Kategori: Siyasi Tarih

  • Osmanlıların 600 yıllık reklam arası

    Selçuklular tarih yazdı, Osmanlılar okumaktan aciz miydi?

    Her dönem, kendi siyasetini tarihselleştirir. Günümüzde cumhuriyet dönemini eleştirmek için “90 yıllık reklam arası”, “zulüm 1923’te başladı” veya “ecdâd tarih yazdı, evlad okumaktan aciz” diyenler, Osmanlılar’ın Selçuklular’la ilgili olumlu-olumsuz yaklaşımlarını ya bilmiyor ya da görmezden geliyor. Elzem hatırlatmalar…

    Subhatü’l-Ahbâr’da
    Osmanlı şeceresi


    Nuh oğlu Yafes evladından (solda)
    Kızıl Boğa, Kaya Alp, (sağda)
    Süleyman, Ertuğrul, Osman. Çizen:
    Hüseyin İstanbulî, 17. yy (Avusturya
    Millî Kütüphanesi). Selçuklular’ın
    simgesi kartal (karşı sayfada) ve
    Orhan Bey’in tuğrasının stilize
    edilmiş görüntüleri.

    İnsanın ne bildiği, neler hakkında malumat edindi­ği ve bildiklerinden hangi­lerini, nasıl bir üslupla ve kim­lerle paylaştığı, bilinçaltındaki kavrayış membaını gün yüzü­ne çıkarır. Cumhuriyetin ilk yıllarında inkılâpçı kadronun “ecdâd” hakkındaki malumat repertuvarı, yeniyi inşa etme­nin inkârcı doğası ve harabe­yi temizleme yükümlüğünden, pek de sıcak hatıralar barın­dırmıyordu. Mustafa Kemal Nutuk’ta, “…Varisi olduğumuz Osmanlı Devleti’nin dünya na­zarında hiçbir kıymeti kalma­mıştır” derken, Osmanlılar’ın kendileri için selef, yani tarih­sel ecdâd konumunda olduğu­nu pekala kabul ediyordu.

    Bundan sonra, olumlu ve olumsuz yönde üretilmiş bir “ecdâd malumatı” sürekli te­davülde kaldı. Osmanlılar’ın Türk tarihindeki yeri yeni bir hiyerarşiye tâbi tutuldu. Hila­fetin ilgası, Osmanlı haneda­nının yurtdışına çıkarılması, harf inkılâbı ve Osmanlılardan kalan kültür mirasına yakla­şım biçimleri, bugüne “redd-i miras” tartışmalarıyla bera­ber romantik bir yakınma da bıraktı: “Ecdâd tarih yazdı, ev­lâd okumaktan âciz!” Burada­ki ecdâddan kasıt, apaçık Türk tarihinin zirvesini temsil eden Osmanlılardı. Peki ya Osman­lılar, öncelleri olmaları hase­biyle ecdâdları sayılan Selçuk­lular hakkında ne biliyor, neler düşünüyordu?

    Ecdâdın tarih sınavı

    Cumhuriyet ideolojisinin Os­manlı İmparatorluğu hak­kındaki yaklaşımlarını en iyi yansıtan söylemler, hengâme­li geçiş dönemi hakkında üre­tilen malumatta saklıdır. Bir öncekini kendisine bağlarken kurduğu anlatı, cumhuriyet­te olduğu kadar Osmanlı dö­neminde de bilinç yapısının en iyi şekilde ortaya çıkaran ipuçları içerir.

    Osmanlı kuruluş tarihinin dip kaynağı, Orhan Gazi İma­mı Oğlu Yahşi Fakih’in bugün kayıp olan Menakıbnâme’si, Âşıkpaşazâde’nin (öl. 1484) bir tesadüf üzere Fakih’e ko­nuk olup kitaptan kendi ese­ri için faydalanması sayesin­de günümüze kısmen ulaşır. Bu ilk kaynağın Selçuklu tarih bilgisi sınandığında, ecdâdın ced malumatı hakkında pek parlak sayılabilecek bir görün­tü ortaya çıkmaz. Oysaki bir 17. yüzyıl tarihçisi ve musiki­şinası Solakzâde, kendinden sonraki pek çok müverrihe kaynaklık eden Âşıkpaşazâ­de için “tarihçilerin şeyhi” de­miştir.

    Âşıkpaşazâde’nin Tevârîh-i Âl-i Osman (Osmanlı Hane­danı Tarihi) adlı eserindeki en büyük yanılgısı -belki de kasıtlı olarak-, Ertuğrul Gazi ve ba­bası Süleyman Şah’ın Anado­lu’ya Sultan I. Alaeddin Keyku­bad’dan (1220-1237) önce gel­diğini söylemesidir. Ertuğrul, Rûm’a gelip padişah olan Ala­eddin’in şanını duyunca ona katılma kararı alır. Onu kaynak alan Oruç Bey’e göre de Alaed­din, Cengiz ordularının İran’ı mahvetmesinden sonra kopup gelmiş ve 1228-29’da sultan ol­muştur. Anlaşılan, bu iki mü­verrihin Anadolu Selçuklula­rı’nın kurucuları olan ecdâd­dan haberleri yoktur veya en iyi ihtimalle olayları hızlıca özetleme istekleri onlara hata yaptırmış olmalıdır.

    Âşıkpaşazâde’de kronolo­jide tepetakladır: Osman Ga­zi’nin Karacahisar fethi için 1288-89 yıllarını verirken, 1237’de ölen I. Alaeddin Key­kubad’ın bu savaşta onunla beraber olduğunu, Tatar akı­nı gelince kuşatmayı Osman’a ısmarlayıp düşman üzerine gittiğini söyler.

    Devrin göz tanığı İbn-i Bibî’ye göre, Ala­eddin Keykubad Mo­ğollarla “il olmuş”, Ögeday’la saldır­mazlık anlaşma­sı yapmıştı. Buna rağmen Corma­gon Noyan ku­mandasındaki bir akıncı müf­rezesi, aniden Si­vas’a kadar vurup geldi. Alaeddin, başkomutanı Ke­maleddin Kamyar’ı düşmana karşı gön­derdiyse de çapulcuları yakalayamadılar (Selçuk­nâme). Moğollar ile Alaed­din Keykubad arasında geri­lime sebebiyet veren tek olay işte buydu.

    Buna rağmen Âşıkpaşazâ­de, “Tatar’ı şöyle kırdılar kim bî-hadd-i kıyâs [benzeri yok­tur]” der. “Ammâ ekserini de tutup hayalarını kesdiler, de­risin birbirine dikdiler, say­vanlar [gölgelikler] yapdılar ad-ıçun. Şimdiki hinde [çağda] dahi ol yazınun [ovanın] adına Taşak Yazısı derler”. Şükrullah (öl. 1464) ve Neşrî (öl. 1520) hikâyeye kronolojik olarak uy­mayan Osman yerine Ertuğ­rul’u yerleştirir. İbn Bibî’ye ba­kılacak olursa, bu Tatar bahsi Osmanlı müverrihleri arasında söylenegelen bir şaka olmalı­dır.

    Selçuklu kartalı: Tuğrul kuşu Bir Selçuklu çinisinde “es-Sultan” hitabıyla Selçuklu hükümdarı temsil ediliyor, çift başlı efsanevi tuğrul kuşu ile de bu devletin ebedîliğine vurgu yapılıyordu. 13. yy. – Orta Anadolu. (Konya Müze Müd.).

    Halil İnalcık, Suriyeli İbn Nazif kroniği ve yerli kitabele­re dayanarak Ertuğrul Gazi ve Alaeddin Keykubad’a birarada yer veren Karacahisar kuşat­ması anlatısının, 1225-1231 arasında vuku bulmuş “tarihî bir gerçeğin belirsiz bir hatıra­sı ola­bileceğini” söyler (“Osman Beg”, Kuru­luş). Ezcümle, Alaeddin Tatar­lar’la savaşmamıştır. Neşrî’ye nazaran söylemek gerekirse; “Osman Gazi, Sultan Alaed­din Keykubad b. Keyhusrev-i evvel’e yitişdi sanılur amma yitişmedi” (Cihannümâ). II. Murad’ın isteğiyle mufassal bir Selçuknâme kaleme alan Ya­zıcızâde Âli ve II. Bayezid’in isteğiyle Farsça bir Osmanlı ta­rihi yazan İdris-i Bitlisî, geniş ced malumatlarıyla ecdâdın yüz akları arasında sayılmayı hak eder.

    Yaptığı seyahatler hak­kında, bazen hiç akla mantığa sığmasa bile renkli efsaneler anlatan Evliya Çelebi’nin (öl. 1684), Selçuklu tarihi hakkın­da yazdıkları o kadar da iç açı­cı değildir. Ona göre, Alaeddin kendisine katılan Ertuğrul’un yardımıyla; Malatya, Kayseri, Niğde, Alanya, Antakya “ve da­ha niçe yüz şehirleri fethedüp”, Ertuğrul ta Üsküdar’a kadar akınlar yapıp zaferler ve bol ganimetle dönmüştür (Se­yahatnâme, c. III).

    Alaeddin Keykubad, 1203-1204’te oğlu Gı­yaseddin tarafından zehirlenmiş (ger­çekte 1237); Alaed­din’in askerleri Gı­yaseddin’i öç için öldürmüş; Alaed­din’in toplam hük­mü 26 yıl sürmüş­tür. Böylece Selçuk hanedanı yıkılmış (aslında altı sultan daha var), âyanlar onun yerine Ertuğ­rul’u Karaman’a bey seçmiş. Ertuğrul, Söğüt kuşatmasında şehit olunca yerini Osman’a bırakmış.

    Selçukluların devamı olma iddiası

    Neyse ki Evliya Çelebi nük­tedan bir seyyahtı, iddialı bir tarihçi değil. Onun bahislerin­de görülen Ertuğrul Gazi, her­hâlde Battal Gazi’nin ve Afşin Bey gibi eski Selçuk akıncıla­rının bir karışımıdır. Evliya Çelebi’nin zihnindeki Selçuklu ecdâd imgesi, -her olayı onun devrine mâl ettiğinden- Sultan Alaeddin’den ibaret gibi gö­rünmektedir. Bu durum, bugün ecdâd denilince akla ilk gelen isimlerin başında II. Abdül­hamid’in yer almasına benzer. Öyle ki kendisinden önce ya­pılanlar dahi onunla anılmak­tadır.

    Türkmenler arasında bir hükümdar olarak kabul göre­bilmek için iki şey gerekiyor­du: 1. Soyu Oğuz Han’a var­mak ve mümkünse Oğuz’un “en seçkin” boyundan olmak (1243 Kösedağ zaferinden sonra Moğollar’ın 1318’e kadar Selçuklu hanedanını yerin­de bırakması bundandır). 2. Hâkimiyeti bir önceki erk­ten “meşru” bir biçimde devralmak.

    Soylu olmak, Türk hakanları arasında öylesine önemliy­di ki Fars kökenli Nizamülmülk bile Siyasetnâme’ye başlarken hiz­metinde bu­lunduğu Sel­çuklu Sulta­nı Melikşah için “…baba­dan babaya, ta büyük Efrâ­siyâb’a [Alp Er Tonga?] kadar çıkan iki büyük soydan gelen…” deme gereği duymuş­tur. Şair Ahmedî (öl. 1412-13), Alaeddin’in bir gaza başlattı­ğını anlatır ve ona katılanların soyunu şöyle nazmeder: “Leş­kerini cem’ edüp girdi yola/ Gündüz Alp, Ertuğrul anunla bile/ Dahı Gök Alp u Oğuzdan çok kişi/ Olmış idi ol yolda anun yoldaşı” (Dâstân).

    Osman­lı müverrih­lerinin he­men tümü, Osmanlıların Oğuz soyundan oldu­ğu iddiasında birleşir. Yazı­cızâde, Âşıkpaşazâde, Oruç, Neşrî, Lütfi Paşa (öl. 1563), Hoca Sadeddin (öl. 1599) ve Solakzâde (öl. 1658), Osman­lı soyağacını Oğuz Han b. Kara Han’dan Yafes b. Nuh’a çıka­rırlar. Oxford Anonimi (15. yy) ile İdris-i Bitlisî ve Münec­cimbaşı (öl. 1702) ise şecere­yi yine Oğuz Han üzerinden önce Iys b. İshak b. İbrahim Peygamber’e oradan da Sam b. Nuh’a ulaştırırlar. Hatta İd­ris-i Bitlisî –bir ihtiraz da koy­makla beraber- Kayı Han’ın Iys b. İshak’ın ta kendisi oldu­ğunu söyler (Heşt Behişt).

    Başka bir Selçuklu seramiğinde efsanevî tuğrul kuşu, 12-13. yy. – Suriye (Berlin Devlet Müzesi).

    Farklı olarak Enverî (15. yy.), Düsturnâme’sinde Oğuz’un evlatlarına seyidlerle ve Selçuklularla evlilik yaptı­rır; Ertuğrul’un dedesine Kaya Alp yerine Müslüman İlhan­lı hükümdarı Gazan’ın ismini kor ve en “emniyetli” soy kü­tüğünü üretmiş olur. Mevcut en erken yazılı kaynak olan Dâstân’da Ertuğrul’un baba adı Gündüz Alp olarak anla­şılsa da, sonrakilerin bu isme Süleyman Şah demesi, her­hâlde Anadolu Selçukluları­nın kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ı çağrıştıran bir telmih yapma çabasıdır. Evli­ya Çelebi’ye göre Osman, Ede­bali’nin seyid kökenli eşin­den olma kızını alır ve Orhan Gazi’den sonra ana tarafından seyid bir Osmanlı hanedanı ortaya çıkar.

    Bu oldukça geç soyağaçla­rının çizilmesinde, 1402 Ti­mur darbesinden sonra sar­sılan meşruiyeti yeniden tah­kim etme ihtiyacının etkili olduğu düşünülebilir. Gerçek­ten de Timur, Anadolu’da Os­manlı soyunu küçümseyen, halkın kendi aslından oldu­ğunu iddia eden bazı savlar öne sürmüştü. Ancak yine de içerisinde kadim toplumsal kodları barındıran bu şecere­ler için tamamen “icat” ya da “ihya” demek zor görünüyor.

    Türkmenler arasında hü­küm sürmek için hâkimiyeti meşru bir biçimde devral­mak gereği, biraz da Türk devlet idealindeki “devle­tin biricikliği” anlayışından kaynaklanır. Neşrî, Selçuk­lu tarihini anlatmaya başlar­ken, “… Saltanat-ı Türk Han, selâtîn-i Selçukiyye’ye inti­kal itdi” demekle bu zihniye­ti ortaya koyar. Kemalpaşazâ­de (öl. 1534), Osman Gazi’nin Selçuklu hanedanı dağılın­ca “sultân-ı âlîşân olup emir iken hân olduğunu” söyler ki, durumun bir hanedan değişi­minden ibaret olduğu kanısı­nı uyandırır (Tevârîh). Evliya Çelebi, “Bu mahalde Moğol hânlarından Ebu Sa’îd Hân’ın ve Âl-i Selçukiyân’ın devletle­ri inkıraz bulup [yıkılıp] dev­let Âl-i Akçakoyunlu’da karâr edüp…” derken aynı telakkiyi mahallileştirir.

    Osmanlı kroniklerinde dev­let erkinin yasal aktarımı, Sel­çuklu sultanından uc beyleri Osmanlılara gönderilen at, san­cak, tuğ, davul, kılıç, hil’at gibi bazı özerk hâkimiyet alâmet­leriyle simgelenir. Selçuklu­lar, Osmanlılar’ı daima hima­ye eder; Osmanlılar da ecdâda koşulsuz bir bağlılık gösterir. Oruç’a göre Peygamber sanca­ğı Alaeddin tarafından Osman’a teslim edilir; Neşrî Osman’a III. Alaeddin eliyle kılıç kuşatıp onu vâris kıldırır; Bitlisî ve Lütfi Pa­şa, III. Alaeddin’in Osman’ın rehberi ve öncüsü olduğunu söyler; Âşıkpaşazâde’de Sultan Alaeddin Osman’ı ve neslini över.

    Osmanlıların Selçuklular­la tanışıklığı en çok tekrarlanan rivayete göre, Ertuğrul Gazi’nin I. Alaeddin Keykubad’ı Moğol­lar karşısındaki bir savaşında yenilgiden kurtarmasıyla baş­lar. İbn-i Bibî başta olmak üzere devrin tarihçilerinin hiç bah­setmediği bu savaş, Osmanlılar için hâkimiyet aktarımının ha­kedilmişliğini tarihlemektedir. II. Bayezid’in emriyle Türkçe bir Tevârîh yazan Kanunî dö­neminin Şeyhülislamı Kemal­paşazâde, bu olayı anlatırken Ertuğrul’un tereddüde düşen alplarına şöyle hitap ettiğini bildirir: “…Hilâf-ı cinsin [başka bir ırkın] galebesine rızâ, muk­tezâ-yı gayret değildir [yiğitliğe sığmaz]”. Bu söz, mezkûr olay hiç yaşanmamış dahi olsa Os­manlı düşünce evreninde Sel­çuklu-Osmanlı soy bağının tut­tuğu yeri göstermesi bakımın­dan önemlidir. Nitekim Evliya Çelebi de Selçuklular ve Os­manlılar arasında; “[Akkoyun­lular] dahı Mâverâu’n-nehr’den Âl-i Selçukıyân ve Âl-i Dâniş­mendiyân ile gelüp emmizâde­lerdür ve Âl-i Osmâniyân bun­lardandır” diyerek akrabalık kurar.

    Kayı damgalı Osmanlı tolgası 16. yüzyıla ait bir miğferde, Osmanlıların Kayı aidiyetlerini savaş gereçleri üzerine bile işledikleri görülüyor (Metropolitan Sanat Müzesi).

    Bütün bu soy yakınlığı ve ecdâddan görülen sayısız ihsan, elbette karşılık olarak sarsılmaz bir itaati gerektirirdi. Bu yüz­den anlatılarda, Ertuğrul Ga­zi Alaeddin Keykubad’ın elini öpüyor, Osman Gazi sikkeyi III. Alaeddin adına kestiriyor, hut­beyi de onun adına okutuyor­du; bunları kendi adına yapmak “Gazi/Bey/Hân” sıfatlarından “Sultanlık”a terfi etmek demek­ti (müstesna olarak Âşıkpaşazâ­de, Hadidî ve Müneccimbaşı Ahmed’de bu durum, son Sel­çuklu sultanı henüz hayattay­ken gerçekleşir). Neşrî’nin anla­tısında ecdâda bağlılık son Sel­çuklu sultanı ölene değin sürer. Müneccimbaşı, Osman’ın diğer uc beyleri gibi Selçuklu ile değil de kâfirlerle uğraşıyor olmasın­dan III. Alaeddin’in pek mem­nun olduğunu ve sırf bu yüzden onu ucların genel komutanı ilân ettiğini söyler (Sahâifü’l Ahbâr).

    Semavi Eyice, 19. yüzyılın ilk yarısında Anadolu’da araş­tırmalar yapan Fransız seyyah Charles Texier’den yaptığı na­kilde, Selçuklular’dan gönderi­len davul ve tespihin 1804’deki bir yangında kül oluncaya kadar Osman Gazi türbesinde korun­duğunu ortaya koyar (Osman ve Orhan Gazi Türbeleri, Vakıflar, 1962). Bu bilgi, Osmanlıların “ecdâda sadakat” anlatısındaki içtenliğini güçlendirebilir.

    Selçukludan ayrılış:

    Üstünlük anlatısı Yuvadan uçma vakti. Artık ayakları üzerinde duran bir ta­rih inşa edilmiştir ve Osman­lılar soy ve hâkimiyet aktarımı konusunda tezlerini sağlamlaş­tırmıştır. Tomurcuğun çatlama mevsimidir.

    Osmanlılar kendilerini ec­dâda bu kadar bağlarken onla­rın bir uzantısından ibaret gibi görünmek de istemiyorlardı. El­bette devletlerinin bir köşesine “miras değil, alın teri” yazacak değillerdi ama, Osmanlı kim­liğini Selçuklular dahil herke­sin üzerinde gösteren söylemler üretmek ve bazen de öncellerini olumsuzlamak zorunda hissedi­yorlardı.

    Selçuklulara bağlanma id­diasında olduğu kadar onlar­dan ayrılma da soy mukayese­siyle başlıyordu. 15. yüzyılda Doğu Anadolu’da yazıya geçi­rildiği sanılan Dede Korkut Ki­tabı’na göre Resul aleyhisse­lam zamanına yakın yaşamış bir bilge kişi olan Korkut Ata, “Ahır zamanda hanlık girü Ka­yı’ya değe, kimsene ellerinden almaya, ahır zaman olup kıya­mat kopınça” demiştir. Ekle­nir ki: “Bu didügi Osman nes­lidir, işde sürilüp gide yorır”.

    Çevresinde Oğuz ve Cen­giz soylu pekçok rakip bulu­nan Osmanlılar için bir iç hi­yerarşi de temellendirilmeyi bekliyordu; siyaseten Türk­leşmiş bir Anadolu’da Oğuz Han’dan olmak pek de bü­yük bir ayrıcalık sayılmazdı. Bunun içindir ki Yazıcızâde eserini sunduğu II. Murad’ın “eşref-i Âl-i Osman’dan” oldu­ğunu belirttikten hemen son­ra, “pâdişahlığa ensab [soyca bağlı] ve elyakdur [layıktır]” der: “Oğuz’un kalan hanları uruğından belki Cingiz hanla­rı uruğından dahı mecmu’ın­dan [hepsinden] ulu asl ve ulu sünğüktür, şer’ ile dahı ‘örf ile dahı. Türk hanları dahı ka­pusına gelüp selâm virmege ve hizmet itmeğe lâyıkdur…” (Selçuknâme). Ve “dirilen” uc beyleri, huzurunda toplan­dıkları Osman Bey’e şöyle de­miştir: “Kayı Hân hôd mec­mû’-ı [bütün] Oğuz boylarınun Oğuz’dan sonra ağaları ve hân­larıydı. Ve Gün Hân’un vasiy­yeti ve Oğuz töresi mûcebince [gereğince] hânlık ve pâdişâh­lık Kayı soyı var-iken özge [başka] boy hânlarınun soyına hânlık ve pâdişâhlık degmez!”. Kanunî’nin veziriazamı Lütfi Paşa da, Tevârîh’inde bu kısmı Yazıcızâde’den iktibas eder.

    Resmî tarihin
    bir temsilcisi


    II. Bayezid ve Kanunî’nin
    emirleriyle on ciltlik bir
    Osmanlı Hanedanı Tarihi
    kaleme alan Şeyhülislam
    Kemalpaşazâde, döneminin
    resmî tarih görüşünü
    temsil eden en önemli
    isimlerdendi (Âşık Çelebi,
    Tezkire, Millet Ktp.).

    Yazıcızâde bundan sonra, Dede Korkut’un Kayı kehane­tini alıntılayarak tezini ber­kitir. Eserinin giriş kısmında Oğuz boylarının damgalarını sıralarken bir hiyerarşi inşa eder: Kayı boyunun damgası­nı en üste, “devri geçmiş” Sel­çuklu Hanedanının mensup olduğu Kınık boyunun dam­gasını ise en alta koyar. Oysa Selçukluların Malazgirt zafe­rini izleyen satvet çağların­da Kaşgarlı Mahmud tarafın­dan yazılıp Abbasî halifesine sunulan (1077) Dîvân-ı Lü­gâti’t-Türk’te farklı bir sıra­lama vardır. Kınık damgası en üstte, Kayı damgası onun bir altında yer alır. Bu durum, siyasî kimliğin temellendiril­mesinde yararlanılan –ve ba­zen de yeni baştan yaratılan- tarihin konjonktürden hiç de azade kalamadığını bize gös­terir.

    Kazasker İdris-i Bitlisî’nin yazdıklarında, Selçuklu soyu­nun bir Osmanlı tarafından na­sıl tanındığı açığa çıkar: “Sel­çukluların bütün yüce sultan­ları, Efrâsiyab’ın evlâdı olan Selçuk’un çocukları ve torunla­rıdır. Türkler arasında Selçuk­luların kabilesine Kınık derler”. Biraz ileride ise şöyle devam eder: “Beyler, Kayıhan dilâverle­rinden Osman’ı kayserlik man­sıbına ve serverlik mesnedine lâyık görmüşlerdir, zira Oğuz Han’dan sonra cümle aşiret ve tâbiler arasında hanlık ve şahlık makamı, saltanat ve mutluluk mertebesi evvela Kayıhan’ın so­yuna tahsis edilmiştir.

    İki hanedan arasındaki soy-sop mukayesesi, içinde açık bir ret taşır. Bunun iyi bir örneğini yine Bitlisî’den okuruz: “…Âl-i Selçuk devletinin göçmesinden sonra yaratıcının gizli olan lut­fuyla, Selçuklu hanedanın gad­darlığı ve vefasızlığından do­layı onların mülkü, bu dindar mülklü padişahlara [Osmanlı­lara] ulaştı. Rûm küfür belde­lerinin fetihleri ve memleketin genişliği, bu hanedan zamanın­da Selçukluların zamanına göre iki kat daha arttı”.

    16. yüzyılda bir Selçuk­nâme kaleme alan Ahmed b. Mahmud, kitabının sonunda Selçuklu tarihini Osmanlıla­ra bağlarken tarihî devamlı­lık anlayışına sahip olduğunu göstermekle beraber, mukaye­se yapmaktan kendini alamaz: “Tarihlere baktım ve bakan­larca da bilinmektedir ki bun­ların [Osmanlıların] zamanın­daki nizam ve intizam, adalet ve doğruluk (…) geçmiş padi­şahlar zamanında olmamış­tır…”

    Osmanlı tarihyazımı ve Hünernâme


    Osmanlı tarihine odaklanan ilk Türkçe tarihler II. Murad’ın emriyle yazılmaya başlanmıştı. Hükümdar, Timur döneminin sarsıntılarını gidermek için Selçuklularla olan bağlantılarını ve Kayı soyunun “üstünlüğünü” ortaya koyma ihtiyacı hissetmişti (Hünernâme, Topkapı Sarayı).

    Yazıcızâde’nin eserinde Osman Bey’in huzurundaki Türk beyleri Selçukluların bi­letini keserler: “…Şimden-gi­rü Selçuk sultânlarından bize çâre ve meded yokdur, mem­leketün çoğı ellerinden çıkdı, Tatar üzerlerine geregi gibi müstevlî oldı…”

    Âşıkpaşazâde, bizzat Os­man Gazi’yi konuşturarak Selçukluları tarihe uğurlar. Dursun Fakih Karacahisar’da Cuma namazı kılınması ve kadı tayini hususunda Os­man Gazi’ye “Hânum, bu işe Sultandan [Selçuklu] izin ve icâzet gerekdür” uyarısında bulununca Osman Gazi, ba­ğımsızlık bildirisi hükmünde­ki şu sözleri söyler: “Bu şehri ben höd [de] kendi kılıcım-ı­la aldum. Sultanun bunda ne dahlı var kim andan izin alam? Ana sultanlık viren Tanrı ba­na gazâ-y-ıla hanlık virdi. Ve eger minneti şol sancag-ısa ben höd dahi sancak götürüp küffâr-ıla ugraşdum. Ve eger ol ‘Ben Âl-i Selçuk neslindenem’ dirse ben höd Gök Alp oglıyın dirin. Ve eger ‘Bu vilâyette ben anlardan öndin geldüm dirse, benüm dedem Süleyman Şâh höd andan evvel gelip turur”. Bundan sonra halk rıza göster­miş, Dursun Fakih de bir ba­ğımsızlık alâmeti olan hutbeyi Osman Gazi adına okumuştur. Neşrî’de Osman, “Hiçbir me­like ihtiyaç göstermeyeyim” diyerek bağımsızlık özlemini dile getirmiştir.

    Osman Gazi ve aslan 16. yüzyılda çizilen bir Hünernâme minyatüründe Bağdat’tan getirilen bir aslanın padişahın çizmesini yalaması tasvir edilmekte.

    Aynı zamanda bir Mevlevî şeyhi olan Müneccimbaşı, “ec­dâdı red faaliyeti”ni bir tarikat menkıbesi üzerinden yürütür. Buna göre devrin adı anılma­yan Selçuklu hükümdarı bir Kalenderî şeyhine tâbi olmuş­tur. Ertuğrul Gazi yanında Osman’la Konya’ya Mevlanâ Celaleddin’i ziyarete gidince Mevlâna, Osman’ın elinden tutar: “Hoş şimdi hükümdar kendisine bir baba bulduysa, biz de kendimize bir oğul bul­duk” der ve dua edip onu dev­letle müjdeler.

    Osmanlıların Selçuklula­ra isyan etmeden kurulmuş olması, Osmanlı müverrihleri için bir başka övünç ve ayrı­calık sebebidir. Fakat bununla iftihar ederken Selçuklu ve di­ğer yakın dönem hanedanları­nı eleştirmekten geri durmaz­lar. Çünkü “Osmanlıların esası diğer saltanatlar gibi mümin ülkelerine zorbalıkla olma­yıp sadece gazâ ve cihadle ol­muştur (Neşrî)”; “Gaznevîler efendileriyle ihtilâfla meşhur oldular. Selçukîler tuğyân ve zorbalıkla saltanat derecesi­ne yükseldiler. İsyânda tasal­lubla [katılaşarak] ulu’l-emr olan sultânlarının üzerine huruç ettiler… (Kemalpaşazâ­de); “Osman Gâzi beglenmelü oldukta, mâdem ki Selçûkîler hâkimü’l-vakt [devrin hâki­mi] idiler, beglenmedi (Lütfi Paşa)”.

    18. yüzyıl başında Ahbâ­ri’l-Hâfikayn’ı yazan ilk Os­manlı vakanüvisi (yani ilk ma­aşlı tarihçi) Mustafa Naîmâ (öl. 1716), “Osmanlı Devle­ti’nin Zuhuru Hakkında” baş­lığı altında Osman Gazi’den önceki ecdâd hakkında malû­mat verme gereği duymaz. Herhâlde artık meşruiyet tar­tışmaları, Osmanlı hilâfetinin tartışmaya açılacağı günlere kadar yürürlükten kalkmıştır.

    19. asra gelindiğinde Ye­ni Osmanlıların öncülerinden Namık Kemâl (öl. 1888) Ev­râk-ı Perişân’ını yayımlıyor, İs­lâm-Haçlı karşıtlığı üzerinden anlatısını kurarken Tatar akı­nından ve Osmanlıların yur­dundan olup Söğüt’e yerleşme­sinden perdeyi açıyordu. Ona göre “Selçuklu Devleti harabe­lerinin enkazı üzerine kuru­lan muhtelif beyliklerde onun [Osmanlıların] parlak silâhı ve düşman kanıyla güçlenen böyle yüce bir soy ağacına mukave­met edecek bir güç” yoktu.

    Damgalar arasında hiyerarşi Yazıcızâde Ali Selçuknâme’sinde damgaları gösteren ilk ve son sayfalar. Kaşgarlı Mahmud’a göre ikinci sırada yer alan Kınık boyunun damgası, II. Murad’ın yazdırdığı bu eserde son sırada görülüyor (Topkapı Sarayı).

    Mecelle yazarı Ahmed Cevdet Paşa (öl. 1895) ise Târîh’inde; “İşbu Devlet-i Aliyye gerçekten başlangıç­ta küçük bir hükûmet şeklin­de idi” deyip devam ediyordu: “Diğer devletler gibi gelişmiş ileri bir topluluktan ortaya çıkmayıp hazır mülk ve uygar­lık bulmuş bir devlet de değil­di. Belki yeniden beldeler ve memleketler ele geçirerek, ha­yat sahasını genişleterek, ken­di yüksek yerini bulmuş bir saltanat-ı seniyyedir”.

    Mirasla zengin olmuş bi­rinin malı kıymetsizleşece­ğinden, her iki anlatıda da Osmanlılar ecdâddan “en­kaz devralmış” görünmekte­dirler. Gerçekten de beylikler Anadolu’su siyasi ve ekono­mik açıdan tam bir yıkıntı­dan ibaretti. Ancak Selçuklu­ların Orta Asya’dan getirdik­leri kadim Türk gelenekleri, yakındoğu İslâm medeniyeti ve Roma tecrübesini ahenkle harmanlayarak yüzyıllar içeri­sinde oluşturdukları canlı kül­tür-medeniyet mirası, bu tah­kiyelerde görmezden gelinmi­şe benzemektedir.

    Cumhuriyet’in ilk yılların­da üretilen “ecdâd maluma­tı”na yönelik eleştirilerin pek çoğu, “ecdâdın cedd maluma­tı” için de geçerliydi. Devlet­lerinin resmî tarih anlayışı­nı temsil eden bazı Osmanlı­lar, tarihsel ataları Selçuklular hakkında gerçekten de yeterli bilgiye sahip değildi ve biraz olsun yakınma cümlelerinin öznesi olmayı onlar da hak ediyordu. Tarih, onların da zi­hin ve kalemlerinden –tıpkı bugün olduğu gibi- yaşadıkla­rı günün geçmişle bazen sevgi dolu, bazense kavgacı bir di­yalogu olarak belirdi. Elbette mevcut siyasi şartlardan ba­ğımsız bir tarih düşünmele­ri –sosyal birer varlık olmala­rı gereği- en az bizimki kadar imkânsızdı. Çünkü tarih değil, tarihin yaşanılan günde inşa edilen bir malumatlar manzu­mesi olduğu gerçeği tekerrür edip duruyor. n

    En temel birincil kaynaklar:

    Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk; Âşıkpaşazâde, Tevârih, haz. Yavuz-Saraç; Mehmed Neşrî, Cihânnümâ, haz. Unat-Köymen; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, c. III-IV tıpkıbasım, haz. Kahraman; Ahmedî, Dâstân-ı Tevârîh, haz. Atsız; İdris-i Bitlisî, Heşt Behişt, I. Ketibe, çev. Vural Genç (Master Tezi); Kemalpaşazâde, Tevârîh, I. Defter, haz. Ş. Turan, Yazıcızâde Ali, Selçuknâme, haz. Bakır; Ahmed b. Mahmud, Selçuknâme, c. II, haz. Merçil; Oruç Bey, Tevârih, haz. Atsız

    ZİYARET-İ ERTUĞRUL HAN İBN (…) HAN

    Evliya Çelebi’de Osmanlılar’ın başlangıcı

    “Âl-i Osman’ın ulu atası Osman Gâzi’nin büyük babasıdır. Baş­ta Mâhân diyarından hurûc edüp Âl-i Selçukıyan’dan Alâ’eddîn’e üç yüz nefer kimesne ile gelüp niçe büyük cenklerde bulunup bunların yüzünden niçe yüz yüzaklıkları olup Alâ’eddîn bunları boy beği edüp tabl-u sancak sâhibi olup, Bursa câniblerin geçüp tâ Kastamonu’ya varınca kılıç vurup Allah’ın emriyle ne tarafa yöneld­iler ise muzaffer olup ganimet mallarıyla Alâ’eddîn Şah’a gelirdi.

    Tanrı’nın hikmeti, Alâ’eddîn çocuksuz ölüp Selçuklular yıkılın­ca cümle Anadolu ileri gelenleri Ertuğrul Hân’ı halîfe seçip sikke ve hutbe sâhibi olmadan Lefke-Sö­ğüt arasında bir büyük cenkte yaralanıp kendülerinin vasiye­tiyle Osmâncık’ı diyâr-ı Yunan’a [Karaman’a] tabl-u âlem sâhibi beğ oldu, sene 699 [1299-1300] târîhinde idi. ‘Evvelâ Osman’ lafzı târîh düşülmüştür.

    Bunların önce hilâfeti cum’a hutbesini ‘Osmân’ ismiyle Tursun Fakîh nâm kimesne okuyup peygamber soyundan Edebalı nâm azîzin şerefli yıldız kadar temiz kızını alup Orhân andan doğup anınçün Âl-i Osmân’ın vâlidesi tarafından peygamber soyundan Osman Beğ halîfe olunca pederi Ertuğrul Hân’ı bu Söğüt şehrinde defn edüp şehrin imâr edüp daha sonra Yıldırım Hân asrında Timur-ı bî-nûr bu Söğüt şehrin yağma ve harâb ve tâlân edüp hâlâ nurlu türbesi eyle bakımlı değildir…” [Kısmen sadeleştirilmiştir.]

    Seyahatnâme c. III, (Topkapı Sarayı).

    ‘ECDAD YADİGARLARI’NIN SONU

    Selçuklu hanedanı kaderine terkedildi

    İlhanlıların Anadolu Valisi Timurtaş (öl. 1328), Selçuklu hanedanını 1318’de ortadan kaldırmıştı. Müneccimbaşı Ahmed Dede’ye göre imha edilen hanedanın kurtulabilen bazı üyeleri dağlara kaçmış ve uc beylerine sığınmıştı. Kara­manoğulları bunların birkaçını siyaseten kullanmak üzere yan­larında tutmuşlarsa da sonunda Selçuklulara ihanet ettiler. Oruç Bey de Cengizliler tarafından hanedanın memleketten çıka­rıldığını belirtir. Bitlisî, Selçuklu ailesinden geriye kalanların bir ümidi kalmadığını söyler. Fakat hiçbiri, uc bölgesinde güvenli bir sığınak inşa etmiş Osmanlı­lar’ın bir Selçuklu şehzadesine sahip çıktığından söz etmez.

    Eğer tarihin karanlık bir kuytusunda saklı bir istisna yoksa, Osmanlılar “ecdâd yadigârı” Selçuklu hanedanına sahip çıkmamış görünmektedir. Oysa II. İzzed­din Keykavus, Moğol tâbiiyeti­ne karşı isyan edip yenildiğinde, Müslüman olan Altınorda Hanı Bereke onu önce Bizans’tan kurtarmış, sonra da ailesiyle birlikte Kırım/ Suğdak’ta huzur içinde yaşamasını temin etmiş­ti (1264).

    SELÇUKLU KÜLTÜR MİRASI

    Alaeddin Köşkü’nü yağmalayan Osmanlılar

    Konya’da, vaktiyle surların bir iç kale oluşturduğu Alaeddin Tepesi içerisinde, Anadolu Selçuklularının imparatorluk merkezi olan Alaeddin Köşkü bulunmaktaydı. Yapı esasen II. Kılıcarslan döneminde (1155- 1192) inşa edilmiş, bir deprem nedeniyle Alaeddin Keykubad tarafından yapılan tadilattan sonra onun adıyla anılmaya başlanmıştı.

    Selçuklular yıkıldıktan sonra köşk Karamanoğulları­na geçti. Şehrin 1468’de nihai olarak Osmanlılar’a ilhakıyla köşk beylerbeylik yerleşkesi oldu. 1474-1481 arasında sancak beyi olarak bölgeye gönderilen Sultan Cem’in hizmetine tahsis edildi. Fatih Sultan Mehmed ve III. Murad zamanlarında onarımdan geçirildi.

    Matrakçı Nasuh (öl. 1564) Beyan-ı Menâzil’de iç kale içerisin­deki köşkü Konya minyatürünün merkezinde tasvir eder. 1648’de Konya’yı gezen Evliya Çelebi, ese­rinde köşkün kısa bir tarihini –bu kez daha doğru olarak- anlattık­tan sonra sanatlarını betimler.

    Köşk 17. yüzyılda terk edildik­ten sonra, yapacakları inşaatlar için kolay yoldan taş temin etmek isteyen fırsatçıların hedefi hâline geldi. Zeki Atçeken’in incelediği Konya Şeriyye Sicil Defterleri, ecdâd yadigârı sarayın yağmalan­ma hikâyesini belgelemektedir (Sultan Alaeddin Sarayı…”, Vakıf­lar, XXIII, 1994). Bölgeye yollanan 1673 tarihli bir fermanda, kendi malıyla inşa edeceği hamamına köşkten taş almasına izin verilen bir kişi, hemen yakındaki Alaed­din Camii cemaatine ve tadilatına engel olduğu gerekçesiyle bu işten men edilmiştir. Bir başka fer­manda, Konya’da hayır kurumları inşa ettirmek isteyen Şeyh Ahmed adında birinin mermer temininde zorlanması nedeniyle, köşk arazi­sinde yerin altında mermer arama isteğine, “suistimallere meydan verilmemesi şartıyla” izin verilmiştir. Takip eden bir üçüncü ferman, Vezir Musahip Paşa’nın Konya’daki hayratı için metruk köşkten yeter miktar taş alınmasına izin verir. 1676’da sarayın durumu resmî makam­larca tetkik edilmiştir. Şehrin ileri gelenleri ve halk, yapının bir harabeden ibaret olduğunu, yalnız bir miktar bozuk duvarı ve altı ayak üzerinde bir kubbesinin kaldığını söyle­mişlerdir. Bir önceki izin sonrası buradaki enkazdan 150 araba ve 2200 merkep yükü taş alındığı ve bunların 14.750 akçe değerinde olduğu anlaşılmıştır.

    1836’da sarayı çevreleyen iç sur çöker. Charles Texier’nin 1882 tarihli gravüründe ve F. Sarre’nin yayımladığı 1896 tarihli bir fotoğ­rafta köşkten kalan son kısımlar görülebilmektedir. Yapının ta­mamen yok olması ise Uzluk’a göre 1905-1908 arası Konya valiliği yapan M. Cevat Bey’in mari­fetiyledir. Bazı şahıs ve kuruluşlar, kendisinden yapıdaki tahribatın ön­lenmesi konusunda yardım istemişlerse de Cevat Bey, bina­nın önemsiz bir yapı olduğunu söyleyip “Merak etmeyin, ben size 200 altın lirayla daha iyisini yaptırırım” deme gafletini göster­miştir (F.Sarre, Konya Köşkü, çev. Uzluk). Bugün köşk müştemila­tından yalnız doğu duvarının bir parçası ayaktadır.

    Konya Alaeddin Köşkü Matrakçı Nasuh’un “Beyan-ı Menâzil…” adlı eserinde köşkün yüzyıldaki genel görüntüsünden bir detay (solda altta). yüzyılda artık köşkün son kalıntıları görülebilmekteydi (F. Sarre, Reise in Kleinasien, Berlin 1896).

    1. DÜNYA SAVAŞI

    Ertuğrul’dan ilhamla Almanya’yı seçtik

    İtilaf Devletleri donanmasının Çanakkale önlerinde yeni yeni görünmeye başladığı 1914 son­baharında, Tasfir-i Efkâr gazetesi, Ertuğrul Gazi’ye referans vererek 1. Dünya Savaşı’nda tutulan safı meşrulaştırmaya çalışıyordu:

    “Dikkat ve iman ile bakılın­ca, umumî harbin şu bizim de iştirâkımız ile başlayan yeni ve daha umumî faslında Osmanlı tarihine, Osmanlı mertliğine yaraşır ve aynı zamanda Osmanlı ikbâl ve itlâsına [yükselişine], Osmanlı tarafının muvaffak ve muzaffer çıkacağına delalet eyleyen ne latif ve dilruba [gönül alan] bir tecelli ve tetâbuk [uyum] var: Altı asrı mütecaviz [aşkın] bir zamandır bu yerlerde bin taklib [dönüşüm] ile payidar olan Osmanlı saltanatı hatırlardadır. Ertuğrul Bey aşiretinin muharebeye tutuşmuş iki taraftan daha sıkışık görünen tarafa yar­dım etmesiyle bütün mert­likten ibaret olan tarihinin ilk asırlarından nişâneler göstermiş idi. Ayaklarının tozu ile Selçuk Türkleri’nin haklarını temin ve ihkâkâ muavenet eden bu mert ve necip dedelerimiz sükût ile durmayıp da karar kıldıktan sonra dahi, hep hak ve hakikat uğrunda çarpışa çarpışa bu muazzam saltanat kâşânesini [malikânesini] kurdular ve onu nihayet İslâm’ın en metîn is­tinâdgâh [dayanak] ve muhafızı rütbesine çıkardılardı…”

    Tasfir-i Efkâr: 4 Kasım 1914


    Çanakkale Savaşı başlarında
    çıkan bir haberde, Ertuğrul
    Gazi örnek gösterilerek
    savaşa Almanya tarafında
    katılmanın “mertçe” olduğu
    ima ediliyordu.

    TARİHTEN ALINTILAR

    Ata ve ecdadın ced yaklaşımları

    “Bu şehri ben höd kendi kılıcım-ıla aldum. Sultanun bunda ne dahlı var kim andan izin alam? Ana sultanlık viren Tanrı bana gazâ-y-ıla hanlık virdi. Ve eger minneti şol san­cag-ısa ben höd dahi sancak götürüp küffâr-ıla ugraş­dum…” (Âşıkpaşazâde).

    “Selçuklu hanedanın gaddar­lığı ve vefasızlığından dolayı onların mülkü, bu dindar mülk­lü padişahlara [Osmanlılara] ulaştı…” (İdris-i Bitlisî).

    “Selçukîler tuğyân ve zor­balıkla saltanat derecesine yükseldiler. İsyânda tasallub­la ulu’l-emr olan sultânları­nın üzerine huruç ettiler…” (Kemalpaşazâde).

    “… Şimden girü Selçuk sultân­larından bize çâre ve meded yokdur, memleketün çoğı elle­rinden çıkdı, Tatar üzerlerine geregi gibi müstevlî oldı…” (Yazıcızâde).

    “Kayser-i Rum’un tahtına varis bir hanedandan gelen bugünkü halife ve sultanın hükümeti, esir olmamak isteyen bir milleti kendi eliyle bağlayarak düşmana teslim etmeye çalışıyordu’” (Nutuk, Mustafa Kemal, II, 575).

    “…Selçuk Devletinin enkazı üzerinde kurulan Osmanlı Devleti de (…) sonuçta emsali gibi tarihin sinesine tevdi edil­di” (Nutuk, Mustafa Kemal, II, 435).

  • Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı

    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı

    Günümüzde artık uzay araştırmaları ABD ve Rusya’nın da aralarında bulunduğu birçok devletin işbirliğiyle yürütülüyor. Oysa yarışın başladığı 50’li yıllardan Soğuk Savaş’ın bitimine kadar geçen dönemde, yakın uzayımız hiç de sakin bir yer değildi. 

    Uzay araştırmalarının öncüsü Sovyetler Birliği’dir. SSCB uzay çalışmalarında elde ettiği başarıları kendi sosyal sisteminin kapitalist sistem karşısındaki üstünlüğünün göstergesi kabul ediyor, girişimlerini sınırlı imkanlarını zorlayarak sürdürüyordu. ABD ise uzay teknolojisinde liderliğin kendisinde olduğuna inanıyor, Sovyetler Birliği’nden bu alanda geride kalmayı bir prestij sorunu olarak görüyordu. Ancak Sovyetler Birliği’nin 4 Ekim 1957’de Sputnik 1 uydusunu uzaya göndermesiyle ABD’nin kendine güveni sarsıldı. Amerika, çözümü uzay araştırmalarını hızlandırmakta buldu. Uzay yarışı başlamıştı. 

    Sputnik 1’in uzaya çıkışından bir ay sonra, 4 Kasım 1957’de SSCB Laika isminde bir köpeği Sputnik 2’yle uzaya yollandı. Laika canlı dönemedi ama onun uzay yolculuğu, daha sonraki insanlı seyahatler için bilgi ve cesaret kaynağı oldu. 

    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Time’ın, “Ay’a Yarış” konulu kapağı, 6 Aralık 1968. 

    Sputnik 2’nin gönderilmesindenden bir ay kadar sonra, 6 Aralık 1957’de ABD’nin deneme amaçlı Vanguard uydusu, ateşleme sırasında dünya basınının gözü önünde infilak etti. ABD, uzay yarışında geride kalıyordu. 

    12 Nisan 1961’de, kozmonot Yuri Gagarin, Vostok 1’le uzaya giden ilk insan oldu. Vostok 1, dünyanın etrafında sadece 1 saat 48 dakika süren bir tur attı fakat bu uçuş bilim ve teknoloji tarihinin en önemli dönüm noktalarındandı. Gagarin, bir anda dünyanın en ünlü insanı olmuştu. 

    Başkan Kennedy, Sovyetler Birliği’ne prestij kazandıran bu tarihsel olayın ardından ABD’nin on yıla kalmadan Ay’a insan göndereceğini açıkladı. Gagarin’in uzay yolculuğundan yalnızca 23 gün sonra, ABD’li astronot Alan Shepard 185 km yükseklikte 15 dakikalık bir uçuş gerçekleştirdi. Shepard, uzaya çıkan ikinci insan ve ABD’li ilk astronot olmuştu. ABD’li John Glenn ise, 10 Şubat 1962’de, dünya yörüngesine giren ilk Amerikalı olacaktı. 

    1963’te Sovyetler yarışı yeni bir kulvara taşıdı: Valentina Tereşkova, Vostok 6 ile, uzaya giden ilk kadın oldu. SSCB karşı hamlelerine devam etti: 1965’te kozmonot Aleksey Leonov, bir kabloya bağlı olarak uzay aracından 15 metre kadar uzaklaştı. Leonov, böylece uzayda yürüyen ilk insan ünvanını kazandı. 

    Sırada Amerikalıların ilk insanlı uydu projesi Gemini vardı. Gemini projesiyle Amerikalı astronotlar da uzay yürüyüşünü gerçekleştirdiler, Ay’a yolculuk için önemli deneyim kazandılar. Ancak 1967’de ABD uzay programı ilk trajedisiyle karşılaştı. Astronotlar Grissom, White ve Chafee; Apollo 1’in içinde çıkan yangında öldüler. Bu kaza Apollo Ay’a seyahat projesinin bir yıl gecikmesine neden oldu. Bu sırada Sovyet programı da rötar yapacaktı. Kozmonot Vladimir Komarov, Soyuz uzay aracıyla yaptığı seyahatten dönüşü sırasında aracın yüzeye çarpmasıyla hayatını kaybetti. 

    Bir yıl kadar sonra, ABD Ay’a insan göndererek tarihsel bir adım attı. Apollo 8, 9 ve 10 uzay araçlarının 1968 ve 1969’daki hazırlık uçuşlarından sonra nihayet 17 Temmuz 1969’da üç ABD’li astronot, Apollo 11 ile Ay’a doğru hareket etti. Üç gün sonra Apollo’nun kumanda modülü, Ay’ın etrafında dönmeye başlamıştı. Michael Collins bu modülde kalırken, Neil Armstrong ve Buzz Aldrin, Ay modülüyle dünyanın uydusuna indiler. 20 Temmuz’da Neil Armstrong, Ay yüzeyine ayak basan ilk insan olarak tarihe geçti. 

    Sovyetler Birliği Ay’a astronot gönderemedi. Fakat 1971’de, ilk uzay istasyonu Salyut 1’i uzaya yollamayı başardı. İzleyen yıllarda, Sovyet uzay aracı MİR, 1986-1999 arasında uzayda 13 yıldan fazla kaldı ve bu süre içinde dünya yörüngesinde 76 000’den fazla dönüş yaptı. Kozmonot Valery Polyakov, uzay aracında kesintisiz olarak 437 gün kaldı. ABD ise, 1973’te Skylab’i uzaya gönderdi. 

    ABD-SSCB arasındaki uzay yarışı, 1970’li yılların sonunda yavaşladı. Rekabet çok büyük servetlere mal oluyordu. Ölümlü kazalar da insanlı uzay yolculuklarını azalttı. İnsanlı uzay araçlarının dünyaya geri dönme zorunluluğu da mali ve teknolojik bakımdan büyük sorun yaratıyordu. Bu nedenle insansız uzay araçları tercih edilmeye başlandı. Ayrıca Soğuk Savaş’ın bitmesiyle, hem ABD ile Rusya, hem de Fransa, Japonya gibi yüksek teknolojiye sahip ülkeler ortak uzay projeleri geliştirmeye başladılar. 

    İLK UYDU SPUTNIK 1’İN UZAYA GÖNDERİLİŞİ – 60. YIL

    FEZA FATİHLERİNİN AMANSIZ KAPIŞMASI

    Uzay araştırmaları ve yolculukları, insanlığın 20. yüzyılın ikinci yarısındaki büyük atılımları ve başarıları arasındadır. Bu başarılar, birbiriyle her alanda kıyasıya mücadele eden iki süper devlet arasında sert bir rekabete konu olmuşsa da, sonuçta bu dönemde edinilen bilgiler ve kazanılan deneyimler, artık insanlığın ortak tarihsel mirası durumuna gelmiştir. ABD ve Sovyetler Birliği arasında Soğuk Savaş döneminde gerçekleştirilen “fezayı fetih” çalışmaları, bilimin ve teknolojinin gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Yakın geçmişte yaşanan büyük kapışmanın “ilk”leri ve uzay yarışının kısa tarihi… 

    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Uzaya giden insan yapımı ilk “şey” Sovyetler Birliği, 4 Ekim 1957’de Sputnik 1 uydusunu fırlatarak uzay yarışını başlattı, “geri kalmış Sovyetler, süper güç Amerika” algısını yıktı. Bugün, dünya yörüngesinde iki bini aşkın yapay uydu dolaşıyor. 
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Yarışı başlatan küçük küre Sadece 58 santim çapında bir metal küre olan Sputnik 1 uydusu, uzaya fırlatılan ilk insan yapısı nesneydi. 
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Bir Sovyet biliminsanı Sputnik 1’in fırlatılmasından önce son ayar ve kontrolleri yapıyor, 1957.
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Uzaydaki ilk dünyalı Tarih Yuri Gagarin’i 1961’de uzaya çıkan ilk insan olarak kaydeder ama bir terrier kırması olan Rus kozmonot-köpek Laika, Gagarin’den dört yıl kadar önce, 3 Kasım 1957’de Sputnik 2 ile uzaya gönderilmiş ve dünya yörüngesinde seyahat eden ilk canlı unvanını kazanmıştır. Laika, bu yolculukta can verecek, Rusya onun aşırı ısınmadan hayatını kaybettiğini resmen açıklamak için 2002’ye kadar bekleyecekti. 2008’de uzay fatihi kahraman köpek Laika için Moskova’da bir anıt dikildi. 
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Uzaya giden ilk insan Sovyetler Birliği 12 Nisan 1961’de uzay yarışında ABD ile arayı biraz daha açtı. Kozmonot Yuri Gagarin, Vostok 1’le uzaya çıkan ilk insan oldu. Kazakistan’daki Baykonur Üssü’nden yapılacak fırlatma teknik arıza nedeniyle yaklaşık bir saat kadar ertelenmiş, Gagarin bu gerilimli anlarda müzik dinleyerek sakin kalmayı başarmıştı. Uçuştan yarım saat önce ölçülen nabzı sadece 64’tü. İnsanlık tarihine geçen bu cesur adam, yedi yıl sonra yapacağı bir deneme uçuşunda hayatını kaybedecekti. 
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    ABD’nin ilk “uzaylı”ları Eski bir test pilotu olan Alan Shepard, Nisan 1959’da astronotluğa terfi etmişti. Yaklaşık iki yıl sonra, 5 Mayıs 1961’de uzaya çıkan ilk Amerikalı oldu. Bir Redstone roketinin taşıdığı kapsülle 185 kilometrelik dikey bir rotada yükseldi ve geri döndü. Shepard, ilerleyen yıllarda NASA’nın yedi kişilik ilk astronot grubuna katılacak, 15 Şubat 1971’de Ay’da yürüyen beşinci insan unvanını kazanacaktı (altta). Dünya yörüngesine giren ilk ABD’li John Glenn ise (üstte), ilerleyen yıllarda senatör olacak, ayrıca 1998’de 77 yaşındayken uzaya giden en yaşlı insan olma onurunu yaşayacaktı. 
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Uzayın kadın fatihleri Eski bir paraşütçü olan Valentina Tereşkova, bu merakının adını tarihe yazdıracağını bilemezdi. Paraşütçülük hobisi sayesinde kozmonot olarak yetiştirilmek üzere seçilen Tereşkova, 6 Haziran 1963’de Vostok 6 ile dünya yörüngesinde yaklaşık 71 saatte 48 tur atarak görevini tamamladı ve uzaya giden ilk kadın oldu.
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Uzayda yürüyen ilk kadın olma onurunu da yine bir Sovyet kozmonot yaşayacaktı: Svetlana Savitskaya, Tereşkova’dan tam 19 yıl sonra, 1982 yılında Soyuz 7 ile uzaya çıkan ikinci kadın oldu. Salyut 7 Uzay İstasyonu’ndaki görevi sırasında, 25 Temmuz 1984’te, 3 saat 35 dakikalık bir uzay yürüyüşü yaptı ve uzayda yürüyen ilk kadın unvanını aldı.
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Uzaya çıkan ilk ABD’li kadın astronot ise Sally Ride’dır. Ride, 1983 yılında uzay mekiği Challenger ile uzaya çıkan üçüncü kadın oldu. 1978’de NASA’da göreve göreve başlayan ve uzaya gönderilen en genç ABD’li olan Ride, uzay yolculuğu için sekiz bin aday arasından seçilmişti.
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Orak-Çekiç’İn hızlı yükselişi 2. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllara damgasını vuran Soğuk Savaş dönemi ABD ile Sovyetler Birliği arasında dünya ölçeğinde sessiz ve derin bir mücadeleye sahne olmuştu. 50’li yılların sonlarında devlerin savaşında yeni bir cephe açıldı, teknolojik gövde gösterisi uzaya taşındı. Yarışın ilk etaplarında ipi önde göğüsleyen Sovyetler Birliği, uzay yarışındaki liderliğini komünist sistemin kapitalizme üstünlüğünün bir göstergesi olarak lanse etti. Farklı dönemlerde Sovyetlerde basılan propaganda afişleri. 
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Amerika’nın zafer hatırası ABD’nin uzay yarışında arayı kapatıp öne geçmesi için 60’lı yılların sonlarını beklemek gerekecekti. NASA’nın Ay’a Seyahat programı 1969’da Apollo 11’le hedefine ulaşacak, Amerikalılar dünyanın uydusuna insan göndermeyi başaracaktı. Neil Amstrong’un Ay’a ayak bastığı tarihsel anı unutulmaz kılmak için ABD’de basılan hatıra pulu. 
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
    Ve mutlu son: Uzayda el ele! Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında iki süper gücün ortak uzay çalışması yapabilecekleri, sonsuz boşlukta buluşabilecekleri hayal dahi edilemezdi. Ama 70’li yılların ortalarına gelindiğinde işler değişti. Yumuşama döneminde başlatılan Apollo-Soyuz Test Projesi, ABD’li astronotlar Tom Stafford, Deke Slayton ve Vance Brand’i; Sovyet kozmonotlar Aleksey Leonov ve Valeriy Kubasov’la 1975 yılında uzayda bir araya getirdi. Apollo modülü ile Soyuz kapsülünün birleşme anında, Stafford ile Leonov el sıkışıyor. Sleyton ile Leonov, Soyuz uzay gemisinde “dostluk pozu” veriyor. 
    Komünist kozmonotlar, kapitalist astronotlara karşı
  • Dünyayı dönüştüren kitap: Kapital

    Dünyayı dönüştüren kitap: Kapital

    Tarihte kutsal kitaplardan sonra en çok satan, en çok konuşulan ve en çok “olay yaratan” eser, Karl Marx’ın 1867’de ilk cildini tamamladığı Das Kapital. Her ne kadar önsözünde “Anlatılan senin hikayendir” dense de anlamak için epey bilgi gerektiren Kapital, 150 yıldır sosyalizm-komünizm mücadelesinin temel referans kitabı kabul ediliyor. Bir kitabın dünyada ve Türkiye’deki kısa tarihi.

    Meşhur kitabın Almanca orijinalinin önsözünde “Anlatılan senin hikayendir” der Karl Marx. Duyan da okuyunca anlayacağını sanır. Oysa çetrefil denebilecek bir okuma ile bile altından kolay kolay kalkılamayacak bir kitap sözkonusu. Anlamak için, örneğin Roman Rosdolski’nin Marx’ın Kapital’inin Oluşumu veya bugünkü (ve elbette yarınki) anlam ve önemi için Ernest Mandel’in Marx’ın Kapital’i gibi kitapları da devirmek gerekir.

    a-list-of-likely-candidates-to-stab-thomas-mulcair-in-the-back-body-image-1447342953
    Başyapıtın ilk baskısı, 1867, Hamburg, Almanya.

    Karl Marx’ın Kapital‘i, nihayetinde henüz kapitalizmin gerçek anlamıyla bir dünya sistemi olmaktan çok, geniş bir bağımsız ve zanaatkâr-çiftçi okyanusunda kendi halinde bir ada olduğu bir dönemde, 150 yıl önce yazılmış bir kitap. 150 yıldır eksilmeyen ilgi ve alakanın, Marx’ın temelini attığı sosyalizmin icraatı ile doğrudan bir ilişkisi olduğunu söylemek oldukça zor. 1917 Ekim Devrimi gibi dünyayı sarsan günler, bu 150 yılda bir elin parmaklarıyla sınırlı kaldı. Üstelik Sovyetler’in çöküşü, pazar ekonomisinin Rusya’nın ötesinde Çin ve Vietnam gibi ülkelerde de yaygınlaşmasıyla Kapital‘in pabucunun dama atılması gerekirken, 2012’de UNESCO Karl Marx’ın Komünist Manifesto ve Kapital eserlerini, “dünya mirası listesi”ne aldı.

    Direnişin maddi temeli

    Marx’ın görüşlerinin tarihsel olarak geçersizliğinden sözedenler, “krizler” karşısında toplumsal çelişkilerin sadece 19. yüzyıla değil 21. yüzyıla da ait olduğunu yaşayarak görüyor, onun güncelleştirilmesinin vazgeçilmezliği ile karşı karşıya kalıyor. Kısaca hatırlatmak gerekirse: 1993 Japonya, 1997 Güneydoğu Asya, 1998 SSCB’nin çöküşü, 2000’de “yeni ekonomi”nin başına gelenler ve Arjantin’de 2001’deki ekonomik felaket… Ancak bütün bunlar 2007-2008’de dünya ölçeğindeki iktisadi depremin yanında önemsiz kalır. Bu şimdilik son büyük kriz, bilinen bütün ekonomik teorilerin gözden geçirilmesini zorunlu kılmıştır (meraklısı 1994’ten başlayarak Türkiye için de kendi çapında bir sıralama rahatlıkla yapabilir).

    Bugün en gelişkin ülkelerde, toplumun ekonomik anlamda %99 ve %1 diye ayrışması karşısında öfkelerini sokaklara taşıranlar, sermaye ve emek arasındaki kutuplaşmanın had safhaya vardığını ifade ediyorlar. Nihayetinde “özel kâr için üretimi karakterize eden insafsız ve karşı konulmaz büyüme güdüsü ve kârın sermaye birikimi için hâkim kullanımı” diye özetlenebilecek “hikaye”, bir bildiriden ibaret değil. Ayrıca onlarca yıl süren ve Marx’ın en önemli yapıtı olan bu çalışmada kullanılan iktisadi malzemenin zenginliğinin ötesinde; felsefeden ideolojiye, sosyolojiden sanata bir bütün oluşturan kapitalist üretim tarzını yöneten yasaların incelenmesidir asıl olan. Dolayısıyla bu kitap, genel olarak sanılanın aksine, “saf iktisadi bir kuram”dan söz etmemektedir.

    Kitabın doğuşu

    16 Ağustos 1867’de Marx, Kapital‘in ilk cildini tamamladığında dostu ve mesai arkadaşı Engels’e kısa ve coşkulu bir mektup gönderir: “Bunu mümkün kılan sana borçluyum yalnızca. Bana yönelik fedakarlıkların olmasaydı üç cildi için gereken devasa çalışmanın altından kalkamazdım”. Bir ay sonra Hamburg’da, kutsal kitaplardan sonra insanlığın geleceğine ilişkin tarihin kaydettiği en önemli kitap yayımlanır.

    6de74c4738a1759a2137e51acfbb3f0f

    Ardında 20 yıllık bir birikim olan Kapital, bu süre zarfında özel hayattan siyasete bir dizi uğraştan arta kalan zamanlarda yazıya geçirilmiştir. Karl Marx ne de olsa bir akademisyen değildi. Üstelik siyaset ve ailesi, onun için vazgeçilmez öncelikteydi. Öte yandan Kapital‘in ancak 1. cildi sağlığında çıkmış; 2. ve 3. ciltler dostu ve mesai arkadaşı Engels tarafından yayımlanmış; 4. cilt olarak kabul edilen Artık Değer Teorileri ise Karl Kautsky tarafından çok daha sonra yayımlanabilmiştir (Bütün bunlardan sonra da yüzlerce sayfalık elyazması kalmıştır). Üstelik çalışma bir bütün arzetmekten ziyade henüz tamamlanmamış olarak nitelenebilir. Eldeki bir elyazması yığını gözönüne alındığında, 1857 ve 1865 tarihli iki çerçeve dikkate alınmalıdır. Anlaşıldığı kadarıyla altı cilt olarak tasarlanan Kapital, daha sonra dört cilt olarak yeniden tasarlanmıştır.

    O gün bu gündür yeniden tartışmalara yol açan, bir dizi insana ilham kaynağı olan Kapital, yazılışından 150 yıl sonra, üstelik onun adına inşa edilen bir dizi toplumun çöküşünden sonra, yaşadığımız dünyayı en azından anlamak için neden elzem olarak görülüyor? Her ne kadar kitabın alt başlığı “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” olsa da gerçekte bu kitap sadece o kadar mı?

    IMG_1504
    İlk çevirisi Eski Türkçe Kapital’in ilk çevirisi Eski Türkçe, kısaltılmış olarak Ceride-i Felsefiye dergisinde 22 Ağustos 1912’de yayımlanmıştı (solda). Çeviri “hülasat-ül hülasa (özetin özeti)” takdimiyle Bohor Israel tarafından yapıldı (sağda).

    Gerçekten Kapital‘in konusu nedir? “Kitap bir ekonomik yapıt mı” diye sorulsa, içindeki bir dizi bölümün adına bakarak “evet” demek mümkün. Ama yazarın Hegel’in Mantığı‘nı okuduktan sonra, önceki bilgilerini yeniden gözden geçirip tezgahın başına geçtiğine bakılırsa “felsefi bir eser” de denilebilir mi? Veya sosyalizmin “bilimsel” temelini oluşturduğuna göre, açıkça devrimci siyasetin alanına mı girmekte? Sorular çoğalmış, “ahlakçı bir eser olduğunu” söyleyenler bile çıkmıştır.

    IMG_1509
    İtalyanca’dan çevrilen özet Suphi Nuri İleri, 1936’da Carlo Cafiero’nun Kapital özetini İtalyanca’dan çevirerek eserin anlaşılmasına ve kolay okunmasına katkı sağladı.

    Kapital‘in altbaşlığı “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” ise de Marx için ekonomi politik bir yarı bilimdir; yani ideolojiye dönüşen bir bilim. Zira klasiklerle başlayan gelişimi duraklamış ve bilimsel yoldan saparak çağının egemenlerinin anlayış ve önyargılarının tutsağı olmuştur. Çünkü klasiklerin (Adam Smith, David Ricardo) mantığı kapitalist üretim tarzını mahkûm etmeye, onun çelişkilerini ortaya çıkarmaya, geçici özelliğini göstermeye ve sonunu kestirmeye onları zorlarken, sonradan gelen bu okul mensupları yoldan çıkmışlardır. Karl Marx buradan hareketle yalnızca kapitalist ekonominin işleyişini tahlil etmekle, çelişkilerini sergilemekle kalmamış, resmî iktisat biliminin bunları açıklamaya nasıl engel olduğunu da göstermiştir. Buradan hareketle, sınıf mücadelesiyle kendi tarihlerini yapan insanların ideolojik ekonomik evrimini ortaya çıkaran emekçiler ve sermayedarlar arasındaki sınıf mücadelesini tahlil eder kitabında.

    Dolayısıyla Kapital hem teorik hem pratik, hem felsefi ve hem de ekonomik, hem tarihsel hem de sosyolojik bir eserdir. Özetle kitap, 1845’te formüle ettiği o ölümsüz sözünün (“Şimdiye kadar, filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindiler; şimdi dünyayı dönüştürmek sözkonusudur”) detaylı analizidir.

    Kapital yalnızca iktisat ilminde köklü bir altüst oluşa neden olmamış, o güne kadar ütopya olan sosyalizme bilimsel bir temel kazandırmıştır. Bu açıdan işçi hareketinin tarihinde belirleyici bir kavşak oluşturur. Kapitalizmin zayıf, ölümcül yanlarını açığa çıkardığı gibi yeni bir toplumun inşaının da öncüllerini ortaya koyar.

    Kapital‘in Türkçe macerası

    Türkiye Sosyalist Fırkası’nın yayın organı İştirak‘te ilk yazısı Nisan 1908’de çıkan Alyans İzraelit Mektebi Müdürü Bohor İsrail, 2 Eylül’deki yazısında sosyalizmin bir ilim olduğunu ve öğrenilmesi için bir çevirmenler heyeti oluşturulursa “en evvel Karl Marx’ın ‘Sermaye’ ismindeki eserinden başlamak icap eder” diye yazar. Dört yıl sonra ise Ceride-i Felsefiye dergisinde “hülasat-ül hülasa” diye takdim ettiği bir özetlemeye girişir (bu bilgiyi Mehmet Ö. Alkan’ın 2014 tarihli bir çalışmasına borçluyuz).

    IMG_1507
    İlk girişim Haydar Rifat’tan Haydar Rifat’ın Sermaye başlığı altında 1933’te Gabriel Deville’in özetinden yaptığı çeviri Cumhuriyet döneminin ilk girişimi olmuştu.

    Sosyalist olmayan çevrelerde de meseleden en azından bihaber olmamak babında Kapital’den sözetmek kaçınılmaz olmuştur. Vakit başyazarı Ahmet Emin Yalman, 5 Nisan 1918’de ‘Bugün meşhur Alman sosyalisti Karl Marx’ın yüzüncü doğum yıldönümüdür…” diye başlayan yazısı, “Karl Marx’ın ancak geniş ekonomi bilgisi olanlar tarafından anlaşılabilecek kadar muğlak olan Sermaye adındaki eseri, her memleketin işçisi tarafından bir mukaddes kitap gibi okunmakta, ezberlenmekte…” diye devam eder. Yalman yazısının sonunu şöyle bağlar: “Bugün yaşasaydı sosyalizmi kökten reddeder ve örneklik bir sosyal politikacı olurdu”.

    Cumhuriyetin önemli simalarından Mahmut Esat Bozkurt da bir Marx ve Kapital hayranıdır. “Karl Marx ve Türkler” adlı 1935’deki bir yazısında “Marx’ın ‘Kapitali’ adlı büyük eseri bütün dillere çevrildi. Onu bizim dilimizde ne zaman okuyacağız?” diye sorar ve “onun bilinmemesi kültür bakımından bir eksiliktir. Büyük bir eksikliktir” diye devam eder; Marx’ın görüşlerini “dahiyane” ve “heybetli” bulur.

    Temennilerin ötesinde Cumhuriyet dönemindeki ilk girişim 1933’te Haydar Rıfat’ın Gabriel Deville’den yaptığı bir özet çeviridir. Üç yıl sonra 1936’da Kerim Sadi, Kapital’dan Hülâsalar‘ı (iki forma) yayımlar. Aynı yıl Suphi Nuri, Carlo Cafiero’nun özetlediği Kapital‘i çevirir. Dönemin Kapital çeviri girişimlerinin en önemlisi Hikmet Kıvılcımlı’nın 7 fasiküllük yayınıdır.

    Mahmut Esat Bozkurt, Marx’ı öve öve bitiremezken Dahiliye Vekili Saraçoğlu kendisiyle aynı fikirde olmamalı ki, örneğin Halkevi Başkanlığına gönderdiği bir yazıda (Nisan 1938) “Halkevi muhitlerine bu çeşit eserlerin gireceğini tahmin etmemekle beraber şayet her hangi bir yanlışlıkla kütüphanenize bu eserler girmiş bulunuyorsa kütüphane kütüğünden kaydının silinerek derhal buraya gönderilmesini rica ederim” der. Bu yasak ile Kapital, Türkçede 28 yıla mahkûm edilir!

    Nihayet Kapital

    Akademisyen Mehmet Selik’in Almancadan çevirisiyle 196667’de Kapital‘in birinci cildi 5 kitap olarak yayımlanır (Sol Yayınları). Üçüncü cildin bir kısmı, birkaç yıl sonra çıkar. Bu bölümler 12 Mart sonrasında bu kez başka bir yayınevinden çıkınca Sol Yayınları da Alaattin Bilgi’nin İngilizce çevirisiyle birkaç yıl sonra Kapital’i yeninden yayımlamaya başlar ve tamamlar.

    70’li yılların ortalarında sokak sergilerinde iki Kapital çevirisi okur bulmaktaydı.

    Son olarak Mehmet Selik’in Almanca’dan –eksik- çevirisi üzerinden Nail Satlıgan yine Almanca orijinalinden Kapital‘i tamamlar.

    Bugün Kapital‘in yanısıra Kapital‘den türeyen bir dizi kitap da okuru beklemekte.

  • Büyükelçi uyardı ama ‘eşek herif’ olmaktan yine de kurtulamadı

    Büyükelçi uyardı ama ‘eşek herif’ olmaktan yine de kurtulamadı

    Paris Sefiri Seyyid Ali Efendi, Türk diplomasi tarihinin belki de en şanssız diplomatıdır. Paris’e atanan ilk daimi büyükelçidir. Diplomasi tecrübesi Avrupalı meslektaşlarına göre anaokulu seviyesindedir. Üstelik devrinin en kurnaz, hilekâr ve mesleğinin erbabı diplomatı olan Talleyrand ile mücadele etmek zorunda kalmıştır. İyi niyetlidir ama karşısındaki meslektaşları hiç de öyle değillerdir. Profesyonelce hamlelerini hissettirmeyen Fransızlar Mısır’ı işgal ederler.

    Osmanlı Devleti’nin, III. Selim’in (saltanatı: 1789-1807) ikamet elçilikleri kurmasına kadar yabancı ülkelerde daimi temsilcilikleri yoktu. Osmanlı padişahları güçlü dönemlerinde kendilerine eşit bir başka hükümdar tanımazlar, Avusturya krallarını bile sadrazamlarına denk görürlerdi. Bu bakımdan diplomasinin mütekabiliyet ilkesiyle bir ilgileri yoktu.

    Sırası gelip tahta çıkan padişahlar, cülûslarını, doğum ve ölümleri haber vermek, anlaşmaların tasdikli metinlerini göndermek, bazen de dostlukları geliştirmek için yabancı ülkelere geçici nitelikli elçilik heyetleri gönderirlerdi. Buna karşılık Venediklilerin 1454’ten itibaren İstanbul’da daimi elçiliği olduğu gibi, Avrupa’nın belli başlı ülkeleri de 15. ve 16. yüzyılda kendi elçiliklerini kurmuşlardı.

    Gelen yabancı elçilerin daimi olanlarına da Osmanlı sınırlarına girdikleri andan itibaren görevleri bitene kadar devlet hazinesinden tayinatları verilir ve Osmanlılar bunu yabancı temsilcilere lütufları olarak görürlerdi. Devletlerarası diplomasi kuralları arasında böyle bir uygulama yoktu. İstanbul’a gelen elçileri Çemberlitaş’ın karşısındaki Elçi Hanı’na kapatırlar, bunlar yeniçerilerin ulufesinin dağıtılacağı güne kadar padişahın huzuruna çıkarılmazdı. Divan çavuşları elçilerin kollarından sıkı sıkıya tutarak padişaha yaklaştırır ve o suretle kendi kralının namesini padişaha takdim edebilirlerdi.

    Avrupa kralları ise Osmanlı elçilerine böyle davranamazlardı. Osmanlılar savaşa tutuştukları ülkelerin elçilerini savaş ilanıyla birlikte Yedikule zindanına kapatırlar, savaş bitip antlaşma imzalanıncaya kadar da elçiyi oradan çıkarmazlardı. Belki böyle bir muameleye maruz kalınmamak için de daimi elçi gönderilmesi usulü benimsenmedi.

    Birçok araştırmacıya göre daimi elçiliklerin kurulmamasındaki en büyük etken, Osmanlıların ihtişamlı dönemlerinde kendilerini Avrupa ülkelerinden çok üstün görerek, daimi elçiliğe tenezzül etmemeleridir. Gerçekte ise bu bir tenezzül etmeme meselesi değildi. Güçlü zamanlarında zorla, güçle istediklerini elde ediyorlardı ama, güç dengesi bozuldukça ne kadar eksik olduklarını anlamaya başladılar. Osmanlılar için “kâfir lisanları”nı öğrenmek, kişiyi çok aşağılayıcı bir işti. Bu yüzden dil bilen yetişmiş diplomatları yoktu. Avrupa devletleri ise 16. yüzyıldan itibaren Türkçe öğrenmeye önem vermişler, diplomatlarını bu yönde yetiştirmişlerdi. Osmanlılar çeviri ihtiyacını ya ihtida ederek Osmanlılara geçmiş yabancılar yahut Fenerli Rumlardan seçilmiş Divan tercümanları ile giderirlerdi. Eflâk-Boğdan beyleriyle bazı tüccar, kaptan, yabancı sefaret tercümanlarından edindikleri Avrupa ahvali hakkındaki bilgilerle yetinirlerdi. Osmanlı elçilik heyetlerinin, sadece kısa süreli faaliyetleri gerçekleştirebilecek kapasiteleri ve tebaasından olan Hıristiyan unsurlara güven problemi vardı. Böylesine zayıf bir kadro ile dış temsilciliklerin faal olması düşünülemezdi.

    Osmanlının Fransa büyükelçisi Seyyid Ali Efendi “Es-Seyyid Ali Muhasebe-i Evvel el-Memur be-Sefa[r] et-i Franca” başlıklı 1799 tarihli Joseph Boze’un bu eserinin gravürü LouisJacques Cathelin’e aittir.

    III. Selim’in “Nizam-ı Cedid” devrinde aktif dış politika isteği doğrultusunda ilk olarak 1793 yılında Londra’da, 1796’dan itibaren Berlin, Viyana ve Paris’te ikamet elçilikleri ihdas edildi. 40’lı yaşlarda olan Moralı Seyyid Ali Efendi, yabancı ülkelerde daimi (ikamet) elçiliklerinin kurulması sırasında, başmuhasebeci payesi verilerek üç yıllığına Paris’e tayin edilen ilk Osmanlı büyükelçisidir. Mora’da doğduğu için iyi Rumca bilir. Kendi çabası ile biraz da Fransızca öğrenmiştir. Nazik ve kibar biri olduğu, Fransızları da çok sevdiği belirtilir.

    1789 Devrimi ile krallığı yıkıp Directoire rejimini kuran Fransa, devletlerarası eski itibarını kazanma uğruna Osmanlıların Paris’te ikamet elçiliği kurmasını çok istemekteydi. Bundan dolayı 24 Mart 1797’de 18 kişilik maiyetiyle denizyoluyla sefere çıkıp 15 Mayıs’ta Marsilya’da karaya ayak basan Ali Efendi’ye aşırı ilgi gösterdiler. Tek olumsuz yön, 39 gün karantinada bekletilmesiydi. Belki de Fransızlar üç yüz yıldır Elçi Hanı’nda bekletilen çok sayıda elçilerinin ruhlarına bir göndermede bulunmuş oluyorlardı. Fransızlar Ali Efendi ve elçilik heyetini görebilmek için yollara düştü. Paris’in en itibarlı muhitinde Monaco Sarayı kendisine tahsis edildi. Türkiye’nin ilk Paris Büyükelçiliği olarak tarihe geçen bu bina, günümüzde Polonya Büyükelçiliğidir. Ali Efendi oralarda gördüğü ilgiyi Sefaretname’sinde tatlı bir dille anlatır.

    ‘Eşek herif!’ Seyyid Ali Efendi’den gelen Paris haberlerini okuduğunda kendini tutamayan III. Selim’in elinden çıkma “ne eşek herif imiş” yazısı.

    Öyle tehlikeli bir zaman diliminde göreve başlamıştı ki kısa sürede başına gelmeyen kalmadı. Fransa Dışişleri Bakanı olan Talleyrand’ın bitmez tükenmez diplomatik manevralarına cevap vermeye gücü yetmedi. Gerek meclislerde, gerekse kamuoyunda sıklıkla dile getirilen Mısır’ın Fransızlar tarafından ele geçirilmesine yönelik istek ve konuşmaları duydukça Talleyrand’a sorular yöneltti. Aldığı cevaplar tabii ki Fransa’nın Osmanlı topraklarında gözü olmadığına, ortadaki söylentilerin iki devletin dostluğunu çekemeyenlerin uydurmaları olduğundan dikkate alınmamasına yönelikti. İster istemez bunlara inandı. Yıllarını İstanbul’un kibar çevrelerinde zarafet ve insaniyet çerçevesinde geçirmiş bir Osmanlı bürokratı için şaşırılmayacak bir sonuç. Diplomaside pişkin bir bürokrat olsaydı, kalabalık maiyetinden yeterince verim alabilseydi, kandırılması zor olurdu. Aslında iki dünyanın mukayesesi olarak en önemlisi şuydu: Seyyid Ali Efendi’deki “Osmanlı ruhu”, henüz Avrupa yaşantısını, duygularını, haris emellerini anlayacak birikime sahip olmadığından Fransız diplomasisinin ağır darbesine maruz kalmıştı.

    Moralı Seyyid Ali Efendi’nin günümüzde daha çok magazin yönüyle, padişahın “eşek herif” hakaretine muhatap olmuş bir büyükelçi olarak tanınması da ilginçtir. Aslında III. Selim bir başka Paris büyükelçisi olan Abdürrahim Muhib Efendi için de “bu pek eşek herifin Paris’te ikameti muzırdır” diye yazmıştır ama orası hiç gündeme gelmez. Varsa yoksa Seyyid Ali Efendi için olan hakaret söylenir.

    Halbuki yetersiz de olsa Seyyid Ali Efendi Fransızların Mısır üzerindeki tasarılarını, alınması gereken tedbirleri çok önceden III. Selim’e haber vermiştir. Başlangıçta görevinde ihmali olmamıştır. Ne var ki bildirmesine rağmen Mısır’ın işgali tehlikesi karşısında organize olamayan, karşı hamlelere girişemeyen devlet mekanizması topyekûn yetersizken, günah keçisi olarak Seyyid Ali Efendi’nin öne çıkarılmasının, kara vicdanların rahatlatılmasından başka bir amacı yoktur.

    III. Selim’in hakaretine sebep olan, Büyükelçi Seyyid Ali Efendi’nin 29 Ağustos 1798 tarihiyle Paris’ten gönderdiği şifreli tahrirat, 6 Ekim 1798’de İstanbul’a gelir ve şifresi çözüldükten sonra padişaha sunulur. Büyükelçi mektubunda Fransa Dışişleri Bakanı Talleyrand’ın kendisini haberdar ettiği bilgileri aktarır. Napolyon’un Toulon’dan 19 Mayıs’ta hareket ettiği donanma ile 12 Haziran’da Malta’yı işgal ettiğini henüz bildirebilmektedir. Üstelik Malta kâfirlerinin devletinin ortadan kalktığını, ellerindeki Müslüman esirlerin serbest bırakıldığını, Osmanlılar’ın elindeki Maltalı esirlerin de serbest bırakılmasını, Malta bayrağı çeken gemilerin artık Fransız bandırası taşıyacaklarından dost ülke gemileri olarak değerlendirilmesi gerektiğini Talleyran’ın rica ettiğini bildirir. Fransızların dostluğu sayesinde Osmanlı gemileri için ticaret yollarının tehlikesiz hale geldiğini ballandıra ballandıra anlatır. Biraz da Avrupa ahvaline yer ayırır. Tahriratın sonları ilginçtir. Gazetelerden öğrendiği kadarıyla Napoléon’un nerede olduğu belli değildir. İskenderiye veya İskenderun’a ulaştığı, İngiliz donanması Napoléon’u takip etse de tesadüf edemediğinden şimdilik Sicilya limanlarında beklediği rivayetlerini aktarır [BOA. HAT, 142/5876].

    Oysa bu satırların yazıldığı sıralarda Doğu Akdeniz’de yer yerinden oynuyordu. Mektubun yazılmasından iki ay önce, 2 Temmuz’da Fransızlar İskenderiye’yi işgal etmişler, 21 Temmuz’daki Ehramlar Savaşı’nın ertesi günü Kahire’yi de ele geçirmişlerdi. Osmanlılar’ın kendi topraklarına olan sefer hakkında bir bilgisi olmamasına rağmen, İngiliz donanması Toulon’dan itibaren adım adım takip ettiği Fransız donanmasının Mısır’ı işgal edeceğini bilmektedir. İngilizler Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika ve Hindistan yolu üzerindeki hedef ve çıkarlarına asla halel gelmesini istemez. Fransızların işgalini sonlandırmak için harekete geçerler ve Amiral Nelson komutasındaki İngiliz donanması 1 Ağustos 1798’de Ebukır körfezinde Fransız donanmasını imha eder.

    İstanbul yönetimi Mısır’daki Fransızlar’dan ancak 19 Temmuz’da haberdar olabilecektir. Sema Arıkan’ın yayınladığı Sırkâtibi Ahmed Efendi’nin Ruzname’sine göre, Osmanlı Devleti anlaşılması-açıklanması zor bir tutum içindedir. III. Selim ve maiyetindekiler işgalden haberdar olduktan sonra da günlük programlarını aksatmadan güreş, tomak seyirlerine, sazlı-sözlü ziyafetlere devam etmişlerdir. Nice sonra devlet kademesinde bir revizyon akıl edilmiş, 30 Ağustos’ta Sadrazam İzzet Mehmed Paşa azledilerek Erzurum Valisi Yusuf Ziya Paşa sadarete getirilmiştir.

    2 Eylül 1798/21 Rebiülevvel 1213’te toplanan danışma meclisinde Fransa üzerine harp ilanının şer’an vacip olduğuna karar verilir. İlk önlem olarak İstanbul’daki Fransız maslahatgüzarı Ruffin ve tercümanı ile sefaret çalışanları Yedikule zindanına kapatılır. Paris’teki Sefir Ali Efendi’nin de tevkif edileceğine kesin gözüyle bakıldığından İskenderiye ve Mısır’daki Devlet-i Aliyye gemilerine, tüccar mallarına karşılık Osmanlı sınırlarındaki Fransalı tüccarlar da hapsedilip mallarına el konulur. Fransızlar ise Seyyid Ali Efendi’yi hapsetmezler ama irtibatlarını en alt düzeye indirirler.
    Böylesine bir hareketliliğin olduğu, Fransa’ya resmen savaş ilan edildiği bir ortamda Paris büyükelçisinden gelip halen Fransız dostluğundan bahseden tahrirata sinirlenmeye III. Selim’in elbette hakkı vardır. Ancak Seyyid Ali Efendi’nin bütün olanlardan sorumlu tek suçlu olarak gösterilmesine kimsenin hakkı yoktur.

    Osmanlı Arşivi’nde yıllardır araştırmacılara açık bir hatt-ı hümayun daha vardır. Seyyid Ali Efendi’nin şimdiye kadar pek öne çıkarılmayan ama Fransızların Mısır üzerindeki niyetlerine yönelik rivayetleri aktardığı, tedbir alınması gerektiğini belirttiği bu belge görmezden gelinemez. Üstüne üstlük bu belgeyi okuyan III. Selim, kâğıdın üzerine “pek güzel” diye yazarak memnuniyetini belirtmiştir.

    Yukarıda sadeleştirilmiş metni verilen 15594 numaralı hatt-ı hümayunun arka yüzünde 4 Zilkade 1212 (20 Nisan 1798) tarihi kayıtlıdır. Napoléon bu tarihte henüz Fransa’da olup, bir ay sonra 19 Mayıs 1798’de Toulon’dan donanma ile Malta ve Mısır seferlerine çıkacaktır. Büyükelçi Seyyid Ali Efendi en azından bir ay önce Fransızların Mısır üzerindeki niyetlerini belirterek görevini yapmıştır. Buna rağmen alınması düşünülen tedbirlerin ne kadarının gerçekleştirildiği hakkında hiçbir bilgi yoktur. Padişahtan başlayarak sıralı şekilde Sadrazam, Reisülküttap, Kaptan-ı Derya gibi devlet adamlarının gaflet ve duyarsızlıkları hiç gündeme getirilmeyerek, işgal olup bittikten sonra Paris’te olağanüstü bir abluka altına alınan Seyyid Ali Efendi’ye yüklenilmesi çok insafsızcadır. Üstelik maiyetindeki tercümanları Osmanlı Rumu Kodrika ile Mihalaki, Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından elde edilmiş, satın alınmış birer ajan olarak büyükelçiyi aldatanların en önde gelenleridir. Bütün görevi süresince Seyyid Ali Efendi’nin Babıâli ile yaptığı tüm yazışmaları önce Talleyrand görüp okumuştur. Bu iki ajan daha sonra Fransa’ya sığınacak ve uyruğuna geçeceklerdir.

    Zamanla Fransızlar Mısır’da yenildi. İngilizler Doğu Akdeniz’in kendi münhasır alanları olduğunu herkese tescil ettirdiler. Ali Efendi, üç yıllığına gittiği Paris’ten olağanüstü koşullar sebebiyle beş buçuk yıl sonra Eylül 1802’de İstanbul’a döndü. Defterdar, Defter Emini, Bahriye Nazırı gibi etkili görevlerde bulundu. III. Selim’in tahttan indirilmesiyle IV. Mustafa ve II. Mahmud devirlerindeki kargaşa ortamında oldukça faaldi. Sened-i İttifak’a imza atanlardan biriydi. O imzacıların çoğunun başına gelen onun da başına geldi ve 1809’da şeklen göreve gönderildiği Çanakkale Boğazı’nda başı gövdesinden ayrılarak İstanbul’a getirildi. Halen Mahmut Paşa Camii haziresinde gömülüdür.

    20 NİSAN 1798

    Napoléon’un Mısır seferinden önce gönderilen uyarı mektubu

    Paris Büyükelçisi Seyyid Ali Efendi’nin tahriratı üzerine, Sadrazam İzzet Mehmed Paşa’nın III. Selim’e sunduğu takrir

    “Paris’ten gönderilen gazetenin tercümesi ve Seyyid Ali Efendi’nin tahriratında görüldüğü üzere Paris mahfillerinde Fransa’nın Mısır’ı istilası konuşulmaktadır. Fransalıdan her çeşit kötülük beklenildiğinden, bunların şerlerinden emin olmayarak bir taraftan gizlice savunma tedbirlerinin alınması gereklidir. Mısır ülkesi öteden beri Fransız kralları devrinde bile göz diktikleri yerlerdendir. İslam hududunun uç noktası olduğundan ihtiyaç vukuunda yakın yerler gibi karadan ve denizden yardım eriştirmek güçtür. Hemen şimdiden Mısır’ın kilidi mesabesindeki İskenderiye, Dimyat ve Reşid tarafları savunma araçları, alet edevatı ve insan bakımından güçlendirilmelidir. Lakin Mısır ümerası öteden beri Osmanlı idaresinden çekingen ve kuşkucu adamlar olduğundan o bölgeye yapılacak askeri yığınağın kendi aleyhlerine hazırlandığını düşünürler. O sebeple öncelikle hazırlığın kendilerine yönelik olmayıp, Fransızların muhtemel saldırısına karşı muhafaza tedbiri olduğuna inandırılmaları gerekir. Bunun ardından gereken takviyenin usulüne uygun şekilde yapılmasını kendilerinin İstanbul’dan talep etmelerinin sağlanması yoluna gidilmelidir. Bu iş, akıllı ve dirayetli bir kâtiple gönderilecek talimatla şu sıralarda Mısır’da bulunan Dergâh-ı Ali Kapıcıbaşılarından Ali Bey’e ısmarlanmalıdır. Kölemen Beylerinden İbrahim ve Murad Beylerle görüşülüp ikna edilmeleri ve onların Mısır istihkâmlarının takviye edilmesine yönelik bir talepte bulunmalarının sağlanması gereklidir. Mısır’ın Fransa’nın hedefinde olduğunu yazan gazete tercümesinden birkaç nüshanın da devlet tarafından gönderildiği belirtilmeyerek tüccarlar aracılığıyla Mısır içlerinde yayılması sağlanmalı, Mısır beyleri Fransızların niyetinden haberdar edilmelidir. Mısır beylerinden bu konuda gelecek taleplerden sonra, gereken bölgelerin özellikle İskenderiye istihkâmlarının takviye edilmesi maslahata en uygun olanıdır. Alınması düşünülen bu tedbirler padişahımızın nezdinde uygun bulunursa, talimat kaleme alınacak, İstanbul’dan gönderilecek kâtip seçilerek acele surette Mısır’a gönderilecektir. [BOA. HAT, 267/15594].”

  • Katar krizi ve Ortadoğu’da güç oyunları

    Katar krizi ve Ortadoğu’da güç oyunları

    Geçen Haziran başında, Suudi Arabistan öncülüğünde ve ABD desteğiyle başlayan Katar’ı tecrit hamlesi, ay sonuna doğru bir dizi gelişme sonucu tavsadı. Krizin tarihsel ve aktüel nedenleri, aynı zamanda Ortadoğu’daki güç mücadelesinin de koordinatlarını çiziyor.

    5 Haziran’da Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır (birkaç saat sonra Bahreyn, Yemen, Maldivler, Moritanya ve Libya muhalif -İhvancı- hükümeti), aralarında El Kaide, Müslüman Kardeşler gibi terörist ve mezhebi örgütlerle ve İran’la girdiği ilişkilerden ötürü Katar ile bağlarını kestiklerini ilan ettiler.

    Riyad’ın terörist örgütler olarak kabul ettiği Müslüman Kardeşler ve Hizbullah açıkça hedef alınmıştı. El Cezire kanalı başta olmak üzere Katar medyası, Katar ile ilişkilerini kesen ülkelerde yasaklanmış bulunuyordu.

    Birkaç gün sonra Suudi Arabistan ve müttefikleri, Doha tarafından desteklendiğini iddia ettikleri bir terörist listesi yayınladılar. Filistindeki Hamas’ın ve Müslüman Kardeşler’in sınırdışı edilmeleri, banka hesaplarının dondurulması ve İran’la diplomatik ilişkilerin kesilmesi talep ediliyordu.

    Katar’ın tecrit edilmesi hamlesi karşısında İran ve Türkiye gıda ürünleri yığınağına giriştiler. Türkiye emirlikteki asker sayısını artırmaya başladı.

    Katar’ın genç Emiri Doğalgaz zengini Katar’ın 1980 Doha doğumlu yeni Emiri Şeyh Tamim Bin Hamad Al Tani. Genç emir, babasının rızası ile 2013’te yönetimin başına geçti.

    Başlangıçta Trump, Suudi Arabistan’ın tutumunu desteklemiş olsa da, kriz Katar’da müttefiklerle birlikte 11 bin kişilik, Ortadoğu’daki en büyük hava üssüne sahip olan ABD dahil olmak üzere bir dizi ülkeyi sıkıntıya soktu. Bu üs Suriye ve Irak’taki İslâm Devleti’ne karşı ABD’nin öncülüğündeki uluslararası güç icin hayati öneme sahipti. Bu durumda Washington, Paris ve Kuveyt, Körfez’deki krize diplomatik bir çözüm arayışına girdiler. Bu arada Katar tarafından ABD’den 12 milyar dolarlık savaş uçağı alımı da gerçekleşti!

    Son olarak ABD Dışişleri sözcüsü krizin patlak vermesinden iki hafta sonra Katar’a terörle ilgili ithamların ayrıntılandırılmadığını belirterek şöyle dedi: “Bu aşamada basit bir soruyla karşı karşıyayız: Atılan adımlar gerçekten Katar’ın terörizmi desteklediği yönündeki iddiaların sonucu muydu, yoksa Körfez ülkeleri arasında uzun zamandan beri var olan sorunlarla mı ilgiliydi?”

    Uzun zamanlı sorunlar

    Arap Yarımadası’nın İran Körfezi’ne bakan yakasında bir küçük yarımada olan Katar, kısmen petrol ama özellikle doğalgaz kaynakları ile dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alıyor. Siyasal olarak mutlak monarşi ile yönetilen Sünni bir ülke olarak coğrafi konumu gereği İran ile iyi ilişkiler sürdürürken, İslâmi hareketlerle ilişkisinde “bölgenin büyük abisi” gibi davranan Suudi Arabistan’ı rahatsız eden bir pozisiyona sahip. Örneğin; Birinci Körfez Savaşı döneminde (1991) ABD’nin şu an 11 bin askerinin bulunduğu ve Ortadoğu’daki operasyonlar için hayati önemi olan Ebu Ubeyd Üssü’nü İran’a karşı kullanılmaması koşuluyla inşa etti. Suudiler ise o tarihten birkaç yıl önce İran-Irak savaşı sırasında Saddam’ı desteklemişlerdi. İran İslâm Cumhuriyeti’nin kuruluşundan (1979) bugüne Suudiler bir şekilde (elbette ABD ve İsrail’in katkısıyla) İran’a diz çöktürmenin yollarını aramakta.

    Katar, İran’la yumuşak ilişkilerinin yanısıra bölgesel ittifaklarda da Suudi Krallığı’na ters düşmekte. Filistin’de Suudiler El Fetih’i, Katar Hizbullah’ı; Lübnan’da Suudiler Hariri ailesini, Katar Hizbullah’ı; Mısır’da Katar Mursi’yi, Suudiler Sisi’yi destekledi. Katar’ın Hamas’ı himaye ederken İsrail ile de diplomatik ilişkilerini sürdürebilmesi kayda değer. Katar’ın bölge politikasının en önemli ayırdedici hususu, Suudiler’in terörist saydığı Hamas ve Müslüman Kardeşler gibi örgütleri bölgenin meşru güçleri olarak görmesi ve hatta onlara evsahipliği yapması. Katar, Müslüman Kardeşleri Arap dünyasının siyasal yelpazesinin başlıca bileşenlerinden biri olarak gördü. Buna karşılık Müslüman Kardeşler’in kendi ülkesinde örgütlenmesine kesinlikle karşı çıktı. 1999’de yapılan bir anlaşmayla İhvan, Katar’da kendini fesh etti. Suudi Arabistan ve çevre monarşileri ise Müslüman Kardeşler hareketinin rejimlerine son vereceğinden çekindikleri için sert tedbirler aldılar. Mısır’da Mursi’nin darbeyle devrilmesinden sonra Mısır’a yardım etmelerinin nedenlerinden bir de, Müslüman Kardeşler’e olan düşmanlıklarıydı.

    Marketlere akın ettiler Gıda ihtiyacının %60’ını Suudi Arabistan’dan karşılayan Katar’da yayılan ambargo söylentisi Katarlıları marketlere hücum ettirdi.

    Katar ve bölge politikası

    Katar uzun zamandır kendi politikasını yürütmekteydi. Şeyh Hamed bin Halife el-Sâni 1995’deki bir hükümet darbesiyle daha da güçlenmiş ve Suudiler’in canını sıkan bir tutum sergilemekteydi. Katar 1996’da kurulan El Cezire TV kanalı ve mâli imkanlarıyla aktif bir diplomasi yürütme, Suudiler karşısında güçlenme ve bölgesinde jeopolitik bir aktör olma çabasındaydı. El Cezire bölge monarşilerini öylesine tedirgin etti ki, Suudi Arabistan da El Cezire’ye karşı El Arrabiyah diye kendi TV kanalını kurdu. 2002’de El Cezire, Suudi Arabistan krallığının kurucusu El Suud’a dair pek de hoşa gitmeyen bir belgesel gösterdiğinde Doha’daki elçi geri çekilmiş ve 2008’e kadar yeni elçi gönderilmemişti.

    Özellikle 2010 yılı sonu ve 2011 başında  Arap dünyasında başgösteren olaylarda (Arap Devrimleri, Arap Baharı) Suudi Arabistan ve müttefiği BAE ile Katar ayrı tellerden çalıyorlardı.

    Suudi Arabistan ve müttefikleri, İran ile ittifakları nedeniyle Suriye ve Libya hariç genel olarak her türlü itiraza karşı eski rejimleri desteklediler (bu iki ülkede ise muhalefetin en gerici kesimlerini desteklediler). Buna karşılık Katar, diğer Körfez ülke monarşileri gibi mevcut rejimi desteklediği Bahreyn hariç, Müslüman Kardeşler ve cihatçı hareketleri destekledi.

    2014’te Doha’nın bölgesel güvenliği tehdit ettiği iddiasıyla Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn, Katar’daki elçiliklerini geri çekmişlerdi. Kriz, ülkeler arasındaki bir anlaşmayla çözülmüş gibi gözükse de Katar, Suriye ve Libya’daki Müslüman Kardeşler ve diğer cihatçı hareketlere yardım etmeme sözünde durmamıştı. Bu nedenle Suudi Arabistan ve müttefikleri 2014’teki ilk krizdeki vaatlerin yerine getirilmesini istemekteydi. Ocak 2015’te Abdullah’ın yerine geçen Kral Selman Müslüman Kardeşler’e daha az düşman gibi gözükse de durumda bir değişiklik olmadı.

    KATAR (DEVLET-ÜL KATAR)


    RESMÎ DİLİ: Arapça
    KURULUŞ: 3 Eylül 1971
    YÖNETİM BİÇİMİ: Anayasal mutlak monarşi
    EMİR: Şeyh Hamid Bin Halife Es-Sani
    BAŞKENT: Doha
    NÜFUSU: 2.545.000 (2016)
    YÜZÖLÇÜMÜ: 11.586 km2
    PARA BİRİMİ: Katar Riyali

    Şii kampı, Sünni kampı

    İran önderliğindeki “Şii kampı”na karşı “Sünni kampı” birliği adına Riyad, Doha, Abu Dabi ve Kahire arasındaki çatışmalarda hakem rolü oynarken, Katar da Yemen’deki bastırma hareketinde Suudi koalisyonuna katılmıştı. Ancak Temmuz 2013’te Mısır’da Sisi’nin darbesinin Suudiler ve müttefikleri tarafından olumlu karşılanmasına karşın Katar’ın bunu bir darbe olarak nitelemesi ve karşı çıkması ilişkilerin iyice bozulmasına neden oldu. 2014’te Suddi Arabistan, BAE ve Bahreyn Doha’daki elçilerini geri çekerken, Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi de ciddi bir krize girdi. Kuveyt’in araya girmesiyle ilişkiler düzelir gibi olduysa da krize sadece bir ara verilmişti. 2015’te ABD ile İran arasında nükleer antlaşmanın imzalanması da Suudi Arabistan ve Bahreyn’i rahatsız ederken Katar bundan hoşnutluk duydu. Suudi Arabistan bu noktadan sonra sonra Katar’ı ikili oynamakla, Körfez ülkeleri mutabakatına uymamakla eleştirdi. Suudi Arabistan’daki Şiileri ve hatta başkenti ele geçirerrek başkanı kovan Yemen’deki Husiler’i desteklemekle itham etti.

    ABD Başkanı Trump’ın 360 milyar dolarlık silah siparişleri başta olmak üzere yüklü sözleşmelerle döndüğü Suudi Arabistan ziyareti (ilk dış ziyareti) böyle bir ortamda gerçekleşti. Trump’ın Suudi kralının İran karşıtı pozisiyonunu destekleyen açıklamaları Suudileri memnun etse de, Katar bölgenin iki büyük ülkesi arasındaki kutuplaşmanın artmasından kendi istikrarı açısından elbette hoşnut olmadı. Ancak gerilime ABD’nin müdahalesiyle (daha doğrusu Trump’ın sözleriyle) değişik bir boyut eklendi ve Katar cezalandırıldı. Diplomatik ilişkiler kesilmekle kalmadı “yarımadanın yarımadası” konumundaki Katar’ın hava, kara ve denizden ulaşım yolları kapatıldı. Tek kara yolu bağlantısı Suudi Arabistan olan Katar, böylece tecrit oldu, tam bir kuşatmaya uğradı.

    Şeyh Tamim’e futbolculardan destek
    Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyesi olması ve Mısır basını tarafından “dünyanın en iyi spor kişiliği” gösterilmesiyle spora olan ilgisi tescillenen Şeyh Tamim’i, kriz günlerinde futbolcular desteksiz bırakmadı.

    Ancak Kuveyt ve Umman gibi arabulucu ülkelerin yanısıra, bölgede büyük çıkarları olan ABD ve Avrupa ülkeleri de krizden hızla bir çıkış yolu bulma arayışına girdiler. Aksi takdirde Katar tek çıkış yolu olarak İran’a mecbur kalacak ve böylece bölgede İran’ı tecrit etmek isterken tam bir Pirus zaferi elde edecekti. Ancak Katar ve İran’a karşı Riyad ve Mısır ekseni, ilkinin ekonomik zorluklarla karşı karşıya bulunması, ikincisinin Yemen’deki savaşta tıkanmış olması bakımından, ABD olmadan bölgede İran’a karşı “istikarı” sağlama imkanına sahip değil.

    Öte yandan ABD yönetimiyle çok iyi ilişkileri olan Katar’ın ABD’nin rızası dışında bu kadar karmaşık ilişkiler geliştirmesi mümkün değil. Örneğin İran ve İsrail ile girilen ilişkilerin Obama dönemindeki politikayla son derece uyumlu olduğu söylenebilir. Müslüman Kardeşler ile ilişkiler meselesinde ise, kendisinin doğrudan ilişki içine giremediği kesimlerle bir denetim imkanını elinde tuttuğu belirtilebilir. Trump’ın Riyad’ı ziyaretinde söyledikleriyle son olarak ABD Dışişleri sözcüsünün söyledikleri yan yana getirildiğinde Katar’ın hizaya getirilmesi hamlesinin yumuşak bir geçişe bağlanacağı söylenebilir.

    KATAR’IN KISA TARİHİ

    Kabileden Emirliğe

    Katar 1971’de bağımsızlığını ilan etti ve komşu emirliklerden farklı olarak BAE’ye üye olmadığı gibi Suudi Arabistan’a da bağlanmadı. Dört yüzyıl Osmanlı egemenliğinde kaldığı dönemde de kabileler arasında zorlu çatışmalar olmuş, İngiltere-Hindistan yolu üzerindeki bölge stratejik bir mevki olarak önemsenmiş ve yüzyıl önce petrol ve doğalgazın bulunmasıyla daha da önemli hale gelmişti.

    Bahreyn ve Katar arasındaki çekişmelere müdahale eden İngiltere, Doha’da yerleşik Muhammed Bin Sâni’yi muhatap almış ve bugüne kadar bu aileden (hanedan) gelenler ülkede hüküm sürmüştür.

    Katar, uzun yıllar bölge aşiret beylerinin emri altında yönetildi. 19. yüzyılda bölgenin idaresi bugünkü emirin büyük dedesi olan Muhammed el-Sâni’ye geçti. 1947’de Hindistan’ın bağımsızlığını elde etmesiyle İngiltere bölgeden yavaş yavaş geri çekilmeye başladı; 1961’de Kuveyt bağımsızlığını kazandı. Katar, Bahreyn ve yedi emirlik bir federasyon oluşturmuşsa da Katar ayrı durmuş ve 1971’de bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmıştır.

    1995’den 2013’e ülkeyi, babası Halife bin Hamed El-Sâni’yi devirerek yönetimi ele alan emir Hamed bin Halife El-Sâni idare etti. Bu dönemde, kadın hakları başta olmak üzere toplumsal-siyasal refomlar ve hatta bir anayasa yapıldı. “CNN Arap” diye de anılan El Cezire kanalı bu dönemde kuruldu. 2013’ten itibaren ise yönetimi, Halife El-Sâni’nin oğlu, 33 yaşındaki Temim bin Hamad El-Sâni ele aldı. Böylece Arap dünyasının o güne kadarki en genç yöneticisi oldu (Rekoru iki hafta önce 31 yaşında Suudi tahtına oturan Muhammed bin Selman’a kaptırdı).

    Katar, mutlak monarşi ile idare edilmekte. Ülkede siyasal parti yok. Nüfuzlu kişilerden oluşan bir istişari konsey bulunmakta. 1999’da kadınlar dahil bütün yetişkinlerin katıldığı bir belediye meclisi seçimi yapıldı. 2003’te ise yazımı dört yıl süren bir anayasa yapıldı. Bu anayasada esas yenilik, 45 üyesi genel oyla seçilen, 15’i emirin atadığı kişilerden oluşan“Meclis el Şura”nın kuruluşuydu. 2004’te ilk meclis seçildi.

  • Partinizi nasıl alırsınız, tek mi, çift mi?

    Anadoluda “particilik” di­ye tabir edilen hadisenin geçmişi, nereden bak­sanız (ki ben el mahkûm Batılı kaynaklardan bakıyorum) Antik Yunan’a kadar gidiyor. Tabii dün­ya tarihini salt Amerika merkezli okuyan bir arkadaş, “Dünya tari­hinde tekerleğin ulaştırma ama­cıyla kullanılması 15. yüzyıl son­rasındadır” dediğinde nasıl ba­kacaksak, Çin-Japon tarihini iyi bilenler de burada “dünya tarihi” başlığında Memo Tembelçizer’in deyimiyle “utanmadan iddia etti­ğim” bilgilere öyle bakıyor olabi­lir, orası ayrı.

    Biliyorsunuz, kalender Ame­rikalılar tekerleği bulmuşlar bulmasına ama aklımda yanlış kalmadıysa önüne katıp çekecek hayvan falan olmadığı için oyun­cak diye çocuklarına vermişler. Resmen bilgisayarı, modemi bu­lup internete girmeden önce he­nüz elektriği bulmadığını farket­mek gibi bir durum, Allah düş­manımın başına vermesin.

    Neyse, particilik işlerine dö­nersek, Antik Yunan ve sonrasın­da Roma’daki particilik işleri el­bette bizim bugünkü particilik iş­lerine benzemiyor. Öyle merkez karar yürütme kurulları, kadın kolları, kong­re delegeleri falan yok. Ama özellik­le Roma Cumhuriye­ti’nin son yüzyılında iki parti çıkıyor meydane ki aklımda kaldığı ka­darıyla ikisi de birbi­rinden merdane.

    Bunlardan ilki Optimates partisi; bugün kullan­dığımız kavramlarla düşünecek olursak merkezi temsil ediyor. Bunlara halktan kopuk elitler demek de mümkün, hatta abiler de isimleri halkla yanyana gelsin bile istemiyorlar. Galiba demok­rasinin tam oturmadığı ortam­lardaki iki partili sistemin bir neticesi olarak hangi parti güce kavuşsa diğerinin üzerinden si­lindir gibi geçiyor, iki partili sis­tem son tahlilde illa ki tek bir partinin diktasına dönüşüyor. Misal, en ünlü Optimates partili­lerden Sulla, tırışkadan bir olağa­nüstü hâl ilan ederek daha önce sadece Roma kuşatma altınday­ken falan verilen dikatörlük gö­revini üstleniveriyor. Diktatörlü­ğüne de her başarılı diktatör gibi önce bir anayasa reformu yapa­rak başlıyor. İlk aldığı kararlar­dan biri, üyelerinin sayısını ikiye katlayarak hem yasa yapıcıların hem de mahkemelerin gücünü zayıflatmak oluyor.

    Bu Sulla arkadaş iktidarı ele geçirir geçirmez, rakibi Popula­reslileri de kılıçtan geçiriveriyor. Bunlar o zamanın en medeni ül­kesi Roma’da bile olağan şeyler anlaşılan ki, çok çok “Böyle bir şey olabilir mi?” diye geçiştirili­yor. Bu kılıçtan geçirmeden tek kişi kurtuluyor; onu da yakinen tanıyorsunuz: dertli gönüllere giren Jül Sezar kardeşimiz. Ken­disi o zaman onyedi yaşında ve hiç de öyle “Böyle bir şey olabilir mi?” diyerek kaderine küsmeye niyeti yok.

    Ha nedir, Sulla’nın anayasal reformları da diktatörlüğü gibi kısa ömürlü oluyor. Zaten daha önce de bahsetmiştik, bu dikta­törlük Roma’da “Al bu ülke bu olağanüstü hâlden çıkana dek tek yetkili sen ol” diye kısa süreli ola­rak verilen bir görev.

    Elbette Populares partisi de güç kazanıp iş başına geliyor, o da hep iş başında kalmak için elinden geleni yapıyor ve zaten ne oluyorsa o zaman oluyor. Op­timates’in tek parti dönemini bir şekilde atlatan Roma Cumhu­riyeti artık bu kadarına dayana­mıyor.

    Sezar, ama dövüşerek ama hakkıyla ama katakulliyle geldiği yönetimden ayrılmamak için hem kendisine oy vereceğini varsaydığı yeni seçmenler yaratıyor; hem de Sulla’nınki kadar zalimce olmasa da, muhalefetin sesini kısmak için elinden geleni ardına koymuyor. E şimdi halk da Sezar’ı destekliyor çünkü Sezar basbayağı, “Haydi Roma’yı yeniden büyük yapalım” falan gibi boş boş sözler veriyor, hayatında millet görmediği hâlde “Yeter söz milletin” diye konuşu­yor ama bir yandan da ne kadar siyasi rakibi varsa birer birer hep­sini soymaya başlıyor. Mallarına mülklerine el koyuyor.

    Hani şu Brutus’u bile isyan ettiren tavrın arkasında yatan üç aşağı beş yukarı bunlar yani. Mesela Sulla’nın bile yapmadığı­nı yapıp kendini ömür boyu dik­tatör ilan ediyor. Tabii en azın­dan hiç olmazsa, “yahu ben bunu kendim için mi istiyorum?” de­miyor. E sonrasını biliyorsunuz. Brutus ve cumhuriyetçiler Se­zar’ı, Sezar’ın yeğeni Augustus ve asker arkadaşı Brutus ve cumhu­riyetçileri, sonra Augustus hepsi­ni şeklinde bir olaylar zinciriyle, Roma Cumhuriyeti’nin mezarta­şını dikiyorlar.

  • Her yol Roma’ya çıkmıyor

    Her yol Roma’ya çıkmıyor

    Düzenli seçimlerin yapıldığı, seçim kampanyalarının sınırlarının kanunlarla çizildiği, seçmen sayısının neredeyse bir milyona yaklaştığı ilk medeniyetlerden biri, biraz da bunun gibi sebeplerden bu köşenin en sık konuğu olan Romalılar. 

    Her ne kadar seçim rüşveti vermek zinhar yasaksa da, kanunlar uygulanmayınca seçimler de halkın zamanla memnuniyetsizlik emareleriyle yaklaştığı bir sirk halini alıyor. Seçmenler Roma’yı muasır medeniyetler seviyesine taşıyacak adaylar yerine vergi indirimi getirecek, ceplerini dolduracak, karınlarını doyuracak ve Mısır’dan gelen tahılı, üzerinde “Parayla satılmaz. Sezar Kuzey Roma Gençlik Teşkilatı’nın hediyesidir” yazılı çuvallarla dağıtacak adamlara oy vermeye başlıyorlar, ki aslını isterseniz dönemin en muasır medeniyeti de kendileri olduğu için “Roma’yı daha ileri götüreceğim” diyeni kimse dinlemiyor. Zaten Romalılar dünyanın en ileri halkı olduklarına inandıklarından “Daha ne kadar gelişeceğiz arkadaş, su kemerleri yaptık, umumi helalarımız var, bizim dışımızda millet aç aç!” diyerek ellerindeki teknolojiyle fıskiyeli havuzlar yapıp durmaya başlıyorlar, sonra Vizigotlar gelip fıskiyeyi kırınca hüngür hüngür ağlıyorlar. 

    Her neyse, Roma’nın bu adil olmayan seçim düzeni tahmin edebileceğiniz gibi sorunlara yol açıyor. Bu sorunlarla başa çıkmak için Roma vatandaşlarına “En az üç, hatta beş çocuk yapacaksınız” diyen, Senato’nun üye sayısını bir anda 900’e çıkaran, bu 900 senatörün çoğunun kendi yandaşlarından olmasını sağlayarak Senato’yu kendisine tâbi kılan, Roma’nın hazinesinin mührünü kırdırıp tüm serveti kendi kontrolüne alarak denetimi ortadan kaldıran bizim meşhur Sezar. Ha nedir, efendim milletin ağzı torba değil ki büzesin, “İstemezükçüler”, “Hayır”cılar birer birer ortaya çıkınca “Böyle çok başlılık olmaz” diyerek kendisini ömür boyu diktatör ilan ettiren de yine bizim Sezar. 

    Öldürülmesinin ardından Sezar’ın başlattığı reformlara Lepidus, Markus Antonyus ve Augustus sahip çıkıyor. Lepidus’un adını çok duymadınız muhtemelen, zira kendisi erken eleniyor, daha önce Karunlukla, hukuksuzlukla, hırsızlıkla suçladığı Augustus’un yanında ıvır zıvır işler müdürü olarak devam etmek zorunda kalıyor. Yani evet, bir nevi canını kurtarmış ama adını sanını kimse hatırlamaz olmuş, anca benim gibi yüzlerce yıl sonra zevzeklik yapanların alay konusu olarak arada bir adı geçiyor işte. 

    Markus Antonyus ve Augustus Roma’yı ele geçirirken Antonyus bakıyor ki bu Augustus bütün kupon arazileri kendinde toplamış, Roma’nın tellâllardan oluşan basın-yayın organlarının çoğunu ele geçirmiş. Antonyus da bu sırada bir manita işi için Mısır’da, Augustus başlıyor Roma’dan dev bir karalama kampanyasına. Antonyus son bir can havliyle Augustus’u devirmek için operasyon başlatıyor ama nafile. Augustus her tür alavere dalavere ve savaş işinde daha tecrübeli olan Antonyus’u yeniyor. Yeniyor yenmesine de sonra dönüp “Arkadaşlar bakın böyle çok başlılık olmuyor, Roma Cumhuriyeti’nin bir rejim sorunu yok, sistem sorunu var, bu sistemi değiştirmemiz lazım” diyerek MÖ 27 yılında kendisini eşitler arasında birinci ilan ediyor, Senato kâğıt üzerinde varlığına devam etse de tamamen işlevsizleşiyor. “Yahu sen, hayırdır?” diyenlere “Roma Cumhuriyeti rejim sorununu MÖ 509’da çözdü, bu yaptığımız sadece bir sistem değişikliğidir” diye cevap veriyor ve kırk yıl boyunca, yani ölene kadar da Roma’yı tek başına yönetiyor. Başkomutan o, yargıçları o atıyor, yürütme onda, yasaları o çıkartıyor. 

    Tabii arsız tarihçiler dış güçlerin etkisi altında ve elbette Roma’nın eşsiz su kemerlerini, hepsi Roma’ya çıkan yollarını, köprülerini falan çekemedikleri için “Yok ağa bu rejim değişikliği, Roma Cumhuriyeti bitmiştir artık”, “Roma Cumhuriyeti çok bozdu yea, Roma Romalıktan, cumhuriyet cumhuriyetlikten çıktı” diyerek Roma Cumhuriyeti’ne mezar taşı dikiyor, ölüm tarihine de MÖ 27 yazıyorlar. Hep bu tarihçilerin çekememezliği işte, yoksa gül gibi cumhuriyet. 

  • Tarihimizdeki büyük ‘feminist’ isyan

    Tarihimizdeki büyük ‘feminist’ isyan

    III. Selim’in 10 Ağustos 1801’de imzaladığı bir fermanla, tüccarın dışarıdan Bursa’ya getireceği yüklerden 110 kuruş alınırken bir misli zamla 220 kuruş vergi alınacağı emredilir. Yeni gümrük tarifesi uygulanmaya başlar başlamaz tüccarın ayağı Bursa’dan kesilir. Çekirge felaketi ve işsizlik yetmiyormuş gibi, yangında Bursa’nın üçte ikisi yanar. Kıt kanaat geçinmekteyken yangın afetiyle yiyeceklerini de kaybedenlerin tek umudu, sağlam kalan tezgâhlarda üretimi sürdürüp el emeği ipekli, pamuklu dokumalarını iyi fiyatlara tüccara satabilmektir. Alınan karar üzerine 1802’de Bursa’da binlerce kadın ayaklanır! Padişahın fermanını okutmazlar, kabul etmezler. Bursalı kadınlar defalarca protesto gösterileri düzenler. Bursa’da “ehl-i akd”, yani “hükümet” onların elindedir. Ve bu kadınların, olaylar karşısında hemen toplanıp harekete geçebilme alışkanlığı vardır. Kimi bağırıp çağırırken, kimileri hıçkırıkları ile gökleri ağlatır; erkekler uzaktan izlemekle yetinir. Ve kadınlar sonunda mücadeleyi kazanır!

    Nisan 1789’da, iki cephede iki yıldır Avusturya ve Rusya ile savaşan Osmanlı Devleti’nin tahtına III. Selim oturdu. Devam eden savaşlar 1791’de Avusturya ile Ziştovi, 1792’de Rusya ile Yaş Antlaşması imzalanarak sona erdi. Osmanlılar, devletiyle, milletiyle güçsüz düşmüştü; merkezin gücü azaldığından Anadolu, Rumeli, Arap vilayetleri yerel güçlere, derebeylerine teslim olmuş bir haldeydi. Buralardan toplanan vergi cüz’i miktarda olmakla birlikte, büyük kısmı merkeze ulaşamadan eriyip gidiyordu. 

    Askerî ve mâli iflasın etkilerinin tez elden ortadan kaldırılması için, 1793 yılında Nizam-ı Cedid reformları yürürlüğe kondu. İlk elde merkezî hazineden ayrı İrad-ı Cedid Hazinesi ismiyle bir mâli yapı oluşturuldu. Öncelikle ülkenin zayi edilen gelir kaynaklarını toparlayarak, askerî yeniliklere finans kaynağı oluşturmak hedefleniyordu. Ülkenin timar toprakları, mukataa adı verilen işletmeleri bu yeni hazineye devredildi (Mukataalar, devletin bir gelir kaynağını kısa vadeli iç borçlanma amacıyla belirli bir süreliğine kiralayıp (iltizam), kiralayandan (mültezim) gelirini peşin olarak tahsil ettiği işletmelerdi). 

    İstanbul Gümrüğü Mukataası da İrad-ı Cedid Hazinesi’ne verildi. Bu maksatla Gelibolu, Mudanya gibi gümrükler ile birlikte Osmanlıların ilk devirlerinden itibaren varlığı bilinen, ipek, kumaş ticaretinden vergi alınan yer olan “Mizan-ı Harir-i Bursa” adındaki gümrük de İstanbul gümrüğüne ilhak edildi. 

    Barış ortamı ıslahat teşebbüsleriyle değerlendirmek istenmesine rağmen, Anadolu ve Rumeli’nin birçok bölgesindeki isyanlar rahat huzur vermemekteydi. Rumeli’nde ortaya çıkan Pazvantoğlu İsyanı, üzerine yüz bin kişilik bir ordu gönderilmesine rağmen tam olarak söndürülemedi. Ayrıca 1798’de Fransızların Mısır’a asker çıkarması, durumu daha da kötüleştirdi. Bu kez savaş Fransızlarla üç yıl sürecek ve devletin insani-mâli kaynaklarını eritmeye devam edecekti. 

    Islahat amacıyla askerî yatırımlara devam edilirken, Selimiye Kışlasını inşa ettiren III. Selim’in, 1801 yılında bir vakıf kurduğunu görüyoruz. Üretim fakiri ülkede, kıt kaynaklar ucu ucuna denkleştirmeye çalışılırken, sultanların “Selâtin Camii” inşa ettirme merakı durmak bilmiyordu. Kışlanın yanına büyük bir cami inşaatı başlarken, Selimiye Vakfı’na bazı gelir kaynakları tahsis etmesinin padişahın çevresindekiler tarafından önerildiği anlaşılıyor. 

    Bursa artık ihtilal üzeredir. Kadınlar sokaklardadır. Birkaç defa mahkeme, gümrük kolcularının kaldıkları yerler basılır. Geceleri güvenlik için kol gezmeler çoğalır, mahalle imamlarının taşkınlıkların bırakılması yolunda kadınlara vaaz ve nasihat etmeleri istenir ama fayda etmez. 

    Bu tahsis edilen yerlerden biri de, İstanbul Gümrüğüne dahil edilen Bursa Mizan-ı Harir Mukataası’dır. Bursa’ya o zamana kadar gelen tüccar ve üretici halk, âdet-i kadîmleri üzere parça başına bir vergi verirler ve görevliye de “gümrük emini” yerine “parça emini” derlerdi. Ancak kara düzen işleyen bu gümrüğü kentin ileri gelen eşraf ve idarecileri mukataa olarak iltizam etmekle birlikte çok az gelir elde edilmekteydi. Şam, Diyarbakır, Tokat, Halep, Mısır gibi yerlerle Bursa arasında ticaret yapan beratlı tüccar sınıfı, gümrük vergisi vermemek için sapa yollardan dolanıp firar ederdi. 

    Bu durumu değiştirmek için 10 Ağustos 1801’de gönderilen bir fermanla İstanbul ve İzmir Gümrüklerine gidecek metadan eskiden olduğu gibi gümrük vergisi alınmayacağı, tüccarın dışarıdan Bursa’ya getireceği emtia yüklerinden eskiden üç yükte 110 kuruş alınırken bir misli zamla 220 kuruş vergi alınacağı emredilmiştir. Bursa’nın ileri gelenlerinden Mizancı Hacı Ali Ağa ve maiyetindekilerin gümrüğün sorumlusu olduğunu da belirten ferman verilir (HAT 111/4443). Yeni gümrük tarifesi uygulanmaya başlar başlamaz tüccarın ayağı Bursa’dan kesilivermiş. 

    Aynı sıralarda müthiş bir çekirge afetine de uğrayan Bursa topraklarında, o yıl neredeyse zahire ve hububat ürünü alınamaz. Fiyatların olağanüstü artmasıyla açlıkla karşı karşıya kalan Bursalıları himaye için karaborsacıların elindeki zahirelerin buldurulup el konularak, rayiç bedeli üzerinden satılması emredilir (C.BLD, 52/2594). 

    Bursa olaylarında korkuya kapılarak Mudanya’ya kaçan görevlilerin heyecanlı bir şekilde İstanbul’dan talimat beklediklerine dair tahrirat. 

    Çekirge felaketi ve işsizlik yetmiyormuş gibi, 18 Aralık 1801’de maruz kaldığı yangında Bursa’nın üçte ikisi yanar (Kamil Kepeci, Bursa Kütüğü, c.4, s.237).. Kıt kanaat geçinmekteyken yangın afetiyle yiyeceklerini de kaybedenlerin tek umudu, sağlam kalan tezgâhlarda üretimi sürdürüp el emeği ipekli, pamuklu dokumalarının tüccar tarafından iyi fiyatlara satın alınabilmesiydi. Tabii bu felaketler Müslim-gayrimüslim demeden bütün tebaayı etkiliyordu. 

    Bir misli artan vergileri ödememek için mallarını dağlardan tepelerden aşırarak Bursa’ya getirmek isteyen tüccarlara karşı önlemler alınmaya çalışıldı. Kayıp-kaçak olayının engellenmesi, Bursa Gümrüğü ve bağlı bulunduğu İstanbul Gümrüğü’nün gelirlerine sekte vuran ihmallerin ortadan kaldırılması için, Bursa ayânı ve güç sahipleri de uyarıldı. İkinci bir düzenleme ile Bursa’nın etrafından dolaşarak gümrüğe uğramadan ticaret yapmak isteyenleri kollayarak vergilerini tahsil edecek “kır nazırı” yani atlı gümrük kolcuları tayin edildi (C.İKTS, 4/161; 20 Nisan 1802 tarihli ferman). 

    Görevliler için de Sultan Selim Vakfından bir gümrük binası yaptırılması ve senelik 25 kese kirasının mukataadan vakfa ödenmesi istendi. III. Selim vakfına gelir kaynağı ararken bulunan bu mukataaya, ayrıca esham denilen iç borçlanma için düzenlenen yedi adet hisse de tayin edildi. Bunların 35 kese tutan faiz ödemeleri de Bursa Gümrüğü’nden yapılacaktı (C.ML, 703/28708) 

    İşte özellikle bu son uygulama, Bursalılar için her şeyin bittiği, umutların kırıldığı an oldu. İlk protesto gösterileri bu sıralarda başlamış olmalı. Uğradıkları felaketler üzerine yine de müzakereyi elden bırakmayarak, bizzat III. Selim’e ulaştıkları anlaşılan Bursalılar, yeni gümrük düzeninden, Selimiye Vakfı’na gelir elde edilmesi için yapılan düzenlemelerden mağdur olduklarını, perişan vaziyetlerini anlatabilmişler. 

    Bunun üzerine sadrazamına bir hatt-ı hümayun yazan padişah “Sizin düzenlediğiniz şekilde vakfı kurdum. Lakin bu vesile ile fukaraya zulmedilmesine, mağduriyetlerine rızam yoktur. Kişi vakfını hayır için kurar. Vakıf ve gümrük olayı araştırılsın, zulüm varsa istemem” diyerek kadirşinas bir tavır gösterir. Ne var ki verilen cevapta “gümrüğün Bursa’da yeni kurulmadığı, eskiden beri varolduğu ancak burayı kendilerine avanta kapısı belleyenlerin, eski düzendeki gibi kendilerine haksız kazanç sağlama niyetleriyle Bursalılardan bazı kadınları tahrik ettikleri, yoksa çoğunluğun düzenlemeden memnun olduğu söylenerek” III. Selim’in karşı duruşu engellendi (HAT, 24/5113). 

    Amcası I. Abdülhamid’in bu şekildeki tahsisleri kesinlikle yasakladığını, vakıf tanzim edilecekse beytülmale ait gelirlere el atılmamasını istediğini biliyoruz. Kişinin kendi parasını vakfederse maksadın gerçekleşeceğini, aksi takdirde millet malının gasp edildiğini söyleyen amcasına rağmen III. Selim’in bu yola yönelmesi şaşırtıcıdır. 

    Bu fermanların 1802 Nisan’ının son haftasına doğru Bursa’ya gelişiyle, şehir tarihinin bilinen en isyankâr günleri başlar. Osmanlı devri uygulamasında kadılık makamı merkezden gönderilen fermanları, umuma açık bir alanda halkın yüzüne karşı okuyarak ilan ederdi. Fermanı dinleyen muhatapları, eşraf ve ahali “işittik ve itaat ettik” cümlesini sesli olarak hep bir ağızdan söyledikleri takdirde, fermanın yürürlüğe girdiği kadı tarafından başkente bildirilirdi. Osmanlıların son yüzyılına kadar uygulanan bu törene “sem’an ve taaten merasimi” adı verilirdi. Devlet bu merasimden sonra fermanlarında ne istemişse harfiyen yerine getirilmesini bekler, aksi takdirde o belde cezayı hak ederdi. Bu yüzden Bursalılar öncelikle fermanın ahaliye ilan edilmesini önlemek istediler. İlginçtir bu işe kalkışanların tamamı kadındı! 

    Olayların durulmasıyla Bursa’ya gelen ecnebi tüccarlar ve Bursa Gümrüğü’nde vergilendirdikleri ham ipek miktarı (solda). Kadınların isyanından bir yıl sonra çoğunlukla Bursa’da üretilen ipekli kumaşların cinsleriyle İstanbul’daki satış fiyatlarının belirlendiği narh listesi (sağda). 

    O sıralarda Bursa’ya İstanbul Gümrüğü’nden ve Sadrazam tarafından teftiş ve gerginliği ortadan kaldırmakla görevli memurlar gönderildi. Gümrük fermanının uygulanabilmesi için çalışma yapacakken kendilerini çatışma ortamında buldular. Haddinden fazla korkuya kapılmış belki de abartmış olsalar da izlenimlerinin merkezinde Bursa kadınları var. Osmanlı toplumunda sosyal hayattan çekilmiş, evine kapanmış şehirli kadın tipine uymayan kadınlar topluluğu, onları da şaşırtmıştır. 

    Bursalı kadınlar, şehir içinde defalarca protesto gösterileri düzenlerler. Şaşkınlıkla anlattıkları gözlemlerine göre Bursa’da “ehl-i akd”, yani “hükümet” kadınların elindedir. Her biri “hükümet kadın”dır. Ve bu kadınların, gelişen olaylar karşısında hemen toplanıp harekete geçebilme alışkanlığı vardır. Geçmişte bir kilise yakmışlar, Mısır Seferi sırasında Bursalılara yükletilen ayni vergilerden, orduya peksimet üretimi için gelen görevlilere hücum, peksimetleri yağma etmişlerdir. Ekmek kavgası uğruna mahkeme basmışlardır. 

    Bu son gümrük fermanı protestosu da bu minvalde gelişir. Önce beş yüz civarında kadın çarşıya doğru yürüyüşe geçer. Gümrük Emini tayin edilen Âyandan Mizancı Hacı Ali Ağa’yı görüp İpek Hanı’na yönelirler. Han görevlileri kapıları kapatınca verirler taşı. Eşraftan ve İstanbul’dan gelen bazı görevliler hanın arka kapısından güç bela firar ederler. Saklanıp, sığınacakları bir yer arayıp zorlukla kaldıkları konağa ulaşabilirler. Oraya çağırdıkları dört esnaf kethüdasına “biz hattı hümayun ile geldik, şimdi bizi gürültüye getirdiler, öyle ayak şamatasıyla kaçar erbabı değiliz” deseler de, soluğu Mudanya’da almışlar! 

    İstanbul Gümrüğü’nden İsmail ve Abdi isimli görevliler “hayrete düştüklerini” belirtiyorlar. “Bursa’da oturduğumuz ilk günlerde aralarında bir birlik ve metanet belirtisi yoktu, lakin sonradan mı kızdılar bilemem” şeklinde ilginç bir gözlemde bulunuyorlar. Oradan İstanbul’a yazdıkları mektuplarda “alınacak tedbir bizi aştığından Devlet-i Aliyye’den gelecek talimatı beklemekteyiz. İsyancılar sözbirliği etmişler, devletten mübaşir gelse Bursa’ya sokmayacaklarını, devlet bir kimseyi cezalandırmaya veya sürmeye kalkarsa vermeyeceklerini, Kaptan-ı Derya gelirse onu da Bursa’ya almayacaklarını bildirmişler. Bizler de firar etmeseydik parça parça edeceklerdi” demelerinde, görevi terkederek Mudanya’ya firar etmelerinin mazereti gizli duruyor (A.{MKT, 619/17). 

    Ayrıca güvenlik güçlerinin müdahale etmemesinin iyi olduğunu, aksi takdirde kadınlara müdahale eder etmez kocalarının da olaya dâhil olup büyük bir çatışma çıkmasından korktuklarını söylerler. Gümrük Emini Mizancı Ali de Bursa’dan Mudanya’ya kaçanlar arasında bunlara katılır, ama korkudan şuurunu kaybetmiştir (A.{MKT, 619/6). 

    18. yüzyılda Türkmen Kadınları.

    Bursa artık ihtilal üzeredir. Kadınlar sokaklardadır. Birkaç defa mahkeme, gümrük kolcularının kaldıkları yerler basılır. Geceleri güvenlik için kol gezmeler çoğalır, mahalle imamlarının taşkınlıkların bırakılması yolunda kadınlara vaaz ve nasihat etmeleri istenir ama fayda etmez. 

    Mayıs’ın 20’sine kadar ortalık yatışmaz. İstanbul’dan yönlendirilen etkili bir bastırma operasyonu yapılmaz. Ancak o sıralarda III. Selim’in haksızlık yapılmadığına dair ikna edilmesi üzerine alındığı anlaşılan ferman Bursa’ya gelir. En büyük kalabalık o gün toplanır. Üç binden fazla kadın kiminin elinde balta, tahra, et satırı, kiminde uzun sopalarla mahkemeyi basarlar. Fermanı okutmadan görmek isterler. Muhtemelen “işittik ve itaat ettik” denilmesini önlemek istiyorlardı. 

    Mübaşirlerin oyalama taktikleri sonuç vermez. Kalabalık giderek artar. Bursalıları yangında evleri, barkları, evlatları, canları mahvolmuş, çekirgeden aç kalmışlardır. Şimdi de yüksek vergilerden dolayı tüccar gelmediğinden tek geçim kaynakları olan dokumacılık, ipekçilik ürünleri ellerinde kalmıştır. Kimi bağırıp çağırırken, kimileri hıçkırıkları ile gökleri ağlatır. O gün akşama kadar mahkemenin önünden ayrılmazlar. Zannettiklerine göre aralarında tebdil-i kıyafet erkekler de vardır. Yine de erkekler protestolara aktif katılmayarak uzaktan izlemekle yetinirler. 

    Gelen ferman okunur ama esnaf kethüdaları uzlaşma yolunu seçerler. “Parça vergisi adıyla verdiğimiz vergiye bir misli zammı, İstanbul Gümrüğü’nden Selimiye Vakfı’na senede 25 kese ödenmesini kabul ederiz amma beldemize gümrük konulmasının affını istirham ederiz” deyip dağılırlar. 

    Bursalı kadınların mücadeleyi kazandığını biliyoruz ama, bundan sonrası nasıl gelişti, şimdilik belgeler kifayet etmiyor. Tek bilgi, esnaf kethüdalarından Hacı Hoppa isimli çuhacının, ahaliyi ifrat ve tahrik ettiğinden 13 Haziran 1802’de Bozcaada’ya sürülmesi. İleride arşivimizde tasnifi tamamlanacak fonlarda, Türkiye’de pek örneği olmayan kadınların isyanı ile ilgili daha zengin malumatlı belgeler çıkmasını umut ediyorum.

    Kul Halil’in aşağıdaki şiiri, olayları bizzat görmüş-yaşamış olduğunu veya ilk elden naklettiğini kanıtlamaktadır. İlk olarak Evrensel Gazetesi’nde yayımlayan Sennur Sezer’i saygıyla anıyoruz… 

    Nisa taifesi bayrağı açtı 
    Yine nefir-i âm oldu uzun saçlılar 
    Arkası feraceli koynu taşlılar 
    Yüzleri yaşmaklı, yaprak başlılar 
    Vurun aslanlarım erlik sizdedir. 

    Nisa taifesi bayrağı açtı, 
    Gümrük ağaları görünce kaçtı 
    Nice çukadarlar duvardan aştı 
    Vurun aslanlarım soyluk sizdedir 

    Kimi elde salak, omuzda sopa
    Yardımcınız olsun yaradan Hüda 
    Sırmakeş Hanı’nda bir camlı oda 
    Kırın aslanlarım mertlik sizdedir. 

    Okkayla terazi kalktı pazardan 
    Bezirgânlar gelmez oldu dışardan 
    Gayri din ü iman gitti kibardan 
    Vurun aslanlarım beylik sizdedir 

    Hatt-ı şerif geldi Sultan Selim’den, 
    Hiç mi bilmez Bursalının halinden 
    Hemen dua size Âşık Halil’den 
    Vurun aslanlarım dayılık sizdedir 

    Bursalı Kul Halil 

  • Atinalı amiraller bölücü ve paralelci

    Atinalı amiraller bölücü ve paralelci

    Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, Atinalılar diğer medeniyetlere nazaran karşılaştıkları sorunları halka başvurarak çözme eğiliminde olan arkadaşlar. Öncesini bilmiyorum ama aklımda kaldığı kadarıyla her önemli meselede “Halka soralım!” nidalarının yükseldiği yer, daha çok Atina. 

    Spartalılar mesela çok öyle değil diye biliyorum. Daha önce de bir-iki kere bahsettiğimiz gibi (bahsetmişizdir herhâlde, otuz üç yazı arasında bir yerlerde) bu Atinalılar ve Spartalılar birbirlerinden pek hoşlanmıyor, sürekli kapışıyorlar. Bu savaşların en ünlülerinden biri de üstadımız Thucydides’in ünlü eserinde işlediği Peloponez Savaşı. Uzun yıllar süren bu savaşın dönüm noktalarından biri de Arginusae Deniz Muharebesi. 

    Efendim millattan önce beşinci yüzyılın sonlarına doğru bizim Dikili’nin açıklarında Spartalılar ve Atinalıların filoları savaşıyorlar. Atinalılar hiç beklenmedik bir zafer kazanıyor ve o kadar seviniyorlar ki savaşta görev yapan kölelere vatandaşlık veriyorlar falan filan. Ha ama dananın kuyruğu filo Atina’ya dönerken kopuyor: Orasını tam hatırlamıyorum, fırtına mı kopuyor, son anda bir Sparta saldırısı mı oluyor, ne oluyorsa iki düzine kadar Atina gemisi batıyor, gemilerden kurtulanlar da denizde yardım bekledikleri hâlde, amiraller Karayip Korsanları gibi davranarak “geride kalan, geride kalmıştır” diyerek adamları denizde bırakıp yollarına devam ediyorlar. 

    Artık her nasılsa bu hadise Atina’da öğrenilince kızılca kıyamet kopuyor. Amiraller kendilerini savunuyor hatta kurtaracak gibi de oluyorlar ama, şimdi burada iki düzine geminin mürettabatından bahsediyoruz. 

    Tabii bu işin görünen yüzü. Arka planda bu ailelerin acılarından ve de Atinalıların kızgınlığından yararlanarak gücünü artırmak isteyen bir takım Atinalı politikacılar var ve derhal amirallerin bölücülükten, vatan hainliğinden, paralel devlet kurmaktan falan yargılanmasını istiyorlar. “Yahu bu anayasaya aykırıdır, böyle iş olmaz” diyen mebus da çıkıyor çıkmasına ama, galiba onları da “Bak sizi de atarız içeri ha” diye tehdit ediyorlar; bütün muhalefet susturulmuş oluyor. Yargılanma dediysek, kısaca halka “Bu adamlar suçlu mu değil mi?” diye sormak şeklinde oluyor, bir tür jüri sistemi anlayacağınız ama aklımda yanlış kalmadıysa bütün halk jüri, yani bir nevi referandum. 

    Ama amirallerin şansına bakın ki, yargılanacakları gün bu seçim kararını vermekle görevli kişi -artık meclis başkanı gibi bir şey herhâlde- ünlü filozof Sokrates. Sokrates akîl adam olduğu için “Yahu hele bir soluklanın, ne oluyor” diye amirallerin yargılanmasını engelliyor. Ama Osmanlılarda olduğu gibi Atinalıda da oyun bitmiyor ve politikacılar türlü goygoy ve ayak oyunuyla en sonunda amirallerin kaderini halka sormayı başarıyorlar. 

    Bu esnada tabii resmen Sokrates dışında bütün politikacılar, halkın önüne yağlı urganlar atıp “Asmayıp da besleyelim mi, asalım, keselim, siz isterseniz idam edelim” diye goygoy yapmaya devam ediyor. Yani şimdi burada amiralleri savunacak değilim, dosyayı incelemedim, iddianameyi okuma fırsatım olmadı ama, bana sorarsanız Sokrates haklı gibi. Zira savaş henüz bitmiş değil, kazanılan sadece bir muharebe ama, herhâlde kimse benim gibi düşünmüyor olacak ki halkın çoğunluğunun oylarıyla amirallerin asılmasına karar veriliyor. 

    Ha nedir, en başarılı amirallerini kendi eliyle asan Atinalılar, resmen Alper Potuk’u Fenerbahçe’ye satan Eskişehirspor gibi hüsrana uğruyor; Antik Yunan liginde küme düşerek Spartalıların hegamonyası altına giriveriyor. 

    Bugün tabii antik Yunan tarihçilerini saymazsak, Sokrates dışında bu goygoycu politikacıların hiçbirini tanımıyoruz, bilmiyoruz. Akidedes desem başım ağrımaz, “Hadi lan akide şekerinden uydurmuşsun” diyen çıkmaz. Bilemiyorum ama bunda da ayrı bir hikmet var gibi geldi bana. 

  • Devletlerarası satrancın en kullanışlı piyonları

    Devletler öteden beri başka ülkelerde rejime karşı çıkanları korumakla kalmayıp onlardan yararlanmaya da çalıştı. Yeri geldi, “düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesi, devletin yüksek menfaatleri icabı “dostumun düşmanı da dostumdur” şeklinde esnetildi. İşte, tarih boyunca devletler arasında diplomatik gerilim yaratan siyasi sığınmacılardan bazıları…

    Eski Roma, günümüzde­ki büyük devletlere ben­zeyen bir süper güçtü. Bu gücü göstermek için dün­yanın her yerinde yurttaşları­nı korumak ve düşmanlarını kovalamak gibi bir politika be­nimsemişti. Örneğin en büyük düşmanı Kartacalı komutan ve devlet adamı Hannibal’i teslim almak için hiç usanmadan yıl­larca uğraştı. Romalıların bu konudaki ısrarı, günümüzde ABD’nin gizli istihbarat bilgile­rini medyaya ifşa eden Edward Snowden’ı dünyanın her yerin­de kovalamasına benziyordu.

    Hannibal, İspanya’dan İtal­ya’ya girmiş, Alpleri geçmiş ve Roma ordusunu yenmişti. Yıl­larca onun fillerle donatılmış ordusunun korkusuyla yaşayan Romalılar, sonunda Kartacalıla­rı kendi ülkelerinde yani Kuzey Afrika’daki Zama’da yenme­yi başardı (MÖ 202). Ama Ro­ma’nın Hannibal korkusu sona ermemişti. Kartaca’nın yenilgi­sinden sonra da onunla uğraş­maktan vazgeçmedi. Kartaca’ya baskı yaparak Hannibal’in ülke yönetiminden uzaklaştırılma­sını talep etti. Sonunda ünlü komutan ülkesini terkederek Antakya’ya kaçmak zorunda kaldı. Gidebileceği tek yer, doğal olarak Romalıların o sıradaki en büyük düşmanı olan ve Suriye ile Anadolu’nun bir bölümüne hükmeden Selevkos haneda­nından Antiokos’un sarayıydı. Orada bir mülteci olarak yaşa­dı ve Antiokos’a Roma ile nasıl mücadele edeceği konusunda öğütler verdi. Antiokos’un onu fazla dinlediği söylenemezdi.

     İade yerine ölümü seçti Bitinia kralı Prusias tarafından Roma’ya iade edileceğini öğrenen Hannibal’in zehir içerek intihar edişini tasvir eden gravür, New York Halk Kütüphanesi. 7 Kasım 1982’de.

    MÖ 190’da Romalılarla Se­levkoslar arasında büyük Mag­nesia (Manisa civarında) savaşı oldu. Hannibal’in bu savaşa ka­tılıp katılmadığını bilmiyoruz. Ama hikayeye göre, Antiokos 60-70 bin kişilik muhteşem bir ordu toplamış, Hannibal’e “Sen­ce bu Romalılara yeter mi?” diye sormuştu. Hannibal altın ve gümüş pırıltılarıyla göz alan orduya bakarak acı acı gülmüş ve “Evet, dünyanın en açgözlü halkı olmalarına rağmen, onlara bile yeter!” diye cevap vermiş­ti; bu sözlerle ordunun gücünü değil, Romalıların toplayacağı ganimeti kastediyordu. Magnesia savaşı gerçekten de Antiokos için büyük bir ye­nilgi oldu. Antiokos ancak iki yıl sonra (MÖ 188) Roma ile barış yapabildi. Ancak barışın en önemli şartı, kendi sarayın­da ağırladığı Roma’nın düşman­larını geri vermekti. Kral bunu kabul etti ama misafirine kaça­cak kadar zaman tanıdı. Hanni­bal yeniden yollara düştü. Haya­tının son yıllarını Bitinya Kralı Prusias’ın yanında geçirdi. Bu kral, Romalıların müttefiki olan Bergama Kralı Eumenes’le sa­vaşıyordu. Hannibal bu savaşa katılarak bir deniz zaferi kazan­dı. Ancak Romalılar, onu alabil­mek için Bitinya Kralına baskı uyguladılar. MÖ 182’de Kral Prusias bu baskıya boyun eğdi. Hannibal için bu son şaşırtıcı değildi. Aslında yıllardır bunu bekliyordu. Romalı tarihçi Li­vius’a göre, zehir içerek intihar etmeden önce, son sözleri şöyle oldu: “Madem yaşlı bir adamın ölümünü bekleyemeyecek ka­dar sabırsızlanıyorlar, Romalı­ları bu endişeden kurtaralım!”

    Ortaçağ’da sık sık görü­len bir uygulama da, herhan­gi bir tahtta hak iddia eden bey ve prenslerin bir başka ülkenin yardımına başvurmasıydı. Bu politika, ülkeler arasında sık sık diplomatik krizlere yol açıyor­du. Osmanlı tarihinin ilk yılları bu tür olaylarla doluydu; örne­ğin Ankara Savaşı’ndan (1402) sonra yenilip Timur’a esir dü­şen Yıldırım Bayezid’in oğulları, Osmanlı devletinin yeniden to­parlanmasını önlemek isteyen çeşitli devletler için hem birer rehine hem de birer silaha dö­nüşmüştü. Bizans’ın önce İsa sonra Musa Çelebileri istedi­ği anda donatarak Edirne veya Bursa’da tahta çıkmış kardeş­lerinin üzerine salması bu uy­gulamanın iyi bir örneğiydi. Fetret Devri bittikten sonra da bu politika devam etti. 1421’de Çelebi Mehmed ölüp oğlu II. Murad tahta çıktığında, Bizans elindeki son Osmanlı şehzade­si Mustafa’yı kullanmaya karar verdi. Mustafa, Yıldırım Baye­zid’in oğullarından biriydi ve yıllardır Bizans topraklarında (bazı Bizans kroniklerine göre Midilli’de) yaşamaktaydı. Os­manlıların “Düzmece Mustafa” dedikleri bu şehzadenin 1422 kışında Bizans’ın yardımıyla Gelibolu’ya çıkması, Bursa’ya doğru ilerlemesi genç Osmanlı padişahı Murad için büyük bir kriz yaratmıştı. Elbette yaban­cı bir ülkeye iltica etmiş şehza­delerin en ünlüsü, Fatih Sultan Mehmed’in küçük oğlu Şeh­zade Cem’di. Onun ağabeyi II. Bayezid ile taht mücadelesini kaybettikten sonra Mısır Mem­luklarına sığınması, ardından Avrupa’ya kaçması, Osmanlı dış politikasına yıllarca yön ver­mişti. Taht iddiası nedeniyle pat­lak veren diplomatik krizlerin en büyüklerinden biri, 17. yüzyıl sonu-18. yüzyıl başında İngiltere ile Fransa arasında yaşandı. İn­giltere Kralı II. James, ülkesinde patlak veren ayaklanma sonucu 1688’de İngiltere’yi terk ederek Fransa’ya sığınmak zorunda kaldı. Kuzeni olan Fransa Kralı XIV. Louis, onu kendi sarayında misafir etti. Bu arada İngilte­re’de parlamento, kaçan kralın büyük kızı Mary ile damadı Wil­liam’ı tahta çıkardı. O andan iti­baren iki ülke arasında başlayan diplomatik kriz, yıllarca devam etti. Zaman içinde sözü edilen kişilerin çoğunun ölmesine rağ­men sorun çözülmedi: Fransa için İngiltere Kralı, kendi ülkesi­ne sığınmış olan II. James, onun ölümünden sonra da oğlu (III.) James’di. İngiltere ise bunla­rı hükümdar olarak tanımıyor­du. Kriz ancak İspanya Veraset Savaşının sonunda imzalanan Utrecht Barışı (1713) ile çözüm­lendi. Savaşın çıkış nedeni İn­giltere’nin taht kavgası değildi. Ancak yıllar süren bu savaş bit­tiğinde İngiliz hükümeti avan­tajlı konumundan yararlanarak, birinci koşul olarak Fransa’nın eski kralın oğlunu desteklemek­ten vazgeçmesini istedi. Böylece Fransa, III. James’i Fransa sı­nırları dışına çıkarmayı ve İngil­tere’de tahtı elinde tutan Kraliçe Anne’i tanımayı kabul etti. III. James, yeniden yollara düşerek hayatını Papa tarafından mülte­ci olarak kabul edildiği Roma’da tamamladı. Fransa’nın onu des­teklemekten vazgeçmesi, İngil­tere’deki rejimin meşruiyetini artırdı ve Avrupa ile ilişkilerin­de İngiliz hükümetinin elini ra­hatlattı.

    Batı’ya sığınan Osmanlı şehzadesi II. Bayezid, kensiyle taht kavgasına tutuştuktan sonra Rodos şövalyelerine sığınan kardeşi Cem Sultan’ın geri gönderilmemesi karşılığında her yıl 45.000 düka altın ödemeyi kabul etmişti. Cem Sultan, şövalyelerin lideri Pierre D’Aubusson tarafından Rodos’ta ağırlanıyor.

    On dokuzuncu yüzyılda ül­keler arasındaki diplomatik ilişkiler herkesçe kabul edilen belli bir sisteme kavuştu, kalı­cı elçilikler sıradan hale geldi. Öte yandan çeşitli ülkelerde örgütlenen muhalif gruplar, re­jimleri tehdit etmeye başladı. Muhalif önderler sık sık başka ülkelere kaçmak, özellikle de kendi ülkeleriyle ilişkileri iyi olmayan devletlere sığınmak zorunda kalıyordu. Örneğin İs­tanbul, yüzyıl boyunca ülkele­rini elinde tutan Avusturya ve Rusya imparatorluklarına karşı ayaklanan Polonyalı ve Macar muhalif önderlerin sığındığı ilk durak haline gelmişti. Bunlar­dan biri olan Macar Lajos Kos­suth’un serüveni, bir mülteci­nin ne gibi diplomatik sorun­lara yol açabileceğini gösteren iyi bir örnekti. Lajos Kossuth (1802-1894), bir Macar avukat ve gazeteciydi. 1848’de Ma­carlar, ülkelerini elinde tutan Avusturya İmparatorluğu’na karşı ayaklandığında bu isya­nın önderlerinden biri olarak sivrildi. Ancak Avusturya’yı neredeyse parçalanma nok­tasına kadar getiren devrim, Rus ordusunun yardıma koşa­rak ülkeyi işgal etmesi ve ye­niden Avusturyalılara verme­siyle sona erdi. Bunun üzeri­ne Kossuth, Osmanlı sınırını geçerek Vidin’e sığındı, oradan Şumnu’ya (bugün Bulgaristan), sonra da Kütahya’ya yerleşti. Osmanlı hükümeti, Avusturya ve Rusya İmparatorlukları’nın diplomatik baskısına rağmen Kossuth’u onlara teslim etmeyi reddetti. Kossuth 1851’de ya­nında yaklaşık elli taraftarıyla İzmir’den Amerikan bandıra­lı Mississippi gemisine bine­rek Avrupa’ya doğru yola çıktı. Ancak Macarları taşıyan gemi, Akdeniz’de bir diplomatik kri­ze yol açtı. Marsilya’ya yanaş­mak istediğinde Fransa tara­fından geri çevrildi. ABD taraf­sız bir devletti ama Avusturya veya Rusya ile ilişkilerini boz­mak istemiyordu; dolayısıyla gemi kaptanı Kossuth ve yan­daşlarını Malta’da gemiden in­dirdi. Sonunda Kossuth İngil­tere’de karaya çıkabildi. Ancak bu ülkede de bir krize yol açtı çünkü politikacıların bir bö­lümü onu büyük bir devrimci olarak karşılarken, muhalefet­teki muhafazakarlar ve Kraliçe Victoria onu kendi hükümda­rına karşı ayaklanmış bir ha­in, tehlikeli bir isyancı olarak görüyordu. İktidardaki libe­ral parti ise ikiye bölünmüştü; Rusya ve Avusturya’dan nefret eden Dışişleri Bakanı Palmers­ton bir Kossuth hayranıyken, Başbakan Russell İngiltere’nin Avrupa’daki iki büyük impara­torlukla karşı karşıya gelme­sini istemiyordu. Gazeteler de bu kavgaya karışınca ve Avus­turyalı General Julius Jacob von Haynau İngiltere yolculu­ğu sırasında saldırıya uğrayın­ca, kriz iyice büyüdü. Aralık 1852’de Russell hükümetinin düşmesinde Kossuth’un ülke­deki varlığı önemli bir rol oy­nadı.

    Britanya’da kriz yaratan Macar 1848 Macar başkaldırısının liderlerinden Lajos Kossuth, devrim bastırıldıktan sonra ülkesini terk etti. Avusturyalılardan kaçarak İngiltere’ye sığınan Kossuth, Britanya ile Avusturya arasında diplomatik gerilime yol açtı.

    Devletlerin muhaliflerini birbirlerine karşı kullanma­sı da çok eski bir uygulamaydı. Yakın tarihin en bilinen olayı, Bolşevik Partisinin önderi Vla­dimir İlyiç Lenin’in 1. Dünya Savaşı sırasında Rusya’nın sa­vaşmakta olduğu Almanya’dan mühürlü bir trenle geçerek 16 Nisan 1917’de ülkesinin baş­kenti Petrograd’a dönmesiydi. O sırada Lenin on yıldır İsviç­re’de sürgünde yaşıyordu. Bi­rinci Dünya Savaşı başladığın­da (1914) buna karşı çıkmıştı. Savaşta İngiltere ve Fransa ile müttefik olan Rusya, batı sı­nırlarında Alman ve Avusturya ordularıyla yıkıcı muharebele­re girişti. Aradan üç yıl geçme­den ülkede bir devrim patlak verdi. Ancak çarlık rejiminin yıkılmasına rağmen, yerine ku­rulan geçici hükümet, savaşa devam etme kararı aldı. İşte Lenin, ülkesine dönmeye tam bu sırada karar verdi. Alman­ya ise bir an önce iki cephede birden sürdürdüğü savaşta eri­yen gücünü toparlamak, Rus­ya’yı barışa zorlamak istiyordu; böylece bütün kuvvetini tam o sırada ABD’nin de katıldı­ğı batı cephesinde yoğunlaştı­rabilecekti. İşte Almanlar bu ortamda, ne olursa olsun barış isteyen bir partinin lideri ola­rak Lenin’in İsviçre’nin Zürih kentinden mühürlü bir trenle Almanya’yı geçerek Petrograd’a ulaşmasına izin verdiler. Rus­ya’daki muhalifleri bu nedenle Lenin’i “Alman ajanı” olmakla suçladı. Oysa ne Lenin Alman ajanıydı ne de Alman hüküme­ti bolşevikti. Her iki taraf kendi işine geldiği gibi hareket etme­yi tercih etmişti. Kaldı ki Al­manların bu taktiği kısa vadede işlerine yaradıysa bile (Ekim 1917 devrimiyle iktidara gelen Bolşevikler Almanya ile barış yaptı), bir yıl sonra yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldıkları gibi, Almanya’daki imparator­luk rejimi yıkıldı ve Rusya’daki Bolşevik devriminin dalgaları kendi ülkelerine ulaştı (1918-1919).

    Fransa’ya kaçan İngiltere kralı Fransa’ya kaçan İngiltere kralı II. James’in 1689’da 14. Louis tarafından kabulünü gösteren 17. yüzyıl gravürü, Nicolas Langlois. “

    Ülkeler bu taktiğe sık sık başvursa da, olumlu bir sonuç alma ihtimalleri genellikle en­derdi. Bunun çok yakın geç­mişteki iyi bir örneği, ABD’nin başını çektiği koalisyonun Irak’a müdahale ettiği sırada (2003) adı çok duyulan Ahmed Çalabi’ydi. Saddam Hüseyin’e muhalefet eden Irak Ulusal Kongresi diye bir örgütün li­deri olarak kendini lanse eden Çalabi, ABD’de büyük destek kazanmıştı. Bazı Amerikalı ga­zeteciler ona “Irak’ın Geor­ge Washington’ı” gibi gülünç isimler bile taktı. Ancak savaş bitip ABD ve koalisyon ortak­ları Irak’ı ele geçirdiğinde, Ah­med Çalabi’nin ülkesinde hiç­bir gerçek güce sahip olmadığı ortaya çıktı. Bir süre bakanlık yaptıysa da sonradan adı yol­suzluk skandallarına karıştı. Partisi hiçbir seçimde meclise girmeyi başaramadı. 2015’te öl­düğünde artık kimse onu hatır­lamıyor, Amerikalılar ise özel­likle unutmak istiyordu.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-226-1024x713.png
    Sürgünden döndü, devrimi başlattı 10 yıllık İsviçre sürgününden dönen Lenin, Petersburg’un Finlandiya tren istasyonunda halk tarafından coşkuyla karşılanıyor, 16 Nisan 1917.