Kategori: Siyasi Tarih

  • Irk değil, dil-din değil; milleti millet yapan nedir?

    Ernest Renan’ın 1882’de sorduğu “Millet Nedir?” sorusu bugün de güncelliğini koruyor. Renan ve ardıllarında “millet”i tanımlamak, varolan dünya hâllerini izah etme çabasıydı. Dünden bugüne “emperyalist” bir durakta tıkanan evrensel görüşler; folklorik özellikler ve efsaneler; “halk”a çok yakın bir anlam taşımakla birlikte devletle de haşır neşir olan “millet”; dil, ekonomi gibi nesnel kriterlerin ötesinde millî kimlik, millî kültür ve millî bir siyasal hareket…

    Ernest Renan bundan 140 yıl önce 11 Mart 1882’de, Sorbonne’da “Millet Ne­dir?” başlıklı bir konferans ver­di. Milletin ne olduğunu tanım­lama konusunda ilk derli toplu girişim olarak tarihe geçecek konferans, henüz ne Cemiyet-i Akvam’ın ne Birleşmiş Millet­ler’in ortaya çıktığı bir dönem­de verilmişti; fakat milletlerin doğum tarihi tartışmalı olsa da o dönemde de birbirlerini boğaz­layacak kadar gerçek oldukları muhakkaktı.

    Dönemin allamesi sayılan, şarkiyatçı, dilbilimci ve tarih­çi Renan, birinci cildi “İsa’nın Hayatı” olan 7 ciltlik Hıristi­yanlığın Tarihi eserini tamam­ladığında; İsa’nın biyografisini herhangi bir insanın biyografisi olarak ele aldığı, İncil’in de diğer tarihsel belgeler gibi eleştirel bir okumaya tabi tutulması gerekti­ğini belirttiği için Katolik Kilise­si’nin öfkesini çekmişti. 1870’de Fransa’nın Prusya’ya karşı mağ­lup olup Alsace-Lorraine böl­gesini kaybetmesinden sonra, özellikle Almanların “milletin ırkın bir ürünü olması gerektiği” görüşünden radikal bir biçimde farklı bir millet tanımı arıyordu.

    Renan, konuşmasına tem­kinli bir giriş yaparak önceden dinleyicilerini ikaz etti:

    “Sizinle birlikte, görünüşte açık olmakla beraber en tehli­keli yanlış anlamalara meydan veren bir fikri incelemek istiyo­rum. İnsan cemiyetinin şekilleri çok değişiktir: Çin, Mısır ve es­ki Babil tarzında insan toplu­lukları; İbrani ve Arap tarzında kabile; Atina ve İsparta tarzın­da site; Akamanişlar, Roma ve Carlovingien imparatorlukları gibi türlü ülkelerden müteşekkil topluluklar; Yahudi ve Parsî ce­maatleri gibi din bağının muha­faza ettiği cemaatler; Fransa, İn­giltere gibi milletler ve bugünkü muhtar Avrupa topluluklarının çoğu; İsviçre, Amerika tarzında konfederasyonlar; türlü Cermen -ve Slav- kolları arasında ırkın veya daha ziyade dilin kurduğu neviden yakınlıklar… Zamanı­mızda ise daha ağır bir hata işle­niyor: Irk ile millet birbiriyle ka­rıştırılıyor; ırk veya daha ziyade dil üzerine kurulmuş topluluk­lara, gerçekten varolan millet­lerinkine benzer bir egemenlik hakkı tanınıyor. Başlangıçta ke­limelerin anlamının azıcık bir­biriyle karıştırılması yüzünden neticede en kaçınılmaz hatala­ra düşülmesi mümkün olan bu güç meselelerde açık sonuçlara iş naziktir, hemen hemen canlı yaratık üzerinde teşrih (derinle­mesine inceleme) yapmaktır”.

    Ernest Renan, 1823’te doğduğu yer olan Fransa’nın Tréguier kasabasında, arkasında bilgelik tanrıçası Athena ile tasvir edilmiş.

    Renan, ırklardan farklı ola­rak, ulusların ortak bir geçmişe sahip bireylerin gönüllü birlik­teliği temelinde oluşturuldu­ğunu öne sürerek ırk ve ulusu ayırt etmeye çalışmıştı: Bir ulu­su oluşturan şey, aynı dili ko­nuşmak ya da ortak bir etnog­rafik gruba ait olmak değildir; “birlikte harika şeyler yapmış olmak, gelecekte daha fazlasını yapmayı istemek”tir. Bu söylem, çoğu defa, sözleşmeye dayalı bir ulus modeli lehine, Alman tipi ırkçı milliyetçiliğin reddi olarak yorumlanmıştır. Bununla bir­likte, Renan’ın ulusu manevi bir ilke olarak kavrayışı, ırksal bir boyuttan muaf değildi. Renan’ın savunduğu “gündelik plebisit”, “sadece ortak bir geçmişe sahip olanları, yani aynı köklere sahip olanları ilgilendirmektedir.”

    Öte yandan Ernest Renan “Millet Nedir?” derken, aslın­da milletleri de bugün bile geçer akçe olan medeniyet skalasına vurarak, sömürgeciliği ırkçı bir fikirle haklı çıkarıyordu: “Geniş ölçekte sömürgeleştirme, birin­ci dereceden siyasi bir zorun­luluktur. Sömürgeleştirmeyen bir ulus, geri dönülmez biçim­de sosyalizme, zenginle yoksu­lun savaşına mahkumdur. Aşağı ırktan bir ülkenin üstün bir ırk tarafından fethedilmesidir” (Er­nest Renan, Entelektüel ve Ahla­ki Reform, 1871).

    Renan’ın 3. Napoléon gibi bir serdengeçtinin liberal ka­nadına yakın olduğu gözönüne alınırsa, “millet” tanımının Al­man rekabetiyle malul olduğu, sömürgecilik konusundaki gö­rüşlerinin ise “millet” tanımın­da aradığı evrenselliğin “emper­yalist” bir durakta tıkanmasıyla oluştuğu görülür.

    Ernest Renan, 11 Mart 1882’de Sorbonne’da yaptığı konuşmada milletin oluşumunda ırk, dil, din, çıkar birliği ve coğrafya gibi ölçütlere değinmiş ve hiçbirini yeterli bulmamıştır. Ona göre millet, her gün yapılan bir plebisittir

    1776’da İnsan Hakları Ev­rensel Bildirgesi’nde “Bütün insanlar eşit yaratılmıştır” den­dikten 1 asır sonra, ırkı milletin temeli olarak görmediğini söy­leyip sömürgeciliği “medeniyet” bile değil “ırk” açısından meş­rulaştıran bir görüşün zamana direnmesi pek mümkün olmadı. Millet üzerine yapılan tanımla­maların sürekli bir dizi istisna ile çelmelenmesi, herhangi bir bilimsel tanım yapılamayacağı­na yönelik kanaatin güçlenme­sine neden oldu.

    Renan her ne kadar ortak manevi değerlere vurgu yapmış­sa da “geçmiş”i buna eklemekte de bir mahsur görmemişti. Böy­le olunca millet gibi modern bir kavrama anında folklorik özel­likler, efsaneler gibi ezeli ve ebe­di bir boyut eklenmişti.

    Bölünmez bütün

    Adı sanı belli milletlerin, koca koca devletlerin ve dolayısıy­la savaşların gerçek olduğu bir dönemde tanım peşinde koşma ihtiyacı, insan topluluklarının geçirdiği evreleri sınıflandırma gayretinin de ürünüydü.

    Öte yandan Fransız Devri­mi gibi yeni kavramların üretil­mesini gerektiren bir hadiseden sonra, “halkların baharı” denen 1848 Devrimleri sırasında, mil­letin bir bütün olduğundan ne kadar sözedilebilirdi? 1871’de kısa süren Paris Komünü dene­yimi gibi “milleti bölen” (Prus­ya karşısında yenilgiye uğrayan yönetim Paris’i boşaltınca halk kendi kendine yönetmeye ve iş­gale direnmeye karar vermiştir) bir içsavaştan sonra, bütün hâ­linde bir millet kavramı üretme­ye çalışmak da biraz paradoksal­dı. Üstelik 1871 Paris Komünü, mücadeleye katılan yabancılara da yurttaşlık vermekle kalmıyor, onları en üst yönetim kademele­rine seçiyordu. Zaten 1793 Ana­yasası yurttaşlık hakkını yurt­taşlık zihniyetine sahip ve dev­rime bağlı olanlara tanıyordu. Ancak Renan bu tür “bozguncu­luklar”ın ve daha önceki dinsel katliamların unutulmuş olması gerektiğine inanıyordu. Millet olmanın bir gereği de bazı şeyle­ri hatırlamamaktı!

    Ernest Renan’ın tanımı ya­parken koyduğu şerhler ve el­bette geçen 150 yılda yaşananlar gözönüne alındığında bilimsel veya tatminkar bir tanım yap­mak neredeyse imkansız. Oysa ulusötesi olacağı iddia edilen kurumlara rağmen “millet ger­çeği” varolmaya devam ediyor. Üstelik kavramlar da çapraşık ve hatta sapkın ilişkiler içinde.

    Alsace-Lorraine sorunu 1870’de Fransa’nın Prusya’ya karşı mağlup olup Alsace-Lorraine bölgesini kaybetmesiyle ilgili ders dinleyen öğrenciler. Bölgede ağırlıklı olarak Almanca konuşulması Renan’ı dil unsurunu geri plana atıp, ortak tarih vurgusunu öne çıkarmaya itmişti.

    19. yüzyıl boyunca “millet” dendiğinde aslında bugünkü an­lamıyla millet değil toplum ve devlet kastediliyordu. Meraklısı ünlü İngiliz klasik iktisat yazarı Adam Smith’in Milletlerin Zen­ginliği kitabında kast edilen mil­letin ne olduğunu düşünebilir. “Nation” kelimesi Latince ne­tio’dan geliyor, “aynı kökenden insan grubu” anlamına da geli­yor. Roma’da Cicero ise “halk” ya da “halkın bir kısmı” anla­mında kullanmış. Günümüzde de “halk”a çok yakın bir anlam taşımakla birlikte devletle de haşır neşir.

    Birleşmiş Milletler aslında “millet” dense de “devletleri” kapsıyor. Tabii kim kimi yarattı sorusuna karşı akla ilk gelen ce­vap, milletlerin bekalarını sağ­lamak için devletleri inşa ettiği yönünde. Ancak Polonya’nın mimarı Mareşal Pilsudski aksi bir kanaati savunuyor: “Milleti devlet yaratır, devleti millet de­ğil”. Hollanda, Belçika ve Lük­semburg devlet midir, millet midir?

    Öte yandan, bugünkü Ve­nezuela, Kolombiya, Bolivya, Ekvator ve Peru’nun “kurucu baba”sı Simón Bolívar’ın neden tek bir devlet kuramadığı ve­ya buralarda yaşayan yerlilerin geçmişleriyle zerre kadar iliş­kisi olmayan bu devletlerce ne­den bir türlü benimsenmediği de sorgulanabilir. Yakın zamana kadar süren yerli halklar müca­delesine bakıldığında, örneğin Bolivya’da nüfusun, toplumun, milletin, halkın, nasıl denir­se densin, üçte ikisini oluştu­ran yerlilerin (üstelik “yerli” ve toprağın tarihinin köklerinden geliyor!) 90’lı yıllara kadar nere­deyse yoksayıldığı bir durum­da kavramlar havada kalmaya mahkum.

    Kilisenin düşmanı olarak görülen Renan, 1867’de karikatürist André Gill tarafından La Lune’ün kapağında alevlerin üzerinde bir cadı olarak resmedilmiş.

    Aranan ‘millet’ bulundu!

    Kağıt üzerinde herkesin bir mil­leti var. Bu milletler şeklen ev­rensel gözükmekle birlikte so­mut duruma bakıldığında her biri nevi şahsına münhasır. Her­kesin bir milleti olabilir ancak her birinin ayrı özellikleri var.

    Bu kadar nevi şahsına mün­hasır bir kavramdan çok güçlü siyasal hareketler, hatta savaşçı dürtüler peydahlanırken, dü­şünce alanında alabildiğine bir fukaralık sürüp gidiyor. 19. yüz­yıldan başlayıp günümüze kadar devam eden ezilen ulusların öz­gürlük mücadelesi ise saf mil­liyetçi olarak değil buna sosyal bir içerik kazandırdığı ölçüde farklılaşıyor. Millet konusun­da nedir, ne değildir, ne zaman başlar, ne zaman biter sorularıy­la olmadık teoriler üretilirken, milliyetçilik konusunda pek de hayırlı olmayan bir sığlık söz ko­nusu.

    Milliyetçiliğin yaklaşık bir doğum tarihi var. En azından kapitalizmin gelişmesi, moder­nitenin ortaya çıkmasına denk gelen 18. yüzyılda Batı Avrupa için geçer akçe olmaya başla­mış. Ancak milletin doğum tari­hi ezelden ebede doğru uzandığı için, milliyetçilikle arasında en az 1.000 yıllık bir uçurum açıl­mış. Alanın en önemli eserle­rinden Uluslar ve Ulusçuluk’u yazan Ernest Gellner, “Milliyet­çilik, ulusların kendi özbilinç­lerine uyanma süreci değildir; ulusların varolmadığı yerde on­ları icat eder” derken çubuğu hayal ve yaratımdan uydurmaya bükme zehabına yol açar. Mil­letle milliyetçilik arasında doğ­rusal bir bağ olduğu zehabının aksine “ulusu yaratan ulusçu­luktur” der.

    Latin Amerika milliyetçiliği Simón Bolívar’ın “kurucu babası” olduğu Latin Amerika ülkelerinde yerli halkların mücadelesinin yok sayılması, milliyetçilik üzerine tartışılan birçok kavramı havada kalmaya mahkum hâle getiriyor.

    Hangi milliyetçilik?

    18. yüzyılda modern anlamıy­la beliren milletin üzerine, 19. yüzyılda milliyetçilik siyasal ka­pışmaların merkezine yerleş­ti. 20. yüzyıl ise özellikle milli­yetçiliği dünya egemenliğinin manivelası olarak kullanmaya çalışan devletlerin ve buna kar­şı ulusal kurtuluş savaşları ve­renlerin yüzyılı olur. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya gibi daha farklı bir yöneliş kazandığı id­diasındaki ülkelerdeki çözül­melerden sonra ortaya çıkan “milliyetçilikler” gözönüne alın­dığında, sönümlenmekten ziya­de alevlenen bir milliyetçiliğin varlığını sürdürdüğü rahatlıkla görülebilir. Hatta Eric Hobs­bawm gibi bir tarihçi “Marksist hareket ve devletler, yalnızca biçimleri bakımından millî ol­makla kalmadılar, özlerinde de öyle, yani milliyetçi oldular” de­miştir.

    Cezayir devriminin aktörle­rinden ve tarihçilerinden Mo­hammed Harbi, Arap milliyet­çiliği hakkında şunları söyle­miş: “… Hiçbir zaman demokrasi meselesini, dilsel, etnik ve dinî azınlıkların haklarını ya da dı­şarıdan tanımlanan ‘oyunun kuralları’na boyun eğen Arap toplumlarının çoğul gerçekliği­ni hesaba katmıyorlardı. İnan­dıklarının tersine, ulus bir veri değil, inşa edilmesi gereken bir topluluktu”.

    Ulus, muhakkak ki nesnel temelleri olmakla birlikte, önce­likle ortak tarihsel bir kaderin ürünü. Bu bakımdan, geçmişle sınırlı olmayan, olmuş-bitmiş denemeyecek “devam eden bir sürecin hiç bitmeyecek ürünü (Otto Bauer)”. Böyle olunca dil, ekonomi gibi nesnel kriterlerin ötesinde millî kimlik, millî kül­tür ve millî bir siyasal hareket gibi öznel bir boyut gerekiyor ve bu faktörler de özel bazı tarihsel koşulların ürünü.

    Özetle, milletin tanımlan­masında somut ölçüler belirle­yici olsaydı; aynı dili konuşan­lar tek bir millette, aynı pazar­da olanlar başka bir millette toplanırlardı. Oysa bir toplulu­ğun tarihsel bilinci, duyguları ve dürtüleri bunlardan çok daha önemlidir.

  • Meteor falan yok kardeşim; küreselciler bizi korkutup baskı altına almaya çalışıyor

    Dikkat ederseniz son 2 yıldır Covid-19 vesilesiyle öğrendiğimiz enteresan bir şey şu: Eğer mesela dünyaya yaklaşan dev bir göktaşı sözkonusu olsa, yaklaşan meteorun Merkür retrosunun Yay Burcu’nda yaptığı kavisin su evinden çıkıp toprak nahiyesine girmesiyle gerçekleşen alafortanfonik bir durumdan ibaret olduğunu, endişeye mahal olmadığını iddia edecek çok insan var. Olur da tehlike bertaraf edilirse? Hah işte o zaman da bütün komplocular “E biz demiştik, dünyaya her gün onlarcası düşen meteorlardan biri işte” diyecek… Neticede komplocular hiçbir zaman yanılmıyor; her zaman bir şekilde haklı çıkıyor.

    Tarihi, günümüzü anla­mak için mi inceler, oku­ruz; yoksa paşa babamı­zın keyfine mi, inanın pek bildi­ğim bir şey değil. Ben daha çok ikinciden yanayım doğrusu. Zira tarihle ilişkimiz sadece bugünü ya da geleceği anlamak için ol­sa bile, tarih yazanlar aslında en çok bugünü yazdıkları için günü­müzü ya da geleceğimizi tarihi yazanın gösterdiği şekilde an­larız çok çok. Sedat Yaşayan’ın bulmacasını çözmeyi sona bı­rakmadıysanız; bütün değerli hocalarımızı okuduktan sonra bu sayfasına kadar geldiğiniz dergimiz; biliyorsunuz “Yaşar­ken Yazılan Tarih” sayısıyla bu­günkü hâlini almıştı. Bir yandan da demezler mi hep, “gazetecilik tarihin ilk taslağıdır” diye?

    Bir de gelecek var tabii. Dün ve bugünle o kadar çok içli dışlı olduk ki, geleceği niyeyse “Ge­lecekte antenlerimiz çıkacak, musluklardan domates suyu akacak, hık diyeceğiz vık ede­cekler” gibi 10 bin tane abuk-su­buk laf eden ve kendine fütürist diyen adamlara bıraktık. Tabii herifçioğulları gerçekten 10 bin iddiada bulundukları için arada tutanlar oluyor ve gazete sayfa­larını süslemeye devam ediyor­lar. Ben de bu ay, müsaade eder­seniz tarih ve günümüze dair öğrendiklerimizden yola çıka­rak, muhtemel geleceğin bir res­mini çizmek isterim sizler için. Hem madem tarihin günümü­ze ışık tuttuğu yönünde kuvvet­li bir inanç var; günümüzün de geleceğe ışık tuttuğunu herhâlde kabul etmek gerek. İşte benim gelecek tasavvurum:

    Dikkat ederseniz son 2 yıl­dır Covid-19 vesilesiyle öğren­diğimiz enteresan bir şey var: Eğer dünyaya yaklaşan dev bir göktaşı ya da uzak galaksiler­den gezegenimizi istila etmek için gelen saldırgan bir filo söz­konusu olsa; dünyamız hiç de öyle filmlerdeki gibi kaderimizi teslim edeceğimiz bir grubun, Bruce Willis’in ya da Keanu Reeves’in arkasında birleşme­yecekmiş. Yani yarın -hani ya­rısına yakınını Roland Emme­rich’in çektiği filmlerde olduğu gibi- bir süredir gözden kaçmış ancak dünyaya yaklaşmakta olduğu çok geç farkedilmiş bir meteor bulunduğu ortaya çıksa; atıyorum NASA, ESA, Roscos­mos falan düzenleyecekleri or­tak basın toplantısıyla bu tehli­keyi dünya halklarına duyursa; hiç de öyle filmlerde olduğu gibi olayı dehşet içinde öğrenen in­sanlar bu yaklaşan meteora kar­şı ortak mücadeleyi nefesleri­ni tutup izlemeyecek. Öncelikle “Ne gök cismi kardeşim? Küre­selciler bizi korkutup baskı altı­na almak için plan yapıyor, gök cismi falan yok” diyen adamlar ortaya çıkacak dünyanın dörtbir yanında. Şehirlerin meydanla­rında gösteriler düzenleyecek, ellerindeki dövizlerde, pan­kartlarda “Gökcismi Yalandır!” “Meteoplan’a Kanma!” “Bizi Korkutamayacaksınız!” yazı­yor olacak. NASA’nın, ESA’nın falan yaptığı açıklamaya diğer ülkelerin uzay ajansları, gözle­mevleri, zigguratları falan da katılacak ve gökbilimciler mete­or tehlikesinin gerçek olduğunu duyuracak. Tabii hemen hemen tüm gökbilimciler… Zira ortalık kendisinin gökbilimci olduğu­nu ileri sürerek ortada bir teh­like bulunmadığını söyleyen sahte uzmandan geçilmeyecek. İsim benzerliğinden yararla­nan astrologlar, astronom gibi yazıp çizecekler; yaklaşan me­teorun Merkür retrosunun Yay Burcu’nda yaptığı kavisin su evinden çıkıp toprak nahiyesine girmesiyle gerçekleşen alafor­tanfonik bir durumdan ibaret olduğunu, endişeye mahal ol­madığını iddia edecekler.

    Sonra, bu yaklaşan gök cis­mi amatör teleskoplarla falan da gözlemlenebilecek kadar yaklaş­tığında “Bu sıradan bir göktaşı, her yıl binlercesi düşüyor zaten dünyaya” demeye başlayan bir grup daha çıkacak. Elbette bir­çok insan yukarıdaki gruplardan birkaç tanesine birden (bazıları tamamına) dahil olabilecek.

    Dünyanın dörtbir yanında meteor karşıtı eylemler yapı­lırken yine tahmin ediyorum ki birtakım yetkili abiler bu “vızıl­tı”yı önemsemeyecek ve alına­bilecek önlemleri tartışacak. Bu noktada Bruce Willisgil devreye girebilir mesela. Ya da (içlerine önceki evliliğinde sorunlar yaşa­mış çok güzel bir kız ve aşkı ara­yan çok yakışıklı bir oğlanın da bulunduğu) çeşitli biliminsanla­rından bir ekip kuracaklar. Onlar artık bir şekilde, meteoru dur­durmak için hiper optik vasküler dondurucu mu geliştirirler, hep beraber bir uzay aracına atlayıp kendilerini feda ederek dünyayı kurtaracakları bir göreve mi gi­derler orasını bilemiyorum. Ne­ticede NASA’sıydı ESA’sıydı, ne sümüklü oğlanların ne de sülük­lü abilerin komplo teorisi itiraz­larına kulak asacak, gidip efendi efendi dünyayı kurtarmak için girişimde bulunacak.

    Ha, ondan sonrası kötü. Ne­tice itibarıyla dünyaya yaklaşan meteorla ilgili alınacak önlemin 2 olası sonucu var: Ya başarılı olacak ve meteor tehlikesi ber­taraf edilecek ya da başarısız olacak ve belki hepimiz öleceğiz. İkisi de birbirinden beter.

    E, şimdi ikinci seçeneğin kötü olduğu su götürmez. Hep beraber ölüyoruz ya da çok azı­mız kurtuluyor; o çok azımız da artık birkaç 10 bin yılda sanayi devrimine gelirse gelir. Ama olur da tehlike bertaraf edilirse? Hah işte o zaman da bütün komplo­cular “E biz demiştik, dünyaya her gün onlarcası düşen meteo­rlardan biri işte sadece” demeye devam edecekler. Kimisi “Me­teor için kullanılan hiper optik vasküler dondurucu dayımın kulunçlarını felç etti”, “Meteo­ru bertaraf girişimleri yüzünden, meteor dünyaya çarpsa ölecek insandan daha fazlası öldü” fa­lan diyecek. Görüyoruz çünkü bunları. Neticede komplocular hiçbir zaman yanılmıyor; her zaman bir şekilde haklı çıkıyor. Haksız çıktıkları net bir şekilde ıspatlansa da hepimiz ölsek yi­ne aynı şey olacak; geri kalan bir tutam insan felaketin asıl sebe­binin hiper optik vasküler don­durucu olduğunu ileri sürmeye devam edecek. Ama siz siz olun, hiper optik vasküler dondurucu­ya güvenin.

  • 200 yıldır tarihe gömülen Türk-Müslüman katliamı

    Haccın İslâm’a göre farz olmasının 1390. yılında, Covid-19 salgını nedeniyle bu sene de Suudi Arabistan dışındaki ülkelerden hacı kabul edilmeyecek. 1911’de Osmanlı yönetimi sırasında Kâbe’nin kapısında çekilip dağıtılan bir fotoğraf büyük mesele çıkarmış; Mekke Emiri Şerif Hüseyin, Osmanlı yöneticilerini İstanbul’a şikayet ederek görevden aldırmıştı. Bugün ise Kâbe yapısı, gökdelenlerin ortasında adeta bir nokta halinde.

    Bundan 200 yıl önce Eflak-Boğ­dan’da başlayıp Mora’da devam eden ve oradan da tüm Yuna­nistan’ı kaplayan “Rum İsyanı” neticesinde, Osmanlı Devleti ilk defa bir düşman devletiyle savaş sonrasında değil, kendi tebaa­sı olan bir milletin ayaklanması neticesinde toprak kaybetmiş­ti. 1821’de başlayan Rum/Yu­nan İsyanı yaklaşık 10 yıllık bir süreç neticesinde bağımsız Yu­nanistan’ın kurulmasıyla sona ermişti. Bu süreçteki Mora-Tri­poliçe katliamı, tarihimizin en acı ve maalesef yeterince çalışıl­mamış, araştırılmamış ve unu­tulmuş hadiselerinin başında gelmektedir.

    Osmanlı yönetimindeki Rumlar, Fatih döneminden be­ri kendilerine tanınan haklar ve imtiyazlar vesilesiyle impara­torluğa bağlı diğer milletlerden farklı bir konumdaydılar ve eği­timli-yetenekli Rumlar devletin üst düzey bürokratları arasına girmekteydi. Rumlar devlet na­zarındaki bu imtiyazlı ve seçkin konumları sebebiyle, genel ola­rak müreffeh ve rahat bir hayat sürmekteydi. Özellikle Fenerli Rum aileler, devlet bürokrasi­sinde önemli görevlere getiril­mekte, bilhassa dış politika ve Divan-ı Hümayun gibi devletin bütün sırlarına vâkıf olacakla­rı mahrem görevlerde istihdam edilmekteydi. Eflak-Boğdan (bugünkü Romanya ve Mol­dova) gibi imparatorluğun iki önemli bölgesi, 1711’den itibaren Fenerli Rum ailelerinden tayin olunan beyler tarafından yöne­tilmekteydi.

    Manya Beyi Petros


    Mora’daki Rum İsyanı’nın liderlerinden,
    kendisini “Sparta Ordusunun Millî Genel
    Komutanı” olarak tanımlayan Manya Beyi Petro Mavromihalis.

    İsyana giden yolda en önem­li aktörlerden biri, 1814’te Rus­ya’nın işgalinde bulunan Ode­sa’da kurulan Filiki Eterya (Dostluk Cemiyeti) adlı, Yuna­nistan’a bağımsızlığını kazan­dırmayı hedefleyen gizli örgüttü. Örgütün amacı Mora’da bir Yu­nan devleti kurmak ve buradan Yunanistan’ın diğer bölgelerini, Ege adalarını hatta Batı Anado­lu ve İstanbul’u ele geçirerek Bi­zans İmparatorluğu’nu yeniden diriltmekti. 1820’de örgütün ba­şında, Osmanlı Devleti’ne Eflak voyvodalığı yapan Kostantin İp­silanti’nin oğlu Aleksandr İpsi­lanti vardı.

    İpsilanti, isyan ateşinin ya­kılacağı yer olarak Mora yerine Eflak-Boğdan’ı tercih etti. Bu tercihin iki sebebi vardı: Rus sınırında olan bu bölgede Rus­ya’nın yardım ve desteğini gör­mek; başta Eflak-Boğdan halkı olmak üzere Balkanlar’daki Sırp ve Bulgar milletlerini de dahil ederek isyana geniş bir mahiyet kazandırmak. Ne var ki İpsilan­ti’nin 21 Şubat 1821’de başlattığı isyanda, beklediği Rus yardımı gelmedi. Fenerli Rum beylerinin idaresindeki Eflak-Boğdan aha­lisi Rumlardan hazzetmedik­lerinden; Sırp ve Karadağlılar da Rum emellerine ve davasına yardımcı olmak istemediklerin­den; isyan hareketi büyümeden Osmanlı kuvvetleri tarafından bastırıldı. İpsilanti Avusturya’ya sığınmak zorunda kaldı.

    Eflak-Boğdan’da neticesiz kalan isyan hareketi üzerine Rumlar ilk plana döndüler; nü­fusun çoğunluğunun Rum ol­duğu ve silahlanmış önemli bir gücün hazır bulunduğu Mora’da isyanı yeniden alevlendirmeye karar verdiler. Zaman ve ortam da uygundu; Mora’daki Osman­lı kuvvetleri isyan eden Tepede­lenli Ali Paşa üzerine gönderil­miş, yarımadada az sayıda mu­hafız kalmıştı. Mora isyanının lideri olarak Aleksandr İpsilan­ti’nin kardeşi Dimitrios İpsilan­ti seçilmişti. Ancak isyanın asıl elebaşıları Fenerli bir Rum olan Aleksandros Mavrokordatos, Manya bölgesindeki Kleftlerin (Rum eşkıyası) reisi Theodoros Kolokotronis, Manya Beyi Pet­ros Mavromihalis, Balyabadra (Patras) Patriği Germanos’tu.

    Mora’daki isyan için belirle­nen tarih, 22 Nisan 1821 Paskal­ya günü idi. Ancak Rumlardaki hareketlilikten şüphelenilmesi ve Kalavrita kasabası Rumları­nın erken harekete geçmesi üze­rine, 4 Nisan 1821’de Aya Larva Manastırı’nda isyan bayrağı çe­kildi. Ayaklanmacılar Kalavri­ta’da 200’den fazla Müslümanı katletti.

    Yıkık cami, katledilmiş Müslümanlar


    Peter von Hess’in çiziminde önde Tripoliçe surlarına bayrağını diken Rum
    isyancı; arkada katledilmiş Müslümanlar, yıkılmış cami…

    Bu katliam haberi Mora’da­ki Türk nüfusun korkuya kapı­larak kalelere sığınmasına yol açtı. İsyan kısa zamanda bütün Mora’ya yayıldı. Çevre adalar­daki Rumlar isyana katılmak üzere Mora’ya geçti. Rum pa­pazları isyanı teşvik ediyor, bu uğurda can verenleri kutsuyor­du. İsyanın liderlerinden olan ve kendisini “Sparta Ordusu’nun Millî Genel Komutanı” olarak tanımlayan Manya Beyi Pet­ros Mavromihalis bölgesinde­ki adamlarıyla harekete geçti. İsyan bir anda Mora sınırlarını aşarak Yunan anakarasında Ati­na ve Eğriboz’a sıçradı. Ege ve Akdeniz’deki adalarda da isyan başladı.

    Tripoliçe, Koron, Moton, Navarin (Anavarin), Lala kale­rine sığınan Müslümanlar ken­dilerini savunmaya çalışıyor­du. Mora’da bulunan Benefşe (Menekşe/Monemvasia) Kalesi de kuşatma altında idi. Hiçbir taraftan yardım alamayan Türk­ler, açlık sebebiyle 5 Ağustos 1821’de teslim oldu. Canlarına dokunulmayacağına dair söz ve­rilmiş olmasına rağmen, kale­deki 600 Türkün çoğu öldürül­dü. Aynı şekilde aman verilerek teslim olmaları sağlanan Nava­rin’deki 3 bin kadar Türk de ka­dın-çocuk denilmeden katledil­di. Vostice kasabası Müslüman­ları kendilerini koruyacaklarına inandıkları Hristiyanlara güve­nip iskeleye inmişlerse de, asiler sözlerini tutmayarak 400 kişiyi öldürdüler.

    Mora’dan gelen katliam ha­berleri üzerine, Sultan 2. Mah­mud hiddete kapılarak bütün Rumların kılıçtan geçirilmesini emretmişti. Devlet ricalinin araya girerek padişahdan reaya­yı bağışlamasını talep etmeleri üzerine suçsuz olanlara doku­nulmaması, isyana katılanların cezalandırılmasına dair irade çıktı. İsyandan haberi olduğu, hatta destekçiler arasında bu­lunduğu iddia edilen Fener Rum Patriği 2. Gregoryos 22 Nisan 1821 günü idam edildi. Kayseri, Edremit ve Tarabya metropolit­leri de Balıkpazarı’nda Kaşıkçı­lar Hanı önünde ve Parmakka­pı’da idam edildiler (O tarihten günümüze kadar patrikhanenin, Gregoryos’un asıldığı orta kapıyı onun hatırasına hürmeten ka­palı tuttuğu söylenmektedir).

    İsyanı başlatan piskopos Patras (Balyabadra) Piskoposu Germanos, Kalavrita’daki Agia Lavra Manastırı’nda Yunan bayrağını kutsayarak isyanı başlatıyor. Tarih: 4 Nisan 1821 (üstte). Mora’da “kleft” adı verilen Rum eşkıya reislerinden, Mora İsyanı’nda isyancılara komuta eden Teodoros Kolokotronis (üstte, solda).

    Mora Valisi iken isyan eden Tepedelenli Ali Paşa üzerine sevkedilen ordunun seraske­ri Hurşid Ahmet Paşa, Mora’da yaşanan facianın baş sorum­lusuydu. Hurşid Paşa isyan ilk çıktığında durumu ciddiye al­mamış, bunu kısa sürede bastı­rılabilecek bir kalkışma olarak görmüştü. Bu sebeple, ailesi ve hareminin bulunduğu Tripoli­çe’yi emniyet altına almak için bir miktar kuvvet göndermekle yetinmişti. Hurşid Paşa’nın ket­hüdası Mustafa Bey ile gönder­diği 3.500 asker, Mora’nın deni­ze doğru uzanan bölümündeki liman şehri Anabolu’ya gelerek isyancıları püskürttü. Anabolu ahalisinin Tripoliçe’nin tahliye edilerek Anabolu’da kalınmasını tavsiye etmesine rağmen, Mus­tafa Bey’in, paşanın hareminin güvenliğini sağlamak üzere emir aldığını söyleyip Mora’nın mer­kezi Tripoliçe’ye gitmesi stra­tejik bir hata olmuştu. Tripo­liçe, yarımada ortasında etrafı surlarla çevrili bir kale olması­na karşın, kuşatıldığında yar­dım alması imkansız bir yerde idi. Anabolu ise deniz kenarında olup takviye ve yardım alınması mümkün bir noktadaydı.

    Tripoliçe’nin nüfusu, çevre köy ve kasabalardan kaleye sı­ğınmış olanlarla birlikte 40 bin kadardı. Savunmada işe yarar 12 bin kadar eli silah tutan kişi var­dı. 50-60 bin isyancı tarafından kuşatılan Tripoliçe 5 ay daya­nabildi. Yardıma giden Bayram Paşa idaresindeki imdat kuvveti, 7 Eylül 1821’de daha yoldayken isyancılara mağlup olup geri çe­kilmek zorunda kaldı.

    Tripoliçe’deki Müslümanlar, ümitleri tükenince isyancılar­la anlaşma yolu aradılar. Onları İzmir’e nakletmek için 5 milyon akçe para talep edilmişti. Ancak bu sırada, kaledeki 2 bin Arna­vut askerin komutanı Elmas Ağa isyancılarla gizlice görüşe­rek anlaşmış; canlarına doku­nulmadan çıkıp gitmelerine izin verilmesi şartıyla kaleyi ter­kedeceğini bildirmişti. 5 Ekim 1821 tarihinde seher vakti Arna­vut askerleri kale kapılarını açıp dışarı çıkarken isyancılar şeh­re girmeye başladı. İsyancılar 3 gün boyunca görülmemiş bir vahşetle katliama giriştiler. Şe­hirdeki çoğu savunmasız 40 bin Türkün neredeyse tamamı vah­şice katledildi (Batılı kaynaklar katledilen insanların sayısını 20 bin civarında vermektedir). Esir alınan çoğu kadın iki bin kişi şehrin dışında bir vadiye götü­rülerek orada katledildi. İsyancı liderlerinden Theodoros Ko­lokotronis hatıratında o günkü katliamı soğukkanlılıkla anlatır­ken; “Kasabanın içinde katlia­ma başlamıştı. Kale kapısından hükümet binasına gelinceye ka­dar atımın ayakları asla toprağa değmedi. Tripoliçe’nin çevresi 5 kilometreydi. İçeri giren ger­çek sahipleri [Rumlar], Cuma gününden Pazar gününe kadar erkekleri, kadınları ve çocukla­rı kesti ve katletti. 32 bin kişinin öldürüldüğü bildirildi. Bir kleft doksan kişiyi öldürmüş olmakla övündü” diye yazmıştı.

    Kuşatma altında Tripoliçe Tripoliçe’nin Rum isyancılar tarafından kuşatılması sonrasında vahşetten mezarlarında yatan
    ölüler de nasibini almış, Rum eşkıya Müslüman mezarlarını kazarak ölülerin kemiklerini çıkarıp yakmıştı.

    Katliamdan sadece fidye ve­rebilecek varlıklı ve zengin kişi­lerle aileleri kurtulabildi. Bunlar, önceki Mora valisi ve Tepede­lenli ile mücadele eden ordunun seraskeri Hurşit Paşa ile yerine gelen yeni vali Mehmet Paşa’nın aile ve harem halkı ve Tripo­liçe’nin ileri gelen kişileriydi. Tamamı 97 kişi olan bu esirler yüklü miktarda fidye karşılı­ğında canlarını kurtarabilmişti. Tripoliçe’deki vahşetten mezar­larında yatan ölüler de nasibini almış, Rum eşkıya Müslüman mezarlarını kazarak ölülerin ke­miklerini çıkarıp yakmıştı.

    Mora’daki isyanı başlan­gıçta layıkıyla değerlendireme­yip ciddiye almayan; isyancıla­rı “sille-tokat yola getireceğine” inanan ve bu yüzden hadisenin büyüyüp önü alınamaz hale gel­mesinde baş sorumlu kabul edi­len Hurşit Ahmet Paşa; Tripoli­çe’nin düşmesinden 1 yıl sonra, Kasım 1822’de hakkında çıkan idam fermanını haber alınca celladını beklemeden zehir içe­rek intihar etti.

    Mora’ya devlet tarafından ciddi müdahale ancak Tepe­delenli Ali Paşa isyanı sona er­dikten sonra yapılabildi. Farklı yerlerden toplanabilen askerî kuvvet Mora’ya sevkedildi. Bu sırada Mora’da civardan ve ada­lardan gelen destekçilerin de ka­tılımıyla isyana karışanların sa­yısı 100 bin kişiye çıkmıştı.

    1822’de Mora valiliği ve se­raskerliğine tayin edilen Drama­lı Mahmut Paşa, Korint Boğa­zı’nı emniyete aldıktan sonra Anabolu’yu isyancılardan te­mizledi. Ancak bu kısmi başarı­lar sürdürülemedi. Donanmanın yetersizliği yüzünden deniz yo­lunun kullanılamaması Mora’ya ikmali zorlaştırıyordu. Kaleler­deki muhafız askerler ve Müslü­man ahali ciddi açlık tehlikesine maruz kalarak ya açlıktan ölmek veya Rumlara teslim olmak se­çeneği ile karşılaşmıştı.

    1828’de Mora’yı işgal eden Fransız askerlerinin harabe halindeki Tripoliçe’ye girişi. Önde şehri çevreleyen kale surları, arkada iç kale görünüyor.

    Mora ve Yunanistan’ın di­ğer bölgelerinde çıkan isyanın bir türlü bastırılamaması; ye­terli kuvvetin bölgeye gönderi­lememesi; Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu acizliği bütün çıplaklığı ile ortaya çıkarmış­tı. Nihayet 1825’te Mısır Vali­si Kavalalı Ali Paşa’dan yardım istendi. Kavalalı, Girit ve Mora valiliklerinin kendisine verilme­si şartıyla oğlu İbrahim’i Mısır askeri ve donanması ile Mora’ya gönderdi. Eğitimli Mısır askeri ile Mora’ya çıkan İbrahim Paşa, aldığı sert tedbirlerle kısa za­manda Manya bölgesi hariç Mo­ra’da hakimiyet sağladı.

    Ancak Mısır askerinin Mo­ra’ya müdahalesi, o zamana ka­dar fiilen ve doğrudan isyana müdahale etmeyen Avrupa dev­letlerinin tutumunun değişme­sine yolaçtı. O zamana kadar Avrupa hatta Amerika’dan Yu­nan isyanına maddi ve manevi yardımlar akmaktaydı. Gönüllü olarak isyana katılanların sayısı oldukça fazlaydı. “Philhellenic” diye tabir edilen bu romantik Yunan/Helen sempatizanları arasında Albay Fabrier, Richard Church, İngiliz şair Lord Byron, İngiliz subayı George Finlay, Fransız topçu subayı Raybaud, İngiliz subayı Thomas Gordon gibi tanınmış isimler vardı. Av­rupa’dan Amerika’ya kadar pek çok ülkeden gelen 1000’den faz­la “meşhur” gönüllü, Yunan da­vası uğruna isyana katıldı. Ne var ki bu “Helen dostları”nın önemli bir kısmı isyan sırasın­da tanık oldukları vahşet ve in­sanlık dışı muameleler nedeniy­le hayalkırıklığına uğrayacak, o korkunç günlerin kabusundan hayatları boyunca kurtulama­yacaktı.

    1827’de İbrahim Paşa isyanı tam yatıştırmak üzereyken Av­rupalı devletlerin müdahalesi somutlaştı. İbrahim Paşa’nın is­yanı bastırırken uyguladığı şid­det ve zulme son vermek iddia­sıyla İngiltere, Fransa ve Rusya biraraya gelerek Sankt Peters­burg Protokolü’nü imzaladılar. Osmanlı Devleti’nin, bağımsız bir Yunanistan’ın kurulması yönünde atılan ilk adım sayıla­cak bu protokolü yoksayması üzerine; üç devlete ait mütte­fik donanma Mora’yı abluka altına alarak 20 Kasım 1827’de Navarin limanında demirli du­ran Osmanlı-Mısır donanma­sını ani bir baskınla yakarak yoketti. Karaya çıkarılan Fran­sız ordusu Mora’yı işgal etti. Os­manlı Devleti’nin Sankt Peters­burg protokolünü uygulamayı reddetmesi, Rusya ile 1828-29 Harbi’nin de çıkmasına sebep oldu. Yeniçeri Ocağı’nı lağvet­miş, düzenli ordusunu teşkiledememiş Osmanlı Devleti için bu harbin neticesi belliydi. Mu­harebelerde uğranan ağır yenil­giler neticesi Rus orduları batı­da Edirne’yi doğuda Erzurum’u işgal etti. Rus ordusunun İstan­bul’a yaklaşması üzerine yapı­lan antlaşmada, eli kolu bağlı Osmanlıların önünde kendisi­ne dikte edilen Yunanistan’ın özerk yönetimini kabulden baş­ka yol kalmamıştı. 1830’da İn­giltere, Fransa, Rusya arasında imzalanan Londra Protokolü ile Yunanistan’ın tam bağımsızlı­ğı ilan edildi. Üç devletin aldı­ğı bu karar, 1832’de imzalanan antlaşma ile Osmanlı Devleti’ne kabul ettirildi.

    Yaklaşık 10 yıl süren isyan dönemi sona erdiğinde, başta Mora olmak üzere tüm Yunanis­tan topraklarında Türklerden eser kalmadı. Çoğunlukla kat­ledildiler; sağ kalanlar göçe zor­landı. İsyan neticesinde Mora’da Türklerin sahip olduğu mal, arazi ve emlak Rumların eline geçti. Mora’da yüzyıllar boyun­ca tesis edilen Müslüman-Türk medeniyetinin kültür mirası, mezarlıklara varıncaya kadar yokedildi.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-119.png
    İngiliz şair Lord Byron’ın Missolonghi’de Rumlar tarafından karşılanması. Byron, bir Yunan hayranı olarak tüm servetini Yunan davasına adamıştı.

    PADİŞAHIN HATT-I HÜMAYUNU

    Sultan 2. Mahmud’un acil müdahale kararı

    Katliam haberini alan 2. Mahmud’un, kendisine gelen yazının hemen üzerine sadraza­ma hitaben yazdığı 9 Ocak 1822 tarihli yazı.

    “Manzûrum olmuşdur.

    Bu maddeler yürek dayanur madde değildir.

    Gidecek sefâin ve asker ve mühimmat her ne ise bir kadem akdem (bir an önce) Boğaza cem‘ olub orada dahi eğlenmeyerek hemen çıkmaları esbâbı ne ise icrasına ihtimâm ve gayret eyle­yesiz.

    Bu kadar ümmet-i Muhammed telef oldu. İmdad farz olmuş iken kimsede gayret görmem. Mehmed Paşa’ya yüzellibin guruş azdır. Beşyüz kese akçe gönderesun”.

    (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, HAT, 877/38842)

    TANIKLIKLAR VE TARİHÇİLER

    Eğer Türkleri öldürmeseydik onlar bizi katledecekti!..

    Katliamın kimi tanıkları ve kimi tarihçiler, yaşananları hafifletmeye bile çalışmadan, öldürülen sivilleri suçladı! Az sayıda Batılı tarihçi, yaşananları objektif biçimde değerlendirdi.

    Bundan 200 yıl önce Mora Yarımadası’nda yaşanan katliam, gerek hemen o dönemde gerek sonrasında, özellikle görgü tanıklarının yazdıklarıyla, ayrıntılarıyla kanıtlanmıştı. Bu tanıkların arasında, bizzat Yunan isyancıları destekleyen ve Batı Avrupa’dan gelen pan­helenik yazarlar vardı. Bunlardan kimisi, tanık oldukları hadiselerden sonra hayalkırıklığı ve nefret içinde ülkelerine dönmüştür. Kimisi ise, maalesef yaşanan katliamı rasyonalize etmeye çalışmıştır.

    Fransız tarihçi Camille Leynadier 1847’de Toplumların Tarihleri ve Devrimler kitabının 135. ve 136. sayfalarında “Yunanlılar yüzyıllar boyunca yuttukları hakaretleri adeta bir kan gölünde boğdular. Onca yıllar boyunca ve sayısız biriken borçlar, bir gecenin ve bir şehrin dar alanında ödetildi. Kurbanların kızgınlığının nerelere kadar gitmiş olduğu gözlenmemiş olsaydı, Müslüman baskısının nerelere kadar uzanmış olduğu da her zamanki gibi görmezden gelinmiş olacaktı” diye yazmış, yazabilmiş­tir. Aynı şekilde birçok “Yunansever” Batılı yazar da, Tripoliçe’de yaşanan vahşetin daha önceki “Türk zulmü”ne bir cevap olduğunu iddia ederek, bir “acı yarıştırma” yaklaşımını desteklemiştir. Bunlar arasında “eğer Türkler öldürülmesiydi, Yunanlıları katledeceklerdi” diyecek kadar alçalmış örneklere rastlamak da mümkündür.

    Yine de yıllar öncesinden bugüne kadar bağımsız tarihçilerin konuyla ilgili kitap ve yorumları, yaşanan büyük katliamın niteliğini açıkça gözler önüne serer:

    “1821 Nisan ayında Yunan Yarımada­sı’nın her tarafına yayılmış, tarımla uğraşan 20 binin üzerinde Müslüman yaşamaktaydı. İki ay geçmeden bunların çoğunluğu kadın, çocuk denmeden acımasızca ve pişmanlık duyulmadan vahşice katledilmişti. Şimdi bile yoldan geçen seyyahlara taş kümelerini gösterip, ‘İşte şurada Ali Ağa’nın konağı vardı ve biz onunla birlikte ailesini ve hiz­metkârlarını burada kestik’ deyip; bir gün bu yaptıklarından ötürü kindar bir öfkeyle kar­şılaşacağını hiç düşünmeden, bir zamanlar Ali Ağa’ya ait olan tarlaları sakince sürmeye koyulan yaşlı adamlara rastlarsınız. İşlenen suç bir ulusa aitti ve doğurduğu huzur bozu­cu sonuçlar ne olursa olsun, telafi etmesi o ulusa ait bir davranış biçimi olarak o ulusun vicdanında yer etmeliydi”.

    (History of the Greek Revolution, Londra, 1861)

    İngiliz tarihçi W. Alison Phillips:

    “Tripoliçe’deki perişan Türk halkı, üç gün süreyle vahşi haydutların hırs ve zul­müne maruz bırakıldı. Yaşına ve cinsiyetine bakılmadan hepsi katledildi. Kadınlarla çocuklar dahi öldürülmeden önce işken­ceden geçirildiler. Katliam öylesine büyük ölçekteydi ki, çetecilerin lideri Kolokotro­nis’in kendisi bile, ‘Kasabaya girdiğimde yukarı hisar kapısından başlayarak atımın ayağı hiç yere değmedi’ demektedir. İlerlediği zafer yolu, cesetlerden oluşan bir halıyla döşenmişti. İki günün sonunda, sağ kalabilen feci haldeki 2.000 kadar her yaş ve cinsiyetten Müslüman, bilhassa kadın ve çocuklar merhametsizce toplanıp, yakında­ki bir dağdan uçuruma yuvarlandı ve orada sığır gibi parçalandılar”.

    (The War of Greek Independence, 1821 to 1833, New York, 1897)

    İngiliz tarihçi William St. Clair:

    “Yunanistan Türkleri, kendilerinden sonra çok az iz bıraktılar. Onlar ansızın ve tamamen 1821 yazında yok oldular. Bu yok oluş tüm dünyanın gözlerinden uzak oldu ve arkalarından ağlanmadı. 20 binden fazla erkek, kadın, yaşlı, çocuk Türk, kendi komşuları Rumlar tarafından birkaç hafta içinde katledildiler. Bu katliam acımasızca, kasten ve tereddütsüz hayata geçirildi… Çiftliklerde veya tecrit edilmiş toplumlar halinde yaşayan Türk aileler, kısa bir sürede öldürüldüler; yakılan evleri, cesetlerinin üzerine yıkıldı. Olaylar başlayınca evlerini bırakarak en yakındaki şehre sığınmaya çalı­şanlar da, isyancı güruh tarafından yollarda öldürüldüler. Küçük kasabalarda Türkler, evlerine kapanarak kendilerini korumaya çalıştılarsa da bunlardan pek azı kurtula­bildi. Bazı yerlerde açlığa dayanamayarak, hayatlarının bağışlanacağına dair onlara söz veren âsilere teslim oldular, ama yine de öldürüldüler. Ele geçirilen Türk erkekler derhal öldürülüyor, kadınlarla çocuklar köle olarak dağıtılıyor, ama daha sonra onlar da öldürülüyorlardı. Mora’nın her yanında sopa, orak ve tüfeklerle silahlı Rumlar çevre­yi dolaşarak öldürüyor, yağmalıyor ve ateşe veriyorlardı. Çoğu kez Ortodoks papazlar onlara önderlik ediyor ve sözde kutsal eylemlerinde onları kışkırtıyordu”

    (That Greece Might Still Be Free: The Philhellenes in the War of Independence, Cambridge, 2008).

    Amerikalı tarihçi Justin McCarthy:

    “Yunanistan’daki Türklerin ölümü, savaş zayiatı değildi. Yunan çetelerinin eline geçen tüm Türkler, kadın ve çocuklar dahil katledilmişlerdi. Tek istisna, köle olarak alı­konan bir kaç kadın ve kızdan ibaretti. Bazen savaş sarhoşluğu içinde ve eski efendilerin düştüğünü görmek arzusuyla Türkler derhal öldürülmüşlerdi ama katliamların çoğu planlı ve serinkanlılıkla işlenmişti. Şehir ve kasabaların tüm Türk nüfusu toplanıp şehir dışına yürütülmüş ve kuytu yerlerde boğaz­lanmışlardı”.

    (Ölüm ve Sürgün, TTK, Ankara, 2014)

    TARİH-İ CEVDET (1884)

    Yaşayanları katlettiler mezardakileri yaktılar

    Acı hadiselerden 63 sene sonra, vakanüvis Ahmet Cevdet Paşa’nın eserinden Mora’da yaşananların özeti: “… Müslümanların bu hal-i pür-melâli üç gün devam etti ve bu müddet zarfında Yunan eşkıyası ehl-i İslâm’a karşı öyle vahşiyâne muameleler icra ettiler ki anlatması derin bir elem verir… Yunan eşkıyası, dirilere yaptığı vahşice hareketlerle yüreğini soğutamamış, Müslüman mezarlığını kazarak ölüleri dışarı çıkarıp yakmıştır. Velhasıl Mora eyaletinin merkezi olan Tripoliçe ahalisinin çoğu böyle mazlum ve mağdur olarak mahv olup gitmiştir…”

  • Eğer hanedan mensubuysa düşman da olsa dokunma!

    Aralarında 214 yıl fark olan iki önemli dönem, Anadolu’daki siyasi iktidarların aile-kan bağına verdikleri önemi gösterir. Gerek 2. Kılıçarslan gerekse Yıldırım Bayezid sonrası devirde hanedan mensupları arasındaki acımasız mücadeleler, yenilen tarafların itibarsızlaşmasına veya sürülmesine yolaçmış; ancak yenik düşenlerin canına-malına kastedenler de en ağır şekilde cezalandırılmıştı.

    Anadolu Selçuklu döne­minde 2. Kılıçarslan hakimiyetindeki ülkede 1188’den itibaren yaşanan ka­rışıklıklar; Osmanlı dönemin­de Yıldırım Bayezid devrinde Ankara Savaşı (1402) yenilgi­si sonrası yaşananlar ve Fet­ret Devri’yle kimi benzerlikler gösterir.

    Genel itibarıyla Fetret Dev­ri, iyi-kötü tarih eğitimi almış herkesin az-çok malumudur. Yıldırım Bayezid’in 1402’de Ankara Savaşı’nda Timur kar­şısında yenilgiye uğraması ve ardından gelen intiharı sonra­sında, Osmanlı ülkesi Süley­man, İsa, Musa ve Mehmed isimlerindeki 4 şehzade ara­sında bir içsavaşa sahne olmuş; sonraları bu mücadeleye Ti­mur tarafından savaş sonrasın­da esir edilen Şehzade Musta­fa da katılmıştı. Bu mücadele sırasında, Bayezid’in en büyük oğlu Süleyman Çelebi karde­şi Musa Çelebi’den kaçarken köylüler tarafından öldürülmüş ve Musa Çelebi bu duruma çok sert tepki göstermişti. Benzeri bir hadise bundan yaklaşık 200 yıl kadar önce Türkiye Selçuk­luları’nda meydana gelmiş ve o zaman da Rükneddin Süley­manşah, kardeşi Gıyaseddin Keyhüsrev’e saldıran köylülere benzeri bir tutum takınmıştı. Şimdi kronolojik olarak evvela Selçuklu dönemindeki geliş­meye ve akabinde de Osmanlı Devleti’ndeki benzeri duruma bakalım.

    Türkiye Selçukluları’nın 7. hükümdarı olan 2. Rükneddin Süleymanşah, büyük dedesi ve bu devletin kurucusu olan Ku­talmışoğlu Süleymanşah’la ay­nı adı taşır. Sultan 2. Kılıçars­lan’ın 11 oğlundan biridir. Bazı kaynaklara göre en büyük, bazı kaynaklara göreyse ikinci oğlu­dur. Sultan 2. Kılıçarslan da ba­zı açılardan Yıldırım Bayezid’e benzer. Onun zamanında Tür­kiye Selçukluları, Anadolu’daki siyasi üstünlüğü açık biçimde ele geçirmiş; Ortadoğu’nun en önemli askerî güçlerinden biri haline gelmişti.

    Kılıçarslan, sınırlarını Fı­rat’a kadar genişletir. Devrin İs­lâm dünyasının en kudretli hü­kümdarları olarak kabul gören Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyûbi ile rekabetten çekinmez, hatta iki hükümdarla savaşın eşiğinden döner. 1176’da Bizans hükümdarı Manuel Komne­nos’a karşı kazandığı Miryoke­falon Savaşı, Anadolu’daki Türk egemenliğinin geleceğini şekil­lendiren en önemli mücadele­lerden biri olarak kabul edilir. Bu savaşı kazanması, Doğu Ro­ma ya da yaygın adıyla Bizans imparatorlarının Batı Hıristi­yan dünyasındaki prestijine de büyük zarar verir. O vakte kadar Kutsal Roma-Germen hüküm­darları ile “imparator” unvanı­nın kullanımı konusunda reka­bet halinde olan Bizans hüküm­darları bu olay sonrasında arka plana düşer.

    Çelebi Mehmet (solda) ve Yıldırım Bayezid’in (sağda) portreleri.

    Gelgelelim 1184’e gelindi­ğinde Sultan 2. Kılıçarslan, ta­rihçilerin bugün de anlamak­ta çok zorlandığı bir işe imza atarak topraklarını 11 oğlu ara­sında taksim etme yoluna git­miştir. Buna göre kendisi “ulu sultan” olarak Konya’da hüküm sürecekti. Çocuklarından Kut­beddin Melikşah Sivas ve Ak­saray’ı, Rükneddin Süleyman­şah Tokat’ı, Muhiddin Mesud Ankara’yı, Nureddin Sultanşah Kayseri’yi, Mugiseddin Tuğrul­şah Elbistan’ı, Muizeddin Kay­zerşah Malatya’yı, Gıyaseddin Keyhüsrev Uluborlu’yu, Nas­reddin Berkyarukşah Niksar’ı, Arslanşah Niğde’yi, Sencerşah Ereğli’yi ve Nizameddin Argun­şah Amasya’yı babaları adına idare etmekle vazifelendirildi.

    İhtiyar sultan bu paylaşımı belki de çocuklarının birbirine düşmemesi için yapmıştı ama sonuç tam tersi yönde oldu. Özellikle en büyük oğlu Kut­beddin Melikşah, rüchaniyet hakkının da kendisinde oldu­ğu düşüncesiyle babasına kar­şı saldırgan bir tutum takındı. 1188’de babasıyla çatışmaktan dahi çekinmedi. Bazı kaynak­larda oğlunun bu asi tavırları­na çok kızan tecrübeli sultanın onunla işbirliği yapan 4.000 ka­dar Türkmen’i kılıçtan geçirdi­ği yazılıdır. Gelgelelim rüzgar, “ulu sultan” için kısa bir süre sonra tersine esmeye başlaya­caktır. Kendisine destek veren Türkmen gruplarıyla tekrar ba­basının üzerine yürüyen Me­likşah, bu defa Konya’yı ele ge­çirerek babası 2. Kılıçarslan’ı kontrol altına almayı başarır. Kendisini zorla veliaht ilan et­tirmekle kalmayıp yaşlı baba­sını da yanına alarak kardeşleri üzerine sefere çıkar.

    Evvela Malatya hakimi kar­deşi Kayserşah’ın elinden bu şehri alır. Malatya’yı kaybeden Kayserşah, Selahaddin Eyyû­bi’nin yanına sığınacaktır. Kay­serşah’ı gayet iyi karşılayan Selahaddin, onu geleceğin Ey­yûbi sultanı olan kardeşi Me­lik Adil’in bir kızıyla evlendirir. Bu evlilik, Kayserşah açısından akıllıca bir hamledir. Zira Me­lik Adil’in 17 oğlundan bazıla­rı, Anadolu coğrafyasında belli yerlerin idarecisi konumunda idiler. Nitekim Kayserşah, Ey­yûbilerden aldığı destekle bir süre sonra Malatya’yı geri alır.

    Anadolu’nun tapusunu aldı Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıçarslan ile Bizans imparatoru 1. Manuil arasındaki Miryokefalon Muharebesi, Anadolu’nun tapusunun alındığı savaş olarak da biliniyor. Rus ressam Alexander M. Samsonov’un tablosu, Harbiye Askerî Müze’de.

    Bunun üzerine Kutbeddin Melikşah, bu defa da Kayse­ri hakimi olan kardeşi Sultan­şah’ın üzerine yürür. Bu sefere de babasını götürerek, meşru veliaht olduğu mesajı vermek ister. Lakin 2. Kılıçarslan, Kay­seri kuşatması sırasında bir yo­lunu bularak diğer oğlu Sultan­şah’a sığınır. Bu defa da Sultan­şah babasını kendi çıkarları için kullanmaya kalkar. Derbeder sultan bu defa da Kayseri’den ayrılarak diğer oğullarını dolaş­maya başlar. En sonunda Ulu­borlu hakimi olan oğlu Gıyased­din Keyhüsrev’de karar kılar. Onu kendi rızasıyla veliaht ilan eder. Bu durumun da etkisiyle Gıyaseddin Keyhüsrev, 1192’de babasının ölümünden sonra Selçuklu tahtına uzanacaktır.

    Gelgelelim bu durum, Key­hüsrev’in sultanlığının diğer melikler nezdinde kabul gör­düğü anlamına gelmez. Nite­kim kardeşler evvela büyük ağabeyleri Kutbeddin Melik­şah’ın, onun ölümünden sonra da Rükneddin Süleymanşah’ın etrafında ona karşı birleşirler. 1196’da kardeşinin üzerine yü­rüyen Süleymanşah, onu Kon­ya’da kuşatır. Konya halkı uzun süre muhasaraya dayanırsa da en sonunda şehri şartlı teslim etmeye karar verir. Buna göre Süleymanşah, kardeşi Gıyased­din Keyhüsrev’e dokunmaya­cak, onun yanına muhafız kata­rak güvenli bir yere ulaşmasını temin edecek, sonrasında şehir kapıları kendisine açılacaktır.

    Yenik 1. Gıyaseddin Key­hüsrev, Akşehir yoluyla İstan­bul’a gitmeye karar verir. Süley­manşah da sözünü tutar. Hatta kardeşinin hareketi sırasında, Konya’da kalan iki küçük yeğe­ni İzzeddin Keykavus ve Alaad­din Keykubat’ı da babalarının ardından yollar. Kaynaklarda anlatıldığına göre Süleymanşah yeğenlerini yanına çağırtmış, her birini bir dizine oturtmuş ve onlara babalarına katılıp ka­tılmama konusunda özgür ol­duklarını ancak kendi yanında kalırlarsa kendilerine her tür­lü imkanı sağlayacağını ve çok mutlu olacağını söylemiştir. Melikler, atabeyleri Seyfeddin Ayaba’nın kendilerine öğretti­ği şekilde amcalarına ağlayarak babalarını özlediklerin beyan etmişler, Süleymanşah da on­ların babalarına güvenli bir şe­kilde ulaşmalarını sağlamıştır. Bilindiği üzere bu iki melik, ile­ride Türkiye Selçuklularına bir altın çağ yaşatacaklardır.

    İşte tam da bu noktada Sel­çuklu kaynaklarından İbn Bibi de geçen ilginç bir gelişme ya­şanır. Eski sultan İstanbul yo­lundayken, Ladik köyünde taciz edilerek bazı adamlarına zarar verilmiş ve eşyaları yağmalan­mıştır. Yaşanan gelişmelere çok içerleyen Gıyaseddin Keyhüs­rev, ağabeyine sitem dolu bir mektup yazarak başına gelenleri anlatmıştır. Bu gelişmelere çok kızan Süleymanşah, Selçuklu ailesinden bir melike yapılan bu saldırıyı cezasız bırakmamaya karar verir. Ancak bölgeye asker sevkederek tahkikat başlatacak olursa, başlarına bir iş gelece­ğinden endişelenen pek çok kişi ya ortaya çıkmayacak ya da ya­pılan suçlamaları reddedecek­tir. Sultan bundan dolayı, evvela bölgede tellal dolaştırarak “kar­deşim Keyhüsrev’e ve maiyeti­ne kim zarar vermiş ve malları­nı gasp etmişse gelip kendilerini tanıtmaları halinde mükafatlan­dırılacak; hatta elbiselerden ve benzeri şeylerden delil getire­ne ikta ve hilat dağıtılacak” diye ilan ettirir. Ödül alma umuduy­la pek çok kişi Konya Sarayı’na gelmiş; ellerinde attan, elbise­den, silahtan ne varsa yetkililere takdim etmişlerdir. Sonrasında Süleymanşah tarafından kabul edilen bu kişiler onun tarafın­dan bazı iltifatlara dahi mazhar olmuşlardır.

    8 Selçuklu sultanı Konya’da yatıyor Kılıçarslan’ın da dahil olduğu 8 Selçuklu sultanının mezarları, Konya’da Alaaddin Keykubat’ın ismini taşıyan Alaaddin Camii’nin iç avlusundaki türbede bulunuyor.

    Ancak sultan, köylüler çık­tıktan sonra huzuruna aldı­ğı muhafızlarına gelen kişile­ri sorgulama emri verir. Evvela suçluyu suçsuzdan ayırt etme­lerini, sonrasında da yağma işi­ne karıştıkları tespit edilenleri idam etmelerini söyler. Arka­sından da Selçuklu hanedanına saygısızlık göstererek nankör­lük edenlerin cezasının bu ol­duğunu ifade eder. Lakin sul­tan bununla da yetinmeyecek ve Ladik köyünün yakılmasını emredecektir. Bu tarz tutumla­ra karşı genelde serinkanlılığını koruyan Rükneddin Süleyman­şah, bu şekilde hareket ederek hem kardeşliğin hem de sultan­lığın gereğini yerine getirdiğini düşünmüş olmalıdır.

    Yazının başında da belirtil­diği üzere, benzeri bir durum Osmanlı tarihinde Fetret Devri sırasında yaşanmıştır. Bu dö­nemde Rumeli’de Süleyman Çelebi, Anadolu’da ise küçük kardeşi Mehmed Çelebi başat aktörler konumundadır. Diğer kardeşlerden İsa Çelebi, ağabe­yi Süleyman Çelebi tarafından; Musa Çelebi ise küçük karde­şi Mehmed Çelebi tarafından desteklenmiştir.

    Fetret Devri’ni, akıllıca po­litikalar güden Mehmed Çelebi sonlandıracaktır. Esasen müca­delenin başında hemen bütün koşullar Süleyman Çelebi’nin lehinedir. Süleyman Çelebi ve­ziriazam Çandarlı Ali Paşa’y­la çalışıyor; başkent Edirne ve buradaki Kapıkulu ordusunu kontrolü altına almış bulu­nuyordu. Başlangıçta Rumeli akıncıları ve Türkmen grupla­rı da kendisini destekliyordu. Ancak Süleyman Çelebi miza­cen rahata ve sefahate düşkün bir isimdi. Biraz rahata erince sefahat alemlerine geri dönü­yordu. Hatta bir keresinde Bur­sa’da hamamda eğlence tertip ederken kardeşi Mehmed Çe­lebi’nin baskınına uğrayacağını öğrenmiş ve son anda gerek­li tertibatı almıştı. 1406’da akıl hocası ve veziriazamı Çandarlı Ali Paşa’nın ölümüyle de, ek­ber şehzadeye söz geçirebilecek hemen kimse kalmamıştı. Bu devrede Mehmed Çelebi, ağabe­yi Musa Çelebi ile işbirliği yap­mış ve ona kuvvet temin ederek kendisini Rumeli’ye geçirmişti. Musa Çelebi, Rumeli beyleri­nin yanısıra Bulgar ve Sırplar­dan da destek görerek ağabeyi Süleyman Çelebi’nin karşısına çıkmış fakat yenilmekten kur­tulamamıştı. Kardeşini takip et­me gereği duymayan Süleyman Çelebi yeniden Edirne’ye çekil­di. Bu yıllarda Süleyman Çele­bi, Osmanlı Devleti’nin gerçek hükümdarı gibiydi. Nitekim ki­mi Osmanlı tarihçileri, Osman­lı padişahlarının sayısını genel kanının aksine 36 olarak değil 37 olarak verir ve Süleyman Çe­lebi’yi de bu listeye ekler.

    Musa Çelebi ve Süleyman Çelebi

    Musa Çelebi bir süre son­ra etrafında tekrardan ciddi bir kuvvet toplayarak bu defa Edirne’ye yürür ve ağabeyini hazırlıksız yakalar. Süleyman Çelebi, kardeşi Edirne önlerine geldiğinde hamamda işret âle­mindedir. Ne akıncı beyi Evre­nos Gazi’yi ne de yeniçeri ağası Hasan Ağa’yı dinler. Hatta Ha­san Ağa’nın ısrarları üzerine ona yiğitlikten dem vurmama­sını ve sakalını tıraş etmesi­ni söyler. Bu emri ciddiye alan Hasan Ağa sakalını tıraş ettik­ten sonra yeniçerilerin karşı­sına çıkacak ve kendisine reva görülen muamaleyi dillendire­rek “Ben bundan sonra Musa Çelebi’nin katına giderim. Dile­yen kapı oğlanı benimle gelsin” dedikten Musa Çelebi’ye ka­tılacaktır. Bazı beyler de onun ardından Edirne’yi terkeder.

    Aklı başına gelince Edir­ne’den ayrılmaya karar veren Süleyman Çelebi, ihtimal ki müttefiki olan Bizans hüküm­darına sığınmak için İstan­bul’un yolunu tutar. Ancak yol üzerinde bulunan Düğüncü Köyü’nde tanınır. Köylüler­le arasında çıkan tartışmada Süleyman Çelebi’nin köylüler­den ikisini öldürmesi üzerine kendisi de köylüler tarafından öldürülür. Süleyman Çelebi’yi öldüren köylüler mükafat al­mak umuduyla naaşını Musa Çelebi’ye götürürler; ancak hiç ummadıkları bir muamele ile karşılaşırlar. Bizans tarihçisi Dukas, Musa Çelebi’nin ağa­beyinin cenazesini görünce çok öfkelendiğini ve katilleri köylerindeki hanelerine akra­baları ile birlikte doldurarak diri diri yaktırdığını söyler. Sonrasında Süleyman Çele­bi’nin naaşı Bursa’ya gönde­rilerek büyükbabası 1. Murad Hüdavendigâr’ın türbesine defnedilecektir.

    Anlaşılan odur ki Selçuklu­larda da Osmanlılarda da, hü­kümdarın düşmanı da olsa ha­nedan mensubu bir şahsiyete ilişmek hiç de akıl kârı değildir.

    Fetret Devri’nin aktörleri Fetret Devri’nde birbirleriyle taht mücadelesine giren Yıldırım Bayezid’in oğullarından Musa Çelebi (solda) ve Süleyman Çelebi (sağda). Johann Theodor de Bry tarafından yapılan portrelerinde…
  • İşgalin 500. yılında Meksika’dan İspanya’ya ‘tersine fetih’ hareketi

    Meksika’nın İspanya Krallığı tarafından işgal edilmesinin 500. yılı olan 13 Ağustos’ta, Zapatistalar bir yelkenliyle İspanya kıyılarına çıkarak “isyan virüsü”nü Avrupa kıtasına yayacaklarını açıkladılar. “Karşı işgalciler” Avrupa kıtasının adını da “SLUMIL K’AJXEMK’OP” (İsyancı Toprak) olarak değiştirdiklerini duyurdu. Köylerden başlayarak dünyayı değiştirmeye uzanan Zapatist hareketin dünü-bugünü…

    Haziran ayında fark­lı Maya halklarından dört kadın, iki erkek ve bir transtan oluşan 7 kişilik Za­patist Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) delegasyonu, 1903 Hol­landa yapımı La Montaña (Dağ) adlı yelkenliyle okyanusa açıldı. İspanya’nın Galiçya bölgesin­deki Vigo limanına yanaşacak olan delegasyona, uçakla 100 kadar delege daha katılacak. Yelkenlinin rotasında Türkiye ve Rusya da dahil olmak üzere 30 Avrupa ülkesi var. Amaçla­rı ise 13 Ağustos 1521’de, Aztek medeniyetinin başkenti Teno­chtitlán’nın İspanyollar tara­fından “düşürülmesinin” 500. yılında, Madrid’de “isyan virü­sünü” Avrupa kıtasına yaymak için bir “karşı işgal” hareketine girişmek! Avrupa turneleri sıra­sında farklı kesimlerden muha­taplarıyla fikir alışverişinde bu­lunmak da hedefler arasında.

    Bu son derece simgesel yol­culukta, Zapatistaların altını çizmek istedikleri iki mesaj var. Madrid’e İspanya devletinden veya Katolik Kilisesi’nden bir özür duymak için gelmedikle­rini vurguluyorlar. Aksine, bu kurban rolünü reddederek İs­panyollara “Bizi hâlâ fethede­mediniz; hâlâ direniyoruz ve isyana devam ediyoruz” demek istiyorlar. Bu vesileyle sömür­gecilik tarihini kökünden de­ğiştirecek bir isim değişikliği yaptıklarını duyurmayı da ih­mal etmiyorlar: “Şu anda orada yaşayanların ‘Avrupa’ dedikleri bölgenin bundan böyle ‘SLU­MIL K’AJXEMK’OP’ (İsyancı Toprak ya da Teslim Olmayan Toprak) olarak adlandırılaca­ğını duyuruyoruz. Burası tes­lim olmayan bir kişi bile kaldığı sürece hem yerli halk hem de yabancılar tarafından böyle bi­linecek”.

    Kadınlar EZLN ordusunun üçte birini oluşturuyor.

    Kasım 1983’te Ulusal Kur­tuluş Kuvvetleri’nden (FLN) bir grup, Chiapas eyaletin­de Che Guevara tarzında bir devrim ateşini yakmak üzere “Zapatist Ulusal Kurtuluş Or­dusu”nu kurdu. 1 yıl sonra ara­larına önce “Subcomandante Marcos”, daha sonra ise “Gale­ano” isimleriyle bilinen bir üni­versite hocası da katıldı.

    EZLN’nin yola çıkış nok­tasıyla, bölgesel Maya kavim­leriyle etkileşime girdikten sonraki hâli oldukça farklıydı. 90’ların başında yerel ırkçı seç­kinlerin otoriterliği; liberalleş­tirilen Meksika ekonomisinde bölgenin temel ürünü kahve­nin fiyatlarında yaşanan düşüş; 1992’deki Anayasa değişikliğiy­le tarım reformunun hayal ol­ması; Chiapas’ın yerli halkının “Demokrasi, Özgürlük, Ada­let” sloganıyla ayaklanmasına neden olmuştu. Ayrıca ABD ve Kanada arasında bir serbest ti­caret anlaşmasının (ALENA) imzalanmasıyla, Meksika’nın zenginlikleri tam manasıyla peşkeş çekilmeye başlanmıştı.

    1993’ü 1994’e bağlayan ge­ce, Zapatist hareketin isyanı patlak verdiyse de, yerliler ağır bir yenilgiye uğradı. Hükümet bölgenin askerîleştirilmesine ağırlık verirken Zapatistler de barışçıl gösterilerle taleplerini dünyaya duyurmaya çalıştılar. Marcos’un bir gerilla olarak si­lahla ilişkisi oldukça paradok­saldı: “İktidarı silahla fethe­denlerin asla yönetemeyeceğini düşünüyoruz. Fikirlerini kabul ettirmek için silaha başvuran­lar, şüphesiz görüşlerinde çok yoksullardır” diyordu.

    Şubat 1996’da Maya komu­tanlarıyla kendi geleceklerini belirlemeleri ve yerli kültürlere saygı gösterilmesi için yapılan anlaşmayı ne hükümet ne mec­lis uyguladı. Zapatist köylere karşı yürütülen düşük yoğun­luklu savaş ise hareketi zayıf­latmak bir yana, güçlendirdi. 1996’da sömürü ve ayrımcılığa karşı düzenlenen Yerli Ulusal Kongresi (CNI) ülkedeki farklı yerli grupları biraraya getirdi. 1996’da düzenledikleri ulusla­rarası “İnsanlık için Neolibera­lizme Karşı İntergalaktik Kon­ferans” ise EZLN’yi küreselleş­me karşıtı hareket içinde dünya çapında görünür kıldı.

    Ancak hükümet ve isyancı­lar arasında imzalanan tek ant­laşma olan San Andrés Antlaş­ması’nın 10 yıl sonra bile uygu­lanmadığını gören Zapatistler, Ağustos 2003’te Anayasa’nın onlara tanımadığı özyönetim hakkını fiilen uygulamaya koy­dular. Yetkilerin her an geri çağrılabilir olduğu, sürekli ro­tasyon gibi ilkelere dayanan bu sistemde; eğitim, sağlık ve hu­kuk alanlarında konseyler ku­rarak bütün zorluklara rağmen toplumsal alanda önemli ilerle­meler kaydettiler.

    Zapatistleri taşıyan gemi EZLN delegasyonunu taşıyan 1903 Hollanda yapımı La Montaña (Dağ) adlı yelkenli…

    Şu anda Chiapas’taki “özerk” yönetim, 20. yılını dol­durmuş durumda. Bu bölge, Meksika içinde küçük gibi gö­zükse de nüfuz alanları Belçi­ka’nın yüzölçümü kadar… Nü­fus bakımından ise 100-200 bin insanı kapsıyor. Yerel ve uluslararası turizmin önemli yer tuttuğu Chiapas ekonomisi, aynı zamanda kahve, muz, ka­kao, mısır, şekerkamışı, bal gibi ürünlere de dayanıyor.

    Zapatizmin kendine özgü sembollerini, Avrupa’yı “işga­le” çıkan delegasyonun rotası­nı gösteren web siteleri “Enlace Zapatista”da yayımlanan bir fotoğraftan hareketle anlamaya çalışmak gerek: Bir EZLN mili­tanının arkasında, merkezinde Meksika ulusal bayrağı olmak üzere Che Guevara, Emiliano Zapata ve yerli kadın figürle­riyle bezeli bir duvar resmi bu. Zapatizm bütün bu referansları bağrında topluyor. Ancak Avru­pa’da onları karşılayacak farklı kesimler bu fotoğrafı kullanmı­yor. Kimisi için Che’nin çehre­si, kimisi için Meksika ulusal bayrağı hoş karşılanmamış olsa gerek.

    Zapatistler kendilerini Ma­ya yerlisi olduğu kadar Mek­sikalı olarak da kabul ettikleri için bütün resmî eylemlerinde ulusal bayrağı da kullanıyor­lar. Başından itibaren “farklı ve eşit” olarak kabul edilmeyi ta­lep ediyorlar. Toplumsal adalet, eşit yurttaşlık ve farklılıklara saygı…

    2000’li yıllarda Zapatizm, kuruluşundan beri öne çıkar­dığı “neoliberalizme karşı mü­cadele”yi “anti-kapitalizm” ile değiştirdi. Bu değişiklikle bir­likte geleneksel destekçilerinin, özellikle de Avrupa’daki ılımlı solcuların desteğini kaybetti. Bu Avrupa seferinde de Zapa­tistlerin destekçileri arasın­da otonomlar, liberterler veya anarşistler öne çıkıyor. Özel­likle gençler; ırkçılık karşıtlı­ğı, ekoloji, iklim krizi, cinsiyet eşitliği, cinsel farklılıklara say­gı ve “dekolonyal” meselelere ilişkin Zapatistalarla tartışma­ya değer veriyorlar. Ancak sen­dikaların ve diğer kitle örgüt­lerinin katılmayacağı, gençler­le sınırlı kalacak buluşmalar, seferin siyasal etkisini zayıfla­tıyor.

    Haziran ayında dört kadın, iki erkek ve bir transtan oluşan 7 kişilik Zapatist Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) delegasyonu, Meksika’dan İspanya’ya doğru okyanusa açıldı.

    “Bu sistemi ehlileştirmek mümkün değil” diyor Zapatist­ler. “Sistem vahşi bir hayvan ol­sa belki ehlileştirilebilir, ancak ekosistemi çökerten, ölümcül bir yıkım makinası ehlileştiri­lemez. İnsanlığın hayatta kala­bilmesi, kapitalizmin yıkılma­sına bağlıdır”. Zapatist özerkli­ğin bölgesel mercii, konseyler. Ancak özerklik, öncelikle köy­lerin bağrında oluşturulan top­luluk meclisleriyle başlıyor. Sonra 10 dolayında köyü kap­sayan komünler geliyor. Üçün­cü düzeyde, 3-7 komünü içeren bölgeler oluşuyor. Zapatist böl­gelerde, her biri “Caracol” (Za­patizmin simgesi salyangoz) diye adlandırılan bir bölgesel merkeze bağlı 5 konsey bulu­nuyor. Konseye seçilenler her an geri çağrılabiliyor ve yeni­lenmeyecek şekilde 3 yıllığına seçiliyorlar. Alınacak kararlar bölgesel meclislerde tartışıldık­tan, onların da görüşü alındık­tan sonra sonuca bağlanıyor. Köylerden başlayan bu yürüt­me tarzıyla, siyasetin bir uz­manlık alanı olmaktan çıkarıl­ması hedefleniyor.

    Meksika federal devletinin EZLN’e karşı siyasal manev­raları ise 1994-1995’te olduğu gibi ordunun doğrudan mü­dahalesi; 1995-2000 arasında olduğu gibi cinayetler; kitlesel paramiliter yapıların oluştu­rulması; nüfusu yerinden etme; topluluklar arasında iç anlaş­mazlıklar yaratma çabalarıyla devam ediyor. Bunun en canlı örneği 2014’te La Realidad’da Galeano’nun öldürülmesiydi (Marcos bu olaydan sonra adını değiştirerek “Galeano” ismini aldı). Merkezî devlet son olarak yerlilerin toprağından geçecek turistik “Maya Treni” gibi pro­jelere niyetlenince, Zapatistler kesin olarak buna karşı çıka­caklarını bildirdiler.

    Yaklaşık 30 yıllık geçmişi olan Zapatist hareketin, kendi içinde evreleri var. 1994-2001 arasında silahlı ayaklanma, ar­dından “Neoliberalizme Kar­şı İnsanlıktan Yana Buluşma”, Mexico’ya yürüyüş gibi olaylar öne çıktı. 2001-2012 arasında ise daha önce kendilerine ge­niş yer veren medya sessizliğe gömüldü ve hatta Zapatistle­rin kendileri de son yıllarında önceki dönemlere göre sessiz kaldılar. 2013’ten sonra ise ye­niden ulusal ve uluslararası öl­çekteki faaliyetleriyle kendile­rinden sözettirmeye başladılar. 2013’te 20 yıllık özerklik dene­yimlerinin bilançosunu çıkar­mak üzere 5 bini aşkın insanla birlikte isyancı köyleri ziyaret edip özerkliğin nasıl işlediğini gösterdiler. 2014’te kapitaliz­me karşı direniş ve isyanların dünya festivalini düzenlediler. 2015’te kapitalizme karşı eleş­tirel düşünceye, ayrıca sanat ve bilime dair uluslararası bu­luşmalar düzenlediler. 2017’de Yerli Ulusal Konseyi’yle birlik­te, sözcüsünü 2018 seçimlerin­de başkan adayı olarak göste­recekleri bir yerli konseyi oluş­turdular.

    Zapatistlerin siyasal dü­şüncelerinde devrim, gelenek­sel olarak iktidarın fethiyle özdeşleştirildiği için, “isyan” kelimesi tercih ediliyor. Ancak EZLN’nin askerî bir örgüt­lenme olduğu iddiası aldatıcı. Zapatist deneyimin yörünge­si, silahın sivil siyasal biçim­ler lehine bir kenara konulma­sı olarak özetlenebilir. Ancak hükümetle bir barış antlaşma­sının imzalanmamış olması, silahın simgesel olarak da olsa varlığını sürdürmesini kaçınıl­maz kılıyor. 2003’ten bu yana Zapatistlerin temel çalışma­sı Chiapas’ın isyancı köylerin­de özerkliğin inşaına yönelik ve bu çalışma tamamıyla sivil. EZLN içinde silahlı mücadele yanlısı bir grup olmakla birlik­te ezici çoğunluk bu köylerde yaşıyor. Ekolojik hassasiyetlere dikkat edilen bölgede, kullanı­lan tohumdan başlayarak gele­neksel tarıma özen gösteriliyor. Mısır, havuç, kabak gibi temel ürünlerin yanısıra pirinç, mey­ve ve bal gibi farklı ürünler de yetecek kadar üretiliyor. Ayrıca çeşitli zanaatkarlık faaliyetleri sürdürülüyor.

    Zapatist deneyim kendisini bir model olarak değil Meksi­ka ve ötesi için bir esin kayna­ğı olarak sunuyor. Bu, özellik­le kapitalizmden kurtuluş için devletçi olmayan bir çözüm pe­şinde koşanlar için gücünü ve etkisini hâlen koruyor.

    YAŞAYAN EFSANE: SUBCOMANDANTE

    Marcos idi, Galeano oldu

    Asıl adı Rafael Sebastián Guillén Vicente olan EZLN sözcüsü Subcomandante Mar­cos, son 30 yılın hiç şüphesiz en ilginç simalarından biri.

    1957 doğumlu Marcos, ilk gençliğinde bir Cizvit okulunda eğitim gördü. Üniversitede fel­sefe ve edebiyat okurken, devlet başkanının madalya takacağı kadar başarılı bir öğrenciydi. Don Kişot’u tercih edece­ğini söylese de bu dö­nemde Marx, Engels, Foucault ve Althusser okudu. Üniversitede profesörken, 1984’te istifa ederek bir yıl önce kurulmuş olan EZLN’ye katıldı. 1986’da örgütün başına geçti.

    Chiapas’taki yerli halkla birlikte adalet arayışını sür­dürürken onu eşcinsel olduğu için aşağılamak isteyenlere verdiği cevap bir manifesto niteliğindeydi: “Marcos, San Fran­cisco’da bir eşcinsel, Güney Afrika’da bir karaderili, Avru­pa’da bir Asyalı, San Ysidro’da bir Chicani yerlisi, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Filistinli, San Cristobal sokaklarında bir Maya kızılderilisi, Neza’da (Mexico’da büyük bir gecekondu bölgesi) bir çete üyesi, (solcu halk müziğinin etkili olduğu) Ulusal Üniversi­te’de bir rockçı, Almanya’da bir Yahudi, Savunma Bakanlığı’nda bir halk temsilcisi, Soğuk Savaş sonrası dönemde bir komünist, galerisi veya mevkii olmayan bir sanatçı, Bosna’da bir barış taraftarı, Meksika’daki herhangi bir şehrin, herhangi bir mahalle­sinde bir cumartesi gecesi evde yapayalnız bir evkadını, CTM’de (grevlere şiddetle karşı hükümet taraftarı bir sendika federasyo­nu) bir grevci, arka sayfalara yer doldurması için haber yazmak zorunda bırakılan bir muhabir, gece saat 10’da metroda yalnız başına bir kadın, topraksız bir köylü, işten atılmış bir işçi, mut­suz bir öğrenci, serbest piyasa ekonomisinin tam ortasında bir muhalif, ne kitabı ne de oku­yucusu olan bir yazar ve tabii Meksika’nın güneydoğusundaki dağlarda bir Zapatista’dır”.

    Aldığı bir kararla ona karşı sürdürdüğü adli kovuşturma­lara son veren hükümet, devlet tarafından isyan ve terörizmle itham edilen Marcos’un peşini 2016’da bıraktı. Maskesi, piposu, şiirsel ve folklorik söylemiyle EZLN’nin propaganda makine­si olan Marcos, 2014’te artık EZLN’nin sözcüsü olmadığını ilan etti. La Jornada’da yüzlerce makalesi yayımlanan Marcos’un kitapları arasında, ünlü polisiye yazarı Paco Taibo II ile yazdığı bir roman da bulunuyor.

  • Osmanlı Adapazarı’nda bir provokasyon arayışı

    Nisan 1909’da Adana ve çevresinde yaşanan, büyük çoğunluğu Ermeni, 20 binden fazla insanın katledilmesine yolaçan hadiseler; İttihat ve Terakki hükümetinin “ittihad-ı anasır” (Osmanlılık altında birarada yaşama) anlayış ve hedefini de imha etmişti. Yine de Osmanlılık kimliği altındaki Müslüman ve gayrimüslim Adapazarı ahalisi, 1911’de bir fuhuş hadisesi kaynaklı gelişebilecek büyük olayları ve böyle bir kışkırtma peşinde koşan Kaymakam Sırrı Bey’i engellemişti.

    İzmit vilayetine bağlı Ada­pazarı kazasında 25 Şubat 1911’de ilginç bir olay mey­dana gelir. Burada ikamet eden 3 Ermeni ve 2 Rum erkek, fahi­şelik yaparak hayatını kazanan Boşnak bir Müslüman kadınla, bir hamamda toplu zina (müna­sebât-ı gayr-ı meşru) yaparken yakalanır ve derdest edilir. Der­dest edilenler arasında fahişe­nin “Ankaralı” namındaki köf­tehoru da (pe…..k) vardır.

    Bunun üzerine Adapazarı Kaymakamı Hüseyin Sırrı Bey (1876-1958) yakalanan faille­rin tutuklu kalmaları ve hâkim karşısına çıkarılıp mahkum ol­maları için bu hadiseye siyasi bir mesele süsü vermeye çalışır: Sözkonusu kişiler serbest bıra­kılırsa, buradaki Müslüman ve Hıristiyan cemaat arasında “Ni­san 1909’da Adana ve çevresin­de vuku bulan Ermeni katliam­larına benzer olayların çıkabi­leceğini” iddia eder. Bu nedenle İzmit mutasarrıflığına müra­caat ederek, failler hakkındaki tahkikatın tutuklu devamı için bir emir çıkarılmasının peşine düşer. Ancak sorgu dairesi (da­ire-i istintak) bunun “ahlaka mugayir bir zina hadisesi”nden ibaret olduğuna kanaat getire­rek, bu kişilerin salıverilmesi kararını verir.

    Sözkonusu kişilerin serbest bırakılması üzerine Kayma­kam Hüseyin Sırrı Bey, Mülâ­zım Hayrullah Efendi isminde bir adamını Müslüman ahali­nin sıklıkla gittiği kahvehane­lere göndererek “Hıristiyanla­rın bir İslâm kadınının zorla ırzına geçtiğini ve bu hadisenin iki cemaat arasında Adana’daki­ne benzer bir vukuata sebebiyet vereceği” haberini yayması için görevlendirir. Hayrullah Efendi bu kahvehanelere giderek halkı galeyana getirmeye çalışır; hiç­bir Allah’ın kulunun İslâm’a, di­ne hakaret eden böyle bir hadi­se karşısında kaymakama gelip şikayette bulunmadığını, hal­buki kaymakamın Müslüman cemaatin toplu bir müracaatını beklediğini ve bunun olmama­sından dolayı iki gecedir gözüne uyku girmediğini ifade eder!

    Adapazarı’nın Ermeni mahallesi Adapazarı’nın Ermeni nüfusu, o dönemin şehir merkezini oluşturan mahallelerden Nemçeler başta olmak üzere, Kurtuluş, Malacılar, Gazeller gibi mahallelerde yoğunlaşmıştı. 1902’de şehir merkezinde dört Ermeni Kilisesi bulunuyordu.

    İşin ilginç tarafı bütün bu telkinlere ve provokasyonlara rağmen, kahvehanede bulunan Müslüman ahali, faillerle ilgili adli ve idari makamların gerek­li işlemleri yapacağına dair gü­venlerinin tam olduğunu söyler.

    Sözkonusu fuhuş hadisesin­den yaklaşık 1 ay sonra, 1 Mart 1911’de Adapazarı ahalisinden 10’u muhtar 28 Müslüman’ın mührünü taşıyan bir dilekçe Adapazarı Kaymakamlığı Vekâ­leti’ne yani Sırrı Bey’e gönderi­lir. Dilekçeyi imza edenler, hem Müslüman hem de Hıristiyan ahalinin hislerine tercüman olur. Burada, vuku bulan olayın içeriğine ilişkin kaydadeğer bil­giler bulunur. Buna göre Adapa­zarı’na bağlı Çukur Ahmediye mahallesinde oturan ve Boşnak bir göçmen olan Hure veya di­ğer adıyla Zehra Hatun, uzun bir süredir fuhuş yapmakta ve bu durum birtakım gençleri ru­hen ve bedenen perişan etmek­tedir. Bu fenalığın önü alınama­dığından, ismi geçen Hure ile fuhuş yapan birçok genç hapse girmiştir. Bunun üzerine Hu­re ve ona eşlik eden köftehoru “Ankaralı” hakkında gerekli ka­nuni muamelenin icra edilmesi ve bu gibi fenalığa meydan ve­rilmemesi adına daha önce de­faatle müracaatta bulunmaları­na rağmen, şimdiye kadar bu 2 kişi hakkında gereken tedbirler alınmamış ve bu kişiler alenen fuhuş yapmaya devam etmiştir.

    Cüret edilen ahlaka aykırı bu eylemlere hükümet tarafın­dan izin verilmeyeceğinden ve şimdiye kadar kardeş gibi ge­çinmekte olan Müslüman ve Hıristiyan ahali arasına “böyle fahişeler yüzünden” soğukluk girmemesi ve kasabanın sela­meti için Hure ve “Ankaralı”nın uzak bir yere sürülmelerini is­tirham ederler. Ancak Kayma­kam Hüseyin Sırrı Bey, hadise­yi daha da büyütmek için kendi iddialarını teyit eder mealde ge­nel bir istida düzenler ve mec­lis-i idare azasından Hacı Meh­met Efendi marifetiyle bunu dükkan dükkan gezdirip kimi kişilere imzalattırarak vilayet makamına iletir.

    Kaymakamın dilekçelerinde yaptığı tahrifatı öğrenen Adapa­zarı’nın Müslüman, Ermeni, ve Rum ileri gelenlerinden birçoğu tüccar bir grup, 7 Mart 1911 ta­rihinde Meclis-i Mebusan Riya­seti Celilesi’ne Sırrı Bey ile ilgili şikayetlerini iletir ve kendisi­nin Meşrutiyeti tehlikeye atan bu tarz eylem ve hareketlerinin soruşturulması için bir müfettiş gönderilmesi talebinde bulunur. Meclis-i Mebusan Riyaseti Ce­lilesi 18 Mart 1911’de kendisi­ne sunulan bu telgrafı Müfettiş Muavini Sami Bey’e tevdii eder ve Mart ayının sonuna doğru Dahiliye Nezareti’nin görevlen­dirdiği müfettiş, Sırrı Bey’den şikâyetçi olan kişilerin ifadesini almaya başlar.

    Şikayet dilekçesi


    16 Şubat 1326’da (1 Mart
    1911) Adapazarı ahalisinden
    10’u muhtar 28 kişinin
    mührünü/imzasını taşıyan
    ve Adapazarı Kaymakamlığı
    Vekâleti’ne yani Hüseyin
    Sırrı Bey’e sunulan arz-ı
    mahzar (toplu dilekçe).

    Müslüman ahali gelen mü­fettişe, kaymakamın haksız ve doğru olmayan birtakım it­hamlar ve iftiralarla Adapaza­rı’nda kardeşçe yaşayan İslâm ve bilumum Hıristiyan azınlı­ğın dirliğini, düzenini bozduğu­nu söyler. Daha da ileri gidilir; Hüseyin Sırrı Bey’in iki cemaat arasında Adana meselesi gibi bir vesile aramakta olduğu ifade edilerek kendisine güvenlerinin kalmadığı vurgulanır.

    Gelen müfettiş, öncelikle ahalinin genelinin veya çoğun­luğunun kaymakamdan hoşnut olup olmadığını öğrenmek ister. Müfettişin yönelttiği bir diğer soru da, hadisede bahsi geçen Müslüman fahişenin Ermeni delikanlılarla ne suretle ve ne­rede gayrimeşru bir münase­bette bulunduğu ve hükümetin bundan haberinin olup olma­dığıdır: Bu fahişenin evvelce de fahişelik ettiği vâki midir? Bu doğrultuda ahali tarafından bu kadının fuhuş yapmasının en­gellenmesi için daha önce hü­kümete müracaat edilmiş mi­dir? Edilmişse bu nasıl bir neti­ce vermiştir?

    Önemli sorulardan bir di­ğeri; Kaymakam Sırrı Bey’in İzmit mutasarrıflığına faillerin tahliyesi halinde Müslüman ve Hıristiyanlar arasında Adana vakası gibi bir vukuatın meyda­na gelmesi ihtimali bulunduğu yönünde mi, yoksa bu mese­leye adliyece ve divan-ı harp­çe bakılmamak istenildiğin­den bahisle, bu hâl böyle devam edecek olursa ilçede bir vuku­atın çıkabileceğini düşündüğü yönünde mi müracaat ettiğidir. Burada tespit edilmek istenen esas konu, Sırrı Bey’in yaptı­ğı müracaatta vukuat-ı adiden sayılan bu meseleye bir siyasi renk ve karakter verme amacın­da olup olmadığıdır.

    Müfettiş, kaymakamın gö­revlendirdiği adamı Hayrullah Efendi’nin faaliyetleriyle de il­gilidir. Kendisine hangi Müs­lüman kahvehanelerine gittiği; ne tür bir telkinde bulunduğu; sözkonusu mekanlarda kimler­le görüştüğü ve hakikaten Sırrı Bey tarafından gönderilip gön­derilmediği sorulur.

    Müfettişin soruları bunlarla sınırlı kalmaz: Bu olay dışında Sırrı Bey’in Meşrutiyeti tehli­keye atabilecek başka ne gibi eylemleri olmuştur? Bunların beyan edilmesi gerektiğini vur­gular ve kaymakamın bunları yapmaktan maksadının ne ol­duğunun izah edilmesini ister.

    Milletvekili ve mahkum Kaymakam Hüseyin Sırrı Bey son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne İzmit milletvekili seçilecek; daha sonra Ankara’da TBMM’ye katılacak; cumhuriyet devrinde milletvekilliği yapacak; sonraki dönemde İsmet İnönü’ye karşı başlattığı kampanya nedeniyle 9 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılacak; 1941’den 1949’a kadar cezaevinde kalacak; tahliye olduktan sonra yeri öpecekti.

    Adapazarı Meclis-i İdare Azasından ve Rum milletin­den Hacı Yorgi Efendi, 30 Mart 1911’de zaptolunan ifadesinde Kaymakam Sırrı Bey ile ilgi­li şikayetlerini sıralar. Aslında Hacı Yorgi Efendi’nin ifadesi dilekçeye imza atan diğerleri­nin de görüşlerini büyük ölçüde yansıtır. İlk şikayeti kaymaka­mın şundan bundan nizamsız para almasıdır. İkincisi ise fu­huş hadisesine ilişkindir. Sırrı Bey’in İzmit mutasarrıflığına bu olayı gerçekte olduğu gibi aksettirmediğini ve kasabada Müslüman ve Hıristiyan ahali arasında Adana vakasına ben­zer müessif bir hadisenin zuhur edeceği gibi bir algı yarattığını vurgular. Hacı Yorgi Efendi’ye göre böyle bir durum sözkonu­su değildir ve kaymakam tama­mıyla keyfi hareket etmektedir. Sırrı Bey’in kasabanın Yeni Ca­mi mahallesinde ikamet eden meclis-i idare üyelerinden Sey­fettin Ağa’dan on lira istediğini ve bunu alamayınca Seyfettin Ağa’nın evrakını geciktirdiğini iddia eder. İlaveten, ne zaman orman satışı olursa mültezim­lerden para alamayınca müza­yedeye devam etmediğini ve hattâ birkaç kişiden bu suret­le para aldığını ifade eder. Sırrı Bey’in bu parayı mektep yap­mak için aldığını söylediğini an­cak gerçekte nereye sarfettiğini bilmediğini belirtir.

    Hacı Yorgi fuhuş hadisesi­ne dair Boşnaklar dava etmi­yorken kaymakamın meclis-i idare azasından Hacı Mehmet Efendi aracılığıyla onlara ha­ber gönderdiğini, bunun üzeri­ne dört-beş kişiden müteşekkil Boşnak bir grubun bir arzuhal getirdiklerini; bu arzuhallerin­de Hure isimli Boşnak fahişe­nin sürülmesini talep ettikleri­ni kaydeder. Hattâ kendisi de bu arzuhal verildiği sırada oradadır ve “Rum çocuklarıyla da Rum mahallesinde geziyor, çocukla­rı baştan çıkarıyor, hiç müsaade etmeyip bu karı sürülmelidir” cümlelerini sarfettiğini belirtir.

    Müfettişin kritik sorusu ise Boşnakların kaymakama başka bir istida götürüp götürmedi­ğidir. Hacı Yorgi, meclis-i idare azalarından Hacı Torik ve Laz Hıdır Efendi’den kaymakamın bizatihi kendisinin ahalinin ağzından Adapazarı’nda Ada­na’daki gibi bir fesatlık çıkacağı yönünde bir istida yazdığını, an­cak böyle bir durumun kesinlik­le sözkonusu olmadığı yönünde kaymakama verilen ilk istida­dın tahrif edildiğini duyduğu­nu beyan eder. Zaten tam da bu nedenle kasabanın ileri gelen­leri Sırrı Bey’i Meclis-i Mebu­san Riyaseti Celilesi’ne şikâyet etmiştir.

    Peki kimdir bu kaymakam Hüseyin Sırrı Bey? Dahiliye Ne­zareti’ne gönderilen ve kendi­si hakkında yazılan bir rapora göre 17 Mayıs 1910 tarihinden beri Adapazarı kaymakamı olan Sırrı Bey, birtakım eksiklik­leri bulunmakla birlikte idare kabiliyeti yerinde, namuslu bir bürokrattır. Mizacı itibarıyla çabuk öfkelenen ve vatan sevgi­sini her şeyin üstünde tutan bir kişidir. Genç ve tecrübesiz bir bürokrat olduğundan kayma­kamlık vazifesi için lazım gelen malumata pek de haiz değildir; bu nedenle Adapazarı memuri­yetinde başarılı olamadığı göz­lemlenir. Mülkiyeli bir bürok­rat olarak geçmişinin dörtbaşı mamur olmamasının önemli bir nedeni, Mekteb-i Mülkiye’nin son sınıfındayken yani Sultan 2. Abdülhamid döneminde bir suçtan mahkum edilip sürgüne gönderilmiş bulunmasıdır.

    Adapazarı’nda yaptığı takdi­re şayan en önemli hizmeti, be­lediye idaresini tanzim etmesi ve kasabada Müslümanlar için bir Fukara Sandığı kurmasıdır. Bunun yanında Müslüman ce­maati her daim eğitim konu­sunda teşvik etmiş ve onlar­dan topladığı ianelerle birlikte kız çocuklarının tahsili için bir mektep kurdurmuştur. Kendi­sine yönelik ciddi eleştirilerden biri, bir şeyden memnun olma­dığında itidal ile hareket ede­meyerek ani tepkiler vermesi­dir. Bunun nedeni, sinirli karak­ter yapısının yanında kendisine yaltaklananlara itimat gösterip bunun neticesinde birtakım ha­talara düşmesidir.

    Nihayetinde mülkiye müfet­tişi, bütün bu olayların merke­zinde bulunan Kaymakam Sırrı Bey’e de 30 Mart 1911 tarihin­de sorularını yöneltir. Ne yazık ki, yaptığım arşiv çalışmaların­da Adapazarı kaymakamı Sırrı Bey’in savunmasına ve kendi­sine yöneltilen sorulara verdiği cevaplara erişmek mümkün ol­madı. Ancak Sırrı Bey bu olay­dan sonra, 1912’de Amare’ye (Bağdad’ın güneyindeki kasaba) kaymakam olarak atanır.

    Kaymakam Hüseyin Sırrı
    Bey, vukuat-ı adiden
    sayılacak bir fuhuş
    meselesini Adapazarı’nın
    Müslüman ve gayrimüslim
    ahalisi arasında siyasi bir
    gerginliğe döndürmeye
    çalışmış; ama halkın
    itidali sayesinde başarısız
    olmuştu.

    Adapazarı’ndaki bu fuhuş hadisesi, Trablusgarp ve Balkan savaşlarının hemen öncesinde Osmanlı Devleti’nin bir biçimde hem genelindeki hem de peri­ferisindeki siyasal ve toplumsal ortamı anlamak açısından bize önemli ipuçları sunar. Görülen o ki başkente/merkeze bir hayli yakın bir yerde, 1911 gibi kritik bir dönemde aslında ittihad-ı anasır (Osmanlılık) çatısı altın­da yaşamayı sürdürmek isteyen iki topluluk vardır. Aynı zaman­da Temmuz 1908’deki devrimi bu ideal etrafında gerçekleş­tiren ve bunu devam ettirmek isteyen İttihat ve Terakki’nin, yerelde de siyasi bir otorite boş­luğu bırakmak istemediği görü­lür. Meşrutiyetin devamlılığı ve Osmanlı toplulukları arasındaki birliğin sağlanması, memlekette dirlik, huzur, güven ve nizamın tesis edilmesine bağlıdır. Kay­makam Sırrı Bey’in bu eylemle­ri buna engel teşkil etmektedir.

    Görünen o ki, hüküme­ti temsil eden idareci Sırrı Bey kendisi hakkındaki iddiaları ve bundan dolayı kamuoyunda oluşan algıyı savuşturmak için bu fuhuş hadisesini kullanmış­tır. Bir tarafta birbiriyle kar­deşçe, sorunsuz ve huzurlu bir şekilde yaşayan iki toplumu bir­birine düşürmeye, bu ortamı bir kaos, karışıklık çıkarıp bozma­ya çalışan bir kaymakam; diğer tarafta bunun önüne geçmeye, bunu engellemeye ve Meşruti­yeti korumaya çalışan bir Müs­lüman ve gayrimüslim kesim vardır. Vermiş oldukları dilek­çeyle Meşrutiyeti tehlikeye atan bir devlet görevlisini hem şika­yet ederler; hem de meşruti dü­zenin korunması adına gerekli müdahalenin yapılmasını talep ederek bir çeşit siyasi katılım da ortaya koymuş olurlar. İbra­him Hakkı Paşa’nın sadrazam­lığını yaptığı İttihat ve Terakki hükümeti açısından da, kay­makamın yapmaya çalıştığı şey kabul edilebilir değildir. Böyle bir hadisenin patlak vermesinin kendileri açısından iyi sonuçlar doğurmayacağının farkındadır.

    Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde İzmit mebusu ola­rak yer alan Sırrı Bey (Bellioğ­lu), Mart 1920’de Mustafa Ke­mal’in isteğiyle Ankara’ya gelir ve Meclis’in açılışında yer alır. TBMM’nin 2. ve 3. yasama dö­nemlerinde milletvekili seçi­lemeyen Sırrı Bey 4. dönemde yine İzmit mebusu olarak Mec­lis’e girecektir. Uzun bir siyasi kariyeri olan Sırrı Bey, “Millî Şef” İsmet İnönü’ye karşı açtı­ğı kampanya nedeniyle 1941’de Askerî Mahkeme tarafından 9 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırı­lacak; ancak 1949’da hapishane­den çıkabilecektir.

  • ‘Hayırsever işadamları’, Robin Hood, Hamido, organize işler ve şerefsizler

    Bizim zenginden alıp arada fakire de pilav üstü birbuçuk ısmarlayan Robin Hood, karşılığında köylü tarafından hasımlarına karşı korunuyor. Halbuki Robin kendi dalgasına bakan, iktidara karşı başka bir iktidar için savaşan biri…

    Organize suç, tanımı 19. yüzyılda yapılmış olsa da çağları aşan bir kav­ram. Kimse 19. yüzyılda durup dururken “Yav biz neden kanu­nun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla, en az üç kişi olmak kaydıyla biraraya gelip cürüm işlemiyoruz ki?” dememiştir. Zaten komşunun yontma taşını çalmak, kabilenin avladığı hay­vanın butunu kendine saklamak gibiler dışında, ciddi bir suç için organize olmak şart. Tabii o ilk yıllarda suç da yok; zira kanun­suz suç ve ceza olmaz ama gel de bunu yontma taşını çaldığın komşuna anlat anlatabilirsen.

    Yani önce yerleşik düzen ge­rekiyor ki suça ve organize suça imkan sağlansın. Yetkili bir abi olan Hammurabi’yi biliyoruz: Kanunlarında hırsızlık, kundak­çılık, yolsuzluk, borcun üzeri­ne yatma, çek-senet sahtekar­lığı suçları tanımlandığına göre bu suçlar işleniyor demektir. E bunların da zaman zaman “en az üç kişi” biraraya gelerek işlen­diğini tahmin etmek güç değil. Zaten gelişmekte olan bir eko­nomi olan Babil ekonomisinde temerrüd faizi % 30’lara varıyor. O ortamda çek-senet mafyasının oluşmaması düşünülemez.

    Ha tabii, “organize suç örgü­tü” tanımı, kendi içinde bir hiye­rarşisi, stratejisi, pazar payı olan gruplar için kullanılıyor. Tarih­te de mesela “hırsızlar loncası” gibi oluşumlardan, Binbir Gece Masalları’ndan Cervantes’e ka­dar birçok yerde bahsediliyor. Yahu hiç olmadı tee 11. yüzyıl­da Hasan Sabbah var; bundan daha net bir organize suç örgütü olabilir mi? Peki binlerce yıldır varolan bu organizasyonlar var­lıklarını nasıl sürdürüyor? Hani bazıları ve bazen de kıymetli Ya­vuz Turgul ağabeyimiz, “racon kesen” bu tip oluşumları roman­tize ediyor ya: Mazlumun yanın­da, zalimin karşısında, garibana kol-kanat geren, onların çorba­sını eksik etmeyen, mert, dürüst, aktif, dinamik, heyecanlı… Hah işte o sayede.

    Kemal Tahir, eşkıyaların ya­ni kırsal organize suç örgütleri­nin Robin Hood’laştırılmalarına kızardı. Kaldı ki bu sorun, Robin Hood’ta da var: Zenginden alıp fakire veren, güçsüzü koruyan, mazluma sahip çıkan haydut mi­tinin arkasında; o haydutu, aslın­da etle tırnak gibi ayrılmaz oldu­ğu otoriteye karşı bir figür olarak kurgulama arzusu yatıyor. Mül­tezimden sopayı yiyen köylü, esasen mültezimin ortağı olan eşkıyanın mültezimle düşman olduğuna inanmak istiyor. Bun­ları -çok da uzağa gitmeye gerek yok- Salako filmindeki eşkıya Hamido örneğinde gördük. Bi­zim zenginden alıp, arada fakire de pilav üstü birbuçuk ısmarla­yan Robin Hood da, o pilav üstü birbuçuk karşılığında köylü ta­rafından saklanıyor, hasımlarına karşı korunuyor. Halbuki Robin kendi dalgasına bakan, iktidara karşı başka bir iktidar için sava­şan, yendiğinde köylülerin üze­rine vergiyi kendisi salacak olan hıyarın teki. Zenginden alıyorsa da rakibi olan zenginden alıyor; fakire veriyorsa da dediğim gi­bi anca binde birini veriyor; geri kalanını mesela bizim Aslan Yü­rekli Richard’ı tutsaklıktan kur­tarmak için harcıyor (Şu Aslan Richard’ın aslen ne denli “keriz” olduğunu da Ocak 2018 sayımız­da anlatmıştım). Gariban köylü, hayatında güleryüz mü görmüş? Robin Hood bunlara iki kıtır atınca dilden dile “Bu Robin eş­kıyanın hası, hemi de sırf zen­ginden çalıp, çaldığının hepisini garibana dağıtan cinsinden!” di­ye yayılıyor işte.

    Organize suç örgütlerinin gelir kaynaklarının önemli bir kalemini halktan topladıkları vergiler oluşturur. “Koruma pa­rası” adı verilen bu paralar, aidat­lar -adına ne derseniz deyin- en çok da bizzat o parayı toplayan­dan korunmanızı sağlayan bir tür feodal vergi. Bu örgütler de böyle deprem falan gibi hadise­lerde aktif rol üstlenerek daha önce topladıkları ve daha sonra da toplamaya devam edecekleri “vergileri” haklı çıkartıyor. Zaten sürekli vergi verdiğiniz bir oluşu­mun, olağanüstü hâllerde yanı­nızda bulunmaması, size yardım, hibe vs. vermemesi düşünüle­mez. Nasıl ki Covid-19 pande­mi sürecinde devletler, halktan topladıkları vergileri, hiç vakit kaybetmeden halka dağıttılarsa; organize suç örgütleri de bu tip durumları fırsat bilir, en çok böy­le kara günlerinde insanlara yar­dım eder ki, zaten bunları “Baba” filminden de biliyorsunuz.

    Zaten “Baba”da konu edilen New York mafya aileleriyle MÖ 7. yüzyılın Yunan şehir devletle­rinin aristokrat aileleri arasın­daki en temel benzerlik şiddet, hile ve desiseyle biriktirdikleri servetleri. İlk gruptakilere “ha­yırsever işadamı” falan diyoruz; ikinci gruptakiler aramızdan ay­rılalı nereden baksanız bir 2500 yıl olduğu için “şerefsiz” diyoruz. Yani tamam, o dönemde olsak biz de kendilerini “hayırsever işadamı” olarak tanımlardık bel­ki ama misal Solon abimiz açık açık söylüyor bunların ne mal ol­duğunu ve bildiğim kadarıyla da tarihin ilk “Temiz Eller Operas­yonu”nu başlatıyor.

    Ancak şimdi eğri otura­lım doğru konuşalım. Özellik­le Atina şehir devleti, o dönem dünyanın geri kalanına kıyasla istikrarlı, müreffeh bir devlet. Şimdi ben bizim Sakız adasının çocuğu Theopompos’un yalan­cısıyım; o dönemde de organize suç örgütleri fink atmaya devam ediyor. İşin ilginci, Antik Yu­nan’a dair mahkeme kayıtların­dan falan anladığımız kadarıyla gayet kurumsallaşmış bir yapı, varlığını paravan şirketlerin ar­kasında sürdüren bir organize suç örgütlenmesi var. Yani efsa­nelerde, masallarda, romanlar­da, atari oyunlarında karşımıza çıkan “hırsızlar loncası” hiç de öyle üfürme bir hadise değil.

    Devlet de boş durmuyor. Mi­sal Korint’te basbayağı bir “ne­reden buldun” yasası çıkartılı­yor ve fakir-fukaradan olup da pahalı balık alanlar anında sor­gulanıyor; alışverişi yaptıkları parayı nasıl kazandıkları konu­sunda tatmin edici bir açıklama getiremezlerse anında yargıla­nıyorlar. Ha tabii aslında bu bir yandan da devlet-organize suç ilişkisinin de en eski kanıtla­rından biri: Zira suçu organi­ze edenler, gemileri patlatanlar, haraç toplayanlar falan zaten fakir-fukaradan değil. Fakir- fu­kara anca işte üç-beş bir şey ça­lar da eline geçirdiği parayla bir balık yiyeyim derse yakalanıyor. Yani aslında izin verilmeyen şey organize olmayan gariban suç­lar. Az çalan yanıyor, çok çalan zaten yakanlarla aynı yatakta.

    Yani tanıma takılıp “üç kişi­den fazla” ifadesine çok bakma­mak lâzım. En nihayetinde bü­yük suçlular, işi o büyük suçlu­ları yakalamak olanlar olmadan otobüse biletsiz binmeye bile ce­saret edemiyor çoğu defa. Tarih­te tabii, şimdi değil yahu. Bunlar hep geçmiş zamanın işleri. Bu­günle ne ilgisi var!

  • Ortak düşmana karşı aynı saflarda

    Yüzyıllar boyunca Hıristiyan saldırganlığının ortak hedefi oldular ve beraberce karşı koydular. 20. yüzyılın ortasından beri ise jeopolitiğin ve kendi iç sorunlarının sıkıştırmasıyla zorunlu ve sorunlu bir ilişki sürdürdüler. Türkiye-İsrail ilişkileri ne zaman gerilse, siyasetçilerimiz tarihsel bir minnet borcundan sözeder. Bu bir minnet borcu değil, ortak düşmana karşı bir ittifaktır. Önce Yahudi fobisi Müslüman nefretiyle yarışan Hıristiyan dünyasına, sonra da Avrupa’nın en antisemit ülkesi Rusya’ya karşı. Bu süreçte, sadece Osmanlı uyruğu Yahudiler değil, Avrupalı Yahudiler de sık sık Osmanlı Devleti’nin yanında yer aldı, hatta “Osmanlı casusu” olmakla suçlandılar.

    Türklerin Yahudilerle ilişkilerinin daha Müslüman olmadan, İpek Yolu ticareti bağlamında başladığı kesindir. Çok özel bir örnek olan Hazarları bir tarafa bırakalım, başka bir örnek verelim: Tudela’lı Yahudi gezgin Benjamin’in anlattığına göre, 12. yüzyılda Nişapur çevresindeki dağlarda konuşlanan savaşçı Yahudiler, animist Oğuzlarla bir olup Sultan Sancar’a karşı ittifak kurmuşlardır. Başka kaynaklara göre bu Yahudiler, vaazlarını bile Türkçe verecek kadar asimile olmuştur.

    Türklerin Müslüman olduktan sonra, iki halkın kaderini dolaylı olarak birleştiren başlıca öğe, Hıristiyan dünyasının Yahudi ve Müslümanlara karşı aynı akıldışı nefreti göstermesidir. Bu durum, Yahudilerle Müslümanları sık sık aynı safl arda buluşturmuştur. Bunun en somut örneklerinin yaşandığı Haçlı Seferleri çağında, 1095’te, Kudüs’ü Müslümanların elinden kurtarmak amacıyla yola çıkan Haçlılar, işe önce kendi ülkelerinde yaşayan ve Müslümanlardan daha dinsiz saydıkları Yahudilerden başlamıştır. Avrupa ülkelerinde süregelen irili ufaklı katliamlar, 70 bin civarında Müslüman ve Yahudinin birlikte doğrandığı Kudüs’te noktalanmıştır.

    Yahudileri kitleler halinde Osmanlı topraklarına kabul eden padişah Kanuni’nin dedesi II. Bayezid’dir, ama İslamcılardan (örneğin Necip Fazıl) bu sebeple en çok küfür yiyen de nedense torunudur. Aslında, Türkler zaten Anadolu’ya geldiğinde, burada önemli bir Yahudi topluluğu vardı. Osmanlıların yükseliş döneminde, Avrupa’da vahşi Yahudi katliamları yapılıyordu. 1391 Sevilla pogromu (20. yüzyıla kadar süren yerel Yahudi katliamları), Engizisyon’un bu Endülüs kentinde tetiklediği büyük bir kıyımdı. Ardından 1431-1443 Basel Kiliseler Konferansı yapılmış; burada Avrupa’daki Yahudilerin defteri dürülmüştü. Tam o sırada 1444’te Osmanlılar Varna’da büyük bir zafer kazandı. Yahudiler, bu zaferin verdiği güven duygusuyla, hem İspanya hem de Orta Avrupa’dan Osmanlı topraklarına akmaya başladılar ve klasik ekonomik meşgale alanları dışında, özellikle silah yapımındaki el becerileri sayesinde çabuk göze girdiler. İstanbul’un alınmasında gösterdikleri yararlılıkla da Avrupa’da bıraktıkları dindaşlarının durumunu daha da zorlaştırdılar. Onlara artık Osmanlıların “ajanı” gözüyle bakılıyordu.

    Osmanlı topraklarında buldukları refah ve huzur nedeniyle “Alman Yahudilerine bakıldığında bizimkiler cennette yaşıyor” veya “burada elde edeceklerinin onda birinden haberleri olsa Yahudiler kitle halinde buraya göçerler” benzeri sözler, o çağdan kalan belgeleri doldurur. Papalık, Yahudilerin Filistin’e göç etmesine karşıdır. Hatta 15. yüzyılın sonunda Fransiskenlerin şikayeti üzerine papa Venedik gemilerine Yahudi taşıma yasağı koyar. Osmanlılar 1487-88’de, Memluklarla savaş halindedir. Osmanlı İstanbul’undaki ilk Hahambaşı Moşe Kapsali’nin tavrına uyan cemaat, Memlukların elinde bulunan Kudüs’te yapılacak sinagoga bağışta bulunmaz. Yahudilerin, dinsel dayanışma ötesinde geliştirdikleri bu erken vatandaşlık bilinci irdelenmeye değer.

    Osmanlı uyruğu olan Yahudilerle ilgili böyle olaylar çoktur. Örneğin 1524’te, Mısır’ı imparatorluktan koparma planları yapan Vali (Hain) Ahmet Paşa, kendi namına sikke kesmesi için Kahire Darphanesi Emini Abraham de Castro’yu görevlendirir. Castro da durumu padişaha ihbar eder. Bunun üzerine Ahmet Paşa, şehirdeki Yahudilerin çoğunu öldürülmek üzere zindana atar. Yahudiler bu olaydan kurtuluşlarını, yıllarca Purim yortusuna denk bir şekilde kutlamışlardır.

    Avrupa’da bu durum gözden kaçmıyordu. Türklerin 1529’da Viyana önlerine kadar gelmeleri, onları her yerde tuz ve ekmekle karşılayan Yahudilerin hakkındaki dedikoduları arttırmıştı. O yüzden de Barbaros Hayreddin Paşa 1535’te Tunus’tan çekilirken, Alman İmparatoru 5. Karl’ın eline düşen Yahudilerin akıbeti hiç de iyi olmamıştır.

    Kanuni’nin, saltanatının (1520-1566) daha başında çıktığı Rodos seferinde de Yahudi casusların yararlılıklarından sözedilir. Osmanlılar, ajanlarını şövalyelerin yüksek kurulu arasına bile sokmuştu. Haber alma konusunda değil kardinalleri, Papa 6. Alessandro (Borgia) gibilerini bile maaşa bağladıkları bilinir. Bu angajmanlarda ise aracı olarak Yahudilerin baş rolü oynadıkları kesindir. Osmanlıların bu en görkemli devrinin Yahudileri de son derece nüfuzluydular. Bunların prototipi sayılabilecek Yasef Nassi’nin, Kıbrıs seferinin açılmasındaki rolü tartışmalıdır. Daha sefer başlamadan Venedik tophanesinin havaya uçmasında hemen Nassi’nin parmağı aranmıştır. Magosa düşüp Marco Antonio Bragadino’nun derisi yüzüldüğünde, Hıristiyan dünyası bunu sanki Nassi cellatbaşıymış gibi algıladı; yapılan propaganda Türk aleyhtarı olmaktan çok, antisemit bir renge büründü Nassiler 1561 sonrası Filistin’e Yahudi göçünü özendirecek Taberiye projesinin de sahibiydi.

    Avrupa Hıristiyanlarındaki Yahudi düşmanlığı, Osmanlı topraklarındaki Hıristiyanlarda da vardı. Çeşitli dalavera ve bahanelerle onların canını yakıyorlardı. Amasya’da bir cinayet işlenmiş gibi gösterilip bazı Yahudilerin idam edilmesinden sonra, Hekimbaşı Moşe Hamon, Kanuni’den “Yahudiler hamursuz ekmeğini Hıristiyan kanıyla yoğuruyor” gibi suçlamaların bundan sonra bizzat sultan tarafından incelenmesi fermanını koparmıştır. Buna rağmen bazı dengeler bozulduğunda, bizzat padişahın koruması altında bulunan Ester Kira gibilerinin bile canlarını kurtaramadığını da (1600) tarihler yazıyor.

    İzmir’in Girit savaşı sayesinde zenginleşmesi ve büyümesiyle buradaki sosyoekonomik çelişkilerin keskinleşmesi, Sabetay Sevi’nin ortaya çıkmasıyla eşzamanlı sayılır. Sabetay Sevi sadece Osmanlı ülkesindeki değil, Orta Avrupa’daki fakir Yahudilerin de umudu olup Mesih mertebesine çıkartılınca, dindaşları tarafından devlete şikayet edildi. Ucu bugüne kadar uzanan efsanenin asıl kaynağı budur. 2. Viyana kuşatmasında Alman imparatorluk orduları Osmanlıları bozguna uğrattıktan sonra ilerleyip Budin’i kuşattılar. İşte o sırada Avrupa’da Yahudilerin şehrin kurtulması için dua ettikleri dedikoduları doğdu. 2 Ağustos 1684’te İtalya Padua’da bir pogrom düzenlendi. Eylül 1686’da Yahudiler Budin’i Türklerle birlikte savundu ve bunun bedelini de tam anlamıyla ödediler. Sağ kalan birkaçı, başta Almanya olmak üzere çeşitli ülkelere sürüklendi ve oradaki cemaatlerinin topladığı kurtuluş akçası sayesinde serbest kalabildiler.

    Çöküş devrindeki Türk-Yahudi ilişkileri, nitelik açısından gözle görülür bir evrim yaşadı. 1789’da Yahudiler Fransız İhtilali sayesinde eşit vatandaşlık haklarına kavuşmuşlardı. Diğer Avrupa ülkelerinde de Yahudilere haklar verildi. Ama kağıt üstünde sağlanan bu haklar, Avrupa’da antisemitizmin sonunu getirmemişti. Kıtanın en antisemit ülkesinin Rusya olması, Osmanlılarla Avrupa Yahudilerini birleştiren yeni bir noktaydı.

    1876’da Bulgar ayaklanması, arkasından çıkan 1877-78 Rus-Osmanlı savaşı sırasında, Avrupa’da Türk aleyhtarlığı çok yükselmişti. Barbar Türklerin Hıristiyan Bulgarlara nasıl eziyet ettiğine dair haberler gazeteleri kaplıyordu. Osmanlıları destekleyen İngiltere Başbakanı Muhafazakar Disraeli, bu Türk aleyhtarı propagandaya karşı mücadele etmeye çalışıyordu. Liberal Parti’ye ise Gladstone’un liderliğinde bir Hıristiyan kokusu sinmişti; parti, tavizsiz bir Osmanlı düşmanına dönmüştü. Bunun üzerine aslında bir liberal olan Daily
    Telegraph gazetesinin sahibi Edward- Lewy Lawson taraf değiştirdi, Disraeli’nin yardımına koştu, Türkler aleyhine yapılan propagandaya cevap vererek kamuoyunun tepkisini dengeledi. (Daily Telegraph gazetesi, 2007’de Türk düşmanı diye suçlanınca, bu olayı hatırlatarak, biz 1870’lerden beri Türk dostuyuz, diye bir açıklama yapmıştı.) Daily Telegraph’ın müdahalesi olmasaydı, 6 haftada 500’den fazla Türk aleyhtarı gösterinin düzenlendiği İngiltere’nin Osmanlıları desteklemesi çok zorlaşırdı. “Yahudi ve Türk elele; Türk sadece kötü bir adam, ama bu habisler iblisin ta kendisi” gibi feryatlar ortalığı sarmış, “Musa, katmerli başıbozuktur” cinsinden saldırılar alıp yürümüştü.

    19. yüzyılın sonunda, Avrupa’da Yahudiler arasında siyonizm hareketi doğdu. Bu hareketi benimseyenler, Yahudilerin yaşadıkları ülkelerin asla tam parçası olamayacaklarını, hepsinin “anayurtta” yani Filistin’de toplanarak yeni bir devlet kurmaları gerektiğini vazediyordu. Hareketin babası sayılan Theodor Herzl, 2. Abdülhamid’e başvurarak Osmanlıların egemenliğindeki Filistin’e Yahudilerin toplu olarak göç edebilmeleri için izin istedi, ancak bu izni alamadı.

    2. Abdülhamid istese bile Filistin’i “satamazdı”, kutsal topraklarda çok özenli bir politika izlemek zorundaydı.

    Bugün ortaya atılan iddialara göre, Herzl güya 2. Abdülhamid’e Filistin’i “satın almak” için tüm Osmanlı borçlarını ödeme teklifinde bulunmuş, padişah da bunu reddetmiştir. Böyle bir pazarlık söz konusu değildi. O günkü koşullarda, Osmanlı devleti kutsal topraklarda çok özenli davranmak zorundaydı. Bütün büyük devletlerin gözü buradaydı. Dönemin en büyük antisemit devleti olan Rusya, bölgedeki Hıristiyan Arapların koruyucusu kesilmişti. Bu ortamda II. Abdülhamid istese bile Filistin’i “satamazdı”, hatta bütün dünyadan Yahudilerin oraya toplu olarak göç etmesine izin vermesi bile büyük sorun yaratırdı.

    2. Abdülhamid’in aslında hem Osmanlı Yahudileriyle hem de Avrupa Yahudileriyle iyi ilişkileri vardı. Hatta Herzl de, 19. yüzyıl sonunda “Ermeni meselesi” ortaya çıkınca, gönüllü olarak Osmanlıları destekledi, Bernard Lazare gibi diğer siyonistlerle bu yüzden arası açıldı.

    2. Meşrutiyet’in başında, basın özgürlüğü gelince, Osmanlı gazetelerinde Filistin’e Yahudi göçü açıkça tartışılmaya başlandı, siyonist yazılar yayımlandı. Ama ilk antisemit söylemler de o esnada gündeme geldi. İttihatçı Emanuel Karasso’nun 2. Abdülhamid’in hal’inde oynadığı rolü, imparatorluğun tabutuna çakılan son çivi olarak görenler vardır. Gerçi Yahudiler arasında Abdülhamid’i destekleyenler de çıkmıştı; Hahambaşı Moşe Levi, ona yapılanları protesto için istifa etmişti. Çünkü, doğal olarak Osmanlı Yahudileri de, diğer Osmanlılar gibi dönemin çatışmalarında farklı siyasi görüşlere sahiptiler.

    İttihatçıların “Yahudi komplosunun” aleti olduğu dedikoduları, o sırada çıktı. Bunun baş müsebbibi, İngiliz Sefareti’nin dragomanı ve amansız Yahudi düşmanı İrlandalı katolik Fitzmaurice’dir. Fitzmaurice, İttihatçıların panislamist atılımını, Hindistan, Mısır ve İran’daki Müslümanları İngilizlere karşı kışkırtmak için ajan yollamasını, hep “Yahudi komplosu” olarak görüyordu.

    Talat Paşa

    O dönem Hıristiyan Araplar, Yahudilerin bir numaralı düşmanıydı. Hıristiyan Arap gazeteci Necip Nasır’a göre, siyonistler sadece Filistin’i değil, tüm imparatorluğu yutmak peşindeydiler. Hahambaşının şikayeti üzerine Nasır’ın Yahudi aleyhtarı yazılar yazdığı el-Karmil gazetesi geçici olarak kapatıldı. Şamlı Müslüman Arap politikacı Şükrü el-Asali (sonradan Cemal Paşa tarafından asıldı) ise “idare Hicaz’ı bile Yahudilere satacak” diye bir kehanet savurdu.

    Paniğe kapılan hükümet, 1. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, Hahambaşı Hayim Nahum’un protestolarına kulak asmadan siyonistlere sağlanan bütün kolaylıkları devreden çıkarttı, siyonistlere toprak satışı durduruldu. Bu gelgitlere rağmen, 1. Dünya Savaşı’na yakın Dahiliye Nazırı Talat Bey, Araplarla anlaşmaları halinde siyonistlerin projelerine engel olunamayacağını açıklıyordu.

    ‘One Minute’ Davos, İsviçre Dünya Ekonomik Forumu’nda, İsrail’in Gazze saldırısını eleştiren Erdoğan, panel yöneticisinin tutumunu adaletsiz bularak salonu terketti.

    1.Dünya Savaşı öncesindeki 1,5 yıllık kısa dönemde, İngiliz Yahudileri başta olmak üzere, Fransa, Almanya, İtalya gibi Avrupa ülkelerinden siyonistler Filistin’e göç ettiler. Hıristiyan Araplara karşı Müslüman Araplarla aralarında bir yakınlaşma da oldu. Ancak 1. Dünya Savaşı patlayınca, Filistin’deki İngiliz siyonistleri Mısır’a kaçtılar. Osmanlılar içlerinden bir bölümünü de, İngiltere için ajanlık yaptıkları için tutukladı, bunların arasında öldürülenler de oldu. Bu olay nedeniyle Türkler, çok ileri yıllarda Yahudileri “soykırıma uğrattıkları” suçlamasıyla bile karşılaştılar. 1917’de Filistin İngilizlerin işgaline uğradı ve Osmanlıların buradaki 400 yıllık egemenliği sona erdi. Artık Filistin, Türklerin değil, İngilizlerin sorunuydu. Büyük Britanya Hükümeti, daha o günlerde Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulmasına olumlu yaklaştığını belirtti. Müslüman Arap önderlerle siyonist önderler arasında da bir anlaşma oldu: Emir Faysal 3 Ocak 1919’da Haim Weizmann ile bölgede iki halkın ortaklaşa yaşaması konusunda bir anlaşmaya vardı.

    Kurtlar Vadisi Pusu Kudüs Ankara İsrail Dışişleri Bakanlığı, dizideki kanlı İsrail bayrağı görüntüsüne ve “Hep siz mi savaş suçu işleyeceksiniz?” repliğine tepki gösterdi.

    1922’de Milletler Cemiyeti, Filistin’i Britanya mandasına bıraktı. İngilizler, bu topraklarda “Musevilere bir yurt kurma hakkını temin etmekle” görevlendirildi; ama bu, Filistin’de yerleşik olan diğer toplulukların temel hak ve özgürlüklerine hiçbir surette zarar vermeyecekti. O sıralarda Arap ve Yahudilerin birlikte yaşayacakları bir ülke kurulmasından sözediliyordu.

    Ancak 1934’te İngilizler, Musul ve Kerkük petrollerini Akdeniz’e taşımak için Hayfa’yı stratejik bir nokta olarak seçti, ardından burada bir rafineri yapıldı. Bölge artık Büyük Britanya için çok önemli hale gelmişti. İngilizler 1937’de Filistin’deki topluluklara, iki ayrı devlet kurulması teklifini götürdü. Özellikle Araplar karşı çıktı. Bu fikir, ancak 2. Dünya Savaşı sonrasında, uğradıkları büyük soykırım sonucu Yahudilerin kitleler halinde siyonizmi benimseyip Filistin’e akmasıyla, 1947’de gerçeğe dönüştü. Filistin bölündü, ertesi yıl da İsrail kuruldu.

    Alçak Koltuk Krizi Kudüs, İsrail Türkiye’nin İsrail’i eleştiren tutumu karşısında Dışişleri bakan yardımcısı Ayalon, Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikol’u makamına çağırdı ve aşağılamak için alçak bir koltuğa oturttu.

    İsrail devleti kuruldu; Türkiye tanıyan ilk Müslüman ülke

    Hürriyet, 18 Mayıs 1948.

    1948 Kuruluş safhasında her aldığı kararı Sovyetler’e danışmak zorunda olan Türk diplomasisi, önce Saadabad Paktı ile ürkek bir açılış yaptıktan sonra 1936 Montreux Antlaşması’yla Moskova’yı iyice kızdırmıştı. 1939’da Hitler’le flörtü can sıkan Stalin’e karşı müttefik İngiliz-Fransız uçaklarına Bakü’yü bombardıman izni veren gizli antlaşmayı çok geçmeden bilmeyen kalmadı ve Türkiye o tarihten beri kendine eski usul bir koruyucu aramaya koyuldu. Burada da kaderi Siyonistlerle birleşti. Başlangıçta Türkiye ile kalıcı ilişkilere sıcak bakmayan, Siyonizmden ise “solcu” karakteri yüzünden hiç hoşlanmayan Washington ise, Yalta sisteminin iflas ettiği inancıyla dış politikasının anahatlarında dramatik değişimlere gitmek zorunda kaldı. 2. Dünya Savaşı sonrası dünya şekillenmekteydi: Soğuk Savaş’ın “resmî” başlangıcı sayılan Truman Doktrini (22 Mayıs 1947) ve yine aynı yıl yürürlüğe giren Marshall Planı, Türk dış politikasında da makas değişimi yarattı. Sovyetler’in talepleri karşısında bir başına olan Türkiye, 12 Temmuz 1947’de Truman Doktrini vasıtasıyla ABD’den yardım almayı kabul etti; bir dizi başka ülkeyle beraber. ABD, Sovyetler’e karşı siyasi, ideolojik ve askerî cephe oluşturuyordu. Yine de, Türkiye, 29 Kasım 1947’de BM genel kurulunda, Filistin’in parçalanarak İsrail’in kurulmasını öngören plana hayır dedi. Çünkü istikrar yoksunu bir Ortadoğu’dan endişe ediyordu. Ama 14 Mayıs 1948’de İsrail kurulduktan sonra Arapları memnun eden tavırlarına da rastlanmaz oldu. Araplarla İsrail, kuruluş sonrası savaşına tutuşmuşken, 12 Aralık 1948’de BM, üç üyeli bir Filistin Uzlaştırma Komisyonu kurulmasına karar verdi: ABD (İsrail yanlısı), Türkiye (Arap yanlısı), Fransa (tarafsız). Halbuki Araplar böyle bir komisyonun kurulmasına bile karşıydı. Böylece, Arap alemiyle soğukluk başlamış, Türkiye’nin özellikle Ortadoğu politikasının ABD’nin belirlediği yörüngede seyredeceği belirginleşmiş oldu. Tabii, Türkiye’nin NATO’ya girmek için çabaladığını da göz önünde tutmak gerek. Türkiye’yi komisyonda temsil etme görevine münasip görülen antikomünist ve milliyetçi Hüseyin Cahit Yalçın, dönüşünde Milli Şef İnönü’ye İsrail’in tanınmasını önerdi. Türkiye, 28 Mart 1949’da, Filistin mülteci trajedisi ayyuka çıktığı bir zamanda, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke oldu.

    Tel Aviv’de toplanan Yahudi Ulusal Konseyi İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmiş, milli marşları Hatikva’yı söylüyor.

    Süveyş Krizi: Türkiye, Tel Aviv elçisini çekti

    Hürriyet, 27 Kasım 1956.

    1956 Türkiye’de kamuoyu ile devletin İsrail’e yaklaşımı zaman zaman uyuşmaz bir nitelik gösterdi. Hükümetler, zaman zaman kamuoyu baskısı karşısında İsrail karşıtı hamleler yaptıysa da, bunlar ilişkinin genel karakterini yolundan saptırmadı. Kamuoyu baskısının (Arap ülkelerinden de yoğun dış baskı vardı) iş görmesinin örneklerinden biri, 1956 Süveyş Krizi’ydi. Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdülnasır, Süveyş Kanalı’nı millileştirince 29 Ekim 1956’da İsrail, bir gün sonra da Britanya ve Fransa Mısır’a saldırdı. Demokrat Parti hükümeti bu durumdan üzüntü duyduğunu duyurdu, ama NATO müttefikleri Britanya ve Fransa’nın müdahalesinin savaşı durdurmaya yardımcı olduğunu söylemekten de kendini alamadı. (ABD bu krizde İngiliz-Fransız-İsrail cephesine karşıydı.) Türkiye, Batı’yla ilişkisini korumaya çalışırken, Tel Aviv Büyükelçisi Şefkati İstinyeli’yi geri çekti, ama İsrail’e ikili ilişkilerin zarar görmeyeceği garantisini vermeyi de unutmadı. Muhalefet bu kadarcık bir tepkiyi bile hoşgörmedi. CHP’nin yükselmekte olan yıldızı Bülent Ecevit “uygarlığın ileri karakolu İsrail’in meşru müdafaa hakkını kullanmasına” karşı çıkan Menderes hükümetini yerden yere İsrail ise karşılık olarak kendi elçisini çekmedi. Ancak Türk hükümetinin baskısı üzerine elçisini çağırdı. Böylece, diplomatik ilişkiler maslahatgüzar düzeyinde devam etti.

    İngiliz bombardımanıyla yerle bir olan Port Said kentindeki Mısırlı çocuklar, 12 Kasım 1956.

    Çevresel Pakt: İsrail-Türkiye-İran- Etyopya arasında gizli anlaşma

    1958 Britanya’nın Süveyş Savaşı için evde yaptığı hesap pazara uymadı ve Ortadoğu’daki egemen konumunu tamamen ABD’ye kaptırdı. Tabii, Sovyetler’e de iyi bir parsa düştü; bölgenin ABD hegemonyasına girmesinden rahatsız olan Mısır ve Suriye Moskova ile yakınlaştı. Suriye 1957’de askerî yardım almaya başladı; ordusunda buna paralel geniş çaplı tasfi yeye gitti. ABD ile ilişkiler gerildi; tabii Türkiye ile de. Menderes hükümeti sınıra asker yığdı (37.000 kadar). Sovyet lideri Nikita Kruşçof, “roketler bir kere uçmaya başlarsa NATO’nun Türkiye’nin cenazesine bile yetişemeyeceği” tehditlerini savurmuşken, Irak’taki kanlı Temmuz 1958 darbesi Menderes hükümetinin iki ayağını tam anlamıyla bir pabuca soktu. Bir Saddam Hüseyin gelerek ortalığı “yatıştırana” kadar Irak, başta Türkiye olmak üzere Batı Bloku için çok riskli bir alan olmuştu. İsrail de benzer bir tehdit algısı içindeydi. Ortadoğu’nun Arap olmayan ülkeleriyle bir ittifak sistemi arıyordu. Arap ülkelerinin hareket kabiliyetlerini kısıtlamayı öngören Çevresel Pakt böyle ortaya çıktı. Arap dünyasının etrafını çevirecek ülkeler Türkiye, İran ve Etyopya’ydı. Türkiye’nin katılımı elzemdi. 28 Ağustos 1958’de bizzat Başbakan David Ben Gurion’un başkanlık ettiği, Dışişleri Bakanı Golda Meir’ın da bulunduğu bir İsrail heyeti müthiş bir gizlilik içinde Ankara’ya geldi. Ben Gurion’un İsrail’den ayrılışı da saklanmıştı. Askerî üniforma giymiş ve sanki Negev Çölü’ndeki bir askerî tesise gidiyormuş gibi yola çıkmıştı. Aracı, bir uçağın hazır beklediği askerî havaalanına yöneldi ve Ankara’ya uçtu. Gizlilik öyle kesif uygulanmıştı ki, yemek masalarından haber sızmasın diye tecrübeli diplomatlar garsonluk yapmıştı. Bu bir günlük ziyarette Türkiye Çevresel Pakt’a katılmayı kabul etti. Paktın en önemli işbirliği alanlarından biri bir istihbarat ağı kurulmasıydı. Hatırlanacağı gibi, Türkiye’nin İsrail’den istihbarat alma ihtiyacı günümüze kadar ilişkilerin önemli bir unsuru oldu.

    Başbakan David Ben-Gurion ve Dışişleri Bakanı Golda Meir, Knesset toplantısında, 1962.

    6 Gün Savaşı: İşgalci İsrail’e karşı tavır büyüdü

    1967 CIA ve benzeri örgütlerin Türk istihbaratını avuçlarının içine almış olmasından hep şikayetçi olan Başbakan İnönü, Temmuz 1964’te Paris’te Mossad’ın efsanevi başkanı Meir Amit’le buluşarak içeriği kamuoyuna ancak rivayet olarak ulaşan bazı anlaşmalara imza attı. Bir yıl kadar sonra Suat Hayri Ürgüplü’nün kısa başbakanlığında Doğu Bloku’na karşı hayli mahçup bir açılım gündeme geldi. Bu dönemde, kamuoyu yine kendini gösterdi. Ekim 1965’te iktidara gelen Adalet Partisi’nin dayandığı geniş muhafazakar kesim zaten İsrail’e mesafeliydi. Buna Filistin’in emperyalist ABD’ye ve onun korumasındaki İsrail’e karşı mücadele verdiğini düşünen solun da eklenmesi, dış politikayı etkiledi. Kıbrıs konusunda Türkiye’nin düştüğü açmaz ve Johnson Mektubu gibi şoklar yeni ölçütler dayatıyordu; uluslararası platformlarda yalnızlıktan kurtulmak da gerekiyordu. Demirel hükümeti 5 Haziran 1967’de başlayan 6 Gün Savaşı’nda hezimete uğrayan Araplardan yana tavır koydu. Silahla toprak kazanmaya karşı olduğunu, ABD üslerinin kullandırılmayacağını açıkladı. Dahası, Arap ülkelerine gıda ve ilaç yardımı yaptı. İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi için BM’yi göreve davet etti. O tarihten beri “İsrail’in işgal ettiği topraklardan çıkması” içerikli sayısız belgeye imza attı. 21 Ağustos 1969’da Mescid-i Aksa’da çıkarılan yangının ardından Demirel, Türkiye’nin Müslüman ülkelerin yanında yer aldığını açıkladı ve 25 ülkeyle beraber BM Güvenlik Konseyi’nin meseleyi ele almasını istedi. Konsey, İsrail’in Kudüs’ün statüsünü değiştirecek eylemlerini geri almasını istedi. Yine de Türkiye (ve İran), İsrail’le ilişkilerin kesilmesini savundu.

    Uzi Narkis, Moşe Dayan ve İzak Rabin, Kudüs’teki Aslanlı Kapı’dan içeri girerken, 7 Haziran 1967.

    Yom Kippur Savaşı, petrol krizi ve Türk-Arap yakınlaşması

    1973 1971’de Mısır, 1967 savaşında işgal edilen Sina Yarımadası’ndan çekilmesi karşılığında İsrail’e barış önerdi. BM ve Mısır, Sina’nın işgalinin savaş sebebi olduğu konusunda İsrail’i defalarca uyardı. Bir sonuç alınamayınca Mısır 6 Ekim 1973’te (Yom Kippur yortusunda) İsrail’e saldırdı. Savaşın başlarında İsrail’in üstünlüğü görülüyordu. Fakat Mısır’ın beklenmedik bir askerî performans göstermesi üzerine (ABD’nin de önayak olmasıyla) ateşkese gidildi. İsrail’in kayba uğrayabileceği böylece kanıtlanmış oldu. Petrol zengini Arap ülkeleri, İsrail’i destekleyen Batılı ülkeleri “cezalandırmak” amacıyla petrol fi yatlarını arttırıp durdu. Dünya (ve tabii Türkiye de) tam bir petrol krizinin ortasındaydı. Türkiye’nin, çözümüne İsrail’in de gücünün yetmediği sorunları vardı. Bunların başında da zaten solunum darlığı içinde olan ekonomisini felç eden petrol faturası gelmekteydi. Ankara bu savaş sırasında dikkat çekici bir tutum takındı. ABD’nin İsrail’e yardım için İncirlik üssünü kullanmasına izin vermedi. Öte yandan, Araplara yardım ulaştıran Sovyet uçaklarının kendi havasını kullanmasına ses çıkarmadı. Araplar da Türkiye’yi petrol ihracı kısıtlamasından muaf tuttu. Ama bu jestler Türkiye’nin “70 cent’e muhtaç” olmasını önleyemedi. Irak da, Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının yapımı için Türkiye ile anlaşma imzaladı. Bu politika Kıbrıs harekatında semeresini verdi: Libya Türk uçaklarına yakıt sağladı. Ocak 1975’te ise Türkiye Filistin Kurtuluş Örgütü’nü tanıdı. 5 Ekim 1979’da da Yaser Arafat, Ankara’da FKÖ temsilciliğini açtı. Bütün bunlara rağmen Türkiye, İsrail’le ilişkisini kesmedi. 10 Kasım 1975’te BM genel kurulunda, Türkiye “Siyonizmin bir çeşit ırkçılık olduğu”nu söyleyen karar tasarısına olumlu oy vererek İsrail siyasetine ters düşmüş oldu.

    İsrail Basın Bürosu’nun dağıttığı afişte, Kumandan Ariel Sharon, Süveyş Kanalı’nın batı yakasında askerlerine sesleniyor, 23 Kasım 1973.

    İsrail Kudüs’ü başkent ilan etti, Türkiye temsil düzeyini düşürdü

    İsrail ve Mısır liderleri Begin ve Sedat, Camp David’deki uzlaşmadan sonra Beyaz Saray’da barış antlaşmasını imzaladı; 16 Mart 1979.

    1980 İsrail 22 Temmuz 1980’de Kudüs’ü başkent ilan edince, Türkiye, maslahatgüzar seviyesindeki diplomatik ilişkileri ikinci katip düzeyine indirdi. Birkaç yıldır Ortadoğu’da dengeleri değiştirecek başka önemli gelişmeler yaşanmaktaydı. 17 Eylül 1978’de İsrail ile Mısır arasında barış imzalandı (Camp David).
    Arap dünyası Mısır’la ilişkileri askıya aldı, Türkiye ise barışı destekledi. Derin etkiler ve rahatsızlıklar yaratan öbür olay ise 1979 İran İslam Devrimi’ydi. Rahatsız olanlardan süpergüç ABD, seyirci kalamayacağına göre hakimiyetini pekiştirecek karşı hamlelere yöneldi. Başlıca müttefikleri belliydi: İsrail, Mısır, Türkiye, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri. Saddam Hüseyin İran’a saldırdığında da ABD’den her türlü yardımı gördü. 12 Eylül 1980 askerî darbesi ve cunta rejimi de 1965’ten beri uygulanan çok boyutlu politikadan tamamen ABD mihverinde hareket etme politikasına geçişte biçilmiş kaftandı. Ama bu tarihten sonra Türkiye’nin Suriye ve Irak’la ilişkileri bozuldu.

    Şükrü Elekdağ’ın 15 Ekim 1984’te, İstanbul’daki Türk-Amerikan işadamları konferansında “Ilımlı Arap ülkeleri Türkiye’nin koruması sayesinde Ruslardan kaçıp ABD ile anlaşıyor. İsrail’in koruyucu kalkanıyız” demesi tabloyu biraz açıklıyordu. PKK’nın 1984’te silahlı eylemlere başlaması ve Kürt sorununun “düşük yoğunluklu savaş” haline gelmesi de giderek artan bir şekilde İsrail’le yakınlaşmanın yolunu açtı.

    İsrail 1982’de Lübnan’ı işgal etti, 2000’de çekildi. Ariel Şaron, Sabra ve Şatila mülteci kamplarındaki katliamın baş aktörüydü.

    Askerî işbirliğinden gerilime

    1996 Turgut Özal, 21 Nisan 1993’teki ölümüne kadar İsrail’le olan işbirliğinde bazı tabuların yıkılması için çok gayret sarfetmişti. Gerçi kendisi siyasi iktidarının hemen başlarında “Barış Suyu Projesi”nden İsrail’in yararlandırılmayacağı yönünde demeçler de vermişti ama Türkiye Arap komşularıyla su kaynaklarının adil paylaşımı yüzünden çatışıp duruyordu. 1970’lerin sonundan itibaren değişen dengelerle beraber İsrail’le askerî işbirliği sıkılaştı. Askerî modernizasyon projeleri, işbirliği alanlarının başında geliyordu. 1996’da Başbakan Erbakan, bazı bölümleri gizli olan bir askerî işbirliği anlaşmasını İsrail’le imzaladı. Anlaşmanın bilinen kısmı, İsrail pilotlarının eğitiminin Türkiye’de yapılmasını ve ortak tatbikatlar yürütülmesini öngörüyordu. Kürt meselesinin tamamen silahlı çatışma zeminine dökülmesi, İsrail istihbaratının ve “terörle mücadelede İsrail’in tecrübesinin” değerini Türk hükümetleri ve askerî yetkilileri nezdinde arttırmıştı. Siyasi ve/veya silahlı İslam da her iki ülke için ortak tehdit algısı sayılıyordu. Özellikle 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD’nin yürüttüğü “teröre karşı savaş” politikası ve Büyük Ortadoğu Projesi, bu tehdit algısını küresel ölçeğe taşımakla kalmadı, İsrail- Türkiye ittifakını da perçinledi. Fakat İsrail’in Filistin’deki eli silahlı politikaları (2006’da Lübnan saldırısı da tabii), dünya kamuoyunda olduğu gibi Türkiye kamuoyunda da müthiş tepkiler yarattı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki çıkışı, bu yüzden, sadece çok boyutlu politika uygulama çabasındaki AKP hükümetinin değil, dünya kamuoyunun sesi olarak algılandı: “One minute!”

    İsrail’in 27 Aralık 2008’de başlattığı saldırılar sonucu 1400 Gazzeli öldü.
  • ‘Hürriyete susamış’ halk kaymakamı niye dövdü?

    ‘Hürriyete susamış’ halk kaymakamı niye dövdü?

    Meşrutiyet’in 23 Temmuz 1908’de yeniden ilan edilmesinin ardından halk, Osmanlı topraklarının pek çok yerinde olduğu gibi Antep’te de Abdülhamit’in istibdad rejiminden kurtulmanın sevincini sokaklarda kutladı. Reformları uygulamak konusunda ayak direyen Kaymakam Necmeddin Bey feci bir şekilde dövülüp, şehirden kovulacak; fakat sonra Kilis’e kaymakam tayin edilecekti. İttihatçılar, olayın sorumluları hakkında ise tahkikat başlatacaktı. 

    Meşrutiyet 23 Temmuz 1908’de yeniden ilan edildiğinde halk, ülkenin pek çok yerinde kutlama mitingleri yapmış; eski rejimin memurları işlerinin başından alınıp kapı dışarı edilmeye başlanmıştı. Bu mitinglerden biri de Antep’te gerçekleştirilmişti. Meşrutiyet’in ilan edildiği sırada, kentin kaymakamı Necmeddin Bey’di. Lübnan’ın başkenti Beyrut’un 86 kilometre doğusundaki Baalbek bölgesinde doğan ve Arap bir aileden gelen Necmeddin Bey sevilen, örnek bir memur olarak ün kazanmıştı. Göreve başladığı günden itibaren caddeler temizlenir, genişletilir, işinin ehli memurlar çalıştırılır, liyakat önplanda tutulur olmuştu. Antep’in ve civar köylerin güvenliğiyle yakından ilgilenen Necmeddin Bey akşamları şehri bizzat teftiş ediyordu. Fakat Kaymakam bey, Anayasa’nın getirmiş olduğu yeni koşullara uyum sağlayamamıştı. Abdülhamit döneminde Antep’e tayin edilen bürokrat, Anayasa yeniden ilan edilip yürürlüğe girdikten ve İttihatçılar iktidarı fiilen de olsa ele geçirdikten sonra, Anayasa’nın gerektirdiği reformları uygulamak konusunda ayak diriyordu. Kendisini Antep’in tek resmî idarecisi ve otoritesi olarak görüp kendisine karşı gelen Meşrutiyet yanlılarının varlığını kabul etmiyordu. Dünya görüşü siyaseten İttihatçılıktan oldukça uzak olan kaymakam, kaza’nın idare meclisini seçmek için ricada bulunanların başvurularını da cevapsız bırakıyordu. 

    Şehrin önde gelenlerinden Şakir Sabri Yener, bizzat şahit olduğu Kaymakam Necmeddin Bey olayını, Gaziantep Kültür Dergisi’nde neşretmişti. 

    Bunun üzerine Antep’teki İttihatçı yöneticiler kendi aralarında örgütlenerek kaymakamın bulunduğu idare binasına gitmeye karar verdi. Niyetleri, Necmeddin Bey’den Anayasa’nın gerektirdiği yenilikleri uygulamasını talep etmekti. Eylül 1908’de 100 kişiye yakın bir grup şehrin dışında toplandı. Öğleden sonra saatlerinde, davul ve zurna eşliğinde şehre doğru yola çıktılar. Kaymakam bu güruhun bir nümayiş yapmak niyetinde olduğunu anladı ve zabitlerine temkinli olmaları emrini verdi. Topluluk, kaymakamın bulunduğu binaya varıp da güvenlik güçlerinin mukavemetiyle karşılaşınca kapıları kırıp içeriye girerek kaymakamlık binasının avlusunu işgal etti. 

    1920’lerin başından bir Antep panoraması (Violette Cebeciyan Kütüphanesi Arşivi, Halep) 

    Müslümanlardan ve Ermenilerden müteşekkil kalabalık grubu temsilen koyu bir İttihatçı olan Ali Rıza Bey, iki arkadaşıyla birlikte kaymakamın yanına çıkarak, Necmeddin Bey’den taleplerinin yerine getirilmesini istedi. Kaymakamın bunu reddetmesi üzerine ise balkona çıkarak aşağıdakilere hitaben yaptığı kısa konuşmada kaymakamın olumsuz cevap verdiğini bildirdi. Nümayişe iştirak edenlerden 10-15 kişiyi yukarı çıkararak kaymakamı yaka paça aşağı indirtti. Necmeddin Bey’i feci şekilde dövüp, elbiselerini parçaladıktan sonra yalınayak Emirali Hanı olarak bilinen hanın ahırına hapsettiler. Büyük bir hakarete maruz kalan kaymakam, aynı gece Antep’ten Halep’e kaçırıldı. 

    Necmeddin Bey’in dövülmesi olayından sonra, kazaya birkaç hafta sakin ve huzurlu bir hava hâkim oldu. Ancak bu uzun sürmedi. Birkaç gün geçtikten sonra, halkın heyecanı ve coşkusu sönümlendi. Zira İstanbul’daki merkezî hükümet tarafından gönderilen üç müfettiş, olayı soruşturmak üzere Antep’e vasıl olmuştu. Yetkililer hemen işe koyuldular. Yaptıkları tahkikatta göstericilerden Ali Rıza’nın ve diğer beş kişinin gözaltına alınıp, ilgili mahkemece yargılanmaları gerektiğini rapor ettiler. Sonraki gün de bu kişiler Halep hapishanesine gönderildi. Oradan da yargılanmak üzere Bağdat’a nakledileceklerdi. 

    Tutuklulardan üçü Türk’tü. Bunlardan biri Antep’in İttihatçı yöneticilerden Ali Rıza, bir diğeri genç bir hoca olan Mennanzade Mustafa ve sonuncusu ise bir berberdi. Kalan iki kişi de Ermeni’ydi. Bunlardan biri boyacılık işi yapan Corci Barsumyan, diğeri ise vergi memuru olan Robert Taşçıyan’dı. 

    Bu sırada Taşnaksutyun’nun (Ermeni Devrimci Federasyonu) örgütlenme faaliyetleri için Kilikya’daki bölgeleri (Zeytun, Elbistan, vs.) gezen Antepli Taşnaksutyun yöneticileri geri döndüklerinde, tutuklanan iki Ermeni’yle ilgili olarak, hemen yerel İttihatçı üyelerin yanına giderek bu kişilerin serbest bırakılmasını talep ettiler. Ancak soruşturmayı başlatan idareciler oldukça kararlıydı. Taşnaksutyun idarecileri bir sonuç alamadı. Birkaç toplantı yaparak arkadaşlarının özgür kalması için harekete geçtiler; üç kopya dilekçe hazırlayarak imzalar toplamaya başladılar. 300 Ermeni’den toplanan imzalar Dersaadet’teki merkezî hükümete, İttihat ve Terakki (İT) Merkezi’ne ve Halep Valiliği’ne birer kopya halinde gönderildi. 

    İmzalar sonuç verdi. Kısa bir süre sonra Bağdat’tan gönderilen kararın tanınmayacağı, mahkemenin yeniden soruşturma başlatacağı ve nihayetinde de hapishanede tutuklu bulunanların Antep’e geri döneceği haberi geldi. Öğleden sonra, mahkumlarla birlikte, kalabalık bir grup kaymakamlık binasına (Sera) vardı. Yeni kaymakam, ahalinin talebini kabul ederek üç kişinin kefil olması ve gerekli koşulun sağlanması halinde Antep’e gönderilen tutukluları serbest bırakacağını garanti etti. Topluluğun bu 2. gösterisi olaysız geçmiştir. 

    Kaymakamlık binası  Halk tarafından basılıp Necmeddin Bey’in yaka paça derdest edildiği Kaymakamlığın bulunduğu bina. Ali Rıza Bey, bu balkondan kalabalığa seslenmişti. 

    Resmî tarih yazımında ‘Necmeddin Bey Vakası’ 

    Şehrin ileri gelen ailelerinden birine mensup olan Şakir Sabri Yener’in bizzat tanıklık ettiği Antep Kaymakamı Necmeddin Bey’in “dayak olayı”na yönelik hatıralarından burada bahsetmek gerekir. Yener, bu olayla ilgili yaşadıklarını ve görüşlerini Gaziantep Kültür Dergisi’nde neşreder. Yener, 23 Temmuz 1908’deki Jön Türk devriminin hemen akabinde meydana gelen bu olayı hürriyet karşıtı bir memurun başlattığı bir “ayaklanma” olarak tasvir eder. Antep, Abdülhamit’in istibdadından kurtulmanın sevincini aylarca yaşamıştır. Şakir Sabri Yener anılarında şehirdeki atmosferi şöyle tarif eder: “Hürriyete susamış halk ve aydınlar, ülkenin her tarafında mitingler yapıyor, halk hareketleriyle, müstebit memurlar iş başından, hükümet kapısından atılıyorlardı”. 

    Yener, mitingi düzenleyenlerin Antep’e sonradan gelip yerleşen Avukat Ali Rıza Bey ile Antep’in yerli ve ileri gelen ailelerinden Mennanzade Mustafa Bey olduğunu belirtir. Bu mitinge Antep’teki Ermenilerin de iştirak ettiğini yazar. Yener’e göre, bir tellal eşliğinde mitinge davet edilen halk, kısa süre içinde Zerdalilik Mevkii’ne ulaşmış ve muazzam bir kalabalık toplanmıştır. Mitinge katılanlar “inkılap yapılmasına rağmen hâlâ koltuklarından ayrılmak istemeyen eski memur ve meclis-i idare azalarından istifanameler almışlardı” ve Necmeddin Bey’den bu istifaların işleme koyulmasını talep ediyorlardı. Yener, Avukat Ali Rıza Bey’in ateşli bir hatip olup simaca Namık Kemal’e benzediğini anımsar. Ali Rıza Bey kalabalığın toplandığı Zerdalilik’te bir kürsüye çıkarak topluluğa hitap eder ve Meşrutiyet’in bir halk idaresi olduğunu ateşli bir biçimde vurgular. Akabinde “(…) Topluluk (yaşasın hürriyet, yaşasın adalet, yaşasın müsavat, yaşasın uhuvvet) avazeleriyle coşkun bir sel gibi, bugünkü Atatürk Bulvarı yolu ile şehre doğru yol almaya başlar”. 

    Bu sırada Necmeddin Bey’in talimatıyla Atatürk Bulvarı yolu üzerinde güvenlik görevlileri kalabalık grubu durdurmaya çalışır. Ancak kalabalık, bu görevlileri bertaraf ederek hükümet konağına kadar gelir. Grup, içlerinden seçtikleri bir heyeti kaymakamın odasına gönderir. Bu ekip, Yener’in tasviriyle “İstibdadın mücessem bir timsali olan ve devrinde birçok Anteplinin canını yakan Kaymakam Necmeddin Bey’i koltuğundan aldı ve topluluğun eline teslim etti”. Grup da kaymakamı döve döve, karga tulumba Emirali Hanı’na kadar sürükledi. Necmeddin Bey’in linç edileceğini anlayan, Emirali Hanı kiracısı Hancı Ali Efendi adındaki merhametli bir vatandaş kaymakamı zorla kalabalığın elinden aldı, hana tıkadı ve kapıyı kapadı. Bu olayın vuku bulduğu günün gecesi Avukat Ali Rıza Bey ile Mustafa Mennanzade, Halep Valisi’nin bir telgrafıyla evlerinden alındı. İhtilal çıkarmak suçuyla elleri kelepçeli olarak Halep’e sevk edildiler. 10 gün kadar hapiste kaldıktan sonra, Yener’in anlatımına göre Antep İttihat ve Terakki Kulübü İdare Kurulu’nun teşebbüsü ile kurtarılıp Antep’e getirildiler. İstibdadın temsilci olarak görülüp görevinden azledilen Necmeddin Bey, Antep’ten ayrıldıktan sonra İT’ye rağmen Kilis’e kaymakam tayin edildi. 

    ‘Özgürlük, eşitlik, kardeşlik için’  Meşrutiyetin yeniden ilanı, tüm yurtta halk ve aydınlar tarafından kutlanmıştı. İstanbul’daki Meşrutiyet kutlamaları, 1908. 

    Son söz yerine 

    Burada ilginç olan, Abdülhamit rejiminin ve zihniyetinin temsilcisi olarak görülen; Meşrutiyet ve İttihatçılık karşıtı olan bir bürokratın hakkında yapılan şikayetlere ve tahkikata rağmen, görevinde kalmaya ve başka kazalarda kaymakamlık yapmaya devam etmesidir. Bunun önemli nedenlerinden biri Necmeddin Bey’in Mülkiyeli bir Arap olmasıdır. Zira İT, bilhassa Araplarla olan ilişkilerinde siyaseten dikkatli ve özenli davranmaya, onları küstürmemeye gayret eder. Zaten sayıları az olan Arap idarecileri meslekten tard etmeye bir anlamda kimsenin cesareti yoktur diyebiliriz. 

    Bunun yanında her ne olursa olsun Necmeddin Bey, devleti ve hükümeti temsil etmekte, dolayısıyla kendisine yönelik herhangi bir hakaret ve saldırı, otoritesine karşı yapılan herhangi bir saygısızlık, İttihatçılar tarafından merkezî hükümete ve devlete yapılmış kabul edilir. Karşımızda otorite zaafı göstermemek isteyen bir siyasi yapı vardır. Bu zaafın toplum nazarında yaratacağı olumsuz sonuçlardan kaçınmak için merkezî otoritenin yerel temsilcisi olan Necmeddin Bey, görevinde kalmaya devam eder. 

    Bir diğer neden ise Abdülhamid iktidarını ciddi biçimde sarsan Jön Türkler’in, devrimin ilk coşku ve heyecanı geçtikten sonra Anadolu vilayetlerinde somut bir siyasal ve toplumsal örgütlenmeden yoksun oldukları gerçeğiyle karşılaşmasıdır. İttihatçılar kendi bürokratik ve idari kadrolarına sahip değillerdi. Meşrutiyet yeniden ilan edildikten sonra bile Anadolu’da birçok vilayette ve kazada halen Abdülhamid rejimine bağlı bürokratlar iş başındaydı. Otorite zaafına uğramamak adına anayasa ve Meşrutiyet karşıtı da olsa Necmeddin Bey gibi işini layıkıyla yapan idarecileri görevlerinde tutmak zorunda kalmışlardır. Bu durum o dönemde İT’nin ne derece kırılgan bir iktidar bloğuna yaslanmak zorunda kaldığının somut bir tezahürüdür. İlaveten, bu mesele aynı zamanda İttihatçıların “Hürriyet devrimi” dedikleri Meşrutiyet’in ve Anayasa’nın yeniden yürürlüğe girmesinden ne kastettikleriyle de ilintilidir. 

    İT “özgürlük, adalet, kardeşlik ve eşitlik” idealleriyle yola çıkmış, ancak bu ideallerin kuvveden fiile çıkarılması hususunda eli sıkı hareket etmiştir. Adem-i merkeziyetçilik yerine merkeziyetçiliği temel almış; devletin bekasını ve İmparatorluk’un varlığını bütün bu değerlerin üzerinde tutmuştur. Devletin birliği, 1908 Devrimi’ni gerçekleştiren siyasi kadroların her daim temel amacı olmuştur. Dolayısıyla, iktidarın otoritesini temsil eden bir devlet görevlisinin Antep’te böyle bir hakarete uğramasını, devletin kaymakamının bu şekilde derdest edilmesini kendi otorite ve iktidarlarına yönelik bir tehdit olarak değerlendirmişlerdir. Her ne kadar Necmeddin Bey, istibdat taraftarı biri de olsa, her ne kadar ona bu muameleyi reva gören kalabalıklar bunu 1908 Devrimi’nin getirdiği reformların hayata geçirilmesi saikiyle de yapsa, İT için esas olan kendi iktidarının bölünmezliği ve devletin mutlak otoritesidir. 

    Tam da bu noktada 1908 Devrimi’nin, Fransız İhtilali’nden ilhamla benimsediği “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” idealleri sadece kağıt üzerinde kalmıştır. 

  • Mağrip’ten Maşrık’a bitmeyen bir ‘Arap Kışı’

    Mağrip’ten Maşrık’a bitmeyen bir ‘Arap Kışı’

    10 yıl önce Tunus’tan başlayan Arap Baharı’nı, içsavaşların darbelerin, yeni baskıcı rejimlerin eski politikalarla ayakta kaldığı bir dönem izledi. 2018’den bu yana ise ilk vartayı atlatan rejimler “ikinci dalga” ile  sarsılıyor. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da sürekli “buhar” üreten ancak piston olmadığı için dönüşemeyen krizin 10 yıllık muhasebesi.

    Her şey 17 Aralık 2010’da sokak satıcısı Muhammed Buazizi’nin canına tak eden çaresizliği protesto etmek için Tunus’un orta yerinde kendini yakmasıyla başlamıştı. Bu hadise doğudan batıya Arap dünyasını saran büyük bir patlamanın fitilini ateşledi. 6 ülkeyi etkisi altına alan protesto dalgasına Avrupa’da “Halkların Baharı” diye nitelenen 1848 Devrimleri’ne de göndermeyle “Arap Baharı” dendi. Olayları “ayaklanma”, “devrim” diye tanımlayanlar da oldu. 

    Herhangi bir merkezî yapılanmaya tâbi olmayan geniş kitleler, toplumsal ağlar ve yeni teknolojiler yoluyla şenlikli bir gösteri seferberliği ilan ederek tarihe kayıt düşmekle kalmadılar, “Vardık, varız, varolacağız” dediler. Arap Baharı, Batı’nın gelişmiş ülkelerini de etkiledi. “Occupy”, “%99, %1’e karşı”, “M- 15” gibi hareketler ortaya çıktı. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de Türkiye’deki Gezi Olayları’nı Arap Baharı ile değil, Batı’daki protestolarla kıyasladı. 

    Mağrip'ten Maşrık'a bitmeyen bir 'Arap Kışı'-3
    Mübarek’ten öncesi/sonrası  Mısır’da Hüsnü Mübarek yönetimi aleyhindeki eylemler 25 Ocak 2011’de onbinlerce kişinin Tahrir Meydanı’nı işgal etmesi ile başladı.

    Bu sırada 30-40 yıldır başta olan diktatörler devrildi; yeni diktatörler peydah oldu. Düvel-i muazzama, statükoyu sağlamak için dört koldan olaylara müdahale etti. Sarkozy seçim masrafları için yardım aldığı Kaddafi’yi devirmek için Libya’ya karşı bir silahlı müdahale hamlesi yaptı. ABD, İran’ı tehdit etmek için Suriye’de mevzilendi. Rusya, rüyasında bile göremeyeceği bir biçimde “sıcak denizler”e inme imkanı buldu. Türkiye, Suriye ve Libya’da askerî güçlerini konumlandırdı. 

    Bölgede hegemonya peşindeki iki merkez güç, İran ve Suudi Arabistan, kitle dinamiğini kendi çıkarları için köreltmeye çalıştı. Mart 2011’de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn’deki halk hareketini “Tahran’ın beşinci kolu” diye itham ederek ezmek için askerî birliklerini gönderdi. Kısa süre sonra Tahran, Rusya ile birlikte Beşar Esad rejimini halkın protestolarından korumak için ağırlığını koyacaktı. Bölgedeki iki kanat da karşı tarafın halk hareketini desteklerken, kendi nüfuz alanındakini tasfiye etmenin yolunu, protestocuları “terorist” diye itham etmekte bulmuştu. Demokrasi arayışlarını itibarsızlaştırmanın bir başka yolu da, onları cihatçı hareketlerle ilişkili gibi göstererek, mevcut rejimlerin kaosa karşı tek seçenek olduğunda ısrar etmekti. 

    İkinci bahar 

    10 yıl önce Tunus’tan başlayan Arap Baharı’nın ardından, demokrasi ve toplumsal adalet taleplerinin karşılıksız kaldığı, içsavaşların, darbelerin, yeni baskıcı rejimlerin eski politikalarla ayakta kaldığı bir dönem sonrasında; özellikle 2018’den bu yana gençler ve kadınların ağırlıkta olduğu yeni bir rüzgar esmekte. 2011’de vartayı atlatan rejimler bu defa “ikinci dalga” ile sarsılıyor. 

    Üstelik bu yeni dalga, pandemi koşullarında insanlar salgına karşı çaresizlik içinde debelenirken oluştu ve büyüdü. Cezayir, Irak, Lübnan ve en önemlisi Sudan’da beliren bu hareketler bölgedeki ilk dalganın tesadüf olmadığını, kitleleri harekete geçiren siyasal ve sosyal atmosferin daha da ağırlaştığını gösterdi. Ürdün’de 2018’deki kitle gösterilerini başlatan hadise, hükümetin vergileri artıran bir kararnamesiydi. Sudan’da bu tetikleyici, en yoksulların aleyhine olacak şekilde planlanan kemer sıkma politikalarının yaratacağı tahribata rağmen yardımların kaldırmasıydı. Lübnan’da ise internet kullanımına yeni bir vergi getirilmesiydi. 

    Irak’ta toplumsal çatışmalar son yıllarda ayyuka çıkmış durumda. Cezayir’de de toplumsal ve ekonomik meseleler olmakla birlikte protesto gösterilerinin patlak vermesine yolaçan siyasi bir gelişme oldu: Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika, 5. kez başkan seçilmek için adaylığını koymaya kalkınca ahalinin sabrı taştı. Ülkedeki kokuşmuş yönetime karşı haftalar boyunca her tatil günü (Cuma günleri) başkentin sokaklarında büyük katılımlı gösteriler yapıldı. Düşük katılımla gerçekleştirilen başkanlık seçiminden sonra da gösteriler devam ederken pandemi patlak verdi ve rejim bunu bahane ederek gösterilerin sona erdiğini ilan etti. 

    Sudan’da 2018 sonundan beri devam eden gösteriler Ömer Hasan el Beşir’in 30 yıllık diktatörlüğüne son verirken, rüzgar Lübnan ve Irak’a uzandı. Mezhepsel ayrımların çok keskin olduğu bu iki ülkede Şiilerin de gösterilere katılmış olması; Lübnan’da bütün ayrımların ötesine geçen yurttaşlık ve demokrasi taleplerinin öne çıkması; Irak’ta ise hem ABD hem İran’a karşı çıkılması; komplo teorilerinin geçersizliğini ortaya koyuyordu. 

    Örgütlü bir hareketin aktif olduğu Sudan gibi yerlerde düşük yoğunlukta da olsa protestolar devam ediyor. Cezayir’de 2019’daki hareket ise meşru bir temsiliyete ve belirli bir yapıya sahip olmadığı için tekledi. Irak’ta benzer şekilde bu türden meşru muhalefet yapılanmaları yok. Lübnan’da mevcut iktidardan ve seçkinlerden yaka silken ve çok farklı kesimlerden insanların oluşturduğu muhalefet için de bu geçerli. 

    Mağrip'ten Maşrık'a bitmeyen bir 'Arap Kışı'-2
    Günler süren eylem ve çatışmaların ardından 11 Şubat 2011’de Mübarek’in görevden ayrılmayı kabul etmesi sevinçle karşılandı.

    ‘Arap kışı’ 

    Tunus örneğini izleyerek Mısır, Yemen, Bahreyn, Libya ve Suriye’de başlayan gösteriler ilk aylarında oldukça şenlikliydi. Herhangi bir merkezî yapılanmanın yönlendirmesi olmadan, yatay ilişkiler ağıyla kurulan koordinasyon ve kitlesel gösterilerin uyandırdığı umut hissi iktidarları etkileyecek ve değiştirecek güçten yoksun olduğundan diktatörlük kurumları ayakta kaldı ve hareketler bastırıldı (Buhar ve piston metaforu kullanacak olursak, piston olmadığı için buhardan güç elde edilemedi). 

    Ülkelerin siyasal mücadele geleneklerindeki farklılıkların öne çıktığı Arap Baharı’nda Tunus’un “demokrasiye geçiş”i daha da değişik oldu. Diğer Arap ülkelerine kıyasla büyük yıkımlara uğramadan süreci devam ettiren tek ülke olmasının nedenlerinden biri, Bin Ali diktatörlüğünün ordudan ziyade polise dayanmasıydı. Ocak 2014’te yeni bir anayasanın kabul edilmesine uzanan sürecin olağan seyirde sürmesinde, ordunun değişime yolvermesinin önemli bir payı vardı. Milliyetçilerin ve Müslüman Kardeşler’in bu uzlaşmalı geçişi Nobel Barış Ödülü’ne layık görülürken, protestoların gövdesinin diğer Arap ülkelerine nazaran daha sağlam bir sendikal harekete dayandığı genellikle atlanmakta. 

    En büyük yıkımın gerçekleştiği Suriye’de ise, başlattığı ve derinleştirdiği içsavaş için 2013’te İran’ı yardıma çağıracak kadar çıkmaza giren rejim, sonunda Rusya’nın da bölgeye yerleşmesine yolaçtı. Mısır, askerlerin Mübarek’i göndermesinden sonra yapılan ve tarihinin en demokratik seçimi olarak görülen seçimlerden 1 yıl sonra darbeyle eski rayına girerken, Libya ve Yemen’de yıkıcı içsavaşlar devam etti. Bahar şenliği yerini büyük bir karamsarlığa bırakmıştı. Diktatörler devrilirken Tunus’ta 380 kişi, Mısır’da 800 kişi hayatını kaybetse de umut kaybolmamıştı. Ancak halkın özlem ve beklentilerinin gerçekleşmemesi ile rüya kabusa dönmüştü. Neredeyse vekalet savaşları ve dış müdahaleler gibi bütün felaketlerin sorumlusu Arap Baharı oldu. 

    Mısır’da 2013’te Mursi’ye karşı yapılan askerî darbe, yalnızca Müslüman Kardeşler’in önünü kesmedi; Bahar’ın getirdiği kitle seferberliğine de açıkça meydan okudu. Suriye’de 2014-2015’te rejimin bastırmasıyla içsavaşın alevlenmesi sonucu ortaya çıkan siyasal boşlukta “cihatçı” hareketler beklenmedik bir güç kazanarak coğrafi alanda hatırı sayılır bir yaygınlık elde etti. Libya ve Yemen’de özellikle dış güçlerin müdahalesiyle içsavaş neredeyse dönüşsüz bir mahiyet kazandı. Suriye ve Libya’daki kanlı içsavaşta insanlar kitleler halinde özellikle Avrupa’ya göçetmek üzere yollara düştüler. Bu iki ülkenin nüfusunun ciddi bir kısmı “göçmen” oldu. 

    İkinci dalga bu karamsarlığın nasıl aşılacağı üzerine yeni mücadele biçimleri geliştiriyor: Daha fazla gencin, daha fazla kadının katılımı ve daha fazla örgütlülük. Kadınların katılımı Tunus, Lübnan gibi ülkelerde olağan karşılansa da Yemen, Irak gibi kadınların fazlasıyla baskılandığı ülkelerde çok önemliydi. 2019’daki ikinci dalgada kadınların varlığı en üst düzeye çıktı. Sudan ve Cezayir’de de hareketin çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor. 

    Mağrip'ten Maşrık'a bitmeyen bir 'Arap Kışı'-1
    Yemen’de öfke  Yemen’de Tunus’u takiben şenlikli başlayan gösteriler, yıkıcı içsavaşın etkisiyle yerini karamsarlığa bıraktı. Bahar şenliği kışa döndü. 

    Yapısal kriz 

    Arap ulusunun bir bütün olup olmadığına ilişkin tartışmalar belleklerden silindi belki; fakat her önemli bunalımda kurtuluş reçetesi olarak ortaya çıkan akımlar Arap dünyasının bütününü değilse de önde gelen ülkelerini sarsmaya devam ediyor. Arap milliyetçiliği yalnızca Mısır’da Nasır döneminde öne çıkmamış, en azından Irak ve Suriye’de de iktidar düzeyinde karşılık bulmuştu. Bununla kalmamış Fransız sömürgeciliğine karşı Cezayir’deki kurtuluş hareketini derinden etkilemiş ve Cezayir Kurtuluş Cephesi yöneticilerinin sığınağı olmuştu. Siyah hareketinin kendine özgü önderi Malcom X’in de bir dönem bu hareketten etkilendiği unutulmamalı. Müslüman Kardeşler’in Suriye’de daha sert bir tarzla, Mısır’da ise daha çok kültürel ve ticari alanında varolması gibi farklılıklar olsa da, onların da Tunus başta olmak üzere Arap dünyasının bir dizi ülkesini etkilediği biliniyor. 

    Arap Baharı, Arap ulusunun uzun sömürgecilik tarihi boyunca etkileşim içinde olduğuna ilişkin eski tartışmayı da güncelledi. Gilbert Achcar, Halk İstiyor kitabında, aralarındaki bütün farklılıklara rağmen Arap ülkelerinde büyüme oranlarının düşüklüğü, bu rejimlerin neoliberalizmden önce de saplandığı nepotizm bataklığı ve devlet kaynaklarının dar bir çevrenin çıkarı için kullanılmasında nasıl ortaklaştığını çok açık bir şekilde göstermişti. 

    Yapısal kriz karşısında bu ülkelerin özellikle gençlere ve kadınlara hiçbir gelecek vaadetmediğini görmek için, Cezayir’deki “harik” gösterilerinde veya Sudan’da 30 yıllık diktatörlüğün devrilmesinde yer alan kadınların resimlerine bakmak yeterli olacaktır. 

    Arap Baharı’nın birinci dalgasını kanla boğan rejimler, bu bapta herhangi bir iyileşme sağlayamadıkları gibi durum daha da vahim hale geldi. Üstüne bir de pandeminin sosyal etkileri eklendiğinde, sürekli “buhar” üreten bir sosyal yapı ile karşı karşıya olduğumuz meydanda.