Kategori: Sosyal Tarih

  • Mezarda Doğan Çocuk Anlatıları


    oldukça nadir gerçekleşen ve “tabut doğumu” olarak bilinen postmortem fetal ekstrüzyon, hamile bir kadının ölüm sonrası vücudunda yaşanan çürüme sonrasında fetüsün dışarı atılmasıdır. günümüzde postmortem sezaryen yani annenin ölümü sonrasında cerrahi müdahaleyle doğum, bebeğin hayata tutunması için başvurulan bir yöntemdir. pek çok ülkede olduğu gibi türkiye’de de toplumsal bellekte varlığını sürdüren kabirde dünyaya gelme motifi; lohusa sultan-meyyitzade, ibn melek, bâbertî ve ali gorê anlatılarına uyarlanmıştır.

    2010 yılında İtalya’nın Bologna kenti yakınlarındaki Imola kasabasında yürütülen arkeolojik çalışmalar sırasında bulunan mezardaki yetişkin kadın iskeletinin bacakları arasında bir fetüsün yer aldığı görüldü. MS 7 ila 8. yüzyıla tarihlenen fetüsün konumu, mezardaki kadının öldüğünde hamile olduğunu, bebeğin annenin ölümünün ardından vücuttan dışarı atıldığını gösteriyordu.1 

    Kayıtlara Geçen En Erken Tarihli Vaka
    Oldukça nadir gerçekleşen ve “tabut doğumu” (coffin birth) olarak bilinen postmortem fetal ekstrüzyon, hamile bir kadının ölüm sonrası vücudunda yaşanan çürüme sürecinde, karın içi gazların artan basıncı nedeniyle yaşama şansı olmayan bir fetüsün vajinal açıklıktan dışarı atılması olarak tanımlanmaktadır. 1551 yılında İspanya’da Engizisyon Mahkemesi tarafından yargılanıp asılarak idam edilen bir kadının, ölümünden dört saat sonra bedeni hâlen asılı durumdayken vücudundan iki ölü bebeğin düşmesi, postmortem fetal ekstrüzyona ilişkin kayıtlara geçen en erken tarihli vakadır.2

    Annenin İntiharı ve Hayatta Kalan Bebek 
    Günümüzde postmortem sezaryen yani annenin ölümü sonrasında cerrahi müdahaleyle doğum, bebeğin hayata tutunması için başvurulan bir yöntem olsa da3 2007 yılında daha nadir bir vaka gerçekleşti. Hindistan’da sekiz aylık hamile iken kendini asarak intihar eden kadının yanında göbek bağı ile annesine bağlı hâlde bulunan ve kendiliğinden dünyaya gelen bebeğin hayatta olduğu görüldü.4 

    Hamile Kadın Öldü Sanılarak Diri Diri Gömüldü!
    Ölüm sonrası doğumdan çok daha dramatik ve sarsıcı olan başka bir durum ise öldü sanılarak diri diri gömülen hamile bir kadının mezarda doğum yapması olsa gerek. İtalya’nın Castel del Giudice kasabası 1875 yılında böyle bir hadiseye sahne olmuştur. 5 Ağustos günü vefat ettiği sanılan hamile bir kadın hava sıcaklığının oldukça yüksek olmasından dolayı aceleyle kasabanın mezarlığında, yoksul insanların topluca defnedildiği toplu mezar benzeri bir gömüt mekânı olan mahzene sırtüstü yatırılarak bırakılmıştı. Birkaç gün sonra başka bir defin yapılmak üzere yer altındaki mahzenin kapağı açıldığında kadıncağızın sol yanına döndüğü ve toplu mezar içinde doğurduğu bebeğinin yanında olduğu görüldü. Anne ve bebek üst üste yığılmış cesetlerin arasında havasızlıktan ölmüştü. Tafefobi olarak bilinen diri gömülme korkusunun oldukça yaygın olduğu 19. yüzyılda büyük yankı uyandıran bu korkunç olayın ardından kasaba doktoru ve cenaze görevlisi, iki ayrı taksirle ölüme sebebiyet vermekten yargılanarak hapis cezasına çarptırıldı.5

    Türkiye’de Çeşitli Efsanelere Konu Olan Anlatılar Lohusa Sultan Türbesi
    Bu trajedi, Türkiye’de çeşitli efsanelere konu olan, kabirde doğan çocuk anlatılarını anımsatıyor. Türkiye’de kabirde doğan çocuk anlatısının geniş kitlelerce bilinen bir örneği İstanbul’da Lohusa Sultan Türbesi etrafında gelişen inanışlara konu olmuştur. Şişhane’nin batısında, Haliç’e bakan yamaçlarda yer alan ve Beyoğlu ile Kasımpaşa’yı birbirine bağlayan kavşak içinde yollar tarafından sarmalanan yapı, sıra dışı ve tüyler ürpertici bir rivayete göre, ölümünden sonra mezarında doğum yapan bir kadın ile oğlunun kabirlerine ev sahipliği yapıyor. Evliya Çelebi, 1596 yılında Sultan III. Mehmed’in Macaristan’ın Eğri kentine düzenlediği sefere katılan bir askerin, anne karnındaki çocuğunu, “İlahi gazâya azîmet etdim [gitmek] bu ehlim batnındakin sana emânet eyledim.” şeklinde dua ederek Tanrı’ya ısmarladığını kaydediyor. Kocasını sefere uğurlayan talihsiz kadın doğum yapmadan vefat eder. Sefer dönüşü eşinin kısa süre önce öldüğünü öğrenen gazi, doğmamış çocuğunu Tanrı’ya emanet ettiğini söyleyerek, Evliya Çelebi’nin anlatımıyla “‘Tîz ehlimin kabrin bana gösterin’ deyüp derhâl kabrine varup kulak dutar, görse bir ma’sûm sadâsı istimâ [sesi işitmek]’ olunup derhâl gûrun [kabrin] kapağın açup görse bir cân-pâresi validesinin sağ memesin emer, aslâ çürümemiş. Pederi hamd ü senâ edüp ciğerkûşesin bağrına basup hânesinde terbiye eder.” Ölmüş annesinin sağ memesini emerek hayatta kalan oğlan, büyüyünce ulemadan bir zat olur ve Sultan I. Ahmed döneminde vefat ettiğinde annesinin yanına defnedilir. Ana oğulun kabirleri üzerine inşa edilen türbe, halk arasında “ölünün çocuğu” anlamına gelen “Meyyitzade” adıyla bir ziyaretgâha dönüşür.6 Günümüzde Lohusa Sultan adıyla anılan yapı hâlen çocuğu olmayan kadınlar tarafından ziyaret edilerek şifa aranan bir batıl inanç kapısıdır.

    Evliya Çelebi’nin kayıtlarından 17. yüzyıla kadar uzandığı anlaşılan Lohusa Kadın-Meyyitzade anlatısının, mezarda doğan çocuk efsanelerine ilham ya da kaynak teşkil eden en eski rivayetlerden olduğu anlaşılır. Oldukça ilgi gören ve halk tarafından iştahla tüketilen, Tanrısal bir mucizeyi işleyen bu anlatı, Türkiye’de Tire, Bayburt, Malatya, Denizli, Isparta ve Suruç gibi farklı kentlerde çeşitli türbeler etrafında şekillenen yerel söylencelerin konusu olmuştur.

    Tire’de Parmağını Emer Vaziyyette Bulunan Bebek
    Tire’de benzer bir söylencenin kahramanı, uzun yıllar Aydınoğlu Mehmed Bey’in inşa ettirdiği medresede dersler veren, 1418 yılında vefat eden Kadı İzzeddin İbn Ferişte olmuştur. Rivayete göre, Kadı İzzeddin’in babası Abdülaziz İzzeddin Efendi, hamile eşini geride bırakarak hacca gider. Hacdan geri döndüğünde eşinin vefatını öğrenen Abdülaziz İzzeddin Efendi, evladını Tanrı’ya emanet ettiğini ve ancak kabrin açılarak cenazeyi gördüğü an onun öldüğünden emin olacağını söyler. Bunun üzerine kabir açılır ve ölmüş eşinin bir oğlan çocuğu doğurduğu görülür. Parmağını emer vaziyyette bulunan bebeğe, onu meleklerin koruduğuna inanılarak “Meleğin Oğlu” anlamına gelen “İbn Melek” adı verilir.7 Gerçekte, söylencenin “İbn Melek” lakabını anlamlandırmak için kabirde doğan çocuk motifine başvurulduğu anlaşılır. Neredeyse tümüyle Lohusa Sultan-Meyyitzade anlatısının bir uyarlaması olduğu görülen İbn Melek söylencesini diğerinden ayıran tek unsur, spesifik bir sefere katılan baba figürünün, belirsiz bir tarihte hacca gönderilmesidir.

    Bayburt’tan Şanlıurfa’ya, İstanbul’dan Isparta’ya Mezarda Doğum Anlatıları
    Aynı motifin bir uyarlamasının yerelleştirildiği Bayburt’ta, 1384 yılında vefat eden fıkıhçı Ekmelüddin Muhammed Bâbertî’nin hacca gittiği sırada rüyasında Hz. Muhammed’i gördüğü, Peygamber’in ona bir oğlu olacağını söylediği anlatılır. Müjdeci rüyanın verdiği heyecan ve mutlulukla memleketi Bayburt’a dönen Bâbertî, eşinin öldüğünü öğrenince âdeta yıkılır. Üzüntüyle eşinin kabrini ziyaret eden Bâbertî, bir bebek sesi duyması üzerine mezarı açtırır ve ölmüş eşinden dünyaya gelmiş oğlu ile karşılaşır.8 

    Şanlıurfa’nın Suruç ilçesine bağlı Aligör Mahallesi de benzer bir anlatıya sahne olmaktadır. Mahalleye adını veren “Aligör”ün “kabirden gelen/kabrin oğlu Ali” anlamına gelen “Ali Gorê”den evrildiği ve Ali Gorê adlı zatın kabirde ölmüş annesinden dünyaya geldiği ve bir delikten ara sıra dışarı çıkarak bir süre kabirde yaşadığına inanılır.9

    İstanbul, Malatya, Denizli ve Isparta’da ise kabirde doğum çeşitli masallara konu olmuştur. İstanbul varyantında, âşık olduğu kızla evlenmek isteyen kralın eşi bu duruma sinirlenerek kızı öldürttür, bir müddet sonra kızın mezarının üzerinde bir oğlan çocuk belirir. Denizli’nin Çal ilçesine bağlı Mahmutgazi köyünden derlenen bir masalda ise Yemen hükümdarının oğlunun fakir bir kıza âşık olduğu ancak kızın süt annesi tarafından öldürüldüğü, acılı prensin sevgilisinin kabrini ziyaret ettiğinde bir oğlan çocuğuyla karşılaştığı işlenir.10 


    “istanbul, malatya, denizli ve ısparta’da kabirde doğum çeşitli masallara konu olmuştur. istanbul varyantında, âşık olduğu kızla evlenmek isteyen kralın eşi bu duruma sinirlenerek kızı öldürttür, bir müddet sonra kızın mezarının üzerinde bir oğlan çocuk belirir.”

    Tüm bu anlatıların kökeni ise Türk dünyasının neredeyse tümünde bilinen ve yerelleştirilen “Köroğlu” efsanesine dayanıyormuş gibi görünüyor. 

    Efsanenin Türkmen, Özbek, Kazak, Kara-Kalpak ve Tacik versiyonlarında “Guroğli”, “Gurogli” ve “Guroğlu” gibi isimlerle anılan Köroğlu’nun kabirde ölmüş annesinden dünyaya geldiği işlenir. Kahraman adını bu olaydan alır ve Kabrin Oğlu anlamına gelen “Guroğlu” namıyla nam salar.11 Farsça kabir anlamına gelen “gûr” sözcüğü Türkiye’de yaygın kullanılmamakla birlikte, Evliya Çelebi, Lohusa Sultan Türbesi’nden bahsederken “derhâl gûrun [kabrin] kapağın açup…” ifadesinde bu terimi kullanır. Suruç’ta Ali Gorê anlatısı yine “gûr” sözcüğüyle ilişkilendirilir. Özbekistan’ın Semerkand kentinde bulunan Timur’un türbesi de “Emir’in kabri” anlamına gelen “Gûr-ı Emîr” adıyla bilinir. Anlaşılan Doğu Türk toplulukları arasında doğan “Guroğlu” efsanesi, Türkiye’de “Köroğlu”na dönüşmüş, kahramanın kabirde dünyaya geldiğine ilişkin motif böylece terk edilirken, toplumsal bellekte varlığını sürdüren kabirde dünyaya gelme motifi, Lohusa Sultan-Meyyitzade, İbn Melek, Bâbertî ve Ali Gorê anlatılarına uyarlanmıştır. # 

    DİPNOTLAR
    1  A. Pasini, V.S. Manzon, X. Gonzalez-Muro, E. Gualdi-Russo, “Neurosurgery on a Pregnant Woman with Post Mortem Fetal Extrusion: An Unusual Case from Medieval Italy”, World Neurosurg, 113, 2018, s. 78-81.
    2  Douglas H. Ubelaker, (1997). “Taphonomic Applications in Forensic Anthropology”, in William D. Haglund; Marcella H. Sorg (eds.), Forensic Taphonomy: The Postmortem Fate of Human Remains, Boca Raton, FL, CRC Press, 1997, s. 77-90.
    3  Salih Sadık, Sefa Kurt, Salim Şehirali, Ersadık Turan ve Ahmet Seçkin Önoğlu, “Postmortem Sezeryan”, Klinik Bilimler & Doktor, 4 (5), 1998, s. 762-766.
    4  C. Behera, R. Rantji, T.D. Dogra, “Full term normal delivery following suicidal hanging”, Forensic Science International, 169 (1), 2007, e1-e2.
    5  “Figli della Tomba”, 2017 [https://www.bizzarrobazar.com/en/2017/10/18/figli-della-tomba/]
    6  Evliyâ Çelebi b. Derviş Mehemmed Zıllî, Evliyâ Çelebi Seyahatnamesi 1-6 Kitaplar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2011, 1/208-1/209.
    7  Yaşar Ürük, İzmir Efsaneleri, Yakın Kitabevi, İzmir, 2018, s. 163-164; Hasan Barışcan, Ege Efsaneleri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1998, s. 167.
    8  Hüseyin Rayman, Bayburt Efsaneleri, Bayburt Belediyesi Kültür Yayınları, Bayburt, 2001, s. 56-57.
    9  Mehmet Kurtoğlu, Urfa Efsaneleri, Kent Yayınları, İstanbul, 2005, s. 160-163.
    10  Mehmet Tuğrul, Mahmut Gazi Köyünde Halk Edebiyatı (Menkıbe, Hikâye, Masal, Fıkra), Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969, s. 162-163, başka bir varyant: s. 275-278.
    11  Vitaly Zaikovsky, “Cultural interaction in the epic tales of Köroğlu/Goroglï: archetypes and transformations, diffusion and interference”, Intercultural Aspects in and around Turkic Literatures: Proceedings of the International Conference held on October 11th–12th, 2003 in Nicosia, ed. Matthias Kappler, Wiesbaden: Harrassowitz Verlag, 2006, s. 186-187.
  • Şehirler Arası Otobüsün Çocukluk Yıllar


    otobüsün şehir içinden ne zaman çıkıp şehirler arasına geçtiği, bu seferlerin ne zaman, nerede başladığını belirlemek oldukça zor. büyük ihtimalle, önce şehir merkezlerinden çevre kasabalara; daha sonra da yakın şehirlere seferler yapılmaya başlanmıştı. 1923 yılında “yolcu taşımak üzere tadil edilmiş kamyonlarla” kayseri-sivas hattında yolcu taşınıyordu. evet, ilk otobüsler, kamyonların dönüştürülmesiyle imal edilmekteydi. eskinin at arabası ustaları, kamyonları bozup otobüs kasası imal etmeye başlamıştı.

    Otobüs şehirler arasına çıkmadan yıllar önce şehir içinde kullanılmaya başlanmıştı zaten. İstanbul’da daha 1912 yılında şehirde çalışan otobüsler ruhsata bağlandı. 1926-27 yıllarında özel girişimciler Kadıköy İskelesi ile Moda arasında otobüs işletti. Halk otobüsleri ise 1928 yılında sahneye çıktı. Hemen ardından 1931 yılında belediye bir otobüs talimatnamesi çıkardı. Ankara’da ise 1930’lu yıllarda önce kaptıkaçtı adı verilen küçük otobüsler çalışmaya başladı. Bunlar belediyece belirlenen tarifelere uyarak Ulus’tan hareket ediyor ve 12 ayrı hatta taşıma yapıyordu. İzmir’de de benzer biçimde Cumhuriyet’in ilk yıllarında önce kaptıkaçtılar ortaya çıkmıştı. 1930’ların başlarında ise ilk şehirler arası otobüsler özel girişimcilerce işletilmeye başlandı. 

    İstanbul-Edirne Arası Otobüs Seferleri
    1932 yılında İstanbul-Edirne arasında otobüs seferleri yapıldığını görürüz. Çok kötü yollar, bataklıklar otobüslere zor anlar yaşatsa da rağbet fazladır. Trene binenler azalınca Şark Şimendiferleri Kumpanyası bu durumdan rahatsızlık duyar. Bu rağbetin nedenlerini Vakit gazetesi şöyle özetler: “Bir kere otobüsler trene nazaran çok ucuzdur. Trenle Edirne’ye yeni tenzilatlı [indirimli] tarife ile üçüncü mevkide 5 liraya gidilebildiği hâlde otobüslerin aldıkları para 2.5 liradır. İkinci sebep de otobüslerin köylere daha yakın geçmesi, bu suretle buralarda oturan köylülerin daha çabuk gidip gelebileceklerini göz önünde bulundurmalarıdır.”1

    “Sallanacağız!”
    Cevat Fehmi Başkut da aynı tarihlerde Bursa’dan Yalova’ya küçük bir otobüse binerek gitmek ister. Bu otobüse “kaptıkaçtı” denmektedir. Diğer yolcular “Sallanacağız!” diye uyarır onu, yazarımız aldırmaz, denizde değillerdir ya! Ama bir süre sonra anlar başa geleni: “Çok geçmeden kara denizine geldik… Ve seksen bin çeşit yalpa vurmaya başladık. Geçirdiğimiz uzun kış Bursa-Yalova yolunu meğer öyle tahrip etmiş ki, dille ve kalemle tarif edilecek gibi değil… Ne yazsak, ne söylesek boş. Adım başında rast geldiğimiz girdapların içinden çıkana aşk olsun… Buralardan sağ ve salim geçebilen yolcular ‘mucize’nin ne demek olduğunu isbat ediyorlar. Otobüsteki yolculardan bir zat ‘tayyareci olmak için yalpa talimi yapmaya buraya gelmeli’ diyor. Bursa Lisesi’nden bir talebe de ‘şoförleri imtihan etmek isteyen belediyeler onları bir defa bu yoldan geçirseler kâfi!’ mütalaasında bulunuyor.” Otobüs yolun binbir noktasında çamurlara batar. “Heyamola [gayret] ederek onu ite kaka çıkaralım derken, kadınlı erkekli yolcuların hepsinde ne üst kaldı ne baş… Yaya yürüdüğümüz yerler de caba…”2

    Kazalar Gündemde
    1936 yılında üst üste meydana gelen otobüs kazalarında ölüm oranının çok yüksek olması gazetelerde sık sık dile getirilir. Vedat Birson, Cumhuriyet gazetesinde yurdun dört bir yanında yaşanan kazaların ne yazık ki “usulü veçhile” tahkikat yapılıp raporlar yazılarak geçiştirileceğini ve unutulacağını yazar. Ardından kaza nedenlerini analiz etmeye çalışır: “Yokuşları, inişleri, dönüşleri, virajları ve çok kereler köprüleri de azami olarak 10 kilometre süratle gidebilen beygir arabalarına göre yapılmış yollar üzerinde asgari 40 kilometre üzerinde sürülen ve kolayca 80-100 kilometre yapabilen kamyon, otobüs ve otomobiller kullanıyoruz. Yolları tamir ederken, sürat iştihasını kamçılayan asfalt şekle koyarken ‘virajları’ olsun bu yeni vesaite göre ıslah etmiyoruz.”3 Bu durum zaten yolların kötü oluşundan dolayı sorunlar yaşayan otobüslerin sık sık kaza yapmasına neden olmaktadır. 

    1936 yılında bu kez ünlü radyo spikeri Sait Çelebi, Milas’tan Bodrum’a otobüsle ancak 6 saatte vardıklarından yakınır. “Giderken neler yapılmadı, müşteriler taş mı taşımadı, otomobili mi sırtlanmadı, saatlerce otobüs boş, müşteriler yanında muhafız, yayan mı yürünmedi. Velhasıl bu gibi yollarda otomobil sahipleri müşterilerden para alma yerine vermeyi kabul etmelidir.”4

    Kastamonu’ya Bir Yolculuk 
    Ülke düzeyinde “otobüs” olarak nitelenen araçlar 1933 yılında 315 adetken bu sayı 1939’da 1.457’ye yükselir. Bu erken dönemin otobüs seferleri konusunda bazı ayrıntıları Nahid Sırrı Örik’ten öğreniyoruz. Yazar, 1941 yılında Çankırı’dan hareket ederek Kastamonu’ya doğru yola çıkan bir otobüsteki yolculuğunu anlatıyor. “Kamyondan çevrilme olduğu aşikâr” bir otobüstür bu. Gece yarısı başlayıp sabaha kadar sürecek bu yolculukta Örik, önce şoförün yanındaki koltuğa oturmak isterse de “tutuldu” denilince bir arkaya geçmek zorunda kalır. “Şoförün yanından içeriye biraz da bir bohça gibi, fakat içinde pek kıymetli ve narin eşya bulunmayan bir bohça gibi, itile yuvarlana geçtik. Gerideki boş sıralar daha ziyade içlerinde ne olduğu meçhul bazı denkler ve yüklerle dolduruldu. Yolculardan bir ikisi hasta, birinin yüzü gözü bağlı. Fakat bir ikisi de yolda otobüs tutup hastalandı. Otobüsün içine kötü, ağır bir koku sinmiş. Bereket ki oturur oturmaz yanımdaki pencereyi şoför muavini açtı.”

    Otobüs gece yarısını biraz geçe hareket eder. Bir yanı uçurum olan Temizdere’den geçerler ki otobüsteki konuşmalardan anlaşıldığına göre burası “Çok arabanın ve şoförün başını yemiştir…” Elbette yolcular da gitmiştir bu kazalarda ama onların yeri “teşrifatta araba ile şoförün ziyadesiyle gerisinden” gelmektedir. Otobüs Ilgaz kazasında “posta alıp vermek” için durur. Uzun bir moladan sonra hareket edilir. Sabah sekiz civarlarında iki dağ arasından bir büyük kasaba belirir ve yolcular, “İşte Kastamonu!” diye iftiharla haber verir.5 Bu erken dönem gözleminden ilk çıkardığımız ve sonrası için de ısrarla karşımıza çıkacak olan sonuç “otobüslerde şoför saltanatı”nın vazgeçilmez olduğudur! Biraz daha eski dönemde taşradaki seyahatlerini Anadolu Notları adında kitaplaştıran Reşat Nuri Güntekin de bu durumu sloganlaştırmıştır: “Şoför, efendinizdir.”

    Otobüslerin şehirler arası yollarda gidebilmesi için elbette yolların da iyi durumda olması gerekmektedir. Ama yollarımızın hâli çok kötüdür. Karayollarının bir ölçüde iyileşmesi ancak 1950’li yıllarda mümkün olur. Bayındırlık Bakanlığı ile ABD Yol İnşa Heyeti arasında 20 Nisan 1948 tarihinde bir antlaşma imzalanır. Antlaşmaya göre, uzun vadeli yol programı hazırlanacak ve ABD, Türkiye’de yeni karayolları idaresi kurulmasına ilişkin olarak Türk Hükümeti’ne yardım edecektir. Bir yıl sonra kurulan Karayolları Genel Müdürlüğü’nün çalışmaları hemen meyvesini verir. 1950 yılında 4.126 km stabilize yol varken bu rakam 1960’lara gelindiğinde 17.083 km’ye yükselmiştir. Yine 1950’de her mevsimde geçit veren kara yolları toplamı 9.624 km iken bu rakamlar 1960 yılında 21.820 km’ye yükselir.

    Refik Halid Otobüsle Dolaşıyor
    Yolların iyileşmeye başladığı 1950’li yıllarda otobüs seferleri ne durumdaydı acaba? Bu konuda önemli bir tanıklık Refik Halid Karay’ın Yeni İstanbul gazetesi için yaptığı yolculuklar sayesinde karşımıza çıkıyor. İstanbul’dan yola bir otomobille çıkan Karay, kısa sürede bu vasıtayla seyahat etmenin kendisini halktan koparacağını anlar ve otobüsle tanışmaya karar verir. İlk seyahat Balıkesir-Edremit arasında yapılacaktır. Önce elbette Balıkesir otobüs garajına gidilir: “Etrafı duvarla çevrili koca bir meydan. Kahvesi de var. On beş kadar irili ufaklı otobüs dizili. Muhtelif istikamete hareket edecek üç, dört tanesinin etrafına ahali birikmiş; üst kata, yani arabanın tepesine boyuna eşya yerleştiriliyor. Amma ne eşya? Tınazlar gibi çuval, teneke, denk, sandık… Olmayan yok. Karoseri yerli yapı, hantal ve hurda arabanın boyu bir misline yakın uzadı; tufandan önce yaşamış muazzam bir kaplumbağa vücuda geldi.” 


    “arabanın tepesine boyuna eşya yerleştiriliyor. amma ne eşya? tınazlar gibi çuval, teneke, denk, sandık… olmayan yok. karoseri yerli yapı, hantal ve hurda arabanın boyu bir misline yakın uzadı; tufandan önce yaşamış muazzam bir kaplumbağa vücuda geldi.”

    Anlatıcımız Refik Halid olunca geçmişe yapılan bu yolculuk iyice zevkli, mizahi bir hâl alıyor. Üstad yolcularını otobüse “tıkan” şoförü şöyle anlatıyor: “Şoför daima bir tarafta gecikiyor, çağırıyorlar, bağırıyorlar; görünüyor. Fakat öyle ağır, kayıtsız, azametli yürüyor, arabasına doğru bezgin bir eda ile yaklaşıyor ki arkasından birinin dürtmesini istiyorsunuz. Geldi, hemen yerine geçip gaza basıyor mu? Ne gezer? Birine rastlıyor, sohbete koyuluyor. Sonra motorü gözden geçiriyor; murdar paçavralarla karbüratörü temizliyor. Bez parçasını bir değneğe sarıp makinenin ötesine berisine sokup çıkarıyor. Siz o daracık, havasız arabada bekliyorsunuz. Anlıyorsunuz ki şoför, efendinizdir; bütün kaprislerine, insafsız ve kaba otoritesine boyun eğeceksiniz.”6

    Pulman Koltuklu Otobüsler Geliyor
    1950’lerin başından 1960’lara kadar Türkiye’nin karayolları şebekesi 20.000 kilometre kadar genişletildi. Yollar iyileştikçe otobüs seferleri de giderek arttı. 1954 yılında Türkiye’deki otobüs sayısı 5.510’a yükseldi (Bu sayıya belediye otobüsleri de dâhildi). Doğal olarak rekabet de artıyordu. Altmışlı yıllarda artık şehirler arası otobüs taşımacılığının rüştünü ispat ettiğini görürüz. Güreş şampiyonlarının otobüsçülüğe soyunduğu yıllardır bunlar: Gazanfer Bilge, Atan Kardeşler, Doğu Turizm ve diğerleri… Ay’a seyahatte rekabet eden Jet turizmler, havalı Apollo’lar… Kamil Koç, Hakiki Koç, Civan Jet, M.A.S., Ulusoy, Varan çağı… “20 dakika ihtiyaç molası”… Bundan sonrasını merak edenler Mercedes otobüslerinin Türkiye serüvenini aktaran Latif Karaali’nin En İyisi ya da Hiç: Mercedes’in Türk’ü adlı kitabına ya da yetmişli yılların anılarını biriktiren Cümleten İyi Yolculuklar derlemesine başvursun. Şiir sevenleri ise Refik Durbaş’ın Çaylar Şirketten adlı  kitabında ağırlayalım… İyi yolculuklar… # 

    DİPNOTLAR
    1  Vakit, 24 Haziran 1933.
    2  Cevat Fehmi Başkut, “Harikulade Bir Macera!”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 1932.
    3  V. Birson, “Bunlara Kaza Değil Suikast Demeli”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 1936.
    4  Sait Çelebi, “Milas’tan Bodrum’a Altı Saatlik Otobüs Yolculuğu”, Tan, 17 Nisan 1936.
    5  Nahit Sırrı Örik, Anadolu’da Yol Notları: Kayseri Kırşehir Kastamonu-Bir Edirne Seyahatnamesi, Arma Yayınları, İstanbul 2000, s. 142-143.
    6  Refik Halid Karay, Kırk Yıl Evvel Kırk Yıl Sonra Anadolu’da, haz. Tuncay Birkan, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 2014, s. 82, 84.

  • 1929 Ekonomik Krizi ve Kuraklık Güncesi


    amerikan tarihinin en yıkıcı ekonomik ve sosyal çöküşü olarak kabul edilen 1929 ekonomik krizi, dünya genelinde de büyük bir durgunluğa yol açtı. krizin ardından gelen ve 10 yıl süren kuraklık ise abd tarım sektörünü derinden sarstı. krediyle bankalara borçlanan çiftçiler borçlarını ödeyemeyince topraklarını kaybedip kaliforniya yollarına düştü. bankalar ise çiftliklerin sahibi oldu.

    ABD için 1920’li yıllar, ekonomik büyümenin, tüketim artışının ve sosyal değişimlerin dengesizlikleri de beraberinde getirdiği yıllardır. Sanayi üretimi hızla artarken otomobil, elektrikli aletler gibi yeni teknolojiler yaygınlaşarak tüketim toplumunun temelleri atılır. Daha fazla mal ve hizmet talebi eğilimindeki orta gelir sınıfı, kısa yoldan zengin olma hayali ile borsaya yönelir.

    24 Ekim 1929: Kara Perşembe
    1920’li yıllarda spekülatif işlemlere açık olan New York Borsası’nda (Wall Street) sürekli yükselen hisse senetlerine aşırı güven duyulmaktadır. 24 Ekim 1929 Perşembe günü borsada endeksin düşmesiyle büyük panik yaşanır. Kriz önce bankalara sonra da reel sektöre yansır; iflaslar başlarken işsizlik de peşinden gelir. Artık Amerika’da her dört kişiden biri işsizdir.

    ABD bankalarının I. Dünya Savaşı’nın tahribatını sarmaya çalışan Avrupa ülkelerine verdiği kredileri geri istemesiyle kriz Avrupa’ya sıçrar. Dünyada hammadde ve tarım ürünlerinde dramatik düşüşlere neden olan kriz, ihracatı tarım ürünlerine dayanan Türkiye’yi de etkiler. Türk lirası da değer kaybeder.

    Krizin Ardından Gelen Kuraklık
    Kriz tüm yıkıcı etkilerini sürdürürken ABD’nin Orta Batı bölgesinde kuraklık başlar. Kuru tarım yapılan arazilerde korozyona (aşındırma) neden olan toz fırtınaları dinmek bilmez. Kredi borçlu çiftçilerin toprakları bankaların eline geçer. Tarımda traktör ve modern tarım aletlerinin kullanılması işsizliği daha da artırır. Çaresiz çiftçiler iş bulma umuduyla Kaliforniya’ya doğru göç etmeye başlar.

    Stanford Üniversitesi’ndeki öğrenimini yarıda bırakıp New York’a giden genç John Steinbeck kriz çıkınca orada da tutunamaz. Kaliforniya’daki Pacific Grove kasabasına döner. Steinbeck o dönemi şöyle anlatır:


    “küçük kasabamızın banka müdürleri ve demir yolu işçileri postaneye üşüşüp simsarları arıyorlardı. herkes, az ya da çok, bir simsar olup çıkmıştı. öğle paydosunda tezgâhtarlar ve stenograflar gözleri borsa tablosunda sandviçlerini atıştırırken bir yandan da yığılan servetlerinin hesabını yapıyorlardı. sonra zemin çöktü ve ben bunu da tüm çıplaklığıyla görüyordum.”

    1930’lar İçin Bir Kılavuz
    “1929’u çok iyi hatırlıyorum. Onu biz yarattık (Şahsen ben değil ama çoğu insan yarattı). Borsada muhtemelen karşılığını ödeyemeyecekleri kâğıttan büyük servetler kazanmış insanların sarhoşluğunu ve mutluluğunu hatırlıyorum. ‘Bugün on dakikada on bin yaptım. Bak bakalım, bu hafta seksen bin eder.’

    Küçük kasabamızın banka müdürleri ve demir yolu işçileri postaneye üşüşüp simsarları arıyorlardı. Herkes, az ya da çok, bir simsar olup çıkmıştı. Öğle paydosunda tezgâhtarlar ve stenograflar gözleri borsa tablosunda sandviçlerini atıştırırken bir yandan da yığılan servetlerinin hesabını yapıyorlardı. Sonra zemin çöktü ve ben bunu da tüm çıplaklığıyla görüyordum.

    Big Boys, meşhur şahsiyetler, mülakat üstüne mülakat veriyordu. Bazıları müflis milyonerleri temin etmek için zaman çalıyordu. ‘Bu sadece doğal bir geriye yaslanma. Korkmayın alın, satın alın, durmayın.’ Bu arada Big Boys satış yapıyordu ve borsa yüzükoyun kapaklandı. Ardından panik başladı. Paniğin ardından şok. Piyasalar düşerken fabrikalar, madenler ve çelik işletmeleri kapandı. Ve sonra kimse hiçbir şey, yiyecek bile alamaz hâle geldi.

    Sonra insanlar küçük banka hesaplarını, bu hain dünyadaki tek kesin olan şeylerini hatırladı. Paralarını çekmek için bankalara koşuştular. Banka önlerinde kavgalar oluyor, kargaşa çıkıyor ve polis barikatları kuruluyordu.”

    Krizde Gündelik Yaşam
    “Büyük Buhran benim için mali bir şok değildi. Kaybedecek param yoktu ama milyonlar gibi ben de açlıktan ve soğuktan hoşlanmıyordum. İki şeyim vardı. Babamın Kaliforniya, Pacific Grove’da üç odalı küçük bir evi vardı. Oturmam için onu bana bırakmıştı. Bu birinci güvencemdi. Pacific Grove deniz kenarındadır. Bu da ikincisi.

    İhtiyacım olan proteinin büyük kısmını okyanustan aldım. Yakacak odunum her gün plaja geliyordu zaten. İhtiyacım olan tek şey bir el testeresi ve baltaydı. Evin bir de kara topraklı küçük bir bahçesi vardı. Yerine bir yenisini dikmeden hiçbir zaman bir patates sökmedim. Küçük bahçemde lahana, marul, pazı, turp, havuç ve soğanlar sürekli yer değiştiriyordu. Koyda suların çekildiği zamanlar istiridye, yengeç ve çeşitli kabuklularla deniz börülcesi denen otlar hazırdı.

    Çok nadir olarak bir işimiz olurdu demek garip geliyor bana şimdi. Zaten ortada iş diye bir şey yoktu. Grubumuzdan bir kızın Woman’s Exchange’de bir işi vardı. Para ödenmiyordu ama para yerine pasta veriyorlardı.

    Bir işim olmadığı için kendimi yazmaya verdim. Hikâyeler, küçük denemeler yazıyordum ama bunları hiç kimse satın alıp basmıyordu. En büyük darbeyi yayıncılar yemişti. İnsanlar bu gibi kriz anlarında en kolay, kitaplardan vazgeçiyorlar.


    “temizlik bir sorundu çünkü sabun para demekti. bir süre çamaşırlarımızı domuz yağından yapılmış sabunlarla, kül ve tuzla yıkadık. işe yaradı ama çarşaflardan kokunun gitmesi için uzun süre güneşte kurutulmaları gerekiyordu. kızlar kırlarda yetişen soğan şeklinde sabun kökleriyle saçlarını yıkıyorlardı.”

    Temizlik bir sorundu çünkü sabun para demekti. Bir süre çamaşırlarımızı domuz yağından yapılmış sabunlarla, kül ve tuzla yıkadık. İşe yaradı ama çarşaflardan kokunun gitmesi için uzun süre güneşte kurutulmaları gerekiyordu. Kızlar kırlarda yetişen soğan şeklinde sabun kökleriyle saçlarını yıkıyorlardı.

    Nihayet WPA [İş Geliştirme İdaresi] geldi, sevindik çünkü iş imkânı sağlıyordu. Yazarlar için bile fırsatlar vardı. Benden Monterey Peninsula’daki bütün köpeklerin cinslerinin, ağırlıklarının ve karakterlerinin dökümü istendi. Ben de kapsamlı bir araştırma yaptım ve raporumun büyük bir ihtimalle yüksek makamlara erişmeyeceğini bilmeme rağmen, tazıların, kanişlerin, av köpeklerinin karakter özelliklerine ilişkin oldukça ayrıntılı bir rapor hazırladım.”

    Yağmurlar Şıp Diye Kesildi
    “Fabrikalar yavaş yavaş tekrar eski canlı, hareketli günlerine dönüyordu ve çiftçiler, bir çiftçi ne kadar olursa işte, iyimserdi. Ve ardından hava tanrıları geldi ve biz de nasibimizi almış olduk. Yağmurlar şıp diye kesildi. 1934’ün hava durumu haritası uğursuz bir hikâyedir. Ülkenin tahıl ve sebze ambarı battı, Middle West [Amerika’da Orta Batı] ve güneybatı toprakları kurudu, çatlayıp buruştu. İnekler bir deri ve kemik kaldı. Domuzlar karınları acıktığında halsizlikten bağıramaz oldu. Ekinler daha boy veremeden sararıp soldu.
    Geniş ovaları halı gibi kaplayan bufalo çimenleri biçileli çok olmuştu, toprak güneşin altında çıplak ve çaresiz kavruluyordu. Kuvvetli bir rüzgâr estiğinde, toprak yüzeyi toz bulutları hâlinde göğe yükseliyor, güneşi kapatıyor ve sonra evlerin ve bahçelerin üzerine kar gibi yağıyordu. O tarihte çekilen fotoğraflarda, ülkenin en zengin toprakları ay yüzeyi gibi çorak ve korkunç görünüyordu. Sığırlar öldü ya da vurulup öldürüldü ve insanlar taşıyabildikleri ne varsa yanlarına alarak, canlarını kurtarmak için yollara düştü. Nemli bölgelere -Kaliforniya, Oregon ve Washington- akın vardı; oralarda kışın soğuğu fazla bir sorun olmayacaktı.

    Kaliforniya, King’s County’de kamp yapan yaklaşık üç bin kişi sele yakalandı. San Fransisco News’tan George West adlı bir arkadaşım vardı, benden oraya gidip bir haber yapmamı istedi; hatırladığım kadarıyla, bu benim ilk özel işim olacaktı. Gördüklerimden dehşete kapıldım. Biz yoksulduk ama bu insanlar tam anlamıyla açlık çekiyordu, yani açlıktan ölüyordu. Çamura bulanmış, ıslak, aç ve sefildiler. Yürekli ve iyi insanlardı. Onlarla yaşamaya karar verdim. Elimden geldiğince onlara yiyecek temin etmeye çalıştım. Onlarla ilgili altı, yedi haber yaptım.”

    Kaliforniya’da Bitmeyen Kavga
    “Middle West’te geçtiğimiz yıllarda meydana gelen kuraklık muazzam bir ucuz emek gücünün bölgeye akın etmesine neden oldu. İnsanlar tarif edilmesi imkânsız araçlarla Oklahoma, Nebraska, Teksas ve kuraklık yüzünden bazıları yaşanmaz hâle gelmiş diğer eyaletlerden Kaliforniya’ya geliyordu. Çiftliklerinin mahvolması sonucunda yoksulluğun pençesine düşen ve ellerinde kalan ne varsa onu da bu yolculukta tüketen insanlar bölgeye o kadar bitap ve çaresiz geldiler ki koşullar ne olursa olsun, ne ücret teklif edilirse edilsin çalışmaya gönüllüydüler.”

    Portakal Ağaçlarının Altında Açlıktan Ölmek1
    “Kucağında bebeği olan bir kızla konuştum, bir sigara tuttum ona. İki nefes aldı ve sokağın ortasına kustu. Utandı bundan. Çünkü iki gündür bir şey yememişti. Bebeğin emdiğini ama annenin memesinden süt gelmediğini gözleri dolarak anlatan adamı dinledim. Utana sıkıla küçük kızının okula halsizlikten gidemediğini, öteki çocukların beslenme saatlerinin çocuğunu mutsuz ettiğini anlattı.”

    “Al Midilli” Adlı Öyküme 90 Dolar Ödediler de İnanamadım
    “Otuzların başında edebiyat deneyimim talihsizliklerle doluydu ama bu bir tek benim başıma gelmiyordu. Kitaplarımdan birini basmayı kabul eden her yayıncı iflas etti. Bir kitabımı biri kabul ediyor, ikincisi basıyordu, yayımlamak ancak üçüncüye nasip oluyordu. Ama zaten satmıyordu. Kendimi edebiyat dünyasının Tifüslü Mary’si gibi hissediyordum. Ama otuzların ortasında, cebime biraz para girmeye başladı. Hatırlıyorum The Red Pony [Al Midilli] adlı bir öykümü şimdi kapanmış olan North American Review satın almıştı. 90 dolar ödediler de inanamadım. Dünyada bu kadar para var mıydı?

    1936 yılında, belli ki ülke bir yükselişe geçmişti. Bir yazarın hâli fena değilse ülkenin geri kalanı oldukça iyi demektir. Yayıncı yayıncı sürünen bir kitabım nihayet alıcı bulmuş ve Pat Covici tarafından basılmıştı. İyi de sattı, ayrıca 3.000 dolara film hakkını da sattık. Bu kadar para benim aklımın alacağı bir şey değildi. Işık yılı kadar uzaktı bana. Erişilmez… Paranın çoğunu bağışladım çünkü bana göre çok fazlaydı.”

    Gazeteci John Steinbeck, tuttuğu notlardan yola çıkarak Gazap Üzümleri, Bitmeyen Kavga, Fareler ve İnsanlar gibi çok satan kitaplar yazdı. Yayımlandığı yıl 500.000 satan Gazap Üzümleri 1940 yılında yönetmen John Ford tarafından sinemaya aktarıldı. Steinbeck 1939’da Pulitzer, 1962’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. 1967’de Vietnam’a savaş muhabiri olarak giden Steinbeck, 1968 yılının Aralık ayında kalp yetmezliği nedeniyle öldü. #

    DİPNOT
    1 Fotoğrafçı Horace Bristol’ün çektiği fotoğrafların alt metni olarak yazılan bu yazıyı Life dergisi basmayı reddeder. Nisan 1938’de Monterey Trader’de yayımlanır.
    KAYNAKÇA
    Galbraith, John Kenneth, Büyük Kriz 1929, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2013.
    Steinbeck, John, Amerika ve Amerikalılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2003.
  • Irkçılığın Tarihi ve Coğrafyası

    Irkçılığın Tarihi ve Coğrafyası


    insanların toplumsal özelliklerini biyolojik, ırksal özelliklerine indirgeyerek bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren ırkçılık, belirli ırkların doğası gereği diğerlerinden üstün veya aşağı olduğuna dair bir inançtır. yüzyıllardır insanlık tarihinin bir parçası olan ve günümüzde birçok toplumda önemli bir sorun olmaya devam eden ayrımcılık, ön yargı, nefret söylemi biçimlerinde de karşımıza çıkmakta ve güncelliğini korumaktadır.

    Galatasaray - Fenerbahçe Trendyol Süper Lig 2024 - 2025 Sezonu
    Fenerbahçe Teknik Direktörü Jose Mourinho ve Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk,
    GS-FB derbisinde, 24 Şubat 2025.

    Fenerbahçe Teknik Direktörü Jose Mourinho, derbi maçı sonrası yaptığı açıklamada Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk’a yönelik, “Maymun gibi zıplıyor.” ifadesini kullandı. Bu, hakaretten öte ırkçılık suçlamasını beraberinde getirdi ve Galatasaray yönetimi Mourinho hakkında suç duyurusunda bulundu. Diğer taraftan Fenerbahçe Asbaşkanı Acun Ilıcalı, maymun atfıyla ırkçılığın Siyahlara yapıldığını, bunun “Beyaz”a atıfla yapılmasının ırkçılık olamayacağı şeklinde özrü kabahatinden büyük bir söze imza attı.

    Elbette söylenenlerin ırkçılıktan öte türcülük ve homosantrizm (insan-merkezcilik) ile bağlantılı, aslında insana değil hayvana hakaret üreten bir yanı da var. Ama burada, söz konusu “dil yareleri”nin, türcülük ve homosantrizmle değil, ırkçılık ve etnosantrizm, yani “bizmerkezcilik”le ilişkili arka planı üzerinde, bir tarihsel-antropolojik özet çerçevesinde durmaya çalışacağız.

    Herkesin “Barbar”ı Var
    Irkçılığı “biyolojik temelde etnosantrizm” olarak tanımlamak mümkündür. Bir insan topluluğu, kendisini dünyanın merkezine koyarak, diğer toplulukları aşağı, değersiz, ahlaksız, yaban, barbar olarak görürse etnosantrizm üretmiş olur. Bunu deri rengi vb. bir biyolojik özelliği işin içine katarak yaparsa da bu, tastamam ırkçılıktır.

    Bu şekilde üretilmiş ırkçı tasavvurların tarihin derinliklerinden bugüne pek çok örneği vardır. Sırayla aktarmak gerekirse MÖ 1500’lerde Eski Mısır’da Firavun mezar duvarlarında dört ayrı ırk betimleyen resimler belirir: Koyu kırmızı renkli Mısırlı; siyah deri renkli, yapağı saçlı Siyah; sarı renkli, geniş burunlu Asyalı; ve beyaz deri renkli, dar burunlu, açık renk gözlü Beyaz… Burada “Beyaz”a karşılık gelen, “barbar” olarak tanıtılmaktadır.1 Benzeri doğrultuda, günümüzden yaklaşık 2000 yıl öncesinde bir Çin tarihçisi de “Barbar” olarak tanımladığı insanlar hakkında şöyle yazar: “Barbarlar sarı saçlı, mavi gözlü, koca burunlu çirkin bir ırktır ve ataları olan maymunlara benzerler.”2

    Demek ki neymiş, maymun benzetmesi ırkçı motivasyonla sadece Siyahlara değil, sarı saçlı-mavi gözlü (kuvvetle muhtemel “Beyaz”) olanlara yönelik de yapılabilmekteymiş!..

    Yunan’dan İslam’a Irkçılık
    Eski Yunan ve Roma’da da insan gruplarını sınıflayanlar kendi dışlarında kalan toplulukları “Barbar” diye nitelemişlerdir. Aslında barbar tabirinin kendisini de Eski Yunan’a borçluyuz. Yunanca konuşmayan bütün halklar barbardı ve barbarlığın tanımlaması yolunda “köpek-kafalılık”, “tek-ayaklılık”, “gözleri göğsünde, başı olmayan insanlar”, “tek-gözlü insanlar” gibi “karakteristikler” öne sürülmekteydi.3

    Aynı tablo, İslam tarihi ve coğrafyasında da karşımızdadır. Bazı kaynaklar, “medeniyet” olarak dorukta sayıldığı dönemlerde İslamiyet’te ırkçılık olmadığını kaydetse de durum böyle değildir. 10.-11. yüzyıllarda yaşamış ve İslam düşünce tarihinde seçkin yer edinmiş İbn Miskeveyh, bazı insanları şöyle tarif etmektedir:

    “Orada maymuna yakın insanlar vardır ki, bunlar yeryüzünün mamur yerlerinden uzaktaki Kuzey ve Güney bölgelerde yaşarlar; Zenciler ve benzerleri bu aşağı tabakadandırlar. Bunlarla zikrettiğimiz hayvanların en son mertebesi arasında, kendilerine faydalı ve zararlı şeyleri anlamada pek fazla fark yoktur. Ne de bilgi ve hikmeti alma kabiliyetleri vardır. Bu yüzden medeni milletler onları hizmetlerinde kullanırlar.”4

    Daha şaşırtıcı olan, dev eseri Mukaddime’de insan toplulukları arasındaki farkları iklim, coğrafya ve ekonomik geçim biçimleri temelinde açıklama becerisiyle hem sosyolojinin hem antropolojinin öncüsü sayılan İbn Haldun’da karşımıza çıkan ifadelerdir. 14. yüzyılın bu büyük İslam bilgini ve düşünürü de “sosyal ırkçı” motiflerle bezeli tespitlerden kaçamamıştır:

    “[Nil’in/Sudan’ın güneyinde kalan bölgeler kastedilerek] güneyde kayda değer bir umran [uygarlık] yoktur. Buralarda yaşayanlar insandan çok yabani hayvana yakındırlar. Çöllerde ve mağaralarda otururlar. Nice zaman olur ki birbirlerini yerler, artık bunlar insan bile sayılmazlar. (…) Şimdi itidalden (ve normal hava şartlarından) uzak olan (ekvator civarındaki ve kutuplara yakın olan) iklim bölgelerine gelelim. Konuşmayan hayvanlara yakın olmaları nispetinde insaniyetten uzaklaşmışlardır, tüm hâlleriyle insanların hâllerinden uzak ve hayvanların hâllerine yakındır.”5

    Batı’nın “Modern” Irkçılığı
    Kristof Kolomb’un “Amerika” adı verilecek topraklara ayak bastığı tarih olan 1492, Avrupa’da hem “Keşifler Çağı”nın önünün açılmasını işaret eder hem de Yeni Çağ’ın başlangıcı sayılır. Aynı tarihi, Batı’da ırksal sınıflandırmaların kültürel ön yargılarla iç içe geçmiş hâlde başlamasının miladı saymak da uygundur. Bu süreçte, yukarıda aktardıklarımıza benzer, “insan bile sayılamayacak hayvana yakın topluluklar” ifadeleri artık “modern” dünyada karşımızdadır.


    “kristof kolomb’un ‘amerika’ adı verilecek topraklara ayak bastığı tarih olan 1492, avrupa’da hem ‘keşifler çağı’nın önünün açılmasını işaret eder hem de yeni çağ’ın başlangıcı sayılır. aynı tarihi, batı’da ırksal sınıflandırmaların kültürel ön yargılarla iç içe geçmiş hâlde başlamasının miladı saymak da uygundur.”

    1684’te yayımlanmış ve Batı’da Klasik Çağ (Eski Yunan ve Roma) sonrası belirmiş ilk ırk sınıflaması sayılan makalesiyle Fransız doktor ve seyyah François Bernier dört ırk grubu ayırt etti. İkinci grupta sıraladığı Afrikalı Siyahların saç dokuları itibarıyla köpeklerin kıl örtüsüne yakın olduklarını kaydetti. Dördüncü gruptaki İskandinavya’nın kuzeyinde arktik bölgede yaşayan, bazı yüz özellikleri bakımından “Sarı” ırk içinde değerlendirilen Laponları ise şöyle tanımladı: “Yüzleri ayı yüzüne benzeyen, acınası-zavallı hayvanlar.” Daha özel olarak Ümit Burnu’nda yaşayan Siyahlara ilişkin de onların çirkin ve leş yiyici olduklarını, “leşlerin bağırsaklarını tıpkı kasapların köpekleri gibi, istedikleri zaman yiyebilmek için kollarına ya da boyunlarına sarmış hâlde ortalıkta dolaştıkları”nı yazdı.6

    Bilim-Din El Ele Irkçı Menzile!
    İsveçli botanikçi ve taksonomist Carl Linnaeus, Doğanın Sistemi adlı eserinde (1758) insan türü için ilk kez “Homo sapiens” adını önerirken, onun altında beş alt-tür ya da ırk ayırt etmiştir. Esasen deri rengi temelinde yapılmış bu sınıflamada Batılı insanın “ötekiler” hakkındaki yaygın görüşleri de yansımasını bulur: “Avrupalı Beyaz” aynı zamanda aktif ve becerikli; “Amerikalı Kızıl”, becerikli ama tembel; “Asyalı Kahverengi” ise sert, kibirli, cimridir!.. Ama hiçbir kategori, “Avrupalı Beyaz” karşısında “Afrikalı Siyah” kadar aşağılanmamaktadır: “Güzel ve iyimser, giysilerle örtünerek dolaşan ve yasalarla yönetilen Avrupalılar karşısında, siyah derili, ağırkanlı ve duygusuz, dinî törenler için kendilerini yağa bulayan, anlık itkilerle yönetilen Afrikalılar.”7

    Din cephesinden de Hristiyan din adamları bazı ırkları Nuh Peygamber’in Tevrat’ta lanetlenmiş oğlu Ham ve onun soyundan olmakla özdeştirerek ırk ayrımcılığına “kutsal” temel oluşturdular. Irklar arası farkların ilahi iradenin görünümü olduğunu ileri süren 19. yüzyıl Protestan rahibi Josiah Strong, Tanrı’nın Amerika Yerlilerini yavaş yavaş yok edip o toprakları daha iyi bir ırk olan Anglo-Saksonlara hazırladığını söylemekteydi. “Beyaz Irk” istilası, böylece dinen haklılaştırılmıştır.8

    “Beyaz” ırk karşılığı “Kokazoid” (Kafkas) tabirini dolaşıma ilk sokan Alman anatomist Johann Friedrich Blumenbach da 18. yüzyıl sonuna tarihlenen sınıflamasında yine deri rengi temelinde beş ırk ayırt etti. Blumenbach, “Beyaz” ırkın kaynağı olarak Kafkasya’yı göstererek burasının tüm insan topluluklarının çıkış bulduğu “ana stok” olduğunu öne sürmekteydi. Dolayısıyla “Kokazoid”, en asli ve elbette asil ırktı.9

    Ari Saflık, Zehirli Melezlik
    Tüm bu sözde bilimsel/dinsel, özde ırkçı değerlendirmelerin nedeni ekonomi-politik ve ideolojikti. Bilim ve din adına konuşanlar, üyesi bulundukları toplumların yöneticilerinin kendilerinden duymak istediklerine uygun hareket etmekteydi. 19. yüzyılın ünlü Fransız diplomat ve yazarı Arthur de Gobineau, bu altyapı üzerinde İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Bir Deneme adlı eserini inşa etti. Beyaz ırkın özünde güzellik, zekâ ve kudretin tekeline sahip olduğunu belirten Gobineau, bu ırkın diğerleriyle birleşmesi sonucunda “güzel fakat güçsüz”, “güçlü fakat zekâsı kıt” ya da “akıllı fakat hem zayıf hem çirkin” melezler ortaya çıkacağını kaydetmiştir.10

    Gobineau’nun söylemek istediği, saf ve üstün bir ırk için en büyük ve zehirli tehdidin melezleşme olduğudur ki bu yaklaşım hiç kuşkusuz en çok Hitler’in yolunu aydınlatmıştır. “Alman ırkı”nın sağlığının korunmamasının Almanya’yı dünya hâkimiyetinden yoksun kıldığını ileri süren ve “ırkını temizleme”yi baş görev sayan Nazi lideri,11 1913 yılında Avusturya’dan Münih’e geldiğinde doğduğu toprakları neden terk ettiğine ilişkin yazdıklarıyla Gobineau’nun yukarıdaki değerlendirmesini yankılar:

    “Habsburg devletine nefretim gittikçe arttı. Başkentte gördüğüm ırk karmakarışıklığı bende tiksinti uyandırdı. Bu Çek, Leh, Macar, Romanyalı, Sırp, Hırvat karışımından ve o insanlığın her yerinde mantar gibi biten Yahudilerden iğrendim. Ve bu şehir bana ırk bozukluğunun bir sembolü gibi göründü.”12

    Nazi Almanya’sında “Ari Irk” arayışında Yahudilere karşı yürütülen insanlık dışı soykırım politikası “bilim” adı altında üretilmiş ırksal açıklamalardan bol bol beslenmiştir. Aslında 20. yüzyıl başı, yeryüzünün her yerinde ırkın tarihle, kültürle, kavimle hemhâl kılındığı “ırk paradigması”nın altın çağı olan bir dönemdir.13 Bu doğrultuda insanlığın yolunun Nazi Almanya’sına, İtalyan faşizmine çıkmasıyla birlikte kendini gösteren korkunç sonuçlar, tarihi ve kültürü ırkla açıklama eğilimini gözden düşürse de politik-ideolojik örüntü olarak ırkçılık, hep bir yerlerde âdeta uykuda bir virüs gibi var olmayı sürdürdü. Her uygun zaman-zeminde de tekrar sökün etti. #

    DİPNOTLAR
    1 Metin Özbek, Dünden Bugüne İnsan, 2000, s. 198-9.
    2 Bozkurt Güvenç, İnsan ve Kültür, 1974, s. 5.
    3 Ziauddin Sardar, A. Nandy, M.W. Davies, Barbaric Others: A Manifesto on Western Racism, 1993, s. 26-28.
    4 Akt. Mehmet Bayrakdar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, 1987, s. 109-110.
    5 İbn Haldun, Mukaddime, haz. S. Uludağ, 2017, s. 231, 260-261.
    6 François Bernier, 1864 [1684], “A New Division of the Earth”, İngilizceden çeviren T. Bendyshe, Memoirs Read Before the Anthropological Societies of London, Vol. 1.
    7 Alaeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi, 1984, s. 14.
    8 Gosset’den akt. Şenel, age., s. 19.
    9 Özbek, age., s. 202; C. Stanford, J.S. Allen ve S.C. Anton, Biological Anthropology: The Natural History of Mankind, 2009, s. 126.
    10 Arthur de Gobineau, İnsan Irklarının Eşitsizliği, çev. S. Acar, 2021 [1853-55], s. 192.
    11 William L. Shirer, Nazi İmparatorluğu: Doğuşu-Yükselişi-Çöküşü, cilt 1, çev. R. Güran, 1968, s. 150-151.
    12 Shirer, age., s. 58-59.
    13 Suavi Aydın, “Arkeoloji ve Sosyolojinin Kıskacında Türkiye’de Antropolojinin Geri Kalmışlığı”, Folklor/Edebiyat, Sayı 22, 2000, s. 19-26.

  • Türk Modernleşmesinde Güzellik Yarışmalarının Rolü

    Türk Modernleşmesinde Güzellik Yarışmalarının Rolü


    cumhuriyet’in kurucu kadrosu, rejimin bekası ve modernleşme projesinin başarısı için ideal türk kadınının çağdaş, çalışkan ve özverili bir yurttaş; vatana ve millete faydalı nesiller yetiştirecek “iyi anne” ve “iyi eş” olmasını hedefler ve bunun için çeşitli inkılaplar yapar. kadının kamusal alandaki imajı ise inkılaplara doğrudan konu olmasa da ele alınan meselelerin başında gelir. atatürk döneminde düzenlenen güzellik yarışmaları, bu bağlamda osmanlı ile bağını keserek çağdaşlaşan yeni türk kadınının imajının ve ulusal öz güvenin yaratılmasında önemli bir işleve sahip olur. 

    İlk Güzellik Yarışmaları
    Türkiye’de ilk güzellik yarışması Miss Globe International’ın çatısı altında, 1925 yılında İpek Film Şirketi tarafından Melek Sineması’nda düzenlenir. Birinci olarak seçilen Araksi Çetinyan, sinemada yer gösterici olarak çalıştığından yarışma sonucunun şaibeli olduğu söylentileri çıkar, yarışma iptal olur.1 Cumhuriyet dönemindeki kurumsal güzellik yarışmalarının selefi sayılan ilk etkinlik ise Cumhuriyet gazetesi tarafından organize edilen “Güzel Bacak Yarışması”dır. 30 Ağustos 1925’te Atatürk’ün Kastamonu’da şapka giymesinden sonraki günlere rastlayan, 4 Eylül 1925 tarihinde, -şimdiki Gezi Parkı’nın yerinde bulunan- Taksim Bahçesi’nde yapılan yarışmayı, başvuruda bulunan dört kişinin arasından o sıra Amerikan Koleji’nde okuyan Enise isimli bir kız kazanır. Benzer bir yarışmayı 1931 yılında Vakit gazetesi de düzenler. “En güzel bacak kimin?” sloganıyla halka duyurulan, müstearla (takma ad) katılımın kabul edildiği organizasyona başvuran adaylardan bacak bileğinin, baldırın ve diz kapağının kalınlığı, bacağın uzunluğu gibi ölçülerin yanı sıra -çoraplı veya çorapsız- çekilmiş bacak fotoğrafları talep edilir. Aday olan kızlardan her gün birinin bacak fotoğrafı gazetede yayımlanır.2

    1930 Güzellik Yarışması Adayları
    1930 Türkiye Güzellik Yarışması finalistleri (Feriha Tevfik, ortada).
    KAYNAK: DEPO PHOTOS
    Güzellik_Yarismalari_2) IMG-20250305-WA0027
    Türkiye Güzelleri: Feriha Tevfik-1929, Mübeccel Namık Hanım-1930, Naşide Saffet Hanım-1931, Keriman Halis-1932, Nazire Hanım 1933.

    4 Şubat 1929 tarihinde, “Türkiye’nin en güzel kadını kimdir?” sorusuyla başlatılan başvuru sürecinde, Cumhuriyet gazetesi çeşitli yazı ve haberler yayımlayarak, Avrupa’da ve Amerika’da bu gibi yarışmalara katılan kızların sinema ve tiyatro yıldızlığına yükseldiği başarı hikâyelerini paylaşarak yarışmaya katılımı arttırmaya çalışır. Kadın bedenine atıfta bulunmaktan kaçınan gazete, daha ziyade yarışmanın yeni Türk kadını imgesi yaratmasına, kültürlü, eğitimli ve faziletli anneler ve kadınlar yetiştirilmesine hizmet ettiğini vurgular. Yarışmaya katılan adayların 16 ila 25 yaş aralığında olmaları gerektiği, yalnızca yüz güzelliği değil, endam tenasübünün (boy pos uygunluğu) de arandığı yarışmaya her “namuslu” Türk kızının katılabileceği, ırk, din ve mezhep farkı gözetilmeyeceği, “bar kadınlarının” yarışmaya katılamayacağı, arzu edenlerin yarışmaya müstearla katılabileceği gibi şartlar da halka iletilir.

    İlk Resmî Türkiye Güzellik Yarışması
    Resmî ilk “Türkiye Güzellik Yarışması” Cumhuriyet gazetesinin öncülüğünde 1929 yılında gerçekleşir ve bu gelenek 1933 yılına dek devam eder. Bu dönemde güzellik yarışmalarının Cumhuriyet gazetesi tarafından organize edilmesi tesadüfi değildir. Zira Cumhuriyet gazetesi resmî ideolojinin o günkü yayın organı olduğundan, muhakkak ki böyle bir organizasyon iktidar kadrolarının isteği ve siyasi hedefleri doğrultusundadır. Nitekim bu etkinlikler, önemli siyasi hadiseler gibi manşette yer bulur.


    “4 şubat 1929 tarihinde, ‘türkiye’nin en güzel kadını kimdir?’ sorusuyla başlatılan başvuru sürecinde, cumhuriyet gazetesi çeşitli yazı ve haberler yayımlayarak, avrupa’da ve amerika’da bu gibi yarışmalara katılan kızların sinema ve tiyatro yıldızlığına yükseldiği başarı hikâyelerini paylaşarak yarışmaya katılımı arttırmaya çalışır.”

    Yarışmaya 125 kişi başvurur ve adayların başvuru sırasında gönderdiği fotoğraflar her gün gazetede yayımlanır. Adayların seçimi sırasında okurların da fikri alınır, hatta gazeteye kuponla fikir beyan eden okurlara kura ile hediyeler verilir. Böylece yarışmanın halk arasında popülerleşmesi sağlanır. 

    Başta Bedia Muvahhit, Abdülhak Hamit Tarhan ve eşi Lüsyen Hanım, Halid Ziya Uşaklıgil, Peyami Safa, Sabiha ve Zekeriya Sertel, Cenap Şahabettin, Hüseyin Rahmi Gürpınar, İbrahim Çallı, Vasfi Rıza Zobu, Nazmi Ziya Güran, Namık İsmail ve Mesut Cemil Tel olmak üzere hatırı sayılır isimlerden meydana gelen bir jüri, final yarışmasında Feriha Tevfik’i birinci, Semine Nihat’ı ikinci, 1925 yılında Melek Sineması’nda düzenlenen yarışmada birinci seçilen ve sonrasında tacını yitiren Matmazel Araski’yi ise üçüncü olarak belirler. Feriha Tevfik bu yarışmadan elde ettiği derece sayesinde çeşitli filmlerde, tiyatro oyunlarında rol alır, plak doldurur. 

    “Millî Bir Vazife”
    1929 yılında yapılan güzellik yarışması, zaman zaman muhafazakâr ve muhalif eleştirilere hedef olsa da Türk halkı tarafından olumlu karşılanır. Kadının statüsü ve dış görünüşüne dair geleneksel algıyı değiştirmede bir merhale olur. Öyle ki bu rüzgârı arkasına alan Cumhuriyet gazetesi 9 Ocak 1930 tarihinde “millî bir vazife” diye nitelendirdiği bir başka yarışma daha düzenler. Çeşitli mağazalar, terzihaneler, kuaför salonları yarışmaya destek vereceğini açıklar. Kırk dört başvurunun arasından Mübeccel Namık Hanım birinci, şansını bir kez daha denemek isteyen Feriha Tevfik ise ikinci olur. Paris’te düzenlenen Avrupa Güzellik Yarışması’na ve Rio de Janeiro’daki Dünya Güzellik Yarışması’na katılan Mübeccel Namık Hanım, bu yarışmalarda derece alamaz ancak yurt içinde ve yurt dışında Türk kadınının değişimini ele alan çok sayıda yazıya konu olur. Basında Mübeccel Namık Hanım’ın voleybol oynamasının, bu yarışmada öne çıkmasında etkili olduğu vurgulanır, Türk kızları spora teşvik etmeye çalışılır. 

    Güzellik_Yarismalari_3) Feriha Tevfik birinci, Semine Nihat ise ikinci -IMG-20250305-WA0039
    1929 yılında gerçekleştirilen güzellik yarışmasında Feriha Tevfik birincii (solda), Semine Nihat ise ikinci olur.
    Güzellik_Yarismalari_4) NaşideSaffet2
    1931 yılındaki yarışmada Naşide Saffet Hanım birinci olur.

    Mübeccel Namık Hanım’ın katıldığı uluslararası yarışmalarda derece alamaması, yarışmalara duyulan ilgiyi bir müddet için azaltsa da Cumhuriyet gazetesinin tanıtımları sayesinde 1931 yılındaki yarışmaya katılım yoğun olur. Finalde Naşide Saffet Hanım birinci, Saniha Hanım ikinci, Selma Hanım üçüncü seçilir. Naşide Saffet Hanım’ın öğretmen oluşu çeşitli tepkilere yol açar ve Maarif Nezareti’nden kendisine uyarı gelir. Öğretmenliği bırakan Naşide Saffet Hanım daha sonra katıldığı Avrupa Güzellik Yarışması’nda dördüncülük derecesine erişir, bunun yanı sıra güzel göz kraliçesi de seçilir. 

    Güzellik_Yarismalari_5) KerimanHalis4
    Keriman Halis, Belçika’da düzenlenen Dünya Güzellik Yarışması’nda “Dünya Güzellik Kraliçesi” seçilir.

    Dünya Güzellik Kraliçesi: Keriman Halis
    1932 yılında düzenlenen yarışmada, edebiyat ve sanat dünyasının başını çektiği maruf isimlerden oluşan jüri, Keriman Halis’i güzellik kraliçesi seçer. Fevziye Okulları’ndan mezun, Fransızca bilen, yüzmeye, biniciliğe, dikiş dikmeye ve yemek yapmaya ilgisi olan Keriman Halis’in büyük dedesi Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi, bir diğer dedesi Sultan Abdülaziz’in başmabeyincisi Hurşit Bey, amcası operet bestecisi Muhlis Sabahattin Ezgi, halası ise bestekâr Neveser Kökdeş’tir. Keriman Halis, sahip olduğu niteliklerin yanı sıra kökleri Osmanlı’ya dayanan, sanatla iç içe bir aileden gelmesi sebebiyle basının ilgisini çeker. 

    Noter huzurunda yapılan yarışmadan sonra mazbatasını alan Keriman Halis’in şerefine Taksim Bahçesi’nde bir parti tertip edilir ve bu partiye daha önceki güzellik kraliçeleri de davet edilir. Parti halka açık, sokaklara ve caddeye taşan yirmi bin kişiye yakın bir kitlenin katılımıyla gerçekleşir.3


    “keriman halis daha sonra belçika’da düzenlenen dünya güzellik yarışması’nda ‘dünya güzellik kraliçesi’ seçilir ve bu başarı uzun bir zaman ülke gündeminden düşmez. o, artık yeni türk kadınının idolüdür. cumhuriyet gazetesi ve diğer gazeteler ise ‘türklük’ kavramına vurgu yaparak bu başarının türklüğün batı ile rekabetinde kazandığı zaferin bir nişanesi, asırlardır dört duvar arasında kalan ve örtünmek zorunda bırakılan kadınlara haklarının teslimi olduğunu işaret eder.”

    Keriman Halis daha sonra Belçika’da düzenlenen Dünya Güzellik Yarışması’nda “Dünya Güzellik Kraliçesi” seçilir ve bu başarı uzun bir zaman ülke gündeminden düşmez. O, artık yeni Türk kadının idolüdür. Cumhuriyet gazetesi ve diğer gazeteler ise “Türklük” kavramına vurgu yaparak bu başarının Türklüğün Batı ile rekabetinde kazandığı zaferin bir nişanesi, asırlardır dört duvar arasında kalan ve örtünmek zorunda bırakılan kadınlara haklarının teslimi olduğunu işaret eder. 

    1933 yılında ise o güne dek Turkuaz Salonu’nda gerçekleşen yarışma, bu kez Maksim Salonu’nda tertip edilir, sonuçları Tokatlıyan Oteli’nde açıklanır. Nazire Hanım birinci, Feriha Hanım ikinci olur. Ne var ki sonuçlara şike karıştığına dair olumsuz haberler çıkınca 1929 Ekonomik Buhranı sebep gösterilerek uzun bir müddet güzellik yarışması düzenlenmez. 1951’de yapılan yarışmada ise güzellik kraliçesi Günseli Başar olur. Günseli Başar, 1952 yılında Avrupa Güzellik Yarışması’nda birinci seçilir ve ülkemizin ilk Avrupa güzeli ünvanını alır. 

    Güzellik_Yarismalari_5.1) Keriman Halis-IMG-20250305-WA0032
    Keriman Halis’in “Dünya Güzellik Kraliçesi” seçilmesi Cumhuriyet gazetesinin manşetinde.
    Güzellik_Yarismalari_6) MübeccelNazım
    1930 yılı Türkiye güzeli Mübeccel Namık Hanım.

    Beden ve Moda Algısındaki Değişim
    1930’lu yıllarda bu yarışmaların, toplumun dikkatini beden ve güzellik kavramına çekmesiyle kadınların bedenleriyle ilişkileri değişir. Gazetelerde ve dergilerde nasıl genç kalınacağı ve güzel olunacağıyla ilgili görüş ve öneriler geniş bir kesim tarafından ilgiyle takip edilir, 

    kozmetik ve güzellik ürünlerinin reklamlarına yer verilir. Güzellik kavramı ve ölçülerinin ne olduğu çeşitli tartışmalara konu olurken yarışmalarda derece alan kızlar da kimi zaman bu tartışmaların odağına yerleşir, eleştirilerin hedefi hâline gelir. Keza 1930 yılı Türkiye güzeli Mübeccel Namık Hanım’ın “kilolu” olarak görülmesi bu tartışmaları ayyuka çıkarır, aynı yarışmada ikincilik derecesi alan Feriha Tevfik’in, Mübeccel Hanım’ın kilolarına dair verdiği demeçle birlikte başlayan polemik o günlerin gündemine damgasını vurur. 

    Bu yarışmalar şehirli kadınların görünümlerini ve modaya bakışlarını da önemli ölçüde belirler. Güzellik kraliçesi seçilen kızların yarışma sırasında ve sonrasında basına poz verirken tercih ettiği giyim kuşam orta ve üst gelir grubundaki kadınlara örnek olur. Bunun farkında olan dönemin giyim, kundura ve kozmetik markaları, terzihaneler, kuaför ve fotoğraf stüdyoları bu yarışmalara destek oldukları gibi, derece alan kızlara hediyeler sunarak kendi reklamlarını yapmaya çalışırlar. Bilhassa Keriman Halis’in seçtiği giysiler geniş bir kesim nezdinde moda olurken kendisi yeni Türk kadınının simgesi hâline gelir.4

    1929 ila 1933 yılları arasında gerçekleşen güzellik yarışmaları, kadın bedenine dair kimi tartışmaları beraberinde getirmiş hatta muhafazakâr cenah tarafından eleştirilere hedef olmuşsa da şu bir gerçektir ki bu yarışmalar, kadın bedenini estetik veya ekonomik bir çarkın parçası kılmakla ilgili değildir. Batı’nın Türk kadını hakkındaki yargılarını yıkarak kadın üzerinden çağdaş bir kimlik ve millî öz güven inşa etmek içindir.5 Basın ise bu öz güvenin inşasında her zaman olduğu gibi kaldıraç görevi üstlenir. # 

    DİPNOTLAR
    1  Ferzan Petek, “Türkiye Güzellik Yarışmalarının Tarihçesi”, (2014), https:/www.dergibursa.com.tr/guzellik-yarismalarinin-tarihcesi (Erişim tarihi: 07.03.2025)
    2  Mehmet Gündüz, “Atatürk Döneminde Toplumu Dönüştürmenin Aracı Olarak Cumhuriyet Gazetesinin Düzenlediği Güzellik Yarışmaları”, Türkiye İletişim Araştırmaları Dergisi, s. 41, 2022.
    3  Filiz Yıldız, “Türkiye’de İlk Güzellik Yarışmaları ve Basının Öncü Rolü: Genç Cumhuriyetin Asri Güzelleri”, Etkileşim, s. 4, 2019.
    4  Emine Koca ve Fatma Koç, “Güzellik Yarışmalarının Türkiye’deki Moda Bilincinin Oluşumuna Etkileri”, Acta Turcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, s. 1, 2010.
    5  Serpil Sancar, Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012.
  • Tarihte Aşkın Yolculuğu: Beyin mi, Kalp mi?

    Tarihte Aşkın Yolculuğu: Beyin mi, Kalp mi?


    nisan ayında bahar mevsimi kendini iyice hissettirmeye başlar. sonbahar hüznün ve melankolik duyguların mevsimi iken ilkbahar neşe, coşku ve aşk gibi duyguların uyanmaya başladığı bir dönemdir. ilkbahar ve aşk birçok romana, şiire, şarkıya ve filme konu olmuştur. nisan ayı ile yeni aşkların ortaya çıkacağı ya da küllenmiş olan bazı aşkların yeniden alevleneceği bir döneme girmiş bulunuyoruz. bir duygu olarak ele alınabilecek aşkın kalp ve beyinle ilişkisini anlatan tarihe dayalı kısa bir derleme… 

    Aşk Çeşitleri
    Aşk coşkulu duygularımızın en güçlülerinden biridir. Aşk, her ne kadar, genellikle iki karşı cins arasında yoğun bir etkileşimi ve türün devamı için gerekli olan cinsel motivasyonu içerse de edebiyatta konu edilen aşk çok defa cinsellikten uzaktır. Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre ve Arzu ile Kamber gibi halk edebiyatına konu olan görkemli aşkların ortak noktası kavuşamama ve acı çekmedir. Bu aşklar cinsel motivasyon içermez. Cinsel motivasyon içermeyen başka üst düzey aşklar da var; platonik aşk ve ilahi aşk gibi. 

    Sevgililer Günü - Kreatif Stok

    Folklorik hikâyelerin çoğu “platonik” bir yaklaşımla ele alınmıştır. Platonik kavramı büyük felsefeci Platon’un isminden türetilmiştir. Platon Devlet isimli ünlü eserinde sadece vatandaşlarının çıkarları için var olan ve vatandaşlarının refahı için çalışan ütopik ve ideal bir devlet tarifi yapar. Bunu sağlamak için devleti yönetenlerin çok iyi bir eğitime sahip olmaları hatta birer filozof olmaları gerekir. Buradan hareketle platonik, gerçekleşmesi mümkün olmayan ancak gerçekleşmiş olsa gerçekten harika olur hissiyatını ifade eden bir terim olarak türetilmiştir. Platonik aşk çok yerde yanlış ifade edildiği gibi “karşılıksız” ya da “imkânsız” bir aşk değildir. Cinsel motivasyondan ve üreme isteğinden uzak ideal bir aşkı tarif eder. Dürtülerden uzak, duyguların ön plana çıktığı bir aşktır. Tasavvufun işlediği aşk konusu da buna yakındır. Tasavvufta buna “müşahhastan mücerrete ulaşma” denir ki Divan şiirlerinde de sıklıkla işlenen bir konudur. Mevlânâ Celâleddin-i Rumi ve Yunus Emre gibi büyük düşünürlerin eserlerine konu olan aşk da ilahi aşktır. 

    Bir de içinde cinsel motivasyon barındıran ya da barındırmayan (platonik) bir aşk türü daha vardır ki bu herkesin yaşamında özellikle gençlik döneminde en az bir kez deneyimlediği ve yaşam hikâyesi içinde mutlaka çok özel bir yere sahip olan sıradan aşktır. Sıradan aşkı deneyimlemeyen, bunu yaşam hikâyesinin özel bir yerine koymayan bir insan yok gibidir. Baharın kendini iyice hissettirmeye başladığı bu günlerde üzerinde duracağımız aşk tam da bu aşktır. Yani, herhangi birinin yaşamının herhangi bir zamanında yaşadığı sıradan aşk.


    “günümüzde beynin tüm duygu ve düşünce süreçlerinin merkezi olduğunu biliyoruz. coşkulu bir duygu olan aşk da kesinlikle beyinle ilişkili bir duygudur. buna rağmen, aşkı ve sevgiyi ifade ederken beyine değil de kalbe atıfta bulunuyoruz. örneğin, kalpten sevmekten bahsederiz. hayal kırıklığı yaşadığımızda kalbimiz kırılır. sevgi ve aşk figürü olarak kalbi kullanırız.”

    Ask_2) Hipokrat_3
    Hipokrat, beynin bilinç ve insan davranışlarıyla ilişkili olduğunu belirtmiştir.

    Aşk Duygusu Nerede Şekillenir?
    Günümüzde duygu ve düşünce süreçlerinin bir beyin aktivitesi olduğu reddedilemez bir biçimde kanıtlanmış durumdadır. “Tüm mutluluğumuz, sevinçlerimiz, neşemiz, kederlerimiz, acılarımız, endişelerimiz ve gözyaşlarımız yalnızca beynimizden kaynaklanmaktadır. Bu organımız sayesinde düşünüyor, görüyor, işitiyor ve çirkinle güzeli ayırt ediyoruz. Aynı organ ile deliriyor ya da kendimizden geçiyoruz ve korkulara, paniğe kapılıyor, uykusuzluk çekiyor, uykuda yürüyoruz.” Bu sözlerin sahibi ünlü Antik Çağ hekimi ve tıbbın babası kabul edilen Hipokrat. Hipokrat’ın bu sözleri epilepsiyi anlattığı Kutsal Hastalık Üzerine adlı kitabında yer alıyor. O dönemde epilepsinin, günahları nedeniyle şeytan tarafından ele geçirilen kişiye verilen ilahi bir ceza olduğuna inanılıyordu. Hipokrat’ın kitaba kutsal hastalık ismini vermesinin nedeni budur. Hipokrat, MÖ yaklaşık 400’lerde yazılan bu kitapta, epilepsinin beyindeki bir bozukluktan kaynaklandığını ortaya koymanın yanı sıra beynin bilinç ve insan davranışlarıyla ilişkisini de açıkça ifade etmiştir. 

    Kalbin Aşk ile İlişkisi Nerede Ortaya Çıktı?
    Günümüzde de beynin tüm duygu ve düşünce süreçlerinin merkezi olduğunu biliyoruz. Coşkulu bir duygu olan aşk da kesinlikle beyinle ilişkili bir duygudur. Buna rağmen, aşkı ve sevgiyi ifade ederken beyine değil de kalbe atıfta bulunuyoruz. Örneğin, kalpten sevmekten bahsederiz. Hayal kırıklığı yaşadığımızda kalbimiz kırılır. Sevgi ve aşk figürü olarak kalbi kullanırız. Sevgililer Günü’nde sevgiliye hediye edilen ürünler kalp motiflidir. Âşıklar ağaçlara veya tahta zeminlere aşklarının nişanesi olarak ortasından Eros’un oku geçen kalplere isimlerinin baş harflerini yazarlar. Aşk denilince aklımıza gelen ilk figür kalptir. 

    Ask_3) Aristoteles_1
    Aristoteles, insan düşünce ve davranışlarının merkezi olarak kalbi tarif etmiştir.

    İlginç olarak, Oxford Sözlük’te çeşitli duygular tanımlanırken kullanılan kalp sözcüğü içeren ifadeler beyin kelimesi içeren ifadelerden neredeyse beş misli fazladır. Peki, aşk beynimiz ile ilişkili bir duygu ise neden aşk denince ilk aklımıza gelen şey kalp? Ya da neden beyin bir figür olarak ağaçlara çizilen resimlerde veya ticari ürünlerde kullanılmıyor? Bu sorunun yanıtı yine Antik Çağ’da, Hipokrat’tan sonra dünyaya gelen ve tartışmasız şekilde Antik Çağ filozoflarının en büyüklerinden biri, bazı kaynaklara göre de en büyük biyoloğu kabul edilen Aristoteles’in fikirlerindedir.

    Aristoteles (MÖ 384-322) kraliyet bağlantısı olan aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Makedonya Kralı III. Amyntas’ın doktoruydu ve onu 17 yaşındayken dönemin ünlü filozofu Platon’un akademisine eğitim almaya gönderdi. Felsefe ve tıbbın yanı sıra hayvan türleri üzerine gerçekleştirdiği çarpıcı araştırmalarıyla zoolojinin kurucusu da kabul edilir. Beyin konusuyla da ilgilenmiş ancak insan düşünce ve davranışlarının merkezi olarak kalbi tarif etmiştir. Bu görüşünü yumurta içindeki civciv embriyosunun gelişimiyle ilişkili gözlemlerine dayandırmıştır. Embriyonik gelişimin ilk dört günlük döneminde faaliyetleri gözlenebilen ilk organın kalp olmasından etkilenmiş ve kalbe yaşamsal olarak çok büyük bir anlam yüklemiştir. Aristoteles’e göre kalp tüm duyuların bir araya geldiği yerdi. Beynin duygu ve düşünce süreçleriyle bir ilişkisi yoktu. Tek görevi çalışırken fazla ısınan kalbi soğutmaktı. Bıraktığı eserlerinden birinde, “Kalp bedenin merkezi organıdır. Zekâ, hareket ve ‘duyguların’ merkezidir. Beynin en önemli görevi sıcak ve kuru olan kalbi serinletmektir.” ifadesi yer alır.

    Duygu ve düşünce süreçleriyle beynin ilişkisi için Hipokrat’ın gözlemleri, yazdıkları daha gerçekçi, mantıklı olmasına ve Aristoteles bu görüşleri çürütecek net kanıtlar ortaya koyamamasına rağmen duygu ve düşüncelerin merkezinin kalp olduğu fikri Antik Çağ’dan günümüze kadar uzanan önemli bir etkiye sahip oldu. Aristoteles’ten sonra gelen ünlü Romalı hekim ve nörobilimin kurucusu kabul edilen Galen’in (MS 129-216) Hipokrat’ı desteklemesi de bunu değiştirememiştir. Bergama’da doğan Galen, MS 177’de yazdığı Beyin Üzerine isimli eserinde, “Beyin irade, dil, akıl yürütme ve hafızayı kontrol eder.

    Ask_4) Bergamalı Galen_1
    Galen, duygu ve düşünce merkezi olarak beyni işaret etmiştir.

    Dokunma, tat alma, koklama, görme ve işitmenin ve aynı zamanda ruhun merkezidir; omurilik onun devamıdır. Beyindeki boşluklar ise ‘aklın’ [iradenin] merkezidir.” ifadeleri ile açıkça duygu ve düşünce merkezi olarak kalbi değil, beyni işaret etmiştir. Galen’i izleyen dönemde ve özellikle Rönesans etkisinde gelişmeye başlayan modern tıp ile günümüze uzanan beynin düşünce ve duyguların merkezi olduğu fikri birçok ünlü nörobilimcinin çalışmalarıyla desteklenmiş olsa da aşk gibi coşkulu duyguların merkezinin kalp olduğu şeklindeki Aristoteles’in iddiasına dayanan söylem değişmeden günümüze kadar ulaşmıştır. Günümüzde de beyinden değil, kalpten severiz; beynimiz değil, kalbimiz kırılır; aşkın simgesi beyin değil, kalptir. 

    Ask_5) Beyin ve Kalp
    Beynin duygu ve düşünce süreçlerini sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için kalbin yeterli miktarda kan göndermesi gerekir.

    Kalbin Duygulara Hiç mi Katkısı Yok?
    Her ne kadar duygu ve düşünceler beyinde gerçekleşse de sürecin oluşmasında kalbin göz ardı edilmemesi gereken çok önemli bir katkısı vardır. Kalp dolaşım sisteminin en önemli organıdır ve kan damarları yoluyla dakikada 60-80 atım arasında değişen bir hızla günlük yaklaşık dokuz bin litre kanı vücudun en ücra köşelerine kadar ulaştırır. Kalbin pompaladığı kan, besin ve oksijeni vücudun gerekli yerlerine taşırken karbondioksit gibi metabolik atıkları da akciğerlere taşır ve vücuttan uzaklaştırılmasını sağlar. Vücut ısısının düzenlenmesi, hormonlar ve enzimlerin vücudun gerekli bölgelerine taşınması gibi birçok önemli görevleri vardır. Günde yaklaşık yüz bin, yılda kırk milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kez, hiç durmadan yaklaşık sekiz bin ton kanı vücuda pompalar.


    “kalbin pompaladığı kan, besin ve oksijeni vücudun gerekli yerlerine taşırken karbondioksit gibi metabolik atıkları da akciğerlere taşır ve vücuttan uzaklaştırılmasını sağlar… kalp, günde yaklaşık yüz bin, yılda kırk milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kez, hiç durmadan yaklaşık sekiz bin ton kanı vücuda pompalar.”

    Beyin kalpten gelen kanı alarak faaliyetleri için gereken enerjiyi ve oksijeni sağlayan kapsamlı bir damar ağına sahiptir. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) gibi yöntemlerle beyin aktivitesini değerlendirirken ölçtüğümüz gerçekte çeşitli beyin bölgelerindeki kan akışı değişiklikleridir. Beyin duygu ve düşünce süreçlerini sağlıklı bir şekilde sürdürebilmek için kalbin kendisine yeterli miktarda kanı göndermesine muhtaçtır. Kısaca kalp kan pompalamazsa beyin bir hiçtir. Âşıklarda kalbin tatlı tatlı çarpması beynin coşkulu duyguları size hissettirebilmesi için gerekli yakıtı sağlarken daha fazla kan pompalanmasıyla ilgilidir. Duygu ve düşüncelerimizden sorumlu olan beynimizin bunları bize hissettirebilmesi ancak kalbin iyi çalışmasıyla mümkündür. 

    Aristoteles, kalbi duyguların merkezine koyarken tam olarak bunu düşünmemiş olabilir ancak günümüz konuşma dilinde ve edebiyatta Aristoteles’in yaklaşık 2300 yıl önceki iddialarına dayanan söylem hâlâ etkili bir biçimde kullanılıyor. Gelecekte de kullanılmaya devam edecek gibi görünüyor. # 

    KAYNAKÇA
    Uzbay, T., İnsanlar ve Yanılgılar – İnsan Nasıl Yanılır? Destek Yayınları, İstanbul, 2022, s. 202-254.
    Uzbay, T., Görünmeyen Beyin, Destek Yayınları, 5. baskı, İstanbul, 2020, s. 83, 124, 420.
    Wickens, Andrew P., Beynin Tarihi, çev. Levent Öztürk, Alfa Yayınları, İstanbul, s. 17-58.
    https://tr.wikipedia.org/wiki/Kalp (Erişim tarihi: 22.02.2025).

  • İbn Battûta’nın İzinde Adım Adım Anadolu ve Ahilik

    İbn Battûta’nın İzinde Adım Adım Anadolu ve Ahilik


    ünlü gezgin ibn battûta’nın 14. yüzyılda anadolu’da yaptığı yolculuk, sadece bir gezginin deneyimlerini değil, aynı zamanda bir dönemin sosyal, kültürel ve ekonomik yapısını da yansıtıyor. ibn battûta, tarihçiler ve araştırmacılar için anadolu’nun zengin tarihine dair önemli bir kaynak teşkil etmekte ve battûta’nın gözünden bu coğrafyayı anlamamıza yardımcı olmaktadır.

    Fas’ın Tanca kentinde 1304 yılında doğan, Orta Çağ’ın en büyük gezgini İbn Battûta’nın 22 yaşında hacca gitmek için 14 Haziran 1325’te Tanca’dan başlayan yolculuğu 28 yıl sürecektir. Üç kıtada 117.500 km yol kateden Battûta, Fas sultanının isteği üzerine anılarını kâtip İbn Cüzey aracılığıyla yazmaya başlar. İbn Battûta’nın kısa adı Rıhle olan seyahatnamesi bugün dünyanın en çok tanınan eserleri arasındadır. 

    Ibn-i_Batuta_1) ibni battuta
    İbn Battûta’yı devenin sırtında gösteren bir minyatür.

    İbn Battûta Alanya ve Antalya’da
    Lazkiye’de Cenevizli tüccar Martelmin’in gemisine binen İbn Battûta on günlük bir yolculuktan sonra Rum diyarı olarak da bilinen “Türk ülkesine”ne ulaşır. Alanya izlenimlerini şöyle aktarır:

     “… Alanya deniz kıyısında bir şehirdir, ahalisi tümüyle Türkmenlerden oluşmaktadır. Kahire, İskenderiye ve Suriye tüccarları bu şehre gelip alışveriş ederler. Kerestesi bol olduğu için buradan yüklenen balyalar İskenderiye, Dimyat ve öteki Mısır limanlarına gönderilir. Şehrin üst tarafında gayet sağlam ve sarp bir kale var. Ulu Sultan Alâeddin [Keykubat] Rûmi tarafından yaptırılmıştır.”

    Alanya Sultanı Karamanoğlu Yusuf Bey’le şehrin 10 mil uzağındaki köşkünde görüştükten sonra Antalya’ya doğru yola çıkan İbn Battûta, Antalya’da Şeyh Şihâbeddin Hamevi’nin medresesinde konaklar. Battûta, Hristiyan tüccarların “Mina/liman” denilen yerde, Rumların ve Yahudilerin de ayrı bir mahallede yaşadığını belirtiyor. Müslümanlar ise şehrin merkezindedir.

    Antalya’ya varışının ikinci gününde medreseye gelen bir genç, İbn Battûta ve arkadaşlarını yemeğe davet eder. İbn Battûta’nın, “Bu adam yoksul birine benziyor, onu zor durumda bırakmayalım.” demesi üzerine Şeyh Şihâbeddin Hamevi, “Bu adam Ahi yiğitlerinin önderlerindendir. Kendisi derici tayfasının ustalarından cömertliğiyle tanınmış biridir. Zanaatkârlar arasında aşağı yukarı iki yüz adamı vardır.” der.

    Ibn-i_Batuta_2) İbn-i Battuta'nın Anadolu yolculuğu
    İbn Battûta’nın Alanya’dan başlayan Anadolu yolculuğu Sinop’ta son buldu.

    Ahilik Teşkilatı ve İbn Battûta’nın Hayranlığı
    Selçuklu’nun son, Osmanlı’nın kuruluş aşamasında Anadolu’da görülen Ahi teşkilatını kuran ve yayan -Ahi Evran olarak da tanınan- Nasırüddin Mahmud B. Ahmed’dir (1171-1262). Ahi Evran’ın deri ustası olması nedeniyle önce dericilerin, sonra diğer meslek gruplarının katılımıyla 32 mesleği içeren dayanışma teşkilatı hâline gelen Ahi zaviyeleri; yolculara ücretsiz yiyecek, içecek ve barınma hizmeti veren konuk evleri olmanın dışında, gençlerin meslek, ahlak ve görgü kuralları öğrendikleri yerlerdi.

    İbn Battûta, Anadolu coğrafyasında misafir edildiği Ahi tekkelerine hayran kalır:
    “Anadolu’ya geldiğimizde hangi zaviyeye gidersek gidelim büyük alaka gördük. Komşularımız, kadın ya da erkek bize ikramda bulunmaktan geri durmuyorlardı. Burada kadınlar yüzlerini örtmezler. Yola çıkacağımız zaman akraba ya da ev halkındanmışçasına bizimle vedalaşıp üzüntülerini gözyaşı dökerek belli ederlerdi.Onlar [Ahiler] Anadolu’ya yerleşmiş Türkmenlerin yaşadıkları her yerde; köy, kasaba ve şehirlerde bulunmaktadırlar. Şehirlerine gelen yabancıları misafir etme, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini ve konaklayacakları yeri sağlama, onları eşkıyanın ve vurguncuların ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple haydutlara katılanları temizleme gibi konularda bunların eşine dünyada rastlanmaz.”

    Şimdi İbn Battûta’nın Anadolu seyahat rotasını takip edelim.

    İbn Battûta’nın Akdeniz’den Ege’ye Uzanan Seyahati 
    Antalya Sultanı Hıdır Bey’i ziyaret eden İbn Battûta, Burdur’da yöre hatibinin evine misafir olur. Burdurlu Ahiler yanlarında kalmasını istese de hatip razı olmaz. Ahi yiğitler İbn Battûta ve arkadaşlarına bir bağ evinde ziyafet verir. İbn Battûta bunu şöyle anlatır:
    “[…] bir ziyafet hazırladılar, kurbanlar kestiler. Bizimle tanışmaktan duydukları sevinç gerçekten hayret vericiydi! 

    Onlar bizim dilimizi bilmiyorlar, biz de onların dilinden anlamıyorduk; aramızda bir tercüman da bulunmuyordu! Oradan Sabartâ’ya [Isparta] hareket ettik. Burası da mamur bir şehir, zengin çarşıları var. Her yanından çaylar akıyor. Bağı, bostanı bol bir belde. Şehir kalesi yüksek bir tepe üzerinde. Akşam vakti oraya vardık. Yöre kadısının evine konuk olduk. Oradan Ekrîdûr’a [Eğridir] yollandık. Kalabalık mı kalabalık bir şehir. Çarşıyarı şirin ve zengin. Şehrin çevresi ağaçlıktır. Her yanı bahçe. Orada suyu tatlı bir göl bulunuyor. Oradan Kulhisar’a [Gölhisar] yöneldik. Kulhisar’ın hükümdarı Muhammed Çelebi’dir. Burası dört yanı suyla çevrili bir kasabadır. Burada ahı [Ahi] yiğitlerinden birinin tekkesinde konakladık.” 


    “ibn battûta’yı denizli’de misafir etmek için yarışan iki ayrı ahi tekkesi mensupları arasında tartışma başlar. hançerler çekilir. ahiler sonunda aralarında kura çekme konusunda anlaşır.”

    Ibn-i_Batuta_3) İbn-i Batuta
    İbn Battûta’nın Mısır gezisini gösteren bir gravür.

    İbn Battûta’yı Denizli’de misafir etmek için yarışan iki ayrı Ahi tekkesi mensupları arasında tartışma başlar. Hançerler çekilir. Ahiler sonunda aralarında kura çekme konusunda anlaşır.
    “Buraya Dûngûzla da [Doñuzlu, Domuzlu, Denizli] deniliyor. Burası bölgenin en güzel, en büyük şehirlerindendir. Burada dünyada eşi benzeri olmayan altın işlemeli pamuk elbiseler dokunur. Şehirde Hristiyan nüfusun çokluğu nedeniyle bu işi yapanların ekseriyeti Rum kadınlardan oluşuyor.”

    Tavas yolu güvenli olmadığı için bir kafileye katılan İbn Battûta, Tavas Kalesi dışında bir fakirin evinde konaklar. Kale komutanı eve yiyecek ve hediyeler gönderir. 

    “Oradan Muğle’ye [Muğla] hareket ettik. Şeyh efendilerden birinin tekkesinde konakladık. Bu şehirde, ileride bahsini edeceğimiz Milas hâkiminin oğlu İbrahim Bek’le görüştük. Bize çeşit çeşit ikramda bulundu, bir kat elbise ihsan etti. Oradan Milas’a doğru hareket ettik. Burası Anadolu ülkesinin en güzel, en büyük şehirlerinden biridir. Suyu bol, meyvesi bol, bahçesi bol! Orada ahı [Ahi] yiğitlerinden birinin tekkesine indik. İkramı, iltifatı, ziyafeti, temizliğimize gösterdiği dikkati ve hamama götürme konusundaki ısrarı ile diğerlerini geçti, bize çok hürmet etti.” 

    İç Anadolu Seyahati: Konya, Aksaray, Niğde, Kayseri…
    “Kûnya [Konya] büyük ve güzel bir şehir. Meyvesi boldur. Sayısız nehir ve çayları, eşsiz bahçeleri var. Burada daha önce bahsettiğimiz kamaruddin denilen kayısı türü yetiştirilir, Mısır ve Suriye’ye ihraç edilir. Şehrin caddeleri geniş, çarşıları da muntazam ve şirin.”
    İbn Battûta Konya ve Karaman Beyi Karamanoğlu Bedreddin Bey’le şehir dışında av dönüşü karşılaşır. “Atımdan indim; o da bineğinden indi. Selam verdim. Selamımı alıp beni kucakladı. Bu ülkede hükümdarların şöyle bir âdeti var. Uzaktan gelen biri onunla karşılaştığında beriki bineğinden iniyorsa o da iniyor!”

    “Aksarâ [Aksaray], Irak hükümdarlarına [İlhanlı’ya] bağlı şehirlerdendir. Anadolu topraklarında ele geçirilen yerleri Irak hükümdarı adına yöneten Ertena beyinin vekili Şerif Hüseyin bu şehrin hâkimi olduğu için biz onun evinde konakladık. Sonra Nekde’ye [Niğde] yöneldik. Burası da Irak hükümdarlarına bağlıdır. […]Bu şehir de [Kayseri] Irak padişahının hükmü altındadır. Irak ordu birlikleri burada üstleniyor. Bu şehirde ahılardan [Ahilerden] Emir Ali’nin tekkesinde konakladık.”

    Amasya, Gümüşhane, Sivas, Erzincan ve Erzurum 
    Bu şehirlerde de Irak hükümdarının hüküm sürdüğünü belirten İbn Battûta yolculuğu boyunca yine Ahi tekkelerinde misafir edilir. Erzurum’da Ahi Tûman’ın tekkesinden ikinci gün ayrılmak isteyince tepkiyle karşılanır. Tekke şeyhi ihtiyar, “Eğer böyle yaparsanız bizim itibarımızı yok etmiş olursunuz şehirde! Çünkü konukluk en aşağı üç gün olmalı!” der.

    Birgi, Tire, Ayasuluk (Selçuk), İzmir
    İbn Battûta’nın Erzurum’dan sonra Birgi’ye geçmesi seyahatnamenin bazı sayfalarının kaybolduğu veya sonradan yazıya geçirildiği için unutulmasına bağlanabilir. Aydınoğlu Muhammed’in hüküm sürdüğü Birgi ve Tire’de üç gün geçirdikten sonra Ayasuluk’a (Selçuk) geçen İbn Battûta, İzmir’i harap durumda bulur. 

    Manisa, Bergama, Balıkesir
    “Şehrin [Manisa] hükümdarı Saruhan adında biridir. Orada ahılardan [Ahilerden] birinin tekkesinde konakladık. Burası dağ eteğinde güzel ve büyük bir şehir. Kurulduğu ovada zengin su kaynakları, nehirler ve bahçeler var. Ertesi gün yola koyularak Bergama’ya vardık. Şehrin hâkimi Yahşi Han’dır. Harap bir şehir ama tepedeki kalesi hâlâ sapasağlam. […] Şehrin [Balıkesir] ileri gelenlerinden Ahı Sinan’ın zaviyesinde konakladık. Şehir kalabalık bir nüfusa, zengin ve şirin çarşılara sahip.”

    Bursa
    “Burası muazzam bir şehir; çarşıları güzel, caddeleri geniş, bahçeler ve gür çaylar çeviriyor şehri. Bu şehirde, yiğitlerin büyüklerinden Ahı Şemseddin’in zaviyesinde konakladık. Bursa’nın sultanı İhtiyaruddin Urhan Bek’tir [Orhan Bey]. Sultan Osmancûk’un oğludur. Bu sultan, Türkmen hükümdarlarının mal, ülke ve askerce en büyüğüdür. Onun kaleleri yüze yakındır. Vaktinin büyük bir kısmını buraları dolaşmakla geçirir.”

    İznik, Sakarya, Geyve, Göynük
    “Bu şehirde [İznik] fıkıh bilgini, Hacı Alâeddin Sultanöyûkî’nin yanında kaldık. Beni, Beylûn Hatun’a [Nilüfer Hatun] götürdü. Bu kadın bize ikramda bulundu, iyi davrandı, yardım etti.” 
    İznik’te 40 gün kalan İbn Battûta azgın Sakarya Nehri’ni salla geçip Geyve’ye ulaşır. Göynük’te sadece yönetici olan aile Müslüman’dır. Nüfusun tümü Hristiyan’dır. İbn Battûta ve kafilesi Mudurnu’ya giderken kılavuzun terk etmesi sonucu yolunu kaybedip donma tehlikesi geçirir. Sığındıkları Ahi tekkesi kurtarıcıları olur.

    Bolu, Gerede, Safranbolu, Kastamonu
    “Bôlî’de [Bolu] ahı yiğitlerinden birinin tekkesinde konakladık. Âdet gereği tekkenin bütün bölümlerinde ocaklar kış boyu aralıksız yanar. Ertesi sabah Keredey-i Bôlî [Bolu Geredesi] denen yere vardık. Burası büyük bir düzlük üzerine kurulmuş şirin bir şehirdir. Buradan Borlû’ya [Safranbolu] gittik. Tepe üzerine kurulmuş küçük bir şehir. Eteklerinde hendek var. Tam zirvede sarp bir kale mevcut. Orada bir medresede konakladık. Ertesi gün Kastamûnya’ya [Kastamonu] yöneldik. Bu şehir Anadolu’nun en güzel, en büyük beldelerindendir. Yaşamak için her kolaylık var! Eşya fiyatları çok ucuz.”

    Sinop
    Anadolu’da yaptığı yolculuğun son noktası Sinop’ta 51 gün geçiren İbn Battûta bir gemi kiralayarak Kırım’a doğru yelken açar. Kırım’dan sonra yolculuğu ise Konstantiniyye’ye olacaktır.

    İbn Battûta 1369 yılında Mağrip’te (Fas) vefat etmiş ve doğduğu kent Tanca’da defnedilmiştir. #

    Ibn-i_Batuta_4) İbni Batuta'nın gezi güzergahı
    İbn Battûta’nın dünyanın farklı yerlerine yaptığı yolculukların güzergâhını gösteren harita.
    KAYNAK
    Ebû Abdullah Muhammed İbn Battûta Tancîİbnûta, İbn Battûta Seyahatnâmesi, çev. A. Sait Aykut, YKB Yayınları, İstanbul, 2005.
  • Osmanlı Şeyhlerinin Meşhur Torunları

    Osmanlı Şeyhlerinin Meşhur Torunları


    tekkelerde yetişen pek çok derviş, gerek osmanlı gerekse cumhuriyet devrinde önemli görevlere gelmiş, ilim ve sanat hayatına yön vermiştir. örneğin budapeşte’nin fethi esnasında şehit düşen bektaşi şeyhi gül baba’nın türbesi günümüzde de türk-macar dostluğunun bir sembolü olarak ziyaret edilmektedir. gül baba’nın torunlarından mühendis-mimar ekrem hakkı ayverdi 1950 öncesinde istanbul’daki birçok tarihî eserin restorasyonunda görev almış, istanbul ve rumeli’deki osmanlı mimari mirasına dair eserler yazmıştır. kardeşi sâmiha ayverdi de bilinen bir yazardır.

    Adsız tasarım - 1
    Nâzım Hikmet gençliğinde tasavvufa olan ilgisini şiirlerinde dile getirmiştir.

    Dervişler Osmanlı toplumunun sosyal dokusunun vazgeçilmez unsuruydu. Devlet dervişlerden sulh zamanında tekkelerinde ülkenin selameti için dua etmelerini, savaş zamanında orduya katılıp cephede savaşan askerlerin manevi duygularını yükseltmelerini beklemekteydi. Muharremiyye, taamiyye adı verilen yardımlar suretiyle tekkelerdeki tencerelerin kaynamasına destek verilirken halk nezdinde itibarlı şeyhler “ordu şeyhi” ünvanı verilerek padişahın yanında cephede hizmete çağrılırdı. Mesela Haçova Meydan Muharebesi’nde bozguna uğramak üzere olan Osmanlı ordusu, atını en önde düşmana karşı süren Halveti Şeyhi Hızır Efendi sayesinde tekrar toparlanarak hücuma geçip savaşı kazanmış, Hızır Efendi ise 26 Ekim 1596 günü şehit düşmüştür. Fatih’in çevresindeki ulema ve askerler kuşatmanın devlet hazinesini sarsacağını iddia ederken Bayrami Şeyhi Akşemseddin fethin gerçekleşmesi hususunda padişahın en büyük destekçisi olmuştur. 

    Mevleviler
    Eski bakanlardan Işın Çelebi, Mevlâna’nın torunlarından olduğu için Çelebi soyadını taşımaktadır. İş insanı Halil Bezmen, Kasımpaşa Mevlevihanesi’nin mesnevihanı Selanikli Es’ad Dede’nin kız kardeşinin torunudur.


    “nâzım hikmet gençliğinde mevlâna’yı öven bir şiir kaleme almıştı. ‘dergâhın kuyusu’ başlıklı bir başka şiirindeki mısralar da tasavvufa olan muhabbetini dile getirir.”

    Konya, Mevlâna Dergâhı Şeyhi Veled Çelebi’den teberrüken destar alarak Mevlevi hulefası arasına dâhil olan Mehmed Nâzım Paşa’nın torunu da meşhur bir şairdi: Nâzım Hikmet gençliğinde Mevlâna’yı öven bir şiir kaleme almıştı. “Dergâhın Kuyusu” başlıklı bir başka şiirindeki şu mısralar da tasavvufa olan muhabbetini dile getirir:

    Ne içli bir dua, ne içten bir âh,
    Uyuyor serviler altında dergâh!..
    Kaç kere gönlümü dinledi bu yer.
    Tek tük kandillerde yorgun alevler
    Titriyor gecenin sert rüzgârıyla.
    (…)
    Ya Rabbi, ne içten anıldı adın!..
    “Ölmeden öl!” diyen bir itikadın
    Gönülden duyarak ulu sesini,
    Ruha şifa sunan felsefesini,
    (…)
    Ey ulu Allah’ım, ey ulu Rabbim!
    Kuyuda zikreden, ağlayan kimdi?
    İçine eğildim… Anladım şimdi
    İsm-i Celâlini candan andıkça,
    Yer yer yükselerek çalkalandıkça,
    Kuyunun zulmette parlayan suyu…
    Kuyu zikrediyor, ağlıyor kuyu!..

    Seyh_Torunlari_3. Faruk Nafiz Çamlıbel
    Faruk Nafiz Çamlıbel
    Seyh_Torunlari_2. Müftüoğlu Ahmed Hikmet
    Müftüoğlu Ahmed Hikmet

    Nakşibendiler
    Çağlayanlar, Gönül Hanım gibi eserleriyle tanınan hikâye ve roman yazarı Müftüoğlu Ahmed Hikmet’in babası Şeyh Yahya Sezaî Efendi (1816-1877), Fatih Çarşamba’da bir tekke tesis eden Nakşi Şeyhi Yanyalı İsmet Efendi’nin halifesiydi. Yahya Sezaî Efendi’nin babası Mora Müftüsü Abdülhalim Efendi 1821 yılındaki ayaklanmada Yunanlar tarafından yakılarak şehit edilmiştir. Ahmed Hikmet Bey’in anne tarafından soyu ise Halvetiyye tarikatının Mısriyye kolunun kurucusu Niyazî-i Mısrî’ye dayanmaktadır.

    Silivrikapı yakınındaki Bâlâ Tekkesi’nin son şeyhi Ömer Fahreddin Efendi’nin oğlu romancı ve Köroğlu gazetesi sahibi Burhan Cahit Morkaya’dır. Tekkelere karşı esen siyasi rüzgârlara kapılıp Bâlâ Tekkesi başta olmak üzere İstanbul’da birçok yerde vakıfları bulunan Adile Sultan’ı ve kendi babasını 1931’de Şeyh Zeynullah isimli bir romanla kötülemiştir. Morkaya 1946’da milletvekili seçilmesine rağmen asker kaçağı olduğu ortaya çıkınca mazbatası verilmemiştir.  

    Ünlü tiyatro ve sinema oyuncusu Çetin Tekindor, Bolu’da Uğurlu Naib Tekkesi son şeyhi Mustafa Sabri Efendi’nin torunudur. Başrolünü oynadığı Babam isimli filmin bir sahnesinde şeyh dedesinin fotoğrafı duvarda asılıydı. Kuzeni Nurettin Tekindor (1935-2024) Uğurlu Naib Tekkesi etrafında gelişen fantastik olayları Hayat Yarınını Bilmez isimli kitabında anlatmıştır.

    Üsküdar’daki Alaca Minare Tekkesi’nin son şeyhi İsmail Hakkı Efendi’nin kızı Pakize Hanım, Çanakkale şehidi Yüzbaşı İshak Bey ile evlenmiş, ses sanatkârı Semahat Özdenses (1913-2008) bu tekkede dünyaya gelmiştir.

    Seyh_Torunlari_4. Baha Pars'ın Âlem-i Musıkî isimli mecmuası
    Baha Pars’ın Âlem-i Musikî isimli mecmuası.

    Han Duvarları şiirinin şairi Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973) İstanbul Aksaray’daki Nakşi tekkesi şeyhi Feyzullah Efendi’nin kızının oğludur. Tekke yıkıldıktan sonra arsasına apartman yapılırken vârislerden olduğu için miras hissesi kendisine verilmiştir.

    Mehmet Ali Erbil de soyadından da anlaşılacağı üzere aslen Irak’ın Erbil şehrinden olup orada büyük dedesi Hidayetullah Efendi, Mevlâna Halid-i Bağdadî’nin o şehirde kurduğu tekkenin postnişiniydi. Erbil, aynı zamanda İstanbul’daki Kelâmî Tekkesi şeyhi Erbilli Es’ad Efendi’nin de kardeşinin torunlarındandır. 

    Bursa’daki Ahmed Baba Efendi Tekkesi son şeyhi Mehmed Baha Pars (öl. 1953) önemli bir müzik adamıydı. Tarihimizdeki ikinci müzik mecmuası olan Âlem-i Musiki’yi yayımlamıştır. Şarkı ve marş bestelerinin yanı sıra Abdülhak Hamid’in Nesteren operetinin bestesi kendisine aittir.

    Seyh_Torunlari_5. Çetin Altan ve oğlu Ahmet Altan - Fotoğraf Hürriyet Gazetesi Arşivi
    Genç yaşlarında baba olan Çetin Altan, oğlu Ahmet Altan’la.

    Rıfâiler
    Dergimizin Ocak sayısında Aziz Nesin’in babası Abdülaziz Nesin’in bir Rıfâi şeyhi olduğunu yazmıştık. Gazeteci yazar Çetin Altan ile oğulları Ahmet ve Mehmet Altan Unkapanı’ndaki Yeşil Tulumba Tekkesi Şeyhi Hafız Mustafa Muhyiddin Efendi’nin kızından torunlarıdır. 

    Galatasaray Lisesi’nin meşhur müdürlerinden ve Galatasaray Tarihi’nin yazarı Muhittin Sandıkçıoğlu, Üsküdar’daki Sandıkçı Tekkesi Şeyhi Ali Haydar Efendi’nin oğludur. Aynı aileden Özcan ve oğlu Can Sandıkçıoğlu 1980’den itibaren “Miss Turkey” isimli güzellik yarışmasının Türkiye’de organizasyonunu üstlenmektedir.

    Bektaşiler
    TBMM’nin 1. döneminde Denizli milletvekilliği yapan Bektaşi şeyhi Hüseyin Mazlum Bababalım’ın torunları günümüzde Pamukkale Otobüs İşletmesi’nin sahipleridir.

    Seyh_Torunlari_6. Hüseyin Mazlum Baba ve Mustafa Kemal Denizli'de
    Hüseyin Mazlum Bababalım ve Atatürk Denizli’de.

    Halvetiler
    Fabrika Kızı, Eylül’de Gel isimli şarkılarıyla 1970 ve 80’lerde pop müziğinin parlayan yıldızı Alpay (Nazikioğlu), Topkapı Sarayı girişindeki Nazikî Tekkesi’nin şeyh ailesine mensuptur. Meşhur reklamcılardan Nail Keçili de anne tarafından bu aileye mensuptur. 

    Silivrikapı Caddesi’ndeki Emirler Tekkesi Şeyhi İbrahim Şücaeddin Efendi’nin yedi kızından en küçüğü Samiye Hanım, Mesud Cemil’den kemençe meşk etmiş, Dârü’l-elhan’da Ziya Paşa’nın müdürlüğü zamanında kemençe muallimliği yapmıştır. 1920’de Burhan Cahit Morkaya’yla evlenen Samiye Hanım Türkiye’nin ilk kadın otomobil yarışçılarındandı.

    Seyh_Torunlari_7. Hamdullah Suphi Tanrıöver
    Hamdullah Suphi Tanrıöver

    Günümüzde Yunanistan sınırları içinde, Mora Yarımadası’ndaki Tripoliçe şehrinde bulunan Halveti-Cerrahî Tekkesi’nin şeyhi ve Tripoliçe Müftüsü Ahmed Necib Efendi 1821 yılında çıkan Yunan İsyanı’nda kaleyi savunurken şehit düşmüştür. Önce Mısır’a ardından İstanbul’a göç eden oğlu ve halifesi Abdurrahman Sami Paşa bürokrasi kademelerinde yükselerek Osmanlı Devleti’nin ilk maarif nazırı (millî eğitim bakanı) olmuştur. Onun oğlu Samipaşazade Sezai (1859-1936), Sergüzeşt romanıyla tanınmıştır. Diğer oğlu Abdüllatif Suphi Paşa da maarif, maliye, evkaf gibi birçok bakanlık vazifelerinde bulunmuştur. Suphi Paşa’nın en küçük oğlu Hamdullah Suphi Tanrıöver (1885-1966) genç Cumhuriyet’in en önemli bürokrat ve siyasetçilerindendir. Türk Ocakları’nın kurucularından Tanrıöver, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk maarif vekilidir. Türk resim sanatının önemli isimlerinden Ahmed Zeki Kocamemi de Abdüllatif Suphi Paşa’nın torunlarındandır.

    Hüseyin Vassaf Bey (öl. 1929) İstanbul Rüsumat Gümrüğü Başmüdürlüğü görevinde bulunmuş, tasavvufa da gönül vererek Halvetiyye’nin Uşşakıyye ve Gülşeniyye kollarından hilafet almış, Sefîne-i Evliyâ isimli beş ciltlik şeyh biyografileri kitabını kaleme almıştır. Kızından torunu Evin İlyasoğlu da müzik tarihi kitapları yazmış, Boğaziçi Üniversitesi’nde dersler vermiş, Cumhuriyet gazetesinde yazılar yazmıştır. Hüseyin Vassaf’ın oğlu Suat Erler ise İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü ve Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi’nin kurucularındandır. Kendisinden sonra yeğeni Süha Erler (öl. 2020) de uzun yıllar İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü’nün başkanlığını yapmış, ülkemizde yüzme ve su topu sporlarının gelişmesine katkı sağlamıştır.

    Seyh_Torunlari_8. Hüseyin Vassaf
    Hüseyin Vassaf Bey

    Üsküdar’daki Nasûhî Dergâhı Şeyhi Kerameddin Efendi’nin oğlu Rükneddin Nasuhioğlu 1950’lerde Adalet ve İçişleri Bakanlığı vazifelerinde bulunmuştur. Şeyh Kerameddin Efendi’nin halifesi meşhur bestekâr Zeki Arif Ataergin’in torunu Çiğdem Hanım, 1999’da kurulan üçlü koalisyonda başbakan yardımcılığı yapan Hüsamettin Özkan’la evlidir. Aynı koalisyonda ekonomiden sorumlu devlet bakanı olarak atanan Kemal Derviş ise Cerrahpaşa Tıp Fakültesi yakınındaki Kadem-i Şerif Tekkesi’ni inşa ettiren ve Sultan I. Abdülhamid’e darbe teşebbüsünde bulunduğu iddiasıyla 1785’te idam edilen Halil Hamid Paşa’nın soyundan gelmektedir.

    Üsküdar İtfaiyesi’nin kurulduğu arsada 20. yüzyıl başlarında bulunan Safvetî Efendi, Halveti Tekkesi’nin son şeyhi M. Said Özok’un torunu Prof. Dr. Gülten Kazgan ülkemizde yetişen kıymetli iktisat akademisyenlerinden olup Bilgi Üniversitesi’nin kurucu rektörüdür.

    Ayasofya Camii yanındaki Sinan Erdebilî Tekkesi’nin son şeyhi Halil Sırrı Efendi’nin oğlu Mehmet Nazif Gerçin (öl. 1982) Galatasaray ve Millî Takım’da uzun yıllar top koşturmuş, “Ayı Mehmet” ismiyle şöhret bulmuş bir futbolcuydu. 

    Seyh_Torunlari_9. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç
    Orhan Erinç, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı da yaptı.

    Sa’dîler
    Bayezid Meydanı yakınındaki Abdüsselâm Tekkesi’nin son şeyhi Yusuf Zahir Hasırcıoğlu (öl. 1956), 1925-1927 arası Hacı Selim Ağa Kütüphanesi, 1927-1937 arası Süleymaniye Kütüphanesi Müdürlüğü yapmıştır. Yusuf Zahir Efendi’nin kızı Fatma Zahir (öl. 1987), Nuri Erinç (öl. 1968) ile evlenmiş, Cumhuriyet gazetesi yazarı ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç dünyaya gelmiştir.

    Kadirîler
    İstanbul, Aksaray’daki Oğlanlar Tekkesi’nin şeyhi olup Meclis-i Meşâyih (Şeyhler Heyeti) reisliği yapan Şeyh Saffet Efendi cumhuriyetin ilanıyla Urfa milletvekili seçilmiştir. Sanat tarihçisi olan oğlu Suut Kemal Yetkin (1903-1980) Urfa milletvekilliği ve Ankara Üniversitesi rektörlüğü görevlerinde bulunmuştur.

    Kurtlar Vadisi Dizisi Seti
    Necati Şaşmaz

    Son dönemin Millî Savunma bakanlarından Vecdi Gönül’ün dedesi Erzurumlu Mehmed Uşşakî Baba Kadirî şeyhidir. Kurtlar Vadisi dizisinde Polat Alemdar rolüyle meşhur olan Necati Şaşmaz’ın dedesi Cafer-i Tayyar Baba (1902-1973) bir Kadirî şeyhi olup Elazığ’da türbesi bulunmaktadır.

    Kasımpaşa’daki Turabî Baba Tekkesi şeyhi M. Ali Rıza Efendi’nin oğlu Hasan Ferit Cansever sıtmayla mücadelede önemli başarılar elde etmiş bir doktordu. Türk Ocakları’nın kurucularından ve Türk Yurdu dergisini çıkaranlardan biri olan Ferit Bey’in oğlu Turgut Cansever ise “Ağa Han Mimarlık Ödülü” kazanmış bir mimardır. #

  • İstibdattan Cumhuriyet’e Münevver Bir Aile: Şakir Paşa Ailesi

    İstibdattan Cumhuriyet’e Münevver Bir Aile: Şakir Paşa Ailesi


    şakir paşa ailesi’nin hikâyesi osmanlı imparatorluğu’ndan başlayarak günümüze kadar uzanan bir dönemin hikâyesidir. bu hikâye imparatorluğun en uzun yüzyılı olan 19. yüzyılda ekilen tohumların, istibdattan cumhuriyet’e doğru evrilişinin de bir örneğidir. osmanlı’nın batılılaşma hareketleri döneminde kurulmuş okullarda okuyan, altı dil bilen, kitap yazan, fotoğraf çeken, resim yapan, piyano çalan, seramik yapan, botanik bilen öksüz iki kardeş, cevat ve şakir, başarılarıyla devletin üst kademelerinde söz sahibi olur. hatta cevat paşa, padişah abdülhamid’in sadrazamlığına kadar yükselir.

    Sakir_Pasa_Ailesi_1) Şakir Paşa Ailesi2
    Soldan sağa, ayaktakiler: Hakkiye Koral, Asım Kabaağaçlı, Şakir Paşa, eşi İsmet Hanım, Cevat Şakir. Ortada: Ayşe Erner. Öndekiler: Fahrünissa Zeyd, Suat Şakir, Aliye Berger. 

    Şakir Paşa Ailesi gelişmeyi ve yeniliği seçen, bunu içlerine sindirerek hayatlarına geçiren münevver bir aile portresi çizer. Tarihçiler ve sanatseverlerin yakından tanıdığı Şakir
    Paşa ve Ailesi bugünlerde televizyonda yayınlanan bir diziyle gündeme geldi. Ailenin nevi şahsına münhasır karakterleri bir bir ekrana yansıdıkça aileye ve diziye olan ilgi de artıyor. Senaryosunu Hande Altaylı’nın yazdığı, Now TV’de yayınlanan Şakir Paşa Ailesi: Mucizeler ve Skandallar adlı bu dizi Şakir Paşa Ailesi’nin birbirinden çılgın ve değerli fertlerinin bugün yeni nesillerle buluşmasını da sağlayacak. Dizi başlarken “İzleyeceğiniz hikâye gerçeklere, söylentilere ve hayal gücüne dayanılarak kurgulanmıştır.” dese de aşağıda okuyacaklarınız Şakir Paşa Ailesi’nin gerçek hikâyesidir.

    Batı’daki Değişimin Doğu’ya Yansımaları
    Avrupa’nın Rönesans ile yakaladığı ivme toplumun her katmanında hissediliyordu. 15. yüzyılda dünyayı keşfe çıkan seyyahlar Avrupa’ya yenilik taşıyordu. Doğu için sıradan olan şeyler Avrupalılar için alışılmadıktı. Batı’nın bu şaşkınlığının karşısında Doğu ise kendi hızında ilerliyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyıldan beri değişimlere açtığı kapı onu yeni bir dünya ile tanıştıracaktı. Bu yüzyılda Osmanlı’da dünyayı tanımaya başlayan, okuyan, gezen yeni bir aydın zümre oluşuyordu. “Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet, Anayasa, Cumhuriyet” gibi kavramlar toplum tarafından konuşulur olmuştu. Kurumlardaki değişimler, kültürel yenilikler toplumu değiştirmeye başladı. Halil İnalcık Fütühat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler: Osmanlı adlı kitabında II. Meşrutiyet’e giden dönemi etkileyen iki büyük etkiden bahseder. Bunların ilki gazeteler, ikincisi ise laik okullardır. 1839’da başlayan Tanzimat Dönemi, Osmanlı toplumunun Batılılaşmasının yoğun olarak görüldüğü bir zaman aralığıdır. İşte böyle bir toplumsal iklime doğan Kabaağaçlızade iki kardeş, Cevat ve Şakir, Osmanlı’nın yenilikçi ve aydın zümresinin bir ferdi olacak, Osmanlı’dan aldıkları mirası Cumhuriyet’e taşıyarak hem devlet kademesinde hem de sanat dünyasında arkalarında eşsiz bir isim bırakacaklardı.


    “bir gün ahmet efendi, babasından hatta karısından bile gizlice oğlu asım’ı kaptığı gibi bir zerzevat arabasının içinde saklanıp istanbul’a gider ve onu askerî okula yazdırır. askerî okulu başarı ile bitiren asım bey’in şam’a tayini çıkar.”

    Sakir_Pasa_Ailesi_2
    Soldan sağa üst sıra: Asım Kabaağaçlı, Ayşe Erner, Cevat Şakir. Ortada: Şakir Paşa, İsmet Hanım, Aliye Berger. Önde: Fahrünissa Zeyd, Hakkiye Koral, kucağında Suat Şakir.

    Kabaağaçlızadeler
    Şakir Paşa Ailesi’nin 11. yüzyıla kadar giden sicil kayıtlarına göre ataları aslen Türkmen olup Antalya Elmalı bölgesinde yaşarken Afyon’a göç eder. Burada yüzyıllar boyunca medreseler kurup tasavvuf ehli olan aile büyükleri dinle, ilimle hemhâl olur. Ne zamanki Asım Bey’in babası Ahmet Efendi çocuklarının geleceği için bir şey yapmaya karar verir, işte o zaman ailenin kaderi değişir. Bir gün Ahmet Efendi, babasından hatta karısından bile gizlice oğlu Asım’ı kaptığı gibi bir zerzevat arabasının içinde saklanıp İstanbul’a gider ve onu askerî okula yazdırır. Askerî okulu başarı ile bitiren Asım Bey’in Şam’a tayini çıkar. Afyonkarahisarlı Hacı Ahmet Efendi’nin oğlu Kabaağaçlızade Mustafa Asım, Suriye’nin önemli ailelerinden Hattatzade Hüseyin Bey’in kızı Zehra Hanım ile Şam’da görücü usulü evlenir. Bu evlilikten 1849 yılında Sara, 1851 yılında Cevat doğar. Albay Asım daha sonra Şam’dan Bursa’ya tayin edilir. 1855 yılında Bursa’da Şakir doğar. Bir süre sonra evin annesi vereme yakalanır. Hasta yatağından zar zor kalktığı bir gün pencereden bakarken eşinin evin beslemesiyle oynaştığını görür, karısının onu gördüğünü fark eden Asım Bey, atına atlayıp çılgınlar gibi evden uzaklaşır. Atın üstünde saatlerce süren bu koşu sonunda fıtığı patlar ve oracıkta ölür, ondan üç gün sonra eşi de vefat edince evin üç çocuğu öksüz kalır.

    Osmanlı’nın İki Gözde Paşası: Cevat Paşa ve Şakir Paşa
    Öksüz üç kardeş için artık yeni bir hayat kurulacaktır. Henüz 13 yaşındaki Sara, babasının İstanbul’daki arkadaşı Şeyhülislam Atıfzade Hüsamettin Efendi’nin yanına gitmeye karar verir. Yanına 11 yaşındaki kardeşi Cevat ve 8 yaşındaki kardeşi Şakir’i alıp İstanbul’a gider. Atıfzade Hüsamettin Efendi’nin himayesine giren çocuklardan Cevat ve Şakir askerî okula yazdırılırken Sara ise zengin bir toprak ağasıyla evlendirilir. Askerî okulu başarıyla bitiren iki kardeşten Cevat, zengin bir kızla evlenip iç güveyisi olur ama evliliği kısa bir sürede sona erer. Şakir ise Macar asıllı bir kadınla evlenir ve Asım adında bir çocuğu olur ama bir süre sonra eşi vefat eder.


    “özel hayatlarındaki başarısızlığın aksine iki kardeşin askerî kariyeri çok başarılı bir şekilde ilerler. cevat paşa, berlin kongresi’nde görev alır ve albay olur. şakir paşa ise romanya ve karadağ’da askerî ateşe olarak görev alır. 1889 yılında iki kardeşin de tayini girit’e çıkar. askerî vali ve komutan olarak göreve başlayan cevat’ın yaveri de kardeşi şakir paşa olacaktır.”

    Sakir_Pasa_Ailesi_3
    Şakir Paşa Ailesi, Büyükada’daki köşklerinin merdivenlerinde. Üstte: Şakir Paşa ve eşi İsmet Hanım.

    Özel hayatlarındaki başarısızlığın aksine iki kardeşin askerî kariyeri çok başarılı bir şekilde ilerler. Cevat Paşa, Berlin Kongresi’nde görev alır ve albay olur. Şakir Paşa ise Romanya ve Karadağ’da askerî ateşe olarak görev alır. 1889 yılında iki kardeşin de tayini Girit’e çıkar. Askerî vali ve komutan olarak göreve başlayan Cevat’ın yaveri de kardeşi Şakir Paşa olacaktır. Tarihler 1890’ı gösterdiğinde Şakir Paşa, Girit eşrafından İsmet Hanım’la evlenir. Cevat Paşa, Girit’ten İstanbul’a dönerken mareşal ünvanı taşıyordur, gemisi İstanbul’a giriş yaptığında 21 pare top atışıyla karşılanır ve Abdülhamid tarafından sadrazam ilan edilir. Artık o imparatorluğun en güçlü kişilerinden biridir. Üç yıl boyunca sadrazamlık yapan Cevat Paşa, iki kez istifa etse de kabul görmez. En sonunda Abdülhamid istifasını kabul eder. O dönem Kayser II. Wilhelm’in Türkiye ziyaretine mihmandarlık etmesi için Padişah’tan Cevat Paşa’yı istemesi zaten şüpheci olan Abdülhamid’i kuşkulandırır. Paşa’yı Şam’a yollar. Orada hastalanıp verem olan Cevat Paşa, İstanbul’a dönmek için Padişah’a defalarca mektup yazar ancak bu isteği her seferinde reddedilir. Nihayetinde kardeşi Sara bir gün Saray’a giderek çarşafını sıyırır ve avazı çıktığı kadar bağırarak Padişah’tan yardım ister. Bu kez istek kabul edilir ancak sedyede İstanbul’a getirilen Cevat Paşa 49 yaşında ölür. Onun ölümünün ardından ağabeyine yapılan bu haksızlığı kabul edemeyen Şakir Paşa görevinden istifa eder ve Büyükada’ya taşınır. Şakir Paşa’nın Cevat, Hakkiye, Ayşe, Suat, Fahrünissa, Aliye isminde altı çocuğu daha olur.

    Şakir Paşa Ailesi’nin Afyon’da Değişen Kaderi
    Şakir Paşa’nın kaderi Asım Bey’in Afyon’dan bir zerzevat arabasında onu İstanbul’a getirmesiyle nasıl değiştiyse, oğlu Cevat Şakir ile 1914 yılının Haziran ayında Afyon’a yaptığı ziyaretle kaderi yeniden değişecektir.

    Sakir_Pasa_Ailesi_4
    Şakir Paşa ve oğlu Cevat Şakir. (Şirin Devrim, Şakir Paşa Ailesi, Doğan Kitap.)

    Baba oğul en başından beri anlaşamıyorlardır. Şakir Paşa kudretli bir kişidir ve oğlu Cevat’ın da onun sözünden çıkmasını istemez. Belki de ailenin ilk çocuğu olduğu için babasının ondan beklentisi çok fazladır. İlk yol ayrımı Robert College (Kolej) mezuniyetinden sonra olur. Cevat resim tahsil etmek ister, babası ise onun Oxford’a gidip tarih okumasını ister. Savaşı kazanan Şakir Paşa olur. Cevat, babasının istediği gibi Oxford Üniversitesi’ne Yakın Çağ Tarihi Bölümü’ne yazılır. Okul ilk zamanlar ona iyi gelir ama içindeki resim tutkusu onu rahat bırakmaz. Okuldaki aristokrat İngiliz arkadaşlarıyla iyi anlaşır hatta onlar gibi yaşamaya, giyinmeye başlar. Ancak İngiltere’den İstanbul’a gelmeye başlayan yüklü ödemeler Şakir Paşa Konağı’nda infiale yol açar. Oxford’da aradığını bulamayan Cevat, okulu bırakıp İtalya’ya gider ve orada resim eğitimine başlar. Roma’da özgür, sanatla iç içe bohem bir hayat yaşar. İngiltere’nin kasvetli ve soğuk havasından sonra Roma ona çok iyi gelmiştir. Üstelik resim okulunda öğrencilere modellik yapan bir İtalyan kıza âşık olur. Cevat, önce annesini bu evliliğe ikna eder sonra annesi de Şakir Paşa’yı. Cevat, Agniesia Kaferia ile Roma’da evlenir. Eşini alarak Büyükada’daki köşklerine döner. Üstelik eşi hamiledir. Döndüğünde işler istediği gibi gelişmeyecek, babası ile arasındaki kavgalar her geçen gün şiddetlenecektir. 1914 yılının Haziran ayında Afyon’a yaptıkları bir seyahatte Cevat, babası Şakir Paşa’yı vurur. Şakir Paşa Ailesi ile ilgili en merak edilen konulardan biri işte bu cinayettir.

    Şakir Paşa Neden Öldürüldü?
    Sanırım bu sorunun yanıtını verebilen hiç kimse yok! Çünkü aile üyelerinin ardında bıraktıkları hatıratlarda da aile hakkında yazılan eserlerde de bu sorunun net bir cevabı yok. Elbette ki bu konuyla ilgili birçok rivayet var. Kimisine göre sebep baba-oğulun arasında yıllardır süren sürtüşmeler, kimi rivayete göre para mevzusu, kimine göre de İtalyan gelin ve kayınpeder arasındaki bir yakınlaşmadan dolayı olduğu. Ancak cinayetin sebebi ne olursa olsun bu durum Şakir Paşa’nın oğlu Cevat tarafından öldürüldüğü gerçeğini değiştirmeyecektir. Cevat Şakir, babasını öldürmekten 14 yıl kürek mahkûmiyeti cezasına çarptırılacak, cezasını çekerken intihar girişiminde bulunacak, hapishanede yakalandığı verem sebebiyle 7 yıl sonra tahliye edilecektir. Yıllar sonra başka bir suçtan İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp Bodrum’a sürgüne yollanacak ve Halikarnas Balıkçısı olarak orada yeniden doğacaktır. Ancak Şakir Paşa Ailesi’nde eline silah alan sadece Cevat Şakir olmayacak, kız kardeşi Aliye sevgilisi Carl Berger’i kıskanarak onun keman dersi verdiği bir kadın öğrencisini vuracak ancak ceza almadan işin içinden sıyrılacaktır.

    Sakir_Pasa_Ailesi_5
    Füreya Koral’ın atölyesi. Soldan sağa: Aliye Berger, Fahrünissa Zeyd, Robert Trainer, Şirin Devrim, Hakkiye Koral, Füreya Koral.
    FOTOĞRAF: SALT ARAŞTIRMA / YUSUF TAKTAK ARŞİVİ

    Sanat Dünyasının Önemli İsimleri
    Yıllar içinde Şakir Paşa Ailesi’nin hemen her ferdi sanat dünyasının önemli isimleri hâline gelir. Cevat Şakir ünlü bir yazar, ressam olur. Dünyanın bir ucundan getirttiği tohumlarla Bodrum’un bitki örtüsünün bugünkü hâle gelmesini sağlar. Sünger avcılarına, balıkçılara yeni teknikler öğretir. Hakkiye, İstanbul Belediyesi’nin ilk kadın üyesi olurken, ailenin bir başka üyesi Fahrünissa Zeyd ise resimdeki üstün yeteneğiyle dünyaca ünlü bir ressam olur. Zeyd, önce kardeşi Aliye Berger’i gravür sanatına yönlendirir, onun bir gravür sanatçısı olmasının yolunu açar. Yıllar sonra İsviçre’de bir sanatoryumda yatan yeğeni Füreya’yı destekleyerek onun da Türkiye’nin ilk seramik sanatçısı olmasını sağlar. Çocukları Nejad Devrim ünlü bir ressam, Şirin Devrim de tiyatro sanatçısı olur. Fahrünissa Zeyd’in torunu Nissa Raad, bugün Şakir Paşa Ailesi’nin sanat geleneğini devam ettiriyor. #

    KAYNAKÇA
    Binark, Nermidil Erner, Şakir Paşa Köşkü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2025.
    Devrim, Şirin, Şakir Paşa Ailesi, Doğan Kitap, İstanbul, 2000.
    İnalcık, Halil, Fütühat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler: Osmanlı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2020.
    Kulin, Ayşe, Füreya, Everest Yayınları, İstanbul, 2017.
    Ortaylı, İlber, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Kronik Kitap, İstanbul, 2019.
    Şakir, Cevat, Mavi Sürgün, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2008.
  • Tarih Boyunca Hilafet Ne Getirdi…

    Tarih Boyunca Hilafet Ne Getirdi…


    atatürk nutuk’ta, “halife heyulası” ile hareket edenlerin sadece türkiye’ye değil topyekûn islam’a düşmanlık ettiğini öne sürmüştü. atatürk’ün bu savını daha geniş çerçevede bir tarihsel genellemeye dönüştürmek de mümkündür. çünkü islam tarihinde baştan itibaren halifelik söz konusu olduğunda “ehl-i islam”ı sık sık felakete sürüklemiş bir tablo ortadadır. üstelik daha islam peygamberi ölüm döşeğindeyken zuhur etmiş bir tablodur bu…

    Türkiye’de 3 Mart 1924’te halifelik kaldırıldığında belki de en büyük hayal kırıklığı Hint Yarımadası’nda yaşandı. Çünkü orada, kaderini on binlerce kilometre uzakta bir başka yarımadadaki bu kuruma bağlamış bir hareket vardı: 1919-1924 arasında beş yıl sürmüş Hint Hilafet Hareketi…

    Hilafet_1) Gandi ve Şevket
    Mahatma Gandhi İngiliz sömürgeciliğine karşı Hindistan bağımsızlık hareketinin sembolü oldu. (Sol baştan: Mahatma Gandhi, Jawaharlal Nehru ve Ebu’l-Kelâm Âzâd)

    İngiliz sömürge yönetimine karşı mücadelenin Gandhi önderliğinde sürdürüldüğü Hindistan’da nüfusun dörtte birini oluşturan Hint Müslümanları bir ikilemle karşı karşıyaydı. Bir yandan ülkelerinin kurtuluşu için “Hindu kardeşleri”yle birlikte mücadeleye atılmışlardı ama bir yandan da bağımsızlık sonrasında ülkede Hindu çoğunluk içinde durumlarının ne olacağını kara kara düşünmekteydiler. İşte bu ikilemden çıkma ve kendilerine dinsel temelde güvence arama yolunda yüzlerini tüm dünya Müslümanlarının liderliğini temsil ettiği kanaatiyle işgal İstanbul’undaki hilafet makamına dönmüşlerdi. Dolayısıyla, İngilizlere karşı Hindistan’ın bağımsızlığı için “millî” mücadele ve ek olarak Müslüman kimliklerinin dayanağı saydıkları Hilafet topraklarının bağımsızlığı için “dinî” mücadele… Hint Hilafet Hareketi’nin özü buydu. Onun yörüngesindeki Hint Müslümanları, Anadolu’daki Millî Mücadele’yi de desteklemiş, hatırı sayılır maddi yardımda bulunmuşlardır.1

    Tahmin edilebileceği üzere, savaş sonrasında doğan Cumhuriyet’te TBMM’nin hilafetin ilgası kararı Hint Hilafet Hareketi için tam bir yıkım oldu. Öncesinde Anadolu’daki savaşın muzaffer lideri olarak baş tacı edip “İslam’ın kılıcı” diye övdükleri Mustafa Kemal’e duydukları sevgi ve hayranlık hızla öfkeye dönüştü. Bu süreçte hareketin öncüleri arasında “Ali Kardeşler” namıyla meşhur iki kardeşten Muhammed Ali (diğeri Şevket Ali), yaşanan hayal kırıklığının esas nedenini de çarpıcı şekilde ve elbette kendi ideolojik yörüngesinden aksettiren şu sözü sarf etmiştir: “Allah insanı yarattı ve Şeytan da ulusu…”2

    Hilafet_konf
    İngilizlere karşı Hindistan’ın bağımsızlığı için “millî” mücadele veren Hint Hilafet Hareketi, Hilafet topraklarının bağımsızlığı için de “dinî” mücadeleyi tercih etti.
    Hilafet_3) Hint_Hilafet hareket_Şevket_alimuhammed_ali
    Hint Hilafet Hareketi’nin öncülerinden Şevket (solda) ve Muhammed Ali kardeşler.

    “Halife Heyulası”
    Hilafetçi “Ali Kardeş”in sözü, âdeta tatlı bir rüyadan acı gerçeğe uyanma gibidir. Çünkü yeryüzünün ekonomik, teknolojik, kültürel ve politik bir dizi dönüşüm sonucu “ulus-devlet” realitesine dayalı yeni bir çehreye büründüğü zamanda, ulus-aşırı dinsel birliktelik idealini yansıtan halifeliğe yer de yoktu rağbet de… Zaten Türkiye’de lağvedilen halifeliği ihya etme yolunda İslam coğrafyasının bazı yerlerinde kendini gösteren girişimler de hep fiyaskoyla sonuçlanır. Milliyetçilik ateşiyle yanan bu topraklarda kimsenin gözü hilafeti görmemiş, halife olmaya yeltenen isimler sadece maskara olmuşlardır.3

    Türkiye’de halifeliği kaldıran Cumhuriyet’in lideri ise “Milletler Çağı”nda böylesi İslam birliği (Panislamizm) iddiasına dayalı bir kuruma yer olmadığı hususunda gerçekçi noktadadır. Halifelik kaldırıldıktan sonra bazı İslam ülkeleri temsilcilerinin (belki son bir umutla) onun halife olmasını isteyen teklifini kendisine ileten, bir dönem Kızılay adına Hindistan’da da bulunmuş Antalya Mebusu Rasih Efendi’ye cevabı, bunu örnekler:

    Hilafet_4) Ataturk
    Türkiye’de halifeliği kaldıran Cumhuriyet’in lideri Mustafa Kemal Atatürk.

    “İslamların bana olan teveccüh ve muhabbetlerine teşekkür ettikten sonra, dedim ki: Zatı aliniz ulemayı dindensiniz [din bilginisiniz]. Halifenin reisi devlet [devlet başkanı] demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan tebaanın, bana isal ettiğiniz [ulaştırdığınız] arzu ve tekliflerini ben nasıl kabul edebilirim. Kabul ettim desem, buna o tebaanın metbuları [başındakiler] razı olur mu? Halifenin emri ve nehyi [yasağı] ifa olunur [yerine getirilir]. Beni halife yapmak isteyenler emirlerimi infaza muktedir midirler? Binaenaleyh mevzuu [geçerliliği], medlûlü [kanıtı] olmayan mevhum [kuruntuya dayalı] bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı? … Efendiler, açık ve kati söylemeliyim ki, ehl-i İslam’ı [Müslümanları] bir halife heyulâsiyle hâlâ işgal ve iğfal [aldatma] gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak ehl-i İslam’ın ve bilhassa Türkiye’nin düşmanlarıdırlar.”4

    Atatürk’ün “halife heyulası” ile hareket edenlerin sadece Türkiye’ye değil topyekûn İslam’a düşmanlık ettiği savını daha geniş çerçevede bir tarihsel genellemeye dönüştürmek de mümkündür. Çünkü İslam tarihinde başından itibaren halifelik söz konusu olduğunda “ehl-i İslam”ı sık sık felaketlere sürüklemiş bir tablo ortadadır. Üstelik daha İslam Peygamberi ölüm döşeğindeyken zuhur etmiş bir tablodur bu…

    Peygamber’i Bile “Umursamadılar”!
    İslamiyet’te halifeliğin başlangıcı Peygamber’in ölümünden sonraya tarihlenmekle birlikte hilafet meselesinin peygamber hayattayken de ipuçlarının bulunabileceği rahatlıkla ileri sürülebilir. Söz gelimi Abdülbaki Gölpınarlı hilafet, yani liderlik ve iktidar kavgasının Peygamber’in ölümünü dahi beklemediğini düşündüren şu kayıtları düşer:

    Hilafet_Görsel_3_Son Halife_Abdulmecid_II
    Son Osmanlı halifesi Abdülmecid Efendi.

    “Hz. Peygamber vefatıyla sonuçlanan rahatsızlıklarında, ‘Bana bir kâğıt kalem getirin de size bir şey yazdırayım ki ondan sonra asla yol yitirmeyesiniz’ buyurdular. Ömer, ‘Rum şehirlerinden filan şehir feşman şehir öylece kalacak mı? Râsûlullah, bu şehirleri fethetmeden vefat etmeyecek; vefat ederse bile tekrar dirilmesini beklemeliyiz; netekim Musa Peygamber’i de İsrailoğulları beklediler’ dedi. Hz. Peygamber’in zevceleri Zeyneb, ‘Duymuyor musunuz’ dedi, ‘Râsûlullah size vasıyyet etmek istiyor’. Derken bir gürültüdür koptu. Hz. Râsûli Ekrem ‘Kalkın’ buyurdular. ‘Gidin’… Onlar gidince de Hz. Peygamber vefat ettiler. Açıkça anlaşılıyor ki bu vasıyyet yazılsaydı da ‘Hz. Râsûl kendilerinde değilken yazdırdı’ denecekti, çünkü sayıklıyor da dendi. Buhari’deki bir rivayete göre Ömer hazretleri, ‘Hastalık Râsûlullah’ın bütün duygularını kaplamış; elimizde Kur’an var; Allah’ın kitabı bize yeter’ demişti.”5

    Gölpınarlı’nın Şii motivasyonla bunları yazdığını söyleyecekler çıkabilir ancak referans gösterilen hadisler “sahih” kabul edilmektedir. Her halükârda, Peygamber hayattayken iktidar kaygısıyla belirdiği kuvvetle muhtemel bu ihtilaflar, onun vefatından sonra çok daha bariz sökün etmiştir.

    Ensar-Muhacir Kavgası
    Peygamber ölür ölmez halifelik için bir seçim yapılmış görünse de aslında olan, farklı çıkar grupları arasında kıran kırana iktidar mücadelesidir. Bu süreçte Mekkeli “Muhacirler” Ebu Bekir derken, “Ensar” (Yardımcılar), yani Peygamber’in Mekke’de barınamadığı için sığındığı Yesrib’de (Daha sonra “Medinet ün-Nebi”, yani Peygamber’in Şehri) yaşayanlar farklı düşünmektedir. Onlar, Peygamber Mekke’de ve Kureyş’in içinde doğup büyüse de orada barınamadı; biz onu bağrımıza bastık, mücadelesine destek verdik; dolayısıyla onun halifesi bizden olmalı demektedir. Ama Medine’de de iki köklü kabile, Evs ve Hazrec arasında çok eskiye giden bir rekabet mevcuttur ve Mekke tarafı da bu rekabetten Ebu Bekir’in halife seçilmesi yolunda yararlanmıştır.

    Tartışmaya biraz yakından bakalım: Ensar, “Ey Muhacirler! Siz bizim içimize girerek sığınmış bir topluluksunuz. Emirlik bizim hakkımız.” demektedir. Buna mukabil Ebu Bekir, “Ey Ensar! Allah Resulüne yardım ettiniz, fazilet ve şerefin ehlisiniz; fakat Arap sopları [soyları] eskiden beri Kureyşlileri tanır; biz emirleriz, siz vezirlersiniz.” der. Tartışma şiddetlenir, kavgaya varır, sonrasında Ensar, halifeliğin önce Kureyş’ten sonra kendilerinden olmasını ve böyle “nöbetleşe” sürüp gitmesini önerir. Muhacirler buna da yanaşmaz ve Ömer, Ebu Bekir’e dönerek, “Resul’û Ekrem seni namazda kendine halife tayin etti, elini ver sana biat edeyim.” der ve hop, Ensar’dan da bazıları koşup bu biate eşlik eder!..6

    Hilafet_Görsel_4_Atatürk_TBMM'den_çıkarken
    Atatürk TBMM’den çıkarken.

    Bu oldubitti seçim, sorunu çözmez. Bir kere biat etmeyenler az değildir. Peygamber’in kızı Fatıma, Ebubekir’in halifeliğini hiç tanımamış, kocası Ali ise Fatıma’nın ölümünün ardından, gönülsüzce tanımıştır. Çünkü Peygamber’in “ehl-i beyt”i (ev halkı) olarak onlar cenazeyle meşgulken seçim sürecinin dışında kalmışlardı ve halifeliğin Ali’nin hakkı olduğunu savunan bir kesim de vardı.

    Hangi Halifelik?
    Sonrası daha beterdir. Ebu Bekir’in ardından bir dolu kanlı hadise, karanlık entrika ile Dört Halife Devri sürdü; üç halife (Ömer, Osman ve Ali) de öldürüldü. Ali ve Muaviye çatışması ile Amr b. Âs’ın hilekâr hakemliği sonucu 658’de hilafetin Emeviler’e geçmesi de vahimdir. Çünkü böylece, Peygamber’e karşı Mekkeli “müşrik”lerin önderliğini yapmış Ebu Süfyan ile Uhud Savaşı’nda Peygamber’in amcası Hamza’nın ciğerini söküp dişleriyle çiğnemiş Hind’in oğlu Muaviye, anne-babasının Peygamber’e kaybettiğini geri almış sayılır! Onun halifeliğinde eski kabilecilik düzeni, İslam adı altında ve “saltanat” formunda hortlamıştır.

    Ancak Emevi halifeliği de öyle alabildiğine hâkimiyet kuramamıştır. Mekke’de Abdullah İbn Zübeyr, ikinci Emevi halifesi Yezid’in ölümü üzerine ortaya çıkan boşlukta hilafet ilan etmiş ve 10 yıl boyunca biri Mekke’de diğeri Şam’da iki halife boy göstermiş, bu süreçte de kan gövdeyi götürmüştür. Sonrasında Abbasiler döneminde de halifelik çoğuldur: Bağdat-merkezli Abbasi halifeliğine tepki olarak batıda Şii-İsmaili çeşniyle Mısır ve Suriye’ye hükmeden Fatımî halifeliği, buna tepki olarak daha da batıda Sünniliğin temsilciliğine soyunmuş Endülüs Emevi halifeliği eşzamanlıdır.

    Hilafet_5) abdulhamid-ii-1
    Sultan II. Abdülhamid, 19. yüzyılda hilafeti bir dış politika aracı olarak öne çıkardı.

    Yavuz Sultan Selim’le 16. yüzyıl başında halifeliğin Osmanlı’ya transferi de İslam dünyasının her köşesinde kabul görmemiştir. Aslında 13.-14. yüzyıllardan itibaren İslam’a hakkıyla hizmet eden her hükümdarın kendi topraklarında halife sıfatını hak ettiği görüşü geçerlidir. 19. yüzyılda Sultan II. Abdülhamid’le hilafet, bir dış politika aracı olarak “Panislamik” motivasyonla öne çıkarıldığında da bunu kabul edenler kadar “umursamayanlar” da olmuştur.7

    Sözün özü, hilafet İslamiyet bünyesinde dünden bugüne “ittihat”tan (birlikten) çok “ihtilaf” (anlaşmazlık-çatışma) üretti. Peygamber’e halef arayışından çıkış bulan hilafet, ta en baştan Peygamber’in de İslam’ın da “hilaf”ına (aleyhine) işlerlik arz etti.

    Dolayısıyla denilebilir ki Atatürk önderliğinde TBMM halifeliğin kaldırılmasına karar vermekle İslam’a iyilik yapmıştır. Öyle ki bu, Peygamber’e ölüm döşeğinde yaşatılanlara “kefaret” olarak dahi değerlendirilebilecek bir karardır. #

    DİPNOTLAR
    1 Daha detaylı bilgi için bkz. T. Atay, “Halifeliğin Kaldırılması: Kazanç mı Kayıp mı?”, Din Hayattan Çıkar içinde, 2021.
    2 W.J. Watson, Muhammad Ali and the Khilafat Movement, 1955, s. 94.
    3 Bkz. Atay, agy.
    4 K. Atatürk, Nutuk, Cilt II, 1920-1927, 1973, s. 850-851.
    5 A. Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şîîlik, 1979, s. 50-51.
    6 N. Çağatay, 100 Soruda İslam Tarihi, 1972, s. 317-319.
    7 Bkz. Atay, agy.