Magazincilerin sevgili olduklarını ileri sürdükleri, kendileri bir süre “sadece arkadaşız” deseler de artık beraber olduklarını sağır sultanın duyduğu Kleopatra, manitasının yardımına koşuyor. Antonius da bu yardımla kalkıp gidiyor, daha önce savaşta Roma’ya çok büyük yardım eden Ermeni krallığını ele geçiriyor. E Ermeni krallığı zaten Roma’nın vassalı!
Geçmişe dair öğrendiğimiz hemen her yeni şeyde bizden yüzlerce, binlerce yıl önce yaşayan insanların nasıl olup da bazı şeyleri akıl ettiğini görerek şaşırdığımız anlar olur. Tabii bu yersiz ve hayli anlamsız bir şekilde kibirli olmamızdan ileri geliyor. Zira bundan beş bin yıl önce yaşamış bir insanın bugün yaşayan herhangi bir insandan daha zeki, daha yaratıcı, daha öngörülü falan beklemiyoruz ama, yani ne bileyim, beş yüzyıl önce yaşamış büyük zihinlerin bizden çok daha parlak olduğunu kabullenmemiz daha kolay oluyor. Örneğin 16. yüzyılda tuza gümrük rejimi uygulayan bir ülkenin memurlarının, gümrük kapılarında tabaklanmış deri için ne kadar tuz kullanıldığını hesap edip o tuzun dahi vergisini almalarına şaşırabiliyoruz.
Mesela vekalet savaşlarını… Ortada fol yok yumurta yokken zafer ilan ederek halkla ilişkiler faaliyeti yürütmenin aslında binlerce yıllık bir tarihi olduğunu öğrendiğimizde bizden binlerce yıl önce yaşamış insanların bunu nasıl akıl edebildiğine şaşabiliriz. MÖ 4. yüzyılda yaşamış bir değirmencinin günümüzde yüzlerce milyonluk ülkeler yöneten aşırı gelişmiş bir takım şabalaktan daha zeki olmasının hiçbir mantıklı açıklaması yoktur. Roma Cumhuriyeti’nin son yıllarına bir göz attığımızda, ortalıkta dönen uluslararası siyasi komploların ve entrikaların günümüzün “Sarı Kafa”sının boyunu fazlasıyla aştığını görebiliriz.
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa meşhur Jül Sezar’ın, günümüzde Irak, İran ve Azerbaycan’ı içeren topraklara hükmeden Arşak İmparatorluğu’nu işgal etmek üzere hazırlandığı ileri sürülür. Şimdi ben burada Plutark’ın yalancısıyım ama kimilerine göre Plutark’ı biraz Evliya Çelebi gibi iki okuyup bir inanarak hatmetmek gerekiyor. Yine de yazılanların doğruluğundan bağımsız olarak, vekalet savaşlarının da halkla ilişkilerin de kavram olarak varolduğunu kabullenmemiz gerek. Zaten Arşakların Jül Sezar’a karşı içsavaşta Pompeius’u desteklemesi; Sezar öldürüldükten sonra Markus Antonius’un Arşaklara karşı savaşmış olması; bu savaşın da bir yenişme durumu olmasa da şarkılarla türkülerle kutlanması bunun göstergesi.
Antonius Arşaklara karşı sefere çıkıyor çıkmasına ama aklımda kaldığı kadarıyla bölgedeki Ermeni, Galat ve Kapadokya krallarının da kendisine destek olmasına rağmen ağır bir yenilgiye uğruyor. Aralarında taa Ren nehri kenarından gelen paralı Alman askerlerinin de bulunduğu 10 bin kadar Roma lejyoneri Arşaklar tarafından rehin alınıyor ve bugünkü Türkmenistan’a gönderiliyor. Ren nehri kenarında güzelinden beyaz şarap yapıp takılmak varken “Ortadoğu bataklığı”na savaşmaya gidip kendisini rehine olarak Türkmenistan’da bulan Almanların memleketlerine geri dönebildiklerini sanmıyorum. Tut ki bunları saldılar, o zaman Easy Jet de yok, ben olsam dönmem.
Roma Cumhuriyeti’nin son yıllarına bir göz attığımızda, ortalıkta dönen uluslararası siyasi komploların ve entrikaların günümüzün “Sarı Kafa”sının boyunu fazlasıyla aştığını görebiliriz.
Ancak Antonius ordusunun yarısına yakınını kaybedince savaş bitmiyor. Magazincilerin sevgili olduklarını ileri sürdükleri, kendileri bir süre “sadece arkadaşız” deseler de artık beraber olduklarını sağır sultanın duyduğu Kleopatra, manitasının yardımına koşuyor. Antonius da bu yardımla kalkıp gidiyor, daha önce savaşta Roma’ya çok büyük yardım eden Ermeni krallığını ele geçiriyor. E Ermeni krallığı zaten Roma’nın vassalı! Hiçbir anlamı yok yani bu işin; ama bu sayede halka “zafer kazandık” masalı anlatılıyor da millet İskenderiye sokaklarında zafer kutlaması yapıyor. Halbuki ortada “geçici oyuncak zafer” diyebileceğimiz bir durum bile yok.
Savaş Augustus, Antonius’u yenip ölümüne neden olduktan sonra bile yıllarca devam ediyor. E malum, kavgalar çok çabuk başlıyor ama sonra bitmek de bilmiyor. En sonunda Ermenistan, Roma ve Arşaklar arasında “güvenli bir tampon bölge” olarak kalıyor kalmasına da o saatten sonra sürekli olarak Roma ve Arşaklar arasındaki savaşın pazarlık nesnesi hâline geliyor. Arşaklar ve Romalılar ne zaman savaşacak olsalar, bunu Ermenistan üzerinden yapıyorlar. Ermenistan, atıyorum Romalıların vassalıysa, Arşaklar gidip başka ülkelere destek oluyor ki gidip Ermenistan’ı işgal etsinler; Arşakların vassalıysa Romalılar zaten bir müddet sonra geri alıyor. Ama neticede canı yanan hep Ermeni krallığı oluyor.
Yani vekalet savaşları da, savaşlar üzerinden halkla ilişkiler faaliyeti ve rıza üretimi de nereden baksanız en az iki bin yıldır var. Ha daha önce de vardır da, benim aklımda kalan bu kadar.
Günümüzde Unkapanı’ndan Ayvansaray’a uzanan Haliç’in güney kıyılarına topluca Balat deyip geçiyoruz ama, bu bölgede, neredeyse her semtte onlarca yapı ve insan-tarih hikayesi var. İşte, az bilinen yönleriyle Cibali’den detay kesitler.
Eski İstanbul’un meyhaneleriyle, yangınlarıyla, evliyalarıyla ve külhanbeyleriyle meşhur bir semti Cibali. Hepsinin aynı semtte birarada varolması bir tezat oluşturuyor gibi görünse de, ortaya çıkan resmin parçaları hiçbir uyumsuzluk oluşturmadan biraraya gelmiş. Çok eski bir Bizans mahallesinin üzerine kurulmuş bir Osmanlı mahallesi olmasından da kaynaklanıyor bu sıradışı uyum. Fetihten 18. yüzyıla kadar ağırlıklı olarak Rumlar ve Yahudilerin mesken edindiği semte 18. yüzyıldan itibaren Müslüman halk da taşınmaya başlamış. Tekne yapımında kullanılan zift gibi yanıcı maddeler burada depolandığı için şehirdeki pek çok yangın buradan başlarmış. Bir ahşap evden diğerine sıçrayan alevler, bir çırpıda Yenikapı’ya kadar ulaşırmış.
Cibali’ye ismini veren, meşhur Cibalikapı. Bu kapıya da ismini veren bir evliya. Bursa Subaşısı Cebeci Ali Bey, söylene söylene Cebe Ali’ye, o da zaman içinde Cibali’ye dönüşmüş. Tarihsel karakteri hakkında çok çeşitli rivayetler dolaşan Cebeci Ali Bey, aslında ordunun cephanecisi. Menâkıb-ı Mahmud Paşa-yı Velî’de geçen bu rivayetlerden biri, onun 1453 İstanbul kuşatması sırasında bir Bizans zindanında tutuklu olduğunu anlatıyor. Cebeci Ali Bey 28 Mayıs gecesi, İstanbul’un düşüşünden bir gün önce Hakk’ın rahmetine kavuşmuş.
AZ BİLİNEN TARİHİN PEŞİNDE
Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la her ay İstanbul’un az bilinen tarihinin peşine düşüyoruz. Epeyce aşina olduğumuz, her gün önünden geçip gittiğimiz yapıların detaylarda gizlenen yönlerini ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Sadece okumak yetmez diyorsanız, sizler de derginizi eline alın ve keşfe çıkın.
1 – CİBALİKAPI
Sur kapısı: İstanbul’un uykusuz nöbetçisi
Bizans’tan Osmanlı dönemine kadar yüzyıllar boyunca İstanbul’un etrafı kentin güvenliğini sağlayan surlarla çevriliydi. Şehre girmek isteyenler, sabah namazında açılan, akşam namazında kapanarak başına nöbetçiler dikilen sur kapılarını kullanırlardı. Vaktiyle kente giriş-çıkışların yapıldığı 60’ın üzerinde kapıdan pek azı günümüze ulaştı. Cibalikapı da bunlardan biri…
Osmanlı dönemi kapılarının her birinde olduğu gibi Cibalikapı’da da manevi koruma için bir evliyanın türbesi, maddi koruma için bir karakolhane, yoldan geçen ya da dışarıda kalanların su ve ibadet etme ihtiyaçları için de bir çeşme ve mescid var.
Kentin mesai saatleri
Osmanlı döneminde yeniçeriler sur kapılarını sabah namazıyla açar, akşam namazıyla kapatırlardı. Kapılar kapandıktan sonra dışarıda kalanlar için sabaha kadar açık kahvehaneler vardı.
Şehrin manevi kalkanı: Cebeci Ali Bey
Karakolda ayna değil, evliya var
Cibali’ye ismini veren Cebeci Ali Bey’le ilgili daha çok bilinen bir başka hikaye, İstanbul kuşatması sırasında Cebeci Ali Bey’in yanındaki asker ve dervişlerle birlikte cübbesini suya serip ilahiler eşliğinde yürüyerek karşıya geçtiğini anlatıyor. Sırrı ifşa olan evliya, bugün ismiyle anılan Cibalikapı’yı yıkarak şehre giriyor, fakat ele geçirdiği bölgede şehit oluyor. Şehit edildiği yere de gömülüyor. İşin ilginç tarafı, bu hikayenin dönemin insanları tarafından hiç de garip karşılanmaması… Bugün türbesi, Cibali Karakolhanesi diye bilinen binanın içinde.
İstanbul’un fethi sırasında, bugün ismiyle anılan Cibalikapı’dan şehre giren Cebeci Ali Bey’le ilgili pek çok rivayet var. En çok bilineni ise, Haliç’in üzerinden yürüyerek geçmesi. İşin ilginci, dönemin insanları için bu rivayet, Fatih Sultan Mehmet’in gemileri karadan yürütmesi kadar büyük bir haber değeri taşımıyor.
16. yüzyıldan kalma: Sivrikoz Çeşmesi
Surların kamyonlarla imtihanı
Seferikoz Çeşmesi olarak da bilinen bu çeşme, 1564’te yapılmış. İsminde geçen “Koz” kelimesi, ceviz anlamına geliyor. Arkasındaki soğan kubbeli Sivrikoz Camii’ne birleşik görünen çeşme, 16. yüzyıldan beri her devirde tamir edilerek günümüze ulaşmış. Zemin seviyesi yükseldikçe toprağa gömülmüş ve şeklini kaybetmiş. Başına gelen asıl talihsizlik ise freni patlayan bir kamyonun hışmına uğraması olmuş. Bu kazanın ardından Büyükşehir Belediyesi 2000’lerin başında çeşmeyi restore ettirmeye karar vermiş, fakat öyle bir restorasyon ki, orijinal halinden yalnızca dört taş kalmış! Cibalikapı’nın kamyonlardan çektiği restorasyon sırasında da bitmemiş. Çeşmenin restorasyonu sırasında bu sefer de kapıya çarpan başka bir kamyon, alt kemerin yıkılmasına sebep olmuş ve kapıdaki Abdülmecid tuğrası düşmüş. Kapı restore edilmeyi bekliyor.
Yepyeni bir tarihî çeşme (soldan sağa) çeşmenin 1938’deki orijinal hali, 90’ların sonundaki yıkılmış hali ve yeniden yapılmış günümüz versiyonu.
Aslında bir Fransız piyesi: Cibali Karakolu
Türkiye’nin en çok sahnelenen oyunlarından
Cibali deyince ilk akla gelenlerden, Cibali Karakolu piyesi aslında Henri Kéroul ve Albert Barre’nin Une Nuit de Noces (Bir Düğün Gecesi) oyunundan uyarlanmış. Yani Cibali Karakolu’yla hiç ilgisi yok. Fakat hikayeleri özümseyip kendilerine mal etmekte çok başarılı olan İstanbullular, bu oyunu Cibali Karakolu ismiyle tercüme edip, uzun yıllar sahnede alkışlamışlar. Hatta oyundan sonra meraklanan bazı kent sakinleri, Cibali Karakolu’nun kapısına dayanmış. Oyundan haberi olmayan polis memurlarının şaşkın bakışları altında binayı gezmek istediklerini söylemiş ve tabii reddedilmişler.
“Kokot bir madamın maceraları”nı anlatan üç perdelik oyunun bir perdesi karakolda, diğerleri ise madamın evinde geçiyor. 1955’te ilk defa Muammer Karaca ve Refik Kordağ tarafından sahneye konan oyun, aynı yıllarda Tatlı Meri adıyla Rumca olarak da sahneleniyor. İsminin arkasındaki hikaye ise Emniyet Müdürlüğü’nden İstanbul Şehir Tiyatroları’nın başına atanan Orhan Hançerlioğlu’yla ilgili. Şehir Tiyatroları’nın ünlü aktörlerinden Raşid Rıza, kendisiyle amirane biçimde konuşan Hançerlioğlu’na “Bana bak, kendine gel! Burası Cibali Karakolu değil, sen de bizim bekçimiz değilsin” diyor. Bir darb-ı mesele dönüşen bu hikaye, Türkiye’nin en çok sahnelenen oyunlarından biri olan Cibali Karakolu’na ismini veriyor ve Nejat Uygur’dan Zihni Göktay’a pek çok isim tarafından da devam ettiriliyor. 70’li yıllardan beri kullanılmayan karakol, şimdilerde oyunun macerasını anlatan bir müze olarak düzenleniyor.
Karakol hatırası
Cibali Karakolu’nu sahneye koyan Muammer Karaca, karakolun önünde polis memurlarıyla…
2 – TÜTÜN FABRİKASI
Eski Reji, şimdi Kadir Has Üniversitesi
1884’te Reji şirketi tarafından inşa edilen Tütün Fabrikası, kendi güvenlik birimi, sosyal tesisleri, sağlık ocağı, çocuk yuvası, yangın teşkilatı ve yemekhaneleriyle koca bir mahalle boyunda bir işletmeymiş… 1925’te millîleştirilene kadar Fransızlar, 1925’ten 1994’e kadar ise Tekel tarafından kullanılmış. Tütün fabrikası döneminde, buraya çalışmaya ve yaşamaya gelen binlerce işçi ve memur sayesinde İstanbul’un en canlı semtlerinden biri olmuş bu bölge. Fabrikanın kapanmasının ardından ise kısmen bir çöküntü alanına dönmüş; yerleşim dokusu ölmeye başlamış. 1997’de fabrikayı restore ederek buraya yerleşen Kadir Has Üniversitesi’nin, bölgenin otantik dokusunu korumak ve geleneksel yapısını geleceğe taşımak noktasında yapması gereken çok şey var.
Fabrikada tütün sarar, ‘eşit ücret’ alır gibi
Kadın işçilere kapılarını açan ilk fabrikalardan olan Cibali Tütün Fabrikası, aynı zamanda ‘eşit işe eşit ücret’ tartışmalarına da sahne olur.
Tütün Fabrikası deyince akla ilk gelen kadın işçiler oluyor. Şair A. Kadir’in “Parmaklarında ve pazen eteklerinde tütün kokusu” diye anlattığı, Alpay’ın “Fabrikada tütün sarar sanki kendi içer gibi” derken bahsettiği hep bu fabrikada çalışan genç kadınlar. Kokusunun tütüne sinmemesi için kadınların oje ve parfüm sürmeleri, saçlarını uzatmaları yasaklanmış. Ayrıca fabrika, 1893 gibi erken bir tarihte düzenlenen bir grevin başlangıç yeri olarak, sendikacılık tarihinde de önemli bir yere sahip.
Bir zamanlar deniz kenarı Tütün Fabrikası’nın 1885’te çekilen fotoğrafında, aradaki yol doldurulmadan önce binanın denize ne kadar yakın olduğu görülüyor. Bu dönemde fabrikaya malzemeler deniz yoluyla getiriliyor, fotoğrafta görülen kayıkhanede boşaltılıyordu. Bugün Kadir Has Üniversitesi’ne ait olan binanın önünde, bu kayıkhanenin yola açılan kemeri halen duruyor.
Mutlaka görün!
Müzedeki kalıntılar
Bugün Kadir Has Üniversitesi’ne ait olan binanın içinde Neolitik Çağ’dan Selçuklulara uzanan buluntuların ve Tütün Fabrikası’nın tarihine ait eşya, belge ve makinelerin sergilendiği Rezan Has Müzesi bulunuyor. Üniversite inşa edilirken ortaya çıkan bazı kalıntılar da korunmuş. Güvenlik görevlilerinden izin alarak okul kantininin içindeki mahzen kalıntısını ve Rezan Has Müzesi’nin girişinde yer alan 17. yüzyıl Osmanlı hamamını görmenizi tavsiye ederiz.
3 – ORHAN KEMAL’İN EVİ
Fırın Sokak No:20‘de yoksul, yeşil bir bina
Türk edebiyatının en önemli romancılarından Orhan Kemal’in 1954-1966 arasında yaşadığı evin bulunduğu Cibali Fırın Sokak, bugün yazarın ismini taşıyor. Hatta bir sokak yetmemiş, yanyana üç sokağa birden Orhan Kemal’in ismi verilmiş. Orhan Kemal, Suriye’den Türkiye’ye döndükten sonra Adana’da bir çırçır fabrikasında işçilik yapmış, 1950’de karısı ve üç çocuğuyla birlikte İstanbul’a taşınmış.1953-54 kışında 72. Koğuş’u yazarken de Cibali’deki bu eve taşınmış. Yazarın, Suçlu, Sokakların Çocuğu, Evlerden Biri, Müfettişler Müfettişi romanlarıyla, Elli Kuruş adlı öyküsünün hep bu sokaklardan esinlendiği düşünülüyor. Keşke bu ev restore edilip, yazarın Cihangir’de bulunan müzesi buraya taşınsa… Herhalde bu proje en çok Kadir Has Üniversitesi’ne yakışır.
Tabelası yenilenmeli
Evin duvarında bulunan plaket çalındıktan sonra buraya Orhan Kemal’in evi olduğuna dair iptidai bir kağıt yapıştırılmış. Bu yazı daha sağlam ve görünür bir tabelayla değiştirilse ne güzel olur.
4 – SİRKECİ DEDE TÜRBESİ
Şehrin en eski camisi ve ilk Türk hutbesi
Evliya Çelebi, şehrin en eski şerri mahkemesinin, en eski türbesinin ve en eski mescidinin bu mahallede olduğunu söylüyor. Arapların 8. yüzyıl başında yaptırdıkları mescidin de burası olduğunu yazıyor. Bu hikaye doğruysa, şehrin en eski camisi, yaygın olarak bilinenin aksine Galata’daki Arap Camii değil Sirkeci Dede Türbesi. Türbenin bulunduğu bölge de şehrin en eski Müslüman mahallesi. Yine Evliya Çelebi’nin aktardığı bir başka rivayete göre, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden önce salı gününden cumaya kadar Müslümanların sayılan bu bölgede kalmış. Ayrıca Türkiye’de bir Türk hükümdarı adına (Tuğrul Bey) ilk hutbe de burada okunmuş.
Türbenin içinde yatan zat ise 17. yüzyılda yaşamış bir Halveti şeyhi olan Yorganî İsmail Efendi. Tekkeyi ilk tesis eden kişi, semtin sirkecibaşısı olduğu için burası Sirkeci Tekkesi olarak biliniyor. Yani semt olan Sirkeci’yle karıştırılmasın.
Fıkra değil!
Bir de eğlenceli hikayesi var. Yakın zamanda ekseriyeti Karadenizli olan semt sakinleri, Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan restorasyonda türbenin kubbesinin kurşunla kaplanmasına karşı çıkmış. Bu kurşun plakaların çalınabileceği korkusuyla “Bunlara azıcık elektrik verelim” diye ısrar etmişler. “Olur mu, biri yanlışlıkla dokunur, çarpılır” denilince gelen cevap daha da müthiş: “Tamam, o zaman da evliya çarpti oni deriz”.
Kazı yapılmalı Şehrin en önemli hatıralarından birinde bugün birkaç mezartaşı ve hazireden başka bir şey kalmamış. En kısa sürede de bir arkeolojik kazı yapılarak yapı ortaya çıkarılmalı.
5 – AYA NİKOLA KİLİSESİ
Denizden gelenlerin ilk durağı
Sahildeki ana cadde üzerinde bulunan bu Rum-Ortodoks kilisesi, Bizans zamanından kalma eski bir kilisenin yerine 1837’de inşa edilmiş. Kilise, denizcilerin ve çocukların koruyucusu Aya Nikola’nın, nam-ı diğer Noel Baba’nın adını taşıyor. Vaktiyle çok kalabalık bir cemaati olan kiliseye gelip gidenlerin sayısı 1960’larda Rumların şehri terketmesiyle oldukça azalmış. Kilisenin içindeki Aya Nikola ikonasının üzerine bağlanan metal adak levhaları ise 60 yıl öncenin insanlarının gönlünden geçen dilekleri yansıtıyor. Bugünlerde kiliseye, daha ziyade İstanbul’da yaşayan Ukraynalılar geliyor.
Kot farkı
Kilisenin orijinal girişi, asfalt çalışmalarıyla yükselen zeminin altına gömülmüş. Yeni girişin tabelası Türkçe, eski giriş ise Rumca yazılmış.
Mutlaka görün!
Gemi şeklinde avize
Seferden sağ salim dönen denizcilerin, şükranlarını sunmak için kiliseye hediye ettikleri gemi şeklindeki gözalıcı avize, özellikle görülmeye değer.
6 – AYAKAPI
Ayakkabı değil, ‘Aziz Kapı’
Buraya dolmuşla gelirseniz, “Ayakkabı’da inecek var” diyen semt sakinleri kulağınıza çalınmış olabilir. Ama yanlış yazmadık. Buradaki “Aya”, Aya İrini, Ayasofya, Aya Yorgi’deki gibi “Aziz” anlamında kullanılan Aya; yani “Aziz Kapı”…
Cumhuriyetin ilanından sonra, Harf Devrimi ve Miladi Takvim’e geçişten önce yapılan bu çeşmenin üzerinde hicri 1341 yılı var.
Ne demiştik? Her kapının bir karakolu, bir çeşmesi, bir evliyası ve bir de mescidi olur. Şehrin en iyi korunan kapısı olan Ayakapı’da çeşme, türbe, karakolhane ve mescitten oluşan tüm aksam korunmuş. Sadece kahvehanesi bugüne ulaşamamış. O da karakol binasının kafe olmasıyla halledilmiş. Ayakapı’nın özellikle çeşmesi ilgi çekici. İstanbul’da Cumhuriyet dönemi mimarisinin başlangıcı olan bu çeşme, 1925’te henüz yeni harflere geçilmediği dönemde yapılmış. Bu nedenle kitabesi, Arap alfabesiyle yazılmış. Kapının yanında Sekbanbaşı Abdurrahman Ağa’nın türbesi, kapının manevi korumasını sağlıyor. Üstünde mescidi var.
Müzeye taşınmalı
Dikkatli bakılırsa, kapının remizlerinde vaktiyle burada şehrin giriş-çıkışlarını kontrol eden yeniçerilerin armaları görülebilir. Bu taşların yerine replikası konularak kendileri bir an önce müzeye alınmalı
7 – GÜL CAMİİ
Üç dinin efsaneleri bir arada
15. yüzyıl sonlarında cami olarak kullanılmaya başlanan Gül Camii’nin, 9. ya da 10. yüzyılda Hagia Theodosia Kilisesi olarak inşa edildiğine dair yerleşmiş bir görüş olsa da yapının duvar teknikleri 11. yüzyılda inşa edildiğini, dolayısıyla buranın Hagia Theodosia Kilisesi olamayacağını gösteriyor. İsmini büyük ihtimalle yaz-kış güllerle dolaşan Gül Baba adlı evliyadan almış. Tarihsel kişiliğini bilmediğimiz bu evliyanın, caminin ayaklarından birinde yattığına inanılıyor. Gül Camii aynı zamanda sinagoglarda bile görülemeyecek kadar çok Mühr-i Süleyman (Dâvûd yıldızı) ile süslenmiş. Bu yıldızlar, çökmelere karşı bir muska olarak yapının kemerlerine işlenmiş. Caminin batı tarafında, 2. Mahmud’un kızı Âdile Sultan tarafından vakfedilen sıbyan mektebini de görebilirsiniz.
Kiliseden camiye & 1930’larda AyakapıGül Camii yakın zamanda bir tamir görmüş ve dış duvarları daha önce sıvalı ve badanalı iken raspa edilerek duvar örgüleri açığa çıkarılmış. Caminin planı kapalı haç şeklinde… (solda). Gül Camii’nin 1930’larda çekilen fotoğrafı, semtin o dönemdeki yapısını da gösteriyor (sağda).
Mutlaka görün!
İstanbul’un en güzel kûfi hatlarından
Gül Camii’nin girişindeki levhalardan birinde İsa’nın havarilerinin Müslüman olduğunu söyleyen bir ayet var. Bir Rum mahallesinin yanında, kiliseden dönme bir camiye asılması hiç de tesadüf gibi görünmeyen bu ayet 19. yüzyıldan beri burada. Ayrıca İstanbul’un en güzel kûfi hatlarından biri de caminin sağındaki küçük apsisin içinde. Burada Kelime-i Tevhid yazılı.
19. yüzyılda düzenlenen fuarlarda bir araya gelen ülkeler, sanayi, ticaret, tarım ve kültürel ürünlerini tanıtıyor; sanayileşmeye başlayan ülkeler teknoloji ürünleriyle boy gösterirken Osmanlılar da incir, tütün, halı, kilim ve lokumla yarıştaki yerlerini alıyorlardı. Damacıbaşı İbrahim Efendi isimli bir dama ustası da 1893 Chicago Fuarı’nda düzenlenecek müsabakalara katılmak istemiş, ancak 2. Abdülhamid’den izin alamamıştı.
Amerika kıtasının keşfinin 400. yılı anısına 1893’te düzenlenen Chicago Uluslararası Fuarı, o zamana kadar gerçekleşen fuarların en büyüğü olmuştu. O günlerin en son teknoloji ürünlerinin sergilendiği fuarda aynı zamanda çeşitli sergiler, tiyatrolar, paneller, yayınlar ve ödüllerle antropoloji bilimindeki gelişmelere de büyük yer verilmiştir.
50 ülkenin katıldığı fuara, Batı dünyası için egzotik kültürleri, insanları, ürünleriyle cazip gelen Doğu ülkeleri özellikle davet edilmişti. Çin, Japonya, Rusya, İran gibi bağımsız Asya ülkeleri yanında sömürge yönetimi altında olan Hindistan, Cava ile Afrika’da henüz bağımsızlığını kazanmış Dahomey, ayrıca Mısır, Fas, Cezayir ve Tunus da fuara katılmıştı.
Osmanlı Devleti ise resmen davet edilmiş ve katılım kararı sonrası tüm Osmanlı topraklarından seçilip sergilenen yaklaşık 13.000 ürün yanında çeşitli tiyatro oyunları sahnelenmiş ve fuar süresince bir Osmanlı gazetesi çıkarılmıştı. Fuara Osmanlı Komiseri olarak tayin edilen Hakkı Bey, İttihat ve Terakki döneminde sadrazam olacaktır. Fuardaki gazeteyi çıkaran Süleyman el-Bostani ve gazete yazarı Ubeydullah Efendi de İttihat ve Terakki’den milletvekili seçileceklerdir.
Osmanlı Devleti dünyada bu tür çeşitli organizasyonlara katılırken, kendisi de İstanbul’da, yukardaki fuardan 30 yıl önce, 1863’te bir fuar düzenlemişti. İlerleyen yıllarda Osmanlı vatandaşlarının yabancı olmadıkları bu etkinliklere katılma isteklerinin oldukça arttığı görülüyor. Devlet adamları da fuara katılma arzularını dile getirmiştir. Ahmed Cevdet Paşa bizzat yazdığı (müsveddeleri mevcut ama temizlerinin gönderilip gönderilmediği meçhul) iki ayrı arzuhaliyle; kendisinin fahri azalığına kabul edildiği kongrede İslâm’ı doğru bir şekilde tanıtma fırsatını değerlendirmek [BOA.YEE. 79/18], kızı Fatma Aliye’nin de Paris’te Fransızca basılan Les Femmes Musulmanes (İslâm Kadınları) kitabıyla layık görüldüğü ödülü alabilmek için 2. Abdülhamid’den Chicago Fuarı’na katılma izni istemiştir [BOA.YEE. 38/120 ve 123].
Türk Köyü1893 Chicago Fuarı’nın en çok ilgi çeken teknolojik yeniliklerinden, büyüklüğü ile nam salmış elektrikli dönme dolaptan çekilen fotoğrafta Türk Köyü’nün manzarası.
İzin verildiğine dair bir belge bulunamaması, paşa ile kızının fuara katılamamalarını açıklıyor. Osmanlı coğrafyasının her yerinden çok sayıda kişi de fuara katılmak istemesine rağmen çoğuna izin verilmemiştir (bunlardan Üsküdarlı Mucit Edhem Efendi’nin macerasını #tarih 51. sayıda nakletmiştik).
Bu süreçte en ilginç katılım taleplerinden biri de, Sultan Abdülaziz devrinde oldukça gelişme gösteren dama oyunundaki becerisiyle dünyaya meydan okuma iddiasında olan İbrahim Efendi’den gelmiştir. Sultan Abdülaziz güreş sporuna, dama, tavla gibi oyunlara olan tutkusuyla bilinir. Zamanında sarayda “Damacıbaşı” unvanını ihdas etmişti. Mabeyn kâtipliği, Has Ahır kâtipliği gibi görevlerde istihdam ettiği ama işleri sadece padişahla oyun oynamak olan bu kişiler Osmanlı toplumunun en iyi dama oyuncularıydı. En yetenekli olanı ise Edhem Efendi’ydi.
1917’de “9 taşlı dama” oynayanlar.
1914’te Zekâ mecmuasında Bahâ Tevfik o devri şöyle anlatır:
“… Sultan Abdülaziz’in zaman-ı saltanatında memlekete pek çok paralar girmiş ve bu paraların temin ettiği refah ve saadet halkta eğlenceye karşı büyük bir temayül uyandırmıştı. Eğlence iptilası en evvel padişahın sarayında başladı. Gümülcine’den getirilmiş Pomak pehlivanlar bir taraftan iri ve gürbüz vücutlarıyla baharın taze çimenleri üzerinde güreşiyor, azametli ve korkunç boynuzlu koçlar bir tarafta tokuşuyor, Hint horozları kanlı güreşlerle boğuşuyorlardı. Padişah bir taraftan bunları seyrederek maddi bir spor hayatı yaşarken diğer taraftan da damaya merak ediyor, fikri, en ince ihtimaller ve tasavvurlar ile kavuran bu müşkül oyunun inceliklerine vakıf zevatı sarayına davet ediyordu. Bu davet olunan kişiler arasında riyaset mevkiini ihraz eden Damacı Edhem Efendi oldu. Kendisi yaklaşık 1810’da Üsküdar’da doğmuş ve yine orada büyümüştür. Ölünceye kadar Has Ahır kâtiplerinden idi. Geçenlerde vefat eden Maliye Nâzırı Ragıb Bey Edhem Efendi’nin oğludur.
Edhem Efendi damada pek büyük bir kudreti haizdi. Üç bin açmazı vardı ki bunları süratle ve kolaylıkla icra ederdi. Asrın diğer damacıları arasında İbrahim Efendi, Haçik Efendi, Mabeyn Kâtibi Ziya Bey vardı. Bunlar birinci dereceyi işgal ediyorlardı. İkinci derecede kuvveti olan zevattan Seryaver Halil Paşa’nın Kabataş’taki konağında toplanarak bu işle meşgul oluyorlardı. Bunlardan İbrahim Efendi damadaki mahareti sayesinde Edhem Efendi’nin pek ziyade nazar-ı memnuniyetini celb etmiş ve nihayet kızını alarak damadı olmuştu.
Gerek Edhem Efendi ve gerek İbrahim Efendi gayet hür fikirli, zarîf, nüktedân zatlardı. Edhem Efendi 76-77 yaşında vefat etti. Ölümünden iki gün evvel bütün borçlarını ödemişti. Damadı İbrahim Efendi gerek damacılıkta gerekse nüktedanlıkta Edhem Efendi’nin hakkıyla yerini tutmuştur. Çoğunlukla Sultan Aziz ile dama oynardı. Abdülaziz de bu oyunda oldukça kuvvetliydi. Bu emsalsiz damacıların toplanma yeri Selimiye’deki Çiçekçi Kahvesi idi. Seryaver Halil Paşa bile emekli olduktan sonra kalan ömrünü bu kahvehanede geçirmiştir”.
Türk daması Matbaacı Arakil Efendi, 1888’de Faydalı ve Eğlenceli Oyunlar adında iki küçük dama kitabı yayımlamıştı. Türk dama oyunu tarihindeki ilk örneklerinden…
Bahâ Tevfik’in günlük dille anlatımında ayrıntısını belirtmediği bir husus daha var. Memlekete giren “pek çok” paranın kaynağının üretim gelirinden değil yurtdışından alınan borçlar olduğu ve bu paraların temin ettiği refah ve saadetin toplumun geneli şöyle dursun, sınırlı bir azınlığı ilgilendirdiği bilinmelidir. Osmanlı Devleti’nin Kırım Savaşı’nda (1853-56) başlayan borçlanma serüveninin Sultan Abdülaziz devrinde devletin iflasına yol açacak kadar arttığı ortadadır. Cevdet Paşa’nın da dile getirdiği safahat devrinde, halkın eğlenceye temayülünün artması da saraydan vezir konaklarına yayılan israfın aşağı doğru yansıyan gölgesidir.
Sultan Aziz, Ayazağa Köşkü’nde yaptırdığı havuz başında dama oynamaya bayılırdı. O yüzden “Dama Köşkü” de denilen bu binada, yanından ayırmadığı, mabeyn kadrosuna dahil ettiği usta damacılarla sıkı partiler yapardı. Sadece damaya değil tavlaya da büyük tutkusu vardı. Devrin sayılı zenginlerinden Abraham Paşa ile giriştiği tavla partileri en büyük zevklerindendi. Günümüzde Beykoz’da Abraham Paşa Korusu adıyla anılan binlerce dönümlük araziyi, paşanın parça parça bu tavla partilerinde kazandığı rivayeti halk arasında yaşayıp bugünlere gelmiştir.
Sultan 2. Abdülhamid devrinde ise yeni padişah, amcası Abdülaziz’in en yakınındaki damacılardan Mabeyn Kâtibi Ziya Bey’i tanımış, Veliahd Murad’a gelerek Abdülaziz’i her türlü şaklabanlıkla taklit ettiğine şahit olmuştur. Onun namertliği sayesinde kendinden başka kimseye güvenmemesi gerektiğine inanmıştır. Böylelikle amcasının maiyetinde ne kadar görevli varsa hepsi saraydan çıkarılıp emekli edilmişlerdir. İşte Edhem Efendi’nin damadı olan Damacıbaşı İbrahim Efendi de bunların arasındadır ve şimdi Chicago Fuarı’na katılmak için izin istemektedir!
İbrahim Efendi, Ticaret ve Nafia Nezareti’ne yazmış olduğu ve burada tam metnini verdiğimiz arzuhalinde Sultan Abdülaziz’in damacıbaşısı olup emekli maaşıyla geçindiğini belirtir. Dikkat ve incelik isteyen, 16 taşla oynanan, 4-5 binden fazla varyasyonu olan damada şimdiye kadar hiçbir ferde yenilmediğini, yenilmesinin de imkânsız olduğunu iddia eder.
2. Abdülhamid aslında Edhem Efendi’yi tanımaktadır. Japonya kıyılarında batan Ertuğrul gemisinden kurtulan mürettebatı İstanbul’a getiren Japonlarla dama oynamasını bizzat padişah istemiştir. Bunu da hatırlatarak Avrupa ve ABD’nin dama tutkunlarına kendini göstermek, bu sayede mensubu olmakla iftihar ettiği Osmanlıların övünç duyması için Chicago Fuarı’na katılmak arzusundadır. Bu dileğinin yerine getirilmesini doğrudan doğruya padişaha yazmayarak, işlemleri yürüten makam olduğu için öncelikle Ticaret Nezareti’ne müracaat etmiştir. Masraflarının devlet tarafından karşılanarak ABD’ye gönderilmesini talep eden arzuhalinin padişaha takdimini arz eder.
Ticaret ve Nafia Nezareti aracılığıyla bu arzuhal bir hafta sonra Sadaret’e gönderilmişse de, Damacıbaşı İbrahim Efendi istediği izni alamamış, Chicago’ya gidememiştir.
Osmanlı kültüründe satranç
Dinî otoritelerce mekruh veya haram kategorisinde değerlendirilmelerine rağmen, dama, tavla, satranç oyunları Osmanlı kültür havzasında geniş kitlelerin rağbetine mazhar olmuştur. Evliya Çelebi hayal gücüyle Seyahatname’sinde Yavuz’un şehzadeliğinde Şah İsmail ile satranç oynamasına geniş yer verdiği gibi ülkenin her yerinden satranç, dama, tavla oyunlarına dair izlenimlerini de aktarır. Oryantalist ressamlardan Ludwig Deutsch, 1896 tarihli “Satranç Oyunu” tablosuyla Doğu toplumlarının satranç tutkusunu belgelemiştir.
ABD’ye gitmek isteyen İbrahim Efendi
‘Dama oyununda şimdiye kadar bir ferde mağlup olmadım’
25 Ağustos 1892 Damacıbaşı İbrahim Efendi’nin 1893 Chicago Fuarı’na katılmak arzusuyla Ticaret ve Nafia Nezareti’ne gönderdiği dilekçesi.
Ticaret ve Nafia Nezaret-i Celilesine
Ma‘rûz-ı bendeleridir ki
Yakında Şikago’da küşâdı mukarrer olan sergi-i umûmîye bi′l-cümle memâlik ve büldân ahalisi iştirâk ederek orada hıref ve sanâyi‘-i mütenevvi‘ânın netâyic ve semerâtı enzâr-ı enâma vaz‘ olunacağı gibi dürlü oyunlar ve envâ‘ yarışlar icrâ olunacağı derkâr ve bu bâbda tefevvuk edenlerin ve gâlib gelenlerin mensûb oldukları memlekete az ve çok mûcib-i fahr u mübâhât olacağı âşikârdır. Kulları merhûm cennet-mekân Sultan Abdülaziz Han Hazretlerinin damacıbaşısı olup sâye-i merâhim-vâye-i hazret-i hilâfet-penâhîde el-hâletü hâzihi çıraklık ma‘âşıyla bekâm olup on altı taşdan ibaret olduğu halde dört-beş bin oyunu hâvî olan gayet dakîk ve o nispetde muhtâc-ı dikkat olan dama oyununda şimdiye kadar bir ferde mağlûb olmadığım gibi mağlûb olmakda derece-i istihâlede olmasına ve Avrupa ile Amerika′da mezkûr oyun mevkî‘-i i‘tibârda olup vakit be vakit bu bâbda yarışlar tertîb olunarak mükâfâtlar tahsîs olunduğu gazetelerle neşr u i‘lân olunmakda bulunmasına nazaran sâlifü′l-arz sergide dahi dama mahâret-kârânı toplanacağı bedîhî olmağla kulları dahi oraya azîmetle meydân-ı imtihân açmak arzû-yı kavîsinde isem de fikdân-ı iktidâr-ı mâlî mânî‘-i sefer-i hâlî olduğundan melce’ u melâz-ı Osmâniyân olan atebe-i felek-mertebe-i hazret-i cihân-bânîye doğrudan doğruya mürâca‘ata ictisâr edecek idiysem de Memâlik-i Mahrûseti′l-Mesâlik-i Saltanat-ı Seniyye′den mezkûr sergiye vukû‘ bulacak irsâlâtın tertîb ve isrâsı nezâret-i celîlelerine muhavvel olduğundan ve geçende sefîne-i mahsûs ile mersâ-yı Dersaadet′e gelen Japonyalılarla dama oynamaklığım içün irâde-i seniyye şeref-sudûr buyurulmuş olduğuna nazaran şu arzû-yı âcizânemin makbûl-ı nazar-ı ekîd-i eser-i hazret-i mülûkâne olacağı derkâr bulunduğundan yukarıda dahi arz olunduğu üzere dama oyununda kulları içün mağlûbiyet bir emr-i müstahîl olup saye-i şâhânelerinde Avrupa dama mahâret-kârânı indinde bir hâtıra bırakmak ve bu vechile mensûbiyetiyle müftehir ve mübâhî olduğum kavm-i necîb-i Osmâniyân′a âcizâne celb-i senâ etmek üzere resmen sergi-i mezkûre gönderilecek zevât meyânında masârif-i vâkı‘âmın dahi cânib-i mîrîden tesviyesiyle Amerika′ya i‘zâm buyurulmaklığım zımnında işbu arzuhalimin huzûr-ı mekârim-mevfûr-ı hazret-i mülûkâneye arz u takdîmi husûsuna müsâ‘ade-i âsafâneleri bî-diriğ buyurulmak bâbında emr u fermân hazret-i men lehü′l-emrindir.
Ortaçağ Avrupa’sında trubadur, Anadolu’da halk ozanı veya dengbej adıyla da anılan arkadaşlarımız, şarkılarında bir yandan halkın vergi tahsildarının yüzüne söyleyemediği şeyleri söylerken bir yandan da dünyada ne olup bittiğine dair haberler veriyor. Hükümetin tellalı, yandaş basın misali goygoy yaparken, halk da gerçekleri bu gezgin müzisyenlerden öğreniyor; ekmeğini bölüp bu fakirlerle paylaşıyor. Saray müzisyenlerine karşı Avrupa’da Marcabru’nun, Anadolu’da Dadaloğlu’nun türküleri halk arasında söyleniyor.
Diğer sanat dallarına göre diktatörler en çok müzikten tiksiniyor olabilir. Yazarak bir yere kadar; herkes okuma yazma bilmiyor. Heykel falan zaten o iktidarın desteği olmadan çok zor yürüyor; resim desen hele Ortaçağ’da ekmeğinin derdine düşmüş köylü inanın hiç ilgilenmiyor. Ayıca roman yazmaya heveslenen Mussolini, ressam olacağım diye tutturan Hitler gibi isimlere karşın eline saz alan diktatör de pek olmuyor; hatta aklımda kaldığı kadarıyla diktatörler elinde saz olandan bayağı bir tırsıyor.
Tabii bu demek değil ki tarihte müzik hep bağımsız olmuş, müzisyenler krallara kafa tutmuş. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa çok yakın zamana, 20. yüzyıl başına dek müzik yapmak isteyenin (tıpkı şiir yazmak, heykel yapmak isteyen gibi) bir saraya, bir soyluya, bir kodamana kapılanması gerektiğinden, bugün adını duyduğumuz müzisyenlerin çoğu patronlarını kızdırmadan müzik yapmış isimler.
Tabii o zaman bile, yani bir kodamana kapılanmadan müzik yapmanın açlıkla, güç bela geçinmekle aynı anlama geldiği dönemde bile, “Abi ben ticari müzik yapmak istemiyorum; öyle perukalı adamlara, korseli kadınlara çalamam; belediye konserinde çalıp para indireceğim diye abuk subuk gazetelere riyakarca demeç veremem; benimki bir yaşam tarzı” diyen müzisyenler de var.
“Heavy Metal yalnız bir müzik değil aynı zamanda bir yaşam tarzıdır” geyiğinin bir tür öncüsü olan bu arkadaşların zaten müziklerini bir yaşam tarzına çevirmekten başka da pek şansları yok. Neticede hayatta kalma ekonomisi hâkim. Bugünkü gibi “suçlara” hapis cezası verilse, bütün halk beleş barınma ve güvenlik var diye gönüllü olarak hapishanelere doluşacak. E aynı zamanda “mekanik yeniden çoğaltım” dönemine de daha çok var. Bir kodamana kapılanmamış müzisyenlerin albüm çıkartıp satacak, kırkbeşliklerinin sefasını sürecek bir durumları da yok. Ne yiyip içecek bu garibanlar?
Aklımda kaldığı kadarıyla bunlar da köy köy gezip köylüyü eğlendiriyor ve köylünün verdiğiyle karınlarını doyurmaya çalışıyor. E arkasında sponsor da yok. Bizim bağımsız müzisyen de “konserden kazanıyor” işte. Ortaçağ Avrupa’sında trubador, Anadolu’da halk ozanı veya dengbej adıyla da anılan bu arkadaşlarımız, şarkılarında bir yandan halkın vergi tahsildarının yüzüne söyleyemediği şeyleri söylerken bir yandan da dünyada ne olup bittiğine dair haberler veriyor. Hükümetin tellalı yandaş basın misali goygoy yaparken, halk da gerçekleri bu gezgin müzisyenlerden öğreniyor; ekmeğini bölüp bu fakirlerle paylaşıyor. Yandaş saray müzisyenlerine karşı Avrupa’da Marcabru’nun, Anadolu’da Dadaloğlu’nun türküleri halk arasında söyleniyor.
20. yüzyıl başlarında, teknoloji sayesinde müzisyenler saraya kapılanmak veya köy köy gezip kuru ekmeğe talim etmek ikileminden kurtuluyor. Halk ozanları plak doldurup halka ulaşabiliyor. Woody Guthrie’ler Billie Holiday’ler sponsor falan beklemeden cayır cayır şarkılar yazıyor. Dünyanın dörtbir yanında şarkılarını halk için söyleyen müzisyenler büyüyor.
Bugün muhtemelen “God Bless America” (Tanrı Amerika’yı Korusun) şarkısı ancak 11 Eylül gibi durumlarda akıllara geliyor ama Woody Guthrie abimizin kapitalizme savaş açtığı “This Land Is Your Land” (Bu Ülke Senin Ülken) şarkısını sadece Amerikan halkı değil sabah programında Nuri Sesigüzel bile söylüyor. Kimse Pinochet’e methiye düzen şarkıları hatırlamıyor ama Victor Jara hâlâ her yerde dinleniyor. Belki yüzümüzde bir tebessümle anıyoruz goy goy yapan gamsız şarkıları da, rap dendiğinde aklımıza hâlâ Public Enemy ve Fight the System (Sisteme Karşı Savaş) şarkısı geliyor.
Bazen işte, tek bir şarkı, kimi zaman farkına bile varmadan en tepedekilerin bile huzurunu kaçırıyor. Tür değişiyor, enstrümanlar değişiyor, ritmler değişiyor ama Ortaçağ’da krallardan, derebeylerinden korkmayan müzisyenler bugün de müzik yapmaya devam ediyor. Kimi zaman iktidarı payandalarına kadar titreterek, bazen saz bazen gitar ve bazen de sadece basit bir sample cihazıyla. Ve halkın değil de hükmedenlerin şarkılarını söyleyen ve genelde bestelerini sağdan soldan çalan hokkabazlar vekil yapılsalar bile iplenmiyor. Hey Yo.
Selçuklu dönemine ait pek çok minyatür, Osmanlı dönemi öncesi Türk erkeklerinin çoğunlukla uzun ve örgülü saçları yeğlediklerini gösteriyor. Ancak 15. yüzyıl itibarıyla Osmanlı minyatürleri, belki ağır sarıkların da etkisiyle Türklerin tepede bir perçem bırakıp geri kalanı kazıttıklarını söylüyor.
Osmanlı minyatürü üslup olarak değilse bile konu olarak gerçekçi bir görüntü dünyası sunar bizlere. Gerçekçi olmayan perspektifsiz tarzıyla birlikte, hayatın içinden durumları çoğu kez olduğu gibi, gerçekçi bir sadakatle resim diline döker. Bu anlamda Osmanlıların kılık ve kıyafetlerine dair tutarlı ve birbirini destekleyen görsel kaynaklar bulmak mümkün görünüyor. Osmanlıların saç kesim tercihleri de böylece aşağı-yukarı ortaya çıkıyor.
Türklerin konar-göçer-savaşır hayat tarzına sıkı sıkıya bağlı oldukları 15. yüzyıl öncesinde uzun saçları –belki de zorunlu olarak- tercih ettikleri bilinir. Ancak belli ki zamanla, yerleşik yaşamın yaygınlaşması ve sarık giyme kültürünün iyice oturmasıyla, saç-başa da bir düzen vermenin gereği hissedilmiş. O büyük sarıklar altındaki başlar bir “terlik takke/arakiye” giyerek başı rahat ve temiz tutmayı düşünmüş; hatta ileri gidip saçı tamamen kazıtmış ve tepede bir tutam “perçem/ecel perçemi” koyuvermiş.
Türklerin bu perçemlerden tutularak ruhlarının gökyüzüne çekileceğine inandıklarına dair rivayetin kaynaklarını belirlemek zor. Ancak 16. yüzyılda İstanbul’a gelen Alman seyyah Salomon Schweigger, Sultanlar Kentine Yolculuk adlı kitabında, bu saç stilinin çok sevilmesinin nedenini hamamda gördüğü birkaç Türke sorarak makul bir tarzda açıklıyor: “Savaşçı hasmına yenildiğinde kafasının kesilmesine sıra geldiği zaman, düşmanın eli ekmek yediği ağzına girip kirletmesin, bunun yerine başını bir parça perçeminden tutup atsın”.
Osmanlı minyatürlerinin pek çoğunda rastlanan bu kesim, kuşkusuz yegane saç stili değil. Saray görevlilerinin yana sarkan uzun zülüfleri, tekinsizlerin dağınık kakülleri ve elbette haremdeki kadınların örgülü, başlıkları dışına taşan serbest saçları sözkonusu. Görkemli serpuşlar altında gizli kalıp, nakkaşın da bizim de görmemize imkan bulunmayan nice tarz, biçim ve üslubun da varolabileceği unutulmamalı.
Sokak berberi Önceleri “hâlik” denilen esnaf için, 16. yüzyıldan itibaren İtalyancadan alınan berber kelimesi kullanılır. Bu esnafın tek mahareti saç kesmek değildir; sünnetçilik, hacamatçılık ve dişçilik de yapar. Burada müşterisinin tepesinde bir tutam perçem bırakıp gayrısını kazıyan mahir berberle acemi çırağı görülüyor. Minyatür, ismi bilinmeyen bir çarşı ressamına İsveç elçisi Ralamb tarafından 17. yüzyılda sipariş edilmiş (Ralamb Kıyafetnâmesi, Stockholm Ulusal Kütüphane, Ral. 8:0 no. 10).
Selçuklu stili Artuklu sarayının başmühendisi Cezerî, 1205 tarihli eserinde Selçuklu kültürünü otomat tasarımlarına yansıtır. Bu figüründe pek çok Selçuklu kitap ve seramik resmine benzer şekilde uzun ve örme saçlı bir erkeği betimliyor (Kitâb fî ma ‘rifeti’l-hiyel, TSMK, A. 3472).
Kadında uzun saç Sokakta ferace ve yaşmaklarla dolaşan kadınlarınki bilinmez ama 18. yüzyılda Levnî’nin ev hâlinde çizdiği kadınların çoğu uzun örgülü saçlara sahipti (Albüm, TSMK, H. 2164).
Ecele susamışlar 1582 Atmeydanı sünnet düğününde Osmanlıların hudut savaşçıları, uğrunda nelere katlanabileceklerini Sultan 3. Murad’a ispat için silahlarını kendi üzerlerinde deniyor. Bu “her biri ecel perçemli eceline susamışlar”, padişahtan bahşiş koparmayı başarıyor ama, birkaçı da kan kaybından hayatını kaybediyor (İntizâmî Surnâmesi, res. Osman, TSMK, H. 1344).
Perçemin işlevi Schweigger’deki ecel perçeminin kesilen başı tutmaya yaradığına dair tanıklık, bu Falnâme minyatürüyle hayat buluyor. Gök cisimlerinden “felek celladı Mars”ı hayalî bir biçimde resmeden adsız nakkaş, en soldaki ele perçeminden tutulan “Türk tipi” bir baş yerleştirmiş (Kalender Paşa Falnâmesi, TSMK, H. 1703).
Serkeş Levnî’nin “Tayyar Civan” notunu düştüğü bu eli hançerli sarhoş, modaya pek de uymuş gibi görünmüyor. 18. yüzyıl düğün minyatürlerinde Levnî, başından börkü uçan bir yeniçeriyi ecel perçemiyle resmettiği hâlde, bu yarı-hayalî figürünün ön tarafta bir miktar kâkülü olduğunu düşünmüş (Albüm, TSMK, H. 2164).
Zülüflüler Osmanlı sarayında görevli baltacılar ve silahtarların iki yanlarından sarkan zülüf denilen örgülü uzun perçemleri vardı. Bunların özel alanlara girip çıkmaları nedeniyle bazen uzun yakalar giyip sağlarına sollarına bakmamaları arzu edilmiş. Belki iki yandan sarkan örgüleri de böyle bir “önüne bak” hatırlatması içindir yahut sadece bir alamet-i farika olarak belirlenmiştir (Nakkaş İbrahim, Surnâme-i Vehbî, TSMK, A. 3594).
Bugün geniş bir coğrafyada görülen “Kız Kulesi” motifi, hep kızları-kadınları koruma kaygısı çerçevesinde ve daha çok “oturak” yani yerleşik toplumlarda görülür. Aslında kadınlar ve kızlar, vahşi-zehirli hayvanlardan değil, diğer erkeklerden korunmaktadır. Göçebe halkların (Türk-Moğol) destanlarında ise kadınlara güç verilmiştir; onlar zayıf- naif-korunması gereken varlıklar olarak görülmezler.
Bizim için efsane ve destanın farkı, birinin gerçeküstü kişileri ve onlara bağlı olayları, diğerinin ise gerçekten olmuş olayları duygusal algılanış biçimleri içinde yansıtmasıdır. Kazak ve Kırgızlar arasında dolaşan W. Radloff, bu düşünceyi “destani şiirlerde tabiatüstü olaylar, korkunç bir masal dünyası tasvir edilmez, tersine ozan kendi duygularını, hayatını ve topluluğunun üyesi olan her ferdin eğilim ve hayallerini terennüm eder” diye ifade etmiştir.
Erken devir efsane ve destanlarına kadın tarihi açısından, kadın-erkek rollerinin toplumda algılanma biçimleri açısından bakınca, orada gerçeküstü ve gerçek ayrımının çok anlamlı olmadığı görülür. Öncelikle “İslâmiyet öncesinde kadının özgür olduğu düşüncesi” irdelenmek zorundadır; sanırım bu görüş kadınların at üstünde ve hareket halinde olmalarından kaynaklanır.
Öte yandan kadın-erkek eşitliği meselesi, Orhun yazıtlarında İlteriş Kağan ile eşi İl Bilge Hatun’un beraberce anılması veya Muhammed Harzemşah’ın annesi Terken Hatun’un siyasette etkin olması gibi bireysel hadiseleri genelleştirmemiz ile ilgilidir. Bahaeddin Ögel’in Türk Mitolojisi kitabının 2. cildinde, sayıları 30’u bulan destan motifleri içinde kadının yer almadığını görürüz.
Aslında “yaygın olarak bilinen destanlarda kadınlar görülmez” diyemeyiz; ancak onlar özel bir konumda ele alınırlar: Kadın ya korunur ya da anne-eş konumundadır; adları yoktur. Koruma meselesi de ilginçtir; kimi zaman korunan kızlar taştan bir kalede, kulede korunarak saklanır ama sonunda bütün gayret boşa çıkar. Yabancı bir varlık gelir ve kızı öldürür. Bu yabancı, genellikle çeşitli yerlerde saklanmış yılan şeklindedir ve iyi bildiğimiz “Kız Kulesi” motifini oluşturur. Bugün Tarım Havzası’ndaki Kuça şehri yakınlarındaki Mingöy (Bin Ev) harabelerinden İstanbul’a kadar geniş bir coğrafyada görülen “Kız Kulesi” motifi, hep kızları-kadınları koruma duygusu ve kaygısı çerçevesinde ve daha çok “oturak” yani yerleşik toplumlarda görülür.
Koruma içgüdüsü yalnız destanlarda değil tarihî kaynaklarda da vardır. Ancak yılan motifinden de anlaşıldığı gibi, korumanın olduğu yerde tehlike de bulunmaktadır. Aslında kadın ve kız vahşi-zehirli hayvanlardan değil, diğer erkeklerden korunmaktadır. Bu bakışaçısı da kızları-kadınları güçsüz gören bir anlayıştan kaynaklanır.
Göçebe halklar ise devamlı hareket halinde oldukları için, bu türlü kaleler-kulelerin onların kültüründe pek yeri yoktur. Ayrıca çok sert doğa koşulları içinde yaşayan göçebeler, korumaya-korunmaya nereden başlayacaklardır? Çevreleri zaten çeşit çeşit tehlike ile doludur. Onun için onların destanlarında bu güç şartlarla başa çıkabilecek nitelikte güçlü kadınlar görülür. Göçebe halkların (Türk-Moğol) destanlarında kadınlara güç verilmiştir; onlar zayıf-naif-korunması gereken varlıklar olarak görülmezler.
Bugün İstanbul’da İDO gemilerinin birinin adı olan “Erke”, doğu Türkçelerinde “güç” anlamındadır. “Erkelenme-şımarma”, “erkem-şımarttığım” anlamındadır. Bizde daha çok çocuk ve kadınlar için uygun görülen şımarık kelimesi; haddini aşan, olması gerekenden daha güçlü davranan anlamındaki beğenilmeyen bir davranış biçimi için kullanılır. Kadınların, kızların utangaç, pasif, itaatkar ve dolayısıyla korunması gereken varlıklar konumunda olmaları beğenilir. Halbuki kızlar-kadınlar, ancak kendilerini “erke” sahibi ve kendi kararlarını verecek güçte insanlar olarak yetiştiren anne-babalar ile onları kabul eden ve saygı duyan bir toplumun erkekleri arasında yer alabildikleri zaman bu korunma durumundan çıkarlar.
Bazen “erkek egemen” veya erkeğe değer veren toplum anlayışının Moğollardan geldiği görüşü ileri sürülürse de mesele o coğrafyada değil, bu coğrafyadadır.
Bu sayıda Hayri Fehmi Yılmaz’la Tophane semtinde bir tura çıkıyoruz. Bizans döneminde Argiropolis (Gümüş Şehir) ismiyle bilinen Tophane, Osmanlı’da kentin en işlek noktaları olan Karaköy ile Fındıklı arasında bir geçiş noktası ve aynı zamanda bir kent meydanı. 1957’de yapılan yol genişletme çalışmalarına kurban edilen yapıları ve alanlarıyla bugün meydan algısından çok uzakta. Bir dönem denizle iç içe olan tarihi yapıları hemen her yüzyılda devam eden denizi doldurma faaliyetleri nedeniyle bugün epey içerilerde kalmış durumda. Bölgede halen süren Galataport inşaatı, Tophane karakteristiğine ait bazı tarihi anıtların etrafında şekilleniyor. İnşaat tamamlandığında ortaya nasıl bir sonuç çıkacağı, alanın insanla kurduğu ilişkinin sekteye uğrayıp uğramayacağı tam bir muamma. Hayri Fehmi Yılmaz’la ismi bugün kulağımıza sadece eski bir İstanbul semti gibi çalınan, oysa bir dönem kentin önemli meydanlarından birisi olan Tophane’nin az bilinen tarihinin peşine düştük.
AZ BİLİNEN TARİHİN PEŞİNDE
Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la her ay İstanbul’un az bilinen tarihinin peşine düşüyoruz. Epeyce aşina olduğumuz, her gün önünden geçip gittiğimiz yapıların detaylarda gizlenen benzersiz tarihini az bilinen yönleriyle ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Sadece okumak yetmez diyorsanız, sizler de derginizi elinize alın ve keşfe çıkın.
Kılıç Ali Paşa’nın ismi başlangıçta Uluç Ali Paşa. Uluç aslında Kuzey Afrika’da farklı bir inançtan İslamiyet’e geçmiş olanlara verilen hafiften aşağılayıcı bir isim. Paşa, denizde büyük kahramanlıklar gösterince Sultan 2. Selim onu Kılıç diye anmaya başlıyor. Kaptan-ı Derya olarak donanmanın başında bulunan Kılıç Ali Paşa, İtalyan kökenli ve Türkçesi bozuk. Hatta bir hikaye var. Cami açıldığı gün Peygamber’e dua okunurken Paşa “Burası meyhane mi? Niçin şarkı söylüyorsunuz?” diyerek çok kızmış. Okunanın dua olduğunu öğrenince mevlüthanların maaşlarının hemen artırılması emrini vermiş. Kılıç Ali Paşa külliyeyi yaptırmak için izin istediğinde 2. Selim izin vermiş ama bir şart koşmuş: Kimsenin malına ve arazisine dokunulmayacak. Çözüm olarak bugünkü Tophane-i Amire Kültür Merkezi’nin güneyindeki Meclis-i Mebusan Caddesi’ne kadar uzanan denizin doldurulmasına karar verilmiş. Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa deryanın üzerine cami inşa etmiş. Rivayet odur ki tersane zindanlarında esir olan birçok soylu bu işte köle olarak çalıştırılmış ve bu soylular arasında İspanyol yazar Cervantes de varmış.
La Castella’dan bir denizci
Müslüman olmadan önce Giovanni Dionigi Galeni ismini taşıyan Kılıç Ali Paşa’nın doğduğu La Castella’da bulunan heykeli.
Galata’ya yolu düşenin sabahlama mekanı
Hamamın kubbesi cami kubbesinden büyük
Kılıç Ali Paşa Hamamı soyunmalığı tek kubbeli bir yapı. 14 metre genişliği ve 17 metre yüksekliği olan kubbesi cami kubbesinden daha büyük. Osmanlı’da hamam, cami kadar önemli bir yapı. Çünkü yıkanıp arınmadan ibadet mümkün değil. Kılıç Ali Paşa Hamamı eskiden “sabahçı hamamı” olarak kullanılırmış. Tophane İskelesi’nde akşam ezanından sonra kayıklar çalışmadığından son kayığı kaçıranlar burada sabahlarmış. Hamamlara, daha doğrusu hamamda çalışan tellaklara dair içinde bu hamamın da geçtiği bir elyazması var. İsmi Dellakname-i Dilkuşa. Yani “Gönüller Açan Dellaklar”. 17. yüzyılda Hamamcıbaşı İsmail Efendi tarafından Kılıç Ali Paşa Hamamı’nda tellaklık yapan Yemenici Kara Bâli’nin isteğiyle kaleme alınmış. Bâli’nin “Tarihe bizimle ilgili bir anı kalsın” diye istekte bulunması üzerine İsmail Efendi çeşitli hamamlarda vazife yapan 11 İstanbul tellağının öyküsünü bu elyazmasında anlatmış.
Başarılı bir restorasyon Mimar Cafer Bozkurt önderliğinde oldukça başarılı bir restorasyon süreci geçiren hamam, bugün halen faal.
Kılıç Ali Paşa Camii: 16 yüzyıldan bir şaheser
Tasarım Sinan’dan, ilham Ayasofya’dan
Kılıç Ali Paşa Külliyesi’nin tasarımını Mimar Sinan yapmış. Külliye cami, hamam, medrese ve türbeden oluşuyor. Bugün Kemeraltı Caddesi’nin güneydoğusunda L şeklinde uzanan Hamam Sokağı 16. yüzyıldan bu yana neredeyse aynı şekliyle korunmuş bir cadde. Kılıç Ali Paşa 400 yıl önce bu sokağa girdiğinde ne görüyorsa bugün biz de aynısını görüyoruz. Cami genellikle Ayasofya’ya benzetilir. Ve denir ki, Kılıç Ali Paşa Ayasofya’yla kendisi arasında bir bağ kuruyor. Ayasofya eski bir kilise iken cami oldu; paşa da eski bir Hıristiyan iken Müslüman…
Birbirine bakan Ayasofya ve Kılıç Ali Paşa camileri mimari açıdan benzeşiyor.
Muhteşem bir çalışma düzeni
Hattat, nakkaş, çinici, mimar ortaklığı
Camideki tüm hat işleri Demircikulu Yusuf isimli bir hattat tarafından yapılmış. Bu yazım süreci tüm ayaklarıyla mükemmel bir süreç. Caminin duvarlarında, hangi ayetlerin içinde yer alacağı mimar, hattat ve nakkaş tarafından belirleniyordu. Bir taslak hazırlanıyor, sonra nakkaş bu taslağa bir çerçeve çiziyor, aradaki boşlukları çeşitli simgelerle dolduruyordu. Hazırlanan bu kalıp çini ustası tarafından İznik’te çini olarak üretiliyordu. Whatsapp yok, e-posta yok. Tekrar kontrol etme şansı yok. Kılıç Ali Paşa Camii’nde bir de kuzeybatıdaki payenin önünde yer alan ve sekiz sütun tarafından taşınan müezzin mahfilinin tavan kısmına dikkat etmeli. Türünün en güzel örneklerinden biri olan bu motifte yeşil ve şarabî renklerin iç içeliği muhteşem.
Caminin hat işleri Demircikulu Yusuf tarafından yapılmış. Müezzin mahfilindeki kalemişi mutlaka görülmeli (altta).
Türbe: Bir zamanlar denize nâzırdı
Paşa su sesiyle ‘uyumak’ istemişti
Kılıç Ali Paşa denizi çok sevdiğinden son uykusunu deniz kıyısında uyumak istemiş. Bu nedenle onun isteği doğrultusunda ölünce türbesi külliyenin güneydoğusunda denizin kıyısına inşa edilmiş. Fakat bu külliye için Tophane Koyu’nu doldurtan Paşa denizin bir kez daha doldurulabileceğini hesap etmemiş. Buradaki kara parçası 19. yüzyılda bir kez daha genişletilmiş ve Paşa’nın deniz kenarındaki türbesi içeride, karada kalmış. Sonra bu dolgular devam etmiş. Türbe bugün neredeyse 100 metre içeride. Türbenin de yer aldığı hazire kısmında bir de Mehmet Salih Paşa’nın mezarına dikkat etmeli. Mezarının kırık kalyon direği ve inmekte olan yelkeni hayat gemisinde sona gelindiğini simgeliyor. Bu çok çarpıcı mezar taşı Avrupa’da tasarlanmış.
İngiliz sanatçı Thomas Allom’a ait, sonradan renklendirilen gravür, Tophane, 1838.
2- VAKTİYLE RENGARENKTİ: TOPHANE ÇEŞMESİ
Kaideler, güller, karanfiller
Çeşme duvarlarındaki detaylara dikkat
Tophane Çeşmesi’ni Sultan 1. Mahmut yaptırmış. 18. yüzyıl meydan çeşmelerinin çok güzel bir örneği. İçinde büyük bir su haznesi var. Çeşmenin üzerindeki süslemelere dikkat ederseniz muhteşem detaylar yakalayabilirsiniz. Bu tarz süslemeler klasik devirde yok, 18. yüzyılda moda oluyor. Mesela süslemelerden birinde ahşap bir kaide resmedilmiş. Üzerinde metal bir tas, o tasın içerisinde bir vazo ve içinde güller ve katmerli karanfiller. Osmanlıların bir çiçek dizme sanatı var, bu şekilde çiçekler hazırlayıp sohbet meclislerinin etrafına diziyorlar. Yine çeşmedeki işlemelerde meyve dalları var. Aynı şekilde bazen de yine aynı sohbet meclislerinde bir metal tabağa bir meyve dalı takıyorlarmış. Vaktiyle çeşmenin cephesi rengarenk boyalıymış. Yani çeşmeyi bir de rengarenk hayal etmeli.
Tophane Çeşmesi, 18. yüzyıl meydan çeşmelerinin çok güzel bir örneği.
Çeşme yanıyor, duvarları yıkılıyor
UYARI: Koruma altına alınması şart!
Hayatını sokakta sürdüren ve Tophane’yi mesken tutan insanlar ısınmak amacıyla çeşmenin alt kısmında ateş yakıyor. Hiçbir koruma yok. Çeşmenin restorasyonu yeni bitmesine rağmen şu anda durumu içler acısı. Altta oluşan sıcaklık nedeniyle üst kısımdaki çiçek işlemeleri dökülmüş durumda. Tophane Çeşmesi’nin derhal koruma altına alınması şart!
Çeşmede ateş yakılması nedeniyle çiçek işlemeleri dökülmüş durumda.
3- TOPHANE KASRI
Padişahların çalışma odası
Abdülmecid’in uğrak yerlerinden biri
Meclis-i Mebusan Caddesi’nin güney cephesinde, kuzey-güney doğrultusunda yer alan bu yapı 19. yüzyıl ortasında Sultan Abdülmecid tarafından İngiliz mimar William James Smith’e yaptırılmış. Osmanlı padişahları topların dökümünü denetlemek üzere tophaneye sık sık ziyaretlerde bulunuyorlardı. Bu kasırlar padişahların bu ziyaretler esnasında kullanması için inşa edilmiş bir çeşit çalışma odası aslında. Abdülmecid, iktidarı döneminde bu kasırda çok sık çalışırmış. 1885 Kasım’ında Doğu Rumeli sorununun ele alındığı “İstanbul Konferansı” da burada toplanmış. Kasır bugün Mimar Sinan Üniversitesi tarafından kullanılıyor. Fakat dalların arkasında biraz gizli saklı kalmış ve biraz da bakımsız durumda ne yazık ki.
4- ‘ALLAH’IN YARDIMIYLA’ NUSRETİYE CAMİİ
Bir selatin camii
Sultan 2. Mahmut ve iman vurgusu
Osmanlı sultanı 2. Mahmut 1826’da bu selatin camiini (padişah tarafından inşa ettirilen cami) Tophane’ye yaptırmış. Tophane’de bir yanda 16. yüzyıldan bir vezir camii (Kılıç Ali Paşa), diğer yanda bir sultan camii. 16. yüzyılda bir vezirin 19. yüzyıldaki bir sultan kadar varlıklı olduğunu söylemek mümkün gibi… Nusret “Allah’ın yardımı” demek. 2. Mahmut, yeniçeriliği kaldırdıktan sonra bu işi Allah’ın yardımıyla yaptığını halka hatırlatmak için bu ismi vermiş. Tabii ülkede kılık kıyafetten tutun günlük yaşama pek çok şeyi değiştiren bu padişah aynı zamanda Allah’a olan inancını vurgulamak için de bu ismi seçmiş olabilir.
Yol çalışmasıyla değişti Nusretiye Camii’nin kuzey cephesinde yer alan muvakkithane ve sebil, Abdülaziz döneminde doğu cephesindeki şadırvanlı avluya taşındı. Caminin önündeki çeşme ise bugün Maçka Demokrasi Parkı girişinde.
Şadırvan: İstanbul’da ilk fotoğraflanan yapılardan
James Robertson hayran kalmıştı-1850
Caminin kuzey cephesinde yer alan muvakkithane ve sebil Abdülaziz döneminde doğu cephesindeki şadırvanlı avluya taşınmıştır. Avludaki şadırvanın mimarisi oldukça ilginçtir. Üst kısmı sanki bir külahı tutup yukarıdan çekmişsiniz gibi durur. 1850-1855 arasında İstanbul’un ilk fotoğraflarını çeken James Robertson bu şadırvanı da fotoğraflamıştır. Saçakları, kubbesi ve iç kısmında yeşilliklerle bezeli bir şehir manzarası işlenmiş fakat bugün bu işlemeler ne yazık ki yok.
Külahı andırıyor
Caminin avlusundaki şadırvanın üst kısmı bir külahı andıran yapısıyla benzerlerinden ayrılıyor.
5- SİNAN MÜZESİ ALANINDA BİZANS KATINTILARI
İlk berat burada verildi
İstanbul Patrikhanesi’nin ilk temelleri burada atıldı
Tophane-i Amire’nin doğusunda kalan alanda bundan bir süre önce bir Mimar Sinan Müzesi yapılmak istendi ve bu nedenle Meclis-i Mebusan Caddesi’nin batı kenarında kazı yapıldı. Fakat kazı sırasında 5. yüzyıldan bir Bizans manastırına ait kalıntılar bulundu. Bugün hâlâ yamaçta bu kalıntıları görmek mümkün. Şöyle de bir durum var: İstanbul Patrikhanesi’nin Tophane-i Amire’nin doğusunda kalan alanda bundan bir süre önce bir Mimar Sinan Müzesi yapılmak istendi ve bu nedenle Meclis-i Mebusan Caddesi’nin batı kenarında kazı yapıldı. Fakat kazı sırasında 5. yüzyıldan bir Bizans manastırına ait kalıntılar bulundu. Bugün hâlâ yamaçta bu kalıntıları görmek mümkün. Şöyle de bir durum var: İstanbul Patrikhanesi’nin ilk temelleri de aslında burada atılmış. Havari Andreas patriklik beratını Stachys’a Argiropolis’te (“Gümüş Şehir”, Tophane’nin Antik dönemdeki ismi) vermişti. Stachys ilk İstanbul Patriği kabul ediliyor. Yani burası aynı zamanda havarilerin kurduğu beş patrikhaneden birinin kuruluş yeri.
Patriklik beratı ilk İstanbul Patriği kabul edilen Stachys Argiropolis’te (Tophane) verilmişti.
6- ASKERÎ TOP DÖKÜMHANESİ: TOPHANE-İ ÂMİRE
Doğu kanadı Fatih, batı kanadı Kanunî Dönemi
Semtte bulunan en eski Osmanlı yapısı
Tophane’deki en eski tesis Boğazkesen Caddesi ile Meclis-i Mebusan Caddesi’nin kesiştiği noktada yer alan ve bugün Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi olarak bildiğimiz dökümhane. Doğu kanadı ilk olarak Fatih Sultan Mehmet tarafından yapılmış ve Osmanlı ordusunun kullandığı askeri toplar burada dökülmeye başlamış. Fatih’ten sonra Kanuni döneminde daha batıda kalan büyük bina inşa edilmiş. Fakat bugünkü binanın sadece alt kısmı Kanunî döneminden. Üst kısmı o zamanlar ahşapmış ve dökümhanede yangın çıktığında buradaki içi su dolu ahşap variller yanarak aşağıdaki yangını söndürüyormuş.
1950’Lerdeki yol çalışmalarından önce Tophane-i Amire binası.
Batılı diplomatlara karşı
Gazi toplarla psikolojik savaş
Dökümhaneden çıkan toplar imparatorluğun dört bir yanına gönderilir, savaşlarda kullanılan toplar daha sonra burada Karaköy Meydanı’nda sergilenirmiş. Hatta deniz yoluyla kente ulaşan yabancı ülkelerin elçilerini bu meydandan geçirirken savaşlarda kullanılan bu gazi topları gösterirlermiş. “Hani sizi şurada yenmiştik ya, işte bu orada sizin kalenizi yıktığımız top” diye anlatır, birazdan başlayacak uluslararası pazarlıklarda psikolojik üstünlüğü ele geçirirmiş Osmanlı diplomatları. Bu toplar şimdi Harbiye Askerî Müzesi’nde.
Kanunî döneminden bir Tophane minyatürü.
7- KANUNÎ DÖNEMİNDEN KARABAŞ TEKNESİ
Bir tekke, bir hazire, bir sütun
Mezartaşlarında Halvetî ve Kadirî sembolleri
Karabaş Tekkesi 16. yüzyılda Kanuni döneminde yapılmış. Zamanla Halvetî ve Kadirî tarikinden şeyhler bu tekkenin postuna oturmuşlar. Son devrin meşhur Kadirî ailelerinden Hobcuzadeler burada vazife yapmışlar. Bu tekkenin etrafındaki küçük hazirede bugün şeyhlerin ve dervişlerin mezartaşları yer alıyor. Bu taşlara dikkat edildiğinde Halvetiliğin ve Kadiriliğin kullandığı sembolleri görmek mümkün. Hazirenin köşesinde yer alan ve muhtemelen antik dönemden kalan dev sütun ise bir zamanlar binektaşı olarak kullanılmış olmalı.
Şeyhler-Dervişler Karabaş Tekkesi haziresindeki mezartaşlarında şeyhlerin ve dervişlerin mensubu oldukları tarikat sembolleri yer alıyor.
8- 500 YILLIK BİR TARİHÎ KALINTI
Yıktırılan surlardan saklı bir hatıra
Galata surlarında kule, şimdi bir kafe
Galata’nın etrafını yüzyıllar boyunca çevreleyen surların bir kısmı 1870’lere kadar varlığını sürdürmüştü. 1870’lerde parça parça yıktırılmasına rağmen halen bazı noktalarda karşımıza çıkan parçalar var. İşte bugün Kemeraltı Caddesi ile onu kuzeybatı istikametinde dik kesen Lüleciler Caddesi’nin köşesinde böyle bir kalıntı yer alıyor. Bugün bir kafe olarak işletilen bu kalıntı biraz dikkat edildiğinde görülecektir ki aslında tarihî Galata surlarına ait bir kulenin alt kısmı. Uzaktan bakıldığında yarım daire formu anlaşılabilen kule 14. yüzyıl sonu veya 15. yüzyıl başı olarak tarihlenen bir dönemden kalma.
Belki de son örnek Galata surları 19. yüzyılda parça parça yıktırılmıştı. Bu kule kalıntısı belki de kalan son örnek.
1888’de vefat eden Hâfız Vehbi Efendi’nin 1850’lerde tutmaya başladığı günlüğü, o dönem Osmanlı dünyasındaki birçok hadisenin nasıl meydana geldiğine ve algılandığına dair ipuçları içeriyor. Ancak günlüğü neredeyse benzersiz kılan özellik, aynı dönemdeki bir dizi “önemsiz” sayılan ayrıntı ve yaklaşıma da yer vermesi. Tarih kitaplarında bulunmayan bir dönem ve insan analizi.
Tanzimat dönemi ricalinden Hazine-i Hassa muhasebecisi Hâfız Vehbi Efendi’nin (öl.1888) vezir ciltli, kalın yapraklı günlüğü, Tanzimat yılları için tarihe düşülmüş notlar içerir. Bu zâtın gün-ay-yıl bazen saat de belirterek yazdıkları, birbirinden önemli ve ilginç konuları belgeler: Atama ve terfiler, rütbe ihsanları, aile-akraba haberleri, cariye-köle alım-satımları (bir fermanla yasaklansa da), yangınlar, Feshane, cam ve billur fabrikaları, şiddetli kış, Rus donanmasının Sinop baskını, Mustafa Reşid Paşa’nın oğlu, Sultan Abdülmecid’in damadı Ali Galib Paşa’nın Boğaz’da boğulması, Abdülaziz’in kılıç alayı, kaime (banknot) sürümünün fiyatları üç-beş kat arttırması, Kâbe için kisve-i saadet (örtü) dokunması, konakta misafir edilen Cemaleddin Efganî’nin (öl.1897) “def olup gitmesi (!)”, Vehbi Efendi’nin beylik arabasına koşulan kısrağın –tay almak amacıyla– Ressam Tevfik Paşa’nın Mısır kır atına çekilmesi!..
Elyazması, vefat haberlerinin çokluğuyla da bir tür nekroloji yani “vefeyat” veya “teracim-i ahvâl” mecmuasıdır. Vehbi Efendi, tanıdığı devlet ricalinden vefat edenleri, günü gününe defterine kaydetmiş. 1865 kolera salgınının kentteki kırımına tanık olmuş, sokaklarda düşüp ölenleri görmüş. Kaçışlar sonucu kent neredeyse boşalmış. Yine o yılki Hocapaşa yangınının tahribatını da gözlemlemiş.
Kabe-i MuazzamaVehbi Efendi’nin günlüğünde kisve-i saadet (örtü) dokunup törenle gönderileceğine dair Sultan Abdülaziz’in buyruğunu içeren 1863 tarihli not.
Vehbi Efendi’nin anlatıları kısa, verdiği ayrıntılar önemlidir. Aile bireylerinden, akrabalarından, haremindeki eş, evlat ve cariyelerden ölenler için yazdıkları, 19. yüzyıl ortalarında varsıl bir İstanbul ailesinde gündelik yaşamın matemlerle nasıl karardığını da gösterir. Ölümler, çocuklar ve gençler için daha sıktır. Bu durum, toplumsal ve ekonomik yapı açısından da önemlidir. Dahası, günlük sahibinin servet değerindeki genç ve güzel cariyelerinin göçüşlerine ah’lar sıralaması da boşuna değildir. Zira o günün değerleriyle safkan bir binek atından daha pahalı olan bir cariyenin ölümü, yüreği kadar kesesini de yakmıştır!
Günlükten sayfalar
Topkapı Sarayı’nda son cariyeler.
Bir gerçek daha ortaya çıkıyor: Meğer 1860’lı, 70’li yıllarda Saray hareminde hastalanıp verem tanısı konan cariyeler, görünüşte “Çerağ ettik (çırak çıkardık), hediyemiz olsun. İyi bakın!” tembihatıyla –tabii ki iyileşme umudu kalmadığından– devlet ricâlinin konaklarına gönderilir, böylelikle saray hareminin Meyyit Kapısı’ndan ikidebir cenaze çıkması önlenirmiş! Defterde, yazgısını Vehbi Efendi’nin hareminde noktalayan böyle saraylılar da var. Kendi cariyelerinin ölümüne “ah ah ah ah ah!..” lar sıralayıp ağıtsı cümleler yazarken, saraylıların sönüşünü bir kurtuluş sayarak “Hüve’l-Hallakü’l bâki”(Sonsuz olan Yaratandır) girişli bir-iki cümleyle geçiştirmiş. Örnek:
“Misafireten hasta bulunan Saraylı Pesend Hanım, işbu doksan bir senesi Ramazan-ı şerifinin on üçüncü (24 Kasım 1874) Cuma günü sabahleyin dördü on dakika geçerek Kelime-i tevhid ve Zikrullah ederek vefat etmiştir. Rahmetullah-te’alâ aleyhâ. Müteveffiye-i mumaileyhâ nâzik enzek dünyada emsalsiz güzel bir hâtun idi. Böyle on sekiz yirmi yaşında vefatına ben ve bilcümle ehl-i iman ‘ulûvv-i rahmetullah-teâlâ…”
Cariye Fatma Cemalifer’in ölüm haberi. Konak görevlisi Mehmet Efendi’nin kızı olduğu haberi.
Tanzimat padişahı Abdülmecid’in vefatı
Sultan Abdülmecid’in ölümü, defterin, Hicri 1277-78 (1861-62) olaylarının yazıldığı sayfalardan birinde. Altındaki paragrafta aynı gün ölen eski Rumeli Ordusu müşiri Gâzi İsmail Paşa da anılmış. Karşı sayfada da Abdülmecid’in vefatında hayatta olan sekiz şehzadesi ile sekiz kızının adları yazılı.
Türkiye’nin Avrupa topluluğuna katılmasında tarihsel öncülüğü olan Sultan Abdülmecid’in ölümü için Vehbi Efendi’nin yazdıklarını okuyalım:
“İşbu yetmiş yedi senesi Zilhicce-i şerifesinin bi-hasebi’l-esbâb (nedenlerden ötürü). on yedinci Salı günü (26 Haziran 1861) Sabahleyin iki buçuk saat bir çeyrekde (11.15) Gâzi Sultan Abdülmecid Han Hazretleri irtihâl-i dâr-ı beka ederek (ölerek) yevm-i mezkûrda (aynı gün) saat altı (14.30) kararlarında biraderleri Abdülaziz Efendi hazretleri taht-ı âlî-baht-ı Osmanî’ye cülus buyurub bil-cümle ulemâ ve vüzerâ ve vükelâ-ı ‘İzâm ve bendegân, bi’at buyurduktan sonra saat sekiz buçuk (17.00) kararlarında cennetmekân Abdülmecid Han hazretlerinin naaşı âlây-ı vâlâ ile (merasimle) Bâb-ı Hümâyûn’dan ihraç ile (Topkapı Sarayı’ndan çıkarılıp) Sultan Selim Han (Yavuz) Hazretlerinin türbe-i şeriflerinin kapısı karşısında binasına muvaffak oldukları (yaptırdığı) şehzâdegânın medfun (oğullarının gömülü) oldukları türbeye defn olunmuştur. Rabbimiz ta’alâ hazretleri Sultan Abdülaziz hazretlerini serir-i saltanatta da’im ve tûl-i ömrile muammer buyursun ve merhum-ı müşarünileyh hazretlerine rahmet ve mağfiret eylesin. Âmin bi-hürmet-i Taha ve Sîn (Taha ve Yâsin saygısına).
Sultan Abdülmecid
Merhum-ı müşarünileyh Hazretlerinin müddet-i saltanatları: Yevm mah sene (ölenin gün-ay-yıl saltanatı) 22 (yıl), hin-i vefatta sinni (ölümünde yaşı): yevm mah sene (gün-ay-yıl yaşı): 39”.
O tarihte nüfusu yüzbinlerde olan Payitaht halkı, Beşiktaşlılar, Galatalılar, Üsküdarlılar, cülus toplarından, tellal nidalarından, minarelerde okunan salâlardan Abdülaziz’in tahta çıktığını, dolayısıyla Abdülmecid’in de öldüğünü öğrenmişler. Beykoz’da, Rami’de, Kadıköy’de, daha uzak semtlerde oturanlarsa taht değişikliğini üç gün sonra Cuma hutbesinin Abdülaziz adına okunuşundan öğrenmiş olmalılar. Haberin uzak vilayetlerde, Erzurum’da, Bağdat’ta, Hicaz’da günler, haftalar sonra duyulmuş olması doğaldır.
Sultan Abdülmecid ölüm haberi (sağda) ve çocuklarının isimleri (solda).
Ölümünün yazıldığı sayfanın karşı sayfasında, Sultan Abdülmecid’in o sırada hayatta olan sekiz şehzadesi ile dördü evli, dördü sarayda (bekâr) sekiz kızı, yani sultanlar yazılmış:
“Cennetmekân Sultan Abdülmecid Han hazretlerinin terketmiş (geride bırakmış) oldukları şehzâdegânı ve sultânân-ı ‘İsmet-medâranın esâmisi (şehzadelerinin ve sultan unvanlı kızlarının adları):
Tevcihler: Âli Paşa’ya (üstte) Sadrazamlık, Fuad Paşa’ya Hariciye Nezareti, Mehmed Paşa’ya Tanzimat Meclisi Riyaseti verilmesi (1858).
Şehzâdegân-ı civânbahtân hazerâtı (bahtları açık saygın şehzadeler): Murad Efendi Hazretleri, Abdülhamid Efendi Hazretleri, Reşad Efendi Hazretleri, Kemâleddin Efendi Hazretleri, Burhaneddin Efendi Hazretleri, Nureddin Efendi Hazretleri, Süleyman Efendi Hazretleri.
Sultanân-ı ‘İsmetmedâran Hazerâtı (namus örneği sultanlar): Nuri Paşa zevcesi Fatma Sultan, Mehmed Ali Paşazâde Edhem Paşa zevcesi Refi’a Sultan, Fethi Paşazâde Mahmud Paşa zevcesi Cemile Sultan, Rızâ Paşazâde İbrahim Paşa zevcesi Münire Sultan. Saray-ı Hümayûnda: Behice Sultan, Seniye Sultan, Nâ’ile Sultan, Medihe Sultan”.
Âli Paşa’nın (altta) ölümü ve cenaze töreniyle Kıbrıslı Mehmed Paşa’nın ölüm haberine dair notlar.
Ali Paşa
Mustafa Reşid ve M. Emin Âli Paşalar
Defterin başka sayfalarında vezirlerin, müşirlerin, öncül-ardıl sadrazamlar Mustafa Reşid (öl.1858) ve Âlî Paşa’nın da (öl.1871) ölüm haberleri var. Bu ünlü Tanzimat sadrazamlarının üçüncüsü Keçecizâde Fuad Paşa, İstanbul’da değil Paris’te öldüğünden (1868), Vehbi Efendi’nin defterinde vefat kaydı yok. Bu konuda İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Sadrıazamlar adlı eserinde Fuad Paşa’nın ölümünü, bir Hıristiyan yazarın, “Elinde Kur’an-ı Kerim’le ruhunu teslim etti!” diye yazmasına karşılık, Yeni Osmanlıların Paris’te yayımladığı Hürriyet gazetesinde Müslüman bir yazarın “Ölüm döşeğinde Katolik âyini icra edildi” diye haber yaptığını yazarak eleştirmiş.
3 Kasım 1839’da Saray’ın Gülhâne meydanında Gülhane Hatt-ı Şerifi’ni okuyan Mustafa Reşid Paşa’nın vefatı, Sultan Abdülmecid’in ölümünden üç yıl önce, 1858 kışındadır. Hazineye borçları, bankerlerle alacak-verecek ilişkileri olan Reşid Paşa’nın bu yönünü, Hazine-i Hassa muhasebecisi Vehbi Efendi herhalde biliyor ve kendisine pek de sıcak bakmıyordu. Kalp sektesinden ansızın ölümüne üzülmek şöyle dursun, vefat kaydını gözden kaçırmak istercesine, Fodla kâtibi Hâfız Ahmed Şükrî’nin ölüm kaydının altına, karalama denecek çıkma satırlarla sıkıştırmış. Babası, Bâyezid Camii evkafı ruznamcecisi Mustafa Efendi’nin ve aile kabirlerinin Okçularbaşı’nda olduğunu da belirtmeden, merhum paşadan bir “İnna-lillâh ve inna ileyhi râci’ûn”u esirgeyerek:
“Hâlâ Sadrı’azâm Mustafa Reşid Paşa Hazretleri işbu yetmiş dört senesi cemâziyelâhiresinin yirmi birinci Perşembe (7 Şubat 1858) günü saat yedi (01.00) kararlarında irtihal-i dâr-ı beka ederek ertesi işbu yetmiş dört senesi cemâziyelâhiresinin yirmi ikinci Cuma günü Sultan Bâyezid Câmi-i şerifinde cenazesi namazı eda olunarak mahall-i âlî-i mezkûrda (o yüksek yerde) Okçularbaşında kabristan yanında iki bâb dükkân mübâya’ ile der’akab dekâkin-i merkume hedm olunarak (iki dükkân alınıp yıkılarak) müşarileyh hazretleri mahall-i mezkûre (oraya) defn olunmuştur. Fi 22 Ca 74 yevm-i cum’a (8 Şubat 1858)”.
Abdülmecid’den ve Mustafa Reşid Paşa’dan yıllar sonra, Mehmed Emin Âli Paşa’nın ölümünde ise Vehbi Efendi başka bir durumu vurgulamış:
“Bir müddetden berü nâ-imizac (hasta) bulunan Sadrıazâm Âlî Paşa Cemadiyelâhir 288 ve 26 Ağustos 87 (8 Eylül 1871) tarihiyle irtihal-i dâr-ı beka ederek (sonsuzluk âlemine göçerek) na’aşı âlây-ı vâlâ (merasim) ile yani Asakir (askerler) tarik-i ‘aliye meşayihi (tarikat şeyhleri) ve Mevlevi Dergâhı ve Mekke-i Mükerreme ahalisi önünde Tevhid ve salât ü selâm ederek Süleymâniye Cami-i Şerifi Türbe kapısı sol tarafında vâki peder ve maderinin ve ta’allukatının (baba-anne ve akrabası) yanında tehiye kılınan (kazılan) kabre defn olunmuşdur. Vükelâ ve me’mûrîn ve Bâb-ı âlî hûlefâ ve zâbitanı (Bakanlar, kamu görevlileri) vesâire câmi-i mezkûrda hazır bulunmuşlar ise de bâ’de’s-salât-ı zuhur (öğle naması sonrası) cenâze namazını yalnız musalla yanında hazır bulunan cemaat eda edip bi’t-tesadüf câmide bulunan cemaate, müezzinler bulunamadığından haber verilemediği cihetle cemaat-i mezkûre (Paşa’nın) cenâzesi namazının edâsına muvaffak olunamamışdır. Hikmetullah-ı teâla Rabbim cümlemize tevfikat-ı ‘aliyyesini refık eyleye. Amin sümme amin. Dikkat eyle Ya-Hu (!) 21 Ca 288 (26 Ağustos 87 Perşembe).
Vehbi Efendi gibi cemaat arasında bulunan Cevdet Paşa ise Maruzat’ta Âli Paşa’nın cenazesini özetle şöyle anlatır:
“Âlî Paşanın cenaze namazı Yenicami’de kılındı. Lâkin gariptir müezzinler, birbirlerinin seslerini yanlış anlamakla cami içindeki cemaat yoluyla cenaze namazını kılamadılar. Şeyh Osman Efendi tezkiyede üç defa “bu zâtı nasıl iyi bilirsiniz?” diye sorarken arada ‘Büyük bir zat idi. Devlete çok güzel hizmetleri vardır!’ dedi. (ama) Hiç kimseden, lâ ve neam (hayır ve evet) bir cevap duyulmadı. Halbuki cenazenin birinci ve ikinci safı hep paşanın yakınları ile doluydu. Sanki herkesin ağzı kilitlendi. Bu umumi sükut, bulunanlara acayip bir dehşet verdi. Tezkiyesine böyle tam sessizlikle karşılık verilen bir cenaze görülmemiş ve işidilmemişti. Bu hâli görenler, bundan sonra efkâr-ı umumiyeye dokunacak tavır ve hallerden sakınır oldular. Gerçekten de kişi, içinde yaşadığı milletin nefretini kazanması, hem kendisi hem yakınları için büyük mesaibdendir (musibetlerdendir)”.
Saraylı son cariyeler
2. Meşrutiyet’te Anadolu’daki yakınları getirilerek teslim edilen cariyelerden bir grup.
Kolera salgını ve Hocapaşa yangını
Ve Tanrı İstanbulluları terbiye etti!
1865 yılı Osmanlı dünyası için bir felaketler yılı olmuştu. O yıl yaşanan kolera ve büyük yangın hem ciddi can kayıplarına hem de büyük paniğe yol açmıştı.
“İşbu 1282 senesi Muharreminin 19. günü (9 Haziran 1865) Dersaadet’de kolera zuhur etti. Bâd-ı semûm (samyeli) dahi karışarak sokaklarda düşüp ölenler yahut iki saat sonraca vefatı vuku’ bulanlar nihayet şu derecelere kadar şiddet buldu ki hatta günde Bilâd-ı selâse’den (Galata-Eyüp-Üsküdar) bin iki yüz kişi vefat olmuştur ve gayrimüslimlerin bilinemez derecelere varmıştır ve sekeneden (oturanlardan ve taşra ahalisinden) pek çok haneler memleketlerine ve taşralara firar etmişlerdir. İstanbul’da pek az adam kalmıştır. Rabbim Teâlâ ümmet-i Muhammed’in üzerinden def’ ve ref’ eylesin ve vefat eyleyenlere himmet buyursun” (kısaltılmıştır).
Bir sonraki sayfada salgının devam ettiğini yazan Vehbi Efendi, iki ay sonra Ağustos başında Eyüp Sultan Camii’nde Cuma namazına gittiğini, namazdan sonra 11 erkek, 18 kadın için cenaze namazı kılındığını, ölenler ve onların çoluk çocuklarının durumu karşısında çok üzüldüğünü, öğrendiğine göre Cuma namazından önce de bir toplu cenaze namazı kılındığını, daha aşağıda koleranın Haziran ayı sonunda günden güne hafifleyerek günde 17 cenazeye kadar düştüğünü yazmış.
8 Eylül 1865’te Hocapaşa’da çıkan yangının bir kolu Unkapanı’na ilerlerken, bir kolu da Cağaloğlu’nu, Çiftesaraylar’ı, Nuruosmaniye’yi, Divanyolu’nu, Gedikpaşa’yı, Sandıkçılar-İçi’ni yakıp kavurmuş. “İstanbul’da pek az yer kalmıştır” diyen Vehbi Efendi, 18 saat süren ateşte 10 bin kadar ev, konak, dükkân yandığını vurgulayarak kül olan paşa konaklarının adlarını sıralamış. Kolera ve yangın felaketlerini, Tanrı’nın İstanbulluları terbiye etmesine yorarak bir önceki Hicri 1242/M 1826 Hocapaşa yangınını da hatırlatmış.
Felaket notlarıİstanbul’un semtlerini kül eden 1856 Hocapaşa yangını (sol sayfa) ve 1865’te binlerce İstanbullunun ölümüne neden olan kolera salgınına dair notlar (sağ sayfa).
Beygir karşılığı cariye ticareti
15 yaşındaki Şevkidil Hanım nasıl evlendirildi?
Osmanlı Devleti’nde cariye ve köle alım-satımları 19. yüzyılın ortalarında fermanla yasaklanmış, ancak bu durum fiiliyata geçmemişti.
“….İşbu bin iki yüz seksen üç Muharremü’l- haramının on altıncı Perşembe günü (30 Mayıs 1866) üç bin beş yüz kuruşa ondört onbeş yaşında bir Çerkesü’l-asl beyaz cariye iştira olunmuşdur (Çerkes bir cariye satın alınmıştır) ve ismine Şevkidil tesmiye kılınmışdır (adı verilmiştir). Ve cariye-i mezbure sümününü (cariyenin bedelinin sekizde birini) haremim (eşim) Seniye Hanım kerimesinden müntakil hissesine isabet eden mirasından tesviye etmiştir (kızından kalan miras payından vermiştir) ve câriye onun malı bulunduğunu mübeyyin (belgelemek için) işbu mahalle şerh verilerek işaret kılınmıştır. 16 Muharrem1282/19 Mayıs 1282 yevm-i Perşembe (1 Haziran 1865).
İş bu bin ikiyüz doksan senesi Şaban-ı şerifinin sekizinci (2 Ekim 1873) Salı günü Şehremini’nde Deniz Abdal mahallesinde sâkin esirci Adrumalızâde Trabzonlu Hacı Osman Ağadan Habibe ismiyle müsemma (adlı), bir re’s (baş) beygire (ata karşılık) beyaz (bir) cariyeyi altı bin kuruşa aldım. Mezkûr cariye kendi mal ve mülküm olup ismini Zihnifer tesmiye kılmışdım (koydum) (…) Bu da ihsan-ı Rabbani olup her ni’met-i ilâhiyenin teşekküründen ‘acizim (…)“ 8 Şa’ban 1290 yevm-i Salı (2 Ekim 1873).
Para karşılığı gönül oyunları
‘Mahruhsar Hanım bana varmadı; Rabbim akıllar versin’
Saray’dan misafir olarak gelen Mahruhsar Hanım’ın kendisiyle değil de başkasıyla evlenmesi, Vehbi Efendi’nin kalbini kırmış:
“3 Muharrem 93 (31 Ocak 1876) tarihiyle Saray-ı hümayundan çerağ buyurulup çâkeriye (bana) misafereten gelmiş olan Mahruhsar Hanımın 10 ay 11 gün sonra (11 Aralık 1876), kendisinin bana yazmış olduğu tezkire ve haremlerimizin (eşlerimizin) ısrarı üzere Abdüllâtif Beyin (Sicill-i Osmanî, sf 126, Hazine-i evrak/arşiv müdürü) kaynı, hiçbir yerde müstahdem (görevli) olmayıp ve bir işte bulunmayan, kendi havasına tâlib Osman Şemsi Beye 14 Zilkade 93 (1 Aralık 1876) Cuma günü, bizim vekâletimiz ve Mâbeyn-i hümâyûn Müdürü Mustafa Efendi ve biraderim Emin Beyin şehadetleriyle 4500 kuruş mihr-i mu’accel ve 5000 kuruş mihr-i müeccel ile ‘akd (nikah) olunmuştur. Rabbim akıllar versin. Hanım-ı mumaileyhâ (adıgeçen hanım) müdebbire (tedbirli) ve hânemizin idaresine muktedire bulunduğu ve belki bir zürriyet getirir ümidiyle kendime ‘akd ve tezvice (evlenmeye) çalışmış isem de haremlerimin uygunsuzluğu cihetiyle hanım-ı mumaileyhâ canından bizar oldu. Çaresiz böyle bir herife varmıştır. Bundan sonra benim kalbimin inkisarı (kırgınlığı) cihetiyle cümlesinin hâlini görür ve zeyl eylerim efendim 24 Zilkâde 93 (11 Aralık 1876) yevm-i Cuma”.
Sultan 5. Murad’ın kızları Hatice ve Fehime Sultanlar, amcaları 2. Abdülhamid tarafından yıllarca ev hapsinde tutulduktan sonra istemedikleri kişilerle evlendirildiler. Hatice Sultan intikamını Abdülhamid’in kızı Naime Sultan’ın kocası Kemaleddin Paşa ile yaşadığı yasak aşkla aldı. İki sultan da Abdülhamid döneminde katlandıkları mutsuz evliliklerine 2. Meşrutiyet’in ardından son verip, kocalarını boşadılar. Ancak Hanedan’ın sürgününden sonra, özellikle Fehime Sultan’ın dramı devam edecekti.
Amcası Sultan Abdülaziz’in askerî darbe ile tahtından indirilmesi üzerine 30 Mayıs 1876’da Osmanlı tahtına 5. Murad çıktı. Saltanatının ilk haftasında akıl sağlığı bozulunca, tedaviyle geçen üç ayın ardından geçici cinnet sebebiyle devlet erkânı tarafından tahttan indirilmesine karar verildi. Veliaht Şehzade Abdülhamid Efendi’nin ısrarıyla “cünun-ı mutbık” yani “cinnetinin asla iyileşmeyeceği” teşhisine göre verilen fetva ile 31 Ağustos 1876’da tahttan indirilip Çırağan’da oturması kararlaştırıldı.
Yerine geçen kardeşi 2. Abdülhamid’i devirip 5. Murad’ı tekrar padişah ilan etmek isteyenlerin birkaç kaçırma teşebbüsüne engel olundu. Ali Suavi ve arkadaşlarının başarısız darbe girişimi üzerine de 5. Murad ailesiyle birlikte Çırağan’da hapsedildi.
Sabık padişahın bir süre sonra sağlığının düzeldiği iddia edilir. 2. Abdülhamid, Veliaht Şehzade Reşad, Şehzade Vahdettin, Abdülmecid ve diğer şehzadelerin, hafiyelerin tarassudu altında serbest dolaşmalarına izin verse de, ağabeyine klasik Osmanlı çağındaki şehzadelerin maruz kaldıkları tecrit şartlarını uygun gördü. 5. Murad ailesi ile birlikte saray dışını hiç görmeden 28 yıl yaşadı ve 1904’te öldü. 2. Abdülhamid ağabeyine ve çocuklarına iyi baktığını, Çırağan’da tecrit altında yaşayan yeğenlerinin eğitimleriyle ilgilendiğini ama onların kendi aleyhine dönerek küfran-ı nimet ettiklerini söyler.
Amcası Abdülhamid’i şikayet etti 5. Murad’ın küçük kızı Fehime Sultan da ablası Hatice Sultan gibi yıllarca gün yüzü görmeden yaşatılmış, hoşlanmadığı biriyle istemeden evlendirilmişti. Kadın sultanın Galip Paşa ile zoraki evliliğini ve boşanmasını yazdığı mektup, bugün istibdad dönemine “içerden” tanıklık eden bir belge niteliğindedir. Fehime Sultan’ın 1925’te Atiye Sultan’a gönderdiği portresi.
5. Murad’ın kızları
Sultan 5. Murad’ın büyük kızı Hatice Sultan 1870’te, küçük kızı Fehime Sultan ise 1875’te dünyaya gelmiştir. Babalarının tahttan indirilmesi sırasında henüz altı yaşında olan Hatice ile bir yaşındaki Fehime Sultan da babalarıyla birlikte hiç dışarıya çıkmadan çocukluk ve ilk gençliklerini “Çırağan Sarayı Hapishanesi”nde geçirdiler. İki kız da Çırağan’da iyi yetişmiş, bizzat babalarından, saray kalfaları ve yabancı muallimlerden gayet güzel konuşup yazacak kadar Fransızca, piyano ve beste yapabilecek seviyede Batı müziği eğitimi almışlardır.
Bu zaman diliminde en önemli husus, evlilik çağı gelen hatta o devrin şartlarında geç bile kalınan Hatice ile Fehime Sultanların evlendirilmeleri meselesi olmuştur. 2. Abdülhamid’in ağabeyinin kızlarını kasten geç evlendirdiği öne sürülür. Oysa 5. Murad’ın annesi Şevk-i Efsar’ın 15 Eylül 1887’de Sultan 2. Abdülhamid’e yazdığı bir teşekkür mektubunda kızların evliliklerinin çok erken gündeme geldiği anlaşılıyor. Babaanne Şevk-i Efsar o tarihte vücutça zayıf olduklarından ve Hatice’nin 17, Fehime’nin 12 yaşında olmasından dolayı padişahın yeğenlerini evlendirme niyetinin şimdilik ertelenmesini ve ileride bu merhamete yeniden nail olmalarını diliyor [Belgedeki imza Şevk-efza’dır. BOA.Y.PRK.SGE. 2/19]. Bu teşebbüsten sonra bir daha 2. Abdülhamid’in yeğenlerini evlendirmek gibi bir niyeti olmamış ve ancak kızların ısrarlı talepleri üzerine evlilikleri gündeme gelebilmiştir.
Sultanların evlendirilmesi
Aradan 14 yıl geçtikten sonra tahtından indirilmiş bir padişahın zamanın şartlarına göre yaşları oldukça ilerlemiş kızlarına talip olmak insanları ürkütüyordu. Sultanlar, kendilerini çocuk yaşta evlendirmeye kalkıştıktan sonra unutan amcaları 2. Abdülhamid’e evlenmek istediklerini ısrarla ilettiler. Babalarının yanına asla dönmemek ve gelin edilmek üzere 1901’de Yıldız Sarayı’na alındıklarında 25 yıl hapis hayatı yaşayan Hatice 31, Fehime 26 yaşına gelmişti. Rivayete göre Fehime Sultan, Çırağan’dan Yıldız’a götürüleceği sırada araba ve beygiri ilk defa görüp dehşete kapılmış. Yıldız’a yerleştikten sonra damad namzetlerini beklerlerken, 2. Abdülhamid yeğenlerine sonunda müjdeyi vermiş ve çeyizlerini sergilemeye başlamışlar.
Hatice Sultan’a namzet olan Vasıf Bey, asla padişah kızlarına denk olmayan bir sosyal çevrenin mensubu, düşük rütbeli, görünüşü çirkin, kaba saba bir sorgu yargıcı imiş. Fehime Sultan’ın namzedi ise 2. Abdülhamid’in bendegânından Posta Telgraf Nezareti Yönetim Kurulu üyesi Tevfik Bey’in Mülkiye Mektebi mezunu oğlu Galip Bey olmuş. Bu iki damat adayı da Abdülhamid’in tercihleriyle belirlenmiş ve damatlara verilmesi usulden olan vezaret unvanını Galip Bey’e vermiş ama Hatice Sultan’ın namzedi Vasıf Bey’e uygun görmeyip emirü’l-ümeralıkla yetinmiş. Abdülhamid’in kendi kızları Naime ve Zekiye Sultanların saraylarının bulunduğu Boğaziçi sahilinde, Ortaköy’den Kuruçeşme’ye kadar uzanan sultan saraylarının hizasına Hatice ve Fehime Sultanlar için de mütevazı saraylar yaptırılmış.
Hatice ve Fehime Sultanların düğünleri (Abdülaziz’in kızı Emine Sultan ile birlikte) Eylül 1901’de Yıldız Sarayı’nda yapılmış. Saltanat şatafatı ihmal edilmeden yapılan düğünlerin ardından Hatice ve Fehime Sultanlar kocalarını ilk gördüklerinde hiç hoşlanmamışlar; amcalarının kendilerini kasten küçük düşürmek için bu damat adaylarını seçtiğini düşünmüşler. Abdülhamid’in kendi kızlarına o zamanın en saygı duyulan askerlerinden Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa’nın yakışıklı oğullarını seçmesine rağmen, kendilerine layık görülen kocaların kaba saba adamlar olmalarını padişahın hakareti olarak telakki etmişler. Uzun süre harem dairesine almadıkları, zevcelik etmek istemedikleri damatları selamlıklarda yatırmışlar.
“Yasak aşk”ın kadın kahramanı Sultan 5. Murad’ın büyük kızı Hatice Sultan, amcası 2. Abdülhamid tarafından kendisine denk bulmadığı Vasıf Bey ile evlendirilmiş, daha sonra padişahın damadıyla yaşadığı yasak aşkla belki de Osmanlı sarayında eşi benzeri görülmedik bir intikam almıştı.
Yasak aşk bir intikam mıydı?
Had safhada mutsuz olan Hatice Sultan’ın, sarayına komşu olan Abdülhamid’in kızı ve kuzeni Naime Sultan’ın kocası Kemaleddin Paşa’yı tanımasıyla Osmanlı hanedan tarihinde bir benzeri daha olmayan olaylar zinciri başlamıştır. Hatice Sultan Kemaleddin Paşa’ya âşık olur veya bazılarının iddiasına göre 2. Abdülhamid’den intikamını almak için Naime’nin kocasını ayartır! Önce basit bakışmalar, mektuplaşmalarla başlayan ilişki, giderek Kemaleddin Paşa’nın Hatice Sultan Sarayı’na gizli yollardan veya merdiven dayayarak girmesiyle ileri bir safhaya taşınır. Niyazi Ahmet Banoğlu’nun yayımladığı mektuplara bakılırsa bir aşk hikâyesi dile geliyor ama iki tarafın da endişeleri, şüpheleri bu aşkı gölgeliyor.
Yaklaşık üç yıl süren bu yasak ilişki, giderek İstanbul halkının da diline düşer. Olayın bizzat padişah tarafından duyulmasını sağlayanın Hatice olduğu iddialarının yanında, hafiyelerin jurnalleriyle Abdülhamid’i haberdar ettiği de anlatılır. Hatta, evhamını tetiklemek için, padişaha Kemaleddin Paşa’nın karısı Naime Sultan’ı zehirleyeceğinin söylendiği rivayet edilir.
Mehmed Tevfik Biren’in hatıralarına göre, Naime Sultan hastalandığında tedaviye gelen doktor Hakkı Şinasi Paşa’nın kakodilat enjeksiyonu vermesi gerekmiştir. Jurnalciler tarafından Kemaleddin Paşa’nın talimatıyla sultana zehir şırınga edileceği jurnal edilince Abdülhamid küplere biner. Kendi usulünce yaptığı tahkikatta kakodilatın zehir olup olmadığını soruşturur ve her ilaçta olduğu gibi bir miktar zehir olduğu doğrulanınca, doktoru önce Basra’ya sonra Konya’ya sürgün eder. Hekimler ve diş tabipleri tarafından kakodilatın tedavilerde kullanılmasını da yasaklar.
Hatice Sultan ve kızı SelmaGalip Paşa’dan boşandıktan sonra Rauf Bey ile evlenen Hatice Sultan’ın Hayri ve Selma adlı iki çocuğu olmuştu. Sultan, hanedanın yurtdışına sürgününde Beyrut’a yerleşecek ve 1938’de orada vefat edecekti. Bir Hint mihracesiyle evlenen kızı Selma Hanımsultan (altta), Saraydan Sürgüne adıyla ailesinin romanını yazacak olan Kenize Murad’ın annesidir.
Padişah bu olay üzerine 1904’te kızı Naime Sultan ile olan nikahını feshettiği Kemaleddin’in rütbelerini söktürüp Bursa’ya sürdürür. Hatice Sultan’a ise bir yaptırımda bulunmaz.
2. Meşrutiyet’in ilanıyla sürgünden dönen Kemaleddin Paşa’nın Hatice Sultan’a olan ilgisi azalmamış, hatta evlenmek istemişse de Hatice Sultan tarafından reddedilmiştir. Bu arada Hatice Sultan’ın Vasıf Paşa ile olan evliliğinin bitirilmesi için amcası Şehzade Vahdettin’in aracılığını talep ettiği anlaşılıyor. Sultan Abdülhamid henüz tahttan indirilmediği halde istibdat zamanında padişahın en güvendiği kardeşi olan Vahdettin’in ağabeyi aleyhine yazdığı cümleler, 2. Meşrutiyet’in sağladığı güven ortamından ileri gelir. 5. Murad’ın zulme uğradığını belirterek başladığı 3 Şubat 1909 tarihli mektubunda Hatice Sultan’ın baskı ve zorlama ile arzusu hilafına hiçbir meziyeti olmayan biriyle evlendirilmesi hukuka uygun olmayacağından, mahkeme yolu açık olsa da halkın diline düşmemek için boşanma işinin sadrazam tarafından halledilmesini talep eder [BOA.YEE.KP. 34/3357].
Hatice Sultan bu mektuptan iki ay sonra Hariciye Nezareti kâtiplerinden Rauf Bey ile evlenir. Hayri ve Selma adlı iki çocuğu olduktan sonra 1918’de ondan da boşanır. Hanedanın yurtdışına sürgününde Beyrut’a yerleşir ve 1938’de orada vefat eder. Kızı Selma Hanımsultan, Hint mihracelerinden biriyle evlenmiştir. Saraydan Sürgüne adıyla ailesinin romanını yazan Kenize Murad, Selma Hanımsultan’ın kızıdır.
Fehime Sultan’ın, Hanedanın yurtdışına sürgün edilişinden sonra Nice’de çektirdiği bir stüdyo fotoğrafı
Fehime Sultan’ın dramı
Ablasının baskın kişiliği yanında biraz gölgede kalsa da kendine özgü bir kişiliği olan Fehime Sultan ise biraz sinirli olmakla tanınmış. Sinir nöbetleri geldiğinde 2. Abdülhamid’in doktoru İbrahim Paşa başta olmak üzere saray doktorları tarafından muayene edilip, sağlık raporları Yıldız’a sunulmuş. Uzun süre kapalı kapılar ardında kalmasından başka, sinirini tetikleyici bir sebep olmamalı ki verilen bir raporda bisiklete binmesi, top oynaması, denize girmesi öneriliyor.
Kumral, lacivert gözlü, beyaz tenli sultanın duygusal tarafı ağır basıyor. Bestelerinin bazılarının notaları basılmış. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, 1901’de Mülkiye Mektebi mezunlarından Galib Bey ile evlendirilmiş. Meşrutiyet’in ikinci senesinde Galib Bey’den ayrılarak Mahmud Tevfik Bey isminde küçük rütbeli ve kendinden genç bir subay ile evlenmiş ama Sultan Reşad tarafından bu evlilik hanedana uygun bulunmamış.
Fehime Sultan’ın kötü kaderi Meşrutiyet’in ikinci senesinde Galib Bey’den ayrılarak Mahmud Tevfik Bey isminde küçük rütbeli genç bir subay ile evlenen Fehime Sultan, Nice şehrinde vefasız kocası tarafından dolandırılarak terkedilecek, son yıllarını yokluk içinde geçirecek ve 1928’de hayatını kaybedecekti. Fotoğraf vefatından yaklaşık bir yıl önce çekilmiştir.
Hanedanın yurtdışına sürgününde, birlikte Fransa’nın Nice şehrine yerleştikleri kocası büyük bir vefasızlık göstererek onu orada terketmiş ve bütün maddi birikimini de dolandırarak Fehime Sultan’ı sefaletin kucağına itmiştir. Zenci halayığının dilencilik yaparak elde ettiği paralar ile küçük bir odada ömrünü geçirip 1928’de bu dünyaya veda etmiştir. Bu Mülkün Kadın Sultanları adlı eserinde belirttiğine göre, gençliğinde Çırağan’daki Farsça eğitiminde özenle kullandığı ciltli defteri Necdet Sakaoğlu’nun arşivindedir.
Fehime Sultan’ın kartviziti.
Yakın zamanlarda Fehime Sultan’ın Taksim Atatürk Kitaplığı’nda bir mektubu ortaya çıktı. Mektupta muhatap olarak Mahmud Şevket Paşa’ya bir hitap yoksa da, içeriğinde Harbiye Nazırına yazıldığı belirtiliyor. Osmanlı devrinin son döneminde yetişen bir padişah kızının fikir düzeyi ve üslubunu göstermesi açısından, Abdülhamid’in dönemini “istibdat devri” olarak nitelendirdiği bu mektubun geniş bir özetini bugünkü Türkçe ile veriyoruz.
Gazi Osman Paşa Ortaokulu olarak kullanılırken sabotaj sonucu yanan ve otel yapılmak üzere restorasyonu süren Fehime Sultan Yalısı.
Fehime Sultan’ın isyanı
‘İstibdat devrinde gasp edilen haklarımı arıyorum’
Fehime Sultan’ın Mahmud Şevket Paşa’ya evliliği, boşanması ve bir askerle yeniden evlenme isteği hakkında yazdığı mektup, amcası 2. Abdülhamid devrindeki baskıyı en yakından yaşayan bir hanedan kadınının hürriyet özlemini yetkin bir üslupla dile getiriyor (özet).
“Malumunuzdur ki 2. Abdülhamid’in istibdat yönetiminde babamızın yanından alınarak dört yıl Yıldız’ın kat kat duvarları içinde mahsur edildikten sonra gönülsüzce, istemediğim halde Galip Paşa ile evlendirildim. O zaman zulüm ve istibdat devrinde insan hukukunu arayamadığından, daha doğrusu söz söyleme özgürlüğüne sahip olmadığından ister istemez bu duruma tahammül ettim. Amcamın zalimce kıydırdığı nikah ile Galip Paşa ile aramızda hukuki bir bağ oluştuysa da… sizi babam makamında telakki ettiğimden utanarak beyan ederim ki asla onun eşi olmadım. Dokuz sene istemediğim, zorla koca olarak tanıdığım bir adamla hayatımı geçirmeye mecbur oldum ki bunun ne kadar acı ne kadar dayanılmaz ıstırap dolu bir hayat olduğunun takdirini insafınıza bırakıyorum. An geldi, özgürlüğün parlak güneşi Rumeli’nden parladı [Hareket Ordusu’nun Selanik’ten İstanbul’a gelişini kastediyor]. O zalim idareyi kahredip mutluluk dönemini getirdi. Bu bizim gibi felakete uğramışlar için mutluluğun müjdesi idi.
Meşrutiyet’in ilk yılları kavuştuğumuz şu beklenmeyen özgürlüğün verdiği dalgınlıkla geçti. Bu hal olağandı. Çünkü dünyaya geldiğim günden beri beni kucaklayan felaketten kurtulacağım o mutlu gün gelmişti. Herkes medeni ve kişisel haklarına ulaşıyor. Sürgünler sürgün yerlerinden, mahpuslar zindanlarından çıkıyor. Çoktan beri yüzüne hasret kaldıkları analarına, babalarına koşuyor. Her gün gazetelerde bu gibi sevinçli haberlere rastlıyorum. İşte o zaman düşündüm ki madem ki Kanun-ı Esasi bize eşit olarak her hukuku veriyor, şeriat boşanmayı hak gösteriyor, neden ben de herkes gibi istibdat devrinde gasp edilen haklarımı arayıp talep etmeyeyim. Neden dokuz yıldır çektiğim bu felakete bir son vermeyeyim. Dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş dünya uygarlıklarını hayrete düşüren o şanlı ordunuza karşı bir bağlılık hissediyor, sizin mert, kahraman namuslu oğullarınızdan birinin eşi olmayı hayal ediyorum. Meşrutiyet devrinden manen maddeten zarar gören Galip Paşa ise kendisinden ayrılma ihtimalimi görerek gece gündüz içmekle vakit geçirip o kadar kötü hareketlere başladı ki artık tahammülüme imkan kalmamıştır.
Bunun üzerine artık birlikte yaşamanın mümkün olamayacağını küçük amcama (Vahdettin olmalı) arz ederek bu felaketten kurtulmamı büyük amcama (Sultan Reşad) arz etmelerini rica ettim. Bundan haberdar olan Galip Paşa pek arzu ettiğim askerlerle evlenmeme mani olmak için alçakça bir iftira attı. Ailesi de intikam sevdasıyla ona uydular. Bu uydurmalar, iftiralar üzerine mahkeme-i şeriyyeye müracaatla boşanma davası açtım. Bundan altı ay önce boşanmayı başardım. Genç bir sultan olmamdan dolayı birçok taliplerin sonu gelmez rahatsızlıklarına maruz kaldım. Amcamın (Sultan Reşad) Kosova seyahatinden on beş gün önce seçtiğim bir subayla evlenmeme izin vermesini istirham ettim. Haber göndereceklerini vaad ettikleri halde ses çıkmadığı gibi ikinci evliliğimi tanımayacakları haberini aldım. Bu arada evleneceğim subayın annesi ve kız kardeşini almak üzere İstanbul’a izinli geldiğini haber alınca vekil ve şahitlerini de seçmesi haberini gönderdim. Nikâhımız kıyıldı, cemiyetimiz yapıldı. Padişah Kosova’dan döndükten sonra kocamın İstanbul’da kalmasını istirham eyledim. Biz karışmayız, Harbiye Nazırı karışır denildi. Şefkatli babam, işte size durumu arz ettim. Mağdur ve rahmetli pederimin ruhunu şad etmek isterseniz gereğini yapmanızı istirham ederim efendim.
16. yüzyılda yaşamış Gül Baba, Merzifonlu bir Bektaşi dervişi. Budapeşte’de yakın zamanda restore edilen türbesi, Osmanlı coğrafyasının en kuzeyinden bugüne kalan bir eser.
Macaristan’ın başkenti Budapeşte’ye giden Türk gezginlerin mutlaka ziyaret ettikleri Gül Baba Türbesi, bu ülkede 150 yıl süren Türk egemenliğinden kalan en önemli anıtlardan birisi. Şehrin tarihî Buda (Budin) bölümünde, Mescet sokağında yer alan bu türbe, hem kültürel hem de mimari olarak Osmanlı coğrafyasının en kuzeyinden bugüne kalan bir eserdir.
Budapeşte’de bir türbe Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de bulunan Gül Baba Türbesi, bu ülkede 150 yıl süren Türk egemenliğinin en önemli anıtlarından biri.
Hayatını Evliya Çelebi’den öğrendiğimiz Gül Baba, 16. yüzyılda yaşamış Merzifonlu bir Bektaşi dervişidir. 1526’da Kanunî Sultan Süleyman’ın daveti üzerine Budin seferine katılmış, 1531’de Budin’e gelmiş, 10 yıl burada yaşamış ve 1541’de vefat etmiştir. Yalnız Türkler tarafından değil, Macarlar tarafından da çok sevilen efsanevi bir kişiliktir. İsmini sarığında taşıdığı gülden ya da “kel baba” sözcüğünün dönüşümünden aldığı rivayet edilir.
1540’larda inşa edilen türbesi, 1686’da Katolik Kilisesi’ne çevrildi. 1885’de türbe olarak restore edilen yapı, 1914, 1963 ve 2005’te de bakım gördü. En son restorasyonu 2018’de TİKA tarafından yapılan Gül Baba türbesi, yanında inşa edilen bir müze ile birlikte ziyaretçilere açıldı.
Türkiye’nin ilgisi Gül Baba türbesi yapılışından bugüne çok sayıda restorasyon gördü. Son olarak TİKA tarafından restorasyonu yapılan Gül Baba türbesi, yanında inşa edilen bir müze ile birlikte, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın katıldığı bir törenle geçen Ekim ayında ziyarete açıldı.
İsmail Tosun Saral’ın 2004 tarihli makalesi, bu küçük ama özel yapıya tarih boyunca yapılmış ziyaretlerin tanıklıklarının bir derlemesini sunar. Evliya Çelebi, Gül Baba’yı şöyLe anmaktadır: “Bizzat Gülbaba da bir çiçekli bahçe içinde kurşun örtülü bir kubbede gömülüdür. Sandukası yeşil çuha ile örtülü olup, mübarek başlarında Bektaşi tacı bulunur. Etrafı çeşitli Arap harfli kur’an âyetleri ile süslüdür. Hakîrin yazdığım münasip beyit şudur: