Tüm dünyada insanlar, seyircisiz stadyumların, müminsiz ayinlerin, turistsiz müzelerin cazibesine kapılmış görünüyor. Bizden öncesini ve sonrasını aynı anda hayal etmemizi sağlayan İstanbul fotoğrafları korkutucu olduğu kadar rahatlatıcı da. Nefes almadan “ilerlediğimiz”, ilerlerken de tahrip etmeyi doğal bulduğumuz zaman çizgisinde anlık bir duraklamanın düşündürdükleri…
İstanbul’un eski ve yeni fotoğraflarını, gravürlerini ve resimlerini karşılaştırmak bize hep hüzünlü bir şaşkınlık verir. Şehrin yıllar içerisinde nasıl değiştiğini, 7 tepesinin nasıl günbegün binalarla dolduğunu, yeşil alanlarının nasıl parça parça traşlandığını görmek üzücüdür üzücü olmasına ama; yarattığımız tahribatın geri dönüşü ne yazık ki imkansıza yakındır. Yanan yalılarını, yıkılan köprülerini, gökdelenlerle değişen siluetini ancak eski fotoğraflarda görebileceğiz bundan sonra.
İstanbul’un geri döndürülemez sandığımız bir başka değişimi ise nüfusu. Onu artık insanlarla dolup taşan meydanları, kilit olmuş trafiği, birine sürünmeden geçilmeyen kaldırımları olmadan hayal edemez hâle gelmiştik. Gecenin ortasında ya da sabahın köründe de olsa sayıları en az 15 milyonu bulmuş insanların bir köşesinden girmediği bir fotoğraf çekebilmek imkansız zannediyorduk. Ta ki bugünlerde yaşadığımız salgına kadar… Şimdiyse sokağa çıkma yasaklarıyla boşalan sokakların, biz olmadan bambaşka görünen tarihî mekanların fotoğraflarına bitmeyen bir iştahla bakıyoruz.
Yeni krizin fotoğrafları Salgın döneminde çekilen fotoğraflar, her gün önünden geçtiğimiz tanıdık yerleri yabancı hale getiriyor. Maskeli insanlar, boş caddeler yeni tip bir krize işaret ediyor.
Yalnız da değiliz. Tüm dünyada insanlar, taraftarsız stadyumların, müminsiz ayinlerin, turistsiz müzelerin cazibesine kapılmış gibi görünüyor. Tahayyül etmenin çok güç olduğu bir kıyamet sonrasını gözlerimizin önünde canlandıran bu fotoğraflar korkutucu, ama büyüleyici de… Çünkü bizden öncesini ve sonrasını aynı anda hayal etmemizi sağlıyorlar. Aynı bizi yaşamadığımız bir zamana götüren eski fotoğraflar gibi, bu yeni fotoğraflarda da kamera, mekanik bir göz olup evimizde otururken bulunamadığımız yerlere, drone’lar olmadan bakamadığımız açılara taşıyor bizi. Terkedilmiş, ıssız mekanların tasvirleri, her gün önünden geçtiğimiz tanıdık yerleri yabancı hale getiriyor. Şehir adeta kısa bir süreliğine perili bir köşke dönüşüyor. Bir zamanlar içinde dertleri, mutluluklarıyla kanlı-canlı insanların yaşadığı, ama onlar silindikten sonra geriye yalnızca bakana ürperti veren metruk bir bina…
Perili köşk Sokağa çıkma yasağı sırasında çekilen boş şehir fotoğrafları, bizi huzursuz etse de onlara bakmaktan kendimizi alamıyoruz.
İtalyan ressam Giorgio de Chirico’nun “La Melanconia d’una bella giornata” / “Güzel bir günün melankolisi” (1913-14) adlı tablosu, salgın günlerinin fotoğraflarıyla ilginç bir paralellik taşıyor. Boş bir meydanda yalnız kendi gölgesi ve bir Roma heykeliyle birlikte duran karanlık figür, bugün gazete haberlerinde karşımıza çıkan rüya/kabus benzeri ruh halini 1 yüzyıl önce yakalamış. Tarihle başbaşa kalan, zamanın akıp gidişinin getirdiği nostalji duygusunu bir melankoliyle karşılayan figürü çizdiği tablo, ressam için aynı zamanda “güzel bir gün”ün de tasviri… Aynı bizim boş şehir fotoğraflarına hem korku, hem de nostaljiyle bakışımız gibi…
Biz olmayan bir dünyayı düşündüren fotoğraflar her zaman korkunç bir geleceğe de işaret etmiyor.
Bu nostalji hissi, “ilerleme”yle olan ilişkimizde bir kırılma noktası olabilir. Şimdiye kadar felaket, hep bombaların, savaşların, yıkılan gökdelenlerin getirdiği kriz anlarının imajlarıyla tarif ediliyordu. Üstüste ölen insanların, izdihamın ve teknolojinin getirdiği yıkımın fotoğraflarıyla dolan görsel belleğimiz, belki de bu yüzden insansız bir dünyanın getirdiği bu “yeni tip kriz”e bakarken huzursuzlukla birlikte rahatlama da duyuyor. Salgın günlerinde sıklıkla ifade edilen yavaşlama, basitleşme, temel meseleleri gözden geçirme ihtiyacıyla birlikte okunabilir bu fotoğrafların ilgi çekiciliği.
Tarihçi Frederic Jameson’ın dediği gibi “Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay” belki ama, nefes almadan “ilerlediğimiz”, ilerlerken de tahrip etmeyi doğal bulduğumuz zaman çizgisinde bir anlığına da olsa duraklamanın hiç de fena hissettirmediğini kabul etmek gerek.
Köy Enstitüleri’nin özgün eğitim-öğretim sistemi, Kars’tan Kırklareli’ne kadar 21 okulda 10 yıl boyunca sürdürüldü. Zorluk, sorun ve dayatmalara karşın dünyaya örnek bir uygulama olarak Türk ve genel eğitim tarihleri için bir ilk sayıldı. 17 Nisan 1940’ta kurulan Köy Enstitüleri’nin hazırlık aşamaları, uygulama süreci ve kapatılma nedenleri…
Anadolu’nun üretken ama yoksul ve sağlıksız köylüsü, 1920-30’larda eğitimden de yoksundu. Gönenmesi, sağlıklı ve eğitimli olmasına bağlıydı. Bu gerçeği görenlerin başında eğitimci yazar Ethem Nejat’ı (1887-1921) anmalıdır. Onun “işbaşında eğitim” önerisi Osmanlı maarif nazırlarının sonuncularından Şükrü Bey’i etkilemişti. Ethem Nejat, daha 1910’larda, tarımın gelişmesi için köylünün eğitilmesini öneriyor; ulusal duyguları güçlü gençler yetiştirilerek kalkınma sağlanır diyor; kara cahil ve tutucu bir toplumu, çocuk ve genç eğitimini köstekleyen en tehlikeli engel olarak görüyordu.
2. Meşrutiyet’te filizlenen benzer görüşler, cumhuriyetin ilk yıllarında güçlendi. 1924-1925’te yabancı uzmanlar çağırıldı. Bunlardan J. Dewey, 1924’te Bakanlığa verdiği iki raporun ilkinde: Bir uzman kadro kurulmasını, bu yapılmazsa hazırlıksız ve vaktinden önce bir reformun beklenen sonucu vermeyeceğini; köy okullarının eğitim-öğretim programlarının çevre ve köy koşullarına göre hazırlanmasını; köylünün sıkıntıya, angaryaya zorlanmamasını; köy öğretmenlerinin sağlık elemanlarıyla işbirliği yapmasının önemini belirtmişti. İkinci raporunda da “yaparak-yaşayarak eğitim”i önermişti.
Kaynak dersi Ankara yakınlarındaki Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde 1944’te çekilen bu fotoğrafta öğrenciler kaynak dersinde. Köy Enstitüleri’nde tiyatro, müzik, edebiyat derslerinin yanında uygulamalı derslere de önem veriliyordu.
1925’te gelen uzman Kühne ise “Meslekî Terbiyenin Gelişmesi” başlıklı raporunda şu saptamalarda bulunuyordu: Öğretmenler eğitim veremiyor. Aylıkları yetersiz. Sık sık yerleri değiştiriliyor. Öğretim ve öğrenci maliyeti yüksek. Yatılı eğitime yönelmeli. Sınav sistemi değiştirilmeli. Okuma-yazmanın asıl engeli olan Arap alfabesi değiştirilmeli. Köy öğretmenlerinin uygulama bahçeleri olmalı. Yakın geleceğin koşulları düşünülerek Türk maarifi yeniden kurulmalı. Eğitimli tarım işçisi, sanayi işçisi, uzman işçi yetiştirilmeli. Okullar Bakanlığa, yönetimleri il yönetimine bağlanmalı…
Mustafa Necati’nin Maarif Vekilliği süresince (1925-1929), Ethem Nejat’ın ve yabancı uzmanların önerileri gündeme alındı. Necati Bey 1926’da kendi kuşağından, yetkin ve güçlü bir merkez örgütü kurdu. Yeni Türk Harfleri’nin kabul edildiği 1928’de yaklaşık 40 bin köyün ancak üçte birinde, toplam 16 bin dolayında öğretmen veya öğretim görevlisi vardı. Her yıl bunların ortalama 600’ü ayrılıyor veya ölüyor, öğretmen okullarından da ancak bunların yerini dolduracak kadar mezun alınıyordu. Oysa köylerdeki çağ nüfusu giderek artmaktaydı. 25 bin köyün ne okulu ne öğretmeni vardı. Necati Bey ekibiyle gece gündüz çalışarak ölümünü (1 Ocak 1929) önceleyen günlerde 10 yıllık bir öğretmen yetiştirme planı öngörmüş; bunun için ivedilikle her biri 600 mevcutlu 10 çağdaş okul açmayı hedeflemişti.
Köylere öğretmen yetiştirme çabası sürerken -yakın geleceğin Köy Enstitüleri’nin denemesi olarak- 3 yıllık ve yatılı, Kayseri Zincidere ve Denizli Köy Muallim Mektepleri açıldı. Öğrenciler bölge köylerinin 5 yıllık ilkokul mezunları arasından seçiliyordu. Yerleşim yerlerinden uzakça arazilerde kurulan bu okullarda öğlene kadar kültür dersleri işleniyor; öğleden sonra 30 dönümlük tarla alanında, beşer dönümlük bağ-bahçelerde, fenni ahır ve kümeslerde ekim-dikim, derim, sağım eğitimi ve üretim yapılıyordu. Bu okullar 1929-1932 arasında üç dönem mezun verdikten sonra kapandı.
Dr. Reşit Galip 1932’de Bakan olunca uzmanlardan oluşan bir Köy İşleri Komisyonu kuruldu. Bu kurul, yeni açılan Halkevleri’nin köycülük kollarıyla işbirliği de yapacaktı. Öğretmen okulu çıkışlı İsmail Hakkı Tonguç da İş ve Meslek Eğitimi adlı kitabını bu sırada yayımladı. Ama düşünülen Mıntıka Muallim Mektepleri kurulamadı.
1935’te göreve gelen Kültür (Millî Eğitim) Bakanı Saffet Arıkan, öğretmenin ailesiyle köyde yerleşmesi ve örnek üretim yapması için yer ve arazi tahsisini amaçlayan “Köy Öğretmenleri” projesini onaylayarak Gazi Eğitim Enstitüsü öğretmeni İsmail Hakkı Tonguç’u İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne atadı. Asker kökenli Bakan’ın önerisi ve Tonguç’un çalışmaları sonuç verdi. 1936’da, Eskişehir Çifteler’de bir Köy Eğitmenleri Kursu açıldı. Burada, yeni terhis edilmiş okuma-yazma bilen çavuş, onbaşı ve erlerden yetenekli köy gençleri, 6 ay kurs eğitiminden sonra üç sınıflı köy okullarına atanmaya başladı. Kursiyerler, ilk örnek dersleri Ankara’da Bakanlar Kurulu’nun önünde verdiler.
Köy hayatı eğitimle içiçe Köy Enstitüleri’nde eğitim köyün gündelik hayatından ayrı tutulmuyordu. İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde bahçe sulaması yapan öğrenciler.
Bunların okutacağı Eğitmenli Köy Okulu çocukları için Kültür (Millî Eğitim) Bakanlığı’nın uzman öğretmen ve sanatçılara hazırlattığı Birinci Yıl, İkinci Yıl, Üçüncü yıl kitapları 1937, 1938 ve 1939’da parasız olarak dağıtıldı. Türk eğitim tarihinin öğrenci düzeyi ve eğitim ilkelerine uygun tasarlanmış ve yazılmış bu harika ders kitapları, “Hesap”, “Yurt ve Yaşama Bilgisi” ve “Okuma” bölümlerini içeriyordu. “Yeni harflerle, Türkçe ve resimli” bu okul kitapları, olasılıkla köy evlerine giren ilk kitaplardı da… 1946’ya kadar eğitmen yetiştiren Köy Eğitmen Kursu’nun ilk yıllardaki başarısı Köy Enstitüleri’nin bir bakıma son hazırlık aşamasıydı. 1937-1939 arasında ilkokuldan sonra eğitim verecek beş yıllık iki Köy Öğretmen Okulu, İzmir Kızılçullu’da ve Eskişehir Çifteler’de denendi. Bunlar bir bakıma sayıları bölge özelliklerine göre 20 olarak belirlenen Köy Enstitüleri için deneme-uygulama örnekleriydi.
Buraya kadar özetlenen süreci yakından izleyen Atatürk, Köy Enstitüleri’nin kuruluşunu göremedi. Acaba daha birkaç yıl yaşasa, bir dizi şanssızlık ve yetersizlikle gündeme gelecek Köy Enstitüleri, onun önermeleriyle daha sağlam ve kalıcı bir yapı kazanabilir miydi, bilemiyoruz. Köy Enstitüleri, Türk eğitim-öğretim atılımları içinde en önce yapılacakken sona kalmıştı. 2. Dünya Savaşı koşullarında başarılmaya çalışılmış, sonrasında da çokpartili dönemde muhaliflerin hedefi olmuştu.
İnönü teftişte Projenin hamisi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Hasanoğlan Eğitim Enstitüsü’nü bir ziyaretinde… Arkada, dönemin “first lady”si Mevhibe İnönü. (Mustafa Güneri Arşivi)
Yeni Reisicumhur İsmet İnönü, 28 Aralık 1938’de “Kültür Bakanlığı”nın adının “Maarif Vekâleti”ne dönüştürülerek, Başvekil Celal Bayar’ın Maarif Vekilliği görevini bırakan Saffet Arıkan’ın yerine Hasan Âli Yücel’i atamasını onayladı. Atatürk’ün ölümünden 48 gün sonra bu ad ve Bakan değişikliğine acaba neden gerek duyulmuştu? Bir dönem kapanmış bir devir açılıyordu. Kapı ağzında da kuruluş hazırlıkları yapılan Köy Enstitüleri vardı.
Mamafih, Mustafa Necati kuşağından ve ekolünden olan yeni Maarif Vekili Yücel (28. 12.1938 – 5.8.1946), görevine ve Köy Enstitüleri’nin kurulup kurumlaşmasına, ülke nüfusunun büyük çoğunluğunun okur-yazarlık erdemi kazanmasına 7 yıl 7 ay 7 gün hizmet etti. Her yıl binlerce öğretmen yetiştirmeyi hedefleyen, köy nüfusunun aydınlanmasını ve üretkenliğini amaçlayan, işe ve etkinliğe yönelmiş bir eğitim siyasetini başarıyla sürdürdü. İlk yaptığı iş Köy Enstitüleri’nin kurulmasını sağlayacak yasadan önce Temmuz 1939’da Maarif Şurası’nı toplamak oldu. Şura oturumlarını başta İnönü olmak üzere Bakanlar, milletvekilleri, yöneticiler, eğitimciler, eğitmenler, köylüler izlediler. Her görüş açıklandı, tartışıldı. Ana konu Köy Enstitüleri’ydi. Şura’da alınan kararlar ışığında Bakanlık tarafından hazırlanan yasa tasarısı TBMM’deki tartışmalardan sonra kabul edilerek 17 Nisan 1940 tarih ve 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu yürürlüğe girdi.
Köy hayatı eğitimle içiçe Köylüler de zaman zaman dersleri dinleyip “feyz” alıyorlardı.
Yasada öngörülen gerekçeler şunlardı: 31 bin köyümüzde okul yoktur. Erkek nüfusun yüzde 76.7’si, kadın nüfusun yüzde 91. 8’i okuma-yazma bilmemektedir. Bilgisizliğin en yoğun olduğu yerler, genel nüfusun yüzde 81’ini barındıran köylerdir. Köylünün daha iyi üretici olması için okutulması koşuldur. Öğretmen okulu mezunları köy koşullarına uyum sağlayamıyor. Bu hizmeti, köylerden alınacak adayların yetiştirileceği Köy Enstitüleri verebilir.
Enstitülerde köy koşullarına alışık gençlere, öğretmenliğin yanında her köy için geçerli kooperatifçilik, tarım işleri, dülgerlik, demircilik, hasta bakımı, kız öğrencilere dikiş, ev idaresi, çocuk bakımı da öğretilecekti. Bunun için bölgesel köyleri ortalayan konumda araziler seçilerek ekim-dikim, yetiştirme, üretme alanlarını, işlik, laboratuvar, kütüphane, oyun sahalarını, derslik, yatakhane, yemekhane, banyo yapılarını kapsayan yerleşkeler yapılacak; bu çalışmalara usta ve işçilerle beraber öğretmen ve öğrenciler de katılacak, üretim gelirleri döner sermaye hesabına yazılarak giderlerin bir bölümü karşılanacaktı.
Dikiş de var coğrafya da… Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün biçki-dikiş işliğinde çalışan kız öğrenciler (solda). Coğrafya dersini bir yerküre maketiyle işleyen köy enstitülüler (sağda).
Cumhuriyet Türkiye’sinde başlatılan bu özgün eğitim-öğretim sistemi, Kars’tan Kırklareli’ne kadar 21 enstitüde 10 yıl boyunca sürdürüldü. Zorluk, sorun ve dayatmalara karşın dünyaya örnek bir uygulama olarak Türk ve genel eğitim tarihleri için bir ilk sayıldı. Bilimsel çalışmalara da konu oldu. Fay Kirby’nin 1960’ta Columbia Üniversitesi Teachers College fakültesinde kabul edilen, Türkçeye Türkiye’de Köy Enstitüleri adıyla çevrilen doktora tezi bunlardandır.
Köy Enstitüleri, 2. Dünya Savaşı koşulları, çokpartili yönetime geçiş tartışmaları, taassup dirençleri nedenleriyle 10 yıl mezun verdikten sonra 24 Ocak 1954’te programları yürürlükten kaldırılarak İlköğretmen Okulları’na dönüştürüldü. 1944’teki ilk mezunlarından 1950’lere kadar köy kökenli 17 bin öğretmen ve 5 bin dolayında sağlıkçı bu kurumlarda yetişti. Bunlar, 1980’lere kadar 40 bin dolayındaki köyün yaklaşık yarısında görev alarak okuma-yazma ve okul eğitimi süreçlerinin başını çektiler. Köy yaşamını düzenleyici hizmetlere katkıda bulundular. Halkevleri, kent okulları, kamu görevlileri gibi konularla birlikte dayanışmalı köy yaşamı ve kültürünü inceleme ve araştırmalara açtılar. Yeni bir köy edebiyatı burada doğdu.
İLK ÖĞRENCİLERDEN CAVİT BİNBAŞIOĞLU
Önce öğrenci sonra öğretmen Aksu Köy Enstitüsü’nün ilk öğrencilerinden Cavit Binbaşıoğlu, daha sonra öğretmenlik ve müfettişlik yaptı; Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen yetiştirdi.
‘Günün yarısı kültür, yarısı iş ve sanat’
“Aksu Köy Enstitüsü’ne ben Akseki’den 1940’ta kaydoldum. Numaram 50 idi. Benden sonra kaydolanlarla mevcudumuz 67 oldu. Bunlardan 6’sı kızdı. Oysa ilk yıl 30 erkek 30 kız alınacakmış. Fazladan 7 öğrenci de ayrılanlar olacağı düşünülerek kaydedilmiş. Alınan öğrencilerden iki grup oluşturdu. Yaşları biraz küçük olanlar A şubesine, büyük olanlar da B şubesine… Beş yıl sonra 29 Ekim 1944’te mezun olduğumuz zaman sayımız yarıya düşmüştü. 31 kişi mezun olduk.
Enstitüye geldiğim zaman, burada bir okul binası ile yanında tahtalardan yapılmış birkaç baraka vardı. Okul binası, hem yönetim hem depo ve sağlık odası için kullanılıyordu. Barakalardan bir kısmı erkek öğrenciler için yatakhane bir kısmı da yemekhaneydi. Yanında büyük bir karaağaç vardı. Büyük bir alana gölgelik yapıyordu. İlk zamanlarda bu ağacın altı bizim dershanemiz olmuştu. Okul binasının biraz ötesinde de tuvalet inşa edilmişti. İlk geldiğimiz zaman okulun durumu bu idi. Okulun arkasında bir hendek ya da dere vardı, içinden sular akardı. Onun ötesi tamamen çalılıktı. Okulun önündeki alan genişti. Okulun ve barakaların ilerisinde birkaç dönümlük düz bir alan vardı. Buralar sonradan bizim sebze ve meyve bahçemiz olmuştu.
İlk zamanlarda okulun belli bir programı yoktu. Öğretmenler kurulunun hazırladığı programlar, Bakanlığın tasdik etmesiyle uygulandı. Yaptığımız iş, günün yarısını kültür dersleriyle, diğer yarısını iş ve sanat çalışmalarıyla geçirmek olmuştur. Kalan boş zamanlarda da sportif etkinliklere yer veriliyordu. Bisiklete binme, motosiklete binme, voleybol oynama.
Aksu’nun yakıcı güneşinden korunmak için bize geniş siperleri olan Panama tipi şapkalar verilmişti. Bu kadar çalıştıktan sonra ben köyde kendi işimi yaparım diyen öğrencilerin ayrılmaması için okul müdürü, kültür derslerine de yer vermekte idi.
1940 yılı Ekim ayının ikinci haftasında gelen Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, yanında Antalya milletvekilleri, Antalya Valisi Haşim İşcan ve ileri gelenlerle okulumuzu ziyaret etti. O akşam enstitünün ilerisinde eğitmenlerin kaldığı yerde bir müsamere düzenlendi. Müsamereye İstiklâl Marşı ile başlandı. Uygun bir tempo ile söylenemediğinden Yücel, yerinden kalkarak kendisi yönetmek suretiyle daha canlı ve daha hızlı bir marş söylememizi sağladı”.
(Cavit Binbaşıoğlu, Öğrencilik ve Öğretmenlik Anıları, Ankara 2002, s. 18-21 özet)
FAY KIRBY’YLE RÖPORTAJ
‘Robert Kolej’dekilerden daha bilimsel konuşuyorlardı’
Türkiye’de Köy Enstitüleri kitabının yazarı Fay Kirby, 1947-1950 arasında Türkiye’de öğretmenlik yapmış; 1951-1954 arasında ise Köy Enstitüleri’ni incelemiş ve çalışmalarını Columbia Üniversitesi’nde sunduğu doktora tezinde toplamıştı. 1987’de Nokta dergisine verdiği röportajda Köy Enstitüleri’yle nasıl tanıştığını anlatıyor.
Aksu’da bir Amerikalı Fay Kirby, 1950’de ziyaret ettiği Aksu Köy Enstitüsü’nde Sıdıka Avar, enstitü öğrencileri ve köylülerle birlikte…
“1950 yılıydı. Kolombiya’daki öğretmen kolejlerini görmek amacıyla oraya bir gezi planladım ve bir daha Ortadoğu’ya dönmeyeceğimi düşündüğümden bir ön gezi planı da burada yaptım. Antalya’ya gittim. O zamana kadar “yardım edebilir miyim” diye yanıma yaklaşanlara alışmıştım. Bu kez de bir genç geldi. Hukuk öğrencisiydi. Beni kent içinde gezdirdikten sonra bir yere götüreceğini söyledi. Oranın millî eğitim müdürü ile birlikte bir yere gittik. Meğer orası Aksu Köy Enstitüsü imiş. O zaman bile köy enstitülüğü esprisini yaşatıyorlardı. Birkaç gün orada kaldım. Yeni öğretmenler gelmişti. Aralarında Cavit Orhan Tütengil de vardı. Biz, “olanaklar ne kadar iyi olursa, eğitim o kadar bilimsel olur” derdik. Bu öğrencilerin birkaç kimyasal numuneleri vardı, ancak çok daha bilimsel konuşuyorlardı benim (Robert) Kolej’deki öğrencilerime göre. Bu gençlerin yanında hiç yabancılık çekmedim. Halk oyunları oynanıyordu. Ben de bildiğim İngiltere ve Amerika halk oyunlarından gösterdim. İnanın, öğrenciler dans ederken kız-erkek demeden gayet rahat birbirlerinin ellerini tutuyorlar, öğretmenler ise bir kıza değince gülüşüp duruyorlardı. Cavit Bey, su ter içinde kaldı, bir kızın eline dokundu diye.
19. yüzyıl başlarında, birkaç kuşaktır köklü ve etkili bir ailenin paşa kızı olan Şerife Zübeyde Hanım, saraya bir dilekçe gönderir. Acıdığı için yanlarına aldıkları Züleyha isimli kadın, 15 yaşındaki oğlu Şefik Bey’i “büyülemiştir”. Hemen kadını yollamak ister ama, Züleyha öyle etkilidir ki, oğlu “eğer o giderse kendimi öldürürüm” demiş, hatta intihar girişiminde bulunmuştur. Sadrazam Ahmed Paşa, Zübeyde Hanım’ın söylediklerinin doğruluğu-yanlışlığı araştırılmadan, Züleyha Hanım’ın Limni adasına sürgün edilmesini buyurur.
Osmanlı Devleti’ne dededen toruna hizmet etmiş, üst düzey görevlerde bulunmuş etkili ailelerden birine mensup bir kadının arzuhalinde önemli ayrıntılar göze çarpmaktadır. Yenişehirli Mustafa Paşa kızı Şerife Zübeyde Hanım’ın Haziran 1811’de Sadrazam Ahmed Paşa’ya yazdığı arzuhalin içeriği, Osmanlı devrinde köklü ve etkili bir ailenin içyüzüne ait ilginç bir hikayeyi barındırmaktadır.
3. Selim devrinde bir ara Sadaret Kaymakamlığı’na getirilen Yenişehirli Mustafa Paşa, daha sonra çeşitli valiliklerde bulunmasına rağmen belgelerde daha çok “Esbak Kaymakam” lakabıyla geçer. Mustafa Paşa’nın babası İsmail Paşa da çeşitli valiliklerde bulunmuş ve 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Rusçuk seraskeri olmuş bir paşaydı.
Mustafa Paşa’nın kızı Şerife Zübeyde Hanım’ın bu arzuhali, şimdilik kimliğini tespit edemediğimiz kocasından gizli mi yoksa onun bilgisi dahilinde mi yazdığı belirsizdir. Şerife Zübeyde Hanım, bazı dostları aracılığıyla tanıdığı Züleyha isimli bir kadının, fakirliğini öne sürerek “hanenizdeki diğer cariyeler gibi hizmetinizde olayım” ricası üzerine evlerine alındığını anlatarak arzuhaline başlar. Aslında hür bir kadın olan Züleyha Hanım’ın yaşı, kimliği hakkında ayrıntılı bilgiler vermez. Züleyha’nın eskiden beri devamlı “büyücülükle” uğraştığını iddia eder ama bunu ne zaman anladığını da söylemez. Onun evlerine gelip kalmaya başladıktan bir müddet sonra, 15 yaşına yeni girmiş oğlu “Müderris” Şefik Bey’i sihriyle kendine bağlayıp her zaman istediğini yaptırdığını ve oğlunun mecnun gibi hareketlere başladığını görmüştür.
Şikayet ve anında hareket Şerife Zübeyde Hanım’ın dilekçesiyle sadaret makamı hemen harekete geçer. O tarihteki Sadrazam Ahmed Paşa’nın emriyle “büyücü” kadın hemen Limni’ye sürülür. Yukardaki dilekçenin üst bölümündeki yazı budur: “Derûn-ı arzuhâlde ismi mezkûr Züleyha nâm mekkâre ve sehhârenin mürtekib olduğu harekât-ı nâ-hemvâresine binâen Limni cezîresine nefy u iclâsıyla tedîb ve sâirinin terhîb kılınması lâzime-i hâl ve muktezâ-yı adâletden olmağla merkûmenin cezîre-i mezkûrede menfiyen ikâmet ve bilâ- emr-i âlî ıtlâk ve firârından mücânebet olunmak üzere çavuş mübâşeretiyle irsâli içün hüküm buyruldu”.
Bu hadiseler Zübeyde Hanım’ın sosyal çevresinde, eşi-dostu arasında dedikodu konusu olunca, oğlunu Züleyha’dan ayırmaya çalışır. Ancak Züleyha Hanım’ın “çok kuvvetli büyüsüne maruz kalan” Şefik Bey, kendini ondan ayırmaya çalışan annesine ve cinsellik yaşadığı odalığına ağır küfürlerle hakaret eder. Annesi, Züleyha’yı zorla evden atmaya çalıştığında da “eğer gidecek olur ise kendimi telef ederim” diyerek çok miktarda cam tozunu yiyerek hastalanır. Birkaç hekimin tedavisiyle şifa bulduktan sonra “eğer Züleyha’yı kovacak olursanız İstanbul’daki evini öğrendiğimde kapısında bekçi olurum, bulamazsam kendimi helak ederim” deyince ana yüreği dayanamaz ve oğlunun öleceği endişesiyle o da yataklara düşüp hastalanır. Arzuhali yazdığında hekimlerin nezaretinde tedavisi sürmektedir ama, bu beladan kurtarılmazsa evinin dağılacağını, bir vezir ailesinden olmakla böyle bir rezaletten paşalık namusunun korunmasının sadarete ait olduğunu belirtir. Bu niyetle dualar eşliğinde yazdığı arzuhalinde oğlunun büyücü ve hilekar Züleyha’nın elinden kurtarıldıktan sonra, kadının evinden çıkarılıp, uzak bir beldeye sürülmesi için ferman talep eder.
Bu arzuhal, o tarihteki Sadrazam Ahmed Paşa’nın önüne gelir gelmez Zübeyde Hanım’ın söylediklerinin doğruluğu, yanlışlığı araştırılmaya gerek duyulmadan, sadece onun beyanıyla Züleyha Hanım’ın Limni adasına sürgün edilmesi ve ferman gönderilmeden serbest bırakılmaması buyrulur. Gerekçede de Züleyha’nın terbiye edilmesi ve onun gibilerin korkutulmasının adaletin gereği olduğu belirtilir ama ortada bir mahkeme kararı yoktur. Vezir ailesine mensup bir kadının ricasını kıramayan veya nüfuzunun etkisinde olan bir sadrazam portresi vardır.
21 aylık sürgün Züleyha Hanım ile Şefik Bey’in akıbetleri hakkındaki bilgilerimiz sınırlı. Züleyha Hanım sadrazam buyrultusu üzerine hazırlanan hükümle sürüldüğü Limni adasında 21 ay kaldıktan sonra, 1813’ün Mart ayı ortasında affedilerek serbest kalmış. Şefik Bey ise 1848’de Şam mollası olduktan sonra vefat etmiş (Sicill-i Osmânî).
Genişçe özetlediğimiz bu belgede, ergenliğini henüz bitirmiş bir çocuğun gençlik içgüdüleriyle Züleyha Hanım’a vurulduğu, belki de âşık olduğu anlaşılmaktadır. Her ne kadar sevdiği kadını annesi “büyücü ve hilekâr” olarak nitelendirse de büyüye ait somut hiçbir veri ortada yoktur ama belki de Züleyha Hanım güzelliği ve işvesi ile delikanlıyı “büyülemiştir”. Bugün için çok şaşırtıcı olsa da ergenlikten henüz çıkmış oğlunun cinsel hayatı olduğunu, evlerindeki odalık ile yatağını paylaştığını annesi kendi ağzından sadrazama çekinmeden söyleyebilmektedir. Osmanlılarda köklü vezir ve ulema ailelerinin çocuklarına yönelik “beşik uleması” geleneğine bu hadisede de rastlamak hiç şaşırtıcı değildir. Sair halk çocuklarının yıllarca medreselerde dirsek çürüttükleri halde nail olamadıkları “müderrislik” payesinin 15 yaşındaki bir gence bahşedilmesi de o devrin uygulamalarında sıradan bir olaydır.
Züleyha Hanım ile Şefik Bey’in akıbetleri hakkındaki bilgilerimiz sınırlıdır. 24 Haziran 1811’deki sadrazam buyrultusu üzerine hazırlanan hükümle sürüldüğü Limni adasında meşakkatli geçtiği kesin olan bir hayatı yaşadıktan sonra, 1813’ün Mart ayı ortasında affedilerek serbest kalacaktır [A.DVNSKLB.d. No.32, sf. 117-118]. Şefik Bey ise beşik uleması olarak aldığı “müderris” unvanıyla hayatını sürdürmüş, 1836’da Yenişehir, 1848’de Şam mollası olduktan sonra vefat etmiştir [Sicill-i Osmânî].
OĞLUNDAN ANNESİNE TEHDİT
Kendimi helak, sizi rezil ederim
Annesi Şerife Zübeyde Hanım, Züleyha’yı zorla evden atmaya çalıştığında “eğer gidecek olur ise kendimi telef ederim” diyen küçük Şefik, çok miktarda cam tozu yutar yiyerek hastalanır. “Eğer Züleyha’yı kovacak olursanız, …kendimi helak ederim” der. Dilekçesinde bu gelişmelerden bahseden Şerife Zübeyde, devletin bu işe el atmasını ister. Devlet de hemen duruma müdahale eder!
2 C. sene [1]226 /[24 Haziran 1811] Devletlü, inâyetlü, merhametlü, efendim, sultanım hazretleri devlet-i ikbâl ile sağ olsun Arzuhâl-i câriyeleridir ki bu evânda ahibbâlarımızdan bazı kimesneler münâsebetleriyle ülfetemiz olan Züleyha nâm hatun fakriyyet îrâdıyla hânenizde sâʽir cevârîler misillü hizmet-i duʻânızda âsûde olayım deyu niyâz u istirhâmına rahmen sâkine olmasına ruhsat verilmiş ise de bir müddet ikâmetiyle âdet-i müstemirre-i kadîmesi olan sehhâreliğini icrâ kasdıyla bu câriyelerinden mütevellide henüz on beş yaşına bâliğ olmuş müderrisîn-i kirâmdan oğlum Şefik Bey dâʽîlerini sihriyle kendüye bend u teshîr ile zabt edip dâʽimü’l-evkât rızâsına rabt ile cünûn misillü vazʻ u hareketi meczûme-i câriyeleri oldukda bu makûle hâletin vukûʻunu istimâʻ akrânelerimiz nefs-i âcizâneme revâ görülmediğinden mezbûre hanımdan ihrâca her ne kadar ihtimâm etdim ise de oğlum kullarının dûçâr olduğu kuvve-i sihrin muktezâsı bu câriyelerine ve hâlâ firâşında olan odalığı câriyelerine gün-be-gün itâle-i lisân ve şetm u galîza ile teshîr-i cünûn eylediği zâhir ve âşikâr olup bu cihetle sehhâre-i merkûmenin evzâʻ ve etvârına adem-i tahammül ile hânemden tard u tebʻîdine ikdâm edecek olduğumda oğlum kulları bir türlü cevâz göstermeyüp eğer gidecek olur ise kendimi telef ederim deyü hattâ vâfir cam tozu sahkıyla ekl ve inhirâfü’l-mizâclığı vâkîʻ ve çend nefer hekimler taʻyîniyle ifâkatine tîmâr ve hayât buldukdan sonra mukaddeme-i alâmet-i teshîrine takviyet içün merkûme gidecek olup ve Asitâne’de ikâmeti maʻlûmum oldukda kapusunda pasbân ve olmazsa rezâletle kendimi helâk ederim deyu ısrârı hasebiyle derûn-ı câriyelerine küdûrât-ı küllî hâsıl evlâd hakkında muhabbet-i mâderân hezâr tecrübe ile muhat-ı ilm-i âlî şâmil olan mevâddan olup binâʽen aleyh evlâdım telef olur endişesi ve vâkîʻ olan ve olacak rezâletin efkârı bu câriyelerini dahi sâhibe-i firâş ve el-yevm hekimler yedlerinde tîmâr olunmakda olduğum ve maʻâzallah işbu beliyyeden tahlîsime müsâʻade buyurulmaz ise hâne-berdûş ve dâʽiremin ıtlâkıyla gün-be-gün rezâlete dûçâr olacağım ve benim gibi ırz-ı vüzerâyı bu makûle beliye ve rezâletden himâyet ve sıyânet şân u sütûdâneleri olduğuna istinâden ve bâb-ı hâcetrevâ-yı âsafânelerinden gayri hâlim ifâde edecek kimesnem olmadığı maʻlûm-ı devletleri buyuruldukta merâhim-i aliyyelerinden mercûdur ki aman efendim hazret-i Allah ve’r-Resûl aşkına hâl-i âcizânem ve ırz-ı nâcizânemi sıyânete rahmen sehhâre-i mekkârenin dest-i şerr u mazarratından oğlum kullarını bu câriyelerini ve sâʽir fakîrelerini tahlîs içün hânemden ihrâc ve bilâd-ı baʻîdeye nefyine fermân-ı âlîleri sudûr ve cümleten ihyâ ve mesrûr ve duʻâlarımıza mazhar olmaları bâbında emr u fermân devletlü inâyetlü merhametlü efendim sultanım hazretlerinindir.
Bende
Şerife Zübeyde
Kerime-i Kaymakam-ı esbak Yenişehirli Mustafa Paşa
“Cadı avı” güçsüz, azınlık, marjinal olana karşı yürütülen bir av. Koca koca medya figürlerinin, politika esnafının falan günümüzde ikide bir “bana karşı bir cadı avı başlatılıyor” demeleri de bu yüzden her şeyden önce cadı avlarında hayatını yitiren 10 binlerce kadına terbiyesizlik. Hele hele, otorite figürlerinin, tarih boyunca cadı avlarının faili olduğu düşünülecek olursa.
Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın var mıdır bilmiyorum ama her başarılı kadının, önüne geçmeye çalışan erkeklere rağmen başarılı olduğu ve başarısının da daha dandik işler yapmış erkeklerin oyuncak zaferleri kadar bile takdir edilmediğini biliyorum. Hani bugün erkek hegemonyasına karşı hâlâ mücadele ediyorlar ama, neyse ki eskisi gibi erkek rakiplerinden daha başarılı olduklarında cadılıkla suçlanma riskleri yok. Yani en azından bu coğrafya da… Hadi şimdilik diyelim yok. Biliyorsunuz, bugün sadece atari oyunlarında ve nedense 40 sayfa olabilecekken ortalama 400 sayfa süren fantastik edebiyatta karşımıza çıkan cadılık gibi işler hep kadınlara yakıştırılmış. Bunun bilime, siyasete falan katılmak isteyen kadınlara yönelik bir tür ayak kaydırma olduğu da söylenebilir.
Örneğin Teselyalı Aglaonike, ay tutulmasının zamanını tespit ediyor. “Arkadaşlar” diyor, “bu gece ay gökyüzünden kaybolacak”. Şimdi bunu takdir etmek gerekir öyle ya? Neticede biz hâlâ sınavlarda A şehrinden kalkıp B şehrine giden aracın nerede olduğunu tespit etmek için ter döküyoruz; Teselyalı ablamız ise astronomik hesaplamalarla dünyanın ay ve güneş arasına ne zaman gireceğini hesaplıyor. Saatli maarif takvimi yok; teleskop falan da zannetmiyorum ki milattan önce ikinci yüzyılda “A ne güzel” diye alıp sonra evin bir köşesine kurup hiç kullanmayacağınız bir obje olsun. Ha ne oluyor? Hemen bir alay dallama bu durumu “Aglaonike ayı yok etti! Aglaonike aya büyü yaptı! Ay, Aglaonike’nin köpeği olmuş, elma diyor çıkıyor, armut diyor çıkmıyor” diye yorumluyor ve güzel ablamızın “big pharma”dan para aldığını, Rothschild’lerin hesabına çalıştığını şıp diye anlıyor. Zira denyoluk her zaman bunu gerektiriyor.
Tesalyalı Aglaonike astronomik hesaplamalarla dünyanın Ay ve güneş arasına ne zaman gireceğini hesaplıyor. Saatli maarif takvimi yok; teleskop falan da… Ha ne oluyor? Hemen bir alay dallama bu durumu “Aglaonike Ay’ı yok etti! Aglaonike Ay’a büyü yaptı!..” diye yorumluyor ve güzel ablamızın “big pharma”dan para aldığını, Rothschild’lerin hesabına çalıştığını şıp diye anlıyor. Zira denyoluk her zaman bunu gerektiriyor.
Aglaonike’nin akıbetini bilmiyorum. Ama zaten özellikle de botanikçi, farmakolog, eczacı falan olan kadınların sistematik olarak cadılıkla suçlanıp öldürülmeleri daha sonranın, ilginç bir şekilde modern bilimin ortaya çıktığı erken modern dönemin işleri diye aklımda kalmış. Tabii bu demek değil ki bilimle uğraşan kadınlar daha önce tehdit altında değildi.
Misal Hypatia. Aklımda yanlış kalmadıysa babası Atina’da okul müdürü, eğitimini orada alıyor, sonra tayini İskenderiye’ye çıkıyor. Hem matematikçi, hem de siyaset felsefecisi. Bir sürü erkek buna âşık ama hiçbirine yüz vermiyor. Hatta asılan erkeklerden birine kullanılmış pedlerini gösterip kendisinden soğutmaya çalışıyor. Basbayağı tek başına 80’ler New York’un ünlü sanatçı topluluğu Guerilla Girls. İskenderiye’de bir sürü öğrenci yetiştirmiş, yetiştirdikleri önemli yerlere gelmiş. Vali, piskopos falan hep öğrencileri. Şeyhülmuallimin bir kimse yani.
İskenderiye o zamanlar, Yeşil Vadi peşinde koşan Tellioğulları ve Seferoğulları ailelerinin neşeli maceralarına sahne olan bir yer değil, zaten vali de Daver Bey değil. Vali galiba Orestes, piskopos da Siril diye, Hypatia’nın eski iki öğrencisi. Ama Siril -artık Hypatia kendisini cezaya mı kaldırdı, düşük not mu verdi bilmiyorum- Hypatia’ya uyuz oluyor. Ablamız da şehirde etkili bu arada ha. Pagan ama tüm dinlere hoşgörülü bir insan ve İskenderiye siyasetinde de önemli bir yeri var. Ama iki eski öğrencisi olan vali ve başpiskopos arasındaki siyasi çekişmede Hypatia’nın validen yana tavır alması, şehrin dindarlarının arasında kendisinin cadı olduğu söylentisinin de yayılmasına sebep oluyor. İskenderiye başpiskoposu muhtemelen bu söylentileri bizzat kendisi yayarak bir avuç serdengeçtiye linç ettiriyor kadıncağızı ve Hypatia taşlanarak öldürülüyor.
Peki botanikle, eczacılıkla, tıpla uğraşan kadınların sistematik bir şekilde öldürülmeleri? İşte o, aklımda kaldığı kadarıyla sistematik olarak 16. ve 17. yüzyıllarda gerçekleşiyor. Bunun için getirilen çoğu açıklama dinî. Ama dikkat ederseniz, “karanlık” denilen Ortaçağ’da değil, modern bilimin tohumlarının atılmaya başladığı erken modern dönemdeyiz. Tabii bu dönemde erkekler de bu davaların konusu oluyor ama istatistik bilimi uyarınca her daim üç aşağı beş yukarı (ki sanırım bu da bir aşağı bir yukarı aslında) yarı yarıya olan kadın erkek oranı cadıların yargılandığı davalarda en az yüzde 80 kadın olarak gerçekleşiyor ve çoğu yerde bu davalarda sadece kadınlar yargılanıyor. Eğer yanlış hatırlamıyorsam çoğu kadın, erkek doktorların tedavi edemedikleri hastaları tedavi etmekle, yani bir tür tabipler odası üyesi olmadıkları için öldürülüyor. Ki zaten resmî olarak doktor olmaları da mümkün değil.
Tabii şimdi bu ablalarımızı da Flash TV’de bal satan adamlarla karıştırmamak lazım; neticede aslını isterseniz o dönemin doktorları ne yapıyorsa az çok yine onu yapıyorlar; yani ortada modern tıp var da bunlar üfürükçülük yapıyor gibi bir durum yok. Karışık bir durum anlayacağınız. Kadınlar daha önce de hekimlik yapıyor ama ne zaman ki hekimlik müesses bir hâle geliyor, bu eski hekimlere karşı, eh, kelimenin tam anlamıyla bir cadı avı başlıyor. Zaten “cadı avı” güçsüz, azınlık, marjinal olana karşı yürütülen bir av. Koca koca medya figürlerinin, politika esnafının falan günümüzde ikide bir “bana karşı bir cadı avı başlatılıyor” demeleri de o yüzden her şeyden önce cadı avlarında hayatını yitiren 10 binlerce kadına terbiyesizlik. Hele hele, otorite figürlerinin, tarih boyunca cadı avlarının faili olduğu düşünülecek olursa.
Her gün binlerce kişi, İstanbul’un en kalabalık ve işlek alışveriş merkezlerinden olan Bahçekapı-Sultanhamam güzergâhında, İstanbul’un fethi ile yaşıt tarihî bir mekânın önünden habersizce geçip gitmekte. Şeyhülislam Hayri Efendi Caddesi’nde, eski Sümerbank’ın hemen yanındaki iki katlı bina, ön cephesindeki dükkanlardan ötürü fark edilmese de Fatih’in İstanbul’u fethinde yanında bulunan gazilerden Yıldız Dede’nin türbesi.
İstanbul’u fetheden Osmanlı ordusunda karacı ve denizci askerî unsurların yanında ahiler, dervişler ve gönüllülerden ibaret kalabalık bir kitle de yer almıştır. Bunlardan Haliç surlarının Bahçekapısı ile Çıfıt Kapısı adı verilen kapılarından şehre giren derviş gazilerin bir kısmının başında Yıldız Dede, diğer bir bölüğünün başında da Mehmed Geylanî adlı bir şeyh bulunmuştur.
İstanbul fethedildiğinde bugünkü Sirkeci-Bahçekapı’da bulunan eski bir kilisenin yeri, fetih mükafatı olarak Yıldız Dede’ye verilmiştir. Yıldız Dede tarafından kilise yerine bir hamam inşa ettirilmiş ve bu da Fatih Sultan Mehmed Vakfı’na dahil edilmiştir. Şeyh Mehmed Geylanî’ye de aynı bölgede mülkname ile verilen yerde, daha sonra günümüzde Bursa Tekkesi ve Arpacılar Camii adıyla anılan cami yaptırılacaktır. Bu hamamın ve caminin bulunduğu Bahçekapı semtinden Yeni Cami ve Mısır Çarşısı’na uzanan bölge, Bizans devrinde Yahudi mahallesi olarak gelişmişti. Günümüzde mevcut olmayan sur kapısı da Porta Ebraica (İbrani Kapısı) olarak adlandırılmıştı. Osmanlı devrinde de aynı ad tercüme edilerek (Yahudi Kapısı=Çıfıt Kapısı) şekliyle kullanılmaya devam etmiştir.
Yıldız Dede ile tekke-türbe ve hamamının öyküsü, Ayvansaraylı Hafız Hüseyin’in Hadîkatü’l-Cevâmî adlı eserinden itibaren İhtifalci Mehmed Ziya’nın İstanbul ve Boğaziçi kitabında zenginleştirerek ortaya koyduğu çalışmalarla tarihimizde yer alır. En ciddi ve kapsamlı araştırmayı Prof. Dr. Baha Tanman yapmıştır. Tüm bu çalışmalarda Yıldız Dede’nin kimliği ile türbe, tekke ve hamamın geçmişine dair Ayvansaraylı’nın naklettiği bilgiler esas alınmıştır. Yapının iki adet kitabesi ile kitabi malumatımız biraz zenginleşmişti. Neşrettiğimiz belge ile bu bilgilerden bazılarının tashihinin gerektiği ortaya çıkmıştır.
1905 tarihli haritalarda… Yıldız Dede Türbesi ve hamamın bulunduğu mevkinin 1905 tarihli Goad haritası ile Pervititch paftalarındaki konumu.
Tüm kaynakların sözbirliği ettiğine göre, Yıldız Dede’nin asıl ismi (dinin yıldızı anlamına gelen) Necmeddin’dir. Kendine mülk olarak verilen yere inşa ettirdiği hamamının külhanını mesken edinmiş, orada ölüp aynı yere gömülmüştür. Duası kabul gören bir zatmış. Halit Bayrı’nın İstanbul Folkloru adlı eserinde belirttiğine göre “hamamının bir kurnasına dua ettiği için o kurnada yıkananların şifa bulacağına inanılırmış. Bu kurnada yıkanan hastalar, özellikle hasta çocuklar mutlaka iyi olurlarmış… Halkın rivayetine göre Yıldız Hamamı eskiden yalnız erkeklere mahsusmuş. Sadece 15 günde bir defa kadınlar Yıldız Baba kurnasında yıkanabilmek için birbiriyle didişir, bununla beraber bu kurnada yıkanamadan hamamdan çıkanlar olurmuş”. Bu kurnanın duvarında bir yıldız resminin altında “Maden-i bür’ vü şifâ kurna-i Yıldız Baba” yazılı mermer kitabe yer alırmış. İhtifalci Ziya Bey, zamanla tahrip olan mermer kitabenin yerine aynı ibareli çini bir kitabe asıldığını söylüyor.
E. H. Ayverdi’ye göre Fatih Sultan Mehmed Vakfiyesi’nde “Yahudiler Mahallesi Hamamı” olarak kayıtlıdır: “Fatih Camii Muhasebe Defteri’nde 6922-6200 akçe iradı gösterilmiştir. Hamam pek ufaktır; Yerli Mallar Pazarı’nın hemen yanında, dükkanlar ortasındadır. Ahşap soğukluktan beşik tonozlu ılıklığa geçilir. Burada büyük bir halvet vardır. Sıcaklık bir dehliz üstünde biri ufak biri büyük iki halvetten mürekkeptir. Arka tarafta incecik duvarlı halvetin bir ilavesi olması muhtemeldir”. Fetihten üç asır sonra Halveti Şeyhi Sinoplu Şeyh Mustafa Efendi, Sultan 1. Mahmud tahta çıkar çıkmaz hamamın yanına tekke inşa ettirmeye izin alır ve ilk şeyhi de kendisi olur. Mekan zamanla Cerrahi tarikatinin tekkesi olarak gelişir. Şeyh Mustafa Efendi, öldükten sonra Yıldız Dede’nin kabri yanına defnedilir ve kendinden sonra neslinden gelen iki şeyh daha oraya gömülerek küçük bir hazire oluşur. Bu hamam ve tekke, İstanbul’un son padişah külliyesini bitişikteki geniş alana inşa ettiren 1. Abdülhamid devrinde esaslı bir tamirden geçirilir.
Bu hikaye, kaynaklarımızda genel hatlarıyla birbirine yaklaşık olarak anlatılır. Oysa Osmanlı Arşivi’nde bulunan ve bugüne kadar değerlendirilmeyen bir belgenin muhtevası, Yıldız Dede’nin kimliğiyle tekke ve hamam yapısına dair kısaca naklettiğimiz tarihî seyirde bazı düzeltmelerin yapılmasını gerektiriyor. Cevdet Evkaf Tasnifi 32117 numarada bulunan bu belge, söylentilerden ibaret bazı bilgilerin yanlışlığını ortaya koyuyor. Bu yazıyla neşrettiğimiz 1725 tarihli belgedeki arzuhali kaleme alan Üsküdar’da tekke sahibi Halveti Şeyhi Köstendilli Ali Efendi’nin halifelerinden Sinoplu Şeyh Mustafa, Yıldız Dede’nin ahfadındandır ve aile büyüğünün mezarında ücretsiz türbedarlık etmek için berat istemektedir. İstanbul kadısı huzurunda nesep bağını ispat ettiği ve “ammim” (emmim/amcam) dediği Yıldız Dede’nin mezarının bulunduğu külhanın “kefere” eline geçmesinden rahatsız olmuştur. Bu asırda da hamam çevresinde gayrimüslim yerleşimleri yoğun olmalı ki, külhan onların eline geçmiş.
Sinoplu Şeyh Mustafa’nın talebini geri çevirmeyip yerine getirilmesine izin veren, o tarihteki sadrazam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’dır. Belgede bir hatt-ı hümayun yoksa da türbenin ilk kez imarına 3. Ahmed’in izin vermiş olduğu düşünülebilir. Belgenin tarihi itibarıyla kesinlikle söyleyebiliriz ki, türbe inşaatının izni 1. Mahmud’un tahta çıkmasından önce 3. Ahmed döneminde verilmiştir. Hadîka’da anlatıldığı şekliyle türbenin yanındaki yeniçeri evinin satın alınıp onun yerine iki hücreli bir zaviye ve mescit inşa edilmesi de 3. Ahmed zamanında gerçekleşmiş olabilir. Zira tekkenin ilk inşa kitabesindeki H.1143 yılının üçüncü ayı olan Rebiülevvel’de patlak veren Patrona İsyanı ile 3. Ahmed tahttan indirilmiş ve yerine 1. Mahmud geçmişti. 1. Mahmud tahta çıktığında ihtilal ve kargaşa ortamı uzun sürdüğünden o sıralarda tekke, mescit, türbe inşaatına karar verilip bunun yılsonuna kadar dokuz aylık bir sürede tamamlanması mümkün olmasa gerek. Tekke kapısında H.1143’den (1730-31) büyük bir tarih olsaydı, gerçekten 1. Mahmud devrinde inşa edildiğine hükmedebilirdik. Neşrettiğimiz belgedeki 1725 tarihiyle, 3. Ahmed’in tahttan indirildiği 1730 arasında inşaat başlayıp bitirilmiş; kitabesi asılamadan ihtilale maruz kalan 3. Ahmed’in yerine tahta oturan yeni padişah Sultan 1. Mahmud namına kazınan kitabe asılmış olabilir. Belgesi çıkmadan kesin bir şey söyleyemem ama, Mustafa Efendi’nin 3. Ahmed tuğralı türbedarlık beratından sonra tekkeye şeyh olmasına izin veren beratın 1. Mahmud tarafından verilmesi kuvvetle muhtemeldir ve bu bakımdan toplum hafızasından Ayvansaraylı’ya yansıdığı şekliyle Yıldız Dede tekke ve türbesinin banisi olarak 1. Mahmud anılmıştır.
Satılık tarihî hamam Fatih’in vakfından olduğu halde bir zamanlar özel mülkiyete geçen hamamın, 40’lı-50’li yıllarda çeşitli gazetelerde görülen satış ilanları.
Neşrettiğimiz belge sayesinde tashih ettiğimiz ikinci husus, Yıldız Dede’nin memleketinin Sinop, adının Necm veya Necmî olmayıp Nasrullah olduğudur. Kaynaklarda ismin doğrusu yer almasa da evkaf kütüklerinde Nasrullah şeklinde kayıtlı olması ismin halk arasında unutulduğunu, kayıtlara kimse ulaşamadığı için Nasrullah yerine Necmeddin yakıştırmasının yayıldığını gösterir. Fatih döneminde henüz eski Türk adlarının kullanımının gayet revaçta olduğunu biliyoruz. Yıldız ismi bir lakap veya mahlas olabileceği gibi, dedenin Nasrullah ile birlikte kullandığı gerçek ismi de olabilir. O sıralarda türbenin bulunduğu semtin adı Bahçekapı olduğu halde bunu Bâb-ı Bahçe şeklinde yazan Osmanlılar olduğu gibi, Yıldız’ın Arapçası olan Necm’den dolayı Necmî, Necmeddin tercümesiyle adlandırılmış olması da muhtemeldir.
Belgeden öğrendiğimiz üçüncü önemli konu ise günümüzde Sinop’un Yenikent ilçesinde bulunan türbede yatan Caca, Çaça veya Çeçe olarak da adlandırılan Caca Sultan’ın, Fatih’in ordusuna katılan Yıldız Dede’nin kardeşi olduğu iddiasıdır. Sinop’taki Caca Sultan hakkında günümüzde elle tutulur bir çalışma olmasa da, yerel kaynaklar tarafından Anadolu Selçukluları zamanının bir emiri, kumandanı olduğu rivayet ediliyor. Horasan erenlerinden olduğu, 12 İmamlardan seyyid olduğu, soyu Hz. Ali’nin torunu Musa Kazım’a bağlandığı da iddia edilen Caca Sultan’ın kimliği etrafındaki muamma çözülebilmiş değil.
Osmanlı Arşivi’ndeki birçok belgede Caca Sultan’ın ahfadının bazı vergilerden muaf tutuldukları görülüyor. Belki de Ceceli aşiretinin ileri gelenlerinden biriydi. Oğuz Türklerinden Ceceli aşireti mensupları Maraş’tan Kırşehir’e, Çorum’dan Sinop’a kadar uzanan bir hatta yayılmışlardır. Bu belgedeki kardeş oldukları bilgisini doğru kabul ettiğimiz takdirde, Sinop’taki Caca-Çeçe Sultan’ın da Fatih devrine tarihlenmesi gerekecektir.
Türbeden kebapçıya…Bugün İstanbul’un Bahçekapı semtinde Şeyhülislam Hayri Efendi Caddesi’nde bulunan iki katlı tarihî binanın alt katı kebapçı. Hemen yanda ise Bakanlığın kitap ve hediyelik eşya satış noktası bulunuyor.
Şeyh Mustafa’dan itibaren tekke haline getirilen mekan, yukarda belirttiğimiz gibi daha sonra Cerrahi tarikatine bağlandı. Bir de küçük mescit oluşturuldu. Silsileye bakıldığında babadan oğula geçen meşihat zincirinde vefat eden şeyhler de Yıldız Dede’nin yanına defnedildiler. Yıldız Dede’nin mezarı yanında dört sandukadan ibaret küçük bir hazire meydana geldi. 1940’lı yıllarda çekilen fotoğraflarda perişan halde de olsa sandukalar görülmektedir. Yıldız Dede’nin dua ettiği hamam kurnasının şifalı olduğu, yıkananların hastalıklarından kurtulduğu inancı İstanbullular arasında çok yaygındı. İstanbul’un son padişah külliyesi olan 1. Abdülhamid külliyesi inşa edilirken hamama dokunulmadığı gibi, burası tekkeyle birlikte ihya edildi. Kapıdaki üst kitabe bu ihyanın hatırasıdır.
Bütün aramalarıma rağmen şimdilik inşaat keşif defterlerine ulaşamadım. 1836’da minaresinden kiremitlerine, doğramalarından sandukalarının tamirine kadar masraf listeleri bulunduğuna göre yeni baştan inşa edilmiş olmalıdır. Bugünkü iki katlı görünümüne o zaman kavuşmuş olabilir. 1873’de sanduka örtülerinin yenilendiğine dair kayıtlar mevcuttur. Dönemin çeşitli harita ve krokilerinde Yıldız Hamamı’nın günümüzde Ticaret Borsası binası olarak kullanılan Hamidiye Medresesi’ne bitişik olduğu ve sokağın da Yıldız Sokağı adını aldığı görülüyor.
Sembolik mezartaşı 1953’te İstanbul’un fethinin 500. yılında bahçeye dikilmiş mezar kitabesi ile yanına nereden getirildiği bilinmeyen hamam kurnası.
Hamidiye Medresesi binası 1926’da yıktırılmak şartı ile Ticaret Borsası’na ile verilmiş ama borsa yöneticileri yıktırmayıp, günümüze kadar gayet iyi korunmuş bir şekilde erişmesini sağlamış. Ancak Yıldız Hamamı pek o kadar şanslı olamamış. Bir tarihte özel mülkiyete dönüşmüş; 1930’lu, 40’lı yıllarda gazetelere satılık ilanları verilmiş. Son sahipleri tarafından da yıktırılarak yerine işhanı inşa edilmiş. Son şeyh Nuri Efendi’nin ailesi 1925’te tekkelerin kapatılmasından sonra kendilerine ikametgah olarak tahsis edilen tekkenin harem kısmında 90’lı yıllara kadar oturmuşlar. Tekke ve hazire, İstanbul 4 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun denetimi altında tescilli tarihî eserdir. Tekkenin cadde cephesinde Osmanlı devrinde ihdas edilen iki dükkanla birlikte mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait olup, binanın tamamı bahçesiyle birlikte kebapçı dükkanı olarak faaliyet gösteriyor.
Günümüzde yüksek katlı iş hanlarının arasında boğulmuş yapının cadde cephesinde, kapı üstündeki kitabelerden başka, burada bir tarihin yattığını haber verecek hiçbir ipucu mevcut değildir. Zamanla haziredeki sandukalar ve mezartaşları kaybolmuştur. 1953’te, İstanbul’un Fethinin 500. Yılı kutlamalarında Fetih Derneği tarafından dikilen sembolik mezartaşı, bakımsız hazirede otların arasında zorlukla seçilebilmektedir. Bu türbeye 100 metre mesafedeki fetih yoldaşı Mehmed Geylanî Efendi’nin türbesi ziyarete açık olduğu halde, Yıldız Dede’den çoğu kişinin haberdar olmaması kabul edilemez. Öncelikle yetkili kurum ve kurulların, sonrasında halkımızın, fetih yadigarı böylesine önemli bir esere gereken ilgiyi göstermelerini diliyoruz.
İLK KEZ YAYIMLANAN BELGE
Sinoplu Şeyh Mustafa:Burayı kefereden alın ve bana tahsis edin…
1725 tarihli belge, Üsküdar’da tekke sahibi Halveti Şeyhi Köstendilli Ali Efendi’nin halifelerinden Sinoplu Şeyh Mustafa tarafından yazılan bir arzuhal. Yıldız Dede’nin ahfadından olan Şeyh Mustafa, aile büyüğünün mezarında gönüllü türbedarlık etmek için berat istiyor.
“Devletlü, Saadetlü, Sultanım Hazretleri Sağ olsun
Bu dâ‘îleri Seyyid Caca Sultan neslinden olup bundan akdem merhûm ve mağfûr Fatih Sultan Mehmed Han ile İstanbul fethinde mevcûd olan ammim Yıldız Dede dimekle meşhûr evliyâ-yı kibârdan Seyyid Nasrullah Hazretleri hâlâ Bağçekapusu dâhilinde Yıldız Hammâmı külhanında medfûn olup azîz-i merkûmun türbe-i şerîfesi külhancı keferelerinin yedlerinde kalmağla bu dâ‘îleri azîz-i müşârunileyhin neslinden ve merkûm Yıldız Dede ammim olduğu İstanbul kadısı fazîletlü efendi huzûrlarında isbât-ı nesl olunup lede’ş-şer‘i′ş-şerîf evlâdiyyetim zâhir ve nümâyan oldukda huzûr-ı âlîlerine i‘lâm olundukdan sonra şehremîn ve ahâlî-i mahalle ma‘rifetleriyle türbe-i merkûme keşf ve murâd-ı aliyyeleri olduğu halde türbe-i mezbûreyi ta‘mîr ve tevsî‘ ve külhancı keferesi yedinden halâs eyleyüp evlâddan olduğum ecilden türbedârlığı bu dâ‘îlerine ihsân ve yedime berât-ı şerîf-i âlişân verilmek bâbında lutf u kerem sa‘âdetlü mekremetlü sultânım [hazretlerinindir]”. Ed-Dâ’î es-Seyyid eş-Şeyh Mustafa an-evlâd-ı Caca Sultan
295 yıllık belgeSinoplu Şeyh Mustafa’nın türbedar olmak için yazdığı arzuhalin ve gönüllü türbedarlık görevinin kendisine beratla verilip Küçük Evkaf kalemine kaydedilmesinin emredildiği 4 Kasım 1725 tarihli yazışma.
İstanbul kadısı:Evladı Çaça Sultan’dır, türbedarlık hakkıdır…
Şeyh Mustafa’nın, mezarı Sinop’ta olan Çaça Sultan sülalesinden olduğu elindeki şecereyle ve şahitlerin şahitlikleri ile kesinlik kazanınca kadı huzurunda bir ilam yazılıyor.
“Dâ‘î-i Devletleridir ki
Sâhib-i arzuhal Seyyid Şeyh Mustafa yedinde olan şecerede tahrîr olunduğu üzere Bağçekapusu dâhilinde Yıldız Hamamı’nın külhanı derûnunda vâkı‘a türbede medfûn Yıldız Dede dimekle meşhûr Seyyid Nasrullah’ın karındaşı olup Sinop’da medfûn olan Çaça Sultan dimekle ma‘rûf Seyyid Şeyh Mehmed’in evlât-ı evlâdından olduğu mesmû‘umuzdur [deyü] Sinop ahâlîsinden olup İstanbul’da müsâfiren sâkin Seyyid Abdurrahman ibn-i Seyyid Mehmed [ve] Seyyid Mehmed ibn-i Seyyid Hüseyin ve Seyyid Mehmed ibn-i Seyyid Hasan [ve Seyyid] Hüseyin ibn-i Seyyid Sefer ve Seyyid Ahmed bin Mehmed [ve Seyyid] Abdullah bin Abdullah ve Seyyid Mehmed ibn-i Seyyid İbrahim ve Ali Beşe ibn-i Mustafa ve Ebubekir ibn-i Ahmed nâm kimesneler haber virüp ve türbe-i merkûmenin türbedârlığı kimesnenin üzerinde olmamağla mezbûr Seyyid Şeyh Mustafa türbe-i merkûmeyi ihyâ murâd eylediğine binâ’en hasbî türbedârlığı berât-ı âlişânla kendüye tevcih buyurulmak rica eylediği huzûr-ı âlîlerine i‘lâm olundu. Bâkî emr hazret-i veliyyü’l-emrindir”. Fî 15 Safer sene [11]38 [Miladî 23 Ekim 1725]
Bu arzuhal Divan’a gelince Yıldız Dede Türbesi’nin Bâb-ı Defterî’nin bürolarında kaydı olup olmadığı soruşturuluyor ve Haremeyn Mukâta‘ası, Küçük Evkaf, Ruznamçe, Başmukataa, Haremeyn Muhasebesi, Başmuhasebe, İstanbul ve Kefe, Haslar kalemlerinin hiçbirinde kaydı olmadığı anlaşılıyor.
Bunun üzerine sadrazam, İstanbul kadısı huzurunda bir duruşma celsesi talebiyle evrakı havale ediyor.
Bu mahkeme ilamı üzerine sadrazamın yazdığı buyrulduyla gönüllü türbedarlık görevi Şeyh Mustafa’ya beratla verilip Küçük Evkaf kalemine kaydedilmesi 27 Safer 1138 [Miladî 4 Kasım 1725] tarihinde emrediliyor.
KİTABELER
Önce 1. Mahmud, sonra 1. Abdülhamid imzası
1. MAHMUD ZAMANINDA ASILDI: (ALTTAKİ KİTABE)
Türbe-i Yıldız Dede Sultan mutâf-ı evliyâ Hângâh-ı pîşvâ-yı vâsılîn Şeyh Mustafa Lillâhi′l-Fâtihâ 1143 (Miladî 1730-31)
İstanbul’un dünyaya açılan yüzü, servet ve ihtişamın, kültür ve sanatın merkezi İstiklal Caddesi’nin bir ucunda küçük bir meydan… Ama boyutlarına aldanmayın. Bu birkaç adımlık meydanda kentin kültür, mimari ve sanayi tarihine ilişkin pek çok şaşırtıcı detay birarada. Galata Mevlevîhanesi’nden Tünel’e, ilk belediye binasından Narmanlı Hanı’na, Tünel Meydanı’nın geçmişi ve bugünü…
AZ BİLİNEN TARİHİN PEŞİNDE
Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la her ay İstanbul’un az bilinen tarihinin peşine düşüyoruz. Epeyce aşina olduğumuz, her gün önünden geçip gittiğimiz yapıların detaylarda gizlenen yönlerini ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Sadece okumak yetmez diyorsanız, sizler de derginizi eline alın ve keşfe çıkın.
Bugün İstiklal Caddesi’nin bulunduğu bölgenin şekillenmeye başlaması, Haliç’in İstanbul yakası ve Galata’nın aksine Bizans döneminden sonraya rastlıyor. Bizans döneminde Galata, surlarla çevrili bir Cenova kolonisiyken, Haliç’in bu yakasına Yunanca “karşı yaka” anlamına gelen Pera adı veriliyor; o dönemde yerleşim alanı Galata Kulesi’nde bitiyordu.
Galata Kulesi’nin kuzeyindeki sur kapısından kentin dışına, bugünkü Tünel Meydanı’na ulaşıldığında ise mezarlıklar, bağlar, bahçeler arasında dar bir patika başlıyordu. Bugün Atatürk Kültür Merkezi’nin altında kalıntılarına rastlanan Bizans manastırına kadar devam ettiği düşünülen patikada tek tük bağ evleri ve yazlık konutlardan başka bir şey yoktu. Bir anlamda, bugün iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık İstiklal Caddesi, o zaman şehrin hayhuyundan uzak, bir sayfiye yeriydi.
İstanbul’un Osmanlılarca fethedilmesinin ardından, kent hızla yeni yerleşim bölgelerine doğru taşarak sınırlarını genişletmeye başladı. Önce sur içine sığmaz hale gelen Cenevizliler, sonra İstanbul yakasındaki Venedik, Pisa ve Amalfi kolonileri, ardından İtalya, Fransa, Hollanda ve İngiltere’den Pera’ya yerleşenler çoğaldı. 16. yüzyılda bir veba salgını sonrası Galata surları içinden Pera bağlarına taşınan Fransız Sefareti, arkasından Maison de France (Fransız Sarayı) ve İngiliz Sarayı buradaki Avrupalı varlığını tasdik ediyordu.
Pera’daki ilk Müslüman yerleşimleri ise, 1491’de 2. Bayezid’in hediye ettiği bir arazi üzerinde İskender Paşa tarafından kurulan Galata Mevlevîhanesi’yle başladı. Fakat Grand Rue de Pera ya da Osmanlıca adıyla Cadde-i Kebir, esas olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’dan buraya yerleşen yabancı nüfusun hayat tarzıyla şekillendi. Tanzimat’la birlikte Osmanlı toplumunun Batı’ya açılmasıyla Pera, eğlence mekanları, kafeleri, Avrupai dükkanları, şık binalarıyla Paris’teki “La Belle Epoque” tarzı yaşam ve tüketim kültürünün somutlaştığı ana merkez oldu. Paris örnek alınarak Tünel’de açılan ilk belediyeyle birlikte sokaklar taşlarla döşenmeye, aydınlatılmaya; kanalizasyonlar yapılmaya, Tünel ve tramvaylarla ulaşım kolaylaşmaya başladı.
Cumhuriyet sonrası İstiklal Caddesi adını alan cadde, 20. yüzyılın ilk yarısında şahit olduğu savaşlara, işgallere rağmen altın çağını yaşıyordu. Hani şu kravatsız çıkılmayan yıllarını… Ekim Devrimi’nden kaçan Beyaz Ruslardan pek çok farklı ulustan Levantenlere, her dilden, her dinden insan bu caddede eğleniyor, alışveriş yapıyor, yaşıyordu. Bugün onlar burada olmasalar da, Tünel Meydanı’ndaki yapılar, hatıralarını yaşatmaya devam ediyor…
1 – GALATA MEVLEVÎHANESİ
Pera’da ilk Müslüman yerleşim
İstanbul’da inşa edilen ilk mevlevîhane ve Pera’daki ilk Müslüman yerleşimlerinden olan Galata Mevlevîhanesi, 1491’de 2. Bayezid’in vezirlerinden İskender Paşa’nın av çiftliğinde kurulmuş. O zamanlar surların dışında kalan bölge, gündelik hayatın karmaşasından uzak kalmak isteyen dervişler için herhalde idealdi. Bugün Tünel kentin en merkezî yerlerinden biri haline gelse de, Mevlevîhane, Osmanlı döneminin en meşhur simalarının gömüldüğü haziresi, semahanesi, şadırvanı ve çeşmesiyle tüm bu kalabalığın içinde soluk alınacak, sessiz bir köşe olmayı sürdürüyor.
Mevlevîhanenin çekirdeğini oluşturan semahane, 1975’ten bu yana Kültür Bakanlığı’na bağlı Divan Edebiyatı Müzesi olarak kullanılıyor. Müzik aletleri, Mevlevî kıyafetleri, seccadeler, rahleler ve yazma eserler gibi pek çok eser burada görülebilir. Kâgir bir bodrum katı üzerine iki ahşap kattan oluşan yapının başlangıçtaki tasarımı, gördüğü çok sayıda yangına rağmen değişmeden kalmayı başarmış. Avlunun çukurda kalan güneybatı yönündeki harem dairesi ise bugüne ulaşamamış.
Galata Mevlevîhanesi’nin cümle kapısı, ampir üslubunun en güzel örneklerinden. Kapının caddeye bakan kısmında 2. Mahmut döneminden kalma bir kitabe var.
19. yüzyıldan bir şadırvan ve sarnıç
Âdile Sultan’ın mirası
2. Mahmut ve Sultan Abdülmecit zamanında Yeniçeri-Bektaşi zümresine karşı Mevlevîleri destekleme politikası benimsenmiş. Bu dönemde mevlevîhane yoğun bir imar faaliyetine sahne olmuş. 2. Mahmut’un kızı Âdile Sultan tarafından 1847’de Mevlevîhane’nin batı tarafına yaptırılan sarnıç ve şadırvan, İstanbul’a gelen yabancıların hatıra fotoğraflarında en çok rastlanan yapılardan…
Şadırvanın iç kısmını süsleyen manzara resimleri bugüne ulaşamamış.
Mevlevîhanenin bir Beyoğlu yangınından hasarla çıkmasının ardından Sultan Abdülmecit zamanında yapılan tamiri ise yapının bugünkü mimari şeklini almasıyla sonuçlanmış. Bu tamiratın altında Balıkpazarı Ermeni Kilisesi’nin de mimarı olan Minas Kalfa’nın imzası var. İstanbul’da birarada yaşamanın güzel tesadüfleri…
1870’te şadırvanın önünde hatıra fotoğrafı çektiren dervişler.
Hâlet Efendi’nin kesik başı
Ne kendi eyledi rahat ne halka verdi huzur…
3. Selim zamanında dergahın geçirdiği kapsamlı tamirata ilişkin kitabe, 2. Mahmut döneminde yapılan ve ampir üslubunun en güzel örneklerinden biri olan cümle kapısının iç tarafın- da halen duruyor. Kapının caddeye bakan tarafında ise yine 2. Mahmut döneminden kalma kitabe var. Bu kapı, sağındaki sebilküttab (sebil-çeşme-muvakkithane-kütüphane-mektep grubu) ile birlikte dönemin devlet kethüdası Hâlet Efendi tarafından yaptırılmış. Hâlet Efendi, cumhuriyet döneminde karakolhane olarak kullanılan kütüphaneye 1000’e yakın kitap da vakfetmiş.
Mevlevîhaneye bu denli büyük katkısı olan Hâlet Efendi gariptir ki dönemin kaynaklarında “rezil” biri olarak tasvir ediliyor. Yeniçerileri arkasına aldığı için sultanın bile başa çıkamadığı Hâlet Efendi, düşmanlarını idam ettirmek için sürekli kulis yaparmış. Bu hikayelerden birinde, Hâlet Efendi, Mehmet Emin Rauf Paşa’yı idam ettirmek için 2. Mahmut’a gitmiş. Sultan, herhalde yakışıklı bir adam olan paşayı idam ettirmemek için “Kallavi kavuk pek yakışıyor, ona kıyamam” dediğinde ise çok öfkelenmiş: “Kimine genç kimine yaşlı diyorsunuz, nereden bulacağız idam edilecek adamı” diye isyan etmiş. Sürgüne gönderilen Mehmet Rauf Paşa ise bir daha devlet işlerinde fikir beyan etmeye tövbe etmiş. Artık çok yaşlı ve tecrübeli bir devlet adamı olduğunda bile kendisine görüşünü soranlara “Artık beni kallavi kavuk da kurtarmaz” deyip susuyormuş.
Başı burada, gövdesi Konya’da Mevlevîhanenin günümüzdeki haline kavuşmasında büyük katkısı olan Hâlet Efendi’nin piramidal türbesi Antik Yunan ve Roma mimarisinden esinle ampir üslubunda yapılmış. Hâlet Efendi’nin kesik başı, uzun ve maceralı bir yolculuktan sonra buraya defnedilmiş; vücudu ise Konya’da…
Anlatılan başka bir rivayette ise Hâlet Efendi, Galata’da kalkıp kendisine selam vermeyen bir berbere sinirlenerek idam edilmesini emretmiş. Araya giren, “Aman efendim, o benim hususi berberimdir” diyen hatırlı birileri olunca da, “O zaman yanındaki berberi idam edin” buyurmuş. Doğal olarak bu davranışları halk arasında onu pek de popüler bir figür haline getirmemiş. Hâlet Efendi biraz gözden düşünce, sultan onu etki alanından uzaklaştırmak için hacca göndermiş ve daha henüz yoldayken Konya’da idam ettirmiş. Kesilip İstanbul’a gönderilen başı, mevlevîhanedeki türbesine defnedildiğinde İstanbul halkı “Bu adamı buraya gömerseniz, bir daha mevlevîhanenin kapısından içeri girmeyiz” demeye kadar götürmüş işi. Zor durumda kalan Mevlevîler, kesik başı Beşiktaş’taki Yahya Efendi Türbesi’ne gömmeye mecbur kalmışlar. Ancak yıllar geçip Hâlet Efendi unutulduktan sonra tekrardan Galata Mevlevîhanesi’nin içindeki türbeye geri getirilmiş. Ama bugün bile devrin bir şairinin yazdığı “Ne kendi eyledi râhat, ne halka verdi huzûr / Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubûr” mısralarıyla anılıyor.
MUTLAKA GÖRÜN!
Şeyh Galib’in türbesi
3. Selim’in (1789-1807) Bektaşi muhalefetini dengelemek için yenilikçi Mevlevîleri desteklemesi, Galata Mevlevîhanesi’nin kapatıldığı 1925’e kadar süren altın çağını başlatmış. Bu dönemde tekkenin ilk postnişini, divan edebiyatının son büyük şairlerinden Şeyh Galib olarak bildiğimiz Mehmet Esad Dede. 1799’da vefat eden Şeyh Galib’in türbesi de mevlevîhanenin içinde. Yapının kuzey sınırını oluşturan sokağa ismini veren Şeyh Galib Türbesi üzerindeki Mevlevî sikkesi şeklindeki alemler özellikle görülmeye değer.
En meşhur Mevlevîler burada yatıyor
Suskun ruhların bahçesi: Hazire bölümü
Mevlevîhanenin çok özel taraflarından biri de haziresi… Humbaracı Ahmet Paşa’dan İbrahim Müteferrika’ya, Şaire Leyla Hanım’dan bestekâr Vardakosta Seyyid Ahmed Ağa’ya, Mevlevîlik tarihinin en seçkin isimlerinin defnedildiği hazirenin türbeler arasında kalan küçük kısmı “Hadikatü’l Ervah” (Ruhlar Bahçesi)… Ana binanın doğusunda kalan kısmı ise “Hamuşan” (Suskunlar) diye adlandırılıyor. Beyoğlu Evlendirme Dairesi’nin yapımı sırasında “Hamuşan”ın büyük bölümü ortadan kaldırıldığı için, burada kıyılan nikahların tutmadığına ilişkin şehir efsaneleri de yayılmış. “Hadikatü’l Ervah”ın duvarına bitişik basamaklarla inilen Çilehane’nin ise Bizans döneminde burada bulunan bir manastıra ait ayazma olma ihtimali var; fakat bu yaygın rivayete dair herhangi bir kanıta rastlanmamış.
Hazirenin sakinleri İki bölümden oluşan hazirenin sakinleri arasında şairler, devlet adamları, bestekarlar, şeyhler ve aileleri de var. Bu kişilerin büyük kısmı doğrudan buraya defnedilmiş.
2 – TÜNEL
1874’te dünyayı birleştiren proje
İstanbul’a gelen Fransız mühendis, Henri Gavand, üşenmiyor, Yüksekkaldırım’da oturup bir gün içinde Galata’dan Pera’ya çıkan yokuştan kaç kişinin geçtiğini sayıyor. Sonuç dudak uçuklatıcı: O zaman merdivenlerle döşeli Galip Dede Caddesi’nden günde ortalama 40 bin kişi inip çıkıyor! Bu yola asansör tipi bir demiryolu projesi yapmanın kârlı bir yatırım olacağını düşünen Gavand, projeyi götürdüğü Fransız hükümeti tarafından reddedilince ihtiyacı olan krediyi İngilizlerden temin ediyor. Ocak 1869’da ikinci denemesinde Osmanlı hükümetinden de gerekli onayı alan Gavand, tünelin inşaı ve işletmesi için 42 yıllık bir imtiyaz ile 1871’de çalışmaya başlıyor. Yani anlatılanlar doğruysa, bir Fransız fikri buldu, İngilizler parayı verdi, Osmanlılar onayladı, İtalyanlar taş işçiliğini üstlendi ve İranlı merkepçiler de toprağı taşıdı. Sonuçta bütün dünya bir olup 1874 Aralık ayında Tünel’in inşaatını tamamladı. 1863’te Londra’da yapılan metrodan sonra, dünyanın en eski ikinci yeraltı toplu taşıma sistemi böylece açılmış oldu. Bir ucu Karaköy’de (Galata) bir ucu Beyoğlu’nda (Pera) olan Tünel, Londra metrosu kadar sofistike ve karmaşık değil tabii. Hatta eski İstanbullular, tek duraklı metroyla “İkinci durakta ineceksin” diye inceden alay da etmişler.
Tünel kazılırken çıkan topraklar ise İstanbul’un ilk belediye birimi olan 6. Daire-i Belediye’nin müdürü Edouard Blacque’ın girişimiyle Tepebaşı’nda Müslüman mezarlığının bulunduğu yamacın başına dökülerek meydanın genişlemesine neden oldu. Bu imar, payitahtın özellikle muhafazakar kesiminde basına yansıyan tepkilere neden olduysa da pek bir sonuç elde edilememişti.
1961’de bir Ara Güler fotoğrafında Tünel’den inen yolcular
3 – NEO-KLASİK BİR TUVALET
Hacet gidermenin estetiği de var
Tünel Meydanı’nın Ensiz Sokak’la kesiştiği noktada, Şişhane’ye doğru inen merdivenlerin başında beyaz bir yapı göreceksiniz. Belki defalarca farketmeden yanından geçiverdiğiniz bu yapının İstanbul’daki modern umumi tuvaletlerin atası ve neo-klasik Türk mimarisinin örneklerinden olduğunu duymak zannediyoruz ki şaşırtıcı olacak. Trafo binası olarak inşa edilen bu yapı, sivri kemerleri, geniş ahşap saçağı ve onu destekleyen kirişleriyle, Osmanlı mimarisinin klasik çağına öykünen ve 1. Ulusal Mimarlık akımı da denen Türk neo-klasiğinin bir temsilcisi. Biri kadınlar diğeri erkekler için iki kapısı bulunan umumi tuvalet, yakın zamana kadar kullanılmış. İstanbul böyle bir şehir işte; ya hiç üslup yok ya da tuvaleti bile üsluplu.
Trafo olarak inşa edilen yapı daha sonra tuvalet olarak kullanılmaya başlanmış. Bir süredir kapalı.
4 – BEYOĞLU BELEDİYE BAŞKANLIĞI
Altıncı ilçe, Şeş Hane ve Şişhane
Osmanlı Devleti’nin Batı’yla ilişkilerini güçlendiren Kırım Savaşı sonrasında, çağdaş belediyeciliğin temellerini atan bir nizamname yayımlandı. 28 Aralık 1857 tarihli “Altıncı Daire-i Belediye Nizamati” ile nefs-i İstanbul denilen suriçi, Boğazlar ve Adalar’ın da içinde bulunduğu İstanbul, 14 belediye dairesine ayrıldı. O günkü deyimle “nümune” olarak bu belediyelere öncülük eden Altıncı Daire ise Beyoğlu ve Galata’yı kapsıyordu.
Bâbıâli’nin ilk beş bölgeyi atlayıp, doğrudan altıncı bölgeyi başlık yapmasının ardında, hem İstanbul’un batıya açılan yüzü olan Beyoğlu’nda reformların sıcak karşılanacağı umudu hem de İntizam-ı Şehir Komisyonu’nda yer alan üyelerin çoğunun bu bölgede yaşayan ya da ticaret yapanlardan oluşması vardı. Aslında sıra itibarıyla Eyüp’ü kapsayan beşinci bölgenin ardından Hasköy’ün gelmesi gerekiyordu; fakat Paris’in en etkin belediye birimi olan “sixième arrondissement”dan (altıncı ilçe) esinle bu sıra atlanarak Beyoğlu’na geçildi. Yapımı 1871’de tamamlanan Altıncı Daire Konağı’nın bulunduğu bölgenin adı da yine altıncı daire anlamına gelen “Şeş Hane”den söylene söylene Şişhane’ye dönüştü.
1857’den önce noterlik ve mahkeme hizmetleriyle birlikte belediyenin hizmet alanına giren işler de kadılar tarafından yapılıyordu. Zaten bu dönemde şehirden çok fazla çöp çıkmıyor; geceleri herkes kendi feneriyle geziyor; altyapı ihtiyaçları da vakıflar tarafından karşılanıyordu. Belediyeyle birlikte ise ilk kez tabelalar çakılmaya, caddeler temizlenmeye, sokaklar gazyağıyla aydınlatılmaya ve çöpler toplanmaya başlandı.
Tipik Beyoğlu binası Geniş kat silmeleri, köşe pilastrları, korkulukları ve alınlıklarıyla Altıncı Daire-i Belediye binası, Beyoğlu mimarisinin tipik bir örneği.
İstanbul’un en eski belediye binası olan Altıncı Daire, İtalyan mimar Barborini tarafından neo-klasik tarzda tasarlanmış. Eski binanın üzerine yapılan ilave kat, yakın zamanda yapılan başarılı bir restorasyonla yapının özgün mimarisinden yalıtılmış modern bir eke dönüştürülmüş. Bina bugün de Beyoğlu Belediye Başkanlığı olarak kullanılıyor.
5 – NARMANLI HANI
Gıcır gıcır bir tarihî bina!
Tünel bölgesinde hemen her mimari üsluptan örnek var. Türk neo-klasiği, art-nouveau, sanayi binaları, Avrupa neo-klasiği… Dev pilastrları, dorik başlıklarıyla Rus neo-klasiği üslubunun çok tipik bir örneği de Narmanlı Hanı’nda görülebilir. İstiklal Caddesi 388-390 numarada bulunan han, başlangıçta Rus elçiliği binası olarak kullanılmış; 1843’te karşı sıradaki Rus Sefareti’nin inşaına kadar da konsolosluk işleri burada yürütülmüş. 1930’larda boşalan hanı, isimlerini Erzurum’un Narman ilçesinden alan Narmanlı kardeşler satın almış. Avrupa’dan getirilen pek çok mal ilk defa burada görücüye çıkmış. Ulus gazetesi gibi meşhur gazetelerden Aliye Berger, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Burhan Uygur gibi sanatçıların ev ve atölyelerine, Narmanlı Hanı’nın basın ve sanat tarihindeki önemi oldukça büyük.
Yakın tarihte tartışmalı bir restorasyondan geçen ve ikinci derece tarihî eser olan hanın iç avlusu daha önce Arnavut kaldırımı dediğimiz taşlarla, duvarları sarmaşıklarla kaplıydı.
Tartışmalı restorasyon Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’u yazdığı, Aliye Berger’in resimlerini yaptığı Narmanlı Hanı, 2018’de tamamlanan restorasyon sonrası tarihsel kimliğini büyük ölçüde yitirdi
Sulla gelişmeler üzerine ani bir kararla birkaç lejyonu önüne katıp Roma’ya giriveriyor. Şimdi o dönemin anlayışında Roma’ya askerle girmek olmaz, Roma’ya askerle girilmez. Ha, bunu nereden biliyoruz? Sulla’dan Sezar’a, önüne gelen bu kuralı çiğnediği için biliyoruz. Bildiğin Şapka Kanunu gibi bir şey “Roma’ya askerle girilmez” kuralı; zira çiğnemeyen yok maaşallah… Bizim Sulla da “Jüpiter’in kanunlarını bir kere delmekle bir şey olmaz” falan diye bu hareketini meşru kılmaya çalışıyor.
Sextus Roscius cinayetini anlatırken değindiğimiz Sulla dönemine dair geçen ayki yazımıza, okurlarımızdan çok mail geldi (iki tane). Bunların yarısı (bir kişi) “Şu Sulla işini bi anlat” derken diğer yarısı “Sulla’ya uzanan eller kırılsın” buyurmuşlar. Ben de keriz gibi eşitliği bozacak bir mail daha gelmesini bekleyeceğime, “madem bu Sulla bu kadar ilgi çekiyor, yeni konu düşüneceğime oturup Sulla yazayım” dedim. Eğer kadim Babıâli ekolünden gelseydim, bunu “okurlarımdan gelen yoğun istek üzerine” diye sunardım size ama, şimdi burada biz bizeyiz; kendimizi kandırmanın âlemi yok.
Şimdi Sulla arkadaş -eğer aklımda yanlış kalmadıysa- âlemci, neşeli bir delikanlı. Esasen zengin ve hâliyle soylu bir aileden geliyor. Adamın büyük büyük büyük dedesi tee iki yüz yıl öncesinin diktatörü, büyük büyük dedesi konsül, büyük dedesi Jüpiter rahibi, dedesi Praetor. Babasını hatırlamıyorum ki, bu da esasen aile servetini yiyip bitirenin babası olduğu ihtimalini akla getiriyor. Bizim Sulla da dediğim gibi âlemci bir adam ama, şimdi ben hemen her zaman olduğu gibi Plutark’ın yalancısıyım. Kendisi zengin bir kadının parasını yiyerek tekrar zenginler sınıfına giriyor ve hatta bugünkü Cezayir’e denk gelen Numidya’da yapılan savaşta büyük yararlılıklar gösteriyor. Bu başarıyı, kuzeyde töton kabilelerine karşı verilen savaşta sergilediği başarı izliyor ve Roma’ya döndüğünde -burası biraz çok karışık- kadılık gibi bir makama seçiliyor; ardından da Adana Valiliği’ne atanıyor. Adana görevi sırasında Kapadokya Krallığı’nın içişlerine karışan (demokrasi götüren) ve bu esnada Roma’nın Acemlerle ilk diplomatik temaslarını gerçekleştiren Sulla, artık yeterince şöhrete kavuştuğunu düşünüyor olacak ki, kalkıyor Roma’ya geri dönüyor.
Sulla, Roma Konsülü olunca ilk iş faizleridüşürüyor ve borç davalarında fakirlerizorlayan zorunlu teminatları kaldırıyor.Tarihin ilk PPK kararlarından olabilirbu bakın. Ben şimdi bakamıyorum,baksam da ne anlarım para piyasasıkurulundan…
Şimdi hafızam beni yanıltmıyorsa, MÖ 2. yüzyılın sonuna doğru bizim Sulla’nın o dönem yancılığını yaptığı Gaius Marius, Roma’daki bütün göçmenleri sınırdışı etme kararı alıyor ve bir anda işler karışıyor. Kim kime dum duma bir ortam var; kardeş kardeşi vuruyor, her gün bir kahvehaneye saldırıyorlar. Roma’nın hükmettiği halklar sadece Roma’da yaşamak değil ayrıca eşit vatandaşlık istiyor falan.
Bu Gaius Marius da gerçek bir siyasi hayvan; altı kere konsül olmuş, konsül olmalara doyamayan bir ayı. E, Roma derin devleti de kıllanıyor tabii ve onların da desteğiyle bizim Sulla, dünürüyle beraber huzur ve güven ortamını geri getirmek vaadiyle Roma Konsülü oluveriyor. Konsüllüğe gelince ilk iş olarak faizleri düşürüyor ve borç davalarında fakirleri zorlayan zorunlu teminatları kaldırıyor. Tarihin ilk PPK kararlarından olabilir bu bakın. Ben şimdi bakamıyorum, baksam da ne anlarım allasen para piyasası kurulundan, merkez bankasından, siz istiyorsanız bakın işte.
Bu iki karar, semirmiş Romalı zenginlerin elinde inim inim inleyen halk nezdinde Sulla’yı hayli popüler kılıyor. Sulla günümüz İtalya’sını sakinleştirdiğini zannediyor. Trabzon’a sefere çıkacak bu tam; bir de çıkmadan önce Roma’nın ezdiği diğer İtalya halklarının Roma vatandaşlığına geçmelerine dair bir kanunu da bloke edip öyle çıkıyor. E, Gaius Marius durur mu? Sanki kendisi göçmen dostuymuş gibi veriyor kıvılcımı, başlatıyorlar hain bir darbe girişimini. Sulla’nın damadı da bu ayaklanmalar sırasında ölüyor.
Sulla gelişmeler üzerine Yunanistan’a geçmeye hazırlanıyor; daha doğrusu herkes Yunanistan’a geçeceğini zannediyor ama ani bir kararla bir kaç lejyonu önüne katıp Roma’ya giriveriyor. Şimdi o dönemin anlayışında Roma’ya askerle girmek olmaz, Roma’ya askerle girilmez. Ha, bunu nereden biliyoruz? Sulla’dan Sezar’a, önüne gelen bu kuralı çiğnediği için biliyoruz. Bildiğin Şapka Kanunu gibi bir şey “Roma’ya askerle girilmez” kuralı; zira çiğnemeyen yok maaşallah. Ha, zaten yazılı bir kanun da değil ama işte dinî gerekçelerle, yok Jüpiter kızıyor yok bilmem ne diye bir şekilde yerleşmiş bir gelenek. İlk çiğneyen de bizim Sulla ve çiğnemesini de işte “Jüpiter’in kanunlarını bir kere delmekle bir şey olmaz, zorunluydu, reelpolitik bunu gerektirdi” falan diye meşru kılmaya çalışıyor. Bunun üzerine Marius okyanus ötesine kaçıp Afrika’ya sığınıyor.
Bizim Sulla’nın hikayesinin asıl önemli bölümü ise bundan sonra başlıyor (Oh, önümüzdeki ayın yazısını da kurtardık).
Fasl-ı Müntehâbat (Seçilmiş Besteler) adlı, güfte, beste ve ilahiler içeren elyazması mecmuanın, sarayda icra edilen “huzur” fasılları için, hattat da olan 3. Mustafa’nın kendisi tarafından veya dönemin bir hattatınca hazırlandığı olasıdır. Cihangir (!) mahlasıyla şiirler yazan 3. Mustafa (1717-1774) 40 yaşında tahta çıkabilmiş, büyük felaketler yaşanan bir dönemde, bir Edirne gidiş-dönüşü dışında İstanbul’dan öteye, Bursa’ya, İzmit’e dahi gitmemişti.
Dönemindeki adı ve unvanıyla Sultan Mustafa Hân-ı Sâlis’i biz bugün Sultan 3. Mustafa diye tanıyoruz. 27 yıl süren bir kafes (tutukluluk) yaşamından sonra tahta geçtiğinde 40 yaşındaydı. Çağdaşı bir şair -hiç de uygun düşmeyen bir benzetmeyle- “İskender-i sâni” (İkinci İskender) diye övmüş! 17 yıl süren saltanatı, savaş, bozgun, yolsuzluk, ayaklanmalar, aşırı soğuklar, kıtlık ve salgın belalarıyla geçmiş. İstanbul bu halde ise Anadolu neler yaşadı Allah bilir. Onca çabasına ve imar girişimlerine karşın İstanbul’u yıkan 1766 ve 1767 depremleri, donanmanın Çeşme’de yakılması, cephelerdeki bozgunlar bu bahtsız padişahın saltanatındadır.
Cihangir (!) mahlasıyla şiirler yazarmış ama bu mahlas da kişiliğiyle çelişiyor: Cihanı almak şöyle dursun, Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da hükmettiği ülkeleri harita üzerinde olsun tanımıyordu. Bir Edirne gidiş-dönüşü dışında İstanbul’dan öteye, Bursa’ya, İzmit’e dahi gitmemişti.
İstanbullu çağdaş bir ressamın fırçasından Sultan 3. Mustafa.
Diğer padişahlarla karşılaştırıldığında saltanatı boyunca eşleri, kızları ve oğlu Selim (3.) ile sevecen bir aile yapısı kurmayı başarmış görünüyor. Saray dışındaki sevgilisini haremine aldırtması da ilginçtir.
Elimizdeki yazmadan edindiğimiz bir yeni bilgi şu: 3. Mustafa’ya, Tanrı’ya yakarı içerikli güfteler yazdığından “şair padişahtı” denebilir mi?.. Kendi zamanında şairliğin ölçüsü ”divan” veya “divançe” sahibi olmaktı. Öyleyken bir dörtlüğü veya mısraı darbımesel olanlar da “Maksut eserse mısra-ı berceste kâfidir” denerek “şuara”dan (şairlerden) sayılabiliyordu. Burada bahsettiğimiz eserde (mecmuada) adı geçen padişahın çok bilinen dörtlüğüne de ola ki en doğru biçimiyle yer verilmiş. Altında da sadrazam Koca Ragıb Paşa’nın (öl. 1763) tanziri (divan edebiyatında bir şiiri örnek alarak yazılan şiir) yazılı.
Fasl-ı Müntehâbat mecmuasının kapağı.
İlk yaprağında “Fasl-ı Müntehabat-ı führüste” yazısı okunabilen mecmua 150 yaprak. Fihrist (içindekiler) sayfasında güfte ve bestelere, ilahi ve tesbihlere (dualara), makam başlıkları altında yapraklar ayrılmış. Sayfalar çift sütun cetvellendiği halde kimi yaprak ve sayfalar boş bırakılmış. Şu halde yeni güfte ve besteler geldikçe ilgili makamın boş sayfalarına yazılıyordu. Değişik kalemle kaydedilmiş parçalar bu olasılığı güçlendiriyor.
Şair-bestekar padişahlar üzerine çalışanlar bu mecmuayı görmüş olabilirler mi?.. Başka mecmualarda, şiir defterinde 3. Mustafa’nın “Cihangir” veya “İkbâli” mahlaslı dizelerine, güftelerine rastlanmış mıdır? Bilgimiz yok. Oğlu 3. Selim’in, “İlhamî” mahlaslı şiirlerinin toplandığı divanı Yıldız Sarayı Koleksiyonu’nda, şiirlerinin bir çoğu da Atâ Tarihi’ndedir. Şüphesiz ki 3. Selim’in neyzenliği, bestekarlığı üstatlık düzeyindeydi. Besteleri bugün de icra ediliyor. Suzi-dilârâ makamını Türk musikisine kazandıran 3. Selim’dir. Kız kardeşleri Şah, Beyhan ve Hadice Sultanların saraylarında katıldığı alaturka konserler, hanende ve sazendelerin fasılları, gazelhanlar, 3. Selim’in günlüğünü tutan Ahmed Bey’in Rûznâmesi’nde,yerli-yabancı kaynaklarda yazılıdır. Demek ki baba, oğul ve kızlar müziksever bir aileydiler.
Baba ve oğul
3. Mustafa ve oğlu Şehzade Selim. 3. Mustafa diğer padişahlara kıyasla sevecen bir aile yapısı kurmayı başarmıştı.
“Fasl-ı Müntehâbat” (Seçilmiş Besteler) adlı, güfte, beste ve ilahiler içeren elyazması mecmuanın, sarayda, sahilsaraylarda icra edilen “huzur” fasılları için, hattat da olan 3. Mustafa’nın kendisi tarafından veya dönemin bir hattatınca hazırlandığı olasıdır. İlk yapraktaki fihristte makamlar ve her birine ayrılan yaprak sıraları belirtilmiş: Rast (1), Nikriz (7), Pençgâh (11), Nişâbur (16), Rehâvî (16), Mâhûr (26), Hüseynî (36), Bûselik (54), ‘Aşirân (60), Dügâh (65), Sabâ (70), Çârgâh (76), Segâh (83), Evc (90), ‘Irak (103), Nevâ (108), Isfahân (115), Beyâtî (118), Hisâr (124), ‘Arzıbâr (130 /4), ‘Uşşak(131/4), Muhayyer (135), Gerdaniyye (141), ‘Gazzâl (142/4), Nevrûz-‘arab (147), ‘Acem (148).
Bu makamlar ve ayrılan sayfalardaki güfteler, çoklukla ilahiler, tazarru (yalvarı) içerikli manzumeler Yunus’dan, Bayramî’den, Niyazî’den, Itrî’den, Nakşî’den, Eşrefzâde’den, Nazmî’den, Hâfız Post’dan, Dede’den… Bunlardan dokuzu da “Mustafa” ve “İkbalî” mahlaslı 3. Mustafa’nındır. Bunlarda “Cihangir” mahlası geçmez. Fihristte Bûselik makamına 18, Nişabur’a 1 yaprak ayrılması ise 18. yüzyıl sonlarında İstanbul’da Bûselik’in revaçta olduğunu düşündürür.
Yaldızlı mihrabiyeli ilk sayfadaki rast makamında ilahi:
“Ey şifâ-sâr-ı ‘inâyet-ebed
Hasda hâli âşıkınım yârab meded”
dizeleriyle başlıyor.
İkinci yaprakta “Nutk-ı hümayun Sultan Mustafa” başlığı altında 3. Mustafa’nın ünlü dörtlüğü, bunun altında da sadrazamı şair Ragıb Paşa’nın (öl.1763) tanziri var:
Mecmuadan yapraklar Mecmuanın bezemeli ilk sayfası (ortada). Makamlara ayrılan yaprakları gösteren fihrist (solda). 3. Mustafa’nın -zele kafiyeli dörtlüğü ve Ragıb Paşa’nın tanziri (sağda).
“Yıkılubdur bu cihân sanma ki bizde düzele
Devleti çerhi denî verdi bu dem mübtezele
Şimdi erbâb-ı sa’adetde ola hep hezele
İşimiz kaldı bizzim merhamet-i Lem-yezel’e”
Merhum Ragıb Paşa:
“Niceler almadı kâmın bu cihanda tez ele
Felek devri mutabık yine bezl-i eksele
Sanma ey dil ki sa’adet bula hezele
Verdi Hallak-ı cihân mübtezeli mübtezele”
3. Mustafa’nın “-zele”kafiyeli bu ünlü dörtlüğü, yönetimin ve genel gidişin bozulduğu her dönemle “cuk” örtüştüğünden dilden dile söylene gelmiştir. Aslı onun mudur, yoksa dönemin şairi Koca Ragıb Paşa iki versiyonu da kendisi yazıp birini padişahın, diğerini kendisinin gösterip “çaktırmadan”: “Devir bozuldu, rezillerin müptezellerin ellerine kaldık!” demiş ve böylelikle her iki dörtlüğü dedikodularının eksilmediği kahvehanelerdeki ukalalara ezberlettirip hem padişahı hem kendisini rezil mi etmek istemiştir? Zira bu paşanın böyle hinlikleri vardı. Daha kötüsü, söz ustası Ragıb Paşa önceki padişah safderun 3. Osman’dan sonra tahta çıkan ve kendisini sadarette tutan 3. Mustafa’yı da gözü tutmadığından onun adına yazdığı dörtlükte ve kendi tanzirinde bir tevriye ustalığı yaparak: “Ey ahali, bu padişaha da bana da güvenmeyin. İşiniz Allah’a kaldı” mesajı mı vermiştir? Çünkü bu paşa ve musahibi Haşmet, böyle üstü kapalı alaya alma ve dokundurmalar yapmayı severlerdi.
İzleyen yapraklardaSultan Mustafa Han’ın“Müstağrak oldum lütfuna”mısrasıyla başlayan Pençgâh bir ilahisi, Sultan Ahmed Kebir’in (1.) bir tesbihive diğer parçalar var. Aralarda yine 3. Mustafa’nın Muhayyer, Nevâ, Evc, Çargâh, Mahur ilahileri var. Bu 9 parçadan 2’sinde İkbâlî, 2’sinde de Mustafa mahlasları var. Birini Dede (İsmail Efendi) bestelemiş. Mecmuada Eşrefoğlu’nun, Niyazî- Mısrî’nin, Hüdâyî’nin, Itrî’nin, Hâfız’ın (Post), Eşrefzâde’nin, Abdullah Çelebi’nin, Nazmî Efendi’nin, Âşık Yunus’un, 3. Mustafa’nın musahiplerinden Nakşî Efendi’nin eserleri bulunuyor.
3. Mustafa’nın şiirlerinin yazılı olduğu sayfalar.
Süzgün ve solgun
3. Mustafa’nın babası 3. Ahmed 1730’da tahttan indirildiğinde 13 yaşında olup sarayın şehzadelere özel “Kafes” denen tutukevine kapatılmış. Amcazadeleri 1. Mahmud ve 3. Osman’ın 27 yıl süren saltanatları boyunca saray hapsinde kaldıktan sonra 40 yaşında tahta çıkmış. Yaşamı (1717-1774) 57 yıl, saltanatı da (1757-1774) 17 yıldır.
Önceki iki padişahın eşleri doğurmadığından, halk arasında yayılan “Osmanlı hanedanı batacak” dedikodusu, 1759’da Sultan Mustafa’nın ilk çocuğu Hibetullah (kız) doğunca, arkası (erkek) gelir umuduyla kesilmiş, düğünler yapılmış. 3. Selim’in doğması sevinç rüzgarları estirmiş. Dönemi yazan Çeşmizâde ve Hâkim Tarihleri’nde, bahtsız padişahın ülkeyi düze çıkarmak, İstanbul’u bayındır kılmak için nasıl çaba gösterdiği, imar hamleleri anlatılır.
Uzun kafes-uzlet yaşamında, yazgıdaşı şehzadelerden bir-ikisinin zehirlendiğini görerek zehre karşı panzehirle bağışıklık önlemleri alırmış. Bu ve yıllarca loş mekanlara kapatıldığından olacak, ressamlar kendisini süzgün bakışlı, solgun betimlemişlerdir. Harem ve kadın düşkünlüğü olmayan Sultan Mustafa’nın eşleri, Başkadın Mihrişah ile Âdilşah, Rifat ve Aynülhayat kadınlar, tek oğlu Selim; kızları da iki yaşında ölen Hibetullah ile Şah Sultan, Bighan/Beyhan ve Hatice Sultanlardı. Bunlar İstanbul dünyasında, saray dışında sahilsaraylar, yalılar yaptırarak mimari yeniliklere, toplumsal gelişmelere, kadınların dış dünyaya açılmalarına öncülükleriyle tanınmışlardı.
Sadeliği ve beyaz kürk giymeyi seven 3. Mustafa, sarığına mücevher sorguçlar takmasıyla da ünlüydü.
GÜFTE-İ NİKRİZ / SULTAN MUSTAFA HAN
Padişah gazi oldu, gazi ise idam edildi!
3. Mustafa bu sevinç dizelerini 1769 Mayıs günlerinde Hotin’den zafer müjdeleri geldiği, Paşakapısı’nda düşman bayraklarının sergilendiği, camilerde ordu için dualar edildiği, sıbyan mekteplerinin “feryad-ı âmin”e çıkarıldığı kendisinin de cepheye gitmeden “Gazi” sanını aldığı günlerde yazmış olmalı. Ancak asıl gazi, cephedeki başkomutan sadrıazam Yağlıkçızâde Hacı Mehmed Emin Paşa’yı ise, askeri aç bıraktı gerekçesiyle azledecek, Dimetoka’ya sürgüne gönderecek ve Edirne’ye ulaştığında da idam ettirecekti!
Müstağrak oldum lütfuna / Hamd olsun Allahım sana
Subh ü mesâ inâ’mına / Hamd olsun Allahım sana
Rabbim bana oldun nasîr / Güc işlerim etdin yesîr
Lâyık değilken ben hakir / Hamd olsun Allahım sana
Bu Nusret-i ‘uzmâyı gör / Gamgin iken şâdlığı gör
Mesrûr ile ‘avdeti gör / Hamdolsun Allahım sana
İkbâlî’ye lûtf eyledin / Gözyaşına rahm eyledin
Müşrikleri kahr eyledin / Hamd olsun Allahım sana
(Müstağrak: Gömülmek, gark olmak / Subh u mesâ: Sabah-akşam / Nasîr: Yardım eden / Yesîr: Kolay / Hakir: Kendisini küçük, değersiz görme / Nusret-i ‘uzmâ: Büyük zafer / Gamgin: Kederli / Mesrur: Sevinçli / ‘avdet: Dönme, geri gelme / İkbâlî: Sultan Mustafa / Müşrik: Tanrıya ortak koşan)
Türk-Osmanlı kültüründe yaşça, ilimce ya da yetki bakımından büyüklere gösterilen saygının ifadesi: el ve etek öpme, önünü ilikleme ve hatta ayağa kapanmadır. Kimilerine göre kibir ve dalkavukluktan ötürü küçük birer secde sayılmış, bazen de âdetlerin bir gereği olarak görülmüş, son dönemlerde ise iyice eleştirilmiş ve kaybolmuştur.
El etek öpmek deyimi, sözlükte “yaltaklanmak” ve “bir işi yaptırmak için çokça yalvarmak” anlamına geliyor. El etek tutmak ise “bir büyüğe bağlanma, dervişlik yoluna girme”, diğer bir deyişle bir başka kişiliğin üstünlüğünü tercih etme. El ve etek, eski hiyerarşik Türk toplumunun ve yöneticiliğinin değişmez sembolleriydi; saygı ve bağlılık bunların öpülmesiyle gösterilirdi.
Osmanlıların takip ettikleri inanç sistemi, ana-babanın ya da dindarlığına, ilmine, yaşına hürmeten başkalarının elini öpmeyi caiz buluyordu. Tirmizî’ye göre el ve baş öpmek Peygamber’e gösterilen tazimlerdendi. Malikî yorumlayıcılar ana-baba ve din büyükleri dışındakilerin elini öpmeyi “küçük secde” saydılar; eli öpülenin kibrine, öpenin dünyevi beklentilerine dikkati çektiler. Yöneticilerin önünde yer öpmek ve secde etmek, putperest ibadetlerine benzetildiğinden harama yakın mekruh (sakıncalı) derecesindeydi.
Devlet büyüklerinin el ve eteğini öpmek “örf ü âdât”tandı. Fatih Sultan Mehmed, kanunnamesinde bayram ve merasim günleri elini kimlerin öpüp kimlerin öpemeyeceğini belirlemişti: “Hocama, şeyhülislama, vüzera ve kazaskerlere kendim kalkarım; çavuşlar, alay beyleri, altmış akçalı kadılar, yirmi akçalı müderrisler… elimi öperler”. Kanunnamede yer alan bu bilgilere ilaveten minyatürlerde solakların etek öptüklerini ve bunun biçimini görürüz. Âşıkpaşazâde, Trabzon fethine giden Fatih’in, elini öpmek isteyen Candaroğlu İsmail Bey’e “Siz bizim büyük kardeşimizsiniz, reva mıdır ki elimi öpesiniz” dediğini yazar. Aynı kaynakta Memlûk sultanının huzuruna çıkan Fatih’in elçisi diz çöküp mektup sunduğu hâlde “yer öp” talebine karşı çıkmış ve “size sultanımın selamını getirdim, yer öpmeye gelmedim” demiştir.
19. yüzyılda işler değişir: Namık Kemal yüzyılın ikinci yarısında Hürriyet gazetesinde “Kimin eteğini öptünüz de ağzınız lezzet buldu” diye başlayan sert bir eleştiri yazar. Kâzım Karabekir Paşa hatıralarında, mektepli subayların etek ve saçak öpme âdetlerinden duydukları rahatsızlığı dile getirir. Gel zaman git zaman, el etek öpme ritüelinin kendisi kaybolur; gelgelelim nakkaşın nakşında, dalkavuğun ruhunda izi baki kalır.
Önünü iliklemek…
1720 Okmeydanı şenliklerinde Sadrazam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa, emekli vezir Hacı Mehmed Paşa’nın tazimini kabul ediyor. Eski vezir her ne kadar yaşı sebebiyle el etek öpmemiş ve sadrazam ona olan saygısından ötürü oturduğu yerden ayağa kalkmış ise de tavrında bir el etek öpme hâli var: Yaşlı gövdesi hafifçe öne eğik, elleri günlük giyimlerinin bir parçası olan kaftanının önünü kapatıyor. Hacı’nın bu hâline bakılırsa saygı/tazim gereği önünü iliklemek düğmeli ceketlerle ortaya çıkan bir refleks değil, belki daha eski (Vehbî Surnâmesi, res. Levnî, TSMK, A. 3593).
Etek öptüren vezir1566 Sigetvar seferinde Kanunî’nin yarım bıraktığı işi Veziriazam Sokollu Mehmed Paşa tamamlıyor; aldığı kelleleri sunan gazileri kabul ederken eteğini öptürüyor. Feridun Ahmed’in kaleme aldığı, Osman’ın resimlediği Nüzhetü’l-ahbâr’daki bu sahne Sokollu’nun öne çıkarıldığı parlak anlardan biri. Bu betime göre o, eteği öpülmeye layık büyük bir idareci görünümünde (TSMK, H. 1339).
Tanzimin derecesiHünernâme’nin 1584’te yazılan bu ilk cildinde pek çok padişahın etek öptürme sahnelerini görürüz. Burada da Yavuz Sultan Selim, canını korumakla görevli bir solak yeniçeri askerine eteğini öptürüyor. Diz çöküp başını yere iyice yaklaştıran askerin pozisyonu tam bir “küçük secde” hâli. Bir önceki minyatürde veziriazamın eteği daha dize yakın bir yerden öpülürken, burada padişahın eteğinin ayağına yakın bir yerden öpülmesi, hiyerarşi gözetir bir dikkate işaret sayılabilir (Hünernâme I, Seyyid Lokman, res. Osman. TSMK, H. 1523).
Hoca’nın eli Divan şairlerini anlatan Âşık Çelebi’nin Meşâirü’ş-şuarâ’sında Mahvî mahlaslı yaşlı şair, bilinmeyen bir nakkaş tarafından öğrencilerine elini öptürürken betimlenmiş. Metin, figürün duygu durumundan bizi haberdar etmiyorsa da, görünen o ki hoca hâlinden memnun ve büyük öğrencisinin okşayıcı takdimiyle gururlu (Millet Ktp., Ali Emîrî, Tarih, 772).
Tevazu Babür Şah, Taşkent yakınlarında Ahmed Şah’la buluşur ve Ahmed, Babür’ün ayaklarına kapanmak istese de Babür buna izin vermez (Babürnâme, 16. Yüzyıl, Paris Guimet Müzesi).
Çok verimli bir bitkinin kökü olan patates, İspanyol istilacılar tarafından 16. yüzyılın ilk yarısında Peru’da keşfedilip (!) Avrupa’ya getirildi. Sanayi Devrimi sırasında işçi sınıfının karnını doyurduğundan, ona ‘devrimci’ bir rol atfedildi. Patatesin ABD’de 19. yüzyılda cips kisvesine bürünerek adım adım fiyakalı bir tüketim maddesi haline gelme sürecinde ise ‘hırsız baron’ Vanderbilt’ten ünlü mafya babası Al Capone’ye kadar pek çok ilginç tarihi şahsiyet rol oynadı.
Patates (solanum tuberosum) Amerika kıtasına özgü bir sebze. Bu bol nişastalı karbonhidrat bombasını Avrupa’ya getiren ise kıtayı işgal eden İspanyollar. Bazı görüşlere göre MÖ 8. binyıldan, bazılarına göreyse MÖ 5. binyıldan beri Peru’da tarımı yapılan ve Pizzaro tarafından keşfedilip (!) eski kıtaya yollanan patates, burada hemen kabul görmüyor. İlk başta keyfe keder yapılan patates tarımı Belçika ve Fransa’dan sonra İngiltere’ye geçip kuzeye sıçrayarak özellikle yoksul İrlandalılar için bulunmaz nimet haline geliyor. Verimli bir bitki; her ortamda kolayca yetişiyor.
Yiyecek olarak kabulü biraz uzun sürüyor ama girdiği sofradan da kolay çıkmıyor. Ucuz ve besleyici olması, damıtıldığında alkol üretimine başlangıç teşkil edebilmesi onu yoksulların kurtarıcısı yapıveriyor. Bugün içinde yaşadığımız ekonomik ve sosyal sistemin ortaya çıkmasındaki iki önemli bileşenden biri olan Sanayi Devrimi’nde artı değeri üreten işçi sınıfının karnını ekmek, domuz yağı, bira ve bol şekerli çayla beraber ucuz yoldan doyurarak büyük katkı yapıyor. Bundan sebep; Engels, Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni’nde patatese demire eşdeğer bir devrimci tarihsel rol yüklüyor. Bugün patates, buğday, mısır, pirinç ve şeker kamışıyla beraber beşinci önemli tarım ürünü.
Evet, cips de patatesin vatanında, yani Amerika kıtasında ortaya çıkıyor. Ama bildiğimiz cipsin öncesinde, patatesin göçmen gittiği İngiltere’de benzer birkaç deneme de yok değil. 1817’de basılmış bir yemek kitabı, William Kitchiner’ın Aşçının Kehaneti (The Cook’s Oracle) isimli kitabında “dilimlenmiş ya da traşlanmış” patatesin kızartılmasından bahsediliyor. Ne var ki bunlar biraz farklı; limon dilimler gibi yuvarlak dilimlenip domuz yağında kızartılması öngörülüyor. Bu da aslında bugünkü gibi incecik, çıtır çıtır bir doku beklemememiz gerektiğine işaret ediyor.
Evet efendim; her ne kadar bir kısım tarihçi anlatacağım ortaya çıkış öyküsüne itiraz etse de, daha ciddi bir anlatı mevcut değil. Keza günün birinde cipsin daha eski tarihli bir kanıtı ortaya çıksa bile, yaygınlaşmasına sebep olan bu öykü gündelik hayatın kültürel tarihi içindeki konumunu kaybetmeyecek.
İnkaları bitirdi patatesi getirdi 1532 Cajamarca’da binlerce yerliyi kılıçtan geçiren Pizarro, İnka medeniyetini sonlandıracak, patatesi Avrupa’ya getirecekti.
‘Hırsız baron’ tarih sahnesinde
Cornelius Vanderbilt (1794-1877) küçük yaşta bir bir feribotta başlıyor çalışma hayatına. Bir iki yıl sonra, borç-harç kendine küçük bir tekne alıyor, New York’ta suüstü taşımacılık yapmaya başlıyor. Rakibi çok, ama fiyatı kırıp daha çok yolcu bindiriyor, sefer başına kârını yüksek tutuyor. 1812’de 18 yaşındayken ABD ile Birleşik Krallık arasında çıkan Üç Yıl Savaşları sırasında çevrede oluşturulan savunma noktalarına erzak taşıma ihalesini alıyor. Katlana katlana büyüyen işler, ceplere sığmayan paralar falan derken, geliyor 1849 ve California’da yaşanan “Altına Hücum” dalgası.
Amerika batısını keşfediyor ve tabii altın aramaya gidecek binlerce insanı taşıyacak gemiler gerekiyor. Cornelius altın arayıcılarını taşıma işini üstleniyor ama rakiplerinin aksine Panama’dan değil Nikaragua’dan dolaştırıp yolculuğu iki gün kısaltıyor. Bu dönemde o zamanın parasıyla her yıl net 1 milyon dolar kârı cebine koyduğu söyleniyor (o dönemin 1 milyon Doları bugünün parasıyla yaklaşık 35 milyon Dolar!). Ardından bakıyor ki ABD’nin iki ucu arasında nakliye ihtiyacı artmakta; bu defa denizden karaya adım atarak demiryolu yatırımcılığına soyunuyor. Kısa sürede en büyük demiryolu baronlarından biri haline geliyor. Öldüğünde serveti 100 milyon doların üzerinde. O yıllarda bu kadar çok parası olan bir başka âdem mevcut değil ABD’de.
Bütün bu serveti edinirken çalışanlarına karşı yaklaşımı nasıl falan derseniz, orada iş biraz karışık. Servetlerini edinirken herhangi bir etik endişe taşımadan saldırgan ve zaman zaman insanlıkdışı tutumlar izleyen, tekelci, kuraltanımaz ilk kapitalistlere verilen bir isim var ABD’de: “Hırsız Baronlar”. Bu baronların içinde, ismine aşina olabileceğiniz John D. Rockefeller ve Andrew Carnegie ile beraber Cornelius Vanderbilt Bey’e de rastlıyoruz. Vanderbilt özellikle ihalelerde görünüp fiyat kırmamak için diğer müteahhitlerden rüşvet almasıyla giriyor bu listeye. Hatta şunu dahi söyleyebiliriz, “Hırsız Baron” terimi Cornelius Vanderbilt ile doğuyor.
İşte bu Cornelius Vanderbilt Bey 1853’ün sıcak bir yaz gününde Saratoga Springs’te (New York) göl kenarındaki Moon’s Lake House’a gidiyor, kendine bir yemek sipariş ediyor. Ne var ki tabak önüne gelip de çatalı yiyeceğe değdirdiğinde nevri dönüyor. Sinirlenmesinin sebebi de tabaktaki yemeğe eşlik eden patates dilimlerinin fazla kalın kesilmiş olması. Garsonu çağırarak esiyor, gürlüyor. Eh, kimse de Vanderbilt gibi bir müşteriyi kaybetmek istemiyor tabii; hele ki Moons Lake’in sahibi Cary Moon. Hemen bin özür dileniyor ve yeniden patates hazırlanmaya başlanıyor.
Adı cipsle anılan şehir: Saratoga Patates cipsinin doğum yeri olan Saratoga şehrinin ismi zamanla neredeyse “gerçek cips” ile aynı anlamda kullanılmaya başlanmıştı. 1920’de burada kurulan, Williams Patates Cipsi Şirketi’nin fabrikasında çalışan kadın işçiler ve “Saratoga” ibareli cipsler. 1950’ler…
Mutfakta aşçı olarak yarı Amerikan yerlisi, yarı siyah olan Goerge Crum var. Crum, emeğinin geri çevrilmesine çok sinirleniyor. Yeni patatesi abartılı bir incecikte doğruyor, tavadaki kızgın domuz yağının içine atıyor. Maksadı “Ulan Cornelius, al sana göstereyim patatesin incesi ne kadar ince oluyormuş!” diyerek bir nevi protestoda bulunmak. Hatta patatesleri kızgın yağın içinden hemen de çıkartmıyor, inadına dokusunun çıtırdak bir sertliğe gelmesini bekliyor. Sonra da yağını emdirip bir tabağa aktarıyor ve garsonu çağırarak yemek salonuna yolluyor.
Tarihî üçlüCipsin icat edildiği şehir olan Saratoga Springs’in belediye başkanı Caleb Mitchell, cipsin mucidi yarı kızılderili yarı siyahi aşçı George Crum ve muhtemelen, cipsin doğum mekanı olan Moon’s Lake House’un sahibi Cary Moon, 19. yüzyılın ikinci yarısı.
Crum’ın beklentisi “Komodor” lakabıyla bilinen Cornelius Vanderbilt’in “kalın” diye şikâyet ettiği patatesleri bu sefer de çok ince bulması. Böylece de muhteremi ters köşeye yatırıp intikam almış olacak. Fakat o da ne? Vanderbilt çıtır çıtır patateslere bayılıyor! Hatta öyle keyifle yiyor ki, çevre masalardakiler de görüp imreniyor, garsona “o patatesin aynısından” diyerek siparişler vermeye başlıyorlar.
Çıtır patateslerin ünü, restoranın dışına taşıyor; Saratoga bu ilginç atıştırmalıkla bilinmeye başlıyor. Moon, bu atıştırmalığın büyük masrafa girmeden alınabilir bir hale getirilmesinin kârlı bir pazar oluşturabileceğini farkediyor. Bunun üzerine patates cipsi dış alanlarda kağıttan külahlarda satılmaya başlanıyor. İcadın atfedildiği aşçı Crum, ilerleyen yıllarda Moon’s Lake House’dan ayrılıp kendi yerini açıyor ve rivayete göre Vanderbilt gibi milyonerler dahi onun muhteşem cipsinden yiyebilmek için yeni mekanının önüne kuyruğa giriyorlar. En çok kabul gören rivayete göre bu şekilde ortaya çıkıyor patates cipsi. Ancak bugün farkında dahi olmadığımız bir sorunu yaşayarak varoluyor uzunca bir süre.
Huysuzluğu sayesinde…
Çocuk yaşta iş hayatına atılan, hırslı ve acımasız girişimci meşhur “Hırsız Baron” Cornelius Vanderbilt. Patates kızartmasını fazla yumuşak bularak geri göndermeseydi, patates cipsi icat edilmeyecekti.
Patates cipsinin nasıl ve nerede satılacağı çözülemiyor bir türlü. En kolay çözüm ise ya günlük olarak kese kağıdına konularak ya da bisküvi kutularına benzer cam kutularda muhafaza edilerek satılması. Her ikisi de sorunlu. Kâğıda koyduğunuz zaman yağı kesekâğıdına geçiyor ve hem ele yüze bulaşıyor hem de cipsler hemen yumuşuyor. Kutudakilerde de diptekiler üsttekilerin ağırlığına dayanamayıp eziliyor. Bu nedenle uzunca bir süre bugünkü gibi “dayanıklı” bir ürün değil, mümkün olan en kısa sürede tüketilen bir ürün oluyor cips.
Saratoga’nın dışında patatesin bol bulunduğu her yerde pek çok girişimci kiraladığı küçük bir yerde, bazen de evinde bir rende bir de kızartma kazanıyla üretim yaparak Allah ne verdiyse üç-beş cebe indirmenin peşine düşüyor. Bu müteşebbislerden biri de California’da, Monterey Park’da yaşayan Laura Scrudder isimli bir hanımefendi. Laura Hanım, kafayı cipsin muhafazasındaki zorluklara takıyor. Biraz da inatçı ve suyu tersine akıtmayı seven bir tip. Öyle mi yapsam, böyle mi yapsam derken aklına Orta Çağ’dan beri adı bilinen ancak 1876’da doğal mum yerine parafin kullanılmaya başlandıktan sonra ucuzlayıp yaygınlaşan “mumlu kâğıt”lar geliyor. 1926’da cips imalathanesindeki işçilerine iş çıkışlarında metrelerce mumlu kâğıt verip parça başı cüzi bir ödeme yaparak evlerinde kese kağıdı haline getirmelerini istiyor. Mumlu kâğıttan mamul kese kağıtları birikince de içlerine cips doldurarak açık kalan ağız yerini kızgın bir ütüyle birleştirtiyor. Oldu mu size paketlenmiş cips? (Elbette zaman içinde o mumlu kâğıt gidecek, yerine rejenere selülozdan mamul “selofan” torbalar geçecek).
4000 çeşit patates var
Kolay yetiştirilen ve verimli bir bitki olan patatesin 4000 kadar çeşidi mevcut. Bunlardan bazıları cips için daha uygun.
Scrudder’ın bu ilginç uygulaması birden cipsin kaderini değiştiriyor. Her şeyden önce artık üretildiği yerde tüketilme mecburiyeti kalmıyor. Yakınlarda cips üreten birisi yoksa dahi mal bakkala sorunsuz ulaştığı için neredeyse her yerde cipse erişilebiliyor. Sadece bu değil, mumlu paket içindeki cipsler uzunca süre bayatlamadan ve parçalanıp ufalanmadan kalabiliyorlar. Scrudder’ın reklam sloganı da zaten bayatlamadan çıtır çıtır yenebilmesine atıfla “Laura Scrudder’ın Patates Cipsi, Dünyanın En Gürültülü Cipsi!” olarak belirleniyor. Scrudder’i tabii diğer üreticiler hemen taklit ediyorlar.
Laura Hanım’ın cipsi pakete soktuğu yıl, bir başka muhterem, bir bodyguard, Leonard Japp, yediği dayaklardan bıkarak hayatını farklı bir alanda kazanmaya niyetleniyor. Eh, en kolay iş de elbette atıştırmalık bir şeyler satmak.
O yıllar içki yasağının ABD’yi mafya babalarının kucağına doğru savurduğu yıllar. Chicago’da ise Al Capone efsanesi sadece yerel olarak değil ABD genelinde bilinir bir hale gelmeye başlamış durumda. Capone ortak ya da tek sahibi olarak pek çok gizli kulüp (Speakeasy) işletiyor. Bu kulüplerde de kaçak olarak üretilmiş alkolünü sattırıyor. Saratoga’da patates cipsini deneyip beğenen gangster abimiz, Japp’ı sadece galeta değil cips de üretmesi için teşvik ediyor. Eh, Japp de fazla itiraz etmiyor tabii: Hem karşısındaki koskoca Al Capone hem de cips işi kâr marjı yüksek bir iş.
Al Capone’nin cipsçi ortağı
Al Capone ile işbirliği yaparak markasını büyüten ve bitkisel yağda pişmiş cipse geçişi başlatan Leonard Japp, ilerleyen yıllarda Cips Birliği başkanlığına kadar yükselecekti.
Japp cipslerini pişirmek için o güne kadar kullanılan domuz yağı, yani hayvansal yağ değil, bitkisel yağ kullanmaya başlıyor. Bu da sadece cipsin algılanan koku ve aromasını bir miktar hafifletmekle kalmıyor, maliyetini de epey bir ucuzlatıyor. Bitkisel yağda kızartılmış bu ucuz cipsler de Capone’un kulüplerinde alkolün yanında servis edilmeye, alkolün acılığını kendi yağlılıkları ile dengeleyerek içkileri daha fazla tüketilir hale getiriyorlar. Japp’ın cipslerinin satışları Capone’un siparişleriyle beraber patlıyor; içinde pişirildiği bitkisel yağ da bir üretimin standardı haline geliyor.
Biliyorsunuz, biz iki şekilde koku alıyoruz. Burnumuzla dışarıdan (ortonazal) ve damak üzerinden, yani içeriden (retronazal). Her ne kadar biz “tat” desek de yenilen ve içilenleri tanımlayabilmemiz ve haz alabilmemiz ancak bu ikinci koku alma patikası ile mümkün. Yakın zamanlara kadar cipsin damak üzerinden yükselen aroması ise son derece hafif, zar zor algılanıyordu. Bunun sebebi ise başka herhangi bir çeşni unsurunun olaya dahil edilmemesi. “Canım, tuz da mı yok?” demeyin; çünkü evet, gerçekten tuz da yok!
İlk tuzlu çıtır Bir İngiliz markası olan Smiths, cipsin tuzlanmasına öncülük etti. İngilizler bu yiyeceğe ABD’li kuzenler gibi “yonga”, “talaş” anlamına gelen “chips” kelimesi yerine, dokusal özelliğine atıfta bulunarak “crisp”, yani “çıtır” ismini verdiler.
Cipse tuz, 1920’de Londra’da Frank Smith isimli bir muhteremin ürettiği cipsleri kesekağıdına koymadan önce tuzlamasıyla giriyor. Tek çeşni olarak tuzun, yani temel bir tadın kullanımı 1950’ye kadar devam ediyor. Bu da aromatik yapının zayıflığına işaret ediyor; zira patates, aynı pilav ya da ekmek gibi çokça tükettiğimiz gıdalardan. Çok ve büyük lokmalar halinde tükettiğimiz gıdaların ise aromatik profilleri prensip olarak düşük. Onları daha tüketilebilir kılmak için aroması kuvvetli başka gıdaları bu tip malzemeye katık ediyor, ekmeğe peynir, patatese ketçap, pilava tavuk suyu ekliyoruz.
Kalite kontrolde insan faktörüCipsin bulunuşunun üzerinden yaklaşık 170 sene geçmesine rağmen, özellikle kalite kontrolde temel prensipler aynı. 1950’lerde (solda) ve günümüzde cips fabrikalarında kalite kontrolü yapan işçiler.
1954’de cips dünyasında büyük bir kırılma gerçekleşiyor ve cipslerin lezzeti bugünkülere iyice yaklaşıyor. Tayto Crisps markasıyla üretim yapan İrlandalı cipsçi Joe “Patates” Murphy, ustabaşı Seamus Burke ile beraber cipsi aromalandırabilecek bir teknoloji icat ediyor. İlk denemelerin hüsranla sonuçlanmasına rağmen sonunda teknik engeller aşılıyor ve dünyanın ilk aromalı cipsleri, “peynir & soğan” ve “tuz & sirke” piyasaya çıkıyor. Patates uğruna kaderleri değişen ama gene de patatesten vazgeçemeyen İrlandalılar bu icat olayını bir nevi millî gurur vesilesi yapıyorlar. İrlanda’nın pek çok yerinde hâlâ cipse “cips” ya da İngilizlerin dediği gibi “crisp” değil, mucit Murphy’nin markasına atfen “tayto” deniliyor.
İnsanlık tarihi boyunca kokular ile lezzetlerin buluşması hakkında daha ayrıntılı bilgi sahibi olmak için Vedat Ozan’ın Kokular Kitabı IV -Lezzetler’e (Everest Yayınları, 2019) başvurabilirsiniz.
Bugün için endüstriyel üretimde patatesler fabrika deposuna girdikten sonra neredeyse el dahi değmeden sevkiyata hazır hale getiriliyorlar. İş akışında yıkanma, kabuk soyulması ve dilimlenme işlemlerini hava üflemeli kurutma ve kızartma işlemi takip ediyor. Kızartma 1900 derece kızgın yağda yaklaşık üç dakika tutularak ve devamında tuz püskürtülerek tamamlanıyor. Kızartma için ulaşılabilen en ucuz ve dayanıklı yağ, yani kolza bitkisinden elde edilen kanola yağı (CANadian Oil, Low Acid ) kullanılıyor. Bu yağın zaten düşük olan baz lezzeti nasıl olsa tuz ve aroma bir şekilde işin içine dahil edildiğinden iyice önemsizleşiyor. Üretimden çıkan cipsler tartılıp pakete aktarılıyor ve paketin içine hem kırılmayı engellemek için bir hava yastığı görevini görmesi, hem de bayatlamayı mümkün mertebe geciktirmesi nedeniyle azot gazı basılıyor; akabinde paketin ağzı ısıtılarak yapıştırılıyor ve kolileniyor.