Kategori: Sosyal Tarih

  • UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında

    UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında

    Uyku, dış uyaranlara karşı bilincin uyuştuğu, tepki gücünün zayıfladığı, etkinliklerin büyük ölçüde azaldığı dinlenme durumu. Osmanlılara göre gaflet/ aymazlık hâli veya gece ibadetine bedeni hazırlayan tatlı bir öğle şekerlemesi (kaylûle) yahut da rüya kapısına aralanan, sıradan kulların bile ilahi vahye kendini yakın hissedebildiği o kutsal an.

    İlk insanların; düşlerde gezip dolaşan ruhlarının uyandıklarında bedenlerine döndüğü, öldüklerinde ise bu ruhun ahirete gideceği inancına ulaştıkları düşünülür. Müslüman düşünür Gazâlî’ye (öl. 1111) göre; rüyalar uyanıncaya değin gerçektir; uyanınca onların asılsızlığı anlaşılır. Dünya da belki böyledir ona göre: Ölümle uyanılan bol düşlü bir uyku. 16. yüzyılda yaşadığın inanılan Anadolu halk şairi Pir Sultan Abdal’a göre ise varoluş bir uyanma hâline benzer: “Uyur idik uyardılar, diriye saydılar bizi…”

    İslâm’da da ölüm, kulun yeniden diriltileceği ana değin süren deliksiz bir uykudur; uyku da ölümün bir küçük örneği. Hz. Muhammed’in Mirac’a yükselişi, uyku ile uyanıklık arasında olur (Evliya Çelebi de peygamberi gördüğü, seyahatine başladığı meşhur rüyasını uyku ile uyanıklık arasında görür). 10. yüzyılda Basra’da oluşan felsefe topluluğu İhvân-ı Safâ, peygamberlerin çoğunun uykuda vahiy aldığına inanır.

    UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında
    Gaflet uykusu Bağdatlı sufi nakkaşların Mevlevi okurlar için resmettiği bu kıssada Şeytan, Hz. Ömer’i bir camiye götürür ve orada gaflet içinde uyuklayan adamı değil de ayakta Tanrı aşkıyla kendini zikre kaptırmış olanı düşman bellediğini söyler. Hisse, açık ki uykunun şeytanın sevdiği bir eylem oluşudur (Sevâkıb-ı Menâkıb Tercümesi, 1590’lar. New York Morgan Ktp., MS. M. 466).

    Hadis hâfızı İbn Mâce’ye (öl. 887) göre, annesi Hz. Süleyman’a geceleri çok fazla uyumamayı salık vermiş; böyle yapmak kişinin öteki dünyasını yoksullaştırırmış. Böyle bir naklin sonucu olsa gerek, tasavvufta az uyumak nefis terbiyesi ve Allah korkusunun şartlarındandır. Birçok İslâmi yorumda uyku, Allah’ın huzurunda bulunmayı unutturur ve bu yönüyle edep dışıdır, hatta hadis âlimi Kuşeyrî’ye göre (öl. 1072) “uykuda hayır bulunsaydı cennette de uyku olurdu”.

    Baba İlyas’ın torunu mutasavvıf-şair Âşık Paşa (öl. 1332) uykuyu akılsız insana yakıştırmış: “Kimde o [akıl] yoksa olur hayvan kulu / Gönlü dolu hırs ve gözü uykulu”. Belki bu nedenle, tarihçi Hoca Saâdettin’in tarihçesinde Yavuz Sultan Selim “yemeye ve uykuya rağbet etmez, göz ucundan kitap gitmez” akıllı bir hükümdar olarak betimlenir. Şeyhine gönderdiği rüya mektupları sonradan kitaplaştırılan 3. Murad’ın (1574- 1595) bir güftesi “uyan ey gözlerim gafletten uyan” der. 1640’larda benzer şekilde düşlerini mektupla şeyhine yorduran Asiye Hatun, uykularını kısaca “bir gece gafletteyken” diye anlatır; belli ki onun lügatında uyku ile gaflet yakından öte eş anlamlıdır. Balat Ferruh Kethüda Dergâhı’nın şeyhi Seyid Hasan (öl. 1688) Sohbetnâme adlı güncesinde, uykularını bile kaydeder. Komşu dükkanda çekilen temiz bir uyku onun için kayda değerdir; bir yerde “Uyvar Kalesi’nin fetih kutlamalarına başlandı ama ben valide kadında uyudum” yazar.

    UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında
    Kutsal uyku Aynı Bağdatlı nakkaşlar, bu kez Mevlana’nın sevgili halefi Hüsameddin Çelebi’nin (öl. 1284) uykudaki düşünü resmetmiş. Mesnevi’nin yazılmasına vesile olmasıyla tanınan bu zat, ender çizilen bu rüya betiminde Hz. Muhammed’i Mesnevi okurken görür. Bu muhakkak Mesnevi’nin meşruluğu ve onanması için önemli bir sahneydi ve kitabı Kur’ân ile yakın bir yerde konumlandırma isteğinin göstergesiydi. Rüyaya ve sonra Tanrısal iletiye imkan veren bu uyku, şüphesiz aymazlık/gaflet uykusundan başka bir uyku (Sevâkıb-ı Menâkıb Tercümesi).
    UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında
    Uykuya iltica Hemen tüm kutsal kitapların anlattığı Ashâb-ı Kehf kıssasına göre 7 adam, zalim putperest bir hükümdarın cefasından mağaraya sığınır ve kötü zamanların geçeceği güne değin sürecek, yüzlerce yıllık bir uykuya dalar. Kıssa ve tasviri, insanoğlunun kötü zamanlarında uykuya sığınma eğiliminin kadim bir hatırası gibi. Anlatı aynı zamanda ölümden sonra dirilişe emsal sayılır (Fâl-ı Kur’ân, 17. yy., TSMK H. 1702).
    UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında
     Uykunun masumiyeti Atâî’nin (öl. 1635), bir kısmı İstanbul hayatından esinlenen Hamse öykülerine 18. yüzyılda yapılmış bu tasvirde, bir hırsız uyuyan arkadaşının kemerini çalmak niyetinde. Ancak kemer diye yanlışlıkla tuttuğu yılan ona acı dersini veriyor. Hikayenin anlatıcısına göre uyumak ilahi adaletle korunan masumane bir eyleme benzer; kişiyi kulluktan uzak tutan bir aymazlık hâli değil. Belki uykunun bu daha dünyevi yorumu, büyük fetihler devrinin geride kalmasının ve ideal insanı/mümini tesis etme gayretini bir miktar boşlamanın bir sonucudur (Hamse-yi Atâî, 1721. Walters Sanat Müzesi, W. 666).
  • ‘Eğitim düzeyimiz ve bilimle yarattığımız değer geleceğimizi belirleyecek’

    ‘Eğitim düzeyimiz ve bilimle yarattığımız değer geleceğimizi belirleyecek’

    Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı, yakın tarih, kültür tarihi ve iktisadi gelişim üzerine düşüncelerini #tarih okurlarıyla paylaştı. Bülent Eczacıbaşı özellikle eğitimin ve tarihî kent dokusunun korunmasının öneminin altını çiziyor ve ekliyor: “Geçmiş deneyimlerimizden, toplumda kazananlarla kaybedenlerin olamayacağını; ya hep beraber kazanacağımızı ya da hep beraber kaybedeceğimizi öğrendik”.

    Bu yıl 97. yıldönümünü kut­ladığımız Cumhuriyetin en önemli gelişim alanlarından biri ekonomiydi. Devletin başlattığı kalkınma hamle­si, özel sektörün katılımı ile gelişti. Eczacıbaşı Toplulu­ğu’nun da bu tarihin bir par­çası olduğunu düşününce, o dönemi ve koşullarını nasıl değerlendiriyorsunuz ?

    Genç cumhuriyetimizin ekono­misi, geriye baktığımızda muci­ze olarak nitelendirebileceğimiz başarılı atılımlarla bugünlere geldi. 1. Dünya Savaşı’nı takibe­den İstiklal Savaşı sonrası zor­lukları ortamında, kamu kuru­luşlarının öncülüğünde sanayi­leşme atılımı başlatıldı. 2. Dünya Savaşı’nın yoklukları içinde özel kesimimizin öncüleri ilk kalıcı girişimlerin temellerini attılar.

    Eğitim düzeyimiz
    Baba-oğul Eczacıbaşı’lar Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı, topluluğun kurucusu babası Dr. Nejat Eczacıbaşı ile birlikte.

    40’lı, 50’li ve 60’lı yılların güç koşullarında, sınırlı kaynakla­rı fırsata dönüştürmek için yo­la çıkmış girişimcilerimiz, yeni ürünler, yeni sektörler ve yeni yaşam biçimleri ile ülkemizin gelişmesine de, kalkınmasına da katkı sağladılar. Bugün iki-üç cümle ile kolayca özetlediğimiz bu yıllar, aslında hiç de kolay de­ğildi. Girişimciliğin bugün kar­şı karşıya olduğu güçlükler dile getirilirken, o yılları bizzat yaşa­yanlar muhtemelen anlatılanları tebessümle dinliyordur: Yetiş­miş insan gücünün son dere­ce kıt, sanayi kapasitesinin çok sınırlı, alım gücünün çok düşük olduğu dönemlerde kuruluşları­nı geliştirmek için uğraş vermiş olanlar için “güçlük” tanımı el­bette bugünkünden farklıydı.

    Yerli sanayimizin öncüle­ri neredeyse hiç yoktan, bugün dünya pazarlarında başarıyla rekabet edebilen, dünya mar­kaları yaratabilen, dünyanın en modern tesislerini kurabilen, işletebilen, teknoloji üretebilen çağdaş kuruluşlar meydana geti­rebildiler. Onların açtıkları yol­dan ilerleyenlerin de artan, özve­rili çabalarıyla önemli bir mesa­fe katedebildik.

    Ekonomik gelişmenin, sos­yal ve siyasal gelişme ile be­raber ilerleyebildiğini söy­leyebilir miyiz ?

    Söyleyebiliriz. Tarih bunun sa­dece bizim coğrafyamızda değil aynı zamanda dünyanın her ye­rinde, birbiri ile etkileşim içinde olduğunu gösteren örneklerle dolu. Örneğin, çokpartili siyasi düzene geçiş ve 1950 seçimle­rinden sonra Türkiye’de özel ke­sime daha olumlu bir bakış hâ­kim olmaya başlamış ve özellikle 1960’larda yatırımların arttığı umut veren bir gelişme döne­mi yaşanmışsa da; bürokrasi­deki devletçi yaklaşımlar sona ermemiş, köklü bir özel girişim­cilik geleneğinin bulunmayışı­nın getirdiği sorunlar hep devam etmişti. Bu dönemleri takip eden yıllar da, yine kendine has dina­mikleri de, güçlükleri de berabe­rinde getirmişti. Yaşadıklarımız­dan aldığımız dersler, yaptığımız iyileştirme ve ilerlemeler yıllar içinde ülkemizi bulunduğu nok­tadan hep daha yükseğe taşıdı. Buna rağmen, gelişmiş ülkelerin önemli bir kısmıyla aramızdaki fark kapanamadı.

    Eğitim düzeyimiz
    Savaş yıllarında ilk iş, balık yağı Eczacıbaşı Topluluğu’nun kurucusu Dr. Nejat Eczacıbaşı’nın ilk işi, savaş yıllarında bulunması çok zor olan balık yağı üretimiydi. Fotoğraf, 1940’lı yıllarda Eczacıbaşı’nın ilaç imalathanesinden (üstte). Bu imalathane, 1982’de Ayazağa’daki Eczacıbaşı Serum ve İlaç Hammaddeleri tesisleriyle genişledi (altta).

    Sosyal, kültürel ve ekono­mik gelişmenin eşzamanlılı­ğı kuruluşlar için de geçerli midir?

    En azından kendi deneyimimi­ze bakınca bunu söyleyebilirim. Topluluğumuzun temeli 1942’de, cumhuriyet henüz 19 yaşınday­ken atıldı. İlk seramiği 1944’te ürettik. İlk modern ilaç fabrika­sının kapılarını 1952’de açtık. Eczacıbaşı Tıp Ödülleri’nin ilki 1959’da verildi. Bugün TESEV’e dönüşen Konferans Heyeti ilk toplantısını 1961’de yaptı. Genç sporcular Eczacıbaşı Spor Ku­lübü çatısı altında 1966’da ilk kez antrenmana çıktı. İpek Kağıt 1970. İKSV 1973. İstanbul Mo­dern 2004. Sanayi alanındaki girişimlerimiz, sosyal alandaki yatırımlarımız ile bir ağacın bir­birini besleyen dalları gibi, birbi­rine karışarak hep yükseldi.

    Eğitim düzeyimiz

    Başarısını, “yarattığı toplum­sal değer ile ölçen” kurucumuz merhum Nejat Eczacıbaşı’nın inanç ve heyecanı, bugün hepi­mizin ruhuna canlılık vermeye devam ediyor. Ülkemizin çağdaş geleceğine duyduğumuz umut ve güven ile yolumuza devam edi­yoruz. Ekim ayı aynı zamanda kurucumuz Nejat Eczacıbaşı’nın da ölüm yıldönümüydü. Bu ve­sileyle, aramızdan ayrılışının 27. yılında, Nejat Eczacıbaşı’nı ve hayallerini paylaşmış değerli yol arkadaşlarını da saygı ve minnet ile anıyorum.

    Serbest ekonomiye geçiş 1980’li yıllarda, dönemin başbakanı Turgut Özal ile başladı. 1990’lar Türki­ye’nin ihracatla büyüdüğü yıllar oldu. Sizin bu döneme dair izlenimleriniz nasıl ?

    Uzun süren ithal ikamesi döne­minde özel sektör kuruluşları­mız gelişti; büyümenin motoru haline geldi. Ekonomik krizler sonucu “70 sente muhtaç” duru­ma gelen ekonomimizde yeni bir atılım ihtiyacı kaçınılmaz hale geldiğinde, 24 Ocak 1980 karar­larıyla “dışa açılma” dönemi baş­ladı. Bu dönemde Türkiye ihra­catta olağanüstü artışların elde edildiği ancak makroekonomik istikrarın bir türlü sağlanamadı­ğı bir süreçten de geçti.

    Eğitim düzeyimiz
    Toplum sağlığına adanmış bir ömür Nejat Eczacıbaşı, İzmir’deki eczanesinde “Evladım, aman bana bu ilacın Avrupası’ndan yap” diyen yaşlı kadını unutmamıştı. Yerli ilaç sanayiini geliştirmek için Levent’teki Eczacıbaşı İlaç Fabrikası’nı 1952’de kurdu (üstte). 1958’de ise Türkiye’nin ilk modern seramik sağlık gereçleri tesisini Kartal’da açtı ve VitrA markasıyla üretime başladı (altta).
    Eğitim düzeyimiz

    İş insanları olarak bizim için en önemli değişim, oyun alanı­mızın ülkemiz sınırlarını aşma­sı oldu. Türkiye pazarı ile sınırlı görüş açımız, tüm dünyayı içine alacak şekilde genişledi. Kendi mahallemizde top oynamayı bı­rakıp, dünyanın en iyileriyle re­kabet etmek zorunda olduğumuz bir ortama uyum sağladık. Eski­den üretim yapabildiğimiz süre­ce kârlılığımızı da sürdürebili­yorduk. Ancak üretimi sürdür­mek en büyük sorundu –enerji kıtlığı, döviz bulunması, ham­madde sağlanması uykumuzu kaçıran sorulardı. Yeni dönemde bunları unuttuk, yetenekli genç­leri nasıl çekeceğimizi düşünü­yoruz, “ne yapsak da müşteriler bizim mallarımızı satın alsalar?” diye kafa yoruyoruz.

    Tabii yönetim anlayışı da de­ğişti, bugün de değişiyor. Yuka­rıdan aşağı, emir-komuta zinciri içinde yönetilen organizasyonla­rın yerini, çok daha bağımsız ve hızlı karar alabilen birimler aldı. Liderlik anlayışımız değişti. Ar­tık liderler, tüm işleri çalıştırdık­ları insanlardan daha iyi bilen, onlara yapılması gereken işleri gösteren amirler değil. Günümü­zün liderlerinden, çok zaman iş­lerin nasıl yapılacağını kendile­rinden daha iyi bilen genç insan­lara başarılı olmaları için gerekli ortamı sağlamalarını bekliyoruz.

    Sosyal sorumluluk anlayışı­mız da değişti. Ülkemizin sorun­larını unutmuyoruz ama, artık “tüm dünyanın sorunları bizim de sorunumuz” diyoruz.

    Eğitimin ekonomiyle ilişki­sini nasıl değerlendiriyor­sunuz ?

    Eğitim reformuyla desteklenen yeni bir ekonomik model, sa­nayimizin ve özel kesimimizin gerçek gücünü ortaya çıkaracak, ülkemizin ihtiyacı olan sürdürü­lebilir, dengeli ve hızlı büyüme­yi hiç kuşkusuz güvenceye ala­caktır. Örneğin 80’lerin başında Türkiye ile aynı durumda olan Kore’nin başarısının ardında eğitim alanında yaptığı refor­mun bulunduğunu görüyoruz. Eğitim reformu yapıp başarısız olmuş tek ülke yoktur. Eğitim reformu yapmadan başarılı olan bir ülke de yoktur. Hükümetimi­zin özellikle son dönemde eğitim alanına ilişkin yaklaşımı ve attığı adımlar da hepimize gelecek için umut vermektedir.

    Teknolojideki hızlı değişim ve dönüşüm ile yeni bir ekono­mik düzen kurulurken, eğitim konusuna ne kadar akıl yorar­sak, ortak sorunlarımızın çözü­mü yolunda o kadar hızlı yol ala­bileceğimize inanıyorum. Cum­huriyetimizin kurucu iradesinin de en temel özelliği, çağın gerek­lerini yerine getiren bir eğitim sistemine özel bir önem verme­siydi. Çağdaş eğitim konusun­daki bu duyarlılığı sürdürmenin bugün de ortak sorumluluğumuz olduğuna yürekten inanıyorum… Ülkemizin geleceğini hiç kuşku­suz eğitim düzeyimiz ve bilimle yarattığımız değer belirleyecek.

    Eğitim düzeyimiz
    Spora hep destek 1967-1968 spor sezonunda kurulduktan sonra ilk kez 1976’da Lig Şampiyonluğu’nu kazanan Eczacıbaşı Erkek Voleybol Takımı (üstte). Eczacıbaşı Kadın Voleybol Takımı, 1999’da kazandığı “Avrupa Kupa Galipleri Kupası” ile Türkiye’ye voleybolda ilk Avrupa Şampiyonluk Kupası’nı getirmişti (altta).
    Eğitim düzeyimiz

    Peki, sizce ülkemiz yeni tek­nolojik devrime nasıl uyum sağlayabilir ?

    Bu soru, zaman içinde kuşku­suz tekrar tekrar yanıtlamamız gereken bir soru. Dünya çapın­da etkileşimin ve bilginin hızla arttığı yeni bir ekonomik düzen kurulurken, geleceği olabildiğin­ce öngörmek son derece değer­li… İhracatla işini büyüten bir iş dünyasının, yenilikçilikte, ino­vasyonda ve markalaşmada geri kalması düşünülebilir mi ? İhra­cat yapan iş insanları da, dünya piyasalarında rekabet gücünü sürdürebilmenin tek yolunun yenilikçilik olduğunu; bu neden­le, araştırmaya, geliştirmeye ve markalaşmaya da kaynak ayır­maları gerektiğini biliyorlar.

    Türkiye, çok zengin bir kül­tür coğrafyası üzerinde, da­ha geniş bir coğrafya içinde de Doğu ile Batı arasında bir köprü gibi… Bu avantajı ye­terince kullanabildiğimizi düşünüyor musunuz?

    Türkiye, dünyanın hayranlıkla izlediği bir kültür hazineleri ül­kesi… İnsanlarımız tarih boyun­ca çok geniş bir coğrafyada bir­çok değişik kültürle etkileşime girmişler ve nihayet Anadolu’da izler bırakmış çeşitli uygarlıkla­rın mirasçısı olmuşlar. Toplu­mumuzun kültürü, tarih boyun­ca bu topraklarda yer almış tüm uygarlıkların katkılarıyla zen­ginleşerek bugünlere gelmiş.

    Sizin de belirttiğiniz gibi, Do­ğu ile Batı arasında bir köprü gi­bi uzanan bu kültürel zenginlik, toplumun tamamını kapsayı­cı ve kucaklayıcı olmaktan hâlâ ne yazık ki uzak. Birçok renk ve formdan oluşan bir mozaik için­de kimlik arayışı, aidiyet ihtiyacı, ortak bir tanım ya da kültürde buluşmamızı güçleştiriyor. An­laşmazlıklar ve çatışmalar, sahip olduğumuz zenginlikten daha da büyük bir değer üretmemize en­gel oluyor, hiç istemesek de, du­varlar yükselmeye devam ediyor.

    Duvarları yıkıp köprüleri in­şa etmekten öte bir yol göremi­yorum. Ya bu köprüleri kurmayı başaracağız ya da bitmeyen çe­kişmelerle toplumumuzun ener­jisini tüketmeye devam edece­ğiz. Geçmiş deneyimlerimizden, toplumda kazananlarla kaybe­denlerin olamayacağını; ya hep beraber kazanacağımızı ya da hep beraber kaybedeceğimizi öğ­rendik.

    Çocukluğunuzda aile bü­yüklerinden İstanbul’a dair nasıl hikayeler dinlediniz? Bugün İstanbul’un tarihî dokusunu muhafaza etmek noktasında nostaljik yakla­şımlar veya aktüel siyasetin ötesinde neler yapmalıyız?

    Ben hikayeler dinlemenin öte­sinde İstanbul’un çok farklı bir dönemini kendim yaşadım. 1949 doğumluyum; çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği İstanbul bu­günkünden farklı bir kentti. Kı­şın Şişli’de, yazın ise Erenköy’de otururduk. Yazın aynı kentin içinde “sayfiye”ye taşınılan baş­ka kaç kent vardır, bilmiyorum. Bildiğim tek örnek İzmir. Dedem Süleyman Ferit Bey kışları İzmir Köprü’de, yazları ise Bayraklı’da geçirirdi. İstanbul’un nüfusu 2 milyonu geçmemişti henüz. Bo­ğaz Köprüsü yapılmamıştı, ken­tin bir yakasından diğerine araç­lar, araba vapuruyla geçerlerdi. Yazlarımız Suadiye-Erenköy sa­hil şeridinin pırıl pırıl sularında yüzerek, yelken yaparak geçer­di. Trafik sorunu başlamamıştı, Erenköy’deki evimizden trenin sesini duyardık, araba vapuru­na binilmeyecekse bir noktadan ötekine gitmek sorun değildi.

    Eğitim düzeyimiz
    Kenti sanatla zenginleştirdi İstanbul’da uluslararası sanat festivalleri düzenlemek için kurulan İKSV, 1973’te düzenlediği ilk İstanbul Festivali’nin programında çoğunlukla klasik müziğe yer vermişti.

    Hava kirliliği, deniz kirliliği, trafik tıkanıklığı henüz karşı­laşmamış olduğumuz sorunlar­dı. Şimdi bunları geçmişe büyük özlem duyarak söylemiyorum; çünkü gelişen kentlerde, hele ki İstanbul gibi nüfus artış soru­nu yaşayan kentlerde çevre ve altyapı sorunlarının büyümesi doğaldır. Çocukluğumun İstan­bul’unun sokaklarından koyun sürüleri geçen, taşımada atlı ara­baların kullanıldığı, suların ve elektriklerin sık sık kesildiği bir kent olduğunu da unutmuyo­rum. Artan nüfusun ihtiyaçları­na yanıt verebilmek için yapılan muazzam ulaşım ve altyapı yatı­rımlarını küçümsemiyorum. An­cak kentin dokusunu korumak ve kentin akılcı planlar çerçeve­sinde genişlemesini sağlamak açısından kötü bir sınav vermiş olduğumuzu düşünüyorum.

    Sağlıklı kentleşmeyi en bü­yük uygarlık göstergesi olarak görüyorum ve kaçak yapılaşma­nın, orman ve su havzalarındaki yasadışı işgallerin yaygınlığıy­la İstanbul’da ortaya çıkan tab­loyu kendimize yakıştıramıyo­rum. Toprak ve emlak talanına dayalı göçün önlenememesinde tüm sorumluluğu nüfus baskısı­na yükleyebileceğimizi düşün­müyorum; konunun analizini uzmanlar daha iyi yaparlar. Çağ­daş uygarlık düzeyine yetişme çabasında nerede olduğumuzun en önemli ölçütü millî gelir de­ğil, kentlerimizin gelişmişliği ve çağdaş yaşama olanak sağlama düzeyidir. Yerleşmesini bilmek, planlı kentleşme, imar disiplini­ni korumak, uygarlık dediğimiz zaman aklımıza gelen hemen her şeyi kapsar: Çevreye saygı­mızın, hemşerilerimize saygı­mızın, tarihimize, geleceğimize saygımızın göstergesi buradadır.

    Ben hikayeler dinlemenin ötesinde İstanbul’un çok farklı bir dönemini kendim yaşadım. Hava kirliliği, deniz kirliliği, trafik tıkanıklığı henüz karşılaşmamış olduğumuz sorunlardı. Şimdi bunları geçmişe büyük özlem duyarak söylemiyorum. Ancak kentin dokusunu korumak ve kentin akılcı planlar çerçevesinde genişlemesini sağlamak açısından çok kötü bir sınav vermiş olduğumuzu düşünüyorum.

    Sizce kendini bir kente ait hissetmek nedir? Bu hissi­yatı gelecek nesillere, ço­cuklarımıza-torunlarımıza nasıl aktarıyoruz?

    Kendini bir kente ait hissetmek o kentte anılar biriktirmekle olur. Anılarınızın olduğu, aile­nizin ve dostlarınızın yaşadığı kente kendinizi ait hissedersiniz. O kentin tarihine ilgi duymak, özelliklerini bilmek ve yaşamış olmak, sunduğu özel zevklerin tadına varabilmek kente duyu­lan aidiyet duygusunu pekişti­rir. Böyle duygulardan yoksun olmak bence insanın yaşamında büyük bir eksikliktir. Biz İstan­bul gibi dünya harikası bir kentte yaşadığımız için çok şanslıyız.

    Eğitim düzeyimiz
    Eczacıbaşı, İstanbul Modern’de 2017’den beri Kadın Sanatçılar Fonu’yla kadın sanatçıları destekliyor.

    Oya Eczacıbaşı, İstanbul Modern Sanat Müzesi ile ülkemize önemli hizmetler veriyor. Bu çerçevede yakın vadeli projeleriniz nelerdir?

    İstanbul Modern 2021 içinde yeni binasına taşınmayı planlı­yor. Yeni bina, antrepo binasının yerinde, Galataport Projesi kap­samında yapılıyor. Proje, müze­nin kurucu sponsoru Eczacıbaşı Holding ve Doğuş Grubu-Bilgili Holding’in ortaklaşa katkısıyla gerçekleştiriliyor. Yeni müze­nin mimarı ise dünyadaki müze mimarları arasında çok seçkin bir yeri olan Renzo Piano. Bina tamamlandığı zaman İstanbul dünya çapında bir modern sanat müzesine kavuşmuş olacak.

  • İnternet öncesi dönemin en önemli kandırmacaları

    İnternet öncesi dönemin en önemli kandırmacaları

    İnsanları kışkırtarak tartışma yaratmak, “oltaya getirerek” eğlenmek, bazen provokatif bazen de absürt mesajlarla apaçık gerçek kabul ettiklerini sorgulatmak, sosyal medyadan ve hatta internetten çok daha uzun bir geçmişe sahip. Antik Yunan’dan 90’lara kitleleri galeyana getiren en büyük kışkırtıcılar…

    SOKRATES

    Sokratik yöntem, tarihin ilk trolleme yöntemlerinden biri olarak adlandırılabilir mi? Sokrates, karşısındakine yeni bir şey öğretmek için ilk aşamada karşısındaki kişiye sorular sorarak onun neyi bilip neyi bilmediği araştırır; ikinci aşamada ironiye dayanarak onu provoke eder ve tartışmayı alevlendirir; doğruya ulaşmak için ihtilaf çıkaran, münakaşacı bir tarzı benimser; bazen insanları onu aşağılamaya yöneltir ve tartışığı kişinin kelimelerini ona karşı kullanmakta ustadır. Savunmasında “Ben Tanrı tarafından bu devlete gönderilmiş bir at sineğiyim. Bir at sineği gibi bütün gün boyunca her yerde sizi uyandırıyorum, hareketlendiriyorum, azarlıyorum ve ikna ediyorum” demesi de internet trollerinin onu ataları olarak kabul etmesinin nedenlerinden…

    İnternet öncesi dönemin en önemli kandırmacaları
    Fransız ressam Jacques- Louis David’in 1787’de yaptığı “Sokrates’in ölümü” isimli tablo.

    ODYSSEUS

    Rus trollerin kendilerini Amerikalı sosyal medya kullanıcıları olarak gösterip takipçi toplamak için popüler, moral yükseltici haberleri paylaşmalarına “Truva atı taktiği” dendiğini duymuş muydunuz? Bu taktiğin mucidi Odysseus da tarihin ilk trollerinden biri olarak gösterilebilir. Hatırlarsanız, Akhalılar’ı savaştan çekiliyor gibi gösterip, geride çok büyük bir tahta at bırakmayı akıl eden oydu. Diğer komutanlarla birlikte atın içine gizlenmiş, Troyalılar bu atı şehrin surlarından içeri alıp, tüm gece süren kutlamaların ardından sızdıklarında da atın içinden çıkıp onları gafil avlamış, Truva’yı yerle bir etmişlerdi.

    JONATHAN SWIFT

    İnternet öncesi dönemin en önemli kandırmacaları
    Kara mizahın atası Jonathan Swift.

    İrlandalı ünlü taşlama yazarı, kara mizahın atası Jonathan Swift için kusursuz bir trol demek hafif kalır. 1729’da yazdığı “İrlanda’daki yoksulların çocuklarının, ailelerine ve ülkelerine yük olmalarını önlemek ve onları topluma yararlı kılmak üzerine mütevazı bir öneri” makalesi makalesi de trollüğün başyapıtlarından sayılıyor. Swift’in bu çocuklar için sunduğu “mütevazı” seçenekler arasında “onları besin kaynağı olarak zenginlere satmak” da vardı. Bebeklerin “haşlanmış, kavrulmuş, fırında pişirilmiş olarak son derece besleyici ve sağlıklı bir gıda olabileceğini” söylemesi haliyle bir öfke fırtınası yaratmıştı. Ama aslında İrlanda’nın İngiltere tarafından sömürülmesinin karşısında teslimiyetçi bir tavırla oturan, kendilerini yoksul bırakan İngiltere’ye avuç açan halkına çok sert bir tepkidir bu.

    ORSON WELLES

    30 Ekim 1938. Amerikalılar radyolarının düğmesini çeviriyor ve bir tartışma programıyla karşılaşıyorlar. Bir spiker ve karşısındaki profesör sohbet ederken, araya bir “Son dakika haberi” giriyor. Programa bağlanan muhabirin gerçekten büyük bir haberi var: “Marslılar dünyayı istila etti”. Ardı ardına muhabirler devreye girer, patlayan bombalar, polis sirenleri derken işler çığrından çıkar. Bütün bunların Orson Welles tarafından titizlikle hazırlanmış bir radyo tiyatrosu olduğunu anlamayan halk sokaklara dökülür, sığınaklarına, bodrum katlarına kaçar. Aslında programın başında bunun kurgu olduğu açıklanmıştır, ama tabii herkes bu uyarıyı duymamıştır. Programdan 100 yıl kadar önce yazılan H.G. Wells’in Dünyalar Savaşı romanı da zaman içinde unutulduğu için “Durun, ben bu kitabı okumuştum” diyen de olmamıştır. Sonuç: İstemsizce de olsa tarihin en büyük trolleme vakalarından biri…

    İnternet öncesi dönemin en önemli kandırmacaları
    Halkı sokağa döken oyun
    Orson Welles’in yönettiği “Dünyalar Savaşı” radyo tiyatrosu, o kadar gerçekçiydi ki halk gerçekten Marslıların dünyayı istila ettiğini zannedip sokaklara dökülmüştü.

    ALAN SOKAL

    1990’lar, bildiğimiz haliyle bilimin, nesnel keşiflerden çok önyargılara dayandığını iddia eden postmodern akademisyenlerin yükselişine sahne oldu. New York Üniversitesi fizik profesörlerinden kuantum fizikçi Alan Sokal, bu “bilim savaşları” nın karşı cephesindeydi. Postmodernizmden bıkan Sokal, 1996’da postmodernistleri “trollemeye” karar verdi ve kültürel çalışmalar dergisi Social Text’e “Transgressing the Boundaries: Towards a Transformative Hermeneutics of Quantum Gravity” (Sınırları Aşmak: Kuantum Kütle Çekiminin Dönüştürücü Yorum Bilimine Doğru) adlı tamamen uydurma ve şişirilmiş bir makale gönderdi.

    İtibar gören bir entelektüel jargona sadık kalarak yazılan makalede meşhur kuramcılardan bol bol alıntı yapıyor, Aydınlanma eleştirisi yapıyor; fizik, matematik ve sosyal kuram arasındaki sınırları aşmanın gerekliliğinden söz ediyor ve fiziksel gerçekliğin toplumsal gerçeklik gibi dilsel bir oluşum olduğunu savunuyordu. Hatta bir ara kuantum yerçekiminin ve formülasyonlarının liberalizmi desteklediğine dair saçma bir argüman bile ortaya atmıştı. Dergi makaleyi yayımladı. Sokal, bütün bunların bir aldatmaca olduğunu açıkladığında ise olay, popüler ve akademik basında fırtınalar kopardı.

    İNGİLİZ ORDUSU

    “Havuç yersen gözlerin iyi görür” birkaç nesil çocuğun büyürken sürekli duyduğu bir cümleydi. Peki bunun kökeninin 2. Dünya Savaşı dönemindeki bir “trolleme”ye dayandığını biliyor muydunuz? 2. Dünya Savaşı yıllarında Alman Hava Kuvvetleri gece saldırılarıyla İngiltere’nin kendisini savunmasını güçleştiriyordu. Buna karşılık İngiltere, Airborne Interception Radar (AI) adlı yeni bir teknoloji sayesinde Alman uçaklarını geceleri bile imha etmeye başladı. Teknolojinin gizli tutulması hayati önemde olduğu için de, hedef şaşırtmak için başka bir açıklama buldular: Havuç! İngilizler, pilotlarının gece bile hedefi vurabilmelerini, havuç yedikleri için gözlerinin keskin olmasıyla açıkladılar. Kulaktan kulağa yayılan havuç efsanesi, bugün bile sürüyor.

    İnternet öncesi dönemin en önemli kandırmacaları
    ‘Havuç yiyen iyi görür’
    Askerlere gece görüşlerinin keskinleşmesi için havuç yemelerini öğütleyen bir ordu propaganda afişi.
  • Geri dönüşümü olmayan bir ‘medeniyet’ hastalığı

    Geri dönüşümü olmayan bir ‘medeniyet’ hastalığı

    1950’lerden itibaren yaygın olarak insan hayatının neredeyse her alanına nüfuz eden plastik, insan ve çevre sağlığı için kalıcı bir tehdit oluşturuyor. 2. Dünya Savaşı’nın ardından birtakım pazarlama marifetleriyle şekillendirilen plastik kullanma alışkanlığı, “kullan-at kültürü”yle yaygınlaşmıştı.

    Plastiğin gezegenimizin geleceği için oluşturduğu tehdit konusunda artık hemen herkes hemfikir. Balıkların midesinden çıkan mikroplastik parçaları, balinaların boynuna takılıp onlarla okyanusu kateden plastik poşetler, şişe kapaklarının arasından kendilerini beslemeye çalışan martılar… 21. yüzyıl insanının devasa vicdan azapları olarak ortak belleğimizde yaşayan imajlar.

    Bu vicdan azabıyla baş etmek için giderek daha fazla insan hükümetler tarafından da güçlü bir şekilde desteklenen programlarla yeniden kullanılabilir kumaş torbalara geçiş yapıyor; içeceklerini pipet olmadan tüketiyor; tek kullanımlık bardaklar yerine termoslarını yanlarında taşıyor ya da çocuklarına plastik yerine sürdürülebilir, doğal malzemelerden yapılmış oyuncaklar alıyor. Ancak bireyler, tüm bu sorumlu davranışlarının yanında, temizlik malzemelerinden kozmetiğe, ilaç sanayiinden gıda korumaya hayatımızın her alanına nüfuz eden plastik gerçeğiyle de yüzleşmek zorunda. Milyonlarca insanın plastik kullanımını sınırlandırmaya çalıştığı günümüzde bile yeni plastik üretimi her geçen gün artıyor. Zira dünya çapında pek çok endüstri, büyüme için 1920’lerden beri plastiğin sunduğu sonsuz ve ucuz olasılıklara dayanıyor.

    Geri dönüşümü olmayan bir ‘medeniyet’ hastalığı-1
    Ağzındaki plastik parçasını kemiren deniz kaplumbağası, 21. yüzyılda ortak belleğimize yerleşen en rahatsız edici imajlardan…

    Plastikle ilgili sorun, bireylerin tüketim alışkanlıklarını değiştirmekle çözülebilirmiş gibi tartışılsa da, bunlar her zaman bugünkü gibi değildi. Plastik üretimi tüketicinin talebiyle artmamış, daha çok petrolün yan ürünü olan bu yeni “mucizevi” malzemenin halka arz edilmesi bir talep oluşturulmasını zorunlu hâle getirmişti. Aslına bakılırsa israfı önleme, tutumlu olma, çöpe atmak yerine tamir etme nasihatleriyle büyümüş Büyük Buhran nesli için, satın aldıkları bir eşyayı kullanıp çöpe atmak kolay kolay alışılacak bir durum değildi. Ağustos 1955 tarihli Life dergisinin meşhur “Kullan-at yaşam” makalesi bu anlamda dönüm noktalarındandı. Makale tek kullanımlık plastik eşyalarına kavuşarak ev işlerinin ağırlığından kurtulmuş bir çekirdek ailenin havalara savurduğu plastik tabak-çanak yağmurunun altındaki mutluluğunu gösteriyordu. Daha önce bütün bu eşyaları temizlemek “40 saati” bulabilecekken, artık “hiçbir ev kadını kafasını buna takmak zorunda değil”di.

    Geri dönüşümü olmayan bir ‘medeniyet’ hastalığı-2
    Kullan-at yaşam Life dergisinin Ağustos 1955 tarihli sayısında yayımlanan “Kullan-at yaşam” başlıklı makale, havada uçan eşyaları temizlemenin 40 saati bulacağını yazıyordu. “Ama hiçbir evkadını bu zahmete girmez” diye eklemişlerdi.

    Bir başka dönüm noktası 1970’lerin ortasında plastik poşetlerin pazara girmesiyle yaşandı. Bu dönemde de insanlar, kasiyerlerin parmaklarını tükürükleyerek poşetlere dokunması fikrinden hoşlanmamıştı. Yine de kese kağıdının maliyeti plastiğin 3-4 katıydı ve birkaç büyük mağaza plastik poşete geçer geçmez diğerleri de onları izledi

    Bunu reklamcılar tarafından şekillendirilen “planlı demodeleşme” harekatı takip etti. Artık yeni olan her şeyin iyi, eski olan her şeyin kötü olduğu fikri kafalara çivi gibi çakılıyordu. Muhafaza etmek, tamir etmek, özenle bakımını yapıp saklamak gibi alışkanlıklar, savaş sonrası neslin başka değerleriyle birlikte tarihin çöplüğüne gönderildi.

    Neyse ki geri dönüşüme gönderilen atıklar gibi, tarihe gömülen bazı değerlerin de dönüp dolaşıp yeniden dolaşıma girme alışkanlığı var. Bugün dünya çapında yılda 500 milyar ila 1 trilyon plastik torbanın (dakikada 1 milyondan fazla) tüketilmesi plastik poşet tüketiminin çevre sorunlarını dert edenlerin ilk hedeflerinden biri olmasını sonuna kadar haklı gösteriyor. Ancak pamuk üretiminin çevre üzerindeki etkisini hesaba kattığımızda, kumaş bir torbanın etkisinin plastik torbanın altına düşmesi için en az 131 kez kullanılması gerekiyor.

    Okyanuslara daha az plastiğin atılması için geri-dönüşüm bir alternatif olsa da, dünya çapında üretilen plastiğin ancak yüzde 14’ü geri-dönüşüme gönderiliyor. Geri kalanı ya yakılıyor ya da “kullanılıp-atılabileceği” varsayılan ülkelere gönderiliyor. Çoğu durumda büyük fabrikalar yeni plastik üretmeyi geri-dönüştürmekten daha ucuz olduğu için tercih ediyor.

    Tüm bunlar bireylerin haricinde de daha radikal kararlar almanın zorunluluğunu ortaya koyuyor. Biyolojik olarak parçalanabilen bitki bazlı plastikler, sentetik plastiklere kıyasla gerçekten doğaya daha mı az zarar veriyor? Sadece 1950’lerden itibaren yoğun olarak hayatımıza girmiş bir malzeme olmadan yaşamamız gerçekten imkansız mı? Yoksa dünya artık “daha ahlaklı bir ekonomik büyüme”yle kurtarılma çizgisini aşıp, asla tam olarak tatmin edilemeyecek “arzuların” yerine küçülerek, sadeleşerek de ulaşılabilecek başka bir “refah” tanımı yapmayı zorunlu mu bırakıyor? Bütün bunları daha çok düşünme ve harekete geçme zamanı…

  • Çevre Tarihi

    Çevre Tarihi

    Çevre tarihi, dünyada giderek daha fazla araştırmacının ilgisini çekiyor. Türkiye’de ise bu alanda bir kuraklık var. Geleneksel tarihçiler, devletlerin tarihini incelerken, insanın doğayla olan etkileşimini dışarıda bırakıyorlar. Alanda çalışan nadir isimler, temel kaynaklar ve bir çevre tarihçisinin doğa için savaşı…

    Osmanlı tarihçiliğine coğrafyayı sokanların önderlerinden Wolf Hütteroth “Çoğumuz, işimizde, ne olduğunun bilincine varamadığımız tarihsel coğrafyanın sorunları ile karşı karşıyayız. (…) Devletlerin ‘yüce tarihi’nden sıradan halk çoğunluğunun tarihi olan toplumsal ve ekonomik tarihe doğru adım attığımızda belirli bölgenin doğal faktörlerinin önemi daha çok ortaya çıkar. Onlar, söz gelişi, zeytinin üretildiği ya da üretilemediği, sulamanın bolca yapıldığı ya da yapılamadığı bir bölgede, yaşam alanlarının sıradağlarla çevrili veya geniş ovalarla ulaşabilecekleri açık yerlerde yaşayabilirler” diyordu.
    Oysa küresel anlamda çevre/ekosistem gibi konularda yapılan ve ancak sınırlı bir kısmı Türkçeye çevrilmiş olan böyle-sine yaşamsal bir sorun, Türk tarihçiliğinde ciddi bir eksikliğe işaret ediyor. Özellikle de akademik ortamda… Kendilerini bu işe vakfetmiş olanların sayısı çok az. Dolayısıyla böyle canalı-cı bir meselenin üstüne yorum yapanları, iklim değişikliğiyle ilgili bir şeyler söyleyenleri, sorumluluk hissederek makale ve kitap yazanları takdirle karşılamak gerek. Periyodik yayınlarda hazırlanan özel dosyaları veya açılan müzeler yoluyla yapılan katkıları da…

    Filizlenmeyi bekleyen alan
    Merzifon’da botanik dersi Bugün geleneksel tarihçiler doğa tarihiyle ilgilenmezken, 19. yüzyılda Merzifon Amerikan Koleji öğrencileri botanik temalı arazi gezilerine çıkıyordu… 1890-1915 arasında okulda görev yapan Prof. John Jacop Manissadjlan’ın katkılarıyla Kolej’de 7 bin parçalık bir doğa tarihi müzesi kurulmuştu.

    1976’da kaybettiğimiz Cengiz Orhonlu, 1960’lı ve 1970’li yıllarda tarihçiliğe zengin bir konu çeşitliliği getirdiğinde tarih bölümündeki öğretim üyeleri bu konuları garipserlerdi. 1984’de Osmanlı İmparatorluğunda Şehircilik ve Ulaşım başlığıyla derlediğim makalelerinin altbaşlıkları —Şehir Mimarları, Yollar, Kaldırımcılık, Köprücülük, Su-yolculuk, Kayıkçılık, Nehir Gemiciliği, Nehirlerde Nakliyat, Kervan ve Kervan Yolları— ve Derbent Teşkilatı, birçok tarihçinin alışık olduğu tarih bilincine uygun düşmüyordu. Kroniklerle (tevarihle) sınırlı kalan bilgileri aşıyor, arşiv belgelerinin nasıl çok çeşitli konulara yönelik bilgi depola-
    rı olabileceğini gösteriyordu. Hatırlatmakta yarar var: Lise kitaplarında tekrarlanan, üniversite kürsülerinde yer bulan ve öğretilen tarihçilik, sosyal ve ekonomik konuları kenarda bırakıyordu. Doğa/çevre ile ilgili konular, ancak bireysel olarak ve amatörce ele alınabiliyordu.

    Aslında bu kanal, Ömer Lüt-fi Barkan ve Halil İnalcık gibi tarihçilerimizin zirai ekonomi, demografi, vergilendirme, taşra tarihi gibi konulardaki öncü çalışmalarıyla açılmıştı. Fernand Braudel’in Akdeniz Dünyası’nın 16. yüzyılda çevreyi çok geniş boyutlarıyla tarihçiliğe yerleştiren çığır açıcı Tarih Okulu’nun evrensel etkinliği de malum! Onların tarihçiliğe getirdikleri farklı boyutları unutmadan çevre tarihinin gelişmesine yardımcı olduklarını düşündüğüm birkaç tarihçiden daha sözet-mek istiyorum. Özellikle, öyküsü yarım yüzyıl önceye uzanan Ruşen Keleş’in 100 Soruda Çevre: Çevre Sorunları ve Çevre Politikası kitabının, tarihçilere yön gösterebileceğini düşünüyorum.

    Filizlenmeyi bekleyen alan
    Doğa üzerinden şehrin tarihi
    yüzyılın ikinci yarısında çizilmiş bu harita, İstanbul’un kuzeybatı ucundan başlayarak şehrin suyollarını gösteriyor; şehirle doğanın birbirinden ayrılmasının çok eskiye dayandığına işaret ediyor (altta). 19. yüzyılda Belgradkapı’da surların hemen dışındaki bostanlar (üstte).

    Yüksek lisans ve doktora çalışmalarını, Osmanlı arşivlerini de kullanarak Bilkent Üniver-sitesi’nde yapmış olan Selçuk Dursun, bu konunun Türkiye’de ilk kez Ortadoğu Teknik Üniversitesi Tarih Bölümü’nün ders programına alınmasını sağlayan isimdi. Araştırmalarıyla çevre tarihine, ekolojiye dikkat çeken ve çalışmalarını uluslararası ölçekte sürdüren Selçuk Dur-sun’un, J. Donald Hughes’ün Çevresel Tarih Nedir? kitabı için yazdığı “Çevresel Bağlantılar: Tarihi Yeniden Düşünmek” başlıklı tahlilindeki şu itirafı, Türk tarihçiliğinin önündeki engellerden birine de işaret ediyordur.

    “O günlerde ülkenin içinde bulunduğu akademik yapı açısından da durum pek parlak değildi. Çevresel (ekolojik) tarih akademik camiada pek tanınmıyordu. Örneğin 2012 yılında Girit’te yapılan yirminci CIEPO konferansında Osmanlı tarihine çevresel tarih açısından nasıl bakılabileceğine dair yaptığım ve sonradan konferans bildirileri içinde yayınlanan sunumumdan sonra bir tarihçimizin ‘Her şey iyi hoş da bizim işimiz insanla hocam!’ demiş olmasını uzun bir süre kabullenemedim. Tarihe insan merkezli bakış açısının en üst noktası olan bu eleştiriye karşı çevresel tarihçilerin de işinin, insanın doğayla olan etkileşimi olduğunu ve çevresel tarihin sadece çevrenin tarihi olmadığını nafile bir çabayla anlatmaya çalışmıştım”.

    Selçuk Dursun’un bu anısı, bana da 1960’larda Londra Üni-versitesi’ndeki doktora çalışmalarım sırasında tanıştığım, Türk tarihçiliğinde saygın/milliyetçi bir kişinin “Türk tarihi dururken okyanuslara açılmanın an-lamsızlığı”na ilişkin söylediklerini hatırlattı. Okyanuslara açılmış olmak, Osmanlı İmpara-torluğu’nun Avrupa imparatorluklarına karşı ticaret yolları üsündeki mücadele ve ilişkilerini araştırmak tarih dışıydı sanki!

    Filizlenmeyi bekleyen alan

    Doğa ve tıbbı, tarih potasına yerleştiren nadir araştırmacılardan Eren Akçiçek gibi müstesna insanlar da var tabii. İç hastalıkları ve gastronomi alanlarındaki uzmanlıklarının getirdiği deneyimle konu üzerine çalışan Akçiçek, bir yandan Atatürk’ü çeşitli yönleriyle tanıtmış, bir yandan İzmir’i de esas alan sağlık kongreleri ve doğal besinlerle ilgili sempozyumlar organize etmiş ve bilginleri biraraya getirerek bildirilerin yayımlanması için içtenlikle gayret göstermişti. Zeytinyağı ve Sağlık’tan Arı Ürünleri ve Sağlık’a, Kadim İksir Sirke’den Sarımsak Kitabı’na; Sıtma’dan Cüzzam’a çalışmaları, doğayı temel alarak yansıttıklarının her birinin büyük bir emek ve bitmeyen bir merakın ürünleri olduğunu gösterirken, tarihin do-ğa/çevre ile bütünleşmesinden ne tür alanların açılabileceğini de kanıtlıyordu.

    Profesyonel tarihçilikte açılan devasa bir alanın önemi ne dikkat çeken çok büyük bir katkı da yaşadığımız şu korona günlerinde elimden düşürmediğim Joachim Radkau imzalı Doğa ve İktidar: Global Bir Çevre Tarihi. Almanca yazılmış, İngilizce baskısından Nafiz Güder tarafından Türkçeye çevrilmiş olan bu dev eseri, yazarının ağzından bazı noktalarla tanıtmak istiyorum:

    “Dar görüşlü kişisel çıkarlar, uzun vadede hep birlikte hayatta kalma hedefine baskın çıkar. Orman otlağı, ormanı tahrip eder. Otlak, göçebe ve yarı göçebe bir ekonomi biçimine doğru gelişir ve ekilip biçilebilir toprağı besinden mahrum bırakır. Ormansızlaşma, toprak erozyonuna ve yağmur suyu akışının şiddetlenmesine yol açar; bu iki etki birleştiğinde, bir yerde bozkır ve çöl sahası meydana getirir, başka bir yerde ise bataklıklar ve sıtma. Bütün bunların üstüne, artan hareketlilik ve küresel bağlantılar gelir. İnsanlar ve çevreleri arasında sayısız kuşak boyunca oluşturulmuş olan denge, harici etkiler, istilalar ve adem-i merkeziyetçiliğin yitirilmesi yüzünden bozulur”.

    Bu çerçeve içinde, tüm tarihsel boyutu ve evrensel ölçeğiyle Doğa ve İktidar, Türk tarihçiler için bir el kitabı olabilir. Yazar, çevre tarihi çalışmalarının yaşadığımız çağ ile sınırlandırılmaması gerektiğini, insanlık tarihi boyunca süregelmiş iç karartıcı bir tema olması dolayısıyla çok ciddi değerlendirmeleri hak ettiğini söylüyor. Yakın dönemde atmosfere ve su kaynaklarına yönelik küresel tehdit karşısında çevre tarihinin daha iyi anlaşılması gerektiğini de bildiriyor. Yazar, bu yaşamsal konuya at gözlükleriyle bakanların çıkmaz yollarını, kısırdöngülerin tekdüzeliğini aşan yöntemleri, Titanik’in salonlarındaki koyu sohbetler misali vurdumduymazlığı, çevre tarihinde değer yargıları sorununu dikkate sunuyor; doğanın, hayatta olduğu gibi, tarih sahnesinde de bir oyuncu –şüphesiz baş oyunculardan biri– olduğunu hatırlatıyor.

    Önceliği su ve ormanlara veriyor Radkau; iktidar ile alışverişleri uzun bir bölümde masaya yatırıyor. Bu çok önemli iki kaynağın kişisel çıkarlara karşı savunulması gerektiğine vurgu yapıyor. İnka kültürüne, Sümer uygarlığına, Asya içlerine, Akdeniz dünyasına, Batı ve Kuzeybatı Avrupa’ya, neredeyse dünyanın her bir köşesine uzanmak isteyen sömürgecilikten, insanlık ile çevre arasında yakın yüzyıllardaki ilişkilerden, küreselleşme labirentindeki çevre tarihinde kırılma noktası olarak belirlediği Amerikanlaştırılma-
    dan; nükleer kıyamet ve kanser kaygılarından; bilimsel gelişmeler yanında manevi kökenlerden, dışlanmışlıklar ve geliştirilmesi gereken eleştirel duruşlardan dem vuruyor.

    Başyapıtlarından Çöküş’te “Ben tedbirli bir iyimserim,” diyen Jared Diamond ise şöyle değerlendiriyor durumun ciddiyetini: “Eğer bunları çözmek için kararlı adımlar atmazsak, gelecek birkaç on yılda tüm dünyanın yaşam standardı düşecek veya belki daha da kötüsü olacak! İşte bu yüzden hayatımın bu noktasında kariyerimi problemlerimizin ciddiye alınması hususunda insanları inandırmaya adadım. Aksi takdirde böyle yaşamaya devam edemeyeceğiz”. Diamond, kitabını korona günlerinde yazmış olsa, neler döktürürdü acaba?

    MEMLEKETİMDEN DOĞA MANZARALARI

    “Yaşanmışlıktaki tarih”

    1979’da İstanbul Üniversitesi’nden yeni bir dünyada yeni bir bölüm hayaliyle Ege Üniversitesi’ne naklimi yaptırdıktan hemen sonra Turgutlu (Kasaba) tarihiyle uğraşmaya başlamıştım. Böyle bir ilginin en önemli sebebi, ilçeyi kuzeyinden saran Çaldağı’nda bir İngiliz şirketinin nikel madeni çıkarmak için yüz binlerce ağacı kıyımdan geçirmesinin getirebileceği sonuçlardı.

    Benim 1950’lerin ikinci yarısında “Talebe Treni”yle Manisa Lisesi’ne ve çoktan kurumuş Leylek Çayı boyunca Gediz Nehri’ne gidip geldiğim günlerde, bağın/bahçenin, zamanla yok edilen pamuk tarlalarının, nice ağaç ve bitkinin ufkunda görüş mesafemdeydi Çaldağı. Gerek Turgutlu’da yapılan bilimsel toplantılar, gerekse nikel şirketine karşı TEMA ve Turgutlu Çevre Platformu (TURÇEP) önderliğinde düzenlenen yürüyüşler (özellikle de Taksim Gezi Parkı’nda patlak veren protestoların Kasaba’daki yansımaları) gösterdi ki artık durum değişmişti. Oradaki kıyım yönlendirdi beni böylesine hayati bir sorunla ilgilenmeye. Önce Küllerinden Doğan Kasaba: Turgutlu kitabını yazdım, sonra Kasaba’daki yıllarımın tanıklığını da yapmış olan Sıtkı Cantekin’in 1940-1960 fotoğraflarıyla yakın tarihe yöneldim. Çaldağı: Kasaba’mdaki Darbe ile bir doğa felaketinin görgü tanığı oldum. Ne demişti Cumhuriyet’in yetiştirdiği mümtaz tarihçilerden Şerafettin Turan: “Yaşanmışlıktır tarih”.

    Kitaptan bir alıntıyla özetleyeyim derdimi: “Aslında biliyordum, öğrenmiştim dünyanın dört bir yanına ulaşan Avrupa’nın ekolojik emperyalizmini; 20. yüzyılda ABD’nin okyanuslara açılan donanımlı gemilerinin ettiklerini; tanıştım “Çıkarımız bizi hangi denize, hangi kıyıya yöneltirse, kazanç bizi geniş dünyanın hangi limanına sürüklerse” diyen sömürgecilikle. (…) Çaldağı benimdir; Çampınar köyünden Memed’indir, Ramazan’ındır; İzmir’de açık pazarlarda sattıkları ürünlerinden satın aldığım köylülerindir. Emekli Astsubay Muammer Arabulan’ındır, Turgutlu’nundur, Gediz’indir, çevresinindir; Türkiye’nindir, tüm doğaseverlerindir”.

  • Temizlik imanın yarısı Osmanlı olmanın nişanı

    Temizlik imanın yarısı Osmanlı olmanın nişanı

    Avrupalının temizlik konusundaki genel zaafı, Türk-Osmanlı kültürünü parlak gösterir. Gerçekten Doğulu, evini ve bedenini Batılıya kıyasla çok daha temiz tutar; ancak dün olduğu gibi bugün de çevresi konusunda pek duyarlı görünmez. İlginç bir ayrıntı da, taharet sırasında kağıt değil sadece su, taş ve bez kullanılmasıdır. Zira kağıt Osmanlı toplumunda bir ilim malzemesidir!

    Pierre Belon, Paulo Giovio ve Richer gibi 16. yüzyılda Osmanlı topraklarına gelen seyyahlar Türklerin temizliklerinden hayranlıkla bahsederler. Roma’dan sonra Ortaçağ Avrupa’sında her şey gibi temizlik ve toplum sağlığı önlemleri de gerilemişti. Aynı yüzyılda bir Türk hamamına konuk olan Alman vaiz Salomon Schweigger, Türklerin kafalarında bıraktıkları bir tutam perçemi, “öldüğümüz zaman kâfirlerin elleri ağzımıza girip kirletmesin, perçemimizden tutarak kellemizi atsınlar” diye gerekçelendirdiklerini hayretle kaydetmişti. 

    Gelgelelim evlerini, saraylarını ve bedenlerini pirüpak tutan Türklerin ülkesinde, sokaklar o kadar da iç açıcı değildi. Fatih Sultan Mehmed ve birçok vakıf, yerlerdeki tükürükleri kireç ve kül ile kapatsınlar diye görevliler tayin etmişti. Kanunî Sultan Süleyman, 1539’da bir kanunname çıkarmak ihtiyacı hissetmiş; ev ve dükkanların temiz tutulması, çamaşır sularının yollara dökülmemesi gibi birkaç kesin hüküm ortaya koymuştu. 

    Eski Türklerde bir çeşit su kültü vardı; suyu kirletmemek için sık yıkanılmazdı; bu da ancak kendine özgü bir temizlik anlayışını mümkün kılıyordu. Taş ile taharetlenmek uzun süre geçerli bir temizlenme yolu sayılmıştı. Cengiz Yasası’na göre elbiseler, giyenin üzerinde paralanmadan değiştirilmezdi. Yerleşik hayat su kullanımını belki daha da mümkün hâle getirdi. İslâmiyet suyla temizlenmeyi sıkı sıkıya buyurdu: Çeşitli ayetler, maddi ve manevi temizliğe vurgu yapıyordu; bir hadis-i şerif, temizliği inancın yarısına eş tutuyordu. 

    Roma medeniyeti ile karşılaşma, Türk yurtlarında yeni tür hamamları yarattı. Hayrat kültürü sayesinde her köşe başını bir çeşme tuttu; büyük bir su medeniyeti doğdu. Kanalizasyona bağlanan Mezopotamya kökenli çömelmeli tuvaletler, Müslüman taharetlenme anlayışıyla da uyumluydu ve önce Bizans sonra da Osmanlı fetihleriyle yaygınlaşarak Avrupa’da “alla Turca” adıyla meşhur oldu. “Bokçu” da denilen lağımcılar kanalizasyonlar kazarak şehri pak tutuyor, ordunun geçtiği yerlere çukurlar açıp sonra kapatıyor, çöplük subaşısı “çöp çıkaran, çöp çıkaran!” nidalarıyla İstanbul sokaklarını dolaşıyordu.

    Tüm bunlara rağmen 18. yüzyılda isimsiz bir İstanbullu yazar, besbelli ki iç dökmek amacıyla kaleme aldığı Risale-yi Garibe’de; yere tükürenlere, helada basamağa pisleyenlere, elini yıkamadan hamur yoğuranlara galiz küfürler ve katı beddualar sıralamıştı. Seyyah-ı Âlem Evliya Çelebi, Viyana’da şahit olduğu bir beyin ameliyatında aksırıp hastaya rüzgâr (mikrop?) bulaştırmamak için ağzını ve burnunu bir mendille kapatacak kadar kibardı. 18. yüzyılda ölenlerin üzerinden/evinden çıkan mal ve eşyaların kayıtlarında sabun, lif, leğen, ibrik, havlu gibi temizlik malzemeleri görülmesi olağandı.

    ‘Murdar kefere’ Osmanlılara göre bir Batılı, temizliğinden her daim şüphe edilen bir kimseydi. Fransa Kralı 14. Louis’nin sağlık güncesine göre kral, 1647-1711 arasında sadece bir kez yıkanmıştı. 15-16. yüzyıllarda Avrupa’da yeni yeni canlanan yıkanma âdeti fıçılara girmekten ibaretti. Hamamları ve kanalizasyon ağları kurulu olan, akan sularda yıkanan Osmanlılar için bu durum bir tepeden bakma tavrını doğurmuş olmalı ki, çarşı ressamları tarafından betimlenen bu sahnede sadrazam huzuruna çıkacak Venedik elçisi görevliler tarafından tütsülenmekte, kötü kokulardan arındırılmaktadır (Taeschner Albümü, 1640-60 dolayları, Hannover 1925).

    Abdesthane

    İran-Safevi sarayı tarafından Osmanlı sarayına armağan edilen bir yazmadan alınan bu minyatür, oldukça ender bir abdesthane ayrıntısını içeriyor. Bir hükümdarın tekne gezintisini betimleyen minyatürün sol alt köşesinde def-i hâcet eden bir Doğulunun 16. yüzyıldaki görünüşü var: Etekler özenle toparlanmış ve Avrupalıların aksine çömelme duruşu hâkim. Taharet imkanları hakkında burada bir bilgi yok, ancak başka kaynaklardan biliyoruz ki kâğıtla temizlenmek -bir ilim malzemesi olduğu için- oldukça sakınılan bir durumdu. Temizlikte çoğu zaman sadece su, bazense sabun, taş ve bez parçaları kullanılıyordu. Tuvalette uzun kalmak, pislikle teması artıracağı için hiç hoş karşılanmazdı (Külliyât-ı Sadî, 1570-75, TSMK H. 740).

    Mıntıka temizliği 

    3. Murat’ın, oğlu Mehmet adına düzenlediği sünnet şenliğinde, Atmeydanı’nda hummalı bir temizlik. Evini ve bedenini temiz tutmaya özen gösteren Osmanlı halkı, dış mekanın temizliği konusunda o kadar da hassas olmadığından, birçok görevli bu işi üstlenmişti. Süpürgecilerin yanında, ellerindeki deri torbalarla yere su döken görevliler görülüyor (İntizâmî Surnâmesi, 1582, res. Nakkaş Osman, TSMK H. 1344).

    Havuzlu hamam Hamama gitmek Osmanlı tabiplerine göre sağlık için elzem değilse bile gerekli bir eylemdi. Burada sadece yıkanılmaz, saç ve vücut tıraşları da yapılırdı. Buhari’nin derlediği bir hadiste sünnet olmak, kasıkları tıraş etmek, tırnakları kesmek, koltuk altlarını almak, bıyıkları kısaltmak peygamberlerin geleneklerinden sayılıyordu. Burada sahnenin sağ altında, saçını kazıtan bir genç görülüyor. 17. yüzyıla ait bu betimde, klasik Türk hamamının yerine, oldukça kalabalık bir erkek grubunun aynı anda kullandığı havuz görülüyor. Osmanlı ülkesinde böylesi bir havuzlu hamamı ilkin 16. yüzyılda Beşiktaş’ta Deli Birader lakaplı bir şair kurmuştu; ancak yoğun rağbetten dolayı kıskançlığa uğramış ve hasımların eşcinsel fuhuş iddiaları nedeniyle yıkılmıştı (1. Ahmed Albümü, 17. yüzyıl, TSMK B. 408).
  • Paris şehir içinde çokparçalı yürüyüşler

    Paris şehir içinde çokparçalı yürüyüşler

    Yürümenin somut ve soyut cepheleri sapaklarla dolu. Kimileri sevmez sapmayı; asıl yoldan uzaklaşılmasına yolaçtığına inanırlar; onlardan olmadım ben. O kadar ki, çıkmaz sokaklara, her ne demekse “yanlış yollar”a sapmaya bayılırım. Asıl yol mürekkeptir; onu asal yol kılan başat özelliğini orada aramak gerekir… Yazıya dökmeye koyulduğumuz özöykü’nün, ne’sinden çok nasıl’ı onu yüksek hizaya taşıyacaksa taşıyacaktır.

    Yürümek fiilinin, yürüyüşün “yol düşüncesi” ile çakıştığı bireyler familyasının bir üyesi olarak yaşamımı sürdüredurayım, o konumla zıtlaşan bir karşı-konuma daha yatkın oldum hep: Ömrümün hafife alınamayacak bir bölümü masa arkasında oturarak geçti.

    Nietzsche’nin “ancak oturarak düşünüp yazılabilir” diyen Flaubert’e Putların Alacakaranlığı’ndaki pek ünlü çıkışını okuryazarlar tanır: “Yakaladım seni nihilist! Oturup durmak, tam da Kutsal Ruh’a karşı işlenen günah. Bir tek size yürürken gelen düşüncelerin değeri vardır”.

    Paylaşmıyorum o salvoyu, yalnızca çok oturan biri olduğum için değil, sık yürümüş biri de olduğum için: Gövdemin bütün konumlarında düşünceler geliştirdiğimi bilirim; buna karşılık tıpkı Nietzsche gibi yazarken ayakta durmamışımdır (Gide gibileri hesaba katıyorum doğal olarak).

    Yürüyen gövdenin zihnin işleyişini etkilediği yadsınamaz: Yürüyüş hali, doğurduğu açı ve ufuk değişikliklerinin kesintisizliğine bağlı biçimde çok sayıda tetikleme yaratır. Öte yandan, dalgın yürüyüş hali farklı bir zincirleme düşünce silsilesi peydahlar; körlemesine bir ilerlemeden derin uçlara ulaşıldığı gerçektir. Herkesin reçetesi kendine. Benimkisi toplama sürecine sıklıkla dayalı bir yürüyüş halidir, sonuçları sonra -Nietzscheseverleri kızdırmak pahasına- oturunca, hattâ uzanınca yüzeye tırmanmaya koyulacaktır.

    Alışıldık yollarda yürümek Enis Batur’un sıklıkla yazmak ve randevulaşmak için kullandığı Paris’teki Arago Bulvarı.

    Yol-cu açısından ana ölçünün adım olarak ele alınması benim gözümde uygun yaklaşım. İlk adımıma, kendi kendime ilk ayağa dikilişime ilişkin anılarım belleğimin asla erişemeyeceği tabakalarında kazılı. Oğlumunkileri gördüm yürümeye başladığında, o ana denk geldim; yüzüne yerleşen ifadeyi unutmadım bunca yıl geçti; benimkisi büyük olasılıkla eşi benzeriydi: Belki ilk utku duygusudur bu, yenidoğanın. Kimsenin yardımını almadan, erişkinler gibi durmayı, adım atmayı başarmak -yürümeyi öğrenmekten dem vurulmasını yadırgarım hep.

    50. yıldönümünde “Ay üstünde ilk adımı insanın” yeniden gündemin merkezindeydi. Bu adımın tanığı olmuş birkaç milyar dünyalıdan biriydim; Amerika Büyük Bir Şaka’da ben de bıraktığı ize değinecektim.

    Hiç kimsenin adım atmadığı yerlere ilk gidenlere ayrıcalıklı yer açılır Dünya’nın fihristinde. Büyük keşifler bir avuç gözüpek kaşifin harcıdır ya, onlarla elbet kıyaslanamayacak özel adımlar atmışızdır yaşarken; yalnızca kendimizi heyecana garketmiş hamlelerdir bunlar. Arkamda, arka hikayeler katalogumda sayısız öyle adım olmuştur; benim dışımda kimseyi ilgilendirmeyecektir varlıkları, izleri. İlk adımımınki de.

    Neden öyleyse yaşamöyküsü, auto-fiction ya da anı metinleri yazıyoruz? Ne’si olduğuna inanıyoruz yaşadığımız hayatın, ki hikâyesi başkalarını ilgilendirsin?

    Tartımlı düşünülürse, bir yazarın yaşamı -ayrıcalıklı örnekleri ayırırsak- sıradışı özellikler taşımaz pek. Bakmayalım efsun yüklemelerine, nedir ki Kafka’nın ya da Kavafis’in “hikayesi”. Bitmez tükenmez serüvenlerin doldurduğu, kalabalıkların, bazan koskoca ülkelerin yazgısını etkilemiş, sözgelimi Mao’nun, Mustafa Kemal’inkiler. Çok değerli yapıtların olaysız, handiyse ıssız yaşam biçiminden çıkabildiğinin tek örneği Pessoa mıdır; hayır.

    Yürümek, işte böyle bir edim türü; somut ve soyut cepheleri sapaklarla dolu. Kimileri sevmez sapmayı; asıl yoldan uzaklaşılmasına yolaçtığına inanırlar; onlardan olmadım ben. O kadar ki, çıkmaz sokaklara, her ne demekse “yanlış yollar”a sapmaya bayılırım. Asıl yol mürekkeptir; onu asal yol kılan başat özelliğini orada aramak gerekir: Borges’in Çatallanan Yol diye tanımladığı tür. Yazıya dökmeye koyulduğumuz özöykü’nün, ne’sinden çok nasıl’ı onu yüksek hizaya taşıyacaksa taşıyacaktır.

    Cehennem Pasajı’na uğrayışımın hemen ertesinde, Paris’teki klasikleşmiş güzergahlarımdan birini seçtiydim kimbilir kaçıncı kez. Aklımın yarısı bir önceki günün “Biz Ağaçlar” sergisinde, öbür yarısı içine yerleştiğim, hareketli parçası olduğum yolun çokparçalı kesitlerinde, ilerlemeye başladım.

    İçimdeki şeytan(lardan bu ‘iş’le sorumlu olan) dürttü o gün; yolun başından sonuna gidesiye, cep telefonumla fotoğraflar çektim; seçip sıraladıklarımla, hayır bir çok parçalı değil, hafif irkilerek ‘tenya şeridi’ olarak vaftiz ettiğim bir bütünlük oluşturmayı umdum. Arago Bulvarı, başlangıcına yakın bölümündeki kahvede pek çok metnimi yazdığım, randevulaştığım caddedir. Sık sık uzun, hafif eğimli yolu gidiş yönündeki kaldırım üstünden katederim; bu kez de alıştığım akışı zorlamadan, durakalka ilerledim.

    Şehir, tarihini ve efsanesini bir parça tanımışsanız, sizi insanlar ve olaylar üzerinden farklı zamanlara savurur; tekzamanlı olamaz yürüyüş çizginizi kuşatan gerçeklik. Bir şimdiki zamanınız vardır tabii, ama zihniniz ona çivilenmez her an, makas değiştirir. 35 Numara’da, görece yeni fotoğraf galerisi Zebra № 35’de Oturuyor yangının üzerinden aylar geçmiş, Notre Dame Katedrali’nin gece karanlığından alevler içindeki fotoğraflarını sergiliyor. O gece ben de İstanbul’da, TF1’den haberleri izlerken ekranın fotoğrafını çekmiştim (Cep telefonuma bakıyorum: 15 Nisan 2019, yerel saatle 21.31 yazıyor. Tarih’in ortasından böyle geçiyoruz artık; ona kendimizi dahil ettiğimiz kuruntusuyla, her gün birkaç milyar adet selfie’nin çekiliyor olmasını başka nasıl açıklarız).

    Yangın, ormanlarından yaklaşık 800 yıl önce kesilip katedralin çatısında kullanılmak hedefiyle hazırlanan meşe putrelleri kavurmuştu. Bir banka oturup düşündüm: Kütük, büsbütün canlı olmaktan çıkıp kesinkes ölü bir organizmaya dönüşüyor muydu kesildikten sonra? Yoksa, içinin içinde canlı hücreler, dokular kalıyor muydu? Ya da bir çeşit fantom acı çekmiş olabilir miydi Notre Dame’ın çatısındaki putreller?

    Sonra Cité Fleurie’ye dek sürdürdüm yürüyüşümü. 1878’de, bir girişimcinin Evrensel Sergi’den artan malzemelerle inşa ettirdiği bu sanatçılar sitesinin evlerinde kullanılan parçalar arasında Osmanlı pavyonundan gelme olanlar var mıydı sorusunu öteden beri kendime sormuşumdur. Paris’e gelen Türk ressamları arasında kısalı uzunlu burada konaklayan olmuşsa bile, kayıtlarda gözüme çarpmadı benim. Site bir ara Gauguin’i, 9 numarada Modigliani’yi ağırladığı için övünüyor; şimdiki konukları hakkında bilgi yok.

    İkinci mola yeri, yanıbaşındaki Square Henri-Cadiou. O da Cité’de atölye kurmuş sanatçılardan biri; oraya kurumsal bir nitelik kazandırdığı için seçilmiş olmalı parkın adı. Taşınmaz taş satranç karesi asıl heykel! Roussel’i, Nabokov’u, Zweig’ı, hepsinden çok Marcel Duchamp’ı çağrıştırıyor bana varlığı. İki oyuncu buluşuyorsa burada, biri evinden yanında getirecek taşları. Tek başına yürüyüşünü sürdüren, mola vermek için parka uğrayan biri, iki ayrı oyuncuya bölerek kendini, hayalet taşları boşlukta yerleştirerek hayaletsi bir oyun oynayamaz mı, neden olmasın?

    Bir ‘kare’ye oturtulmuş hapishane Venezuelalı eylemci İlyiç Ramirez Sanchez’in, nam-ı diğer “Çakal Carlos”un 15 yılını geçirdiği, Arago’nun 1909’da giyotin kurduğu La Santé Hapishanesi büyükçe bir kare şeklinde.

    Parkın bitiminden başlayan yüksek, alımlı duvar La Santé Hapisanesi’nin. Yanlış bilmiyorsam, 15 yıl buradaki bir hücrede tutuldu İlyiç Ramirez Sánchez; sonra başka bir hapisaneye nakledildi. Nüfusunu bilmiyorum La Santé’nin; duvar boyu ilerlerken üst katların parmaklıklı, çamaşır asılı pencerelerine bakarken içim daralıyor. Büyükçe bir ‘kare’ye oturtulmuş hapisane yapıları. Arago tarafında 1909’da giyotin kurulmuş; işgal döneminde Pétainci işbirlikçilerin elinden 14 direnişçi öldürülmüş; bugünse köktendinci teroristler için yapılmış özel bir kafes barındırıyor kare.

    Kare diyorum… Beckett’in Quad’ı kaçıncı kez zihin perdemde canlanıyor; kukuletalı siluet giriyor çıkıyor kareye; aynı La Santé’nin volta alanındaki hareket etme düzeni, karenin öteki yakasına, Beckett’in Godot’yu Beklerken’den gelen telif geliriyle satın aldığı dairenin penceresinden gördüğü hapisane avlusu konusuna bir defa daha döneceğim.

    Bu aşamada, birkaç yıl önce ikinci Paris kitabımda ağırladığım tarihî bir parçaya yoğunlaşıyorum: Şehirde başka örneği kalmış mıdır bilmem, bu memişhane’den bir dolusuna rastlanırdı 1970’lerde, hatırlıyorum. Dahası, şehirde ilk zamanlarımda, Fransız arkadaşlarımdan birinin beni bu memişhaneler bağlamında uyardığını da: Eşcinsellerin avlanma mekânları arasındaymışlar meğer. Kaç yıl geçti aradan; Roland Barthes’ın sarsıcı Incidents’ında çıktılar karşıma; hazret epey siftinmiş oralarda. Bugün bir tarihî şehir mobilyası örneği.

    360° çizerek etrafında fotoğraflarını çekiyorum yeniden. İşim bitince duvarboyunu katetmeyi sürdürüyorum, “Duvar”ı yazalı çeyrek yüzyıla yakın bir süre geçmiş olmalı; yeni bir ‘duvar metni’ hazırlanıyor aylardır kafamda, La Santé’ninki bir araf duvarı, arkasında bir cehennem sahası, günler ve geceler bitmek bilmez içeride (kodes, mahpushane, dam ve benzeri pek çok adı sanı vardır hapisanenin, bana kalırsa en okkalısını dile getirir “ben içerideyken” diyen biri); hele ki gerçek anlamda “ağırlaştırılmış müebbet” cezasına çarptırılmış olanların gözünde dışarısı yokolmuştur.

    Hafızanın içinde yürümek Paris’teki Saint-André des Arts Sokağı’nda her gün yürüyen, genç-yaşlı insanlar…

    Duvarın bitiminden sola dönüyor, paraleldeki Saint-Jacques Bulvarı’na, 38 numarada Sam’ı selamlamak için geçiyor, gerisin geri ilerlemeye koyuluyorum. Yürümek, ayrıca bir zaman tüneli açıyor insanın önünde; hayır, kronolojik bir hat değil oradaki; tersine, parçalanmış ve kimi parçaları dağılıp zemininden kopmuş bir ayna neyi nasıl yansıtırsa öyle: başıbozuk akış. Beckett’le tanıştığım gün Saint-André des Arts Sokağı’nın Saint-Michel çıkışındaydı; belki de Minuit Yayınevi’nden oraya yürüyerek gelmişti. Uzun yürüyüşlerin adamıydı, sabitleşme eğrisi yüksek ‘anti-kahraman’larının tersine. Bir pub’a oturmuş, biralarımızı söylemiştik; Christophe benim SB düşkünlüğümden coşkuyla sözettikçe taburemde ufaldığımı anlamıştı sanırım. Bir cesaret posta adresini istemiştim; Nil yayımlandığında ona gönderdim; teşekkür kartı ulaştı sonra; çerçevesinin içinde hâlâ bir tılsım, bir tür karşı-muskadır benim gözümde. Oradan Sam’ın bana “devam et” diye seslendiğini kurarım.

    Christophe’la 217, Rue Saint-Honoré’deki çift odayı paylaşıyorduk; o pervasız, taşkın genç adam beni Nedim Gürsel’le tanıştırmıştı; ama o bir şey mi, gözüpekliği sayesinde Chez Ruc’de Roland Barthes’ın masasına gidip uzun bir sohbete dalmış; aynı kahvede, komşumuz Roger Blin ile birkaç kez demlenmiş, Beckett’lerimizi tokuşturmuştuk. Onun sahneye koyma titizliğinden, Godot’yu Beklerken için Giacometti’ye yaptırttığı çıplak ağacın hikayesinden geçmiştim birkaç yıl önce. Beckett’in ağacı kaybolmuştu. Ama, Gazon Street de sırra kadem basmamış mıydı? Benim ‘iş’lerimden biri de bu kayıpları anımsatmaktı.

    Saint-Jacques Bulvarı, bir köşeyi geçince Auguste Blanqui caddesine dönüşür. Orada, yorulmuşum, bir yol kenarı sırasına oturuyorum. Benjamin düşüyor orada aklıma. Barikatlar beyinin yıldız haritası üstünden evren okumasına kilitlenişi. Onun, tek tek, Paris adreslerini ziyaretlerimden ne ummuştum?

    Artık mahalleye dönüş vakti. Yürüme’k’ten çeyrek yüzyıl sonra, gövdemin eskisi kadar dirençli olmadığının farkındayım; bir sonraki aşamada baston edinmeye gelecek sıra.

    Geçmişle bugün arasında 1866’da Sébastopol Meydanı’nda Saint-Jacques Kulesi’nin görünümü.
  • Gelmişi ve geçmişiyle geleceği göre sektörü

    Gelmişi ve geçmişiyle geleceği göre sektörü

    Falcılık, kâhinlik, astrologluk, bostrobotluk gibi, gelecekten haber verme sektörünün bilinen liderleri var. Bunun yanısıra siyasetten dine farklı alanlarda hizmet veren ama gelecekten haber verme, geleceğe dair umut veya korku salma gibi işlerden elde ettiği faaliyet dışı gelirler kalemi bilançolarında çok daha büyük yer tutan sektörler de var. Peki 12 burçlu, 12 aylı takvimin 13. yıldızı neden iptal edildi?

    Elbette geçmiş kadar geleceği de merak ediyoruz ve elbette bu takıntımız tarih boyunca mevcut olmuş. İşin esası, post-modernizm belasından sonra maaşallah geçmişi de neredeyse en fazla geleceğimiz kadar bilebileceğimiz ileri sürülse de, ben sabah ne yediğimi biliyor akşam ne yiyeceğimi ise ancak tahmin edebiliyorum. Ha elbette geçen yıl bu zamanlar kahvaltıda ne yediğimi yanlış hatırlayabilirim (ki ne yanlış hatırlayacağım, iki tane yumurta yedim, zira her sabah iki yumurta yerim), ama akşam ne yiyeceğimi bilmem mümkün değil. Yani evet, planım varsa, önceden mönüde neler olduğunu öğrenip karar vermeye çalışıyorum ama lokantaya oturup listeye bir daha bakınca fikrim değişiyor. Tabii Sultanahmet Köftecisi gibi “Mönü mü? Ne mönüsü? Köfte var, piyaz var işte, daha ne olacağıdı?” türü yerlere gitmeden önce hepimiz ne yiyeceğimizi biliyoruz, orası ayrı.

    İnsanların gelecek merakı, yarın-öbür gün ne yiyeceklerine değil de başlarına neler geleceğine dair bir merak ve kümülatif olarak düşünecek olursak tarih boyu minik gezegenimizin inişli çıkışlı ekonomisinin en dev ve sarsılmaz sektörü. Falcılık, kâhinlik, astrologluk, bostrobotluk gibi gelecekten haber verme sektörünün bilinen liderleri var. Bunun yanısıra siyasetten dine farklı alanlarda hizmet veren ama gelecekten haber verme, geleceğe dair umut veya korku salma gibi işlerden elde ettiği faaliyet dışı gelirler kalemi bilançolarında çok daha büyük yer tutan sektörler de var.

    Bu sektörlerin en masumu, ciddi ciddi uzayı merak edip, gök küredeki yıldızları, gök cisimlerini inceleyip bunlar arasındaki ilişkileri gözlemleyerek takvim falan çıkartan kadim astronomlar. Astronom diyorum, çünkü bu abilerin işin en başından itibaren astrolojiye inanmadığını, astrolojiyi sadece kendi astronomi çalışmalarına kaynak, fon, finansman bulabilmek için gerçekmiş gibi sattıklarını biliyoruz. Eh, bilimsel çalışma için söylenen beyaz bir yalan diyelim. En azından başka insanların acıları üzerinden kariyer kurup yalan söylememişler.

    Peki neden bu geçmiş zamanın astronomlarının astrolojiye inandığını reddediyorum? Şimdi aklımda kaldığı kadarıyla bu abiler gök cisimlerini gözlüyor, bunların birbirleriyle ilişkilerini not ediyor falan ve bu sırada o zamanlar dünyaya eşit uzaklıkta zannettikleri (çok da üzerine gitmeyin adamcağızların ayol, o zamanlar insanlığın deneme yanılma dönemindeyiz hâlâ; dünya halkları olarak bilgimiz bugün 5 yaşında bir çocuk kadar) bir takım yıldızları da tespit edip bunların bulunduğu kuşağa Zodyak kuşağı diyorlar. Yine o dönemlerde gök cisimlerinin hareketlerine dayalı takvimler icad ediyorlar.

    Ancak daha sonraki yıllarda bu abilerin o dönem kullandıkları sayı sistemine, takvime bakılıyor; bir de bu Zodyak kuşağındaki takım yıldızlara. I-ıh. Sayılar tutmuyor. Kuşakta 13 takım yıldız var, 13 de kafadan asal sayı ki hepiniz bilirsiniz, asal sayılar burnundan kıl aldırmayan sayılardır; kendi varlıklarıyla bölünmez bir bütünlük sergiler, ne mozaiği lan mermerdir. Bizim abiler de ne yapıyor? Bu takım yıldızlardan birine aynen şut. 12 takım yıldız, 12 burç mantıklı. Zira zaten Zodyak kuşağından çok daha önce güneşin hareketlerinden yılı 360 gün hesaplamışlar ve sonra da 12 aya bölmüşler.

    E şimdi bu adamlar gerçekten astrolojiye inansa, “Merkür retrosu” falan diye konuşan zevzekler olsa, koskoca bir sektörün 1/13’ünü komple iptal ederler mi? Bununla kalsa iyi, Zodyak kuşağındaki takım yıldızlar pek de öyle eşit sürelerde gözlemlenmiyor; kimi 10 gün sürüyor kimi 40 gün. Ama bizim kadim astronomlar ne yapıyor? Sosyalist bir eşitlikçilik çerçevesinde her burca eşit sayıda gün dağıtıyor. Ha sonra biz bir yılın 360 değil, 365 gün sürdüğünü saptayınca o dağılım da değişiyor; yani en başta kolpayla başlıyor, zaman geçtikçe iş daha da kolpalaşıyor. Zaten daha da kolpalaşmasının sebebi, o kadim astronomların günümüzde sadece astronom olarak varlık gösterebilmeleri ve astroloji sektörünün komple bu işe gerçekten inananlara kalması.

  • ‘Sosyal mesafeli flört: Pandemi ekranlarında yalnız kalpler ve nostalji

    ‘Sosyal mesafeli flört: Pandemi ekranlarında yalnız kalpler ve nostalji

    Koronavirüs salgını, romantik ilişkilerimizi de dönüştürüyor. Online randevulaşma uygulamaları rekor üzerine rekor kırarken, kullanım biçimleri de değişiyor. Bu aralar çiftler hemen buluşmak yerine daha çok görüntülü konuşmaya, daha “derin iletişim” kurmaya odaklanmış gibi… Peki tüm hayatımız bir telefon ekranına sığar hâle gelmeden önce “sosyal mesafeli” ilişkiler nasıl kuruluyordu?

    İnsanın sosyal bir hayvan olduğu ve bağlantı kurmaya en az ekmek, su ve tuvalet kağıdı kadar ihtiyaç duyduğu gerçeğiyle hiçbir zaman korona dönemi kadar doğrudan yüzleşmemiştik. Buna rağmen pandemi, evliler ve ilişkisi olanlar için üstünü örttükleri problemlerle yüzleşmek zorunda kaldıkları ve bazılarının yollarını ayırma kararıyla noktaladıkları bir dönem oldu, oluyor. Çin’de geçen yıl bu zamanlara kıyasla boşanmalar yüzde 300 arttı; Türkiye’de de bazı avukatlık firmaları boşanmak için başvuranların sayısının dörde katlandığını açıkladı. 

    Bekarlar ise online randevulaşma uygulamaları sayesinde “yeni normal”e daha iyi ayak uydurmuş gibi görünüyor; fakat yeni şartlarla… Aslında bu uygulamalar, uzun zamandır hayatlarımızın bir parçası. Anketler dünya çapında, çiftlerin tanışma metotları içinde internetin ikinci sırada olduğunu gösteriyor. Arkadaşlar aracılığıyla tanışma hâlâ 1 numara, ama pandemi bu sıralamayı her an değiştirebilir. 29 Mart’ta yeni nesil online randevu uygulamalarından Tinder’ın, bir günde 3 milyarın üzerinde “kaydırma”yla rekor kırdığını açıklaması bunun işaretlerinden (Uygulamada önünüze çıkan bir fotoğrafı sağa kaydırmak beğenmek, sola kaydırmak beğenmemek anlamına geliyor. İki kişi karşılıklı olarak birbirlerinin fotoğrafını beğenirse eşleşme sağlanmış oluyor)… 

    Eskiler bitiyor, yeniler filizleniyor

    Pandemi günlerinde boşanma oranları roket hızıyla artarken, internet taze aşklara yelken açanlarla doldu. Online randevu uygulamalarının kullanıcıları rekor sayılara ulaştı.

    Hollanda gibi ülkelerin resmî sağlık önlemleri arasında düzenli bir “seks partneri” bulmayı da saydığı bu olağanüstü günlerde, online tanışma uygulamalarının kullanıcı sayısı artarken, işlevleri de değişmeye başladı. Nisan’ın ikinci haftasında, match.com sitesi, kullanıcılarına yaptığı bir ankette, karantina başladığından beri kur yapma davranışlarının nasıl değiştiğini sordu. Ankete katılan 6004 kadın ve erkeğin cevapları içinde; görüntülü konuşmaların yükselişi (yüzde 6’dan yüzde 69’a); evde geçirilen boş zamanın artmasıyla insanların birbirleriyle konuşmaya daha fazla vakit ayırabildiği; gündelik konular yerine korkular ve ümitler gibi daha derin hislerini paylaşmaları öne çıkıyor. Her karşılaşmanın bir sağlık riski oluşturduğu günlerde, yüzyüze görüşme aşamasına geçiş de çok daha uzun sürüyor. Kalıcı olur mu bilinmez ama, tüm bunlar hızlı teknoloji çağında “yavaş flört”ü tekrar popülerleştirmiş gibi görünüyor. Peki romantik arayışlarımız da dahil olmak üzere tüm hayatımız bir telefon ekranına sığar hale gelmeden önce “sosyal mesafeli” ilişkiler nasıl kuruluyordu? 

    Kalpleri ferahlatan yelpazeler Avrupa’da gençler balolarda tanışabiliyordu ama birbirleriyle aracısız konuşmaları, doyasıya vakit geçirmeleri mümkün değildi. Haberleşmek için geliştirdikleri yelpaze lisanı göze batmadan mesajlarını karşı tarafa iletmelerini sağlıyordu (altta). Yelpazeyi kalbe götürmek “seni seviyorum”, sol elde açık tutmak “gel konuşalım” demekti (üstte). 

    Yalnız kalpler ve ilk ilanlar

    Bilinen ilk kişisel ilan, 1685’te İngiltere’de yayımlanan bir tarım gazetesinde çıktı. Bu ilanların ilk örneklerinden birinde, “Yüksek bir mevkide 30 yaşında bir erkek, 3.000 pound civarında serveti olan bir kadın” arıyordu. Tokgözlüymüş sanmayın, 3.000 pound yaklaşık olarak bugünün 300 bin pound’una (2 milyon 500 bin TL) eşdeğer. Bazı varlıklı erkeklerin ise gözü maddiyatta değildi. Para yerine gençlik ve güzellik arıyorlardı. 45-50 yaşlarında zengin bir dul erkeğin, malvarlığını saydıktan sonra 18 yaşlarında bir genç kızla evlenmek istemesi oldukça yaygın görülen bir durumdu. 

    Kadınlara gelince… 1727’de İngiltere’den Helen Morrison, Manchester Weekly Journal’ın “Yalnız Kalpler” köşesine ilk kez “hayatını geçirebileceği hoş birini aradığını” yazmadan önce, değil gazeteye ilan vermek, kadınların bu köşeden biriyle mektuplaşmaları bile ayıp karşılanıyordu. Bu nedenle kadınlar, adres olarak kafeleri ya da misafirhaneleri gösteriyordu. Morrison’un “son derece radikal” ilanına gelen cevap ise ne yazık ki özlemini çektiği “hoş adam”dan değildi… Aldığı mektupta, şehrin valisi ona 4 haftalığına akıl hastanesine gönderileceğini yazmıştı. Kadınların ne istediklerini ifade etmeleri, 18. yüzyıl beyefendilerine göre açıkça akli dengelerini yitirmiş olduklarının kanıtıydı. 

    Benzer ilanlar okur-yazarlık oranlarının yükselmesi ve geleneksel evlilik usullerinin sorgulanmaya başlamasıyla 2. Meşrutiyet dönemi Osmanlı toplumunda da yaygınlaşmıştı. 1914’te yayımlanmaya başlayan Musavver Malumat-ı Nafia bu tür izdivaç ilanlarını ilk yayımlayan gazeteydi. İlan vasıtasıyla evlilik girişiminin ikinci adresi ise Kadınları Çalıştırma Cemiyeti’nin ilanlarını yayımlayan Vakit gazetesiydi. Savaş yıllarında eşini, babasını, oğlunu ve kardeşini kaybeden kadınlara iş imkanı sağlayan cemiyet, kadınlara sağladığı desteğin geçici olduğunu düşünerek, daimi bir gelire sahip olmaları için bir evlendirme kampanyası başlatmıştı. Bünyesindeki erkek işçilerin 25, kadınların ise 20 yaşına kadar evlenmesini zorunlu tutan bu cemiyetin gazetesi, 1918’de 81’i kadın ve 55’i erkek aday olmak üzere toplam 136 evlenme ilanı yayımlanmıştı. 

    Yeni bir dil: Yelpaze dili

    Evlilik niyetiyle flört etmenin sosyal olarak kabul gören şekli, Avrupa’da genellikle balolarda gerçekleşiyordu. Ancak burada kurallar çok sıkıydı. Erkek ve kadın, üçüncü bir kişi tarafından resmî olarak tanıştırılmak zorundaydı. Dans ederlerken birbirlerine ilk isimleriyle hitap edemez; dansı iki parçadan fazla sürdüremez ve birbirlerine ancak eldivenle dokunabilirlerdi. Ailenin büyük kızı evlenmeden, daha küçük kızlar erkeklere cevap veremezdi. Ayrıca bir baloya gitmek ya da yürüyüş yapmak için kadınların yanında mutlaka bir refakatçi (genellikle anneleri) olması gerekiyordu. Buna rağmen çiftler birbirleriyle iletişim kurmanın yolunu bulmuştu: Yelpazeler!

    1797’de yayımlanan bir “yelpaze sözlüğü”ne göre, yelpazeyi sağ yanakta tutmak “evet”, sol yanakta tutmak “hayır” demekti. Düşürürseniz “Arkadaş kalalım”, sol elinizde açık olarak taşırsanız “Yanıma gel konuşalım” mesajı veriyordunuz. Yavaşça yelpaze sallamak “Evliyim”, hızlıca sallamak “Nişanlıyım”, yarı açık halde dudaklara bastırmak “Beni öpebilirsin”, kapalı yelpazeyi göze götürmek “Seni ne zaman görebilirim” anlamına geliyordu. Erkeklerin beklediği asıl mesaj ise, kalbe götürülen yelpazenin söylediği “Seni seviyorum”du. Gerçekten sıcak bastığında yanlışlıkla verilen mesajlar ne kazalara sebep oluyordu, o da hayalgücünüze kalmış. 

    Osmanlıların Cyrano de Bergerac’ları


    Okuma-yazma bilen Osmanlılar, aşk mektuplarını kendileri yazabilse de bilmeyenler arzuhalcilere mahkumdu. Bu dönemde dilekçe gibi aşk mektubu kalıpları vardı. 

    Osmanlılar ve mürekkepsiz mektuplar

    Akıllı telefonlar, sosyal medya beğenileri ve emojilerden çok önce, Osmanlı âşıkları da iletişim kurmanın çeşitli yöntemlerini bulmuştu. 16. yüzyıl sonlarında kadınlara eldiven giyme zorunluluğu getirilmesiyle kadınların gözleri harici bir yerini görmek imkansız hale gelmişti ama serde aşk olunca, çiçeklerden şemsiyelere, festen peçeye her şey flört aracı olabiliyordu. Küçücük jestlere sığdırılmış bu muhabbetnameler öylesine çeşitliydi ki, hiç konuşmadan bir roman bile yazılabilirdi. 

    Örneğin fesi başa takıp çıkarmak “Fazla naz ettin yeter artık” anlamındaydı; elde tutmak ya da göğsün üzerine bastırmak ise “Senin için yanıp tutuşuyorum” anlamına gelirdi. Eller bele giderse “Bana oyun ediyorsun. Sana inanmıyorum”, baş sağa-sola sallanırsa “Hainsin” demekti. İki göz hafifçe kapanıp baş yavaşça eğilirse de “Sevildiğimi anlıyorum” mesajı veriliyordu. 

    Sessiz ama derin Mesire yerlerinde karşılaşan kadınlar ve erkekler belki rahatça sohbet edemiyorlardı, ama en ufak jestten meyve, sebze, çiçeklere, peçelerden feslere her şeyin gizli bir anlamı vardı.

    Jestler yetmediğinde yiyecekler ve çiçekler devreye giriyordu. Adlarıyla kafiyeli anlamlar taşıyan çiçek, sebze, meyve ve yiyecekler mektup vazifesi görüyordu. Okuma-yazma bilmeyenler veya mektubunun yakalanmasından korkanlar sevgilerini bu şekilde dile getiriyorlardı. Mesajlar oldukça yaratıcıydı: Yoğurt “Gönlünü benden soğut”, biber “Ciğerim yanar tüter”, elma “Ahımı alma”, armut “Ver bana bir umut” demekti. Pencere önünde bir saksıya gonca gül diken aile, evde gelinlik kız olduğunu cümle âleme duyuruyordu. Kafiyeli mesajlar sevgiliye gönderilen çiçeklerin sayısına da türlü anlam yüklüyordu: Üç “Buluşmamız oldu güç”, beş “Olayım sana eş”, yedi “Aşkın beni yedi” manasına geliyordu. 

    Çiçeklerin eşcinsel aşklarda da anlam taşıdığını, Koçu’nun fulyadan sözedişinden öğreniyoruz. Bu çiçeği sarığına takan delikanlı, “yoluma altınlar harcanır”, elinde tutan, “beni tenhaya götür” demek istermiş.

    Tabii arada bir yanlış anlamalar olmuyor da değildi. Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası’nda anlattığı alafranga Bihruz’un, Perîveş’e aşkı böyle bir kazaya kurban gitmişti. Bihruz yakasına taktığı sardunyayla “Yakınında olmaktan bahtiyarım” mesajı vermeye çalışırken, Perîveş gencin kullandığı “Böyle bir fanee çiçek” cümlesindeki “fanee”yi fani olarak anladığı için zavallı Bihruz’un aşkının fani bir çiçek gibi solup gideceğini düşünüp, ona yüz vermemişti.  

    Mendilim pembe, gönlüm sende

    Kırmızısı tutkulu aşk, turuncusu kalp yarası… Mendillerin renginden desenine, neresinden tutulduğuna kadar her detayı bir anlam ifade ediyordu. Kadınlar da haliyle bu gizli aşk mektuplarını işlemeye büyük özen gösteriyorlardı.

    İşte bu önemli: Mendillerin şifresi

    Musahipzade Celal, İstanbul Efendisi adlı piyesinde, erkeklerle haberleşmesin diye okuma-yazma öğretilmeyen Esma’nın beğendiği delikanlıya attığı mendille adresini bildirmesini anlatır. Safi adındaki delikanlı bu tür haberleşme yöntemleri konusunda cahil olduğundan bu işleri bilen yaşlı bir hanımdan yardım ister. Çöpçatan kadının bir mendilden çıkardığı adres tarifini bugün navigasyon cihazları bile bu kadar detaylı veremiyor: “Mendil pembe ve ıtırşahi kokuyor. Pembe, gönlüm var sende. Bu hanım seni seviyor. Bu hanım Altımermer’de oturuyor çünkü 6 tane mermer parçası var. ‘Mendil ıslaktı’ dedin. O zaman bu hanımın evi bir çeşmenin karşısında ve çifte camlı, aşı boyalı bir ev”.

    Mendillerin renkleri ayrı, jestleri ayrı anlam taşıyordu. Boşuna “Mendilimin yeşili/Ben kaybettim eşimi” diye türküler yakılmamış. Yeşil, mektup gönderdim bekliyorum demekti. Kırmızı, tutkulu aşk; turuncu, kalp yarasıydı. Siyah ise ayrılık habercisi… Ucu yanık mendil yanık bir kalbe, pencereden aşağı savrulan mendilin alınması, aşka cevap verildiğine işaret ediyordu. Sevgiliye gösterilen mendil ortadan tutuluyorsa, “Bu akşam seni bekliyorum” mesajı vardı; mendille göz silinmesi ise “Yanımdaki çaktı, işaret gönderme” anlamındaydı.

    Tabii burun silmek için değil, saklanmak için verilen mendiller, aşk bittikten sonra sahibine iade edilirdi. Bugün ayrılık sonrası birbirlerini sosyal medyadan silen âşıklardan çok da farklı değil…

    Ve sonrasında postanın nimetleri

    Baştan Çıkarma Üzerine’nin yazarı Jean Baudrillard, 1987’de Sylvère Lotringer ile yaptığı bir röportajda mektupla baştan çıkarmanın trajik yüzüyle ilgili bir anektod anlatır. Genç talibinden ateşli bir mektup alan kadın, ona en çok neresini beğendiğini sorar. Bu tür mektuplarda nelerin yazılabileceği bellidir. Ne kadar dürüsttür bilinmez ama “gözlerini” diye cevap verir genç adam. Sevgilisinden aldığı bir sonraki mektupta kağıda sarılmış bir “hediye” bulur: Kadının yerinden sökülmüş gözlerini… Sınırları en ince ayrıntısına kadar belirlenmiş mektuplaşma adabının ortasına atılmış bir bomba! “Meşum Stratejiler”in belki de en yüksek hâli. 

    Herkes mektuplarında bu kadar aşırıya kaçmıyordu. Hatta tüm amacı hanımefendilerin kat kat eteklerini aralamak olan Rönesans ve 17. yüzyıl erkeklerinin ağdalı iltifatlarla dolu mektuplarına kıyasla, 18. yüzyıl kur yapma rehberleri mektuplarda kadınların tutkularına değil, mantıklarına hitap etmeyi öneriyordu. 1809’da yazılmış bir mektuplaşma kılavuzu, kadınla erkeğin birbirleriyle yazışmaya, önce kızın babasına yazılan bir mektupla başlamalarını öneriyordu. 

    Osmanlılarda da okuma-yazma bilenler aşklarını, hasretlerini kendileri kağıda döker, aracılarla sevgililerine gönderirlerdi. Bilmeyenlerin işi ise arzuhalcilere kalmıştı. Aynı dilekçeler gibi bu mektupların da belli kalıpları vardı: “Tende canım, kaşı kemanım, nazlı dildarım, gül yüzlü şahım” gibi kalıp cümlelerle başlayan mektuplar, pek makbul değildi. Güzel bir aşk mektubu için orijinal deyimler bulunmalıydı: “Şifaulkulub (kalblerin şifası), gözüm yaşı ile yazıldı bu mektup. Nuş edip aşkın hun ile ciğer dolsun (aşkı içip, ciğer kanla dolsun)” gibi… Bu mektuplar çoğunlukla “değersiz” bir armağanla (elmas yüzük, fındık altını) gönderilirdi. Bazen de Ahmet Mithat ile Fitnat Hanım arasındaki aşk mektuplarında olduğu gibi, “Durun size bir beddua edeyim. İnşallah yakın zamanda öyle üşürsünüz ki sizi ancak gövdemin ateşi ısıtır” gibi aşk şakaları yeralırdı.

    Günümüzün sesli harfleri kullanmaya bile üşenen aceleci insanları için abartılı belki ama “Slm, nbr”den daha çok kalbe dokunduğu aşikar bu mektupların…

  • Çapkınları ve virüsleri uzak tutan moda stratejileri

    Çapkınları ve virüsleri uzak tutan moda stratejileri

    19. yüzyıl ortalarında moda olan kabarık etekler, çiçek ve kolera gibi salgınlarda “sosyal mesafe”yi korumaya yardımcı olmuş; yanlışlıkla da olsa salgınların şiddetini azaltmıştı. Ama kafesli eteklerin, geniş kenarlı şapkaların ve hatta şapka iğnelerinin arkasındaki asıl mantık, istenmeyen çapkınları uzak tutmaktı. Moda üzerinden sınıf, cinsiyet ve ırklar arası mesafenin tarihi…

    Dünyanın koronavirüs salgınıyla boğuştuğu bu tuhaf dönemin öne çıkan kelimesi “sosyal mesafe” oldu. Yetkililer, sıradan insanların “eğriyi düzleştirmek” ve virüsün yayılmasını engellemek için yapabilecekleri en büyük yardımın, yiyecek stoklamak ya da hastanelere koşturmaktan değil, sosyal mesafeyi artırmaktan –insanlar arasındaki fiziksel uzaklığı istemli olarak açmak– geçtiğini söylüyorlar.

    İzolasyon stratejisi denince ilk akla gelen şey moda olmayabilir. Fakat kıyafetlerin siyasi ve kültürel anlamları üzerine çalışan bir tarihçi olarak, modanın sosyal mesafe projesinde önemli bir rol oynayabileceğini söyleyebilirim. Bu bazen bir sağlık krizini çözmek için alan yaratmak olabilir, bazen de sinir bozucu tipleri uzaklaştırmak…

    Güneşten de korur virüsten de…


    Geniş kenarlı şapkalar, erkekleri uzakta tutmakta olduğu gibi İspanyol gribi yıllarında maskeleri sabitlemek için de kullanılıyordu.

    Giysileri uzun zamandır yakın teması ve gereksiz teşhiri azaltmak için kullanılıyoruz. İçinde bulunduğumuz krizde de maskeler “benden uzak dur” demenin bir yolu oldu.

    Moda, daha önceki salgınlarda da ne kadar kullanışlı olabileceğini göstermişti. Örneğin veba salgını sırasında doktorlar, sivri burunlu kuş maskelerini hastalarıyla mesafeyi korumak için kullanıyorlardı. Bazı cüzzam hastaları ise kıyafetlerinin üzerine bir kalp takmaya ve diğerlerine yaklaştıklarını haber vermek için çan ve tokmak taşımaya zorlanıyorlardı. Bunun da ötesinde, insanlarla aramızda bir kol mesafesini korumak istemek için illa dünya çapında bir salgın da gerekmiyor.

    Geçmişte, –özellikle de cinsiyetler, sınıflar ve ırklar arası– mesafeyi korumak, sosyal toplaşmaların ve kamusal hayatın önemli bir parçasıydı. Sosyal mesafe, izolasyon veya sağlıkla ilgili değil, görgü kuralları ve sınıfla ilgiliydi. Ve moda, bunun için biçilmiş kaftandı. “Krolin” denen Viktorya dönemi kabarık eteklerini ele alalım. 19. yüzyıl ortalarında moda olan bu hacimli etekler, sosyal mekanlarda cinsiyetler arası bariyer oluşturmak için kullanılıyordu.

    Çapkınsavar etekler Bu etekler kadınların erkeklerle aralarına güvenli bir mesafe koyabilmesi için idealdi.

    Her ne kadar bu trendin kökeni 15. yüzyıl İspanyol saraylarına kadar takip edilebilirse de, katlı etekler ancak 18. yüzyılda sınıfsal bir imleç haline geldi. Ancak ev işlerinden muaf olabilecek kadar ayrıcalıklı kadınlar bunları giyebiliyordu; eteğin içindeyken bir odadan diğerine rahatça geçebileceğiniz kadar büyük bir eviniz ve giyinmenize yardımcı olacak hizmetçileriniz olmalıydı. Etek ne kadar büyük olursa, statünüz de o kadar yüksek demekti.

    1850’ler ve 1860’larda kafesli krolinlerin seri üretime geçmesiyle orta sınıf kadınlar da bunlara ulaşabilmeye başladı. Kısa sürede “krolin çılgınlığı” bütün moda dünyasını ele geçirmişti. Kabarık etekleri kadınların hareketliliğini ve özgürlüğünü kısıtlamanın bir başka aracı olarak gören kıyafet ıslahatçılarının eleştirilerine karşın büyük, çemberli etekler toplumsal alanda kadınların güvenliğini sağlamanın sofistike bir yoluydu. Krolin, yapışkan bir talibin –daha da kötüsü bir yabancının– kadının bedenine ve dekoltesine güvenli bir mesafede kalmasını zorunlu kılıyordu.

    Kabarık etekler, yanlışlıkla da olsa o dönem görülen çiçek, kolera gibi salgınlarda faydalı olmuş olabilir, ama asıl kendileri bir sağlık tehdidiydi. Pek çok kadın alev alan etekleri yüzünden hayatından olmuştu. 1870’lerde krolin, yerini eteklerin arka kısmının kabarık görünmesi için takılan yastıklara bıraktı. Her şeye rağmen kadınların modayı istenmeyen erkek alakasına karşı bir silah olarak kullanma ihtiyacı devam ediyordu. 1890’larda ve 1900’lerde etekler daralırken büyüyen şapkalar –ve daha da önemlisi şapkaları sabitlemek için kullanılan şapka iğneleri– tacizcilerden korunmak için krolinleri aratmadı.

    Krolin denen kabarık etekler, Viktorya döneminde üst sınıflara has bir ayrıcalıktı, çünkü bunları hizmetçilerinizin yardımı olmadan giymek imkansızdı.

    Sağlığımızı korumaya gelince… İspanyol gribi yıllarında mikrop teorisi ve hijyen kurallarının daha iyi anlaşılması, –bugün kullandıklarımıza benzer– maskelerin popülerleşmesine neden oldu. Bu dönemde de kadınların kendilerini yılışık çapkınlardan koruma ihtiyacı değişmemişti ya, şapkalar yabancıları uzak tutmaktan çok maskeleri sabitlemek için kullanılır olmuştu.

    Bugün koronavirüsün yeni tarz ve aksesuarlara ilham verip vermeyeceğini kesin olarak bilemiyoruz. Belki Çin merkezli bir firmanın geliştirdiği “giyilebilir kalkan” gibi alışılmadık koruyucu kıyafetlerin yükselişini görürüz.

    Şimdilik pijamalarımızla oturmaya devam etmemiz ise daha olası…

    (Bu yazı theconversation.com sayfasında Einav Rabinovitch-Fox imzasıyla yayımlanan “The fashionable history of social distancing” başlıklı makaleden tercüme edilmiştir).