Kategori: Sosyal Tarih

  • Ekonomik çöküntü ve umutsuzluk içinde ölene kadar dans!

    Ekonomik çöküntü ve umutsuzluk içinde ölene kadar dans!

    Ortaçağ sonu ve Rönesans döneminde Avrupa’da Ren kıyısındaki kentlerde bir dizi dans salgını yaşandı. En ünlüsü Strasbourg’dakiydi. Tek bir kişi dans etmeye başlayınca, onu görenler de çılgınlığa katıldı. Tanıklar, salgın zirve noktasına ulaştığında, günde 15 kişinin öldüğünü iddia ettiler. Bu dans “vebasının” nedeni sevinç değil, ekonomik ve ruhsal çöküntüydü. Bir toplu dehşetin arkasındakiler… 

    Strasbourg kentinde 14 Temmuz 1518’de Frau Troffea adında bir kadın evinden çıkarak aniden dans etmeye başladı. Troffea soyadlı bir adamla evli olduğu dışında hiçbir bilgi sahibi olmadığımız bu kadın, o gün Strasbourg’un dar sokaklarında, tarihin en ünlü toplu dans salgınlarından birini tetikledi. 

    Bu, müzik eşliğinde neşeli bir dans değildi. Troffea Hanım zıplarken, dönerken, kollarını çırparken yüzünde müthiş bir acı ifadesi vardı. Kocasının ısrarlarına, bitap düşmesine, ayaklarının kan revan içinde kalmasına rağmen, arada sırada uyuklayarak, biraz su içerek altı gün altı gece dans etti! Üstelik onu seyredenler de dans etmeye başladılar. 25 Temmuz’da dansçıların sayısı 50’ye çıktı. Troffea Hanım’a daha sonra ne olduğunu bilmiyoruz. Ama Strasbourg kent yöneticileri bu “veba”ya bir son vermek üzere harekete geçti. 

    Ölüm dansı çılgınlığı Alman ve Flemenk resminde “ölüm dansı” Ortaçağ sonu ve Rönesans döneminde gözde bir temaydı. Hartman Schedel’in yazdığı, Michael Wolgemuth’un gravürleriyle süslediği ünlü Nürnberg Vekayinamesi’nde ölüm dansı, 1492-1493. 

    Bugün Fransa’ya ait olan Strasbourg kenti, o sırada Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun, yani Avrupa’nın ortasında çok sayıda prenslik, piskoposluk, kentten oluşan, yamalı bohçaya benzer gevşek bir devletin parçasıydı. Yönetim, kent halkının elindeydi. Şehrin en yüksek otoritesi olan Yirmibirler Konseyi, dans salgını karşısında ne yapacağını hekimlere danıştı. Hekimlere göre hastalık, kanın ısınmasından kaynaklanıyordu. “Bırakınız çırpınsınlar, kendiliğinden geçer” dedi hekimler. 

    Konsey dans partisini kolaylaştırmak için elinden geleni yaptı. Tahıl Pazarı onlara ayrıldı, At Pazarı’nda bir sahne kuruldu, profesyonel bir orkestra bile tutuldu. Ama beklenenin tersi oldu; çılgınca dans edenlerin sayısı 400’ü buldu. İddiaya göre salgın zirve noktasına ulaştığında su kaybından, kalp sektesinden günde 15 kişi ölmeye başlamıştı. Bunun üzerine Yirmibirler Konseyi tam ters bir karar aldı; müzik susturuldu, dans edenler toplanarak yakındaki Saverne kasabasına gönderildi. Dansçılara kırmızı pabuçlar giydirildi, küçük birer haç takmaları emredildi. Dansçıların geçidi Saverne’deki St. Guy (Aziz Vitus) Kilisesine ulaştı. Hıristiyanlığın ilk çağlarında Roma İmparatoru Diocletianus tarafından kaynar yağa atılarak 13-14 yaşlarında ölmüş bu Sicilyalı azizin hikayemizde önemli bir rolü vardı, çünkü istem dışı titreme belirtileri gösteren hastalıklara “Aziz Vitus (veya Aziz Guy) dansı” denilirdi. Gerçekten de Saverne’deki kilisede yapılan ayin hastalara iyi geldi. Eylül başında salgın bittiğinde, kentte yas tutan çok sayıda insan, şoka uğramış binlerce kişi vardı. 

    2. Strasbourg kent yönetiminin yönetmeliklerinin kaydedildiği defterden bir yaprak: Kentte dans etmek yasaklanıyor (2 Ağustos 1518). 

    “Strasbourg dans vebası” ilk örnek değildi. Ortaçağ’ın son döneminden beri Ren kıyısındaki Alman kentlerinde dehşet dolu toplu danslara tanık olunmuştu. Strasbourg olayının özelliği eldeki belgelerin çokluğuydu. Kentin arşivinde piskoposlukla şehir konseyi arasında yapılan yazışmalar saklandığı gibi, dönemin yazarları da olayları yorumlamıştı. Alman hümanist Sebastian Brant (1458-1521), Strasbourg’un bulunduğu bölgede yaşayan hümanist Hyeronymus Guebwiller (1473-1545), ünlü İsviçreli hekim, düşünür Dr. Paracelsus (1493-1541), salgın konusunda kalem oynatmıştı. Yerinde araştırma yapmak için 1526’da Strasbourg’a gelen Paracelsus, batıl inançlara karşı çıkışıyla, yenilikçiliğiyle tam bir Rönesans ve Reform dönemi adamıydı. Ama bu hekime göre olay bir kadın kurnazlığından ibaretti: 

    “Bu hastalığın ilk belirtilerini ve safrasını (eski hekimlere göre bedenimizi kan, ter vb. gibi safralar yönetirdi) Troffea adında bir kadın gösterdi. Kocası ona hoşuna gitmeyen bir emir verince öfkeye kapılarak hastalanmış gibi yaptı ve bir hastalık hayal etti: Dans etmeye başladı ve duramadığını iddia etti. Olay yeterince ciddi görünsün ve hastalığa benzesin diye zıplamaya, şarkı söylemeye, yere yıkılmaya başladı, arada titreyerek yere düşüp biraz uyuyordu. Böylece kocasını aldattı. Diğer kadınlar da onun gibi davranmaya başladılar ve herkes hastalığın Tanrı’nın bir cezası olduğuna inandı. Önce Magor adında kâfir bir ruhun hastalığın nedeni olduğu düşünüldü. Sonra onun yerini günahkârlara ceza yağdıran Aziz Vitus aldı, Aziz Vitus tapınılacak bir puta dönüştürüldü. Böylece hastalığa Aziz Vitus dansı adı verildi…” 

    Alman ressam Urs Graf’ın kaleminden dans eden bir grup köylü.

    Paracelsus “uydurma” olduğunu söylemesine rağmen hastalığa “chorea” adını vermişti. Bugün iyi bilinen, maruz kalanların istemsiz hareketler yaptığı Kore hastalığının kökeninde, Yunanca toplu dans anlamına gelen bu kelime, yani “choros” bulunuyor. 20. yüzyıl hekimleri Strasbourg’daki olayı böyle bir tıbbi nedene bağlamaya çalıştılar ama çok çeşidi ve nedeni olan Kore hastalığının neden yayıldığını açıklamakta zorlandılar. Acaba Strasbourg halkı, çavdar mahmuzu zehirlenmesine mi uğramıştı? Tahıllarla taşınan bu mantar hastalığı, kasılmalara yol açabiliyordu. Ancak elde bu tanıları destekleyecek veri yoktu. Salgının “sıfır hastası” Frau Troffea hakkında da hiçbir şey bilinmiyordu. 

    Tıp alanından çıkıp kültürel alana geçersek, o sırada Avrupa’da dansın delilik ve ölümle olan yakın bağı dikkatimizi çeker. Ölüm Dansı (Fransızca “dance macabre”, Almanca “totentanz”), Ortaçağ sonunda ortaya çıkmış, Rönesans sırasında devam etmişti; resimdeki en güçlü etkisi Batı Almanya ve Flemenk’te görülmüştü. Hans Holbein veya Albrecht Dürer’in gravürlerinde Azrail’i temsil eden bir iskeletle dans eden insanlar Strasbourg’dakileri hatırlatıyordu. Bunlar Doğu âleminin rakkaselerine veya günümüzün “rave” partilerinde sabahlara kadar çırpınan gençlere benzemiyordu. Bu ölüm dansları, büyük bir korkuyla doluydu. 

    Dans eden köylüler Bugünkü Belçika’da Sint Jans Molenbeek’te danseden köylüler (1592), Pieter Brueghel II’nin eseri. 

    Strasbourg salgınının delilikle de bağı vardı. Deliliğe duyulan merak, delilik üzerinden yapılan benzetmeler, zamanın ruhunun bir parçasıydı. Alman hümanist Sebastian Brant, 1494’te Deliler Gemisi (Das Narrenschiff) adlı uzun şiirini yazmıştı; Strasbourg’un az ötesindeki Rotterdam kentinde Erasmus (1466-1536), olaydan yedi yıl önce Deliliğe Övgü’yü kaleme almıştı; yine aynı bölgeden dinbilgini Thomas Murner (1475-1537) yeni çıkan Protestanlık mezhebine karşı Lutherci Büyük Deli adlı risalesini yayınlamıştı. Dönemin yazarları o sırada Hıristiyan dünyasında yaşanan büyük çözülmenin insanlar üzerindeki etkisini ancak delilik terimleriyle açıklayabiliyordu. Haklıydılar da. Strasbourg kentinin yaşadıklarına bakın: 

    1514 kışı korkunç geçmiş, ürünler donmuştu. Ertesi yaz yağmur durmak bilmedi; samanlar ambarlarda çürüyünce da edildi. Strasbourg’un bulunduğu Alsace bölgesinde halk açlığın suçunu Yahudilere atarak onların mahallelerini yaktı. Strasbourg kenti ise çingeneleri kovdu. Bunlardan sonra artık halk 1516 yazını umutla beklemeye başladı. Ama bu defa da öyle bir kuraklık bastırdı ki, buğday, arpa, çavdar kuruyup gitti. Turp ve lahana rekoltesi mahvoldu. Bağlarla örtülü Obernai bölgesinde üzümler yandı. Strasbourg yöneticileri, yeni çıkmış matbaaya sansür koyarak cevap verdi bu gelişmelere. Nihayet 1517’de Strasbourg yakınlarında Rosheim ve Haguenau’da bir “Bundschuh” başladı. Bağcıklı pabuç anlamına gelen Bundschuh, Almanya’nın batısında ikide bir patlayan köylü ayaklanmalarına verilen isimdi. 

    Bu yokluk döneminde kilise erbabının tahıl ve şarap spekülasyonu zirveye ulaştı. Manastırlar fiyatı artsın diye bekletilen buğday stokları ve şarap fıçılarıyla doldu. Borcunu ödemeyenler de zaten aforoz ediliyordu. Sebastian Brant’ın yazdığına göre “inanç kubura düşmüştü”. Artan frengi, çiçek, cüzzam, İngiltere’den gelen “terleme hastalığı” hep üstüste bindi. Strasbourg dans salgını başlamadan dokuz ay önce, 31 Ekim 1517’de Martin Luther adlı bir rahip, Wittenberg Katedrali’nin kapısına 95 tezden oluşan protestosunu çivileyerek Hıristiyanlığı altüst etti. Evet, dünya gerçekten çıldırmış olmalıydı. Ölene kadar dans etmekten başka çare kalmamıştı. 

    Bulaşıcı salgın

    Ortaçağ sonundan 17. yüzyıla kadar özellikle Almanya’nın kuzey ve batısında pekçok kasabada dans salgını yaşandığını o dönemden kalma gravürler de kanıtlıyor. 

    Modern tıbbın görüşü

    Son teşhis: Kitlesel ve psikojenik hastalık

    Avrupa dışında da toplu dans krizleri görüldü. 1863-64’te Madagaskar’da Hıristiyan misyonerlere karşı başlayan toplu dans “Ramanenjana”, kan dökülerek bastırıldı. ABD’de 1880’lerde yerliler arasında başlayan “Hayalet Dansı” da aynı şekilde sonuçlandı. 1964’te İngiliz sömürgesi Tanganika bağımsızlığına kavuşup Tanzanya adını aldıktan bir hafta sonra başlayan 16 günlük gülme-ağlama krizi ise büyük bir gerginlik sonrası ortaya çıkmıştı. Strasbourg dans salgını işte bu gülme krizine benziyordu. Michigan Üniversitesi profesörü tıp tarihçisi John Waller, A Time to Dance, a Time to Dye (2008) adlı kitabında, olayı Strasbourg halkının çevresindeki ekonomik ve ruhsal çöküntüye karşı verdiği duygusal bir tepki olarak yorumluyor ve “kitlesel psikojenik hastalık” (MSI) tanısını koyuyor. 

    Sinemada ölümüne dans

    Bir kült film: Atları da Vururlar

    Sydney Pollack’ın yönettiği “Atları da Vururlar” (They Shoot Horses, Don’t They?) adlı film (1969), Büyük Bunalım sırasında, 1930’larda işsiz, parasız ve çaresiz insanların son umutlarını bağladıkları bir dans maratonunda ölesiye dans edişlerini anlatıyordu. Olay gerçeğe dayanıyordu: 1920 ve 30’larda dans maratonları umutsuz insanların günlerce dans ettiği yarışmalardı. Filme konu olan aynı adlı romanın (1935) yazarı Horace McCoy, bu maratonların yapıldığı dans salonlarında fedai olarak çalışmış, romanını gözlemlere dayanarak yazmıştı. 

  • Neşe doluyor insan, bize her gün 1 Nisan

    Neşe doluyor insan, bize her gün 1 Nisan

    Esasında ‘1 Nisan şakası’nın bir Fransız icadı olduğunun kendisi de bir nevi 1 Nisan şakasıdır. Fransızların bu geleneği başlattığının iddia edilmesinden 1200 küsur yıl önce Romalılar Hilaria diye bir festival düzenliyor; etkinlik sırasında bir hafta boyunca söylenen hiçbir şey ciddiye alınmıyor, komik söylentiler, yalan-yanlış haberler servis ediliyor, ortalık Aaa Haber’e dönüyordu… 

    T. S. Elliot “Ayların en zalimidir Nisan” diyordu “Çorak Ülke” şiirinde. Elbette hemen tüm şiirler gibi neden bahsettiğini hiç anlamam ama niye bilmem, en güzel bulduğum şiir girişlerindendir. Zaten şurada biz bizeyiz, kimseye hava yapacak hâlimiz yok, hatırladığım bütün şiir dizelerini altalta yazsak haiku’dan öteye gitmiyor. 

    Tabii T. S. Elliot’ın “Çorak Ülke”de derin varoluş sıkıntılarıyla boğuştuğunu biliyorum. Ama yine de Nisan ayına karşı hissettiği bu olumsuz hislerin kötü planlanmış bir “1 Nisan” şakasından kaynaklandığını düşünmekten de kendimi alamıyorum. Muhtemelen siz de “Çorak Ülke”yle okumaya başladığınız bir yazının “1 Nisan” şakasıyla ilgili olarak devam etmesini Nisan ayının ayların en zalimi olmasına bağlıyorsunuzdur ama konumuz maalesef 1 Nisan şakaları. Yoksa ben de isterdim sizlere uzun uzun Çorak Ülke, Heidegger, Ezra Pound gibi güzel güzel name-dropping’ler yaptığım bir yazı yazmak ama, dedim ya, şiirin sadece bir dizesi aklımda kalıyor, Heidegger’i de hem Almanca hem Türkçe hem de Fransızca okuduğum hâlde tek kelime anlamadım. Zaten Fransızca bilmediğim için bu sonuncusu çok da şaşırtıcı değil. 

    Her yıl 1 Nisan günü, bildiğiniz gibi birbirinden berbat şakalar yapılır, en saygın yayın kuruluşları o güne özel “Aaa Haber” gibi bir haber hazırlar. Tabii bildiğiniz üzere son yıllarda bizim gazetelerin yazıişlerine her gün 1 Nisan; bu bakımdan muhtemelen bu yıl yaptıkları “geleneksel 1 Nisan şaka haberi” gürültüye gitmiştir ve yakın zamanda da Facebook üzerinden falan paylaşılır. 

    Neşe doluyor insan, bize her gün 1 Nisan
    1900’lerde Fransa’da 1 Nisan kartpostalı… 

    İnsanlar gazetede okuduğuna inananlarla dalga geçme eğiliminde ama bir sorun var: Okuduğuna inananlar aslında doğrusunu yapıyor; zira okur ve gazete arasındaki yazılı olmayan sözleşmede, üzerine düşeni yapmayan okur değil gazete. Hatta bu son derece normalmiş gibi son yıllarda “medya okur-yazarlığı” falan gibi okuduklarımızın ne kadarının doğru ne kadarının yalan olduğunu anlamamıza olanak sağlayacak dersler bile açtılar. Resmen para verip gazete okuyoruz ama gazetenin editörlüğünü de üstleniyoruz. Basbayağı bilet alıp gittiği konserde şarkıların yarısını kendisi söyleyen dinleyici gibi, para karşılığında aldığımız hizmeti kendi kendimize yerine getiriyoruz ve bu bizi niyeyse keriz değil de bilinçli okur yapıyor. 

    Aklımda kaldığı kadarıyla 1 Nisan şakaları aslında şu meşhur “Fransızlar yılbaşı günü Nisan yerine Ocak olarak kabul edilince bununla ilgili şakalar yapmaya başlamış” söylentisinden daha önceye dayanıyor. Eğer yanlış hatırlamıyorsam Romalıların da Anadolu kültüründen aldıkları ve her baharın başlangıcında gerçekleşen Hilaria festivali de böyle şakalar yapılan bir festival mesela. Fransızların bu geleneği başlattıklarının iddia edilmesinden ben diyeyim bin iki yüz yıl, siz deyin bin üç yüz yıl önce “söylenen hiçbir şeyin ciddiye alınmaması gereken” Hilaria denen bir festival var. Resmen 1 haftalığına her yer Aaa Haber. Tabii tam olarak ne kadar eski kestirmek güç ama en azından dördüncü yüzyılda bu festivalden bahseden kaynaklar var ve ismi itibariyle de Antik Yunan’a kadar gitmesi mümkün. Yani 1 Nisan şakalarının bir Fransız icadı olduğunun kendisi de bir nevi 1 Nisan şakası. Zaten aynı geleneğe Roma coğrafyasının en kuzey noktalarında bile denk gelmek mümkün diye biliyorum ve Fransızlar niye kendi kendilerine gelin güvey olmuş hiç anlamıyorum. Zaten başta da belirttim, tek kelime Fransızca da bilmiyorum, nedenini açıklasalar da anlamam. 

    Tabii gazeteciler her sene bir yandan yıl boyu hazırladıkları ve nadiren komik olan şakalarını yaparken bir yandan da bu geleneğin kökeniyle ilgili bir haber de yayımlıyorlar. Bunların en komiği ise eğer yanlış hatırlamıyorsam Associated Press’in bir muhabirinin, ünlü bir tarihçiyi arayıp konuyla ilgili bilgi istemesi üzerine, tarihçinin “Bu imparator Konstantin zamanında başlayan bir gelenek” diye ayaküstü bir yalan uydurması ve muhabirin de bunu gerçek sanıp koskoca Associated Press’in bültenine vermesi. Bir yandan da zaten 1 Nisan; haberin yalan olmasında bir sakınca da yok; inception gibi şaka ama sadece tarihçi gülüyor. 

    Neşe doluyor insan, bize her gün 1 Nisan
    1901’de American Tobacco Company tarafından üretilen bir sigara kartı. 

    Daha eskiye döndüğümüzde bildiğim kadarıyla Romalıların şakacı imparatoru Elagabalus ve dehşetengiz şakasını, misafirlerinin altına içi hava dolu yastıklar koyup ziyafet sırasında yastıkları hizmetkarlarına patlattırmasını görüyoruz. Tabii adam imparator olduğu için kimse ses de çıkaramıyor zira adamın daha önce “şaka olarak” adam öldürdüğü de ileri sürülüyor. 

    Daha yakın zamandan üstadımız Jonathan Swift’in şakası var. Swift, takma isimle, kendine bir astrolog kimliği yaratıyor ve başka bir astrologun 1 Nisan’da öleceğini ileri sürüyor. Ünlü astrolog her ne kadar inkar etse de Swift 1 Nisan günü adamın cenazesinin kalkacağını ilan etmiş ve o kadar ikna edici yazmış ki herkes astrologun cenazesi için toplanmış. Astrolog da kimseyi ölmediğine ikna edememiş ve astrologluğu sona ermiş; çünkü kimse kendi ölümünü bilemeyen bir astroloğu ciddiye almamış. Üstelik adam ölmediği hâlde. 

    Hepinizin en azından tebessüm ettirecek 1 Nisan şakalarına maruz kaldığınızı umarım. Ama tekrarlamakta fayda var; okuduğunuz gazetedeki haberler maalesef şaka niyetine yazılmış değillerdi. 

  • Kız alıp verme: ‘Yukarıyla evlenme’

    Kız alıp verme: ‘Yukarıyla evlenme’

    Devletlerin kuruluş safhalarında siyasi birliği kuran kişi, daha da güçlenme isteğiyle kendisinden daha önemli bir kişinin kızı ile evlenir. Ancak tarihte evlenilen ailenin ne kadar güçlü olduğunu bilmediğimiz durumlar da vardır. İşte tarihte Tunyukuk diye bildiğimiz bilge kişinin durumu da buna benzerdir. 

    Kız alıp vermelerde, toplum olarak daha çok kadının kendinden yaşça büyük, statü ve mali durum açısından yüksek biriyle evlenmesini onaylarız. Günlük gazete ve magazin haberleri de buna ters düşen durumları bize resimli ve ayrıntılı olarak bildirir. Bu bakışaçısı antropolojik literatürde kadın açısından hipergami, yani “yukarısı ile evlenme” diye adlandırılır. Halk ağzında ise bu durum erkek açısından “onlar bize kız vermezler” deyimi ile hiç de hiper olmayan bir ifadeyle vurgulanır. 

    Tarihte de politik yapıların ilk kuruldukları dönemlerde kızlar açısından hipogami diyeceğimiz durumlarla karşılaşırız. Ancak biz bu vaziyeti kızlar açısından değerlendirmediğimiz için, Osman Bey’in Şeyh Edebali’nin kızıyla evlenmesi örneğinde olduğu gibi, bu durumu memnuniyetle karşılarız. Devletlerin kuruluş safhalarında siyasi birliği kuran kişi daha da güçlenme isteğiyle kendisinden daha önemli bir kişinin kızı ile evlenir. Bu örnekte de Mal Hatun’un değil de Osman Bey’in konumu yükselmiştir. Osman Bey de kendisinden önce Çinggis Han’ın daha sonra da Temür‘ün yaptığı gibi gücünü evlenme yoluyla arttırmıştır. Temür döneminde karizmatik Çinggisli ailesine damat olmak bir şeref olduğu için, Temür bu durumu kendisi için bir övünç vesilesi olarak görür ve “küregen” yani damat unvanını taşır. 

    Ancak tarihte evlenilen ailenin ne kadar güçlü olduğunu bilmediğimiz durumlar da vardır. İşte tarihte Tunyukuk diye bildiğimiz bilge kişinin durumu da buna benzerdir. Bizim algılayışımızla, Kağan ailesi Aşinalar’ın Tunyukuk’un kızını alması onu ödüllendiriyormuş gibi bir izlenim uyandırsa da, 2. Göktürk devleti aslında Tunyukuk’un desteği ile kurulmuştu. 

    Tunyukuk’a bakarken önce sülale kurucusu Aşina ailesi üzerinde durup bu çerçevede kendisini değerlendirmemiz gerekmektedir. 552 yılında kurulmuş olan 1. Devlet, 630’da Elig Kağan’ın Tang ordularına yenik düşmesi sonucu 630- 680 arasında artık Çin idaresinin egemenliğini kabul etmişti. Onlar artık Çin’in “mülteci haneleri” yerleştirme politikası sonucu Sarı Irmak büklümünün kuzeydoğusunda görülürler ve bu 50 yıllık dönemde kendilerinden çok az söz ettirirler. 

    Tang sarayı Aşinalar’ın ana kolunu tanıyarak diğer yan kolların önemlerini yitirmeye yönelik politikalar güderken, yan kollardan olan Aşina Kutluk (Elteriş Kağan) 680’lerde ayaklandığında etrafında büyük bir grup yoktu. Ancak Ashideler’den Tunyukuk kendisine katıldığı zaman 2. Devlet’in kurulması gerçekleşti. O döneme kadar pek adlarını duymadığımız Ashideler daha kalabalıktı; her birinin ayrı damgası olan soylardan oluşuyorlardı. Bunlardan Tang hanedanlığı hakimiyetini tanıyan üç kol görülmektedir. Ayrıca kuzeyde Orhon vadisi civarında bir bölgenin de onların adını taşıdığını görüyoruz. Her ne kadar bu sırada bu bölge Dokuz Oğuz Uygurlar’ın elinde ise de yeni kurulan oluşumun güç kazanması Tunyukuk’un önderliğinde Dokuz Oğuzlar’ın Aşina hâkimiyetini tanıması ve bu bölgenin ele geçirilmesi ile gerçekleşmiştir. 

    Bu gelişmeler çerçevesinde Tunyukuk kızını Elteriş Kağan’ın oğlu olan sonraki Bilge Kağan’a verdiği gibi, Ashideler’den Uluğ ve Mimi’nin de kağanlığa damat olduklarını görüyoruz. Ashide Mimi’ye de Kapğan Kağan’ın kızı verilmişti. Bu durumda artık hipergamiden söz etmek yerine karşılıklı dünürleşmeden söz edebiliriz. 

    Böylece Ashideler sayesinde biz hâkimiyete ortaklığın Ashina soyu mensubu olmak gibi geleneksel bir konum olmadığını, bu durumun soy/boyların kendilerini bu konuma getirme başarılarına bağlı olduğunu görüyoruz. 

    Orta Asya Türk tarihinde birçok kereler gördüğümüz bu durum 17. yüzyıl Özbek kaynaklarında özel bir terimle “saltanat-ı suri” ve “saltanat-i manevi” diye adlandırılmıştır. Bunlardan birincisi karizmatik Çingizli soyunun temsil ettiği han resmî (surî), en önemli kabilenin başındaki bey de manevi saltanat sahibi idi. Resmî olan kendi yeteneği ile değil de soyu dolayısıyla hanlık yaparken, hanlığı yıllarla sınırlı olmamakla beraber kendisi pek de güçlü değildi. Manevi olanın saltanatı ise gücü, yani başarısı ile sınırlı oluyordu. Kısacası kağanlık soyu meselesinde gelenekçi ve idealist olduğunu gördüğümüz toplumun, hâkimiyetin paylaşılması meselesinde pragmatik bir tavır alması düşündürücüdür. 

  • Sekiz yüzyıl sonra yeniden bulunan taç

    Sekiz yüzyıl sonra yeniden bulunan taç

    11. yüzyılda yaşamış Bizans İmparatoru 9. Konstantin Monomakos’un tacı, 1860’ta bugünkü Slovakya’da toprağı süren bir çiftçi tarafından bulunmuştu. Akademik camiada tacın İstanbul’dan nasıl çıktığına ve orijinal olup olmadığına dair birçok teori var. 

    Budapeşte’deki Macaristan Ulusal Müzesi’ni ziyaret edenler, Bizans İmparatoru 9. Konstantin Monomakos’un tacı olduğu düşünülen nadide bir eseri görür. “Monomakos Tacı” olarak anılan bu eser, birbirine eklemlenen 7 adet altın ve mine işlemeli levhadan meydana gelir. Levhalar üzerinde merkezde imparator olmak üzere, genç bir kız olarak idealize edilen eşi İmparotoriçe Zoe’nin ve Zoe ile unvanı paylaşan kardeşi Theodora’nın betimlemelerinin yanında, “dansöz” olarak tasvir edilen iki genç kız ile iki allegorik figür bulunur. 

    Bizans İmparatoru 9. Konstantin Monomakos’un bugün Macaristan Ulusal Müzesi’nde sergilenen tacı. 

    Monomakos, Bizans İmparatorluğu’nu yöneten Makedonya hanedanının son temsilcilerinden İmparatoriçe Zoe’nin üçüncü kocası olarak tahta çıkan bir senatördü. “Görevini hafife alan, iradesi zayıf bir hükümdar” olarak anılsa da, çevresinde önemli kültür ve biliminsanları bulundurmayı bildi. Bu çevre sayesinde 1045’de Konstantinopolis’te bir yüksek eğitim kurumu kurulacaktı. Doğu’da Ani devletini ilhak ederek topraklarına katacak, Araplar yerine Selçuklu Türkleriyle, Batı’da Normanlarla, Kuzey’de ise Peçenek, Uz ve Kumalarla muhatap olacaktı. Monomakos’un dönemine denk gelen en önemli olaylardan biri de Hıristiyanlık aleminde 1054’te gerçekleşen Ortodoks ve Katolik Kiliseleri arasındaki mezhepler ayrımıydı. 

    Ayasofya’daki mozaik. Soldan sağa Bizans İmparatoru 9. Konstantin Monomakos, Hz. İsa ve imparatorun eşi Zoe. 

    1860’da bugün Slovakya sınırları içinde bulunan Ivanka Pri Nitre’de, bir çiftçinin sabanına takılıp da bölgenin toprak ağası tarafından Macaristan Ulusal Müzesi’ne satılınca, 11. yüzyıl Bizans sanatını günümüze taşıyan “Monomakos Tacı” yeniden ortaya çıktı. 11. ile 19. yüzyıl arasında tacın nerede olduğuyla ilgili teoriler çeşitli. 11. yüzyılda Hıristiyanlaşmakta olan Macaristan’ı Ortodoks cephesine çekmek için tacın Monomakos tarafından Macar kralına veya eşine hediye edilmiş olabileceği teorilerden biri. 13. yüzyılda Macaristan’a satılmış olabileceği veya yine 13. yüzyıldaki Latin istilası sırasında Konstantinopolis’ten çıkartılmış olabileceği de ihtimaller arasında. Taç, akademik dünyayı da oldukça meşgul etmiş. Tacın bağlantı deliklerinin birbirine uymadığı; yanında bulunan bazı diğer parçaların taca ait olmayabileceği; tacın çapının bir insan kafası için küçük olması gibi sebeplerle bunun bir kemer, kola takılan törensel bir taç (armilla) veya bazı parçaları hâlâ kayıp bir taç olabileceği gibi birçok iddia var. 

    İddialar bir tarafa, Ayasofya Müzesi’nin galerisinde duvarda yer alan mozaik betimlemesi ve döneminde Sakız Adası’nda yaptırdığı Nea Moni Manastırı’yla birlikte bu taç, Monomakos’un günümüze kalan üç yadigarından biri. 

    Monomakos’un Sakız Adası’nda yaptırdığı Nea Moni Manastırı da bugün hâlâ ayakta. 
  • Bièvre: Paris’in içinde, kayıp ırmağın peşinde

    Şehri “içeriden” tanıyanlar, bulanık bir biçimde olsa da, Bièvre ırmağının varlığına ve yokluğuna âşinadırlar. Versailles yakınlarından doğan, 32 kilometrelik güzergâhının sonunda Paris’e sokulan, Austerlitz köprüsü dolaylarında Seine nehrine dökülen ırmak, şehrin dibine gömülmüştür.

    Baron Haussmann, benim gözümde ilk modernist lerin başında geliyor. Pa-ris’e yaşattığı büyük dönüşüm bütün Batı metropolleri için model oluşturmuş. Bir Ortaçağ kentini yokettiğini gözden kaçırmıyorum, yapıcılığı kadar yıkıcılığı öne çıkan bir devrimci -onu sevmiyorum.
    150 yıl öncesinden bugünün şehrini tasarlayabilmesi olağanüstü uzgörü yeteneğini belgeliyor şüphesiz. Kendi içine kapanmış; geniş çapta sefalet koşullarına teslim olmuş bir kenti dibinden tutup sallamış; sıradışı yetkilerle tersyüz etmiş; geniş bir gelecek zaman öngörüsü içinde altyapı hazırlıklarını başlatmış; Paris’e nefes aldırmak ne kelime, ciğerlerini temizlemiş. Sezar’ın hakkı Sezar’a, Baron Haussmann’ı sevmiyorum: Keşke “Ortaçağ Paris’i”ni yıkacağına, “Yeniçağ Paris’i”ni onun dışına, çevresine kursaymış.

    Eski nehir, yeni yol! Bièvre Nehri’nin uzandığı eski yollar, Paris’in “modernleştirilmesi” süreci sırasında toprakla kapandı ve üstüne yeni yollar yapıldı. Bugün yol üzerindeki bir yazıyla anılıyor.

    Yaklaşık 10 yıldır yarıyarıya Paris’te yaşama düzeni, V. bölgeyi bir tür mikroskopik prizmadan görmeme yolaçtı; burada da suların peşine takılmakta gecikmedim. Oturduğum semtin, semtin dar bir kesitini temsil eden mahallenin (Village Bas Mouffetard) tarihini sokak sokak katededurayım, bir noktadan sonra geçmişini kafamda yeniden kurma çabasını verdiğimi, onu eski boyutları ve özellikleri içinden algılamaya çalıştığımı gördüm.

    Târik-i Dünya Kuyusu Sokağı (Rue du Puits de l’Ermite) bugün de adını koruyor ya, ona adını veren kuyu çoktan sırra kadem basmış. Hillairet’nin varlığına işaret ettiği, Rue Mouffetard 35 numaranın avlusundaki kadim kuyu da yakın zamanda kapatılmış. Şehrin en sevdiğim sokakları arasında yeralan Rue Amyot’un adı üç yüzyıl boyunca “Konuşan Kuyu Sokağı”ymış. Hikâyesi bir içim sudur: Adam, çok konuşan karısını kuyuya atmış, kadın orada da söylenmeyi sürdürmüş! Bir hikâye daha bekliyor o kuyunun tarihinde: Münzevi bir adam, 30 yıl boyunca güyâ dibinde yaşamış. Sokağın Rue Lhomond’a bakan cephesinde üç karışlık bir gölet var bugün, bilmem kuyunun yerini mi almış.

    Şehri içeriden tanıyanlar, bulanık bir biçimde olsa da, Bièvre ırmağının varlığına ve yokluğuna âşinadırlar. Versailles yakınlarından doğan, 32 kilometrelik güzergâhının sonunda Paris’e sokulan, bugün Place d’Italie ile Mouffetard arasında kalan bölgeyi katettikten sonra Austerlitz köprüsü dolaylarında Seine nehrine dökülen ırmak, 700 yıllık ortak tarihlerinin ucunda şehrin dibine gömülmüştür.

    Ben işte, nicedir, kerterizleri takip ederek, Bièvre kıyılarında dolaşmayı âdet edindim. Sesler, ağır kokular, gündelik yaşamdan silinmiş sahneler birikti içimde.

    Rue de Bièvre’den tutkuyla sözettiğimi anımsayanlar olacaktır Paris tutkunları arasında. Saint-Germain bulvarından Seine kıyısına ulaşan, son dönemde François Mitterand’ın evi orada olduğu için adı sıkça anılan bu dar, uzun sokak gerçekten de pek alımlıdır. XIII. yüzyılda Dante buradaki bir evde konaklamış, rivayet doğruysa Commedia’sının ilk dizelerini, kıyısından ırmağın nehre süzüldüğü sokaktaki odasında kâğıda düşmüş. Neden bilinmiyor, sonrasında adı değişmiş sokağın; Rue de Bièvre adını 1636’ya dek (diyor Hillairet) şimdiki Rue des Gobelins devralmış; 350 yıl önce geri dönmüş sokak ismi, eski yerine yeniden oturmuş.

    Şehri kucaklayan pis nehir!

    Bièvre, kurutulmadan önce Paris’in yaşam dolu caddelerinin, sokaklarının arasından geçiyordu. “Hastalık tohumlarının 19. yüzyıl ortalarında köşesinde bucağında cirit attığı irinli bir yatak” haline gelmişti.

    Sonuçta, yıllardır, bu iki sokak arasında mekik dokuyorum. “Kerterizler” dedim, sahiden de, şehrin zeminine mıhlanmış, dikkat kesilmedikçe gözden kaçabilecek, değirmi ve kare pirinç parçalar ırmağın seyir coğrafyasını gösteriyor bugün.

    Bugün Haussmann’ın bir dizi geniş bulvar açarak soluklandırdığı bölgede Dün gizleniyor. Birinin ortasından deliyorum Zaman’ı ve ötekinin, yukarıdan aşağıya yönelen bir salınımla içine geçiyor, ne geçmesi, düşüyorum.

    Irmak, Versailles yakınlarında birkaç kaynaktan gelen sularla doğuyor, 32 kilometre sonra Seine nehrine dökülüyor. Ortaçağ öncesinde, kıyısı boyunca salkım söğütlerin serpildiği berrak bir su. Şehre iki koldan girdikten sonra, Butte aux Cailles’dan Saint-Médard’a yöneliyor, iki kolu orada buluşuyor, oradan Seine’e doğru ilerliyor Bièvre. Pastoral bir evren. Kadınlar çamaşır yıkıyor, adamlar balık tutuyor, çocuklar yıkanıyor, ufarak kayıklar dolaşıyor üstünde. İlkyazdan güz sonuna bir cümbüş alanı. Kış aylarında zaman zaman taşkınlaşıyor.

    17. yüzyıla dek süren bu görünümünün coşkulu tanığıyım, yürüyüşümde. Paris kapılarından birinden, şehir surlarının bulunduğu yerden sabah çıkıyorum yola, dura oyalana ilerliyorum Seine’e kavuştuğu noktaya dek, dere tepe düz gitme deyiminin hakkını veriyorum. Neden sonra değişiyor sahne: Artık Gobelins imparatorluğunun topraklarındayım, pastel renklerin yerini kopkoyu lekeler alıyor.

    O tarihten başlayarak yazgısı dönüşüyor Bièvre ırmağının; bütün atıkların içine boca edildiği, hastalık tohumlarının 19. yüzyıl ortalarında köşesinde bucağında cirit attığı irinli bir yatak. Tabakhane işçileri, tabakhaneye bok yetiştirenler, kumaş fabrikasının boyacıları, kim ne döküntüsü varsa yüklüyor fakirin sırtına.

    İnsanlık tarihinin ilk fotoğraf karelerinin Paris’te çekildiğini, şehrin çarçabuk yeni buluşun merkezi olduğunu biliyoruz. Kartpostal koleksiyonlarında rastladığımız Bièvre sahnelerinden izbelik fışkırıyor. Dikkatli bakana derin kokularını transfer edebilecek zenginlikte bir sefâlet kuşatıyor mahalleyi. Atkımı yüzüme sarmış, Butte’den Gobelins’e iniyor, oradan Saint-Médard’a uzanıyorum. Yeni bir çağın yeni fakirlerinin yarattığı acımasız tablonun bir ucundayım. Kaynaklar, kumaş atölyelerini kuşatan ve bugün elden geçirilmiş örnekleriyle karşılaştığımız konutlarda yaşanan düşkünlüğü betimlemekte zorlanıyor: Pislik diz boyu, çoluk çocuk balık istifi odalara doluşmuşlar, pek çoğu yatak döşek bulamamış, ahşap zeminin üstünde, tahtakurusu bit pire içinde uyumaya çalışıyorlar. Koku kokuyu kovalıyor burnumda, görüntüler üstüste binerek bulanıyor retinamda.

    Versailles’da doğum Versailles yakınlarında birkaç kaynaktan gelen sularla doğan Bièvre, 32 kilometrelik bir yolculuğun ertesinde Seine Nehri’ne dökülüyordu.
  • Eski devirde de ‘grafiti’ler ve duvar yazılarını silen ‘anıt polisleri’ vardı…

    Eski devirde de ‘grafiti’ler ve duvar yazılarını silen ‘anıt polisleri’ vardı…

    Tarih boyunca mağaralara, duvarlara, tuvaletlere, okul sıralarına, ağaç gövdelerine edepli-edepsiz, arlı-arsız, sanatlı veya harcıâlem nice yazılar yazıldı, resimler çizildi. Tamamen çevre kirliliğine sebep olanları çoğunlukta olsa da bazı yazılar yaşanmış bir tarihin tek tanığı olabilir ve özenle korunmalıdır. Evliya Çelebi’ye göre seyyahların gezip tozdukları yerlerde taşa, duvara, ağaca yazı yazmaları adettenmiş. Belki bu adet çok yayılınca vakıf kuranlar da hayır eserlerindeki kirliliğinin önüne geçmek için maniun-nukuş adı verilen bir görevli istihdam etmeye başladılar.

    Tarihteki yolculuğunda adını sabit kılmak iste yenler, kendilerinden sonrakilere bir iz, işaret bırakmaya pek önem vermiştir. Mağara duvarlarındaki resimlerden itibaren izlenebilen bu psikoloji, legal düzeyde kitabelerde karşımıza çıkar. Her kültürde sayısız örneği vardır. Tapınak, okul, saray, köprü gibi binaları inşa ettirenlerin veya kazandıkları zaferlerin unutulup gitmemesini düşünenlerin ilk aklına gelen, sanatlı veya sade bir kitabeyle o tarihî anı, başarısını kayıt altına almaktır.

    Eski devirde de ‘grafiti’ler ve duvar yazılarını silen ‘anıt polisleri’ vardı…
    Hafız Mustafa Efendi’nin görevi
    1720 yılında İzmit’te Abdüsselam Camii Vakfı mütevellisi Fatma Hanım’ın talebiyle maniunnukuş görevinin Hafız Mustafa Efendi’ye tevcih edilmesi.

    Diktirdikleri anıtlara koydurdukları kitabelere zaferlerini yazdıranların, kendilerinden bahsetmeleri hiç yadırganmaz. Çünkü toplumlar, tarihe geçmenin bânîlere veya muzaffer komutanlara, hükümdarlara verilmiş haklardan olduğunu tartışmaz. Buna karşılık bina yaptıramayan, zafer kazanamayanlar kendilerini geleceğe taşıma isteklerini nasıl tatmin edeceklerdir? Mezarına diktireceği taştan bile mahrum olanların, zengin, eşraftan, bey, paşa veya hükümdar olamayanların, uzak dağ başlarını kendilerinden bahseden yazılarla doldurmaları mümkün olsa da insan elinin, gözünün değmediği böyle yerler pek tercih edilmez. Sahipli veya hayır eseri, kamuya mal olmuş, geleni gideni bol mekânlar özellikle seçilir ki, izler oralara bırakılır. Legal kitabelere göre bu izlerin, yazı veya şekillerin, çoğunlukla estetik kaygılardan, sanattan ve edebi duyarlılıktan uzak, tahripkâr ve yer yer vandalizme evrilmiş, korsan ürünler olduğu şüphesizdir.

    Anadolu’da Roma ve Bizans dönemlerinden kalma eserlerde de Yunanca, Latince duvar yazılarına rastlanır. Batı dünyasında da çok sayıda tarihî örnekleri bulunan ve bugün “grafiti” olarak kavramlaştırılan duvar yazıları, 1970’lerden itibaren sanat ve ideoloji bağlamında farklı değerlendirmelere sözkonusu olsa da bu yazımızın çerçevesine dâhil değildir.

    Tarihî eserlerin, abidelerin yazı, resim ve şekillerle kirletilmesi, bazen bu eserlerin tahribine sebep olacak derecede ileri gidilmesi, her devirde engellenmesi gereken bir durum olagelmiştir. Öncelikle mülk sahipleri, binalarının yazılıp çizilerek kirletilmesini önlemek ister. Osmanlı devrinde de sıklıkla karşılaşıldığına şüphe yok ki, hayır sahipleri vakfettikleri hayratın, inşa ettirdikleri cami, türbe, medrese, imaret, darüşşifa gibi eserlerin, yazı, resim ve çeşitli şekillerle kirletilmesinin önüne geçebilmek için özel bir görevlinin istihdam edilmesini vakfiyelerinde şart kılmışlardır. Bu görevliye çoğunlukla “mâniun-nukûş” adı verilir, bazen de “mahîun-nukûş” olarak adlandırılır. İlki “nakışları engelleyen”, ikincisi “nakışları yok eden” anlamlarına gelen bu sıfatları taşıyanların görevleri de vakfiyelerde belirtilir.

    Vakıflar Dergisi’nin 1938’de çıkan ilk sayısında Süheyl Ünver “İstanbul’un Fethinden Sonra Türklerde Tıbbî Tekâmül” makalesinde ve Halim Baki Kunter “Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüt” çalışmasında, bu görevlilerin tarifini yapmışlardır.

    Eski devirde de ‘grafiti’ler ve duvar yazılarını silen ‘anıt polisleri’ vardı…
    Tuvalet yazıları
    Cafer Zorlu’nun bu karikatürü Reşad Ekrem Koçu’dan alınmıştır.

    Kunter ayrıca İlahiyat Fakültesi Dergisi’nin 1952’deki ilk sayısında “Abidelerin ve Hayrat Binaların Bakımı ve Korunması Meselesi” adlı makalesinde İstanbul Yenicamii’de görevli kadroyu sayarken vakfiyesindeki “maniun-nukuş”un görev ve yetkilerini aynen nakledip izah eder:

    “… ‘ve bir hizmet-i malûmeye kâim ve ikâmeti vazife-i lâzımeye mülâzım kimesne maniunnukuş olup sâlifüzzikr olan mebânî-i hayrâta hâzır ve der-i divârına muzır olup şöyle ki süfehâ-i enâm ve erâzil-i avâmdan bir ferd duvarlara ya hat veya nakş etmek kasdede kâinen men kâne bi-eyyi tarikın kân men’ ve eğer ihtiyaç olursa darb ile def’eyliye ve tesvîd olunmuş mevâzii mahk ve eserini bilkülliyye mahveyliye’ …Görülüyor ki bu hizmet bir nevi “Abide Zabıtası”dır. Caminin hiçbir yerini hiçbir kimsenin yazı ve çizgi ile veya sair suretle kirletmemesi için daimi surette abideyi gözetleyecek, ona el uzatanları, ihtiyaç görüldükte dövebilecektir. Maniunnukuş adı verilen bu anıt polisinin iki vazifesi vardır: Biri abidenin kirletilmesine meydan vermemek, ikincisi de çizilmiş, kirletilmiş bir yer görürse yapılan telvisatı hemen gidermek, orasını bunların izi belli olmayacak şekilde temizlemektir”.

    Kunter’in bu izahı, kavramı ortaya koymaktadır. Osmanlı devrinde de bilhassa helâ duvar ve kapılarının yazı ve resimlerle doldurulduğunu Reşad Ekrem Koçu nakletmektedir. Günümüze gelen tarihî binalarda çok az yazıya, çiziye, şekle rastladığımıza göre görevliler de işlerini hakkıyla yerine getirmişlerdir (Ayasofya Müzesi’nde üst kat galeride görülen Viking Halvdan’ın yazısının mermere derin kazınmış olması silinmesine imkan vermemiş olmalı).

    Eski devirde de ‘grafiti’ler ve duvar yazılarını silen ‘anıt polisleri’ vardı…
    Cami duvarları
    Evliya Çelebi’nin Elbasan Kalesi’ndeki Gazi Sinan Paşa Camii’nin duvarlarından bahsettiği sayfa. Yüzlerce seyyahın caminin duvarlarını doldurup yazdığı yazıların arasına Evliya Çelebi de bazı beyitler karalayıp “Ketebehu [Bunu yazdı] Seyyâh-ı Âlem Evliya sene 1081” cümlesiyle izini bırakmıştır.

    Yine de duvarlara yazı yazanlar her zaman için vakfiyede belirtildiği üzere “sefih ve erazil” takımından olmayabilir. Evliya Çelebi gibi seyyahların, gezip dolaştıkları yerlerde bir iz bırakmak için özel gayretleri hatta adetleri olduğu anlaşılıyor. Mehmet Tütüncü’nün incelediği üzere Evliya Çelebimiz Edirne, Elbasan, Berat, Medine, Mora-Ballıbadra, İstanköy, Foça, Adana şehirlerini gezdiğinde duvarlardan çınar ağaçlarına kadar müsait yerlere yazılar yazmış ve bunların bir kısmını da Seyahatname’sinde nakletmiştir. Arnavutluk’ta Elbasan Kalesi’ne gittiğinde Sinan Paşa Camii’ni tarif ederken “Büyük ve eski bir cami olarak duvarlarının dış cephesinde bir nokta konacak kadar boş yer yoktur. Beyitler, kasideler, hadislerle doldurulan duvarda Anadolu, Arap ve Acem seyyahlarının birer kıta hüsn-i hatları var ki yüz cilt kitap olur. Zira burası nice bin şairin durağıdır. Onun için herkes marifetini gösterip nice kerre yüz bin eser yazmışlar. Benim de her vardığım köy ve kasabada halkın toplandığı mekânlarda birer eser bırakmak alışkanlığım olmakla küstahâne bir beyit yazıp ‘Ketebehu seyyâh-ı âlem Evliyâ sene 1081′ şeklinde tarih ve imzamı attım” demektedir. Kitabında belirttiği yazılar günümüze gelemese de belirtmediği bazı yazılar tespit edilip yayımlanmıştır.

    Günümüze kadar silinmeden gelebilen yazılar da vardır. Yazıldıkları hatta kazındıkları yerler itibarıyla silinmeleri imkânsız olduğundan günümüze geldikleri muhakkaktır. Cami kubbelerini tutan fil ayaklarının veya revak kemerlerinin sütunlarının bilezik adı verilen tunç, metal kısımlarına çok sayıda yazı kazınmıştır. Bazıları gayet sanatlı ve imzalı olan bu yazılar, haliyle silinemeden kalmıştır. Belki de silinmemek üzere yazılmışlardı.

    İstanbul’daki cami, türbe yapılarıyla Topkapı Sarayı’nda yer alan bilezik yazıları, yakınlarda Nazif Arıman tarafından İBB yayınları arasında çıkan kitapta tanıtılmıştır. Nazif Arıman bu eserinde Evliya Çelebi’de tespit ettiği bir ibarede, maniunnukuştan farklı olarak yine Evkaf tarafından görevlendirilen “hakkâk müverrih”ten bahseder. Hakkâk, sert bir zemine sert bir cisimle yazan sanatkârdır. Bunun aynı zamanda müverrih, yani tarihçi olarak anılması, bilezik yazılarında görülen yangın, savaş, barış, önemli kişilerin ölümü gibi tarihî olayları kaydetmekle görevli kişilerin varlığını düşündürür. Şimdiye kadar incelediğim vakfiyelerde bu görevin tayin edildiğini veya Ruus kayıtlarında herhangi birine tevcih edildiğini görmesem de bulunması muhtemel olduğundan Evliya Çelebi’nin kaydına itibar ediyorum.

    Eski devirde de ‘grafiti’ler ve duvar yazılarını silen ‘anıt polisleri’ vardı…
    Maniunnukuşluk beratı
    Ahmed Bican ibn-i Ali’nin Tophane Nusretiye Camii’ndeki maniunnukuşluk görevinin 1862 yılında verilen beratı. 

    Osmanlıların son çeyreğinden itibaren yazılıp günümüze intikal eden bazı ilginç yazılar da mevcuttur. Fatih Köse, Tekirdağ Rüstem Paşa Camii’nde bulunan, 1884-1988 arasında yazılan yazıları tanıtmıştır. Necdet Sakaoğlu çok farklı bir yazıyı Amasra Limanı dalgakıranının dev taşlarında tespit etmiştir. Taşçı kalemiyle 10 cm’ye 1.5 cm boyutunda açılan derin yarıklara sert beyaz harç yedirilerek oluşan rakam ve harflerle yazılan 1 MAI 1911 yazısını Sakaoğlu’na göre, dalgakıran inşaatında çalışan Fransız mühendisleri Dünya İşçileri Dayanışma Günü için bilinçli olarak yazmışlardır.

    Fatih Camii haziresindeki Dinozade Abidin Paşa’nın baldaken türbesinin mermer sütunları, tavanı, sanduka kenarları 1900’lerin başından 2000’lere kadar gelen eski yazı-yeni yazı yüzlerce ibare ile doluydu. Yanıbaşındaki Gazi Osman Paşa’nın türbesinde en ufak bir çizik yokken Abidin Paşa türbesine neden rağbet edildiğinin kaynağı meçhuldür. Belki de halk ağzında tez yayılan Tezveren Baba hikâyeleri gibi, bu türbenin de istekleri yerine getirdiğine inanılıyordu. Daha çok sınıfını geçmek isteyen öğrencilerin, aralarının düzelmesini isteyen sevgililerin yakarışlarından ibaret yazıların dijital öncesi film tab edilen çağda fotoğraflarını çektiysem de maalesef okunamaz halde çıkmışlardı. 2011 yılındaki restorasyonda tamamı silindiği için yaklaşık 100 yılın folklorik birikiminden hiç eser kalmadı.

    Elbette duvar yazıları deyince, edebiyat tarihimize geçmiş haliyle Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” şiiri ve ana teması olan Maraşlı Şeyhoğlu adlı halk şairinin koşması unutulamaz. Faruk Nafiz, 1923’te öğretmenlik görevi için Kayseri’ye atlı araba ile giderken konakladığı kervansaraylarda yatağının yanındaki duvarlarda gördüğü yazıların verdiği ilhamla o müthiş şiirini kültürümüze kazandırmıştır. Yazılarla ilk karşılaştığı anın dile geldiği mısralarla yazımızı bağlayalım:

    Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
    Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı:
    Fânî bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
    Aygın baygın manîler, açık saçık resimler…

    REŞAD EKREM KOÇU’DAN

    Cami helasındaki tellak övgüleri

    Reşad Ekrem Koçu’nun muhteşem eseri İstanbul Ansiklopedisi sayesinde varlığından haberdar olduğumuz Aksaray Murad Paşa Camii’nin ayakyolundaki bir çizim, duvardaki şekillerine vakıf olabildiklerimizin en orijinallerindendir. 1324/1906’da Basmacı Ali adlı biri tarafından çizilen “Aksaray Tevekkül Hamamında Tellak Tokatlı İsmail Ağa sanatında gayet mahirdir” ibareli ve İsmail Ağa’nın belinde peştemali, ayağında nalınları ile tasvir edildiği resim, 1933 yılında sapasağlam durduğu sırada R.E. Koçu tarafından Hüsnü adlı birine kopya ettirilmiş. Zamanla bir duvar ilanına dönüşen resmin çevresi, İsmail Ağa’nın tellaklık sanatında gayet mahir olduğunu tasdik eden çeşitli müşterilerin el yazılarıyla dolmuş. 1906’dan 33’e kadar kimsenin silmeye teşebbüs etmemesi de hayli ilginç.

    Eski devirde de ‘grafiti’ler ve duvar yazılarını silen ‘anıt polisleri’ vardı…

    Solda yukarıdan aşağıya:

    • Tasdik olunur efendim doğrudur, Haddehaneden Süleyman ve refiki Tahir;
    • Tasdik olunur, Nizamiye Çavuşu Bekir;
    • Bendeniz dahi gayetle memnum oldum, tasdik ederim, Ketebe-i Maliye’den Ahmed Hidayet;
    • Tasdik olunur, Mektepli Nuri Sağda yukarıdan aşağıya:
    • İsmail Ağa’ya yıkandım, ben dahi tasdik ederim, gayetle mahirdir, Tıbbiyeli Talat;
    • Ben dahi tasdik ederim, Mektepli Kâmil;
    • Bendenizi de yıkamıştır, memnun oldum. Şehremanetinden Hasan Basri;
    • Tasdik ederim, Rüsumattan Ali Riza;
    • Ben Hasan
  • İbrahim Hilmi’nin sıradışı yolculuğu: Girit’ten Macaristan’a, Macaristan’dan Türkiye’ye

    1895 senesinde milliyetçi ayaklanmalarla çalkalanan Girit Adası’nda doğdu. Babasının katillerinden intikamını almak Rum çete liderinin dükkanını yaktı ve İstanbul’a kaçtı. Burada da peşine düşenlere yakalanmamak için Macaristan’a göç etti. Fabrikalarda çalıştı; mühendislik tahsil etti; Macar milisleriyle beraber Avusturya işgaline karşı savaştı; Atatürk’ün çağrısıyla Türkiye’ye döndü. İbrahim Hilmi’nin torunu anlatıyor…

    Annemin ve teyzemin, babaları İbrahim Hilmi’nin hayatı hakkında anlattıkları beni daima çok etkilemişti. Hikayeler çoğaldıkça, bu anlatılanların abartılan kahramanlık hikayeleri olabileceği aklıma takılan hususlardan biri oldu. 2008’de annemle birlikte dedemin Macaristan’da okuduğu üniversiteyi ziyaretimiz sırasında, bizi ağırlayan Sopron’daki West Hungary Üniversitesi’nin değerli dekanı Ferenc Lakatos’un bize hediye ettiği kitap, dedemin burada yaptıkları konusunda kesin deliller sundu. İstanbul’daki Macar Kültür Merkezi’nin saygıdeğer direktörü Gabor Fodor’un teşviki ile dedemin yaşam öyküsünü kaleme almaya başladım. İbrahim Hilmi 1895’te, Girit’in Türk nüfusunun yoğun olarak yaşadığı Resmo (Yunancası Rethymno) kasabasında doğdu. Babası Girit’in ileri gelenlerinden Neonakis’lerden (Yenikan anlamına gelmektedir) Hüseyin Bey, annesi Lebibe Hanım’dı. Dört çocuğun en küçüğü olan İbrahim’in, Mehmet isimli bir ağabeyi, Fatma ve Adile isimli ablaları vardı.

    İbrahim Hilmi ve “Çulsuz Birlik” Saint-Germain Barış Antlaşması’yla Sopron Avusturya sınırları içine dahil edilince, İbrahim Hilmi 20 Boşnak arkadaşı ile birlikte yerel direniş hareketine katıldı. Bu direnişçiler, düzensiz ve üniformasız oldukları için kendilerine “Çulsuz Birlik” deniliyordu.

    İbrahim, yedi yıllık Resmo Mektebi İptidaisi’ni (İlkokulu’nu) bitirmişti. Bu dönemde babası Hüseyin Bey, adanın Yunanistan›a bağlanması için çalışan Rum çeteciler tarafından kırsalda bir pusuya düşürülerek öldürüldü. Bu olay, küçük yaşlarında böyle bir trajedi ile karşılaşan İbrahim’in hayatını değiştirecekti. Zira yaşıtları ile saklambaç oynadığı bir gün, bir dükkana saklanacak ve buranın Rum çetesi liderinin bakkal dükkanı olduğunu farkedecekti. İbrahim dükkanda satılan gazyağı varilini gördü, bunun çeşmesini açarak tüm dükkana döktü ve ateşe verdi. Çete lideri yanarak öldü. Rum çeteciler yangını İbrahim’in çıkarttığını öğrendiklerinde, ailenin evini ateşe verdiler. Uyanan annesi, yanan evden çocuklarını pencereden atarak kurtardı. İbrahim’in yangından kurtulduğunu haber alan çeteciler, tekrar onun peşine düştüler. Ailesi tarafından gizlice İstanbul›a giden bir geminin filikasına saklanan İbrahim, İstanbul’daki akrabalarının yanına gönderildi.

    İstanbul’a geldiği yıllarda nüfusu yaklaşık 1 milyon olan şehrin neredeyse %25’i Rumlardan oluşmaktaydı. Kısa bir süre sonra İstanbul’daki Rumlar da, İbrahim’in akrabalarının yanında kaldığını öğrendiler. Bunun üzerine İbrahim İstanbul’dan kalkan bir trene atlayarak, Avrupa’nın yolunu tutmak zorunda kaldı.

    Madencilik okulunda – 1916 İbrahim Hilmi Macaristan’da bir fabrika işçisi olarak hayatını kazanırken, 1916’da bugün Slovenya sınırları içinde kalmış olan Selmecbanyan’daki Macar Kraliyet Madencilik Okulu’nun Demir Döküm/ Demir Metalürjisi bölümünde okumaya başladı.

    Günlerce süren tren yolculuğundan sonra Macaristan’a ulaştı ve yeni bir hayata başladı (yılı tam olarak bilinmiyor; 1912’de Macaristan’ın Kistarcsa kasabasında demir atölyesinde çalışma kaydı olduğuna göre bu tarihten önce olması gerekiyor). Macaristan’a geldiğinde, bizde henüz resmî olarak soyadı kullanımı yoktu. Asya geleneğinin bir parçası olarak Macarlar da baba adı ile soy belirledikleri için, İbrahim babasının adı olan Hüseyin’i (Latince olarak Hüssein) soyadı olarak kullanmaya başladı.

    İbrahim, Budapeşte ve Macaristan’ın çeşitli şehirlerindeki dökümhanelerde ve fabrikalarda çalışırken, bir yandan da Macarca, Almanca ve Rusça öğrenmeye başlamıştı. 1916’da savaş sürerken, bugün Slovenya sınırları içinde kalmış olan Selmecbanya’daki Macar Kraliyet Madencilik Okulu’nun Demir Döküm/Demir Metalürjisi bölümünde okumaya başladı. Bir taraftan da Diosgyör Macar Kraliyet Demir ve Çelik Fabrikası Temsilciliği görevini yürütmekteydi (1 Temmuz 1918 2 Eylül 1918). Hatta kısa bir süre, faaliyetlerine bugün de devam eden ve 1835’te kurulmuş olan Macaristan’ın en köklü sanayi şirketlerinden biri Ganz Danubius Makine ve Vagon Fabrikası’nın kimyahanesinde dçalıştı (1 Mart 1919 26 Mayıs 1919).

    1. Dünya Savaşı, 11 Kasım 1918’de sona erdi; ancak barış antlaşmaları hemen imzalanmadı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun, iki ülkeye ayrılacağı konuşuluyordu. İbrahim’in okuduğu madencilik okulunun bulunduğu Selmecbanya’nın da Macaristan toprakları dışında kalacağı (bugünkü Slovenya sınırları içinde olup yeni ismi Stiavnica’dır) hemen hemen netleşmişti. Okuldaki öğretmen ve öğrenciler, okulu Avusturya sınırında yer alan Sopron’a taşımak üzere son ana kadar çalıştılar.

    Avusturya 10 Eylül 1919’da Saint-Germain Barış Antlaşması’nı imzaladı. Yeni haritaya göre Sopron, Avusturya sınırları içinde dahil edildi. İbrahim, üniversitedeki öğrenciler ile birlikte bu karara isyan etti ve yanında savaş tecrübesi olan 20 Boşnak arkadaşı ile birlikte savaşmak üzere gönüllü oldular. Macar ordusu bölgedeki yerel halktan katılan gönüllülerle bir direniş başlattı. Bu birlikler, düzensiz ve üniformasız oldukları için kendilerine “Çulsuz Birlik” deniliyordu. Sopron’nun batısında yeralan Agfalva kasabasındaki tren istasyonunu tutan işgalci Avusturya askerî birliğine saldırdılar. Çatışmada her iki taraftan da kayıplar verildi. Bu hadiseden sonra bir referandum yapılmasına karar verildi ve sonucunda Sopron’un Macaristan topraklarında kalması kabul edildi. İbrahim Bey buradaki katkıları nedeniyle 10 Ocak 1922’de düzenlenen törenle, arkadaşlarıyla beraber ödüllendirildi.

    Savaşın ardından, bir Macar prensinin Türkler hakkında aşağılayıcı sözler söylemesine dayanamayıp kendisini düelloya davet etti. Prensin silah olarak kılıcı seçmesi ve İbrahim’in kılıç kullanma konusunda hiçbir tecrübesinin bulunmaması nedeniyle düelloyu kaybetti. Düello sonucunda kan akması gerektiği için, galip gelen Macar prens de kılıcıyla İbrahim’in kulağına bir kesik attı. 1923 yılına gelindiğinde Sopron’da metalurji mühendisi olarak mezun oldu (Magyar Kiralyi Banyaszati es Erdeszeti Föiskola).

    Aile kurmak İbrahim Bey, yeni kurulan Türkiye’nin nitelikli işgücü ihtiyacına cevap vermiş ve yurda dönmüştü. Dönünce, Girit eşrafından Safter Giritligil’in 17 yaşındaki ilk kızı Adile Hanım’la 26 Aralık 1932’de evlendi.

    Türkiye’ye gidiş

    Yeni Türkiye devletinin kuruluşunda görev alacak nitelikli insan gücünü sağlamak üzere, yurtdışındaki meslek sahibi Türkler ülkeye davet edilmişti. İbrahim Bey de, yabancı dili olan (Macarca, Almanca, Rusça, Yunanca) ve demir izabe uzmanlığı ile iş tecrübesi bulunan bir metalurji mühendisi idi. İdealindeki Türkiye’nin kuruluşu için bu çağrıya kulak verip, görev almak üzere Türkiye’ye geldi. 14 Mart 1925 tarihinde kendisine Ticaret Vekaleti Maadin Müdüriyeti Umumiyesi Demir Müstahzarlığı Müdürlüğü’nde görev verildi ve 1 Haziran’a kadar burada çalıştı. Daha sonra Türkiye ve Macaristan arasında madencilik konusunda teknik heyetlerin ziyaretlerine başkanlık etti. 27 Ocak 1926’da Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlığına kaydoldu.

    Lozan Antlaşması uyarınca, Yunanistan sınırları içinde kalan Türkler ile Türkiye sınırları içinde kalan Rumların karşılıklı olarak mübadele edilmesi ve geride bıraktıkları gayrimenkullerin takas edilmesini kararlaştırmıştı. 1 Mayıs 1923 tarihinde başlayan bu hüküm doğrultusunda, İbrahim’e de (Neonakis’lere) Ayvalık-Çamlık mevkiinde, Rumlardan kalan bir arazi verilmişti. Bu arazinin aile içi bir tartışma yaratmış olmasından dolayı akrabaları ile ilişkisini kesti. 1934’te Soyadı Kanunu çıktığında, Yenikan manasına gelen Neonakis sülale namı yerine, akrabalarından farklı olarak Dinçer soyadını aldı.

    İbrahim Bey 1932’nin Nisan ayında yeni kurulan fabrikaların ihtiyacı olan kömürü bulmak üzere maden mühendisi olarak Muğla bölgesine tayin edildi. Akrabaları, evlenmesi için Girit eşrafından Safter Giritligil’in 17 yaşındaki ilk kızı Adile’yi önerdiler. 26 Aralık 1932’de Adile hanım ile evlendiler (Dedemin uzun süre evlenmemesinin nedeni, okur-yazar aydın bir kadın ile karşılaşmamış olmasıydı. Anneannem gibi Fransızca bilen ve piyano çalan bir aday ortaya çıkınca evlenmeye karar vermiş. Bu durumun İbrahim Bey’in hayata bakış açısını yansıttığını ve o dönemde kızlarının da doktor ve mühendis olmasına yol açtığını düşünüyorum).

    Mühendislik diploması İbrahim Hilmi’nin 1923’te Sopron’da Metalurji Mühendisi olarak aldığı diploma.

    19 Aralık 1938 tarihinde Ankara’ya tayini çıktı. 23 Temmuz 1940’da Zonguldak bölgesinde mühendis olarak iki yıl çalıştı. 27 Mayıs 1942’de Sümerbank Birleşik Pamuk İpliği ve Dokuma Fabrikası Müessesi’ne tayin edildi; aynı yılın 27 Temmuz’unda bu defa Sümerbank Nazilli Fabrikası Gerenes Kömür Maden Ocağı’nda mühendis olarak çalışmaya başladı. 2. Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllarda bu kömür madeninin kapatılması kararı alınınca, işçilerin haklarını korumak ve madenin neden kapatıldığını öğrenmek üzere Ankara’ya gitti. Çalıştığı beş aylık dönemde maaşı da ödenmeyince, Sümerbank aleyhine Sayıştay’a müracaat etti (1947’ye kadar konunun peşini bırakmadı; ancak hiçbir cevap alamadığı gibi, beş yıl boyunca kendisine zam da verilmedi (O dönemde cumhuriyet tarihimizin ilk büyük devalüasyonu gerçekleşmiş, TL Dolar karşısında %116 değer kaybetmiş ve ciddi bir ekonomik kriz başgöstermişti).

    1943’ün Ocak ayında yine Sümerbank’a ait Türkiye’nin ilk cevherden demir üretim tesisi olan Karabük Demir Çelik Fabrikası’nda çelikhane mühendisi olarak çalıştı. Burada kendisine lojman tahsis edildi ve ailesini Karabük’e getirdi. Kızları, babalarının savaş sırasında tesise karşı yapılmak istenen sabotajları engellemek amacıyla ve eleman yetersizliği nedeniyle çoğu defa fabrikada sabahladığını aktarmışlardır. 1947’de Sayıştay’a yazdığı son mektupta, tesisteki İngiliz uzmanların kendinden çok daha az nitelikli ve tecrübesiz olmalarına karşın kendisinden birkaç kat fazla maaş almalarının adaletsizlik olduğunu ve devletin parasının gereksiz yere harcandığını belirtti.

    Muhtemelen bu çıkışları bazı bürokratları rahatsız etmiş olacak ki 1 Mayıs 1948’de emekli maaşı ve tazminatı olmaksızın, zorunlu emekliliğe sevkedildi. Bunun üzerine İzmir’e taşındılar. İzmir’de bir ev satın almak istedi; ancak kayınpederi Safter Bey onlara Karşıyaka’da Rumlardan kalma, bahçeli, iki katlı müstakil bir ev aldı.

    İbrahim Bey emekli olurken yaşadığı travmayı atlatmaya çalışırken, bir yandan da ağır bir şeker hastalığı ile boğuşmaktaydı. İlerleyen şeker hastalığı sonucu 26 Aralık 1950’de Karşıyaka’daki evde yaşama veda ettiğinde sadece 55 yaşındaydı.

    İTTİFAK KARTPOSTALI

    1. Dünya Savaşı sürerken…

    İbrahim Hilmi’ye 1917’de gön derilen ve üzerinde Osmanlı, Prusya, Avusturya Macaristan bayrakları taşıyan üç çocuğun bulunduğu “Lasst uns fest zusammenhalten. In der Eintracht liegt die Macht” (Sıkı bir şekilde birlik ve uyum içinde olalım ki, birlikten huzur ve kuvvet doğar) yazan kartpostal. Arkasında ise şu not var:

    “Sayın Hüseyin İbrahim Hilmi,
    1. sınıf demir dökümcü öğrenci beyefendisine,
    Macar Kraliyet Madencilik Okuluna, Selmecbánya.
    Göndermiş oldugun kartpostalı aldım. Ve sihhat ve afiyet bulunduğunuzdanziyade mahtum oldum ve benim için sual ederseniz Elhamdulillah sihhat ve afiyetiyim. Bugün Mustafa’dan bir mektup aldım, otomobilden imtihan verdigini yazıyor. Burdaki kraliyet kulüpleri Macar aleminle bağırmaya başladılar ama bakalım ne olacak? İstanbul’a yazın. Sihhat ve hüsn-i mülakat kardeşim.

    Mayıs 1917
    Mehmet Ali Bey, Albertfalva”

  • Feleği hayrete düşüren sihir ustası: HOKKABAZ

    Feleği hayrete düşüren sihir ustası: HOKKABAZ

    Eski çağlardan beri şaman, rahip yahut büyücü-şifacılar, yanılsama yoluyla insanları tabiatüstü güçlere sahip olduklarına ikna ettiler. Amaçları çoğu kez, mensubu oldukları topluluk içinde üstün bir konum kazanmaktı. Fakat daha iddiasız olanlar, bu işi seyirlik bir oyun olarak icra eden ustalar da oldu: Hokkabazlar, göz bağcılar, tasbazlar…

    Hokkabaz, “hokka ile oynayan” demektir. İnsanın -mecazen- gözünü bağlayıp söz ve el çabukluğuyla aklın almadığı türlü numaralar sergileyenler… Güya var olanı yok, yok olanı var edenler… Nesneleri yerçekimine karşı yürütüp havada asılı tutanlar… Hırpani hırkalarının altından kap kacaklar, âlâ yemekler zuhur ettirenler… Velhasıl konuşkan, neşeli ve bazen de dervişmeşrep tipler… Hepsi Osmanlı toplumunun eğlence kültüründe aşina olduğu güleç yüzlerdi.

    Metin And, eski Türk seyirlik oyunları içinde en ilginci olarak yorumluyor bu sanatı; zira bu sanatın çevresinde drama vardır: Oyunun başında usta ile yamak arasında, Karagöz-Hacivat örneği güldürücü bir orta oyunu sergilenir.

    Kökeni binlerce yıl geriye giden bu oyun, eski Yunan ve Roma’da da biliniyordu. Türkiye’ye, 15. asrın sonlarında Portekiz ve İspanya’dan kaçan Yahudiler eliyle getirilmişti. Anlaşılan o ki Türk ustalar da bu oyunu çok sevdiler ve öğrendiler, şaşkınlık veren numaralarıyla izleyenleri büyülediler. Hokkabazlar, III. Murad’ın 1582’de Atmeydanı’nda ve III. Ahmed’in 1720’de Okmeydanı’nda oğullarının sünneti şerefine tertip ettikleri düğünler için hüner sahnesindeki yerlerini almışlardı. Ne şans ki, büyük minyatür ustaları Nakkaş Osman ve Levnî’nin eliyle, düğün kitaplarının yaprakları arasındaki yerlerini de alabildiler.

    Hokkabazlar Atmeydanı’nda

    III. Murad’ın, oğulları için 1582’de düzenlediği sünnet düğününde, hokkabazlar ve onları izleyen kalabalık görünüyor. İntizâmî Surnâmesi’nin sayfaları arasına Osman tarafından nakşedilmiş bu resim.

    Hokus pokus

    Sahneye yumurta gösterisi yapan bir hokkabaz çıktı. Dik tuttuğu bir çubuğun üzerine koyduğu yumurtaları aşağıdan yukarı doğru yürüttü. “Hokus pokus” yerine, “Çi var çi yok!” (ne var ne de yok) diye bağırdı ve yumurtalar bir çiy tanesi gibi havaya kalktı. Bir süre havada asılı kalan yumurta ileri fırladı ve bir ok atımı mesafedeki bir hokkanın içine girdi. Daha sonra adam hokkayı ters çevirip yumurtayı altına sakladı ve açtı: Yumurta kaybolmuştu. Başka numaralar da sergiledi: Bir heybeden bir sürü darı akıttı. Bir mendile birkaç filoriyi sarmalayıp karşısındakine verdi, bir çubukla dokunduktan sonra mendil açıldı, paralar yok olmuştu. Ensesine vurup ağzından elek dolusu para kustu. “Kendim bu sanatın inceliklerini bir bir kavrayıp felekteki Başak burcunu hayrette koymuşum” diye övünmeyi de ihmal etmedi.

    Gözden sürmeyi çekenler Hokkabazlar altını boş gösterdikleri tahta hokkadan top çıkartmak ya da top konulan hokkadaki topu kaybetmekte o kadar mahirdiler ve o kadar eli çabuk idiler ki, âdeta “gözden sürmeyi çekiyorlardı”. Bunların çoklukla “enbân” denilen, toplarını gizlice taşıdıkları torbaları ya da cepleri bulunurdu. Her hokkabazın yanındaki bir yamak da elindeki tefi aralıksız çalarak dikkatleri dağıtıyordu.

    İsmiyle müsemma

    1720 şenliğinde, ünlü gösteri ustası Hacı Şahin, elleri ve kolları sıkıca bağlanarak içi iyice araştırılmış bir sepetin içine konuldu ve direğe çekildi. Tepedeyken bağlarından kurtulmayı başardı; yetmezmiş gibi, nereden bulduysa bir ibrik ile fincan çıkarıp kahve pişirdi. İki fincan keyif kahvesi içtikten sonra birazını aşağı döküp kahvenin sıcak olduğunu ispatladı. Sultana, şehzadelere ve Osmanoğulları’na dua ettikten sonra kolayca aşağı süzüldü ve sultanın huzurunda hilat giyip sadrazamdan bolca bahşiş aldı. “Hacı Şahin nam bir Mısrî acep şahinlik etti / Ne denli yüksek uçsa ona yakışır” diye övdü Vehbî onu dizelerinde.

    Sepetten kurtulma oyunu

    III. Ahmed’in 1720’de oğulları için tertip ettirdiği sünnet şenliğinde, zamanın ünlü gösteri sanatçıları Mısırlı Hacı Şahin ile yamağı Hacı Mehmed bir sepet numarası yapmak üzereler. Minyatürün görünmeyen kısmında mehter çalınıyor ve halk kalabalığı, önlerinde bir hat oluşturan yeniçerilerin ardından oyunu izliyor. Vehbî Surnâmesi içindeki Levnî çizimi.

    Üfürükçüleri bile şaşırtan sihir

    Hacı Şahin ve yamağı Mehmed, gözleri, el ve ayakları sıkıca bağlandıktan sonra iki ayrı sepete konuldular. Şahin sarı, Mehmed yeşil sepete sokuldu, sepetler iyice bağlandıktan sonra sarılıp üzerleri dikildi. Her iki sepet de çadırın içine konuldu, çadırın etrafı herhangi bir hile yapılmaması için çavuş ve hademeler tarafından tutuldu. On beş dakika sonra içeriden seslendiler, çadır kaldırıldı: İkisi de bağlarından kurtulmuş, Şahin’in konulduğu sarı sepetten Mehmed, diğerinin konulduğu yeşil sepetten ise Şahin çıkmıştı. Sepetlerin üzerindeki dikişleri herkes inceledi, tek bir çözülme emaresi yoktu. Gözcüler ne bir ses ne de bir kıpırtı duymuşlardı. Doğrusu bu oyun Hârut’un –ki bir melektir- bile beğeneceği, düğüme üfüren büyücüleri bile hayrette bırakan bir oyun olmuştu, Vehbî’nin satırlarında.

    “Kesin ip var!”

    İleri gelenlerden iki kişi, muhtemel hilenin ne olabileceğini tartışıyor.

  • Rahip ile medrese talebesi: Hem tarihte hem bugünde!

    Rahip ile medrese talebesi: Hem tarihte hem bugünde!

    Çok dilli, çokkültürlü, çok dinli şehirlerde zaman zaman çekişmeler hatta çatışmalar yaşanır. İstanbul gibi buna alışık şehirlerde, çatışmalardan ziyade bir araya gelişler görülür; ama belki de tarihçiler, gazeteciler, çekişmeleri-çatışmaları daha cazip görürler. 18. yüzyılın ikinci yarısında Kütahya’da üretilen, biri Suna İnan Kıraç Koleksiyonu’nda, diğeri Düsseldorf Hetjens Müzesi koleksiyonunda bulunan iki sürahi üzerinde, biri Müslüman diğeri Ortodoks Hıristiyan din adamı, böylesine sevimli bir örnek teşkil etmektedir.

    Benzer karşılaşmalar günümüzde de yaşanıyor. İstanbul Cibali semtinde börekleri ve kurabiyeleri ile tanınan Hamur İşi Cafe’de rastgele yan yana gelen Aynaroz Manastırlarından bir rahip ile İslâmi ilimleri öğrenen medrese talebesini yan yana görünce bir fotoğraflarını çekmek istedim. Kabul ettiler. O arada rahip bey cebinden küçük bir resim çıkardı. Yan yana oturan bir molla ve bir keşiş konulu bir gravürdü. Burada da sanatçı gördüğünü mü ya da görmek istediğini mi resmetti bilemem ama fotoğraflarını çekerken onlar da bu gravürü ellerinde tuttular. Maalesef gravürün sanatçısını tespit edemedim. Bu topraklardaki tarihsel ve güncel birlikteliğin güzel bir örneği.   

  • Pittsburgh’te de tahtakurusu vardı

    Pittsburgh’te de tahtakurusu vardı

    Aklımda yanlış kalmadıysa “soyguncu baron” Ortaçağ’dan kalma bir tabir. Zaten bu devirde kimse sultan değil, padişah değil desek de bol bol sultan da, padişah da var hâlâ. Kimi adlı adınca monark, kimi fiili olarak. Ama baronluktu, düklüktü, bunlar sadece unvan olarak kullanılan kavramlar. Mesela bizim mahallede Lord Berber, Kont Lostra Salonu, Dük Kravat Atölyesi var. Feodal beylerde küçük esnaflaşma süreci mi bilmiyorum ama, zaten konumuz da bu değil.

    Baron dediğimiz, orta çağda kilise veya kral tarafından kendisine verilen, Osmanlılardaki tımar gibi bir işlevi olan topraklara çöreklenmiş şahıslar. Bunlar nehir boylarında, dar geçitlerde falan iş tutup Deli Dumrulculuk yapıyorlar. Gümrük vergisi almaktan bahsediyorum elbette; gelip giden malları tartıp vergisini alıyorlar. Başta sorun yok ama, aklımda kaldığı kadarıyla Roma- Cermen İmparatorluğu zayıflayıp, devlet devlet olmaktan çıkınca işler karışıyor. Geçiş yollarına çökmüş bu soyguncu baronlar “Devlet biziz” ya da “Valla yemişim devleti, milletin canına koyduk” diyerek hem gümrük vergilerini hem diğer vergileri ayı gibi yükseltiyor. Ta ki Habsburggillerin Rudolf devleti toparlayana kadar. Habsburggillerin Rudolf soyguncu baronların kalelerini yakıyor, bulabildiğini de asıp kesiyor. Yani ilk soyguncu baronların sonu iyi bitmiyor.

    Soyguncu baron tanımı yüzlerce yıl sonra tekrar karşımıza çıkıyor. Bu kez Atlantik’in diğer yakasındayız ve tarihler 19. yüzyılı gösteriyor. İlk soyguncu baronlar taşımacılık yapmak için hem devletten dev teşvikler alıyorlar hem de halka bu hizmetlerini fahiş fiyatlara satıyorlar. Halk hem vergi verirken soyuluyor hem de vergisini verdiği hizmet için fahiş fiyatlar öderken. Yani bu yeni nesil soyguncu baronlar genellikle demiryolu şirketi sahibi.

    Doymak bilmez soyguncu baronlar bir yandan da Birleşik Devletler’i demir ağlarla örerken, artık soygunculuk ve talan ne kadar tatlı geldiyse “Yahu işçilere niye para veriyoruz ki?” demeye başlıyorlar. Batıda Çin’den yeni gelen on binlerce işçiyi, kölelik kalkmamışçasına çalıştırmaya, doğu yakasında da işçilere yarı maaş vermeye başlıyorlar.

    İşte bu koşullar altında 1871’in Temmuz ayında, havada bir elektriklenme hâsıl oluyor. Aynı yıl içinde üçüncü kez maaşları azaltılan demiryolu işçileri “Artık yeter!” diyorlar. New York’tan Illinois eyaletine kadar her yerde büyük bir demiryolu işçileri grevi başlıyor. Artık gevşek gazeteciler “Ne var canım, bizim de maaşlar azaldı; tam da Amerika Birleşik Devletleri’nin içsavaşın ardından büyüdüğü, ekonomisinin bomba gibi olduğu bu dönemde bu olaylar manidar” diye yazmış mıdır, o konuda çok bilgim yok.

    İşte bu grev sırasında soyguncu baronlardan Thomas Scott, milletin canına koyanlardan olduğu için olacak, “Grevciler bir kaç gün sopa yesinler de bakalım bu yeni yemek hoşlarına gidecek mi?” diyor ve polisi seferber etmeye çalışıyor. Pittsburgh’teki polis, yanlış hatırlamıyorsam “Arkadaş, biz maaşımızı bu işçilerin verdiği vergilerle alıyoruz, adamlar da haklı, paralarını alamıyorlar, niye saldıralım biz işçi kardeşlerimize?” diye işçilere saldırmayı reddediyor. Bunun üzerine Scott da eyalet muhafızlarını falan çağırıyor, vali olacak şerefsiz de salıyor askerleri işçilerin üzerine. Askerler işçilerin üzerine ateş açıyor, süngüden geçiriyor, bir anda 20 işçiyi öldürüyor. Ama Scott’un öngörüsü doğru çıkmıyor ve bu “yemek” işçilerin hiç hoşuna gitmiyor.

    Arkadaşları öldürülen işçiler, katil askerleri önlerine katıp kovalıyor, askerler kapana kısılıyor, saklandıkları binadan çıkıp kaçmak için de onlarca işçiyi daha öldürüyor. Onlarca işçi ölüp yüzlercesi yaralanınca olaylar daha da kızışıyor: İşçiler şehirde soyguncu baronlara ait binaları onlarca lokomotif ve yüzlerce vagonu yakıp yıkıyor. Yani devletten nemalanan, ihale zengini soyguncu baronlar, milletin canına koyacağız derken canlarının yongası mallarından oluyorlar. Ha, yanlış bir anlaşılma olmasın; tarih tekkerrür etmez, hatalar tekerrür eder.