Mehmet Akif, “Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar; hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” dizelerini yazarken ne düşündü çok bilemiyorum ama, benim aklıma sanayi sitesinde altına ansızın Mercedes çeken KOBİ sahipleri geliyor. Zira orta karar tacir üçkâğıtlarına yabancı olmayan herkes bilir ki, bir işletmenin sahibi günün birinde ansızın altına Mercedes çektiyse ve biraz havai harcamalar yapmaya başladıysa, o işletmede işler çok da iyi gitmiyor demektir.
Efendim bilmeyenler olabilir, kısaca açıklayayım; işletmesi zor duruma düşen patron, etrafa “Hmm herifin işleri yolunda” mesajı vermek, alacaklıların “Adam batıyor yahu” diye yakasına yapışıp sıkboğaz etmelerini engellemek ve de kredi, borç isteyeceklerine güven vermek amacıyla, en zor durumda olduğunda “temsil giderlerini” abartmaya başlar. Akif’in dizelerinin bana bunu hatırlatmasının sebebi ise daha basit: Yahu bu üçkâğıdı ilk akıl eden arkadaşa bir lafım yok da, artık sanayi sitesine sadece yolu şaşırdığında giren ben bile biliyorsam, bu üçkâğıdı tekrarlamanın anlamı nedir allasen?
Tıpkı müflis tacirin, batmasına çeyrek kala altına manda kasa Mercedes çekmesi gibi, müflis devletler de böyle durumlarda temsil giderlerine abanıyor. Misal Romanya, aklımda yanlış kalmadıysa 1970’lere kadar mucize ekonomi olarak görülüyor, bütün dünya devletleri tarafından alkışlanıyor. Ha bir büyüme de var gerçekten. Ama bu büyümenin asıl mimarı, yanılmıyorsam Barladeanu diye bir arkadaş. Daha sonra kâğıt üzerinde Romanya hâlâ büyümeye devam ediyor ve o dönem için ilginç bir şekilde Batılı devletler de yıldızı parlayan bu Varşova Paktı ülkesine kredi musluklarını açıyorlar; ama bu aslında yalandan bir büyüme.
İktisatçılar daha kibar oldukları için buna “yoksullaştıran büyüme” diyorlar diye biliyorum. Bu sırada hâliyle borçlar biriktikçe birikiyor. Bir şekilde borçları ödemek lâzım ama nasıl olacak? Çavuşesku ailesi çok cin fikirli olduğundan borçları ödemek için halkın ümüğünü sıkmaya karar veriyor ve Romanya’nın ünlü kemer sıkma politikaları başlıyor. E, borç gırtlağa dayanmış, halk aç, ne yapacaksın? Gerçek bir müflis tacir profili çizen Çavuşesku’nun manda kasa Mercedes’i, temelini 1984’te attığı ve bugün hâlâ dünyanın en büyük idari binası olan 1100 odalı bir saray. Ama tabii bildiğiniz gibi bu manda kasa saray Çavuşesku’ları kurtaramıyor, daha saray tamamlanmadan devriliyorlar ve kurşuna diziliyorlar.
Yine mesela uçan kuşa borç varken yaptırılan Dolmabahçe Sarayı da Osmanlılar’ın manda kasa Mercedes’i diyebiliriz. Ama en eğlencelisi Bavyera Kralı II. Ludwig’in yaptırdığı Neuschwanstein Şatosu. Bir kere bu şato yapıldığı tarih itibariyle tam manasıyla anakronik bir şato. Kullanıma açıldığı tarih 1886; yani dünyanın ilk gökdeleninin inşa edilmesinden iki yıl sonra. Şato tam bir Ortaçağ masal şatosu görünümünde. Hatta o kadar masal şatosu ki, Disneyland’de Uyuyan Güzel’in şatosu için modellik yapmış. Tabii bu II. Ludwig tahmin edebileceğiniz gibi deli. Dünya kadar sarayı, şatosu var ama galiba bir tane de yazlık saray çekmiş canı. Ha, hakkını yememek lâzım, şatonun bütün masrafını şahsi servetinden karşılamış. E, ama kendisinin o kadar serveti yok. Başlamış hazineden borç almaya ama o bile yetmemiş. Bu sefer gitmiş diğer krallıklardan borç istemeye. Bavyera krallığının bakanları falan bakmışlar bu II. Ludwig başlarına iş açacak, hemen deli raporu alıp arkadaşı tahttan indirivermişler. Böylece yapımı 20 yıla yakın süren şatoda bizim deli Ludwig hepi topu iki-üç ay yaşayabilmiş. Ludwig’in manda kasası da bu Neuschwanstein Şatosu işte.
Düşününce bu hükümdarların, diktatörlerin yaptırdığı gösterişli binalar bir yerde firavunların piramitlerini andırıyor. Ama tabii firavunlar piramitlerin iktidarlarının sonunu simgelediğini, o piramitleri yaşarken kullanamayacaklarını bilerek giriyorlar bu işe.
Dünya Beşeri Bilimler Konferansı (WCH), Liège Üniversitesi’nin ev sahipliğinde toplandı. Konferansın temel meselelerinden biri de, günümüzde Batı’da da yaygınlaşan; dar görüşlü milliyetçiliklerden, aşırı dinci hareketlerden kaynaklanan ayrımcılıkların üstesinden bilim yoluyla nasıl gelinebileceğiydi.
Belçika’nın Liège şehri aslında kömür ve ma dencilik ile uğraşan işçi topluluklarının uzun yıllar birarada yaşadıkları bir kent. Hep kendi başına olmayı seçmiş bir yönetim sahibi olmuş, yüzyıllar boyunca piskoposlar tarafından yönetilmiş. Şehrin sakinlerini oluşturan maden işçileri çok farklı yerlerden gelmişler; şehirdeki bu beraber yaşama hali, dil, din, ırk ayırımlarının gelişmesine engel olmuş.
Böyle bir kompozisyona sahip olmak bugün Liège Ünivesitesinin evsahipliği yaptığı Dünya Beşeri Bilimler Konferansı’nın toplanmasına vesile oldu. Konferansı düzenleyenler kısaca CIPSH diye anılan ve UNESCO ile ilişkili uluslararası beşeri bilimler ve felsefe komisyonu. Uzun yıllardır bu komisyonun gündeminde olan böyle bir Dünya Beşeri Bilimler Konferansı (WCH), aslında gene Liègeli bir maden işçisinin oğlu olan bir akademisyenin (R. Halleux) bu komisyonun üyesi olması ile bağlantılı.
Günümüzde 14 ayrı federasyona şemsiye görevi gören CIPSH, içinde dil, edebiyat, tarih, din çalışmaları alanlarında sivrilmiş kurumların birleşmesi ile 1949’da UNESCO tarafından bir araya getirilmiştir. Aslında bizim üniversitelerimizde daha çok Edebiyat Fakültelerinde toplanan alanlar bu komisyonda temsil edilmektedir. Konferansın ana temasını özellikle batıda gittikçe zayıflayan beşeri bilimlerin kalkındırılması oluşturuyordu. İşin ilginç yanı beşeri bilimler Avrupa’da ve Amerika’da teknoloji karşısında büyük bir darbe yemiş iken, yani bu alanlara mali destek sağlanamazken, Asya ülkelerinde özellikle Uzak Doğuda “kültürlü ve insancıl mühendis” yetiştirme gayreti ile oldukça geniş bütçeler ayrılmaktadır.
Öte yandan günümüzde Batıda görülen toplumu bölen ayırımlar karşısında gerçekten beşeri bilimlere büyük bir rol düşmektedir. Ancak gördüğümüz tepkisel davranışlar, ırkçılık, dar görüşlü milliyetçilikler, aşırı dinci hareketlere bilim yoluyla nasıl seslenilebilir? Konferansa katılan Senegalli felsefe bilimcisi Bachir (yani Beşir) Diagne bunun çok canlı bir örneğini vermiş oldu. “Kabilecilik karşısında felsefe” adını taşıyan konuşması ayakta alkışlandı. Konuşmayı dinlemeye gelenler salt bilim insanları değildi, Liège halkı ve Liège kuruluşlarının temsilcileri de vardı.
Kısacası bilim insanları ile halkın aynı sorular etrafında kaynaşmasının sağlandığını gördüğümüz bir konuşmacı-dinleyici diyaloğu oldu. Peki Bachir bu kadar farklı kişileri nasıl bir arada tutabildi ve söylemek istediklerini onlara nasıl aktarabildi? Bunu dinleyicileri en derinden yaralayan konuya girerek başarmış oldu. Söze bugün dünyamızın bir krizle karşı karşıya olduğunu belirterek başladı. Bu kriz bugün popülizm kisvesi altında görülen “kabilecilik” ti. Onun görüşüne göre kabilecilik dışa kapalı, dışlayıcı ve kendi etno milliyetçiliği içine gömülmüş bir hareket. Böyle kapalı ve dışlayıcı olmak ile de insanlıktan uzak. Bu etno-milliyetçilik özellikle kendini mültecilere karşı takınılan tavırlarla gösteriyor. Bu türlü etno-milliyetçilikler mültecileri suçluya dönüştürüyor. Örneğin eskiden hoşgörünün merkezi sayılan Hollanda’da bu tür görüşler aktif. Özellikle gençlerin bu görüşlere kapılmaları üzücü. Dünyaya açık olmak yerine dışlayıcılıkla “bir yere bağımlı” olmayı seçen bu gruplar tam bir kabilecilik yapmaktadırlar. Renkleri, dilleri ve dinleri onların dışlanma sebeplerini oluşturuyor. Mültecilere yaşama hakkı, var olma hakkı verilmemesi insanlık dışıdır. Aslında üzerinde durduğumuz bu dünya, insanların onun vatandaşı olduğu koca bir ülkedir. Afrika’nin bilge sözü “ubuntu” nun bize öğrettiği gibi “ben, biz olduğumuz zaman benim” sözlerinden gördüğümüz gibi insanlık ancak beraber yaşamayı bilince vardır.
İnsanlık bireyin tek başına yaşaması değil, başkalarıyla beraber yaşamayı bilmesidir diye konuştu, dakikalarca alkışlandı. Dinleyicler arasında mülteci işleri ile uğraşan NGO temsilcileri en büyük problemin mültecilerin kimliklerini belirleyecek kağıt ve evraktan yoksun olmaları bu yüzden de ne ev ne de iş sahibi olamadıklarını belirttiler. Bachir Diagna sözlerini bireyin hakları var, grupların “insanlık” görevleri var. Önemli mesele bu ikisi arasında bir denge kurmak diyerek bitirdi. Gördüğümüz gibi insan bir kişidir, insanlık için ise birden fazlası gerekir.
Tarihçi İlber Ortaylı, son haftalarda çeşitli vesilelerle tekrar gündeme gelen Türkçe, Osmanlıca tartışmalarına bilimsel bir açıklık getirdi. İlber Hoca özellikle Türklük, Osmanlılık gibi kavramları kullanarak yapılan siyaseti eleştirirken, tarihteki Türk devletlerinin, yöneticilerin ve ilgili coğrafyada yaşayan insanların algılarını da aktarıyor.
Türkiye’de siyasal alanı “tarih” tartışmaları ile yeniden düzenlemek sık başvurulan bir yöntem. Tarihsel kavramlara ve kişilere yönelik tahribat ve içerik değiştirme girişimleri, siyasilerin elinde ve dilinde artarak devam ediyor. Yayın kurulu üyemiz İlber Ortaylı, Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti, Türklük, Osmanlılık, diller ve düşünceler hakkındaki birçok konu hakkındaki sorularımızı yanıtladı.
Hocam son zamanlarda Türkiye’de “yeni bir devlet kuruluyor” üzerinden başlayan bir siyasi tartışma sözkonusu. Sizin tarih ve kavramlar üzerine hassasiyetinizi biliyoruz. Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Devlet mevhumu bugün bilim ve düşün aleminde çok geniş bir sahayı işgal eder. Devlet felsefesi diye bir bahis var. Devlet nasıl olmalı? Özellikleri ne? Nihayetinde siyaset bilimi diye bir dal var. Bugün yürürlükte olan bir ilim. Ve bunun içindeki iktidar olayını incelemek için devleti ele alıyor.
Devlet tabii tarihin konusu. Tarih de bir ilim değil, sanattır; ama malzemesini hazırlamak kesinlikle ilimdir. Hatta ilmin üstünde bir şeydir. Devlet dediğimiz zaman aklımızda metafiziğe kadar giden izahlar ortaya çıkar. Çözülmemiş bir sorundur. Bizim dünyamızda Cevdet Paşa da devletten söz eder ki tasvip edin etmeyin, çok orijinal bir yaklaşımdır. Platon da devletten söz eder, Jean-Jacques Rousseau da. Bunların hepsi de yüzde yüz kabul edilmemiş ama hep tartışılan teorilerdir.
Ortada devletin kuruluşu diye bir olay vardır. Devletsiz toplumlar vardır. Bir dinde, bir dilde, bir coğrafyada yaşayıp devlet kuramamış toplumlar var. Bunu izah etmek lazım. Kimler, niye devlet olabiliyor? Devlet bir hukuki kontrat mıdır? Evet derseniz, birtakım Batı Avrupa devletleri için, bu bir soru işaretidir. Devlet bir örgütlenme biçimi midir derseniz, buna da evet denir, ama bunun da tartışması yapılır.
Türk devlet geleneğinin at göçebelerinin, yani çok dinamik ve kontrolü yüksek grupların uzlaşmasına bağlı olduğu ileri sürülüyor. Burada demek ki gentilice (klancı, soy-sop içinde) bir örgütlenme söz konusu. Gentil örgütlenme, yani en kahramanın, en kavgacının yönetime hakim olması gibi bir sistem söz konusu. Bu devlet nasıl teşkilatlanır? Ve ne şekilde meşruiyet sahibi olur? Şurası bir gerçektir ki herhangi bir siyasinin böyle oturup da “biz yeni devlet kuruyoruz” diye konuşması hiçbir yerde ciddiyetle kabul edilemez. Türkiye devleti rejim değiştirmiştir. Türkiye devletinin tarihte fetret olaylarından geçtiği bir gerçektir. Sırf bize özgü bir durum değildir. Rus devleti de aynı badirelerden geçmiştir. Ama ortada kitlelerin itaat ettiği, etrafında toparlandığı bir devlet vardır. Bu zayıflamaya başladığı an, demek değildir ki demokrasi ortaya çıkacak. Türkiye’de birtakım çevrelerin kendi orijinal düşünceleri olduğunu zannetmiyorum. Batı’daki düşünce kaynaklarından, belki de başka yerlerden esinlenerek mütemadi surette Türk devlet niteliğinin ana unsurlarıyla uğraştıkları bir gerçektir. Yalnız şunu bilmek lazım ki Türkiye’de devlet yapısının ana unsurları ortadan kalktığı takdirde, bu toplumun bir devlet inşa etme kapasitesi şüphelidir.
“Yeni devlet” ciddiyetle bağdaşmaz“Şurası bir gerçektir ki herhangi bir siyasinin böyle oturup da ‘biz yeni devlet kuruyoruz’ diye konuşması hiçbir yerde ciddi kabul edilemez”.
Tartışmalarda sıklıkla kullanılan “iki bin yıllık devlet” tabiri doğru mudur?
İki bin yıllık devlet geleneği diyen, Roma İmparatorluğu’ndan başlayarak konuşuyor demektir. Ben bu fikri ve yorumu katiyen yabana atanlardan değilim. Bu önemli de bir inceleme vasfıdır. Bununla uğraşan kurumlar, insanlar vardır dünyada. Ben de oralardayım. Biz bugün üç Roma İmparatorluğu’nun arasındaki müşterek geçişten bahsediyoruz. Hıristiyan dünyasında bu üçüncü Roma’yı Moskova’ya atfediyorlar, fakat aklı başında insanlar ve bizim dünyamızda bunun Osmanlı İmparatorluğu olduğu çok açıktır. Bu anlamda Osmanlı-Selçuklu hanedan değişmesine rağmen bir aradalık vardır. Burada devleti oluşturan temel müesseseler vardır: Vergi koyma, vergi toplama, ordu, asayişi sağlama, toprak nizamı, umumi asayişi belirleme, ekonomik hayatı çevirme, kıtlık ekonomisine karşı tedbirler alma, dini hareketleri kontrol etme… Bu gibi tedbirlerin üç Roma imparatorluğunda da birbiriyle geçiştiğini görüyorsun. Esnafın çalışmasına ve örgütlenmesine kadar…
Bizim bölgenin imparatorluklarında çok benzer vasıflar vardır. Türklerin buraya gelişi kendi özellikleriyle 900 seneye yaklaşıyor. Burada önemli bir yapı var. Kaldı ki cumhuriyet rejim değişikliğidir ve çok önemlidir. Devlet kurma denen olaydan daha büyük bir değişikliktir. Bunun kendine has yapılanmaları vardır. Böyle her önüne gelen sabahtan akşama “Devleti ben yeniden kuruyorum, yok Müslümanlığı ben yeniden getiriyorum, yok efendim demokrasiyi ben yeniden kuruyorum!” diyebilir mi? Dese de bu ne kadar ciddi olur, tartışılır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti diyoruz. Bunu tarihî anlamda nasıl konumlandıracağız?
“Devlet mi insan için, insan mı devlet için” diye bir tartışma çıktı ortaya. 2. Dünya Savaşı’ndan evvel şöyle entegrist düşünceler vardı: Fert yok, devlet var. Her şey devletimiz için, devlet oldukça biz oluruz.
Bu, Türklere has bir şey değil. Bilhassa 2. savaştan evvel, yani iki harp arasında dağınık/mutsuz Avrupa, topraklarını kaybeden birtakım ülkecikler, ekonomik durumu sarsılan milletler, bu entegrist milliyetçiliği geliştirdiler. Mesela Ukrayna’nın yarısı Polonya’da… Böyle mutsuz zamanlar var.
Türkiye’deki Kemalist rejimin yaşam dönemi bu. Yani bazılarının söylediği gibi Kemalist rejim o anlamda bir faşizm değil. O başka bir dünya. Etrafa bakamıyorlar. Her halükarda söylenen şu: Bu yapının içerisinde ne olabiliriz biz?
Geçenlerde bir jandarma başçavuş emeklisiyle konuşuyordum. Diyor ki; “Türkiye’de her yerde vatandaş devlet için vardır ama sırf bir ilde aksidir bu. Orada devlet onlar için vardır”. Kendine göre oranın kayrılmasını anlatıyor. Ben bu tip şeylere kıymet veririm. Bana göre bir yaşayan insanın tecrübesi/gözlemi, 40 tane aliminkinden daha önemlidir.
Bana kalırsa bu yarı yarıya “devlet miti”yle ilgili bir olay. Devlet efsanesi diyemiyorum buna devlet miti… Böyle bir kavram var. Bunu Ernst Cassirer ele aldı. Fevkalede önemli bir yaklaşımdır. Burada bakılacak şey, devleti etik bir şekildeki yaklaşımdan doğrudan doğruya kendi oluşumu içinde ele almak. Nedir bu devlet, bunu nasıl sınıflar yönetiyor, bu sınıfların oluşumunda ve devamında nasıl hukuki bir tarif ve toplumsal kontrat var? Bunlara bakacaksınız. Ve ona göre ortaya çıkan devlet de, yöneten ile yönetilen veya kontrol eden ile edilen arasındaki fark da daha iyi anlaşılır.
Kullanılan dil, kimlik için de en önemli unsur mu? Türk devleti dediğimizde, dilin önemi nedir?
Evet, tarihte Türk devletleri, Türkçe konuşan hanedanların idare ettiği devletlerdir. Yani Türklerdir. Burada biz bu kadarıyla yetinmiyoruz. Çünkü mesela Kürt hanedan da var, ancak ne ordusunda ne bürokrasisinde Kürtçe geçmiyor. Selahaddin Eyyübi de bir Kürt, ama kendi Kürtçe konuşuyor mu, belli değil. Ordusunda Kürtçe konuşulması zaten mümkün değil.
Türk devletleri dedikleri zaman, adamlar haklı olarak iki sağlam kıstas koyuyorlar: Hanedan Türktür ve ordu Türktür.
Tarih ve ilim
“Tarih bir ilim değil, sanattır; ama malzemesini hazırlamak kesinlikle ilimdir. Hatta ilmin üstünde bir şeydir”.
Ordu çok önemlidir. Orduda Türkçe konuşulur. Zaten Türkçe o sayede yaşamış. Yoksa mesela İran Selçukluları’nda Gazneliler’de bürokrasi Farsça iş görüyor. Ulema Arapça biliyor. Medreselerde dersler Arapça. Anadolu Selçukluları’nda bile uzun süre Farsça devam edememiş, çünkü çok fazla Türkleşme var. Ve daha ilginci Anadolu vatanındaki göçebeler Türk. Daha evvel Bizans döneminde böyle bir şey yok. Dağlarda göçebeler yaşamıyor. O bakımdan burada böyle bir ordunun ve ister istemez Türkçe’den başka hiçbir şey bilmeyen bir nüfusun varlığı, bürokrasiyi de bir şekilde zorluyor.
Hocam en tartışmalı meselelerden biri de, Türklük ve Osmanlılık kavramları üzerinden yürütülüyor. Ne dersiniz?
Osmanlılık kavramı üzerinde oturmak çok büyük bir cehalet. Maalesef tarih bilmeyen, dil bilmeyen, bu gibi alanlara zahmet etmemiş zihinler birtakım etnik zorlamalara bu ismi koyuyor. Osmanlılık diye bir millet olmaz. Biz 19. asırda Osmanlılığı kullandık. İmparatorluk ahalisinin pasaportu oldu. Tebaa-i şahane’den, Osmanlı yani.
Namık Kemal’in deyişiyle “Osmanlılarız biz, can veririz, kan dökeriz, şan alırız” gibi sloganlar yazıyorlar. Bu Osmanlılık lafı 19. asrın bıraktığı bir laftır. Ondan evvel “Osmanlı halk edebiyatında” rastlandığı biçimiyle bürokratlar için denen bir şeydir, kontrol eden sınıf için. Ama Osmanlı diye bir milletin olmadığı çok açıktır. Ve daha tuhafı, bunun şuuru da yerleşmemiş.
Osmanlıca ise bir dil değil, bir bürokrat jargonudur. Halk hiçbir zaman 300-500 kelimeden fazlasını kullanmaz. Devecilikle uğraşıyorsa, ziraatla uğraşıyorsa onlarla ilgili birkaç kelime vardır. Ama oturup da birkaç bin kelimelik bir dili her Allah’ın günü kendine göre kattığı Farsça-Arapça tabirlerle…
Mesela 19. yüzyılın başında Şanizade anatomi yapıyor; anatomide Fransızca tabirleri Arapça’ya çeviriyor; şimdi ona niye Osmanlıca diyeceksin? Daha Arap’ın kendisinin o tabirlerden haberi yok. Veya Ahmet Cevdet Paşa’yı düşünün, hukukla, iktisatla, devletle ilgili birtakım tabirleri, Fransızların kullandığı tabirleri Arapça buluyor; vay efendim bu Osmanlıca! Tamam da Arap’ın kendisi dahi henüz bunu bilmiyor.
Viyana’da bir semtin, bir çevrenin kullandığı dili öbür semtlerin anlaması mümkün değil. Tepki de gösterirler. Ünlü Avusturyalı Türkolog Herbert W. Duda şöyle demişti: “Schönbrunn’daki gibi Viyana aristokrasisinin konuştuğu dile bakarak Almanca anlaşılmaz. O dile bakarak, bu dil ‘Habsburg Almancası’ mı diyeceğiz?” Osmanlıca da böyle bir mantıksız sınıflandırmadır.
Son olarak Türkçülük kavramı üzerinde durabilir miyiz?
Rusya’dan gelenler biraz daha çok Türkçülükle uğraşıyorlar. Bu Türkçülük tabii o andaki imparatorlukta tohumlanan Türkçülüğe uygun değil belki ama, adamlar kozmopolit bir ortamdan geldikleri için buradaki imparatorluğa bu çareyi buluyorlar.
Cahillerin etnik zorlamaları
“Maalesef tarih bilmeyen, dil bilmeyen, bu gibi alanlara zahmet etmemiş zihinler birtakım etnik zorlamalara bu ismi koyuyor. Osmanlılık diye bir millet olmaz”.
Çok benzer tartışmaları İran’da da gördüm. Maalesef ömrümün daha geç vaktinde dikkat ettiğim için o kadar fazla tetkik edemedim. Ama bir Ahmet Kesrevi var mesela. Tebrizli. Türk kavramını reddediyor İran’da. Ve İranlılık üzerinde duruyor ve hatta laik tarafı da var, İslam İran’ını da reddediyor. Ferdowsi’den başka adam tanımıyor, büyük İranlıları bile reddediyor ve zaten yobazlar tarafından öldürülüyor mahkemeye gelip giderken. Çok kıymetli bir adam. İran Meşrutiyet Tarihi onun eseri. Humeyni bile okur ve okuturdu. Şimdi onda da böyle bir teori var: Biz İranlıyız, eski Ahameniş ve daha evvelki kültürden geliriz. Tabii ne yazık ki tarihî malzeme ve antropoloji olarak çok iyi temellendirilmiş değil.
Bugün dikkat ettim, örneğin Azerbaycan mıntıkası Türklüğe çok önem verir. Fakat orada bile “Azeriyiz” diyenler var. Azeri diye bir millet arayacaksan Hazar kıyısındaki Sasanilerden kalma bir lehçeyi konuşan küçük bir grupta bulursun. Böyle bir paylaşım çok zordur. Mesela Avusturya’da da vardır. “Biz Avusturyalıyız” derler, kim diyor biliyor musun, FloransaTrieste, o bölge. “Ben Avusturyalıyım” diyen İtalyanlar var. Böyle, biz buyuz diye konuşan insanlar var. Rusya’da da vardır, “hem Gürcüyüm” der “hem Rus’um”. Ama tabii bu maalesef devam edemeyen kimliktir. Olmuyor. Türkiye’de de vardı bu. Suriye’de, Balkanlar’da, bilhassa Pomaklar ve Arnavutların arasında. Ama bu imparatorluk milliyetçiliğidir. Bunun sonu da pek kolay gelmez, devam edemez. 1. Cihan Harbi’nden sonraki dünya, bu tip görüşlerin gelişmesine ve yaşamasına da fazla fırsat tanımadı zaten.
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, tarihin hiçbir diktatörlüğü, totaliter rejimi, baskı dönemi ve Lambada türü yazlık dans modası yok ki, aradan belirli bir süre geçtikten sonra evrensel olarak takdir edilmiş ve haklılığına karar verilmiş olsun. Bilakis bütün bu saydıklarım bir süre sonra kimsenin hatırlamak istemediği kötü hatıralar arasında yerini alıveriyor. Örneğin 90’lı yılların ikinci yarısında Lambada’yı iyi hatırlayan kimse kalmamış, onun yerine 2000’lerde hüzünle hatırlayacaklar Makarena dansının tuzağına düşmüşlerdi.
Ha tabii kimilerinin ruhunda onulmaz yaralar açsa da, bize genel anlamda fiziksel bir zarar vermediği, arkadaşlarımızı hapsedip işlerinden etmediği, evlerimizi basıp aramızdan bazılarını toplama kampına kapatmadığı için, iyi hatırlanmasalar da kimse Lambada ya da Makarena konusunda özeleştiri vermeye zorlanmadı; kimse Lambada’nın, Makarena’nın hayatımızı nasıl berbat ettiğine dair kitaplar yazıp filmler çekmedi.
Ama kölelikten daha sonraki ırk ayrımcılığına, Nazi Almanya’sından Franco İspanya’sına, Jim Crow yasalarından McCarthy dönemine, Varşova Paktı ülkelerinin totalitarizminden Albaylar Cuntası’na, bugün sitayişle anılan hiçbir baskı ve ayrımcılık dönemi yok. Üstelik sitayişle anılmadığı gibi bu dönemler yerin dibine batırıldı; bu dönemlere duyulan öfke sinemadan edebiyata her alanda sürekli olarak dile getirildi. Mesela Filipinler diktatörü Ferdinand Marcos’un devrildiği gün karısının ayakkabı koleksiyonu tüm dünya televizyonlarında gösterildi ve yanlış hatırlamıyorsam bu zamana dek bir aklı başında insan evladı bile çıkıp 21 yıl boyunca zavallı Filipinli kardeşlerimizin canına okuyan adamın ardından iyi bir laf söylemedi.
Ne sinema ne edebiyat dünyasında “Ama cuntacı albayları da anlamak lâzım”, “Kölelik taraftarlarının da haklı yanları olabilir”, “Naziler öfke birikmesi olan Aryan gençlerdir” diyen adamlar da olmadığı ya da ciddiye alınmadıkları için olacak, bütün bu sayılan baskı rejimleri hakkında bu rejimlerin kötülüklerini irdeleyen belki de binlerce film çekildi, roman yazıldı. Ama elbette bu rejimler sırasında bu rejimlerin çektirdikleri filmler, yazdırdıkları romanlar da oldu. Führer’e methiyeler düzenler, McCarthy’nin emriyle onlarca senaristi, yazarı, oyuncuyu, yönetmeni yıllarca aç bırakanlar, savundukları rejimler, yaranmaya çalıştıkları siyasi aktörler ortadan kalktıktan sonra çoğunlukla yaptıklarından utandılar; çektikleri filmleri, verdikleri desteği hayatlarının en büyük hatası olarak nitelendirdiler.
Hâlbuki bu rejimleri tanımak, bir baskı rejiminin unsuru olduğunu anlamak hiç de zor değildi. Führer’e methiyeler düzen filmler çeken adamların, meslektaşlarının bir kısmının linç edildiğini veya ülkeyi terk etmek zorunda kaldığını, McCarthy’yi alkışlayanların meslektaşlarının bir kısmının malına mülküne el konulduğunu, hiçbir işte çalıştırılmadığını görmemeleri mümkün değildi. Bu öyle basitçe “Yav bütün radyolar Lambada çalıyor, her yerde Lambada dansı yapılıyordu, biz de yaptık bir cahillik” diye geçiştirilebilecek bir şey değildi.
Bu yüzden kimisinin affedilmesi uzun yıllar sürdü ve affedilmelerinde mutabık da kalınmadı. Diktatörlükler kimi zaman diktatör ölene kadar sürse, diktatör yaptıklarının cezasını çekmese bile, her yıkılan diktatörlük, ardında, diktatörlük sırasında yaptıklarının hesabını vermek zorunda kalan bir sürü sinemacı, gazeteci, romancı, şarkıcı bıraktı. Diktatörlük döneminin linç heveslileri hesap verirken, ne kadar şekilden şekle girseler de hiçbir zaman affedilmediler.
Tarihle ilgili, birbiriyle çelişen iki yanılgı var: İlki tarihin eninde sonunda kötülükleri yargılayacağı zannı. Hâlbuki bu, cezasız kalan kötülükleri belirsiz bir geleceğin tarihçilerine havale edip rahatlamaktan başka bir şey değil. Diğeri de, “Tarihi kazananların yazdığı” iddiası. Kazananlar genellikle tarihe havale ettiklerimiz olduğuna göre, nasıl olacak da kendi yazdıkları tarih tarafından yargılanacaklar? Neyse ki bu da şaşmaz bir doğru değil. Yani evet, ders kitaplarını falan kazananlar işlerine geldiği gibi ayarlar ama işte, taşa yazılıp sabit kalan ve herkesin üzerinde istese de istemese de uzlaştığı bir tarih de yok.
Maalesef, çoğunluğun bildiği tarih, tarihçilerin birbirinden farklı da olsa belli bir metodolojiyle ortaya koydukları değil de ipe sapa gelmez yorumlar oluyor. Tarihe dair başlıca bilgi kaynağının Youtube’da birbiriyle oynaşan kedicikleri izlerken kenarda beliren videolar olması bunun kanıtı. Örneğin, Gülhane Parkı’nda maraş dondurması satarken gelen ilhamla ansızın “Neden tarihçi olmayayım ki? Hazır fesim de var?” diyerek kendini tarihçi ilan edenin videoları bugüne değin 12 milyon insan tarafından izlenmişken, ülkenin resmi tarih kurumunun videolarının izlenme sayısı yarım milyona ancak ulaşmış, ki kurum videolarının da büyük bir kısmı goygoydan ibaret.
Bir yandan da çoğumuz öyle başlıyoruz. Mesela ben tarihle ilgili ilk saçma bilgilerimi Red Kit’ten aldım. Özellikle gerçek hayattan alınma karakterlerin olduğu Red Kit’leri çok severdim ve en sevdiklerimden biri de Jesse James macerasıydı.
Macera önce Jesse James’i tanıtarak başlar: Robin Hood’u okuyup etkilenen ve zenginden alıp fakire veren bir maceraperest. Maceranın başında, Jesse, zengin bir adamı soyup paralarını fakire verir. Fakir “Zengin oldum!” diye sevinince, “Hmm, ben zenginden alıp fakire verdiğime göre şimdi de seni soymam lâzım” diyerek bu sefer de onu soymak zorunda kalır ve kara kara düşünmeye başlar.
Ha tabii işin aslı öyle değil. Jesse James, aklımda kaldığı kadarıyla tıpkı bizdeki sözde halk kahramanı eşkıyalar gibi, sosyal adaletin aşındığı, halkın devlete güveninin azaldığı toplumlarda sıkça görülen ve kendisine aslında asla sahip olmadığı olumlu özellikler atfedilen bir haydut.
Üstelik Jesse James’in Robin Hood’a benzetilerek romantize edilmesi bayağı çirkin nedenlere dayanıyor: Aklımda kaldığı kadarıyla bu Jesse, Amerikan İç Savaşı’nda Konfederasyon tarafında savaşmış, savaştan sonra da işi haydutluğa vurmuş. Orayı soy, burayı soy. Ha nedir, Güneyliler iç savaştan sonra hayâlkırıklığına uğramış durumda ve Jesse James’i kendilerini yenen büyük güce karşı savaşan bir adam olarak görüyorlar.
Ama Jesse James’i tam manasıyla Robin Hood mertebesine ulaştıran bir kişi var. Bu adam köleliğin kalkmasına çok bozulan, savaştan sonra çıkarttığı gazetelerde köleliğin geri dönmesi gerektiğinden tutun da siyahların jüri üyesi olmaması gerektiğini ileri süren ve iç savaşın Güney’in yenilgisiyle bittiğini bir türlü kabullenmek istemeyen bir gazeteci. Jesse James tren soyuyor, bu da tren soygunu parasıyla çiftliğini kaybetmek üzere olan, masum bir dulun borcunun ödendiğini yazıyor. Jesse James banka soyuyor, bu gidip soygundan indirilen paranın bilmem neredeki yetimlere harcandığı yalanını üfürüyor.
Diğer yandan hırsızın uğursuzun hem kendi döneminde hem de gelecek kuşakların belleğinde olduğundan daha farklı bir şekilde hatırlanması Jesse James’e has değil. Özellikle belli bir otoriteden yaka silken insanlar, otoriteyle savaşan, hatta otoriteyle savaşmaktan çok otoritenin koyduğu kanunları çiğneyerek kendi ceplerinden çalan hırsızlara yakınlık besleyebiliyor. E bu konjonktürel yakınlık da gelecek kuşaklarda Maraş dondurmacısından bozma tarihçiler yüzünden genel geçer bilgi hâline gelebiliyor tabii.
Şimdilik izleyiciye kısıtlı ölçüde açılan TRT arşivi, bizdeki televizyonlu anılar için ilk kaynak niteliğinde. Şair Ahmet Muhip Dıranas’ın tek kaydı ise, 1973 tarihli, 4 dakika 48 saniyelik bir mini belgeselde.
Geçen yüzyılın, toplumların ve bireylerin yaşam düzenini etkileyen teknolojik hamlelerinin başında geliyor Televizyon. Bu konuda ilk tohumunu yaklaşık onbeş yıl önce attığım bir tasarımın “gelişkince hazırlık fişi”ni yeniden elden geçirmeme, TRT’nin arşivini şimdilik kısıtlı ölçüde izlerkitleye açması oldu. Bu ulusal kurumumuz benim gözümde, ama bir tek benim gözümde mi, nicedir ölmüş ve içi doldurulmuş bir külçe; 16 kanalından ayda bir saat izlenecek şey bulamadığımı hemen söylemeliyim — soruna gerekirse dönerim.
Türkiye’de televizyonun serüveni benimle yaşıt: İTÜ deneme yayınına 1952’de başlamış. Yanlış anımsamıyorsam, ilk 18 yaşımda izledim bir televizyon programını. Sonra Ankara Televizyonu girdi devreye, acemilik dönemimde yazdığım “Ankara Televizyonu Üzerine” başlıklı yazım 1971 Mart’ında Ulus gazetesinde çıkmıştı — iddialı ama hepten manâsız bir çıkıştı benimkisi, gene de, hiç değilse itiraz etmiş olmamla avunabilirim bugün.
Benim kuşağımın üyelerinin büyükanneleri- büyükbabaları televizyonla tanışmadılar. Annelerimizin babalarımızın yaşamına 50 yaş sonrası girdi ve çöreklendi ortasına. Onlar “özel” kanallarla 70’li yaşlarına doğru karşılaştıklarında, bizler 40’lı yaşlarımıza dayanmıştık. Aramızda bir süre direnenler oldu aygıtı eve sokma konusunda; bugün de, pek seyrek, çıkabiliyor diklenenler. Yıllar yılı uzak durduktan sonra bir alıcı edinen Bilge Karasu’nun bana sunduğu gerekçeye daha önce değindiydim: “Etrafımdakilerin konuştuklarını anlamaz oldum”. Televizyon, Dünya’nın içine ikinci bir Dünya, Hayat’ın ortasına ikinci bir Hayat kimliğiyle lök gibi oturmuştu.
Çoğumuzun “o”nunla ilgili anıları, bir “deneyim deposu” olsa gerektir. Televizyona ilk defa 1978’de çıktım: Ankara Kızılay’da yapılmıştı çekim, kalabalığın bakışları üzerimizdeydi: Bedrettin Cömert ve ben RAİ televizyonunun kamerasının karşısında terör konusunda görüşlerimizi aktarmıştık; Bedri çok geçmeden kurban verilecekti. TRT’nin konuğu olmam 1984 yılına rastlıyor: Milliyet’te yapılan çekimde soruları Neslihan Üstel yöneltiyordu, öylesine güzel bir kadındı ki genç yaşta ölen o Amazon, büyük olasılıkla kimse benim yüzüme bakmamıştır yayınlandığında!
Televizyona iş yapmaya 1993’de başladım, 2006’ya dek TRT3’de iki yüzü aşkın program yapmış olmalıyım. Son yılımda bir daha televizyona çıkmama kararı aldım ve geçen on yıl içinde bir tek kez kararımı çiğnedim. İşin komiği, 2006’da NTV’de danışman olarak göreve başlamıştım; Cem Aydın’ın bana program yaptırtma ısrarlarına yenik düşmemeyi başardım ama!
İzleyici olarak, defalarca söylemişimdir, kuruluşundan bu yana Arte kanalının besin kaynağı olarak önemli yeri oldu yaşamımda; çeyrek yüzyıldır ufkumu açan o bağımsız kurum (çifte devlet desteğine karşın), televizyonun pekâlâ yararlı olabileceğine duyduğum inancı diri tuttu.
Köhne teknik, kıymetli kaynak TRT arşivlerinde yer alan 4 dakika 48 saniyelik mini belgeselde, Ahmet Muhip Dıranas yönetmenin isteğine uyarak rol yapmış, çalışır-gibi, düşünür-gibi davranmış, kameraya bakmamış.
Oysa, sonuçta, Televizyon’un zararlı olduğu düşüncesindeyim ve Karl Popper’e katılıyorum: Demokrasinin düşmanı, buyurganlığın dostu genel tabloya baktığımızda. Günü gelir metnime girişebilirsem, o iki kutup arasına bir gelgit düzeni oluşturabilirim umudunu taşıyorum.
TRT’nin “arşiv”ini açmaya girişmesi, bu bağlamda yan bir alıştırmaya itti beni; “televizyonlu anılar”ıma burada uğradıysam, asıl bir kavşağa dikkat çekmek içindi. Televizyona yaptığım kişisel “iş”lerde (örneğin sözlü denemeler), benimle yapılmış söyleşi ve röportajlarda, gerçekleştirilmiş belgelerde toplanan hareketli görüntülerin toplam süresi yüz saatı aşıyordur. Benim kuşağımda bu ortalama süre, azı ve çoğu arası, geçerlilik kazanmıştır. Bizden önceki kuşaklarda hareketli görüntü süresinin hayli düştüğü, pek çok örnekte sıfırlandığı tartışılmaz: Kamera karşılarına seyrek çıkmıştır. Bilebildiğim kadarıyla, Cumhuriyet döneminin ilk kuşak temsilcilerine ilişkin “arşiv”imiz pek cılız.
“Hareketli görüntü” konusuna fetişist duygularla hayır, işlevsel kaygılarla bakıyorum. En doğrusu somut örnek üzerinden tasayı açmak: TRT arşivinde Ahmet Muhip Dıranas ile ilgili “depo” dakikalarla sınırlı: Biri neredeyse arabesk belgesel, Dıranas görünmüyor orada. Bir diğeri Ankara anlamıyla ilgili, kısanın kısası bir kesit, tütün tutkusuna ilişkin sözleri önemli: Sigarayı bırakmış kişi, “bacası tütmez olmuş ev”le çakışıyor onun gözünde. Üzerinde durulmayı gerektiren tek çekim, 1973’de gerçekleştirilmiş “Ahmet Muhip Dıranas şiirde biçim ve öz ilişkisini anlatıyor” isimli 4 dakika 48 saniyelik mini belgesel.
Bacası tütmez olmuş ev!Ahmet Muhip Dıranas, TRT kaydında tütün tutkusuna değinmiş, sigarayı bırakmış kişiyi “bacası tütmez olmuş ev”e benzetmiş ve nargilesiyle görüntülenmişti.
Bu canalıcı belgede Dıranas baştan uca kamera karşısında oynatılmış. Böyle diyorum, çünkü yönetmen belli ki rol yapmasını istemiş şairden, Dıranas da kabul etmiş, çekim boyu gibi davranmış: Yazıyor gibi, düşünüyor gibi, kitap karıştırıyor gibi — köhne bir sahneye koyma tekniği, olsun, gene de kıymetli kaynak “Şiirde biçim-öz ilişkisi” hakkında söylediklerini ayrıca ses kaydına alıp sonradan filme döşemişler, çekim boyunca suskun Dıranas, kimse yokmuşçasına kameranın arkasında ve yanında, yalnız başına evindeymişçesine oturuyor masasında, dolaşıyor evin içinde, objektife hiç bakmasın istenmiş.
Derdim kesinkes belgeselin yapımcısını, yönetmenini (TRT arşivinden isimlerini öğrenemiyoruz ki tuhaf değil bu, çünkü onlar kurumun “memur”ları sayıldıkları için “anonim”ler!) yargılamak değil burada, seçimlerini ve tarzlarını betimlemeye çalışıyorum.
Görüntü-ses biçim-öz TRT belgeselinde şair çalışma masasının başına geçmiş, kameranın varlığından habersizmişcesine yazı yazıyor. İzleyici onun şiirde biçim-öz ilişkisi hakkındaki fikirlerini kendi sesinden dinliyor. Bu belgeselin önemi, biraz da Dıranas’ın özel dünyasına kapı aralamasında.
Dıranas’ın söyledikleri şiiri bağlamında büyük önem taşıyor: Bir ars poetica çerçevesi çiziyor orada, bir bakıma şiirinin felsefesini tanımlıyor. Belgeselin değerini belirleyen tek öge bu değil ama: Kamera Dıranas’ın evinde dolaşıyor, mahrem mekâna girmesine izin verilmiş; çalışma odası, masası, kitaplığı, nargilesi, kalemleri, salonun duvarlarını dolduran tablolar, diğer eşya okunmayı bekliyor. Dıranas masasına oturup bir defter açıyor önüne, bir kalem seçiyor, yazmaya koyuluyor, purosunu yakıyor, bir süre sonra yerinden kalkıp kitaplığına yöneliyor, bir kitaba uzanıp sayfalarını karıştırıyor, ardından salonda asılı resimlere bakarak volta atıyor deyiş yerindeyse.
Dıranas’ın şiir ve yazı dünyasına eğildiğim bir denemede, sanırım ilk olmalı, şairin yaklaşık 45 yaşında yazmayı bırakmış olduğunu, somut dayanaklar üzerinden ileri sürmüştüm. 1973’de tam 65 yaşında, kameranın huzurunda neden yazıyor gibi görünmeyi kabul ediyor? Fiilen yazmayı bırakmış olsa bile şair kimliğiyle yaşıyor çünkü. Kaldı ki öyle de: Artık yazmıyor olması yazmış olduklarıyla varolmayı sürdürdüğü gerçeğini değiştirmiyor.
1980’de öldü Dıranas, eşi Münire Dıranas ölümünün ardından sahip çıktı yapıtına. Gelgelelim, onun ölümünün ardından (çocukları olmamıştı) izler belli ölçüde sırra kadem basmış belli ki. Yapıtlar burada, elimizin altında şüphesiz, oysa izleri oluşturan kimi önemli parçalar, geniş anlamıyla terekenin bileşenleri savrulmuş. Eleştirmen Mehmet Can Doğan bir bölüğünü rastlantıyla sahafta keşfedip kurtarabildiği için talihliyiz, geri kalanının yazgısı hakkında bilgiden yoksunuz.
Roland Barthes, Balzac’ın bir parça kuytuda kalmış öyküsü “Sarrazine” üzerine, öykünün birkaç kat büyüklüğünde olağanüstü bir didikleme kitabı yazmıştı. Dıranas’la ilgili 4 dakika 48 saniyelik belgesel benzer bir yöntemle büyüteç altına alınabilir, toplam mekânın ayrıntılı deşifresinden bir dizi değerli bilgi sızacaktır. Görsel arşiv epitopu bir anı kaydına indirgenemeyecek, çokkatmanlı bir define adasıdır. TRT’nin arşivini açması bu nedenle çok önemli adım, gerisini hızlıca dolaşıma sokmalarını bekleyeceğiz.
Buna karşılık, bir televizyon kurumunun temel işlevlerinden biri arşivini koruması ve dolaşıma sunmasıysa, bir o kadar belirleyici işlevi arşivin kullanımına yol açmasıdır: Sayısız konuda, kurum içinde yapılamıyorsa (ki bu zihniyet ve kadroyla bana kalırsa olanaksız) dışarıda, başka kurumlarda yeniden yapımlar için destek sağlanmalıdır.
Kendi payıma, Dıranas’ın askerliğini yaptığı Ağrı Sübheran köyüne kamera eşliğinde gitmek, “Ağrı” şiiriyle Turan Erol’un Ağrı tablolarını ve Ara Güler’in fotoğraflarını eşleştirmek, tümünü TRT arşivinden siyah-beyaz görüntülerle harmanlamak isterdim.
Enis Batur 1995’te TRT ekranında, Oğuz Aral’ın sunduğu Mizah Yolcuları programına konuk olmuştu
Osmanlı idaresindeki dört yüz yıl boyunca Hz. Muhammed’in türbesinde toplanan kıymetli eşya ve mücevherlerin bir kısmı, Hicaz bölgesinde isyan eden Şerif Hüseyin’in Medine’yi tehdidi üzerine yüz yıl önce İstanbul’a geçici olarak nakledilmişti. Şerif Hüseyin’in tehdidinin temelli bir işgal ile sonuçlanması üzerine bu eşyalar Türkiye’de kaldı. Tamamı Topkapı Sarayı’na yerleştirildi ve “Mukaddes Emanetler” adıyla günümüzde ziyaretçilerin hayranlıkla izlediği eserlerin en başta gelenleri oldular. Hüzünlü bir geri dönüşün ibretlik hikayesi…
Sultan I. Ahmed’in Medine’de Hz. Muhammed türbesine hediye ettiği Kevkeb-i Dürri elması. 1909’da bilirkişi tarafından 1.3 milyon altın değer takdir edilmişti.
Arap Yarımadası’nda Mekke ile Medine’nin de içinde bulunduğu Hicaz adı verilen coğrafi bölge, İslâm’ın devletleşmesinden itibaren yarı özerk tarzda Haşimî hanedanından şerifler tarafından yönetilirdi. Haremeyn de denilen Mekke ile Medine, İslâm’ın en kutsal iki şehri olarak Emevi, Abbasi, Memlûk Devletleri zamanında imtiyazlarını hiç kaybetmediler.
Haşimîler, Hilafet merkezi Kahire’yi elinde bulunduran Memlûk Devleti’ne tâbi iken, 1517’de Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethetmesiyle Osmanlı Devleti’ne bağlandılar. Osmanlılar bölgeye hâkim olmalarından itibaren 400 yıl boyunca Haşimîlerin ve Haremeyn’in kendilerinden önce verilmiş imtiyazlarını devam ettirdiler. Sultan I. Selim’in “Hâkimü’l-Haremeyn” yerine “Hâdimü’l-Haremeyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı) lakabıyla anılmasında görüldüğü üzere, halktan vergi toplamak, asker almak gibi egemenlik icabından olan usulleri bu bölgede uygulamadılar. Çok uzun yıllar kalelerine Osmanlı bayrağı çekmediler. Osmanlılara bağlı olmayan İslâm toplulukları üzerinde de etkilerini arttırmak için hac yollarını açık ve güvenli tutmaya, sağlık, iaşe, barınma, ibadet kolaylıkları sağlamaya çalıştılar. İslâm coğrafyasının her yerine, buralara gelip giden hacılar aracılığıyla ulaşmayı düşündüler. Bu maksatla devletin Anadolu, Rumeli, Mısır gibi farklı bölgelerinden çok zengin gelir kaynaklarını Haremeyn’e tahsis ettiler. Başta Osmanlı padişahları, valide sultanlar olmak üzere önemli devlet adamları, sade vatandaşlar da bölgeye hizmet etmek maksadıyla Haremeyn vakıfları kurdular. Yıldırım Bayezid devrinden itibaren göndermeye başladıkları para ve hediyeleri, fetihten sonra her yıl “surre alayları” adıyla düzenli olarak Mekke, Medine ve Kudüs ahalisine gönderdiler.
Dört yüz yıl boyunca para ve hediye yağdırılan bu topraklarda, Mekke’deki Kâbe ile Medine’deki Hz. Muhammed’in türbesi en çok rağbet edilen yerlerdi. I. Selim, Mısır’ın fethinden sonra, Memlûk hükümdarı Kansu Gavri’nin hazinesinden, Hz. Muhammed’e nispet edilen sancak, hırka, sakal, diş, ayak izi gibi “Kutsal Emanetler”i İstanbul’a getirmişti. Bunlar Topkapı Sarayı’nda Has Oda’da saklanırken, İstanbul ve bütün İslâm coğrafyasından Hz. Muhammed’in türbesine milyonlarca altın değerinde en ağır ve pahalı hediyeler, mücevherler gönderildi.
Ravza-i Mutahhara adı verilen Hz. Muhammed’in türbesindeki eşyaların eskiden beri belirli aralıklarla sayımları yapılır ve eski defteri ile mutabık kalındıktan sonra yeni defteri düzenlenirdi. Nakilden önceki son sayımın 20 Ocak 1909’da gerçekleştirildiğini tespit edebiliyoruz. Tek tek muayene edilen eşya ve kitapların özellikleri, kimin bağışladığı, defterde ayrıntılarıyla kayıtlıdır. Bazı mücevherli eşyaların günün rayicine göre takdir edilen fiyatları da yazılmıştır.
Cemal Paşa’nın Mukaddes Emanetler’e olan ilgisinin ortaya çıktığı telgraflar, BOA’da (Başbakanlık Osmanlı Arşivleri) yeralıyor.
Bunlardan Sultan Abdülmecid’in hediyesi her biri 48 kg. som altından yapılmış, 6280 adet pırlanta ile süslenmiş iki adet büyük şamdan için 70.000 Osmanlı lirası fiyat takdir edilirken, Sultan I. Ahmed’in hediyesi Kevkeb-i Dürri elmasına o tarihte biçilen fiyat 1.301.000 Osmanlı lirasıdır. En yüksek bedel ise Sultan III. Mustafa’nın hediyesi olan askıdır ki tam 5 milyon lira olduğu tahmin edilmiştir.
1910 yılı Osmanlı bütçesindeki gelir kalemlerinin toplamı 26 milyon lira, aşar vergisi geliri ise 6.746.950 liradır. Şu üç kalem emanet-i mübarekenin toplam tahmini fiyatı, Osmanlı Devleti’nin tüm aşar vergisi gelirine yaklaşmaktadır. Türbedeki kıymetli eşyanın toplam değerinin Osmanlı bütçesine denk bir değerde olduğu rahatlıkla söylenebilir. Gerçek alıcıların fiyat belirlediği piyasada daha yüksek rakamlarla karşılaşılması da mümkündür. Listede 399 başlık altında çok sayıda irili ufaklı eşya kayıtlıdır. Bunlarla birlikte bazı eşyaların eski defterde de “yerinde bulunmadığı” kaydı olduğundan aynı şerh yine verilmiştir. Eşya ve kitaplar Harem-i Şerif-i Nebevi Hazinedarı Rasim’e emaneten teslim edilir, defterin sureti de II. Abdülhamid’e gönderilirdi [Y.A. HUS, 526/73, 6 Şubat 1909].
Özellikle İttihat Terakki’nin iktidara gelmesinden sonra bazı Arap kabile ve aşiretleri Osmanlı aleyhtarı tavırlar geliştirdi ve 4. Ordu kumandanı Cemal Paşa başlangıçta bu hareketliliği idrak etmekte zorlandı. İngilizlerle işbirliği yapan Şerif Hüseyin’in Haziran 1916’da isyan ederek kısa sürede Medine haricinde Hicaz’ı da ele geçirmesi, Osmanlıları şaşırttı. Cemal Paşa’nın, İstanbul’dan gönderilen Surre-i Hümayun’un Medine’den Mekke’ye gitmemesi, şimdilik Medine’de kalması yönündeki teklifi, Osmanlı Bakanlar Kurulunda müzakere edilerek aynı şekilde kabul edildi [MV, 203/97, 22 Ekim 1916].
Duruma hâkim olmaya çalışan Cemal Paşa, Medine Muhafızı Basri Paşa’nın görevden alınıp yerine Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Kumandanı Fahri Paşa’nın getirilmesini önerdi. Beyrut’ta bulunan Basri Paşa’ya Talat Paşa’nın gönderdiği telgrafla ileride başka bir göreve tayin edilmek üzere sağlık durumuna binaen izinli sayıldığı, Medine Muhafızlığına Fahri Paşa’nın vekâleten tayin edildiği bildirilir [DH. ŞFR, 74/248, İ.DUİT, 42/55, 27 Mart 1917]. Böylelikle Fahreddin Paşa muhafızlığında Medine’nin savunulmasına başlanılmış olur.
1917’de Hz Muhammed’in türbesinden İstanbul’a, Topkapı Sarayı’na nakledilen emanetlerin listesi. Listede 81 parça kıymetli eşya, mücevher yeralıyor.
O sıralarda 4. Ordu’dakileri en çok düşündüren hususlar, Medine’deki Hz. Muhammed türbesi ile buradaki hazinede saklı -Osmanlı padişahları, harem kadınları ve devlet adamları tarafından verilen- en nadide hediyelerin tehlikeli bir durumla karşıkarşıya kalmasıydı. Bunların Medine’den İstanbul’a götürülmesi devletin Hicaz’dan vazgeçtiği şeklinde değerlendirilirse, Osmanlılara sadık Arap kabileleri de saf değiştirip isyancıların yanına geçebilirdi. İsyancıların eline geçmesi veya stratejik gerekçeler ile tahliyesi muhtemel olan Medine düşerse, hazinelerin yağmalanması kaçınılmazdı. Gerçekten de, sakinleri Fahreddin Paşa tarafından Şam’a nakledilen Medine’nin İngiliz ve Arap ittifakına terkedilmesinden sonra, Türk ordusu tarafından kilitlenip mühürlenmiş 4850 ev zorla açılıp, yağmalanacaktır. 12 gün süren yağmaya Emir Abdullah’la birlikte bulunan eşraf, Bağdatlı ve Suriyeli subaylarla, emirlerindeki bedeviler de katılacaktır [Salahi Sonyel, Belleten, sy.143 (1972), sf.367].
Bu kritik durum karşısında Medine’de Hz. Muhammed’in türbesindeki altın, gümüş eşyalarla mücevherlerin, bazı kütüphanelerdeki nadir eserlerin hızla İstanbul’a getirilmesine karar verildi. Mukaddes Emanetler’in gönderilmesinde en çok Fahreddin Paşa’nın adı geçmesine rağmen, 4. Ordu kumandanı Cemal Paşa’nın bizzat ilgilendiği, 23 Nisan 1917’de sadarete çektiği telgrafla meseleyi sahiplendiği bellidir: “Medine kütüphanelerinde bulunan kıymetli eserler ile Hz. Muhammed’in türbesindeki Mushaflar, altın, gümüş, mücevherli eşyalar, altın şamdanları Suriye Vilayeti vasıtasıyla Topkapı Sarayı’ndaki diğer kutsal emanetler ile saklanmak üzere İstanbul’a gönderiyorum” diye çektiği telgrafın ardından yazdığı ek telgrafta, “türbedarların, hizmetlilerin ihmali neticesinde bazı eşyaların revnakları, taşları, inci püsküllerinin kaybolduğunu, üzerlerindeki bir yığın tozun nadide taşları belirsiz bir hale getirdiğini, İstanbul’da sandıkların itinayla ve ehl-i vukuf önünde açıldıktan sonra, üstat ve sanatkârlar vasıtasıyla tamir ettirilmesini” bildirir [A.VRK, 810/16]. Bakanlar Kurulu bu önerilerin tamamını yerine getirecektir.
Tahliyesine karar verilen eşyalar, 1909 tarihli listeye göre çok azdır. Sadece 81 adedi sandıklara yerleştirilir, gerisi türbede bırakılır. Nakledilen emanet-i mübareke ile eşyanın listesini içeren defter de Sadaret’e gönderilir. Bu listede biri Hz. Osman’a ait çeşitli Kuran’lar, hilye levhaları, tespihler; altın kandil, şamdan, gülabdan, buhurdanlar; elmas, yakut, zümrütler; yüzük, gerdanlık, küpe, bilezik, zincir türü mücevherler bulunmaktadır [İ.DUİT, 100/28].
16 Mayıs’tan önce İstanbul’a getirilen emanetler, defterine uyularak teslim alınır. Bakanlar Kurulu bu iş için Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’nin başkanlığında Serkarin Tevfik, Ayandan Abdurrahman Şeref, Evkaf Müsteşarı Münir, Şeyhülharem Ziver, Hazine Kethüdası Refik Beylerden oluşan bir komisyon kurulmasına karar verir [MV, 247/45, 16 Mayıs 1917]. İnceleme neticesi liste üzerinde düzenlemeler yapılarak eşyalar yeniden sandıklarına konulur ve Topkapı Sarayı Hazine Kethüdası Refik Bey’e teslim edilir. Bakanlar Kurulu’nda ayrıca Medine’den gelip Hazine-i Hümayun’a konan bazı eserlerin tamir edilmeleri için kurulacak komisyonda, Evkaf-ı İslamiye Müzesinden yetkili kişiler ile İbnülemin Mahmud Kemal’in de görev almasına karar verilir [MV, 208/73, 17 Haziran 1917].
4. Ordu kurmay subayları cephede. Fahrettin Paşa en sağda, solunda Cemal Paşa.
19 Aralık 1918’de Meclis-i Mebusan’a takrir verip emanetlerin durumunu öğrenmek isteyenler de dâhil olmak üzere bir komisyon huzurunda sandıkların açılarak eldeki kayıtlarla eşyanın karşılaştırılması emredilir [BEO, 340996]. Necef Kaymakamı, 4. Ordu Umur-ı Arabiye Müdürü duruşmasında şahit olarak dinlenen Mısırlı Mahmud Zeki adlı biri, Medine’den 37 vagon tarihi ve kıymetli eşyanın çalındığını iddia edince, tüm dünyaya böyle bir haberin yayılmasının olumsuz sonuçlarından kurtulmak için ince bir tahkikat yapılarak sonuçlarının Divan-ı Harbe gönderilmesi istenir [BEO, 343680, 17 Temmuz 1919].
Eşyalar geldikten sonra Medine’nin durumu daha da kötüleşir. Sonunda 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ardından silahların bırakılması, Medine’nin İngilizlere teslimi Fahreddin Paşa’ya telgrafla bildirilir. Emre uymayan, 12.000 askerle bir müddet daha Medine’yi destansı bir şekilde savunan Medine Muhafızı Fahreddin Paşa’nın mücadelesi kafi gelmez. Bu kahrmanlığının yanısıra, adı, İstanbul’a gönderilmesinde büyük hizmeti olduğu Mukaddes Emanetler ile yanyana anılacaktır.
Kutsal Emanetler Lozan’da İngilizler tarafından gündeme getirildi. Hicaz Emirliği’nin bu eşyalar üzerinde hakkı bulunduğu, asırlardır bulunduğu kutsal mekânlara yeniden iade edilmeleri gerektiği dile getirilse de Türk tarafının tavizsiz tutumu yüzünden İngilizler fazla ısrarcı olmadılar. Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti’nin Mukaddes Emanetler üzerindeki hakları zımnen tescil edildi. Günümüzde bu eşya ve mücevherlerin bir kısmı Topkapı Sarayı’nda Hazine Dairesi ile Has Oda bölümlerinde sergilenmekte.
İlk örneği 202 yıl önce üretilen bisiklet, zaman içerisinde şekilden şekile büründü, teknolojik evrimi boyunca farklı farklı isimlerle anıldı. Birçok milletin mucidi olma konusunda yarıştığı bu basit mekanizmalı, sıfır karbon salınımlı, insan gücüyle yürüyen fevkalade kullanışlı araç; çocuklara oyuncak, büyüklere taşıt, atletlere spor aleti olarak hizmet verdi. Yeri geldi askerleri cepheye, postacıları adrese, seyyahları menzile taşıdı; yeri geldi süslenip törenlerde boy gösterdi. Dünyada ve Türkiye’de bisikletin kısa tarihi…
Bundan 43 sene önce bisikletin tarihçesiyle ilgili makale kaleme alan birinin, metnine şu cümleyle başlaması hiç de şaşırtıcı olmazdı: “Leonardo da Vinci, bir kağıt üzerine, iki tekerleği, onları bağlayan kadrosu, pedalı, gidon ve selesi olan bir taslak çizdiğinde, tarihin büyük keşiflerinden birinin ilk adımını attığının farkında bile değildi…”.
Çünkü 1974’te Leonardo’nun elinden çıkma Codex Atlanticus isimli belgenin arka yüzünde neredeyse bütünüyle modern bir bisikletin çiziminin yer aldığı kamuoyuna açıklanmıştı. İtalyanlar öyle mutluydu ki! Özellikle 1. Dünya Savaşı’ndan sonra birçok ülke bisikleti icat etme onuruna sahip olmak için yarışa girmiş, fakat tezlerini dayandırdıkları belgelerin hemen tamamı sahte çıkmıştı. Sonunda İtalyanlar, Leonardo’nun tartışma kabul etmeyen büyük ismiyle desteden adeta “joker”i çekmiş, bisikletin mucidi millet olma payesine erişmişti. Ama işler onların hayal ettiği şekilde gelişmedi.
19. yüzyılın sonlarında ABD’de bir bisiklet kulubünün üyeleri, ön tekerleklerinin çapı arka tekerleklerininkinden daha büyük olan bisikletleriyle poz veriyor, 1890’lar.
California Üniversitesi’nden sanat tarihçisi Carlo Pedretti, 1961’de Codex Atlanticus’u incelemiş, belgenin arkasında sadece bir erkek cinsellik organının anatomik çizimini bulmuş ve bunu Leonardo ustanın ölümünden sonra oraya öğrencilerinden biri tarafından eklendiği kanısına varmıştı. Yani 1961’de tarihî belgenin arkasında bisiklet çizimi falan yoktu, iki tekerlekli aracın sureti orada 1974’te aniden peydahlanıvermişti. Yapılan kimyasal analizler de bisiklet çiziminin oraya belgenin orijinal üretim tarihinden yüzyıllar sonra eklendiğini doğruladı. Araştırmalar derinleştirilince, Codex Atlanticus’un 1960’lı yıllarda İtalyan rahiplerce restore edildiği ortaya çıktı. Pedretti’ye göre restorasyonu yapan rahiplerden birinin canı fena halde sıkılmış ve oraya bir bisiklet resmi çiziktirivermişti!
İlk modern bisiklet Baron Von Drais’in 1817 yılında kamuoyuna sunduğu ilk modern bisiklet, aslında iki tekerlekli bir yürüme/koşma aracıydı. İcat; Draisine, Velocipede, Hobi Atı gibi isimlerle anılmıştı.
Yine rivayete göre, yapımı gerçekleştirilen bisiklete benzeyen ilk şey, Leonardo’dan üç asır sonra 1791 yılı baharında Paris’te Sicrac Kontu’nun sarayının bahçesinde görülmüştü. Sözde oyuncak yapmaya büyük merakı olan kont, bir tahtanın iki ucuna birer tekerlek koyarak üzerine ata biner gibi oturduğu ve ayaklarıyla da yerden hız alarak yürüttüğü bu oyuncağa Fransızca’da “Hızlı-Gider” anlamına gelen “Celerifère” adını vemişti. Oysa görenler ona “Tahta At” ismini yakıştırıyordu. Çünkü bu, altında iki eğik çubuk yerine iki tekerlek bulunan bir sallanır oyuncak ata daha çok benziyordu. Bu tez de bir Fransız araştırmacı tarafından 1976’da çürütüldü. Sicrac Kontu’nun hikayesi, milliyetçi duygulara kapılan bir Fransız tarihçi tarafından 1891’de üfürülmüştü. 1817’de geçen asıl hikayeye göre, Jean Sievrac isimli bir Fransız dört tekerlekli tahta bir araç üretmiş, adını da celerifère koyup satmıştı. Ama bunun bisiklet konusuyla bir alakası yoktu.
Bugün, modern bisikletin temel hatlarını az çok taşıyan ilk iki tekerlekli modeli tasarlayıp üreten kişinin Alman Baron Karl Von Drais (1785-1851) olduğu konusunda hemen herkes fikirbirliği içinde. 1815’te Endonezya’daki Tambora yanardağı patlamış, atmosfere yükselen küller insanları güneşe hasret bırakmış, Avrupa’da tarım yapılamaz hale gelmiş, açlık-kıtlık başgöstermişti. Sağ kalan atlar ulaşım için değil, karın doyurmak için kullanılıyordu. Karl Von Drais, ulaşımdaki boşluğu doldurmak için bir “koşma makinası” icat etti. Bu aracın tahtadan yapılma iki tekerleği, selesi ve sadece tutunmaya yarayan bir gidonu vardı. Drais bu araçla kayıtlara geçen ilk sürüşünü 12 Temmuz 1817’de Mannheim’da gerçekleştirdi, bir saatte yaklaşık 13 kilometre yol yaptı ve dünyanın ilgisini çekmeyi başardı. Bisikletin bu ilk atasına Almanlar “Draisine”, Fransızlar “Velocipe” (Hızlı Ayak) ya da “Draisienne”, İngilizler “Hobby Horse” (Tahta At) adını verdiler.
Stüdyo bisikletleri asker velespitleri İstanbul’un özellikle Beyoğlu’nda bulunan ünlü fotoğrafhaneleri, 19. yüzyıl sonlarında, çocukları çekim yaparken oyalamak için stüdyo oyuncakları getirtmişti. 1890’lardan itibaren bunlara üç tekerlekli bisikletler de katılmıştı
İzleyen yıllarda “velocipede”ler Fransa ve İngiltere’de yaygınlaştı. 1839’da İskoçyalı nalbant Kirkpatrick MacMillan, kendi kendine yürüyen mekanik tahrikli ilk iki tekerlekli aracı imal etti. Aslında yaptığı şey bisikletin ön tekerleğine iki pedal eklemek, bu pedalların ürettiği enerjiyi bir zincirle arka tekerleğin dingiline iletmekti. MacMillan, bu buluşuyla tarihe pedallı bisikletin mucidi olarak geçecekti. Rivayete göre, ilk bisiklet kazası bundan üç yıl sonra gerçekleşti. 1842’de Dunfries-shire’lı bir bisiklet sürücüsü yayaya çarpınca, beş İngiliz şilini ceza ödemek zorunda kaldı. 1868’de baba-oğul Fransızlar François ile Pierre Michaux, “iki çember” anlamına gelen “bi-cycle” adını verdikleri pedallı bisikletin seri üretimine başladı. Aynı yıllarda MacMillan’ın modelini geliştiren Thomas MacCall’un pedallı bisikleti de İngiltere’de ticari başarıya ulaşıyordu.
1900’lerde seyyar Osmanlı zaptiyeleri, devriye araçları bisikletleriyle
1920’lerde bisikletli bir Osmanlı neferi
Avrupa’yı fetheden “bi-cycle” ile yapılan ilk yol yarışını 1869’da İngiliz James Moore kazanacak, 1870-71 Fransa-Prusya Savaşı’nda, Fransız birlikleri muharebe alanlarında bisiklet kullanacaktı. Yine 1869’da, Eugene Meyer dev bir ön tekerleğe sahip Penny-Farthing modelini üretecek, bundan on yıl sonra, Henry Lawson, pedalları doğrudan arka tekerleğe bağlanan bisikleti geliştirecekti. 1888’de İskoçyalı veteriner John Boyd Dunlop, tahta tekerlekler üzerine içi havayla şişirilmiş lâstikleri geçirmeyi akıl etti: Sarsıntı azalmış, bisikletin sürüş keyfi artmıştı. Sonraki yıllarda eklenecek fren ve vites gibi yeniliklerle bisikletin teknolojik evrimi aralıksız devam edecekti. Bisiklet, Osmanlı döneminde “Memalik-i Şahane” sınırları içinde İstanbul’dan çok evvel, ilk kez 1880’li yıllarda Selanik şehrinde görüldü. Yarı İtalyanca, yarı Lâtince olarak karma bir adla “çabuk giden ayak” mânasına gelen “velocipede”, halk ağzında “velespit” olurken, kimileri ona “şeytan arabası” adını yakıştırıyordu.
Bisikletin yurdumuzda arz-ı endamı ile ilgili haberlerden olasıdır ki ilki, 31 Ağustos 1885 tarihli Tarik gazetesinde yer almaktadır: “Mösyö Thomas Stefans namında bir Amerikalı, velespid ile önce İstanbul’a gelmiş, buradan da İzmit’e geçmiştir, İzmit’ten beş günlük bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaşan Stefans’ı kentte, Vali Paşa, memurlar ve bini aşkın Ankaralı yollara çıkarak seyretmişlerdir. Bisikletli Amerikalı, Ankaralıların ricalarını kıramamış ve ‘üç defa şose üzerinde velespid ile yürüyüp’ 1200 yarda mesafeyi iki dakika ondört saniyede kat etmiştir” .
Törenlerin vazgeçilmezi Bir Anadolu kasabasında bisikletli gençlerin tören geçişi, 1936.
Yurdumuzu bisikletle ihtimal ki ilk ziyaret eden ve gazetede haberin devamında yazdığı üzere Ankara’dan Yozgat’a hareket eden Amerikalı Thomas Stefans ile ilgili haberlerinin yayılması, yurdumuzda bisiklet firmalarının gazete ve mecmua yoluyla satış ilanları vermelerine de sebep olmuş, Beyoğlu tüccarlarından birkaçı Avrupa’dan on kadar velespid getirip dükkanlarında satışa koymuştu. İstanbul Ansiklopedisi’nde Reşat Ekrem Koçu’nun, İstanbul’a ilk bisikletlerin 1900 yılında geldiği ile ilgili yazısı da bu gelişmeleri doğrulamaktadır. Osmanlı döneminde velespit önceleri halk tarafından sadece keyif ya da şehiriçi ulaşım aracı olarak kullanılırken, 1900’li yıllarda zaman içinde emniyet, zabıta ya da posta teşkilatı gibi devlet birimlerince de yaygın olarak kullanılır oldu.
19 Mayıs kutlama töreninde bisikletli öğrenci kızlar, Üsküdar, 1930
Zarif, sağlam ve ucuz! Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde gazetelerde yer alan bisiklet reklamları.
İstanbul’da 1892-1894 arasında bisiklete ilk sahip olan ailenin hikâyesini ise Refik Halit Karay’ın (1888-1965) kaleminden okuyoruz: “Velosipet, İstanbul’a beş yaşında ya vardım ya yoktum o zaman girdi. Şimdilerde bize şaşılacak hiçbir marifeti ve fevkalâdeliği olmayan bu basit iki tekerleğin gidiş-gelişi hemen hemen bir hâdise teşkil etmişti. Bir yaz akşamı koca incire asılmış, iri bir fenerin altında (lüks lâmbaları daha icat olunmamıştı, elektrik de yasak) ailece telâş içinde bir şey bekleniyordu… İki tekerlek üzerinde yürüyen, yürüyen değil koşan, hattâ uçan bir araba! At ile, eşek ile gitmiyor… Ayaklarını oynattın mı, yallah… Pırrrr ! diye kuş misali nerede ise havalanıyorsun; arkandan sapan taşı değil, ok, kurşun yetişemiyor. İşte bu harika alet ilk defa olarak İstanbul’a, hem de bizim eve geliyordu. Ortanca birader Avrupa’ya ısmarlamış, güç belâ gümrükten girmesine izin alınmıştı. Buhar ve elektrik gibi dış bir kuvvete ihtiyaç göstermeyen bu Frenk icadının memlekete girmesinde Saray bir mahzur görmemişti. Üç aya kalmadı, İstanbul’un içi bu şeytan arabalarıyla doldu”.
1890’lı yılları takiben Abdullah Frères, Phebus, Sebah & Joaillier gibi İstanbul’un özellikle Beyoğlu’ndaki ünlü fotoğrafhaneleri, çocuklarla fotoğraf çekimini kolay ve eğlenceli kılmak amacıyla Avrupa’dan getirdikleri, yurdumuzda ilk kez görülen dekor oyuncaklarını stüdyolarında kullanır oldular. Çıngıraklı iri çemberler, sallanır büyük tahta atların yanında, özellikle üç tekerlekli metal bisikletler pek revaçtaydı. Fotoğraf çektirmek için ebeveynleri tarafından stüdyolara getirilen çocuklar, hayatlarında ilk kez gördükleri asrın bu en harika oyuncağı ile böylece tanışıyor, üstelik bunların üstüne binme fırsatını yakalıyordu.
İstanbul’da geçerli bisiklet ehliyeti, 1940.
8 Haziran 1896 tarihli İkdam gazetesinde velespid ile ilgili şu haber yer alıyordu: “Zamanımızda eğlence olmak üzere ihtira edildiği halde kendisine mahsus pek çok tatbikat-ı müfîdeye meydan vermiş olan velespid merakı Avrupa’da hayliden hayliye ilerlemiştir. Geçenlerde Barcto ile Paris arasında vuku bulan bir müsabakada velespid-süvârân (bisikleti süren kişi) 591 kilometrelik mesafeyi yirmi bir saat on yedi dakika on sekiz saniyede kat’etmişlerdir ki vesâit-i ticariye olmadığı halde bu derece sürat henüz bir maşide (yürüyen kişide) görülmemiştir. Eski Yunanlılar ve Romalılar en serii günde 40 kilometre kat’ edilebilirlerdi. İcra edilen müsabaka-i âhirede ilk 25 kilometrelik mesafe velespid-i süvârân tarafından 3 dakika 50 saniyede kat’edilmiştir ki bu hesapça saatte kırk kilometre alınıyor demektir. Bordo ile Angolem arası ki 127 kilometredir. 3 saat 38 dakikada yani vasati olarak saatte 35 kilometre alınmak suretiyle kat’ olunmuştur”.
Cumhuriyet’in bisikletlileri Cumhuriyet’in 10. yılı kutlamalarında tören kıtasında -karenin solunda-yer alan bisikletliler, Turgutlu, 29 Ekim 1933.
İlk bisiklet yarışları 1890’ların başında yine Selanik’te bulunan yaklaşık 400 metrelik toprak bir piste sahip ahşap tribünlü velodromda düzenlenmişti. Keskin virajlara sahip bu yerde velosipetçilerce tertiplenmiş bu yarışların şöhretli müsabıkları arasında, daha sonraları İstanbul’da düzenlenen koşulara da katılacak olan Enver Paşazade Mustafa, Fransız öğretmen Nobile Paraskevopulos da vardı.
İstanbul’da bir bisiklet yarışçısı, 1936.
Batı kaynaklı diğer yenilikler gibi bisikletin de kentlere girmesine yine İzmir’deki Levanten aileler öncülük etmişti. İzmir’de ilk bisiklet yarışması 15 Mayıs 1895 tarihinde yapılırken, 1900 başlarından itibaren Rum kulüplerinin düzenlediği spor oyunlarında bisiklet yarışları da yer almaya başlamış, özellikle Bornova’da Levantenlerin kurduğu kulüpler tarafından düzenli olarak bisiklet ve atletizm müsabakaları tertiplenmişti. İstanbul’da ilk bisiklet yarışması 18 Ağustos 1895 tarihinde Tarabya’da yapılırken, yarışmaya daha çok yabancı kökenli aileler katılmış, Türk ahaliden katılan olmamıştı.
Bisikletli bir genç hanım, Bartın, 1950
II. Meşrutiyet’ten sonra yaygınlaşan bisiklet cemiyetleri, Cumhuriyet döneminde daha organize şekilde varlığını sürdürdü. Kadıköy’de ilk velosipet müsabakası 1920’li yılların başında şimdiki Fenerbahçe Stadı’nın bulunduğu yerde düzenlenmişti. 1923’te Muvaffak Menemencioğlu başkanlığında kurulan Bisiklet Federasyonu’nca düzenlenen 32 kilometrelik Zincirlikuyu- Büyükdere – Tarabya etaplı bisiklet yarışları ise Cavit Cav, Talât Tunçalp gibi ünlü yarışçıları ortaya çıkarmıştı.
Türk bisikletçiler ilk defa 1924 Olimpiyatları’na katılmak üzere Paris’e gitmiş ancak teknik nedenlerden dolayı yarışamamıştı. 1936 yılında Berlin Olimpiyatlarında ise Talât Tuncalp 150 yarışmacı arasında sekizinci olma başarısı göstermişti. 1948 Londra Olimpiyatları’na katılan dört Türk bisikletçisi, 195 kilometrelik yol mukavemet yarışını mekanik arızalar nedeniyle tamamlayamamıştı.
Cumhuriyetle birlikte, özellikle onuncu yılı takiben resmî bayramlar ile yöresel kurtuluş günleri resm-i geçitlerinde konvoylara katılan süslü bisikletler, 1950’li yıllarda yurdun dört bir yanına yayıldılar; en ekonomik şehirici taşıtlar olarak rağbet gördüler. İki tekerlekli bu basit ama harikulade araç son yıllarda özellikle büyük şehirlerde yeniden gözde. Bisiklet kültürü hızla yaygınlaşırken, on binlerce kentli trafiği dert etmeden bir yerden bir yere ulaşmanın mutluluğunu spor yapmanın keyfiyle birlikte yaşıyor.
Edison’un sağ kolu, tüm zamanların en hızlı yükselen işadamlarından biriydi. Kısa sürede zirveye çıktı, Chicago’da bir enerji imparatorluğu kurdu. 1929 buhranından sonra başı hissedarlarıyla derde girince çareyi Yunanistan’a kaçmakta buldu, ardından rotayı Türkiye’ye çevirdi. 1934’teki gelişi, yargılanışı, tutuklanışı, iadesi gazetelerin manşetlerinden inmedi. Amerikalı müflis milyoner Samuel Insull’un Türk adaleti ve basınıyla imtihanı…
Orta halli bir Yahudi ailesinin çocuğu olan Samuel Insull, 11 Kasım 1859’da Londra’da doğar. 1879’da meşhur mucit Thomas Edison’un şirketinin Londra şubesinde işe başlayan Insull, zekâsı ve çalışkanlığıyla kısa sürede dikkati çeker. 1881’de Amerika’ya giden genç, önce Edison’un özel sekreterliğini üstelenir, hızla yükselerek onun şirketlerinin idaresinden ve yeni yatırımlarından sorumlu olur.
1892’de, mevkiini Edison’un imparatorluğunu General Electric adı altında reorganize edecek olan J. P. Morgan’a devreder. Bu pozisyon değişikliği Insull’a yeni maceralara yelken açma imkanı tanır. Chicago’da, henüz emekleme dönemlerindeki 45 elektrik şirketinden birinin başına getirilir.
Türk basının ilgi odağı Dönemin dev işadamı Samuel Insull’un ABD’den kaçışı, 1934’te Türkiye’ye gelişi; gözaltı, yargı ve iade süreçleri Türk basınnın manşetlerinden inmemişti.
Kısa zamanda bir enerji devine dönüşecek olan Samuell Insull, Amerika’nın “aydınlanmasında” önemli bir rol üstlenir. Şehirlerin caddelerinin aydınlatılmasından sanayi için gereken elektrik türbinlerinin kurulmasına ve hatta ulaşıma kadar birçok alanda kurduğu şirketlerle ülkenin artan ihtiyaçlarını karşılar. 32 eyalette 5000 yerleşim biriminin elektriğini sağlamakla kalmaz, Chicago’nun elektrikli trenyolu ağını kontrol eder hale gelir. Yanında çırak olarak yetiştiği Edison’un teknik bilgisiyle kendi ticari kafası birleşince, kısa sürede Amerikan elektrik piyasasını yöneten adam olur ve milyon dolarlar kazanır. Yatırımlarını daha da büyütmek için şirketinin hisse senetlerini satışa çıkartır.
1929 buhranı, pek çok Amerikalı işadamı gibi Insull için de sonun başlangıcı olur. İlk darbeden çok büyük zarar görmese de zamanla işler sarpa sarar. Şirketinin hisseleri gün geçtikçe değer kaybedince, binlerce alacaklı Insull’un kapısına dayanır.
Gücünün zirvesinde Orson Welles’in efsanevi Yurttaş Kane filminin senaristi Herman J. Mankiewicz, hikayesini kurarken Samuel Insull’dan ve onun 20 milyon dolara Chicago’da yaptırdığı muhteşem The Civic Opera House isimli gökdeleninden de etkilenmişti. Insull’u gücünün zirvesinde gösteren yağlı boya portre, 1920’lerin sonları.
Milyonerin firarı
Çareyi ortadan kaybolmakta bulan 73 yaşındaki Samuel Insull, 1932 Temmuz’unda şirketlerin iflasını isteyerek Avrupa’ya kaçar. ABD’li yetkililer de işadımının peşine düşer. Milano’dan kiraladığı bir uçakla Yunanistan’ın başkenti Atina’ya giden kaçan banker, burada güzel bir otelde konaklamış, karısı ile birlikte lüks hayatlarını belli ölçüde devam ettirebilmiştir.
Gazete haberlerine göre banker, Madam Kuyumcuoğlu adlı bir metres bile tutmuştur. Samuel Insull’un Atina’da olduğunun anlaşılması üzerine, Amerikan elçiliği harekete geçerek bankerin ABD’de hileli iflas ve dolandırıcılık suçundan arandığını belirterek iadesini talep eder. Insull gözaltına alınır, fakat kısa sürede serbest bırakılır.
İlk teşebbüsünden bir sonuç alamayan ABD, birkaç kez daha girişimlerde bulunarak bankerin iadesini ister. Insull’un avukatı iddiaları reddederek davanın siyasi olduğunu, bu doğrultuda müvekkilinin iade edilmemesi gerektiğini söyler. Insull ise kalp hastası olduğunu söyleyerek kendisini bir hastaneye yatırtmayı başarır. Amerika, Samuel Insull’un en azından başka bir ülkeye geçmesini engellemek için pasaportunu iptal ederken, Yunan hükümeti bankere geçici oturma izni verir.
1934 Şubat’ında Atina hükümeti, ABD’den gelen baskılara daha fazla dayanamayarak Samuel Insull’a 15 Mart gününe kadar Yunanistan’ı terketmesini tebliğ eder. Kendisine verilen mühleti sonuna kadar kullanan banker, Maiotis isimli üç kamara ve bir salondan mürekkep bir yük gemisini 20 Nisan’a kadar 1500 sterline kiralayarak Yunanistan’dan ayrılır. 16 Mart günü Samuel Insull’a ulaşılamaması Yunanistan’da siyasi bir krize dönüşür; gelişmeler üzerine Yunan İçişleri Bakanı istifa eder.
Dolandırıcı yaftası ABD’li müflis işadamını ABD’nin baskısıyla sınırdışı edildiği Yunanistan’dan İstanbul’a getiren Maiotis gemisi, Salacak önlerinde (üstte). Türk basının gözü Amerika’dan firarından beri Insull’un üzerindeydi. Doğal olarak İstanbul’a gelişi de büyük haber olmuş, zavallı (!) milyoner daha en başından dolandırıcı ilan edilmişti.
Rota İstanbul
Kaçak bankerin bindiği gemi bir süre Ege ve Akdeniz’de dolaşır. Insull, demirleyeceği “güvenli liman”ı bulmak için temaslar sürdürmektedir. Sonunda rotayı İstanbul’a çevirir. Maiotis, 13 gün süren yolculuğun ardından, 29 Mart sabahı Kız Kulesi önlerinde demirler. Haberi alan Ankara’da görevli Amerikan elçisi Robert Peet Skinner, Türk Dışişleri Bakanlığına başvuracak, Samuel Insull hakkında tutuklama kararı çıkartılarak Amerika’ya iade edilmesini talep edecektir. Hazırlıklı olan elçi, dava sürecine ait belgelerin kopyalarından müteşekkil bir dosyayı da Türk Dışişlerine sunar.
Türk Hükümeti bu talebe verdiği cevabında, Lozan’da yapılan “Suçluların İadesi Antlaşması”nın ABD senatosunda onaylanmasına rağmen henüz TBMM tarafından kabul edilmediği için yürürlükte olmadığını, fakat iadenin Türk Ceza Kanunu’nun 9. Maddesi uyarınca yapılabileceğini söyler. Bu çerçevede hükümet, Amerikan elçiliğinin verdiği evrakı İstanbul Başsavcılığına gönderir.
Maiotis gemisinin Salacak açıklarına demirlemesinden itibaren Türk polisince abluka altına alınması basının dikkatinden kaçmaz. Yunan bandıralı gemi zorla mı durdurulmuştur, yoksa kendi isteği ile mi demirlemiştir? Gemi istediği erzakı almasına rağmen bir türlü harekete geçmemektedir. Anlaşılan Türk hükümeti, iyi ilişkilerini sürdürmek istediği Amerika’ya jest yaparak gemiyi yolundan alıkoymaktadır. Geminin kaptanına verilen yanıt nettir: “Maiotis istediği yere gidebilir, tabii Samuel Insull’u bırakmak şartıyla!”
Hakimin huzurunda Adliyeye getirilen müfis işadamı ilk duruşmada serbest bırakılmış, ABD’nin artan baskıları üzerine tutuklanmış ardından iade kararı gelmişti. Cumhuriyet’te yer alan bir mahkeme haberi ve Akşam gazetesinin Insull’u yargılanırken gösteren fotoğrafı, 2 Nisan 1934.
Adliye koridorlarında
1 Nisan günü İstanbul polisi gemiye çıkarak Insull’a mahkemenin davetini tebliğ eder. Insull, karara itiraz ederek kendisinin Yunan bandıralı bir gemide ikamet eden bir ecnebi olduğunu, Türkiye’de herhangi bir suç işlemekle itham edilmediğini, bu sebeple de hakkında adli takibat yapılamayacağını söyler. Polislerin kararlılığı üzerine ise kalp hastası olduğuna dair raporlar göstererek sağlık sorunları nedeniyle gelemeyeceğini beyan eder. Bunun üzerine Insull’u muayene etmek için bir hekim görevlendirilir. Doktor, işadamının davaya katılmasında bir mahzur olmadığını rapor eder. Rapor da alınınca Emniyet Müdürü Daniş Bey, bankere davaya icabet mecburiyeti olduğunu hatırlatarak gerekirse zor kullanabileceğini bildirir.
Yerli ve yabancı basın ile meraklı kalabalığın yoğun ilgisi arasında polislerin kollarında mahkeme salonuna getirilen Insull sanık koltuğuna oturtulur. Mahkeme Başkanı Hikmet Bey evvela mübaşire tercümanı sorar, ancak aranan tercüman bir türlü bulunamaz. Insull’un İngilizceden başka dil bilmediğini söylemesi üzerine dinleyiciler arasından bulunan ve İngilizce bilen Anadolu Ajansı muhabiri Stefan Vitalis Bey’in tercümanlık yapmasına karar verilir, davaya kimlik tespitiyle başlanır.
Bir zamanlar kartaldı! Cemal Nadir’in ünlü Amca Bey karakteri Insull’u tevkifhanede ziyaret ediyor ve ona “namusun milyonlardan daha değerli olduğunu öğrettiği için” teşekkür ediyor, 10 Nisan 1934, Akşam (en üstte). İflasından sonra karikatürlere konu olan Samuel Insull; yükseliş, zirve ve düşüş günlerinde Time dergisine üç kere kapak olmuştu.
Mahkeme başkanının “İstanbul’da nerede oturuyorsunuz?” diye sorması üzerine Insull “Henüz cebren Maiotis gemisinden çıkarıldım. İtirazıma ve karşı koymama rağmen beni gemiden alıp buraya getirdiler” der. Hangi ülke vatandaşı olduğunun sorulması üzerine ise “İngiltere’de doğdum. Fakat Amerikan tebaasındanım. Amma tabiiyetimin tayininde ihtilaf vardır, bu ihtilaf halledilememiştir. İngiliz tebaası mıyım, Amerika tebaası mıyım ben de bilmiyorum” diye cevap verir.
Ardından ABD elçiliği tarafından gönderilen dosyaya dayanılarak hazırlanan iddianame okunur. Insull hileli iflas işlemlerinde bulunmak ve 64 milyon dolar “borç takarak” yurtdışına kaçmakla suçlanmaktadır. Vitalis Efendi iddianameyi özet olarak çevirir. Duruşmanın sonunda mahkeme heyeti, Samuel Insull’un ABD vatandaşı olduğuna ve ABD mahkemeleri tarafından hakkında açılan davanın mahiyetinin siyasi veya askerî olmayıp, adi suçlar kapsamına girdiğine karar verir.
Insull’un Yunanistan’da olduğu gibi, hakkında açılan davaların siyasi olduğunu iddia etmemesi ilginçtir. Bu durumun, bankerin dava sırasında Türk Ceza Kanununu iyi bilen bir avukatının olmaması yahut dil problemiyle alakalı olduğu düşünülebilir. Son Posta gazetesine göre ise Samuel Insull, hakkında verilen kararı Amerikan vatandaşı olmadığı şeklinde yanlış anlamıştır. Verilen kararda iadeye ait bir hükmün bulunmaması üzerine Insull mahkeme heyetine teşekkür eder ve gemisine dönüp dönemeyeceğini sorar. Hâkim Hikmet Bey, mahkemenin bu hususta bir karar vermediğini, şehirde istediği yere gidebileceğini söyler.
Türkiye macerasının sonu Akşam’ın 13 Nisan 1934 tarihli nüshasında yayımlanan fotoğrafta, işadamının İzmir’e nakli sırasında elindeki muz paketiyle yüzünü gizlemeye çalıştığı görülüyor. 12-15 Nisan tarihleri arasında basında yer alan Insull haberleri (üstte solda).
Zoraki misafirlik
Bu karara ve gemisine dönmek istemesine rağmen, Samuel Insull polis nezaretinde Eminönü’ndeki Yeni Aydın Oteli’ne götürülmüştür. Akşam gazetesine göre Insull otele kendi isteğiyle gitmiştir fakat aynı haberde şu satırlara da yer vermiştir: “Banker serbest olmakla beraber polis kendisini nezaret altında bulunduruyor”. Anlaşılan o ki hükümet Insull’un bir kez daha kaçmasına mani olmak için resmî olmayan bir “gözaltı” uygulamaktadır.
Götürüldüğü otelde seçilen odayı beğenmeyen Insull daha geniş bir odaya geçer. Gemide geçirdiği 14 günden sonra berber çağırarak tıraş olur ve yemek yer. Milyarderin akşam yemeği menüsünde çorba, kotlet pane, ayşekadın fasulye, salata ve elma kompostosu vardır. Aynı akşam Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras mahkemenin aldığı tespit kararını Bakanlar Kuruluna bildirir, Bakanlar Kurulu da Türk Ceza Kanunu’nun 9. Maddesi’ne göre Samuel Insull’un iadesine karar verir. İade kararnamesinin imzalanması üzerine ABD’nin Ankara Büyükelçisi, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı ziyaret ederek teşekkürlerini sunar.
2 Nisan sabahı Samuel Insull, hükümetin iade kararı karşısında gereken hukuki girişimlerde bulunabilmek için polis eşliğinde Avukat Ahmet Esat Bey’in bürosuna gider. Banker bu buluşmada avukata “Ben mahkemede de söyleyecektim fakat sorulmadı ve vakit kalmadı. Ortada mevcut beş iddianamenin beşi de doğru değildir. Ben çok zengin bir adamım. Zenginliğimi, muvaffakiyet ve şöhretimi çekemeyenlerden birçok düşmanlarım var. Roosevelt iktidar mevkiine geçince bu düşmanlarımın nüfuzu arttı. Bu işte siyasi tesirler hakim bir rol oynuyordu. Hasım taraf çok kuvvetli idi. Bu vaziyette kendimi müdafaa edememekten korktum, masum ve kabahatsiz olduğum halde düşmanlarımın nüfuz ve kuvveti azalıncaya, hakikat anlaşılıncaya kadar Amerika’dan uzakta kalmaya muvafık bularak kaçtım” der.
Ahmet Esat Bey kararın temyizi için hemen İstanbul Adliyesi’ne gerekli başvuruları yapar. Ancak mahkeme itirazları reddederek hükümetin aldığı iade kararının uygulanabilmesi için Insull hakkında bir de tutuklama kararı alır. Karar aynı akşam uygulamaya konur.
Ülkesine döndü, aklandı ABD’ye dönüşünde rüzgarlar Insull’un lehine esmeye başladı. Müflis işadağı önce kamuoyunun desteğini arkasına alacak, ardından yargılanıp beraat edecekti. Takibi sürdüren Türk basını, okurlarını bu gelişmeler hakkında da bilgilendirecekti.
Kodeste bir milyoner
Gelişmeler üzerine bankerin avukatı Ahmet Esat Bey yeniden adliyeye başvurarak hem tutuklama kararına hem de tabiyet tespit kararına itiraz eder. Tevkifhanede vaktini daha çok kitap okuyarak geçiren banker, ilk gün odasından memnun kalmaz ancak İngilizce ile derdini anlatamadığı için hücresi değiştirilemez. Fakat ikinci gününde İngilizce bilen bir tutuklu daha bulunur ve Insull’a tercümanlık yapması sağlanarak hücresi değiştirilir. İsteğine binaen Maiotis gemisinden bazı özel eşyaları sandıklar içerisinde tevkifhaneye getirilir.
Insull, belki de kendisinden para sızdırabileceğini düşünerek, sürekli olarak mali durumunun kötü olduğunu söylemektedir. Avukatlarına vekâlet ücretini dahi ödeyememiştir. Sadece iki gün konaklayabildiği otellerinin ücreti için ise, gemiden zorla alındığını, bu nedenle masrafların kendi hesabına yazılmaması gerektiğini söyler. Fakat bu iddialara rağmen Insull tevkifhane yemeklerini ağır bularak yiyememiş; yemekleri özel olarak Ayasofya yakınlarındaki bir lokantadan getirilmiştir.
İade işlemleri hızla ilerlerken Avukat Esat Bey son bir hamle yaparak yapılan itiraz başvurularının sonuçlandırılmadan Insull’un iade edilemeyeceğini iddia eder. Ancak bu son hamle de bir işe yaramaz ve 12 Nisan 1934 günü mahkeme mevcut tüm başvuruları reddeder. Böylelikle 11 gün süren tutukluluğun ardından Samuel Insull’un Amerika’ya iade düğümü çözülür.
Bandırma-İzmir-New York
ABD’ye döndü, aklandı
Amerikan hükümetiyle Türk hükümeti arasında yapılan anlaşmaya göre banker önce Bandırma üzerinden İzmir’e götürülecek, oradan bir Amerikan gemisine bindirilerek Türk karasuları haricinde resmen Amerikalılara teslim edilecektir. Samuel Insull ile Türk ve Amerikan yetkililerini taşıyan Adana vapuru 12 Nisan akşamı İstanbul rıhtımından ayrılır. Gece Bandırma’ya varan heyet, öğle saatlerinde sıkı güvenlik önlemleri altında İzmir trenine biner. 13 Nisan akşamı Samuel Insull artık İzmir’dedir. Amerikan hükümetinin kiraladığı Exilona gemisine bindirilir ve Türk karasuları haricine çıkılınca iki taraf da teslim makbuzlarını imzalar. Türk tarafının gemiden ayrılmasıyla Samuel Insull’un uzun yolculuğu başlar.
7 Mayıs’ta New York’a varan Insull, beklemediği bir şekilde halktan destek görür. Serbest bırakılması için gereken yüksek kefalet ücretini ödeyebilmesi maksadıyla yardım kampanyaları düzenlenir. Henry Ford’un desteğini açıklaması da Insull’a Amerika’da yeniden itibar kazandırır. Yapılan yargılamalarda tüm davalardan beraat eder. Samuel Insull dört sene sonra, çok korktuğu kalp hastalığından 16 Temmuz 1938 günü Paris’te ölecektir.
TÜRK BASININDA INSULL İMAJI
O bizi çok sevdi biz onu sevmedik
Insull, Türk basınında genellikle “Amerika’da binlerce kişiyi dolandıran müflis bir banker” olarak anılmış, gazete sütunlarında “kırk köyden kovulan hırsız”, “haydut”, “hilekâr”, “dolandırıcı”, “müsrif”, “hasis”, “kanun kaçağı”, “serseri”, “budala”, “hapsedilmeye layık bir herif” gibi ifadelerle yer almıştır. Akşam gazetesinin yorumuyla “Böyle bir eşkıyayı kabul edebilecek yalnız bir yer vardır: Hapishane!” Fakat her nasılsa müflis işadamı bize büyük muhabbet beslemiştir. Kuvvetle muhtemeldir ki, bu saptama basının abartısıdır. Yazılanlara bakılırsa Insull, Türklere ve İstanbul’a hayran kalmıştı. Hatta, gemisine çıkan polisler bankerin uyuduğunu görünce “yetmişlik adamı uyandırmayalım, biraz sonra geliriz” demişler; Insull uyanıp da bu hadiseyi haber alınca çok mutlu olarak iki gözü iki çeşme ağlamıştı!
BİR İDDİA
Insull’dan Türkiye’ye ‘ahlaksız teklif’
Cumhuriyet gazetesinin iddiasına göre Samuel Insull daha Yunanistan’dayken bazı adamlarını İstanbul’a göndererek memlekete kabulü halinde Türkiye’nin beş senelik sanayi programında kullanılmak üzere 15 milyon liralık kredi teklif etmiştir. Tevkifhanede iken ise Amerika’ya iade edilmemek, tutukluluğunu İstanbul civarındaki sayfiyelerin birinde kiralayacağı bir köşkte geçirmek şartıyla Türk vatandaşı olmak istemiş, buna karşılık, 80 milyon dolarlık servetini Türk bankalarına taşımayı, öldüğü zaman da bu paranın tamamını Türk hayır cemiyetlerine bağışlamayı teklif etmiştir. Olasıdır ki, Türk hükümeti Amerikan yönetimiyle arasını bozmaktan kaçınmıştı.
Kadıköy Çarsısı’ndaki Rum Ortodoks Kilisesi Aya Euphemia’nın baktığı meydancıktayız. Euphemia, Kadıköylü zengin bir ailenin kızıdır. İsevîliği seçtiğinden 303’te öldürülür. Konstantin döneminde itibarı iade edilir. 451’de Kadıköy’de toplanan IV. Ekümenik Konsil, Euphemia’yı azize, katil günü 16 Eylül’ü yortu ilan eder. Bugünkü kilise, Azize Euphemia’yı onurlandırmak için kentte inşa edildiği belirtilen dört Bizans kilisesinden çok daha yakın tarihlidir. Kadıköy Metropoliti Gabriel tarafından 1694’te yaptırılmış, birçok defa restorasyon nedeniyle hizmet dışı kalmış, nihayet 1993’te son kez açılmıştır. Yaşlı kilise, önünden yüzyıllardır akan kozmopolit Kadıköylü selini bugün de yorgun gözlerle seyrediyor.