Kategori: Sosyal Tarih

  • Adalar’ı, doğayı ve tarihi kemirenler

    Çamlara musallat olan asalaklar, Adalar’ın güzelim yeşil örtüsünü tehdit ediyor. Sorun yeni değil; ama 1917’de “Ada Çamlarını Muhafaza ve Teksir Cemiyeti” ve onun 27 sayfalık bir nizamnamesi vardı. Bugün kekikler, herdemtazeler, taşmeşeleri, bodur ardıçlar, lavanta veya hanımelleri de nadir doğayı koruma ve tarih bilinci taşıyanlar da.

    Ada çamlarını gece pamuklu bitler sardı. Geçen yıl, önceki yıl da rastlıyorduk o asalaklara, bu yıl daha tehlikeli boyutta sarıp sarmaladıklarını gözlemliyoruz dalları.

    Sonradan Türkçe’nin büyük ustaları arasına giren, Anadolu Manzaraları ve Alıç Ağacı İle Sohbetler gibi başyapıtlar veren Hikmet Birand, bir gençlik ürünü sayılabilecek Büyükadanın Yeşil Örtüsü’nde (1936, Köyöğretmeni Basımevi, Ankara), illetin yeni olmadığını gösterir: “Bir zamanlar Evkafla Belediyenin senindi benimdi diye paylaşamadıkları çamların sahipsizliğini sezen tırtıllar, pamuklu bitler ve mantarî bir çok parazitler, çamlara musallat olmuşlardır. Chinotecampa pitiocampa denilen kelebeğin tırtılları çam dallarına ağlarını kurmuşlar, yaprakları kemirmekte, fennî adı Monopklebus Helenicus olan pamuklu bitler de dallardan geçen nusgu emmektedirler. Bunlara bakan olmazsa adanın güzel çamlıklarından yakında eser kalmaz. Adada ölecek olan her çamın yerini, müdahale olmazsa, makiden gelen bir nebat alacak, yeni bir çam yetişmeyecektir”.

    Ada çamlarındaki eski hastalık yayılıyor.

    Bu noktada Dr. Birand Şûrayı Devlet azasından Süreyya ve Darülfünun profesörlerinden Hovasse’ın 1926 tarihli, İstanbul baskısı Ada Çamlarına Musallat Olan Böcekler broşürüne dikkat çeker. Daha öncesi vardır: 1917’de, 1. Dünya Savaşı’nın olanca vahşetiyle sürdüğü dönemde, gene İstanbul’da (Matbaa-i Amire baskısı), 27 sayfalık Ada Çamlarını Muhafaza ve Teksir Cemiyeti Nizam- namesi yayımlanır. Neredeyse yüzyıllık geçmişi olduğunu gördüğümüz bir duyarlılığın, bir kaygının kanıtı. Bu çalışmaların, girişimlerin tek açıklaması kültürel gelişkinlik cephesinden yola çıkarak yapılabilir, düşüncesindeyim.

    Yeni Türkçe’nin “kültür” karşılığı önerdiği “ekin” sözcüğünü elbirliğiyle uzaklaştırmayı başardık. “Ekin”, oysa, çam ağacı dikmekle opera bestelemek arasındaki kök birliğini, kaygı ortaklığını apaçık tanımlıyordu. Bir canlı türü olarak “insan”ın varsa, olacaksa, temel ayrıcalığıydı kültürel etkinliği.

    19. yüzyıl başında, İstanbul adalarının bitki örtüsünün çeşitlilik arzettiğini, buna karşılık, ağaçlık alanlarının alabildiğine kısıtlı olduğunu gezginlerin metinlerinden öğreniyoruz. Yüzyılın ikinci yarısından kalan fotoğraflara baktığımızda bu gözlemleri doğrulayan görünümler çıkıyor karşımıza. Sözgelimi, bugün Ruhban Okulu’nun bulunduğu ağaçlıklı tepede bir sıra servi göze çarpıyor eski fotoğraflarda. Çamlar, adalara özellikli bir doğal denge kazandırdığı için sanatoryum Heybeli’de açılabilmiştir. Verdiğinizin karşılığını almanızın tipik örneğidir. Şehir, böylelikle yeni ciğerler kazanmıştır. Yan kültür ögeleri çıkar karşımıza: Yesari Asım Aksoy’un şarkılarından, Ahmet Rasim’in yazılarından, Çallı’nın tablolarından çam imgesi eksik olmaz. Arıcılık gelişir bir dönem.

    Yüzyıl başından zor bulunur bir belgeyi dostum Emin Nedret İşli taşıdı kitaplığından: Çift dil (eski Türkçe-Fransızca) basılmış dört sayfalık bir ‘tanıtım broşürü’ bu: Adalar’ın sıhhî çam kokuları. Saray eczacısı A. Şevket Bey ile mahdumu M. Şevket’in hazırlayıp sundukları bu esansın, kış boyu kapalı kalan evlerde, özellikle de hasta odalarında biriken ekşi kokuları bertaraf etme ve solunum yollarını hafifletip, ciğerleri açma özellikleri üzerinde ısrarla duruluyor.

    “Ada Çamları Esansı” yok artık. Ada makileri arasında geniş yer tutan kekiklere, herdemtazelere, taşmeşesine, bodur ardıçlara, lavantaya, hanımeline ne sıklıkta rastlanıyor ki. 1950’lilerin büyük çiçekçilerinin yerinde yeller esiyor. Kuş ve balık çeşitlerinde ciddi seyrelme var. Deniz -Yaşar Kemal yazmıştı- çoktan küstü zaten.

    Yaz boyu, özellikle haftasonları, İstanbul’un her ucundan adalara doğru hareket eden onlarca vapur, tekne, motor binlerce ziyaretçi, günübirlikçi indiriyor iskelelerde. Çekip gittiklerinde, devasa bir çöplük bırakıyorlar arkalarında: Plastik şişeler, teneke kutular, her türden katı ve sıvı atık, “mesire” yerlerini, çamlıkların ortasındaki piknik alanlarını, denizin yüzeyini kaplıyor.

    1940’lı yıllarda Heybeliada sahili

    Uyarılar işe yaramıyor bu yeni, vandal kültür karşısında. Yakınacak olsanız, ne seçkinciliğiniz bırakılıyor, ne “beyaz”lığınız. 1917 Nizamnamesi’ni hazırlayan derneğin üyelerinin öncülüğünü, 1926 ya da 1936 basımı botanik bilginlerinin katkılarını, şarkıları, şiirleri, kokuları hiçesayanları kınamak, neredeyse soyu tükenmiş, anakronikleşmiş davranışlar arasında görülüyor.

    Tarih merakını geçmişi öğrenmeyle sınırlayamayız bana kalırsa: Şimdiki zamanı anlamlandırmayı olduğu kadar geleceği hazırlamayı da sağlayabilir bu bilgi dalı. Bugünlerde (Ağustos-Eylül 2009, Büyükada) bir açıkhava sergisiyle ön tanıtımı yapılan Adalar Müzesi önemli bir girişim. Yüzyıldan kısa bir süre içinde büyük kırılmalar yaşandı İstanbul’un takımadalarında. Kültürel mirasın bir bölüğü unutuldu ya da silindi; bir bölüğü göçetti, bir bölüğüyse yok oldu. Kalanlarla yetinmek bir yol değil: Onları koruyabilmek, yaşatıp devretmek için bile gidenlerin, yitenlerin izlerine ulaşmak, onları yanyana getirmek gerekiyor.

    Ada çamlarına musallat olan pamuk bitleriyle bitmiyor iş; bırakırsanız bütün bir toplumsal dokuyu kemirmeye hazır çekirgelerin sesi gitgide yakından geliyor.

    Yazarımız Enis Batur’un NTV tarih 8. sayıdaki yazısını tekrar yayımlıyoruz.

  • Huriye Hanım’ın kahreden mektubu

    Huriye Hanım’ın kahreden mektubu

    Mütareke döneminde, bundan tam 98 yıl önce sadrazama yollanan bir mektup, o günlerin acısını, çaresizliğini ve isyanını ilk elden ortaya koyuyor. Kendisi ve ailesi açlıktan, parasızlıktan ölme noktasına varmış Huriye Hanım’ın satırları “bizler namuslu aileleriz, hiçbir kötülüğe teşebbüs edemeyiz” ibaresiyle en yüksek seviyede bir ahlak dersi de barındırıyor.

    İstanbul’da işgal kuvvetlerinin Meclis-i Mebusan’ı dağıtıp bazı mebusları Malta’ya sürmesinden sonra, Mustafa Kemal Bey ve dava arkadaşlarının Ankara’da 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclis’ini kurmasıyla iç isyanlar arttı. Batı Anadolu’da Yunan ordusunun işgali de oldukça genişledi. İstanbul hükümetine bağlı devlet memurlarının merkez ile tüm bağlantıları kesildi. Bunların İstanbul’daki aileleri için çok sıkıntılı günler başlamıştı. Zaten 1. Dünya Savaşı (o zamanki adıyla Büyük Savaş) sıralarında maruz kalınan enflasyon, kıtlık, hastalık gibi dertlerle çok zor şartlarda yaşamaya çalışan kadın, çocuk ve yaşlılar; eşleri, babaları, evlatları da yanlarında olmayınca iyice perişan oldular.

    İşte bu sıralarda Damat Ferid 4. kabinesini kurdu. Sadrazam Damad Ferid’e Huriye adlı bir kadın tarafından gönderilen bu mektup, satıraralarına sinen çaresizliği yansıtması ve kaybedecek bir şeyleri kalmayan insanların gözünün nasıl döndüğünü tüm yalınlığıyla aktaran cümleleriyle değer kazanıyor. Kendileri çocuklarıyla birlikte çaresizce kocalarının maaşlarının verilmesini beklerken, yöneticilerin, devlet adamlarının çocuklarının kakaolu sütlerle, canları ne isterse saniyesinde hazırlanan muntazam yiyeceklerle beslenmesine oldukça kızgındırlar. Buna rağmen ekmek dilenmezler; istedikleri sadece kocalarının maaşlarıdır. Evsahipleri tarafında kiralarını ödeyemedikleri için evlerinden atılan kadınlar ve çocuklar vardır. Neredeyse açlıktan ölecek dereceye gelmişlerdir.

    Böylesine acımasız bir ortamda sadrazamı “elimizde silah-balta-satır dairelere hücum edip hakkımızı isteyeceğiz”, “artık susmayacağız”, “siz de bizim gibi olacaksınız, siz de rahat etmeyeceksiniz” gibi ifadelerle tehdit eden, hem de bir kadın tarafından sadrazama (Damat Ferit) yazılmış böyle bir mektubun varlığı çok şaşırtıcı olsa da gerçektir. Belki de en acı satırları, Adliye Nezareti umur-ı zatiye müdürünün çaresiz kadınlara “ne yaparsanız yapınız” demesinin Huriye Hanım tarafından şiddetle eleştirildiği satırlardır. Huriye Hanım burada “yapmak” sözünü “geçinebilmek için bizzat bir devlet görevlisinin fuhuşa teşviki” olarak algıladığından, doğrudan doğruya “bizler namuslu aileleriz, hiçbir kötülüğe teşebbüs edemeyiz” cümlesiyle müdür beye cevap vermektedir.

    Türkçesi çok sade ve akıcı olan bu mektubun sadece birkaç eski kelimesinin yanına anlamlarını yazarak çevriyazısını naklediyoruz. Metindeki bazı yerlerdeki ifade düşüklüklerini de hoş görmek lazım.

    20150407_173354

    ‘O sevimli koltuğunuzu gaib edeceksiniz’

    Sadrazama yazılan acı dolu satırlar

    HUZUR-I ÂLİLERİNE

    Muhterem Ferid Paşa Hazretleri

    Şimdiye kadar müracaatlarımız akim [sonuçsuz] kaldı. Hiçbirisine cevap vermeğe tenezzül buyurmadınız. Gönderdiğimiz kâğıtları Dâhiliye Nezareti’ne havale etmişsiniz. Bu kâğıtları Dâhiliye Nazırı beyefendi de tabiidir ki kabul etmemiştir. Çünkü o kıymetdar dakikalarınızın bir saniyesini bile bizim gibi fakirlere terkedip de zihninizi yormak istemezsiniz. Daha evvelce zevclerimizin [kocalarımızın] maaşlarına mensuben [mahsuben demek istemiş] ufak bir maaşın tahsisi içün istida [dilekçe] vermiştik. Bunları birçok vapur ve tramvay paraları sarfederek takip ettik. Netice para verilemeyeceği[ni] söylediler. Daha birkaç yere müracaatta bulunduksa bizi tahkir ettiler. Adliye Nazırı beyefendinin umur-ı zatiye müdürü efendinin tahkirlerine de hedef olduk… Esasen başlıca cevapları “kadınlar ne yaparsanız yapınız” kelimesi oluyor. Evet, biz de bu ne {yapmak} lazım geldiğini evde düşünmüş olsaydık o vakit müracaatta bulunmazdık. Fakat biz namuskâr aileleriz. Biz hiçbir fenalığa teşebbüs edemeyiz. Biz kendilerinden ekmek istemiyoruz. Kocalarımızın aylığını istiyoruz. Bunları Anadolu’ya memur siz gönderdiniz. Şimdi Anadolu kapalı olması münasebetiyle bize aylık gönderemiyorlar. Biz ne yiyip içeceğiz? Bunu niçin düşünmüyorsunuz? Evlatlarımız açlıktan ölüyor, artık susmayacağız. Hayatımızın son dakikalarına geldik. Bütün ümitlerimiz hāk-sār [perişan] oldu. Bütün felaketzede aileler mini mini yavrularımızın hayatını kurtarmak için ne lazım gelirse yapacağız. Elimizde silah, balta, satır, dairelere hücum edip hakkımızı isteyeceğiz. Değil mi ki sebeb-i berbâdımız da sizsiniz. Siz de bizim gibi olacaksınız. Siz de rahat etmeyeceksiniz. Bizi bu hale koyan yine sizsiniz. Eğer bu son müracaatlarımıza cevap vermez iseniz çok büyük felaketlere maruz kalacaksınız. Sizin içün iyi olmayacak. O kadar sevdiğiniz o sevimli koltuğunuzu gaib edeceksiniz. Bunlara siz ehemmiyet vermezsiniz çünkü evdeki çocuklarınızın sabahleyin kakao sütleri, muntazam yemekleri hazırdır. Aynı zamanda istedikleri bir şeyi bir saniyede yaptırırsınız. Sizin içün düşünecek ne var… Artık yetişir, yetişir. Bunlara biraz nihayet verilsin. Ermeniler katledildi bizi de açlık ile mi öldüreceksiniz. Evsahipleri hükûmete müracaat ediyorlar, evden eşyamızı attırıyorlar “aylık vermiyorsunuz” diye… Ne ile ev aylığı vereceğiz? Çocuklarımız tahsil edemiyor. Çünkü ayakkabı, kitap alamıyoruz. Sefaletten öleceğiz. Daha susalım mı paşam.

    9 Eylül 1336 [9 Eylül 1920]
    Gün Perşembe Huriye

  • ‘Sovuk yüzlü zehir ıssı’

    ‘Sovuk yüzlü zehir ıssı’

    Yılan, dünya üzerindeki çeşitli kültürlerde ölümsüzlük ve yenilenmenin, verimlilik ve doğurganlığın, gizem ve hikmetin simgesi olagelmiş; aynı zamanda sinsilik, şehvet ve kötülüğün de. Zerdüştlük dışındaki pek çok inanış bu gizemli yaratığa saygı duymuş ve hatta bazıları ona tapınmış. Çokları onunla arasına bir mesafe koyarken, bir kısmı da eğlence yahut şifa için onunla sarmaş dolaş olmuş.

    Eski Mezopotamya’da Tanrıça tasvirlerinde görülen yılan, ölenlerin ruhlarına giren bir ata olarak onanır. Roma, Çin, Avustralya ve Endonezya mitlerinde asaleti, Sümer’de ve Kenanlı toplumlarda hayatın kaynağını/yaratıcıyı, eski Mısır’da ve yine Çin’de hâkimiyeti sembolize eder. Çoğu antik kültürde ev, mabet ve mezarların koruyucusu olarak hürmet görür.

    Zehrinin bir panzehir gibi kullanılabiliyor oluşu Sümer, Mısır, Yunan ve Türk kültürlerinde makbul görülen bir hayvan kılmış onu. Ayrıca bu kültürlerde yılan, sonsuzluk simgesi “hayat ağacı”nın köklerinden çıkar ve ona ait sırları bilir. Bu sebeple Şamanlar, onun etinden yiyenin geleceğin sırlarına erişeceğine inanmışlar. Eski Mısır’ın sağlık merkezi olan Teb kentinin totemi bir yılandı ve bugün Arap ve Türk dillerinde bulunan “tıp” kelimesi, kökenini buradan alıyor. Yine, günümüz tıbbının simgesi olan, bir asaya sarılmış çift yılan sembolü, Sümer’e ve eski Yunan’daki Tıp Tanrısı Asklepius’a dayanıyor.

    Yahudi ve Hıristiyan geleneklerinde insanın cennetten kovulmasına sebep olan şeytanın yerine yılan sahneye çıkar ve bilgi ve şehvet kavramlarıyla özdeşleşir. İslâmiyet’te şeytanla eşitlenmese de nefsin kötücül dürtülerini temsil eder ve böylece “zararlı” kategorisine dâhil olur. Hatta bazı İslâmî yorumlar, gizemli hâli dolayısıyla bu yaratığı “cinlerden bir taife” diye betimlemiş. Bunun yanında bazı hadisler, yılanların öldürülmesi gerektiğini, ancak ev yılanlarına dokunulmamasını salık vermekte. 13. yüzyılda Anadolu’da yaşayan ahi teşkilatının piri Ahi Evran -ki adı da yılan anlamına gelir- bir debbağ ustasıydı ve çeşitli amaçlarla yılan yetiştiriyordu.

    Osmanlılar yılanları zehrinden dolayı itici bulup “soğuk yüzlü” olarak anmışlar, ama hiç şüphesiz Evliya Çelebi gibi pek çokları da yılan zehrinden ya da etinden yapılma ilaçların (tiryâk-ı fâruk) nice dertlere deva olduklarını anlatmışlar ve bu yaratıkları eğlencelerinin bir parçası olarak görmekten, öyle görünüyor ki, büyük memnuniyet duymuşlar.

    Şenlikte yılancılar

    Sultan III. Murad’ın şehzâdesi III. Mehmed’in 1582’deki sünnet düğünü, Atmeydanı (bugünkü Sultanahmet). Padişah, gösterileri İbrahim Paşa Sarayı Divanhânesi’nden takip ediyor. Surnâme yazarı İntizâmî’nin anlatımına göre “maharetli yalancılar olan yılancılar” gösteri alanına girer. Tatlı dil ile yılanı ininden çıkartıp zehir ve tiryâk (ilaç/panzehir) pazarlamaya girişirler: “Bu sanata yalan sığmaz, bu (gördükleriniz) yılan ayağıdır, herkesin kârı değildir” derler. Güya, seferde ve hazarda bu “Peygamber tiryâkı”nı yanında bulundurmak sünnet olup yetmiş derde devadır (Nakkaş Osman, İntizâmî Surnâmesi, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Hazine Bölümü. Farklı anlardaki olaylar tek bir an gibi resmedilmiştir).

    Bronz yılanlar

    Sahnenin (Atmeydanı’nın) o anki gösteriyle güzel bir uyum sergileyen değişmez dekoru: Yılanlı Sütun. Şehri yılan ve benzeri haşerelerden koruduğuna inanılan bu tılsımlardan birinin alt çenesi Hünernâme’de tasvir edildiği üzere, Fatih Sultan Mehmed tarafından topuz atılarak kırılır ve şehri gerçekten de haşerelerin bastığı rivayet olunur. Silahtar Tarihi’ne göre 1700 yılı akşamı yılanların başı kendiliğinden düşüp kopacaktır.

    Yılanbazın zor anları Sonra üstat, fıçının içine girip “ol sovuk yüzlü zehir ıssı (sahibi)” yılanlarla sarmaş dolaş olur. Görenler “âyâ bu ne hâletdür, ne it cânlu sûret-i insânda hayvânlar olur imiş” diye şaşkınlık dile getirirler. Birkaç tulumcu “bu asıl harîfün sûretini itler depsün” diyerek, belki biraz oyun olsun diye, fıçıyı kapatıp birkaç tekme ile yuvarlarlar, ortalık karışır. İçeriden bağrış çağrış, küfür kıyamet…
    Yılan üstadı soyunur Yılancıların hünerli üstadı, siyah renkli, zehirli, ejder gibi, heybetli yılanları kucak kucak alıp seyir yerine götürür. Büyük bir fıçı getirilir. Üstat, engerekleri fıçıya tutam tutam koyar ve bir peştamal kuşanıp, bütün elbiselerini soyunup bir kenara bırakır.

    Zehrin zararı yoktur

    Fıçı tekrar açılır, üstat çıkar, yılanları tekrar kuşanır ve “hayli zuhûra getürdüm” diye kurumlanır, tiryâklarını över: “Yiyüp bir pâre sokdurdı zebânın / Didi var mı görün zehrün ziyânın” (Yiyip bir parça dilini sokturdu / Dedi görün var mıymış zehrin zararı).

    Hem maharet hem ticaret

    Yılanlar tekrar kutusuna konunca halk tiryâk satın alabilmek için yılanbazların başlarına üşüşür. Bu kâseler muhtemelen yoğun ilgi gösterilen tiryâkları muhafaza ediyor. Yılanbazlar padişaha dua edip onu öven bir de şiirle gösteriyi tamamladılar.

    Levnî’nin yılanları

    III. Ahmed’in dört şehzâdesinin 1720’deki sünnet düğününde de yılanlar eğlencelerin önemli bir parçasıydı (Levnî, Vehbî Surnâmesi, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, III. Ahmed Bölümü).

    Tiryakilere soğuk bir sürpriz Tütün tiryakilerinin geçişi sırasında Sadrazam İbrahim Paşa onların üzerine altın saçtırır. Herkes yere eğildiği bir sırada ortalığa salınan yılanlar tiryakilerin iyice korkmasına sebep olup eğlencedeki şamata ve kahkahayı ikiye katlar.
  • Tiflis: Balkonları tarihe bakan şehir

    Tiflis: Balkonları tarihe bakan şehir

    Farklı zamanlarda birçok kez istila edilmiş, farklı dönemlerde Araplardan Moğollara, Selçuklulardan Perslere, Osmanlılardan Ruslara kadar pek çok farklı uygarlığın idaresine girmiş Tiflis, çok zengin bir kültürel mirasa sahip. Fakat kente asıl masalsı havasını veren yapılar, görkemli tarihî binalarla eşsiz bir uyum sağlayan ve bugün hâlâ pek çoğu zamana kafa tutan balkonlu Tiflis evleri.

    Gürcistan’ın başkenti Tiflis, muhtemelen dünyanın tarihî dokusu en iyi korunmuş küçük şehirlerinden biri. Kuruluş efsanesi 5. yüzyılı işaret eden şehri bu kadar özel kılan şey, uzun geçmişi boyunca birçok medeniyet tarafından işgal ve idare edilmiş olması: Araplar, İlhanlılar, Timurlular, Karakoyunlular, Selçuklular… Osmanlı, Safevi ve Rus imparatorlukları… Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, 7. yüzyıldan yakın geçmişe kadar farklı farklı dönemlerde Tiflis’te hükümranlık kuran kavim ve devletlerden sadece bazıları.

    Yerli halkların hayatını altüst eden bu işgallerden günümüze kalan izler, bugün Tiflis’in en büyük avantajlarından birine dönüşmüş durumda. Bu küçük ama harikulade şehrin tarihî ve kültürel varlıklarının zenginliği yavaş yavaş büyük tur operatörlerinin dikkatini çekerken, Tiflis’i dünyanın önemli kültür ve tarih turizmi destinasyonlarından biri haline getiriyor. Kentten gelip geçen uygarlıkların izleri, bugün üzerinde kurucu kral Vahtang Gorgansali’nin heykelinin ve Merkheti Kilisesi’nin yükseldiği tepeden bakıldığında katman katman gözler önüne seriliyor.

    Kadim şehrin masal evleri Şehrin Perslerin idaresine girdiği farklı dönemlerden kalma hamamlar ve
    onların üzerinde yer alan geleneksel Tiflis evleri. Hamam kubbelerinin yumuşak hatlarıyla evlerin doğrusal çizgileri göze hoş gelen bir tezat yaratıyor.

    Şehri ortadan ikiye bölen Mitk’vari (Rusçası Kura) nehrinin kazdığı derin vadinin karşı tepesinde bulunan, ilk inşa tarihi 4. yüzyıla kadar inen ve kendisini mesken tutan yeni fatihlerin katkılarıyla zaman içerisinde genişleyip büyüyen Narikala Kalesi’nin (Narkale) eteklerinde inanılmaz bir kültürel çeşitlilik gözleniyor. Hepsi tarihî değere sahip eşsiz dinî mimari örneklerini, Gürcü ve Ermeni Ortodoks katedrallerini, bir Katolik kilisesini, bir havrayı ve bir camiyi aynı kareye sığdırabilmek pek az dünya şehrine nasip olmuş bir ayrıcalık. Ayrıca hâlâ ibadete açık olan ve 5. yüzyıla tarihlenen dünyanın en eski Zerdüşt tapınaklarından Ateşgâh’ın da aynı bölgede, Zemo Betlemi kilisesinin hemen yakınında yer aldığını hatırlatalım. Tiflis’in bugünkü çehresi ilginç ve görülmeye değer bir bileşim oluşturuyor. En eski çağlardan günümüze kadar gelen savunma ve ibadet amaçlı yapılar; sayıları 12’yi bulan tarihî hamamlar; “Opera” gibi Rus İmparatorluğu, “Eski Parlamento” gibi Sovyetler Birliği döneminden miras kalan göz kamaştırıcı binalar; Barış Köprüsü ve Televizyon Kulesi gibi modern mimari eserler; Gürcistan Ana (Mother of Georgia) ve Vahtang Gorgasali heykelleri gibi çağdaş anıtlar hep birlikte eşsiz bir doku oluşturuyor. Tiflis’in nev’i şahsına münhasır geleneksel evleri aradaki boşlukları doldururken, kent panoramasına renkli ve ahenkli bir bütünlük katıyor.

    Eski Tiflis’in hamamlar semti Abanotubani’nin üzerindeki sarp yamaçlara inşa edilmiş kartal yuvasını andıran eski Tiflis evleri.

    Şehrin önemli bölümü 18. yüzyıl sonlarındaki istilalar sırasında yakılıp yıkıldığından, en büyük özellikleri incelikli ahşap ya da demir işçiliğiyle bezeli balkonları olan Tiflis’in geleneksel evlerinin büyük çoğunluğu 19. yüzyıla tarihleniyor. Doğrusal çizgilerle kıvrımlı hatları bir araya getiren 1. Dünya Savaşı öncesinin Art Nouveau tarzıyla geleneksel Gürcü mimarisinin bir füzyonu olan Tiflis evleri, pastel renkleriyle kent sakinlerinin ve ziyaretçilerin gözlerini okşuyor.

    Art Nouveau tarzı ahşap ya da ferforje balkonları, 19. Yüzyıl Tiflis evlerinin en dikkat çekici özellikleri arasında.

    Eski Tiflis’in Kala (Kale) ve Abanotubani (Hamamlar bölgesi) semtlerindeki geleneksel 19. yüzyıl evlerinin pek çoğu, Gürcistan devletinin yakın zamanda aldığı kararla zevkli bir şekilde restore edilmiş durumda. İşin güzel tarafı, bu aslına uygun yenileme işi sadece turistik bir atraksiyon çerçevesinde gerçekleştirilmemiş. Ahşap yapıların çoğunun içlerinde yaşanıyor. Kimileri ise otele, restorana, mağazaya dönüştürülmüş. Ama süs değiller, hepsinin bir varolma amacı, kendilerine özgü hayatları var. Bu şahsiyetli evler, bugün de yaşıyorlar. Ayrıca kentin daha dış mahallelerinde tüm terkedilmişliklerine rağmen zamana kafa tutmayı sürdüren onlarca Tiflis evi mevcut. Bu evler aynı zamanda o ‘eski güzel günler’e has yaşam biçimlerinin görmüş geçirmiş birer tanığı. Zamanında aynı katta bulunan farklı dairelerin sakinleri tarafından ortak olarak kullanılan bu balkonlar; dışa dönük, katılımcı ve paylaşımcı bir yaşam tarzının günümüzdeki şahitleri olarak hayatlarını sürdürüyor.

    Gündüz başka, gece başka güzel Gürcistan devletinin aldığı karar uyarınca birçoğu yakın zamanlarda restore edilen geleneksel Tiflis evlerinin kimileri yaşamlarına otel, pansiyon, restoran olarak devam ederken, kimileri konut olarak hizmet veriyor. Hava karardıktan sonra ışıklandırılan Kale ve Hamamlar bölgelerindeki tarihi yapıları ve geleneksel evleriyle Eski Tiflis, geceleri büyülü bir güzelliğe bürünüyor.

    Dünya imparatorluklarına başkentlik etmiş 20 milyonluk İstanbul’da, acaba 1.5 milyonluk Tiflis’teki kadar geleneksel ahşap yapı kalmış mıdır? Eski Tiflis’te bir café’de, şehrin geleneksel ahşap evlerden birinin balkonunun gölgesinde oturmuş kahvemi yudumlarken birer birer tarihe gömdüğümüz konakları, yalıları, cumbalı ahşap evleri düşünüp için için hayıflanıyorum. İstanbul’un börtüsüne böceğine, toprağına ağacına, havasına denizine ettiğimiz ihanet, galiba onun tarihî dokusuna ettiğimizin yanında devede kulak kalıyor.

    Bu yazının hazırlanmasında desteklerini esirgemeyen Yunus Emre Enstitüsü Gürcistan Direktörü Sayın Kürşad Koca’ya ve Gürcistan Ulusal Turizm İdaresi’ne (Georgia National Tourism Administration) teşekkür ederiz.

    ESKİ BİR FOTOĞRAFIN TANIKLIĞINDA

    Cuma Camii’nin yer değiştiren minaresi

    İslâmiyet Gürcistan’a 7. yüzyılda Araplar tarafından getirildi. Arap kuvvetleri Gürcistan’ı ele geçirdikten sonra, Gürcülerle 654 yılında bir Himaye Belgesi imzalamıştı. Gürcüler seferdeki Arap ordularına asker verecek, buna mukabil İslâmiyet’i kabul eden Gürcülerden vergi alınmayacaktı. 17. yüzyılda Gürcistan’ı ziyaret eden Evliya Çelebi, Tiflis’i camileri, uleması ve cemaatleri ile bir Müslüman şehri olarak tanımlıyor.

    Osmanlıların 1578’de Tiflis’i aldıktan sonra Sultan III. Murad ve Lala Mustafa Paşa adına camiiler inşa ettikleri, o dönemde şehrin yaklaşık % 25’inin Müslüman olduğu biliniyor. Eski kaynaklara göre sayıları 200’e ulaşan camilerin hemen hepsi kentin SSCB hükümranlığı yıllarında yok olup gitmiş. Fotoğrafları günümüze ulaşan Şah Abbas Camii’nin bile bugün yerinde yeller esiyor.

    Cuma Camii ise bugün Tiflis’te hâlâ ibadete açık olan tek camii. Burada önceleri Osmanlılardan kalma bir cami bulunduğu iddia edilse de, bu konuda bilimsel veri bulunmuyor. Bu caminin Sultan III. Murad adına yaptırılan Hünkâr Camii olduğunu söyleyenler de var, oysa bunu kanıtlayacak bir belge de mevcut değil.

    Cuma Camii’nin halihbinası 1860’larda inşa edilmiş. Daha önce burada biri Şiilere, diğeri Sünnilere hizmet eden iki mescid bulunuyormuş. Yeni yapı, bu iki mescidi bir araya getirirken sıradışı bir özellik kazanmış: Cuma Camii’nin iki mihrabı bulunuyor. Birinin önünde Şiiler, diğerinin önünde Sünniler secdeye varıyor, birlikte barış içinde ibadet ediyor.

    Elimizde 1880’lerde çekilmiş bir fotoğrafla Eski Tiflis’te Cuma Camii’ni yıllar sonra aynı açılardan fotoğraflayacak noktaları ararken, bir sürprizle karşılaşıyoruz: Yapının tuğla minaresi, 20. yüzyılın başlarında gerçekleştirilen restorasyonda 20-30 metre kadar yer değiştirmiş. Muhtemelen Gürcü yetkililerin bile henüz farkında olmadıkları bu saptamayı ise, bugün hâlâ ayakta kalan ve bize referans noktası sunan eski bir Tiflis evine borçluyuz.

    1880’lerden kalma soldaki fotoğraf ile yeni çektiğimiz kare karşılaştırılınca, Cuma Camii’nin minaresinin yer değiştirmiş olduğu gözleniyor. Referans noktamız ise, bugün hâlâ aynı yerde yükselen, 19. yüzyılda inşa edilmiş geleneksel bir Tiflis evi.
  • ‘Kim ki iki ev-li olur o zaman aklından olur’

    ‘Kim ki iki ev-li olur o zaman aklından olur’

    İki eve bölünen hayatlara sık rastlanıyor, özellikle “emekli”lerde: Yılı, biri kışlık ötekisi yazlık iki eve bölünerek geçiriyorlar. O tarz örneklerde bir ev ötekinin tamamlayıcısı belki; gene de bölünmenin ruh haritasında arızalara yol açma olasılığı düşük değil herhalde… Eric Rohmer’in atasözlerinden hareketle yaptığı filmlerden birine yol açan deyişi: “Qui a deux maisons, perd la raison”.

    Taşınır, taşınabilir, taşınan yapılar, her vakit içimde bir filiz verme duygusu yarattı -en son, Rosa Parks’ın, o yaralı savaşçının Detroit’te(n) sökülüp Berlin’e getirilip bir bahçede yeniden dikilen iki katlı, ahşap evi. Geceleri, kapalı perdelerinin arkasında ışık yanıyor olması iyi buluş: Kimse yok mu sorusunun karşılığı ise “Kimse var”.

    Böyle evler, aynı ağaç. Bir zamanlar bir yere dikilmişler, kesilecekken kökleriyle sökülüp bir başka yere neden götürülmesin, yeniden dikilmesin? Topraktan toprağa sürgün, tek unutulmasın, can suyu verilsin. Berlin’deki yerinde ışık o işlevi görüyor, görecektir.

    Detroit’ten anılarını da yanında getirmiş midir? Rosa’dan kalan görünür görünmez izler gövdesine nasıl olsa nüfuz etmiştir. Hava ve Rüzgâr değişmiştir, doğru; kokular, sesler başkadır şimdi, doğru -aynı insan: Bir süre yadırgar, sonra alışır: Zaman bazan hasret ve gurbet haznelerini doldurur, taşırır, bazan boşaltır ve kurutur: Aynı insan.

    Rosa Parks’ın evi kıtalararası taşındı Amerikalı insan hakları savunucusu Rosa Parks’ın üç yıl önce Detroit şehrinde yıkılma listesine alınan evini, Amerikalı sanatçı Ryan Mendoza bu yıl Şubat ayında Berlin’e taşıyarak ‘kurtardı’ (aşağıda).

    Pek çok kişinin zihnini kurcaladığını sandığım bir konu beni sık düşündürmüştür: Adolf Hitler “ölçülü” bir saldırgan olsaydı, Avrupa’nın önemli bir bölümünü işgal ettikten sonra SSCB’ye yönelmese, İngiltere’yle masaya otursaydı, bir tek Avrupa’nın yazgısı mıydı kökten değişikliğe uğrayacak olan? Dünya dengesi de bundan payını alacaktı. İtalya ve İspanya’yı da içerecek geniş ve güçlü bir faşist coğrafyanın ömrü bugüne dek uzayabilir, karşısındaki öteki buyurgan küme de bu kalıcılıktan nasibini alabilirdi.

    Bütün bunlar bereket gerçekleşmedi; ölçüsüz saldırganın ülkesi yakıp yıktığı ülkelerden daha da fazla yıkıma uğradı. Yukarıdaki senaryo gerçekleşseydi, yapıldığı ve tasarlandığı kadarıyla biliyoruz ki, ortaya insani değil de yücelik saplantısını esas alan yapılar, bulvarlar, kent dönüşümleri çıkacaktı: Speer yönetiminde hazırlanan, Türkçe dahil pek çok dilde bir propaganda aracı olarak basılıp dağıtılan “Führer’in tasavvur dünyası” kitabından Siyah Sert Berlin’de sözetmiştim.

    Hitler-Speer ikilisinin, insanlık tarihinin ve hemen her uygarlığın bünyesinde ön replikalarına rastlanır: Yücelik hastalığının pençesinde mahkûm hükümranların yanına doludizgin taşkınlıklarını gerçekleştirmeye, olmadı onları iyiden iyiye azdırmaya yatkın birileri sokulur, onbinlerin yaşamına malolacak ‘çılgın proje’lerin uçan halısına birlikte binilirdi. Okumalarım bana çılgın ötesi bir tasarıyı, Büyük İskender’e mimar-heykeltraş, Stasicrates adıyla da tanınan Disnocratos’un açtığını gösterdi: Aynaroz’da, manastırlar yarımadasındaki en yüksek tepeyi yontarak, 2000 metre yüksekliğinde bir İskender figürü yaratılacak, ellerinden birinde 10 bin nüfuslu bir kent, ötekinde yağmur suları derlenerek bir ‘boşlukta asılı göl’ oluşturulacak bu kalkışıma Makedonyalının ömrü yetmemişti.

    ***

    Taşınabilir yapılardan etkilendiğimi gizleyecek değilim; gene de taşınmaz sıfatı ve temsil ettiği durum öteden beri zihnimi meşgul eder durur. Bir yapının, hem topografik, hem coğrafî yerlemlerinden taştığı unutulmamalı ama: Los Angeles’ta oturan birinin aklına düştüğünde Taç Mahal’in “yer”i değişmez şüphesiz, gelgelelim imgesi “yer”inden oynamış demektir o an; dahası, bir yapının imgesi uzam ve zaman sınırı tanımayan bir varlıktır, karmaşık ağlar örer.

    Ernst Jünger’in Savaş Günlükleri’nin (1941-45) odağını Paris günleri oluşturur. 22 Temmuz 1942 günü, öğle sonrası Picasso’nun Rue des Grands Augustins’deki atölyesini ziyaretini işlediği iki sayfayı derin ve dolgun bir yazı kateder, sanki ökenin fırçasına öykünmüştür: Birkaç dokunuşta mekânı canlandırır, Picasso’nun yapıtlarından sözediş biçimine de sinmiştir aynı imrendirici ustalık. Sahnenin savaş ortasında çatıldığını, Jünger’in Alman ordusunun subayı olduğunu unutamayız -“ikimize kalsa” dediğini aktarır ressamın, “barışı şu an tesis ederdik”.  Ne ikisine, ne birine kalacaktır.

    Balzac’ın etkisiyle atölyesini taşıdı

    Picasso, Balzac’ın Meçhul Şaheser’inden o kadar etkilenir ki, kitapta geçen Porbus’un Paris’te, Grands-Augustins, 7 numaradaki stüdyosuna taşınır. Sanatçı savaş karşıtı ünlü “Guernica” tablosunu burada resmetmiştir.

    Rue des Grands Augustins’e ilk gidişim 1974’e iniyor, yaklaşık yirmi yıl sonrasında dostum Samih Rifat’ı götürdüydüm oraya, Ecekent’te birkaç satıra sığdırıp geçmişim –Perişey’in ilk basımının sırtındaki fotoğraf bende yok nicedir. O sokağı, o yapıyı Jünger’den aşağı kalır tarafı olmayan bir üslûpla ele alır Samih Rifat; Balzac’ın aynı mekânda geçen Meçhûl Şaheser’inin çevirisi için yazdığı önsözde. Jacques Rivette’in görkemli uyarlaması Les Belles Noiseuses’de, aynı ortamda bir başka Frenhofer çıkar karşımıza -hepimizde, az ya da çok payı olan bir karakter, duruş, belki yazgı okumuştur yönetmen.

    Yapı bir sokakta, bir şehirde, bir ülkede, kıtada: Kaçıncı kez, “haritada bir nokta”. Sabitlenmiyor oysa, ait olduğu topografik zeminde: İmgesini taşıyor ziyaretçileri, taşınıyor böylece, “yer”inden taşarak.

    ***

    “Kim ki iki ev-li olur, aklından olur” diye çeviriyorum, Eric Rohmer’in atasözlerinden hareketle yaptığı filimlerden birine yolaçan deyişi: “Qui a deux maisons, perd la raison”. Gerçekten de, aynı anda biri Paris’in içinde ötekisi banliyösünde iki ayrı evde yaşayan genç bir kadının mutsuz sona bağlanan hikâyesini anlatıyor Rohmer -genç kadını oynayan Pascale Ogier’nin 1984’de, filimle aynı yıl, 26’sına basmadan bir gün önce ölmesi atasözüne ayrıca bâtıl bir yük bindiriyor.

    İki eve bölünen hayatlara sık rastlanıyor, özellikle “emekli”lerde: Yılı, biri kışlık ötekisi yazlık iki eve bölünerek geçiriyorlar. O tarz örneklerde bir ev ötekinin tamamlayıcısı belki; gene de bölünmenin ruh haritasında arızalara yolaçma olasılığı düşük değil herhalde. Buna karşılık, Rohmer’in üstüne eğildiği çift ev-lilik, çoğu kez ‘çift evlilik’ten (sic!) kaynaklanıyor. Jules ve Jim üçgenleri başka, oldukça sınırlı sayıda örneğine rastlanan ilişki formatı oradaki – toplumda asıl yaygın olan türü “metres” ilişkisine bağlı olarak devreye giren öteki evasıl ev’in düşmanı.

    İki apayrı diyarda iki ev nedir, epeydir bilenlerdenim. “Bana evinizin yerini gösterin, size nasıl yaşadığınızı anlatayım”, bana kalırsa doğru ölçek konumlaması: Her durumda bir yarılma hikâyesi. Sabah Atina’daki evinde uyanmış, gece New York’takinde yatmış insanın vücut parametreleri, kan değerleri altüst olur; hele bir sonraki sabah ilk evden sokağa çıkış yok mu: Tarifsiz karmaşa.

    Kişi, doğduğu evde mi yaşayıp ölmeli? Öylelerini tanıdığım oldu: Kendilerinde sıkışıktılar. Karşı kefede, durmadan ev değiştiren, kısa aralarla şehir değiştiren bir mutlak-göçmen-ruh tipi yeralır -her yerin geçicisi olmak. Rilke’nin ikizleri.

    Gün geldi seçtiğim, ayırdığım, gönlümü çelmiş kulübelerin arasına Agnès Varda’nın “Mutluluk Serası” adını verdiği, 2018 ilkyazında Paris-Marais galerilerinden birinde sergilediği “iş”i katıldı. Iskalamış olduğum için şaşırdım; ilki 2006’dan, bu dördüncü kulübe girişimiymiş sinemacının.

    Aynı yönteme dayanıyor “Sera”: 1964 yapımı “Mutluluk” filminin pelikülleriyle inşa edilmiş. Işığın gücü oranında, içeriden olduğu gibi dışarıdan da görülebilen duvarlardan ve çatıdan oluşuyor.

    Dijital devrim pelikülleri, filim bobinlerini tarihe gömdü. Bu yakınlarda dinliyordum Varda’yı; ekrandan dokunmatik kurgu yapma işlemini hâlâ yadırgadığını ifade ediyordu: ‘Eski teknoloji’yi kullanmış, onun kimi unsurlarına bağlanmış son iki kuşağın temsilcileriyiz biz: Agnès ve Enis, sonrakilerin yadırgayabileceği nostaljik duygular taşıyoruz. O makaralara, ben sözgelimi tipobaskıya.

    “Filmim için yeni bir yaşam biçimi bu” demiş: “Bir kulübe oluyor şimdi de”.

    Bir benzerini kitaplarımı kullanarak yapmaya kalkışacak olsam, malûm “tuğla gibi kitap”larım da oldu (!), belki asıl kulübemi boşluğun ortasında, bir no man’s land kesitinde çoktan çatmış olduğumu hatırlatıyor bana Varda’nın kalkışımı.

    Ne için ama, bu çabalamalar? Sinemacı-sanatçı ortak durumumuzu iki cümlede açığa vuruyor:

    “Genel hatlarında bir şey gelmiyor elimizden; Dünya’nın daha iyi dönebilmesi için yapabileceğimiz fazla bir şey yok. Ben, yaptığım kulübenin içine girince sinemayı düşünüyorum, çünkü sinema yapmak paylaşmak da”.

  • Tenisin rengini değiştiren kadın

    Tenisin rengini değiştiren kadın

    Williams Kardeşler’in “rol modeli”, kortların ilk siyah kadın şampiyonu Althea Gibson, 11 Grand Slam şampiyonluğuna imza atan unutulmaz bir sporcuydu. Hayatı boyunca sadece rakiplerine karşı değil, iflah olmaz ırkçılığa karşı da mücadele etti. Açtığı yoldan gelenler hâlâ önyargılarla, ayrımcılıkla, nefret suçlarıyla boğuşsalar da, varlar. 20. yüzyıla damga vuran benzersiz bir başarı öyküsü.

    Tenis dünyasında yılın ilk büyük organizasyonu geride kaldı. Milyonlar bu yaz 37. yaşını bitirecek Roger Federer’in şampiyonluğunu ayakta alkışlayadursun, pek tanınmayan Amerikalı bir raketin sosyal medya hesabı turnuvaya damgasını vurdu. Bir Grand Slam’de ilk defa çeyrek final gören Tennys Sandgren’in twitter’dan silmeye çalıştığı aşırı sağcı paylaşımları şimşekleri üstüne çekti. Basın toplantısında bu görüşlerle alakası olmadığını söyleyen sporcuya çok sert tepki gösterenlerden biri de Serena Williams idi. Ablası Venus ile birlikte kortların tozunu atan kadınlar tenisinin kraliçesi, varlığını ondan çok daha önce doğan birisine borçlu; biricik Althea Gibson’a…

    Şampiyona saygı töreni Tenis tarihinin ilk siyahi kadın şampiyonu Gibson için 11 Temmuz 1957’de Broadway, New York’ta saygı töreni düzenlenmişti. 

    Williams Kardeşler’in Los Angeles’ın belalı mahallesi Compton’da doğmasından yaklaşık yarım asır önce Clarendon’da dünyaya merhaba demişti Althea Gibson. Tarihler 25 Ağustos 1927’yi gösteriyordu. Güney Carolina’da pamuk tarlasında çalışan bir karı-kocanın çocuğuydu. Milyonları derinden etkileyen Büyük Buhran, 1930’da ailesini Harlem’e sürüklemişti. Tesadüf bu ya, taşındıkları sokak gündüzleri mahallenin çocuklarının spor yapmaları için kapatılıyordu. Kader ağlarını örüyor, küçük kız erken yaşta tenise çok yakın bir branş olan ‘paddle’ ile tanışıyordu. Tanışmakla da kalmıyor, 12 yaşında New York şampiyonu oluyordu. 

    Yeteneğini farkeden müzisyen Buddy Walker, elinden tutup onu Harlem’deki tenis kulübüne yazdırmıştı. Aldığı raket de cabasıydı. Fakir kızın cebinde beş kuruş para yoktu. Komşular da seferber olmuş, kendi aralarında topladıkları paralarla Althea’nın yoluna devam etmesini sağlamıştı. 

    O kadar iyiydi ki… Yaşıtları bileğini bükemiyor, Amerikan Tenis Birliği’nin turnuvalarında kupaları topluyor, aynı organizasyonda tam 10 yıl boyunca yenilmiyordu. Gücünün farkındaydı. Farklı olduğunu biliyor, insanların bunu görmesini istiyordu. “Kendime bir şey kanıtlamaya ihtiyacım yoktu. Rakiplerime bunu ispatlamak istiyordum” diyen tenisçi, beyazların dünyasına kabul edilmeyi hedefliyordu.

    Wimbledon’da ilk siyah kadın şampiyon 1957 Wimbledon tek kadınlar finalinde Amerikalı rakibi Darlene Hard’ı yenen Althea Gibson, adını tenis tarihine turnuvanın ilk siyahi kadın şampiyonu olarak yazdırdı. 

    Gibson, sonradan Grand Slam turnuvası kazanan tek siyah erkek raket olan Arthur Ashe’i de destekleyecek olan Walter Johnson’ın kısa sürede ilgisini çekmişti. Siyah Amerikalı gençlerin tenis oynamaları için bir program geliştiren spor meftunu, genç raketi anında farketmişti. Onu hemen kanatları altına almış, daha büyük organizasyonlar için hazırlamaya başlamıştı. 

    O güne kadar Amerika Birleşik Devletleri Salon Turnuvası’nda daha önce boy gösteren tek siyah Reginald Weir’di. 19’unda önemli bir turnuvaya başvurusu kabul edilen tenisçinin ten renginin farklı olduğu anlaşılınca, bir anda tüm kapılar suratına kapanmıştı. Yoğun bir çabanın sonucunda bu önemli şampiyonada ancak 37 yaşında sahne alabilen sporcunun en iyi günleri geride kalmış; ikinci turda elenip gitmişti. Fakat Gibson’un durumu çok farklıydı. Gençti, güçlüydü, geleceği parlaktı. Önündeki tek engel siyah olmasıydı. Beyazların onu kabulü şarttı!

    1949’da düzenlenen Amerika Birleşik Devletleri Salon Turnuvası’nda çeyrek finale kadar yükselen Gibson, kendisini birçoklarına ispatlıyordu. Aynı yıl Florida A&M Üniversitesi’nden tam burs kapan raket, dur durak bilmeyecekti. 

    Rolland-Garros’ta ‘Fransız öpücüğü’ 1956 Fransa Açık Tenis Turnuvası Rolland-Garros’ta şampiyonluğu elde eden Gibson kazandığı kupasına zafer öpücüğü konduruyor. 

    Tarihî an 

    Ertesi yıl onun bugünkü Amerika Açık Turnuvası’nda oynaması için büyük bir lobi faaliyeti başlatıldı. Beşi teklerde olmak üzere toplam 18 Grand Slam zaferine imza atan eski şampiyonlardan Alice Marble, Amerikan tenis dergisine yazdığı mektupta genç raketin önündeki engellerin kaldırılmasını istemişti. Onun satırları etkili olmuş, Gibson tam da 23. yaşgününde New York’ta korta ayak basmıştı. Tarihte ilk defa bir siyah Grand Slam turnuvasındaydı. Wimbledon şampiyonu Louise Brough’ya üç sette yenilse de, ülkenin manşetlerini genç sporcu süslüyordu. Irk bariyeri paramparça olmuştu. 

    1951’de ilk uluslararası turnuvasını kazanan Gibson, Wimbledon’a davet edildi. Tenisin en saygın organizasyonunda sahne alan ilk siyah yine oydu. Üçüncü turda elense de adı artık Avrupa’da da biliniyordu. 

    Usta tenisçiden gençlere dersler Katıldığı turnuvalarda aldığı başarılarla ünlenen Gibson, kendisine maç kazandıran taktikleri liseli öğrencilerle paylaşıyor. 

    1953’te diplomasını alıp Lincoln Üniversitesi’nde çalışmaya başlayan sporcu, hayatının kararıyla karşı karşıya kalmıştı. Adını açıklamadığı bir subaya aşık olmuş, tenisten kopup orduya girmeyi düşünmüştü. Tercihi farklı olsa bu yazı yine yazılır ancak çok daha az yer kaplardı… 

    1955’te Amerika’yı temsilen Asya’da gösteri maçları yapan Gibson, katıldığı küçük turnuvalarda “döktürüyordu”. Artık hasat zamanı gelmişti. 

    Ertesi sene İngiliz Angele Mortimer’ı yenerek Roland Garros’u kazandığında, tüm dünyada manşetleri süsledi. İlk defa bir siyah oyuncu, Grand Slam turnuvasında şampiyon olmuştu. Çiftlerde de partneri Angela Buxton ile zafere ulaşan başarılı raket, büyük umutlarla Wimbledon’ın yolunu tuttu. Teklerde çeyrek final gördüyse de organizasyonun sonunda taçlanacak olan Shirley Fry’a boyun eğmişti. Çiftlerde Buxton ile yine mutlu sona ulaşan Gibson, iyiden iyiye İngiltere’nin havasına ısınıyordu. 

    Tenisin ardından golfte kariyer Tenis kariyerinden sonra golfe merak saran Gibson, 1964’te Kadınlar Profesyonel Golf Birliği’ne üye olan ilk siyahi kadın olmuştu. 

    Kraliçe’nin huzurunda 

    1957 onun yılıydı. Darlene Hard’ı yenerek Wimbledon’da mutlu sona ulaştı ve yine tarih kitaplarına geçti. Merkez kortta taçlanan ilk siyah tenisçiye kupasını Kraliçe II. Elizabeth vermişti. Bir zamanlar beyazlarla yan yana oturmasına bile izin verilmeyen azim abidesi, onların yanyana gelemeyeceği Kraliçe’nin elini sıkıyordu. New York’a dönüşünde kahramanlar gibi karşılanan başarılı raket için geçit töreni düzenlenmişti. O sene Amerika Açık’ı da kazanan Gibson, çiftler ve karışık çiftlerde de kupa koleksiyonculuğunu sürdürdü. Sports Illustrated ve Time dergilerine kapak olan ilk siyah kadın oldu. 

    1958’de Wimbledon ve Amerika Açık unvanlarını koruyan başarılı raket, ülkesinde üstüste iki defa yılın kadın sporcusu seçilmişti. Dünya sıralamasında bir numaraydı. Fakat yılın sonunda aldığı karar, bir anda kortlara bomba gibi düştü. Gibson birçokları gibi profesyonelliği seçmişti. Zira o tarihlerde tenis amatördü; maddi koşullar en büyük yıldızların bile belini büküyordu. Tekler ve çiftler turnuvalarında 56 defa taçlanmış olmasına rağmen, bu spordan tek kuruş para kazanmamıştı. 

    Ertesi yıl Harlem basketbol takımının gösteri maçları öncesinde sahne alsa da ne madden ne de manen mutluydu. Profesyonel teniste de onun için çok para yoktu. Kortlarda paraladığı rakiplerine davet yağarken, onun kapısını kimse çalmıyordu. Irk bariyeri yine karşısına dikilmişti. Sosyal farkındalık projelerine destek veren Gibson, bir yandan da yorumculuk yapıyordu. Bir ara müzikte şansını deneyip albüm yaptıktan sonra dönemin en popüler televizyon programı Ed Sullivan Show’a konuk olmuştu. John Ford’un The Horse Soldiers filminde köle bir kadını canlandıran başarılı sporcu, senaryodaki zenci aksanını reddediyordu. O, hayatı boyunca “beyaz” atmosferin içinde, siyah bir kadın olmayı başarmıştı. 1960’ta spor yazarı Ed Fitzgerald ile birlikte anılarını kaleme aldı. Kitabın adı pek manidardı: I Always Wanted to Be Somebody (Hep Biri Olmak İstedim). 

    1964’te spor dünyasına geri dönen Gibson, 37 yaşında Kadınlar Profesyonel Golf Birliği’ne üye olan ilk siyah kadın oldu. Bazı turnuvalara alınmamış, kimi zaman kulüplere kabul edilmediğinden, arabasında üstünü değiştirmişti. Ama hiçbir zaman bildiği yoldan şaşmayıp öncü olmaya devam etti. Golfün en çok kazanan kadınlarından biri olması da cabasıydı. 

    Dergi kapaklarında ilk siyah kadın 

    Gibson medyada da ilklere imza atmıştı. Time ve Sports Illustrated başarılarının ardından Gibson’ı kapak yaptığında, bu dergilerin kapağına çıkan ilk siyah kadın olmuştu. 

    Sport Illustrated‘ın 2 Eylül 1957 kapağında Althea Gibson…

    1972’de büyük şehirlerin fakir mahallelerinde gençlerin tenis oynaması için başlatılan projenin mimarı olan Gibson, kurduğu merkezlerde sayısız çocuğun hayatına dokundu. Onun spora kazandırdıkları arasında profesyonel olanlardan Zina Garrison, 1990’da Wimbledon’da finalde Martina Navratilova’ya boyun eğmişti. 1976’da New Jersey eyaleti spor komiserliğine getirilen Gibson, ertesi yıl Demokrat Parti’den senatoya girmek için yarıştıysa da ikincilikte kaldı. 1992’de geçirdiği beyin kanamalarının neticesinde felç olan emekli tenisçinin imdadına eski partneri Buxton yetişti. Dünya çapında toplanan yaklaşık 1 milyon dolarlık miktar dertlere derman olmuştu. 

    1999’da Serena Williams Amerika Açık’ı kazandığında, Gibson 72’sindeydi. Ertesi yıl ise ablası Venus aynı başarıyı tekrarlamıştı. Kardeşler kortların tozunu dumana katarken, ilk tebriklerden biri de onların geçtiği kapıyı açan “Althea Teyze”lerinden geliyordu. Tesadüf bu ya, Serena öğrenciyken hayran olduğu idolüne bir mektup yollayıp onu yakından tanımaya çalışmıştı. Venus ise kariyeri boyunca defalarca onun ismini anmıştı. 

    Onun 1950’de Amerika Açık’a ilk adımını attığı an, Amerikan spor tarihinde 1947’de beyazlarla oynayan ilk siyah beyzbolcu Jackie Robinson ile kıyaslanadursun; 2003’te son nefesini veren Gibson’ın adı bugün sayısız merkez ve kortta yaşıyor. Özgeçmişinde teklerde beş, çiftlerde beş, karışık çiftlerde de bir olmak üzere toplam 11 Grand Slam şampiyonluğu yazıyor. Kraliçe II. Elizabeth’ten kupa alırken, belki de ötekilerin Wimbledon’ı ilk defa duymasını sağlamıştı. O raketi ilk eline aldığında, ABD’de tenis oynayan azınlıkların oranı yüzde 5 bile değildi. Bugün yüzde 30’dan fazlalar ve bunların da üçte ikisi siyah. 

    O, sadece biri olmak istiyordu. Farklı, özel biri. Tarihte onun kadar büyük zorlukları aşmak zorunda kalan başka tenisçi olmamıştı. Açtığı yoldan gelenler hâlâ önyargılarla, ırkçılıkla, nefret suçlarıyla boğuşsalar da, varlar. Zira o asla kapanmayacak kapıyı Gibson açtı. 

  • Dolandırıcılığın çok kısa tarihi

    Dolandırıcılığın çok kısa tarihi

    (Valla çok kısa, kestirmeden götüreceğim.)

    Uzağa gitmeye gerek yok, spam kutunuzdaki mail’lere bakın yeter: Gariban bir Afrika ülkesinin halkından çalınan serveti ülke dışına çıkarmak için yardım isteyenler, kimsesiz birisinin mirasını sizi mirasçı gibi gösterip kırışmayı teklif edenler, güzellik yarışmasında dereceye girebilecek olduğu hâlde, her nasılsa Güneşli’deki Raif Dayı’yla evlenmeye can atan ama gelmek için Raif Dayı’nın 400 dolar ateşlemesi gereken yabancı güzeller… 

    Bizi dolandırmadığı için kendimizi iyi hissettiğimiz ve dolandırdığı insanlara karşı üstün olduğumuzu hissettirdiği için pek sevdiğimiz Sülün Osman, Galata Köprüsü’nü, Dolmabahçe Saat Kulesi’ni sattı ama, millattan sonra ikinci yüzyılda bir grup Roma askeri de koskoca Roma İmparatorluğu’nu sattı. Nasıl mı? 

    Şaibeli bir suikast sonrası tahta geçen Pertinax’ın askerleri cülus bahşişini beğenmeyince imparatoru öldürüp Roma İmparatorluğu’nu satışa çıkartıyor. Biz imparatorluk desek de, onlar kendilerini hâlâ yasalara göre çalışan bir cumhuriyet olarak gördükleri için bu işin hiçbir anlamı yok aslında. Ama yine de “Abi biraz birikmişim var, taksi plakası mı alsam, Roma İmparatorluğu’nu satıyorlarmış onu mu alsam?” diye düşünen Didius Julianus bu oltayı yutuyor ve bugünün parasıyla yaklaşık 1 milyar doları askerlerin hesabına (muhtemelen Western Union’la) yatırıyor. Tabii imparatorluğu sadece dokuz hafta sürüyor ve öldürülüyor. 

    Gelelim en yaygın dolandırıcılık türüne ismini veren Charles Ponzi arkadaşa… Charles’tan önce de sisteme sonradan girenin parasını önceden girenlere ödeyen ve sonunda patlayan sistemler var ama ihale Charles’a kalmış bir kere. 

    Ponzi’nin olayı aslında masumca başlıyor: Hâlâ var mı bilmiyorum ama internet öncesi dönemde yaşamış faniler, örneğin yurtdışında bir okula başvurduklarında, okulun cevap göndermesi için zarfın içine bir de “coupon-réponse” diye bir şey atardı. Hatta bununla ilk karşılaştığımda coupon-réponse’un değerinin her ülkede sabit olduğunu ve kur farkından dolayı PTT’den alacağımız coupon-réponse’u Almanya’ya götürüp satsak kâr edebileceğimizi farketmiştim. Zira atıyorum Almanya’da kupon 30 Mark’sa, PTT’de de sene başında 30 Mark karşılığı TL olarak belirleniyor ama yıl sonuna kadar fiyatı sabit kalıyordu. Yani yılın ortasında falan 20 Mark’a kadar düşüyordu. Türkiye’de 20 Mark’a al, git götür Almanya’da 30 Mark’a sat, anında kazanç, hiç de fena değil. Herhalde arbitraj dedikleri şey bu oluyor. 

    İşte bu bizim Charles Ponzi de bu kuponlarla ilk karşılaştığında bu yolla para kazanabileceğini düşünüyor. Ama önce Avrupa’dan bolca coupon-réponse satın almak lâzım. Bunun için bankaya gidip kredi istiyor, banka da “yavrum yürü git” diyerek Ponzi’yi kovalıyor. Ponzi bu, durur mu? Durmadığını biliyorsunuz zaten. Projesini anlatıp yüksek kazanç vaadiyle para toplamaya başlıyor ve kısa sürede para yağmaya başlıyor. Ama bir sorun var: Yatırılan paralarla İtalya’dan coupon-réponse alıp getirmesi için Titanic boyutlarında gemiler gerekiyor ve o kadar çok para topluyor ki dolaşımda o kadar coupon-réponse yok. Alacağım dese de ortada mal yok yani. E, tabii bazı gazeteciler uyanıp, “olmaz bu iş” diye yazılar yazmaya başlıyorlar ama Ponzi hemen bunları mahkemeye veriyor, susturuyor. Tabii sustur sustur nereye kadar? Elbette artık sisteme girecek kimse kalmayıp yeni gelenlere faiz veremeyene kadar. Ha, elbette Ponzi işe başlamasına sebep olan coupon-réponse alıp satma işini de lojistik olarak imkansız olduğu için hiçbir zaman yapamıyor. Ama ilginçtir hapishanede bu yüzden yatarken bile “Ponzi Usta seni çekemediler, yeni sistem kur gireceğim” diye tonla mektup almaya devam ediyor. 

    Tabii klasik dolandırıcılar arasında, eğlenceli olduğu için bolca filmi de çekilen, ortalıkta devrik prens, padişah torunu, padişahın torununun torunu falan gibi sıfatlarla dolaşıp kendilerine ait olan araziyi geri almak için gereken mahkeme masrafları karşılığında araziyi, petrol kuyularını falan paylaşmayı teklif eden büyük ya da “büyük dedemin abdest suyu” diye abuk subuk ürünler satmaya çalışan küçük dolandırıcılar da var. Biz resmî uyarımızı yapalım da kimse kanmasın: “Kendisini, polis, jandarma, finans dehası, padişah torunu, üst akıla meydan okuyan girişimci olarak tanıtan insanlara inanmayınız, paralarınızı kaptırmayınız”. 

  • Aslan yürekli keriz

    Tarihteki aktörlerin la­kaplarını ilginç buluyo­rum. Karolenjgillerin ilki “Kısa Pepin” muhtemelen basket takımına girecek du­rumda değildi veya bizim “Sarı Selim”e de sarı sendikacı oldu­ğu için sarı demiyorlardı. Yine ünlü gangester (evet gangester, tashih yok) Al Capone’a “yaralı yüz / scarface” demelerinin se­bebi yüzünde gerçekten bir ya­ra izi olması; “Scarface” filmi­ni çok sevmesi değil (ve hayır, 1983 yapımı değil 1932 yapımı, ilk versiyonundan bahsediyo­rum. Ya, siz bu ay yazıya çok mu karışıyorsunuz ne?).

    Düz olanlarda sorun yok da, övücü ya da yerici lakaplarda işler karışıyor. Alın Napol­yon. Küçük onbaşı diyorlar. Ha, Na­polyon kü­çük ama onbaşı değil. Deli dedikleri de genellikle deli olmuyor. De­li İbrahim gibi “Padi­şah olmak istemiyo­rum” di­yen biri, ülke yönet­meye he­vesli her­kes­ten akıl­lıdır. Deli Petro’ya zaten bir tek biz deli diyoruz. Adam koskoca Petrog­rad’ı sıfırdan kurmuş, niye deli diyoruz hiçbir fikrim yok. Ar­tık Petrograd’ı kurarken kupon arazileri kendine mi ayırma­mış, yeşil alan terkleri tekrar imara açıp komisyon mu alma­mış, o kadarını bilmiyorum.

    Ama bu lakaplar arasında en sevdiğim Aslan Yürekli Ric­hard. İlk duyduğumda “Gayetle yaman bir yiğit olmalı ki kendi­sine aslan yürekli demişler” di­ye düşünmüştüm. Ama gördüm ki kazın ayağı öyle değilmiş.

    Richard önce kardeşleriyle beraber babası II. Henry’yi de­virmeye kalkıyor ama başarı­sız oluyor. Bu sırada II. Henry ve Fransa Kralı II. Philip, Ku­düs’ün Selahaddin tarafından alındığını öğrenince hemen ha­zırlıklara başlıyor ve “Selahad­din Vergisi” çıkarıyorlar. Ama Philip “Sen ikinci, ben ikin­ci, bu böyle olmaz, en iyisi sen git de oğlun gelsin” diyor ve Richard’a yardım ediyor, o da babasını devirip İngiltere ve Normandiya’nın kralı oluve­riyor. Asıl hikâye ondan sonra başlıyor.

    II. Philip bizim Richard’ı gazlıyor, “Hazır bir sürü Se­lahaddin Vergisi topladık, iki dost hükümdarız, gel bir Haç­lı yapalım” diyor. O ara Avru­pa kralları mavi tura çıkar gibi Haçlı seferine çıkıyor. Philip de Richard’ı “Selahaddin’i iki ayda deviririz, Pazar Komünyonu’na Kutsal Kabir Kilisesi’nde katı­lırız” diye kandırıyor. Tabii bu arada aklımda kaldığı kadarıy­la Philip’le Richard’ın aradabir aynı yatağı paylaştığı da olu­yor. Ama sadece “bromance” mı, yoksa fazlası da mı var onu bilmiyorum. Her yörenin adeti farklı farklı.

    Taze kral Richard ve Phi­lip tam Selahaddin’le karşıla­şacaklarken artık Philip “Abi elektrikleri açık unutmuşum, sen git ben sana yetişirim” mi diyor bilmiyorum ama bir şe­kilde Richard’ı bırakıp geri dö­nüyor. Richard da Pazar Ko­münyonu’na Kutsal Kabir Kili­sesi’nde katılmak için nasıl bir tezgâha geldiğini farketmeden devam ediyor. Richard Kudüs’ü alacağım diye uğraşırken, Phi­lip Normandiya’yı Richard’ın elinden almak için türlü da­laverelere girişiyor, sonunda tıpkı Richard’la bir olup Ric­hard’ın babasını devirdiği gibi bu sefer de Richard’ın karde­şiyle bir oluyor.

    E, bunlar bizim aslan par­çası Richard’ın kulağına gidi­yor tabii. Hemen Selahaddin’le ateşkes imzalıyor ama dönüş yolunda Avusturya dükü bunu yakalayıp zindana atıyor, sonra da Kutsal Roma İmparatoru’na hediye ediyor. Koskoca İngil­tere ve Normandiya Kralı bil­diğin eşantiyona dönüyor; bir tepesine fiyonk bağlamadıkları kalıyor.

    E, peki bunca kerizliğin üzerine “Aslan Yürekli” lakabı nereden geliyor derseniz, o da aklımda yanlış kalmadıysa an­nesinin marifeti. Zira Kutsal Roma imparatoru rehin aldığı Richard’ı serbest bırakmak için dev bir fidye istiyor. E, bu para­yı toplayıp Richard’ı geri almak için anne yüreği tabii ne yap­sın, dev bir kampanya düzenli­yor, oğlunu allıyor pulluyor, bu “aslan yürekli” lakabı da o sıra­da ortaya çıkıyor. Richard geri dönüyor dönmesine de ondan sonra ölene kadar bir harala gürele.

  • Yirminci yüzyılı ‘moda asrı’ yapan 10 büyük yaratıcı

    20. yüzyılda zirveye ulaşan modanın tarihi, giyim-kuşam anlayışını değiştiren devrimci tasarımcılar tarafından yazıldı. O yıllarda moda henüz bir ambalaj endüstrisi değil, içinde birçok zaanatı barındıran bir sanattı. “Terzi Yamağı” Barbaros Şansal’dan, bu sanatın zirvelerini oluşturan, moda tarihinde silinmez izler bırakan ustalara bir saygı duruşu…

    Moda denen ve içinde bulunulan zamanı betimleyen kavramın kültürel hayatımızdaki temeli elbetteki tiyatro ve operadır. Daha sonra sinema ve basının başı çektiği bir rüzgarla dünyaya yayılmıştır. Sanayi devrimi ile baş döndürücü bir hız kazanan iletişim çağında, 20. yüzyılda zirveye ulaşan moda; bu yüzyılda bilgi ve görüntü kirliliği ile başlayan yıpranma yüzünden bir çok zanaat mesleğini de içinde barındıran bir sanat olmaktan uzaklaştı, tamamen bir pazarlama ve ambalaj endüstrisine dönüştü.

    Bu noktadan hareket ile geçen yüzyılı hem kısaca hatırlatmak hem de kreatörlerin buluşları ile moda sektöründe nasıl devrimler yaşandığını göstermek istedim. Tabii bunu yaparken onların etkilendiği dönemlerinin ünlü radikal model kimliklerini ve sanatçılarını buraya sığdıramazdık. Her 10 yıllık dönemden tarihe damga vurmuş en önemli yaratıcıları, ayırdedici özellikleriyle hatırlıyoruz. Unutmayalım: Moda insanların cinsel, dinsel, fiziksel, kültürel ve ekonomik haberleşme biçimidir. Ve herş eyi “mimari” belirler…

    1900-1910 (Aristokrasi)
    Paul Poiret, Jacques Doucet,
    Jeanne Lanvin, Jeanne Paquin

    Jeanne Lanvin

    Her büyük ve yaratıcı terzi gibi, şapkalarındaki imza ile öne çıkması kaçınılmazdı, Döneme hakim dev kaplinlerin yerine artık onun bonemsi tasa­rımları yerleşiyordu. Küçük ebatlı cansız man­kenler üzerindeki mulaj çalışmaları ile hem çocuk hem kadın kostümleri konusunda birçok ilke im­za attı. Müşterilerinin feminen taleplerine cevap vermek yerine, kısacık saçlı ve dinamik görünü­mü adeta dikte ederek büyük bir başarıya ulaştı. Artık kadınlar daha genç görünümlü ve daha öz­gür hareket edebilecek giysilere sahipti. Kadife ve müslün gibi birbirinden uzak dokuları bile giysilerinde barıştırmayı becerebildi. Art deco grafik desenlemeleri ile işlemele­rinde tüm dünyayı etkile­di. Pililer, kurdeleler ve kordone aplikeler ile üç boyutlu dokulara ulaşarak moda tarihinde tartışılmaz ve abidevi bir makamın sahi­bi oldu.

    1910-1920 (Savaş Yılları)
    Jean Patou, Madeleine Vionnet

    Madeleine Vionnet

    Tartışmasız, makasın en büyük ustalarındandı. Mesleğinin zirve­sinde iken moda evi adeta bir fabrika-saray halini almıştı. İç ça­maşırından dış giyime her konuda yüksek dikiş ürünü koleksi­yonları başdöndürücü kalitedeydi. Neredeyse dikilmemiş gibi duran farklı geometri disiplini ile kesilmiş kumaş parçalarını birleştirerek, yalın ama albenisi yüksek uçuşan elbiseler yarat­mıştı. Bu organik görünüm içinde saklı kalan geometrik he­saplar bugün bile birçok modaevine ilham vermektedir. De­senleri her ne kadar antik dönemlerden esinlenmiş olsa da, giysilere yerleştiriş şekli ulaşılması zor bir denge içinde idi. Kolsuz kostümleri ile modaya damgasını vurdu.

    1920-1930 (Çılgın Dönem)
    Mademoiselle Chanel
    (Gabriel- Coco)

    Chanel

    Manastırlarda üretilen ikat do­kumalarını tayyöre uygulayan bir usta. Fırtınalı hayatını ve evliliklerini imzaya dönüştüre­bilmiş bir marka. Savaş yıllarında etek boylarına makas vurarak adım­ları özgür bırakmış bir kışkırtıcı. Küçük siyah elbisenin mucidi. Dan­tel ve organzanın büyücüsü. Mono­gamik metal düğmeleri, yaka kamel­yaları ve incileri ile değişime damga vurmuş bir stil. Ceketlerin dik ve düzgün durması için içine dikilen ağırlık zincirlerini icat eden kişi (bugünün aksesuarlarında kolye ve çantalarında sap olarak izlesek de). Kozmetik alanında dünyanın en çok kazananlarından biri. Karl Lager­feld’in yönetiminde dünyanın en görkemli defilelerini yapan en paha­lı moda evi.

    1930-1940 (Glamour,
    Gösterİşlİ Dönem)
    Elsa Schiaparelli, Nina
    Ricci, Alix Grès, Maggy
    Rouff, Marcel Rochas

    Alix Grés

    Moda tarihinin gelmiş geçmiş hatta gelecek en büyük drape ustası. İnce­cik ipek jarse dokuları kıvırıp, katlayıp, asarak ikinci bir cilt, adeta dikilmemiş gibi duran bir tarz yarattı. Antik Yunan heykellerindeki dökümler ilk referans­larıydı. Belki de bundan dolayı, “moda dünyasının Michael Angelo’su” tabiri­ni hak ediyordu. Giysilerinin her biri bir heykeldi ve yüzlerce saatlik el emeği ile üretilirken kadın vücudunu yeniden ya­pılandıran bir stile ulaşıyordu. Beyaz ve siyah en büyük tutkusu idi. Talihsiz ya­şamı 1913’te sona erdiğinde hiç parası kalmamıştı. Cenazesini Paris Belediye­si kaldırdı. Eserlerine yeniden ulaşmak, Pierre Bergé Vakfı, Paris Belediyesi ve Paris Müzeleri sayesinde 2011’deki sergi ile mümkün olabildi.

    1940-1950 (Sİnema Dönemİ)
    Elizabeth Arden, Lucien Lelong,
    Cristóbal Balenciaga, Pierre
    Balmain, Jacques Fath

    Cristóbal Balenciaga

    Saten düşes, kadife, muare ve fay kumaşla­rın sihirbazıydı. Büyük elbiselerin maest­rosu, serbest drapenin kurucusu olarak da bilinir. Kırmızı ve siyahın yeniden iktidara gelişi onun sayesinde oldu. Ancak bunlar­la anlatmak yeterli değildi. Kupların vü­cut oranlarını değiştiren makas darbele­ri, dikiş sanatının zirvesini zorluyordu. İlüstrasyondan ziyade cansız mankenler üzerinde adeta bir laborant titizliği ile görünümleri değiştiren normlara ulaşma­sı, ortaçağ döneminin görkemli balo elbisele­rini yeniden güncel hayata taşıdı. Şapkaları ise hâlâ dünyanın sayılı koleksiyonerlerinin gözdesi olmaya devam ediyor. Mücevheri andıran işlemeleri, çiçekler ve danteller ile bir şölene dönüştürmesi ise unutulmazdır.

    1950-1960 (Fotoğraf Dönemİ)
    Christian Dior, Hubert de Givenchy, Louis Féraud,
    Valentino Garavani

    Christian Dior

    Moda dünyasının en uzun soluklu varoluşlarından biri. Makası ile keşfettiği “A form” ile ürettiği kalın yünlü tayyör ve mantoları tüm dünyayı etkiledi. Aşırı detaydan uzak, güçlü omuzlara ve ince bellere sahip gündelik kostümleri, ilerleyen zamanda hemen hemen tüm büyük terzileri peşisıra sürükledi. Moda kavramını sonsuza dek değiştirerek modernitenin kapılarını açtı. Yves Saint Laurent, Jean-Paul Gaultier ve John Galliano gibi büyük isimler de bu ekolün temsilcile­ri oldular. Korseler ise artık giysilerin dışına çıkacak; koton dantel, tüy, tül, kürk ve kapitone dokular ile çizgiler ve floral emprimeler ortak bir noktada buluşacaktı. Halen dünyanın en ilgiyle izlenen modaevidir.

    1960-1970 (Modernİte)
    Yves Saint Laurent, Andre
    Courrèges, Pierre Cardin,
    Paco Rabanne, Emanuel
    Ungaro, Karl Lagerfeld,
    Marc Bohan, Guy Laroche,
    Sonia Rykiel, Mary Quant

    Yves Saint Laurent

    Provence’ın sessiz, utangaç çocuğu. An­nesinin taşrada ezileceğini düşünerek büyük şehire gitmeyi zorladığı dev sanat­çı. Dior atölyelerinde kazandığı tecrübe­yi yelken yaparak etnik ufuklara keşifle­re çıkan bir üstad. Rusya, Afrika, Fas gibi farklı kültürlerin egzotik renklerini har­manlayan bir stil. Kadına smokin giydi­rerek Maxims adlı erkekler kulübünün kapılarını kırabilen bir devrimci. Tüm turuncuların ve pembelerin şefi. Siyahın efendisi. Senede iki kez gerçekleştirdi­ği 100 tabloluk koleksiyonları ile en uzun soluklu podyum kralı. Ceket tayyörlerin sihirbazı, romantizm ve kalitenin abide­si… Paris modasının imparatoru.

    Pierre Cardin

    Kübizm ve liberalizmin öncüsü, mi­mariyi ve dengeyi podyumlarda şah­landıran bir virtüoz. Ekose, krep ve keçenin duayeni. Halen gezegenin en çok kazanan modacısı. Vatkalı omuz­lar, canlı çarpıcı renkler, kalın rugan kemerler, uzun çizmeler, mini etek­ler ve üniseks görünümlü manto tay­yör ve roblar… Pleksiglasdan deriye, metalden ahşaba her malzemeden aksesuar ve detaylar. Eski çağların günümüze taşınmış stilize uzay ça­ğı moda ordularının kurucu­su. Modern dönemin ka­pılarını sonsuza dek açan büyük tasa­rımcı.

    1970-1980 (İngİlİz ve Japon İşgalİ)
    Thiery Mugler, Jean-Charles de Castelbajac,
    Claude Montana, Jean-Paul Gaultier, Kenzo,
    Hanae Mori, Issey Miyake, Vivienne Westwood,
    Zandra Rhodes, Rıfat Özbek, John Galliano

    Jean Paul Gaultier

    Modanın asi prensi, marjinal bir anarşist, sınır tanımayan giysiler ile şok yaratabilen bir kreatör. Kolajı andıran dekolte ve dekupeler ile yeni görünümler sunabilen büyük terzi. Eklektizmin öncüsü. Tüy, deri, lase,
    rafya gibi kullanımı zor malzemeyi bile estetiğe dönüştürebilen bir yetenek. Optik işlemeler ile serap yaratabilen bir teknik. Tayyör ve trençkotların son şefi. Cinsiyetsiz ve yaşsız erotizmin kostüm uzmanı bir dahi.

    1980-1990 (Latİn Yıllar)
    Moschino, Christian
    Lacroix, Azzedine Alaïa,
    Romeo Gigli, Yohji
    Yamamoto, Giorgio
    Armani, Gianfranco
    Ferré, Gianni Versace,
    Dolce&Gabbana

    Giorgio Armani

    Sade ve rahatlığın zirvedeki imzası; pasteller ile dans edebilen, örme ve dokumaları bedensiz modelleyebilen bir norm. İtalyan tekstilinin buluş­larını tasarımlarına taşıyan bir şö­valye. Dekorasyondan yaşam stiline yön verebilen emsalsiz bir gusto. Hiç kredi kullanmadan yaratılmış dev bir moda imparatorluğu. Kullanışlı ve ergonomik bir prestijli tarz. Modern­liğin damgası.

    1900-2000 (Amerİkan Yıllar)
    Bill Blass, Calvin Klein, Ralph Lauren,
    Norma Kamali, Donna Karan, Anne Sui,
    Stella McCartney

    Ralph Lauren

    Amerikan stilinin tartışmasız en önemli öncüsü. Muhte­şem Gatsby gibi pahalı ve kaliteli bir dinginlik. Kaş­mir, flanel ve kaşe kumaşların trikolar ile buluş­tuğu sportif bir sunum. Tüm stillerden farklı bir maskülen tarz. Canlı ve parlak renkle­rin griler ve tabular ile kavgasını lacivert­le barıştıran renk gamının kaşifi. Kültürlü ve zengin büyük burjuvalar tarafından en çok tercih edilen…


  • İçemedik suyu ama eyledik dua!

    Solumuzda Bâb-ı Hümayûn, karşımızda Ayasofya Meydanı. III. Ahmed Çeşmesi tüm ihtişam ve zarafetiyle meydanı dolduruyor. Eski fotoğraf 19. yüzyılın son çeyreğinden. Anıt eser, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın önerisiyle Sultan III. Ahmed tarafından Bizans’tan kalma Perayton adlı eski bir çeşmeninin bulunduğu yere, 1729’da yaptırılmış. Yazı ve süsleme sanatlarının nadide örneklerini sunan çeşmenin dört yanını dönen çini bordür, Tekfur sarayından getirtilmiş. Şair Seyyid Hüseyin Vehbi bin Ahmed’in on dört kıtalık kasidesi her kenarda çeşmelerin üst kısmına, ta’lik hatla nakşedilmiş. Sultan III. Ahmed’in altın varakla yazılı kitabesi ise bize bakan cephede yer alıyor: “Tarihi Sultan Ahmed’in cari zeban-ı lüleden/ Aç Besmeleyle iç suyu Han Ahmed’e eyle dua 1141”. Tarihi çeşme, -İstanbul’un çoğu anıt çeşmesi gibi- kurumuş olduğundan, suyumuzu içemiyor, duamızı edip uzaklaşıyoruz.