Tabii muhtemelen Gavrilo Princip’in Franz Ferdinand ve karısını öldürdüğünü biliyorsunuz. Bunu zaten okulda öğrendik. Ama işin perde arkası içler acısı. Aklımda kaldığı kadarıyla ellerine birer bomba alıp konvoyun geçeceği caddede sıraya diziliyorlar. Ama işin perde arkası içler acısı. Resmen Netflix dizi olsa “Senarist ilk girişim başarısız olsun ama Ferdinand yine de ölsün diye amma abartmış” deriz.
Twist, sözlüklerin Türkçeye “dönemeç” olarak çevirdiği bir kelime. Ben twist’i Öztürk Serengil’den öğrendiğim için kıvırma anlamını biliyordum. Ama bir de “sürpriz” diyebileceğimiz bir anlamı daha var: Hani film boyunca ölüleri gördüğünü ileri süren çocuğu tedavi etmeye çalışan adamın kendisinin de ölü olduğu ortaya çıkıyor ya, onun gibi bir şey. O da saçma tabii, neticede çocuk ölü görmeye devam ediyor, tedavi falan yok.
Dünya tarihi de böyle twist’lerle dolu. Hatta o kadar dolu ki, bir süre sonra okurken “Aha şimdi karıştırdı ki, işleri büsbütün berbat etti” diyorsunuz. Tabii niye Kemal Tahir’in cezaevi arkadaşı gibi konuştuğunuzu bilmiyorum. Aklıma ilk gelen, 1. Dünya Savaşı’na neden olduğu ileri sürülen Franz Ferdinand suikastı. Tabii şimdi gül gibi geçinen ülkelerin, Ferdinand öldürüldü diye birbirine girmediğini biliyoruz ama suikasti tam anlatmıyorlar. Anlatsalar, “Bu yüzden miymiş bu işler, bu işler nasıl bir işler?” dersiniz. Niyeyse ısrarla Kemal Tahir’in cezaevi arkadaşı gibi konuşmaya devam ediyorsunuz. Zira bu suikastten basbayağı iki sezon Netflix dizisi çıkar.
Arşidük’ün katliGavrilo Princip’in, Franz Ferdinand ve eşini öldürmesi dönem basınında böyle canlandırılmıştı.
Tabii muhtemelen Gavrilo Princip’in Franz Ferdinand ve karısını öldürdüğünü biliyorsunuz. Bunu zaten okulda öğrendik. Ama işin perde arkası içler acısı. Aslında o gün bunlar birkaç kişi karar veriyor Ferdinand’ı öldürmeye. Aklımda kaldığı kadarıyla ellerine birer bomba alıp konvoyun geçeceği caddede sıraya diziliyorlar. Bomba atmayı ilk deneyecek olan, Muhammed Mehmedbasiç. 80’lerin gol yollarında etkili Yugoslav transferi gibi ismi olsa da etkisiz ve son anda vazgeçip sıvışıyor. İkinci sırada Nedeljko Cabrinoviç var. Tabii bu arada biz bu arkadaşları “Sırp milliyetçiler” olarak tanıyoruz ama Nedeljko basbayağı anarşist, Mehmedbasiç’in de Boşnak olduğunu belirtmeme bilmem gerek var mı? Nedeljko ve Gavrilo Princip fazladan bir de veremler, yani “nasıl olsa öleceğim” diye kendilerince iyi bir şey yaparak gitmek istiyorlar.
Nedeljko’nun süper planı, Ferdinand’ın arabasına bomba atıp elindeki siyanürü içerek intihar etmek. Nedeljko, arabayı görür görmez bombayı atıyor ama fizik kurallarıyla arası hoş değil. Bomba yere düşene kadar Ferdinand’ın arabası da hâliyle bir kaç metre hareket ediyor, bomba da gidip arkadaki arabanın altında patlıyor. Fizik: 1- Nedeljko: 0.
Boşa giden bombanın ardından bizim gariban Nedeljko bu sefer siyanürü yutuyor ama burada da kimya devreye giriyor ve bir gol de o atıyor. Zira ya siyanür bozuk, artık raf ömrü mü dolmuş orasını bilemiyorum ya da Nedeljko’ya siyanür yerine Ali Muhiddin Hacı Bekir’den badem ezmesi vermişler. Tabii bakmasını bilene burada büyük hikmet var. Bence Nedeljko’ya siyanürü veren her kimse onun yakalanmasını istemiş. Sonra yakalayıp bayrak önünde fotoğraf mı çektirecekler orası meçhul. Kimya: 1 – Nedeljko: 0.
Önce siyanür içti, sonra nehre atladı ama yine ölmedi Nedeljko Cabrinovic, Franz Ferdinand’a suikastı ilk deneyen kişiydi. El bombasını arşidük ve eşinin aracının yakınında patlatsa da girişim başarısızlıkla sonuçlandı. Yakalanacağını anlayınca siyanür içmiş, sonra kendisini hemen yakındaki nehre atmıştı. Ancak içtiği siyanür bozulduğundan ve nehrin su yüksekliği çok az olduğundan, ölmedi, bayıldı. (Ersin Karabulut.)
Bizim Nedeljko bakıyor siyanür işe yaramadı, yine de pes etmiyor; ille de öleyim diyerek hemen köprüden aşağıdaki nehrin azgın dalgalarının arasına atlıyor. Ama gelin görün ki nehirdeki azgın dalgalar yıllık izne çıkmış, bizim gariban Nedeljko nehre düşünce kendisini ancak dizine kadar gelen bir suyun içinde buluyor. Resmen öldürmeyen Allah öldürmüyor. Coğrafya: 1 – Nedeljko: 0. Ölüm grubundan çıkamıyor zavallı ve dizine kadar suyun içinde kefal gibi yakalanıyor.
Bunun üzerine suikast ekibindeki diğerleri evlere dağılıyorlar. Ferdinand da bomba yüzünden yaralanan insanları ziyaret etmeye hastaneye gidiyor. Yolda Ferdinand’ın şoförü karşının taksisi olduğundan yolları karıştırıyor, ters bir yola sapıyor, sonra frene basıyor.
Bu acı fren sesini yolun karşısındaki bir kafede oturmuş kahve içen bir arkadaş duyuyor. İşte o arkadaşın adı Gavrilo Princip. Az evvel Ferdinand’ı öldürmek için sıraya girip sonra suikast planı suya düştü diye evinin yolunu tutan, yolda “Dur şurada bir kahve içeyim” diye soluklanan Gavrilo Princip. Gavrilo bir bakıyor, Ferdinand’ın arabası.
Ferdinand’ın şoförü durduktan sonra geri vitese takıp manevra yaparak doğru yola girmeye çalışırken, araba stop ediyor, şanzımanı dağılıyor falan. Gavrilo Princip de kalkıyor, arabanın yanına gidiyor ve Franz Ferdinand ile karısının hayatına son veriyor. Resmen Netflix dizisi olsa “Senarist ilk girişim başarısız olsun ama Ferdinand yine de ölsün diye amma abartmış” deriz.
Hz. İsa’yı Roma’ya ispiyonlayarak vatan haini diye hapse attırmak isteyen bir grup şahıs, kendisine “Bak bu Roma bize kelle vergisi salmış, onu ödeyelim mi?” diye soruyor. O da “E o paranın üzerinde Sezar’ın resmi var, o zaman Sezar’ın hakkını Sezar’a verin” diyor. Bana sorarsanız gayet politik bir cevap; durduk yere başını belaya sokmak istememiş. Tabii bu benim gibi düz insanların yorumu. Yoksa sırf bu söz üzerine yazılanların virgüllerini yan yana koysak buradan köye yol olur.
Biliyorsunuz kullandığımız atasözü ve deyimlerin önemli bir kısmı da kutsal kitaplardan, dinî hikayelerden geliyor. Bunların en ilginçlerinden biri de “Sezar’ın hakkı Sezar’a”. Bizde de “Yiğidi öldür, hakkını yeme”yle aynı anlama gelmeye başlayan bu ifade, çoğunuzun bildiği kiminizin de biliyormuş gibi yaptığı üzere Yeni Ahit’ten, Hz. İsa’ya ait bir cümle. Mevzuu da şu: Hz. İsa’yı Roma’ya ispiyonlayarak vatan haini diye hapse attırmak isteyen bir grup şahıs, kendisine “Bak bu Roma bize kelle vergisi salmış, onu ödeyelim mi?” diye soruyor. O da “E o paranın üzerinde Sezar’ın resmi var, o zaman Sezar’ın hakkını Sezar’a verin” diyor (Bizim ünlü Jül Sezar değil de, büyük ihtimalle Tiberius. Ama neticede bunlar madeni para, tedavülden kalkmadığı için Jül de olabilir).
Bana sorarsanız gayet politik bir cevap; durduk yere başını belaya sokmak istememiş. Tabii bu benim gibi düz insanların yorumu. Yoksa sırf bu söz üzerine yazılanların virgüllerini yanyana koysak buradan köye yol olur. Ha tamam, Bakırköy çok uzak değil ama neticede burada virgülden bahsediyoruz. Az da değil yani. Ama Hz. İsa’nın bu sözle din ve devlet işlerinin ayrılmasına işaret ettiğini ileri sürenler çoğunlukta olsa da, dedim ya, ben düz adamım. Ha bu konu benim aklımda niye vergi usul kanunuyla ilgili bir hadise gibi kalmış derseniz, bu meselenin gerisinde Celileli Yehuda olmasından ileri geliyor.
Aklımda kaldığı kadarıyla 6 yılında Roma, vassalı olan Yahudi krallığını “Vassallık mı kaldı abi bu devirde, yıl olmuş altı, biz doğrudan buraya bir kayyım atayalım gitsin” diyor ve vali görünümlü kayyımlar atamaya başlıyor. E tabii vergileri de artırmak lâzım ama nüfus belli değil. “Gidin bir sayın” diyor, sonra da çat diye bir kelle vergisi koyuveriyor. İşte o zamandan itibaren Roma ve Yahudiler arasında gerginlik eksik olmuyor. Bu bizim Celileli olması dışında başka pek bir şey bilmediğimiz, bilsek de benim hatırlamadığım Celileli Yehuda da yaman bir delikanlı. Önce nüfus sayımına karşı çıkıyor; bakıyor ortayolcular bunu pek dinlemiyor, bu da taraftarlarıyla beraber kendini nüfusa kaydettirenlerin çiftini çubuğunu falan yakmaya başlıyor. Tabii Roma’da oyun bitmez; anında bizim Celileli İsa’nın direnişini bastırıyor. Bu arada Hz. İsa da Celileli, yani eğer yanlış hatırlamıyorsam Nasıra’nın idari olarak Celile’ye bağlı olması lâzım. Üstelik ironik olarak bu olaydan birkaç on yıl geçtikten sonra Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinin sebeplerinden biri de Roma’ya vergi vermemeyi salık verdiği iddiaları.
Her neyse, bu bizim Celileli Yehuda’nın oğulları Yakup ve Simon da babalarının izinden giderek 40’lı yılların sonuna doğru yine bir isyan -Roma yine yeni bir vergi salmış o yüzden olacakbaşlatıyorlar ve birinci Roma-Yahudi savaşının da fitilini ateşlemiş oluyorlar. Yani evet Sezar’ın hakkı Sezar’a denilse de bu hakkın gerçekte ne kadar olduğu, Sezarların haklarını neden hep fakir halkın ödemek zorunda kaldığı hep konuşuluyor. Ha, zenginden de vergi alıyor Roma ama dikkat ederseniz “kelle vergisi” saldığını söylemiştik. E, kelle vergisi de tıpkı özel tüketim vergisi, akaryakıt vergisi, bandrol parası, atık su gideri gibi zengin-fakir ayırt etmiyor, zengin de bir litrede aynı parayı ödüyor, fakir de; ama zenginin umurunda olmazken fakir can çekişiyor.
Yani Sezar’ın hakkı ne kadar Sezar’ın hakkı, en çok da bu kelle vergisi ortaya çıkınca sorgulanıyor. Zaten kelle vergisi benim bildiğim kadarıyla Roma’da cumhuriyet döneminde sadece Roma vatandaşı olmayanlara uygulanıyor. Hiçbir konsül durduk yere Roma vatandaşlarının öfkesini üzerine toplamak istememiş herhâlde. Zaten hem cumhuriyet hem de imparatorluk döneminde Roma’daki isyanların önemli bir kısmı vergi yüzünden. Hatta şimdi yalan söylemiş olmayayım, Papalık devletinin kuruluşu da, ikonoklazmın başlangıcı da, her nedense o dönem İstanbul merkezli Roma İmparatorluğu ve Papalık arasındaki vergi çekişmesinin hemen sonrasına denk geliyor. Yani daha önce Sezar’ın olan Sezar’ın hakkı, vergi tahsildarları Papalığın hazinesine de göz dikince birden o kadar da Sezar’ın hakkı olmuyor.
1. Dünya Savaşı, kurulu dünya düzenini kökünden değiştirmişti. Sözkonusu sadece çeşitli imparatorlukların dağılması, hanedanların düşmesi, devrimlerin patlak vermesi ve yeni pazarlar ile sömürgelerin paylaşılması kavgası değildi. Aynı zamanda göçe zorlanan Yahudiler için de, İngiliz ekonomisini olumsuz etkilemesin diye yeni bir yurt aranıyordu. Birleşik Krallık devlet aklı, kendi çıkarlarını korumaya dönük bir Yahudi politikasını tuğla tuğla örerken, 101 yıl önce tarihe Balfour Deklarasyonu olarak geçecek olan metni hazırladı.
Tarihte bazı konular vardır ki tek yönlü bir bakış açısı ve anakronik açıklamalarla komplo teorilerinin sevilen ve ilgi çeken malzemelerinden birine dönüşür. “Balfour Deklarasyonu” (1917) ve İsrail devletinin kuruluşu (1948) arasındaki bağlantı da popüler tarih yazımında bu teorilerin kurbanı olmuştur. İsrail’in kuruluşunda ve uluslararası kamuoyunda tanınma konusunda, Büyük Britanya hükümetinin 1. Dünya Savaşı sırasında verdiği deklarasyon, yeni kurulan bu devletin temel argümanlarından biri olmuştur. Oysa ki bu metni anlamak için o dönemin şartlarını, siyasi kişilikleri, uluslararası hukuku ve Britanya’nın politikalarını az da olsa bilmek gerekir.
Deklarasyonun Britanya kabinesinde tartışılarak hazırlandığı ve yayınlandığı Temmuz-Kasım 1917 dönemi, malum 1. Dünya Savaşı’na denk gelir. Şubat Devrimi (Mart 1917) ile İtilaf Devletleri’nden uzaklaşmaya başlayan Rusya’da Geçici Hükümet kendi iç işlerine yönelmiş, cephelerdeki etkinliği azalmıştı. Bunu ise Ekim sonunda harekete geçen Bolşevikler’in Ekim Devrimi (7 Kasım) takip etti.
Arthur Balfour (1848-1930)
İşte bu sırada Rusya’nın 1905 Devrimi’nden tecrübeli Britanyalı politikacıların harekete geçmesi gerekli oldu. Zira o tarihte, 12 sene önce Rusya’da gerçekleşen devrim sırasında ve sonrasında Çarlık topraklarının batısındaki Yahudilere (büyük kısmı 18. yüzyılda Çarlık topraklarına katılan Polonya, Litvanya ve Belarus’ta yaşayan Yahudilerin bu bölgelerin dışında yaşaması özel durumlar dışında zaten yasaktı) karşı pogromlar (etnik veya dinî şiddet hareketleri) gerçekleşmişti. Bunun üzerine Yahudiler, dönemin süper gücü Britanya’ya ve ekonomik olarak hızla gelişen “fırsatlar ülkesi” ABD’ye göç etmeye başlamıştı.
Pogromdan kaçanların Britanya’ya göçünü engellemek için dönemin Britanya başbakanı Arthur Balfour’un yaptığı meclis konuşmaları kaydadeğerdir; kendisi bunun önüne geçebilmek için hayli çaba sarfetmiştir (gelecekte aynı kişinin siyonist davanın kilit insanı olarak lanse edilmesi bu anlamda enteresandır). Balfour aslında herhangi bir Muhafazakar Partili İngiliz’in olabileceği kadar “anti-semitik”ti. 1905 pogromları sonrası Avrupa ülkelerine gidemeyen bir grup, belki daha dindar Yahudi, çözümü 19. yüzyılda başlayan siyonist hareketi örnek alarak ata topraklarına geri dönmeye(!) karar vererek buldu. Buna tarihte “İkinci Aliya” (yükselme, İsrail ülkesine dönüş) denmektedir.
1. Dünya Savaşı başladığında, Britanya’nın Osmanlı Devleti’ne bakışaçısı değişmişti. Onlarca yıl özellikle Muhafazakar Parti’nin Osmanlılara yaklaşımı, Rus çarlığının agresif politikalarına karşı bu imparatorluğun toprak bütünlüğünün korunması yönündeydi. Bu hem Rusya’nın yayılmacı politikalarının önüne geçiyordu hem de sultanın ülkesinin çıkarları doğrultusunda Britanya ile kurduğu iyi ilişkiler, sömürgelerinin ve bunlara giden yolların korunması konusunda İngilizler’in işine geliyordu. Bunu değiştiren daha az önemli fakat ilk adım ise İngilizler’in Rusya ile yaptığı ittifak anlaşmasıdır (1907). Yedi yıl sonra ise Osmanlı Devleti’nin Almanya tarafında savaşa girmesi büyük kırılmayı gerçekleştirecektir. Britanya, artık düşmanı olan bu ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasından vazgeçmiştir. Özellikle Ortadoğu’da buna uygun adımlar atılacaktır.
Balfour’un başbakanlığında (1902-1905), çarın ülkesindeki kitlesel saldırılardan kaçan Yahudilere devlet kurmaları için Britanya’nın protektorası olan Uganda sunulmuştu (Uganda Planı). Şimdi ise durum farklıydı; siyonizm ilk defa (dar ve tam anlamıyla, yani Filistin’de bir Yahudi ülkesi kurulması) 1914 Kasım ayında Bakanlar Kurulu’nda, Osmanlılar’ın savaşa girmesinin hemen ertesinde ele alındı. 1915 Ocak ve Mart aylarında ise Britanya’daki ilk Yahudi kökenli Bakan olan (aynı zamanda Disraeli gibi Hıristiyanlığa geçmemiş) Liberal Partili Herbert Samuel kabinede “Filistin’in Geleceği” adlı gizli bir memorandum sundu. Böylece ilk defa Yahudilerin, Britanya için bir savaş tedbiri olarak kullanılması gündeme geldi. Memorandumda, İngiltere’nin korumasında (home rule) Yahudiler’in yerleşimi için Filistin’de bir yönetim kurulacağı kısaca belirtiliyordu. Metnin büyük bölümü ise Britanya’nın Filistin’e asli görevi olduğu üzere “medeniyet getireceği”, bu topraklarda yine İngiliz yönetimindeki Mısır’a komşu ve buranın savunmasında stratejik bir alan oluşturulacağı ve ayrıca Britanya’nın tüm dünyadaki Yahudilerin minnetarlığını kazanacağı gibi başlıklardan oluşuyordu.
Samuel’in gizli memorandumu
Britanya hükümetinde görev almış ilk Yahudi kökenli bakan olan Herbert Samuel, “Filistin’in Geleceği” adlı gizli memorandumunda (1915) Yahudiler için bölgede bir İngiliz yönetimini öngörüyordu. Gelecekte Filistin Mandası olacak bu yönetimin ilk valisi de kendisi oldu.
Aynı zamanda, Osmanlı topraklarında ve kendi sömürgelerindeki daha geniş Arap toplulukları da kaybetmemek adına girişimlerde bulunulacaktı. Bunun en önemlisi ise Mısır Yüksek Müfettişi McMahon ile Mekke Şerifi Hüseyin arasındaki yazışmalardır. 1916’da İngiltere ile müttefiki Fransa arasında Osmanlılar’ın Ortadoğu ve Anadolu’daki topraklarının paylaşılması ile ilgili yapılan Sykes-Picot Antlaşması’nda her ne kadar Kudüs ve Filistin’in büyük kısmı sonradan değerlendirilmek üzere kahverengi alan olarak bırakıldıysa da; Samuel’in gizli memorandumunda bu toprakları Fransızlarla ortak yönetmenin (veya uluslararası bir yönetimin) projeyi başarısız kılacağı ve burada İngiliz yönetiminin şart olduğu belirtilecekti.
1917, Büyük Savaş’ın dönüm noktasıydı. Rusya’nın Mart ayındaki devrimle daha çok iç çekişmelere yönelmesi ve Almanya’nın başarılı denizaltı operasyonları, Britanya’yı farklı yerlerde destek aramaya itiyordu. Nisan ayında İtilaf Devletleri’ne askerî ihtiyaçlar konusunda tedarik olarak destek veren ABD fiilen savaşa girdi. İngiltere’nin bu sırada üç hedefi bulunmaktaydı: Birincisi elbette savaşı kazanmak, ikincisi gelecekteki barış görüşmeleri sonrasında Britanya’nın gücünü en üst düzeyde yayacak şartları oluşturmak ve sonuncusu Rusya’daki karışıklıklar sonrası gerçekleşecek Yahudi göçünü, zaten zorda olan ekonomiyi daha da kötüleştirmemek adına, başka bir yere –Filistin’e- yönlendirmek.
1916’da kurulan yeni hükümetin başbakanı Lloyd George (kendisi gibi Liberal Partili H. H. Asquith’in halefi olarak), Dışişleri Bakanı ise Arthur Balfour idi. Asquith, Lloyd George için “Yahudilerin ne geçmişi ne de geleceği onu aslen hiçbir zaman ilgilendirmemiştir” derken, dönemin yine önemli bir liberal politikacısı ve yazarı (aynı zamanda Yahudi kökenli olan) Leonard Stein ise Balfour için “eğer sıkı bir pro-siyonist olduysa bu sadece onun Yahudilere duyduğu içten bir şefkatten dolayı değildir” demişti.
İngiliz Yahudileri siyonizme karşı
Herbert Samuel’in kuzeni ve tarihteki Britanya hükümetlerinde Yahudi kökenli üçüncü Bakan olan Edwin Samuel Montagu siyonizme sert bir şekilde karşı çıkmış, kurulacak bir İsrail devletinin “dünyanın gettosu” olacağını söylemişti.
Britanya hükümeti böylece “Balfour Mektubu”na doğru giden yola giriyordu. Mektup hazırlanırken mecliste farklı tartışmalar yaşanmış ve altı adet taslak hazırlanmıştı. Tartışmalarda üç taraf vardı: Britanya hükümeti, Siyonistler ve İngiliz Yahudileri. Bu anlamda taslağın hazırlanması süresince uluslararası hukuk açısından taraf olabilecek devlet ve gruplar dışlanmış oluyordu; söz, esasında onlar adına da söylenmiş oluyordu ki uluslararası ilişkiler açısından hem dönemin ruhuna hem de savaş şartlarına göre çok da şaşırtıcı bir durum değildi. Hükümet ülke çıkarlarını düşünerek hareket ediyordu.
Siyonistlerin ve İngiliz Yahudilerinin bu tartışmalarda farklı taraflar olması ve çatışması ise dikkati çekicidir. İngiliz Siyonist Federasyonu Başkanı Chaim Weizmann ve Dünya Siyonist Federasyonu Yöneticisi Nahum Sokolow siyonistleri temsil ederken, İngiliz Yahudilerini ise Samuel’den sonra tarihte Britanya hükümetlerinde Bakan olmuş üçüncü Yahudi kökenli kişi (aynı zamanda Samuel’in kuzeni ikinci Yahudi kökenli bakan ise Rufus Isaacs’tir) ve dönemin saygın isimlerinden Edwin Montagu temsil ediyordu. Siyonizmi hem eleştiriyor hem de ona karşı çıkıyordu. Dünyanın farklı ülkelerindeki Yahudilerin sosyal ve kültürel olarak birbirine benzemediğini; Filistin’de kurulacak bir Yahudi vatanının ancak “dünyanın gettosu” olabileceğini ve böyle bir ülkenin varlığının başka devletlerde yaşayan tüm Yahudileri (bağlılık ve sadakat anlamında) zor durumda bırakacağını, bunun da dünyadaki anti-semitlerin olumsuz söylem ve eylemlerine hizmet edeceğini söylüyordu. Montagu ve diğer bir Yahudi kökenli İngiliz Claude Montefiore’nin savundukları ise soydaşlarının yaşadıkları ülkelerde her anlamda eşit hak ve özgürlüklere sahip olması ve anti-semitizme karşı yürütülen mücadeleydi. Altı taslağın oluşumunda Montagu ve Montefiore o kadar etkin oldular ki son metindeki “Yahudiler için oluşturulacak ulusal yurt” ifadesi onlara rağmen yazıldı ve ayrıca bu topraklarla ilgili daha kesin bir ifadenin önüne geçildi.
2 Kasım 1917’de Birleşik Krallık Yahudi cemaatinin fiili lideri ve Büyük Britanya-İrlanda Siyonist Federasyonu’nun başkanı olan Walter Rothschild, doğal olarak yazılan Balfour Mektubu’nun da muhattabı oldu. Rothschild’in babasının ölümü üzerine bu unvanları alması henüz iki yıl önce olmuştu ve o, esasında babası kadar etkin ve söz sahibi değildi. Babası “Natty” ise cemaatin önderliğini uzun süre yapmış ve bu alanda tek olmasa bile (Edwin Montagu’nün babası diğer bir önemli liderdi) en önemli kişiydi. “Natty”, cemaatin en önemli kişisi ve Siyonist Federasyon’un başı olsa da, siyonist davaya ne kadar önem verdiği tartışmalıdır. Herzl’in geçmişteki teklifine yaklaşımı, kendisinin serveti ve Britanya hükümetlerine yakınlığı gözetilirse önceliklerinin ne olabileceği daha iyi anlaşılabilir. Çıkan başka adaylara karşı cemaat liderliğini savunması ve hatta onlara düşman olması ise, bu pozisyonu kendi avantajı için kullandığını düşündürmektedir. Bunlar göze alındığında Balfour’un oluşturduğu metnin tarafının Rothschild ailesinin patriarkı olması da rastlantı değildir. Her ikisi de (Balfour ve Rothschild), 9 Kasım’da ilan edilen bu deklarasyonla “Filistin Mandası”nın temellerini atarken, Rusya’da Ekim Devrimi ile başlayan Yahudi göçünü Filistin’e yönlendirmeyi hedeflemiş, bu göçmenlerin İngiltere ekonomisine vereceği zararı engellemeye çalışmışlardır.
Arap halklarından protestolar Balfour Deklarasyonu’yla Filistin topraklarında yeni bir devlet kurulacak olması, Ortadoğu coğrafyasında protesto dalgalarına yol açmıştı. Protestocular Ürdün’ün başkenti Amman’da.
Biliyorsunuz, devletler cari açıklarını ihracatla kapat maya çalışır. Günümüzde de dünyanın en büyük devletlerinin cari açıklarını kapatmak için ihracatına en çok önem verdikleri şeylerden biri de demokrasidir. Öyle petrolmüş, doğalgazmış, otomobilmiş, çift kapılı buzdolabıymış, neodimyummuş hikâye. O kadar uğraş, topraktan çıkar, fabrikada üret, konteynıra yükle, gönder, konşimento monşimento derken resmen hamallık. Halbuki demokrasi öyle mi? Hatta elin kuvvetliyse, kendi vatandaşını bile bu işe bulaştırmadan, vatandaşın olmaya hevesli garibanlara üniforma giydirip gönderiyorsun, gittiğin yere demokrasi geliyor; sen de balyaları kemiksiz indiriyorsun.
Tabii her zamanki hastalığımız olarak, biz bunu günümüze özgü bir fenomen zannediyoruz. Ama ben diyeyim bin, siz deyin iki bin ama daha da net olmak gerekirse takribi iki bin beş yüz yıl önce Atina da “demokrasi sektörü”nün öncü şehriydi. Bizim bugün demokrasinin beşiği olarak andığımız Atina’nın meşhur demokrasisi sürekli olarak Yunanistan’da yayılıyor, ama yayıldığı yerleri özgürleştirmekten ziyade yeni köleler ve yeni sömürgeler içinde bırakıyordu. Tabii bu yayılma konusunda kendisinin azılı rakipleri de yok değil. Güneyde Sparta da diğer bir güç odağı olduğundan, Yunanistan iki kutuplu bir dünya, adeta bir soğuk savaş atmosferi içinde. Tabii “soğuk” dediysem lafın gelişi, zira sizin de bildiğiniz gibi bunlar sık sık kapışıyorlar. Eğer yanlış hatırlamıyorsam Sparta daha çok tarıma, tarımsal köleliğe ve askerî saldırganlığa dayalı ve baskıcı rejimiyle adeta bir demirperdeyken, Atina da zenginliğini ticarete borçlu bir fırsatlar ülkesi. Ama Atina da, Sparta’da olmayan bir şey var, işte o da demokrasi.
Spartalılar biliyorsunuz hayli savaşçı şahıslar. Hayatta bulaşılacak tipler değil. Piyade savaşını mükemmelleştirmiş bela arayan adamlar bunlar. Bildiğin kahvenin önünde duvarda çekirdek çitleyen mahallenin belalı denyoları gibi sağa sola sataşıp duruyorlar. Aklımda kaldığı kadarıyla bunların erkeklerinin hepsini daha sabi sübyanken yatılı askerî okula yazdırıyorlar, evlenecek çağa gelene kadar da kâh üst sınıflardan dayak yiyerek kâh alt sınıfları döverek yetişiyorlar.
Bildiğin yeni dönem bol vurdulu kırdılı yerli dizi gibi, ama kızlar ancak büyüyünce devreye giriyor. Hatta hayatı boyunca erkeklerle yaşamış adamlar ilk kez kız görünce şaşırmasın diye düğün gecesi kızların saçlarını kısacık kesip erkek gibi giydiriyorlar da çocuklar karşı cinsi alıştıra alıştıra tanıyor. Artık o askerîokullarda ne oluyordu, o kadarını bilmiyorum. Ama demokrasi yok; hatta Spartalıların demokrasiye karşı ciddi bir uyuzluğu da mevcut. Bunları tabii “300 Spartalı” filmi gibi ciddi kaynaklardan öğrenmek mümkün.
İşte bu, bizim de bir benzerini 70 sene öncesinden tanıdığımız çift kutuplu dünyada, Atina aşağı yukarı bir kuzey Yunanistan güvenlik paktı olan Delos Birliği’ni, yani dönemin NATO’sunu kuruyor. Ama tabii bu birlikten en büyük faydayı sağlayan da yine Atina oluyor. İkinci olarak fayda sağlayan da yine Atina oluyor. Üçüncü sıraya baktığımızda ise yine Atina’yı görmek bizi şaşırtmamalı.
Atina, birliğe bağlı diğer şehir devletlerine ihraç ettiği demokrasinin bedelini, yeri geliyor katkı payı olarak, yeri geliyor motorlu taşıtlar vergisi olarak alıyor; bir yandan da birliğin bütün üyelerinden zorla askerî destek alıyor. Hatta ikide bir “Daha fazla askerî yatırım yapmanız lâzım birliğe” diye söyleniyor. O devletler için neyin doğru neyin yanlış olduğuna Atina karar veriyor. E yine de Atina doymuyor, Atina’yı doyurmak mümkün olmuyor, Atina daha fazlasını istiyor. Eh ondan sonrası zaten malûmunuz… Peloponez Savaşı ve savaşın sonunda yıllardır üretmeyi falan bir kenara bırakıp sömürmeyi ön plana almış Atina’nın açlıkla imtihanı. Ama onu da başka bir zaman anlatırız artık.
Siyasi iktidarlar doğaları gereği her şeye siyaset açısından baktıkları için, tarihin tekerrür ettiğine inanır ve toplumları buna inandırmaya çalışır. Ama toplumlar seslerini çıkarırken siyaset yapmıyordur. Onlar arayışlarının siyasi sonuçlarını düşünmez. Tarihi onlar yapar ama yaptıkları tarihin farkında olmazlar.
AHMET KUYAŞ
m vel ut ea adit iriuremNet nim velit luptate minit landrerCat re, C. Egervium milin vivid
Geçen ay Taksim Gezi Parkı’nda yaşananlar, “ambülansın ardına takılanlar”ı veya bulanık suda balık avlamaya çalışanları, “Ticari; sağa çek!” deyip bir kenara bırakacak olursak, iki yorumla karşılandı. Bu yaşananlar, birçok gözlemci tarafından yepyeni, bugüne dek görülmemiş bir şey olarak değerlendirilirken, başkalarınca daha önce yaşanmış bir dizi eylemin, özellikle de 27 Mayıs’ın ve 28 Şubat’ın öncesindeki eylemlerin yeniden sahnelenmesi biçiminde okundu. Yani kimileri “tarihte bir ilk” görürken, kimileri de tarihin tekerrüründen dem vurdu.
Bu gözlemcilerin, hem bir Nasrettin Hoca fıkrasında olduğu gibi hepsinin haklı, hem de bir La Fontaine fablinde olduğu gibi hepsinin haksız olduğu söylenebilir. Konunun, olaylara hangi açıdan ve hangi yöntemle bakıldığına göre değişik yorumlara yol açabilecek bir özelliği var. Eğer Gezi Parkı olayına toplumsal açıdan bakılırsa, tümüyle yeni bir olguyla karşılaşıldığını vurgulamak gerekir. Yeni bir nesil, yepyeni bir Türkçeyle ve yepyeni bir mizahla hoşnutsuzluğunu dile getirdi. Dergimizde bu konuda çok daha yetkin olanların kaleminden çıkma yazılar olduğu için, olayın bu boyutu üzerinde fazla durmayacağım. Bir tarihçi olarak söyleyebileceğim tek şey, sürekli değişen bir toplumdan her defasında ancak değişik bir şey beklenebileceğidir. Ama gene de şaşırırız; fakat biliriz: şaşırtmıyorsa, öngörülebiliyorsa nasıl yeni olabilir ki?
Gezi Parkı olayına siyaset açısından bakıldığında ise, bir tekrardan söz etmek mümkündür. Sonuç olarak hep bir iktidar vardır, bir de o iktidarın yaptıklarından veya yapmadıklarından rahatsız olan hoşnutsuzlar grubu. Bu hoşnutsuzlar grubunun, mutlaka modern politikanın muhalefet olarak adlandırdığı, yani kendini iktidara aday olarak gören, parti biçiminde örgütlenmiş bir kitle olması gerekmez. Nitekim Ortaçağ ve Yeniçağ’da hoşnutsuzluk- larını isyanlara, ayaklanmalara kadar götüren birçok – Yeniçeriler gibi – çıkar çevresi veya – köylüler gibi – toplumsal sınıf, beğenmedikleri ya da kızdıkları iktidarın yerine geçmeyi yahut iktidara başka birilerini geçirmeyi hayal bile etmemiştir. Belirli bir dizi istekleri vardır ve bunları bazen elde ederler, bazen de edemezler. Dolayısıyla siyaset açısından bir Yeniçeri isyanının diğer bir Yeniçeri isyanından farkı olmadığı gibi, Yeniçeri isyanlarıyla Celâlî İsyanları, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin etkinlikleri ya da 27-28 Nisan hadiseleri de aynı şeydir. Sonuçta da, bazen İstanbul Valisi Gezi Parkı’nı dağıtır, bazen de Mamuretü’l-Aziz Valisi, Sivas Kongresi’ni dağıtamaz.
Nim ing enit, venibh et et, con vel ut ilisit la feugue tio consent lut adipis am quismolum vel ut ea adit iriuremNet nim velit luptate minit landrer
Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta da, Gezi Parkı’nda olanların isyan değil de direniş ya da protesto olmasının herhangi bir farklılık yaratmadığıdır. 27-28 Nisan hadiseleri de bir protestoydu ve polis gücüyle bastırıldı. Sonraki haftalarda Adnan Menderes hükümeti istifa edip erken seçime gidilseydi 27 Mayıs olmayabilir, biz de o dönem yaşanan hadiseleri bugün başka bir biçimde açıklayıp anlatabilirdik. Kaldı ki, 27 Mayıs’ın, 27-28 Nisan hadiselerine karışan üniversiteli gençlerin hepsinin arzu ettiği bir şey olmadığını da iddia edebiliriz. Ama bugünkü iktidar o zamanki üniversitelilerle Millî Birlik Komitesi’ni aynı hamurdan gördüğü için, Gezi Parkı’nı da 27-28 Nisan hadiseleri gibi gördü. Bütün bunlara, son haftalarda medyada görülen, AKP iktidarıyla 1950’lerin ikinci yarısındaki Demokrat Parti iktidarı karşılaştırmalarını eklersek, sanki tarih tekerrür ediyormuş gibi bir hisse kapılmak iyice kolaylaşıyor.
Ne var ki tarih hiçbir zaman tekerrür etmez. Zira toplum ve koşullar, hiçbir zaman aynı toplum ve koşullar değildir. Aynı olmayan toplumda ve koşullarda meydana gelen olaylar da hiçbir zaman daha önce görülmüş ve kayda geçirilmiş olayların tekrarı olamazlar. Yani Yeniçeri isyanları bile tarihin bir tekerrürü değildir. Hepsini Yeniçeriler çıkarsa da, nedenleri farklıdır. Nitekim 15. yüzyılın Yeniçerileriyle 18. yüzyılın Yeniçerileri arasında önemli bir toplumsal köken ve işlev farkı vardır. Aynı biçimde, 27 Mayıs’a ve 12 Eylül’e “darbe” deyip geçebiliriz. Ama Milli Birlik Komitesi’yle Milli Güvenlik Konseyi’nin arasında dağlar kadar fark olduğu gibi, 1961 Anayasası’yla 1982 Anayasası arasında da okyanuslar kadar fark vardır. Yani toplumsal aktörler farklı, toplumsal süreçler farklı, fakat bir ana özgü olan mekanik olgu (isyan, darbe) aynıdır. İşte bu yüzden diyebiliriz ki, bütün dillerde tarihin tekerrür ettiğini dile getiren bir deyimin olması gerçekte bir yanılgıdır ve tekerrür eden şey aslında tarih değil, politikadır.
m vel ut ea adit iriuremNet nim velit luptate minit landrerCat re, C. Egervium milin vividRilit wisi. Endreet vel ute conse del eu facing endre facinim zzriurerit nibh el.
İktidar/muhalefet ya da iktidar/ iktidardan şikayetçi olanlar ikilileri, her zaman olagelmiştir. Bu ikililer arasındaki ilişkiler de, değişik biçimler alsalar da, temelde hep aynıdırlar. Buna koşut olarak, “politika” sözcüğünün anlattığı etkinlik alanında da durum hep aynıdır. Politikanın amacı, “polis”in, yani kendini bir devletle taçlandırmış olan toplumun barış içinde yaşamasını sağlamaktır. Modern devletlerin asayişi sağlamakla görevli birimlerine de bu yüzden ad olarak “polis” sözcüğünün çeşitli türevleri verilmiştir. Toplumsal barışın sağ- lanması ise, kimi durumlarda adları hiç değişmeyen, söz gelimi, “şehirli”, “köylü”, “tüccar”, “üretici”, “tüketici” gibi gruplar arasındaki ilişkilerin belli bir dengede tutulması, kimi durumlarda da adları zaman ve mekana göre çok değişen ama konumları hep aynı olan “büyükler ve küçükler”, “güçlüler ve zayıflar”, “zenginler ve yoksullar” arasındaki ilişkilerin belli bir dengede tutulmasıdır. Bu gruplar hep olagelmişlerdir ve aralarındaki ilişki de hep bozulma potansiyeli taşıyan bir gerginlik, bir çıkar çatışmasıdır.
Bu işlevsel olarak değişmeyen aktörlerin barış içinde yaşamasını daha iyi sağlama iddiasıyla politika sahnesine çıkan aktörler de hep aynıdırlar. Her toplumun gericisi, muhafazakârı, liberali, reformcusu ve devrimcisi vardır. Tarihsel ve toplumsal dönüşüm sonucunda belki bir dönemin gericisi, zaman makine- sine binip o döneme gelen daha eski bir dönemin gericisine devrimci gibi gözükebilir. Ama her dönemin, kendine özgü koşullarına göre bir gericisi – ya da muhafazakârı, liberali vs. – mutlaka olur.
Endreet vel ute conse del eu facing endre facinim zzriurerit nibh el.Hent acidunt in vel ut praessis
27 Mayıs’a ve 12 Eylül’e “darbe” deyip geçebiliriz. Ama Milli Birlik Komitesi’yle Milli Güvenlik Konseyi arasında dağlar kadar fark olduğu gibi, 1961 ile 1982 Anayasaları arasında da okyanuslar kadar fark vardır.
Demek oluyor ki, siyaset açısından bakılırsa, yalnız Gezi Parkı değil, her olay, her gelişme bir tekrar olarak görülebilir. Nitekim iktidarlar da, doğaları gereği, her şeye siyaset açısından baktıkları için, tarihin tekerrür ettiğine inanırlar ve toplumları buna inandırmaya çalışırlar. Geçmişteki her olayın, her gelişmenin siyasal bir sonucu olduğu için de, eğer benzetmelerini iyi seçmişlerse, haklı gibi görünebilirler. Ama toplumlar seslerini çıkarırlarken siyaset yapmıyorlardır. Onlar seslerini belli, somut konularda hak ve adalet aradıkları için çıkarırlar ve arayışlarının ne gibi siyasi sonuçlar doğurabileceğini düşünmezler. Tarihi onların yaptıklarına, ama yaptıkları tarihin de farkında olmadıklarına ilişkin meşhur söz, bu yüzden söylenmiştir.
Roma’da tarihler milattan sonra 235’i gösterdiğinde -ki aslını isterseniz 235’i değil 988’i gösteriyordu; zira biliyorsunuz Romalının pek de öyle milattan falan haberi yok- yani evet o sıralarda Hıristiyanlık diye yeni bir din çıktığını biliyorlardı ama, neticede durduk yere imparatorluktaki onlarca dinden, hele de en ufaklarından birinin takvimini kullanacak hâlleri yoktu. Başkentte işler adeta bir diziyi birkaç sezon daha sündürmek için olmayacak dertler yaratan sinsi bir senaristin yazdığı Netflix dizisine dönmüştü.
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa bundan daha birkaç yıl önce Severus Alexander arkadaşımız, sınırlarını tehdit eden Sasanilere karşı bir sefere çıkmıştır. Dönemin yandaş tarihçilerine göre Severus Alexander bu seferde dev zaferler kazanmış, muharebeleri arka arkaya kazanarak şanlı ordusuna Mezopotamya’da şampiyonluk turları attırmıştır. Ama dış mihrakların piyonu olan, büyük resmi göremeyen, lobilerin oyununa gelen tarihçiler aradan yüzlerce yıl geçmesine rağmen hâlâ Severus’un Ortadoğu’da bir hayli dayak yediğini yazarlar. Niye? Herhalde Sasanilerin parasını yedikleri, Sasani Vakıfları tarafından fonlandıkları için. Zaten bu vakıflar nasıl vakıflarsa, Sasaniler yıkıldıktan bin üç yüz yıl sonra bile yerli ve milli olmayan tarihçiler Severus Alexander’ın utanç verici mağlubiyetler alarak ordusunun yarısından çoğunu yitirdiğini yazmaya devam ediyorlar.
Tabii yandaş tarihçiler her ne kadar yere göğe sığdıramasa da Roma’da işler karışmaya başlar. İşte tam da bize göre 235, Romalılara göre 988, Holosenik takvime göre de 10235 yılında sözde dev zaferler kazanan ama her ne hikmetse ancak yarısı yurda dönen Roma orduları, Severus Alexander’ın kuzeydeki Cermenlere karşı fazla hoşgörülü olduğunu ileri sürerek imparatoru öldürüp darbe yaparlar ve kulağa imparatordan çok bir kalp ve damar hastalığı gibi gelen Maximinus Thrax’ı geçirirler.
Maximinus Thrax yanlış hatırlamıyorsam gerçek bir ayı olduğu için ülkeyi yağmacı bir düşman askeri gibi yönetmeye kalkar ama, haydan gelen huya gider misali, 238 yılında tıpkı Severus Alexander’ı devirdiği gibi devrilir. Zaten 238 de aklımda kaldığı kadarıyla “altı imparatorun yılı” olarak anılıyor. Her ne kadar yüksek bütçeli ama düşük bütçelisinden ne farkı olduğunu anlayamadığınız bir Çin karate filmi gibi dursa da “altı imparatorun yılı” bir yıl içinde altı kişinin imparator olarak tanındığı adeta bir koalisyonlar dönemidir.
İklim değişikliği sonucu deniz seviyesinin yükselmesi de özellikle kuzeydeki kavimlerin kıtlık yüzünden Roma İmpatorluğu’na gittikçe artan bir baskı uygulamasına neden olur. Artık bu kavimler aşı yaptırmamış mı nedir aniden çiçek salgını başlar, o da insanları kırıp geçirir. Tabii siyasi istikrarsızlık da devam eder. Ekonomik kriz mi siyasi istikrarsızlığı doğuruyor, yoksa siyasi istikrarsızlık mı ekonomik krizi, benim alanım ekonomi olmadığı için tam bilmiyorum ama, en azından meselenin özünde askerî harcamaların yattığını söylersem herhâlde başım ağrımaz. Zira görüyoruz ki askerî harcamalar arttıkça işler karışıyor. Zaten sürekli askerî sanayii harcamaları için normalde gümüşten olan paraya bakır ve bronz karıştırıp duruyorlar, paranın ayarıyla oynuyorlar. Zira askerî harcama demek, hele bir de karşılığında yağma yapamıyorsan sadece tüketim demek. Yüksek tüketim de ekonomiyi önce hızlandırıyor, tüketimi destekleyecek üretim gelmeyince de benzin yerine rom konulmuş motor gibi öksürtmeye başlıyor.
E, millet keriz değil tabii; kimse ayarıyla oynanmış paraya aynı malı vermiyor, pazarda fiyatlar yükseldikçe yükseliyor. Çok değil on beş yıl içinde para resmen pul oluyor, ticaret resmen duruyor. Artık Sasanilerdi, Galler’di, Roma mallarının gümrük resmini mi yükseltiyor bilemiyorum ama, bu dönemin imparatorları “ekonomi benim alanım” diye gezse de Akdeniz ticareti bile durma noktasına geliyor. Tam bir alamazsın, satamazsın piyasası; çünkü malın karşılığında alacağın paranın şimdi değeri varsa, sen karşı limana geri döndüğünde zarar etmiş oluyorsun. O da yolda haydutlar geminin kervanını yağmalamazsa. Şöyle bir sorun da var; imparatorluk hiçbir şey üretmez olmuş, Mısır’dan buğday, Anadolu’dan meyve gelmezse aç kalıyorlar ama o buğdayla meyve de gelmiyor işte. Sırf bu yüzden içlerine kapanıp yiyecek içeceklerini üretmeye başlıyorlar da en azından öyle bir hayrı oluyor ekonomik krizin bunlara.
Yani bir nevi savaş ekonomisiyle büyümeye kalkan imparatorluğu, ekonominin temel kaideleri iktisat meydan muharebesinde yerle bir ediveriyor.
Paranın değerinin giderek düştüğü bu büyük ekonomik kriz, merkezî yönetimden uzaklaşılıp imparatorluğun ikiye ayrıldığı ve dört kişi tarafından yönetilmeye başladığı Tetrarşi dönemine kadar sürüyor.
19-25 Ağustos 1944 tarihinde Nazilerden kurtulan Paris, dört yıllık işgal döneminde büyük insani acılar yaşadı. Kurtuluştan sonra başlayan dönem ise yine sancılı oldu. Alman işbirlikçilerin cezalandırılması, komünistlerle yaşanan siyasi krizler ve sonrasındaki Vietnam, Süveyş ve Cezayir krizleri, Fransa’yı uzun süren bir türbülansa soktu. 68 Mayıs’ına dek uzanan bir Fransız öyküsü.
Dört yıllık işgal boyunca Alman askerlerini her zaman temiz ve ütülü üniformaları içerisinde izlemeye alışmış Parisliler, Normandiya’daki ateş çemberinden kurtulabilen perişan yaralıları, yorgun şoförleri, kuzeye çekilen kafileleri görünce kaderlerinin değişmekte olduğunu anladılar. İyi de, tam olarak ne zaman?
Çıkarmadan 10 hafta sonra, Müttefik orduları Paris’in batısına ulaşmıştı ama kente girmeye niyetleri yoktu. Bu büyük metropol, diğer başkentler gibi yanıp yıkılacak mıydı? Kızılordu’nun Varşova’da yaptığı gibi, kenti ve ahalisini Almanların zulmüne terkedecekler miydi? Bununla birlikte, işbirlikçiler dışındaki ahali “la grande fuite des Fritz” (Almanların büyük kaçışı) dedikleri olayı büyük zevkle izledi.
Paris yanacak mı?
1944 Ağustos’unun sıcak günlerinde Paris işgal komutanı General von Choltitz, Hitler’in kesin emirlerine karşı Paris’i yakmayacak, Seine Nehri üzerindeki 45 tarihî köprüyü havaya uçurmayacaktı. Buna rağmen Müttefik orduları yaklaştıkça direniş yayılırken, şeref meselesi olarak sembolik bir Alman savunması olacaktı elbet. Bu duyulunca, Fransız general Leclerc’in Amerikalılar tarafından donatılmış 2. Zırhlı Tümen’i, Amerikan 4. Piyade Tümeni ile birlikte üç koldan Paris’e ilerlemeye başladı. Leclerc’in çok ama çok acelesi vardı. Ayaklanmaya dönüşen direnişte komünistler öne çıkabilir veya Amerikalılar şehre daha önce girip, de Gaulle’ün Fransa ve “Paris’in Fransız ordusu ve direnişçileri tarafından Müttefik ordularının yardımıyla kurtarıldığı” yalanını çürütebilirlerdi. Tabii o an henüz bilmiyorlardı ama Choltitz de emre uymadığı için görevden alınabilir ve yakıp yıkma emri uygulanabilirdi.
Paris kurtuldu!
Paris’e ilk giren Fransız General Leclerc’in bölüğünden bir tankçı şehir kurtulduktan sonra 25 Ağustos 1944’te düzenlenen geçit sırasında halk tarafından selamlanıyor.
Bu sırada Hitler, Jodl’a sorup duruyordu: “Brentt Paris?” (Paris yanıyor mu?) Hayır, Paris’te durum son derece karışıktı ama şehir yanmıyordu. Direniş yayılırken kente sığınan Petain hükümetinin üyeleri dağılıp daha kuzeye kaçmış, 20 bin kişilik Paris polisi “Albay Rol” takma adıyla öne çıkan komünist lider Tanguy’un teşvikiyle greve gitmişti. Ne var ki polis gücü çok kısa süre de Gaulle taraftarlarının kontrolüne geçmiş ve valiliği işgal ederek komünistleri ayazda bırakmışlardı. Komünistler buna karşı her yerde Almanlara saldırarak inisiyatifi kazanmak istedilerse de başarıları kısıtlı kaldı. Tanguy’un emri üzerine militanlar sokaklarda 400’den fazla barikat kurup savunmaya geçtiler.
Şimdi birkaç gün geriye gidelim.
Kente giriş
Müttefik başkomutanı Eisenhower, Normandiya’dan kuzeye ilerlerken Paris’e girmeyi hiç istemiyor, bu büyük kentin asayişini üstlenmenin yanısıra, gıda ve petrol stoklarını eritmekten, ulaştırma sıkıntısını arttırmaktan kaçınıyordu. Hedefi, bu kenti “by-pass” ederek ilerlemekti. Ne var ki Paris’te ayaklanma ve katliam olasılığı ortaya çıkınca, Fransızların büyük ısrarı üzerine fikri değişmeye başladı. Bu arada, emir gelsin veya gelmesin, Leclerc bir emrivakiyle Paris’e yürümek üzere günlerdir gizlice petrol ve cephane biriktiriyordu. Nihayet 22 Ağustos günü Eisenhower, Paris’e girmekten kaçınamayacağını düşündü. Leclerc ve 4. Tümen birkaç saat içerisinde ileri fırladılar. Bu saatte artık Eiffel kulesine bile patlayıcı yerleştirildiği öğrenilmişti.
Naziler Paris’i teslim ediyor Ağustos 1944’te Paris’in düşmesinden üç hafta kadar önce şehre askeri vali olarak atanmış Alman General Dietrich von Choltitz başkentin teslim edildiğine dair belgeyi imzalıyor. Choltitz Hitler’in şehri yakması emrine “tarihe Eyfel Kulesi’ni ve Paris’i yıkan adam olarak geçmek istemiyorum” diyerek karşı gelmişti.
24’ü sabahı Fransız öncüleri şehre girdiler ama, çılgınca sokaklara dökülen ahali ilerlemelerini engelliyordu. O gece, Choltitz teslim olmadan önce subaylarına bir veda yemeği verirken sokaklarda silah sesleri ahalinin çığlıklarına, bunlar da gramafonlardan ve otomobillere monte edilen hoparlörlerden yayılan marşlara ve kiliselerin çanlarına karışıyordu. Bu sırada Amerikalı, Afrikalı askerler, her türden direnişçiyle birlikte kente doluyordu ama sahnedeki esas kişi De Gaulle olacaktı. 26 Ağustos günü komutanları onu dikkatle bir adım arkasından takip ederken, kente girdi. Bu askerî düzen ile liderliğini vurgulamaya büyük özen göstermişti. Önce Meçhul Asker anıtına bir çelenk koydu ve Champs-Elysée’den yürüyerek Notre Dame’da kısa bir ayine katıldı. Akabinde taraftarlarının direniş sembolü olan valilik binasına geldi. Direniş liderliği iddiasındaki komünistler bunu hakaret addettiler.
Gurur yürüyüşü General de Gaulle ve maiyeti şehrin kurtuluşu üzerine 26 Ağustos 1944’te yaptıkları geçitte Zafer Takı’nın bulunduğu Champs Élysées bulvarından aşağı doğru dini töreni gerçekleştirmek üzere Notre Dame Katedrali’ne yürüyor.
Komünistlerin kaybettiği an
Nihayet De Gaulle “Ulusal Direniş Komitesi” adı verilen karargahı ziyaret için Hotel de Ville’e geldi. Ona, balkona çıkıp aşağıdaki mahşeri kalabalığa komite adına okuması için bir bildiri hazırlamışlardı. Böylece Özgür Fransa’nın lideri değil, komitenin yürütme yetkilisi gibi görünecekti. De Gaulle kimsenin elini sıkmadan geçti. Belediye Konseyi Başkanı Georges Bidaut aklısıra tuzağını kurmuştu: “General, niçin balkona çıkıp aşağıdaki kalabalığın önünde Cumhuriyet’i ilan etmiyorsunuz?” dedi. De Gaulle onu buz gibi bir bakışla süzdü ve “Cumhuriyet hiçbir zaman ortadan kalkmadı. Ben zaten Cumhuriyet hükümetinin başkanıyım. Niçin Cumhuriyeti ilan edecekmişim ki?..” diyerek balkona çıktı. Kısa bir hitap “de Gaulle, de Gaulle” dalgalarıyla kesildi. Komünistlerin akıllı olanları, o an partiyi yitirdiklerini anladılar.
Direnişte öne çıkmaya çalışan komünistler, güvenilirliklerini aslında daha 1939 Ağustos’unda, Moskova’dan Fransız Komünist Partisi’nin Paris yakınlarındaki gizli telsiz istasyonuna gelen bir talimatla yitirmişlerdi. Almanlarla yapılan Ribbentrop-Molotof Antlaşması’nın üzerinden 12 saat geçmeden L’Humanité gazetesinin anti-faşist politikasını değiştirmişler; Hitler faşizmi yerine İngiliz emperyalizmini baş düşman yerine koymuşlar; 1939’daki savaş ilanını da “başkalarının savaşı” olarak nitelemişlerdi. Bu “kıvraklık”, Avrupa komünizminin çöküşündeki en önemli köşe taşlarından birisi olacaktı. Resmen SSCB politikalarını desteklemek zorunda kalan parti, Hitler Rusya’ya saldırınca tekrar politika değiştirecek, ancak bu arada liderleri de ordudan kaçıp Rusya’ya sığınacaktı.
En son teslim olan Nazi kalesi Naziler Paris’i işgal ettiklerinde, birliklerini, ismini Prens Eugène’den alan kışlaya yerleştirmişti. Paris’in kurtuluşu için verilen mücadele sırasında 25 Ağustos akşamı Almanların direnişçilere en son teslim ettikleri kaleydi.
Tüm bunların yanı sıra, Paris’i işgal eden Almanlardan “radyo yayını” için izin istemeleri, buna rağmen büyük baskı ve katliamlara uğramaktan kurtulamamaları, onlara olan güveni sarsmıştı. Stalingrad’dan itibaren sözedilmeye başlanan ve son aylarda artmış bulunan direnişleri, kaybettikleri itibarlarını tam olarak geri kazanamazdı. Ama De Gaulle’cüler de onların iktidara ortak olma riskini göze alamazdı. Kurtuluştan hemen sonra Fransa çok çalkantılı günlerden geçiyordu. Bir yandan işbirlikçiler yargılanarak veya yargısız ölüm cezasına çarptırılıyor, geri plana atılmaktan memnun olmayan direnişçilerin de huzursuzluğu artırıyordu. Kendisini her zaman Üçüncü Cumhuriyet’in koruyucusu olarak gören De Gaulle, kurtarılan her ilde kendi komiserlerini yetkili kılmaya ve komünistleri güçsüz bırakmaya çalışıyordu. Buna rağmen 1946’nın sonunda yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte yapılan seçimlerde Komünistler 618 sandalyenin 183’ünü almayı başardılar. Sosyalistler 105, Katolik Demokratlar (Halkçı Cumhuriyet Hareketi) 164 milletvekili çıkardılar; çünkü sağ partiler Vichy ile birlikte tavır aldıkları için itibar kaybetmişti. Ayrıca işbirlikçilerin cezalandırılması için ısrar edenler de solculardı ve Fransa işbirlikçi sayısının çokluğuna rağmen bir bütün olarak işgalde çok acı çekmişti.
İşbirlikçileri temizleme
1944’teki kurtuluş sonrasında ülkenin önündeki önemli sorunlardan birisi de işbirlikçilerin ve hainlerin “temizlenmesi” idi. Fransızlar bu iş için “épuration” (saflaşma/arındırma/tasfiye) terimini kullanmışlardır ki 1930’larda Rusya için kullanılan “purge” teriminin aynısıdır. Aslında işbirlikçilerin “cezalandırılması” daha 1942’de tek tük başlamış olup, kurtuluş günlerinde bir furya halini almıştı. Olayların sıcaklığı içerisinde öldürülenleri, halk veya askerî mahkemeler tarafından yapılan idamlar izledi. İkinci aşamada özel mahkemeler kuruldu. Önde gelen işbirlikçiler için 1944 sonlarında özel bir Yüksek Mahkeme faaliyete geçti.
1945 sonuna kadar idam edilen veya öldürülenler için verilen rakamlar son derece farklı olup 10.000 ile 100.000 arasında değişmektedir. Uzun süre 50.000 rakamına inanıldı ama, çok sonraları bunun 10.000’in biraz üzerinde olabileceği görüşü ağır bastı. Bu konuyu araştırmak için kurulan sayısız komitenin net bir rakam ortaya koyamaması şaşırtıcı değildir. Çoğu işbirlikçi hiçbir kayıt veya resmî karar olmadan öldürülmüş olup, 1 milyondan fazla savaş esiri ve gene buna yakın miktarda köle işçi ülkeye henüz dönmemiş; birçoğu açlık, hastalık veya başka nedenlerle yollarda hayatını kaybetmiş; bir kısmı izini kaybettirmiş; bazıları dünyanın uzak köşelerine kaçmış; bir bölümü SS’lere veya diğer Alman birliklerine katılmıştı. Ayrıca sorumluları veya suçluları korumak için birçok iz örtülmüş, belgeler imha edilmiş, bunların sahteleri tanzim edilmişti. Gerçek rakam ebediyen karanlıkta kalacaktır.
Mareşal Pétain ve Coco Chanel
Bu ortamda, halkın her şeye rağmen “Verdun kahramanı” olarak hatırladığı Mareşal Pétain’in idam cezası müebbet hapse çevrildi ve kendisi 1951’de Yeu adasında öldü. Laval ise hapishanede zehir yuttu ama ertesi sabah midesi yıkandıktan sonra ölüm cezası infazı gerçekleşti. Kaderinin mareşalden farklı olacağını herkes biliyordu. Toplamda 160.287 dava açıldı, 7.037 idam cezası verildi ve bunlardan sadece 1.500’ü uygulandı. İlk idam edilenler arasında Fransız gazeteci ve direniş lideri Georges Mandel’i öldüren milisler ve işbirlikçi gazeteciler vardı. 10 bine yakın kişi ise çoğu ilk haftalarda olmak üzere mahkemesiz öldürülmüştü. De Gaulle de bazı tanınmış kişilerin cezalarını hapse çevirdi ama, örneğin işbirlikçilikle iftihar eden Robert Brasillach gibileri idam edildi. Sözkonusu kişi dönek olmadıklarını, işgali severek kabul ettiklerini söylemiş, Müttefikler ilerlerken de “biz korkak değiliz” diye böbürlenmiş, teslim olup mahkemede ölümü bir şeref sayacağını ifade etmişti. De Gaulle onun idamını imzalarken “belki adalet idamını gerektirmiyor ama devletin bekası bunu talep ediyor” demişti. Bu arada bazı tanınmış kişilerin işbirlikçilikleri görmezden gelindi. Örneğin işgalcilerin hayranı ve Yahudi düşmanı Coco Chanel, Amerikalı askerlere “5 Numaralı” parfümünden yüzlerce şişe dağıtarak yeni döneme uyum sağlarken tutuklandı ama kısa sürede serbest kaldı. Birçokları sadece aşağılanma ile kurtuldu. Aradan yirmi yıl geçtikten sonra, yeni yakalanan birkaç kişi dışında hapiste kimse kalmamıştı.
Saçları ‘sıfıra vurma’
Öldürülenlerin çoğu, direnişçilerle son derece acımasız bir mücadeleye girmiş olan faşist Fransız milis kuvveti üyeleriydi. Alman askerleriyle birlikte olan kadınları (collobos horizontales) bekleyen ceza ise saçlarının sıfır numara kesilerek halk arasında aşağılanmaya tâbi tutmaktı. Elbette bu arada kaçmayı başaran sayısız suçlu olduğu gibi, kişisel garez ve iftira kurbanı olanlar da az değildi. Yargılama ve cezalandırmaların çoğu ilk yıllarda sona erdi ama sonradan yakalananların işlemleri 50 yıldan daha fazla sürdü. “Lyon Kasabı” olarak bilinen Klaus Barbie 1980’lerin sonlarında yargılanırken, yardımcılarından Touvier 1994’de; Gironde bölgesindeki Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesini sağlayan Maurice Papon ise 1996’da hakim karşısına çıktı. Paris’teki büyük insan avını örgütleyen polis şefi René Bosquet ise 1993’de yargılandı. Büyük olayların hesabı kolay görülmüyor ve o nesiller hayatta kaldıkça sürüyor ve gene tam bitmiyor.
Yatay işbirliğinin cezası: Saç kazıma İşgal Fransa’da çok fazla işbirlikçilik ve acı bırakmıştı. Alman askerleriyle birlikte olan kadınları (collabos horizontales) bekleyen ceza saçlarının sıfır numara kesilerek halk arasında aşağılanmaya tâbi tutmaktı. Şayet De Gaulle kısa sürede düzeni sağlamayı başaramamış olsaydı, intikam eylemlerinin çok daha uzun ve yaygın olacağı ihtimali yüksekti.
İşgal Fransa’da çok fazla işbirlikçilik ve acı bırakmıştı. Şayet De Gaulle kısa sürede düzeni sağlamayı başaramamış olsaydı, intikam eylemlerinin çok daha uzun ve yaygın olacağını öne sürmek mümkündür. Paris’e girdiği zaman Fransa için konuşan direnişçiler değil, kendisiydi ve daha uzun bir süre ülkesinin kaderinde başrolü oynayacaktı.
İşgal ardından ilk yılları
Fransız komünistleri ve siyasi muhalefet
Fransa’da savaşın hemen sonrasında koalisyon hükümetlerinde yer alan komünistler iktidara ortak oldular. Belçika ve İtalya’da da benzer bir durum görüldü. Doğu Avrupa’da Rus işgali altında bölgelerde komünistler diğer partileri koalisyondan atarak iktidara getirildi. 1947’nin Mayıs ayında (bu ülkede bütün olaylar Mayıs’a denk geliyor sanki) Fransa’da Sosyalist Paul Ramadier ve İtalya’da Hıristiyan Demokrat de Gasperi komünistleri hükümetten uzaklaştırdı. Belçika’da da sosyalist Henri Spaak iki ay sonra aynı yola gitti. Bu tarihten sonra hep muhalefette kalacaklardı. Bunun üzerine sendikalardaki güçlerini kullanarak büyük grev dalgaları yaratmaya giriştiler ama parlamentoların itibarını azaltmayı başaramadıkları gibi, işçi hareketleri de bölündü ve bunların büyük kısmı komünistlerin denetiminden çıktı. Keza, Rusya’nın Doğu Avrupa’ya girmesine izin vermediği Marshall yardımları ekonomik yeniden inşayı hızlandırınca, bunu engelleyerek iktidara gelme koşulları oluşturmaya çalışan komünistler daha da destek yitirdiler, zira öncülük iddia ettikleri yeniden inşayı gerçekleştirecek kaynakları yoktu.
Komünistler bununla birlikte Dördüncü Cumhuriyet boyunca muhalefete devam ettiler. 1956 seçimlerinde hâlâ 150 milletvekilleri vardı. Çoğunlukla merkez partilerinden oluşan zayıf koalisyonlar istikrarlı bir yönetim yaratamayınca De Gaulle’cü hareket öne çıktı ve general bir kez daha ülkesinin kurtarıcısı olarak büyük yetkilerle yönetime geldi. 1959’un Ocak ayında başlayan yeni dönemde parlamentonun başkan üzerindeki denetim yetkileri kısıtlanmıştı ama bu yönetim ülkede hızlı bir büyüme, refah ve istikrar sağladı. De Gaulle bu dönemde sadece ülkesinde değil, Avrupa’da ve dünyada da etkili bir lider oldu. Bu nedenle, rejimin içte ve dıştaki büyük başarılarına rağmen Mayıs 1968’de patlak veren hareket şaşırtıcıdır. Burada De Gaulle’cülerin çaresizlikleri, buna rağmen Haziran seçimlerini kazanmaları ve ertesi yıl yapılan referandumu az farkla da olsa tekrar yitirmeleri, siyasi tarihçileri daima hayrette bırakan bir olaylar dizisidir.
Fransız İhtilali’nden günümüze
1792’den 1958’e beş cumhuriyet
Fransa’da cumhuriyet Devrim’in üçüncü yılında, 1792’de kuruldu. İlk Cumhuriyet Napoléon’un kendisini imparator ilan ettiği 1804’te sona erdi. Onun sürgüne gönderilmesinden sonra 18. Louis’nin getirildiği “Bourbon restorasyonu” dönemi vardır. 1830’da hanedan değişikliği geçiren krallık, 1848’de tekrar sona erdi ve bu tarih ile 1851 arasında kısa bir İkinci Cumhuriyet yaşandı. Bu cumhuriyet de 3. Napoléon’un yeni bir imparator olarak gelmesiyle sona erdi. Ne var ki Fransa’yı sürüklediği Alman savaşı kendisinin de sonu oldu. 1870 ile 1946 yılları arasında çalkantılı bir hayat süren (ve en uzun cumhuriyet olma özelliğini hâlâ koruyan) Üçüncü Cumhuriyet kuruldu. Bu cumhuriyetin aslında işbirlikçi Mareşal Pétain tarafından kurulan Vichy rejimi ile 1940’ta sona erdiğini ileri sürenler olmuşsa da, Charles de Gaulle bunu reddetmişti. Bazı direnişçiler (örneğin 1944 Temmuzunda Vercors Platosu’nda iyi hazırlanmayan bir ayaklanmaya girişip Alman paraşütçüleri tarafından imha edilen büyük grup) ilk iş olarak Üçüncü Cumhuriyet’i tekrar ilan etmişlerdi. Yani direnişçilerin Paris’te Charles de Gaulle’den cumhuriyetin ilanını beklemeleri beklenmedik bir olay değildi. O ise Petain’in başından beri kanun dışı olduğunu ileri sürüp ülkede düzeni sağlamaya girişti; akabinde ülke için yeni bir anayasa yapılmasına girişildi; bu 1946’da tamamlandı.
1946-1958 yılları arasındaki Dördüncü Cumhuriyet istikrarlı olmadı. Savaş sonrasının yeniden inşaı ve Vietnam Savaşı ile Süveyş krizlerinin üzerine gelen Cezayir meselesi ülkeyi sürekli gerdi ve 1958 Mayısında içsavaşın eşiğine getirdi. Nihayet Charles de Gaulle’ü geri çağırmaktan başka bir çare bulunamadı.
Dördüncü Cumhuriyet’i yıkan esas faktörün sömürge imparatorluğunu koruma çabası olduğu söylenmiştir ve bu doğrudur; çünkü büyük ülkeler arasında sadece Fransa on beş yıl boyunca aralıksız olarak savaşmıştı. Mağluplar, yani Almanya, Japonya ve İtalya yeniden inşa için var güçleriyle çalışırken, Fransa enerjisinin bir kısmını umutsuz davalara harcadı. Sonuçta Charles de Gaulle geri çağırılınca, başkanlık yetkilerini artıran yeni bir anayasa koşulunu dayattı. Böylece 1958’de başlayan ve hâlâ süren Beşinci Cumhuriyet kuruldu. Bundan tam 10 yıl sonra, 1968 Mayısında başlayan kriz ise ertesi yıl Charles de Gaulle’ün referandumu küçük bir farkla yitirdikten sonra çekilmesiyle sonuçlandı, ama cumhuriyet artık istikrara kavuşmuştu.
Fransa tarihinde Birinci ve İkinci Cumhuriyetlerden sonra çok uzun aralar olup, bu dönemlerde kraliyet ve imparatorluk rejimleri geri gelmiştir. Üçüncü Cumhuriyet ise sadece sürgündeki Charles de Gaulle tarafından yaşatılmıştır. Böylece ancak Dördüncü ve Beşinci Cumhuriyetlere geçişin kesintisiz olarak gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Dördüncü Cumhuriyet sürekli istikrarsızlık içinde, birbiri ardına gelen koalisyon hükümetleriyle geçmişti. Bu durum Beşinci Cumhuriyet’in tahkim edilmiş, daha güçlü bir başkanlık sistemine dönüşmesiyle sonuçlanmıştı; ancak bu sistem içerisinde meclis yetkisiz ve güçsüz kalmamıştır.
16 Haziran 1963’te genç Sovyet kozmonotu Valentina Tereşkova uzaya çıkan ilk kadın oldu. Soğuk Savaş’ın en kızgın döneminde, SSCB’nin ABD’ye üstünlüğünü göstermekte kullanılan güçlü bir propaganda silahıydı. Ancak bir simgeden öteye gidemedi ve ataerkil uzay camiasında her tür önyargıyla karşılaştı.
Sovyetler Birliği 4 Ekim 1957’de Sputnik 1 (sputnik: seyyah) adlı ilk uyduyu uzaya fırlattı. Küçük Sputnik’in “bip bip” radyo sinyalleri, dünyanın her yerinde amatör radyo operatörleri tarafından duyuldu. Dünya basını için Sputnik, yılın en büyük olayıydı. Amerikan halkı için ise Sputnik, ülkelerinin dünyadaki teknolojik, bilimsel, askerî ve siyasal konumuna açıkça meydan okuyan bir hadiseydi.
Bir ay sonra, Ekim Devrimi’nin 40. yıldönümünü anmak üzere Sputnik 2 fırlatıldı. Bu uydunun içinde bir de canlı vardı: Köpek Layka, tarihin en ünlü hayvanları arasına katıldı.
Bu arada çıkan sorunlar nedeniyle, Amerikalılar uydu denemelerini son dakikada iptal edip duruyorlardı. Daha da kötüsü, 6 Aralık 1957’de Amerikalıların Vanguard (öncü) adlı uydusu yeryüzünden bir-iki kilometre uzaklaşmadan patladığında, Birleşmiş Milletler’deki Sovyet delegasyonunun, “gelişmemiş ülkelere yardım programının parçası olarak” ABD’ye teknik destek önermesiydi! CIA Direktörü Allen Dulles, Beyaz Saray’da yapılan Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısında ABD’nin dünyanın alay konusu haline geldiğini söylerken haklıydı. Nihayet 31 Ocak 1958’de Explorer 1 adlı ilk Amerikan uydusu fırlatıldı. Olaya basında geniş yer verildi ama zavallı Explorer’ın başarısı, Sputnik’inkinin yanında sönük kaldı.
Bu arada Sovyet uzay programının başarıları devam ediyordu. 1959’da Luna 1 aya kadar yaklaşan ilk uzay aracı oldu. Luna 2, ilk kez ayın net görüntülerini çekti. 1960’da Sputnik 5, uzaya taşıdığı iki köpeği sağ olarak geri getirmeyi başladı. Ve nihayet 12 Nisan 1961’de kozmonot Yuri Gagarin uzaya çıkan ilk insan olarak Sovyetler Birliği’ne ABD’nin teknolojik, askerî ve siyasal önderliğini sorgulayan büyük bir uluslararası propaganda zaferi sağladı.
Üstelik tam o sırada yeni seçilmiş Amerikan Başkanı John F. Kennedy, Küba’da Castro rejimini devirmek için planladığı Domuzlar Körfezi çıkarmasında yüz kızartıcı bir başarısızlığa uğramıştı. Kennedy yönetimi ciddi bir propaganda hamlesi yapmaya karar verdi. Amerikalılar, Sovyetler’in peşinden ikinci-üçüncü olmaktansa, yeni bir alanda birinciliği elde edeceklerdi. Böylece 25 Mayıs 1961’de televizyondan naklen yayınlanan bir Kongre oturumunda Kennedy, ABD’nin Apollo projesini başlattığını, 60’lı yıllar bitmeden aya bir insan yollayarak güvenle dünyaya geri getirmek gibi bir hedef koyduğunu ilan etti: “İnsanların aklındaki savaşı kazanacaksak, uzaydaki çarpıcı başarılar bu maceranın insanların hangi yolu seçeceğinde belirleyici etken olduğunu açıkça göstermelidir”. Kennedy federal bütçeden büyük bir pay isterken şu gerekçeyi öne sürdü: “Apollo projesi, gelişmekte olan ülkelerin Sovyet tiranlığı yerine Amerikan özgürlüğünü seçmelerini sağlayacak ve dolayısıyla ABD’nin dünya önderliği statüsünü güven altına alacaktır”.
Zorlu bir seçim Uzaya gönderilecek ilk kadın kozmonot konusunda iki Valentina arasında kalınmış, inançlı bir komünist olduğu için sonunda Valentina Tereşkova seçilmişti.
Uzay programlarının başarısının iki süper güç arasındaki rekabete bağlı olduğunu gösteren bundan daha kesin bir ifade bulmak zordu. Sovyetler Birliği’nin tavrı da farklı değildi. Uzay programlarının gerisinde yatan teknolojik ve bilimsel ilerlemeleri “sıradan insanlar”ın anlaması beklenemezdi. Oysa herhangi bir alanda “ilk” olmak, basit ve yalın bir gerçekti; dolayısıyla propaganda savaşının da en önemli bileşeniydi.
Sovyet kozmonotlarının komutanı havacı general Nikolay Kamanin, yeni bir “ilk” buldu ve 24 Ekim 1961’de günlüğüne şu sözleri yazdı: “Gagarin’in uçuşundan sonra, Verşinin (Hava Kuvvetleri Komutanı), Korolev (uzay programının baş mühendisi) ve Keldiş’i (Sovyet Bilimler Akademisi Başkanı), küçük bir kadın grubunun seçilmesi için ikna ettim. Ancak proje zor ilerliyor. Bana göre kadınları uzay uçuşlarına şu nedenlerle hazırlamak gerek: 1. Kuşkusuz bir gün kadınlar uzayda uçacak. Dolayısıyla onları şimdiden hazırlamak gerek. 2. Uzaya çıkacak ilk kadının Amerikalı olmasına asla izin verilmemeli. Bu, Sovyet kadınlarının duygularını incitecektir. 3. İlk Sovyet kadın kozmonotu komünizm için Gagarin kadar büyük bir ajitatör olacaktır”.
Kamanin’in çabalarına rağmen yine de kadın kozmonot programı için karşı taraftan bir kışkırtma beklemek gerekti. Mayıs 1962’de bir Sovyet kozmonot grubu Washington’ı ziyaret etti. Amerikalı astronot John Glenn, evinde mangal partisine davet ettiği Kamanin ve ünlü kozmonot Titov’a Mercury 13 projesini coşkuyla desteklediğini söyledi (Mercury 13 projesi, Amerikalı kadın astronotların uzaya gitmesi için başlatılan özel bir projeydi). Glenn’e göre, Amerikalı kadınlar 1962 bitmeden yörünge etrafında üç uçuş yapacaklardı. Kamanin Moskova’ya döner dönmez hemen “Amerikalılar bizi yenecek” tehdidini kullanarak, Sovyet kadınlarının uçması için iktidarın yeşil ışık yakmasını sağladı.
İlki başarının hemen öncesinde Sovyet kozmonot Valentina Tereşkova 16 Haziran 1963’te kendisini uzaya taşıyacak Vostok 6 kapsülünün önünde, uzaya çıkan ilk kadın olmadan hemen önce.
İlk kadın kozmonot adayları, erkek kozmonotlarla aynı yerde ve aynı şekilde eğitim gördüler. Onlar için başlıca ölçüt, pilot veya asker değil paraşütçü olmaktı; çünkü Sovyet uzay araçları otomasyona ağırlık veren, insan eliyle kullanımı en az düzeye indiren bir felsefeye göre hazırlanmıştı. Paraşütle atlamak ise yeryüzüne geri dönmek için elzemdi. Bu parlak genç kadınlar arasından birini seçmek kolay değildi. Sonunda Valentina Tereşkova’da karar kılınmasında siyasal kriterler rol oynadı. Adaylar arasında iki Valentina öne çıkmıştı; biri Valentina Tereşkova (1937-), diğeri ise Valentina Ponomaryova (1933-).
Tereşkova bir işçi ailesinden geliyordu, babası Sovyet-Fin savaşında ölmüştü, eğitimini sürdürürken bir yandan da tekstil fabrikasında işçi olarak çalışmıştı. Başarılı bir sporcu, amatör bir paraşütçü, Komsomol üyesi, inançlı bir komünistti. Ponomaryova ise daha eğitimli bir ailedendi; pilottu, uygulamalı matematik eğitimi almıştı ve rakibi kadar inançlı bir komünist değildi… Nikolay Kamanin’in günlüğüne yazdığına göre, “Sağlığına ve hazırlık düzeyine bakıldığında, Ponomaryova uçuş için ilk aday olmalıydı ama konuşma ve davranışları ahlaken uygun olup olmadığı konusunda kuşku yarattı. Tereşkova ona biraz daha alçakgönüllü olması gerektiğini söylediğinde Ponomaryova, ‘Parti ve Komsomol seni düzeltilemeyecek kadar bozmuş’ diye cevap verdi”.
Kod adı: Martı Sovyet kozmonotlarının uzaydan yerdeki merkezle yaptıkları konuşmalarda kendi isimleri dahil herşeyi kodlarla anlatmaları gelenekti. Uzay yolculuğu için seçildikten sonra Tereşkova’ya da ‘Çayka’ (Martı) kod adı verildi.
Mülakatlar sırasında adaylara “Hayattan ne bekliyorsun?” diye sorulmuştu. Ponomaryova’nın cevabı “Hayatın bana vereceği her şeyi almak istiyorum” olmuştu. Oysa Tereşkova “Komsomol ve Komünist Parti’yi tavizsiz desteklemek istiyorum” demişti.
16 Haziran 1963’te Valentina Tereşkova, Vostok 6 uzay aracına binerek uzaya çıkan ilk kadın oldu. Kod adı “Martı”ydı (Çayka). Sovyet kozmonotlarının uzaydan yerdeki merkezle yaptıkları konuşmalarda kendi isimleri dahil herşeyi kodlarla anlatmaları gelenekti. Tereşkova, uzayda iki gün 22 saat 50 dakika kaldıktan ve dünya etrafında 48 tur attıktan sonra, 19 Haziran’da Kazakistan’da Karağandı’nın 620 kilometre uzağında yeryüzüne indi. Resmî Sovyet propagandasına göre, uçuş harika geçmişti. Genç kadın birkaç gün sonra Moskova’da Kızıl Meydan’da SSCB lideri Kruşçev’in yanında gülümsüyordu. Kruşçev toplanmış kalabalığa seslendi: “Burjuvazi her zaman kadınların zayıf cins olduğunu iddia eder. Şimdi, burada, burjuvazinin gözünde zayıf olması gereken tipik bir Sovyet kadını görüyorsunuz. Bakın, Amerika’nın astronotlarına nasıl haddini bildirdi! Onlara kimin kim olduğunu gösterdi!”.
Uzay üssünde son hazırlıklar Tereşkova 16 Haziran 1963’te güney Kazakistan’ın Baykonur kasabasındaki dünyanın ilk ve en büyük kozmodromundan (uzay üssü) havalanmasından hemen önce son hazırlıklarını yapıyor.
Aslında uçuş sorunlu geçmişti. Bu son derece doğaldı: Hem Vostok uzay kapsülü hem de küçücük aracın içinde kozmonotlara sunulan yaşam ortamı mükemmel değildi; üstelik yolculuk çok uzun, neredeyse üç gün sürmüştü. Normal kabul edilebilecek bu sorunlardan hiç bahsedilmemesi, Sovyet uzay camiasında dedikodulara, komplo teorilerine, hatta iftiralara yol açtı. Baş mühendis ve tasarımcı Korolev’in Tereşkova’nın performansından memnun olmadığı ve bu nedenle uzay aracının elle kontrolünü almasına izin vermediği öne sürüldü. Kamanin’in günlüğüne yazdığına göre, bir görevli yayınlanan basın bildirisine Tereşkova’nın uzaydayken duygusal durumunun iyi olmadığını belirten bir paragraf sokuşturmaya çalışmıştı. Kamanin’e göre bütün bunlar abartıdan ibaretti. Üç gün boyunca yeryüzündeki komuta merkezi kozmonota destek olmak için fazla bir şey yapmamıştı. Valentina yemeklerden nefret etmiş ve kusmuştu; üzerinden çıkaramadığı uzay giysisi ve vücuduna yapıştırılmış tıbbi durumunu kontrol etmeye yarayan sensorlar kaşıntıya yol açmıştı; yerinden kalkamadığı için bacaklarına kramp girmişti.
Tereşkova’nın rahatsız uzay yolculuğu Uzaya çıkan ilk kadın Valentina Tereşkova rahatsız bir uzay yolculuğu gerçekleştirmişti. Uzayda aldığı besinlerden nefret etmiş, kusmuştu. Üç gün boyunca uzay aracında iğrenç bulduğu yemekleri yiyemeyen kozmonot, inişinde köylülerin getirdiği yemeklere yumulmuş, yemediği uzay yiyeceklerini de köylülere dağıtmıştı.
Valentina Tereşkova aradan ancak 30 yıl geçtikten sonra kendi hikayesini –o da ancak bir bölümünü- anlattı. Ona göre Vostok kapsülünün otomatik yönlendirme sistemi hatalıydı. Kapsül, hedeften 90 derece sapıyordu; yani atmosfere dönmek yerine daha yükseğe doğru harekete geçmişti. Yer kontrolüne bu durumu anlattıktan sonra merkez ancak ikinci gün sorunu halletmek üzere sinyal göndermişti. Yeryüzüne indikten sonra, uzay programının baş mühendisi Sergey Korolev genç kadını bir kenara çekmiş ve raporunda bu sorundan sözetmemesini istemişti; çünkü mühendisler bu hatadan dolayı ağır bir cezaya çarptırılabilirlerdi (Stalin döneminde küreğe mahkum edilen ancak 2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi sayesinde Sibirya’dan geri çağrılan dahi mühendis Korolev, Sovyet sisteminde bu tür hataların ağır bedelleri olduğunu çok iyi biliyordu). Valentina onun sözünü dinlemişti ama, Korolev’le yaptığı 10 dakikalık bu özel görüşmeden neredeyse ağlayarak çıktığını herkes görmüştü.
Valentina’nın yeryüzüne dönüşü de sorunluydu. İniş sırasında başındaki kask burnuna çarpmış ve yüzünü morartmıştı. Öyle ki resmî fotoğraf çekiminde ağır bir makyaj yapmak zorunda kalmıştı. Valentina Kazakistan’a inince, civardaki köylüler ellerinde ekmekler, kımızlar ve çeşitli yöresel yemeklerle koşuşmuşlardı. Üç gün boyunca uzay aracında iğrenç bulduğu yemekleri yiyemeyen kozmonot, hemen bunlara yumulmuş, bu arada yemediği uzay yiyeceklerini de köylülere dağıtmıştı; çünkü ne kadar az yemek yediğinin anlaşılmasını istemiyordu. Bölgeye koşan uzay ekibindeki doktorlar durumu hemen farketmiş ve deney sonuçlarını bozduğu için genç kadını epeyce azarlamışlardı.
Zorlu bir seçimin zorlu bir yolculuk Zorlu seçilme dönemini zorlu bir uçuş ve yere iniş takip etmişti. İniş sırasında başındaki kask kozmonotun burnuna çarpmış ve yüzünü morartmıştı.
Valentina Tereşkova’nın görevini tam olarak yerine getiremediği söylentilerine, uzay aracına sarhoş bindiği gibi inanılmaz iftiralar da eklendi ama, o artık dünyanın tanıdığı büyük bir Sovyet kahramanı, “Etekli Gagarin” olmuştu.
1963 yazında uzay camiasında Valentina’nın uzaya çıkmış tek bekar kozmonot Andriyan Nikolayev ile evlenmesi gerektiğine dair bir şaka dolaşmaya başladı. Şaka Kruşçev’in kulağına ulaşır ulaşmaz bunun harika bir fikir olduğuna karar veren diktatör, onları 3 Kasım 1963’te Moskova Düğün Sarayı’nda muazzam bir törenle evlendirdi. Ertesi yıl çiftin Elena adında bir kızı doğunca, hemen tıp dünyasının ilgisini çekti. Uzaya çıkmış iki insanın çocuğu olarak bebeğin sakat dünyaya geldiği, otistik olduğu iddiaları yayıldı (bunların doğru olmadığı anlaşıldı; doktor olan Elena yıllardır sağlıklı bir yaşam sürdürdüğü gibi çocukları da var). Sovyet dedikodu makinasına göre, çift birlikte uzaya çıkıp orada bir çocuk daha yapmaları için ciddi baskıya uğramıştı ancak bu söylentiyi doğrulayan kimse olmadı. İki kozmonotun politik evliliği başarılı değildi. Yine de ancak 19 yıl sonra boşandılar. Bu kadar beklemelerinin nedeni, boşanmış kozmonotların uzaya çıkmasına izin verilmeyeceğini bilmeleriydi (aynı durum o dönemde Amerikalı astronotlar için de geçerliydi).
Nikahını Krusçev Valentina, uzaya çıkmış tek bekâr kozmonot Andriyan Nikolayev ile evlendi. Çifti Kruşçev, 3 Kasım 1963’te Moskova Düğün Sarayı’nda muazzam bir törenle evlendirdi.
Valentina Tereşkova, Sovyet propagandası için kadın-erkek eşitliğinin bir simgesi olmuştu ama tek örnek olarak kaldı. Onunla birlikte talim gören kadın kozmonotlar boş yere uzaya gönderilmeyi beklediler; nihayet 1969’da kadın programı kaldırıldı. Buna Sovyet uzay programına imzasını atan parlak bilimadamı Sergey Korolev’in 1966’da ölmesinin yolaçtığı söylenir ama asıl neden uzayda kadın-erkek eşitliğinin SSCB’de de ABD’deki gibi hayalden öteye gidememesiydi.
Valentina Tereşkova, kozmonot programına er rütbesiyle girdikten az sonra generalliğe kadar yükseldi; milletvekili oldu; madalyalarıyla, dış gezileriyle, kontrollü röportajlarıyla bugüne kadar geldi. Her zaman bir Sovyet (sonra Rus) milliyetçisiydi; bugünkü de dahil hep iktidara sadık kaldı.
Tereşkova, kozmonot programına er rütbesiyle girdikten sonra generalliğe kadar yükseldi. Milletvekili oldu. Her zaman bir Sovyet (sonra Rus) milliyetçisiydi. Sovyetler’de Kruşçev’le yakınlığı onun hep iktidara sadık olduğunun kanıtıdır.
Tereşkova, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le olan yakınlığıyla da biliniyor.
Mercury 13 programı
Amerikalı kadınlar‘yerde’ kalmıştı
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Araştırmaları Dairesi NASA, 1958’de uzay yolculuğu için en iyi, en parlak ve en uygun insanları bulmak amacıyla Mercury Projesi’ni başlatmıştı. NASA Bilimsel Danışmanlık Komitesi Başkanı Dr. William Lovelace erkekler için gereken test programını oluşturmuştu. Ertesi yıl, Sovyetler’in bir kadını uzaya göndermeyi planladığını öğrenen General Donald Flickinger, kadınların uzaya çıkıp çıkamayacaklarını anlamak için Dr. Lovelace’den yardım istedi. Dr. Lovelace, gayriresmî olarak kadınlar için de bir test programı geliştirdi. Mercury 13 adıyla bilinen programa katılan kadınların en az 2 bin saatlik uçuşu olması gerekiyordu. Testlere katılan 13 kadın çok başarılı sonuçlar elde etmesine rağmen NASA bu programı resmen tanımayınca hiçbiri uzaya çıkamadı. Uzaya çıkan ilk Amerikalı kadın astronot Sally Ride yolculuğunu ancak 1983’te, Tereşkova’dan 20 yıl sonra yaptı.
Hayatı taklit etmeyen ve hayatın da taklit edemediği tek sanat eseri kategorisi çizgi filmdir. Ne geleneksel naif çizgi filmler hayatı ne de hayat bu çizgi filmleri taklit edebilir. Kafanıza örs düştüğünde hayatta kalma şansınız pek azdır. Üzerinizden silindir geçtiğinde kâğıt gibi incelip yere yapışmaz, presin altında kaldığınızda akordeona dönüşmezsiniz ve elinizde patlayan bir bombanın, yüzünüzü kapkara yapmakla kalmayacağına da emin olabilirsiniz…
Bizim, aklımda kaldığı kadarıyla rahmetli kaligraf Ferdi Sayışman’ın koyduğu isimle Red Kit olarak tanıdığımız Lucky Luke, Vahşi Batı’da haydutlardan başka herkesle iyi geçinen, beslenmede Canan Karatay prensiplerini benimsemiş, sırım gibi bir delikanlıdır. Kızılderililer de dostudur, siyahlar da, Meksikalılar da…
En zor anlarda, Kızılderililerin kuşatması altındayken, mavi gömlekli süvari ordusu beliriverir ufuktan. Her şey gerçek hayattan alınmadır: Kızılderililer, Avrupa’dan gelip Kuzey Amerika’yı yurt edinmeye çalışan yerleşimcilerle onların koruyucusu mavi gömlekli süvari alayı ve elbette bunlar arasındaki yıllar süren gerginlik ve çatışma.
Mesela Red Kit’in mavi gömlekli halaskâr süvarileri, yanlış hatırlamıyorsam çok eski de değil 19. yüzyılın son çeyreğinde, Kızılderilileri onlar için hazırladıkları toplama kamplarına gitmeye zorlamak için harekete geçer. Kendisini daha sonra çevrilen kovboy filmlerinden de tanıyabileceğiniz Yarbay Custer da komutası altındaki oniki süvari bölüğüyle toplama kampına gitmeyi reddeden Kızılderililerin peşindedir. Bu arada bu Yarbay Custer, bizdeki filmlerde falan nedense hep Albay diye geçer; bizimkiler adama erken terfi verdi herhâlde. Onun dışında aklımda yanlış kalmadıysa önceden de içsavaşta generallik yapmış ama içsavaş sırasında bankada bedelli askerlik yapana bile rütbe veriyorlar diye biliyorum (Hatta birara hatırlatın da, yine Red Kit bağlamında içsavaşta, özellikle istihbarat teşkilatı kurulurken itin, uğursuzun, hayırsızın nasıl toplandığını da anlatayım).
Her neyse bu bizim Yarbay Custer, komutası altındaki üç tabur, oniki bölüğü Kızılderililere sürpriz bir saldırı düzenlemek için hazırlar… Kızılderililer daha muharebenin ilk gününde Custer’ın birliklerini dağıtır… Bugün bu muharebeyi bu kadar ayrıntılı bir şekilde hatırlıyor olmamızın tek nedeni mavi gömleklilerin yenilmiş olması. Yoksa Kızılderililer yıllar süren savaş ve muharebelerde çok daha ağır kayıplar verdiler, sayısız insan hayatını kaybetti.
Bu tip çizgi filmlerin yerini günümüzde daha çok atari oyunları aldı. Üstelik oyunlarda insanlar öldürülüyor, kafaları uçuruluyor, kanlar dökülüyor. Ama yine gerçekten uzak bir şekilde, kafası uçurulan hayata puan kaybetmiş olarak yeniden başlıyor… Muharebe meydanında yediğiniz bir kurşundan sonra “restart” ya da “new game” butonuna tıklamanızın bir imkânı yok. Üstelik bu sadece ilk sonuç.
Custer’ın toprağa gömülen askerleri hemen o gün anıldılar, haklarında kitaplar yazıldı sonra da filmler çekildi ama Custer’ın askerlerinin öldürdüğü Kızılderililerin hayaleti yüz yıldan uzun bir süre Birleşik Devletler’i gölgeledi. Kızılderililer yerlerinden sürüldüler, toplama kamplarında ölümle ve açlıkla yüzleştiler, öldürüldüler ama yokolmadılar. Aradan yüz yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra Birleşik Devletler, Custer kadar Custer’ın kurbanlarını da anmaya başladı ve uzlaşmak istedi. Custer’ın kurbanlarından Siyulara tazminat vermeyi de teklif etti ama Siyular tazminatı reddettiler ve bugün hâlâ kendilerinden çalınan toprakları geri almak için hukuk mücadelesi vermeye devam ediyorlar. Çünkü varlar. Çünkü ne kadar güçlü, vahşi, acımasız olursanız olun, hiçbir halkı bire kadar kırmak mümkün değil ve ne kadar çok kırmaya kalkarsanız düşmanlığı da o kadar keskinleştiriyorsunuz.
İstanbul-Haliç sahilindeki Sveti Stefan Bulgar Kilisesi, uzun süren bir restorasyonun ardından tekrar açılıyor. 19. yüzyıl ortalarında, İstanbul’daki Ortodoks Bulgarlar’ın Fener Patrikhanesi’ne karşı başlattıkları mücadelenin ve Bulgar millî kilisesinin sembol değerlerinden olan yapı, döneminde Rumlarla aralarındaki gerginliğin odağında bulunmuştu.
İstanbul’un Balat semtinde Haliç sahilinde bulunan Sveti Stefan Bulgar Kilisesi, nam-ı diğer “Demir Kilise”, 1898’deki ilk açılışından 120 yıl sonra, uzun süren bir restorasyonun ardından tekrar açılıyor. 1849’da bu kilisenin bulunduğu alanda “papazhane” adı altında faaliyet göstermeye başlayan ilk kiliseden itibaren, Ortodoks Bulgarların Fener Rum Patrikhanesi’ne karşı başlattıkları mücadelenin ve Bulgar millî kilisesinin kurulmasının sembol değerlerinden birisi hiç şüphesiz bu mabettir.
Osmanlı idaresindeki Bulgarlar, dinî otorite olarak bağlı bulundukları Fener Rum patrikhanesinin tesiriyle ayrı bir millet olarak değil genel bir tabirle Rum milleti içinde sayılmışlar, resmî yazışmalarda “Rum-Bulgar cemaati” diye zikredilmişlerdi. Bulgarlar, Ortodoks mezhebinden olmakla Fener Rum Patrikliği’ni ruhani reis olarak tanımaktaydılar. Kendi dillerinde ayin yapılan kiliseleri olmayan Bulgarlar, Rum kiliselerindeki Rumca ayinlere katılırlardı. Rum Patrikhanesinin baskısı altında kendi dillerinde eğitim de alamazlar, kilise okullarında Rumca kitaplarla Rumca eğitime tâbi tutulurlardı.
Kilise yerine Papazhane İstefanaki Bey’in Bulgar cemaatine mahsus kilise olarak kullanılması için “papazhane” adı altında bağışladığı Fener’deki iki katlı ahşap ev. Hasan Kuruyazıcı-Mete Tapan, Sveti Stefan Bulgar Kilisesi, YKY, İstanbul 1998.
19. yüzyıldaki milliyetçilik cereyanının da etkisiyle Bulgarlar arasında kendi dillerinde kilise kurmak, kendi okullarında eğitim görmek talepleri hızla yayılmaya başladı. Bu konuda ilk resmî müracaat 18 Eylül 1849’da Sadaret’e yazılan dilekçeyle oldu. Dilekçenin altında Sisam Beyi İstefanaki’nin imzası vardı. Aslen bir Bulgar olmasına rağmen Rum okullarında Rumca eğitimden geçen ve bir Rum beyi olarak tanınan İstefanaki (Stefan Bogoridi), ırkdaşlarının taleplerine tercüman olmuştu.
İstefanaki Bey’in dilekçesinde, İstanbul’da çeşitli meslek resmî kurumlarda istihdam edilen Bulgar cemaatinin, konuşamadıkları Rum lisanı ile Rum kiliselerindeki ayine katılmak zorunda oldukları, anlayacakları dilde ayin yapacakları kendilerine mahsus ayrı bir kilise ve din kurallarını kendilerine anlatacak, ayinlerini icra edecek Bulgarca bilen birkaç papaza da ihtiyaç duydukları ifade edilmiştir. Osmanlı tebaasından olan Rum, Ermeni ve Yahudi gibi cemaatlerin kendilerine ait mabedlerinin olduğunu ileri sürerek kendilerine de bu müsaadenin verilmesini talep etmiş, bir diğer gerekçe olarak yortularda Bulgar cemaati Rum kiliselerine gittiğinden buralarda yaşanan izdihamı da belirtmişti (BOA, İ.MTZ.04, 1/18_1)
İstefanaki, ırkdaşlarına iyilikte bulunarak Bulgar cemaatine tesis edilecek kilise için Fener/Balat’ta bulunan iki katlı ahşap evini Bulgar papazlarının ikametine mahsus “papazhane” olarak bağışlamıştı. Bir Osmanlı bürokratı olarak kanunlara hakim olan İstefanaki, fetihden sonra İstanbul’da yeni bir kilisenin yapılmasının şer’en yasak olduğunu bildiğinden, bu yasağa takılmamak için evini bir kilise olarak değil, “papazhane” adı altında bağışladığını bildirmişti.
Dönemin Sadrazamı Reşid Paşa, bu talebi reddetmenin Bulgarlar’ı üzeceği ve onları başka yollara sevkedebileceği (Rusya’yı işe karıştırmak gibi) düşüncesiyle olumlu görüş bildirmiş; Abdülmecid de 23 Eylül 1849’da papazhane kurulmasına izin vermişti (BOA, İ.MTZ.04, 1/18_2)
İstefanaki’nin bağışladığı iki katlı ahşap evin alt katı derhal bir kilise haline getirilerek Sveti Stefan (Aziz Stefan) adıyla, 9 Ekim 1849’da Bulgarca yapılan bir ayinle ibadete açıldı.
Ancak papazhaneden bozma kilise İstanbul’daki cemaate dar geldiğinden, Bulgarlar bu evin yerine yeni bir kilise yapmak için harekete geçti. İstanbul’da yeni bir kilise inşaına karşı varolan şer’i yasak halen geçerli olsa da, 1856 Islahat Fermanı’nın hoşgörülü havasıyla bu yasak esnetilmeye başlandığından, Bulgar cemaati Balat’taki papazevinin yerine ayinlerini rahatlıkla icra edebilecekleri bir kilise yapmak için müracaatta bulundu. İşin ilginç bir tarafı da, Bulgar cemaatinin kendi dillerinde ayin yapabilecekleri bir “Bulgar kilisesi” inşa etmek adına yaptıkları müracaatın, Osmanlı hükümetine resmî yollarla Fener Rum Patriği tarafından iletilmesidir. Rum patriği, Bulgar milletine mahsus bir kiliseye karşı olmakla birlikte, Bulgarlar’ın Rum Patrikhanesinden ayrılma emellerini yumuşatmak adına papazevi adı altında zaten faaliyet gösteren kilise yerine yeni bir kilisenin kurulmasına onay vermiş; böylelikle Bulgarlar’ı büsbütün kaybetmektense yine kendi patrikhanelerine bağlı tutmayı amaçlamıştı.
20. yüzyılda Bulgar Kilisesi Balat’taki Bulgar Kilisesi’nin restorasyon sonrası görünüşü (en üstte). 20. yüzyıl başlarında Bulgar Kilisesi’nin görünüşü. (üstte). Hasan Kuruyazıcı-Mete Tapan, Sveti Stefan Bulgar Kilisesi, YKY, İstanbul 1998.
Bulgarlar’ın bu talebine 15 Eylül 1858’de padişahın onayıyla izin verildi. Sultan Abdülmecid’in verdiği fermanda, ayin yapacak uygun bir mabedden mahrum olan Bulgar cemaati için “Aya Tiryada” adıyla yeri ve boyutları belirlenmiş yeni bir kilise inşasına müsaade edildiği yazılıydı (BOA, İ.MTZ.04, 14/876)
Bulgar cemaati, Rumeli, Eflak ve Boğdan’da bulunan Bulgarlar’dan inşa olunacak kilise için bağışlar toplayarak yapıma başladı. Ne var ki yeni Bulgar kilisesinin inşaı, bir süre sonra karşılaşılan yapım zorlukları ve toplanan paranın tükenmesi üzerine yarıda kalacaktı.
Dilekçe
Sisam Beyi İstefanaki’nin Sadaret makamına yazdığı Fener/Balat’ta bulunan iki katlı evini “Papazhane” yapılmak üzere Bulgar cemaatine bağışladığını bildiren 18 Eylül 1849 tarihli dilekçesi.
Bulgar kilisesi inşaatı duraksamış olsa da, Bulgarlar’la Rum Patrikhanesi arasındaki gerilim 1860’tan itibaren sürekli artarak devam etti. Hatta Rum Patrikhanesinin tahakkümünden kurtulmak için bir kısım Bulgar Katolikliğe geçti. Bu, dinî olmaktan ziyade siyasi bir taktiktir ve sonuçları derhal görülür. Rusya, Slav ve Ortodoks mezhebinden olan Bulgarlar’ın Katolikliğe geçince Fransa veya Avusturya’nın nüfuzuna girecekleri endişesiyle Osmanlı Devleti üzerinde baskı kurmakta gecikmez. İstanbul’daki kudretli Rus elçisi İgnatief’in devreye girmesiyle, 11 Mart 1870’de, Bulgarlar’ın bağımsız bir millî kilise kurarak ruhani ve idari bakımdan Rum Patrikhanesi’nden ayrılmalarına Sultan Abdülaziz tarafından bir fermanla izin verilir.
Rum Patrikhanesi padişahın fermanına rağmen Bulgar Eksarhlığı’nın kurulmasına karşı çıktı. Sadrazam Mehmed Emin Âli Paşa, bu itirazları ve tartışmaları fırsat bilerek fermanın yürürlüğe girmesini erteledi. Ancak Âli Paşa’nın vefat edip Mahmud Nedim Paşa’nın sadrazam olması üzerine, Rus elçisi İgnatief’in tesiriyle Bulgarlar tarafından eksarh seçilmiş olan Vidin Metropoliti Antim Efendi, 6 Mart 1872’de Sultan Abdülaziz tarafından onandı. Böylece Bulgar Eksarhlığı resmen kurulmuş oldu. Yeni eksarhın atanması ve eksarhhanenin kurulması Bulgarlar arasında büyük bir sevinç yaratmıştı. Rumeli’de Bulgarların yaşadığı vilayetlerdeki cemaatten padişaha teşekkür ve şükran bildiren mektuplar yağdı
Fener Rum Patrikhanesi, bütün gayretine rağmen engel olamadığı Bulgar Eksarhlığının kurulması mücadelesinde son silahına başvurarak 28 Eylül 1872’de bütün Bulgarları aforoz etti. Ancak aforoz edilmek Bulgarlar tarafından çok da önemsenmedi. Hatta Bulgarlar arasında, “Fener papazları bizi cennete götüremeyeceği gibi Rum patriğinin aforozu da bizi cehenneme götürmez” anlayışı hakimdi.
1877-78 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında Bulgaristan özerk bir prenslik halini almasına rağmen Bulgar Eksarhhanesi İstanbul’da kalmaya devam etmişti. 1889’da Eksarh Yosif, Sultan II. Abdülhamid’e müracaat ederek, 1858’de alınan izinle yapımına başlanıp yarım kalan kilisenin tamamlanması için tekrar izin talep etti. Sultan Abdülhamid 1858’de babası Abdülmecid tarafından verilen ferman gereği kilisenin inşaına izin verdi. 19 Haziran 1890 tarihli iradede; “İstanbul’daki Bulgar cemaatine mahsus olmak üzere daha önce (1858) verilmiş olan fermanla inşasına başlandığı halde bazı sebeplerden dolayı bitirilemeyip tehir edilen kilisenin bahsi geçen önceki fermanda yazılı olduğundan daha küçük olarak inşa edilerek tamamlanmasına padişah tarafından izin verilmiştir” yazmaktaydı (BOA, İ.MTZ.04, 14/876).
Sultandan izin
Sisam Beyi İstefanaki’nin Fener’de Bulgar cemaatine bağışladığı evinin papazhane olarak kullanılmasına izin veren Sultan Abdülmecid’in 23 Eylül 1849 tarihli iradesi (üstte). Abdülmecidin kilise inşası için verdiği ferman aynı şekilde Abdülhamid tarafından da onaylanmıştı (altta).
Para meselesinin halledilmesi ve mimarın belirlenmesinin ardından 1890’da inşaına yeniden başlanan kilise 1898’de tamamlandı. Açılış tarihi olarak 20 Eylül 1898 belirlenmişti. Kiliseye isim olarak 1858’de belirlenen Aya Tiryada yerine, Balat’ta “papazevi” olarak ilk kurulan kilisenin adı olan Sveti Stefan verildi.
Bulgarlar bağımsız ve millî ibadethanelerinin sembolü olarak gördükleri kilisenin açılış törenine katılmak için büyük hazırlıklar başlattı. Rumeli’deki Osmanlı vilayetlerinden ve Bulgar Prensliğinden açılış törenine katılmak için gelecekler için özel trenler ve vapurlar hazırlanmaya başlandı. Açılışta İstanbul’daki Bulgarlar’dan başka dışarıdan da birkaç bin kişinin gelecek olması, başta Sultan Abdülhamid olmak üzere Osmanlı hükümetini endişeye sevk etmişti. Bu endişenin iki sebebi vardı:
Birincisi, kilise meselesinden dolayı aralarındaki düşmanlık taze olan Rumlarla Bulgarlar arasında bir çatışmanın çıkma ihtimaliydi. Zira açılış töreni yapılacak olan Bulgar kilisesi ile Rum Patrikhanesi birbirine çok yakındı.
İkincisi, hariçten gelecek olan ziyaretçilerin arasına karışacak anarşiştlerin İstanbul’da istenmeyecek olaylara sebep olma ihtimaliydi. Sultan Abdülhamid bilhassa bu ikinci ihtimalden fena halde ürküyordu. Zira iki yıl önce 1896’da İstanbul’un göbeğinde Ermeniler tarafından Osmanlı Bankası’nın basılması ve devam eden birkaç gün zarfında İstanbul’da yaşanan olayların izleri tazeydi. Öte yandan Ermeniler’in açılıştaki izdiham ve kalabalıktan istifade ederek olaylar çıkarmak için, Petersburg’tan Rus isimleriyle alınmış pasaportlarla Tiflisli iki Ermeni’yi İstanbul’a gönderdikleri istihbaratı da alınmıştı (BOA, İ.HUS, 67/86).
II. Abdülhamid, Bulgar kilisesinin açılışının istenmeyecek olaylara yol açması ve Bulgarlar tarafından bir gövde gösterisine dönüşmesini istemiyordu. Bu bakımdan Bulgar prensine açılışa katılmamasını tavsiye etmiş ve prens de bu tavsiyeye uymuştu (BOA, Y.MTV, 181/89). Bununla birlikte yine padişahın emriyle Osmanlı hükümeti tarafından Bulgaristan ve Rumeli’deki vilayetlerden özel trenlerle gelecekleri haber alınan ziyaretçilerin sınırdan kabul edilmeyeceği kararı alınmıştı (BOA, İ.MTZ.04, 19/1290). Bulgar ziyaretçilerin açılışa katılmalarının bu şekilde engellenmesine yönelik alınan karara, Bulgar hükümeti ve bilhassa prensin resmî temsilcisi olarak İstanbul’da bulunan Bulgaristan Kapıkethüdası Markof tarafından hükümsüz kabul edilerek karşı çıkılması sonucu değiştirmedi. Sonuçta Sultan II. Abdülhamid’in dediği oldu ve Bulgaristan’dan sadece 30-40 kadar seçkin davetli açılışa katılmak için İstanbul’a gelebildi.
Açılış günü Rumlar’la Bulgarlar arasında istenmeyecek bir hadise yaşanmaması için güvenlik tedbirlerinin azami düzeye çıkarılmasına dair ilgili mercilere emirler verilmiş, yalnız Bulgarlar ve Rumlar değil İstanbul’daki Ermeniler’in de gözaltında bulundurulması sıkı sıkıya tembihlenmişti. Ayrıca Bulgar Kilisesi ile Rum Patrikhanesinin birbirine yakınlığı sebebiyle Rumlar’la Bulgarlar arasında zaten varolan husumet sebebiyle istenmeyen bir olayın çıkmasını engellemek için bu iki mahal arasında zabıta tarafından güvenlik kordonu oluşturulması da alınan tedbirler arasındaydı (BOA, Y.PRK.BŞK, 57/69).
Açılış 20 Eylül 1898 Salı günü gerçekleşti. Dönemin gazeteleri incelendiğinde, bu açılışın basında haber yapılmasına da müdahale edildiği görülmektedir. Gerek yapı itibarıyla gerek Rumlar’la Bulgarlar arasında oluşan husumetten dolayı mühim bir hadise olan Bulgar Kilisesi’nin açılışının gazetelerde haber değeri taşımaması sözkonusu olamayacağına göre, bunun üstten gelen bir emirle gazetelere fazla yansıtılmadığı anlaşılmaktadır.
Dönemin önemli gazetelerinden İkdam’ın açılış günü verdiği haberde; “Balat’ta kâin Bulgar kilisesinin bugün resm-i küşadı icra olunacaktır. Merasim-i mezkûrenin hitamından sonra Bulgaristan Kapıkethüdası Markof Efendi Kethüdalık Dairesinde bir resm-i kabul icra edecektir” denmekteydi. Bir gün sonra 21 Eylül 1898’de açılışın yapıldığını bildiren haber ise; “Dünkü nüshamızda yazıldığı vecihle Balat’ta kâin Bulgar kilisesinin resm-i küşadı önceki gün icra olunmuştur” şeklinde baştan savma bir cümleden ibaretti.
Görkemli paskalya “Fener’deki Bulgar Kilisesi’nde resmi açılışı yapılmadan önce icra edilen Paskalya ayini. 24 Mart 1896.” Hasan Kuruyazıcı-Mete Tapan, Sveti Stefan Bulgar Kilisesi, YKY, İstanbul 1998.
Günlük gazetelerden Sabah, “Balat Caddesi’nde Bulgar Kilisesi” başlığı altında üçüncü sayfaya kısa bir haber koyarken, en ayrıntılı haberi Tercüman-ı Hakikat gazetesi vermiş; ikinci sayfasında “Bulgar Kilisesi” başlığı altında, törene katılanlara, icra edilen açılış törenine ve törenden sonra Bulgar Kapıkethüdasının ziyaretçileri kabulü ile Perapalas’ta verilen yemeğe dair ayrıntılara yer vermişti.
Bulgar Kilisesi’nin 120 yıl sonra yapılacak açılışı nasıl olur bilinmez ama, 1898’daki ilk açılış töreni, İstanbul’da Ermeniler’in istenmeyecek olaylara sebebiyet verme ihtimali; Rum ve Bulgar cemaatleri arasında artan gerilimin açılış günü üzücü olaylara yol açabileceği endişesi yüzünden büyük bir kalabalıkla yapılamamıştı. Oldukça mütevazı ve üst düzey bir katılımın olmadığı açılışa; Bulgar Eksarhı Yosif, Bulgaristan Kapıkethüdası Markof, İstanbul’daki Rus elçiliği temsilcisi, Bulgar metropolitler ve rahipler ile birkaç yüz kişiden oluşan Bulgar cemaati katılmıştı.
120 YILLIK HABER
Sabah sekizde çanlar çalmaya başladı
Bulgar Kilisesi’nin açılışıyla ilgili 21 Eylül 1898 tarihli Tercüman-ı Hakikat gazetesinde çıkan haber:
BULGAR KİLİSESİ
Fener’de inşa olunan Bulgar Kilisesi’nin dün açılış töreni yapılmıştır.
Bu törene başkanlık yapan İstanbul Bulgar Eksarhı hürmetli Yosif Efendi ile bütün Bulgar rahipleri ve özel davet üzerine İstanbul’a gelen Rusçuk Metropolidi Gregori ve Sen Sinod Meclisi Reisi ve Varna Metropolidi, Kosova Metropolidi ve özel trenle şehrimize geleceklerini yazdığımız Bulgarlar gelememiş ise de vapurlarla gelen yüzelliye yakın Bulgar, İstanbul Bulgar Kapıkethüdası Markof Efendi ile maiyetindeki memurlar, içi ve dışı mükemmel şekilde bayraklar ile donatılmış olan kilise dahilinde toplandıktan sonra sabahleyin alafranga saat sekizde açılış töreninin başlangıcı olarak kilisenin çanları çalınmaya başlamış ve saat onda takdis töreni yapılmış ve bitiminde kilise içinde ilk âyin yapılmıştır. Takdis sırasında yüce Eksarh efendi bir konuşma yaparak evvela padişah hazretlerine sadıkane bir dille övgüde bulunduktan sonra, Bulgaristan Prensi Ferdinand hazretleriyle prenses hazretlerinin isimlerini anmıştır.
Akşamüzeri açılışta hazır bulunanların ileri gelenleri Beyoğlu’ndaki Bulgar Kapıkethüdalığı Dairesi’ne giderek Markof Efendi’yi tebrik eylemiş oldukları gibi akşamı Perapalas Oteli’nde yüzelli kişilik bir ziyafet verilmiştir.
Bu kilisenin mimarî tarzı hakkında inşaına başlandığında gereken ayrıntılar verilmiş olduğundan bu konuda tekrar izahat vermekten kaçınılmıştır. Her tarafı demirden inşa edilmiş olan bahsi geçen binanın dışı açılış töreni münasebetiyle pek ziyade süslenmişti.
Açılış töreninden sonra Markof Efendi, Beyoğlu’ndaki Kapıkethüdalık Dairesi’nde Bulgar rahipleri ve ileri gelenlerinin kabul törenini yapmıştır.
Evvelce Dersaadet’e geldiklerini yazdığımız metropolid ve seçkin davetliler dün akşamki trenle Filibe ve Sofya’ya gitmişlerdir”
(Günümüz Türkçe’sine uyarlanmıştır).
Tercüman-ı Hakikat
Bulgar Kilisesi’nin açılışının ertesi günü, Tercüman-ı Hakikat gazetesinin 21 Eylül 1898 tarihli sayısının 2. sayfasında çıkan haberi.