oldukça nadir gerçekleşen ve “tabut doğumu” olarak bilinen postmortem fetal ekstrüzyon, hamile bir kadının ölüm sonrası vücudunda yaşanan çürüme sonrasında fetüsün dışarı atılmasıdır. günümüzde postmortem sezaryen yani annenin ölümü sonrasında cerrahi müdahaleyle doğum, bebeğin hayata tutunması için başvurulan bir yöntemdir. pek çok ülkede olduğu gibi türkiye’de de toplumsal bellekte varlığını sürdüren kabirde dünyaya gelme motifi; lohusa sultan-meyyitzade, ibn melek, bâbertî ve ali gorê anlatılarına uyarlanmıştır.
2010 yılında İtalya’nın Bologna kenti yakınlarındaki Imola kasabasında yürütülen arkeolojik çalışmalar sırasında bulunan mezardaki yetişkin kadın iskeletinin bacakları arasında bir fetüsün yer aldığı görüldü. MS 7 ila 8. yüzyıla tarihlenen fetüsün konumu, mezardaki kadının öldüğünde hamile olduğunu, bebeğin annenin ölümünün ardından vücuttan dışarı atıldığını gösteriyordu.1
Kayıtlara Geçen En Erken Tarihli Vaka
Oldukça nadir gerçekleşen ve “tabut doğumu” (coffin birth) olarak bilinen postmortem fetal ekstrüzyon, hamile bir kadının ölüm sonrası vücudunda yaşanan çürüme sürecinde, karın içi gazların artan basıncı nedeniyle yaşama şansı olmayan bir fetüsün vajinal açıklıktan dışarı atılması olarak tanımlanmaktadır. 1551 yılında İspanya’da Engizisyon Mahkemesi tarafından yargılanıp asılarak idam edilen bir kadının, ölümünden dört saat sonra bedeni hâlen asılı durumdayken vücudundan iki ölü bebeğin düşmesi, postmortem fetal ekstrüzyona ilişkin kayıtlara geçen en erken tarihli vakadır.2
Annenin İntiharı ve Hayatta Kalan Bebek
Günümüzde postmortem sezaryen yani annenin ölümü sonrasında cerrahi müdahaleyle doğum, bebeğin hayata tutunması için başvurulan bir yöntem olsa da3 2007 yılında daha nadir bir vaka gerçekleşti. Hindistan’da sekiz aylık hamile iken kendini asarak intihar eden kadının yanında göbek bağı ile annesine bağlı hâlde bulunan ve kendiliğinden dünyaya gelen bebeğin hayatta olduğu görüldü.4
Hamile Kadın Öldü Sanılarak Diri Diri Gömüldü!
Ölüm sonrası doğumdan çok daha dramatik ve sarsıcı olan başka bir durum ise öldü sanılarak diri diri gömülen hamile bir kadının mezarda doğum yapması olsa gerek. İtalya’nın Castel del Giudice kasabası 1875 yılında böyle bir hadiseye sahne olmuştur. 5 Ağustos günü vefat ettiği sanılan hamile bir kadın hava sıcaklığının oldukça yüksek olmasından dolayı aceleyle kasabanın mezarlığında, yoksul insanların topluca defnedildiği toplu mezar benzeri bir gömüt mekânı olan mahzene sırtüstü yatırılarak bırakılmıştı. Birkaç gün sonra başka bir defin yapılmak üzere yer altındaki mahzenin kapağı açıldığında kadıncağızın sol yanına döndüğü ve toplu mezar içinde doğurduğu bebeğinin yanında olduğu görüldü. Anne ve bebek üst üste yığılmış cesetlerin arasında havasızlıktan ölmüştü. Tafefobi olarak bilinen diri gömülme korkusunun oldukça yaygın olduğu 19. yüzyılda büyük yankı uyandıran bu korkunç olayın ardından kasaba doktoru ve cenaze görevlisi, iki ayrı taksirle ölüme sebebiyet vermekten yargılanarak hapis cezasına çarptırıldı.5
Türkiye’de Çeşitli Efsanelere Konu Olan Anlatılar Lohusa Sultan Türbesi
Bu trajedi, Türkiye’de çeşitli efsanelere konu olan, kabirde doğan çocuk anlatılarını anımsatıyor. Türkiye’de kabirde doğan çocuk anlatısının geniş kitlelerce bilinen bir örneği İstanbul’da Lohusa Sultan Türbesi etrafında gelişen inanışlara konu olmuştur. Şişhane’nin batısında, Haliç’e bakan yamaçlarda yer alan ve Beyoğlu ile Kasımpaşa’yı birbirine bağlayan kavşak içinde yollar tarafından sarmalanan yapı, sıra dışı ve tüyler ürpertici bir rivayete göre, ölümünden sonra mezarında doğum yapan bir kadın ile oğlunun kabirlerine ev sahipliği yapıyor. Evliya Çelebi, 1596 yılında Sultan III. Mehmed’in Macaristan’ın Eğri kentine düzenlediği sefere katılan bir askerin, anne karnındaki çocuğunu, “İlahi gazâya azîmet etdim [gitmek] bu ehlim batnındakin sana emânet eyledim.” şeklinde dua ederek Tanrı’ya ısmarladığını kaydediyor. Kocasını sefere uğurlayan talihsiz kadın doğum yapmadan vefat eder. Sefer dönüşü eşinin kısa süre önce öldüğünü öğrenen gazi, doğmamış çocuğunu Tanrı’ya emanet ettiğini söyleyerek, Evliya Çelebi’nin anlatımıyla “‘Tîz ehlimin kabrin bana gösterin’ deyüp derhâl kabrine varup kulak dutar, görse bir ma’sûm sadâsı istimâ [sesi işitmek]’ olunup derhâl gûrun [kabrin] kapağın açup görse bir cân-pâresi validesinin sağ memesin emer, aslâ çürümemiş. Pederi hamd ü senâ edüp ciğerkûşesin bağrına basup hânesinde terbiye eder.” Ölmüş annesinin sağ memesini emerek hayatta kalan oğlan, büyüyünce ulemadan bir zat olur ve Sultan I. Ahmed döneminde vefat ettiğinde annesinin yanına defnedilir. Ana oğulun kabirleri üzerine inşa edilen türbe, halk arasında “ölünün çocuğu” anlamına gelen “Meyyitzade” adıyla bir ziyaretgâha dönüşür.6 Günümüzde Lohusa Sultan adıyla anılan yapı hâlen çocuğu olmayan kadınlar tarafından ziyaret edilerek şifa aranan bir batıl inanç kapısıdır.
Evliya Çelebi’nin kayıtlarından 17. yüzyıla kadar uzandığı anlaşılan Lohusa Kadın-Meyyitzade anlatısının, mezarda doğan çocuk efsanelerine ilham ya da kaynak teşkil eden en eski rivayetlerden olduğu anlaşılır. Oldukça ilgi gören ve halk tarafından iştahla tüketilen, Tanrısal bir mucizeyi işleyen bu anlatı, Türkiye’de Tire, Bayburt, Malatya, Denizli, Isparta ve Suruç gibi farklı kentlerde çeşitli türbeler etrafında şekillenen yerel söylencelerin konusu olmuştur.
Tire’de Parmağını Emer Vaziyyette Bulunan Bebek
Tire’de benzer bir söylencenin kahramanı, uzun yıllar Aydınoğlu Mehmed Bey’in inşa ettirdiği medresede dersler veren, 1418 yılında vefat eden Kadı İzzeddin İbn Ferişte olmuştur. Rivayete göre, Kadı İzzeddin’in babası Abdülaziz İzzeddin Efendi, hamile eşini geride bırakarak hacca gider. Hacdan geri döndüğünde eşinin vefatını öğrenen Abdülaziz İzzeddin Efendi, evladını Tanrı’ya emanet ettiğini ve ancak kabrin açılarak cenazeyi gördüğü an onun öldüğünden emin olacağını söyler. Bunun üzerine kabir açılır ve ölmüş eşinin bir oğlan çocuğu doğurduğu görülür. Parmağını emer vaziyyette bulunan bebeğe, onu meleklerin koruduğuna inanılarak “Meleğin Oğlu” anlamına gelen “İbn Melek” adı verilir.7 Gerçekte, söylencenin “İbn Melek” lakabını anlamlandırmak için kabirde doğan çocuk motifine başvurulduğu anlaşılır. Neredeyse tümüyle Lohusa Sultan-Meyyitzade anlatısının bir uyarlaması olduğu görülen İbn Melek söylencesini diğerinden ayıran tek unsur, spesifik bir sefere katılan baba figürünün, belirsiz bir tarihte hacca gönderilmesidir.
Bayburt’tan Şanlıurfa’ya, İstanbul’dan Isparta’ya Mezarda Doğum Anlatıları
Aynı motifin bir uyarlamasının yerelleştirildiği Bayburt’ta, 1384 yılında vefat eden fıkıhçı Ekmelüddin Muhammed Bâbertî’nin hacca gittiği sırada rüyasında Hz. Muhammed’i gördüğü, Peygamber’in ona bir oğlu olacağını söylediği anlatılır. Müjdeci rüyanın verdiği heyecan ve mutlulukla memleketi Bayburt’a dönen Bâbertî, eşinin öldüğünü öğrenince âdeta yıkılır. Üzüntüyle eşinin kabrini ziyaret eden Bâbertî, bir bebek sesi duyması üzerine mezarı açtırır ve ölmüş eşinden dünyaya gelmiş oğlu ile karşılaşır.8
Şanlıurfa’nın Suruç ilçesine bağlı Aligör Mahallesi de benzer bir anlatıya sahne olmaktadır. Mahalleye adını veren “Aligör”ün “kabirden gelen/kabrin oğlu Ali” anlamına gelen “Ali Gorê”den evrildiği ve Ali Gorê adlı zatın kabirde ölmüş annesinden dünyaya geldiği ve bir delikten ara sıra dışarı çıkarak bir süre kabirde yaşadığına inanılır.9
İstanbul, Malatya, Denizli ve Isparta’da ise kabirde doğum çeşitli masallara konu olmuştur. İstanbul varyantında, âşık olduğu kızla evlenmek isteyen kralın eşi bu duruma sinirlenerek kızı öldürttür, bir müddet sonra kızın mezarının üzerinde bir oğlan çocuk belirir. Denizli’nin Çal ilçesine bağlı Mahmutgazi köyünden derlenen bir masalda ise Yemen hükümdarının oğlunun fakir bir kıza âşık olduğu ancak kızın süt annesi tarafından öldürüldüğü, acılı prensin sevgilisinin kabrini ziyaret ettiğinde bir oğlan çocuğuyla karşılaştığı işlenir.10
“istanbul, malatya, denizli ve ısparta’da kabirde doğum çeşitli masallara konu olmuştur. istanbul varyantında, âşık olduğu kızla evlenmek isteyen kralın eşi bu duruma sinirlenerek kızı öldürttür, bir müddet sonra kızın mezarının üzerinde bir oğlan çocuk belirir.”
Tüm bu anlatıların kökeni ise Türk dünyasının neredeyse tümünde bilinen ve yerelleştirilen “Köroğlu” efsanesine dayanıyormuş gibi görünüyor.
Efsanenin Türkmen, Özbek, Kazak, Kara-Kalpak ve Tacik versiyonlarında “Guroğli”, “Gurogli” ve “Guroğlu” gibi isimlerle anılan Köroğlu’nun kabirde ölmüş annesinden dünyaya geldiği işlenir. Kahraman adını bu olaydan alır ve Kabrin Oğlu anlamına gelen “Guroğlu” namıyla nam salar.11 Farsça kabir anlamına gelen “gûr” sözcüğü Türkiye’de yaygın kullanılmamakla birlikte, Evliya Çelebi, Lohusa Sultan Türbesi’nden bahsederken “derhâl gûrun [kabrin] kapağın açup…” ifadesinde bu terimi kullanır. Suruç’ta Ali Gorê anlatısı yine “gûr” sözcüğüyle ilişkilendirilir. Özbekistan’ın Semerkand kentinde bulunan Timur’un türbesi de “Emir’in kabri” anlamına gelen “Gûr-ı Emîr” adıyla bilinir. Anlaşılan Doğu Türk toplulukları arasında doğan “Guroğlu” efsanesi, Türkiye’de “Köroğlu”na dönüşmüş, kahramanın kabirde dünyaya geldiğine ilişkin motif böylece terk edilirken, toplumsal bellekte varlığını sürdüren kabirde dünyaya gelme motifi, Lohusa Sultan-Meyyitzade, İbn Melek, Bâbertî ve Ali Gorê anlatılarına uyarlanmıştır. #













































