Kategori: Siyasi Tarih

  • Osmanlılarda istifa etme ve ‘affını talep etme’

    Son zamanlarda özellikle Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın istifası veya görevden affı üzerine; bu mekanizmanın devletin üst kademelerindeki uygulanma yöntemlerine dair tartışmalar yaşanıyor. İlk ve klasik Osmanlı devrinde ancak vefat, azil veya “siyaseten katl” ile görevden ayrılan üst düzey bürokratlar, Tanzimat’tan sonra istifa (Arapça ‘afv’ kelimesinden) mekanizmasını türlü şekillerde kullanmışlardı.

    Ülkemizde uzun süredir istifa müessesesinin yürürlükten kalktığına, başarısız yöneticilerin istifa yoluyla görevden ayrılmalarının bir erdem olduğunu unuttuklarına dair eleştiriler sıklıkla vuku buluyordu. 2020’nin Nisan ayında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifası, devlette üst düzey yöneticiler, Bakanlar arasında uzun yıllardır gerçekleşen ilk istifaydı ancak istifası kabul edilmeyince görevine devam etti.

    Geçen ay ise Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın sosyal medya üzerinden duyurduğu istifası, toplumda belli bir şaşkınlık uyandırdı. İstifanın cumhurbaşkanı tarafından kabulüne giden süreçte medyanın takındığı tavır ve ilgili devlet kurumlarının sessizliği de tartışmalara yolaçtı. Albayrak’ın sosyal medyadaki açıklamasında “göreve devam etmeme kararı aldım” dendiği hâlde, Resmî Gazete’de “görevden affını istediği ve af talebinin kabul edildiği” şeklinde bir ibare bulunması da tartışmaları sürdürdü.

    Üst düzey istifa zincirine en son katılan Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi Bülent Arınç oldu. Arınç da yine sosyal medya üzerinden, bir televizyon programında dile getirdiği görüşlerinin, kamuoyunda ve cumhurbaşkanı nezdinde topladığı tepki üzerine, “görevden affını veya istifasını” beyan etmeden “görevden ayrılma talebi” terkibi ile istifasını duyurdu.

    Cumhuriyet devrinde istifa mektuplarının çoğunda “istifa” kelimesinin kullanılmasından kaçınılarak “çekiliyorum, ayrılıyorum, görevimi bırakıyorum” gibi daha mülayim kelimelerin tercih edildiği görülür. İşin aslında, Arapça “afv” kelimesinden türeyen “istifa” kelimesini “görevden istifa” veya “görevden af talebi” biçimlerinde kullanmak dilbilim açısından aynı anlama gelir. 1680’de basılan Meninski Sözlüğü’nde de afv ve istifa, “bağışlanmayı istemek”, “özgür sayılmak” anlamlarıyla karşılanmıştır. 1841 tarihli Hançerî sözlüğü de Fransızca “démission” kelimesinin Türkçe karşılığı olarak “mansıbını terketmek-istifa” açıklamasını vermektedir.

    Günümüzdeki algıya göre ise istifa tek taraflı bir olgudur ve kişinin iradesine bağlıdır. Devletin kamu personelini “affetmesinden” sözedilemez. 657 sayılı “Devlet Memurları Kanunu” da memurlara “görevden çekilme” olarak tanımladığı istifa hakkını vermektedir. Olağanüstü hâl, seferberlik, savaş hâli ve genel hayatı olumsuz etkileyen afetlerde istifa hakkına sınırlama getirilmesi de aynı kanunda zikredilir. Yaşadığımız pandemi günlerinde bazı sağlık personelinin istifalarının engellenmesine dair yayınlanan yönetmelik, biraz zorlama bir yorumla Covid19’un “genel hayatı olumsuz etkileyen afetler” arasına dâhil edilmesiyle mümkün olmuştur. Özel kanunlarıyla sınırlanan stratejik noktalardaki ve millî güvenlik ile ilgili personellerin dışında, devletin istifa talebini kabul etmemesi mümkün değildir.

    Cumhuriyet döneminde görevinden istifa eden çok sayıda başbakan ve bakan olmasına karşın, Tanzimat öncesi Osmanlı sadrazamlarından istifa edenler çok azdır. Hukuken istifayı engelleyen bir kanun, örf, teamül bulunmamakla birlikte, sadrazamların çoğu azledilerek veya “siyaseten katledilerek” görevlerinden ayrılmışlardır. Hadım Mehmed Paşa, Hadım Mesih Paşa, Çalık Ali Paşa gibi sadrazamlar padişahlarla açıkça restleşerek istifa etmişler, katledilmeden ömürlerini sürdürebilmişlerdir. Tanzimat sonrasında “siyaseten katl” kuralının uygulamadan kaldırılması, daha fazla sadrazam ve üst düzey bürokratın görevlerini istifa ile terketmelerine imkan sağlamıştır. 2. Meşrutiyet döneminin başladığı 1908’den devletin sonuna kadar tüm sadrazamlar -bir suikast sonucu öldürülen Mahmud Şevket Paşa ve Babıâli Baskını adı verilen hükümet darbesinde zorla istifa ettirilen Kâmil Paşa dışında- istifa yoluyla görevden ayrılmışlardır.

    Babıâli Baskını ile zorla istifa ettirilen sadrazam Kamil Paşa.

    Osmanlı devrinin genelinde asker, ulema ve kalem erbabından devlet görevlilerinin istifa taleplerindeki en yaygın gerekçe, yaşlılık veya hastalıktır. Yaşlılığından dolayı ata inip binemeyenler yani “rükûb ve nüzûle iktidarı olamayanlar”, bulunduğu şehrin havasına, suyuna uyum sağlayamayanlar, İstanbul’a veya yakın bölgelere tayin edilmeye uğraşır; bunu başaramayanlar ise genellikle istifayı, yaşı uygunlar ise emekliliği tercih ederdi.

    Babıâli bazen bulunulan yerin havasına uyum sağlayamama gerekçesini hiç dikkate almazdı. Basra Valisi Hamdi Paşa 1894’te Basra’nın kötü havasına uyum sağlayamadığı için istifa etmiş ancak Babıâli bu istifayı kabul etmemiş, “eslâfınız tarafından şimdiye kadar oranın havasının kötülüğünden kimse şikâyet etmemişken sizin de görevinize devam etmeniz tavsiye olunur” cevabı verilmişti (BOA. BEO 461/34567). Bu cevabı alan Hamdi Paşa “Basra’nın havasının kötülüğü” gerekçesini dile getirmeden gerçek istifa sebebini açıklayarak “Bahriye nazırının adamı olan Basra bahriye kumandanının sekiz senedir aynı görevde olduğunu; nazır tarafından kendisiyle uğraşması için kumandana gizli yazı gönderildiğini; bu adamla aynı yerde görev yapamayacağından başka bir yere tayin edilmesini” talep etmiştir (BOA. Y. A. HUS. 309/34).

    Tayin edildikleri görevlerde liyakatlerinin bulunmadığı düşüncesiyle istifa eden neredeyse yok gibidir. Böyle nadir örneklerden biri, 1868’de Divan-ı Ahkâm-ı Adliye azalığına tayin edilen Aleko Bey’in, hukuk muamelatına vakıf olmamasından dolayı yetersizliğini sebep göstererek görevden affını talep etmesidir (BOA. İ. DH. 40049).

    1868’de Divan-ı Ahkâm-ı Adliye azalığına tayin edilen Aleko Bey, hukuk muamelatına vakıf olmamasını sebep göstererek görevden affını talep etmiş.

    Bilhassa dış temsilciliklerde görevli Osmanlı memurlarının maaşlarının zamanında ödenmemesi sebebiyle istifalarına da sıklıkla rastlanır. Son Sadrazam Ahmed Tevfik Paşa, Berlin sefiri iken maaşlarının aylarca ödenmemesi nedeniyle çektiği sıkıntıların tahammül edilecek düzeyi çoktan geçtiğini belirterek defalarca maaşının düzenli ödenmesini talep eder. 29 Mayıs 1905 tarihinde gönderdiği şifre yazıda “işbu hâle sabır ve tahammül etmeye kudretim kalmadığından yeʽs ve fütur ile alilü’l-vücud olmaktansa hizmet-i mülkiye ve askerîden afv buyurulmaklığımı bir lutf-i şahane olarak tekrar ale’t-tekrar merhamet-i seniyyeden istirham eylerim” der. Bu yazısına da cevap alamayınca 31 Mayıs’ta çektiği şifrede Berlin’den Wies-Baden’e hareket edeceğini haber verir (BOA. Y. PRK. EŞA 47/75).

    Ya maaş, ya istifa
    Son Sadrazam Ahmed Tevfik Paşa ve Mısır Fevkalade Komiseri Ahmed Muhtar Paşa, maaşlarıyla ilgili sorunları çözülmezse istifayı tercih edeceklerini söyleyenlerden.

    Mısır Fevkalade Komiseri Ahmed Muhtar Paşa da tahsisatının elçilik tertibinden verilmemesinden ettiği şikayetin dikkate alınmamasına içerlemiş. Maaşı süfera tertibinden verilmediği takdirde afv-ı şahaneye istinaden istifayı tercih edeceğini bildiriyor. Ya maaşının arttırılması yahut istifasının kabulüne dair irade bekliyor (BOA .Y. PRK. MK. 9/62).

    Mısır Fevkalade Komiseri Ahmed Muhtar Paşa.

    İstifa etmenin doğal bir hak olduğuna ve bu hakkın kullanımına dair çok sayıda örnek bulunsa da istifanın padişahın hukukuna tecavüz olarak algılandığı istisnai durumlar da mevcuttur. 1. Abdülhamid devrinde Serdarlar Kâtibi Abdullah Efendi, tayin edildiği Surre Eminliği görevini kabul edip hilat dahi giydirilmişken, iki gün sonra mali kudretinin bu göreve yetmeyeceğini beyan ederek istifa etmek istemiş, istifasının kabul edilmeyeceği düşüncesiyle hastalandığını bildirmiş. Sadrazam bu hastalığın yalandan olduğunu; Abdullah Efendi’nin çok parası, malı, mülkü olduğu halde dünyalık biriktirmeye fazla meyilli olduğundan Surre Eminliğini kabul etmediğini belirtince; 1. Abdülhamid “ulü’l-emre itaat etmediği” gerekçesiyle Abdullah Efendi’nin sürdürülmesini emrediliyor. Bu konudaki emri bizzat padişah kendi eliyle sadrazamın telhisi üzerine yazmıştır (BOA. HAT 54616).

    1. Abdülhamid’in Hatt-ı Hümayunu
    Tayin edildiği Surre Eminliği görevinden istifa eden Serdarlar Kâtibi Abdullah Efendi’nin, “ulü’l-emre itaat etmediği” gerekçesiyle Sultan 1. Abdülhamid’in el yazılı emriyle sürgüne gönderilmesi.

    Osmanlı devrindeki istifaların en ilginçlerinden biri, Tophane Nazırı Ahmed Bey’inkidir. Tayin edildiği Şam kapı kethüdalığından göreve başlamadan kolaylıkla, kimsenin başı ağrımadan istifa edebilmesi, başlı başına değerlendirilmeyi hakeden bir hadisedir.

    Şam valisinin İstanbul’da çeşitli makam ve şahıslara gönderdiği bohçalardaki çok değerli hediyeleri ucuz parçalarla değiştirdiği tespit edilen Şam kapı kethüdasının bu eylemini haber alan 2. Mahmud, sadaret kaymakamından kethüdanın azledilmesini ve yerine Tophane Nazırı Ahmed Bey’in getirilmesini ister. Emir gereği göreve tayin edilen ve kendisine hilat giydirilmek üzere Babıâli’ye getirilen Ahmed Bey; padişahın emrini yerine getirmek üzere olanca sadakatiyle canı gönülden hizmet edeceğini belirtir; ancak şer’i bir özrü olduğunu anlatmasına izin verilmesini rica eder. Verilen izin üzerine mazeretinin hikâyesini anlatır. Bir ara Çelebi Mustafa Paşa’nın, 4. Mustafa zamanında sadrazam olmadan önceki valiliğinde kapı kethüdalığını yapmıştır. O sıralarda Çelebi Mustafa Paşa’ya sadakatle hizmet ederken münafık düşmanlarının gammazlaması üzerine paşa tarafından kethüdalıktan çıkarılarak Çanakkale Boğazı’na sürülmüştür. Paşa sadrazam olunca da her an başına kötü şeylerin gelmesi ihtimaliyle korku içinde yaşamıştır. O vakit bir daha vezir kapı kethüdalığı görevinde bulunursa, karısının kendinden boş olması için “talak yemini” etmiştir. 2. Mahmud’un kendisini Şam Kapı Kethüdalığına tayin etmesi üzerine, eğer bu göreve başlarsa yemini gereği karısını boşaması şart olacaktır. Yani bu tayin konusunda “şer’i bir özür” ileri sürmüştür. Sadaret kaymakamı kendine gayet makul gelen bu mazereti 2. Mahmud’a iletince, o da Ahmed Bey’in özrünü kabul etmiş ve onun yerine İkinci Tezkireci Abdi Bey’i Şam Kapı Kethüdalığı’na tayin etmiş!

    Ahmed Bey’i düştüğü bu zor durumdan hiç zarar görmeden kurtaran “talak yemini”nin daha sonraki başka atama ve istifalarda da kullanılıp kullanılmadığını tespit edemedim. Şimdilik Ahmed Bey’e özgü bir mazeret ve istifa sebebi olarak tek örnek kabul edebiliriz.

    1 BELGE’NİN BELGESİ

    İstifa gerekçesi olarak ‘şer’i bir özür’ ileri sürülünce, 2. Mahmud bunu kabul etti

    2. Mahmud’un Hatt-ı Hümayunu Tophane Nazırı Ahmed Bey’in, vali kapı kethüdalığı görevini kabul ederse karısını boşamak üzere yemin etmesi “şer’i bir mazeret” sayılarak, kapı kethüdalığından istifa etmeyi başardığının belgesi.

    Kâimmakâm Paşa

    Şam Kapı Kethüdâlığını Ahmed Bey’in adem-i kabûlü mâniʻ-i şerʻi olduğuna mebnî olduğu takdirce maʻzûrdur. Tezkire-i Sânî Abdi Bey’e ilbâs-ı hilʻât oluna.

    Şevketlü Kerâmetlü Mehâbetlü Kudretlü Veliyy’i-niʻmetim Efendim Padişahım

    Şam Kapı Kethüdâsı, Şam valisinin ber-muʻtâd gönderdiği bohçaları müşârunileyhin gönderdiği gibi heyʻetiyle mahallerine vermeyip, açıp içinden zî-kıymetlerini alıp, yerine rahîs baha ile eşya alıp vazʻ eylediğini mukaddema söylediler. İtimat olunmamış idi. Bu irtikâbı tahkîk olundu ve bundan mâʻada Devlet-i Aliyye’min idaresinin mugâyiri olarak kendi kavl-i hoduyla biraz münasebetsiz mevad tahrir ve irae-i tarîk ederek müşârunileyhi tağlît ve Hicaz mesâlihi memûriyetinden işgâl ve betâʻetine bais olmağla bu makûle sâʻî-i bi’l-fesâd âdemin müşârunileyhin hidmetinde olması şânına nakîsa îrâs edeceği derkârdır. Binaenaleyh merkûmu azl edip yerine Tophane Nazırı Ahmed Bey’i getürüp Şam valisine kapı kethüdası nasb ve ilbâs-ı hilʻat edip keyfiyeti tarafımdan olarak müşârunileyhe tafsîlen tahrir edesin Mısır valisi Hicaz tarafına âmâde olmağla müşârunileyh ile bi’l-muhâbere vakt-i maʻlûmede hareket eylesin deyü beyaz üzerine şeref-yafte-i sudûr olan hatt-ı hümâyûn-ı [bu hatt-ı hümayun için bkz. BOA.HAT 23316] kerâmet-makrûn-ı Şâhâneleri mefhûm-ı münîfi üzere der-akab mûmâileyh Ahmed Bey kulları Babıâli’ye celb ve ilbâs-ı hilʻat olunmak üzere keyfiyet kendisine işrâb olundukda emr u fermân efendilerimizindir [okunmuyor] ve azâd kabul etmez kölesi ve bende-zâdesi olduğuma [binaen?] emr u fermân-ı Şâhâne buyurulan hidemât-ı seniyyeden {ne makûle?] hidmete memur kılınır isem muktezâ-yı ubûdiyet ve sadakatim üzere [silinmiş] hidmete ve tediye-i fermûde-i seniyyeye ez-cân u dil mutâvaat edeceğim âlimü’s-sır ve’l-hafâyâ olan Cenâb-ı Hakk’a malum ve evliyâ-yı umûrda dahi meczûm ise de bu maddede özr-i şerʻî ile maʻzeretim derkâr olmağla istimâʻına rağbet buyurulur ise ifâde edeyim. Mukaddemâ sadr-ı esbak Çelebi Mustafa Paşa’nın kapı kethüdalığı hidmetine tayin kılındığımda kapı kethüdalığına müteferriʻ hidmetinde ibrâz-ı sadakat ile hidmet etmiş iken bazı taraflardan müşârunileyhe ilkâ-yı nifak ile hidmet ve sadakatim mukabelesinde mükâfat olarak kapı kethüdalığından ihraç ve hakkımda suʻi muamele ve tağrîb suretlerinde Bahr-i Sefid Boğazı’na tayin edip katı külli rahnedar ve bî-huzur ve vakt-i sadaretinde Boğaz’da bulunduğum müddette suʻi muamelesi havfıyla bî-şuur etmiş olduğundan fî mâ baʻd vüzera kapı kethüdalığı hidmetinde bulunmamak üzere talak-ı yemîn etmiş olduğumdan maʻzuriyet-i şerʻiyem vardır yoksa hâşâ sümme hâşâ irade-i seniyyeye bir günâ muhalefet had ve garazım değildir deyü eymân-ı mugallaza ile inbâ ve istiʻfâ ederek talepkâr-ı mazeret olmuş ve fî nefsi’l-emr mîr-i mûmâileyh kulları mukaddema kapı kethüdalığı maddesinden mutazarrır ve rahnedar ve bu vechile dahi özr-i şerʻîsi vukûʻa gelmiş olduğu ve müşârunileyhin kapı kethüdalığına çesbân âhar kullarından her kime irade-i seniyyeleri müteallık olur ise hilʻati ilbâs olunacağı muhat-ı ilm-i âlîleri buyuruldukda ol bâbda ve her halde emr u fermân şevketlü kerâmetlü mehâbetlü kudretlü veliyy’i-niʻmetim efendim padişahım hazretlerinindir.

  • ABD’nin kalbinde bir Osmanlı kitabesi

    ABD’nin kalbinde bir Osmanlı kitabesi

    Washington DC’de Beyaz Saray’ın karşısındaki meşhur Washington Anıtı, içinde bulunan tarihî kitabelerle ünlü. Sultan Abdülmecid’in gönderdiği olağanüstü güzellikteki kitabe ve tuğralı taç, 1885’ten beri tüm asaleti ile anıttaki yerinde durmaya devam ediyor; 58 metre yükseklikten başkenti selamlıyor.

    MUZAFFER ERTUNA

    Dünyanın gözü kulağı ABD’deki başkanlık seçimlerinden sonra devir teslimin nasıl olacağı, Donald Trump’ın ve Joe Biden’ın nasıl bir tutum alacağında. Washington Anıtı manzaralı Beyaz Saray yeni sahibini bekleyedursun, bu dünyanın en yüksek dikilitaşında bizleri yakından ilgilendiren tarihî kitabeye yakından bakalım.

    Sultan Abdülmecid’in gönderdiği olağanüstü güzellikteki kitabe ve tuğralı taç, 1885’ten beri tüm asaleti ile anıttaki yerinde durmaya devam ediyor. 6 Aralık 1884 tarihinde yapımı tamamlanan 169.3 metre yüksekliğindeki Washington Anıtı, ABD’nin ilk başkanı olan George Washington’ın Amerikan Bağımsızlık Savaşı’ndaki askerî liderliğinin bir nişanesi olarak inşa edildi. Mimar Robert Mills’in neoklasik üsluptaki anıtının temeli, 1848’de bağımsızlık günü kutlamaları sırasında atıldı. Ancak inşaat sırasında ayrılan bütçenin bitmesi ve yaşanan siyasi çalkantılar sebebiyle, anıtın yapımı 1854’te kesintiye uğradı. 1876’da inşaat mühendisi yarbay Thomas Lincoln Casey idaresinde yapımına devam edilen anıt, Mills’in orijinal tasarımından biraz daha kısa ve Mısır dikilitaşlarına benzer şekilde tamamlandı. 21 Şubat 1885’te resmî açılışı yapılan Washington Anıtı, 9 Ekim 1888 tarihinde ziyarete açıldı. Yerden yaklaşık 47 metre yüksekliğe kadar örülmüş olan taşlar ile bunun üzerindekiler arasındaki renk farklılığı, 1848-1854 ve 1876-1884 arasında iki farklı inşa dönemine işaret ediyor.

    Robert Mills’in Washington Millî Anıt Cemiyeti tarafından 1845 yılında seçilen anıt tasarımı.

    İçerisinde 897 basamaklı demir merdiven ve bir adet asansör bulunan Washington Anıtı’nda, zeminden 149 metre yükseklikte bir müze ve 152 metre yükseklikte her cephede ikişer adet olmak üzere yaklaşık 50’şer kilometre öteyi görebilme imkanı sunan 8 adet seyir penceresi var. Anıtın doğu ve batı iç duvarlarında ise 193 adet hatıra taşı bulunuyor. Sultan Abdülmecit’in gönderdiği hatıra taşı da bunlardan biri.

    ABD’nin başkentinde bir Osmanlı hatırası Sultan Abdülmecid’in armağanı Hatıra Taşı.

    Ancak bu taşı ve diğer taşların çoğunluğunu görmek, özellikle yakından görmek pek mümkün değil; zira bunların korunması amacıyla, özel durumlar haricinde ziyaretçilerin merdivenleri kullanmasına 1976’dan itibaren izin verilmiyor. Anıtın giriş katında bindikleri asansör ile 70 saniyede seyir pencerelerinin bulunduğu kata çıkan ziyaretçiler, kuşbakışı şehir manzarasının ardından merdivenden 1 kat aşağıdaki müzeye iniyor ve yine asansör ile anıtın zemin katına dönüyor.

    Çoğunluğu 1849-1855 arasına tarihlenen taşlar, George Washington’ın hatırasını onurlandırmak için anıta bağışlanmış. Granit, mermer, kireçtaşı, kefekitaşı, sabuntaşı ve yeşimden yapılmış taşların bazısı tek bir kelimelik, bazısı ise sahip oldukları süsleme ve desenler ile başlı başına birer sanat eseri. Bunlar ABD’nin her bir eyaletinden, bazı şehirleri, çeşitli cemiyet ve kurumlar, yabancı devletler ve anıtın tamamlanması için katkıda bulunan şahıslar tarafından gönderilmiş. Dostluk nişanesi olarak Washington Anıtı’na kitabe gönderen 11 yabancı devletten biri de Osmanlı Devleti.

    Dünyanın dörbir yanından Anıtın 58 metre yükseklikteki 17. katında Berre ve Nakşa Adaları, Bremen, Brezilya, Siam (Tayland), Yunanistan (mermeri Partenon’dan) ve İsviçre tarafından gönderilmiş 6 adet hatıra taşı daha bulunuyor.

    ABD ile Osmanlı Devleti arasında ilk resmî ilişki, 7 Mayıs 1830 tarihinde imzalanan “Seyr-i Sefâin ve Ticaret Antlaşması” ile başladı. Antlaşma Senato’da, ABD’nin Osmanlı Devleti için savaş gemileri inşa edeceğine dair maddesi çıkartılarak kabul edildi.

    Bununla birlikte ABD Başkanı Andrew Jackson’ın girişimleriyle 1831’de Henry Eckford ve Foster Rhodes adında iki gemi mühendisi İstanbul’a geldi ve bunlar Sultan 2. Mahmut tarafından kendilerine tahsis edilen Aynalıkavak Tersanesi’nde çok sayıda geminin inşa edilmesine önemli katkılarda bulundular. Böylelikle, 20 Ekim 1827 tarihinde yaşanan Navarin faciası sonrası iki devlet arasında gemi inşaına dair çok önemli bir işbirliği başlamış oldu.

    Anıtın giriş katında ziyaretçileri George Washington’un heykeli karşılıyor.

    Sultan Abdülmecid devrinde ABD ile sürdürülen yakın ilişkilerde ise Osmanlı Devleti’nin 1848 İhtilâlleri sırasında Macar ve Leh mülteciler konusunda sergilediği tutum etkili oldu. Avusturya’nın, Rus ordularının desteği ile isyanları bastırmaya başlaması üzerine Macarlar ve Lehler Osmanlı Devleti’ne sığındılar. Osmanlı Devleti’nin Avusturya ve Rusya’nın baskılarına rağmen mültecilerin iadesi taleplerini geri çevirmesi, Eylül 1851 itibarıyla mültecilerin göçedeceği ABD’de Osmanlı Devleti’ne karşı hayranlık uyandırdı.

    O dönemde İstanbul’daki ABD sefiri, Bâbıâli’ye bir Osmanlı bahriye subayını yanında ülkesine götürerek yeni bilgiler kazanmasına imkan sağlamayı teklif etti. 1850’de Heybeliada’daki Bahriye Mektebi muallimlerinden Binbaşı Emin Bey, resmî vazife ile ABD’ye gönderilen ilk Türk oldu. ABD’de kaldığı süre boyunca ABD başkanı tarafından âdeta bir devlet başkanı gibi ağırlanmış ve 1851’de İstanbul’a döndüğünde şahsında Osmanlı Devleti’ne karşı gösterilen bu yakınlığı Sultan Abdülmecid’e arz etmişti.

    Sultan Abdülmecid’in 19. yüzyıl ortalarına tarihlenen portesi (Pera Müzesi Oryantalist Resim Koleksiyonu).

    9 Şubat 1853 tarihinde İstanbul’daki ABD Sefareti’nden Bâbıâli’ye şu yazı gönderildi: “Kuzey Amerika Birleşik Memleketleri Devleti’nin başkenti Vaşington şehrinde, zikrolunan memleketlerin bağımsızlığını tesis eden ve ilk başkanı olan Vaşington’un ismini ebedileştirmek için birkaç seneden beri 500-600 ayak yükseklikte bir abidenin inşaına başlanmış ve sözü edilen abideye konulmak üzere diğer devletler ve memleketlerden birer taş yahut mermer parçası gönderilmiş olduğundan, zikrolunan memleketler devlet ve ahalisine ikram ve padişahın bir dostluk nişanesi olmak üzere, uzunluğu 130 santim, genişliği 65 santim bir mermer parçasının üzerine padişahın tuğrası ile tarih beyti kazılmış bir mermer kitabenin ihsan buyrulmasını Sadaret makamından hususi olarak rica ve niyaz olunur”.

    Sultan’dan hatıra

    İstanbul’daki ABD Elçiliği’nin Washington Anıtı’na konulmak üzere mermer bir kitabe rica eden yazısı, 9 Şubat 1853 tarihli

    2 Mart’ta  verilen cevapta “Abdülmecid Han’ın istenen ölçüde bir kitabenin verilmesini irade buyurduğu, ancak zikrolunan kitabenin verilebilmesi için öncelikle Abdülmecid Han tarafından bir resminin istendiği” bildirildi.14 Mayıs 1853’te sadrazamlığa getirilen Mustafa Nâilî Paşa, 25 Mayıs’ta devrin idari ve hayır kurumları kitabelerinin büyük bölümünü kaleme alan, tarih düşürmesi ile meşhur, Galata Mevlevihanesi şeyhi Şeyh Galip Dede’nin süt çocuğu Evkaf Nazırı şair Ahmed Sadık Ziver Paşa’dan uygun bir beytin tanzim ve tertibini talep etti. Ziver Paşa, seçimini padişaha bıraktığını bildirdiği üç beyit ile 30 Mayıs’ta cevap verdi:

    . Devâm-ı hulleti te’yid içün Abdülmecid Hân’ın
    Yazıldı nâm-ı pâk-i seng-i bâlâya Vaşinkton’da

    . Amerika devletiyle olalı hullet bedid
    Bak Vaşinkton’da yazıldı nâm-ı Hân Abdülmecid

    . Şahinşeh-i Rûm u Arab şâh-ı zaman Abdülmecid
    Bu senge nâmın yazdırub kıldı musâfâtı bedid”

    Sadâret, 16 Haziran’da taşın resmi ile tanzim olunan tarih beyitlerinin resimlerini padişahın tercih ve takdirine sundu. 17 Haziran’da gelen cevapta ilk sıradaki beyitin beğenildiği, “Gönderilmiş olan resimler ve beyitlerin Abdülmecid Han tarafından görüldüğü, tercih ettiği resime kırmızı mürekkep ile ‘mim’ koyduğu ve yapılması için ayrıca emir verdiği” bildirildi.

    Seçilen beyit, 19. yüzyılın ve Ayasofya’da bulunan bugün dünyanın en önemli hüsn-i hat levhalarının büyük hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye “celî ta’lîk hattı” ile yazdırıldı. Tuğra ise Sultan Abdülmecid tahta çıktığında tuğrasını çeken merhum Haşim Efendi’nin bir kalıbından yararlanılarak hakkedildi.

    1854 Mayıs’ında Arctic isimli bir yelkenli ile New York’a ulaşan Osmanlı Devleti’nin dostluk nişanesinin Washington DC’ye ne zaman ve nasıl ulaştığı hakkında halen net bir bilgi bulunmuyor. Ancak Washington Anıtı’ndaki yerine 1885’te yerleştirildiği kesin. Ziyaretçilerin kullanımına kapatılmış olan demir merdivenin 17. katında (340. basamak) bulunan, Osmanlıların asalet ve nezaketini birarada gösteren bu eşsiz sanat eseri, anıttaki 138 hatıra taşından bir tanesi. Bizim için en kıymetlisi!

    Asansördeki görevliye, 58 metre (190 feet) yükseklikte mümkünse asansörü durdurmasını rica etmeyi sakın unutmayın!

  • Dağdaki çobanın oyu

    Dağdaki çobanın oyu

    12 yıl önce sarfettiği “Ben vergi veriyorum, niye vergi vermeyen dağdaki çobanla benim oyum eşit mesela” sözleriyle büyük tepki çeken manken ve oyuncu Aysun Kayacı; aslında hem geçmişte uygulanan hem sonrasında defalarca dile getirilen bir sistemi gündeme taşımıştı.

    Ülkemizin en güzel tarihçilerinden Aysun Kayacı’nın akıllara gelmediği bir seçim yok. Hatırlayacaksınız Aysun Hanım bir televizyon programında niyeyse celallenip “Ben vergi veriyorum, niye vergi vermeyen dağdaki çobanla benim oyum eşit mesela” diye seçim sistemini sorgulamıştı.

    İşte o gün bugündür, çoğunlukla dalga geçerek her seçim bahsinde Aysun Kayacı üzerinden bir geyik/tartışma yürütülüyor. Ben açıkçası kendisine haksızlık yapıldığını düşünüyorum; çünkü gazetecilerin, köşe yazarlarının bal gibi bildiği üzere Türkiye’de vergi vermeyenlerin oy da kullanmaması gerektiğini ileri süren ilk kişi Aysun Kayacı değil, bir TÜSİAD üyesi işkadınıydı. Bu hanımefendi aynı şeyi söylediğinde “Hmm, ne de anlamlı, ne de manidar, ben adama bilezik gibi geçiririm demek istedi; saksıya fesleğen gibi oturturum anlamı da çıkar” diye konuşan hanımefendinin bu beyanlarına tam sayfa yer veren gazeteciler, aynı şeyi Kayacı söylediğinde mavralara doyamadı.

    Tabii bu öneri yeni değil. Vatandaşların oy kullanmak için vergi ödemelerini şart koşmak bir yana ödedikleri vergi oranında oy kullandıkları yani az ödeyenin az, çok ödeyenin çok oy kullandığı sistemler daha önce de denenmiş.

    İllüstrasyon: Chris Gash / Kaynak: The New York Times

    Misal Almanya’da 1. Dünya Savaşı öncesi yürürlükte olan seçim kanunlarına göre, vatandaşlar ödedikleri vergiye göre üç sınıfa ayrılmış ve en çok vergiyi ödeyen (o da ödüyorsa artık; zira biliyoruz ki çok kazananlar çok vergi vermek yerine mali müşavirlere üç kuruş verip o vergiyi ödememenin bir yolunu bulurlar) %4’ün oyları ikinci sıradaki %16’nın oylarına denk sayılmış. Sonuç olarak halkın %80’inin oyu, %16’sının oyuna, o %16’nın oyu da %4’e eşit. Ne güzel değil mi? Kabaca, 100 seçmen arasında 20 kişinin oyu, 80 kişinin oyundan iki kat değerli. 100 kişilik bir meclis varsa, meclisin üçte birini 4 kişi, ikinci üçte birini 16 kişi, kalan “üçün biri”ni de 80 kişi belirliyor.

    E bu ne zamana kadar böyle devam ediyor? Ödenen ya da ödendiği iddia edilen vergilerin yalan dolandan ibaret olduğu ve üstüne üstlük az vergi verdiği iddiasıyla oy hakkı kuş kadar kalan toplumun %80’i savaşlarda, seferberliklerde leblebi gibi harcanırken; %4’ünün bırakın ölmek daha da zenginleştiği ortaya çıkana kadar. Kabaca, birileri çıkıp “Başlatma lan verdiğin vergiden, sanki ödüyorsun onu da! Ben canımı vermişim hâlâ bik bik ediyorsun” diyene; daha da özetle devrim olana ya da tepedekiler “Hacı böyle giderse bu adamlar giyotin sehpalarını getirip kuracak, gel biz bu oy hakkı meselesini bir daha düşünelim, nasıl olsa ordu falan bizde, bir şekilde yine idare ederiz, yoksa bu Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht falan başımıza yıkacaklar imparatorluğu” diyerek bu saçma seçim sisteminden vazgeçene kadar.

    Bence asıl garip olan bu tip önerileri dile getirmek değil; bu öneriler dile getirildiğinde sanki dünya dün kurulmuş gibi şaşırmak. Hani yine birisi çıkıp “Abilerim, ablalarım! Ya böyle demokrasi falan çok karışık ve zahmetli işler, gelin aramızdan güçlü-kuvvetli, tam da Erman Toroğlu’nun istediği gibi kodumu oturtacak birini bulalım, onu başımıza geçirelim; sonra da uğraşmayalım, onun çocukları, gelinleri, damatları yönetsin hepimizi; nasıl fena olmaz mı?” dese, teklifteki garipliğin farkına varmamak gibi bir durum.

  • Patrik Gregorius’un idamı, İstanbul’da iktidar oyunları, Mora’da Türk katliamları

    18. yüzyılda “Yunan Aydınlanma Hareketi” adı verilebilecek bir zaman diliminde, kilise ve aristokrat ailelerin büyük desteğiyle eski Yunan kültürü üzerine araştırmalar yoğunlaştı. 1821’de iyiden iyiye yükselen milliyetçi akım, Osmanlı devlet ve kamu düzeninde de onulmaz yaralar açacaktı. 2. Mahmut döneminde Rum Patriği Gregorius’un idamı ve hemen akabindeki isyanların ve diğer gelişmelerin analizi.

    Osmanlıların fethettikle­ri ülkelerdeki Hıristiyan ve Yahudi toplumları öz­gürce kendi dinlerinde ayinlerini eda eder, kendi dilleriyle eğitim­lerini devletin müdahalesi olma­dan sürdürürlerdi. Savaşmadan teslim olan şehirlerdeki halkla­rın ibadethanelerine yönelik ser­bestlik nispeten fazla olurdu.

    Hangi dinden olursa olsun Osmanlı tebaasının devletle iliş­kisi “millet sistemi” aracılığıyla olmuştur. Buradaki millet kavra­mında din üzerinden bir tasnif söz konusudur. Kuran’dan alınan bu kavram “Millet-i İbrahim” adı verilen Müslümanlarla “Millet-i Mesihiye/İseviye” ve “Millet-i Museviyye” denilen gayrimüs­limleri belirlerdi. Onlar da kendi içlerinde Ortodoks, Katolik, Pro­testan olmalarına itibar edilerek Millet-i Ermeniyan, Millet-i Ru­miyan, Musevi Milleti, Karaim Milleti gibi sınıflara ayrılırdı.

    Yunan İsyanı’nı resmeden sanatçı Peter von Hess’in ilk Yunan Kralı Bavyeralı Otto’nun Atina’ya girişini canlandırdığı tablosu (1839).

    Gayrimüslimlerle devletin ilişkisi İslâm Hukuku’nun Sün­ni-Hanefi yorumuna göre şekil­lenir, dinen alınması farz olan cizye vergisini ödedikleri sürece devlete bağlılık sözleşmesini ye­rine getirmiş “zimmî toplumu” olarak kanları, canları ve malları aynı Müslümanlar gibi devletin himayesine alınırdı. Osmanlılar­dan önceki Müslüman devletler­de ateşperestlere verilen “geb­ran” ismi, uzun asırlar boyunca onlardan alınan vergiye “cizye-i gebran” denilmesine yolaçtı ve Osmanlılar döneminde Hıristi­yanlara da “gebran” adı veril­meye başlandı. Bazen “cizye-i kefere” olarak adlandırılsa da Hı­ristiyanların cizyesine daha çok “cizye-i gebran” adı verilmiştir.

    “Gebran” ismi zamanla “gâ­vur” sözcüğüne dönüşerek Os­manlıların kendi tebaalarından olan gayrimüslimlere hitap şekli olmuş, “kâfir” olarak adlandır­dıkları harbî veya müste’men gayrimüslimlerden ayırıcı bir sıfat olarak yerleşmiştir. Yahu­dilerden alınan cizyenin adına bir-iki istisna dışında gebran cizyesi denilmemiş ve genellik­le “Cizye-i Yahudiyan” olarak adlandırılmıştır. Tanzimat Dö­nemi’nde sıkça duyulan “gâvura gâvur demenin yasaklanması” ilkesi “Osmanlı milleti” oluştur­maya yönelen paradigma içeri­sinde yerli Hıristiyan reaya için geçerli olup, tebaadan olmayan Hıristiyanların “kâfir” olarak ad­landırılmasında bir değişiklik ol­mamıştır.

    Osmanlılar Hıristiyanları toplu olarak din değiştirmeye zorlamak bir tarafa, cizye vergisinden kaçınmak istedikleri şüphesiyle toplu ihtidalarını asla kabul etmediler. Zamanla bireysel tercihleriyle İslâm dinine geçenleri kontrollü olarak benimsediler ve “kisve baha” adını verdikleri maddi mükâfatı da eksik etmediler. Elbette toplu ihtidaları kabul ettikleri takdirde iki-üç yıllığına iltizama verilmiş bölgelerin cizye vergisindeki anormal kayıptan dolayı birçok dengenin altüst olacağını biliyorlardı. Küçük yaşta devşirilen çocukların İslâm dinine geçişleri zorunluydu ama sayı olarak herhangi bir toplumu zayıflatacak miktarda olmayan bu uygulama da 17. yüzyıl başlarında kaldırılmıştı.

    Girit İsyanı 1821’de yılında başlayan isyan süreci Yunanistan’ın bağımsızlığından sonra da durmadı. 1866-69
    ayaklanmasında Girit’teki Arkadion Manastırı’nda Yunan halktan 700 isyancı ve sivilin teslim olmak yerine barut fıçılarını infilak ettirerek ölmeyi tercih etmeleri, çok sayıda tablo ve öyküye konu olmuştu.

    Millet sisteminde devletin tebaayı kendine benzetmek, asi­mile etmek gibi bir derdi yoktu. Dil ve din üzerinden sömürdük­lerini kendine benzetmeye çalı­şan 19. yüzyıl emperyalist politi­kalarının tam aksine, Osmanlı­lar fethedilen bölge insanlarının, zimmî unsurların, birlikte yaşa­dıkları “gâvurlar”ın kendilerine benzemesini asla istemezlerdi. Gayrimüslimler ata binemez, sa­rı mest-pabuç giyemez, Müslü­man kıyafetlerine asla bürü­nemezlerdi. Hatta 3. Selim bir hatt-ı hümayununda gayrimüs­lim evlerinin dış cephe renkleri­nin bile Müslümanlardan farklı olmasını, gâvurun Müslüman’ın belli olmasını istemiştir (BOA. HAT. 9415). Giyim-kuşamları, oturdukları mahalleleri, gittik­leri okulları ayrı olmalı; her mil­let/cemaat kendi toplumuyla birlikte, kendi kurallarına göre yaşamalıydı. Osmanlıların din­sel akidelerine ve dillerine hiç müdahale etmedikleri gayrimüs­lim unsurların zamanla dinsel ve millî bir bilinç geliştirmelerinin mümkün olabileceğini düşün­düklerini söyleyemeyiz.

    Cemaat ruhbanlarına bıra­kılan çok etkili otorite sahası üzerinden devlet de o toplumun kontrolünü sağlardı. Elbette her otorite sahasında olduğu gibi burada da yetkilerin kötüye kul­lanılması çok tabiidir. Zaman­la ruhban sınıfları, cemaatle­rini ezerek, sömürerek onların sırtından edindikleri servetleri Osmanlıların güçlü adamlarıyla, hediye, pişkeş, rüşvet gibi isimler altında paylaşarak bir yönetim sistemi oluşturdular. Bu siste­mi kendi açısından dönüştür­mek isteyen Vatikan’ın 17. yüzyıl başlarından itibaren Ortodoks Ermenileri Katolik mezhebine geçirmeye yönelik misyonerlik faaliyetlerine, Osmanlı Devle­ti’nden önce bizzat Ermeni Ki­lisesi büyük tepki gösterdi. Dev­let, Rum ve Ermeni kiliselerinin kendi içlerinde çıkan ihtilaflarda her zaman yönetici patrikler ve meclislerin tavrına uygun karar vermiştir.

    Milliyetçilik yükseliyor

    Rusya 1774’deki Küçük Kaynarca Anlaşması ile Osmanlıların Ortodoks tebaası üzerinde himaye hakkı kazansa da ilk yıllarda Osmanlı ile gayrimüslim tebaanın ilişkileri bundan pek olumsuz etkilenmedi. 1789 Fransız İhtilali’ne kadar ruhbanlarla devletin kurduğu bu denge büyük oranda korundu ve milliyetçilik fikirleri ile anti-klerikal akımların yayılmasına kadar ufak-tefek sürtüşmeler dışında sorun çıkmadan sürdürüldü. Kendi sınıfını hem ruhbanlara ve kiliseye hem de devlete ve yöneticilerine karşı ayaklandırmaya yönelten isimler ortaya çıktıkça geleneksel yapı sarsılacaktı.

    18. yüzyılda “Yunan Aydın­lanma Hareketi” adı verilebile­cek bir zaman diliminde kilise ve aristokrat ailelerin büyük deste­ğiyle eski Yunan kültürü üzerine araştırmalar yoğunlaştı. Fransa ve Napoléon’dan oldukça etki­lenen Velestinli Rigas’ın (Rigas Velestinlis-Feraios/ 1757-1798) ortaya çıkışı bu sıralarda oldu ama firari bulunduğu Avustur­ya’dan Osmanlılara iade edi­lir edilmez 1798’de Belgrad’da idam edildi ve Yunan bağımsız­lık kahramanlarının ilki olarak tarihe geçti. Divan-ı Hümayun tercümanlıkları ile Eflak-Boğ­dan voyvodalıklarını tekelleri altında bulunduran ve Yunan yö­netici aristokrasisini oluşturan İpsilanti, Kalimaki, Morozi ve Suço ailelerine “Fenerli Beyler” deniliyordu. Bunların Rum Pat­rikhanesi ve Düvel-i Muazzama ile kurdukları ilişkiler üzerinden Osmanlı devlet adamlarıyla olan etkileşimleri, Yunan bağımsız­lık sürecini giderek hızlandırdı. Rigas’ın 18. yüzyıl sonunda ede­biyat ve fikir kulübü olarak kur­duğu ama idamıyla dağılan Filiki Eteria örgütü 1814’te Odesa’da yeniden kurularak bağımsızlık sürecini somut bir şekle bürün­dürdü. Örgüt, babasını Osman­lıların idam etmesi üzerine sı­ğındığı Rusya’da çarın yaverliği­ne getirilen Aleksander İpsilanti başkanlığında, çok kısa sürede Odesa, İstanbul, Mora ve Ada­lar’da binlerce üye kazandı.

    Başka örneği yok Çizeri, basanı kesin olarak tespit edilemeyen şimdiye kadar bir örneğini sadece yazarımız Sahaf Nedret İşli’de görebildiğim bu tarihî resmin İstanbul menşeli ve 2. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlük ortamının bir eseri olduğu zannolunur. Bu resimle aynı özellikleri tarif edilen başkaları da 1911’de Cibali’de Aya Nikola Kilisesi’nin avlusunda satılırken ele geçirilmiş (DH.EUM.KDL. 6/6) Satıcı Ligor ifadesinde, bu resimleri Beyoğlu Kule Kapısı’nda Yunanlı Kitapçı Yerasimos Aleksandratos’tan aldığını söylüyor. Kitapçı Yerasimos’un kendi eseri olarak basım ruhsatı aldığı Rumca İncil bastığı matbaası var. Afişlerin de bu matbaada basılmış olması muhtemeldir. Levhanın numaralı yazılarının Rumcadan tercümesi şu şekildedir: 1. Vatan ve İnanç Mücadelesi 2. Patrik V. Gregorius 3. İşte hayatımı vatan uğrunda feda ediyorum 4. Karakullukçu 5. Yahudi 6. Kaleci? 7. Postacı? 8. Çingene 9. Balat’ta Bostancı hapishanesinde mahkûm olan başrahipler 10. Yahudiler Aziz Lipsanon’u (Patriğin cesedi) istiyorlar. Dimitrakis (nâm-ı diğer Gâvur Hasan) Yahudilerin kafasını kesiyor. Yahudiler patriğimizi sürüklüyor 11. Kutsal emanet teslim alınıp Odesa’ya getiriliyor Thrasivoulos 13. Bostancı 14. Dimitrakis (Gâvur Hasan) 15. Fener Kapısı 16. Kasımpaşa

    İstanbul’da endişe ve karışıklık

    2. Mahmut’un saltanatının baş­larında “Kethüda-yı Devlet” unvanıyla ipleri eline geçiren ve padişahın yanında mutlak bir otorite kuran Nişancı Ha­let Efendi, Kalimaki ailesinin kâtipliğinde bulunduğu sıralarda Rum dünyasına nüfuz etmişti. Devlette yükselirken Babıâli ile Yunan aristokratları arasındaki akçeli ilişkileri kendi menfaati­ne kullanmayı bilen Halet Efen­di, iktidarını sürdürebilmek için Yeniçeriler başta, belirli odakla­rı beslemesi gerektiğini de gayet iyi biliyordu. Bunun için de Kali­maki ailesini para kaynağı olarak kullanırken, Yunan bağımsızlığı için tehdit olarak görülen “Yanya Sultanı” Tepedelenli Ali Paşa’nın önce etkisiz hale getirilip sonra ortadan kaldırılmasında perva­sızca kendini kullandırdı.

    Devletin birçok kurum ve yetkilileri eliyle ortaya serilen büyüklü küçüklü ihmallerin ye­şerttiği ortamda Odesa kaynak­lı ilk isyan Boğdan’da 5 Mart 1821’de Aleksander İpsilanti’nin önderliğinde 3000 civarında askerin Yaş’ı işgaliyle başladı. Yürümeye devam ederek ele ge­çirdikleri Kalas’ta Müslüman sivillere yönelik vahşi katliam­ları İstanbul’da duyulur duyul­maz devlet isyana karşı harekete geçti. Ruslardan umduğu deste­ği bulamayan, çarın yaverliğin­den kovulan İpsilanti, Haziran 1821’de ordusu da bozulunca Avusturya’ya firar etmek zorun­da kaldı. Aleksander’ın kardeşi Dimitri İpsilanti, Fener Patriği Gregorius’un ve Divan Tercüma­nı Morozi’nin tavsiye mektup­larıyla Mora taraflarına isyan hazırlıkları için gönderilmişti. Batı Anadolu, İstanbul, Akdeniz Adaları ve Kıbrıs’ın Rum halkı 22 Nisan 1821 tarihine denk ge­len Paskalya gününde topyekun isyana kalkışmak üzere hazırla­nıyordu.

    Osmanlı Devleti’nin üzerine ordu gönderdiği Tepedelenli saf değiştirip isyancı Rumlarla birlik olunca, Mora’da isyan sorunsuz bir şekilde ilerledi. Balkanlar’da­ki bazı Osmanlı görevlilerinin is­yan hazırlıklarına dair ihbarları kulak arkası edildi, ihbar sahiple­ri sürgüne yollandı. İngiltere el­çisinin aynı konudaki istihbaratı duymazdan gelindi. Tepedelenli isyanını bastırmak üzere Yan­ya’da ordusu başında bulunan Hurşit Paşa’nın Rumların isyan tehdidini küçümseyip Mora’ya önem vermemesi de isyancılara rahat bir eylem ortamı sağladı.

    ‘İbret-i alem’ diye başlayan idamlar

    İsyanın ilk anlarında İstanbul’da patrikhane üzerine yoğun bir baskı uygulanarak Patrik Grego­rius’un dindaşlarını isyan yolun­dan çevirmeye yönelik çalışma­larda bulunması istendi. Patrik isyan bölgelerine çeşitli mektup­lar gönderdiyse de etkili olma­yınca isyancılar için bir aforoz­name yayımladı. Aforoz tehdi­di de fayda etmeyince isyana el altından önayak olduğuna dair en ufak emare bulunan Rumla­rın idam edilmesine başlandı. İstanbul’un çeşitli yerlerinde “ib­ret-i âlem için” asılan Rumların cesetleri üç gün yerinde bırakı­lıp, halkın gözü korkutulmaya çalışıldı.

    İstanbul’un yönetim çevrele­ri ve halk kitleleri arasında, Ha­let Efendi’nin basiretsiz ve kendi başına aldığı kararlarla isyana sebebiyet verdiği hatta işi alev­lendirdiği dedikoduları almış yü­rümüştü. Halet Efendi, Yeniçe­rilerden aldığı güçle 2. Mahmut üzerindeki tartışılmaz nüfuzunu kaybetme ve canından olma en­dişesine kapılınca karşı ham­lelere girişti. Tarih-i Cevdet’te Cevdet Paşa der ki; “Halet Efen­di kendi kötü işlerinden dolayı Rum isyanı çıktığı için halkın di­line düşmüştü. Burasını unuttur­mak için daha büyük gaileler çı­karmak ve âlemin karıştıkça ka­rışmasını isterdi”. Halet Efendi, Sadrazam Ali Paşa ile Şeyhülis­lam Halil Efendi’nin muhalefe­tiyle karşı karşıya kalınca ikisini de azlettirip İstanbul’dan sür­dürdü. Çıldır valisiyken atandığı Çirmen Valiliği’ne gitmek üzere yolda olan Benderli Ali Paşa’yı sadrazam tayin ettirdi.

    ‘Yanya Sultanı’ Tepedelenli Osmanlı Devleti’nin üzerine ordu gönderdiği Tepedelenli Ali Paşa saf değiştirip isyancı Rumlarla birlik olunca, Mora’da isyan büyüdü.

    Benderli Ali Paşa, İstanbul’a 21 Nisan 1821 tarihinde ulaştı ve sadaret mührünü alır almaz isyan soruşturmalarıyla uğraşıp önemli birkaç Rum tüccarı as­tırdı. 2. Mahmut, patriğin yerine diğerinin seçilerek azledilmesini ve soruşturulmasını istedi. Sad­razam Benderli Ali Paşa ertesi gün eski patrik Gregorius’u biz­zat sorguladı. Ardından Kadı­köyü’ne götürülmesini istedi. O sırada Isparta Metropoliti Eu­genios’un yeni patrik seçildiği haberi gelince, Gregorius’u Kadı­köyü yerine Fener’e gönderdi ve ardından yetişen ferman ile es­ki patrik 22 Nisan 1821’de idam edildi.

    Zamanın vakanüvis-i Şani­zade Ataullah Efendi, sadrazam ile patriğin sorgu konuşmaları­nı ve sonrasını şöyle nakletmiş­tir: “Benderli, Gregorius’a ‘Rum ihtilalinden senin haberin yok muydu da haberdar etmedin’ di­ye sorunca ‘haberi olmadığını’ söyledi. Sadrazam bunun üzeri­ne ‘bir fahişenin zinasına kadar dininizin gereğince her şeyden haberin oluyor da, böyle büyük bir fitne-fesattan haberim yok demene itimat edilebilir mi?’ di­ye sorusunda ısrar etti. Patrik de ‘Devletlü Efendim, kulunuz, yaşı doksanı geçmiş şuursuz bir ihtiyarım. Eğer bilir ise Oniki­ler Meclisi (Sinod) bilirler’ diye cevabında ısrarcı oldu. Gerçekte epey bir zamandır Rum kocaba­şıları ve papazlarının haberdar olduğu isyan vaziyetinden patri­ğin haberinin olmaması akla ay­kırı olduğundan, sadrazam pat­riği huzurundan kovarak ‘bunu şimdilik Kadıköyü’ne götürün’ diye emretti. Patriğe çok kızan 2. Mahmut’un verdiği hatt-ı hü­mayun emri gereği Bostancıba­şı hapsinden Fener’e getirile­rek, kethüdası ile beraber Petro Kapısı’nda karşı karşıya asılarak emrin gereği yerine getirildi. Ar­dından Kayseri, İzmit ve Tarab­ya metropolidleri de Balıkpazarı Kapısı, Kaşıkçılar Hanı önü ve Okçularbaşı Parmakkapıları’n­da asıldılar ve Rum taifesinden beş kişi daha isyanda parmakları olduğu gerekçesi ile ibret-i âlem için idam edildiler”.

    Şanizade patriğin idam yafta­sının metnini de verdikten sonra olayların devamını şöyle nakle­der; “2. Mahmut patriğin cesedi üç gün asılı kaldıktan sonra deni­ze atılması görevini Yahudilere emrettiğinden, onlar da Rum­lar almasınlar diye karnını ya­rıp, taşlar bağlayıp öylece Haliç’e attılar. Patriğin asıldığı gün Hı­ristiyanların itikadınca Hazret-i İsa’yı Yahudilerin çarmıha ger­dikleri güne tesadüf eden Pas­kalya yortusu olmasından başka, leşini de Yahudilere sürütmeleri Rumların isyanlarının bir kat da­ha artmasına sebep oldu. Duru­ma aşina olan bazılarının haber verdiğine göre patrik, Rumlar ve diğer ülkeler arasında itibarlı olup bir sözü Avrupa’da iki edil­mez imiş. ‘Asılmayıp da gönlü hoş edilerek elde edilseydi Rum­ların isyan ateşini söndürebilir­di’ diye de görüşler bildirilmiştir. Rusyalı bir gemi kaptanı patriğin cesedini Haliç’ten çıkarıp götür­müş, Sankt Peterburg’da halka patrik diye bir leş gösterip, çeşit­li eşyalarla şehri gezdirdiğinden bizzat Rus imparatorunun hiz­metinde bulunmuştur. Rumla­rı kendi taraflarına çekmek için cesedi bir kiliseye koydukları da duyulmuştur”.

    Filiki Eteria örgütünün bir yemin töreni.

    Patriğin asılması, doğal ola­rak Rumları daha da fazla tahrik etti. Paskalya günü için uzun za­mandır yapılan planlar uygulan­maya başlandı. Patriğin asıldığı gün Mora’da Patras isyanı başla­dı. Yılların ihmaliyle paslanmış devlet mekanizması buna karşı koymakta çok zorlandı. Mora’da binlerce Müslüman’ın kanı aktı. Osmanlılar ilk anda denizden za­hire, cephane ve asker takviyesi yapmaktan mahrum kaldılar. Sa­vaş gemisi sayısı açısından zaten yetersiz olan Osmanlı donan­ması, ticaret gemilerini top, cep­hane ilavesiyle sefere çıkaracak hâle getirmişti ama denizci nefer bulmakta zorlandı. Cevdet Pa­şa’ya göre “bir vakitten beri do­nanma Rumlar ile techiz olunup ehl-i İslâm arasında gemicilik sanatı terkedilmişti. Armador­luk, gabyarlık, marinerlik Adalar reayasına tahsis edilmişti. Rum­ların denizcilik ile ülfetleri oldu­ğundan deniz işlerinde Tersane ricalinden üstün idiler”.

    Rumların bu hadiseler­den beş yıl önce, 1816’da ticari maksatlı ama korsanlara karşı top-cephane donanımlı 600 ge­misi, 17 bin denizcisi mevcuttu (Danişmend). Bu güçleriyle Os­manlı donanmasının Cezayir-i Bahr-i Sefid’de (Akdeniz Adala­rı) isyanı söndürme harekâtını büyük ölçüde engellediler. Yu­nanistan’ın bağımsızlığına giden yolun en önemli dönemeci olan 1821 isyanı ancak Kavalalı Meh­med Ali Paşa’nın yardımıyla, gönderdiği donanmayla önlene­bildi. 1815 Viyana Kongresi’nde monarşilerin desteklenip, milli­yetçi hareketlerin engellenme­si görüşü Avrupa’da ilke edinil­mişken, Yunan İsyanı’nda açıkça Osmanlılara destek olan ülke çıkmadı. İngilizler “hangi ülke olsa tebaası isyan ettiğinde ay­nısını yapar” diyerek yarım ağız İstanbul’a hak verse de, patriğin elbisesiyle idamını ve cesedine yapılan muameleyi Hıristiyanlı­ğa hakaret olarak değerlendirdi­ler. Resmî düzeyde tam bir itiraz gelmedi ama Avrupa uluslarında “Phillhellenism” romantizmi dö­nemi başlamıştı.

    Filiki Eteria’nın başkanı İpsilanti Filiki Eteria örgütünün başkanı Aleksander İpsilanti. Örgüt onun döneminde, çok kısa sürede Odesa, İstanbul, Mora ve Adalar’da binlerce üye kazandı.

    1821 Yunan İsyanı’nın olaylar döngüsünde Patrik Gregorius’un dramatik ölümü öne çıkarılır. Oysa Tepedelenli Ali Paşa’dan başlayarak çok sayıda ölüm ha­tırlanmaz bile. Benderli Ali Paşa patriği idam ettirdi ama kendi­si de Halet Efendi’nin hışmına uğrayarak fiili sadrazamlığının 9. gününde azledildikten sonra sürüldüğü Kıbrıs’ta idam edil­di! Halet Efendi’nin sürdürdüğü Şeyhülislâm Halil Efendi’nin ka­rısı Ziba Hanım, sürgüne yollan­dığı Bursa’da Halet’in büyücü ol­duğu iftirasıyla ağır hakaretlere uğrayarak öldürüldü. Karısının cesedinin çırılçıplak bir çalılığa atıldığını duyan eski Şeyhülis­lâm Halil Efendi felç geçirdi ve az sonra o da vefat etti.

    Tartışmalı Patrikhane kapısı 1821 isyanının günümüzdeki ikonik sembolü, birçok tarihî metin ve resimde Gregorius’un idam edildiği yer olarak gösterilen Fener Patrikhanesi’nin Orta Kapısı.

    “Fenerli Beyler”in gözden düşüp çoğunun hasım hale gel­mesiyle, Halet Efendi’nin para kaynağını kaybettiğini gören Ye­niçeriler ondan yüz çevirdiler. 2. Mahmut fırsatı kaçırmadı, uzun süredir kurtulmak istediği Ha­let Efendi’yi Konya’ya sürdürdü ve ardından giden cellatla kesik başı İstanbul’a getirildi. Grego­rius’tan önceki patrik ve birçok Rum, Edirne’de idam edildi. Kıb­rıs’ta, İstanbul’da isyanla ilgisi olmayan çok sayıda Rum öldürü­lürken, isyancı Rumların ele ge­çirdiği bölgelerde de çoluk-çocuk demeden binlerce Türk öldü­rüldü. Rumlar 1830’da tanınan Yunanistan’ı kurdular ama Rum nüfusunun büyük çoğunluğu Os­manlı tebaası halinde yaşamaya devam etti.

    Patrik Gregorius nerede asıldı?

    1821 isyanının günümüzdeki ikonik sembolü, Fener Patrikha­nesi’nin Orta Kapısı’dır. Birçok tarihî metin ve resimde Grego­rius’un idam edildiği yer olarak gösterilen bu kapı, günümüzde kapalıdır. Patrikhane tarafından, denize atıldığı için mezarı olma­yan patriğin ölüsüne saygı olarak kapalı tutulduğu iddia edilir. Bu­na karşılık azımsanmayacak bir kitle burayı “kin kapısı” olarak adlandırıyor. Rumların bir Türk büyüğünü idam etmeden kapıyı açmayacaklarına inanılıyor. Şanizade Tarihi’nde patriğin asıldığı kapının adı Petro Kapısı olarak nakledilir. Bu kapı Haliç surları mevcutken Aya Kapı’dan sonra Fener Kapısı’ndan önceki kapı olarak haritalarda işaretli­dir. Önündeki caddenin adı da Petro Kapı Caddesi olarak geçi­yor. Osmanlı Arşivi’nde de Petro Kapısı’nın tamirine dair çeşitli belgeler, keşif defterleri mevcut. Şanizade’nin olayları bire şayan bir vakanüvis olarak Pat­rikhane Kapısı ile Petro Kapısı arasında yanılmış olacağını ka­bul etmek zor. Cevdet Paşa kendi tarihinde patriğin idamını anlat­tığı satırları olduğu gibi Şaniza­de’den iktibas etmesine rağmen, ondaki Petro Kapısı ibaresini Orta Kapı olarak niye değiştirir, bunu anlamak daha zor.

    Aslında 2. Mahmut patriğin patrikhane kapısına asılmasını emrediyor (BOA.HAT. 51285). Sadrazamın iş bittikten sonra­ki cevabî telhisinde ise (BOA. HAT. 17530) patriğin Patrikhane önünde asıldığı yazılı. Yazışma­larda yeniçeri ağası ve sadraza­mın çıkabilecek olaylardan do­layı endişeli hallerini gizleme­dikleri görülüyor. Rumlar için en önemli kutsal bayram olan Paskalya gününde isyan edecek­leri haberi dolanıyorken; patrik­lerinin ibadethanenin kapısında elbiseleriyle idam edilmesinin büyük karışıklıklara yolaçma­sından endişeleniyorlar. Bu en­dişeden dolayı kendi aralarında aldıkları kararla acaba 2. Mah­mut’un emrine rağmen kapıda idam etmeyip, patrikhaneye pek uzak olmayan Petro Kapısı’nda mı idamı icra ettiler? Telhise bu yüzden mi patrikhane önünde asıldığı yazıldı? Bu soruların ce­vabını tespit edemedim.

    İdam sahnesini canlandıran en eski resim olarak Peter von Hess’in gravürü elimizdedir. İlk Yunan Kralı Bavyeralı Otto’nun maiyetinde çalışan ve Yunan İsyanı’nı 39 büyük tablo ile res­meden bu sanatçının 1852’de Münih’te basılan albümünde Gregorius’un idam sahnesi de yeralıyor. Deniz kıyısına dikilen bir idam sehpasından patriğin cesedi indirilip Yahudiler tara­fından kayaların üstüne konu­luyor. Aynı Şanizade’nin beya­nında olduğu gibi burası Petro Kapısı olmalı. Hess’in bu gravü­ründen yapılmış karakalem bir kopya KKTC Millî Arşivi’nde. Bunun üzerinde Yunanca “Patrik V. Gregorius’un idamı. Başpis­kopos Krillos’a hediye edilmiş­tir. Sokratis Georgiadis 1. Sınıf öğrencisi. 10 Nisan 1910” yazıl­mış bir ithaf metni var (Tercü­me eden Alphan Bayazıtoğlu’na teşekkürler). Patriğin idam gü­nünü 10 Nisan olarak anan kilise için normal bir hediye ama Kıb­rıs Başpiskoposu Krillos resmin patrikhanenin orta kapısını gös­termemesine hiç itiraz etmemiş.

    Farklı zamanlarda yapılmış ancak patrikhane ve civarını canlandırırken gerçekçi tasvir­ler barındırmayan çeşitli gravür ve tabloların değerlendirilmeye pek hakkı yok. Sadece idam ola­yının ve Orta Kapı’nın ikonik bir sembol olarak değerlendirildi­ğini ciddi ciddi gösteren matbu bir afiş var ki önemli buluyorum. Ramazan Erhan Güllü’nün Os­manlı Arşivi’nde bulup yayımla­dığı DH.EO. 581/143 kodlu göm­lekteki afiş, Patrikhane kapısın­daki idamı canlandırıyor. Ele geçirilmesi de ilginç. 1911’de teş­hir-i silah suçundan firari Balya Madeni çavuşlarından Vasil’in evi aranırken bu afişlerden du­varda karşı karşıya asılı iki adedi ele geçiriliyor. Hatta afişin üze­rinde duvara asıldığı köşelerdeki çivi izleri dahi duruyor. Afişlerin halkı heyecana sevk edecek, Os­manlı unsurları arasında nefreti artıracak muzır neşriyattan ol­duğuna şüphe yoksa da umuma açık bir yerde bulunmayıp, bir evin duvarında asılı olması sebe­biyle, mahkemeye çıkarılması­nın uygun bulunup bulunmaya­cağı istizan ediliyor. Bu vesileyle Karesi Mutasarrıflığı tarafından İstanbul’a gönderilmiş ve arşivde kalmış.

    Türk ve Yunan toplumla­rında zıt taraflı ikonik karakter muamelesi gören bu kapının hi­kayesindeki boşlukların dolması için kapsamlı araştırmalara ihti­yacımız var. Dilerim ki önümüz­deki yıl Mora İsyanı ve patriğin idamının 200. yılında bu meşhur kapıyı çatışma konusu olmaktan çıkaracak yeni araştırmalar gün yüzüne çıkar.

    1 BELGENİN BELGESİ

    ‘Patrikhane kapısına salb olunsun (asılsın)’

    Sadrazam Benderli Ali Paşa, 2. Mahmut’a yazdığı bu telhisiyle durumun nezaketini mümkün olduğunca vurgula­maktadır. 2. Mahmut patriğin idamını emretmiş ancak patrik unvanı üstündeyken idam edilmesi sakıncalı bulunduğun­dan, Yeniçeri ağası ilk başta ne Yeniçerileri ne de Rumları zap­tetmek mümkün olmaz endişesi­yle görevden kaçınmış. Patriğin azledildikten ve yerine yenisi seçildikten sonra idamı uygun görülmüş. Bu yolun Avrupa uluslarının tepkilerini yumuşat­mak için de tercih edildiği Rusya Elçisi Stroganof’un protestoları­na karşı reisülküttabın “asılanın patrik olmadığı, azledilen bir papaz olduğu” cevabından da anlaşılmaktadır. Uzun zamandır silah ve cephane tedarik ederek o gün isyana kalkışacakları isti­hbaratı ortadayken, Ortodoks cemaatinin kutsal Paskalya günü patriğin idam edilmesinin İstanbul’da büyük karışıklıklara yol açması ihtimali sadrazam, sadaret kethüdası ve Yeniçeri ağasını kara kara düşündürme­ktedir. Bununla birlikte yerine yenisi seçildikten sonra Grego­rius’un patrikhanede idamını onaylayan Benderli, padişa­ha göreve hazır olduklarını bildirmektedir. 2. Mahmut bu telhisin üzerine, Gregorius’un patrikhane kapısına asılması emrini kendi eliyle yazmıştır.

  • Oğlum Ajitprop, gel bakayım buraya!

    Oğlum Ajitprop, gel bakayım buraya!

     Ekim Devrimi’nin ardından Sovyet iktidarının çocuklarla ilgili gerçekleştirdiği köklü değişimin bir izdüşümü de isim meselesinde yaşandı. Özellikle 1920’li ve 30’lu yıllarda “Granit” gibi jeolojik terimlerden “Anarşi” ve “Ütopya” gibi devrimi çağrıştıran adlara, üç bine yakın yeni çocuk ismi ortaya çıktı. 

    Rusya’da Stalin dönemi anaokullarında, sosyalizmi inşa görevi verilen “küçük devrimciler”in tamamı her gün şu sloganın yazılı olduğu posterlerle güne başlıyordu: “Mutlu çocukluğumuz için teşekkür ederiz, Yoldaş Stalin!”. Ekim Devrimi’nden sonra Bolşevikler, gelecekte komünizmi kuracak çocukların, doğumlarından itibaren yetiştirilmesi görevini üstlendiler. 

    Sovyet iktidarının temel amacı, küçük çocukları aile, kilise ve Çarlık Rusyası’nın çökmüş değerlerinden uzak, devrim ideallerine uygun yetiştirmekti. Diğer taraftansa kadınların “verimsiz ve zihni uyuşturan” ev işlerinden kurtarılması ve üretime katılması hedefi benimsenmişti. Ülke sanayileştirilmeliydi ve bunun için ek işgücüne ihtiyaç vardı. Fabrikalarda çocuk yuvaları açıldı; kadınlar gece dahil üç vardiya çalışmaya başladılar. 

    Yuvalarda çocuklara kolektif içinde yaşamak ve çalışmak öğretiliyordu. Çocuklar, oyun odalarını kendileri topluyor, bahçeyi ekip biçiyor, hayvanlara bakıyorlardı. Ayrıca devrimci gün ve bayramların kutlanması gibi politik mesajlar da çocuklara aktarılıyordu. 

    Devrimden sonra hukuk alanında da çocukları koruyan tedbirler alındı. 7 Mart 1918’de reşit olmayan çocukların yargılanması ve hapsedilmesi yasaklandı. Ancak 8 Nisan 1935’te 12 yaşından itibaren çocukların işlediği hırsızlık, yaralama, cinayet gibi suçlar, tekrar cezai ehliyet kapsamına alınacaktı. 

    Lenin ve Çocuklar isimli çocuk kitabından… 

    1. Dünya Savaşı’nın ardından başlayan içsavaşla birlikte, sayıları ciddi şekilde artan sokak çocuklarının bakımı ve topluma kazandırılmasıyla ilgili ciddi bir mücadele başlatıldı. Bu konuyla bizzat Vladimir Lenin, Feliks Dzerjinski ve Anatoli Lunaçarski gibi devletin en üst kademelerinde bulunan isimler ilgilendi. 

    Çocuklarla ilgili konularda yaşanan köklü değişimin bir izdüşümü de isim meselesinde görüldü. 20. yüzyılın başlarına kadar, yeni doğan çocuklara isim vermek için, Ortodoks Kilisesi’nin aziz ve azizelerin isimleriyle hazırladığı takvimler yaygın olarak kullanılıyordu. Bu takvimlere göre, azizlere atfedilen belli günlerde o ismi taşıyan kişiler isim günlerini kutluyor, hatta isim günleri doğum günlerinden bile daha önemli kabul ediliyordu. Ancak “yeni toplum”da, kilisenin isim konusunda koyduğu sınırlamalar kaldırıldı. Özellikle 1920 ve 30’lu yıllarda SSCB’de yeni isimler konusunda adeta bir patlama yaşandı. Bu dönemde “Granit” gibi jeolojik terimlerden “Anarşi” ve “Ütopya” gibi devrimi çağrıştıran adlara, üç bine yakın yeni isim ortaya çıktı. Beryoza (kayın ağacı), Gvozdika (karanfil), Mimoza gibi doğadaki ağaç, çiçek isimleri de ilk kez o dönemde çocuklara verilmeye başlandı. 

    Ancak bunların arasında en ilginç olanları, farklı isim, kelime ve sloganların biraraya getirilmesinden meydana getirilen uydurma isimlerdi. Hatta açıklayıcı kitaplar ve “Devrimci İsimler Takvimi” bile hazırlandı. İçlerinden bazıları oldukça popüler oldu ve yaygınlık kazandı. Adı, “Devrimci İsimler Takvimi”nden yola çıkarak verilen birçok devlet ve biliminsanı, yazar, sanatçı vb. yetişti. 

    Bu arada hem coğrafi yer isimleri hem de fizik ve kimya alanından seçilmiş teknik tabirler de kimi zaman aynen korunarak kimi zaman da “ideolojik dokunuşlarla” çocuklara verilmeye başlandı. 

    POLİTİKA VE TERMİNOLOJİ

    Rus Devrimi’nden sonra çocuklara verilen isimler

    1917’den itibaren Rus çocuklarına verilen isimler arasında, coğrafi-siyasi terimler ile fizik/kimya terimleri dikkati çekiyordu. 

    Fransız Devrimi’nin 200. yılı dolayısıyla 1989’da SSCB’de basılan pul: Marat, Danton, Robespierre. Birçok Sovyet çocuğuna onların isimleri verilmişti. 

    Agitprop (Ajitasyon propaganda), 

    Alfa (Alfa), 

    Altay (Altay), 

    Amper (Amper), 

    Arvil (Armiya V. İ. Lenina – V. İ. Lenin’in ordusu), 

    Avangard (Öncü), 

    Avksoma (Rusça Moskova’nın tersten yazılışı), 

    Avrora (Bir savaş gemisi), Barrikad (Barikat), 

    Bebel (August Bebel’den), 

    Bestreva (Beriya, straj revolyutsii – Beriya, devrimin bekçisi), 

    Beta (Beta), 

    Bonapart (Napoleon Bonaparte’tan), 

    Borets (Savaşçı), 

    Darvin (Charles Darwin’den), 

    Demir (Dayoş mirovuyu revolyutsiyu! – Haydi dünya devrimine!), 

    Garibaldi (Giuseppe Garibaldi’den), 

    Geliy (Helyum), 

    Gipotenuza (Hipotenüs), 

    Granit (Granit), 

    İskra (Kıvılcım), 

    İstmat (İstoriçeskiy materializm – tarihsel materyalizm), 

    İzil (İspolnyay zavetı İliça – İliç’in öğütlerini yerine getir), 

    Kapitalla (Das Kapital), 

    Krarmiya (Krasnaya Armiya – Kızıl Ordu), 

    Kromvel (Oliver Cromwell’den), 

    Kyuri (Marie Curie’den), 

    Lelyud (Lenin lyubit detey – Lenin çocukları sever), 

    Lestak (Lenin, Stalin, komünizm), 

    Luidjia (Lenin umer, no idei jivı – Lenin öldü, ama fikirleri yaşıyor), 

    Lyublen (Lyubi Lenina – Lenin’i sev), 

    Marat (Jean-Paul Marat’tan), 

    Marlen (Marx ve Lenin), 

    Marseleza (Marseillaise’den), 

    Mauser (Bir tüfek markası), 

    Mor (Thomas More’dan), 

    Ninel (Lenin’in tersten yazılışı), 

    Okean (Okyanus), 

    Om (Om), 

    Papir (Partiynaya piramida – Parti piramidi), 

    Parijkomma (Paris Komünü’nden), 

    Partizan (Partizan), 

    Pervomay (1 Mayıs), 

    Pores (Pomni reşeniya syezdov – Kongre kararlarını hatırla), 

    Proletar (Proleter), 

    Pyatvçet (Pyatiletku v çetıre goda – Beş Senelik Kalkınma Planı dört senede), 

    Revmark (Revolyutsionnıy Marksizm – Devrimci Marksizm), 

    Revo ve Lyutsiya (Revolyutsiya ‘Devrim’, iki kardeşe verilmek üzere), 

    Partiya (Parti), 

    Robespyer (Maximilien Robespierre’den), 

    Roblen (Rodilsya bıt lenintsem – Leninist olmak için doğdu), 

    Russo (Jean-Jacques Rousseau’dan), 

    Serp ve Molot (Orak ve Çekiç, iki kardeşe verilmek üzere), 

    Spartak (Spartaküs’ten), 

    Stator (Stalin torjestvuet – Stalin zafer kazanıyor), 

    Telman (Ernst Thälmann’dan), 

    Traktor (Traktör), 

    Uryurvkos (Ura, Yura v kosmose Oley – Yura (Yuriy Gagarin) uzayda), 

    Vektor (Velikiy kommunizm torjestvuet – Yüce komünizm zafer kazanıyor), 

    Vist (Velikaya istoriçeskaya sila truda – Emeğin büyük tarihi gücü), 

    Vojd (Önder), 

    Volga (Volga), 

    Volt (Volt), 

    Vosmart (Vosmoe Marta – Sekiz Mart), Yaslenik (Ya s Leninım i Krupskoy – Lenin ve Krupskaya (Lenin’in karısı) ile birlikteyim), 

    Yevraziya (Avrasya).

  • Alp Arslan’ın oku şaştı katil hançeri sapladı

    Alp Arslan’ın oku şaştı katil hançeri sapladı

    1561 tarihli Kitâb-ı Tevârih-i Muhtasar isimli elyazmasında, Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın Malazgirt’te elde ettiği zaferden bir yıl sonra, nasıl bir suikasta kurban gittiği anlatılıyor. Yazarı anonim bu kitaba göre, Berzüm Kalesi dizdarı Yusuf Ketüval tarafından saldırıya uğrayan Alp Arslan özgüvenine kurban gitmiş. Elinde hançerle üzerine doğru gelen Ketüval’e emrindekilerin müdahalesini engelleyen sultan, suikastçıyı ok atarak öldürmek isteyince, saltanatının 9. yıl, 9. gününde katledilmiş. 

    Eskilerin “muhtasar” dedikleri özet içerikli 16. yüzyıla ait Kitâb-ı Tevârih-i Muhtasar isimli elyazması biyografi kitabında, Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın (1031- 1072; sultanlığı: 1063-1072), yaşamı, saltanatı, fetihleri ve öldürülüşü kaynak belirtme gereği duyulmadan, 16. yüzyıl Türkçesiyle anlatılmış. 

    250 sözcükten ibaret biyografide Malazcird/Malazgirt eşiğine/sınırına kadar bir “feth-i azîm” vurgulanıyor ama, Roma ordusunun yenilgisine değinilmiyor! Alp Arslan’ın 41 yıllık yaşamı ve 9 yıl 9 gün süren sultanlığı süresinde iki olay vurgulanmış: Önceki Sultan Tuğrul’un hazinesinden para yürüterek zenginleşen vezir Nasır Keydürî’nin tutuklanıp idam edilmesi ile Alp Arslan’ın kale dizdarı Yusuf Ketüval tarafından hançerlenerek öldürülmesi. 

    Untitled-1

    Adını vermeyen bu 16. yüzyıl yazarının, halkın anlayacağı yalınlıkta kaleme aldığı Kitâb-ı Tevârih-i Muhtasar’daki Alp Arslan anlatımının —moda deyimle— anahtar sözcüğü “feth-i azîm”dir (büyük fetih) ve bu kavram bugün de anahtar sözcüktür. 

    Bu elyazması, kütüphanelerde nüshaları bulunan Müntehâb-ı Siyer ve’l- Mülûk ile içerik olarak benzese de başkadır. İç kapağındaki “Sahib ve mâliki Ahmed Ağa hazretleri Kethüdâ-i Bevvâbân-ı Dergâh-ı Âlî”-“Kütibe fi sene 979 (Miladî 1571)” kaydı, kitabın telif tarihi değil, Ahmed Ağa tarafından yeni bir nüshasının yazdırıldığını işaret ediyor. Adı geçen Dergâh-ı Âlî Kapıcıbaşısı Ahmed Ağa, 3. Murad’ın annesi Nûrubânu Sultan’a kethüdalık yapan Ahmed Ağa’dan başkası değildir. Bu zat, yazdırdığı bu nüshaya sahibi olduğunu belirten bir kayıt koydurmuş. 

    Eserin girişinde, adını vermeyen yazar ise kendisini bu işle Ahmed Paşa’nın görevlendirdiğini yazıyor ki bu da olasılıkla Kanunî Sultan Süleyman’ın veziriazamlarından, yazarın “Düstûr-ı devrân ve Âsaf-ı zaman Ahmed Paşa” diye andığı Kara Ahmed Paşa’dır (sadareti 1553-55). 

    dergi 5

    Çevirmen-yazar, Ahmed Paşa’nın emriyle, toplumda faydası yaygın olsun diye ünlü peygamberlerin haberlerinden, eserleri olan bilginlerden, anı ve öyküleri olan büyük sultan ve meliklerden, kısa ve faydalı “inci misali” bilgiler vermeyi amaçlamış. Âdem aleyhisselamdan, Abbasi Halifesi Müstencid-Billah’a (1160-1170) değin, âsâr-ı büyük sultanların anlatıldığı, Farsça kaynaklardan alıntılarla Türkçe bir muhtasar (özet eser) tertip etmiş. Yazmanın girişinde, Hicret’in 560 (Miladî 1164) yılına kadar, tarih kitaplarındaki nebilerden, halife ve meliklerden seçtiklerine yer verdiğini belirtiyor. 

    Bu kitabın hangi kütüphane veya kütüphanelerde nüshaları vardır, henüz saptayamadık. İçeriği yönünden “tevarih” denen eserlere göre gerçekten muhtasar, dili de 16. yüzyıl halk ve kısmen de Orta Asya Türkçesi havasında ve çalakalem, olası ki Ahmed Paşa’nın beğeneceği bir yalınlıkta yazılmıştır. Eser, Tâberî’nin (öl. 923) Tarih-i Ümem ve’l- Mülûk (Milletler ve Hükümdarlar Tarihi) kitabıyla gelenekleşen “tevarih” yazımlarının da son örneklerinden olmalıdır. 1561’de yazılmıştır. 

    dergi-2
    Yedigün Neşriyatı
    50 Türk Büyüğü adlı albüm kitapta Münif Fehim’in Alp Arslan portresi. 

    Farsça-Arapça kitaplardan intihal 

    Yazar geleneğe uyarak Hz. Âdem’den başlayarak Hicrî 527 yılına (Miladî 1133) kadar gelmiş. En güçlü dönemini — Kanunî Süleyman— yaşayan Osmanoğullarına yer vermek şöyle dursun adını dahi anmamıştır. Oysa 1969’da çevirisini yaptığımız içerik benzerliği olan, Kazasker Yahya Efendi’nin Târih-i Sâf/Tuhfetü’l-ahbab’ında, Selçuklulardan başka 1. Ahmed’e kadar Osmanoğullarına ve ayrıca Eyyûbilere, Memlûklere, Atabeglere, Harezmşahlara yer verildiği görülmektedir. Bu eksikliği, yazarın bir araştırma-derleme yapmadan kitabını Farsça ve Arapça bir-iki kitaptan —birinin adını metin içinde Siyer-i Mülûk diye vermiştir— intihaller yaparak yazıp Ahmed Paşa’ya sunmasına bağlayabiliriz. 

    dergi 7
    Kitâb-ı Tevârih-i Muhtasar’ın kapağı

    Tevârih-i Muhtasar’ın içeriğinde, 13.-14. yüzyıllara tarihlenen İbnü’l-Cevzî’nin (öl. 1200), Bundarî’nin (öl. 1201), İbnü’l-Esir’in (öl. 1233), Sıpt İbnü’l-Cevzî’nin (öl. 1257), İbnü’l-Adîm’in (öl. 1262), Reşidüddin’in (öl. 1318) nihayet Kerimüddin Mahmud Aksarayî’nin (öl. 1324) tarihleriyle örtüşmeler saptansa da başlı başına ne bir telif ne çeviridir. 

    Daha erken tarihli kaynaklarda, Alp Arslan’ı gördüğünü-tanıdığını belirten bir tarihçi ise yok. Onu anlatanlardan çağdaşı Garsû’n-Ni’me Muhammed bin Hilâlü’s-Sâbî (öl. 1088) Bağdat’ta, Abbasi Halifeleri Kaim’le (1031-1075) ardılı Muktedî’nin (1075-1094) divan kâtibi imiş. Bu zat, Alp Arslan’ı, halifelik makamına gönderdiği fetihnâmeleri, Roma-Bizans imparatoruna karşı kazandığı Malazgirt Savaşı zafernâmesini okuyarak tanımış olmalı. Ancak onun da kitabı günümüze ulaşamamıştır. 

    Garsû’n-Ni’me’nin neler yazdığını, Sıpt İbnü’l-Cevzî’nin Mir’atü’z-zaman fî Târihi’l-âyan (sayfa 143-155) adlı eserindeki alıntılardan öğreniyoruz. Tarihçi Sıpt İbnü’l- Cevzî, bu aktarımı büyük babası İbnü’l Cevzî’den kalan kitaplar arasındaki Garsû’n-Ni’me’nin eser veya notlarından yapmış olabilir. Çünkü Sıpt, Alp Arslan ve Malazgirt’le ilgili en ayrıntılı ve doğru bilgileri Garsû’dan nakletmiştir. 

    degi 9
    Kitâb-ı Tevârih-i Muhtasar iç sayfasındaki Ahmet Ağa’nın sahiplik kaydı (üstte). Elyazmasının ilk sayfaları (altta).
    dergi 4

    Sıpt’ın ve sonraki tarihçilerin, örneğin, Kalanisî’nin (öl. 1160), İbnü’l-Ezrak’ın (öl. 1177?), Sıpt’ın büyük babası İbnü’l-Cevzî’nin (öl. 1200), Bundarî’nin (öl.1 201), İbnü’l-Esîr’in (öl. 1233) ve diğerlerinin vekayinâmelerindeki Malazgirt’e ve Alp Arslan’a dair haberleri, Prof. Dr. Faruk Sümer ile Prof. Dr. Ali Sevim, İslâm Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı: (Metinler ve Çevirileri) adlı ortak eserlerinde toplamışlar; bu çalışmayı Malazgirt zaferinin 900. yıldönümü anısına 1971’de TTK yayımlanmıştır. 

    Günümüzde, Türklerin Anadolu’yu fethi için başlangıç sayılan Malazgirt zaferine olağanüstü önem yükleniyor. Bunda, merhum Mükremin Halil Yınanç’ın kısaca Anadolu’nun Fethi adıyla yayımlanmış (Türkiye Tarihi, Selçuklular Devri, I. Anadolu’nun Fethi, İstanbul-1944) kitabının da etkisi vardır. Diğer yandan Alp Arslan’nı saltanatı, Malazgirt Meydan Savaşı ve sonuçları, Keydûri ve Ketüval olayları için kaynak bilgiler, merhum Sümer’le Sevim’in ortak eserinden okunabilir. 

    KİTAB-I TEVÂRİF-İ MUHTASAR – 1561

    Bir ok Yusuf’a karşı atdı; kazâyile ok hatâ idüp bir gayri kişiye tokundı; Yusuf yetişüb bıçağile vurub helâk eyledi…

    “Muhammed bin Dâvud bin Mikâil. Lakabı Alp Arslan, tevki’i (nişanı) İ’mâdi-i ‘alallah vahde’dir. Veziri Nizâmü’l-Milk Ebu Ali Hasan bin İshak’dır. Müddet-i saltanatı dokuz yıl dokuz gün oldu. Çünkü padişahlığa oturdu, Peygamberin Hicretinin dört yüz elli yedisinde. Irak’a gelib andan Şam’a gitdi. Tâ der-i Malazcird’e değin feth-i ‘azim edüb yine geldi. Andan buyurdu. Ebu Nasr Keydürî-kim ammüsi Tuğrul Begün veziriydi. Giriftâr idüb Nisabur’a gönderüb bir yıl anda tutsak oldukdan sonra helâk edüb ve Nizâmilmelik’i vezir edindi. Zirâ Tuğrul zamanında bu Nasır Keydürî Mes’ud katından gelüb Tuğrul’dan uğruladı(ğı) bî-kıyas mal cem’ edüb ve dürli tecemmülât düzüb tururdı ve devlet müsa’ade kılub vezir olmışdı. Andan sonra Sultan Alp Arslan Horasan canibinden Mâverâinnehr’e ‘azm eyledi. Andan Peygamber Hicretinin dört yüz altmış altısında Yusuf Kütuval /Elinde helâk oldı. 

    Rivâyet iderler ki çün Ceyhun’ı geçdiler. Irmak kenarında bir kiçirek kal’a vardı. Âna Kal’a-i Berzüm dirler. Ol kal’ai feth idüben ve ol kal’anun dizdârı Yusuf Kütüvâl’ı esir idüb padişahun payitahtına getürdiler. Sultan iydin ahvâl sordı. Yusuf toğrı söylemeyüb Sultan âna siyaset buyurdı. Yusuf çün canından ümid kesdi. Edügi koncundan bir bıçak çıkarub sultana havâle kıldı. Silahdarlar ve oğlanlar istediler ki tutalar. Sultan çağırub haykırdı. Epsem olun didi. Zira ok atmakda kendüye ‘itikadı varidi. Bir ok Yusuf’a karşu atdı. Kazâyile ok hatâ idüb bir gayri kişiye tokundı. Yusuf yetişüb bıçağile vurub helâk eyledi. Andan anun biş oğlı kaldı. İlyas ve Melik Şah ve Toğanşah ve Pori Bers. Evvel kardeşine Kirmân’ın padişahlığın virmişdi. Anun nesli Kirman’da padişah oldılar. Tâ şol târihe değin-kim Gûrân galebe eyleyüb memleketi andan aldılar”. 

    Hicrî 979 / Miladî 1571)- yaprak 134-135 

    dergi 6
    Elyazmasında Alp Arslan’ın anlatıldığı sayfalar.

    ÇEVRİM YAZI 

    Mikâil oğlu Davud’un oğlu Mehmed ki lakabı Alp Arslan, unvanı “Bir olan Tanrı’nın direğidir. Veziri de İshak’ın oğlu Nizamülmülk Ebu Hasan Ali’dir. Saltanatı 9 yıl 9 gündür. Tahta oturduğu H. 457 yılında (M. 1163) Irak’a oradan Şam’a gitti. Tâ Malazgirt’e kadar büyük fetihler yaptı. Amcası Tuğrul Bey’in veziri Keydürî Mes’ud’un tutuklanıp Nişabur’a gönderilmesini buyurdu. Orada bir yıl tutsak olduktan sonra öldürüldü. (Alp Arslan) Nizamülmülk’ü vezir atadı. Çünkü Keydürî, Tuğrul’un veziriyken, ondan hayli mal-servet çalmıştı (Gazne Sultanı Mes’ud (1030-1041) ile Selçuklu Sultanı Tuğrul (1040-1063) çağdaştı. Mes’ud ölünce veziri Keydürî, Tuğrul’a kapılanmış. Devlet hazinesini soymuş) pek çok birikimi vardı, (bunlar sayesinde) vezirlik elde etmişti. Daha sonra Alp Arslan, Horasan’dan Maveraünnehir’e gitti. H. 466 senesinde (M. 1072) Yusuf Ketüval tarafından öldürüldü. 

    Söylendiğine göre Ceyhun’u geçti. Irmak kıyısında bir küçük kale vardı. Berzüm kalesi denirdi. Bu kaleyi aldı. Kalenin dizdarı Yusuf Ketüval’ı yakalayıp huzuruna getirdiler. Sultan durumunu soruşturdu. Yusuf doğru söylemedi. Sultan idamını buyurdu. Yusuf canından umut kesince çizmesinin koncuğundan bir bıçak çıkarttı. Silahtarlar ve askerler tutmak istediler. Sultan susun dedi. Çünkü ok atmakta kendine güveniyordu. Yusuf’a atarken kaza ile ok başka birine saplandı. İşte Yusuf o an yetişip bıçağı vurdu ve öldürdü. Beş oğlu vardı: İlyas, Melik Şah, Doğan Şah, Parı Pers. Önce kardeşine Kirman’ı vermişti. Onun nesli Kirman padişahlarıdır. Tâ Timur’a kadar. 

  • Ceasar’dan Trump’a tarihin en hileli seçimleri

    Ceasar’dan Trump’a tarihin en hileli seçimleri

    Serbest veya kısıtlı; gizli oy açık tasnif olsun veya açık oy gizli tasnif; olsun, parlamento veya başkan seçimi… Tarih boyunca dünyada birçok seçime defalarca kez şaibe ve hile karıştı. Bu bazen bir adayı kazandırmak ve diğerini kaybettirmek için, bazen de seçimleri iptal ettirebilmek için yapıldı. Tartışmaların demokratik çözümü olarak önerilen seçimler, kimi zaman içsavaşları başlatan anti-demokratik süreçlere dönüşebildi. Tarihe damgasını vurmuş en ciddi seçim yolsuzlukları…

    MÖ 60-ROMA ‘Konsüllüğe Julius ve Caesar seçildi’

    Julius Caesar’ı Roma konsülü ilan eden seçimin hileli olduğu, tarihçiler tarafından öne sürülen bir tezdir. MS 69’da doğmuş olan Romalı tarihçi Suetonius, genç konsül adayının seçmenlere dağıttığı rüşvetin tutarı ortaya çıktığında, rakiplerinin nasıl paniğe kapıldığını ve aynı miktarı dağıtmaya çalıştıklarını anlatır. Öyle ki, etik hassasiyeti ile tanınan politikacı Cato dahi, Ceasar’ın muhaliflerine rüşvet dağıtmanın refahı geliştirdiğini söylemek durumunda kalmıştı! Dönemin meşhur lafı (Suetonius) “Konsüllüğe Julius ve Caeser seçildi”dir.

    NİSAN 1792-ABD New York’ta iptal edilen geçerli oylar

    Nisan 1792’de New Yorklular kentlerinin valisini ve vali vekilini seçmek için sandıklara gitti. Adaylar John Jay ve George Clinton’dı. Jay yarışı önde tamamladı ancak New York Yasama Meclisi 1777 Anayasası’na dayanarak Otsego, Tioga ve Clinton ilçelerinin oylarını iptal etti. Böylece George Clinton ufak bir farkla kazanmış oldu.

    7 KASIM 1876-ABD Çöpe atılan oylar karşılıklı suçlamalar

    Cumhuriyetçi Rutherford B. Hayes ile Demokrat Samuel J. Tilden’ın yarıştığı 1876 ABD başkanlık seçimleri, Amerikan tarihinin en şaibeli seçimi olarak anılıyor. İki aday da Florida, Louisiana ve Güney Carolina eyaletlerini kendilerinin kazandığını duyurmuştu. İki taraf da seçimde hile yapıldığını söyledi ve karşı tarafın oy verenleri sindiren politikalara başvurduğunu iddia etti. Tilden oylamadan önde çıksa da Demokratlar’ın seçmenlere baskı uyguladığı suçlamasının yayılmasıyla Cumhuriyetçiler oy çuvallarını alıp çöpe atmaya başladı.

    3 MAYIS 1927-LİBERYA 15 bin seçmen, 252 bin oy var!

    1927 Liberya başkanlık seçimleri “ilginç” bir aritmetik tartışmasını gündeme taşıdı. Üçüncü kez başkan olmak isteyen Charles D. B. King ile muhalif aday Thomas J. Faulkner’ın yarıştığı seçimlerde King oyların %96.43’ünü alarak birinci oldu. King’e atılan oyun sayısı 243 bin iken, Faulkner sadece 9 bin oy almıştı. Ne var ki seçim sırasında Liberya’da resmen kayıtlı seçmen sayısı 15 bindi. Guinnes Rekorlar Kitabı’na “tarihin en yozlaşmış seçimi” olarak geçti.

    31 AĞUSTOS 1947-MACARİSTAN 50 bin hileli oy bile komünistlere yetmedi

    “Mavi oy” seçimleri olarak da anılan 1947 seçimleri, Macaristan’ın 1990’a dek yapacağı tek seçim olacaktı. Seçimden önce Sovyet Bloku’nun baskısıyla seçmenlerin %10’unun (466 bin) seçmenlik hakları, eski faşist partinin destekçileri olduğu gerekçesiyle ellerinden alındı. Buna ek olarak Komünist Parti lehine 50 bin hileli oy sayımlara dahil edildi. Tüm bunlara rağmen Komünist Parti hükümette çoğunluğu sağlayamadı. Sovyet destekli parti kısa sürede yürütme erkini eline geçirdi ve mutlak iktidarını ilan etti.

    30 NİSAN 1961-HAİTİ Komedi bir seçim

    1957’de Haiti başkanı seçilen François Duvalier, dört senenin ardından dünyanın şaşkınlıkla izlediği bir seçim organize etti. Duvalier’nin ilan ettiği seçimler “yaşam boyu başkanlık” yapacak kişiyi seçecekti. Seçimlerde 1.320.748 oy kullanılmıştı ve bunların hepsi Duvalier lehineydi! Çünkü seçime giren başka bir aday olmamıştı. Dahası oy pusulalarının üstünde sadece “Evet” yazıyordu..

    26 ARALIK 1991-CEZAYİR Milletvekili seçimleri ve içsavaşın kıvılcımı

    1991’de yapılan milletvekili seçimleri, ülkenin bağımsızlığını kazanmasından bu yana yapılan ilk çokpartili seçimdi. Ancak ilk turun sonuçlanmasıyla, seçimleri İslâmcı Kurtuluş Cephesi’nin kazanacağı anlaşıldığında, ordu duruma müdahale etti ve seçimleri iptal etti. Seçimlere katılım oranı %59 gibi bir seviyede kalmış olsa da bu karar ülkede öfke uyandırdı ve hükümet güçleriyle İslâmcıların çatıştığı, 2002’ye dek sürecek olan Cezayir İçsavaşı’nı başlatan olay oldu.

    2 HAZİRAN 1996-ÇAD Demokrasiye sancılı ve şaibeli başlangıç

    1996’da Çad, tarihinin ilk seçimlerine gitti. Rakipler mevcut başkan Idriss Déby ile onun karşısındaki muhalif Wadel Abdelkader Kamougué’ydi. Déby oyların % 48.82’sini alarak yine başkan seçildi. Uluslararası gözlemciler hazırladıkları raporlarda seçimde yaygın bir biçimde hile yapıldığını ve kolluk kuvvetlerinin sandıkları takip etmek isteyen muhalifleri sindirdiğini yazdı. Katılımın % 67.5’te kaldığı seçimler şaibeli olmasına rağmen iptal edilmedi.

    1996/2002/2009/2016-EKVATOR GİNESİ Diktatörün oy oranı yüzde 103 çıktı!

    Teodoro Obiang Nguema Mbasogo, demokrasi tarihinin seçimlerden sürekli olarak başarıyla çıkmayı başaran biricik figürü olabilir. 1979’da kanlı bir darbeyle iktidara gelen Mbasogo on yıllardır girdiği seçimlerden birinci çıkıyor. Mbasogo’nun bugüne kadar aldığı en düşük oy oranı % 98. Oy pusulasında başka adayların isimlerinin yazılmasına 1996’da izin verildi. Uluslararası gözlemcilere göre Mbasogo seçimlerde yaygın olarak hile yaptı. 2002 seçimlerinde ise Mbasogo bazı seçim bölgelerinden %103’lük bir oy aldı! Yine raporlara göre 2016’da muhalefetin güçlü olduğu yerlerde seçmenlerin sandıklara gitmesi engellendi.

    7 EYLÜL 2005- MISIR ‘Mübarek’ bir galibiyet

    2005 senesi Mısır tarihinde önemli bir milattı: Ülke tarihinin ilk çok adaylı başkanlık seçimleri yapıldı. Seçimlerde liberal Gad Partisi lideri Eymen Nur % 7.3 oranında oy alırken, Hüsnü Mübarek oyların % 88.6’sını aldı. Nüfusun sadece % 40’ının seçmen kaydının bulunduğu mevcut şartlarda, muhalefet liderleri seçimde hile yapıldığını ileri sürdü. Uluslararası raportörler Mübarek’in hükümet gücünü kullanarak sonuçları kendi lehine değiştirdiğini söyledi. Binlerce kişinin katıldığı bir protesto dalgasını olsa da sonuç değişmedi.

    23 ŞUBAT 2006- UGANDA 20 senenin ardından usulsüz seçimler

    Başkan Yoweri Museveni’nin 1986’da iktidara gelmesinden 20 sene sonra, Uganda ilk kez çokpartili bir seçime tanıklık etti. Seçimlerde Museveni’nin rakibi Demokratik Değişim İçin Forum isimli partinin adayı Kizza Besigye’ydi. Besigye daha bir sene önce Kasım ayında, vatan hainliği ve tecavüz suçlamalarıyla tutuklanmış, bu da suçlamaların uydurma olduğunu düşünen destekçilerinin ülke genelinde bir protesto dalgası başlatmasını tetiklemişti. Museveni seçimlerde % 59’luk bir oran yakaladı; Besigye ise % 37’de kaldı. 6 Nisan 2006’da yetkili mahkeme 3’e karşı 4 oyla Besigye’nin seçimlerin yenilenmesi kararını reddetti. Buna rağmen seçimlerde usulsüzlük tespit edildiğini dile getirdi.

    19 MART 2006- BELARUS Yüzde 85’lik başkan

    Doğu Avrupa’da küçük bir ülke olan Belarus’un 2006 başkanlık seçimlerine şaibe karıştı. Alexander Lukashenko oyların % 84.4’ünü alarak yeniden başkan seçildi ve rakibi Alexander Milinkievič’e büyük bir fark attı. Ancak seçimlere gözlemci olarak dahil olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) “seçimlerin, bir demokratik seçim olabilmesi için gereken AGİT standartlarını tutturamadığını” raporladı.

    27 ARALIK 2007- KENYA Seçim, ölüm ve sonrasında anlaşma

    Kenya cumhurbaşkanını, parlamento üyelerini ve yerel yönetimlerini seçmek üzere 27 Aralık 2007’de sandık başına gitti. Cumhurbaşkanlığı seçimi Mwai Kibaki ile muhalefet lideri Raila Odinga arasında bir yarış oldu. Kibaki oyların % 46’sını kazandığını ilan etti. Raila ise % 44 oy aldı. Buna rağmen, Raila’nın partisi, ulusal mecliste sandalyelerin çoğunluğunu kazandı. Kibaki’nin kazandığı bazı yerellerde, kayıtlara göre sandıklara “%100’den fazla” seçmen katılımı yaşanmıştı. Kibaki, 30 Aralık 2007’de aceleyle yemin etti. Sonuçlar etnik çatışmalara yol açtı. 1300’den fazla insan öldü ve 600 bin kişi yerinden edildi. Raila ve Kibaki daha sonra bir koalisyon hükümeti kuracaklardı.

    8 KASIM 2016- ABD Trump’ın seçilmesinde Rusya müdahalesi şüphesi

    Demokrat Parti’den Hillary Clinton ile Cumhuriyetçi Parti’den Donald Trump’ın yarıştığı 2016 başkanlık seçimine Rusya’nın müdahale ettiğine dair iddialar, özel yetkili savcı Robert Mueller tarafından araştırıldı. 22 ay süren soruşturmayla ilgili rapor ise “hâlâ devam eden soruşturmaların selameti ve  bazı kişilere ait hassas bilgilerle mahremiyetlerinin korunması” amacıyla Adalet Bakanlığı tarafından redakte edildikten sonra kamuoyuyla paylaşıldı. Adalet Bakanlığı’na göre, Trump ve kampanya ekibinin Kremlin’in seçimi etkileme faaliyetleriyle “suç teşkil edecek şekilde” işbirliği yaptığına dair kanıt yok. Ancak uzmanlara göre, siber saldırılar ve sosyal medyanın silah olarak kullanıldığı bu faaliyetlerin asıl hedefi demokrasinin altını oymak ve manipülasyon. Rus askerî dış istihbarat servisinin görevli üyeleri olduğu belirtilen 12 kişi hakkında, sofistike siber saldırılarla Demokrat Parti başkan adayı Hillary Clinton’a zarar vermek üzere kampanya gönüllüleri ve çalışanlarının e-mail adreslerinin ‘hack’lenmesi ve kamuoyunda infial oluşturabilecek e-postaların sızdırılması suçlamasıyla iddianame düzenlenmiş bulunuyor.

  • Berlin Duvarı

    Berlin Duvarı

    İki Almanya arasında 12-13 Ağustos 1961’de yapımına başlanan duvar, esas olarak Doğu’dan Batı’ya devam eden büyük göçü durdurma amacını taşıyordu. Doğu Bloku her ne kadar duvarın “faşizme karşı” örüldüğü propagandasını yaymaya çalışsa da, 10 Kasım 1989’da Doğu Berlin’de toplanan yüzbinlerin inisiyatifiyle duvar yıkıldı. 

    Bir zamanlar dünya, Berlin’de ikiye bölünmüştü. 2. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın ortasına kadar giren Rus orduları, Yalta Konferansı’na göre Amerikan, İngiliz ve Fransız müttefikleriyle ülkeyi paylaştıklarında, ellerindeki başkent Berlin’in yaklaşık yarısını da onlara bırakmışlardı. Sovyet nüfuz alanının ortasındaki Berlin, sanki dünyayı ikiye ayırmıştı. Aslında savaşın sonuna doğru başlayan iki blok arasındaki gerilim, Berlin’de simgesel bir önem kazanmıştır. 1949’da Batı’da başkenti Bonn olan Federal Almanya Cumhuriyeti kurulurken Doğu’da başkenti Berlin olan Demokratik Alman Cumhuriyeti kurulacaktı. Günlük kullanımda ise ilkine Batı, ikincisine Doğu Almanya denecekti. Almanya’ların kuruluşu ile sınırların güvenliği ve kapatılması gündeme gelecekti. Berlin’in ise özel bir konumu vardı. Kağıt üzerinde iki devletten bağımsız bir statüye sahip olan Berlin, Batı’sı ve Doğu’suyla ait olduğu nüfuz alanına bağlandı. 1958’de SSCB lideri Hruşçov 6 ay içinde Batılıların askerlerini geri çekmelerini talep edince, dört yıl sürecek Doğu-Batı krizi gündeme geldi. 

    Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nden Batı’ya Berlin üzerinden 2.5-3.5 milyon insanın kaçması (yaklaşık nüfusun altıda biri) hem rejimin itibarını zedelemekte hem de ihtiyaç duyulan işgücü ve beyin gücünden Doğu’yu mahrum bırakmaktaydı. Doğu’dan Batı’ya geçiş metro veya demiryoluyla olduğu için herhangi bir engel tanımıyordu. Ağustos 1961’in ilk haftasında bu geçiş 47 bin kişiye vardı. Almanların dışında Çekoslavakya ve Polonya gibi yakın Doğu Bloku ülkelerinden gelenler de bu geçişi kullanıyordu. Özellikle göçün asli unsurunun gençler olmaları, ülkenin geleceği açısından ciddi bir kaygı oluşturuyordu. Öte yandan 50-60 bin Doğu Berlinli gündelik olarak Batı’ya geçip çalışıyorlardı. Ne de olsa Batı’da ücret yüksekti, Doğu’da ise kiralar düşüktü! Doğu polisinin gözünde ise geçiş yapanlar muhtemel kaçakçı veya casustu. 

    Construction of the Berlin Wall
    Berlin’in batısı ile doğusunu ayırmak üzere ilk olarak dikenli tel örgüler çekilmişti. Batı Berlin’den Doğu Berlin’e bir selam.

    Duvar geliyor 

    Doğu Alman lider Walter Ulbrich, Ağustos başında Varşova Paktı zirvesinde SSCB lideri Nikita Hruşçov ile görüşüp onun olurunu alınca, 12-13 Ağustos 1961 gecesinde ilkin dikenli tel örülerek uluorta geçiş engellenmiş, hemen ardından asker ve polis gözetiminde duvarcılar işe girişmişti. 14.500 ordu mensubu kara ve demiryollarını durdurarak kentin iki yakası arasındaki ulaşımı kesmişlerdi. 

    Duvarın inşaının ve güvenliğinin sorumluğunu merkez komite genel sekreteri olan Eric Honecker bizzat üstlenmişti. Aynı gün Varşova Paktı üyeleri yayınladıkları bildiriyle ablukayı desteklediklerini açıklıyorlardı. Eylül 1961’e kadar yine de sınırı geçmek mümkün olabildi. Çarşafla bir taraftan diğerine bir binadan sarkıp geçen bir kişinin fotoğrafı, bu geçişlerin simgesi oldu. 

    Duvar tamamlandığında Batı Berlin, düşman bir ülkenin ortasında çevrelenmiş bir toprak parçası haline geldi. Batı güçlü bir tepki vermese de Batı Berlin belediye başkanı ve geleceğin ünlü şansölyesi Willy Brandt, bunu uluslararası hukuka ve insanlığı karşı bir suç olarak niteleyip 300 bin kişinin katıldığı bir protesto gösterisi düzenledi. 

    Soğuk Savaş’ın simgesi ve yeniden birleşme fikri
    Batı’ya kaçmaya çalışanların 136’sının hayatını kaybetmesine sebep olan Berlin Duvarı, 9-10 Kasım 1989’da yıkıldı.

    81 geçiş kapısının 69’u hemen kapatıdı. Tarihî Brandebourg Kapısı artık bir geçiş noktası değildi. Potsdamer Platz ikiye bölünmüştü. Kent merkezi boşluktan ibaretti. Doğu’da oturup Batı’da çalışan 63 bin, Batı’da oturup Doğu’da çalışan 10 bin kişi işlerini kaybettiler. 

    Berlin Duvarı dünyanın iki kampa ayrılmasının simgesi haline geldi. Doğu Alman yönetimi her ne kadar duvarı faşizme karşı inşa ettiğini iddia etse de, Batı’ya kaçışı engelleyemeyen Doğu’nun ekonomik ve sosyal başarısızlığının bir itirafı olarak görüldü. İki taraftaki akrabaların birbirlerini ziyaret edebilmesi için çeşitli tarihlerde anlaşmalar yapıldı. 70’li yıllarda ise iki ülkenin yöneticileri Willy Brandt ve Erich Honecker’in izlediği yakınlaşma politikasıyla gidiş-gelişler artmaya başladı. 

    Duvarın paradoksal bir sonucu, Almanlarda birleşme fikrini geliştirmesi oldu. 

    Duvarla birlikte kentin iki kesiminin gelişiminde büyük farklılıklar meydana gelmişti. Doğu Almanya başkenti olarak Doğu Berlin’de gösterişli binalar inşa edilirken, ablukayı propagandif olarak haklı çıkartmak için kent özel olarak canlandırılmaya çalışıldı. Batı ise daha ziyade kentin geleneğine uygun olarak bir üniversite kenti olarak gelişti ve öğrenciler nüfusun hatırısayılır bir kısmını oluşturdu. Batı Berlin bir kültür merkeziydi. 

    Duvarın arkadan yıkılması 

    1989’da Doğu Bloku için alarm zilleri çalıyordu. Ruslar Afganistan’daki başarısız işgali sonlandırmak zorunda kalmışlardı. Polonya’da muhalefetteki Solidarnosc hareketinin önderi Walesa, başbakan olmuştu. Macaristan ise demirperdeyi yırtmıştı. Sınırlar açılmıştı. Doğu Almanlar o yaz önce Macaristan’a oradan da Avusturya’ya geçiyordu. Federal Almanya elçilikleri Doğu Almanya’dan gelenlerle dolup taşıyordu. 

    16 Ekim 1989’da Leipzig’de 200 bin gösterici sokakları dolduruyordu. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin 40. yılını kutlamaya gelen Mihail Gorbaçov, yöneticileri gösterilerin silahla bastırılmaması için ikaz ediyordu. 4 Kasım’da Doğu Berlin’de 1 milyon ve diğer kentlerde de yüzbinlerce insan gösterilere katılıyordu. 9 Kasım’da bir yetkilinin televizyon programında seyahatlerin serbest bırakılableceğine dair beyanatı üzerine, yüzbinler geçiş noktalarına giderek geçmeyi talep ettiler. Ortada resmî bir karar olmamasına rağmen kitlelerin baskısıyla kapılar açıldı. Ertesi gün Doğu Berlin Batı’ya akıyordu. 

    Bir yıl sonra 3 Ekim 1990’da iki Almanya birleşti. Duvardan geriye hatıra olarak saklanan parçalar kaldı. 1961’den 1989’a 5 bin kişi duvarı geçmeye çalışmış, bunlardan 3 bini tutuklanmış, en az 100’ü ölmüştü. 

  • Çin Seddi

    Çin Seddi

    Çinggis Han zamanında bugün bildiğimiz Çin Seddi yoktu. Set ve duvarlar arasında dağlar-tepeler bulunuyor ve geçit verilen yerlerden geçiliyordu. Yani duvar ve setler Çinlilerin yabancılara karşı bir korunma mekanizması halini almamıştı. Çin Seddi’nin oluşması 1368-1644 arasında hüküm sürmüş olan Ming devrine rastlar ve dönemin başlangıcından 16. yüzyıl içlerine değin devamlı bir duvar yapımı ile karşılaşırız. 

    Evvelce duvar deyince ilk akla gelen şey Berlin Duvarı idi, şimdi ise Amerikan Başkanı D. Trump’ın Meksika sınırına dikmek istediği duvar konuşuluyor. Berlin Duvarı o zamanki SSCB’den memnun olmayanlar dışarı çıkmasın diye idi; Trump’ın muhayyel duvarı ise dışarıdakiler içeri girmesin diye. Her iki durumu tarih boyunca da görürüz ama bir de sınırları belirleyen duvarlar vardır. Asya tarihinde bu üç türlü duvar anlayışını da görürüz. 

    Yerel tarihte ve dünya tarihindeki gelişmelerde, duvarların algılanışında anlam değişmeleri de izlenmektedir. Örneğin ilk yapıldığında angarya ve eziyet simgesi olan Çin Seddi, Çin kültürünün gurur kaynağı haline gelmiştir. Bu algılayışlarda efsane ve tarih içiçedir; bazen efsaneden tarihe bir geçiş vardır bazen de tarihten efsane yaratıldığı gözlemlenir. 

    Inner_Mongolia_Map

    Sınırları belirleyen duvarlar, özellikle “biz ve ötekiler” çerçevesinde anlaşılır. Bunların en erkeni, ötesinde Yecüc-Mecüc’ün bulunduğu düşünülen duvardır. Tevrat’ta Gog-Magog, Arap kaynaklı rivayetlerde ise Yecüc-Mecüc adıyla karşımıza çıkan bu halkların, dünyanın kuzeydoğu bölgesinde yaşadığı varsayılıyordu. İngilizce İslâm Ansiklopedisi’nde yayımlanan “Yecüc ve Mecüc” maddesinde Arap kaynaklı rivayetlerin Kur’an’daki bir sure ile ilgili olduğu görülür. Büyük İskender’e atfedilen Zulkarneyn (iki boynuzlu) lakabı çerçevesinde Yecüc-Mecüc’ler bir seddin arkasında olup “seddleri yıkıldığı zaman dere ve tepelerden boşanırlar” şeklinde ifade edilen, kontrol edilemeyen bir insan güruhu şeklinde betimlenirler. Bazı rivayetlere göre Yecüc-Mecüc’ün arkasında kaldığı bu set, Büyük İskender tarafından yapılmıştır. 

    İskender Seddi (Sedd-i İskender) Yecüc-Mecüc kadar yaygın bir muhayyel duvardır ve onu Büyük İskender’in İran’ın kuzeyinde yaptırmış olduğu düşünülür. 7. yüzyıla gelindiğinde Batı’da artık Gog ve Magog Hunlar ile ilişkilendirilir. 9. yüzyılda Orta Asya’da ise bu duvarın kuzeybatı Çin’de olduğu fikri hâkimdi. Herhalde 842’de halifenin Yecüc-Mecüc’lerin bu seddi aşıp aşmamış olduklarını ve yerini tespit etmek için gönderdiği Sellem el-Tercümani, bu duvarın yerini bugünkü Yümen Guan yani tarihsel olarak Çin’in batı sınırını belirleyen surlara dayandırması ile zamanla Sedd-i İskender bugün Çin Seddi diye bilinen uzun duvar ile birleştirilmiş oldu. Hâl böyle olunca, İlhanlı tarihçisi Reşideddin de İskender Seddi’nin ardında kalanlardan sözetmektedir. Evvelce daha çok yerleşik ve göçebe halkları birbirinden ayıran bu mitolojik duvar, Reşideddin’in eserinde birden gerçeklik kazanır. Ancak bu kez seddin ardında “vahşi” kavimler yerine normal insanlar ve kabileler yer almaktadır. 

    Çin Seddi
    İlk yapıldığında angarya ve eziyet simgesi olan Çin Seddi, daha sonra Çin kültürünün gurur kaynağı haline geldi. 

    Çinggis Han’ın eşi Börte’nin mensup olduğu Kongrat kabilesinin bir kolunun bulunduğu yeri anlatırken, Reşideddin Kuzey Çin ve Moğol memleketi arasına İskender Seddi gibi yapılmış olan Ötkü adlı duvardan bahseder. Aslında Kubilay Kağan’ın yazlık şehri Shangdu’nun (bugün Ulançab sancağı) kuzeyinde olan bu bölge, 13. yüzyılda birçok savaşlara sahne olmuş bir yerdir. Shangdu harabelerinden kuzey-kuzeydoğuya bakınca oldukça açık görülen bu ova, etrafındaki tepelerden dolayı da geniş bir vadi olarak görülebilir. Reşideddin’in bahsettiği bu duvar Moğollardan önce Kuzey Çin’de hâkim olmuş olan Cürcen (Jin sülalesi) devrinde bugünkü İç Moğolistan’ın yukarı doğru uzanan doğu taraflarında yapılmıştı. Uzun duvar için Reşideddin, Altan Hanların bu duvarları ülkelerini Moğol ve diğer göçebe kabilelerden korumak için yaptırdıklarını söylemektedir. Ancak aynı duvarlar göçebelerin hayvanlarını otlatmak için tarımsal alanlardan geçmelerini önleme işlevi de görüyordu. Jin döneminde yapılmış bu duvarların kapladığı alanın bugünkü İç Moğolistan’ın tabii sınırları ile örtüşmesi düşündürücüdür. 

    Çinggis Han ve efendisi Ong Han’ın Nayman kabilesi ile mücadelelerinde önemli rol oynayan bu yer hakkında şunlar söylenmektedir: 

    “Çinggis Han ve efendisi Ong Han bulundukları yerlere yakın tepelere gözcüler gönderip haber beklerlerken, Nayman kabilesi liderlerinin silahlı adamlarıyla gelmekte olduğu haberini aldılar. Bulundukları yerden çıkıp Ötkü bölgesine geldiler. Bu Ötkü, İskender seddine benzer bir şekilde Hıtay (kuzey Çin) hududunda inşa edilmiştir. Ong Han’ın oğlu da otağını bu seddin kenarında bulunan bir tepeye kurmuştu. O tepeden aşağı inince doğruca Ötkü’ye varılıyordu. Yaklaşan düşman (Nayman) öncüleri bir çatışmaya girdilerse de netice alamadan geri döndüler. Bunun üzerine Ong Han’ın oğlu Senggüm, Ötkü’ye girdi. Daha sonra Çinggis Han ve Ong Han Ötkü’den geçerek güneydeki Kongrat kışlağına gelip, kışı orada geçirdiler”. 

    Reşideddin’in eserindeki bu pasajdan, İskender seddine benzer duvar diye bahsedilen “Ötkü”nün bir duvar değil de geçit olduğunu anlıyoruz. Muhtemelen burada geçmek anlamında olan öt- fiilinden yapılan bir isimle karşı karşıyayız. Zaten göçebeler açısından önemli olanın duvar değil de kendi işlerine yarayacak geçit olduğunu düşününce durum açıkça anlaşılmaktadır. Sözkonusu pasajdan bu geçidin hayli işlek olduğu da anlaşılıyor. Muhakkak ki onun gibi başka geçitler de vardı. 

    Çin Seddi
    Çin’in kuzeybatı sınırı boyunca uzanan Çin Seddi dünyanın en uzun savunma duvarıdır. 

    Bu pasaj bizi birçok açıdan aydınlatmaktadır. Çinggis Han zamanında bugün bildiğimiz Çin Seddi yoktu. Set ve duvarlar arasında dağlar-tepeler bulunuyor ve geçit verilen yerlerden geçiliyordu. İşin diğer ilginç yanı, bu duvar ve geçit bölgesinin güneyinde de Kongrat gibi kabilelerin olmasıdır. Yani duvar ve setler Çinlilerin yabancılara karşı bir korunma mekanizması halini almamıştı. Kadim Türklerin Tang idaresine girdikleri 7. yüzyılda bugün duvarların olduğu yerlerde, özellikle Ordos bölgesinde birçok savaş ve iskan hareketleri vardır. Kaynaklar, o zaman için nirengi noktası olarak “duvarın güneyi veya kuzeyi” değil de “Sarı Irmak’ın güneyi veya kuzeyi” derler. Duvarların birleştirilmesi ile bugünkü Çin Seddi’nin oluşması 1368-1644 arasında hüküm sürmüş olan Ming devrine rastlar ve dönemin başlangıcından 16. yüzyıl içlerine değin devamlı bir duvar yapımı ile karşılaşırız. Bu kez duvarlar Moğollara karşıdır. Duvarların Ming devrine kadar geçirdikleri merhalaleri The Great Wall (1990) adlı eserinde anlatan Arthur Waldron, Çin’deki ilk sülale olan Qin sülalesinin ilk hükümdarı Qin Shi Huangdi’nin yapılan ilk duvarlarda yoğun miktarda angarya kullanılmış olduğunu anlatır. Bu eserde duvarların ilk Çin imparatoru gibi otoriter ve acımasız olanların zulmünü simgelediğini gösteren dizeler ve hikayeler, bu “uzun duvar”ın hiç de popüler olmadığını gösterir bize. Bu anlayış Ming devrine kadar devam eder. Onun için de Waldron bu dönemi “tarihten efsaneye” diye tanımlamaktadır. Waldron duvar inşaında kullanılan erkek gücünün, çekilen zahmetlerin ve “iş kazası” ölümlerin aileleri nasıl etkilediğini, edebiyata ne şekilde yansımış olduklarını örnekleriyle anlatır. 

    Kitabın “duvar konusunda algılama değişikliği ve Çin Seddi kavramının oluşumu” adındaki son bölümünde, eski kaynaklarda Çin Seddi kavramının olmaması, kavramın bu konudaki görüşlerin Avrupa’ya gidip geri dönmesi ile millî bir anlam alması ele alınır. Duvarın bazı kısımlarının Kültür Devrimi’nde “eskileri yıkalım” görüşü ile yıkılmasının ardından, Deng Xiaoping’in “duvarı ve ülkeyi yeniden inşa edeceğiz” sloganıyla, duvar Çin kültürünün simgesi haline gelir. 

  • Afrikalı Mehmet’in kölelik anıları: Dizi değil hakikat!

    Afrikalı Mehmet’in kölelik anıları: Dizi değil hakikat!

    Amerika’da köleliğin en uzun sürdüğü (1530-1888), Afrikalı köle sayısının en yüksek olduğu (5 milyon) ülke ABD değil, Brezilya’ydı. Mahommah Gardo Baquaqua, bu ülkedeki Afrikalılar arasında, başına gelenleri kendi sesiyle anlatabilmiş tek köleydi. 1854’te yayınlanan biyografisinde, Afrika’daki çocukluğunu, köle gemisinde geçen korkunç okyanus yolculuğunu, Brezilyalı “sahiplerinin” acımasızlığını, kölelikten kurtuluşunu anlattı. 

    Özgür olarak doğmuştu. Afrika’da bir ülkesi, evi, ailesi, mesleği vardı. Eğitim görmüştü, biraz elifba, biraz Kur’an biliyordu. Ama genç bir delikanlıyken başına bir felaket geldi. Kendini bir köle gemisinde buldu. Yıllar sonra şöyle yazdı: “Geminin o dehşeti; onu kim anlatabilir? İçine tıkılmış zavallı, talihsiz sefil yaratıktan başka? İnsanlığın dostları, evinden, dostlarından alınıp bir köle gemisine istiflenmiş, uzak bir diyarda daha da büyük sefaletin beklediği zavallı Afrikalı’ya acıyın”. 

    Mahommah Gardo Baquaqua, Brezilya’nın 350 yıllık kölelik tarihinde kendi sesini başkaları aracılığıyla da olsa duyurabilmiş tek köleydi. 1854’te İngilizce olarak ABD’de Detroit’te basılan biyografisi, ancak üç yıl önce Portekizce’ye çevrilerek Brezilya’da yayımlanabildi. Modern kölelik tarihinde başına gelenleri anlatabilmiş başka köleler de vardı; ancak bu “Afrikalı Mehmet”in özelliği, anlattıklarındaki gerçeklik payının çok daha yüksek oluşuydu. Oysa başka ünlü köle yazarların hikayeleri, örneğin 1780’lerde İngiltere’yi gözyaşlarına boğan Olaudah Equiano’nın anlatısı, tam da bu amaçla, yani beyaz efendileri ağlatmak ve kölelik karşıtı harekete kazanmak için çeşitli süslemelerle bezenmişti. 

    Brezilyalı köleler, 1800’ler Alman seyyah Johann Moritz Rugendas’ın, köle gemisinde güverte altındaki Brezilyalı köleleri gösteren gravürü, 1830. 

    Mahommah, bugün Batı Afrika’da Benin’de bulunan Zugu kentinde dünyaya geldi. Benin ve doğu komşusu Nijerya’nın bulunduğu yerler, o sırada Müslüman Sokoto Sultanlığı’nın (veya Hilafeti’nin) egemenliğindeydi. Mahommah’nın çocukluğu, Sokoto Sultanı Muhammed Bello’nun iktidar dönemine rastladı. Sıradan bir çocukluktu bu. Mahommah Avrupalıların hayalhanesindeki gibi yarı-çıplak, elinde mızrak, saz damlı kulübelerde bir “vahşi” hayatı sürmüyordu. Afrika’daki günleri, Atlas Okyanusu’na ulaşan önemli bir kervan yolu üzerinde ticaret, madencilik, küçük endüstriyle uğraşan canlı Zugu, Katsina, Kano gibi kentlerde geçti. 

    Müslüman olmayan annesi Katsina kentindendi. Dayısı burada iğne imal eden, gümüş ve altın ticareti yapan zengin bir demirci ustasıydı. Ailenin yaşadığı Zugu’da, Sokoto sultanına bağlı bir Emir vardı; Müslüman cemaati saraya yakın, cami ve çarşı etrafında örgütlenmiş ayrı bir mahallede oturuyordu. Mahommah’nın babası, günde beş vakit namaz kılan dindar bir adamdı. Ama küçük oğlu, okuldan sık sık kaçıyordu. Sonunda ağabeyinin yardımıyla “Massasaba” denilen Beyin sarayına muhafız olarak girdi. 

    Mahommah biyografisi 

    Mahommah Gardo Baquaqua’nın biyografisi, 1854’te ABD’de Detroit kentinde basılmıştı. Kitabın kapağında, Mahommah’nın bir gravürü bulunuyordu. 

    Mahommah, köle tacirlerinin eline düşüşünü de saraydaki yüksek konumuna bağlıyordu: Çevresini saran dalkavuklar bir gece ona “bah-ci” denilen bir içki içirerek sarhoş etmişti. Uyandığında kendini köle olarak bulmuş, birkaç kere el değiştirdikten sonra, nihayet Portekizli bir beyaz adama satılmıştı. 

    Mahommah’nın uğursuz yolculuğu, köle ticaretiyle ünlü Uydah limanından başladı. Portekizliler üç yüzyıldır Afrika’dan Brezilya’ya köle taşıyorlardı. Mahommah esir düştüğünde, artık yapılan ticaret değil kaçakçılıktı; çünkü 1815’ten beri İngiltere’nin baskısıyla Portekiz okyanusta köle ticaretini yasaklamıştı. Ama kimse gemileri denetlemediğinden, 1845’te Mahommah kendisini su üstündeki bu cehennemde bulmuştu: 

    Köle gemileri Atlas Okyanusu’nda Afrika-Amerika arasında çalışan bir köle gemisinin planı (Brezilya Ulusal Arşivi, altta). Köle ticareti yasaklandıktan sonra da ortalama 250 köle barındıran 100 tonluk gemiler kaçak olarak çalıştı. Okyanusta 290 köle taşıyan bir gemi kesiti. 

    “Geminin ambarına fırlatılmıştık, erkekler bir tarafta kadınlar bir taraftaydı; ambar o kadar alçaktı ki ayağa kalkamıyorduk, yere oturmak zorundaydık, geceyle gündüz arasında fark yoktu, öyle tıkabasa istiflenmiştik ki uyuyamıyorduk. O korkunç yerin pisliği hafızamdan hiçbir zaman silinmeyecek, beynimde hatırlayacak yer kaldıkça hatırlayacağım… Tek yiyeceğimiz suya batırılıp kaynatılmış mısırdı. En çok acısını çektiğimiz su oldu; günde sadece bir kupa veriyorlardı. Birimiz bir olay çıkardığında, etini bir bıçakla kesiyor, biber veya sirkeyle ovuyorlardı… ” 

    Köle gemisi okyanusun öteki yakasında Pernambuco kıyısına yanaştı. Mahommah’nın geldiği bu diyar, artık Portekiz sömürgesi değil, 23 yıl önce bağımsızlığına kavuşmuş Brezilya İmparatorluğu’ydu. Ülke kahve ve şeker kamışı plantasyonlarından gelen zenginliğini Afrikalı kölelere borçluydu. Portekizliler buraya ayak bastığında yerli halkı köleleştirmek istemiş, ancak yerlileri Hıristiyanlaştırmayı amaçlayan Cizvitler buna engel olmuştu. Bunun üzerine Portekizliler, çareyi önceki yüzyılda keşfettikleri Afrika’nın batı kıyılarında buldular. Bu girişimin bilançosu: Afrika’dan Brezilya’ya 1530-1850 arasında 5 milyon köle taşındı! 

    Mahommah ve Judd Mahommah, Haiti’de Baptist misyoneri L. Judd ile birlikte. Judd’un yardımıyla İngilizce öğrendi, Hıristiyan oldu. 

    Mahommah, ilk olarak Recife’ye yakın bir kentte Portekizli bir fırıncıya satıldı: “Benim dışımda dört kölesi daha vardı. Çok dindardılar, günde iki kez dua ederlerdi. Evin girişinde büyük bir saat, kilden yapılma resimler vardı. Aile önde, köleler arkada bunun önünde diz çökmek zorundaydık”. Yeni kölenin ilk işi, sahibinin yaptırdığı ev için nehir kenarından taş taşımak oldu. Önceleri Mahommah sıkı çalışarak efendisinin gözüne girmeye uğraştı, ama bir süre sonra umudunu kaybederek diğer köleler gibi kendini içkiye verdi. Bu durumu “kötü efendi, kötü köleler…” diye anlatıyordu. Biraz Portekizce öğrendiğinde (artık 100’e kadar sayabiliyordu), fırıncının ekmeklerini dağıtıp satma işini üstlendi ama bir gün topladığı parayla içki alıp kafayı çekti. “Müthiş bir dayak yedim. İçimi büyük bir öfke kapladı, önce onu öldürüp sonra da kendimi boğmak geçti içimden. Nehre atlamaya karar verdim. Ama oradan geçen sandaldakiler beni görüp kurtardı”. 

    Sahibi Mahommah’yı satmaktan başka çare bulamadı. Sonunda Afrikalı Mehmet, Rio da Janeiro’da bir gemi kaptanına satıldı. Artık kaptan köşkünde hizmet ediyor, yemek servisi yapıyordu. Bu defa da kaptanın karısıyla başı derde girdi: “Efendimle aramı sık sık bozardı. Bir bakarsınız beni kamçılatmak için elinden geleni yapar, bir bakarsınız kamçılanmamı engellemek için araya girerdi, artık o günkü keyfine göre. Garip bir insaniyet ve vahşet karışımıydı…”. Mahommah ceza olarak birkaç kere güvertede bir topa bağlanıp kamçılandı. 

    Lembrança adlı bu gemi 1847’de bir gün New York limanına yanaştı. Gemideki köleler arasında bu şehirde köle olmadığı söylentisi dolaştı. Gerçekten de ABD’nin New York eyaletinde kölelik 1799’dan itibaren aşamalı olarak kaldırılmıştı. Hiç İngilizce bilmediği halde kendini şehre atan Mahommah, az sonra tutuklandı; ama kaptan gelip kölesini geri almak istediğinde eyalet yasaları gereği talebi geri çevrildi. Daha da iyisi, New York’ta kölelik karşıtı hareket en örgütlü dönemlerinden birini yaşıyor, ABD’nin güney eyaletlerinden kölelerin kaçarak buraya sığınmasında aktif rol oynuyordu. Bu ağ sayesinde, Mahommah az sonra kendini bir gemide Haiti’ye doğru giderken buldu. “Kendimi orada, başka koyu renkliler arasında özgür hissettim” diye anlattı. 

    Dayak altında kölelik Jean-Baptiste Debret’nin resmi “Bir Kunduracı” başlığını taşıyor. Bir köle dövülürken diğerleri çalışmaya devam ediyor. 

    Haiti, yani eski Fransız sömürgesi St. Domingue, Amerika kıtasında Fransız Devrimi sayesinde 1793’te köleliğe son veren ilk ülkeydi. 1804’te Haiti adlı bir devlete dönüşen ülke, kölelikten kaçan herkese yurttaşlık veriyordu. Mahommah Gardo Baquaqua, Haiti’nin başkenti Port-au-Prince’te artık özgürdü ama Fransızca bilmediğinden büyük bir yoksulluğa yuvarlandı. Kurtuluşunu, Haiti’deki Amerikan Baptist Misyonuna borçluydu. İngiltere ve ABD’de kölelik karşıtı hareket 18. yüzyılda bazı Protestan kiliselerinin öncülüğüyle başlamıştı. Baptistler ise Amerika’da siyahları kabul eden en büyük kiliseydi. Mahommah Gardo Baquaqua da Haiti’de bu kiliseye katıldı; bu sayede 1849’da New York’a dönerek McGrawille’deki siyahların da okuyabildiği Central College’de eğitime başladı. Oradan Kanada’ya geçerek, aynı kiliseye mensup Samuel Moore’un yardımıyla Biyografi’sini yazdı. Kitapta açıkça iki ayrı ses duyuluyordu: Biri, sık sık Hıristiyanlıktan dem vuran, Mahommah’dan üçüncü şahıs olarak söz eden Samuel Moore’un sesi, diğeri ise “ben” diyerek Afrika ve Brezilya’yı anlatan Mahommah’nın sesi. Kitabın 1854’te Detroit’te basılmasının nedeni, Mahommah’nın Hıristiyanlığı yaymak üzere Afrika’ya geri dönmesini sağlayacak fonu toplamaktı. 

    Kitap basıldıktan sonra Mahommah önce İngiltere’ye, Liverpool’a gitti. Üç yıl sonra 1857’de, Amerikan Özgür Baptist Misyonu’na yeterli parayı toplayamadığından yakınan bir mektup gönderdi. Bu ondan duyduğumuz son ses oldu. Afrika’ya döndü mü? İngiltere’de kendine bir yaşam mı kurdu? Otuz yıl sonra 1888’de Brezilya’nın köleliği kaldırdığını öğrenebildi mi? Bilmiyoruz. Sonuçta sadece bir eski köleydi; hikayesini anlatma şansını bile ancak bir beyaz adam sayesinde yakalayabilmişti. Ölüm tarihi ve yeri kayıtlara geçmedi. 

    Güleryüzlü ırkçılık

    ‘Sempatik köle’ imajı

    Brezilya’da ülkenin bir “ırk demokrasisi”, köleliğin de “güleryüzlü” olduğu inancı yaygındı. Toplumbilimci Gilberto Freyre’nin 1933’te yayınladığı başyapıtı Casa-Grande & Senzala’da (Malikane ve Köle Odaları), plantasyonlardaki kölelerin efendileriyle içiçe sürdürdüğü yaşam, ilginç ayrıntılara rağmen, olumlu bir gözle anlatılıyordu. Tarihçilerin köleliği farklı açıdan incelemeleri ancak 1970’lerde, askerî rejim döneminde başladı. Ünlü televizyon dizisi Köle Isaura (Escrava Isaura) da bu dönemde gösterildi. Bugün Mahommah Gardo Bacquaqua’nın biyografisinin Portekizceye aktarılması, Brezilya’daki kölelik tarihi literatürünün gittikçe büyüdüğünü kanıtlıyor.