünde ve tüylü misk bezesinin idrar kesesine de bağlanması sayesinde erkek geyik bahar aylarında idrarına karışan kokuyla dişisine çağrıda bulunabiliyor. Saf hali pek sevimli kokmasa da seyreldiğinde oldukça cazip bir profile bürünen kokuyu da insanlar fark edip kendi kullanımlarına alıyorlar. Biraz acımasızca oluyor elbette bu, zira miski hayvandan çıkarabilmek için ya öldürmek, ya da karnını yararak açıp, malzemeyi çıkarttıktan sonra tekrar dikerek hayvanı cinsel çağrı yapamayacak konumda doğaya serbest bırakmakla mümkün olabiliyor. Bu nedenle misk geyiğinin avı neredeyse tamamen yasaklanmış ve tür korumaya alınmış durumda. Ancak doğada insan dışı diğer canlılara yönelik bu hassasiyetlerin oluşmadığı zamanlarda bu koku sürülebilir parfümsü sıvı veya kremlerden yiyecek katkısına kadar her amaçla kullanılmış. Rivayetlere göre, Çin’de derebeyleri misk partiküllerini metreslerinin yemeğine karıştırır, yemek sonrası mahrem alana geçildiğinde de hanımefendinin terinden yayılan miskimsi kokuyla beyefedi daha bir uyarılır, bu sayede de daha verimli bir ilişki yaşarmış. İlişkide verimin ölçüsü de elbette çocuk sahibi olabilmek. Gene aynı niyetle dönem dönem Avrupa’da çocuğu olmayan erkeklerin miski muhtelif şekillerde, bal, şarap veya yemeklerine karıştırarak yutup dertlerine deva aradıkları malûm. İyi de, herkes bunu ister mi? Hayır. İngilizlerin meşhur Doğu Hindistan Şirketi mesela, misk ve çayı aynı gemiye kargo olarak kabul etmiyor. Haklı endişeleri, miskin baskın kokusunun çaya sinmesi ve alışık olunan lezzetten farklı bir lezzete yol açarak alıcıların beklentilerini karşılayamaması. 

    Beri yandan Romanov ailesinin dinî ve ruhanî hatta siyasi danışmanı, Çarlık Sarayındaki kadınların gözbebeği ve çoğu kez yatak arkadaşı Grigori Yefimovich, yani Rasputin’in dillere destan cinsel gücünü Sibirya’nın yükseklerinden elde edilen miski bol bol kullanmasına bağlayanlar da var. Rasputin miskin kendisine sağladığı avantajları Büyük İskender’den mi öğrendi, onu bilemiyoruz ama İskender Bey M.Ö. 326’da Hindistan’a girmesiyle beraber daha önce pek aşina olmadığı pek çok baharatın yanı sıra miskle de tanışmış, giysilerini de tütsülediği muhtelif kokulu malzemenin dumanına tutarak parfümlendirmişti. 

    Sadece erkeklerden örnek vermeyelim elbette. Jeanne Antoinette Poisson -veya bilindik ismiyle- Madame de Pompadour, hani şu XV. Louis’nin meşhur metresi, dönemin Fransız cemiyet hayatının önde gelen ikoncanı hanımefendiye gelelim. Söylentilere göre; gerek sanat hamiliği gerekse bugün bile uygulanan saç modeliyle oldukça ünlü bu tartışmalı tarihi şahsiyet vefat ettikten sonra odasının duvarlarına sinmiş misk kokusu 20 yıl boyunca çıkarılamıyor. O odanın misafirleri arasında yer alan kral hazretleri ve bizzat hanımefendinin kendisi bu koku sebebiyle sık sık migren ataklarıyla uğraşmak zorunda kalsalar dahi, insan tabiatı işte, çekici olmak aşkına vaz geçemiyorlar bir türlü bu kokulu alışkanlıktan. Onun ölümünden bir yıl önce doğan ve 1804 yılında görkemli bir törenle İmparatoriçelik tahtına oturan Josephine’in de misk ve gül kokusuna olan tutkusu dillere destan. 

    O dönemde parfümlerin pek nadir tene uygulandığını, genelde giyim eşyası (iç çamaşır ve gecelikler dâhil) ve aksesuar olarak kullanılan kumaşlara püskürtüldüğünü de unutmamamız gerek. Zaten Fransızca kumaş anlamında kullanılan toile kelimesinden mülhem kumaş kokulandırmakta kullanılan sulara da eau de toilette deniliyor. Derdimiz etimoloji değil elbette, bizi ilgilendiren pamuk veya yün gibi doğal elyafların yağlı dokularıyla parfümün kokusunu çok daha uzun süre muhafaza edebilmeleri. 

    Ancak çekim yaratmak için doğal halimizle bizde mevcut olanın dışındaki araçlara başvurmak bazen tepki de yaratmıyor değil. Meşhur kimyager ve parfümcü Septimus Piesse 1855 yılında yayınlanan dillere destan kitabı Parfümcülük Sanatı’nda (The Art of Perfumery and Methods for Obtaining The Odors of Plants) 1770 yılında İngiltere’de kokulu ve kozmetik müdahalelerle kandırılmaktan bıkan halkın tepkisini dile getirmek ve bu işleri bir düzene bağlamak amacıyla parlamentoya sunulan bir yasa teklifinden bahsediyor. Yeterli sayıda leyhte oy alamadığından kanunlaşamayan teklifte özetle şöyle deniliyor: “Her türlü yaş, mevki, meslek veya dereceden, evli, dul veya bakire herhangi bir kadın, bu yasanın çıktığı tarihten itibaren eğer parfüm, boya, kozmetik sular, takma diş, peruka, demir korseler, veya yüksek ökçeli ayakkabılar giyerek majestelerinin tebaasından herhangi bir erkeği baştan çıkarmaya veya onu bu yolla evliliğe götürmeye yeltenirse, bu davranışları yürürlükteki büyücülükle mücadele yasası ve bu yasanın öngördüğü cezalar dairesinde değerlendirilecek, bu yolla sağlanmış bir evlilik akdi de geçersiz sayılacaktır”. 

    Bütün bu örnekler bizi yaşadığımız toplumların kültürel kodlarının önemi hakkında uyarıyor. O kültürel kodlar ve normlar ki, asla sabit değiller ve zaman içinde değişkenlik gösteriyorlar. 20. yüzyılın başı ve sonu arasında bile dramatik değişimler olduğunu söyleyebiliriz. Madem konuyu cinsellikten açtık, cinslerin toplumdaki rolleri üzerinden örneklerle bu değişimlerin neler olduklarına bir bakalım. 

    Koca adayları için “dayanılmaz” 1930’lardan itibaren parfüm reklamlarında kadının cinsel çekiciliği ön plana çıkartılmaya başladı. Ama henüz ‘özgür kadın’dan söz etmek için erkendi. Parfüm koca adayının aklını başından alacak, kadın evlilik hedefine ulaşacak! Irresistible reklamı, 1930’lar. 

    Seçkin ayrıcalığı parfümler ve değişen cinsel kimlikler 

    20. yüzyılın başlarında parfüm kullanımı henüz endüstri devrimi ve moda-marka olgularının günlük hayata yeterince nüfuz etmemiş olmasından dolayı, hâlâ bugünkü yaygınlığına ulaşmış değil. Bütün tarih boyunca olduğu gibi parfüm kullanımı, bir seçkin ayrıcalığı. Parfümü satmak için tasarlanan reklamlar da buna koşut mesajlar veriyorlar. Eğer söz konusu parfüm kadın pazarı hedeflenerek satılan bir parfümse dergi sayfasında tüketiciye balo salonu, ziyafet gibi seçkin mekânlar sunuluyor, görseller şık giysili hanımların kendilerini özdeştirmelerine yardımcı olacaklar arasından seçiliyor. Dönem itibariyle kadının toplum içindeki hiyerarşik yeri de bu görselleştirmede elbette atlanmıyor ve eğer kadın reklamda erkekle beraber yer alacaksa o erkek mutlaka kadından bir boy daha uzun oluyor. 

    Ne var ki yıllar geçtikçe cinslerin toplumsal rolleri de değişmeye başlıyor. Kadın, özellikle savaş yıllarından sonra hızlanan bir şekilde erkeğin toplum içindeki rolüne her alanda ortak oluyor. Bu anlamda 1930’lardan itibaren reklâmların içinde cinsel cazibesini öne çıkartan kadın figürünü seyrek de olsa görmeye başlıyoruz. Ancak rol belli, erkeği uyarıp beraber çıkma teklifi almak ve sonunda evlilik, dolayısıyla “aslî vazife”ye kavuşmak. 1935 tarihli bir parfüm reklâmında “aşkı uyandırarak tamamıyla karşı konulmaz olmanın sırrı” Irresistible (Dayanılmaz) isimli parfümü satın alıp kullanarak erkekleri etrafına toplamak, komplimanlar almak, yalvarırcasına dile getirilen çıkma tekliflerine muhatap olmak şeklinde tarif ediliyor. Bu yolla diğer kadınları yani muhtemel rakipleri kıskandırma şansı da atlanmıyor. 

    J’adore parfümünün şişesi, Burma’daki Kayan Lawshi kabilesinin kadınlarının boyun halkalarından esinlenerek tasarlanmıştı, 1999. 

    Bu dönemde sadece parfüm değil, bütün kokulu ürünlerde kadın toplumun ona biçtiği rolle özdeşleştirilmiş vaziyette. Bir ağız gargarası reklâmı mesela, uzun yıllar boyunca “evde kalma korkusu”nu ana tema olarak kullanıyor. Kampanya dâhilinde kadınlar söz konusu ürünü kullanmamaları halinde engelleyemeyecekleri ağız kokuları nedeniyle aslî vazifelerini yerine getirebilecek konuma, yani bir erkeğe eş olmaya asla ulaşamayacakları konusunda uyarılıyorlar. Evde kalma korkusunun muhtelif hüzünlü görsel kurgularla körüklendiği bu reklâmlarda koku veya kokulu ürünün itici olma halinin önüne geçmenin yegâne formülü olarak sunulduğunu görüyoruz. 1933 yılındaki Listerine reklâm görselinde başlıktaki “Onun balayı… oysa benimki olmalıydı” ve alt kısımda yer alan “Kumar oynamayın, sağlama gidin, Listerine kullanın” uyarısına; 1937 yılındaki reklâmın görselinde ise başlıktaki “Hep nedimeydi, hiç gelin olamadı” sloganına dikkatinizi çekerim. 

    Yıllar geçtikçe görece de olsa cinsler arası eşitlik kavramı kendisini daha fazla hissettirmeye başlıyor. Artık kadın sistemin motoru olan iş hayatına dâhil olabiliyor, üstelik yönetici konuma gelebiliyor. Otorite tahtına ortak olmasıyla beraber de “kadın peşine düşen erkekler”e nazire yaparcasına “erkek peşine düşen kadın” karakterini oynayabilmeye başlıyor. Bu söylediklerimin en bariz örneğini 1973 yılında piyasaya çıkan Revlon markasına ait efsanevi Charlie parfümünün reklâmında görebiliyoruz. Görselde kadın ve erkek eşit boyda, giysiler her ikisinin de kariyer sahibi olduklarını vurguluyor. Yetmiyor, Charlie kadını beş parmağıyla erkeğin kalçalarına hamle etmiş vaziyette. Yunanca pente beş, penthikos da beşli, yani “el” demek. Penthikos kelimesinin evrile evrile argomuzdaki “pandik” sözcüğüne dönüştüğünü söylemeyi de atlamayalım ki, bu reklâmın cinsellikle ilintisini çok boyutlu olarak irdeleyebilelim. 

    Efsanevi parfüm Charlie’nin efsanevi dergi ilanı, 1970’ler… 

    Kadının ve kadınsı cazibenin parfümlere malzeme olması sadece şişe içindeki sıvıyla değil, bazen şişenin kendisiyle de mümkün oluyor. Bir başka kültürün kadınlarının cinsel çekim için kullandıkları bir kısım malzemenin modern toplumda görselleşmesinin en bilindik örneği ise 1999 yılında Christian Dior firmasında çıkan J’Adore isimli parfüm. Hervé Van Der Straeten’in tasarladığı parfüm şişesini Myanmar’daki (Burma) Kayan Lawhi kabilesi kadınlarının geleneksel aksesuarı ile mukayese ettiğimizde, kabile kadınlarının cinsler arası ayrımı abartarak kadınsılığı öne çıkarmak, bu yolla da karşı cinse yönelik çekim sağlama amacıyla kullandıkları boyun halkalarının sembolizasyonunu net olarak görebiliyoruz. 

    Bilginiz için; Kayan Lawhi kızlarına şamanik ritüeller ve uzun hazırlık merasimlerinin ardından beş yaşlarındayken halkalar takılmaya başlanıyor ve birkaç yılda bir yeni halkalar ilave ediliyor. Sanılanın aksine bu halka boyunluklar boynu yukarı doğru uzatmıyor, bilakis omuzlara ve köprücük kemiğine aşağıya doğru baskı yaparak akıl almaz derecede uzun boyun görüntüsünü veriyorlar. 

    “Kokudan gelip kokuya giden her şey” hakkında daha fazlasını öğrenmek istiyorsanız, Vedat Ozan’ın Kokular Kitabı üçlemesine başvurabilirsiniz.

     

  • Trafik gecikme bahanesi değilken

    Trafik gecikme bahanesi değilken

    Kızıltoprak Depo durağındayız. Yüzümüz Kadıköy’e, sırtımız Bostancı’ya dönük, Fenerbahçe yol ayrımına arkamızı vermiş, mevkinin yakın geçmişine bakıyoruz. 60’ların sonları, 70’lerin başları olmalı. Trafiğin o yıllarda çift yönlü olduğunu, belediye otobüsünün Bağdat Caddesi’ne -bugünkü akışa göre- ters yönden girmeye hazırlanışından anlıyoruz. İki genç kadın karşıdan karşıya geçiyor, cadde sakin, rahatlar. Geçen otomobiller aralarında uzun saniyeler bırakıyorlar. Bir Chevrolet İmpala dolmuş ‘dur-kalk’lara maruz kalmadan kuğu gibi süzülüp uzaklaşıyor. Ortada trafik polisi noktası, boş. Yaşları 60’lara yaklaşanların gözleri arayacaktır. Cadde’nin, Fenerbahçe’nin, Moda’nın ehliyetsiz genç sürücülerinin yüreğine korku salan Kadıköy’ün fiyakalı komiseri Erkan nerede? Havalı motorsikletine atlayıp patırtılar çıkartarak uzaklaşmış olmalı, kimbilir nereye? 

  • Damarlarında çay dolaşan ülke: Türkiye

    Damarlarında çay dolaşan ülke: Türkiye

    İnce belli bardağı, desenli tabağı ve demlik-çaydanlığıyla günümüzde neredeyse Türkiye’nin simgelerinden biri olan çay, ülkemizde sadece 125 senelik bir geçmişe sahip. Osmanlı döneminde bir kahve ülkesi olan Türkiye, yaygın olarak cumhuriyetten sonra içilmeye başlandı.

    Bugün Türkiye’de herhangi birine bu toprakların çayla ilişkisini sorsanız, çayın geleneksel bir Türk içeceği olduğu yanıtını almanız çok yüksek bir ihtimaldir. Oysa Osmanlı döneminden bu yana, burası her zaman bir kahve ülkesi olmuştur. Çay ise çok yeni bir içecektir. Bu yeni içecek kısa zamanda benimsenmiş, kahvehanelerde bile kahveden çok çay içilir olmuştur. İnce belli bardağı, kırmızı desenli çay tabağı ve Türk tipi çaydanlığıyla, şaşırtıcı derecede kısa sürede kendine ait bir kültür yaratan çay, bugün günde ortalama 240 milyon bardakla Türkiye’nin en çok tüketilen içeceğidir.

    Çay: Tarih yazan yaprak
    Çay Risalesi Adana valisi Mehmet İzzet Efendi ve 1890’da yazdığı Çay Risalesi’nin dibace (başlangıç) bölümü.

    Tabii Türklerin Anadolu öncesi yerleşimlerinde, özellikle Çin’e yakın bölgelerde çayla tanışmış olma ihtimali çok yüksek. Örneğin, Kazan Tatar Türklerinden Abdül Kayyum Nâsırî’nin Favakihü’l-Cülesâ adlı kitabında çay içen ilk Türk’ün 12. yüzyılda Kazakistan’da yaşayan Hoca Ahmed Yesevî olduğu ileri sürülür. Rusya’da yaşayan Kazak Türklerinin de 19. yüzyıl ortalarında çaya çok düşkün olduklarını da biliyoruz.

    Osmanlılara çayın ilk girişininse, Rusya ya da İran vasıtasıyla olduğu bilinmektedir. Özellikle Rusya’nın Kars’ı işgali sırasında çay kültürünü de taşımasına dair örnek olarak, Rus semaverinin önce Kars’a ulaşmasını ya da yine Ruslardan geçen çayı limonlu içme alışkanlığını verebiliriz. 1838 Baltalimanı Antlaşması sonucu Britanya’dan ithal edilmeye başlanan ürünler arasında çay da vardır. Çayı en çok gayrimüslimler ve varlıklı kesim benimsemiş, hatta zaman zaman çay partileri de verilmiştir.

    Çay: Tarih yazan yaprak

    Çayın bugünkü Türkiye topraklarında ilk yetiştirilişinin izini sürdüğümüzdeyse, arşivlerde çayla ilgili en eski belgeye II. Abdülhamid döneminde, 1894’te rastlıyoruz.Ancak bunun öncesinde, Mudanya Kaymakamı Hasan Fehmi tarafından İstanbul’da 1892’de yayımlanan Coğrafya-yı Sınai ve Ticari adlı kitapta, Bursa’nın ekolojik koşullarının çay yetiştiriciliğine uygun olmaması nedeniyle verimli bir sonuç alınamadığı belirtildiğine göre, ilk girişimler Bursa’da yapılmış. A. Fethi Açıl’ın 1973 tarihli Cumhuriyetin 50. yılında Türk Çayı ve Çaycılığımız kitabından, 1892’deki bu başarısızlıktan sonra çay ekimi girişimlerinin uzun bir süre rafa kaldırıldığını öğreniyoruz.

    Çaya merakı nedeniyle “Çaycı” lakabıyla bilinen Adana Valisi Mehmet İzzet Efendi de 1890 yılında Çay Risalesi adında küçük bir kitap bastırmıştır. Bir çay tiryakisi olan Mehmet Arif’in 1910 yılında yazdığı Çay Hakkında Malumat’ı da bu alanda yazılmış bir başka Türkçe kaynaktır. 1924’te ise, Mustafa Nezih Albayrak imzalı bir kitapçık çıkıyor karşımıza: Kutu ve Paketlere Mahsus Çay Pişirme Tarifesi ve Çayların Envai.

    Çay: Tarih yazan yaprak
    Çay toplayıcılığı Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de çay toplayıcılığı denince kadınlar ve çocuklar öne çıkıyor.

    1917’de botanik profesörü Ali Rıza Erten, Batum’un geri alınması sonrasında burada yaptığı araştırmalar sonucunda hazırladığı Şimali Şarki Anadolu ve Kafkasya’da Tetkikat-ı Zirai adlı raporunda, Batum’un iklim şartlarına benzerlik gösteren Doğu Karadeniz kıyılarında çay yetiştirilebileceğini ileri sürer. Savaş ortamında görmezden gelinen bu rapor, savaş sonrasında, Batum’un Gürcistan’a verilmesiyle, bölge halkının çalışmak için eskisi gibi buraya gidemeyişinin ve işe ihtiyaç olmasının da etkisiyle değerlendirmeye alınmış ve Rize’ye çay, mandalina, portakal ve bambu ekimi gerçekleştirmek üzere, zamanın Ziraat Umum Müfettişi Zihni Derin’in yönetiminde bir Bahçe Kültürleri İstasyonu kurulmuştur.
    1938’de, Çay Araştırma Enstitüsünün kayıtlarına göre 135 kg.; 2015’deyse 1.327.984 ton yaş çay yaprağı toplanmıştır. Yetmiş yedi yılda neredeyse 10 bin katlık bir büyüme, çayın Türkiye için hayatiliğinin yanı sıra, Prof. Ali Rıza Erten ve Zihni Derin’in çalışmalarının isabetliliğini de gözler önüne sermektedir.

    Türkiye, günümüzde çay tarım alanlarının genişliği bakımından dünyada üretici ülkeler arasında 8., kuru çay üretimi yönünden 5., yıllık kişi başına tüketim bakımından ise 4. sırada yer almaktadır. Ne var ki, üretilen çayın kalitesi aynı oranda yüksek değildir. İçim zevki açısından düşük bir seviyede olan Türk çayı, ihracat için de yeterli kıstasları sağlayamamaktadır.

    II. ABDÜHAMİD’İN ONAYIYLA
    Japonya’dan çay fidanı

    22 Ekim 1894 tarihli belgede; çay bitkisinin Osmanlı memleketinde üretiminin yapılması için Japonya’dan çay tohumu ve fidanı getirtilmesi hususunun padişaha arz edildiği belirtilerek şöyle deniyor:

    Çay: Tarih yazan yaprak
    BOA, İ.OM, 2/19

    “Çayın şifa ve gıda verici özelliği dolayısıyla ticaret pazarında önemli bir mevki işgal etmesi üzerine bu bitkinin Osmanlı memleketinde de yaygın bir şekilde yetiştirilmesi konusunda padişah tarafından emir verilmiş ve nümune çiftliklerinde birer dönümlük arazide dikilerek tecrübe edilmesine karar verilmişti. Yetiştirilecek çay bitkisi için Japonya’dan yeterli miktarda tohum ve fidan sipariş edilmişti. Bu fidanların getirtilmesi ve dikilmesine ve bütün bu işler için gerekli olan paranın Ziraat Bankası’ndan kredi olarak alınmasına padişah Sultan 2. Abdülhamid tarafından onay verilmiştir”.

  • Çay: Tarih yazan yaprak

    Çay: Tarih yazan yaprak

    Tarih boyunca efsanelerin ve bilimin, sosyal dönüşümlerin ve dinginliğin, ruhsal ayinlerin ve dünyevî hazların, kutlamaların ve savaşların, soyluların ve yoksulların içeceği oldu. Çin’de doğan çay Japonya’ya, Hindistan’a, Rusya’ya ve İngiltere’ye yayıldı; gündelik hayatın vazgeçilmez tadı oldu. Başlangıcından bugüne çayın serüveni.

    Çay, dünyanın farklı coğrafyalarının zaman çizelgelerinde büyük değişimler yaratmış bir bitki. Binlerce yıldır nice din, ülke, saray, fabrika ve ev gezen çay, aslında tarihi yönlendirecek denli güçlü bir iksir. Çünkü gücünü zıtlıklardan alan bu iksir, tarih boyunca efsanelerin ve bilimin, sosyal dönüşümlerin ve dinginliğin, ruhsal ayinlerin ve dünyevî hazların, kutlamaların ve savaşların, soyluların ve yoksulların içeceği olmuş. 

    Bugün Arjantin’den Kenya’ya dek pek çok ülkede yetişse de, ilk olarak Uzakdoğu, Güney Doğu Asya ve Hindistan’da yabani olarak yetişen ve yapraklarını dökmeyen bir bitki olan çay, bilimsel adı olan Camellia Sinensis’e 1753’te kavuşmuştur. Pek çok alt dalı olsa da, iki ana çeşidi vardır: Çin kamelyası anlamına gelen ve Çin’de yetişen çaylar için kullanılan Camellia sinensis var. Sinensis ve Assam kamelyası anlamına gelen, Hindistan, Assam’daki çay bitkisi çeşidini işaret eden Camellia sinensis var. Assamica

    Tahmin ettiğiniz gibi çay, kamelya familyasından bir bitkidir. Yeşil, sarı, beyaz, siyah, oolong ve pu-er olarak altı ana başlıkta toplayabileceğimiz çay çeşitlerinin onlarca alt çeşidi vardır. Esasında tüm çeşitlerin temeli yeşil ham çay yaprağıdır ve farklı oksidasyon ve fermantasyon yöntemleriyle diğer çeşitler elde edilir. Çayın yetiştiği bölge, o yılın hava şartları, bitkinin hangi yaprağının kullanıldığı ve toplanma sonrası işlemler, çayın likörü, tadı, kafein ve tanen oranları açısından belirleyici olur. “Bitki çayı” dediğimiz ıhlamur, adaçayı gibi bitkilerinse çayla uzaktan yakından alakaları yoktur. 

    Çay: Tarih yazan yaprak

    Çay, efsaneye göre M.Ö. 2737’de Çin’in Siçuan bölgesinde, Çin tıbbının kurucusu olarak bilinen ve güçlü mistik yönleriyle tam bir şifacı olan İmparator Shen Nong tarafından keşfedilir. Shen Nung, bir ağacın altında her zamanki gibi sıcak suyunu içmektedir. Rüzgarın etkisiyle kopup savrulan birkaç çay yaprağı, imparatorun sıcak suyunun içine düşer. Shen Nung da, içtiği sıvıyı lezzetli ve ferahlatıcı bulur. Çin’e tarımı getirdiğine inanılan ve “Tanrısal Çiftçi” olarak da bilinen İmparator Shen Nung’un 365 bitkinin tadına baktığı ve aşırı dozdan zehirlenerek öldüğü söylenir. 

    Cha ve Te 

    Modern dillerde “çay”ı karşılayan iki ana ses vardır: Cha ve te. Bu fark, 17. yüzyılda Çin’den çay ithal eden Portekizliler ve Flemenklilerin farklı limanları kullanmasına dayanır. Portekizliler ticaretlerini Macao bölgesinden yaptıkları için Mandarin ve Kantonca’daki cha (ça) kelimesini benimsemiştir. Türkçe, Farsça, Arapça, Yunanca ve Rusça gibi dillerde de benzer bir ses kullanılır. Flemenkliler ise, Çin’in Amoy lehçesindeki çay karşılığı olan te sesini ödünç almış ve pek çok Avrupa dilinde çay, tea, te, thé ya da benzer sözcük ve seslerle yerleşmiştir. 

    Çay: Tarih yazan yaprak
    Çay işçisi çocuklar yüzyıl başında Çin’de çay işçisi çocukları gösteren suluboya tablo (üstte). 20. yüzyıla gelindiğinde tablo yine aynı (altta).
    Çay: Tarih yazan yaprak

    Ne var ki, yazılı kaynaklar bize çayın keşfi için çok daha ileri bir tarihi işaret etmekte. Çay, ilk kez MÖ 1600-1046 arasından hüküm sürmüş olan Shang Hanedanı döneminde tüketilmiştir. Çay ekimi Yunnan bölgesinden Çin’in tüm Güney yarısına yayılmıştır. Hekim Hua Tuo’nun 1. ve 2. yüzyıllarda yazdığı ünlü Tıp Kitabı’na 3. yüzyılda yapılan eklemede çaydan “Baş bölgesindeki tümör ve apselere iyi gelir ve mesane için faydalıdır. Göğüste oluşan balgam ve yanma hissini dağıtır. Susuzluğu giderir. Uyuma isteğini azaltır. Kalbi mutlu ve neşeli kılar” şeklinde bahsedilir. Bu dönemlerde çay sadece ağız yoluyla değil, adale ağrılarının dindirilmesi için merhem olarak da kullanılmıştır. 

    Çayın içecek olarak daha da popülerleşmesi ise 4. ve 5. yüzyıllarda Güney Çin’de gerçekleşmiştir. Çinli çay tiryakileri, günümüzden 1600 yıl kadar önce, çay yapraklarını buharda pişirip döverek tabaka hâline getirmiş; ardından pirinç, zencefil, tuz, portakal kabuğu, çeşitli baharatlar ve süt ekleyerek kaynatıp içmişlerdir. 618 – 907 arasında hüküm sürmüş olan Tang Hanedanı döneminde, çayı ek malzemelerle kaynatma geleneği geride bırakılmış, bu dönemde yaşamış “Çay Bilgesi” Lu Yu, çay tarifinden ek malzemeleri çıkartarak, çay kültüründe devrim gerçekleştirmiştir. 

    Zamanla kurutulmuş yaprakları kaynatma yöntemi gelişmiş, 9. yüzyılda Puer tekniği ortaya çıkmıştır. Pu-er, toplanan çay yapraklarının buhara tabi tutulmasının ardından sıkıştırılarak “çay tuğlası” ya da “çay keki” de denilen yekpare çay kalıplarına dönüştürülmesine dayanır. Kuruyup sertleşene dek fırınlanan “çay tuğlaları”, istenilen miktarı kırılıp çaydanlıkta suyla birlikte kaynatılarak tüketilebilir. Bu teknik, çayı uzun süre muhafaza edebilme gayesiyle ortaya çıkmıştır. “Çay Yolu”, “Atlı Çay Yolu” ya da “Güney İpek Yolu” olarak adlandırılan bu rotada, Güneybatı Çin dağlık bölgelerinden Tibet’e dek uzanan bir rotada en çok çay ve tuz ticareti yapılmıştır. 

    Çay: Tarih yazan yaprak
    Çin’den sonra Hindistan Çayın Çin dışında ilk tüketildiği ülke Hindistan’dı. Hindistan Assam ve Darjeeling çaylarıyla global çay kültürüne imzasını attı.

    Çin’de 960–1279 arasında hüküm süren Sung Hanedanı döneminde çırpılmış çay moda olmuştur. Taş değirmenlerde öğütülerek toz hâline getirilmiş çay yapraklarının bambu bir karıştırıcı yardımıyla çırpılmasıyla oluşan bu çay, günümüzde Japonya’dan çıkıp tüm dünyada büyük bir trende dönüşen matcha’dan başkası değildir aslında. 

    Çin’in 17. yüzyılda Mançuların yönetimi altına girmesiyle, yaprakların demlenerek içildiği yöntem yerleşmiştir. Avrupa’nın Çin’le ve dolayısıyla çayla tanıştığı dönemlerde bu uygulama yaygın olduğu için, Avrupa’da ve ardından tüm dünyada çay demleme geleneği bu şekilde yayılıp yerleşmiştir. 

    Çin çay seremonisi 

    Gongfu cha ya da Kungfu cha olarak adlandırılan Çin çay seremonisinin 17. yüzyılda geliştiği bilinmektedir. Bu ad, büyük çaba ve sabırla öğrenilen beceri anlamına gelir. Dövüş sanatı olan Kungfu da aynı kavramdan yola çıkarak isimlendirilmiştir. Seramik veya porselen demliklerde ya da gaiwan adlı kapaklı fincanda, bir çay tepsisi üzerinde demlenir. Kimi yörelerde “çay hayvanı” olarak adlandırılan ve seramikten yapılan ufak hayvan figürleri de bu tepside yer alır. Çay, fincanlardan önce iyi şans getirdiğine inanılan bu minik figürlere dökülür. 

    Çay Bilgesi’nden özel tarifler 

    Çay Bilgesi Lu Yu, kitabı Chaking’de en iyi çay yapraklarını “Tıpkı bir Tatar atlısının deri botları gibi buruşuk olmalı, güçlü bir boğanın boynuzları gibi kıvrılmalı, dar ve derin bir vadiden yükselen sis gibi açılmalı, hafif bir esintiyle dalgalanan bir göl gibi parlamalı ve yağmurun ardından verimli bir toprak nasıl olursa öyle nemli olmalıdır” sözleriyle tanımlamıştır. Lu Yu, çayın sadece tuzla kaynatılarak içilmesini salık verir. Lezzetli bir çay için, çayın kendisi kadar kullanılan suyun da kaliteli olmasının önemini vurgulamıştır. 

    Çayın ikinci durağı 

    Çayın Çin dışında ilk tüketildiği ülke Hindistan olmuştur. Zenbudizm’in kurucusu Bodhidharma, Budizm’i yaymak için 6. yüzyılda Çin’e gitmiş ve buradaki uzun meditasyon çalışmalarına faydalı olması için çay yaprakları içmeye başlamıştır (kimi kaynaklara göre çay yapraklarını çiğnemekteydi). Bodhidharma’nın ülkesine dönerken beraberinde çay tohumları da götürdüğü ve Hindistan’da tarımının böyle başlandığı bilinmektedir. 

    Çayın aslında ilk kez Hindistan’da yetiştirildiğini öne süren savlar ve bu savlar doğrultusunda, pek de eğlenceli olmayan bir de efsane var: Bodhidharma, uzun bir meditasyon esnasında yorgun düşmüş ve uyuyakalmıştır. Uyandığında, kendisini cezalandırmak için gözkapaklarını keserek yere fırlatmış ve toprağa düşen kesik göz kapağı parçaları, kök vererek çay bitkisine dönüşmüştür. Birkaç yaprak kopararak çiğneyen Bodhidharma, bir anda kendini aydınlanmış hissetmiş, odaklanarak meditasyonunu tamamlamıştır. Bu efsaneye göre, o günden sonra çay bitkisinin uyku kaçırdığına ve zihni berraklaştırdığına inanılır. 

    Efsaneleri bir kenara bırakacak olursak; Hindistan’ın 6. yüzyılda başlayan çay serüveninde çayın ruhani ritüellerle sınırlı kaldığını söyleyebiliriz. Çay, halka ulaşmamıştır. İki ana çay bitkisinden biri olan Camellia sinensis var. Assamica. Hindistan’da bin yıllardır yabani olarak kendi kendine yetişmekteydi; fakat geniş kitleleri etkileyecek boyutta tarımının yapılması ve içilmesi 19. yüzyılda İngiliz Doğu Hindistan Şirketinin Hindistan’a ulaşması ve büyük alanları ele geçirmesiyle başlamıştır. Hindistan, çok kısa bir sürede çayı millî kültürünün bir parçası hâline getirmiş, bugün aynı adlı bölgelerde yetişen Assam ve Darjeeling çaylarıyla global çay kültürüne imzasını atmıştır. Meşhur Masala çayı, Hintlilerin baharatlar ve sütle hazırladıkları bir çay çeşididir. Hindistan’ın diğer önemli siyah çayı Darjeeling’i tanımlarken genelde şampanya benzetmesi yapılır. Yılda beş farklı hasat zamanı olan bu çayın üretildiği toprak, yıl ve zamanı, tadımında büyük farklar yaratmaktadır. 

    Çay: Tarih yazan yaprak
    Doğu’dan Batı’ya uzanan gizem Çay, 16. yüzyıla kadar Doğulu bir içecek olarak kaldı (üstte). Avrupalılar ise Doğu’dan gelen bu gizemli bitkide gelecek günlerin vadettiklerini görmeye çalıştılar.
    Çay: Tarih yazan yaprak

    Güneşin doğduğu ülke 

    Okakura Kakuzo, Çay ve Zen adlı kitabında 729 yılında, Japon İmparatoru Shomo’nun Nara’daki sarayında keşişlere çay ikram ettiğini yazar. Bu çayın elçiler tarafından Çin’den ithal edilmiş olduğuna inanılmaktadır. Çay yetiştiriciliğinin başlaması Budizm sayesinde olmuştur. Budizmi daha iyi öğrenmek için Çin’e giden çok sayıdaki keşiş, Japonya’ya döndüklerinde kendi ekollerini kurmuştur. Bunlar Japonya’ya dönerken, çok severek içtikleri çayın tohumlarını da yanlarında götürmüş ve Japonya’daki manastırlarının bahçesine ekmişlerdir. Böylece yeşil çay, uzun bir süre boyunca dini sınıfın ve ritüellerin içeceği olur. Bu yeni içeceği çok seven İmparator Saga’nın da teşvikiyle, Japonya’da çay tarımı hızla gelişmiş ve çay içimi yaygınlaşmıştır. 

    Budizm sayesinde çayla tanışan bir başka ülke de Kore’dir. Yine Çin’de kalan Koreli Budist keşişlerin, ülkelerine dönerken Camellia sinensis tohumlarını da beraberlerinde götürdükleri bilinmektedir. 14. yüzyıldan beri çay, kültürün ayrılmaz bir parçası hâlini almış ve bugün hâlâ devam eden, “günlük çay ritüeli” anlamına da gelen darye adlı çay seremonisi ortaya çıkmıştır. 

    Japon çay seremonisi, yani Chado da Japon kültürünün önemli bir ayağı olmuştur. “Çayın yolu” olarak Türkçeleştirebileceğimiz Chado, matcha adlı toz hâline getirilmiş özel yeşil çayın hazırlık ve sunum seremonilerinin tamamına verilen addır. Japonlar, Çin’den devşirdikleri matcha’yı kültürlerinin bir parçası kılıp, Japon çay seremonisini oluşturmuşlardır. 

    Japon çay seremonisi 

    Chado yıllar içinde dönüşüp gelişse de çayın hazırlanışı, sunumu, misafir tarafından kabul edilişi, çay odasının dekorasyonu gibi temel prensipler korunmuştur. Hafif atıştırmalıkların da olduğu samimi çay buluşmalarına chakai adı verilir. Chaji ise çayla birlikte kaiseki mutfağından yemeklerin de servis edildiği resmî yemeklerin adıdır. Chabana (Çay çiçeği) adlı ritüel de çay seremonisinde kullanılan çiçeklerin aranjmanı sanatına verilen isimdir. 

    Ruslara yaraşır, çileli bir sevda 

    Bir başka çay ülkesi olan Rusya’nın bu mucizevi bitkiyle tanışması, Kazak atamanları Petrov ve Yalişev’in 1567’de Çin’e gidip bu içeceğin tadına bakmasıyla gerçekleşir. Ancak çayın ülkeye girişi, 1638’de Moğolistan’dan Çar Mikhail Federoviç’e hediye olarak gönderilen çayla olmuştur. Elçi Vasili Starkov, bunca ölü yaprağı Rusya’ya taşımayı saçma bulup bu armağanı reddetmek istese de, Altan Han’ın ısrarını kıramamıştır. 

    1665’te Çar Aleksey’in mide ağrılarını dindirmek için çay içtiği bilinse de; Camellia Sinensis’in Rusya’da gerçek anlamda tüketilmeye 1679’da Çin’le yaptığı takas anlaşmasıyla başlamış, 1689’da Nerçinsk Antlaşması sonucu açılan Sibirya Çay Yolu sayesinde Rusya çaya tamamıyla teslim olmuştur. 

    1700’lerin ikinci yarısında 2. Katerina döneminde, Çin’den hem yaprak hâlinde, hem de Pu-er tuğlaları şeklinde ithal edilen çay, Rus kültürünün ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Ülkemizde de kullanılan semaverin Lisitsin Kardeşlerce icat edilişi de yine bu döneme rastlar. Günün her öğününün ardından çay içmeyi seven Rusların en ünlü çayı “Rus Kervanı”dır. Çin’den bir yılı aşkın sürede develer üzerinde getirilen çaylar, kurulan kamplarda yakılan ateşler sayesinde tütsülü bir tada kavuşup Rus tüketicilere bu şekilde ulaşmaktaydı. Bugün aynı tadı yakalayabilmek için, fermantasyon yöntemi uygulanmakta ya da siyah çay, Çin oolong’u veya Taiwan formosa’sı, ya da Lapsang Souchong ile harmanlanmaktadır. 

    Çay: Tarih yazan yaprak
    Richard Collins’in 1727 tarihli kulpsuz Çin porselenlerinden çay içen bir İngiliz ailesi.

    Çayın Batı dünyasına girişi 

    Avrupalılar, Marco Polo’nun 1285 tarihli Çin seyahatnamesi sayesinde çaydan haberdar olur. Portekiz İmparatorluğu’nun deniz yoluyla Çin’e ulaştığı ve iki ülke arasında ticaretin başladığı 1557 yılı, kuşkusuz pek çok kültürel ve sosyal dinamiğin de başlangıç noktası olmuştur. Birçok ürünle birlikte çay da Çin’den Portekiz’e ihraç edilmiş ve Portekizliler 1557’de Avrupa’da çayla ilk tanışan millet olmuştur. 1610’da kaynaklar hem Portekiz’in, hem de Flemenklilerin Çin’den çay ithal etmekte olduğunu gösteriyor. Günümüzde Portekiz ve Hollanda’nın, vaktiyle çayla tanışan ilk iki ülke olması tarihin bir garip cilvesi olsa gerek. 

    17. yüzyılda İngiltere’de çay servisi 

    Çay, çok lüks ve pahalı olduğu için, her zaman kilitli, ufak bir çay sandığında saklanırdı. Çin’den getirilen porselen demlik ve fincanlarla birlikte sıcak su evin hizmetçisi tarafından odaya getirilir; bizzat ev sahibesi tarafından demlenirdi. Bu da bize Uzakdoğu’nun çay ritüellerinin, İngiltere’ye bir şekilde adapte edildiğini gösteriyor. Çay hazır olduğunda kulpsuz fincanlarla misafire ikram edilirdi. Ming tarzını yansıtan porselenlerde ağırlıkla kelebek, kuş ve çiçek figürleri olurdu. Çay sade içilirdi. İngiliz çay servisinin başat ögeleri süt ya da krema, ancak yüzyıl sonunda kullanılmaya başlanmıştır. Uzakdoğu’dan gelen ürünler Londra’ya farklı paketlerde ulaştığı için, porselen takımları çok nadir bulunur; farklı fincan, fincan tabağı ve çaydanlıklar olağan karşılanırdı. 17. yüzyılda çay, Londra’ya kendisinden kısa bir zaman önce ulaşan kahve ile birlikte Coffee House adı verilen kahvehanelerde satılmaktaydı. Kadınlar ise, çay zevkini yalnızca ev ortamında yaşamaktaydı. 

    Büyük aşk: İngiltere çayla tanışıyor 

    1600’de kurulan İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası, 1601 ve 1629’daki iki büyük seferiyle İngiltere’nin sömürge hevesini köpürtmüştür. Ne var ki, Doğu Hindistan şirketi, Flemenkli ve Portekizlilerin yürüttüğü çay ticaretiyle pek alakadar olmamış ve çay İngiltere topraklarına ancak 1657’de Flemenkliler vasıtasıyla girebilmiştir. 1660’tan itibaren İngilizler doğrudan Çin seferleri yapmış ve çay Londra’da çok lüks bir ürün olarak bulunabilir hâle gelmiştir. 

    Kraliçe’nin çay tutkusu 

    İngilizlerin çay sevdasının baş kahramanlarından biri, Braganza (Portekiz kraliyet hanedanı) ailesinden Catherine’dir. Portekiz prensesi Catherine, 1662’de İngiltere Kralı 2. Charles ile evlendiğinde, yanında çay kutusunu da getirir. Catherine’in çaya düşkünlüğü, dönemin İngiliz soylularının da çay sevgisini şekillendirmiştir. 

    İngiltere’de 17. yüzyılın en önemli yazılı kaynaklarından biri, Samuel Pepys’in günlüğüdür. İngiliz donanmasında yüksek düzeyde bir memur olan Pepys, 25 Eylül 1660 tarihinde düştüğü nottı, Çin’den gelen bir içeceği ilk kez denediğini yazar. 28 Haziran 1667’de, eve geldiğinde eşini, eczacı Mr. Pelling’in önerdiği şekilde çay hazırlarken bulduğunu belirtir. O çağda İngilizler sabah bira içerdi. Çaysever Kraliçe Catherine’in etkisi, yüzyıl sonunda daha da hissedildi, çay günlük hayata yerleşti. 

    İngiltere’nin ilk çay markası doğuyor 

    Çay: Tarih yazan yaprak

    Günümüzün meşhur çay markası Twinings’in kökleri 18. yüzyıl başında atılmıştır. Thomas Twining adlı tüccar, 1706’da çok tutulan bir kahvehane açar. Yakınındaki mahkeme binası nedeniyle hukukçuların başlıca uğrak mekanı olur. Twinings’in kahvesi, kadınların gelip çay aldığı ilk dükkanlardandır aynı zamanda. Soylu kadınlar, bizzat kendileri gelip çaylarını seçmekte, farklı harmanlar yaptırıp orada denemekteydi. 

    Yeni Dünya’da eski içecek 

    Amerika da, tıpkı İngiltere gibi 17. yüzyıl ortalarında, Flemenk Doğu Hindistan Kumpanyası vasıtasıyla tanışmıştır çayla. 1664’de İngilizlerin hakimiyetine geçip New York adını alacak olan, dönemin Hollanda sömürgesi New Amsterdam’daki limana gelen çayın başlıca müşterileri, Hollanda’daki hemşehrileriyle eşit olduğunu hissetmek isteyen üst sınıf Flemenklilerdi. 

    Tabii Amerika, bu yeni içecekle tanıştığında herkes çay hakkında bilgi sahibi değildi. Tarihçi Alice Morse Earle’ın Customs And Fashions In Old New England adlı kitabına göre o dönemde Salem ve başka pek çok kasabada, çay yapraklarının çok uzun süre kaynatılarak çıkan acı suyun içildiğini, ardından kalan yaprakların da tuz ve tereyağı ile yendiğini yazmıştır. 

    18. yüzyılın ikinci yarısında malî durumu kötüleşen Britanya, Doğu Hindistan Kampanyası’nın gelirini artırma hedefi ve yeni yasayla, çay ve diğer ithal ürünlere fahiş vergiler koydu. Sonunda bu sömürgelerin en önemli limanı olan Boston’da bir çay boykotu başladı. Bu boykot, 1773’te ünlü “Boston Çay Partisi” ile zirve noktasına ulaştı. İki yıl sonra da ABD’nin kuruluşuna giden Amerikan Bağımsızlık Savaşı başladı. 

    Boston Çay Partisi 

    Çay: Tarih yazan yaprak

    1773 sonbaharında İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası’nın çayla dolu gemileri, Amerika’daki sömürgelerde yaşayanların yüksek vergili çayı Amerika’ya sokmayacaklarını açıklamalarına rağmen, yola çıktı. Üç gemi Boston limanına vardığında, yüksek vergilerden şikayetçi halk, Hollanda çayını ucuza satan kaçakçıların da aralarına katılmasıyla büyük bir eyleme girişti. Kalabalık, 16 Aralık 1773’de Kızılderili kılığına girerek gemilere çıkar ve tonlarca çayı denize döktü. O dönemde “Boston limanında çayın imha edilişi” olarak adlandırılan olay, sonradan Boston Çay Partisi olarak anılmaya başlamıştır. 

    Tüm bu süreçte Amerika’da çay içmemek vatanseverlikle eşdeğer hale gelmişti. Amerika bir daha asla eskisi gibi bir çay diyarı olmadı. 

    İngiltere’de 18. yüzyılın ilk çeyreğinde, yüksek vergiler nedeniyle oldukça pahalı bir tüketim ürünü olan çay, sadece üst sınıflara mahsustu. 1723 ve 1745’de vergilerin düşürülmesiyle, çay tüketimi inanılmaz oranlarda artmıştı. Siyah çaya hileli bitkilerin eklenmesi daha zor olduğu için, 18. yüzyıl başlarında siyah çay daha çok tercih edilir olmuş, bu da İngiliz çay kültürünün temellerini şekillendirmiştir. 

    Hizmetlilerin, maaşlarına ek olarak evdeki çaydan belirli bir miktarda içme iznine sahip olmaları, edinilmiş önemli bir haktı. Yüzyıl sonuna geldiğimizde, günde iki kez çay içme izni, işverenleriyle yaptıkları anlaşmalarla garanti altına alınır olmuştu. Ev hizmetleri dışında çalışan işçiler de, patronlarından günlük çay içme süreleri talep etmeye başlamış ve günümüzün çay ya da kahve molası filizlenmişti. Varlıklı çayseverler, kaliteli çay yapraklarını dönemin bir başka lüksü olan rafine şeker ve sütle tatlandırarak içerken, işçi sınıfının çay saati, yaprakların dibinde kalan, çok daha ucuz, toz hâline gelmiş az miktarda çayın, kaynar suda uzun süre bekletilerek, rafine edilmemiş kahverengi şekerle tatlandırılarak içilmesine dayanıyordu. 

    Britanya çay içme arzusunu giderebilmek için Çin’e mahkumdu. Ancak bu ticaret hiç de masum değildi. Doğu Hindistan Kumpanyası, Hindistan’da ürettiği afyonu Çin’e satıyor, karşılığında da çay alıyordu. Bu dönemde 4 ila 12 milyon Çinli afyon bağımlısı oldu (Aynı dönemde Amerikalılar da daha düşük kalite ve fiyattaki Türk afyonunu Çin’e satıyordu). 

    3 Haziran 1839’da Çin buna son vermek için limanına gelen bin tonu aşkın afyonu denize döktü, artık Britanya’ya çay satmayacağını açıkladı. 1842’ye dek süren 1. Afyon Savaşı, Çin’in ezilmesiyle ve birçok ticari imtiyazın yanısıra Hong Kong’un İngilizlere verilmesiyle sonuçlandı. 2. Afyon Savaşı (1856-1860) sonucu, yine yenilen Çin, ağır ticari yükümlülükler altına girdi ve afyon kullanımını yasallaştırmak zorunda kaldı. 

    Britanya’da zamanla kahvehanelerin yanısıra ”çay evleri” de ortaya çıktı Bunların en önemli işlevi, kadınları evlerinden çıkararak sosyal hayata sokmalarıydı. Zamanla kadınların dışarıda toplanabildikleri en “uygun” mekan olan çay evleri, kadınların seçme hakkı için örgütlenmelerine de sahne olmuştur. 

    Bir gelenek doğuyor: Akşamüstü 5 çayı 

    İngilizlerin meşhur akşamüstü çayı 19. yüzyıl ortasında doğdu. Doğruluğundan emin olmasak da, Bedford Düşesi Anna Maria, hafif bir öğle yemeği yedikten sonra akşam yemeğini bekleyemeyecek kadar acıkınca, öğleden sonra saat beşte çayla birlikte bir şeyler atıştırmış ve bundan çok hoşlanarak beş çayını düzenli bir alışkanlığa dönüştürmüştü. 1. Dünya Savaşı’nda şeker ve yağın karneyle dağıtıldığı sırada İngilizler çayın karneyle satılmaması için tüm önlemlerini almıştı. İkinci Dünya Savaşı’nda, Londra bombalanırken sokaklarda ihtiyacı olanlara çay dağıtan seyyar çay istasyonları olduğu rivayet edilir. 

    Çay: Tarih yazan yaprak
    Beş Çayı Mary Cassatt’in 1880’lerde yaptığı epresyonist tablo bir sosyal ritüel olarak beş çayının detaylarını veriyor.

    20. yüzyılın ikinci yarısında Batı’da çay satışları gittikçe düşmeye başlamış, 2000’lerin ilk yıllarında çay kültürü Britanya’da gitgide demode bir gelenek olarak görülür olmuştur. Bu gidişe dur demek isteyen İngiliz çay endüstrisi, Kate Moss’un rol aldığı büyük çaplı bir tanıtım kampanyası başlatıp istedikleri ivmeyi yakalamıştır. 

    21. yüzyıl başıysa, kahvenin yükselişine tanık oldu. Bugün hâlâ üçüncü dalga kahve, kültürel egemenliğini tüm dünyaya yayarken; kahvenin kardeşi çay da son yıllarda yeni bir yükseliş dönemine girmiştir. 

    Daha fazlasını oklumak için:

    Damarlarında çay dolaşan ülke: Türkiye
    Dünya edebiyatında “çay”

  • Deniz kıyısında, özgürce!

    Deniz kıyısında, özgürce!

    Denize kıyısı olan yerleşim merkezlerimizde giderek ağırlaşan bir sorun var: Denize ulaşmak mesele. İnşaatlar, iş makinaları, tahta perdeler, marinalar, restaurant ve café yapılaşmaları kıyı kentlerinin, kasabalarının sakinleriyle deniz arasında aşılması zor duvarlar örüyor. Bugün, Kadıköy sahilinde devam eden bir kıyı kordonu düzenleme inşaatı, denizi insanlara ulaşılmaz kılıyor. Bittiğinde ise ortaya nasıl bir manzara (!) çıkacağı meçhul. 1950’ler sonları, 60’lar başlarında Kadıköy rıhtımında çekilen orijinal fotoğraf, insanlar ile denizin arasına belediyelerin girmediği günlerden kalma hoş bir hatıra niteliği taşıyor. 

    ORİJİNAL FOTO: DEPOPHOTOS