Kategori: Siyasi Tarih

  • Dinden siyasete şeyhler ve şövalyeler

    Her üç İbrahimî din içerisinde de, bunu devlet yönetimi şekline dönüştürme veya bunları bağdaştırma eğilimleri mevcut olmuştur. Ortaçağ’ın sayısız fetih ve istila hareketi, St. John şövalyelerinden Hasan Sabbah’ın fedailerine, dinî ideolojileriyle etki yaratan örgütler tarafından ateşlendi.

    Tarih incelemelerinden çıkan en temel dersler­den birisi, nerede bir güç varsa, bunun mutlaka siyasi amaçlar için kullanılmış olma­sıdır. Bu, ekonomik güç olabile­ceği gibi, inançlarla ilgili de ola­bilir. Çoğu zaman ekonomi, din ve siyaset tamamen içiçe geçer ki, bunun sayısız örneği içe­risinde en açık şekilde ortada olanlardan biri Vatikan’dır.

    Elbette İslâmi gruplar içe­risinde de aynı şeyi görebiliriz. 18. yüzyıldan beri Suudîlerle iş­birliği yapmış olan Vehhabîle­rin, özellikle 1973 krizi sonra­sında ellerine geçen muazzam miktarda petro dolarları kulla­narak dünya çapında giriştikleri faaliyet, bu cenahtan en çarpıcı örneklerden birisidir. Bunlar, si­yasi kabul görerek meşrulaşmış, hatta bir şekilde devletleşmiş, ancak faaliyetlerini genel kabul gören usullere aykırı biçimler­de sürdüren oluşumlardır. Va­tikan’ın banka skandalları ve Soğuk Savaş’ın son yıllarında Polonya Dayanışma Hareketi’ne fon aktarması gibi siyasi işleri açığa çıkmıştır. Devlet dışında olan veya devletlerle gayriresmî ilişki içerisinde varlık ve faali­yet sürdüren inanç grupları fev­kalade çok sayıdadır.

    Tarih boyunca dinî toplu­luklar örgütlü ve silahlı güce dönüşerek devlet erkine sahip çıkmaya çalışmışlar, bazen bu­nu başarmışlar, kimi zaman da devlet karşıtlarıyla birlikte ol­muşlardır. Buna karşı devletler de dinî kurumları otoriteleri al­tına almak istemişlerdir. Avru­pa’da çağlar boyunca Kilise ile hükümdarlar arasındaki çatış­malar bunun örneğidir.

    Katolik kilisesi sadece laik otoritelerden bağımsız kalma­mış, aynı zamanda uzun süre egemen toprakları olan bağım­sız bir devlet olarak yaşamıştır. Ancak bu tekdüze bir süreç de­ğildir. Konstantin daha 4. yüz­yılda Hıristiyanlığı Roma’nın resmî dini haline getirirken, kuşkusuz ki esas olarak politik endişelerle hareket ediyordu. Avrupa’nın dört köşesine yayıl­makta olan bu dini, imparator­luğu birleştirebilecek bir güç olarak düşündüğü açıktı. Ancak, Roma önce bölünüp, bir süre sonra batıdaki otoritesi çökün­ce, Katolik Kilisesi’nin bağım­sızlığı için koşullar daha elve­rişli hale geldi. Papalık 8. yüz­yılda bağımsız bir devlet oldu; Roma, Lazio, Marche, Umbria, Romagna ve Emilia bölgeleri üzerinde bin yıl politik egemen­lik sürdü. Napoléon zamanın­da birkaç kez Fransa tarafından ilhak edilip yeniden kuruldu. Bu devlet ancak 1861 yılında İtal­ya Krallığı tarafından fethedil­di. 1870 yılında İtalyan birliği kurulurken tarihten silindi. Pa­pa, buna karşı kesin tavır aldı. Mussolini iktidara gelince, La­teran Antlaşması ile papanın günümüzdeki Vatikan üzerin­deki egemenliğini kabul ederek bu hasımlığa son verdi.

    Hıristiyan şövalyeler, Müslüman fedailer… Gerek St. John Şövalyeleri (üstte) gerekse Hasan Sabbah’ın “assassin” adı verilen fedaileri (en üstte), dinî temelli gizli örgütlenmeleriyle tarihte etkili oldular; modern zamanlarda hem Batı hem Doğu kültürlerinde fetiş haline geldiler.

    Batı’daki bu durumun ak­sine, Ortodoks kilisesi her za­man devletin vesayeti altında olmuştu. İstanbul’daki patrik, devletten bağımsız hareket ede­mez ya da çok sınırlı bir şekilde edebilirdi. Daha sonra İstanbul Osmanlıların eline geçince de, şeyhülislamlık kurumu devle­tin merkezî kurumlarının bir parçası olarak hareket etmiştir. Yani Bizans ile Osmanlılar (ve Moskova) arasında bir devamlı­lık mevcuttur. Doğuda din dev­let tarafından çok daha yakın­dan denetlenmiştir ama, buna karşın özellikle İslâm toplum­larında çok sayıda mezhep ve inanç grubu, tarikat ve cema­at oluşmuştur. Başka şekilde ifade edersek, bu dinî gruplar, otoriteye karşı muhalefetin bir aracı ya da kurumsal çerçeve­sini oluşturmuştur. Örneğin Emeviler İran’ı işgal ettikleri zaman, onlardan gayrimüslim­lerden alınan ek haraç vergisi tahsil ediyorlardı. İranlılar bir süre sonra “biz de Müslüman olduk, artık bunu vermeyece­ğiz” dediklerinde, Arap maliye­si bu büyük gelirden olmamak için “ama siz sonradan Müslü­man oldunuz, onun için gene de vereceksiniz” şeklinde ısrar etti. Sonuçta İranlılar isyan edip ye­ni bir mezhep çıkardılar ve “siz de Ali’ye haksızlık etmiştiniz” dediler.

    Şiiler daha sonra İsmailî ta­rikatına dayanarak Fatimi yö­netimleri oluşturdular ama gizli faaliyet denilince akla ilk gelen Hasan Sabbah’ın fedaileridir. O sırada Iran’da politik egemenli­ğe sahip olan Sünnî mezhebine bağlı Selçuklular taht kavgala­rı içerisinde birbirlerini yerken, Hasan Sabbah (1034-1124) İs­mailî koluna bağlı gizli bir örgüt kurarak Büyük Selçuklu devle­tinin her kademesine sızdı. Ala­mut Kalesi’ndeki merkezinden her yere fedailer gönderdi ve vezir Nizam-ül Mülk’ü öldürttü. Batı dillerindeki “assassin” (su­ikastçı) terimi bu mezhebe bağlı “haşhaşin” fedailerinden gelir. Bölgemizdeki bu mezhep çatış­maları bin yılı aşkın bir süredir insanlara sonsuz acı çektirir.

    Haşhaşilerin Nizamülmülk’e suikasti Selçuklu veziri Nizamülmülk, 1092 yılında Haşhaşiler tarafından öldürülmüştü. Kendisine derviş kılığında yaklaşan fedainin, veziri bıçaklamasını tasvir eden çizim 16. yüzyılda bulunmuştu.

    Uzun süre varlıklarını ka­bul ettirmek için büyük sıkıntı çeken Hıristiyanlığın aksine, İslâm inancını yayanlar daha en başından bir devlet kura­rak sadece zihinleri değil, ay­nı zamanda çok geniş toprak­ları fethetmeye girişmiştir. Hz. Muhammed sadece bir peygamber değil, aynı zaman­da bir devlet kurucusudur. O zamana kadar dağınık şekilde yaşamış olan Arap kabilelerini biraraya getirerek devletleş­tirmiştir. Hükümdarlara mek­tuplar göndermiş, yeni dine derin bir inançla bağlananla­rın enerjisini bunu fetihle yay­maya yönlendirmiş, İslâmiyet göz açıp kapayıncaya kadar Horasan’dan İspanya’ya kadar olan çok büyük alanlara yayıl­mıştır. Gerçi kadim tarihte her devlet dinle içiçedir ama, hiç­birisi İslâm dininin ilk yayılışı kadar hızlı bir büyüme göster­memiştir.

    Öte yandan, dinle devlet ilişkisi çok farklı biçimler al­mıştır. Örneğin, St. John şöval­yelerinin Malta devletine dö­nüşen yapısı, Katolik bir tarikat tarafından kurulan bir yöne­timdir. Bunların geçmişi Haç­lıların Filistin’e yerleşmeleriy­le başlar. Aslıda daha da önce Mısır’a yerleşmiş olan bazı İtal­yanlar Haçlı seferlerinin baş­larında, ilk olarak 1113 yılında, şeklen Papalığa bağlı Hospita­lier tarikatı olarak Filistin’de hacılara hizmet eden hasta­neler kurmuşlardı. Kısa süre­de buraların savunulması için silahlı bir güç haline geldiler. Büyük üstatları da bağımsız bir devletin başı gibiydi. 1291’de Haçlılar Filistin’den atılınca önce Kıbrıs, sonra da Rodos’a geldiler. 1307’de, Doğu Akde­niz yolu üzerindeki bu stratejik adada bağımsız bir yönetim ol­dular. Fatih’in seferini püskürt­tüler ama, Kanunî tarafından Rodos’tan çıkarıldılar ve 1530 yılında onlara Malta verildi. Donanmalarıyla Türklere kar­şı her sefere katıldıkları gibi, Osmanlı Devleti’nin kuşatma­sını da püskürtmeyi başardı­lar. Onların bağımsız varlığına son veren Napoléon’dur. Keza Töton Şövalyeleri de önceleri Filistin’de Akka civarını bağım­sız bir Haçlı yönetimi olarak yönettiler. Filistin’den kovulun­ca önce Transilvanya’ya yer­leştiler. En sürekli çabaları ise Baltık kıyılarında Slavlara karşı Germen yayılmacılığının hiz­metinde olmalarıdır.

    Katolik din devleti Katolik Kilisesi, Ortaçağ boyunca bağımsız bir din devleti olarak hüküm sürdü. Papa, Francesco Bassano’nun 1592 tarihli tablosunda, Venedik dükasına kutsanmış kılıcı veriyor.

    Genel olarak bakıldığında, din temelli siyasi yapılar Akde­niz ve Batı Asya’da daha güçlü gibidir. İberik yarımadasında da Hıristiyanların bir çok askerî tarikatı vardı. Montera, Aviz, Alcantra vs. Bunlar papalıktan aldıkları yetki ile sivil otorite­den tamamen bağımsız idi.

    Bununla birlikte tarikattan devlete geçmenin bütün dün­yadaki en tipik örneği belki de İran’daki Safevî devletidir. Er­debil şeyhleri tarafından kuru­lan bu devlet, Osmanlılara karşı ardıardına savaşlara girişmiş ve büyük bir Türk kitlesini Şii mezhebine çekerek sonu gelme­yen bir bölünme yaratmıştır.

    Erdebil şeyhlerinin 1301 yılında başladığı kabul edilir. Bunların en önemlisi Akko­yunlularla birlik olup Fatih’e karşı savaşan Şeyh Cüneyt’tir. Bu kişi aynı zamanda Trabzon Rum imparatorunun damadı idi ve Venediklilerle de ilişkisi vardı. Onun oğlu Haydar za­manında güç kazanan mezhep, torunu İsmail zamanında Sa­fevî devletini kurup Yavuz ile savaştı. Timur’un vaktiyle As­ya’ya dönerken Erdebil şeyh­lerine teslim ettiği Anadolulu esirler, zamanla Şii dervişler olarak eğitilip başlarına giydik­leri kızıl börk ile Anadolu’’ya gönderildi. Görevleri Safevîle­rin ilerlemesini kolaylaştıracak ayaklanmalar çıkarmaktı. Kı­zılbaş lafı buradan doğmuştur.

    Musevi siyaseti içerisinde de Tevrat’ı rehber olarak kabul edenler çoktur. Dine dayalı bir­den fazla önemli Yahudi siyasi hareketi vardır. İlk kongresini 1905 yılında Avrupa’da yapan Mizrahi bunlardan birisiydi. Siyonist hareket Musevi dinin­den kaynaklanmakla birlikte, bu hareket zaman içerisinde dine farklı yaklaşımları olan gruplara bölünmüştür. Bunlar İsrail millî kimliğinin sadece Tevrat ile tanımlanabileceği görüşündedir. Onlara göre Ya­hudi halkının dünyaya kültürel katkısı İncil idi, ancak Tevrat’a dayanmayan bir Yahudi varlığı asimile olmaktan kurtulamaz­dı. Ayrıca, devlet erkine kavuş­manın anlamı, geleneklerine göre yaşama olanağından baş­ka bir şey olamazdı. Bu neden­le İsrail’ın kuruluş sürecinde cemaatler için geçerli olan ku­ralların devlet için nasıl geçerli hale getirilebileceği konusunda büyük tartışmalar yaşanmıştır. Görüldüğü gibi her üç İb­rahimî din içerisinde de, bunu devlet yönetimi şekline dönüş­türme veya bunları bağdaştır­ma eğilimleri mevcut olmuştur. Hıristiyanlar da Müslüman­lar da din ile siyaset ve askerlik arasında sayısız bağ kurmuş­lardır. Fetihçi gaza ile fetihçi Haçlı seferi arasında bu bağ­lamda fark yoktur.

  • Bir illet var devlette, devletten içeri

    İslâmiyet’in hızlı yayılışıyla birlikte Anadolu coğrafyasında da güçlenen tarikat ve cemaatler, Osmanlı döneminde sıkı denetime tâbi tutulmuştu. Şer’i-Sünni bir İslâm devleti olan Osmanlı’nın, tarikat, tekke, Mehdilik gibi olaylara bakışında, Alevi-Sünni kontrastını öne çıkarmadan, devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardı. Asayişin ihlal edilmesi, devletin temel nizamının sarsılması durumundan öte, bunun ihtimaline dahi kapı aralayan şeyh-veli-müderris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakıldığı görülmemiştir. İşte Osmanlı döneminde sivrilen dini karakterli hareketlere karşı devletin yaklaşımı ve bunların liderlerinin başlarına gelenler…

    SUNUŞ

    Biat kültürü II. Abdülhamid döneminde saray ressamı Fausto Zonaro’nun yaptığı tablo. Zikir halinde, kendinden geçmiş ve şeyhlerinin önünde eğilen müritler, tekkeye getirilmiş çocuklar…

    Türklerin Anadolu’yu mesken tutmaya baş­lamalarında öne çı­kan “Bacılar, Gaziler, Ahiler, Abdallar” olarak kategori­ze edilen grupların hepsi sa­vaşçı kişiliklerdi. Bunlardan Abdallar zümresi olarak ad­landırılanlar, günümüzde ta­savvuf büyükleri ve müritleri olarak tanındıklarından sa­vaşçı kimlikleri unutulmuş­tur. Oysa Geyikli Baba, Abdal Musa gibi şeyhler, müritle­riyle birlikte Bursa’nın fet­hinde savaşmış, hatta kendi zaviyelerinin bulunduğu yer­leri bilfiil kılıç zoruyla zapt etmişlerdir.

    Aşıkpaşazade, Tevârih-i Âl-i Osman adlı eserinde Or­han Gazi’nin Geyikli Baba ile karşılaşmasını anlatır. Ge­yikli Baba’ya kim olduğunu soran Orhan Gazi “Baba İlyas müridiyim, Seyyid Ebu’l-Ve­fa tarîkindenim” cevabını alır. Anadolu’nun görmüş ol­duğu en etkili isyan hareketi olan Babailer İsyanı’nı başla­tan, Selçuklu Devleti’ni yıkıp kendi devletlerini kurma pe­şinde iken bozguna uğrayan bir tarikatın şeyhine bağlı olduğunu çekinmeden söyle­yen bir derviş vardır karşı­sında. İlginç olansa, Osmanlı Beyliği’nin başındaki Orhan Bey’in bu Vefaî dervişine il­gi gösterip zaviyesini inşa etmesidir. En önemli komu­tanlarından Turgut Alp zaten Geyikli Baba’nın mürididir.

    Günümüzde barış, kar­deşlik temaları ile öne çıkan tasavvufi hareketlerin önem­li bir kısmı, ilk ortaya çıktığı zamanlardan beri devleti he­deflerine alan, bazen devlet­leşen hareketler olmuşlar­dır. Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nden yönettiği gücün karşılığı devlet değilse de o kadar etkilidir. Osmanlıların doğudaki en büyük rakibi Sa­fevî Devleti, Şeyh Safiyyüd­din İshak’ın 14. yüzyılın baş­larında Erdebil’de kurduğu tarikata dayanmaktadır.

    Bir tekkeden bir dev­let çıkarılabildiğini, üstelik devrinin süper gücü olduğu halde kendine rakip olabil­diğini, kendi kuruluş devrin­de abdalların etkisini gören Osmanlıların tasavvufi ha­reketlere kayıtsız kalması düşünülemezdi. Başlangıç­ta bugünkü anlamda Sünnî kalıplarla karşılanan bir dinî ortam yoktu. Her anlayışın bağlıları, rahatlıkla kendi iti­katları çerçevesinde hayatla­rını sürdürüyordu.

    Safevîler, propagandist­leri ile resmî devlet felsefe­si olarak benimsedikleri şia akidesini Anadolu içlerinde yaymaya çalıştıkça, bazı şeh­zadelerin isyanlarına açıktan destek verdikçe, Osmanlılar Safevîliğe ve Şiiliğe meylet­mesi muhtemel Türkmen gruplarının ayrılıkçı kimliğe düşmemesine çalıştılar. He­terodoks gruplarla mümkün mertebe uzlaşma yoluna gi­derek, tarikat faaliyetlerin­de serbest hareket etmeleri­ne imkân sağladılar. Ne var ki Osmanlı-Safevî arasındaki rekabetin, İslâm dini içinde o zamana kadar keskin bir ay­rım halini almamış Sünni-Şii rekabetine dönüşmesi, her iki taraftaki karşıt grupların, sis­temin ideolojik paradigması altında ezilmesine yol açtı.

    Osmanlı medreseleri, ke­sin olarak devletin kontrolü ve yönlendirmesi altında bu­lunduğundan, Sünni gelene­ğin sarsılmaz kalesi haline geldiler. İslâm coğrafyasının genişlemesine paralel olarak farklı inançlarla çarpışma­nın sonucunda ortaya çıkan sentezler, Osmanlı öncesin­de zındıklık ve ilhad hare­ketleri olarak reddedilip, müntesipleri ağır şekiller­de cezalandırılırdı. Başlan­gıçta sistemlerine açıkça bir saldırı olmadıkça, Osmanlı­ların pek itibar etmediği bu ayrım, Sünni ekolün gide­rek tavizsiz olması, âlimlerin siyaset ve devletle içiçeliği, ikbal kaygısı gibi etkenlerle Osmanlılara da sirayet etti. Şeyh Bedreddin, Molla Lütfi, Sarı Abdurrahman gibi Sün­ni ulemanın katline fetvalar verilerek bunlar idam edil­diler. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren ruhi altyapısını oluşturan ve bir nebze Alevîlik taşıyan Vefaî­lik, Kalenderîlik gibi tari­katlar yanında, Bayramîlik, Halvetîlik gibileri, Safevîli­ğin geliştirdiği şia akidesi ile hiç alakaları olmadığı, hatta Sünni renkleri daha ağır bas­tığı halde takibe alındılar. Bu devirden kalma Bektaşiler, Yeniçeri Ocağı ile olan bağ­ları sayesinde ocağın kaldı­rıldığı 1826 senesine kadar dokunulmaz kalmayı başar­dılar.

    Anadolu ve Rumeli’de­ki heterodoks gruplar olsun, Sünni tarikatlar olsun, her biri mezhep çatışması da içe­ren İran savaşlarının sona erdiği 1821-23’e kadar göz­den uzak tutulmadılar. Üzer­lerindeki sosyal ve ekonomik baskılar ile bazen içlerinden çıkan bir babanın kurtarı­cılığına sığındılar, bazen de Celalî adı verilen eşkıyaların peşine takıldılar. Anadolu ve Rumeli’nin sosyal panorama­sı bu vaziyeti alınca da, her türlü tarikat ile şeyh, hatip, vaiz gibi etkili şahsiyetler ve çevreleri, devletin her hare­ketlerini kontrol ettiği züm­reler haline geldi.

    Zikir ve kontrol Tekkelerde icrâ edilen “halka-i zikr”. Osmanlı döneminde bu usullerin şeriata aykırı olduğuna dair fetvâlar yazılmış, özellikle Kadirîler, Cerrahîler ve Rufaîler kontrol altında tutulmuşlardı.

    Bu zümrelerin kendileri­ne yaşama alanı açabilmek için devlet adamları arasında yayılma faaliyetleri aynı sıra­lara rastlamaktadır. Bekta­şilik zaten himayeye mazhar resmî devlet tarikatı hük­mündeydi. Mevlevî, Melâmî, Halvetî gibi yaygın tarikatlar da müritleri arasında vezir­ler, paşalar, beyler olmasına özel önem verdiler. Melâmî­ler bunlar arasında en etkili olmalarına rağmen, mensup­larından olan devlet büyükle­rinin ardı ardına katledilme­leri üzerine bir nevi gizlilik kuralları çerçevesi altında faaliyet yürütmüşlerdir.

    Zamanla gelişen Selefî akımların Osmanlılardaki yansıması olan Kadızadeliler gibi gruplar, cephe aldıkla­rı tasavvuf ekolleri ile şiddet içeren bir mücadeleye gire­rek, asayişin ihlal edilmesi­ne sebep olduklarından top­yekûn imha edilmişlerdir. XVII. yüzyılın önemli dönüm noktalarından olan Kadıza­deli hareketi, günümüzdeki Selefîler gibi katı İslâmi ku­ralları topluma dayatmış, ba­zı türbelerin tahribi, tekkele­rin basılması, dervişlere uy­gulanan şiddet eylemleri ile toplumun hafızasından kolay kolay silinmemişlerdir. Bu olaylardan kısa süre sonra Batı’ya açılmanın, Lale Dev­ri’nin, Barok ile Rokoko’nun gelmesi ve halkın bunlara pek tepki göstermemesinin, baskıcı Kadızadeli zümrele­rin halkta yarattığı tereddüt­le alakası araştırılmalıdır.

    Akide ve eylem itibariyle şüpheyle yaklaşılan tarikat­lar her zaman olmuştur. Bil­hassa toplumsal çalkantıla­rın zirveye çıktığı dönemler­de, tarikatların öncülüğünde bir gerginlik yaşanılmaması için müteyakkız bulunulma­sı, eski tecrübelerden yarar­lanılarak ilke haline getiril­mişti.

    Tarikatların izlenmesi ve aleyhlerine bazı yaptırım­lar uygulanabilmesi için be­lirli kriterler geliştirilmişti. Öncelik mürit sayısında idi. İkinci olarak mensuplarının canlarını şeyhleri için feda etme noktasına gelip gelme­dikleri önem kazanırdı. Ru­miye Şeyhi’nin o devir dev­let adamları için korkunç bir rakam olan 40.000’e ulaşan mürit sayısını ve bunların şeyhleri için her an canları­nı vermeye hazır olduğunu öğrenen IV. Murad, tereddüt­süz o şeyhin idamını emret­mişti. Üstelik o devirde koyu Sünni olan Rumiye Şeyhi’nin müritleri, Osmanlıların sa­vaş halinde olduğu Safevîler ile sınır bölgesinde yaşıyor­lardı. Bir tampon bölge ola­rak onların kullanılmasını bile düşünmeden, doğrudan doğruya idama hükmedilme­si stratejik olarak iç kargaşa­dan daha fazla korkulduğunu, üstelik bu iç kargaşanın bir tarikat şeyhi ile başarılması ihtimalinin yüksek olduğu­nun düşünüldüğünü gösterir. Bu yazıya eşlik eden örnek­lerde de görülmektedir ki ay­nı hassasiyet birçok olayda tekrarlanmıştır.

    Bektaşi şeyhi Nafi Baba Yeniçeri ocağı kaldırıldığında Bektaşî tekkeleri yıktırılmış, çoğu Bektaşi Nakşîbendîliğe geçmişti. Nafi Baba Tekkesi’ne ismini veren Bektaşi şeyhi.

    Osmanlı iktisadi düzenin­de büyük yeri olan vakıf sis­temi, tarikatların ekonomik özgürlüğündeki en önemli unsurdu. Padişahlar, valide sultanlar, sadrazamlar, dev­let adamları ve halk tabaka­sından isteyen herkes, bağlısı oldukları tarikatlara zengin gelir kaynakları vakfetmişler­dir. Bu gelirler her ne kadar devlet denetiminde harcan­mak zorunda olsa da, çok çe­şitli yolsuzluklar yapılabil­mekteydi. Bu gelirler tarikat­ların gücünü arttıran, etkisini çoğaltan bir nitelikte olduk­larından, Bektaşi tarikatının yasaklandığı 1826 yılından sonra vakıflarına el konul­muş veya başka bir tarikata devredilmiştir. 1925’te Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ile tüm tarikatların mal varlıkla­rına Vakıflar Müdürlüğü tara­fından el konulmuştur.

    Yani Osmanlı veya Cum­huriyet ayrımı olmadan, dev­let refleksinin aynı doğrultu­da çalışması söz konusudur. Böylelikle devlet sistemine rakip unsurların ekonomik gücü kısıtlanmak istenilmiş­tir.

    Türkiye Cumhuriyeti ile benzer Batılılaşma sürecin­den geçen İran’da, bizdeki ta­savvuf zümresi karşılığı bu­lunan “mollalar”, vakıflarına ve şia akidesine göre aldık­ları Humus vergisine doku­nulamadığı için, güçlerinden ve etkilerinden hiçbir şey kaybetmeden İslâm Devrimi’ni gerçekleştirebilmişler­dir. Osmanlı devrinde böylesi bir kontrol dışı gelişme asla mümkün olamazdı. III. Selim devrinden itibaren vakıfla­rın kullanımı, hesapların de­netlenmesi, hatta şeyhlerin tayinlerinin kontrol altında bulunması açısından yapı­lan düzenlemeler, Tanzimat sonrasında Meclis-i Meşayih adı verilen kurum ile sonuç­lanmıştır. Meclis-i Meşayih, merkeziyetçi bir devlet örgü­tünün tarikatları dahi dene­tim dışı bırakmak istemeyi­şinin en somut kurumudur. Günümüzde bazı Neo-Os­manlıcılar tarafından tari­katlar üzerindeki yasakların kaldırılıp faaliyetlerine ser­bestlik talebi yanında Mec­lis-i Meşayih’in kurulması da gündeme getirilmektedir. Günümüzde resmen kanun­dışı olmalarına rağmen ra­hatça faaliyet gösterebilen tarikatlara izin verilse bile devletin denetimini gerekti­ren Meclis-i Meşayih benze­ri bir kurumu benimseyebile­cekleri çok şüphelidir.

    Mehdilik meselesi

    Osmanlı devrinde, birçok şeyhin ve tarikatın denetim altındayken bile “Mehdilik” iddiasıyla ortaya çıkmala­rı en korkulan durumlardan­dır. Yine günümüzde İslâmi taraflar arasında tartışma konusu olan “Mehdilik” hak­kında, vardır-yoktur nok­tasında bir hüküm vermek konumuz değil (en büyük dinî otorite olan Diyanet İş­leri Başkanlığı dahi belirsiz bir tavır takınmıştır). Oysa birçok Sünni din adamı İs­lâm’da böyle bir kavram ol­madığını, Yahudilik-Hıristi­yanlık dinlerinden hâli hazır inançlara yansıdığını iddia ediyor.

    FETÖ liderinin müritleri­ne Mehdi olduğunu söyledi­ğinden yola çıkılarak, en üst düzey devlet kademelerin­den “sahte Mehdi” ithamı ka­muoyuna duyuruluyor. Böyle nitelemelerle bunların sahte olduğu, “gerçekten bir Meh­di’nin geleceğine dair inanç” taşındığı anlaşılıyor. Bu nok­tada Osmanlıların Mehdilik beyanlarına gösterdiği tepki­nin günümüzde hiç bilinme­diği de ortaya çıkıyor. Klasik Osmanlı döneminin arşiv kaynaklarına yansıyan belge­lerinde, Mehdilik iddiası ile ortaya çıkan çok sayıda şeyh olduğu görülür. O dönemde, bunların etraflarında birkaç kişi olsa bile, sadece kendi bölgesinde yapılan mahke­melerle idamları istenmiş, çoğu da idam edilmiştir. Bu süreçte “İstanbul’a gönderin de dinleyelim, gerçek mi sah­te mi sorgulayalım” diye dü­şünülmemiş, aman vermeden idam edilmişlerdir.

    Sünnet töreninde silahlı Sufiler

    1582’de III. Murad’ın şehzadesi Mehmed’in sünnet törenine sancak, kılıç ve teberleriyle katılan Eyüp Sultan sufileri. Topkapı Sarayı, H.1344

    Tanzimat’tan sonra ise, Mehdilik iddiasıyla ortaya çı­kanlar hemen asılmamış, ama anında sürgüne gönderilmiş­tir (Hasan Baba). Son devir­de Hindistan’da çıkan Kadı­yani ise, İngilizlerin casusu olmakla suçlanmıştır. Su­dan’daki Mehdi’ye bugünkü anlayışla Mütemehdi (Meh­dilik taslayan sahte Mehdi) deniliyorsa da, komşu ülkele­re bunlardan etkilenilmeme­si için mektuplar gönderil­miş, Bornu Sultanı bu husus­ta dikkatli olması için yazılan mektubun cevabında Osmanlı Devleti’ne teşekkürlerini, say­gılarını sunmuştur. Şer’i-Sünni bir İslâm dev­leti olan Osmanlı’nın, tarikat, tekke, Mehdilik gibi olay­lara bakışında Alevi-Sünni kontrastını öne çıkarmadan, devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardır. Asayi­şin ihlal edilmesi, devletin temel nizamının sarsılması durumundan öte, bunun ih­timaline dahi kapı aralayan şeyh-veli-müderris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakıldığı gö­rülmemiştir.

    Bir Kalenderî dervişi. Meşhur Behzad’ın deseni.

    1420 – ŞEYH BEDREDDİN

    Karaburun’da isyan ve idam

    Türk tarihinin en tartışmalı kişiliklerinden biri Şeyh Bedreddin’dir. Edirne yakın­larında Simavna kasabasında doğdu. Ciddi bir tahsilin ardından çeşitli ülkelerde bulundu. Mısır Sultanı Berkuk ve Emir Timur’un meclislerinde ilmî sohbetler yaptı. Tasavvufa girerek Ahlatlı Şeyh Hüseyin’e intisap etti. Şeyhinin ölümüyle onun yerine geçti. Fetret Devri’nde Musa Çele­bi’nin Edirne’yi ele geçirmesiyle kazasker oldu. Çelebi Mehmed, Musa Çelebi’yi yenince İznik’te hapsedildi. Siyasi faaliyetlere başladı ve kısa sürede binlerce taraftar edindi. Müritlerinden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in Aydın ve Karaburun’da isyanını tetikledi. İznik’ten kaçıp Rumeli’ye geçerek Dobruca, Silis­tre ve Deliorman bölgelerinde de müritlerini arttırdı. 1420’de isyancıların mağlup edilmesiyle Serez’de Çelebi Mehmed’in huzurunda yargılanarak idamına hüküm verildi. Tamamen Sünni akidelere sahip bir fıkıhçı ol­masına rağmen, vahdet-i vücud ekolüne bağlı bir mutasavvıf olarak yaptığı bazı teviller yüzün­den suçlanmasına birçok Sünni alim de itiraz etmiştir.

    Şeyh Bedreddin üzerine Şerefeddin (Yaltkaya) tarafından 1925 yılında yayınlanan eser.

    1460 ÖNCESİ -HURUFİLERİN YAKILMASI

    Fatih’i bile etki altına aldılar

    Fazlullah Esterabadi (öl. 1394) adlı bir Horasanlının kurduğu tarikatın, harflerden anlamlar çıkarmaya yönelik gizli çalışmaları eski kültürlerden de beslenmiştir. Kur’an’daki bütün “fazl” kelimelerinin Fazlullah’ı kastettiğine ve Allah’ın liderlerinde zuhur ettiğine inanan Hurufilerin teorik kitapları Cavidanname’dir. İran coğrafyasında aktif siyaset ve propaganda yapmışlar, Timurlular zamanında çeşitli devlet adamlarına suikastte bulunmaktan çekinmemişlerdir. Zamanla Mısır, Suriye, Irak ve Anadolu’da da taraftar toplayan bu tarikat, en son Edirne’de Fatih Sultan Mehmed’i etkisi altına aldı. Bektaşilik ile yakın ilişkiye geçmişler, bir Hurufi olan Şair Nesimi, Hacı Bayram-ı Veli ile görüşmek istemiştir.

    Devletin resmî mezhebi olarak Hurufiliği kabul ettirmeye çalışmaları, Yeniçeriler arasında propaganda yapmaları, Sadrazam Mahmud Paşa ve o zamanki Müftü (Şeyhülislam) Fah­reddin-i Acemi’yi, Fatih’e rağmen Hu­rufilere keskin bir muhalefete itmiştir. Adı belirtilmeyen liderlerini Mahmud Paşa bir ziyafete davet etmiş, odada gizlenen Fahreddin-i Acemi onların konuşmalarını dinlemeye başlamıştır. Akidelerindeki gayri İslâmi unsurlar­dan rahatsız olan müftü ortaya çıkıp sövüp saymaya başlayınca, Hurufi lideri Fatih’in sarayına doğru kaçmıştır.

    Olaylara şahit olan Fatih sessizliği­ni korumuş, Edirne Üç Şerefeli Cami’de halkı toplayan Fahreddin-i Acemi, Hurufilerin ateşte yakılarak katledil­mesine yönelik fetvasını ilan etmiştir. Hemen oracıkta odunlar dizilmiş, Fahreddin-i Acemi ateşi körüklemek için üflerken sakalından bir miktarı da tutuşmuştur. Hurufilerin liderlerinin kafası bu ateşe tutularak yakılmış ve diğer bağlıları da kılıçla katledilmiş­lerdir.

    1594 – DOBRUCALI İNE BABA

    ‘Tanrı’yla konuştum’ diyen şeyh

    Bedreddin’in etkisinin günümüzde dahi sürdüğü Romanya’nın Dobruca bölgesinde İne Baba isminde bir Batınî şeyhi zuhur etmişti. Özüce Kolu köyünde yaşayan İne Baba, bölge insanlarından çocuğu olmayanların kapısını aşındırdığı, sığırını kaybeden­lere “falan yerdedir” diyerek buldurduğu ilginç bir kişilikti. Halktan bazılarını da “seni taş ederim” diye tehditten geri durmazmış. Dobruca halkı gelip gittikçe önünde secdeye varır olmuşlar.

    “Bu gece Tanrı ve Hz. Ali ile söyleştim. Benim tenim yatar, ben çıkıp yedi kat yeri ve göğü seyran ve melekler ile sohbet ederim” şeklinde Dobruca halkına velayet satıp onları ayağına getirmeye başlamış. Nice eşkıyanın da başına toplanmasıyla müritleri bir hayli artmış. III. Murad’ın saltanatında, 1594 yılında gönderilen bir fermanla Tuzla kadısının bu şeyhi yakalayıp İstanbul’a göndermesi emredilmiş. Haya­tının bundan sonraki safhaları hakkında şimdilik bir bilgi elde yoktur.

    BOA, Mühimme Defteri, No. 72, Hüküm 32

    1638 – SAKARYA ŞEYHİ AHMED

    Hileyle yakalandı, işkenceyle öldürüldü

    Sakarya Nehri civarında Şeyh Alaaddin isimli bir şeyhin müri­di olan Ahmed, Mehdi olduğunu iddia ederek müritler toplamaya başlamış ve kendi şeyhini öldüre­rek tekkenin başına geçmişti. Ci­vardaki “Etrak-i bi-idrak” bu şeyhe tâbi olarak adak ve sadakalarını, can ve başlarını şeyhin yoluna feda etmeye can atar hale geldiler. Müritlerinin giderek çoğalması ile bir gün Eskişehir kasabasını bastılar. Şehirli ile aralarında çıkan çatışmada ölenler oldu.

    Sultan IV. Murad, Bağdat Sefe­ri’nde Ilgın kasabasına geldiğinde, Eskişehir kadısı o civarda Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Sakarya Şeyhi Ahmed’in ahvalinden şikâyetçi oldu. Şimdi önlenmezse ileride daha büyük sorunlar çıkabi­leceği söylendi. Böylelikle Sakarya Şeyhi’nin üzerine Anadolu Beyler­beyi Varvar Ali Paşa komutasında bir miktar asker sevkedildi. Bu kuvvet, şeyhin etrafında toplanan 7-8 bin kişilik gücün karşısında bozguna uğradı. IV. Murad’ın çok hiddetlendiği bu olaydan sonra, en seçkin birlikler Sakarya Şeyhi’ni yakalamakla görevlendirildi. Ancak bazı hilelerle ele geçirile­bilen Şeyh Ahmed, IV. Murad’ın huzuruna çıkarılıp sorgulandı.

    Naima Tarihi, c.3, s.318-319.

    1639 – URMİYE ŞEYHİ MAHMUD URMEVİ

    Çok zengin ve etkiliydi, idam edildi

    Aslen Urmiye şehrinden olup Diyarbakır’a yerleşen Şeyh Mahmud Urmevi adlı Nakşibendi şeyhi, o bölgenin en etkili tekkesini kurmuştu. Diyarbakır’dan Van’a, İran’a, Bağdat’ta kadar geniş bir bölgede kırk bine yakın müride sahipti. Öyle ki bu müritler mal ve canlarını seve seve feda edecek derecede şeyhlerine bağlıydı. Bağışlanan zekât ve sadakalarla zenginliğin doruk­larında bir tekke olduğundan, her sınıftan insan için bir cazibe merkezi olmuştu. IV. Murad’ın yakın çevresi, ileride bir fitne zuhurunu hesaba katarak bu şeyhin ve tekkenin ortadan kaldırılmasını önerdiler. Duru­ma kayıtsız kalamayan padişah, Bağdat Seferi’nden dönüşte Diyarbakır’a uğradığı sırada daha önce izzet ve ikram ile karşıladığı şeyhi sudan sebep­lerle idam ettirdi.

    Naima Tarihi, c.3, s.368-369.

    1690 – ATPAZARLI OSMAN EFENDİ

    Sultanlara vaaz ve nasihat verdi

    Bugün Bulgaristan’ın bir şehri olan Şumnu’da 1632’de dünyaya geldi. İstanbul’da Zey­rek-Atpazarı semtine yerleşerek Celvetî tarikatının en büyük şeyhlerinden oldu. Devlet ricaliyle önemli etkileşimlerde bulundu. Sultan IV. Mehmed ve II. Süleyman’ı etkisi altına aldığı gibi, vaazları ile kendine bağladığı kitlelerin büyüklüğü de devlette endişe yarattı. 1683’teki başarısız Viyana kuşatması öncesi ile sonrasın­da, savaşı ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı eleştirdiğinden Şumnu’ya sürgüne gönderildi.

    Affedilerek dönmesinden sonra da, sultanlara vaaz ve nasihat edecek derecede etkisinin artmasından rahatsız olan devrin rical ve ulemasının, bilhassa Sadrazam Köprülü­zade Fazıl Mustafa Paşa’nın girişimleri ile bu defa Kıbrıs’ta Mağusa kalesine sürüldü. Orada 1691 yılında vefat etti. Tarikat geleneği halen sürmekte olup Kıbrıs’taki türbesi de önemli ziyaret yerlerinden biridir. Sünni bir mutasavvıf olmasına rağmen devletin hışmına uğramaktan kurtulamamıştır.

    Raşid Tarihi, c.1, s.475.

    1715 – EBUBEKİR SİYAHİ EFENDİ

    Dinî akideler üzerinde bozgunculuk

    İran ve Azerbaycan taraf­larında Tarih-i Raşid’in naklettiğine göre “Nüzûlî” lakabıyla şöhret bulmuştu. Suriye’de Rakka civarına yerleşip geçerli ve yaygın inançlara muhalif bâtıl sözlerle, çeşitli sihirlerle halkın kafasını karıştırarak “Zemzem kuyusuna işeyen adam” gibi meşhur olmuştu. Rakka Beylerbeyinin yanında bulunduğuna dair kayıttan anlaşıldığına göre, onun himayesine girmişti. Yine de 1715 yılında, “dinî akideler üzerindeki bozgunculuğu etrafına yayılmadan hakkın­dan gelinmesi için” Rakka Beylerbeyi Ahmed Paşa’ya gönderilen emirle öldürül­mesi istendi, öldürüldü.

    Raşid Tarihi, c.4, s.125.

    1811 – ÜSKÜDARLI ŞEYH İBRAHİM

    Özellikle seçkin zümreyi hedefledi

    Üsküdar’da ortaya çıkan Şeyh İbrahim adlı bir “şeyh taslağı”nın nefesi kuvvetli olduğuna dair yayılan dedikodu şöhretini arttırmıştı. Saçma sa­pan sözler söylese de müritleri kendisine çok bağlıydı. İstan­bul’un kibar zümresinden, bil­hassa Enderun halkından mürit kazanmaya önem vermişti. Has Odalı Hüseyin Ağa da bunlardan biriydi. Şeyh İbrahim’in emriyle çektiği zikirlerin fazlalığından aklını oynatmış, böyle bir bu­nalım anında Topkapı Sarayı’n­daki Sünnet Odası’nın camını çerçevesini indirmişti. Sultan II. Mahmud bizzat olay yerini ince­ledi ve birkaç gün sonra tebdil-i kıyafet Çamlıca’nın yolunu tuttu. Şeyh İbrahim’in tekkesi önünün İstanbul kadınlarının arabaları, kira beygirleri ve Enderun ağalarıyla dopdolu ol­duğunu görünce hiddetlendi ve “bu adam şeyh değil kalleşmiş” diyerek sürgüne gönderilmesini emretti.

    Cevdet Tarihi, c.9, s.240-241.

    1822 – HAYDAR BABA

    Yeniçerilerin gözdesi sürülünce…

    Uzun yıllar yeniçerilerin 98. Cemaat’inde bulunan, Sultan III. Selim’in tahttan indirilmesi ve Alemdar Mustafa Paşa’nın ölümüyle sonuçlanan olayların ardından İran’a kaçan Haydar Baba isimli Bektaşi şeyhine yeniçeriler çok önem veriyordu. 1822’de siyasi faaliyetlerde bulunduğu id­diasıyla Erzurum’a sürgün edilmesi kararlaştırıldı. Açıktan açığa sürülmesi yeniçerilerin tepkisini çekeceğinden, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa’nın tertibiyle gizlice ocaktan çıkarılıp sürüldü. Bolu’ya getirildiği sırada eceliyle vefat etti. Bu durumu öğrenen yeniçeriler Rum isyanını görüşmek için düzen­lenen Meşveret Meclisi’ni protesto ederek katılmadılar. Ağalarının azledilmesini, Haydar Baba’nın sürülmesinde parmağı olduğunu düşündükleri Halet Efendi’nin de sürgüne gönderilmesini dile getirdiler.

    Sultan II. Mahmud önce yeniçeri ağasını azlederek, yeni­çerilerin istediği Osman Ağa’yı nasbetti. Sonra Sadrazam Salih Paşa ile Şeyhülislam Yasincizade Abdülvehhab Efendi’yi de azle­derek yerlerine Abdullah Paşa ve Sıdkizade Ahmed Efendi’yi getirdi. Halet Efendi yıllarca sırtını dayadı­ğı yeniçerilere paralar dağıtması­na, 14 yıl boyunca II. Mahmud’un sadrazamları bile ipe gönderen has adamı olmasına rağmen, yeniçeri­lerin baskısıyla Konya’ya sürüldü ve orada boğduruldu. Böylelikle Haydar Baba’larını kaybeden yeniçeriler direnerek devletten istedikleri her şeyi elde ettiler. II. Mahmud’u Yeniçeri Ocağı’nı imhaya götüren etkili olaylardan biri de budur.

    1882 – AYDINLI MEHDİ HASAN BABA

    Modern zaman Mehdi’sinin kurtuluşu

    Aydın’da 1882 yılında Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Hasan Baba yakalanmıştı. Hakkındaki belgelerde pek önemli biri olmasa da dikkat edilmesi gerektiği vurgulanır. Bayındırlı olan Hasan Ba­ba’nın, Aydın Mevlevihanesi Şeyhi Mehmed Behiç Efendi ile bağlantısı vardı. Hatta Mehdiliğini ilan etmesi için “gereken” gümüş el, sancak, külah ve elbise parasını Behiç Efendi sağlamıştır.

    Mehdi Hasan Baba’nın arkadaşlarının sorgu tutanağı. Göztepe’de Merdivenköy yolunda 26 numaralı köşkte mukim Melami Şeyhi Salih.
    BOA, DH.EUM.MH, 186/57. / BOA, Y.MTV, 8/82.

    Börklüce Mustafa’nın yüz­yıllar önce isyan ettiği bölgeler­de Mehdi olarak ortaya çıkan Hasan Baba’nın aynı zamanda esrarkeş olduğu anlaşılır (bunun da eskinin mirası Kalenderî tavırdan yansıdığı şüphesizdir). Aydın, Nazilli çevrelerinde müritleri olması muhtemel kişilerle han odalarında esrar partileri düzenler. Yakalanıp sorgulandıktan sonra Limni ada­sına sürgüne gönderilir. Önceki yüzyılların Mehdilerine göre şanslıdır. Canını kurtarmış, üste­lik hapiste geçireceği günler için cüz’i de olsa bir aylık bağlan­mıştır. Bu vaziyette tam 16 yılını Limni’de sürgünde geçiren ve iyice ihtiyarlayan Hasan Baba affedilerek tahliye edilmiş ve almakta olduğu maaşı kesilme­den, memleketi olan Bayındır’a gönderilmiştir.

    Kuzey Afrika’daki Bornu sultanının, kendisini Mehdi tehdidine karşı uyaran Osmanlı Devleti’ne teşekkür mektubu.

    1912 – TERLİKÇİ SALİH EFENDİ

    Vezneciler’de terlikçi bir şeyh

    Osmanlılarda klasik dönemlerin şeyhler ve tarikatlara yönelik tedbirleri son dönemde de ihmal edilmemiştir. Melami Şeyhi Salih Efendi, İttihat ve Terakki’ye üye, hatta daha sonra milletvekili adayı olması­na rağmen, bir süre sonra mu­halefete başlamasıyla Sinop’a sürgün edildi. Oradan Çorum ve Bilecik’e nakledilerek 1912’den 1918’e kadar toplam 5,5 yıl sürgünde kaldı. Vezneciler ’de 30 yıl boyunca işlettiği terlikçi dükkânında nafakasını çıkaran, etrafına topladığı bürokrat ve askerden oluşan kalabalık bir aydın kitleyi oldukça etkileyen bu son dönem şeyhinin sürgünü, tam anlamıyla modern zaman­ların sürgünüdür. Kendisine az da olsa bir yevmiye bağlanır, ama Salih Efendi sürekli gön­derdiği arzuhallerle maaşının arttırılmasını talep eder!

    Göztepe’de Merdivenköy yolunda 26 numaralı köşkte mukim Melami Şeyhi Salih.
    BOA, DH.EUM.MH, 186/57.
  • Siyaset ile ruhaniyeti ayırmak

    1243’teki Kösedağ Savaşı’nda, Moğollar, Anadolu Selçukluları mağlup etmişti. 1240’larda ortaya çıkan Babailer isyanı da, bu yenilgiyle sönümlenmişti. Kösedağ sonrası ortaya çıkan ve Osmanoğullarının da dahil olduğu beyliklerin hiçbiri, siyaset-ruhaniyet ilişkisi üzerine kurulmadı.

    Geçenlerde, 3 Temmuz 2016 günü Sivas’ın 80 km. kadar doğusundaki Suşehri’nde, Kö­sedağ şehitlerini anma töreni yapıldı. Bilin­diği gibi bu adı daha ilkokul çağında “Kösedağ Sava­şı 3 Temmuz 1243’te Anadolu Selçuklu Devleti ile Moğollar arasında olmuştur” savı ile öğrenmiştik. II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde Selçukluların yenilgisi ile son bulan bu savaş, genellikle 13. yüz­yılda Çinggis Han ordularının batıya doğru ilerle­mesinin bir sonucu olarak görülür.

    Savaşın olduğu dönemde artık Çinggis Han çoktan öl­müştür (1227), hatta 1243’te imparatorluğa hâkim olan bir Moğol hanı bile yoktur; idare daha çok kumandanların elin­dedir. Hülegü ortaya çıkıncaya kadar Anadolu Selçukluların bağlı olduğu bargâh, hükümdarlık karargahı Karakurum’dan ziyade, Sayin Han Batu’nun ordası olmuş gözüküyor. Nite­kim savaş sonrası tabiiyeti kabul anlaşmasına Batu Han’ın nezdinde varılmıştı. Moğol orduları açısından Anadolu’yu istila etmek büyük bir planın parçası değildi. O yüzden de devrin Moğol kaynakları ta başından beri 1258’de ele geçiri­lecek olan Bağdat’ı önemserken, bizim için önemli olan Kö­sedağ’dan pek bahsetmezler. Hatta Reşideddin gibi devrin önemli kaynakları bu olayı Batınî, Nizarî-İsmailî seferleri ile bir kefeye koymuşlar ve Bağdat’la ilişkilendirmeye eğilim gösteren bilgiler vermişledir. Zira Moğollar için asıl tehlike, ruhaniyat ile siyaseti birleştirme eğilimleri idi.

    Oysa Anadolu Selçuklu dönemi üzerinde yaptıkları araş­tırmalarla bilinen Osman Turan, Faruk Sümer ve onları iz­leyen tarihçiler, bu savaşı “Aleaddin Keykubat’ın ölümünden sonra meydana gelen ‘bünyevi zaafıyet’i fırsat bilen Moğol­ların hemen harekete geçmeleri” şeklinde yorumlarlar. Biri­sinin zafiyetinden yaralanarak hücuma geçmek anlayışı kay­naklarımızın ifadesi değil, tarih analizlerimizde kullandığı­mız anahtar sözcüklerden biridir. Bu açıdan Faruk Sümer’in daha 1232’de Alaeddin Keykubat’ın “il” olmayı kabul ederek Moğol üstünlüğünü tanımış olduğuna da işaret etmesi önem taşır. Alaeddin Keykubat’ın müdahaleci olmadan tüccarlara destek veren ve Akdeniz-Karadeniz ticaretini birbirine bağ­lamak için kuzey-güney doğrultusunda birçok kervansaray ve cami yaptırmış olması, seferlerini ticaret yolları üzerine kuran Moğol idaresinin dikkatini çekmişti. Dola­yısıyla Anadolu değil, Karadeniz’in kuzeyi üzerin­de odaklanılmış, 1229 ve 1232’de akınlar yapılmış ve 1236’da ikinci büyük sefer gerçekleştirilmiştir. Alaeddin Keykubat’ın il olmayı kabul etmesi bu dö­nemlere rastlar.

    Öte yandan tarihçilerin sözettiği “zafiyet”, 1240’larda ortaya çıkan Babai isyanının Selçuklu güçleri tarafından bastırılması sonucu ortaya çıkan durum ile ilgili idi. Ayaklanma bastırılmış ve bu siyasi-ruha­ni içerikli harekete büyük bir darbe vurulmuşsa da, kıpır­danmalar halen devam ediyordu. Bu durum da Moğol ida­resinin dikkatini çekmişti. Bu konu ile ne kadar ciddi olarak ilgilenildiğini, Çin’de Kubilay Han zamanında yazılmış 1280 tarihli bir belgede görmekteyiz. Bu Çince belgeden de görü­leceği gibi, Kösedağ öncesinde meydana gelen Babai isyanı ve isyanın reisi Baba Resul (Baba İlyas), o dönemde ruhani­yet ve siyaseti birleştirmeye çalışmış olan Orta Asyalılarla beraber zikredilmektedir. Vaktiyle Osman Turan’ın yayın­lamış olduğu yerli kaynaklardan Muhammed b. Mahmud el-Hatib’in risalesi de “eğer Moğol ordularının şevketi olma­sa bunlar yüz kere isyan ederlerdi” ifadesiyle Moğol ordu­ları ile “Hâricî-Batınî” zümreler arasında birebir ilişki kur­maktadır. Bu çerçevede Babailer isyanına ikinci darbenin 1243’te indirilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Kösedağ sonrası ortaya çıkan ve Osmanoğulları nın da dahil olduğu beyliklerin hiçbiri, bu tür siyaset-ruhaniyet ilişkisi üzerine kurulmamıştır.

    Kösedağ şehitlerini anma töreninde konuşan Milli Eği­tim Bakanı İsmet Yılmaz’ın “Genelde evlatlarımıza galip olduğumuz savaşlar anlatılır. Yenildiğimiz savaşlar, hatala­rımız, kusurlarımız ortaya çıkmasın diye onlardan bahse­dilmez. Ama Türkiye özgüvenini kazandıkça bunlardan bah­setmeye başladı” şeklindeki sözleri, yenilgi ile sona eren bu savaşın Beylikler ve Osmanlı dönemindeki uzun vadeli yan­kıları açısından ele alınmasının bize başka pencereler açtı­ğını göstermektedir. Hal böyle olunca da, Suşehri ahalisinin bir savaşı telin etmek yerine o savaşla ilişkilendirilen bir sa­vaşçı evliyayı anmaları, halk hafızasından öğreneceklerimiz konusuna dikkatimizi çekmektedir..

  • Matruşka darbeler dönemi

    Nasıl bisküvi de­yince insanın aklına Eti ge­liyorsa, darbe deyince de benim aklıma Roma Cumhuriyeti gelir. Şimdiye kadar bu köşede Roma Cumhu­riyeti’nin, bizim Türkiye Cum­huriyeti’nin son 56 yılına ben­zeyen, darbelerle bezeli son 60 yılına sıkça değindik. Gerçek­ten de MÖ 87 yılında Sulla’nın darbesiyle başlayan bu darbeler süreci, MÖ 27 yılında cumhu­riyetin yerini imparatorluğa bı­rakmasıyla son buluyor.

    Roma Cumhuriyeti nereden baksanız (ki ben hesap maki­nesinde 509’dan 27’yi çıkardım, oradan bakıyorum) 482 yıl ya­şamış bir cumhuriyet. Cumhu­riyet öncesine dair tarihsel ola­rak bir şey söyleyemiyoruz, iyi­ce efsane hâlinde yaşananlar… Yani inanır mısınız, bir kurdun alıp beslediği iki kardeş kurmuş hesapta krallığı. Hani keçi falan olsa anlarım, hem daha sevecen bir hayvan, sütü de çok güzel ama, “Bizim atalarımız kurtlar tarafından beslenmiş” diye or­tada gezen Romalıları fantastik buluyorum, ne diyeyim.

    Yalnız kurdun sütünden mi­dir bilemiyorum ama cumhu­riyet öncesi Roma Krallığı’nın kralları artık nasıl pis krallarsa, 500 yıl sonra bile “kral” lafını duyunca herkesin tüyleri ürpe­riyor. Zaten bu bahsettiğim son 60 yıldaki darbelerin çoğu da, “Yahu bu kral kesildi başımıza, bu devir­de kimse şah değil, padişah de­ğil, ha bezirgânlık dersen çarşı pazar çok şükür bezirgân dolu” diye ayaklanılarak yapılıyor. Mi­sal Sezar arkadaş, “Yahu bu sis­tem tıkanmış, ikide bir hükü­met değişiyor, bence olağanüs­tü hâllerde verilen diktatörlük yetkisi sürekli olsun, diktatör de hep ben olayım” deyince, senato “Kral ilan edecek kendini” diye Sezar’ı öldürüp darbe yapıyor.

    Ama darbecilerin hesap­ları bildiğiniz gibi her zaman tutmaz ve bu sefer de Sezar’a yapılan darbe halkı ayaklan­dırıyor. Darbecileri bastıran da, halkın “Sezarın yeğenidir” diye sempati beslediği bizim Augustus oluyor. Daha önce de bu sayfalarda (bkz. #ta­rih, sayı 8) anlattığımız sancılı mücadelenin sonunda kaza­nan Augustus, kendisini tam yetkili, ölene kadar şef, başko­mutan, milletin babası, sanat güneşi, taçsız kral gibi sıfat­larla tanımlayarak cumhuriye­te son darbeyi vuruyor. Artık o tarihten sonra Roma İmpara­torluğu demeye başlıyoruz.

    Augustus her şeyi diyor da kendisine bir kral dedirtmiyor, bilakis altını çize çize primus inter pares, yani “eşitler arasın­da birinci” sıfatını kullanı­yor. Yani 500 yıl öncesinin Ro­ma krallarından hâlâ ödü kopan Romalılara, “Aramızda ayrı gay­rı mı var, hepimiz eşitiz, ben bir tek işte biraz önde duruyorum” diyor. Hani biz yüzlerce yıl son­rasından bakıp “Ne cumhuriye­ti canım, bildiğin imparatorluk olmuş bu” desek de, Roma halkı bu hikâyeyi gayet güzel yiyerek cumhuriyetlerini imparatorluk­la değiştiriveriyor. Ama cumhu­riyetiz demeye devam ediyor.

    İşte Sezar’ın Rubikon’u ge­çip darbe yapması beş yıl sonra Brütüs ve arkadaşlarının Se­zar’ı öldürüp darbeye kalkışma­sına, bu kalkışma Markus An­tonius, Augustus ve Lepidus’un ikinci troykasına, troykanın içinde Lepidas’ın saf dışı bıra­kılması Markus Antonyus ve Augustus’un birbirine girmesi­ne ve savaştan galip çıkan Au­gustus’un, “Abi böyle çok baş­lılık olmuyor, her kafadan bir ses çıkıyor” diye en nihayetinde 500 yıllık Roma Cumhuriyeti’ni yıkmasına yol açıyor.

    Ama netice itibariyle, dik­katli incelediğimiz zaman görü­yoruz ki darbeler matruşka gibi, her darbenin içinden başka bir darbe çıkıyor, her darbe bir son­rakine zemin hazırlıyor.

  • Tek başlı yönetim ve koyunlar

    Kan kardeşi olan Temucin ve Camuka, göç yolunda giderken aralarında fikir ayrılığı doğar. Dağda dururlarsa atlar dağılacak, düzlükte kalırlarsa koyunlar birarada duracaktır. Temücin de, Camuka’nın öne sürdüğü ikili düzeni değil, tek başlı bir yapıyı tercih ettiğini ileride kendi sözleriyle belirtecektir.

    Bugün Moğolistan’ın başkenti Ulan Bator’un doğusundan akıp giden Tuula nehri boyla­rında önünde at üstünde dev bir Çinggis Han heykeli olan bir müze bulunmaktadır. 40 metre yük­sekliğindeki heykelin içinden merdivenleri tırma­narak yukarı çıktığınızda, kuzeydoğuda sakin sessiz akıp giden Tuula görülür. Nehri görünce insanın ak­lına Çinggis Han’ın daha Temücin adını taşıyan bir çocukken, buz tutmuş Onon nehri üstünde aşık oynadığı gün­ler gelir.

    Temücin dokuz yaşında iken babası onu güvey hizmeti için Kongrat kabilesinden Dei Seçen’in yanına bırakır. Baba Yesügei oradan ayrılırken “köpeklerden korkar, aman dikkat edin” diye tembihte bulunur. Kısa süre sonra da Yesügei Ba­hadır zehirlenerek ölür. Temücin onbir yaşında iken, Kera­it lideri Ong Han’ın himayesindedir. O sıralarda Ong Han’ın himayesinde başka bir genç daha vardır; onun adı bizim çizgi romanlardan da tanıdığımız Camuka’dır. İki genç birbirlerine aşık kemikleri hediye ederek başlayan dostlukla kan kardeşi olurlar. O dönem Moğolcasında kan kardeşliğine “anda” den­mektedir.

    Bu olaylardan birkaç sene sonra ileride Temücin’in eşi olarak göreceğimiz Börte başka bir kabile tarafından kaçırı­lınca, Ong Han’ın da himmetiyle iki arkadaş biraraya gelirler. Ong Han, Camuka ve Temücin üç koldan kaçıranlara hücum edip Börte’yi kurtaracaklardır. Bu vesile ile kardeşliklerini ta­zelemek isterler ve geleneğe göre “kan kardeşi olan kimselerin hayatı ve canı bir olur. Onlar birbirini terketmezler, birbirinin hayatını korurlar” diyerek büyük bir kayalığın bulunduğu yer­de bir ağacın altında yeniden “anda” olurlar ve bunu kutlamak için de bir ziyafet tertip ederler. Böylece bu eski iki arkadaş birbuçuk yılı birlikte geçirir.

    İlkbahar gelince, yeni bir yere göç etmeğe karar verirler Temücin ve Camuka üstlerinde çadır olan arabalarla gider­ken, Camuka ileride tarihçileri çok düşündürecek aşağıdaki şu sözleri söyler: “Dostum, Dostum Temücin!

    Dağın yamacına konalım

    At çobanlarımız

    Çadırlara girsinler

    Dere boyuna konalım

    Koyun çobanlarımız ve kuzu çobanlarımız

    Karınlarını doyursunlar”

    Bu sözlerden bir şey anlamayan Temücin durak­lar ve geride kalan katarın yanına gelmesini bekler. Kendi ailesinin arabaları gelince de annesine Camu­ka’nın sözlerini tekrarlar ve “anam senden bunun an­lamını sormaya geldim” der. Daha annesi cevap ver­meden Börte araya girer ve “İşte dostumuz Camuka böyle sebatsız biridir. Şimdi bizim aramızda onun canı sıkılı­yor. Dostumuz söylediği sözlerle bizi kastetmiştir. Biz durma­yalım, bilâkis büsbütün ayrılarak bütün gece yolumuza devam edelim, en iyisi budur” der ve Börte’nin fikrine uyularak yola devam edilir. Böylece Temücin ve Camuka yol ayırımına gel­miş olurlar.

    Bu pasaj birçok tarihçi tarafından farklı şekilde değerlen­dirilmiştir. Camuka ile Temücin arasındaki yakınlığı kıskanan Börte’den tutun da, bu pasajın çok açık olduğunu ve burada hiç de şaşıracak bir şey olmadığını, Temücin’in Camuka’ya de­ğil de Börte’nin laflarına şaşırdığının söylenmesine kadar.

    Evvelce ben bu pasajı, “sosyo-politik yapılanma ve idare­nin tek başlı mı çok başlı olması konusunda doğan fikir ayrı­lığından kaynaklandığı” şeklinde açıklamıştım. Bu açıklama atların ve koyunların sulanma ihtiyacına dayanıyordu ve ne de olsa teorik bir yaklaşımdı. Ancak geçenlerde genç bir Kazak tarihçisi bu pasajı “hayvanların tabiatı” açısından açıklama yoluna gitti.

    Onun ifadesine göre eğer Camuka’nın dediği gibi atlar da­ğa çıkarılırsa, burada toplaşmak yerine ayrı ayrı yerlerde bulu­nurlar, onun için de çok başlı olmak isteyenleri temsil edebi­lirler. Koyunlar ise nehir kenarında düzlükte sürü halinde bu­lunurlar, onları tek başlı olarak idare etmek kolaydır. Temücin de, Camuka ve taraftarlarının öne sürdüğü ikili düzeni değil de tek başlı bir yapıyı tercih ettiğini ileride kendi sözleriyle belir­tecektir (#tarih, Mart 2015, sayı: 10).

    Kısacası yol ayrımı kaçınılmaz olmuştur. Demek ki kay­naklarda sözü edilen siyasi olayları değerlendirmek için sade­ce dilleri ve kitaptan öğrendiğimiz tarihi bilmek yetmemekte­dir. Sözkonusu dönemin yaşamını bütüncül olarak anlamak, örneğin step hayatındaki hayvanların tabiat ve davranışlarını da bilmek gerekir.

  • REDDE RATIONEM ! (HESAP VER!)

    Sokrates’ten bu yana totaliter devletlerin, yönetimlerin, zihniyetlerin hukuku tutsak kıldığı, güdümüne aldığı yüzkızartıcı mekanizmalar, uygulamalar gördük. Bugün ülkemizde de, yasaları kim çiğnerse çiğnesin, “hesap ver”ilmesini sağlayacak bir ana metin istenmiyor.

    Açık Radyo’da Ömer Madra’nın 1999’da Bakır Çağlar ile yap­tığı söyleşiye, Gülmekten Ölmek’in bir uçköşesinde değinmiştim. O karşılaş­manın çıkış noktasında, aynı yıl yapılan iki konuş­ma yeralıyormuş: Anayasa Mahkemesi başkanı Ahmet Necdet Sezer’in ve Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un canalıcı çıkışlarına, Bakır Çağlar’ın yorumlarına bu­gün, 17 yıl sonra bak­tığımızda tüylerimi­zin ürpermesi işten değil: Hukuk devleti, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü bağlamında, bir toplumun tarihinde kısa sayılabilecek bir süre için­de yaşanan irtifa kaybı ger­çekten de can yakıyor.

    Gelgelelim, hukuk tarihi açısından değerlendirdiği­mizde, ne bir yenilik söz­konusu, ne -belki de- bir gelişme. Birkaç dayanak noktası üze­rin­den ha­rekete geçebiliriz burada:

    Apuleius’un Altın Eşek’i 2 bin yaşında. Ne okuyoruz o görkemli metinde:

    “Ey ilkel yaratıklar, hat­ta mahkeme sürüleri, hat­ta, hatta togalı akbabalar, günümüzde bütün hâkim­lerin yargılarını para için satmasına neden şaşırdı­nız? (…) Hercules aşkına, şöhreti dünyaları aşan Yu­nanlı komutanlar arasında bile hep o aynı ünlü çekişme yaşandı durdu. Eğitimi ve bilgisi kimselerle kıyaslan­mayan Palamedos haksız suç­lamalar yüzünden ihanetten hü küm giydiğinde de; sıradan bir savaşçı olan Odysseus, savaşta gösterdiği cesaretiyle eşsiz bir adam olan Aiax’a tercih edil­diğinde de. Atinalılar tarafın­dan, şu keskin zekâlı yapıcılar, şu kontürlü bilginin öğretici­leri olanlar tarafından yürütü­len yargılama ne tür bir yargı­lamaydı? Tanrısal bir önseziye sahip olan o yaşlı adam, hani Delphoi tanrısının bilgelikte bütün ölümlülere üstün tuttuğu adam, son derece çirkin bir hi­zipçiliğin dalavereleriyle ve kıs­kançlığıyla oyuna gelmedi mi, gençliği bozuyormuş diye?”

    Apuleius, sözü Sokrates’in ölüme mahkûm edildiği mah­kemeye böyle getirir ve son ağır yorumunu okurunun önüne sü­rer: “Ama yurttaşların alınlarına sonsuza değin sürecek bir reza­letin damgası da vurulmuş oldu”.

    Bin yılı aşkın süre geçmiş aradan, yaklaşık 1220-1250 ara­sına tarihlenen Carmina Bura­na’nın ilk şarkı-şiirinden alıntı dizelerde aynı diklenmeye tanık oluyoruz:

    “Rütbe sahipleri için / hu­kukî sebep mangırdır; / ancak mangırı görünce / hâkimler bir karara varır. / Büyük söylevle­riyle mangır / saptırır bütün adaleti / yoksul kapı dışarı edi­lip / yenir tam hakkı / perva­ne olurlar zenginlere / onlar­dır çünkü hazinenin kapısı. / Hâkimler ayaklarına kapanır, / zenginin dilediği hemen yapılır; / nerede mangır hâkimse / suç­lular haklı çıkartılır”. (…)

    1304 doğumlu Petrarca, yedi yıl boyunca Roma hukuku öğre­nimi görür ve okul biter bitmez, “şüphesiz onurlu bir uğraş” ol­duğunu kabul ettiği hukuk ala­nında çalışmaktan “kötüye kul­lanıldığı âşikâr”lığı nedeniyle vazgeçer: O koşullarda hukuka hizmet etmenin onurdan yok­sun olmayı kabul etmekle bir olduğunu aktarır Geleceğe Mek­tub’unda.

    Batı uygarlığında en geniş anlamıyla Hukuk’un geçirdiği evrimin güzergâhını bir bu soy kaynak metinlerden, bir de ün­lü mahkeme sahneleri ve dava kayıtlarından izleyerek görebili­riz: Sokrates’inkinden Dreyfuss davasına gidesiye çok sayıda ör­nekdurum.

    Sonra ne değişti? Bütün XX. yüzyılı totaliter devletlerin, yö­netimlerin, zihniyetlerin hukuku tutsak kıldığı, güdümüne aldığı yüzkızartıcı mekanizmalar, uy­gulamalar katetmedi mi?

    Jacques-Louis David’in “Socrates’in Ölümü” adlı tablosu, ünlü filozofun yargılandıktan sonra baldıran zehiri içerek ölüme gidişini tasvir ediyor (1787).

    III. Reich’ın, Faşist İtal­ya’nın, Vichy hükümetinin hâ­kimleri, yargıçları, savcıları hukuksuzluk devletlerinin hu­kukçuları olarak 1945 sonra­sı yargılandılar. Moskova du­ruşmalarının, Franco’nun ‘adli bekçileri’, McCarthy döneminin lejyoner sözde hukukçuları ar­kalarında hiçbir şeyin temizle­yemeyeceği siciller bıraktılar.

    Osmanlıları geçtim, Cum­huriyet Türkiyesi dünden bu­güne Adalet’i boynubükük kılmadı mı? İstiklâl Mahke­meleri’nden Yassıada’ya, 12 Eylül’den son on yılın bulanık davalarına geçeduralım: Hukuk adamları Adalet’in korunama­dığını, bundaki “pay”larını do­ğuran nedenleri bize dosdoğru anlatabilirler mi? Umberto Eco’nun güzelim önsözüyle yayımlanan, Renzo o aynı ünlü Tosi’nin hazırladığı dev Kadim Yunan ve Latin Özlüdeyişler Sözlüğü’nün içerdiği 2286 mad­denin 135’i “Adalete ve Yasalara Dair” olanlarını içeriyor. Sami Selçuk’un konuşmalarında ve yazılarında sık sık gönderme yaptığı bu deyimleşmiş sözler, tıpkı “Adalet Mülkün Temeli­dir” gibi, hukukçuların tanıdığı temel dayanaklardır. Gelgele­lim, unutmamak gerekir: Tanı­mak, bilmek başka; uygulamak, benimsemek başka.

    Hukukçuların “günâh”ları­nın çocuklarını bile bağladığını, etkilediğini vurgulayan bir söz: “Babalar olgunlaşmamış üzüm yemişse, çocuklarının dişleri ka­maşacaktır”.

    Fiat iustitir et pereat mun­dus! “Tek adalet yerine gelsin de, varsın dünya yokolsun” Kant’ın sevdiği deyimlerden biriymiş. Buna karşılık Hegel değiştirmiş sözü: “Dünya yokolmasın diye Adalet yerini bulsun”.

    Cicero’dan: “Adaletsizlik ya­pacağıma adaletsizliğe uğramayı yeğlerim”.

    Bir başka özlüdeyiş: “Acil yargılama pişmanlığın eşiğine götürür”.

    Tacitus’tan Thomas More’a, Montesquieu’ye uzanan bir baş­kası: “Yasa sayısı ne kadar art­mışsa Devlet o kadar çürümüş demektir”.

    ★ ★ ★

    Yarım yüzyıla yakın bir süre­dir despotik bir ararejime ait bir Anayasa’nın çerçevesini çizmeyi sürdürdüğü bir toplumsal yaşam kuşatıyor bizi. Can Yücel’in “ka­nun çalacağız diye çıktılar or­tayere / çaldılar kanunu yerden yere” şiiri yaşlanadursun, yeni (demokratik, özgürlükçü, çoğul­cu) bir anayasa yazılmasını sağ­layamadı siyasal irade(ler).

    Türkiye, yüksek düzeyde hukukçular yetiştirmiş bir ül­ke. Topluma önerilerini sundu­lar. Onlara güven duyulmuyor besbelli: Yasaları kim çiğnerse çiğnesin, “hesap ver”ilmesini sağlayacak bir ana metni iste­miyorlar çünkü. Hukuk düze­ninin güdümlü olacağı ve ka­lacağı, güvendikleri hukukçu­ların bu durumu gözetecek bir karşı-düzenin bekçisi kılınaca­ğı bir yapı, istenen. Söz, içine düşürüldüğümüz durumu yüz­yıl önce dile getirmiş Kafka’da, bir kez daha…

    FRANZ KAFKA

    Yasa Önünde

    “Yasanın önünde bir nöbetçi durur. Bu nöbetçiye taşralı biri gelir ve yasaya girmek için izin ister. Ama nöbetçi ona bu izni veremeyeceğini söyler. Adam düşünür ve daha sonra girip giremeyeceğini sorar. ‘Olabilir,’ der nöbetçi, ‘ama şimdi olmaz.’ Yasanın kapısı her zaman açık durduğundan ve nöbetçi de kenara çekildiğinden adam kapıdan içeriye bakmak için eğilir. Nöbetçi bunu fark edince gülerek şöyle der: ‘Eğer sana bu kadar cazip geliyorsa ben yasaklamama rağmen içeri girmeyi dene. Ama şunu unutma: Ben güçlüyüm. Ve ben en alt kademedeki nöbetçiyim. Salondan salona geçtikçe her biri bir öncekinden daha kud­retli olan nöbetçiler göreceksin. Üçüncünün görünümüne ben bile tahammül edemem.’ Taş­ralı adam bu türden zorluklarla karşılaşacağını hiç ummamıştır, yasalar herkese ve her zaman açık olmalı, diye düşünür, ama kürk paltolu nöbetçiyi, iri, sivri burnunu, uzun, seyrek, siyah Tatar sakalını yakından ince­leyince girmesine izin verilene kadar beklemeye karar verir. Nöbetçi ona bir tabure uzatır ve kapının yan tarafına oturmasına izin verir. Adam orada günlerce, yıllarca oturur. İçeri girmek için birçok kez girişimde bulunur ve nöbetçiyi yalvarmalarıyla bıktırır. Nöbetçi sık sık kısaca sorgular onu, memleketini sorar ve daha başka şeyleri de, ama bunlar, kodamanların laf olsun türünden sorduğu sorulardır, sonunda taşralıya onu henüz içeriye alamayacağını yineler. Yola çıkarken yanına pek çok malzeme almış olan adam, nöbetçiye rüşvet vermek için ne kadar değerli olursa olsun her şeyini sunar. Nöbetçi gerçi hepsini kabul eder ama bir yandan da, ‘Bir şey kaçırdığını sanmayasın diye alıyorum bunları,’ der. Taşralı adam onca yıl nöbetçiyi neredey­se gözlerini hiç ayırmadan gözler. İçerideki nöbetçileri unutur ve bu ilk nöbetçiyi, yasaya girmesinin tek engeli olarak görür. İlk yıllarda, kara bahtını bağıra çağıra lanetler, daha sonra, yaşlanınca, ağzının içinden homurdanır. Çocuklaşır, nöbetçiyi yıllarca incelerken kürk yakasındaki pireleri bile tanıdığı için o pirelerden kendisine yardım etmelerini, nöbetçinin fikrini değiştirmesini sağlamalarını ister. Sonunda görme gücü zayıflar, etrafının gerçekten karardığını mı yoksa gözlerinin mi kendisini yanılttığını bilemez. Ama sonra karanlıkta, yasanın kapısından sönmemecesine yayılan bir ışıltı fark eder. Artık ömrünün sonuna gelmiştir. Ölümünden önce kafasının içinde bütün o yılların dene­yimleri bir tek soruda toplanır, bu soruyu o güne kadar nöbetçiye sormamıştır. Uyuşan bedenini doğrultamadığı için adama işaret eder. Boylarının arasındaki fark taşralının aleyhine değiştiği için nöbetçinin onun üzerine iyice eğilmesi gerekir. ‘Neyi öğrenmek istiyorsun?’ diye sorar nöbetçi, ‘doymak bilmiyorsun.’ – ‘Herkes yasaya ulaşmaya çalışıyor,’ der taşralı adam, ‘nasıl oluyor da bunca yıldır benden başka kimse içeriye girmek için izin istemedi?’ Nöbetçi, adamın ölmek üzere olduğunu anlar, duymayan kulaklarına duyu­rabilmek için bağırır: ‘Başka kimse buradan giremezdi de ondan, çünkü bu kapı sadece senin içindi. Artık gidip kapatacağım onu.”

    Kafka’nın Dava adlı romanının 9. bölümünde yer alan, ancak çok daha önce (1915), yazarın sağlığında kısa hikaye olarak yayımlanan metinden…)

  • Öldürülen liderler ölmeyen idealler

    Öldürülen liderler ölmeyen idealler

    Siyasi bir araç olarak suikast, çağlar boyunca sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak tarihi etkiledi. Gerçekten öyle mi? Sansasyon yaratan, tetikçilerini meşhur eden, üzerine kitaplar yazılıp komplo teorileri üretilen unutulmaz suikastlar, aslında ne katillerin ne de perde arkasındakilerin istediği sonuçları doğurdu. Tarihin tekeri geri dönmüyor.

    Amerika Birleşik Dev­leri’nin tamamında köleliği kaldıran Baş­kan Abraham Lincoln bir suikaste kurban gitmiş, iki hafta sonra İngiltere Baş­bakanı Benjamin Disraeli, Avam Kamarası’nda yaptı­ğı konuşmada şöyle demişti: “Suikast hiçbir zaman dün­ya tarihini değiştirmemiştir. Caesar’ın kurban edilme­si bile ülkesinin önlenemez kaderini yerinden oynata­mamıştır”.

    ZEMIN

    Disraeli haklı mıydı? Avusturya veliahtına Saray­bosna’da sıkılan tek bir kur­şun, Avrupa kazanını pat­lattığına göre haksız oldu­ğunu söyleyebiliriz, ama bu ünlü suikastı düzenleyenle­rin amacı bir dünya savaşı başlatmak değildi. Suikast daha eski çağlarda, gelece­ği hazırlamak için güçlü bir sistem kurmamış toplum­larda, bir liderden diğeri­ne geçiş sorununu çözmek­te sık kullanılan bir siyasi yöntemdi. Kabile önderleri, krallar, sultanlar arasında başa geçmek veya iktidarını pekiştirmek için babasını, kardeşini, hatta Neron gibi annesini üstü az çok kapa­lı suikastlarla öldürtenlere rastlanıyordu. Birkaç gru­bun iktidarı ele geçirmek için uğraştığı dönemlerde veya güçlü bir yabancı düş­manı yok etmek amacıyla da bu yönteme başvurulmuş­tu. Hatta Machiavelli gibile­ri, rakiplerinden kurtulmak isteyenlere suikastı “iyi bir çare” olarak tavsiye etmiş­lerdi.

    Ancak suikast en eski za­manlarda bile tarihin yönü­nü veya bir sistemi değiş­tirmekte, hele hele ortadan kaldırmakta en az rol oyna­yan siyasi yöntem biçimiy­di. İktidara karşı muhalefet etmek için başka yöntem­lerin de geliştiği modern çağlarda, bu gerçek daha da bariz bir şekilde ortaya çık­tı. Suikast siyasi eylemlerin en kolayıydı; bir çeşit tem­bel işiydi. Hançeri saplayan, tetiği çeken, bombayı atan, öldürdüğü kişinin ünü saye­sinde tarihe geçebiliyordu ama, kahramandan çok, ge­ri plandaki başka bir gücün kuklası, kiralık bir tetikçi, tek başına hareket ettiğin­de de fanatik, hatta meczup olarak anılıyordu.

    Her suikastçı kendin­ce “haklı” bir neden uğruna hareket ettiğine inanıyordu ama en çok sempati topla­yacak davalarda bile, eylem olup bittikten sonraki olay­lar eylemcinin denetiminin dışındaydı. Genellikle ön­ce büyük bir gürültü kopu­yor, ardından olayla ilgisiz pek çok insan acı çekiyor, sistem ise bir türlü yerin­den oynamıyordu. Örneğin Alman subaylarından bir bölümünün Hitler’e karşı Temmuz 1944’te hazırladığı suikast başarılı olsaydı bile, tamamen Nazileşmiş devle­ti ele geçirebilecekleri, ar­dından Alman halkına daha az acı çektirecek bir barış elde edebilecekleri şüphe­liydi. Ülke tek bir bombayla kolayca kurtarılabilecek du­rumda değildi.

    “Bir insanı öldürebilirsi­niz ama bir düşünceyi öldü­remezsiniz”. Amerikalı va­tandaşlık hakları eylemci­si Medgar Evers 12 Haziran 1963’te, sık sık Sofokles’e atfedilen bu sözleri söyle­dikten az sonra bir suikasta kurban gitti. Düşüncesi ger­çekten de ölmedi. Bu düşün­ce “kötü” olsaydı bile ölme­yecekti.

    JEAN-PAUL MARAT- MAHMUT ŞEVKET PAŞA- ERNST VOM RATH – HEYDRICH

    Katillere bumerang etkisi

    Bazı siyasi cinayetler, düzenleyenlerin tümüyle ezilmesine yol açtığı gibi, tersine bir etki yaratarak olayla ilgisi olmayan sayısız insanın da kurban edilmesiyle sonuçlandı.

    Yakın tarihimizde biri başarılı iki suikast gi­rişimi de, hedef aldığı iktidarların işine yaradı. 11 Ha­ziran 1913’te Sadrazam Mah­mud Şevket Paşa, Harbiye Ne­zareti’nden (İstanbul Üniversitesi merkez binası) Babıâli’ye giderken otomobilinde pusuya düşürülerek öldürüldü. Saldırı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni hedefleyen bir girişimin parça­sıydı, ancak sonuçta bu partiyi tam anlamıyla iktidara getiren bir vesile oldu. İttihat ve Te­rakki, kolları sıvayarak bütün muhaliflerine yönelik bir sin­dirme harekatına girişti, sade­ce devlet adamları değil gazete­ciler de bundan nasibini aldı. Sözü bir romancıya bırakırsak: “Mahmud Şevket Paşa son ne­fesini verdiği andan itibaren, bütün tahkik, takip ve tevkif işlerini kendi eline alan Cemal Bey (İttihatçı önder, dönemin İstanbul Muhafızı), İstanbul şehrini bir limon gibi sıkıyor ve içindeki her çeşit kargaşalık ve muhalefet asidini bir sel ha­linde ortaya döküyordu. Bu sel, bütün karakolların, tevkifha­nelerin, hapishanelerin her ta­rafını ağzına kadar dolduruyor, sanki bodrum katlarının de­liklerinden, tavan aralarından, helâ pencerelerinden dışarıya taşıyordu” (Yakup Kadri Kara­osmanoğlu, Hüküm Gecesi).

    21- Marat banyosunda Jacques-Louis_David_-_
    Marat öldürüldüğü banyo küvetinde, Jacques Louis David’in tablosu.

    Bunun bir benzeri, 1926 yazında Cumhurbaşkanı Mus­tafa Kemal’i hedefleyen bir suikast girişiminin ortaya çı­karılmasından sonra yaşandı. İzmir’de yapılması düşünülen suikastın tetikçileri, olağan şüphelilerdi. Gazeteci öldü­rerek (1909-1910’da suikas­ta kurban giden Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Beyler) ustalaşmış Abdülkadir Bey gi­bi bazı İttihatçı tetikçilerin bu suikastın da arkasında olduk­ları hemen anlaşıldı. Ancak ik­tidar suikast girişimini, zaten bir avuç kalmış diğer muhalif­lerini de sindirmek için bir ve­sile olarak gördü.

    Yakın Türkiye tarihindeki bu olaylar, acı sonuçları bakı­mından aşağıda vereceğimiz örneklerle karşılaştırıldığında solda sıfır sayılır:

    Tevrat’ta Yudit adlı bir Ya­hudi kadının, halkının intika­mını almak için Babil komu­tanı Holofernes’i baştan çı­kararak öldürüşünü anlatan hikaye, 13 Temmuz 1793’te Paris’te gerçeğe dönüştü. Fransız Devrimi’nin dönüm noktalarından biriydi. Ülkeyi yöneten Ulusal Konvansiyon, “girondin” denilen sağ kanatla “montagnard” denilen sol ka­nat arasında ikiye bölünmüş, ancak radikaller öne çıkarak diğer grubu ezmeye başlamış­tı. En ünlü “montagnard” hiç kuşkusuz Jean-Paul Marat’ydı.

    Girondinlerin arka arka­ya giyotine gönderildiği 1793 yazında, taşralı 24 yaşında bir genç kız olan Charlotte Corday, idamların başlıca sorumlusu olarak gördüğü Marat’yı öldür­mek niyetiyle Paris’e geldi. Ön­ce ünlü öndere hayranlık dolu mektuplar yollayarak dikkatini çekmeye çalıştı; sonunda evi­nin kapısını çaldı. Marat deri hastalığını gidermek için, âdeti olduğu üzere banyosundaydı. Önündeki tahta kalasa yaydığı yazılarla uğraşıyordu (şair Lamartine’e göre idam edilecek kişilerin listesini hazırlamak­taydı). Charlotte, çok önemli bir bilgi vereceğini iddia ede­rek Marat’nın huzuruna çıktı ve taşradaki “hain” girondin­lerle ilgili uydurma bilgiler ver­di, sonra da eteğinin kıvrımları arasından çıkardığı bir kasap bıçağını adamın göğsüne sap­ladı.

    Dört gün sonra giyotine gi­den Charlotte Corday, zamanla bir çeşit melek ilan edilecekti ama giriştiği eylemin sonuçla­rı acı oldu. Marat’nın ölümün­den sonra idam edilen girondin sayısı, Marat’nın kendisinin mahkum ettirebileceği rakam­ları bile aştı, “Büyük Terör” devrine giren Fransa bu süre içinde Marat’yı bir devrim şe­hidi mertebesine yükseltti.

    22- Heydrich öldürüldüğü mercedes
    Reinhard_Heydrich
    SS lideri Reinhard Heydrich’in Prag’da içinde vurulduğu otomobil suikasttan az sonra.

    Ancak suikastları kullan­makta Nazilerle kimse ya­rışamazdı. 7 Kasım 1938’de Herschel Grynszpan adında 17 yaşında genç bir Yahudi, Paris’teki Alman büyükelçili­ğine daldı. Babası Almanya’da iktidardaki Nazi hükümeti tarafından Polonya’ya sürü­len 10 bin Yahudiden biriy­di. Delikanlı karşısına çıkan elçiliğin üçüncü kâtibi Ernst vom Rath’ı vurdu. İki gün son­ra Alman Propaganda Bakanı Dr. Joseph Goebbels “kendili­ğinden” protestolar düzenlen­mesi emrini verdi. Bu emrin sonu, “Kristallnacht” (Kırık Camlar Gecesi) oldu: Alman­ya ve Avusturya’da 9-10 Kasım 1938 gecesi, SS çetelerinin ön­cülüğünde Yahudi işyerleri, evleri ve sinagoglarına yönelik büyük bir saldırı düzenlendi.

    Buna benzeyen bir başka olay da, SS şefi Himmler’in yardımcısı Reinhard Heyd­rich’e Alman işgali altındaki Çekoslovakya’da düzenlenen suikasttı. Heydrich, 27 Ma­yıs 1942 sabahı Prag’da üstü açık yeşil Mercedes’iyle yol­da giderken Jan Kubiš adlı bir Çek ve Jozef Gabčik adlı bir Slovak militanın saldırısına uğradı. Bir el bombasıyla ya­ralanan Heydrich birkaç gün sonra hastanede öldü. Suikast­çılar, İngiltere’de sürgündeki Çekoslovak özgür ordusunun iki subayıydı. “Antropoid Ope­rasyonu” adını verdikleri sui­kast planını uygulamak üzere ülkelerine geri dönmüşlerdi. El bombasını attıktan bir süre sonra yakalanıp öldürüldüler.

    Naziler Çekoslovakya’dan vahşice intikam aldılar. Çek direniş hareketine mensup sayısız insanın öldürülmesi yetmiyormuş gibi, misilleme olarak Lidice adlı bir Çek kö­yü yıkıldı, 16 yaşının üstünde­ki bütün erkekler ve 70 çocuk öldürüldü, kadınlar toplama kamplarına gönderildi. Şu so­ruyu sormamak elde değildi: Heydrich’in öldürülmesi bu kadar yüksek bir bedele değer miydi? Bir teze göre, Lond­ra’da sürgündeki Çek hüküme­ti, kendini kanıtlamak için bu işe girişmişti. Suikastın Çe­koslovakya’da asıl direnişi yü­rüten komünistlerin prestijini sarsmaya yönelik bir operas­yon olduğu da öne sürüldü.

    JULIUS CAESAR – ABRAHAM LINCOLN

    Boşu boşuna yok edildiler

    Roma diktatörü Caesar ve ABD Başkanı Lincoln yaklaşık 2000 yıl arayla suikaste kurban gitti; ancak başlattıkları radikal değişim süreçleri aynı yolda devam etti.

    Başkan Abraham Lincoln’u 15 Nisan 1865’te Washin­gton DC’deki Ford Tiyat­rosu’nun bir locasında oyunu sey­rettiği sırada öldüren John Wil­kes Booth, arkadaşlarıyla kumpas kurarken suikast günü için “İdes” parolasını kullanmıştı. “İdes”, Ro­malıların ayın ortasındaki güne verdikleri isimdi ve Julius Cae­sar, Mart ayının İdes’inde (MÖ 15 Mart 44) öldürülmüştü.

    Aralarında neredeyse 2000 yıllık bir zaman farkı bulunan bu iki suikastın birçok paralellikleri vardı. İki lider de sistemi derin­den sarsıp değiştiren politikalar uygulamıştı. İlki Roma cumhuriyetinin sonunu getirecek reformlarıyla imparatorluğun yolunu açmıştı, ikincisi ABD’yi ikiye bölmek ve bir içsavaş yü­rütmek pahasına köleliğin kaldı­rılmasını sağlamıştı. İkisi de bu radikal değişimleri dayatırken sert tedbirlere başvurmuştu; Ca­esar kendini ömür boyu diktatör seçtirmiş, Lincoln anayasada ki­şisel özgürlüklerin garantisi ka­bul edilen habeas corpus ilkesiy­le ilgili maddeyi askıya almıştı.

    Suikasta giden yolda da ben­zerlik vardı. Caesar, öldürülme­den bir ay önce Lupercalia bayra­mında bir deneme yaptı. Bayram sırasında en yakınlarından biri olan Marcus Antonius, diktatöre bir taç sundu. Coşkulu kalabalık bir anda suspus oldu ve Caesar biraz bekledikten sonra tacı ge­ri çevirdi. Bu bir bayram şaka­sı mıydı, bir kamuoyu yoklaması mı? Ne olursa olsun Roma cum­huriyetinin ilkelerini korumayı amaçlayan muhalifler, bu hareke­ti diktatörün kendini kral ilan et­meye hazırlandığına yordular. Bu olay Caesar’ı öldürme kararı ver­melerinde kuşkusuz etkili oldu.

    Lincoln’un katili, tanınmış tiyatro oyuncusu John Wilkes Booth ise iç savaşta köleliğin kaldırılmasına karşı çıkan bir kon­federasyon (güney) yanlısıydı. Savaş boyunca kuzeyde güneyin bir casusu olarak çalışmıştı. Lin­coln’u öldürdüğü sırada, iç savaş zaten kuzey tarafından kazanıl­mıştı. Ancak Booth’u harekete geçiren, suikasttan dört gün ön­ce Lincoln’un yaptığı bir konuş­ma oldu. Başkan bu konuşmada, siyahların oy kullanma hakkın­dan söz ederek kölelik yanlısı Booth’u iyice çıldırtmıştı.

    Suikastçılar nasıl bir sonuca ulaşmayı hedefliyordu? Caesar’ı senatoda sıkıştırarak 23 yerinden hançerleyen senatörler grubu, kendilerine “liberatores” (kurta­rıcılar) adını takmıştı; cumhuri­yeti kurtarma şansları olduğuna ciddi olarak inanıyorlardı. Booth ve komplocu arkadaşları ise sade­ce intikam peşindeydiler. İki sui­kastta da katillerin sonu birbirine benzedi; kaçtılar, kovalandılar ve öldürüldüler.

    Sonuç da aynı oldu: Saat ge­riye dönmedi. Roma Caesar’ın çizdiği yola girdi, eski cumhuriyeti geride bırakarak tek bir önderin yönettiği imparatorlu­ğa dönüştü. ABD’de siyahlar elde ettikleri özgürlüğe sonraki yıllar­da başka haklar da eklediler; bir daha hiçbir eyalet federal siste­me başkaldırarak birlikten ayrıl­maya kalkışmadı. Tarihin bu iki ünlü suikastı da boş yere düzen­lenmişti.

    3- caesar suikastı vincenzo camuccihini
    Caesar’ın öldürülüşü. Vincenzo Camuccini’nin resmi, 1798.

    FRANZ FERDINAND-SOPHIE CHOTEK

    Kurşunlar maksadını aşınca

    Bosna Hersek’i Avusturya’dan kurtarmak için atılan kurşun, dört yıl sonra istenen sonucu verdi ama, patlayan 1. Dünya Savaşı milyonlarca insanın ölümüne neden oldu.

    On dokuz yaşındaki Bosnalı Sırp Gavri­lo Prinçip, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da Avusturya-Macaristan Veliah­tı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie Chotek’i iki el ateş edip öldürürken bir dün­ya savaşı başlatmayı amaç­lamıyordu. O sadece ülkesi Bosna-Hersek’i 1878’de işgal, 1908’de ilhak eden Avustur­ya-Macaristan İmparator­luğu’nu protesto ediyordu. Prinçip, Mlada Bosna (Genç Bosna) adlı bir gizli örgütün üyesiydi ve kendisini “Yugos­lav” yani kelime anlamıyla “Güney Slav” milliyetçisi ola­rak tanımlıyordu.

    Kendisi göremediyse bile (savaş bitmeden az önce ha­piste öldü), hedefine ulaştı­ğını söyleyebiliriz: Avusturya yenildiği için, savaş bittikten sonra bütün “Güney Slavları” Sırbistan önderliğinde tek bir krallıkta birleştiler, bu ülke de 1929’da “Yugoslavya” adını al­dı. Ancak bu arada dünya dört yıllığına kan gölüne dönüştü ve bu olayla ilgili ilgisiz milyonlarca insan öldü.

    10-Saraybosna suikasttan sonra princip yakalanıyor
    Saraybosna 1914 bir fotoğraf: Suikasttan sonra Prinçip yakalanıyor.
    Adobe Express 2024-11-22 09.02.30

    Tabancasını ateşlediği gün, değil Prinçip’in, hiçkimse­nin tahmin edemedi­ği bir olaylar zinciri başladı. Avusturya suikast­tan Sırbistan’ı sorumlu tu­tarak bir ültimatom verdi, bu ülkenin hâmisi Rusya ha­rekete geçti, araya Avustur­ya’nın büyük ortağı Almanya girdi, domino taşları bir ay içinde arka arkaya devrile­rek dönemin bütün impara­torluklarını birbirine kattı. Prinçip’in sıktığı kurşun 1. Dünya Savaşını başlatan kı­vılcımı çakmıştı.

    Birbirleriyle yakın bağla­rı olan ve özellikle Fransa ile Almanya’da geniş tabanlara sahip Avrupalı sosyalistlerin Temmuz ayı boyunca süren diplomatik kriz sırasında bel­ki bu ateşi söndürmek için bir şansları vardı. Ancak güçleri­ni kendi hükümetlerine baskı yapmak için kullanmakta te­reddüt ettiler. İtibarı en yük­sek, en popüler barışçı önder­lerden Fransız sosyalist Jean Jaurès’in 31 Temmuz 1914’te Paris’te bir lokantada yemek yerken milliyetçi bir Fransı­zın tabancasından çıkan tek kurşunla can vermesi, barışa karşı yapılmış son sembolik suikasttı: Ertesi gün Alman­ya Rusya’ya savaş ilan etti, üç gün sonra Fransa ve İngiltere de savaşa girdiler.

    JF KENNEDY- MARTIN LUTHER KING- OLOF PALME

    Esas failler meçhul kaldı

    ABD Başkanı JF Kennedy veya İsveç Başbakanı Olof Palme suikastlarının neden işlendiği anlaşılamadığı gibi, ortaya atılan tezler cinayetleri büsbütün kararttı.

    Suikastçının bir adı da te­tikçidir, çünkü özellikle önemli bir lider öldü­rüldüğünde, kimse öldürenin tek başına hareket ettiğine inanmaz. Katil yakalansa bi­le, onun arkasındaki gizli eli bulmak için bir çaba başlar. Bazen bu çaba öyle komplo te­orileri doğurur ki suikastı per­deleyen yeni bir sis tabakası yaratır. Bunun en iyi örneği, ABD Başkanı John Fitzgerald Kennedy’nin 22 Kasım 1963’te Texas’ın Dallas kentinde Lee Harvey Oswald’ın tüfeğinden çıkan bir kurşunla öldürülme­sidir.

    IMF Head-Perp Walk
    ‘Derin’ cinayetler
    Kennedy’nin katili Oswald’ın yakalandıktan sonra Jack Ruby tarafından öldürülmesi spekülasyonlara yol açmış, her iki cinayetin de “derin devlet”le ilişkisi yıllarca tartışılmıştı. Hâlâ tartışılıyor.

    Oswald suikasttan sonra tüfeğini saklayarak ateş ettiği binadan ayrıldı ve polisler ta­rafından kovalandıktan son­ra yakalandı. Ancak herhangi bir açıklama yapmasına fırsat kalmadan, iki gün sonra Jack Ruby adlı fuhuş ve kumar iş­leriyle uğraşan bir Dallaslı ta­rafından vurularak öldürüldü. Bu olay, suikastla ilgili komplo teorilerini ateşledi. Susturu­lan Oswald’ın suç ortakları ve­ya “efendileri” kimdi? Aradan 53 yıl geçti, Warren Komisyo­nu, Rockefeller Komisyonu ve Temsilciler Meclisi Suikast­lar Komisyonu gibi üç komis­yonun yıllar harcayarak yap­tığı üç ayrı soruşturmaya ve yazılan sayısız kitaba rağmen bu soruya kesin yanıt bulunamadı.

    Öne sürülen tezler, muhte­mel şüphelilerin eksiksiz lis­tesi gibiydi: Başkanın kardeşi Adalet Bakanı Robert Ken­nedy’nin köküne kibrit suyu dökmeye karar verdiği İtalyan mafyası; ABD’nin devirme­ye çalıştığı Küba lideri Fidel Castro; Oswald’ın birkaç yılı­nı geçirdiği Sovyetler Birli­ği; başkanın azılı düşmanı J. Edgar Hoover’ın yönettiği fe­deral polis teşkilatı FBI; olayı örtbas etmeye çalışan ve maf­yayla yakın bağları olan habe­ralma teşkilatı CIA… Sonuç: Bugün Amerikalıların bir bö­lümü Oswald’ın gerçekten tek başına hareket ettiğini düşü­nürken, diğerleri ise “gerçe­ğin” asla öğrenemeyeceğine inanıyor.

    Kennedy cinayetinin bu komplo teorilerine yol açması­nın bir nedeni de, beş yıl sonra 4 Nisan 1968’de Tennessee’de­ki Memphis kentinde bir mo­tel odasının balkonundayken çenesine saplanan bir tüfek kurşunuyla öldürülen Martin Luther King’di. Afrikalı Ame­rikalıların vatandaşlık hakları için mücadele eden barışçı si­yah önderin pek çok düşmanı vardı. Ordudan atılmış, ufak tefek hırsızlıklardan sabıka­sı olan beyaz katil James Earl Ray’in tek başına hareket etti­ğine kimse inanmadı. Yakalan­dıktan sonra Ray, asıl katilin “Raoul” adında bir kişi oldu­ğunu söylemiş, babası ise, “Oğ­lum bu işi tek başına yapacak zekaya sahip değil” diyerek ci­nayeti birilerinin planladığına işaret etmişti.

    Temsilciler Meclisi Sui­kastlar Komisyonu olayı ele aldığında, iki beyaz işadamı­nın Ray’i bu cinayet için ki­raladığını iddia eden yeni bir tanık ortaya çıktı. Üstelik, FBI’ın bu iddiadan önceden haberdar olduğu da anlaşıldı. FBI Başkanı Hoover’ın siyah öndere duyduğu nefret herkes tarafından bilindiğinden, kuş­kular federal polis teşkilatı­na döndü. Temsilciler Mecli­si Komisyonu, sonunda FBI’ın “görevini suiistimal ettiğine” karar verdi ama James Earl Ray, bu cinayetten hüküm giy­miş tek kişi olarak kaldı.

    39- kennedy ve eşi
    Suikastten az önce
    Başkan Kennedy öldürülmeden az önce. Yanında eşi Jacqueline, önlerinde ise suikastta yaralanan Texas Valisi John Connally ve eşi Nellie bulunuyor.

    Kennedy vakasına benzer bir başka cinayet de 28 Şubat 1986 akşamı İsveç Başbakanı Olof Palme’nin Stockholm’da eşi Lisbet ile sinemadan çık­tıktan sonra metro istasyonu­na yürürken öldürülmesiydi. Katil olarak yakalanan uyuş­turucu bağımlısı Pettersson adlı bir kişi, başbakanın eşi tarafından teşhis edilmesine rağmen elde başka delil bulun­madığı için aklandı. Ardın­dan komplo teorileri yağma­ya başladı. Bir bölümü polis tarafından da ciddiye alınan bu şüpheliler, uzun bir liste oluşturuyordu: Şilili faşistler (Palme bu ülkedeki Pinochet diktasından kaçanlara sığınma hakkı tanımıştı), Güney Afrika Cumhuriyeti (Palme bu ülke­deki ırkçı rejimi şiddetle kı­namıştı), İsveçli bir aşırı sağcı fanatik (Palme sosyal demok­rattı), Yugoslav gizli servisi, sağcı eğilimiyle tanınan İsveç polisi, Palme’nin yasadışı tica­ret yaptığını bildiği Bofors si­lah şirketi, PKK, CIA, P2 ma­son locası…. Bugün İsveç polis arşivindeki Palme belgeleri 700 bin sayfayı geçtiği halde katil veya katillerin kim oldu­ğu hâlâ bilinmiyor.

    SOKOLLU – WALLENSTEIN – KIROV

    İdam benzeri suikastler

    Mutlak iktidar sahibi olan krallar, sultanlar ve diktatörler de kendilerine rakip gördükleri kişileri üstü örtülü suikastlarla ortadan kaldırmakta tereddüt etmedi.

    Kendisini gölgede bıra­kan güçlü bir şahsiyet­ten başka türlü kurtu­lamayacağını anlayan ikti­dar sahibinin son çare olarak suikasta başvurduğu örnek­ler vardır. Ancak doğal olarak üstü örtüleceği için, bunlar daima kuşkuludur. Örneğin Sokollu Mehmed Paşa’nın 12 Ekim 1579’da bir “deli” ta­rafından öldürülmesinin ar­dında ne yatıyordu? Kanuni Sultan Süleyman’ın son sad­razamı olan, oğlu 2. Selim ve torunu 3. Murad’ın saltanat­larında kesintisiz 14 yılı aşkın süre bu unvanı koruyan Sokol­lu, Osmanlı tarihinin en güçlü isimlerindendi.

    2. Selim’in kızı Esmahan Sultan’la evli olduğu gibi, ak­rabalarına, oğullarına, dostla­rına vezirlikler dağıtarak ken­disine destek olacak bir çevre yaratmıştı. Ancak son yılla­rında karşısına ciddi muhalif­ler çıktı. 3. Murad ile arası kötüydü; Peçevi’ye göre padi­şah sadrazamına karşı müthiş öfkeliydi. Padişah, çevresini oluşturan paşaları birer ikişer azil veya idam ederek Sokol­lu’nun iktidar tabanını zayıf­lattı. Ancak bu güçlü sadraza­mı diğerleri gibi idam etmek kolay verilecek bir karar de­ğildi. Dolayısıyla bir Boş­nak, ikindi divanına çıkaca­ğı sırada dilekçe verecekmiş gibi yaşlı sadrazamın yanına sokulup, yeninden çıkardığı hançerle onu öldürdüğünde, suikastın padişahın en azın­dan bilgisi dahilinde işlendi­ği düşüncesi yayıldı. Katilin “meczup” ilan edilmesi, dola­yısıyla tek başına hareket et­tiğine karar verilmesi de kuş­kuları artırdı.

    45- Sergei_Kirov_ve Stalin 1934
    Sergey Kirov Stalin ile birlikte, 1934.

    Sokollu suikastı, 25 Şubat 1634 gecesi yatmaya hazırla­nırken en güvendiği subayla­rı tarafından Eber şatosunda kılıç ve mızraklarla delik deşik edilen Albrecht von Wallens­tein’ın öldürülmesine benzi­yordu. Wallenstein, Orta Av­rupa’yı perişan eden Otuz Yıl Savaşları’nın (1618-1648) en önemli komutanıydı. İmpara­torluk ordularını yıllarca yö­netmiş, güya hizmet ettiği İm­parator 2. Ferdinand’ın hiç­bir sözünü dinlememiş, kendi başına antlaşmalar yapmış­tı. Sonunda 2. Ferdinand onu ihanetle suçlayan bir ferman yayınladı, ancak bunun ne işe yarayacağı belli değildi. Ge­risini halletmek, Wallenste­in’ın kendi subaylarına kaldı. İmparatorun suikastla hiçbir ilgisinin olmadığı söyleniyor­du ama, cinayeti işleyenlerin ödüllendirilmesi tam tersini gösteren yeterli kanıt sayıldı.

    28- öldürülmüş wallenstein ve astrologu seni
    Wallenstein’ın cesedi başında ünlü astroloğu Seni. Karl von Piloty’nin resmi, 19. yüzyıl.

    Fransa Kralı 3. Henri ise, yapacağı suikastı bizzat plan­ladı. 23 Aralık 1588’de en bü­yük siyasi rakibi, halkın “Paris kralı” lakabını taktığı Gui­se Dükünü huzuruna çağırdı. Kendisine istediği yüksek gö­revin verileceğini sanan Dük sevinçle Blois Şatosu’na gitti­ğinde, bekleme odasında kra­lın en yakın sekiz adamı tara­fından kılıçtan geçirildi.

    20. yüzyılın en önemli su­ikastlarından biri de, Sergey Kirov’un 1 Aralık 1934’te Le­ningrad’da (St. Peterburg) öl­dürülmesiydi. Sovyet Komü­nist Partisi Politbüro üye­si Kirov, o dönemde partide Stalin’den sonraki en güçlü adam olarak kabul ediliyordu. Leonid Nikolayev adında bi­rinin elini kolunu sallaya sal­laya Kirov’un çalışma mekanı olan Smolni Enstitüsüne girip politbüro üyesini tabancayla vurması, kuşkulara neden ol­du. Stalin hem potansiyel bir rakibinden kurtulmuştu hem de son muhaliflerini ezmek için eline bir bahane geçmişti.

    Birkaç gün sonra Mosko­va’daki bir parti toplantısından sonra şu açıklama yapıldı: “Yol­daş Stalin, Kirov suikastı so­ruşturmasını bizzat yönetmiş, Nikolayev’i uzun uzun sorguya çekmiştir. Nikolayev’in eline silahı verenler, muhalefet ön­derleridir!” Toplantıda Stalin yandaşları “Merkez Komite acımasız olmalıdır, Parti te­mizlenmelidir!” diye bağırdılar. Kirov’un öldürülmesi, Stalin’in bütün ülkede büyük bir tasfi­ye hareketine girişmesi için bahane oldu. 1956’da Kruş­çev partinin başına geçtiğin­de bu sayfayı yeniden açarak Kirov suikastının araştırılma­sı için Pospelov Komisyonunu kurdu. Kırk yıl sonra Gorbaçov döneminde de aynı olay soruş­turuldu ama Stalin’in suikasta doğrudan karıştığını gösteren kanıt bulunamadı. Ancak kuş­kular silinmedi. Sonuçta Sta­lin, idamlara olduğu kadar su­ikastlara da yatkındı; sürgün­deki en büyük rakibi Troçki’yi 20 Ağustos 1940’ta Meksika’da Sovyet NKVD ajanı Ramón Mercader’in eliyle öldürtmüş­tü. Kirov’un ölümü Stalin’in bir taşla iki kuş vurmasını sağladı­ğı için, bu cinayeti onun plan­ladığı şüphesi ortadan kalk­madı.

    2. ALEKSANDER- CARNOT- ELISABETH-UMBERTO…

    Anarşistlerden ‘bomba’ cinayetler

    Krallar, imparatorlar, başkanlar, 1880-1914 arasında arabalarına atılacak bombanın korkusuyla yaşadı. Bu dalga ancak 1. Dünya Savaşı’nın bombalarıyla sona erdi.

    Dünyanın taçlı başla­rı 19. yüzyıl sonunda bir suikast korkusuna kapıldı. Saldırganlar ABD’den Japonya’ya kadar devlet baş­kanlarını, imparatorları, kral­ları öldürmek için nitroglise­rin, dinamit, barut ve bomba dersleri alıyordu. Öldürdükle­rinin tam listesi çok uzundur. Bir seçki yaparsak:

    13-b Petit_Journal_Carnot_suikastı 1894
    Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’nun öldürülüşü, Le Petit Journal dergisi.

    Rus Çarı 2. Aleksandr, 13 Mart 1881’de başkent St. Pe­terburg’da arabasına atılan bombayla öldürüldü.

    Fransa Cumhurbaşka­nı Sadi Carnot, 24 Haziran 1894’te Lyon’da bıçaklandı.

    Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in eşi İmparato­riçe Elisabeth 10 Eylül 1898’de Cenevre’de bıçaklandı.

    İtalya Kralı 1. Umberto 29 Temmuz 1900’de Monza’da vuruldu.

    ABD Başkanı William Mc­Kinley 6 Eylül 1901’de Buffa­lo’da bir sergiyi gezerken vu­ruldu, 14 Eylül’de öldü.

    Rus çarının amcası, Mos­kova Valisi Grandük Sergey, 17 Şubat 1905’te Kremlin’den çıkarken arabasına atılan bir bombayla öldü.

    Yunanistan Kralı 1. Yorgo, 18 Mart 1913’te Selanik’te so­kakta yürürken vuruldu.

    Bunların dışında, Prusya Kralı 1. Wilhelm ve İngiltere Kraliçesi Victoria’ya başarısız suikastlar düzenlendi; baba-o­ğul İspanya kralları 12. ve 13. Alfonso 25 yıl arayla dü­ğün günlerinde yapılan saldırı girişimlerinden zor kurtuldu­lar. 1910’da Japon İmparato­ru Meiji’ye yönelik bir sui­kast girişimi ortaya çıkarıldı. Osmanlı padişahı 2. Abdül­hamid’e 21 Temmuz 1905’te Yıldız’da Cuma selamlığından çıktığı sırada yapılan saldırı da bir bakıma bu silsilenin bir parçası olarak görülebilir.

    Londra’da Temmuz 1881’de toplanan Anarşist Enternas­yonal, “eyleme dayalı propa­ganda” yöntemi olarak şiddete başvurulması çağrısında bu­lunmuştu. İktidar sahipleri­ne karşı yapılacak suikastlar küçük siyasal grupların adını duyuracak, iktidarın zayıflığı­nı halka gösterecekti. Alman anarşist Johann Most, “Dev­rimci Savaş Bilimi: Nitrogli­serin, dinamit, Pamuk baru­tu, cıva fülminat, bomba, fitil, zehir vb. yapımı ve kullanımı üzerine el kitabı” adlı broşü­ründe “Dinamitin yarım kilo­su, sekiz galonluk oy pusulası­nı yener” diye yazıyordu.

    Korkuya kapılan 21 dev­let, 24 Kasım 1898’de Roma’da Uluslararası Anti-Anarşist Konferansını topladı, suikast­lara karşı alınacak tedbirle­ri, polis teşkilatları arasında­ki işbirliği sorunlarını konuş­tu. Ancak devrimci ve anarşist çevrelerin tamamı bu yöntemi benimsememişti. Benimse­yenler arasında bile 20. yüz­yıl başında kuşkular doğmaya başladı: Belki de sabırla halkı örgütlemek, sabırsızca birile­rini öldürmekten daha iyi so­nuç doğurabilirdi? İşlerin na­sıl zıvanadan çıktığını, yazar Joseph Conrad 1907’de yayın­ladığı Gizli Ajan adlı romanda anlatır. Romandaki Vladimir adlı karakter bir eylem ha­yal ediyordu: “Öyle yıkıcı bir vahşet, öyle absürt bir eylem olmalı ki, asla anlaşılamasın, açıklanamasın, akla bile gele­mesin – mesela delilik gibi?”

    Anarşist bombası korku­su doğal olarak 1. Dünya Sa­vaşı ile birlikte sona erdi. Bu savaş bombayı iyice sıradan hale getirdiği gibi, suikastle değil ayaklanmayla başlayan Rus Devrimi de “eyleme daya­lı propagandanın” sınırlarını göstermişti.

    NİZAMÜLMÜLK- WILLEM- GANDHİ

    Eli kanlı fanatizm

    Nizamülmülk bir haşhaşî fedaisinin hançeriyle, Gandhi bir Hindu fanatiğin kurşunuyla can verdi. Bağnaz Katolikler, yeterince dindar bulmadıkları Fransa kralını bile öldürdü.

    Bugün bazı Batılı yazar­lar tarafından intihar bombacılarının atası ilan edilen Haşhaşîler (kendilerine verdikleri isimle Nizarî İsmailî­ler) fanatik miydi yoksa kiralık tetikçi mi? Aslında bugün kul­landığımız bu terimler Ortaçağ için biraz anlamsız kaçar. Sade­ce Sünnilerin değil Şiilerin bi­le dışladığı bu küçük tarikat, 11. yüzyılda Ortadoğu’da bazı kale­leri elinde tutuyordu. İran’da Elb dağlarında Hasan Sabbah’ın yö­netimindeki Alamut Kalesi bun­ların en ünlüsüydü. Geniş böl­ge Selçuklu İmparatorluğu’nun elindeydi.

    29- IV Henri suikastı ve katili ravaillac tutuklanıyor
    Bağnaz katolik Ravaillac, Fransa Kralı 4. Henri’yi Paris’te arabasında giderken öldürüyor. Charles-Gustave Housez’in resmi, 19. yüzyıl.

    14 Ekim 1092’de büyük Sel­çuklu veziri Nizamülmülk, Ni­havend yakınlarında bir haşhaşî fedaisi tarafından hançerlenerek öldürüldü. Nizamülmülk, Hasan Sabbah’ın temsil ettiği İsmai­li doktriniyle hem ideolojik hem askerî düzeyde mücadele etmişti. Ancak vezirin hükümdarı Me­likşah ile arasının açıldığı ve bu nedenle öldürtüldüğü iddiaları da ortaya atılmıştı. Eğer bu doğruy­sa, suikast bir tetikçinin işiydi. Zaten haşhaşiler sonraki yüzyılda Ortadoğu’da kiralık katil olarak nam salacak ve Suriye’de faaliyet gösteren İsmaili dâisi Raşidüd­din Sinan, bölgedeki Haçlılarla iyi ilişkiler sürdürecekti. Sonradan kendilerine başka efendiler de buldular. İbni Batuta, 14. yüzyılda onlardan söz ederken “Şu anda Melik Nasır’ın (Mısır Memluk sultanı) okları gibidirler. Melik kendisinden kaçan düşmanları­nın işini bunların aracılığıyla biti­rir” diye yazıyordu.

    Ancak fanatikler tarih boyun­ca en etkili suikastçılar arasında yer almıştı. Örneğin 16. yüzyılda Avrupa, Protestan-Katolik savaş­larıyla kanarken buna bir de din adına düzenlenen suikastlar ek­lendi. Papa, protestanlığı seçmiş bir kral veya prensi aforoz ettiği anda, bir anlamda bunların uy­ruklarını da hükümdarlarını öl­dürmeye teşvik etmiş oluyordu; çünkü aforoz edilmiş bir kişiyi öl­dürmek günah sayılmıyordu.

    İspanyol efendilerine karşı ayaklanan Hollandalıların pro­testan önderi Oranj Prensi Ses­siz Willem, 10 Temmuz 1584’te evinin kapısını çalan bir Katolik tarafından vurularak öldürül­dü. İngiltere Kraliçesi 1. Eliza­beth sürekli öldürülme korkusu içinde yaşadı. Bu din savaşları döneminde Katolik olan Fransa kralları bile, kendilerini yeterin­ce Katolik bulmayan suikastçı­ların elinden kurtulamadı. Kral 3. Henri 1 Ağustos 1589’da, 4. Henri ise 14 Mayıs 1610’de bağ­naz birer Katoliğin kurbanı ol­dular.

    Dinî ve etnik nefretlerin pençesindeki ülkelerde bu tür saldırılara sık rastlanıyordu. Sikh-Hindu-Müslüman çatış­malarının hiç durmadığı Hindis­tan’da ülkeyi yönetenler sürek­li tehlike altındaydı. Bir Hindu milliyetçisi, 30 Ocak 1948’de ba­ğımsız Hindistan’ın kurucu ön­deri Mahatma Gandhi’yi vurarak öldürdü. Katil Godse, mahkeme­ye sunduğu yazılı ifadede Gandhi’nin Hindistan için bir “lanet” olduğunu, Müslümanların Hin­distan’ı ele geçirmesi için zemin hazırladığını, böylece Hindulu­ğun sonunun geleceğini iddia etti. Sonraki başbakanlardan İn­dira Gandhi ise 31 Ekim 1984’te, kendi korumaları arasında bulu­nan iki Sikh tarafından kurşun yağmuruna tutularak öldürüle­cekti.

  • ‘Proleter Devrimi’ kapitalizmi getirdi

    Mao’nun son büyük projesi olan ve 1966’da başlayıp 1976’da sona eren ‘Büyük Proleter Kültür Devrimi’, “Çin’deki burjuva unsurları temizlemeyi” hedefliyordu. Tarihsel Maoizm yerini kişi kültüne bıraktı. ‘Revizyonist’likle suçlanarak zulme tâbi tutulanların sayısı 36 milyona, öldürülenlerin sayısı 1,5 milyona ulaştı. Sonuçta Çin, 80’li yılların başında sosyalizmden kapitalizme geçti!

    Günümüz dünyasını bi­çimlendiren en önem­li olaylar arasında 1949 Çin Devrimi önemli bir yer tu­tar. 18. yüzyılın sonunda dünya­nın en büyük birkaç ekonomi­sinden biri olan Çin, bu devrim sayesinde yüz yıllık bir aradan sonra ulusal birliğini sağlamış ve kendine has bir tarihle bu­güne gelmiştir. Çin Devrimi bir köylü devrimi olmaktan ziyade, kentten gelen bir parti-ordunun köylüleri seferber ederek ikti­darı fethetmesiydi.

    20. yüzyıldaki üç devrimin (1911-1927-1949) ardından Rusya’dan farklı bir sosyalist merkez olarak uzun süre başka ülkelerdeki hareketlere ilham kaynağı olan Çin, tek parti dik­tatörlüğüne rağmen çok bü­yük çalkantılar yaşamış ve kısa aralıklarla büyük dönüşümlere sahne olmuştur. 1966’da başla­yıp en uç noktalarına 1968 ve 1969’ta varan, 1976’da sona eren “Büyük Proleter Kültür Devri­mi”, 1949 Çin Devrimi ile bu­günkü Çin arasındaki bir kav­şak noktasına işaret eder. Yarı sömürgelikten gelip kendine sosyalist diyen ve ardından ko­münist partisi ve devlet aracı­ğıyla kapitalist dünyada benzer­siz bir yer edinen bir ülke…

    1949 Devrimi’nden son­ra yeni rejimin temel direği 4,5 milyon üyesi olan komünist partisi (ÇKP) olmuştu. Devle­te hakim olan parti aracılığıyla, yukardan ülkenin modernleş­tirmesi hedeflenmekteydi. Dev­letçi yaklaşımla, toplumsal sı­nıfların olmadığı, ırk ve ulustan azade bir eşitlikçilik içeren dev­rimin vaadleri arasındaki çeliş­kiler, modern Çin’in gelişimini şekillendiriyordu.

    Mao Zedong hem yeni cum­huriyetin başkanı hem parti

    başkanı hem de onun askerî ko­misyon başkanıydı. Savaş bo­yunca düşman bölgelerinde ye­raltı faaliyetleri gösteren ağlarla ilişkileri, yani kentte işçi çalış­masını sürdüren Lui Şaoçi, oto­didakt iktisatçı Çen Yun, 1955 Bandung Bağımsızlar Konfe­ransı’nın önde gelen siması dip­lomat ve yönetici Çu Enlay gi­bi diğer ulusal yöneticilerin de önemli rolleri vardı.

    Devrim adına kültür katliamı


    Kültür Devrimi sırasında, Çin’in kültürel geçmişi de hedef alınmıştı. Bir Konfiçyus tapınağının oymalı tarihi kapısı, genç bir Maoist tarafından parçalanıyor, 1969. Hükümet afişinde “Kültür devrimi yeni bir dünya yaratacak” deniyor ve bir Kızıl Muhafız, Buda heykeli ile geleneksel kitapların atıldığı bir yığına balyoz vuruyor (aşağıda).

    1949’da radikal devrimci bir dinamiği olan rejim, yirmi yıl sonra 1966’da “Kültür Devrimi” olarak adlandırlan keskin bir kriz tarafından kılcal damarla­rına kadar sarsıldı.

    Kültür Devrimi ne basit bir iktidar mücadelesine ne de ide­olojik bir takıntıya indirgenebi­lir. Mao’nun bu hamleyi yapma­sının ardında uluslararası ko­münist hareketteki gelişmeler (Stalin’in ölümü, Doğu Berlin ve Macaristan ayaklanması, Kruş­çev’in Stalin’in cürümlerini dile getirdiği 22. Kongre konuşma­sı…) ve Çin’in bu durum karşı­sında kendini bir merkez olarak konumlandırması; 1949’dan sonra Sovyet tarzı bir gelişme seyrini öngörmüşken Stalin’in ölümünden sonra SSCB ile ge­rilimler; başta Uzakdoğu olmak üzere Afrika dahil dünyanın dört köşesinde siyaseten söz sahibi olma talebi ve “Büyük İleri Atılım”ın başarsızlığının önemli payı vardır. Mao kendi tarihsel konumunun pekiştiril­mesi açısından da bu hamleyi gerekli görmüştür. Kültür Dev­rimi Mao’nun da bir kült haline getirilmesiyle birlikte sürdürül­müştür.

    Devrimin ilk yıllarında ÇKP, halk kitlelerinin önemli kesim­lerinden üyeler kazanmaya de­vam etmiş, ülkenin moderni­zasyonunu eşitlikçi özlemlerle önüne koymuştu. Ancak aynı zamanda siyasi iktidarı elinde tutan, buradan toplumsal ayrı­calıkları giderek artan yeni seç­kinlerin partisi haline gelmeye de başlamıştı.

    Böylece parti-devlet birliği­nin kaçınılmaz sonucu olarak, aşağıdan denetim mekanizma­larının yokluğunda devrimin partisi, inşa halindeki bürokra­sinin partisine dönüşme dina­miğini bağrında taşımaktaydı. Siyasal hayatın zapturapt altına alınmış olması, bağımsız top­lumsal ve sendikal hareketlerin, siyasal çoğulculuk gibi husus­ların bulunmadığı ülkede, top­lumsal çelişkiler de kendilerini oldukça şiddetli bir biçimde ifa­de ediyorlardı.

    Moskova ile anlaşma sonu­cu binlerce Sovyet uzmanı Çin ekonomisini düzenlemek için davet edildiler. Üç yılda tarım­sal üretim çok yüksek seviye­lere ulaştı. 1953-57 döneminde nüfusun yüzde 90’ının kırsal­da yaşadığı ülkede yatırımla­rın yalnızca yüzde yedisi tarıma ayrıldı. Sovyet mühendisleri Çin’in çağdaş ekonomik temel­lerini oluşturdular.

    Yüz Çiçek Açsın!..

    Rejim ilk ciddi bunalımı­nı, 1953-56 Doğu Avrupa’daki ayaklanmalarda öne çıkan ta­lepler, 1953’de Stalin’in ölümü, 1956’da Kruşçev’in 20. Kong­re’de Stalin’in cürümlerine iliş­kin yaptığı açıklamaların ardın­dan, bu tür gelişmelerin kendi­sine de yansıyabileceği üzerine aldığı tedbirlerle üretti.

    1954-55 yıllarında aydın­larla ÇKP arasında zorlu geri­limler başgösterdiğinde, parti kendine yakın aydınlar da da­hil olmak üzere baskıcı bir po­litika benimsedi. 1957’deki bir söylevinde Mao, burjuva ide­olojisinden yaşayakalanların ve bürokratik çalışma tarzının ağırlığından söz ederek, “yüz çiçek açsın, yüz fikir yarışsın” sloganıyla siyasal ve kültürel liberalleşme kararını ilan etti. Sözün nereye varacağını kesti­rememişti. Birkaç ay içinde üye sayısı 10 milyona çıkmış olan ÇKP hedef tahtası haline gel­di. Öğrenciler anayasal hakla­ra ve özellikle ifade özgürlüğü­ne saygı gösterilmesi talebiyle parti kademelerine, otoriterliğe, dogmatizme meydan okuma­ya başladı. Önemli sayıda köylü kooperatifleri terk etti, grevler patlak verdi.

    Mao ve eşinin parlak günleri

    Mao ve son eşi Çiang Çing, Kültür Devrimi yıllarında…

    “Yüz Çi­çek Açsın” kampanyası­nın başarısız­lığa uğraması rejimin gele­ceği açısından kalıcı sonuçlar doğurdu. ÇKP öğrenci ve aydın çevrelerine uygu­ladığı baskıyla bu kesimlerle ilişki­lerine kalıcı bir darbe vurdu. 550 bin aydın, ça­lışma kamplarına gönderildi.

    “Yüz Çiçek Açsın”ın ardın­dan çok daha büyük ölçekli bir başka kriz şekilleniyordu. Parti içi dengeler ve partinin köy­lülükle ilişkisi sorgulanır oldu. Kötü hasat koşullarında köylü­lerin hoşnutsuzluğu belirgin ha­le geldi ve ağır çalışma koşulla­rı nedeniyle Kanton’daki liman işçileri greve gitti.

    Büyük İleri Atılım

    O güne kadar Sovyet tarzı hızlı bir sanayileşme peşinde olan Çin, 700 milyona varan nüfu­sundaki köylülüğün ağırlığı­na uygun yeni bir ekonomik yöneliş belirleme ihtiyacı ile karşı karşıya kaldı. Köylülü­ğün kitleler halinde göçünü denetlemek için büyük ölçekli kooperatifler kuruldu, büyük bayındırlık işlerine girişildi, kırsal kesime altyapı ve hiz­metler götürülmeye yönelin­di, küçük kentlerde sanayileş­me ile yerinde kalkınmanın yolları araştırıldı. Ancak ÇKP yönetimi Mao’nun sözüyle “15 yılda İngiltere’yi geçmek” gibi­sine ölçüsüz hedeflerle bu işe girişmişti. Bu hedeflere var­mak için, savaşta kullanılan yöntemler yürürlüğe sokuldu.

    “Büyük İleri Atılım” hal­kın dayanma gücünü zorla­yan bir ritimde dayatılınca ne hazırlık ne koordinasyon için zaman kaldı. Bir ilk başarıdan sonra kaos ve kriz başgösterdi. Demir, çelik gibi mikro ölçek­te yapılan üretimde kalitesiz­lik bela oldu. 1959’da Mao parti yönetimini sorguladı ve Savun­ma Bakanı Mareşal Peng De­huay’in azlini sağlayarak eleş­tirileri susturdu. Ancak aynı yıl kendisi de başkanlığı “Atılım”ı eleştiren Lui Şaoçi’ye bırak­mak zorunda kaldı.

    Buda’yı yakmak 60’lı yılların kültür katliamı sırasında, Çin’deki Buda heykellerinin neredeyse tamamı yakılmıştı.

    1959-61’de ülkenin çeşit­li bölgelerinde kıtlık ve açlık başgösterdi. Çeşitli felaketlerin de etkisiyle, 20 ila 30 milyon insan hayatını kaybetti. ÇKP yönetimi bağımsız kitle örgüt­lenmeleri, demokratik kurum­lar bulunmadığı için gidişatı anlamakta, değerlendirmekte ve önlem almakta geç kalmış­tı. Partiyle köylüler arasındaki gerilim kopuş noktasına vardı ve kimi yerlerde ayaklanmalar başgösterdi. Gecikmeli olarak önlemler alınmaya başlandı.

    Büyük İleri Atılım’ın başa­rısızlığı Mao ve fraksiyonun ağırlığını son derece azalttı, hatta Mao bir yarı-özeleştiride bulundu. 60’lı yılların başların­da Mao’nun partideki otoritesi zedelendiği gibi, partinin top­lumdaki otoritesi de hayli za­yıflamıştı. 1958’de Moskova ile anlaşmazlığın ardından Rusya uzmanlarını geri çekmiş, ar­dından Çin’i dışlayan İngilte­re ve ABD ile nükleer deneme antlaşması imzalamıştı. Mao­ist yönetim için artık “baş düş­man” ABD değil SSCB idi.

    Böylesine karmaşık bir bağ­lamda yönetimdeki çatışmalar, parti çerçevesinde beliriyor­du. Böylece Pandora’nın kutusu açıldı. Sonunda devlet aygıtının önemli bir kısmını tahrip ede­cek olan bir kriz patlak verdi.

    Ülke inkar edilemez bir ge­lişme kaydetmiş; Maoist dev­rim toplumda radikal eşitlikçi özlemleri uyandırmıştı. Oysa kentle köy, toplumsal kesim­ler arasında eşitsizlikler büyük miktarda devam ediyordu. Yeni bir kuşak belirmişti ve öğren­cilerin azımsanmayacak bir kısmı diplomalarına uygun bir iş bulamıyorlardı. Kırda yoksul köylülerle daha zenginler ara­sında veya kentte geçici çalı­şanlarla düzenli ve güvenli ça­lışanlar arasında eşitsizlik de­vam ediyordu. Bunlara iktidar kadrolarının ayrıcalıkları, oto­riterliği ve bürokrasi eklendi­ğinde, 1949’dan beri görülme­miş ölçekteki çelişkiler sokağa taşındı.

    16 Mayıs 1966’da “Prole­ter Kültürü [kurmak] için Bü­yük Devrim” diye ortaya atılan ve Kültür Devrimi diye anılan hareketin ilk resmî bildirisi ya­yınlandı: “Burjuvazinin sinsice partimize sızan temsilcileri… aslında bir karşı devrimci reviz­yonistler takımıdır…”

    Üniversiteler kapatılınca… 1966’da Çin’de bütün üniversiteler kapatılmış, öğrenciler Kültür Devrimi’ne katılmaları amacıyla kırsal bölgelere yollanmıştı. Daha sonra rüzgar tersine dönecek, milyonlarca öğrenci Mao yönetimi için ağır bir sorun haline gelecekti

    Kültür Devrimi

    Hedefte Mao’dan sonra ge­len Lui Şaoçi ve genel sekreter Deng Jiapong’in tasfiyesi vardı. “Revizyonist” diye karalanan aydınlar ve profesörler, hâlâ ayrıcalıklı bir gelirden istifa­de eden eski burjuvalar, yerel parti sorumluları da namlunun ucundaydı. 8 Temmuz 1966’da Mao, Kültür Devrimi’nin ze­minini oluşturan 16 maddelik metin ile ÇKP ve aydınlar ara­sında bir temizliğin gerekliliği­ni ilan etti.

    Ağustos ayında Mao, “ka­rargahları bombalayın” şiarıy­la açıkça ÇKP’nin iki numara­sı olan Liu Şaoçi’ye savaş ilan etti. Liu Şaoçi “kapitalist yolu izlemekle” suçlanıyordu. Şao­çi parti hiyerarşisinde ikinci­likten sekizinciliğe geriledi, Ekim’de “özeleştirisini verdi”, 1967’de partiden ihraç edildi. Ekim 1968’de cumhurbaşkan­lığından alındı ve bir yıl sonra hapiste öldü.

    Mao, Kızıl Muhafızlar’ın örgütlenmesini ve “Devrim­ci Komiteler”in kurulmasını önerdi. Kızıl Muhafızlar top­lumsal kökenler gözönüne alı­narak oluşturulmaya çalışılı­yordu. Bunun için yoksul köy­lü, işçi, savaşta ölen, asker ve devrimci kadroların çocukları özel olarak yetiştirilmeye baş­landı.

    Aralık’ta sanayi merkezi Şanghay şiddetli çatışmaların merkezi haline geldi ve geçici işçilerin önemli bir rol üstlen­dikleri kendiliğinden bir genel grev patlak verdi. Bu hadise si­yasi literatüre “Ocak 1967 Fır­tınası” ve “Şanghay Komünü” olarak geçti.

    Sonrasında karışıklıklar kır­sal kesime de yayılmaya başla­dı. ÇKP ve yönetim darmadağın oldu, parti yönetimi bölündü. Kırsal bölgelerde artık gerçek bir içsavaş yaşanıyordu. Ancak isyancıların da kafaları karışık­tıve demokratik özlemlerle baş­layan Kültür Devrimi, siyasal bir açılımda bulunamadan aşırı şiddetli fraksiyonel çatışmanın girdabına kapılmıştı.

    ÇKP içindeki bütün eğilim­ler, ayakta kalan tek kurum olan orduya dayanarak partiyi ve yönetimi yeniden inşa etmeyi acil bir sorun olarak görüyorlar­dı. Ağustos 1967’de Mao da bu konuda açık tavır alarak Kültür Devrimi’nin rüzgarını tersine estirmeye başladı. Ancak olay­ların durulması zaman aldı ve 1968’e kadar birçok yerde şiddet olayları devam etti.

    Temmmuz 1968’de Mao, si­lah bırakmayı reddeden Kızıl Muhafızlar’ın üzerine orduyu gönderdi. Eylül ayında yüzbin­lerce eski öğrenci Kızıl Muha­fız, zorunlu eğitim için kırsal bölgelere yollandı (nihayetinde bunların sayısı 16 milyona va­racaktır).

    Aylar boyunca Kültür Dev­rimi’nin isyancıları ender rast­lanan bir özgürlükle bütün Çin’i ayaklanmaya çağırmak üzere dolaştılar. Elbette ÇKP’nin de­ğişik fraksiyonları tarafından (özellikle Mao) manipüle edildi­ler. İsyancılar kendi aralarında da çatışmaya başladılar. Rekabet halindeki siyasal ve askerî güç­ler de durumdan vazife çıkardı­lar. Kör bir şiddetle, aralarında devrimci mücadelenin emek­tarları da olmak üzere “reviz­yonist” olmakla itham ettikleri yaşlıları kimi zaman tartaklaya­rak, kimi zamansa işkence ya­parak, özeleştiriye davet etiler. Esas olarak öğretmenler ve eği­tim kadroları hedef alındı. Ülke­deki anıtların üçte ikisi, özellikle Budist tapınaklar tahrip edildi. Bütün eski sinema, opera, tiyat­ro, müzik gösterileri yasaklandı, gösteri mekanları kapatıldı. Sa­natçılar öldürüldü veya sakat­landı. Piyanistlerin parmakları, akrobatların kolları kırıldı.

    Zulme tâbi tutulanların sa­yısı 36 milyona, öldürülenler ise 1,5 milyona ulaştı. Yalnızca Şan­ghay’da 150 bin konut elekten geçti. Pekin’de ise “Kızıl Muha­fızların en az bir kişiyi döverek öldürmediği pek az ev var”dı. Müzik aletlerinden geçmişe ait sanat eserlerine, elyazmala­rından paralara ne bulunduy­sa tahrip veya müsadere edildi. Evcil hayvan beslemek, saksı­da çiçek yetiştirmek, geçmişin mirası olarak mahkum edildi. Ülkenin batısındaki Müslüman bölgelerinde Kur’an’lar büyük ateşlere atıldılar. Birçok aydın intihar etti, bazıları öldürüldü.

    Özeleştiri işkencesi ÇKP’nin taşra örgütlerinde “burjuva kültürü”nü savunduğu tespit edilenler, kalabalıklar önünde özür, dilemeye zorlanmışlardı.

    Aydınlara zulüm

    Aydınlar ve profesörler “el eme­ği ile yeniden eğitilmek üzere” kırsal bölgelere sürüldüler. Kül­tür Devrimi’nde yüz milyon in­san taciz edildi; yani her iki ye­tişkinden biri!

    1966-68 yıllarından çıkıldı­ğında ÇKP yıkıntı halindeydi. Si­yasi Büro’nun on bir üyesinden sekizi ya hapisteydi ya da yeni­den eğitimde. Merkez Komite­si sorumlularının onda dokuzu ıskartaya çıkartılmıştı. Merkez Komitesinin 63 üyesinden 43’ü kaybolmuş, 9’u ağır şekilde eleş­tiriye uğramıştı. Önceki kongre­de Merkez Komitesine seçilen 279 üyenin yalnızca 53’ü sonra­ki kongrede yeniden seçilmişti. Birçok yerde parti aygıtı silin­mişti. Bu kongredeki 1512 dele­genin dörtte üçü Halk Kurtuluş Ordusu üyesiydi. Parti, Mao’nun düşüncesi ve onun oynadığı rolü onayladı ve Mao’dan sonra onun yerine Lin Piao’nun geçeceği­ni belirledi. Yine de yeni siyasal büro bir bütünlük arz etmiyor­du. Her biri Mao’ya yaslandığını söyleyen üç fraksiyon bulunu­yordu. Lin Piao, askerî ve sivil pragmatiklerin desteklediği Çu Enlay ve daha sonra “Dörtlü Çe­te”yi oluşturan “Şanghay Grubu” tarafından desteklenen Mao’nun eşi Jiang Çing.

    1969’de toplanan ÇKP’nin 9. Kongresi krize bir çözüm ge­tirmemiş, Mao ile düne kadar Maoistlerin en birincisi olarak takdim edilen ordu komuta­nı Mareşal Lin Piao arasında yeni bir çatışma çıkmıştı. Lin Piao’nun Mart 1971’de “uçakla Moskova’ya kaçarken” denile­rek, bir yıl sonra ilan edilen ölü­müyle bu gerilim sonlandı. Mao, Dörtlü Çete’yi destekleyerek Lin Piao’yu Konfüçyus’un gerici düşüncelerine hizmet etmekle itham etti. 100’den fazla general kızağa çekildi. Onun tasfiyesi ile Dörtlü Çete ile Çu Enlay arasın­daki mücadele kızıştı. Çu Enlay kansere yakalanınca onun eki­binden Deng Jiaoping öne çıktı ve 1973’de siyasi büroya seçildi.

    Böylelikle 1970’lerin başla­rında Çin Devrimi’nin tarihsel önderlerinin büyük bir kısmı ıs­kartaya çıkartılır. Mao’nun son eşi Çiang Çing’in de dahil oldu­ğu “Dörtlü Çete” diye de anılan “Şanghay Grubu”na iktidar yolu açılmış olur. 1973’de Dörtlü Çe­te duruma hakim olsa da, kırsal kesimde denetim kaybolmaya başlar. Çu Enlay, Kültür Devri­mi’ni eleştirir ve mirasını red­deder. Mao ve Dörtlü Çete parti içinde egemenliğini kaybetme­ye başlar.

    İktidar savaşının kurbanı gençler Ülkede yaşanan çalkantılar, ÇKP içinde iktidar mücadelesi veren çeşitli grupların çatışmalarıyla tetikleniyordu. Gençler, bu fraksiyonların kullandığı en önemli toplumsal kesimlerden biriydi.

    Kültür Devrimi’nin sonu

    1976’da Çu Enlay ölür. İki kana­dın çatışmasından yararlanan içişleri bakanı Hua Guofeng ikti­darı ele geçirir ve başbakan olur. Eylül’de Mao ölür. Ordunun des­teklediği Hua Guofeng ile med­ya ve milislerin desteğini alan Çiang Çing karşılıklı olarak dar­be hazırlığına girişirler. Ekimde “Dörtlü Çete” üyeleri tutuklanır. Milisler mücadele etmeden tes­lim olurlar, halk “kızıl impatori­çe”nin tutuklanmasını destekler. Deng Jiaoping yeniden sahneye döner, bir yıl sonra itibarı iade edilir. 1949’un radikal eşitlikçi umutları, iktidardaki fraksiyon­ların kendi aralarındaki çatış­malara kurban edilmiş ve artık Çin toplumu yepyeni bir yörün­geye girmişti.

    Yirmi yılda ÇKP’nin halkla ilişkileri nitel olarak dönüşü­me uğramıştı. Yüz Çiçek Açsın Kampanyasında partiyle aydın­ların önemli kesimi arasındaki ilişki bozulmuştu. Büyük İleri Atılım sırasında köylülükle iliş­kiler değişmişti. Kültür Devrimi ile öğrencilerin yanı sıra işçile­rin radikal kesimleriyle bağlar zayıflamıştı. “Tarihsel” Maoizm yerini kişi kültüne bırakırken, 1960’lı yıllarda beliren eşitlikçi özlemler de gölgelenmişti.

    1967-69’da Mao siyasal ola­rak ölmüştü. 70’li yıllardaki ağır hastalığının ardından 1976’da ölümüyle “Dörtlü Çete” sanık sandalyesine yerleştirildi. Kül­tür Devrimi, Mao’nun son bü­yük projesiydi. Ancak Kültür Devrimi’nin yenilgisi, Çin’in Deng Jiaoping öncülüğünde Ba­tı tipi ekonomik gelişmeye yö­nelmesine yol açacaktı. 80’li yıllarda yarı özel yarı devlet kapitalizmiyle “sosya­lizmden kapitalizme” geçiş 90’lı yıllarda tamamlandı. Bu döne­me damgasını vuran ise Kültür Devrimi’nde gözden düşmüş olan Dang Jiaoping oldu.

    Gövde gösterisi Mao, 26 Temmuz 1966’da Yangzi Nehri’nde uzun süre yüzmüş ve bu sembolik eylem Kültür Devrimi’nin başlamasıyla ilişkilendirilmişti.

    KÜLTÜR DEVRİMİ’NİN ÖNEMLİ DÖNEMEÇLERİ

    1964 Mao’nun yazdığı Küçük Kızıl Kitap’ın ilk baskısı.

    1965 Merkez Komitesinin gizli toplantısında Mao’nun “gerici ideolojinin eleştirisi”ni gündeme getirmesi.

    Mart 1966 Mao’nun, Siyasi Büro toplantısında aydınlara karşı bir kültür devrimi başlatmayı önermesi.

    Mayıs 1966 Siyasi Büro’da Jiang King, Çen Boda, Kang Şeng’den oluşan ve görevi partide, orduda, hükümetteki “burjuva” unsurların izini sürmek olan Kültür Devrimi komitesinin kurulması.

    Mayıs 1966 Pekin Ünivesitesi’nde ilk “Kızıl Muhafız” birliğinin oluşturulması.

    Haziran 1966 Kültür Devrimi’ne katılmaları amacıyla üniversite öğrencilerinin belirsiz bir süre için tatile çıkarılması.

    Temmuz 1966 Mao’nun hem SSCB hem de Çin’deki potansiyel revizyonistlere karşı Kızıl Bayrak ve Halkın Günlüğü gazetelerinde yazıları.

    Temmuz 1966 Mao’nun Yangzi nehrinde uzun süre yüzerek “gövde gösterisi” yapması.

    Ağustos 1966 Genelkurmay Başkanı General Lo Jui-Çing’in kızağa alınması.

    Ağustos 1966 Mao’nun “karargahları bombalayın” diyerek başkan Liu Şaoçi’ye dolaylı olarak saldırması, şiddetin başlaması.

    Ağustos 1966 Gençliği Kızıl Muhafızlar olarak sefererber edecek 16 maddenin ilanı.

    Ağustos 1966 1 milyonun üzerinde Kızıl Muhafızın Tiananmen’de toplanıp Mao’yu selamlaması.

    Ekim 1966 Başkan Liu Şaoçi ve Deng Jiaoping’in afişlerde “burjuva revizyonist” şefler diye itham edilmeleri

    Ocak 1967 Ordunun tarafsız kalmayıp Maoist unsurları destekleme emri alması.

    Temmuz 1967 Üniversitelerin yaklaşık 1 yıl sonra yeniden açılması.

    Eylül 1967 Karışıklıkları bastırmak için orduya ateş açma yetkisi verilmesi.

    Ekim 1976 “Dörtlü Çete” üyelerinin Mao’nun vasiyetini tahrif etmek ve darbe hazırlamakla itham edilerek tutuklanması.

    Ağustos 1977 ÇKP’nin Kültür Devrimi’nin resmen sona erdiğini açıklaması.

    SARTRE, FOUCAULT, GODARD VE DİĞERLERİ…

    Batılı aydınların Çin ve Mao illüzyonu

    Batı’da Maoizmin altın çağı 60’ların sonu ve 70’lerin ortalarına kadar sürdü. Yani tam da Kültür Devrimi döneminde. 1974’te Çin’e giden Fransız edebiyatının büyük üstadı Roland Barthes, dönüşünde hayli heye­canlıydı. Keza Philippe Sollers, “Çin’de gerçek bir burjuva karşıtı devrim” gördüğünü söyleye­cek, feminist profesör-yazar Julia Kristeva, “Mao kadınları özgürleştirdi” diyecektir.

    Ghuul tarafından yapılan bir çizim: “Sartre: Gen Aktarımlı Çin Balığı”

    Sinemanın öncü yaratıcı­larından ve 1967’de “Çinli” isimli bir film çekmiş olan J. L. Godard, Fransanın ünlü mimar ve şehircilerinden Roland Castro da bu kervanın yolcularındandı. Maoist olmamakla birlikte, J. Lacan ve Michel Foucault’yu da Kültür Devrimi’nden etkilenenler arasında sayabiliriz. Mao’yu bir filozof olarak önemseyen Louis Althusser ise, düşünsel olarak daha köklü bir ilişkiye geçmişti.

    La Cause du Peuple gazetesi­nin savunucusu Jean-Paul Sartre için ise zaten Mao’dan ibaret olan Çin’deki Kültür Devrimi, onun şahsında önemli bir gelişmeydi. Bugün artık ünlü bir filozof olan Alain Badiou da bu rüzgara kapı­lanlar arasındaydı.

    Batılı aydınlar için Kızıl Kitap’ın öncülüğündeki Kültür Devrimi, Kremlin’in köhne bürok­rasisine karşı komünizme yeni bir nefes kazandıracak bir hamle olarak değerlendirildi. Örneğin aydınların kırsal bölgelere sürül­mesi, kafa ve kol emeği arasında­ki ayrımın giderilmesi yönünde bir çaba olarak görülüyordu.

    Bu aydınların önemli bir bö­lümü, özellikle Simon Leys’in (Pierre Ryckmans) “kralın çıp­lak olduğunu” anlatan Başkan Mao’nun Yeni Elbisesi kitabıyla başlayan üçlemesinin etkisiyle, hızla bu Çin-Mao hayranlığından uzaklaştılar. Sonrasında ise “Çin usulü” gibi olmasa da özeleştiri yapana pek rastlanmadı.

  • TÜRK-ALMAN DOSTLUK YURDU BİNASI

    Devlet başkanları düzeyinde kararlaştırılıp 1916’da projelendirilen, 1917’de Divan Yolu’nda temeli atılan yapı, 1. Dünya Savaşı’nın bitimindeki yenilgi yüzünden yapılamamıştı. Döneminde çok tartışma yaratan bina için ayrılan adanın ön cephesinde, bugün bir kafe-restoran bulunuyor.

    Osmanlı Devleti 1730’dan sonra siyasi, askerî ve teknik açı­dan Fransız nüfuzuna sahne ol­muştu. Bu sıralarda Avrupa’da henüz ağırlığı olmasa da Bü­yük Friedrich’in Prusyası emin adımlarla kendine yer açıyordu. Prusya’nın etkisini hisseden ve desteğini değerlendirmek iste­yen Osmanlı Devleti, bir Hıris­tiyan devletle ilk ittifak anlaş­masını 1790’da Prusya ile im­zalamıştır. Bu ilk somut ittifak II. Mahmud devrinde Alman General Helmut von Moltke ve maiyetinin Osmanlı ordusunda görev almalarına giden bir süre­cin başlangıcıdır.

    1880’lerde Bismarck’ın Os­manlılara pek yüz vermeyen politikasına rağmen Alman tek­nik ve askerî heyetleri Türki­ye’de çalışmaya başladı. Bunlar 1918’de ülkemizi terk ettikle­rinde sayılarının yirmi beş bi­ne ulaştığı görüldü. İlk ittifak­tan yüz bir yıl sonra birliğini tamamlamış Almanya’nın yeni imparatoru II. Wilhelm, tahta çıkışının ertesi yılında 1889’da İstanbul’u, Sultan II. Abdülha­mid’i ziyaret etti. Burada teme­li atılan dostluk, görev süreleri boyunca iki hükümdarın men­faat birliğini ve ülkeler arasın­daki ilişkilerin seyrini belirledi.

    “Alman Mavileri” haritalarında Dostluk Yurdu arsasının konumu.

    Kayser Wilhelm 1898 ve 1917’de İstanbul’u iki kez da­ha ziyaret edecektir. Bütün bu ziyaretler boyunca Türkiye ile Almanya arasında gelişen mü­nasebet, Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra da kesil­meyecek ve 1. Dünya Savaşı’nda Almanların en büyük müttefiki olarak yer almamızla sonuçla­nacaktır.

    Bundan tam yüz yıl önce Al­manya’da Alman-Türk Dost­luk Cemiyeti kuruldu. Bunun karşılığında İstanbul’da Talat Paşa’nın isim babalığı yaptığı “Türk-Alman Dostluk Yurdu” projesi başlatıldı. Temeli atılan bina, tiyatro, konferans, sergi salonları, kahvehaneler, kütüp­haneler, danışma birimlerinden ibaret dev bir kültür merkezi olacaktı. Yapının, İstanbul’da Divan Yolu’ndan Sultanahmet’e giderken Köprülü Kütüphane­si’ni geçtikten sonra, Sultan II. Mahmud Türbesi karşısındaki mevkide, şimdiki Piyer Loti ve Klod Farer caddeleri arasındaki adada kurulması tasarlanmış­tı. Çalışmalara başlanılmasına rağmen savaşın mağluplarının ülkeyi terk etmesiyle proje kağıt üzerinde kaldı.

    ‘Divan Yolu’nda 158 numara’ Cemiyet’in resmî yazışmalarda kullandığı kağıtlardaki anteti. “Türk Alman Dostluk Cemiyeti” “Divan Yolu’nda mükerrer 158 numara”.

    1916’da bizde de bir Türk-Alman Dostluk Cemiyeti kurulur ve nizamnamesi neşre­dilir. Buna göre Dostluk Yurdu binasının inşası için gereken meblağı vermiş olan zevat, Dr. Robert Bosch, Dr. Boettinger, Prof. Dr. Ernest Jaeckh olarak belirlenir. Bunlar cemiyetin değişmez üyeleri olarak tescil edilir ve vefatlarında mirasçıla­rının da aynı haklara sahip ola­cakları kabul edilir.

    Nizamnameye göre cemi­yetin Heyet-i Fahriyesi (Onur Kurulu) Sadrazam Prens Sa­id Halim Paşa, Almanya’nın Dersaadet Büyükelçisi Kont Wolf-Metternich, Hariciye Na­zırı Halil Beyefendi’den iba­rettir. Ayrıca Heyet-i Hâmiye (Himaye Edenler Kurulu) oluş­turulmuştur. Enver Paşa’nın fahri başkanı olduğu bu heyetin üyeleri Talat Bey, Cemal Paşa, Müşir Baron von der Goltz Pa­şa, Müşir von Usedom Paşa, Al­manya Sefaret Müsteşarı Baron von Neurath’tan ibarettir.

    Esas işleri görecek olan yö­netim kurulunda ise 24 üye vardır. Teşrifat-ı Umumiye Mü­dürü İsmail Cenani Bey’in reis olduğu kurulda Türk ve Alman­lardan önemli isimler bulunur. Daimi üyeler arasında bulu­nan ve Berlin’deki Alman-Türk Dostluk Cemiyeti Genel Sek­reteri Prof. Dr. Ernst Jaeckh buranın yönetim kurulunda da üyedir. Zaten Dostluk Cemiye­ti’nin arkasındaki fikir babası büyük ölçüde Ernst Jaeckh’tir. Osmanlı belgelerinde “Dr. Yek” olarak yazılan bu isim padişah tarafından Mecidi Nişanı ile de onurlandırılacaktır.

    Her iki ülke, devlet başkan­ları düzeyinde bu projeye önem verdiler. Askerî, siyasi ve teknik ittifakın muhtevasına kültü­rel bir boyut kazandırmak, halk kitlelerini Türk-Alman dost­luğunun gerekliliğine inandır­mak, binlerce Türk öğrenciyi Almanya’da okutmak gibi ide­al ve niyetlere bu bina üzerin­den istikamet tayin edildi. Bu bakımdan Dostluk Yurdu, se­faretlerin, yabancı temsilcilik­lerin bulunduğu Beyoğlu’nda değil, hedef kitlenin bulunduğu Türk muhitinin göbeğinde inşa edilecekti. Sultanahmet Mey­danı’na Kayser Wilhelm’in he­diyesi olan Alman Çeşmesi’nin yarattığı etkiyi arttıracak bir mekân düşünülmüştü. Böyle­likle arayışlar sonuç verdi ve in­şaat alanı tespit edildi. Alan beş dönüme yakın olacaktı. Divan Yolu’na bakan kısa kenarı 49 m. Şehremaneti tarafı 96 m. uzun­luğunda dikdörtgene benzer bir yamuk şeklinde tasarlanmıştı.

    Gerçekleşmeyen ve gerçekleşen Mimar Bestelmayer’in yarışmayı kazanan projesinin 2. tadilat sonrası vaziyeti. (En üstte)Divanyolu’nda, Dostluk Yurdu binası için yıkılan Hoca Ferhad Camii arsasının bir kısmında yer alan restoran ve Piyer Loti Oteli. (Üstte)

    Türk-Alman Dostluk Yur­du projesi için Almanların en büyük tasarım organizasyonu olarak ünlü ve saygın mimarla­rı bünyesinde toplayan Deut­sche Werkbund örgütü tara­fından bir yarışma düzenlendi. Devrin önde gelen mimarları İstanbul’a getirildi ve kendile­rine inşaat arsası gösterildi (Bu mimarlardan Bonatz, Eberhar­dt, Taut gibi isimler Cumhuri­yet döneminde tekrar geldikleri Türkiye’de önemli eserlere im­za atacaklar ve Türk mimarlığı­na hoca olarak da katkıda bulu­nacaklardır). Sonuçta German Bestelmayer’in (1874-1942) projesi yarışmayı kazandı. Daha sonra iki defa tadil edilen proje­nin ilk parselin yanındaki Bin­birdirek alanına taştığı, üslup itibariyle Osmanlı mimarisin­den ilham aldığı görülür.

    Sultan Reşad’ın cülus yıl dönümünde 27 Nisan 1917’de temelin atılması ve belirlenen alanda inşaata hemen başlanıl­ması düşünülmüştü. Ne var ki arsa üzerinde iki cami, bir mek­tep, onlarca ev ve işyeri bulun­maktadır. Bu alanda Asmalı Mescid de denilen Hoca Ferhad Camii, Divan Yolu’na cepheli, Si­nan Ağa Mescidi, Şehremaneti karşısında, İsmihan Sultan Mek­tebi de bu alanda faaliyetteydi.

    Harbiye Nezareti tarafından alelacele istimlâk işlemlerine başlandı. İnsanlar evlerinden zorla çıkarıldı, eşyaları yollara saçıldı. Camiler ve mektep da­hil olmak üzere binaların büyük çoğunluğu süratle yıkıldı (Te­mel atma törenine ait fotoğraf­ta, alandaki bir binanın boşal­tıldığı ama henüz yıkılmadığı görülmektedir).

    27 Nisan 1917 günü olağa­nüstü hareketli bir gündür. Dâ­hiliye Nazırlığından Sadarete getirilen Talat Paşa ilk dış seya­hatini yaptığı Almanya’da bulun­duğu için törene katılamaz. Bir kutlama telgrafı gönderir. Enver Paşa, İsmail Cenani Bey, Dr. Jae­ckh, Almanya Büyükelçisi Kühl­mann, Berlin Mebusu Traub, her iki ülkedeki Dostluk Yurdu üye­leri, mimarlar ve birçok seçkin davetli Divan Yolu’nda toplanır.

    Temel atma töreni Dostluk Yurdu’nun 27 Nisan 1917’deki temel atma töreninde Dr. Ernst Jaeckh nutuk irad ederken. İsmail Cenani Bey, Enver Paşa, Alman Büyükelçi Kühlmann, Cavit Bey de hazır bulunmuştu.

    Tören alanının ortasına ko­nulan bir masa üzerinde yazı takımı, bir çekiç, bir mala, silin­dirik çinko bir mahfaza içinde merasim mazbatası ve her cins para bulunuyordu. Nutuklar atıldıktan sonra çinko mahfaza­dan merasim mazbatası çıkarıl­mış, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Şehremini Bedri Bey, İsmail Ce­nani Bey, Maarif Müsteşarı Dr. Schmidt Türkiye namına, Al­man Büyükelçi von Kühlmann, Dr. Bosch, Dr. Schacht, Dr. Ja­eckh Almanya namına mazba­tayı imzalamışlardır. Çeşitli pa­ralar ve mazbata, mahfaza içine konularak Mimar Kemaleddin Bey tarafından temel atılacak yere getirilmiş ve Enver Paşa bu mahfazayı temel taşının altına koymuştur. Çekiç ile bir iki defa vurulmuş, taş mala ile sıvan­mıştır.

    Bu mutlu tablo Osman­lı Devleti ve Almanya’nın 1. Dünya Savaşı’nın kaybeden­leri olmasıyla bozulmuş, bina inşaatı yarım kalmış, Dostluk Yurdu’nun başındaki İttihat ve Terakki yöneticileri yurt­dışına çıkmışlardır. Böylelikle mezbeleliğe dönüşen arsanın nasıl değerlendirileceği, işgal İstanbul’undaki belediyenin en büyük problemlerinden biri ol­muştur. Çözümler bulunulma­ya çalışılmış, insanlar mülkle­rinin iadesi için kapıları aşın­dırmaya başlamışlardır.

    Vatandaşlara mülklerinin iadesi veya istimlâk bedelinin ödenmesinin nasıl gerçekleşti­ğini ayrı bir araştırma konusu olduğundan tespit edemedik. Sinan Ağa Camii arsasının ise Vakıflar tarafından 1933’te sa­tışa çıkarıldığını ve Halit Ziya Uşaklıgil tarafından satın alın­dıktan sonra Sinan Ağa adını verdiği apartmanı inşa ettirdi­ğini biliyoruz. Hoca Ferhad Ca­mii yeri uzun yıllar arsa halinde kaldı ve yakın bir tarihten beri önce çay bahçesi, sonrasında restoran olarak kullanılmaya devam ediyor. Batı tarafındaki sokağa verilen “Dostluk Yurdu Sokağı” ismi bu bahtsız pro­jenin hatırasını yaşatıyor. Bu parsellerde yer alan binaların perişan ve üslupsuz hallerini gördükçe “Bestelmayer’in pro­jesi keşke gerçekleşseydi” diye düşünmeden edemiyorum.

    MİLLÎ SLOGANIMIZ ‘KÖKÜ DIŞARDA’ ÇIKTI!

    ‘Türkiye Türklerindir’ diyen ilk kişi bir Almandı

    Türk-Alman Dostluk Yurdu bi­nasının temel atma töreninde Alman Feldmareşal von Mack­enzen’in telgrafı da okunur: “Türkiye Türklerindir. Almanlar da Türklerin en iyi dostlarıdır”.

    Binanın temel atma töreni sonunda kurbanlar kesilerek fakirlere dağıtılır ve dua edilir. Törene katılamayanlardan gelen kutlama telgrafları hükümdarla­rınki başta olmak üzere okunmuş ve Türk-Alman dostluğunu temellendiren ideolojik nutuklar verilmiştir. Okunan en ilginç telgraf o sıralarda Galiçya cephesinin muzaffer komutanı Feldmareşal von Mackenzen’in telgrafıdır. Telgraf metnindeki, sonraki yıllarda slogan halini ala­cak “Türkiye Türklerindir” sözü “Almanlar da Türklerin en iyi dostlarıdır” cümlesiyle tamamla­narak ilk defa bu merasimde dile getirilmiştir. Bu gösterişli törenin ardından birkaç gün süresince ziyafetler düzenlenmiş, Darül­fünun ve Galatasaray Sultanisi gibi okullarda Alman düşünür ve bilim adamları tarafından çeşitli konferanslar verilmiştir. Kayser Wilhelm beş ay sonra İstanbul’a yaptığı üçüncü ziyarette inşaatı süren binayı özellikle ziyaret etmiştir.  

    Foto: Servet-i Fünun dergisi

    Binanın temel atma töreninden bir an.

    İSMAİL HAKKI BEY VE HALİDE HANIM’IN HÜKÜMETE İSYANI

    ‘İstanbul’un ortasında İslâm unsuruna tehcir’

    Türk-Alman Dostluk Yurdu binasının yapımı için evinden atılan, istimlak bedeli öden­meyen Halide Hanım, Bakanlığa yazdığa mektupta “Bu uygulama tehcirin yalnız Anadolu’da değil İstanbul’un göbeğinde de İslâm unsuruna reva görüldüğünün işaretidir” diyordu.

    İyi niyetli bile olsa dev­letlerarası ittifak veya güç gösterilerinin ceremesini daima vatandaşların çektiğine ibretli bir örnek teşkil etmesi açısından emekli Tabip Kaymakam İsmail Hakkı Bey ile eşi Halide Hanım’ın arzuhalini özetlemek isabetli olacaktır. Halkın zararı ve mağ­duriyeti düşünülmeden yapılan icraatların gönüllerde açtığı yara sürekli kanamaktadır. İşte Halide Hanım’ın mektubu:

    “İçişleri Bakanlığına

    Türk-Alman Dostluk Yurdu binası için Sultan Mahmud Türbesi karşısında yâr u ağyar nazarlarına maruz iki harabe mahallenin ahali ve sakinlerinin feryad u figanlarına bakılmadı. Bu yerler Firari Talat, Enver ve Topal İsmail’in olurlarıyla fukara kesesinden zenginlere bahşiş kabilinden Harbiye Nezareti’n­den Almanya’ya hediye edildi. Şehremaneti vekâletinde bulu­nan Sezai ve Maliye Müsteşarı Tahsin Beylerin belirledikleri çok düşük istimlâk bedeli mukabilinde kanun dışı istimlâk edilen ikamet ettiğimiz evle­rimizden eşyalarımız sokağa atıldı, evlerimizden çıkarıldık. Evlerimiz yıkıldı ve kira köşele­rinde süründüğümüz halde ne iadesini beklediğimiz arsalar iade edildi ne de istimlâk bedel­leri ödendi. 24 Nisan 1919 tarihli İstikbal gazetesinde görüldü­ğü üzere belediye, kanunsuz istimlâk ettiği yerleri park haline getirmeye karar vermiştir. Bu uygulama tehcirin yalnız Anadolu’da değil İstanbul’un göbeğin­de de İslam unsuruna reva görüldüğünün işaretidir. Henüz tasarrufumuz­da bulunan, altında iki dükkân ile üç kat üzere altı odalı kâgir hane ar­sasının vaat edildiği gibi iadesini, enkaz bedelinin ödenmesini, ferağı icra edilmeden evden başka bir kullanım şekline asla rıza göstermeyeceğimizi bildiririz.

    24 Nisan 1919

    Divan Yolu’nda Firuz Ağa Ma­hallesinde Cebeci Sokağında 2 numaralı hanede kiracı olarak oturan emekli Tabip Kaymakam İsmail Hakkı ve zevcesi Halide.”  

    BOA.DH.UMVM 104/43
  • Hitler bile bu kadar iyisini yazamazdı

    Hitler’in Kavgam’ı bu yılın ilk günü kamu malı haline geldi, dünya gözlerini kitabın yeniden basılmasının yaratacağı skandallara çevirdi. Hitler ile ilgili en büyük skandal ise 1985’te patlamış, Almanya’da iki düzenbaz, “Hitler’in Günlükleri” adı altında yarattıkları belgelerle, en saygın dergi ve gazeteleri, hatta tarihçileri bile yanıltmayı başarmıştı.  

    Mehmet Ali Ağca’nın Papa’ya suikast yap­tığı gün (13 Mayıs 1981), Alman Stern dergisinin üç yazı işleri müdüründen biri olan Felix Schmidt, Türkiye’ye yollamak üzere derginin yakın tarih bölümünde görevli gaze­teci Gerd Heidemann’ı arıyor ama bulamıyor. Haberin kokusunu aldı mı peşini bırakma­masıyla tanınan Heidemann’ın nerede olduğu belli değil. Ya­zıişleri müdürünün ondan en büyük şikayeti, işi Göring’in yatını almaya kadar götüren tutkulu bir Nazi koleksiyoneri oluşu. O sırada telefon çalıyor, Schmidt derginin genel yayın­müdürünün odasına çağrılıyor. Heidemann orada. Masanın üzerinde yarım düzine siyah deri kaplı defter var. “Bunlar Hitler’in günlükleri!”

    Bu satırlar, Felix Schmi­dt’in yıllar sonra yayınladığı “Hitler’in Günlüklerinin Gün­lüğü” adlı kitabından alınma. Yakın tarihin en büyük sah­tekârlık olayı böyle başlıyor. Gerd Heidemann, bir Doğu Alman subayla bağlantı kur­duğunu, Hitler’in günlükle­rini ondan aldığını söylüyor. Nisan 1945’te, Hitler’in özel evraklarının bir uçakla Ber­lin’deki sığınaktan kaçırıldığı, uçağın Dresden yakınların­da düştüğü, dağılan evraka da Doğu Almanların el koyduğu biliniyor. Bu da günlüklerin kaynağını açıklıyor.

    Sahtekârdan bomba haber! Daha sonra asrın sahtekarlığının iki failinden biri olduğu anlaşılacak olan gazeteci Gerd Heidemann, Hitler’in kayıp günlüklerini bulduklarını ve yayımlayacaklarını duyururuyor (üstte). Stern’in “Hitler’in Günlükleri Ortaya Çıktı” başlıklı 25 Nisan 1983 tarihli nüshasının kapağı.

    Stern Dergisinin sahi­bi olan Gruner + Jahr şirke­ti, yüzyılın en büyük gazete­cilik olayını kotaracağı için sevinerek olaya el koyuyor. Editörleri işe karıştırmadan, Heidemann’la birlikte çalış­maya başlıyor. Adı güvenlik nedeniyle açıklanmayan Do­ğu Alman subaydan Hitler’in günlüklerinin tamamını satın almak üzere pazarlıklar baş­lıyor. Günlükler yağmur gibi yağıyor; Hitler’in 1932-1945 arasında durmaksızın günlük tuttuğu anlaşılıyor. Stern der­gisi, iki yıl içinde bu günlükle­re toplam 9 milyon markı aşan bir para ödüyor. Elbette bunla­rın “sahici” olduğunu kanıtla­mak için birkaç “bilimsel in­celeme” yapılıyor; iki uzman, banka kasasında saklanan günlükleri karşılaştırmak üze­re İsviçre’ye gidiyor, Hitler’in bir başka yazısıyla karşılaştı­rıp “bunlar aynıdır” diyorlar.

    İki yıl sonra Stern dergi­si, dünya medyasıyla pazarlık masasına oturuyor. O sırada İngiltere’de Times ve Sunday Times gazetelerini yeni satın almış olan Avustralyalı med­ya patronu Rupert Murdoch, Amerikan Newsweek dergisiy­le birlikte İngilizce çevirinin yayınlanması için anlaşıyor. Onları Fransız Paris-Match dergisi izliyor.

    Times gazetesi, danışman­larından ünlü tarihçi Hugh Trevor-Roper’ı görevlendiri­yor. 1945’te İngiliz hükümeti tarafından Hitler’in ölümünü araştırmak için Berlin’e gön­derilen Trevor-Roper, 1947’de yayınladığı The Last Days of Hitler (Hitler’in Son Günle­ri) adlı kitabının verdiği oto­riteyle koşa koşa geliyor ve ikna oluyor. Birkaç gün son­ra Sunday Times’da yazacağı yazıda bunun nedenini şöyle açılıyor:

    Hitler yaşasaydı çok gülerdi Kandırmacanın kurbanlarından Amerikan Newsweek dergisi olay ortaya çıktıktan sonra “Sahtekârlık: Hitler aldatmacasını açıklıyoruz!” başlıklı kapakla çıktı.

    “Mektuplar, notlar, anılar, Hitler’in imzaladığı resim ve çizimler, onlarca yılı kapsa­yan bütün bu malzeme beni günlüklerin özgün olduğu­na ikna etti. Çünkü imzalar, belgeler taklit edilebilir ama böyle tutarlı bir arşiv o kadar kolay üretilemez”. Trevor-Ro­per, sıkıcı toplantıların not edildiği bunca defterin bir sahtekâr tarafından üretile­meyeceğini düşünüyor.

    Böylece 25 Nisan 1983’te Stern, 2.3 milyon baskıyla özel bir sayı yayınlıyor. Ka­pakta “Hitler Günlükleri Or­taya Çıktı” başlığıyla kara kaplı defterlerden birinin fo­toğrafı var. Derginin piyasa­ya verildiği gün yapılan basın toplantısında, diğer gazeteci­ler Stern yönetimini günlük­lerin sahiciliği konusunda soru yağmuruna tutuyorlar. Stern’in genel yayın müdü­rü Peter Koch, tarihçi Tre­vor-Roper’dan saldırılara cevap vermesini rica ediyor. Gelgelelim, tarihçi bir hafta içinde fikir değiştirmişe ben­ziyor. Şöyle cevap veriyor: “Bir tarihçi olarak… eee… nor­mal tarihsel doğrulama yön­teminin… eee… belki de mec­buren… eee…. gazeteciliğin atlatma haber yapma gerekle­rine… eee… bir dereceye kadar feda edilmesinden dolayı piş­manlık duyuyorum”.

    Bunun üzerine Stern, gün­lüklerin sahiciliğini kanıt­lamak için Alman Federal Arşivlerine (Bundesarchiv) başvuruyor. 1 Mayıs’ta Bunde­sarchiv, sonucu bildiriyor: “Bi­ze verilen üç günlükte, 1938’de geliştirilmiş ancak 1943’e ka­dar üretilmemiş poliyamid 6 adlı sentetik tekstilin izleri bulunmuştur. Mürekkep sıra­dan bir dükkandan alınmıştır. Onüç yıla yayıldığı düşünülen etiketlerin hepsi aynı daktilo­da yazılmıştır. 1943 yılına ait günlük en geç 12 ay önce ka­leme alınmıştır”. Bundesar­chiv’in uzmanı tarihçi Hans Booms, analizini şöyle derin­leştiriyor: “Bu günlüklerle ta­rihçi Max Domarus’un 1962’de basılan Hitler’in Nutukları ve Açıklamaları adlı çalışması arasındaki paralelliğe dikkat çekiyoruz. Domarus’ta belli bir gün için bilgi yoksa, Hitler de o gece günlüğüne bir not yazmamış, Domarus’un küçük hataları bile aynen Hitler tara­fından taklit edilmiştir”.

    Skandal büyük! Gerd Hei­demann, kaynağını açıklamak zorunda kalıyor. Klaus Kujau, yıllardır Doğu Alman kaynak­lı olduğunu iddia ettiği Nazi ürünlerini alıp satan sahtekâr bir koleksiyoncu. Örneğin 1. Dünya Savaşı’na ait orijinal bir miğfer bulup, içine Hit­ler’in adını kazıyarak Nazi li­derin bunu Ypres muharebe­sinde (1914) başına taktığını iddia ettiği, bol bol Hitler im­zalı resim yapıp sattığı, hatta hapse bile girdiği ortaya çıkı­yor. Günlükleri Domarus’un kitabına bakarak yazan Ku­jau’nun gotik alfabe bilgisi bi­le kısıtlı. Defterlerin kapağına yazdığı A. H. (Adolf Hitler) ol­ması gereken baş harfleri bile yanlışlıkla F. H. olarak yazmış olması, nedense o güne kadar dikkatleri çekmemiş.

    Bu arada Heidemann’ın patronlarından aldığı para­nın önemli bir bölümünü Ku­jau’ya vermeyip cebine attı­ğı da ortaya çıkıyor. Böylece iki sahtekâr dörder yıl hapse mahkum oluyorlar. Stern der­gisiyle Times gazetesi, kaybet­tikleri prestiji geri kazanmak için birkaç yıl uğraşıyor. Ta­rihçi Trevor-Roper’a gelince, biyografisini yazan Richard Davenport-Hines’a göre, Ox­ford Üniversitesi’nin ünlü pro­fesörünün skandalda oynadı­ğı rol, şöhretini “silinmeyecek şekilde” lekeliyor.

    UYDURMA GÜNLÜKTEN ALINTILAR

    ‘İngilizleri bırakayım da Dunquerque’ten kaçsınlar mı?’

    Nutuk. Reich alamet-i farikasının Nürnberg şehri belediye başkanı­na verilişi. Bir kültür toplantısı.

    Bavyera’da Sturmabteilung (SA) önderleriyle toplantı. Göz­lerinde yaşlarla Führer’e ömür boyu sadakat yemini ettiler. Ne muhteşem bir topluluk!

    Korkunç koleksiyoncu Hitler’in “çakma” günlüklerini kendi elleriyle üreten “zanaatkâr” daha önce de adı birçok hileli tarihi eser alım-satımına karışmış bir koleksiyoncu olan Klaus Kujau’ydu. Dolandırıcının elinden çıkma General Burfdorf’a yazılmış Hitler imzalı mektup (üstte).

    Sağlığım hiç iyi değil – Sonuç, çok az uyku.

    Olimpiyatlar için E.’ye (Eva Braun) bilet ayırtmalıyım.

    Artık mimarlarla vakit geçirip biraz rahatlayabilirim. E.’nin (Eva Braun) artık iki küçük köpek yav­rusu var onlarla zaman geçirebilir.

    İngilizler beni çıldırtıyor- bıra­kayım kaçsınlar mı (Dunkirk’ten) yoksa engelleyeyim mi? Churchill ne yapar?

    Bormann denilen bu adam artık vazgeçilmez hale geldi. Eğer elimde beş Bormann olsaydı, şim­di burada (Berlin’deki sığınakta) oturuyor olmazdım.

    (Himmler) başka bir dünyada – sanki eski bir Cermen fantezi dün­yasında- yaşıyor. Aklını kaçırdığını düşünmeye başladım.

    Stalin nasıl başarıyor? Geride hiçbir subay bırakmadı diye düşü­nüyordum ama doğrusunu yapıyor (orduda yaptığı temizliği kastedi­yor). Bizim de Wehrmacht’ta (Al­man ordusunda) yeni bir komuta yapısı oluşturmamız gerek.

    E.’nin (Eva Braun) isteği üzerine doktorlar uzun uzun muayene ettiler. Yeni haplar nedeniyle müthiş gazım var ve –E.’ye göre-nefesim çok kötü kokuyor.