Her üç İbrahimî din içerisinde de, bunu devlet yönetimi şekline dönüştürme veya bunları bağdaştırma eğilimleri mevcut olmuştur. Ortaçağ’ın sayısız fetih ve istila hareketi, St. John şövalyelerinden Hasan Sabbah’ın fedailerine, dinî ideolojileriyle etki yaratan örgütler tarafından ateşlendi.
Tarih incelemelerinden çıkan en temel derslerden birisi, nerede bir güç varsa, bunun mutlaka siyasi amaçlar için kullanılmış olmasıdır. Bu, ekonomik güç olabileceği gibi, inançlarla ilgili de olabilir. Çoğu zaman ekonomi, din ve siyaset tamamen içiçe geçer ki, bunun sayısız örneği içerisinde en açık şekilde ortada olanlardan biri Vatikan’dır.
Elbette İslâmi gruplar içerisinde de aynı şeyi görebiliriz. 18. yüzyıldan beri Suudîlerle işbirliği yapmış olan Vehhabîlerin, özellikle 1973 krizi sonrasında ellerine geçen muazzam miktarda petro dolarları kullanarak dünya çapında giriştikleri faaliyet, bu cenahtan en çarpıcı örneklerden birisidir. Bunlar, siyasi kabul görerek meşrulaşmış, hatta bir şekilde devletleşmiş, ancak faaliyetlerini genel kabul gören usullere aykırı biçimlerde sürdüren oluşumlardır. Vatikan’ın banka skandalları ve Soğuk Savaş’ın son yıllarında Polonya Dayanışma Hareketi’ne fon aktarması gibi siyasi işleri açığa çıkmıştır. Devlet dışında olan veya devletlerle gayriresmî ilişki içerisinde varlık ve faaliyet sürdüren inanç grupları fevkalade çok sayıdadır.
Tarih boyunca dinî topluluklar örgütlü ve silahlı güce dönüşerek devlet erkine sahip çıkmaya çalışmışlar, bazen bunu başarmışlar, kimi zaman da devlet karşıtlarıyla birlikte olmuşlardır. Buna karşı devletler de dinî kurumları otoriteleri altına almak istemişlerdir. Avrupa’da çağlar boyunca Kilise ile hükümdarlar arasındaki çatışmalar bunun örneğidir.
Katolik kilisesi sadece laik otoritelerden bağımsız kalmamış, aynı zamanda uzun süre egemen toprakları olan bağımsız bir devlet olarak yaşamıştır. Ancak bu tekdüze bir süreç değildir. Konstantin daha 4. yüzyılda Hıristiyanlığı Roma’nın resmî dini haline getirirken, kuşkusuz ki esas olarak politik endişelerle hareket ediyordu. Avrupa’nın dört köşesine yayılmakta olan bu dini, imparatorluğu birleştirebilecek bir güç olarak düşündüğü açıktı. Ancak, Roma önce bölünüp, bir süre sonra batıdaki otoritesi çökünce, Katolik Kilisesi’nin bağımsızlığı için koşullar daha elverişli hale geldi. Papalık 8. yüzyılda bağımsız bir devlet oldu; Roma, Lazio, Marche, Umbria, Romagna ve Emilia bölgeleri üzerinde bin yıl politik egemenlik sürdü. Napoléon zamanında birkaç kez Fransa tarafından ilhak edilip yeniden kuruldu. Bu devlet ancak 1861 yılında İtalya Krallığı tarafından fethedildi. 1870 yılında İtalyan birliği kurulurken tarihten silindi. Papa, buna karşı kesin tavır aldı. Mussolini iktidara gelince, Lateran Antlaşması ile papanın günümüzdeki Vatikan üzerindeki egemenliğini kabul ederek bu hasımlığa son verdi.
Hıristiyan şövalyeler, Müslüman fedailer… Gerek St. John Şövalyeleri (üstte) gerekse Hasan Sabbah’ın “assassin” adı verilen fedaileri (en üstte), dinî temelli gizli örgütlenmeleriyle tarihte etkili oldular; modern zamanlarda hem Batı hem Doğu kültürlerinde fetiş haline geldiler.
Batı’daki bu durumun aksine, Ortodoks kilisesi her zaman devletin vesayeti altında olmuştu. İstanbul’daki patrik, devletten bağımsız hareket edemez ya da çok sınırlı bir şekilde edebilirdi. Daha sonra İstanbul Osmanlıların eline geçince de, şeyhülislamlık kurumu devletin merkezî kurumlarının bir parçası olarak hareket etmiştir. Yani Bizans ile Osmanlılar (ve Moskova) arasında bir devamlılık mevcuttur. Doğuda din devlet tarafından çok daha yakından denetlenmiştir ama, buna karşın özellikle İslâm toplumlarında çok sayıda mezhep ve inanç grubu, tarikat ve cemaat oluşmuştur. Başka şekilde ifade edersek, bu dinî gruplar, otoriteye karşı muhalefetin bir aracı ya da kurumsal çerçevesini oluşturmuştur. Örneğin Emeviler İran’ı işgal ettikleri zaman, onlardan gayrimüslimlerden alınan ek haraç vergisi tahsil ediyorlardı. İranlılar bir süre sonra “biz de Müslüman olduk, artık bunu vermeyeceğiz” dediklerinde, Arap maliyesi bu büyük gelirden olmamak için “ama siz sonradan Müslüman oldunuz, onun için gene de vereceksiniz” şeklinde ısrar etti. Sonuçta İranlılar isyan edip yeni bir mezhep çıkardılar ve “siz de Ali’ye haksızlık etmiştiniz” dediler.
Şiiler daha sonra İsmailî tarikatına dayanarak Fatimi yönetimleri oluşturdular ama gizli faaliyet denilince akla ilk gelen Hasan Sabbah’ın fedaileridir. O sırada Iran’da politik egemenliğe sahip olan Sünnî mezhebine bağlı Selçuklular taht kavgaları içerisinde birbirlerini yerken, Hasan Sabbah (1034-1124) İsmailî koluna bağlı gizli bir örgüt kurarak Büyük Selçuklu devletinin her kademesine sızdı. Alamut Kalesi’ndeki merkezinden her yere fedailer gönderdi ve vezir Nizam-ül Mülk’ü öldürttü. Batı dillerindeki “assassin” (suikastçı) terimi bu mezhebe bağlı “haşhaşin” fedailerinden gelir. Bölgemizdeki bu mezhep çatışmaları bin yılı aşkın bir süredir insanlara sonsuz acı çektirir.
Haşhaşilerin Nizamülmülk’e suikasti Selçuklu veziri Nizamülmülk, 1092 yılında Haşhaşiler tarafından öldürülmüştü. Kendisine derviş kılığında yaklaşan fedainin, veziri bıçaklamasını tasvir eden çizim 16. yüzyılda bulunmuştu.
Uzun süre varlıklarını kabul ettirmek için büyük sıkıntı çeken Hıristiyanlığın aksine, İslâm inancını yayanlar daha en başından bir devlet kurarak sadece zihinleri değil, aynı zamanda çok geniş toprakları fethetmeye girişmiştir. Hz. Muhammed sadece bir peygamber değil, aynı zamanda bir devlet kurucusudur. O zamana kadar dağınık şekilde yaşamış olan Arap kabilelerini biraraya getirerek devletleştirmiştir. Hükümdarlara mektuplar göndermiş, yeni dine derin bir inançla bağlananların enerjisini bunu fetihle yaymaya yönlendirmiş, İslâmiyet göz açıp kapayıncaya kadar Horasan’dan İspanya’ya kadar olan çok büyük alanlara yayılmıştır. Gerçi kadim tarihte her devlet dinle içiçedir ama, hiçbirisi İslâm dininin ilk yayılışı kadar hızlı bir büyüme göstermemiştir.
Öte yandan, dinle devlet ilişkisi çok farklı biçimler almıştır. Örneğin, St. John şövalyelerinin Malta devletine dönüşen yapısı, Katolik bir tarikat tarafından kurulan bir yönetimdir. Bunların geçmişi Haçlıların Filistin’e yerleşmeleriyle başlar. Aslıda daha da önce Mısır’a yerleşmiş olan bazı İtalyanlar Haçlı seferlerinin başlarında, ilk olarak 1113 yılında, şeklen Papalığa bağlı Hospitalier tarikatı olarak Filistin’de hacılara hizmet eden hastaneler kurmuşlardı. Kısa sürede buraların savunulması için silahlı bir güç haline geldiler. Büyük üstatları da bağımsız bir devletin başı gibiydi. 1291’de Haçlılar Filistin’den atılınca önce Kıbrıs, sonra da Rodos’a geldiler. 1307’de, Doğu Akdeniz yolu üzerindeki bu stratejik adada bağımsız bir yönetim oldular. Fatih’in seferini püskürttüler ama, Kanunî tarafından Rodos’tan çıkarıldılar ve 1530 yılında onlara Malta verildi. Donanmalarıyla Türklere karşı her sefere katıldıkları gibi, Osmanlı Devleti’nin kuşatmasını da püskürtmeyi başardılar. Onların bağımsız varlığına son veren Napoléon’dur. Keza Töton Şövalyeleri de önceleri Filistin’de Akka civarını bağımsız bir Haçlı yönetimi olarak yönettiler. Filistin’den kovulunca önce Transilvanya’ya yerleştiler. En sürekli çabaları ise Baltık kıyılarında Slavlara karşı Germen yayılmacılığının hizmetinde olmalarıdır.
Katolik din devleti Katolik Kilisesi, Ortaçağ boyunca bağımsız bir din devleti olarak hüküm sürdü. Papa, Francesco Bassano’nun 1592 tarihli tablosunda, Venedik dükasına kutsanmış kılıcı veriyor.
Genel olarak bakıldığında, din temelli siyasi yapılar Akdeniz ve Batı Asya’da daha güçlü gibidir. İberik yarımadasında da Hıristiyanların bir çok askerî tarikatı vardı. Montera, Aviz, Alcantra vs. Bunlar papalıktan aldıkları yetki ile sivil otoriteden tamamen bağımsız idi.
Bununla birlikte tarikattan devlete geçmenin bütün dünyadaki en tipik örneği belki de İran’daki Safevî devletidir. Erdebil şeyhleri tarafından kurulan bu devlet, Osmanlılara karşı ardıardına savaşlara girişmiş ve büyük bir Türk kitlesini Şii mezhebine çekerek sonu gelmeyen bir bölünme yaratmıştır.
Erdebil şeyhlerinin 1301 yılında başladığı kabul edilir. Bunların en önemlisi Akkoyunlularla birlik olup Fatih’e karşı savaşan Şeyh Cüneyt’tir. Bu kişi aynı zamanda Trabzon Rum imparatorunun damadı idi ve Venediklilerle de ilişkisi vardı. Onun oğlu Haydar zamanında güç kazanan mezhep, torunu İsmail zamanında Safevî devletini kurup Yavuz ile savaştı. Timur’un vaktiyle Asya’ya dönerken Erdebil şeyhlerine teslim ettiği Anadolulu esirler, zamanla Şii dervişler olarak eğitilip başlarına giydikleri kızıl börk ile Anadolu’’ya gönderildi. Görevleri Safevîlerin ilerlemesini kolaylaştıracak ayaklanmalar çıkarmaktı. Kızılbaş lafı buradan doğmuştur.
Musevi siyaseti içerisinde de Tevrat’ı rehber olarak kabul edenler çoktur. Dine dayalı birden fazla önemli Yahudi siyasi hareketi vardır. İlk kongresini 1905 yılında Avrupa’da yapan Mizrahi bunlardan birisiydi. Siyonist hareket Musevi dininden kaynaklanmakla birlikte, bu hareket zaman içerisinde dine farklı yaklaşımları olan gruplara bölünmüştür. Bunlar İsrail millî kimliğinin sadece Tevrat ile tanımlanabileceği görüşündedir. Onlara göre Yahudi halkının dünyaya kültürel katkısı İncil idi, ancak Tevrat’a dayanmayan bir Yahudi varlığı asimile olmaktan kurtulamazdı. Ayrıca, devlet erkine kavuşmanın anlamı, geleneklerine göre yaşama olanağından başka bir şey olamazdı. Bu nedenle İsrail’ın kuruluş sürecinde cemaatler için geçerli olan kuralların devlet için nasıl geçerli hale getirilebileceği konusunda büyük tartışmalar yaşanmıştır. Görüldüğü gibi her üç İbrahimî din içerisinde de, bunu devlet yönetimi şekline dönüştürme veya bunları bağdaştırma eğilimleri mevcut olmuştur. Hıristiyanlar da Müslümanlar da din ile siyaset ve askerlik arasında sayısız bağ kurmuşlardır. Fetihçi gaza ile fetihçi Haçlı seferi arasında bu bağlamda fark yoktur.
İslâmiyet’in hızlı yayılışıyla birlikte Anadolu coğrafyasında da güçlenen tarikat ve cemaatler, Osmanlı döneminde sıkı denetime tâbi tutulmuştu. Şer’i-Sünni bir İslâm devleti olan Osmanlı’nın, tarikat, tekke, Mehdilik gibi olaylara bakışında, Alevi-Sünni kontrastını öne çıkarmadan, devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardı. Asayişin ihlal edilmesi, devletin temel nizamının sarsılması durumundan öte, bunun ihtimaline dahi kapı aralayan şeyh-veli-müderris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakıldığı görülmemiştir. İşte Osmanlı döneminde sivrilen dini karakterli hareketlere karşı devletin yaklaşımı ve bunların liderlerinin başlarına gelenler…
SUNUŞ
Biat kültürü II. Abdülhamid döneminde saray ressamı Fausto Zonaro’nun yaptığı tablo. Zikir halinde, kendinden geçmiş ve şeyhlerinin önünde eğilen müritler, tekkeye getirilmiş çocuklar…
Türklerin Anadolu’yu mesken tutmaya başlamalarında öne çıkan “Bacılar, Gaziler, Ahiler, Abdallar” olarak kategorize edilen grupların hepsi savaşçı kişiliklerdi. Bunlardan Abdallar zümresi olarak adlandırılanlar, günümüzde tasavvuf büyükleri ve müritleri olarak tanındıklarından savaşçı kimlikleri unutulmuştur. Oysa Geyikli Baba, Abdal Musa gibi şeyhler, müritleriyle birlikte Bursa’nın fethinde savaşmış, hatta kendi zaviyelerinin bulunduğu yerleri bilfiil kılıç zoruyla zapt etmişlerdir.
Aşıkpaşazade, Tevârih-i Âl-i Osman adlı eserinde Orhan Gazi’nin Geyikli Baba ile karşılaşmasını anlatır. Geyikli Baba’ya kim olduğunu soran Orhan Gazi “Baba İlyas müridiyim, Seyyid Ebu’l-Vefa tarîkindenim” cevabını alır. Anadolu’nun görmüş olduğu en etkili isyan hareketi olan Babailer İsyanı’nı başlatan, Selçuklu Devleti’ni yıkıp kendi devletlerini kurma peşinde iken bozguna uğrayan bir tarikatın şeyhine bağlı olduğunu çekinmeden söyleyen bir derviş vardır karşısında. İlginç olansa, Osmanlı Beyliği’nin başındaki Orhan Bey’in bu Vefaî dervişine ilgi gösterip zaviyesini inşa etmesidir. En önemli komutanlarından Turgut Alp zaten Geyikli Baba’nın mürididir.
Günümüzde barış, kardeşlik temaları ile öne çıkan tasavvufi hareketlerin önemli bir kısmı, ilk ortaya çıktığı zamanlardan beri devleti hedeflerine alan, bazen devletleşen hareketler olmuşlardır. Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nden yönettiği gücün karşılığı devlet değilse de o kadar etkilidir. Osmanlıların doğudaki en büyük rakibi Safevî Devleti, Şeyh Safiyyüddin İshak’ın 14. yüzyılın başlarında Erdebil’de kurduğu tarikata dayanmaktadır.
Bir tekkeden bir devlet çıkarılabildiğini, üstelik devrinin süper gücü olduğu halde kendine rakip olabildiğini, kendi kuruluş devrinde abdalların etkisini gören Osmanlıların tasavvufi hareketlere kayıtsız kalması düşünülemezdi. Başlangıçta bugünkü anlamda Sünnî kalıplarla karşılanan bir dinî ortam yoktu. Her anlayışın bağlıları, rahatlıkla kendi itikatları çerçevesinde hayatlarını sürdürüyordu.
Safevîler, propagandistleri ile resmî devlet felsefesi olarak benimsedikleri şia akidesini Anadolu içlerinde yaymaya çalıştıkça, bazı şehzadelerin isyanlarına açıktan destek verdikçe, Osmanlılar Safevîliğe ve Şiiliğe meyletmesi muhtemel Türkmen gruplarının ayrılıkçı kimliğe düşmemesine çalıştılar. Heterodoks gruplarla mümkün mertebe uzlaşma yoluna giderek, tarikat faaliyetlerinde serbest hareket etmelerine imkân sağladılar. Ne var ki Osmanlı-Safevî arasındaki rekabetin, İslâm dini içinde o zamana kadar keskin bir ayrım halini almamış Sünni-Şii rekabetine dönüşmesi, her iki taraftaki karşıt grupların, sistemin ideolojik paradigması altında ezilmesine yol açtı.
Osmanlı medreseleri, kesin olarak devletin kontrolü ve yönlendirmesi altında bulunduğundan, Sünni geleneğin sarsılmaz kalesi haline geldiler. İslâm coğrafyasının genişlemesine paralel olarak farklı inançlarla çarpışmanın sonucunda ortaya çıkan sentezler, Osmanlı öncesinde zındıklık ve ilhad hareketleri olarak reddedilip, müntesipleri ağır şekillerde cezalandırılırdı. Başlangıçta sistemlerine açıkça bir saldırı olmadıkça, Osmanlıların pek itibar etmediği bu ayrım, Sünni ekolün giderek tavizsiz olması, âlimlerin siyaset ve devletle içiçeliği, ikbal kaygısı gibi etkenlerle Osmanlılara da sirayet etti. Şeyh Bedreddin, Molla Lütfi, Sarı Abdurrahman gibi Sünni ulemanın katline fetvalar verilerek bunlar idam edildiler. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren ruhi altyapısını oluşturan ve bir nebze Alevîlik taşıyan Vefaîlik, Kalenderîlik gibi tarikatlar yanında, Bayramîlik, Halvetîlik gibileri, Safevîliğin geliştirdiği şia akidesi ile hiç alakaları olmadığı, hatta Sünni renkleri daha ağır bastığı halde takibe alındılar. Bu devirden kalma Bektaşiler, Yeniçeri Ocağı ile olan bağları sayesinde ocağın kaldırıldığı 1826 senesine kadar dokunulmaz kalmayı başardılar.
Anadolu ve Rumeli’deki heterodoks gruplar olsun, Sünni tarikatlar olsun, her biri mezhep çatışması da içeren İran savaşlarının sona erdiği 1821-23’e kadar gözden uzak tutulmadılar. Üzerlerindeki sosyal ve ekonomik baskılar ile bazen içlerinden çıkan bir babanın kurtarıcılığına sığındılar, bazen de Celalî adı verilen eşkıyaların peşine takıldılar. Anadolu ve Rumeli’nin sosyal panoraması bu vaziyeti alınca da, her türlü tarikat ile şeyh, hatip, vaiz gibi etkili şahsiyetler ve çevreleri, devletin her hareketlerini kontrol ettiği zümreler haline geldi.
Zikir ve kontrol Tekkelerde icrâ edilen “halka-i zikr”. Osmanlı döneminde bu usullerin şeriata aykırı olduğuna dair fetvâlar yazılmış, özellikle Kadirîler, Cerrahîler ve Rufaîler kontrol altında tutulmuşlardı.
Bu zümrelerin kendilerine yaşama alanı açabilmek için devlet adamları arasında yayılma faaliyetleri aynı sıralara rastlamaktadır. Bektaşilik zaten himayeye mazhar resmî devlet tarikatı hükmündeydi. Mevlevî, Melâmî, Halvetî gibi yaygın tarikatlar da müritleri arasında vezirler, paşalar, beyler olmasına özel önem verdiler. Melâmîler bunlar arasında en etkili olmalarına rağmen, mensuplarından olan devlet büyüklerinin ardı ardına katledilmeleri üzerine bir nevi gizlilik kuralları çerçevesi altında faaliyet yürütmüşlerdir.
Zamanla gelişen Selefî akımların Osmanlılardaki yansıması olan Kadızadeliler gibi gruplar, cephe aldıkları tasavvuf ekolleri ile şiddet içeren bir mücadeleye girerek, asayişin ihlal edilmesine sebep olduklarından topyekûn imha edilmişlerdir. XVII. yüzyılın önemli dönüm noktalarından olan Kadızadeli hareketi, günümüzdeki Selefîler gibi katı İslâmi kuralları topluma dayatmış, bazı türbelerin tahribi, tekkelerin basılması, dervişlere uygulanan şiddet eylemleri ile toplumun hafızasından kolay kolay silinmemişlerdir. Bu olaylardan kısa süre sonra Batı’ya açılmanın, Lale Devri’nin, Barok ile Rokoko’nun gelmesi ve halkın bunlara pek tepki göstermemesinin, baskıcı Kadızadeli zümrelerin halkta yarattığı tereddütle alakası araştırılmalıdır.
Akide ve eylem itibariyle şüpheyle yaklaşılan tarikatlar her zaman olmuştur. Bilhassa toplumsal çalkantıların zirveye çıktığı dönemlerde, tarikatların öncülüğünde bir gerginlik yaşanılmaması için müteyakkız bulunulması, eski tecrübelerden yararlanılarak ilke haline getirilmişti.
Tarikatların izlenmesi ve aleyhlerine bazı yaptırımlar uygulanabilmesi için belirli kriterler geliştirilmişti. Öncelik mürit sayısında idi. İkinci olarak mensuplarının canlarını şeyhleri için feda etme noktasına gelip gelmedikleri önem kazanırdı. Rumiye Şeyhi’nin o devir devlet adamları için korkunç bir rakam olan 40.000’e ulaşan mürit sayısını ve bunların şeyhleri için her an canlarını vermeye hazır olduğunu öğrenen IV. Murad, tereddütsüz o şeyhin idamını emretmişti. Üstelik o devirde koyu Sünni olan Rumiye Şeyhi’nin müritleri, Osmanlıların savaş halinde olduğu Safevîler ile sınır bölgesinde yaşıyorlardı. Bir tampon bölge olarak onların kullanılmasını bile düşünmeden, doğrudan doğruya idama hükmedilmesi stratejik olarak iç kargaşadan daha fazla korkulduğunu, üstelik bu iç kargaşanın bir tarikat şeyhi ile başarılması ihtimalinin yüksek olduğunun düşünüldüğünü gösterir. Bu yazıya eşlik eden örneklerde de görülmektedir ki aynı hassasiyet birçok olayda tekrarlanmıştır.
Bektaşi şeyhi Nafi Baba Yeniçeri ocağı kaldırıldığında Bektaşî tekkeleri yıktırılmış, çoğu Bektaşi Nakşîbendîliğe geçmişti. Nafi Baba Tekkesi’ne ismini veren Bektaşi şeyhi.
Osmanlı iktisadi düzeninde büyük yeri olan vakıf sistemi, tarikatların ekonomik özgürlüğündeki en önemli unsurdu. Padişahlar, valide sultanlar, sadrazamlar, devlet adamları ve halk tabakasından isteyen herkes, bağlısı oldukları tarikatlara zengin gelir kaynakları vakfetmişlerdir. Bu gelirler her ne kadar devlet denetiminde harcanmak zorunda olsa da, çok çeşitli yolsuzluklar yapılabilmekteydi. Bu gelirler tarikatların gücünü arttıran, etkisini çoğaltan bir nitelikte olduklarından, Bektaşi tarikatının yasaklandığı 1826 yılından sonra vakıflarına el konulmuş veya başka bir tarikata devredilmiştir. 1925’te Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ile tüm tarikatların mal varlıklarına Vakıflar Müdürlüğü tarafından el konulmuştur.
Yani Osmanlı veya Cumhuriyet ayrımı olmadan, devlet refleksinin aynı doğrultuda çalışması söz konusudur. Böylelikle devlet sistemine rakip unsurların ekonomik gücü kısıtlanmak istenilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti ile benzer Batılılaşma sürecinden geçen İran’da, bizdeki tasavvuf zümresi karşılığı bulunan “mollalar”, vakıflarına ve şia akidesine göre aldıkları Humus vergisine dokunulamadığı için, güçlerinden ve etkilerinden hiçbir şey kaybetmeden İslâm Devrimi’ni gerçekleştirebilmişlerdir. Osmanlı devrinde böylesi bir kontrol dışı gelişme asla mümkün olamazdı. III. Selim devrinden itibaren vakıfların kullanımı, hesapların denetlenmesi, hatta şeyhlerin tayinlerinin kontrol altında bulunması açısından yapılan düzenlemeler, Tanzimat sonrasında Meclis-i Meşayih adı verilen kurum ile sonuçlanmıştır. Meclis-i Meşayih, merkeziyetçi bir devlet örgütünün tarikatları dahi denetim dışı bırakmak istemeyişinin en somut kurumudur. Günümüzde bazı Neo-Osmanlıcılar tarafından tarikatlar üzerindeki yasakların kaldırılıp faaliyetlerine serbestlik talebi yanında Meclis-i Meşayih’in kurulması da gündeme getirilmektedir. Günümüzde resmen kanundışı olmalarına rağmen rahatça faaliyet gösterebilen tarikatlara izin verilse bile devletin denetimini gerektiren Meclis-i Meşayih benzeri bir kurumu benimseyebilecekleri çok şüphelidir.
Mehdilik meselesi
Osmanlı devrinde, birçok şeyhin ve tarikatın denetim altındayken bile “Mehdilik” iddiasıyla ortaya çıkmaları en korkulan durumlardandır. Yine günümüzde İslâmi taraflar arasında tartışma konusu olan “Mehdilik” hakkında, vardır-yoktur noktasında bir hüküm vermek konumuz değil (en büyük dinî otorite olan Diyanet İşleri Başkanlığı dahi belirsiz bir tavır takınmıştır). Oysa birçok Sünni din adamı İslâm’da böyle bir kavram olmadığını, Yahudilik-Hıristiyanlık dinlerinden hâli hazır inançlara yansıdığını iddia ediyor.
FETÖ liderinin müritlerine Mehdi olduğunu söylediğinden yola çıkılarak, en üst düzey devlet kademelerinden “sahte Mehdi” ithamı kamuoyuna duyuruluyor. Böyle nitelemelerle bunların sahte olduğu, “gerçekten bir Mehdi’nin geleceğine dair inanç” taşındığı anlaşılıyor. Bu noktada Osmanlıların Mehdilik beyanlarına gösterdiği tepkinin günümüzde hiç bilinmediği de ortaya çıkıyor. Klasik Osmanlı döneminin arşiv kaynaklarına yansıyan belgelerinde, Mehdilik iddiası ile ortaya çıkan çok sayıda şeyh olduğu görülür. O dönemde, bunların etraflarında birkaç kişi olsa bile, sadece kendi bölgesinde yapılan mahkemelerle idamları istenmiş, çoğu da idam edilmiştir. Bu süreçte “İstanbul’a gönderin de dinleyelim, gerçek mi sahte mi sorgulayalım” diye düşünülmemiş, aman vermeden idam edilmişlerdir.
Sünnet töreninde silahlı Sufiler
1582’de III. Murad’ın şehzadesi Mehmed’in sünnet törenine sancak, kılıç ve teberleriyle katılan Eyüp Sultan sufileri. Topkapı Sarayı, H.1344
Tanzimat’tan sonra ise, Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkanlar hemen asılmamış, ama anında sürgüne gönderilmiştir (Hasan Baba). Son devirde Hindistan’da çıkan Kadıyani ise, İngilizlerin casusu olmakla suçlanmıştır. Sudan’daki Mehdi’ye bugünkü anlayışla Mütemehdi (Mehdilik taslayan sahte Mehdi) deniliyorsa da, komşu ülkelere bunlardan etkilenilmemesi için mektuplar gönderilmiş, Bornu Sultanı bu hususta dikkatli olması için yazılan mektubun cevabında Osmanlı Devleti’ne teşekkürlerini, saygılarını sunmuştur. Şer’i-Sünni bir İslâm devleti olan Osmanlı’nın, tarikat, tekke, Mehdilik gibi olaylara bakışında Alevi-Sünni kontrastını öne çıkarmadan, devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardır. Asayişin ihlal edilmesi, devletin temel nizamının sarsılması durumundan öte, bunun ihtimaline dahi kapı aralayan şeyh-veli-müderris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakıldığı görülmemiştir.
Bir Kalenderî dervişi. Meşhur Behzad’ın deseni.
1420 – ŞEYH BEDREDDİN
Karaburun’da isyan ve idam
Türk tarihinin en tartışmalı kişiliklerinden biri Şeyh Bedreddin’dir. Edirne yakınlarında Simavna kasabasında doğdu. Ciddi bir tahsilin ardından çeşitli ülkelerde bulundu. Mısır Sultanı Berkuk ve Emir Timur’un meclislerinde ilmî sohbetler yaptı. Tasavvufa girerek Ahlatlı Şeyh Hüseyin’e intisap etti. Şeyhinin ölümüyle onun yerine geçti. Fetret Devri’nde Musa Çelebi’nin Edirne’yi ele geçirmesiyle kazasker oldu. Çelebi Mehmed, Musa Çelebi’yi yenince İznik’te hapsedildi. Siyasi faaliyetlere başladı ve kısa sürede binlerce taraftar edindi. Müritlerinden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in Aydın ve Karaburun’da isyanını tetikledi. İznik’ten kaçıp Rumeli’ye geçerek Dobruca, Silistre ve Deliorman bölgelerinde de müritlerini arttırdı. 1420’de isyancıların mağlup edilmesiyle Serez’de Çelebi Mehmed’in huzurunda yargılanarak idamına hüküm verildi. Tamamen Sünni akidelere sahip bir fıkıhçı olmasına rağmen, vahdet-i vücud ekolüne bağlı bir mutasavvıf olarak yaptığı bazı teviller yüzünden suçlanmasına birçok Sünni alim de itiraz etmiştir.
Şeyh Bedreddin üzerine Şerefeddin (Yaltkaya) tarafından 1925 yılında yayınlanan eser.
1460 ÖNCESİ -HURUFİLERİN YAKILMASI
Fatih’i bile etki altına aldılar
Fazlullah Esterabadi (öl. 1394) adlı bir Horasanlının kurduğu tarikatın, harflerden anlamlar çıkarmaya yönelik gizli çalışmaları eski kültürlerden de beslenmiştir. Kur’an’daki bütün “fazl” kelimelerinin Fazlullah’ı kastettiğine ve Allah’ın liderlerinde zuhur ettiğine inanan Hurufilerin teorik kitapları Cavidanname’dir. İran coğrafyasında aktif siyaset ve propaganda yapmışlar, Timurlular zamanında çeşitli devlet adamlarına suikastte bulunmaktan çekinmemişlerdir. Zamanla Mısır, Suriye, Irak ve Anadolu’da da taraftar toplayan bu tarikat, en son Edirne’de Fatih Sultan Mehmed’i etkisi altına aldı. Bektaşilik ile yakın ilişkiye geçmişler, bir Hurufi olan Şair Nesimi, Hacı Bayram-ı Veli ile görüşmek istemiştir.
Devletin resmî mezhebi olarak Hurufiliği kabul ettirmeye çalışmaları, Yeniçeriler arasında propaganda yapmaları, Sadrazam Mahmud Paşa ve o zamanki Müftü (Şeyhülislam) Fahreddin-i Acemi’yi, Fatih’e rağmen Hurufilere keskin bir muhalefete itmiştir. Adı belirtilmeyen liderlerini Mahmud Paşa bir ziyafete davet etmiş, odada gizlenen Fahreddin-i Acemi onların konuşmalarını dinlemeye başlamıştır. Akidelerindeki gayri İslâmi unsurlardan rahatsız olan müftü ortaya çıkıp sövüp saymaya başlayınca, Hurufi lideri Fatih’in sarayına doğru kaçmıştır.
Olaylara şahit olan Fatih sessizliğini korumuş, Edirne Üç Şerefeli Cami’de halkı toplayan Fahreddin-i Acemi, Hurufilerin ateşte yakılarak katledilmesine yönelik fetvasını ilan etmiştir. Hemen oracıkta odunlar dizilmiş, Fahreddin-i Acemi ateşi körüklemek için üflerken sakalından bir miktarı da tutuşmuştur. Hurufilerin liderlerinin kafası bu ateşe tutularak yakılmış ve diğer bağlıları da kılıçla katledilmişlerdir.
1594 – DOBRUCALI İNE BABA
‘Tanrı’yla konuştum’ diyen şeyh
Bedreddin’in etkisinin günümüzde dahi sürdüğü Romanya’nın Dobruca bölgesinde İne Baba isminde bir Batınî şeyhi zuhur etmişti. Özüce Kolu köyünde yaşayan İne Baba, bölge insanlarından çocuğu olmayanların kapısını aşındırdığı, sığırını kaybedenlere “falan yerdedir” diyerek buldurduğu ilginç bir kişilikti. Halktan bazılarını da “seni taş ederim” diye tehditten geri durmazmış. Dobruca halkı gelip gittikçe önünde secdeye varır olmuşlar.
“Bu gece Tanrı ve Hz. Ali ile söyleştim. Benim tenim yatar, ben çıkıp yedi kat yeri ve göğü seyran ve melekler ile sohbet ederim” şeklinde Dobruca halkına velayet satıp onları ayağına getirmeye başlamış. Nice eşkıyanın da başına toplanmasıyla müritleri bir hayli artmış. III. Murad’ın saltanatında, 1594 yılında gönderilen bir fermanla Tuzla kadısının bu şeyhi yakalayıp İstanbul’a göndermesi emredilmiş. Hayatının bundan sonraki safhaları hakkında şimdilik bir bilgi elde yoktur.
BOA, Mühimme Defteri, No. 72, Hüküm 32
1638 – SAKARYA ŞEYHİ AHMED
Hileyle yakalandı, işkenceyle öldürüldü
Sakarya Nehri civarında Şeyh Alaaddin isimli bir şeyhin müridi olan Ahmed, Mehdi olduğunu iddia ederek müritler toplamaya başlamış ve kendi şeyhini öldürerek tekkenin başına geçmişti. Civardaki “Etrak-i bi-idrak” bu şeyhe tâbi olarak adak ve sadakalarını, can ve başlarını şeyhin yoluna feda etmeye can atar hale geldiler. Müritlerinin giderek çoğalması ile bir gün Eskişehir kasabasını bastılar. Şehirli ile aralarında çıkan çatışmada ölenler oldu.
Sultan IV. Murad, Bağdat Seferi’nde Ilgın kasabasına geldiğinde, Eskişehir kadısı o civarda Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Sakarya Şeyhi Ahmed’in ahvalinden şikâyetçi oldu. Şimdi önlenmezse ileride daha büyük sorunlar çıkabileceği söylendi. Böylelikle Sakarya Şeyhi’nin üzerine Anadolu Beylerbeyi Varvar Ali Paşa komutasında bir miktar asker sevkedildi. Bu kuvvet, şeyhin etrafında toplanan 7-8 bin kişilik gücün karşısında bozguna uğradı. IV. Murad’ın çok hiddetlendiği bu olaydan sonra, en seçkin birlikler Sakarya Şeyhi’ni yakalamakla görevlendirildi. Ancak bazı hilelerle ele geçirilebilen Şeyh Ahmed, IV. Murad’ın huzuruna çıkarılıp sorgulandı.
Naima Tarihi, c.3, s.318-319.
1639 – URMİYE ŞEYHİ MAHMUD URMEVİ
Çok zengin ve etkiliydi, idam edildi
Aslen Urmiye şehrinden olup Diyarbakır’a yerleşen Şeyh Mahmud Urmevi adlı Nakşibendi şeyhi, o bölgenin en etkili tekkesini kurmuştu. Diyarbakır’dan Van’a, İran’a, Bağdat’ta kadar geniş bir bölgede kırk bine yakın müride sahipti. Öyle ki bu müritler mal ve canlarını seve seve feda edecek derecede şeyhlerine bağlıydı. Bağışlanan zekât ve sadakalarla zenginliğin doruklarında bir tekke olduğundan, her sınıftan insan için bir cazibe merkezi olmuştu. IV. Murad’ın yakın çevresi, ileride bir fitne zuhurunu hesaba katarak bu şeyhin ve tekkenin ortadan kaldırılmasını önerdiler. Duruma kayıtsız kalamayan padişah, Bağdat Seferi’nden dönüşte Diyarbakır’a uğradığı sırada daha önce izzet ve ikram ile karşıladığı şeyhi sudan sebeplerle idam ettirdi.
Naima Tarihi, c.3, s.368-369.
1690 – ATPAZARLI OSMAN EFENDİ
Sultanlara vaaz ve nasihat verdi
Bugün Bulgaristan’ın bir şehri olan Şumnu’da 1632’de dünyaya geldi. İstanbul’da Zeyrek-Atpazarı semtine yerleşerek Celvetî tarikatının en büyük şeyhlerinden oldu. Devlet ricaliyle önemli etkileşimlerde bulundu. Sultan IV. Mehmed ve II. Süleyman’ı etkisi altına aldığı gibi, vaazları ile kendine bağladığı kitlelerin büyüklüğü de devlette endişe yarattı. 1683’teki başarısız Viyana kuşatması öncesi ile sonrasında, savaşı ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı eleştirdiğinden Şumnu’ya sürgüne gönderildi.
Affedilerek dönmesinden sonra da, sultanlara vaaz ve nasihat edecek derecede etkisinin artmasından rahatsız olan devrin rical ve ulemasının, bilhassa Sadrazam Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa’nın girişimleri ile bu defa Kıbrıs’ta Mağusa kalesine sürüldü. Orada 1691 yılında vefat etti. Tarikat geleneği halen sürmekte olup Kıbrıs’taki türbesi de önemli ziyaret yerlerinden biridir. Sünni bir mutasavvıf olmasına rağmen devletin hışmına uğramaktan kurtulamamıştır.
Raşid Tarihi, c.1, s.475.
1715 – EBUBEKİR SİYAHİ EFENDİ
Dinî akideler üzerinde bozgunculuk
İran ve Azerbaycan taraflarında Tarih-i Raşid’in naklettiğine göre “Nüzûlî” lakabıyla şöhret bulmuştu. Suriye’de Rakka civarına yerleşip geçerli ve yaygın inançlara muhalif bâtıl sözlerle, çeşitli sihirlerle halkın kafasını karıştırarak “Zemzem kuyusuna işeyen adam” gibi meşhur olmuştu. Rakka Beylerbeyinin yanında bulunduğuna dair kayıttan anlaşıldığına göre, onun himayesine girmişti. Yine de 1715 yılında, “dinî akideler üzerindeki bozgunculuğu etrafına yayılmadan hakkından gelinmesi için” Rakka Beylerbeyi Ahmed Paşa’ya gönderilen emirle öldürülmesi istendi, öldürüldü.
Raşid Tarihi, c.4, s.125.
1811 – ÜSKÜDARLI ŞEYH İBRAHİM
Özellikle seçkin zümreyi hedefledi
Üsküdar’da ortaya çıkan Şeyh İbrahim adlı bir “şeyh taslağı”nın nefesi kuvvetli olduğuna dair yayılan dedikodu şöhretini arttırmıştı. Saçma sapan sözler söylese de müritleri kendisine çok bağlıydı. İstanbul’un kibar zümresinden, bilhassa Enderun halkından mürit kazanmaya önem vermişti. Has Odalı Hüseyin Ağa da bunlardan biriydi. Şeyh İbrahim’in emriyle çektiği zikirlerin fazlalığından aklını oynatmış, böyle bir bunalım anında Topkapı Sarayı’ndaki Sünnet Odası’nın camını çerçevesini indirmişti. Sultan II. Mahmud bizzat olay yerini inceledi ve birkaç gün sonra tebdil-i kıyafet Çamlıca’nın yolunu tuttu. Şeyh İbrahim’in tekkesi önünün İstanbul kadınlarının arabaları, kira beygirleri ve Enderun ağalarıyla dopdolu olduğunu görünce hiddetlendi ve “bu adam şeyh değil kalleşmiş” diyerek sürgüne gönderilmesini emretti.
Cevdet Tarihi, c.9, s.240-241.
1822 – HAYDAR BABA
Yeniçerilerin gözdesi sürülünce…
Uzun yıllar yeniçerilerin 98. Cemaat’inde bulunan, Sultan III. Selim’in tahttan indirilmesi ve Alemdar Mustafa Paşa’nın ölümüyle sonuçlanan olayların ardından İran’a kaçan Haydar Baba isimli Bektaşi şeyhine yeniçeriler çok önem veriyordu. 1822’de siyasi faaliyetlerde bulunduğu iddiasıyla Erzurum’a sürgün edilmesi kararlaştırıldı. Açıktan açığa sürülmesi yeniçerilerin tepkisini çekeceğinden, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa’nın tertibiyle gizlice ocaktan çıkarılıp sürüldü. Bolu’ya getirildiği sırada eceliyle vefat etti. Bu durumu öğrenen yeniçeriler Rum isyanını görüşmek için düzenlenen Meşveret Meclisi’ni protesto ederek katılmadılar. Ağalarının azledilmesini, Haydar Baba’nın sürülmesinde parmağı olduğunu düşündükleri Halet Efendi’nin de sürgüne gönderilmesini dile getirdiler.
Sultan II. Mahmud önce yeniçeri ağasını azlederek, yeniçerilerin istediği Osman Ağa’yı nasbetti. Sonra Sadrazam Salih Paşa ile Şeyhülislam Yasincizade Abdülvehhab Efendi’yi de azlederek yerlerine Abdullah Paşa ve Sıdkizade Ahmed Efendi’yi getirdi. Halet Efendi yıllarca sırtını dayadığı yeniçerilere paralar dağıtmasına, 14 yıl boyunca II. Mahmud’un sadrazamları bile ipe gönderen has adamı olmasına rağmen, yeniçerilerin baskısıyla Konya’ya sürüldü ve orada boğduruldu. Böylelikle Haydar Baba’larını kaybeden yeniçeriler direnerek devletten istedikleri her şeyi elde ettiler. II. Mahmud’u Yeniçeri Ocağı’nı imhaya götüren etkili olaylardan biri de budur.
1882 – AYDINLI MEHDİ HASAN BABA
Modern zaman Mehdi’sinin kurtuluşu
Aydın’da 1882 yılında Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Hasan Baba yakalanmıştı. Hakkındaki belgelerde pek önemli biri olmasa da dikkat edilmesi gerektiği vurgulanır. Bayındırlı olan Hasan Baba’nın, Aydın Mevlevihanesi Şeyhi Mehmed Behiç Efendi ile bağlantısı vardı. Hatta Mehdiliğini ilan etmesi için “gereken” gümüş el, sancak, külah ve elbise parasını Behiç Efendi sağlamıştır.
Mehdi Hasan Baba’nın arkadaşlarının sorgu tutanağı. Göztepe’de Merdivenköy yolunda 26 numaralı köşkte mukim Melami Şeyhi Salih. BOA, DH.EUM.MH, 186/57. / BOA, Y.MTV, 8/82.
Börklüce Mustafa’nın yüzyıllar önce isyan ettiği bölgelerde Mehdi olarak ortaya çıkan Hasan Baba’nın aynı zamanda esrarkeş olduğu anlaşılır (bunun da eskinin mirası Kalenderî tavırdan yansıdığı şüphesizdir). Aydın, Nazilli çevrelerinde müritleri olması muhtemel kişilerle han odalarında esrar partileri düzenler. Yakalanıp sorgulandıktan sonra Limni adasına sürgüne gönderilir. Önceki yüzyılların Mehdilerine göre şanslıdır. Canını kurtarmış, üstelik hapiste geçireceği günler için cüz’i de olsa bir aylık bağlanmıştır. Bu vaziyette tam 16 yılını Limni’de sürgünde geçiren ve iyice ihtiyarlayan Hasan Baba affedilerek tahliye edilmiş ve almakta olduğu maaşı kesilmeden, memleketi olan Bayındır’a gönderilmiştir.
Kuzey Afrika’daki Bornu sultanının, kendisini Mehdi tehdidine karşı uyaran Osmanlı Devleti’ne teşekkür mektubu.
1912 – TERLİKÇİ SALİH EFENDİ
Vezneciler’de terlikçi bir şeyh
Osmanlılarda klasik dönemlerin şeyhler ve tarikatlara yönelik tedbirleri son dönemde de ihmal edilmemiştir. Melami Şeyhi Salih Efendi, İttihat ve Terakki’ye üye, hatta daha sonra milletvekili adayı olmasına rağmen, bir süre sonra muhalefete başlamasıyla Sinop’a sürgün edildi. Oradan Çorum ve Bilecik’e nakledilerek 1912’den 1918’e kadar toplam 5,5 yıl sürgünde kaldı. Vezneciler ’de 30 yıl boyunca işlettiği terlikçi dükkânında nafakasını çıkaran, etrafına topladığı bürokrat ve askerden oluşan kalabalık bir aydın kitleyi oldukça etkileyen bu son dönem şeyhinin sürgünü, tam anlamıyla modern zamanların sürgünüdür. Kendisine az da olsa bir yevmiye bağlanır, ama Salih Efendi sürekli gönderdiği arzuhallerle maaşının arttırılmasını talep eder!
Göztepe’de Merdivenköy yolunda 26 numaralı köşkte mukim Melami Şeyhi Salih. BOA, DH.EUM.MH, 186/57.
1243’teki Kösedağ Savaşı’nda, Moğollar, Anadolu Selçukluları mağlup etmişti. 1240’larda ortaya çıkan Babailer isyanı da, bu yenilgiyle sönümlenmişti. Kösedağ sonrası ortaya çıkan ve Osmanoğullarının da dahil olduğu beyliklerin hiçbiri, siyaset-ruhaniyet ilişkisi üzerine kurulmadı.
Geçenlerde, 3 Temmuz 2016 günü Sivas’ın 80 km. kadar doğusundaki Suşehri’nde, Kösedağ şehitlerini anma töreni yapıldı. Bilindiği gibi bu adı daha ilkokul çağında “Kösedağ Savaşı 3 Temmuz 1243’te Anadolu Selçuklu Devleti ile Moğollar arasında olmuştur” savı ile öğrenmiştik. II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde Selçukluların yenilgisi ile son bulan bu savaş, genellikle 13. yüzyılda Çinggis Han ordularının batıya doğru ilerlemesinin bir sonucu olarak görülür.
Savaşın olduğu dönemde artık Çinggis Han çoktan ölmüştür (1227), hatta 1243’te imparatorluğa hâkim olan bir Moğol hanı bile yoktur; idare daha çok kumandanların elindedir. Hülegü ortaya çıkıncaya kadar Anadolu Selçukluların bağlı olduğu bargâh, hükümdarlık karargahı Karakurum’dan ziyade, Sayin Han Batu’nun ordası olmuş gözüküyor. Nitekim savaş sonrası tabiiyeti kabul anlaşmasına Batu Han’ın nezdinde varılmıştı. Moğol orduları açısından Anadolu’yu istila etmek büyük bir planın parçası değildi. O yüzden de devrin Moğol kaynakları ta başından beri 1258’de ele geçirilecek olan Bağdat’ı önemserken, bizim için önemli olan Kösedağ’dan pek bahsetmezler. Hatta Reşideddin gibi devrin önemli kaynakları bu olayı Batınî, Nizarî-İsmailî seferleri ile bir kefeye koymuşlar ve Bağdat’la ilişkilendirmeye eğilim gösteren bilgiler vermişledir. Zira Moğollar için asıl tehlike, ruhaniyat ile siyaseti birleştirme eğilimleri idi.
Oysa Anadolu Selçuklu dönemi üzerinde yaptıkları araştırmalarla bilinen Osman Turan, Faruk Sümer ve onları izleyen tarihçiler, bu savaşı “Aleaddin Keykubat’ın ölümünden sonra meydana gelen ‘bünyevi zaafıyet’i fırsat bilen Moğolların hemen harekete geçmeleri” şeklinde yorumlarlar. Birisinin zafiyetinden yaralanarak hücuma geçmek anlayışı kaynaklarımızın ifadesi değil, tarih analizlerimizde kullandığımız anahtar sözcüklerden biridir. Bu açıdan Faruk Sümer’in daha 1232’de Alaeddin Keykubat’ın “il” olmayı kabul ederek Moğol üstünlüğünü tanımış olduğuna da işaret etmesi önem taşır. Alaeddin Keykubat’ın müdahaleci olmadan tüccarlara destek veren ve Akdeniz-Karadeniz ticaretini birbirine bağlamak için kuzey-güney doğrultusunda birçok kervansaray ve cami yaptırmış olması, seferlerini ticaret yolları üzerine kuran Moğol idaresinin dikkatini çekmişti. Dolayısıyla Anadolu değil, Karadeniz’in kuzeyi üzerinde odaklanılmış, 1229 ve 1232’de akınlar yapılmış ve 1236’da ikinci büyük sefer gerçekleştirilmiştir. Alaeddin Keykubat’ın il olmayı kabul etmesi bu dönemlere rastlar.
Öte yandan tarihçilerin sözettiği “zafiyet”, 1240’larda ortaya çıkan Babai isyanının Selçuklu güçleri tarafından bastırılması sonucu ortaya çıkan durum ile ilgili idi. Ayaklanma bastırılmış ve bu siyasi-ruhani içerikli harekete büyük bir darbe vurulmuşsa da, kıpırdanmalar halen devam ediyordu. Bu durum da Moğol idaresinin dikkatini çekmişti. Bu konu ile ne kadar ciddi olarak ilgilenildiğini, Çin’de Kubilay Han zamanında yazılmış 1280 tarihli bir belgede görmekteyiz. Bu Çince belgeden de görüleceği gibi, Kösedağ öncesinde meydana gelen Babai isyanı ve isyanın reisi Baba Resul (Baba İlyas), o dönemde ruhaniyet ve siyaseti birleştirmeye çalışmış olan Orta Asyalılarla beraber zikredilmektedir. Vaktiyle Osman Turan’ın yayınlamış olduğu yerli kaynaklardan Muhammed b. Mahmud el-Hatib’in risalesi de “eğer Moğol ordularının şevketi olmasa bunlar yüz kere isyan ederlerdi” ifadesiyle Moğol orduları ile “Hâricî-Batınî” zümreler arasında birebir ilişki kurmaktadır. Bu çerçevede Babailer isyanına ikinci darbenin 1243’te indirilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Kösedağ sonrası ortaya çıkan ve Osmanoğulları nın da dahil olduğu beyliklerin hiçbiri, bu tür siyaset-ruhaniyet ilişkisi üzerine kurulmamıştır.
Kösedağ şehitlerini anma töreninde konuşan Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ın “Genelde evlatlarımıza galip olduğumuz savaşlar anlatılır. Yenildiğimiz savaşlar, hatalarımız, kusurlarımız ortaya çıkmasın diye onlardan bahsedilmez. Ama Türkiye özgüvenini kazandıkça bunlardan bahsetmeye başladı” şeklindeki sözleri, yenilgi ile sona eren bu savaşın Beylikler ve Osmanlı dönemindeki uzun vadeli yankıları açısından ele alınmasının bize başka pencereler açtığını göstermektedir. Hal böyle olunca da, Suşehri ahalisinin bir savaşı telin etmek yerine o savaşla ilişkilendirilen bir savaşçı evliyayı anmaları, halk hafızasından öğreneceklerimiz konusuna dikkatimizi çekmektedir..
Nasıl bisküvi deyince insanın aklına Eti geliyorsa, darbe deyince de benim aklıma Roma Cumhuriyeti gelir. Şimdiye kadar bu köşede Roma Cumhuriyeti’nin, bizim Türkiye Cumhuriyeti’nin son 56 yılına benzeyen, darbelerle bezeli son 60 yılına sıkça değindik. Gerçekten de MÖ 87 yılında Sulla’nın darbesiyle başlayan bu darbeler süreci, MÖ 27 yılında cumhuriyetin yerini imparatorluğa bırakmasıyla son buluyor.
Roma Cumhuriyeti nereden baksanız (ki ben hesap makinesinde 509’dan 27’yi çıkardım, oradan bakıyorum) 482 yıl yaşamış bir cumhuriyet. Cumhuriyet öncesine dair tarihsel olarak bir şey söyleyemiyoruz, iyice efsane hâlinde yaşananlar… Yani inanır mısınız, bir kurdun alıp beslediği iki kardeş kurmuş hesapta krallığı. Hani keçi falan olsa anlarım, hem daha sevecen bir hayvan, sütü de çok güzel ama, “Bizim atalarımız kurtlar tarafından beslenmiş” diye ortada gezen Romalıları fantastik buluyorum, ne diyeyim.
Yalnız kurdun sütünden midir bilemiyorum ama cumhuriyet öncesi Roma Krallığı’nın kralları artık nasıl pis krallarsa, 500 yıl sonra bile “kral” lafını duyunca herkesin tüyleri ürperiyor. Zaten bu bahsettiğim son 60 yıldaki darbelerin çoğu da, “Yahu bu kral kesildi başımıza, bu devirde kimse şah değil, padişah değil, ha bezirgânlık dersen çarşı pazar çok şükür bezirgân dolu” diye ayaklanılarak yapılıyor. Misal Sezar arkadaş, “Yahu bu sistem tıkanmış, ikide bir hükümet değişiyor, bence olağanüstü hâllerde verilen diktatörlük yetkisi sürekli olsun, diktatör de hep ben olayım” deyince, senato “Kral ilan edecek kendini” diye Sezar’ı öldürüp darbe yapıyor.
Ama darbecilerin hesapları bildiğiniz gibi her zaman tutmaz ve bu sefer de Sezar’a yapılan darbe halkı ayaklandırıyor. Darbecileri bastıran da, halkın “Sezarın yeğenidir” diye sempati beslediği bizim Augustus oluyor. Daha önce de bu sayfalarda (bkz. #tarih, sayı 8) anlattığımız sancılı mücadelenin sonunda kazanan Augustus, kendisini tam yetkili, ölene kadar şef, başkomutan, milletin babası, sanat güneşi, taçsız kral gibi sıfatlarla tanımlayarak cumhuriyete son darbeyi vuruyor. Artık o tarihten sonra Roma İmparatorluğu demeye başlıyoruz.
Augustus her şeyi diyor da kendisine bir kral dedirtmiyor, bilakis altını çize çize primus inter pares, yani “eşitler arasında birinci” sıfatını kullanıyor. Yani 500 yıl öncesinin Roma krallarından hâlâ ödü kopan Romalılara, “Aramızda ayrı gayrı mı var, hepimiz eşitiz, ben bir tek işte biraz önde duruyorum” diyor. Hani biz yüzlerce yıl sonrasından bakıp “Ne cumhuriyeti canım, bildiğin imparatorluk olmuş bu” desek de, Roma halkı bu hikâyeyi gayet güzel yiyerek cumhuriyetlerini imparatorlukla değiştiriveriyor. Ama cumhuriyetiz demeye devam ediyor.
İşte Sezar’ın Rubikon’u geçip darbe yapması beş yıl sonra Brütüs ve arkadaşlarının Sezar’ı öldürüp darbeye kalkışmasına, bu kalkışma Markus Antonius, Augustus ve Lepidus’un ikinci troykasına, troykanın içinde Lepidas’ın saf dışı bırakılması Markus Antonyus ve Augustus’un birbirine girmesine ve savaştan galip çıkan Augustus’un, “Abi böyle çok başlılık olmuyor, her kafadan bir ses çıkıyor” diye en nihayetinde 500 yıllık Roma Cumhuriyeti’ni yıkmasına yol açıyor.
Ama netice itibariyle, dikkatli incelediğimiz zaman görüyoruz ki darbeler matruşka gibi, her darbenin içinden başka bir darbe çıkıyor, her darbe bir sonrakine zemin hazırlıyor.
Kan kardeşi olan Temucin ve Camuka, göç yolunda giderken aralarında fikir ayrılığı doğar. Dağda dururlarsa atlar dağılacak, düzlükte kalırlarsa koyunlar birarada duracaktır. Temücin de, Camuka’nın öne sürdüğü ikili düzeni değil, tek başlı bir yapıyı tercih ettiğini ileride kendi sözleriyle belirtecektir.
Bugün Moğolistan’ın başkenti Ulan Bator’un doğusundan akıp giden Tuula nehri boylarında önünde at üstünde dev bir Çinggis Han heykeli olan bir müze bulunmaktadır. 40 metre yüksekliğindeki heykelin içinden merdivenleri tırmanarak yukarı çıktığınızda, kuzeydoğuda sakin sessiz akıp giden Tuula görülür. Nehri görünce insanın aklına Çinggis Han’ın daha Temücin adını taşıyan bir çocukken, buz tutmuş Onon nehri üstünde aşık oynadığı günler gelir.
Temücin dokuz yaşında iken babası onu güvey hizmeti için Kongrat kabilesinden Dei Seçen’in yanına bırakır. Baba Yesügei oradan ayrılırken “köpeklerden korkar, aman dikkat edin” diye tembihte bulunur. Kısa süre sonra da Yesügei Bahadır zehirlenerek ölür. Temücin onbir yaşında iken, Kerait lideri Ong Han’ın himayesindedir. O sıralarda Ong Han’ın himayesinde başka bir genç daha vardır; onun adı bizim çizgi romanlardan da tanıdığımız Camuka’dır. İki genç birbirlerine aşık kemikleri hediye ederek başlayan dostlukla kan kardeşi olurlar. O dönem Moğolcasında kan kardeşliğine “anda” denmektedir.
Bu olaylardan birkaç sene sonra ileride Temücin’in eşi olarak göreceğimiz Börte başka bir kabile tarafından kaçırılınca, Ong Han’ın da himmetiyle iki arkadaş biraraya gelirler. Ong Han, Camuka ve Temücin üç koldan kaçıranlara hücum edip Börte’yi kurtaracaklardır. Bu vesile ile kardeşliklerini tazelemek isterler ve geleneğe göre “kan kardeşi olan kimselerin hayatı ve canı bir olur. Onlar birbirini terketmezler, birbirinin hayatını korurlar” diyerek büyük bir kayalığın bulunduğu yerde bir ağacın altında yeniden “anda” olurlar ve bunu kutlamak için de bir ziyafet tertip ederler. Böylece bu eski iki arkadaş birbuçuk yılı birlikte geçirir.
İlkbahar gelince, yeni bir yere göç etmeğe karar verirler Temücin ve Camuka üstlerinde çadır olan arabalarla giderken, Camuka ileride tarihçileri çok düşündürecek aşağıdaki şu sözleri söyler: “Dostum, Dostum Temücin!
Dağın yamacına konalım
At çobanlarımız
Çadırlara girsinler
Dere boyuna konalım
Koyun çobanlarımız ve kuzu çobanlarımız
Karınlarını doyursunlar”
Bu sözlerden bir şey anlamayan Temücin duraklar ve geride kalan katarın yanına gelmesini bekler. Kendi ailesinin arabaları gelince de annesine Camuka’nın sözlerini tekrarlar ve “anam senden bunun anlamını sormaya geldim” der. Daha annesi cevap vermeden Börte araya girer ve “İşte dostumuz Camuka böyle sebatsız biridir. Şimdi bizim aramızda onun canı sıkılıyor. Dostumuz söylediği sözlerle bizi kastetmiştir. Biz durmayalım, bilâkis büsbütün ayrılarak bütün gece yolumuza devam edelim, en iyisi budur” der ve Börte’nin fikrine uyularak yola devam edilir. Böylece Temücin ve Camuka yol ayırımına gelmiş olurlar.
Bu pasaj birçok tarihçi tarafından farklı şekilde değerlendirilmiştir. Camuka ile Temücin arasındaki yakınlığı kıskanan Börte’den tutun da, bu pasajın çok açık olduğunu ve burada hiç de şaşıracak bir şey olmadığını, Temücin’in Camuka’ya değil de Börte’nin laflarına şaşırdığının söylenmesine kadar.
Evvelce ben bu pasajı, “sosyo-politik yapılanma ve idarenin tek başlı mı çok başlı olması konusunda doğan fikir ayrılığından kaynaklandığı” şeklinde açıklamıştım. Bu açıklama atların ve koyunların sulanma ihtiyacına dayanıyordu ve ne de olsa teorik bir yaklaşımdı. Ancak geçenlerde genç bir Kazak tarihçisi bu pasajı “hayvanların tabiatı” açısından açıklama yoluna gitti.
Onun ifadesine göre eğer Camuka’nın dediği gibi atlar dağa çıkarılırsa, burada toplaşmak yerine ayrı ayrı yerlerde bulunurlar, onun için de çok başlı olmak isteyenleri temsil edebilirler. Koyunlar ise nehir kenarında düzlükte sürü halinde bulunurlar, onları tek başlı olarak idare etmek kolaydır. Temücin de, Camuka ve taraftarlarının öne sürdüğü ikili düzeni değil de tek başlı bir yapıyı tercih ettiğini ileride kendi sözleriyle belirtecektir (#tarih, Mart 2015, sayı: 10).
Kısacası yol ayrımı kaçınılmaz olmuştur. Demek ki kaynaklarda sözü edilen siyasi olayları değerlendirmek için sadece dilleri ve kitaptan öğrendiğimiz tarihi bilmek yetmemektedir. Sözkonusu dönemin yaşamını bütüncül olarak anlamak, örneğin step hayatındaki hayvanların tabiat ve davranışlarını da bilmek gerekir.
Sokrates’ten bu yana totaliter devletlerin, yönetimlerin, zihniyetlerin hukuku tutsak kıldığı, güdümüne aldığı yüzkızartıcı mekanizmalar, uygulamalar gördük. Bugün ülkemizde de, yasaları kim çiğnerse çiğnesin, “hesap ver”ilmesini sağlayacak bir ana metin istenmiyor.
Açık Radyo’da Ömer Madra’nın 1999’da Bakır Çağlar ile yaptığı söyleşiye, Gülmekten Ölmek’in bir uçköşesinde değinmiştim. O karşılaşmanın çıkış noktasında, aynı yıl yapılan iki konuşma yeralıyormuş: Anayasa Mahkemesi başkanı Ahmet Necdet Sezer’in ve Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un canalıcı çıkışlarına, Bakır Çağlar’ın yorumlarına bugün, 17 yıl sonra baktığımızda tüylerimizin ürpermesi işten değil: Hukuk devleti, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü bağlamında, bir toplumun tarihinde kısa sayılabilecek bir süre içinde yaşanan irtifa kaybı gerçekten de can yakıyor.
Gelgelelim, hukuk tarihi açısından değerlendirdiğimizde, ne bir yenilik sözkonusu, ne -belki de- bir gelişme. Birkaç dayanak noktası üzerinden harekete geçebiliriz burada:
Apuleius’un Altın Eşek’i 2 bin yaşında. Ne okuyoruz o görkemli metinde:
“Ey ilkel yaratıklar, hatta mahkeme sürüleri, hatta, hatta togalı akbabalar, günümüzde bütün hâkimlerin yargılarını para için satmasına neden şaşırdınız? (…) Hercules aşkına, şöhreti dünyaları aşan Yunanlı komutanlar arasında bile hep o aynı ünlü çekişme yaşandı durdu. Eğitimi ve bilgisi kimselerle kıyaslanmayan Palamedos haksız suçlamalar yüzünden ihanetten hü küm giydiğinde de; sıradan bir savaşçı olan Odysseus, savaşta gösterdiği cesaretiyle eşsiz bir adam olan Aiax’a tercih edildiğinde de. Atinalılar tarafından, şu keskin zekâlı yapıcılar, şu kontürlü bilginin öğreticileri olanlar tarafından yürütülen yargılama ne tür bir yargılamaydı? Tanrısal bir önseziye sahip olan o yaşlı adam, hani Delphoi tanrısının bilgelikte bütün ölümlülere üstün tuttuğu adam, son derece çirkin bir hizipçiliğin dalavereleriyle ve kıskançlığıyla oyuna gelmedi mi, gençliği bozuyormuş diye?”
Apuleius, sözü Sokrates’in ölüme mahkûm edildiği mahkemeye böyle getirir ve son ağır yorumunu okurunun önüne sürer: “Ama yurttaşların alınlarına sonsuza değin sürecek bir rezaletin damgası da vurulmuş oldu”.
Bin yılı aşkın süre geçmiş aradan, yaklaşık 1220-1250 arasına tarihlenen Carmina Burana’nın ilk şarkı-şiirinden alıntı dizelerde aynı diklenmeye tanık oluyoruz:
“Rütbe sahipleri için / hukukî sebep mangırdır; / ancak mangırı görünce / hâkimler bir karara varır. / Büyük söylevleriyle mangır / saptırır bütün adaleti / yoksul kapı dışarı edilip / yenir tam hakkı / pervane olurlar zenginlere / onlardır çünkü hazinenin kapısı. / Hâkimler ayaklarına kapanır, / zenginin dilediği hemen yapılır; / nerede mangır hâkimse / suçlular haklı çıkartılır”. (…)
1304 doğumlu Petrarca, yedi yıl boyunca Roma hukuku öğrenimi görür ve okul biter bitmez, “şüphesiz onurlu bir uğraş” olduğunu kabul ettiği hukuk alanında çalışmaktan “kötüye kullanıldığı âşikâr”lığı nedeniyle vazgeçer: O koşullarda hukuka hizmet etmenin onurdan yoksun olmayı kabul etmekle bir olduğunu aktarır Geleceğe Mektub’unda.
Batı uygarlığında en geniş anlamıyla Hukuk’un geçirdiği evrimin güzergâhını bir bu soy kaynak metinlerden, bir de ünlü mahkeme sahneleri ve dava kayıtlarından izleyerek görebiliriz: Sokrates’inkinden Dreyfuss davasına gidesiye çok sayıda örnekdurum.
Sonra ne değişti? Bütün XX. yüzyılı totaliter devletlerin, yönetimlerin, zihniyetlerin hukuku tutsak kıldığı, güdümüne aldığı yüzkızartıcı mekanizmalar, uygulamalar katetmedi mi?
Jacques-Louis David’in “Socrates’in Ölümü” adlı tablosu, ünlü filozofun yargılandıktan sonra baldıran zehiri içerek ölüme gidişini tasvir ediyor (1787).
III. Reich’ın, Faşist İtalya’nın, Vichy hükümetinin hâkimleri, yargıçları, savcıları hukuksuzluk devletlerinin hukukçuları olarak 1945 sonrası yargılandılar. Moskova duruşmalarının, Franco’nun ‘adli bekçileri’, McCarthy döneminin lejyoner sözde hukukçuları arkalarında hiçbir şeyin temizleyemeyeceği siciller bıraktılar.
Osmanlıları geçtim, Cumhuriyet Türkiyesi dünden bugüne Adalet’i boynubükük kılmadı mı? İstiklâl Mahkemeleri’nden Yassıada’ya, 12 Eylül’den son on yılın bulanık davalarına geçeduralım: Hukuk adamları Adalet’in korunamadığını, bundaki “pay”larını doğuran nedenleri bize dosdoğru anlatabilirler mi? Umberto Eco’nun güzelim önsözüyle yayımlanan, Renzo o aynı ünlü Tosi’nin hazırladığı dev Kadim Yunan ve Latin Özlüdeyişler Sözlüğü’nün içerdiği 2286 maddenin 135’i “Adalete ve Yasalara Dair” olanlarını içeriyor. Sami Selçuk’un konuşmalarında ve yazılarında sık sık gönderme yaptığı bu deyimleşmiş sözler, tıpkı “Adalet Mülkün Temelidir” gibi, hukukçuların tanıdığı temel dayanaklardır. Gelgelelim, unutmamak gerekir: Tanımak, bilmek başka; uygulamak, benimsemek başka.
Hukukçuların “günâh”larının çocuklarını bile bağladığını, etkilediğini vurgulayan bir söz: “Babalar olgunlaşmamış üzüm yemişse, çocuklarının dişleri kamaşacaktır”.
Fiat iustitir et pereat mundus! “Tek adalet yerine gelsin de, varsın dünya yokolsun” Kant’ın sevdiği deyimlerden biriymiş. Buna karşılık Hegel değiştirmiş sözü: “Dünya yokolmasın diye Adalet yerini bulsun”.
Bir başka özlüdeyiş: “Acil yargılama pişmanlığın eşiğine götürür”.
Tacitus’tan Thomas More’a, Montesquieu’ye uzanan bir başkası: “Yasa sayısı ne kadar artmışsa Devlet o kadar çürümüş demektir”.
★ ★ ★
Yarım yüzyıla yakın bir süredir despotik bir ararejime ait bir Anayasa’nın çerçevesini çizmeyi sürdürdüğü bir toplumsal yaşam kuşatıyor bizi. Can Yücel’in “kanun çalacağız diye çıktılar ortayere / çaldılar kanunu yerden yere” şiiri yaşlanadursun, yeni (demokratik, özgürlükçü, çoğulcu) bir anayasa yazılmasını sağlayamadı siyasal irade(ler).
Türkiye, yüksek düzeyde hukukçular yetiştirmiş bir ülke. Topluma önerilerini sundular. Onlara güven duyulmuyor besbelli: Yasaları kim çiğnerse çiğnesin, “hesap ver”ilmesini sağlayacak bir ana metni istemiyorlar çünkü. Hukuk düzeninin güdümlü olacağı ve kalacağı, güvendikleri hukukçuların bu durumu gözetecek bir karşı-düzenin bekçisi kılınacağı bir yapı, istenen. Söz, içine düşürüldüğümüz durumu yüzyıl önce dile getirmiş Kafka’da, bir kez daha…
FRANZ KAFKA
Yasa Önünde
“Yasanın önünde bir nöbetçi durur. Bu nöbetçiye taşralı biri gelir ve yasaya girmek için izin ister. Ama nöbetçi ona bu izni veremeyeceğini söyler. Adam düşünür ve daha sonra girip giremeyeceğini sorar. ‘Olabilir,’ der nöbetçi, ‘ama şimdi olmaz.’ Yasanın kapısı her zaman açık durduğundan ve nöbetçi de kenara çekildiğinden adam kapıdan içeriye bakmak için eğilir. Nöbetçi bunu fark edince gülerek şöyle der: ‘Eğer sana bu kadar cazip geliyorsa ben yasaklamama rağmen içeri girmeyi dene. Ama şunu unutma: Ben güçlüyüm. Ve ben en alt kademedeki nöbetçiyim. Salondan salona geçtikçe her biri bir öncekinden daha kudretli olan nöbetçiler göreceksin. Üçüncünün görünümüne ben bile tahammül edemem.’ Taşralı adam bu türden zorluklarla karşılaşacağını hiç ummamıştır, yasalar herkese ve her zaman açık olmalı, diye düşünür, ama kürk paltolu nöbetçiyi, iri, sivri burnunu, uzun, seyrek, siyah Tatar sakalını yakından inceleyince girmesine izin verilene kadar beklemeye karar verir. Nöbetçi ona bir tabure uzatır ve kapının yan tarafına oturmasına izin verir. Adam orada günlerce, yıllarca oturur. İçeri girmek için birçok kez girişimde bulunur ve nöbetçiyi yalvarmalarıyla bıktırır. Nöbetçi sık sık kısaca sorgular onu, memleketini sorar ve daha başka şeyleri de, ama bunlar, kodamanların laf olsun türünden sorduğu sorulardır, sonunda taşralıya onu henüz içeriye alamayacağını yineler. Yola çıkarken yanına pek çok malzeme almış olan adam, nöbetçiye rüşvet vermek için ne kadar değerli olursa olsun her şeyini sunar. Nöbetçi gerçi hepsini kabul eder ama bir yandan da, ‘Bir şey kaçırdığını sanmayasın diye alıyorum bunları,’ der. Taşralı adam onca yıl nöbetçiyi neredeyse gözlerini hiç ayırmadan gözler. İçerideki nöbetçileri unutur ve bu ilk nöbetçiyi, yasaya girmesinin tek engeli olarak görür. İlk yıllarda, kara bahtını bağıra çağıra lanetler, daha sonra, yaşlanınca, ağzının içinden homurdanır. Çocuklaşır, nöbetçiyi yıllarca incelerken kürk yakasındaki pireleri bile tanıdığı için o pirelerden kendisine yardım etmelerini, nöbetçinin fikrini değiştirmesini sağlamalarını ister. Sonunda görme gücü zayıflar, etrafının gerçekten karardığını mı yoksa gözlerinin mi kendisini yanılttığını bilemez. Ama sonra karanlıkta, yasanın kapısından sönmemecesine yayılan bir ışıltı fark eder. Artık ömrünün sonuna gelmiştir. Ölümünden önce kafasının içinde bütün o yılların deneyimleri bir tek soruda toplanır, bu soruyu o güne kadar nöbetçiye sormamıştır. Uyuşan bedenini doğrultamadığı için adama işaret eder. Boylarının arasındaki fark taşralının aleyhine değiştiği için nöbetçinin onun üzerine iyice eğilmesi gerekir. ‘Neyi öğrenmek istiyorsun?’ diye sorar nöbetçi, ‘doymak bilmiyorsun.’ – ‘Herkes yasaya ulaşmaya çalışıyor,’ der taşralı adam, ‘nasıl oluyor da bunca yıldır benden başka kimse içeriye girmek için izin istemedi?’ Nöbetçi, adamın ölmek üzere olduğunu anlar, duymayan kulaklarına duyurabilmek için bağırır: ‘Başka kimse buradan giremezdi de ondan, çünkü bu kapı sadece senin içindi. Artık gidip kapatacağım onu.”
Kafka’nın Dava adlı romanının 9. bölümünde yer alan, ancak çok daha önce (1915), yazarın sağlığında kısa hikaye olarak yayımlanan metinden…)
Siyasi bir araç olarak suikast, çağlar boyunca sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak tarihi etkiledi. Gerçekten öyle mi? Sansasyon yaratan, tetikçilerini meşhur eden, üzerine kitaplar yazılıp komplo teorileri üretilen unutulmaz suikastlar, aslında ne katillerin ne de perde arkasındakilerin istediği sonuçları doğurdu. Tarihin tekeri geri dönmüyor.
Amerika Birleşik Devleri’nin tamamında köleliği kaldıran Başkan Abraham Lincoln bir suikaste kurban gitmiş, iki hafta sonra İngiltere Başbakanı Benjamin Disraeli, Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada şöyle demişti: “Suikast hiçbir zaman dünya tarihini değiştirmemiştir. Caesar’ın kurban edilmesi bile ülkesinin önlenemez kaderini yerinden oynatamamıştır”.
Disraeli haklı mıydı? Avusturya veliahtına Saraybosna’da sıkılan tek bir kurşun, Avrupa kazanını patlattığına göre haksız olduğunu söyleyebiliriz, ama bu ünlü suikastı düzenleyenlerin amacı bir dünya savaşı başlatmak değildi. Suikast daha eski çağlarda, geleceği hazırlamak için güçlü bir sistem kurmamış toplumlarda, bir liderden diğerine geçiş sorununu çözmekte sık kullanılan bir siyasi yöntemdi. Kabile önderleri, krallar, sultanlar arasında başa geçmek veya iktidarını pekiştirmek için babasını, kardeşini, hatta Neron gibi annesini üstü az çok kapalı suikastlarla öldürtenlere rastlanıyordu. Birkaç grubun iktidarı ele geçirmek için uğraştığı dönemlerde veya güçlü bir yabancı düşmanı yok etmek amacıyla da bu yönteme başvurulmuştu. Hatta Machiavelli gibileri, rakiplerinden kurtulmak isteyenlere suikastı “iyi bir çare” olarak tavsiye etmişlerdi.
Ancak suikast en eski zamanlarda bile tarihin yönünü veya bir sistemi değiştirmekte, hele hele ortadan kaldırmakta en az rol oynayan siyasi yöntem biçimiydi. İktidara karşı muhalefet etmek için başka yöntemlerin de geliştiği modern çağlarda, bu gerçek daha da bariz bir şekilde ortaya çıktı. Suikast siyasi eylemlerin en kolayıydı; bir çeşit tembel işiydi. Hançeri saplayan, tetiği çeken, bombayı atan, öldürdüğü kişinin ünü sayesinde tarihe geçebiliyordu ama, kahramandan çok, geri plandaki başka bir gücün kuklası, kiralık bir tetikçi, tek başına hareket ettiğinde de fanatik, hatta meczup olarak anılıyordu.
Her suikastçı kendince “haklı” bir neden uğruna hareket ettiğine inanıyordu ama en çok sempati toplayacak davalarda bile, eylem olup bittikten sonraki olaylar eylemcinin denetiminin dışındaydı. Genellikle önce büyük bir gürültü kopuyor, ardından olayla ilgisiz pek çok insan acı çekiyor, sistem ise bir türlü yerinden oynamıyordu. Örneğin Alman subaylarından bir bölümünün Hitler’e karşı Temmuz 1944’te hazırladığı suikast başarılı olsaydı bile, tamamen Nazileşmiş devleti ele geçirebilecekleri, ardından Alman halkına daha az acı çektirecek bir barış elde edebilecekleri şüpheliydi. Ülke tek bir bombayla kolayca kurtarılabilecek durumda değildi.
“Bir insanı öldürebilirsiniz ama bir düşünceyi öldüremezsiniz”. Amerikalı vatandaşlık hakları eylemcisi Medgar Evers 12 Haziran 1963’te, sık sık Sofokles’e atfedilen bu sözleri söyledikten az sonra bir suikasta kurban gitti. Düşüncesi gerçekten de ölmedi. Bu düşünce “kötü” olsaydı bile ölmeyecekti.
JEAN-PAUL MARAT- MAHMUT ŞEVKET PAŞA- ERNST VOM RATH – HEYDRICH
Katillere bumerang etkisi
Bazı siyasi cinayetler, düzenleyenlerin tümüyle ezilmesine yol açtığı gibi, tersine bir etki yaratarak olayla ilgisi olmayan sayısız insanın da kurban edilmesiyle sonuçlandı.
Yakın tarihimizde biri başarılı iki suikast girişimi de, hedef aldığı iktidarların işine yaradı. 11 Haziran 1913’te Sadrazam Mahmud Şevket Paşa, Harbiye Nezareti’nden (İstanbul Üniversitesi merkez binası) Babıâli’ye giderken otomobilinde pusuya düşürülerek öldürüldü. Saldırı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni hedefleyen bir girişimin parçasıydı, ancak sonuçta bu partiyi tam anlamıyla iktidara getiren bir vesile oldu. İttihat ve Terakki, kolları sıvayarak bütün muhaliflerine yönelik bir sindirme harekatına girişti, sadece devlet adamları değil gazeteciler de bundan nasibini aldı. Sözü bir romancıya bırakırsak: “Mahmud Şevket Paşa son nefesini verdiği andan itibaren, bütün tahkik, takip ve tevkif işlerini kendi eline alan Cemal Bey (İttihatçı önder, dönemin İstanbul Muhafızı), İstanbul şehrini bir limon gibi sıkıyor ve içindeki her çeşit kargaşalık ve muhalefet asidini bir sel halinde ortaya döküyordu. Bu sel, bütün karakolların, tevkifhanelerin, hapishanelerin her tarafını ağzına kadar dolduruyor, sanki bodrum katlarının deliklerinden, tavan aralarından, helâ pencerelerinden dışarıya taşıyordu” (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi).
Marat öldürüldüğü banyo küvetinde, Jacques Louis David’in tablosu.
Bunun bir benzeri, 1926 yazında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’i hedefleyen bir suikast girişiminin ortaya çıkarılmasından sonra yaşandı. İzmir’de yapılması düşünülen suikastın tetikçileri, olağan şüphelilerdi. Gazeteci öldürerek (1909-1910’da suikasta kurban giden Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Beyler) ustalaşmış Abdülkadir Bey gibi bazı İttihatçı tetikçilerin bu suikastın da arkasında oldukları hemen anlaşıldı. Ancak iktidar suikast girişimini, zaten bir avuç kalmış diğer muhaliflerini de sindirmek için bir vesile olarak gördü.
Yakın Türkiye tarihindeki bu olaylar, acı sonuçları bakımından aşağıda vereceğimiz örneklerle karşılaştırıldığında solda sıfır sayılır:
Tevrat’ta Yudit adlı bir Yahudi kadının, halkının intikamını almak için Babil komutanı Holofernes’i baştan çıkararak öldürüşünü anlatan hikaye, 13 Temmuz 1793’te Paris’te gerçeğe dönüştü. Fransız Devrimi’nin dönüm noktalarından biriydi. Ülkeyi yöneten Ulusal Konvansiyon, “girondin” denilen sağ kanatla “montagnard” denilen sol kanat arasında ikiye bölünmüş, ancak radikaller öne çıkarak diğer grubu ezmeye başlamıştı. En ünlü “montagnard” hiç kuşkusuz Jean-Paul Marat’ydı.
Girondinlerin arka arkaya giyotine gönderildiği 1793 yazında, taşralı 24 yaşında bir genç kız olan Charlotte Corday, idamların başlıca sorumlusu olarak gördüğü Marat’yı öldürmek niyetiyle Paris’e geldi. Önce ünlü öndere hayranlık dolu mektuplar yollayarak dikkatini çekmeye çalıştı; sonunda evinin kapısını çaldı. Marat deri hastalığını gidermek için, âdeti olduğu üzere banyosundaydı. Önündeki tahta kalasa yaydığı yazılarla uğraşıyordu (şair Lamartine’e göre idam edilecek kişilerin listesini hazırlamaktaydı). Charlotte, çok önemli bir bilgi vereceğini iddia ederek Marat’nın huzuruna çıktı ve taşradaki “hain” girondinlerle ilgili uydurma bilgiler verdi, sonra da eteğinin kıvrımları arasından çıkardığı bir kasap bıçağını adamın göğsüne sapladı.
Dört gün sonra giyotine giden Charlotte Corday, zamanla bir çeşit melek ilan edilecekti ama giriştiği eylemin sonuçları acı oldu. Marat’nın ölümünden sonra idam edilen girondin sayısı, Marat’nın kendisinin mahkum ettirebileceği rakamları bile aştı, “Büyük Terör” devrine giren Fransa bu süre içinde Marat’yı bir devrim şehidi mertebesine yükseltti.
SS lideri Reinhard Heydrich’in Prag’da içinde vurulduğu otomobil suikasttan az sonra.
Ancak suikastları kullanmakta Nazilerle kimse yarışamazdı. 7 Kasım 1938’de Herschel Grynszpan adında 17 yaşında genç bir Yahudi, Paris’teki Alman büyükelçiliğine daldı. Babası Almanya’da iktidardaki Nazi hükümeti tarafından Polonya’ya sürülen 10 bin Yahudiden biriydi. Delikanlı karşısına çıkan elçiliğin üçüncü kâtibi Ernst vom Rath’ı vurdu. İki gün sonra Alman Propaganda Bakanı Dr. Joseph Goebbels “kendiliğinden” protestolar düzenlenmesi emrini verdi. Bu emrin sonu, “Kristallnacht” (Kırık Camlar Gecesi) oldu: Almanya ve Avusturya’da 9-10 Kasım 1938 gecesi, SS çetelerinin öncülüğünde Yahudi işyerleri, evleri ve sinagoglarına yönelik büyük bir saldırı düzenlendi.
Buna benzeyen bir başka olay da, SS şefi Himmler’in yardımcısı Reinhard Heydrich’e Alman işgali altındaki Çekoslovakya’da düzenlenen suikasttı. Heydrich, 27 Mayıs 1942 sabahı Prag’da üstü açık yeşil Mercedes’iyle yolda giderken Jan Kubiš adlı bir Çek ve Jozef Gabčik adlı bir Slovak militanın saldırısına uğradı. Bir el bombasıyla yaralanan Heydrich birkaç gün sonra hastanede öldü. Suikastçılar, İngiltere’de sürgündeki Çekoslovak özgür ordusunun iki subayıydı. “Antropoid Operasyonu” adını verdikleri suikast planını uygulamak üzere ülkelerine geri dönmüşlerdi. El bombasını attıktan bir süre sonra yakalanıp öldürüldüler.
Naziler Çekoslovakya’dan vahşice intikam aldılar. Çek direniş hareketine mensup sayısız insanın öldürülmesi yetmiyormuş gibi, misilleme olarak Lidice adlı bir Çek köyü yıkıldı, 16 yaşının üstündeki bütün erkekler ve 70 çocuk öldürüldü, kadınlar toplama kamplarına gönderildi. Şu soruyu sormamak elde değildi: Heydrich’in öldürülmesi bu kadar yüksek bir bedele değer miydi? Bir teze göre, Londra’da sürgündeki Çek hükümeti, kendini kanıtlamak için bu işe girişmişti. Suikastın Çekoslovakya’da asıl direnişi yürüten komünistlerin prestijini sarsmaya yönelik bir operasyon olduğu da öne sürüldü.
JULIUS CAESAR – ABRAHAM LINCOLN
Boşu boşuna yok edildiler
Roma diktatörü Caesar ve ABD Başkanı Lincoln yaklaşık 2000 yıl arayla suikaste kurban gitti; ancak başlattıkları radikal değişim süreçleri aynı yolda devam etti.
Başkan Abraham Lincoln’u 15 Nisan 1865’te Washington DC’deki Ford Tiyatrosu’nun bir locasında oyunu seyrettiği sırada öldüren John Wilkes Booth, arkadaşlarıyla kumpas kurarken suikast günü için “İdes” parolasını kullanmıştı. “İdes”, Romalıların ayın ortasındaki güne verdikleri isimdi ve Julius Caesar, Mart ayının İdes’inde (MÖ 15 Mart 44) öldürülmüştü.
Aralarında neredeyse 2000 yıllık bir zaman farkı bulunan bu iki suikastın birçok paralellikleri vardı. İki lider de sistemi derinden sarsıp değiştiren politikalar uygulamıştı. İlki Roma cumhuriyetinin sonunu getirecek reformlarıyla imparatorluğun yolunu açmıştı, ikincisi ABD’yi ikiye bölmek ve bir içsavaş yürütmek pahasına köleliğin kaldırılmasını sağlamıştı. İkisi de bu radikal değişimleri dayatırken sert tedbirlere başvurmuştu; Caesar kendini ömür boyu diktatör seçtirmiş, Lincoln anayasada kişisel özgürlüklerin garantisi kabul edilen habeas corpus ilkesiyle ilgili maddeyi askıya almıştı.
Suikasta giden yolda da benzerlik vardı. Caesar, öldürülmeden bir ay önce Lupercalia bayramında bir deneme yaptı. Bayram sırasında en yakınlarından biri olan Marcus Antonius, diktatöre bir taç sundu. Coşkulu kalabalık bir anda suspus oldu ve Caesar biraz bekledikten sonra tacı geri çevirdi. Bu bir bayram şakası mıydı, bir kamuoyu yoklaması mı? Ne olursa olsun Roma cumhuriyetinin ilkelerini korumayı amaçlayan muhalifler, bu hareketi diktatörün kendini kral ilan etmeye hazırlandığına yordular. Bu olay Caesar’ı öldürme kararı vermelerinde kuşkusuz etkili oldu.
Lincoln’un katili, tanınmış tiyatro oyuncusu John Wilkes Booth ise iç savaşta köleliğin kaldırılmasına karşı çıkan bir konfederasyon (güney) yanlısıydı. Savaş boyunca kuzeyde güneyin bir casusu olarak çalışmıştı. Lincoln’u öldürdüğü sırada, iç savaş zaten kuzey tarafından kazanılmıştı. Ancak Booth’u harekete geçiren, suikasttan dört gün önce Lincoln’un yaptığı bir konuşma oldu. Başkan bu konuşmada, siyahların oy kullanma hakkından söz ederek kölelik yanlısı Booth’u iyice çıldırtmıştı.
Suikastçılar nasıl bir sonuca ulaşmayı hedefliyordu? Caesar’ı senatoda sıkıştırarak 23 yerinden hançerleyen senatörler grubu, kendilerine “liberatores” (kurtarıcılar) adını takmıştı; cumhuriyeti kurtarma şansları olduğuna ciddi olarak inanıyorlardı. Booth ve komplocu arkadaşları ise sadece intikam peşindeydiler. İki suikastta da katillerin sonu birbirine benzedi; kaçtılar, kovalandılar ve öldürüldüler.
Sonuç da aynı oldu: Saat geriye dönmedi. Roma Caesar’ın çizdiği yola girdi, eski cumhuriyeti geride bırakarak tek bir önderin yönettiği imparatorluğa dönüştü. ABD’de siyahlar elde ettikleri özgürlüğe sonraki yıllarda başka haklar da eklediler; bir daha hiçbir eyalet federal sisteme başkaldırarak birlikten ayrılmaya kalkışmadı. Tarihin bu iki ünlü suikastı da boş yere düzenlenmişti.
Bosna Hersek’i Avusturya’dan kurtarmak için atılan kurşun, dört yıl sonra istenen sonucu verdi ama, patlayan 1. Dünya Savaşı milyonlarca insanın ölümüne neden oldu.
On dokuz yaşındaki Bosnalı Sırp Gavrilo Prinçip, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da Avusturya-Macaristan Veliahtı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie Chotek’i iki el ateş edip öldürürken bir dünya savaşı başlatmayı amaçlamıyordu. O sadece ülkesi Bosna-Hersek’i 1878’de işgal, 1908’de ilhak eden Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu protesto ediyordu. Prinçip, Mlada Bosna (Genç Bosna) adlı bir gizli örgütün üyesiydi ve kendisini “Yugoslav” yani kelime anlamıyla “Güney Slav” milliyetçisi olarak tanımlıyordu.
Kendisi göremediyse bile (savaş bitmeden az önce hapiste öldü), hedefine ulaştığını söyleyebiliriz: Avusturya yenildiği için, savaş bittikten sonra bütün “Güney Slavları” Sırbistan önderliğinde tek bir krallıkta birleştiler, bu ülke de 1929’da “Yugoslavya” adını aldı. Ancak bu arada dünya dört yıllığına kan gölüne dönüştü ve bu olayla ilgili ilgisiz milyonlarca insan öldü.
Saraybosna 1914 bir fotoğraf: Suikasttan sonra Prinçip yakalanıyor.
Tabancasını ateşlediği gün, değil Prinçip’in, hiçkimsenin tahmin edemediği bir olaylar zinciri başladı. Avusturya suikasttan Sırbistan’ı sorumlu tutarak bir ültimatom verdi, bu ülkenin hâmisi Rusya harekete geçti, araya Avusturya’nın büyük ortağı Almanya girdi, domino taşları bir ay içinde arka arkaya devrilerek dönemin bütün imparatorluklarını birbirine kattı. Prinçip’in sıktığı kurşun 1. Dünya Savaşını başlatan kıvılcımı çakmıştı.
Birbirleriyle yakın bağları olan ve özellikle Fransa ile Almanya’da geniş tabanlara sahip Avrupalı sosyalistlerin Temmuz ayı boyunca süren diplomatik kriz sırasında belki bu ateşi söndürmek için bir şansları vardı. Ancak güçlerini kendi hükümetlerine baskı yapmak için kullanmakta tereddüt ettiler. İtibarı en yüksek, en popüler barışçı önderlerden Fransız sosyalist Jean Jaurès’in 31 Temmuz 1914’te Paris’te bir lokantada yemek yerken milliyetçi bir Fransızın tabancasından çıkan tek kurşunla can vermesi, barışa karşı yapılmış son sembolik suikasttı: Ertesi gün Almanya Rusya’ya savaş ilan etti, üç gün sonra Fransa ve İngiltere de savaşa girdiler.
JF KENNEDY- MARTIN LUTHER KING- OLOF PALME
Esas failler meçhul kaldı
ABD Başkanı JF Kennedy veya İsveç Başbakanı Olof Palme suikastlarının neden işlendiği anlaşılamadığı gibi, ortaya atılan tezler cinayetleri büsbütün kararttı.
Suikastçının bir adı da tetikçidir, çünkü özellikle önemli bir lider öldürüldüğünde, kimse öldürenin tek başına hareket ettiğine inanmaz. Katil yakalansa bile, onun arkasındaki gizli eli bulmak için bir çaba başlar. Bazen bu çaba öyle komplo teorileri doğurur ki suikastı perdeleyen yeni bir sis tabakası yaratır. Bunun en iyi örneği, ABD Başkanı John Fitzgerald Kennedy’nin 22 Kasım 1963’te Texas’ın Dallas kentinde Lee Harvey Oswald’ın tüfeğinden çıkan bir kurşunla öldürülmesidir.
‘Derin’ cinayetler Kennedy’nin katili Oswald’ın yakalandıktan sonra Jack Ruby tarafından öldürülmesi spekülasyonlara yol açmış, her iki cinayetin de “derin devlet”le ilişkisi yıllarca tartışılmıştı. Hâlâ tartışılıyor.
Oswald suikasttan sonra tüfeğini saklayarak ateş ettiği binadan ayrıldı ve polisler tarafından kovalandıktan sonra yakalandı. Ancak herhangi bir açıklama yapmasına fırsat kalmadan, iki gün sonra Jack Ruby adlı fuhuş ve kumar işleriyle uğraşan bir Dallaslı tarafından vurularak öldürüldü. Bu olay, suikastla ilgili komplo teorilerini ateşledi. Susturulan Oswald’ın suç ortakları veya “efendileri” kimdi? Aradan 53 yıl geçti, Warren Komisyonu, Rockefeller Komisyonu ve Temsilciler Meclisi Suikastlar Komisyonu gibi üç komisyonun yıllar harcayarak yaptığı üç ayrı soruşturmaya ve yazılan sayısız kitaba rağmen bu soruya kesin yanıt bulunamadı.
Öne sürülen tezler, muhtemel şüphelilerin eksiksiz listesi gibiydi: Başkanın kardeşi Adalet Bakanı Robert Kennedy’nin köküne kibrit suyu dökmeye karar verdiği İtalyan mafyası; ABD’nin devirmeye çalıştığı Küba lideri Fidel Castro; Oswald’ın birkaç yılını geçirdiği Sovyetler Birliği; başkanın azılı düşmanı J. Edgar Hoover’ın yönettiği federal polis teşkilatı FBI; olayı örtbas etmeye çalışan ve mafyayla yakın bağları olan haberalma teşkilatı CIA… Sonuç: Bugün Amerikalıların bir bölümü Oswald’ın gerçekten tek başına hareket ettiğini düşünürken, diğerleri ise “gerçeğin” asla öğrenemeyeceğine inanıyor.
Kennedy cinayetinin bu komplo teorilerine yol açmasının bir nedeni de, beş yıl sonra 4 Nisan 1968’de Tennessee’deki Memphis kentinde bir motel odasının balkonundayken çenesine saplanan bir tüfek kurşunuyla öldürülen Martin Luther King’di. Afrikalı Amerikalıların vatandaşlık hakları için mücadele eden barışçı siyah önderin pek çok düşmanı vardı. Ordudan atılmış, ufak tefek hırsızlıklardan sabıkası olan beyaz katil James Earl Ray’in tek başına hareket ettiğine kimse inanmadı. Yakalandıktan sonra Ray, asıl katilin “Raoul” adında bir kişi olduğunu söylemiş, babası ise, “Oğlum bu işi tek başına yapacak zekaya sahip değil” diyerek cinayeti birilerinin planladığına işaret etmişti.
Temsilciler Meclisi Suikastlar Komisyonu olayı ele aldığında, iki beyaz işadamının Ray’i bu cinayet için kiraladığını iddia eden yeni bir tanık ortaya çıktı. Üstelik, FBI’ın bu iddiadan önceden haberdar olduğu da anlaşıldı. FBI Başkanı Hoover’ın siyah öndere duyduğu nefret herkes tarafından bilindiğinden, kuşkular federal polis teşkilatına döndü. Temsilciler Meclisi Komisyonu, sonunda FBI’ın “görevini suiistimal ettiğine” karar verdi ama James Earl Ray, bu cinayetten hüküm giymiş tek kişi olarak kaldı.
Suikastten az önce Başkan Kennedy öldürülmeden az önce. Yanında eşi Jacqueline, önlerinde ise suikastta yaralanan Texas Valisi John Connally ve eşi Nellie bulunuyor.
Kennedy vakasına benzer bir başka cinayet de 28 Şubat 1986 akşamı İsveç Başbakanı Olof Palme’nin Stockholm’da eşi Lisbet ile sinemadan çıktıktan sonra metro istasyonuna yürürken öldürülmesiydi. Katil olarak yakalanan uyuşturucu bağımlısı Pettersson adlı bir kişi, başbakanın eşi tarafından teşhis edilmesine rağmen elde başka delil bulunmadığı için aklandı. Ardından komplo teorileri yağmaya başladı. Bir bölümü polis tarafından da ciddiye alınan bu şüpheliler, uzun bir liste oluşturuyordu: Şilili faşistler (Palme bu ülkedeki Pinochet diktasından kaçanlara sığınma hakkı tanımıştı), Güney Afrika Cumhuriyeti (Palme bu ülkedeki ırkçı rejimi şiddetle kınamıştı), İsveçli bir aşırı sağcı fanatik (Palme sosyal demokrattı), Yugoslav gizli servisi, sağcı eğilimiyle tanınan İsveç polisi, Palme’nin yasadışı ticaret yaptığını bildiği Bofors silah şirketi, PKK, CIA, P2 mason locası…. Bugün İsveç polis arşivindeki Palme belgeleri 700 bin sayfayı geçtiği halde katil veya katillerin kim olduğu hâlâ bilinmiyor.
SOKOLLU – WALLENSTEIN – KIROV
İdam benzeri suikastler
Mutlak iktidar sahibi olan krallar, sultanlar ve diktatörler de kendilerine rakip gördükleri kişileri üstü örtülü suikastlarla ortadan kaldırmakta tereddüt etmedi.
Kendisini gölgede bırakan güçlü bir şahsiyetten başka türlü kurtulamayacağını anlayan iktidar sahibinin son çare olarak suikasta başvurduğu örnekler vardır. Ancak doğal olarak üstü örtüleceği için, bunlar daima kuşkuludur. Örneğin Sokollu Mehmed Paşa’nın 12 Ekim 1579’da bir “deli” tarafından öldürülmesinin ardında ne yatıyordu? Kanuni Sultan Süleyman’ın son sadrazamı olan, oğlu 2. Selim ve torunu 3. Murad’ın saltanatlarında kesintisiz 14 yılı aşkın süre bu unvanı koruyan Sokollu, Osmanlı tarihinin en güçlü isimlerindendi.
2. Selim’in kızı Esmahan Sultan’la evli olduğu gibi, akrabalarına, oğullarına, dostlarına vezirlikler dağıtarak kendisine destek olacak bir çevre yaratmıştı. Ancak son yıllarında karşısına ciddi muhalifler çıktı. 3. Murad ile arası kötüydü; Peçevi’ye göre padişah sadrazamına karşı müthiş öfkeliydi. Padişah, çevresini oluşturan paşaları birer ikişer azil veya idam ederek Sokollu’nun iktidar tabanını zayıflattı. Ancak bu güçlü sadrazamı diğerleri gibi idam etmek kolay verilecek bir karar değildi. Dolayısıyla bir Boşnak, ikindi divanına çıkacağı sırada dilekçe verecekmiş gibi yaşlı sadrazamın yanına sokulup, yeninden çıkardığı hançerle onu öldürdüğünde, suikastın padişahın en azından bilgisi dahilinde işlendiği düşüncesi yayıldı. Katilin “meczup” ilan edilmesi, dolayısıyla tek başına hareket ettiğine karar verilmesi de kuşkuları artırdı.
Sergey Kirov Stalin ile birlikte, 1934.
Sokollu suikastı, 25 Şubat 1634 gecesi yatmaya hazırlanırken en güvendiği subayları tarafından Eber şatosunda kılıç ve mızraklarla delik deşik edilen Albrecht von Wallenstein’ın öldürülmesine benziyordu. Wallenstein, Orta Avrupa’yı perişan eden Otuz Yıl Savaşları’nın (1618-1648) en önemli komutanıydı. İmparatorluk ordularını yıllarca yönetmiş, güya hizmet ettiği İmparator 2. Ferdinand’ın hiçbir sözünü dinlememiş, kendi başına antlaşmalar yapmıştı. Sonunda 2. Ferdinand onu ihanetle suçlayan bir ferman yayınladı, ancak bunun ne işe yarayacağı belli değildi. Gerisini halletmek, Wallenstein’ın kendi subaylarına kaldı. İmparatorun suikastla hiçbir ilgisinin olmadığı söyleniyordu ama, cinayeti işleyenlerin ödüllendirilmesi tam tersini gösteren yeterli kanıt sayıldı.
Wallenstein’ın cesedi başında ünlü astroloğu Seni. Karl von Piloty’nin resmi, 19. yüzyıl.
Fransa Kralı 3. Henri ise, yapacağı suikastı bizzat planladı. 23 Aralık 1588’de en büyük siyasi rakibi, halkın “Paris kralı” lakabını taktığı Guise Dükünü huzuruna çağırdı. Kendisine istediği yüksek görevin verileceğini sanan Dük sevinçle Blois Şatosu’na gittiğinde, bekleme odasında kralın en yakın sekiz adamı tarafından kılıçtan geçirildi.
20. yüzyılın en önemli suikastlarından biri de, Sergey Kirov’un 1 Aralık 1934’te Leningrad’da (St. Peterburg) öldürülmesiydi. Sovyet Komünist Partisi Politbüro üyesi Kirov, o dönemde partide Stalin’den sonraki en güçlü adam olarak kabul ediliyordu. Leonid Nikolayev adında birinin elini kolunu sallaya sallaya Kirov’un çalışma mekanı olan Smolni Enstitüsüne girip politbüro üyesini tabancayla vurması, kuşkulara neden oldu. Stalin hem potansiyel bir rakibinden kurtulmuştu hem de son muhaliflerini ezmek için eline bir bahane geçmişti.
Birkaç gün sonra Moskova’daki bir parti toplantısından sonra şu açıklama yapıldı: “Yoldaş Stalin, Kirov suikastı soruşturmasını bizzat yönetmiş, Nikolayev’i uzun uzun sorguya çekmiştir. Nikolayev’in eline silahı verenler, muhalefet önderleridir!” Toplantıda Stalin yandaşları “Merkez Komite acımasız olmalıdır, Parti temizlenmelidir!” diye bağırdılar. Kirov’un öldürülmesi, Stalin’in bütün ülkede büyük bir tasfiye hareketine girişmesi için bahane oldu. 1956’da Kruşçev partinin başına geçtiğinde bu sayfayı yeniden açarak Kirov suikastının araştırılması için Pospelov Komisyonunu kurdu. Kırk yıl sonra Gorbaçov döneminde de aynı olay soruşturuldu ama Stalin’in suikasta doğrudan karıştığını gösteren kanıt bulunamadı. Ancak kuşkular silinmedi. Sonuçta Stalin, idamlara olduğu kadar suikastlara da yatkındı; sürgündeki en büyük rakibi Troçki’yi 20 Ağustos 1940’ta Meksika’da Sovyet NKVD ajanı Ramón Mercader’in eliyle öldürtmüştü. Kirov’un ölümü Stalin’in bir taşla iki kuş vurmasını sağladığı için, bu cinayeti onun planladığı şüphesi ortadan kalkmadı.
2. ALEKSANDER- CARNOT- ELISABETH-UMBERTO…
Anarşistlerden ‘bomba’ cinayetler
Krallar, imparatorlar, başkanlar, 1880-1914 arasında arabalarına atılacak bombanın korkusuyla yaşadı. Bu dalga ancak 1. Dünya Savaşı’nın bombalarıyla sona erdi.
Dünyanın taçlı başları 19. yüzyıl sonunda bir suikast korkusuna kapıldı. Saldırganlar ABD’den Japonya’ya kadar devlet başkanlarını, imparatorları, kralları öldürmek için nitrogliserin, dinamit, barut ve bomba dersleri alıyordu. Öldürdüklerinin tam listesi çok uzundur. Bir seçki yaparsak:
Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’nun öldürülüşü, Le Petit Journal dergisi.
Rus Çarı 2. Aleksandr, 13 Mart 1881’de başkent St. Peterburg’da arabasına atılan bombayla öldürüldü.
Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot, 24 Haziran 1894’te Lyon’da bıçaklandı.
Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in eşi İmparatoriçe Elisabeth 10 Eylül 1898’de Cenevre’de bıçaklandı.
İtalya Kralı 1. Umberto 29 Temmuz 1900’de Monza’da vuruldu.
ABD Başkanı William McKinley 6 Eylül 1901’de Buffalo’da bir sergiyi gezerken vuruldu, 14 Eylül’de öldü.
Rus çarının amcası, Moskova Valisi Grandük Sergey, 17 Şubat 1905’te Kremlin’den çıkarken arabasına atılan bir bombayla öldü.
Yunanistan Kralı 1. Yorgo, 18 Mart 1913’te Selanik’te sokakta yürürken vuruldu.
Bunların dışında, Prusya Kralı 1. Wilhelm ve İngiltere Kraliçesi Victoria’ya başarısız suikastlar düzenlendi; baba-oğul İspanya kralları 12. ve 13. Alfonso 25 yıl arayla düğün günlerinde yapılan saldırı girişimlerinden zor kurtuldular. 1910’da Japon İmparatoru Meiji’ye yönelik bir suikast girişimi ortaya çıkarıldı. Osmanlı padişahı 2. Abdülhamid’e 21 Temmuz 1905’te Yıldız’da Cuma selamlığından çıktığı sırada yapılan saldırı da bir bakıma bu silsilenin bir parçası olarak görülebilir.
Londra’da Temmuz 1881’de toplanan Anarşist Enternasyonal, “eyleme dayalı propaganda” yöntemi olarak şiddete başvurulması çağrısında bulunmuştu. İktidar sahiplerine karşı yapılacak suikastlar küçük siyasal grupların adını duyuracak, iktidarın zayıflığını halka gösterecekti. Alman anarşist Johann Most, “Devrimci Savaş Bilimi: Nitrogliserin, dinamit, Pamuk barutu, cıva fülminat, bomba, fitil, zehir vb. yapımı ve kullanımı üzerine el kitabı” adlı broşüründe “Dinamitin yarım kilosu, sekiz galonluk oy pusulasını yener” diye yazıyordu.
Korkuya kapılan 21 devlet, 24 Kasım 1898’de Roma’da Uluslararası Anti-Anarşist Konferansını topladı, suikastlara karşı alınacak tedbirleri, polis teşkilatları arasındaki işbirliği sorunlarını konuştu. Ancak devrimci ve anarşist çevrelerin tamamı bu yöntemi benimsememişti. Benimseyenler arasında bile 20. yüzyıl başında kuşkular doğmaya başladı: Belki de sabırla halkı örgütlemek, sabırsızca birilerini öldürmekten daha iyi sonuç doğurabilirdi? İşlerin nasıl zıvanadan çıktığını, yazar Joseph Conrad 1907’de yayınladığı Gizli Ajan adlı romanda anlatır. Romandaki Vladimir adlı karakter bir eylem hayal ediyordu: “Öyle yıkıcı bir vahşet, öyle absürt bir eylem olmalı ki, asla anlaşılamasın, açıklanamasın, akla bile gelemesin – mesela delilik gibi?”
Anarşist bombası korkusu doğal olarak 1. Dünya Savaşı ile birlikte sona erdi. Bu savaş bombayı iyice sıradan hale getirdiği gibi, suikastle değil ayaklanmayla başlayan Rus Devrimi de “eyleme dayalı propagandanın” sınırlarını göstermişti.
NİZAMÜLMÜLK- WILLEM- GANDHİ
Eli kanlı fanatizm
Nizamülmülk bir haşhaşî fedaisinin hançeriyle, Gandhi bir Hindu fanatiğin kurşunuyla can verdi. Bağnaz Katolikler, yeterince dindar bulmadıkları Fransa kralını bile öldürdü.
Bugün bazı Batılı yazarlar tarafından intihar bombacılarının atası ilan edilen Haşhaşîler (kendilerine verdikleri isimle Nizarî İsmailîler) fanatik miydi yoksa kiralık tetikçi mi? Aslında bugün kullandığımız bu terimler Ortaçağ için biraz anlamsız kaçar. Sadece Sünnilerin değil Şiilerin bile dışladığı bu küçük tarikat, 11. yüzyılda Ortadoğu’da bazı kaleleri elinde tutuyordu. İran’da Elb dağlarında Hasan Sabbah’ın yönetimindeki Alamut Kalesi bunların en ünlüsüydü. Geniş bölge Selçuklu İmparatorluğu’nun elindeydi.
Bağnaz katolik Ravaillac, Fransa Kralı 4. Henri’yi Paris’te arabasında giderken öldürüyor. Charles-Gustave Housez’in resmi, 19. yüzyıl.
14 Ekim 1092’de büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk, Nihavend yakınlarında bir haşhaşî fedaisi tarafından hançerlenerek öldürüldü. Nizamülmülk, Hasan Sabbah’ın temsil ettiği İsmaili doktriniyle hem ideolojik hem askerî düzeyde mücadele etmişti. Ancak vezirin hükümdarı Melikşah ile arasının açıldığı ve bu nedenle öldürtüldüğü iddiaları da ortaya atılmıştı. Eğer bu doğruysa, suikast bir tetikçinin işiydi. Zaten haşhaşiler sonraki yüzyılda Ortadoğu’da kiralık katil olarak nam salacak ve Suriye’de faaliyet gösteren İsmaili dâisi Raşidüddin Sinan, bölgedeki Haçlılarla iyi ilişkiler sürdürecekti. Sonradan kendilerine başka efendiler de buldular. İbni Batuta, 14. yüzyılda onlardan söz ederken “Şu anda Melik Nasır’ın (Mısır Memluk sultanı) okları gibidirler. Melik kendisinden kaçan düşmanlarının işini bunların aracılığıyla bitirir” diye yazıyordu.
Ancak fanatikler tarih boyunca en etkili suikastçılar arasında yer almıştı. Örneğin 16. yüzyılda Avrupa, Protestan-Katolik savaşlarıyla kanarken buna bir de din adına düzenlenen suikastlar eklendi. Papa, protestanlığı seçmiş bir kral veya prensi aforoz ettiği anda, bir anlamda bunların uyruklarını da hükümdarlarını öldürmeye teşvik etmiş oluyordu; çünkü aforoz edilmiş bir kişiyi öldürmek günah sayılmıyordu.
İspanyol efendilerine karşı ayaklanan Hollandalıların protestan önderi Oranj Prensi Sessiz Willem, 10 Temmuz 1584’te evinin kapısını çalan bir Katolik tarafından vurularak öldürüldü. İngiltere Kraliçesi 1. Elizabeth sürekli öldürülme korkusu içinde yaşadı. Bu din savaşları döneminde Katolik olan Fransa kralları bile, kendilerini yeterince Katolik bulmayan suikastçıların elinden kurtulamadı. Kral 3. Henri 1 Ağustos 1589’da, 4. Henri ise 14 Mayıs 1610’de bağnaz birer Katoliğin kurbanı oldular.
Dinî ve etnik nefretlerin pençesindeki ülkelerde bu tür saldırılara sık rastlanıyordu. Sikh-Hindu-Müslüman çatışmalarının hiç durmadığı Hindistan’da ülkeyi yönetenler sürekli tehlike altındaydı. Bir Hindu milliyetçisi, 30 Ocak 1948’de bağımsız Hindistan’ın kurucu önderi Mahatma Gandhi’yi vurarak öldürdü. Katil Godse, mahkemeye sunduğu yazılı ifadede Gandhi’nin Hindistan için bir “lanet” olduğunu, Müslümanların Hindistan’ı ele geçirmesi için zemin hazırladığını, böylece Hinduluğun sonunun geleceğini iddia etti. Sonraki başbakanlardan İndira Gandhi ise 31 Ekim 1984’te, kendi korumaları arasında bulunan iki Sikh tarafından kurşun yağmuruna tutularak öldürülecekti.
Mao’nun son büyük projesi olan ve 1966’da başlayıp 1976’da sona eren ‘Büyük Proleter Kültür Devrimi’, “Çin’deki burjuva unsurları temizlemeyi” hedefliyordu. Tarihsel Maoizm yerini kişi kültüne bıraktı. ‘Revizyonist’likle suçlanarak zulme tâbi tutulanların sayısı 36 milyona, öldürülenlerin sayısı 1,5 milyona ulaştı. Sonuçta Çin, 80’li yılların başında sosyalizmden kapitalizme geçti!
Günümüz dünyasını biçimlendiren en önemli olaylar arasında 1949 Çin Devrimi önemli bir yer tutar. 18. yüzyılın sonunda dünyanın en büyük birkaç ekonomisinden biri olan Çin, bu devrim sayesinde yüz yıllık bir aradan sonra ulusal birliğini sağlamış ve kendine has bir tarihle bugüne gelmiştir. Çin Devrimi bir köylü devrimi olmaktan ziyade, kentten gelen bir parti-ordunun köylüleri seferber ederek iktidarı fethetmesiydi.
20. yüzyıldaki üç devrimin (1911-1927-1949) ardından Rusya’dan farklı bir sosyalist merkez olarak uzun süre başka ülkelerdeki hareketlere ilham kaynağı olan Çin, tek parti diktatörlüğüne rağmen çok büyük çalkantılar yaşamış ve kısa aralıklarla büyük dönüşümlere sahne olmuştur. 1966’da başlayıp en uç noktalarına 1968 ve 1969’ta varan, 1976’da sona eren “Büyük Proleter Kültür Devrimi”, 1949 Çin Devrimi ile bugünkü Çin arasındaki bir kavşak noktasına işaret eder. Yarı sömürgelikten gelip kendine sosyalist diyen ve ardından komünist partisi ve devlet aracığıyla kapitalist dünyada benzersiz bir yer edinen bir ülke…
1949 Devrimi’nden sonra yeni rejimin temel direği 4,5 milyon üyesi olan komünist partisi (ÇKP) olmuştu. Devlete hakim olan parti aracılığıyla, yukardan ülkenin modernleştirmesi hedeflenmekteydi. Devletçi yaklaşımla, toplumsal sınıfların olmadığı, ırk ve ulustan azade bir eşitlikçilik içeren devrimin vaadleri arasındaki çelişkiler, modern Çin’in gelişimini şekillendiriyordu.
Mao Zedong hem yeni cumhuriyetin başkanı hem parti
başkanı hem de onun askerî komisyon başkanıydı. Savaş boyunca düşman bölgelerinde yeraltı faaliyetleri gösteren ağlarla ilişkileri, yani kentte işçi çalışmasını sürdüren Lui Şaoçi, otodidakt iktisatçı Çen Yun, 1955 Bandung Bağımsızlar Konferansı’nın önde gelen siması diplomat ve yönetici Çu Enlay gibi diğer ulusal yöneticilerin de önemli rolleri vardı.
Devrim adına kültür katliamı
Kültür Devrimi sırasında, Çin’in kültürel geçmişi de hedef alınmıştı. Bir Konfiçyus tapınağının oymalı tarihi kapısı, genç bir Maoist tarafından parçalanıyor, 1969. Hükümet afişinde “Kültür devrimi yeni bir dünya yaratacak” deniyor ve bir Kızıl Muhafız, Buda heykeli ile geleneksel kitapların atıldığı bir yığına balyoz vuruyor (aşağıda).
1949’da radikal devrimci bir dinamiği olan rejim, yirmi yıl sonra 1966’da “Kültür Devrimi” olarak adlandırlan keskin bir kriz tarafından kılcal damarlarına kadar sarsıldı.
Kültür Devrimi ne basit bir iktidar mücadelesine ne de ideolojik bir takıntıya indirgenebilir. Mao’nun bu hamleyi yapmasının ardında uluslararası komünist hareketteki gelişmeler (Stalin’in ölümü, Doğu Berlin ve Macaristan ayaklanması, Kruşçev’in Stalin’in cürümlerini dile getirdiği 22. Kongre konuşması…) ve Çin’in bu durum karşısında kendini bir merkez olarak konumlandırması; 1949’dan sonra Sovyet tarzı bir gelişme seyrini öngörmüşken Stalin’in ölümünden sonra SSCB ile gerilimler; başta Uzakdoğu olmak üzere Afrika dahil dünyanın dört köşesinde siyaseten söz sahibi olma talebi ve “Büyük İleri Atılım”ın başarsızlığının önemli payı vardır. Mao kendi tarihsel konumunun pekiştirilmesi açısından da bu hamleyi gerekli görmüştür. Kültür Devrimi Mao’nun da bir kült haline getirilmesiyle birlikte sürdürülmüştür.
Devrimin ilk yıllarında ÇKP, halk kitlelerinin önemli kesimlerinden üyeler kazanmaya devam etmiş, ülkenin modernizasyonunu eşitlikçi özlemlerle önüne koymuştu. Ancak aynı zamanda siyasi iktidarı elinde tutan, buradan toplumsal ayrıcalıkları giderek artan yeni seçkinlerin partisi haline gelmeye de başlamıştı.
Böylece parti-devlet birliğinin kaçınılmaz sonucu olarak, aşağıdan denetim mekanizmalarının yokluğunda devrimin partisi, inşa halindeki bürokrasinin partisine dönüşme dinamiğini bağrında taşımaktaydı. Siyasal hayatın zapturapt altına alınmış olması, bağımsız toplumsal ve sendikal hareketlerin, siyasal çoğulculuk gibi hususların bulunmadığı ülkede, toplumsal çelişkiler de kendilerini oldukça şiddetli bir biçimde ifade ediyorlardı.
Moskova ile anlaşma sonucu binlerce Sovyet uzmanı Çin ekonomisini düzenlemek için davet edildiler. Üç yılda tarımsal üretim çok yüksek seviyelere ulaştı. 1953-57 döneminde nüfusun yüzde 90’ının kırsalda yaşadığı ülkede yatırımların yalnızca yüzde yedisi tarıma ayrıldı. Sovyet mühendisleri Çin’in çağdaş ekonomik temellerini oluşturdular.
Yüz Çiçek Açsın!..
Rejim ilk ciddi bunalımını, 1953-56 Doğu Avrupa’daki ayaklanmalarda öne çıkan talepler, 1953’de Stalin’in ölümü, 1956’da Kruşçev’in 20. Kongre’de Stalin’in cürümlerine ilişkin yaptığı açıklamaların ardından, bu tür gelişmelerin kendisine de yansıyabileceği üzerine aldığı tedbirlerle üretti.
1954-55 yıllarında aydınlarla ÇKP arasında zorlu gerilimler başgösterdiğinde, parti kendine yakın aydınlar da dahil olmak üzere baskıcı bir politika benimsedi. 1957’deki bir söylevinde Mao, burjuva ideolojisinden yaşayakalanların ve bürokratik çalışma tarzının ağırlığından söz ederek, “yüz çiçek açsın, yüz fikir yarışsın” sloganıyla siyasal ve kültürel liberalleşme kararını ilan etti. Sözün nereye varacağını kestirememişti. Birkaç ay içinde üye sayısı 10 milyona çıkmış olan ÇKP hedef tahtası haline geldi. Öğrenciler anayasal haklara ve özellikle ifade özgürlüğüne saygı gösterilmesi talebiyle parti kademelerine, otoriterliğe, dogmatizme meydan okumaya başladı. Önemli sayıda köylü kooperatifleri terk etti, grevler patlak verdi.
Mao ve eşinin parlak günleri
Mao ve son eşi Çiang Çing, Kültür Devrimi yıllarında…
“Yüz Çiçek Açsın” kampanyasının başarısızlığa uğraması rejimin geleceği açısından kalıcı sonuçlar doğurdu. ÇKP öğrenci ve aydın çevrelerine uyguladığı baskıyla bu kesimlerle ilişkilerine kalıcı bir darbe vurdu. 550 bin aydın, çalışma kamplarına gönderildi.
“Yüz Çiçek Açsın”ın ardından çok daha büyük ölçekli bir başka kriz şekilleniyordu. Parti içi dengeler ve partinin köylülükle ilişkisi sorgulanır oldu. Kötü hasat koşullarında köylülerin hoşnutsuzluğu belirgin hale geldi ve ağır çalışma koşulları nedeniyle Kanton’daki liman işçileri greve gitti.
Büyük İleri Atılım
O güne kadar Sovyet tarzı hızlı bir sanayileşme peşinde olan Çin, 700 milyona varan nüfusundaki köylülüğün ağırlığına uygun yeni bir ekonomik yöneliş belirleme ihtiyacı ile karşı karşıya kaldı. Köylülüğün kitleler halinde göçünü denetlemek için büyük ölçekli kooperatifler kuruldu, büyük bayındırlık işlerine girişildi, kırsal kesime altyapı ve hizmetler götürülmeye yönelindi, küçük kentlerde sanayileşme ile yerinde kalkınmanın yolları araştırıldı. Ancak ÇKP yönetimi Mao’nun sözüyle “15 yılda İngiltere’yi geçmek” gibisine ölçüsüz hedeflerle bu işe girişmişti. Bu hedeflere varmak için, savaşta kullanılan yöntemler yürürlüğe sokuldu.
“Büyük İleri Atılım” halkın dayanma gücünü zorlayan bir ritimde dayatılınca ne hazırlık ne koordinasyon için zaman kaldı. Bir ilk başarıdan sonra kaos ve kriz başgösterdi. Demir, çelik gibi mikro ölçekte yapılan üretimde kalitesizlik bela oldu. 1959’da Mao parti yönetimini sorguladı ve Savunma Bakanı Mareşal Peng Dehuay’in azlini sağlayarak eleştirileri susturdu. Ancak aynı yıl kendisi de başkanlığı “Atılım”ı eleştiren Lui Şaoçi’ye bırakmak zorunda kaldı.
Buda’yı yakmak 60’lı yılların kültür katliamı sırasında, Çin’deki Buda heykellerinin neredeyse tamamı yakılmıştı.
1959-61’de ülkenin çeşitli bölgelerinde kıtlık ve açlık başgösterdi. Çeşitli felaketlerin de etkisiyle, 20 ila 30 milyon insan hayatını kaybetti. ÇKP yönetimi bağımsız kitle örgütlenmeleri, demokratik kurumlar bulunmadığı için gidişatı anlamakta, değerlendirmekte ve önlem almakta geç kalmıştı. Partiyle köylüler arasındaki gerilim kopuş noktasına vardı ve kimi yerlerde ayaklanmalar başgösterdi. Gecikmeli olarak önlemler alınmaya başlandı.
Büyük İleri Atılım’ın başarısızlığı Mao ve fraksiyonun ağırlığını son derece azalttı, hatta Mao bir yarı-özeleştiride bulundu. 60’lı yılların başlarında Mao’nun partideki otoritesi zedelendiği gibi, partinin toplumdaki otoritesi de hayli zayıflamıştı. 1958’de Moskova ile anlaşmazlığın ardından Rusya uzmanlarını geri çekmiş, ardından Çin’i dışlayan İngiltere ve ABD ile nükleer deneme antlaşması imzalamıştı. Maoist yönetim için artık “baş düşman” ABD değil SSCB idi.
Böylesine karmaşık bir bağlamda yönetimdeki çatışmalar, parti çerçevesinde beliriyordu. Böylece Pandora’nın kutusu açıldı. Sonunda devlet aygıtının önemli bir kısmını tahrip edecek olan bir kriz patlak verdi.
Ülke inkar edilemez bir gelişme kaydetmiş; Maoist devrim toplumda radikal eşitlikçi özlemleri uyandırmıştı. Oysa kentle köy, toplumsal kesimler arasında eşitsizlikler büyük miktarda devam ediyordu. Yeni bir kuşak belirmişti ve öğrencilerin azımsanmayacak bir kısmı diplomalarına uygun bir iş bulamıyorlardı. Kırda yoksul köylülerle daha zenginler arasında veya kentte geçici çalışanlarla düzenli ve güvenli çalışanlar arasında eşitsizlik devam ediyordu. Bunlara iktidar kadrolarının ayrıcalıkları, otoriterliği ve bürokrasi eklendiğinde, 1949’dan beri görülmemiş ölçekteki çelişkiler sokağa taşındı.
16 Mayıs 1966’da “Proleter Kültürü [kurmak] için Büyük Devrim” diye ortaya atılan ve Kültür Devrimi diye anılan hareketin ilk resmî bildirisi yayınlandı: “Burjuvazinin sinsice partimize sızan temsilcileri… aslında bir karşı devrimci revizyonistler takımıdır…”
Üniversiteler kapatılınca… 1966’da Çin’de bütün üniversiteler kapatılmış, öğrenciler Kültür Devrimi’ne katılmaları amacıyla kırsal bölgelere yollanmıştı. Daha sonra rüzgar tersine dönecek, milyonlarca öğrenci Mao yönetimi için ağır bir sorun haline gelecekti
Kültür Devrimi
Hedefte Mao’dan sonra gelen Lui Şaoçi ve genel sekreter Deng Jiapong’in tasfiyesi vardı. “Revizyonist” diye karalanan aydınlar ve profesörler, hâlâ ayrıcalıklı bir gelirden istifade eden eski burjuvalar, yerel parti sorumluları da namlunun ucundaydı. 8 Temmuz 1966’da Mao, Kültür Devrimi’nin zeminini oluşturan 16 maddelik metin ile ÇKP ve aydınlar arasında bir temizliğin gerekliliğini ilan etti.
Ağustos ayında Mao, “karargahları bombalayın” şiarıyla açıkça ÇKP’nin iki numarası olan Liu Şaoçi’ye savaş ilan etti. Liu Şaoçi “kapitalist yolu izlemekle” suçlanıyordu. Şaoçi parti hiyerarşisinde ikincilikten sekizinciliğe geriledi, Ekim’de “özeleştirisini verdi”, 1967’de partiden ihraç edildi. Ekim 1968’de cumhurbaşkanlığından alındı ve bir yıl sonra hapiste öldü.
Mao, Kızıl Muhafızlar’ın örgütlenmesini ve “Devrimci Komiteler”in kurulmasını önerdi. Kızıl Muhafızlar toplumsal kökenler gözönüne alınarak oluşturulmaya çalışılıyordu. Bunun için yoksul köylü, işçi, savaşta ölen, asker ve devrimci kadroların çocukları özel olarak yetiştirilmeye başlandı.
Aralık’ta sanayi merkezi Şanghay şiddetli çatışmaların merkezi haline geldi ve geçici işçilerin önemli bir rol üstlendikleri kendiliğinden bir genel grev patlak verdi. Bu hadise siyasi literatüre “Ocak 1967 Fırtınası” ve “Şanghay Komünü” olarak geçti.
Sonrasında karışıklıklar kırsal kesime de yayılmaya başladı. ÇKP ve yönetim darmadağın oldu, parti yönetimi bölündü. Kırsal bölgelerde artık gerçek bir içsavaş yaşanıyordu. Ancak isyancıların da kafaları karışıktıve demokratik özlemlerle başlayan Kültür Devrimi, siyasal bir açılımda bulunamadan aşırı şiddetli fraksiyonel çatışmanın girdabına kapılmıştı.
ÇKP içindeki bütün eğilimler, ayakta kalan tek kurum olan orduya dayanarak partiyi ve yönetimi yeniden inşa etmeyi acil bir sorun olarak görüyorlardı. Ağustos 1967’de Mao da bu konuda açık tavır alarak Kültür Devrimi’nin rüzgarını tersine estirmeye başladı. Ancak olayların durulması zaman aldı ve 1968’e kadar birçok yerde şiddet olayları devam etti.
Temmmuz 1968’de Mao, silah bırakmayı reddeden Kızıl Muhafızlar’ın üzerine orduyu gönderdi. Eylül ayında yüzbinlerce eski öğrenci Kızıl Muhafız, zorunlu eğitim için kırsal bölgelere yollandı (nihayetinde bunların sayısı 16 milyona varacaktır).
Aylar boyunca Kültür Devrimi’nin isyancıları ender rastlanan bir özgürlükle bütün Çin’i ayaklanmaya çağırmak üzere dolaştılar. Elbette ÇKP’nin değişik fraksiyonları tarafından (özellikle Mao) manipüle edildiler. İsyancılar kendi aralarında da çatışmaya başladılar. Rekabet halindeki siyasal ve askerî güçler de durumdan vazife çıkardılar. Kör bir şiddetle, aralarında devrimci mücadelenin emektarları da olmak üzere “revizyonist” olmakla itham ettikleri yaşlıları kimi zaman tartaklayarak, kimi zamansa işkence yaparak, özeleştiriye davet etiler. Esas olarak öğretmenler ve eğitim kadroları hedef alındı. Ülkedeki anıtların üçte ikisi, özellikle Budist tapınaklar tahrip edildi. Bütün eski sinema, opera, tiyatro, müzik gösterileri yasaklandı, gösteri mekanları kapatıldı. Sanatçılar öldürüldü veya sakatlandı. Piyanistlerin parmakları, akrobatların kolları kırıldı.
Zulme tâbi tutulanların sayısı 36 milyona, öldürülenler ise 1,5 milyona ulaştı. Yalnızca Şanghay’da 150 bin konut elekten geçti. Pekin’de ise “Kızıl Muhafızların en az bir kişiyi döverek öldürmediği pek az ev var”dı. Müzik aletlerinden geçmişe ait sanat eserlerine, elyazmalarından paralara ne bulunduysa tahrip veya müsadere edildi. Evcil hayvan beslemek, saksıda çiçek yetiştirmek, geçmişin mirası olarak mahkum edildi. Ülkenin batısındaki Müslüman bölgelerinde Kur’an’lar büyük ateşlere atıldılar. Birçok aydın intihar etti, bazıları öldürüldü.
Özeleştiri işkencesi ÇKP’nin taşra örgütlerinde “burjuva kültürü”nü savunduğu tespit edilenler, kalabalıklar önünde özür, dilemeye zorlanmışlardı.
Aydınlara zulüm
Aydınlar ve profesörler “el emeği ile yeniden eğitilmek üzere” kırsal bölgelere sürüldüler. Kültür Devrimi’nde yüz milyon insan taciz edildi; yani her iki yetişkinden biri!
1966-68 yıllarından çıkıldığında ÇKP yıkıntı halindeydi. Siyasi Büro’nun on bir üyesinden sekizi ya hapisteydi ya da yeniden eğitimde. Merkez Komitesi sorumlularının onda dokuzu ıskartaya çıkartılmıştı. Merkez Komitesinin 63 üyesinden 43’ü kaybolmuş, 9’u ağır şekilde eleştiriye uğramıştı. Önceki kongrede Merkez Komitesine seçilen 279 üyenin yalnızca 53’ü sonraki kongrede yeniden seçilmişti. Birçok yerde parti aygıtı silinmişti. Bu kongredeki 1512 delegenin dörtte üçü Halk Kurtuluş Ordusu üyesiydi. Parti, Mao’nun düşüncesi ve onun oynadığı rolü onayladı ve Mao’dan sonra onun yerine Lin Piao’nun geçeceğini belirledi. Yine de yeni siyasal büro bir bütünlük arz etmiyordu. Her biri Mao’ya yaslandığını söyleyen üç fraksiyon bulunuyordu. Lin Piao, askerî ve sivil pragmatiklerin desteklediği Çu Enlay ve daha sonra “Dörtlü Çete”yi oluşturan “Şanghay Grubu” tarafından desteklenen Mao’nun eşi Jiang Çing.
1969’de toplanan ÇKP’nin 9. Kongresi krize bir çözüm getirmemiş, Mao ile düne kadar Maoistlerin en birincisi olarak takdim edilen ordu komutanı Mareşal Lin Piao arasında yeni bir çatışma çıkmıştı. Lin Piao’nun Mart 1971’de “uçakla Moskova’ya kaçarken” denilerek, bir yıl sonra ilan edilen ölümüyle bu gerilim sonlandı. Mao, Dörtlü Çete’yi destekleyerek Lin Piao’yu Konfüçyus’un gerici düşüncelerine hizmet etmekle itham etti. 100’den fazla general kızağa çekildi. Onun tasfiyesi ile Dörtlü Çete ile Çu Enlay arasındaki mücadele kızıştı. Çu Enlay kansere yakalanınca onun ekibinden Deng Jiaoping öne çıktı ve 1973’de siyasi büroya seçildi.
Böylelikle 1970’lerin başlarında Çin Devrimi’nin tarihsel önderlerinin büyük bir kısmı ıskartaya çıkartılır. Mao’nun son eşi Çiang Çing’in de dahil olduğu “Dörtlü Çete” diye de anılan “Şanghay Grubu”na iktidar yolu açılmış olur. 1973’de Dörtlü Çete duruma hakim olsa da, kırsal kesimde denetim kaybolmaya başlar. Çu Enlay, Kültür Devrimi’ni eleştirir ve mirasını reddeder. Mao ve Dörtlü Çete parti içinde egemenliğini kaybetmeye başlar.
İktidar savaşının kurbanı gençler Ülkede yaşanan çalkantılar, ÇKP içinde iktidar mücadelesi veren çeşitli grupların çatışmalarıyla tetikleniyordu. Gençler, bu fraksiyonların kullandığı en önemli toplumsal kesimlerden biriydi.
Kültür Devrimi’nin sonu
1976’da Çu Enlay ölür. İki kanadın çatışmasından yararlanan içişleri bakanı Hua Guofeng iktidarı ele geçirir ve başbakan olur. Eylül’de Mao ölür. Ordunun desteklediği Hua Guofeng ile medya ve milislerin desteğini alan Çiang Çing karşılıklı olarak darbe hazırlığına girişirler. Ekimde “Dörtlü Çete” üyeleri tutuklanır. Milisler mücadele etmeden teslim olurlar, halk “kızıl impatoriçe”nin tutuklanmasını destekler. Deng Jiaoping yeniden sahneye döner, bir yıl sonra itibarı iade edilir. 1949’un radikal eşitlikçi umutları, iktidardaki fraksiyonların kendi aralarındaki çatışmalara kurban edilmiş ve artık Çin toplumu yepyeni bir yörüngeye girmişti.
Yirmi yılda ÇKP’nin halkla ilişkileri nitel olarak dönüşüme uğramıştı. Yüz Çiçek Açsın Kampanyasında partiyle aydınların önemli kesimi arasındaki ilişki bozulmuştu. Büyük İleri Atılım sırasında köylülükle ilişkiler değişmişti. Kültür Devrimi ile öğrencilerin yanı sıra işçilerin radikal kesimleriyle bağlar zayıflamıştı. “Tarihsel” Maoizm yerini kişi kültüne bırakırken, 1960’lı yıllarda beliren eşitlikçi özlemler de gölgelenmişti.
1967-69’da Mao siyasal olarak ölmüştü. 70’li yıllardaki ağır hastalığının ardından 1976’da ölümüyle “Dörtlü Çete” sanık sandalyesine yerleştirildi. Kültür Devrimi, Mao’nun son büyük projesiydi. Ancak Kültür Devrimi’nin yenilgisi, Çin’in Deng Jiaoping öncülüğünde Batı tipi ekonomik gelişmeye yönelmesine yol açacaktı. 80’li yıllarda yarı özel yarı devlet kapitalizmiyle “sosyalizmden kapitalizme” geçiş 90’lı yıllarda tamamlandı. Bu döneme damgasını vuran ise Kültür Devrimi’nde gözden düşmüş olan Dang Jiaoping oldu.
Gövde gösterisi Mao, 26 Temmuz 1966’da Yangzi Nehri’nde uzun süre yüzmüş ve bu sembolik eylem Kültür Devrimi’nin başlamasıyla ilişkilendirilmişti.
KÜLTÜR DEVRİMİ’NİN ÖNEMLİ DÖNEMEÇLERİ
1964 Mao’nun yazdığı Küçük Kızıl Kitap’ın ilk baskısı.
1965 Merkez Komitesinin gizli toplantısında Mao’nun “gerici ideolojinin eleştirisi”ni gündeme getirmesi.
Mart 1966 Mao’nun, Siyasi Büro toplantısında aydınlara karşı bir kültür devrimi başlatmayı önermesi.
Mayıs 1966 Siyasi Büro’da Jiang King, Çen Boda, Kang Şeng’den oluşan ve görevi partide, orduda, hükümetteki “burjuva” unsurların izini sürmek olan Kültür Devrimi komitesinin kurulması.
Mayıs 1966 Pekin Ünivesitesi’nde ilk “Kızıl Muhafız” birliğinin oluşturulması.
Haziran 1966 Kültür Devrimi’ne katılmaları amacıyla üniversite öğrencilerinin belirsiz bir süre için tatile çıkarılması.
Temmuz 1966 Mao’nun hem SSCB hem de Çin’deki potansiyel revizyonistlere karşı Kızıl Bayrak ve Halkın Günlüğü gazetelerinde yazıları.
Temmuz 1966 Mao’nun Yangzi nehrinde uzun süre yüzerek “gövde gösterisi” yapması.
Ağustos 1966 Genelkurmay Başkanı General Lo Jui-Çing’in kızağa alınması.
Ağustos 1966 Mao’nun “karargahları bombalayın” diyerek başkan Liu Şaoçi’ye dolaylı olarak saldırması, şiddetin başlaması.
Ağustos 1966 Gençliği Kızıl Muhafızlar olarak sefererber edecek 16 maddenin ilanı.
Ağustos 1966 1 milyonun üzerinde Kızıl Muhafızın Tiananmen’de toplanıp Mao’yu selamlaması.
Ekim 1966 Başkan Liu Şaoçi ve Deng Jiaoping’in afişlerde “burjuva revizyonist” şefler diye itham edilmeleri
Ocak 1967 Ordunun tarafsız kalmayıp Maoist unsurları destekleme emri alması.
Temmuz 1967 Üniversitelerin yaklaşık 1 yıl sonra yeniden açılması.
Eylül 1967 Karışıklıkları bastırmak için orduya ateş açma yetkisi verilmesi.
Ekim 1976 “Dörtlü Çete” üyelerinin Mao’nun vasiyetini tahrif etmek ve darbe hazırlamakla itham edilerek tutuklanması.
Ağustos 1977 ÇKP’nin Kültür Devrimi’nin resmen sona erdiğini açıklaması.
SARTRE, FOUCAULT, GODARD VE DİĞERLERİ…
Batılı aydınların Çin ve Mao illüzyonu
Batı’da Maoizmin altın çağı 60’ların sonu ve 70’lerin ortalarına kadar sürdü. Yani tam da Kültür Devrimi döneminde. 1974’te Çin’e giden Fransız edebiyatının büyük üstadı Roland Barthes, dönüşünde hayli heyecanlıydı. Keza Philippe Sollers, “Çin’de gerçek bir burjuva karşıtı devrim” gördüğünü söyleyecek, feminist profesör-yazar Julia Kristeva, “Mao kadınları özgürleştirdi” diyecektir.
Ghuul tarafından yapılan bir çizim: “Sartre: Gen Aktarımlı Çin Balığı”
Sinemanın öncü yaratıcılarından ve 1967’de “Çinli” isimli bir film çekmiş olan J. L. Godard, Fransanın ünlü mimar ve şehircilerinden Roland Castro da bu kervanın yolcularındandı. Maoist olmamakla birlikte, J. Lacan ve Michel Foucault’yu da Kültür Devrimi’nden etkilenenler arasında sayabiliriz. Mao’yu bir filozof olarak önemseyen Louis Althusser ise, düşünsel olarak daha köklü bir ilişkiye geçmişti.
La Cause du Peuple gazetesinin savunucusu Jean-Paul Sartre için ise zaten Mao’dan ibaret olan Çin’deki Kültür Devrimi, onun şahsında önemli bir gelişmeydi. Bugün artık ünlü bir filozof olan Alain Badiou da bu rüzgara kapılanlar arasındaydı.
Batılı aydınlar için Kızıl Kitap’ın öncülüğündeki Kültür Devrimi, Kremlin’in köhne bürokrasisine karşı komünizme yeni bir nefes kazandıracak bir hamle olarak değerlendirildi. Örneğin aydınların kırsal bölgelere sürülmesi, kafa ve kol emeği arasındaki ayrımın giderilmesi yönünde bir çaba olarak görülüyordu.
Bu aydınların önemli bir bölümü, özellikle Simon Leys’in (Pierre Ryckmans) “kralın çıplak olduğunu” anlatan Başkan Mao’nun Yeni Elbisesi kitabıyla başlayan üçlemesinin etkisiyle, hızla bu Çin-Mao hayranlığından uzaklaştılar. Sonrasında ise “Çin usulü” gibi olmasa da özeleştiri yapana pek rastlanmadı.
Devlet başkanları düzeyinde kararlaştırılıp 1916’da projelendirilen, 1917’de Divan Yolu’nda temeli atılan yapı, 1. Dünya Savaşı’nın bitimindeki yenilgi yüzünden yapılamamıştı. Döneminde çok tartışma yaratan bina için ayrılan adanın ön cephesinde, bugün bir kafe-restoran bulunuyor.
Osmanlı Devleti 1730’dan sonra siyasi, askerî ve teknik açıdan Fransız nüfuzuna sahne olmuştu. Bu sıralarda Avrupa’da henüz ağırlığı olmasa da Büyük Friedrich’in Prusyası emin adımlarla kendine yer açıyordu. Prusya’nın etkisini hisseden ve desteğini değerlendirmek isteyen Osmanlı Devleti, bir Hıristiyan devletle ilk ittifak anlaşmasını 1790’da Prusya ile imzalamıştır. Bu ilk somut ittifak II. Mahmud devrinde Alman General Helmut von Moltke ve maiyetinin Osmanlı ordusunda görev almalarına giden bir sürecin başlangıcıdır.
1880’lerde Bismarck’ın Osmanlılara pek yüz vermeyen politikasına rağmen Alman teknik ve askerî heyetleri Türkiye’de çalışmaya başladı. Bunlar 1918’de ülkemizi terk ettiklerinde sayılarının yirmi beş bine ulaştığı görüldü. İlk ittifaktan yüz bir yıl sonra birliğini tamamlamış Almanya’nın yeni imparatoru II. Wilhelm, tahta çıkışının ertesi yılında 1889’da İstanbul’u, Sultan II. Abdülhamid’i ziyaret etti. Burada temeli atılan dostluk, görev süreleri boyunca iki hükümdarın menfaat birliğini ve ülkeler arasındaki ilişkilerin seyrini belirledi.
Kayser Wilhelm 1898 ve 1917’de İstanbul’u iki kez daha ziyaret edecektir. Bütün bu ziyaretler boyunca Türkiye ile Almanya arasında gelişen münasebet, Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra da kesilmeyecek ve 1. Dünya Savaşı’nda Almanların en büyük müttefiki olarak yer almamızla sonuçlanacaktır.
Bundan tam yüz yıl önce Almanya’da Alman-Türk Dostluk Cemiyeti kuruldu. Bunun karşılığında İstanbul’da Talat Paşa’nın isim babalığı yaptığı “Türk-Alman Dostluk Yurdu” projesi başlatıldı. Temeli atılan bina, tiyatro, konferans, sergi salonları, kahvehaneler, kütüphaneler, danışma birimlerinden ibaret dev bir kültür merkezi olacaktı. Yapının, İstanbul’da Divan Yolu’ndan Sultanahmet’e giderken Köprülü Kütüphanesi’ni geçtikten sonra, Sultan II. Mahmud Türbesi karşısındaki mevkide, şimdiki Piyer Loti ve Klod Farer caddeleri arasındaki adada kurulması tasarlanmıştı. Çalışmalara başlanılmasına rağmen savaşın mağluplarının ülkeyi terk etmesiyle proje kağıt üzerinde kaldı.
‘Divan Yolu’nda 158 numara’ Cemiyet’in resmî yazışmalarda kullandığı kağıtlardaki anteti. “Türk Alman Dostluk Cemiyeti” “Divan Yolu’nda mükerrer 158 numara”.
1916’da bizde de bir Türk-Alman Dostluk Cemiyeti kurulur ve nizamnamesi neşredilir. Buna göre Dostluk Yurdu binasının inşası için gereken meblağı vermiş olan zevat, Dr. Robert Bosch, Dr. Boettinger, Prof. Dr. Ernest Jaeckh olarak belirlenir. Bunlar cemiyetin değişmez üyeleri olarak tescil edilir ve vefatlarında mirasçılarının da aynı haklara sahip olacakları kabul edilir.
Nizamnameye göre cemiyetin Heyet-i Fahriyesi (Onur Kurulu) Sadrazam Prens Said Halim Paşa, Almanya’nın Dersaadet Büyükelçisi Kont Wolf-Metternich, Hariciye Nazırı Halil Beyefendi’den ibarettir. Ayrıca Heyet-i Hâmiye (Himaye Edenler Kurulu) oluşturulmuştur. Enver Paşa’nın fahri başkanı olduğu bu heyetin üyeleri Talat Bey, Cemal Paşa, Müşir Baron von der Goltz Paşa, Müşir von Usedom Paşa, Almanya Sefaret Müsteşarı Baron von Neurath’tan ibarettir.
Esas işleri görecek olan yönetim kurulunda ise 24 üye vardır. Teşrifat-ı Umumiye Müdürü İsmail Cenani Bey’in reis olduğu kurulda Türk ve Almanlardan önemli isimler bulunur. Daimi üyeler arasında bulunan ve Berlin’deki Alman-Türk Dostluk Cemiyeti Genel Sekreteri Prof. Dr. Ernst Jaeckh buranın yönetim kurulunda da üyedir. Zaten Dostluk Cemiyeti’nin arkasındaki fikir babası büyük ölçüde Ernst Jaeckh’tir. Osmanlı belgelerinde “Dr. Yek” olarak yazılan bu isim padişah tarafından Mecidi Nişanı ile de onurlandırılacaktır.
Her iki ülke, devlet başkanları düzeyinde bu projeye önem verdiler. Askerî, siyasi ve teknik ittifakın muhtevasına kültürel bir boyut kazandırmak, halk kitlelerini Türk-Alman dostluğunun gerekliliğine inandırmak, binlerce Türk öğrenciyi Almanya’da okutmak gibi ideal ve niyetlere bu bina üzerinden istikamet tayin edildi. Bu bakımdan Dostluk Yurdu, sefaretlerin, yabancı temsilciliklerin bulunduğu Beyoğlu’nda değil, hedef kitlenin bulunduğu Türk muhitinin göbeğinde inşa edilecekti. Sultanahmet Meydanı’na Kayser Wilhelm’in hediyesi olan Alman Çeşmesi’nin yarattığı etkiyi arttıracak bir mekân düşünülmüştü. Böylelikle arayışlar sonuç verdi ve inşaat alanı tespit edildi. Alan beş dönüme yakın olacaktı. Divan Yolu’na bakan kısa kenarı 49 m. Şehremaneti tarafı 96 m. uzunluğunda dikdörtgene benzer bir yamuk şeklinde tasarlanmıştı.
Gerçekleşmeyen ve gerçekleşen Mimar Bestelmayer’in yarışmayı kazanan projesinin 2. tadilat sonrası vaziyeti. (En üstte)Divanyolu’nda, Dostluk Yurdu binası için yıkılan Hoca Ferhad Camii arsasının bir kısmında yer alan restoran ve Piyer Loti Oteli. (Üstte)
Türk-Alman Dostluk Yurdu projesi için Almanların en büyük tasarım organizasyonu olarak ünlü ve saygın mimarları bünyesinde toplayan Deutsche Werkbund örgütü tarafından bir yarışma düzenlendi. Devrin önde gelen mimarları İstanbul’a getirildi ve kendilerine inşaat arsası gösterildi (Bu mimarlardan Bonatz, Eberhardt, Taut gibi isimler Cumhuriyet döneminde tekrar geldikleri Türkiye’de önemli eserlere imza atacaklar ve Türk mimarlığına hoca olarak da katkıda bulunacaklardır). Sonuçta German Bestelmayer’in (1874-1942) projesi yarışmayı kazandı. Daha sonra iki defa tadil edilen projenin ilk parselin yanındaki Binbirdirek alanına taştığı, üslup itibariyle Osmanlı mimarisinden ilham aldığı görülür.
Sultan Reşad’ın cülus yıl dönümünde 27 Nisan 1917’de temelin atılması ve belirlenen alanda inşaata hemen başlanılması düşünülmüştü. Ne var ki arsa üzerinde iki cami, bir mektep, onlarca ev ve işyeri bulunmaktadır. Bu alanda Asmalı Mescid de denilen Hoca Ferhad Camii, Divan Yolu’na cepheli, Sinan Ağa Mescidi, Şehremaneti karşısında, İsmihan Sultan Mektebi de bu alanda faaliyetteydi.
Harbiye Nezareti tarafından alelacele istimlâk işlemlerine başlandı. İnsanlar evlerinden zorla çıkarıldı, eşyaları yollara saçıldı. Camiler ve mektep dahil olmak üzere binaların büyük çoğunluğu süratle yıkıldı (Temel atma törenine ait fotoğrafta, alandaki bir binanın boşaltıldığı ama henüz yıkılmadığı görülmektedir).
27 Nisan 1917 günü olağanüstü hareketli bir gündür. Dâhiliye Nazırlığından Sadarete getirilen Talat Paşa ilk dış seyahatini yaptığı Almanya’da bulunduğu için törene katılamaz. Bir kutlama telgrafı gönderir. Enver Paşa, İsmail Cenani Bey, Dr. Jaeckh, Almanya Büyükelçisi Kühlmann, Berlin Mebusu Traub, her iki ülkedeki Dostluk Yurdu üyeleri, mimarlar ve birçok seçkin davetli Divan Yolu’nda toplanır.
Temel atma töreni Dostluk Yurdu’nun 27 Nisan 1917’deki temel atma töreninde Dr. Ernst Jaeckh nutuk irad ederken. İsmail Cenani Bey, Enver Paşa, Alman Büyükelçi Kühlmann, Cavit Bey de hazır bulunmuştu.
Tören alanının ortasına konulan bir masa üzerinde yazı takımı, bir çekiç, bir mala, silindirik çinko bir mahfaza içinde merasim mazbatası ve her cins para bulunuyordu. Nutuklar atıldıktan sonra çinko mahfazadan merasim mazbatası çıkarılmış, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Şehremini Bedri Bey, İsmail Cenani Bey, Maarif Müsteşarı Dr. Schmidt Türkiye namına, Alman Büyükelçi von Kühlmann, Dr. Bosch, Dr. Schacht, Dr. Jaeckh Almanya namına mazbatayı imzalamışlardır. Çeşitli paralar ve mazbata, mahfaza içine konularak Mimar Kemaleddin Bey tarafından temel atılacak yere getirilmiş ve Enver Paşa bu mahfazayı temel taşının altına koymuştur. Çekiç ile bir iki defa vurulmuş, taş mala ile sıvanmıştır.
Bu mutlu tablo Osmanlı Devleti ve Almanya’nın 1. Dünya Savaşı’nın kaybedenleri olmasıyla bozulmuş, bina inşaatı yarım kalmış, Dostluk Yurdu’nun başındaki İttihat ve Terakki yöneticileri yurtdışına çıkmışlardır. Böylelikle mezbeleliğe dönüşen arsanın nasıl değerlendirileceği, işgal İstanbul’undaki belediyenin en büyük problemlerinden biri olmuştur. Çözümler bulunulmaya çalışılmış, insanlar mülklerinin iadesi için kapıları aşındırmaya başlamışlardır.
Vatandaşlara mülklerinin iadesi veya istimlâk bedelinin ödenmesinin nasıl gerçekleştiğini ayrı bir araştırma konusu olduğundan tespit edemedik. Sinan Ağa Camii arsasının ise Vakıflar tarafından 1933’te satışa çıkarıldığını ve Halit Ziya Uşaklıgil tarafından satın alındıktan sonra Sinan Ağa adını verdiği apartmanı inşa ettirdiğini biliyoruz. Hoca Ferhad Camii yeri uzun yıllar arsa halinde kaldı ve yakın bir tarihten beri önce çay bahçesi, sonrasında restoran olarak kullanılmaya devam ediyor. Batı tarafındaki sokağa verilen “Dostluk Yurdu Sokağı” ismi bu bahtsız projenin hatırasını yaşatıyor. Bu parsellerde yer alan binaların perişan ve üslupsuz hallerini gördükçe “Bestelmayer’in projesi keşke gerçekleşseydi” diye düşünmeden edemiyorum.
MİLLÎ SLOGANIMIZ ‘KÖKÜ DIŞARDA’ ÇIKTI!
‘Türkiye Türklerindir’ diyen ilk kişi bir Almandı
Türk-Alman Dostluk Yurdu binasının temel atma töreninde Alman Feldmareşal von Mackenzen’in telgrafı da okunur: “Türkiye Türklerindir. Almanlar da Türklerin en iyi dostlarıdır”.
Binanın temel atma töreni sonunda kurbanlar kesilerek fakirlere dağıtılır ve dua edilir. Törene katılamayanlardan gelen kutlama telgrafları hükümdarlarınki başta olmak üzere okunmuş ve Türk-Alman dostluğunu temellendiren ideolojik nutuklar verilmiştir. Okunan en ilginç telgraf o sıralarda Galiçya cephesinin muzaffer komutanı Feldmareşal von Mackenzen’in telgrafıdır. Telgraf metnindeki, sonraki yıllarda slogan halini alacak “Türkiye Türklerindir” sözü “Almanlar da Türklerin en iyi dostlarıdır” cümlesiyle tamamlanarak ilk defa bu merasimde dile getirilmiştir. Bu gösterişli törenin ardından birkaç gün süresince ziyafetler düzenlenmiş, Darülfünun ve Galatasaray Sultanisi gibi okullarda Alman düşünür ve bilim adamları tarafından çeşitli konferanslar verilmiştir. Kayser Wilhelm beş ay sonra İstanbul’a yaptığı üçüncü ziyarette inşaatı süren binayı özellikle ziyaret etmiştir.
Foto: Servet-i Fünun dergisi
Binanın temel atma töreninden bir an.
İSMAİL HAKKI BEY VE HALİDE HANIM’IN HÜKÜMETE İSYANI
‘İstanbul’un ortasında İslâm unsuruna tehcir’
Türk-Alman Dostluk Yurdu binasının yapımı için evinden atılan, istimlak bedeli ödenmeyen Halide Hanım, Bakanlığa yazdığa mektupta “Bu uygulama tehcirin yalnız Anadolu’da değil İstanbul’un göbeğinde de İslâm unsuruna reva görüldüğünün işaretidir” diyordu.
İyi niyetli bile olsa devletlerarası ittifak veya güç gösterilerinin ceremesini daima vatandaşların çektiğine ibretli bir örnek teşkil etmesi açısından emekli Tabip Kaymakam İsmail Hakkı Bey ile eşi Halide Hanım’ın arzuhalini özetlemek isabetli olacaktır. Halkın zararı ve mağduriyeti düşünülmeden yapılan icraatların gönüllerde açtığı yara sürekli kanamaktadır. İşte Halide Hanım’ın mektubu:
“İçişleri Bakanlığına
Türk-Alman Dostluk Yurdu binası için Sultan Mahmud Türbesi karşısında yâr u ağyar nazarlarına maruz iki harabe mahallenin ahali ve sakinlerinin feryad u figanlarına bakılmadı. Bu yerler Firari Talat, Enver ve Topal İsmail’in olurlarıyla fukara kesesinden zenginlere bahşiş kabilinden Harbiye Nezareti’nden Almanya’ya hediye edildi. Şehremaneti vekâletinde bulunan Sezai ve Maliye Müsteşarı Tahsin Beylerin belirledikleri çok düşük istimlâk bedeli mukabilinde kanun dışı istimlâk edilen ikamet ettiğimiz evlerimizden eşyalarımız sokağa atıldı, evlerimizden çıkarıldık. Evlerimiz yıkıldı ve kira köşelerinde süründüğümüz halde ne iadesini beklediğimiz arsalar iade edildi ne de istimlâk bedelleri ödendi. 24 Nisan 1919 tarihli İstikbal gazetesinde görüldüğü üzere belediye, kanunsuz istimlâk ettiği yerleri park haline getirmeye karar vermiştir. Bu uygulama tehcirin yalnız Anadolu’da değil İstanbul’un göbeğinde de İslam unsuruna reva görüldüğünün işaretidir. Henüz tasarrufumuzda bulunan, altında iki dükkân ile üç kat üzere altı odalı kâgir hane arsasının vaat edildiği gibi iadesini, enkaz bedelinin ödenmesini, ferağı icra edilmeden evden başka bir kullanım şekline asla rıza göstermeyeceğimizi bildiririz.
24 Nisan 1919
Divan Yolu’nda Firuz Ağa Mahallesinde Cebeci Sokağında 2 numaralı hanede kiracı olarak oturan emekli Tabip Kaymakam İsmail Hakkı ve zevcesi Halide.”
Hitler’in Kavgam’ı bu yılın ilk günü kamu malı haline geldi, dünya gözlerini kitabın yeniden basılmasının yaratacağı skandallara çevirdi. Hitler ile ilgili en büyük skandal ise 1985’te patlamış, Almanya’da iki düzenbaz, “Hitler’in Günlükleri” adı altında yarattıkları belgelerle, en saygın dergi ve gazeteleri, hatta tarihçileri bile yanıltmayı başarmıştı.
Mehmet Ali Ağca’nın Papa’ya suikast yaptığı gün (13 Mayıs 1981), Alman Stern dergisinin üç yazı işleri müdüründen biri olan Felix Schmidt, Türkiye’ye yollamak üzere derginin yakın tarih bölümünde görevli gazeteci Gerd Heidemann’ı arıyor ama bulamıyor. Haberin kokusunu aldı mı peşini bırakmamasıyla tanınan Heidemann’ın nerede olduğu belli değil. Yazıişleri müdürünün ondan en büyük şikayeti, işi Göring’in yatını almaya kadar götüren tutkulu bir Nazi koleksiyoneri oluşu. O sırada telefon çalıyor, Schmidt derginin genel yayınmüdürünün odasına çağrılıyor. Heidemann orada. Masanın üzerinde yarım düzine siyah deri kaplı defter var. “Bunlar Hitler’in günlükleri!”
Bu satırlar, Felix Schmidt’in yıllar sonra yayınladığı “Hitler’in Günlüklerinin Günlüğü” adlı kitabından alınma. Yakın tarihin en büyük sahtekârlık olayı böyle başlıyor. Gerd Heidemann, bir Doğu Alman subayla bağlantı kurduğunu, Hitler’in günlüklerini ondan aldığını söylüyor. Nisan 1945’te, Hitler’in özel evraklarının bir uçakla Berlin’deki sığınaktan kaçırıldığı, uçağın Dresden yakınlarında düştüğü, dağılan evraka da Doğu Almanların el koyduğu biliniyor. Bu da günlüklerin kaynağını açıklıyor.
Sahtekârdan bomba haber! Daha sonra asrın sahtekarlığının iki failinden biri olduğu anlaşılacak olan gazeteci Gerd Heidemann, Hitler’in kayıp günlüklerini bulduklarını ve yayımlayacaklarını duyururuyor (üstte). Stern’in “Hitler’in Günlükleri Ortaya Çıktı” başlıklı 25 Nisan 1983 tarihli nüshasının kapağı.
Stern Dergisinin sahibi olan Gruner + Jahr şirketi, yüzyılın en büyük gazetecilik olayını kotaracağı için sevinerek olaya el koyuyor. Editörleri işe karıştırmadan, Heidemann’la birlikte çalışmaya başlıyor. Adı güvenlik nedeniyle açıklanmayan Doğu Alman subaydan Hitler’in günlüklerinin tamamını satın almak üzere pazarlıklar başlıyor. Günlükler yağmur gibi yağıyor; Hitler’in 1932-1945 arasında durmaksızın günlük tuttuğu anlaşılıyor. Stern dergisi, iki yıl içinde bu günlüklere toplam 9 milyon markı aşan bir para ödüyor. Elbette bunların “sahici” olduğunu kanıtlamak için birkaç “bilimsel inceleme” yapılıyor; iki uzman, banka kasasında saklanan günlükleri karşılaştırmak üzere İsviçre’ye gidiyor, Hitler’in bir başka yazısıyla karşılaştırıp “bunlar aynıdır” diyorlar.
İki yıl sonra Stern dergisi, dünya medyasıyla pazarlık masasına oturuyor. O sırada İngiltere’de Times ve Sunday Times gazetelerini yeni satın almış olan Avustralyalı medya patronu Rupert Murdoch, Amerikan Newsweek dergisiyle birlikte İngilizce çevirinin yayınlanması için anlaşıyor. Onları Fransız Paris-Match dergisi izliyor.
Times gazetesi, danışmanlarından ünlü tarihçi Hugh Trevor-Roper’ı görevlendiriyor. 1945’te İngiliz hükümeti tarafından Hitler’in ölümünü araştırmak için Berlin’e gönderilen Trevor-Roper, 1947’de yayınladığı The Last Days of Hitler (Hitler’in Son Günleri) adlı kitabının verdiği otoriteyle koşa koşa geliyor ve ikna oluyor. Birkaç gün sonra Sunday Times’da yazacağı yazıda bunun nedenini şöyle açılıyor:
Hitler yaşasaydı çok gülerdi Kandırmacanın kurbanlarından Amerikan Newsweek dergisi olay ortaya çıktıktan sonra “Sahtekârlık: Hitler aldatmacasını açıklıyoruz!” başlıklı kapakla çıktı.
“Mektuplar, notlar, anılar, Hitler’in imzaladığı resim ve çizimler, onlarca yılı kapsayan bütün bu malzeme beni günlüklerin özgün olduğuna ikna etti. Çünkü imzalar, belgeler taklit edilebilir ama böyle tutarlı bir arşiv o kadar kolay üretilemez”. Trevor-Roper, sıkıcı toplantıların not edildiği bunca defterin bir sahtekâr tarafından üretilemeyeceğini düşünüyor.
Böylece 25 Nisan 1983’te Stern, 2.3 milyon baskıyla özel bir sayı yayınlıyor. Kapakta “Hitler Günlükleri Ortaya Çıktı” başlığıyla kara kaplı defterlerden birinin fotoğrafı var. Derginin piyasaya verildiği gün yapılan basın toplantısında, diğer gazeteciler Stern yönetimini günlüklerin sahiciliği konusunda soru yağmuruna tutuyorlar. Stern’in genel yayın müdürü Peter Koch, tarihçi Trevor-Roper’dan saldırılara cevap vermesini rica ediyor. Gelgelelim, tarihçi bir hafta içinde fikir değiştirmişe benziyor. Şöyle cevap veriyor: “Bir tarihçi olarak… eee… normal tarihsel doğrulama yönteminin… eee… belki de mecburen… eee…. gazeteciliğin atlatma haber yapma gereklerine… eee… bir dereceye kadar feda edilmesinden dolayı pişmanlık duyuyorum”.
Bunun üzerine Stern, günlüklerin sahiciliğini kanıtlamak için Alman Federal Arşivlerine (Bundesarchiv) başvuruyor. 1 Mayıs’ta Bundesarchiv, sonucu bildiriyor: “Bize verilen üç günlükte, 1938’de geliştirilmiş ancak 1943’e kadar üretilmemiş poliyamid 6 adlı sentetik tekstilin izleri bulunmuştur. Mürekkep sıradan bir dükkandan alınmıştır. Onüç yıla yayıldığı düşünülen etiketlerin hepsi aynı daktiloda yazılmıştır. 1943 yılına ait günlük en geç 12 ay önce kaleme alınmıştır”. Bundesarchiv’in uzmanı tarihçi Hans Booms, analizini şöyle derinleştiriyor: “Bu günlüklerle tarihçi Max Domarus’un 1962’de basılan Hitler’in Nutukları ve Açıklamaları adlı çalışması arasındaki paralelliğe dikkat çekiyoruz. Domarus’ta belli bir gün için bilgi yoksa, Hitler de o gece günlüğüne bir not yazmamış, Domarus’un küçük hataları bile aynen Hitler tarafından taklit edilmiştir”.
Skandal büyük! Gerd Heidemann, kaynağını açıklamak zorunda kalıyor. Klaus Kujau, yıllardır Doğu Alman kaynaklı olduğunu iddia ettiği Nazi ürünlerini alıp satan sahtekâr bir koleksiyoncu. Örneğin 1. Dünya Savaşı’na ait orijinal bir miğfer bulup, içine Hitler’in adını kazıyarak Nazi liderin bunu Ypres muharebesinde (1914) başına taktığını iddia ettiği, bol bol Hitler imzalı resim yapıp sattığı, hatta hapse bile girdiği ortaya çıkıyor. Günlükleri Domarus’un kitabına bakarak yazan Kujau’nun gotik alfabe bilgisi bile kısıtlı. Defterlerin kapağına yazdığı A. H. (Adolf Hitler) olması gereken baş harfleri bile yanlışlıkla F. H. olarak yazmış olması, nedense o güne kadar dikkatleri çekmemiş.
Bu arada Heidemann’ın patronlarından aldığı paranın önemli bir bölümünü Kujau’ya vermeyip cebine attığı da ortaya çıkıyor. Böylece iki sahtekâr dörder yıl hapse mahkum oluyorlar. Stern dergisiyle Times gazetesi, kaybettikleri prestiji geri kazanmak için birkaç yıl uğraşıyor. Tarihçi Trevor-Roper’a gelince, biyografisini yazan Richard Davenport-Hines’a göre, Oxford Üniversitesi’nin ünlü profesörünün skandalda oynadığı rol, şöhretini “silinmeyecek şekilde” lekeliyor.
UYDURMA GÜNLÜKTEN ALINTILAR
‘İngilizleri bırakayım da Dunquerque’ten kaçsınlar mı?’
Nutuk. Reich alamet-i farikasının Nürnberg şehri belediye başkanına verilişi. Bir kültür toplantısı.
Bavyera’da Sturmabteilung (SA) önderleriyle toplantı. Gözlerinde yaşlarla Führer’e ömür boyu sadakat yemini ettiler. Ne muhteşem bir topluluk!
Korkunç koleksiyoncu Hitler’in “çakma” günlüklerini kendi elleriyle üreten “zanaatkâr” daha önce de adı birçok hileli tarihi eser alım-satımına karışmış bir koleksiyoncu olan Klaus Kujau’ydu. Dolandırıcının elinden çıkma General Burfdorf’a yazılmış Hitler imzalı mektup (üstte).
Sağlığım hiç iyi değil – Sonuç, çok az uyku.
Olimpiyatlar için E.’ye (Eva Braun) bilet ayırtmalıyım.
Artık mimarlarla vakit geçirip biraz rahatlayabilirim. E.’nin (Eva Braun) artık iki küçük köpek yavrusu var onlarla zaman geçirebilir.
Bormann denilen bu adam artık vazgeçilmez hale geldi. Eğer elimde beş Bormann olsaydı, şimdi burada (Berlin’deki sığınakta) oturuyor olmazdım.
(Himmler) başka bir dünyada – sanki eski bir Cermen fantezi dünyasında- yaşıyor. Aklını kaçırdığını düşünmeye başladım.
Stalin nasıl başarıyor? Geride hiçbir subay bırakmadı diye düşünüyordum ama doğrusunu yapıyor (orduda yaptığı temizliği kastediyor). Bizim de Wehrmacht’ta (Alman ordusunda) yeni bir komuta yapısı oluşturmamız gerek.
E.’nin (Eva Braun) isteği üzerine doktorlar uzun uzun muayene ettiler. Yeni haplar nedeniyle müthiş gazım var ve –E.’ye göre-nefesim çok kötü kokuyor.