Kategori: Siyasi Tarih

  • Refah devleti Uruguay’ı küme düşüren askerî darbe

    50 yıl öncesine kadar “Latin Amerika’nın İsviçre’si” diye nitelenen Uruguay’da 1973’te yaşanan askerî darbe, o zamana dek görülmemiş bir baskı-şiddet dönemini başlatmıştı. Uruguay darbesi, bir millî güvenlik ve beka sorunu olmadığı durumlarda bile kapitalizmin girdiği krize çözüm olarak diktatörlüğün ortaya çıkmasının belirgin örneğiydi.

    Fransız-Yunan sinemacı Costa-Gavras, Yunanis­tan’da Solcu milletvekili Lambrakis’in öldürülmesini 1969 yapımı “Z” adlı filmde ele almış; 1970’te de Arthur London’ın İtiraf kitabından uyarladığı aynı adlı filmi çekmişti. 1972’de kamera­larını gerilla hareketi ve darbeler diyarı Latin Amerika’ya çevirdi. 1970 yazında Uruguay’da yaşa­nan gerçek olaylardan esinlenen “Sıkıyönetim” (État de siège) adlı film; kalkınma yardımlarından sorumlu gibi görünen ama ger­çekte Uruguay polisine işkence konusunda danışmanlık yapan ABD’li görevli Dan Mitrione’nin, şehir gerillası örgütü Tupamaros tarafından kaçırılması ve öldü­rülmesi sürecini anlatıyordu.

    Esas olarak toplumdaki şiddet sarmalına odaklanan filmin gösterime girmesinin ertesi sabahı, 9 Şubat 1973’te, Uruguay Ordusu başkent Montevideo sokaklarında tanklarla arz-ı endam etti. Başkan Juan María Bordaberry’nin atadığı Savunma Bakanı’nı beğenmeyen askerler, durumu protesto ederek emir­leri yerine getirmeyeceklerini bildirmişti. Başkan halkı göreve çağırdı; ordu radyo ve televizyon istasyonlarını işgal etti. İzle­yen günlerde askerle hükümet arasında pazarlıklar başladı ve 12 Şubat’ta ordunun siyasi seçim­lerdeki rolünü kurumsallaştıran bir anlaşmaya varıldı. 23 Şubat’ta hükümeti desteklemek üzere ordu mensuplarından oluşan Millî Güvenlik Kurulu oluştu­ruldu.

    Refah devletini küme düşüren darbe
    Haziran 1973 O zamana kadar darbe geleneği olmayan Uruguay ordusu, hükümetle aylar süren pazarlıklar sonucu 1973’ün Haziran ayında ülke yönetimini ele geçirdi.

    Millet Meclisi ile Millî Güven­lik Kurulu arasında yetki payla­şımı konusunda çatışma, konu­munu korumak isteyen Başkan Bordaberry’nin 27 Haziran’da meclisi feshedip yerine üyelerini kendisinin atayacağı bir Devlet Konseyi kurma kararı vermesiy­le sonuçlandı. Yürütmenin ale­nen eleştirilmesi de yasaklan­mıştı. Bunun üzerine sendikalar hemen bir grev çağrısı yaptı. İki hafta süren grev, sendikalara ve Solcu partilere yapılan acımasız baskı sonucunda bitti.

    Uruguay’da 1985’e kadar sü­recek yeni bir rejime geçilmişti. Görünüşte rejim sivildi ancak ordu tarafından denetleniyordu. Dönemin komşu ülkelerdeki diktatörlüklerinden şeklen farklı olsa da toplumun tarihinde görülmedik bir baskı ve şiddet dönemi başlamıştı.

    Aynı yılın Eylül ayında Şili’de General Pinochet’in Allende yö­netimine yaptığı darbeye kıyasla Uruguay’daki darbe az bilinir. Şili’deki darbe kendine has bir ilerici rejime karşı yapılmışken Uruguay’da böyle bir durum olmadan, üstelik 70 yıldır alt kıtada demokrasi ve refah için örnek gösterilen, “Latin Ameri­ka’nın İsviçre’si” diye nitelenen bir ülkede sırf iktidar paylaşımı uğruna gerçekleşmişti. İnsan haklarına saygıyla, ordunun yurttaşlık bilinciyle örnek göste­rilen ülke, bir anda insan hakları ihlalleriyle anılmaya başlıyordu.

    Uruguay darbesi, bir millî güvenlik ve beka sorunu olma­dığı durumlarda bile kapitaliz­min girdiği krize çözüm olarak diktatörlüğün ortaya çıkmasının belirgin örneği olması açısından önemliydi. Bunu daha iyi anla­mak için ülkenin yakın geçmişi­ne kısaca gözatmak gerekiyor.

    Uruguay 1828’de İngiltere’nin Brezilya ve Arjantin arasında bir tür tampon ülke olarak oluş­turuldu. 20. yüzyıla girerken ülkede iki geleneksel parti vardı: Toprak sahiplerinin çıkarlarını temsil etmesi için kurulan Blan­co’lar (Ulusal Parti) ve başkent Montevideo burjuvazisini temsi­len Colorado’lar (Colorado Parti­si). 1904’te iktidardaki Colorado Partisi’nin başlattığı reformlar sayesinde 15 yıl içinde zamanına göre ileri bir sosyal devlet inşa edildi. Örneğin 1915 gibi erken bir tarihte 8 saatlik işgününden söz ediliyordu. 30 yıllık çalış­manın ardından 60 yaşında emeklilik yalnızca memurlar için değil tarım işçileri hariç tüm işçilere uygulandı. Daha ilginci, 10 yıl çalışan emekçi kadınlara çocuk doğurmak için ayrıldık­larında küçük de olsa bir maaş bağlanmasıydı.

    Siyasi Tarih
    İktidarı kendi elleriyle orduya teslim eden Uruguay Başkanı Juan María Bordaberry’ye göre ülkedeki ekonomik ve toplumsal krizi çözmek için diktatörlüğe geçmek gerekiyordu!

    İngiliz sermayesini kamu­laştıran devlet, ekonominin merkezine yerleşmişti. Elektrik, su, sigorta, banka, ulaşım gibi sektörler tamamen devletin elindeydi. Ayrıca sağlık, eğitim ve altyapıya önemli yatırımlar yapıldı. 1905’den 1913’e millî gelirin beş kat artması da önemli başarıydı. Yönetim kırsal oligar­şinin çıkarları aleyhine geniş kesimlerin hayatını kolaylaş­tırırken, ulusal sermayenin gelişimine de önayak olmuştu. Tarımsal ihracatın kaldıraç işlevi gördüğü bu ekonomi politikası, Uruguay demokrasisinin de temel taşını oluşturuyordu. Bir anlamda orta sınıfın güçlendiril­diği bir demokrasinin inşaı söz konusuydu. Ancak 1929 dünya ekonomik krizi sonrası emtia fiyatları düşünce sistem tıkan­dı ve muhafazakarlar iktidara geldi. 1933’te sivil bir diktatörlük bile kuruldu.

    Ücretlerin bastırıldığı, re­formların tıkandığı bir dönem­den sonra 1942’de Colorado Partisi yeniden iktidara döndü ve ikinci reform hamlesi başladı. 1943’te kırsal kesimde çalışan­lara da emeklilik hakkı tanındı, 1948’de İngiliz şirketlerinin millîleştirilmesi tamamlandı, 1950’de sağlık sigortası getirildi. Bu dönemde kamu yatırımları desteklenirken, ithalat zor­laştırılıp ithal ikamesi yoluyla sanayileşmeye hız verilmişti. 10 yılda sanayi ikiye katlanıp ihra­cat patlama yapınca, Arjantin ve Brezilya’dan gelen tasarruflar da ülkeye yöneldi ve bu sayede finans sektörü gelişti. Uruguay işte tam bu dönemlerde “Latin Amerika’nın İsviçresi” diye anıl­maya başlandı.

    Siyasi Tarih
    1973’ten 1985’e kadar süren baskı ve devlet terörü döneminde her 450 Uruguaylıdan biri siyasi mahkum oldu.
    Siyasi Tarih

    Her şey yolunda gibi görünür­ken 1950’li yılların ortalarından itibaren işler tersine döndü. 2. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı döneminde yün, et ve tarım ürünlerinin fiyatları çok yüksel­miş, Uruguay süreçten çok kârlı çıkmıştı. Ancak savaş koşulları kalkıp bu malların fiyatları düştüğünde bütün avantajını kaybetti.

    İhracat 1952-1959 arasında yüzde 43 azaldı. Para değer kaybetti, ülke bir finans merkezi olmaktan çıktı. Büyüme durun­ca iflas dalgası başladı. Hayat standardındaki düşüş herkesi etkilemişti. Böylece Colorado Partisi 1958’de seçimleri kaybet­ti, Ulusal Parti iktidara geçti.

    Uruguay’da kapitalizmin rekabet gücünü kazanabilmesi için eski sistemdeki sosyal kaza­nımların tasfiyesi gerekiyordu. Ancak siyaset erbabı kurumsal çerçevede bir çözüm üreteme­di. 1967’ye gelindiğinde sistem tıkanmıştı: Hükümet çözüm üretemiyor, demokrasi işlemi­yordu. Aynı yıl yapılan seçim­lerde Colorado Partisi yeniden iktidara geldi.

    1968, Uruguay için siyasal, ekonomik ve toplumsal krizin tırmandığı bir yıl oldu. Enf­lasyonun yüzde 130’u aştığı ülkede işçiler ve öğrenciler ayaktaydı. Ücretlerin dondu­rulması, demokratik hakların kısıtlanması, grevleri ve öğrenci olaylarını alevlendirdi. Tam da bu dönemde adını İspanyol sömürgecilerine karşı savaşan İnka isyancısı Tupac Amaru’dan alan Tupamaros şehir gerillası hareketi öne çıktı. Tupamaros, Bolivya’daki Che’nin gerillala­rından farklı olarak kırda değil kentte örgütlenmişti. Ülkenin 2.6 milyon nüfusunun 1 milyonu başkent Montevideo’da yaşı­yordu. Tupamaros banka soyup yoksul halka dağıtıyor, böylece yoksul halkın da sempatisini ka­zanıyordu. Eylemlerinde kimse de ölmüyordu.

    Siyasi Tarih
    Diktatörlük dönemini cezaevinde geçiren ve Tupamaros’un tarihî simalarından olan Mujica (solda), 2010’da başkanlık seçimlerini kazandı.

    1968’den itibaren örgüt adam kaçırma, bombalama, fabrika yakma gibi eylemlere de başla­yınca iktidar paniğe kapıldı. ABD ise iktidar değişikliğine gidile­bileceği endişesiyle hükümetin baskısını örgütlemek üzere ülkeye özel uzmanlar, işkenceci­ler gönderdi. Bir yandan da aşırı Sağcıların örgütlenmesiyle ölüm mangaları kuruldu. Costa Gav­ras’ın “Sıkıyönetim” filmi işte tam da bu dönemi ele alıyordu.

    1971 seçimleri alarm zillerini çaldı. Sol partiler ve Hıristiyan Demokrat Parti, Şili’deki Allen­de’yi iktidara getiren ittifaka benzeyen Frente Amplio’da (Ge­niş Cephe) birleştiler. Tupama­ros seçim sırasında ateşkes ilan etti. Solun iktidar olma ihtimali kurulu düzeni tedirgin ediyor­du. İktidarın düzenbazlıkları altında yapılan seçimlerde Geniş Cephe’nin adayı Frente Amplio yüzde 18 oy alabildi. Ekonomik durumu düzeltmekten aciz yeni başkan Juan María Bordaberry gerillalara karşı mücadeleyi esas aldı ve polisin yerine orduyu göreve çağırdı. O zamana kadar Uruguay Ordusu’nun bir darbe geleneği yoktu; 1933’teki darbe bile polis aracılığıyla gerçekleş­mişti. Ancak toplumsal uzlaş­manın zeminin kalmadığı bir dönemde kartlar yeniden karıl­maktaydı. Başkan Bordaberry, gerillaların kökünü kazımak için 15 Nisan 1972’de savaş ilan etti ve ordu büyük bir vahşetle birkaç ay içinde Tupamaros hareketini ezdi.

    Siyasi Tarih
    Uruguaylılar 1996’dan beri her 20 Mayıs’ta gözaltında kaybedilenlerin anısına düzenlenen “Sessizlik Yürüyüşü”nde biraraya geliyor. Geçen ay düzenlenen yürüyüş…

    Böylece ekonomik krizden rejim krizine ve oradan da askerî müdahaleye yani demokrasi­nin tedavülden kaldırılmasına hızlı bir geçiş yapıldı. Başkana göre özgürlüğü kurtarmak için diktatörlüğe geçmek gerekliydi! Darbenin yapıldığı 1973’le 1977 arasında işçiler reel ücretlerinin yüzde 30 düştüğünü gördüler. Ekonomi liberalleştirilirken iş­gücünün maliyeti de düşürülü­yordu. 1985’e kadar yurttaşların toplumsal ve demokratik hakları kısıtlandı. Küçük ülkede 6 bin kişi (her 450 kişiden biri) siyasi mahkum oldu; 116 ölüm (suikast, gözaltı ölümleri, “intiharlar”) ve 172 “zorla kaybetme” vakası tespit edildi.

    Siyasi Tarih
    Görev yaptığı beş yıl boyunca ülkesinin karanlık geçmişiyle yüzleşmesi için çabalayan Mujica (Pepe) mütevazı yaşamıyla da tüm dünyada sempati topladı.

    İlerleyen yıllarda, diktatörlük döneminde kaçırılan çocuklar, kayıplar ve yargılamalarla yüz­leşmek, hesaplaşmak için yoğun çaba sarfedildi. Hapsedilenler, kaybedilenler tek tek tespit edilip akıbetleri ortaya çıkarıldı. Vahşi devlet terörünün mağ­durlarına, kurbanlarına ilişkin belleğin yeniden inşaı için giri­şimler diktatörlüğün suçlarının dökümünü çıkarmakla kalmadı, bu suçları kısmen de olsa kovuş­turdu. Örneğin 2006’da birkaç eski asker ve polis, üç Solcu mi­litanın “kaybolmasından” dolayı mahkum edildi. Aynı yıl döne­min Başkanı ve Dışişleri Bakanı 4 cinayetten sorumlu olarak 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

    Tupamaros’un tarihî simala­rından “Pepe” Mujica 2010-2015 arasında Frente Amplio’nun adayı olarak başkan seçildi. Uru­guay, mütevazı hayatıyla dikkat çeken Mujica döneminde kendi karanlık geçmişiyle yüzleşme imkanına sahip oldu.

  • Bay Pinochet ve pis işleri tarihin çöplüğüdür yeri

    1973’te Allende hükümetini CIA destekli bir darbeyle yıkan Pinochet, 20 yıla yakın iktidarda kaldı. Bu dönemin sonlarındaki referandumda, satın alınmış 3-5 “hokkabaz”a oy bölmek için kurdurulmuş partilerin desteğini aldı. İşe yaramayınca da Solcu, demokrat, vatansever taklidi yapan “kerkenezler”le birlikte tarihin çöplüğüne gitti.

    Bizde bir kuşağın Nejat Yavaşoğulları’nın aşırı didaktik şarkısıyla da öğrendiği üzere, 1973’ün 11 Eylül gününde Şili’de bir askerî darbe yapılıyor. Yine şarkıdan öğrendiğimiz kadarıyla, darbe öncesi Şili’de Salvador Allen­de yönetiminde bağımsız ve ülkenin zenginliklerini halkla paylaşan bir yönetim var.

    Allende demişken, ken­disinin siyasi hayatı elbette çok daha eskiye dayanıyor. 2. Dünya Savaşı öncesinden beri Şili siyasetinde etkili bir aktör. O kadar ki bu durum CIA’in de dikkatini çekiyor ve Allende’nin önünü kesmek için 1960’lardan itibaren milyonlarca Dolar har­cıyorlar. Allende’nin rakipleri­nin kampanyalarına el altından milyonlar akıtıyorlar. Olmadı, Allende’nin oylarını bölmek için karşısına Solcu taklidi yapan soytarılar çıkarıyorlar ama adamı ancak 1970’e kadar engelleyebiliyorlar.

    Allende seçimleri kazanıyor kazanmasına da, daha mazba­tasını alamadan CIA bir darbe girişimi daha tezgahlıyor. Dar­beyi engelleyen dönemin Şili Genelkurmay Başkanı’nı başka bir generale öldürtüyor ama Allende yine de başa geçiyor.

    Sonrası şarkıdaki gibi işte: Allende bakır madenlerini kamulaştırıyor, daha önce baş­layan toprak reformunu hızlan­dırıp topraksız köylülere toprak dağıtıyor. Bakır madenlerinin sahibi 3 Amerikan şirketi ve bu durum ABD’yi daha da kızdırı­yor. Ancak eğer aklımda yanlış kalmadıysa, bakır madenleri­nin kamulaştırılması da zaten önceki hükümet döneminde alınan bir karar.

     “Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir” (Henry Kissinger, 1975).

    resim_2024-08-26_010430077

    E, CIA de boş durmuyor. Önce Şili’deki taşımacılık şirketlerine milyonlarca Dolar aktarıp şir­ketlerin greve gitmesini sağlı­yor. Yetmiyor, meclisteki dinci ve milliyetçi blok “Allende ülkeyi totaliter bir rejime sürüklüyor, biri bişi yapsın” diye karar alıyor.

    Mesajı elbette CIA alıyor ve “Darbe Yapma Üniversitesi” ola­rak da bilinen ABD’nin Panama kanal bölgesinde açtığı “U.S. Army School of the Americas” mezunlarından Pinochet’i gö­revlendiriyor. “Totaliter rejim­den korumak adına” Allende’yi deviren Pinochet, bu totaliter rejimden koruma görevini 20 yıla yakın süre devam ettiriyor. Koruyor da koruyor.

    Mesela bakır madenleri dışın­da neredeyse her şeyi özelleşti­riyor. Bakır madenlerinin eski sahibi Amerikalı şirketlere de yüzlerce milyon Dolar ödüyor; böylece CIA’in yatırımları geri dönmüş oluyor. Yalnız özelleşti­riyor da, en yüksek parayı verene mi satıyor ülkenin malını mül­künü? Yoo. Misal Pinochet’in ka­fasız ve işe yaramaz bir damadı var; kızıyla evlendiğinde gariban bir orman memuru. Özelleş­tirmeler sonucunda dünyanın sayılı Dolar milyarderlerinden biri oluveriyor. Pinochet’in ya­nında-yöresinde kim varsa zaten milyoner hâline geliyor.

    Ha bu sırada alım gücü düş­tükçe düşüyor, ülke çöktükçe çöküyor. Bu Pinochet de resmen çizgiroman kötüsü olmaya ye­min etmiş; ülkeyi soyup soğana çevirdiği yetmiyormuş gibi çok özel bir kokain ticaretinin de tepesinde. “Kara Kokain” diye tespiti daha zor bir türü ürettirip ek iş olarak da bunun ticaretini yapıyor. Kendinden emin ha. 10 binlerce insanı öldürmüş, 100 binlerce insanı hapislerde süründürmüş… Herhâlde halka sorsa halk da “Tabii abi, bizi soyup soğana çevirmeye devam et; dünyaya kokain sat; gıkını çıkartanı derdest et; olmadı öldür; iyi böyle aynen devam” der diye düşünmüş olacak ki “Bir 8 yıl daha canınıza okuyayım mı? Damadım, ailem, kapı itlerim milyarder oldu, neden daha da zengin olmasınlar ki?” diye bir referanduma gidiyor.

    Referandum da enteresan. Pi­nochet İttifakı’nda aslında bir tek Pinochet’in olmasını beklersiniz ama adam bakıyor ki pabuç pa­halı, gidip karşısındaki partiler­den adam satın alıyor. Pinochet’i destekleyen partilerden biri Sosyal Demokrat Parti mesela (ama bunun ülkedeki yılların Şili Sosyal Demokrasi Partisi’yle ala­kası yok). Pinochet’in satın aldığı üç-beş hokkabaz tarafından oy bölmek için kurulmuş, kurdu­rulmuş. Peki Şili halkı keriz mi? Bu sahtekarlara kanmıyor elbet­te. Solcu taklidi yapan, demokrat taklidi yapan, vatansever taklidi yapan kerkenezleri de Pinoc­het’le beraber tarihin çöplüğüne gönderiyor.

    66-67 HAFIZA

    Adam kazanırım sandığı referandumda tokadı yiyince, önce bir gidip orduya yalvarıyor darbe yapsınlar diye ama, artık karşısındaki ittifakın adamları ABD’yle de görüşmüş. Adamlar muhtemelen “kaybettin abi, uzatma” diyor. Yine muhteme­len Pinochet bu kokain işinden pay da vermemiş başkasına ve diğer yandan da Soğuk Savaş’ın sonundayız; ABD’nin artık ken­disine yeni tür bir imaj bulması lazım.

    Tabii insanlar yürekleri­nin soğuması için bir müddet daha beklemek zorunda. Savaş sonrasında Almanya’da bile “denazifikasyon” denen Nazi’leri görevlerinden alma ve cezalan­dırma işi yıllarca sürdü; Şili’de de Pinochet ve kapı itleri hemen cezalandırılmıyor.

    Yavaş yavaş, siga siga hemen hemen 20 yıl içinde ülke mik­roplardan büyük oranda temiz­leniyor ve şanlı Şilimiz bugün Dünya Demokrasi Endeksi’nde 19. sıraya kadar çıkıyor. Nejat Yavaşoğulları abimizin dileği az-çok gerçekleşiyor. Darısı şu an o listede ilk 100’e bile giremeyen ülkelerin başına.

  • Doğal felaketlerin siyasi yağmacıları ve George Bush’a bye bye

    18 sene önce New Orleans’ı yıkıp geçen büyük kasırga sonrası -üstelik tehlike önceden biliniyorken- bölgede önlem alınmadığı ortaya çıkmış, “devletinin yanındaki” basın kuruluşları 10 binlerce insanın yaşadığı felaketi “birçok yağmalama olayları yaşanıyo” diye vermeyi tercih etmişti. ABD’nin AFAD’ı diyebileceğimiz FEMA’nın başındaki yetersiz ve yalancı şahıs ise “Asrın felaketi, kim olsa yapamazdı” falan demiş; Allah’tan ülkenin büyük çoğunluğu aklını yitirmediği için “Ay, dur yaraları sarsın, biraz süre verelim, bir dönem daha belki” falan demeyerek Bush’u ve partisini İzmir Marşı’yla uğurlamıştı.

    Tarih boyunca büyük felaketler ve savaşla­rın ardından ama izinli ama izinsiz sayısız yağma ya­şandığı şüphesiz. Ancak yağ­ma, her zaman ilk aklımıza geldiği hâliyle insanların ken­dilerine ait olmayan malları sahiplenerek götürmesi şek­linde gerçekleşmiyor.

    Yağmanın her şekliyle ya­saklanması, biliyorsunuz as­lında göreceli yeni bir şey. Es­kiden savaşlar sonrası muzaf­fer komutanlar askerlerine fethettikleri şehri yağmalatır; devletler rakip ya da düşman devletlerin gemilerini yağma­lasın diye korsanlara icazet verir; muzaffer ordular kaybe­den tarafın insanlarını köle­leştirip satar ya da kullanırdı. Yağma ancak yakın tarihte suç olduğuna göre, gelin çok daha yakın bir tarihe, 18 yıl öncesi­ne bakalım.

    2005’te Katrina Kasırga­sı ABD’nin New Orleans şeh­rini berhava ederken, kosko­ca haber kuruluşları; günler­ce evlerinin tavanaralarında, çatılarında bir türlü gelmeyen devlet yardımını bekleyen on­binlerce felaketzedenin du­rumu ve yardım organizasyo­nundaki kepazelikler yerine, kasırganın ardından yaşan­dığını iddia ettikleri “yağma” olaylarına odaklandı. Bugün hâlâ Katrina Kasırgası’yla ilgi­li bir görsel malzeme araması yaptığınızda; Siyah bir gencin göğsüne kadar suların içinde, bir elinde peşinde sürüklediği ve içinde ne olduğunu bilme­diğimiz bir çöp poşeti, diğer elinde 12’lik kola paketiyle görüldüğü fotoğrafı bulabilir­siniz. Dave Martin’in çektiği fotoğrafın “altyazısı” çok net: “Bir dükkânı yağmalayan genç bir adam”.

    Aynı felaketle ilgili kar­şımıza çıkan ikinci fotoğraf­ta ise yine göğüslerine kadar suyun içinde, bir şeyler taşı­yan iki Beyaz var. Resimaltı bu kez farklı: “İki şehir sakini, buldukları ekmek ve içecek­leri taşırken”. Sular altındaki şehirde, evine yiyecek-içecek bir şeyler taşıyan genç Siyah “şehrin sakini” bile olamıyor. Yine aynı hadiseden başka bir fotoğrafta da bir dükkanın ca­mından çıkan bir Siyah ve üç metre ötesinde elindeki tor­banın içine bakan bir Beyaz adam görüyoruz. Resimaltı: “Bir şahıs [kendisine ait] tor­basının içine bakarak yürür­ken diğer şahıs camları kırıl­mış dükkandan dışarı fırlıyor”.

    Katrina Kasırgası, Geor­ge W. Bush’un başkanlığının son döneminde yaşanan dev beceriksizlik, basiretsizlik, yeteneksizlik, hamiyetsizlik, liyakatsızlık ve ayrımcılıkla birlikte tarihe geçti. Kasırga­nın geleceği de etkisinin ne olacağı da gayet iyi biliniyor­du. Hatta örneğin, fırtınadan etkilenen eyaletlerden hami­yetsiz başkan Bush’un kardeşi Jeb Bush’un valisi olduğu Flo­rida’da gayet güzel önlemler alınmıştı. Ancak ülkenin en fakir şehirlerinden biri olan New Orleans’ta doğru-dü­rüst hazırlık yoktu. Tabii diğer yandan New Orleans, aklım­da yanlış kalmadıysa 1870’ler­den bu yana sadece ve sadece Demokrat Partili adayları be­lediye başkanı yapmış; son dö­nemini yaşayan Bush’un par­tisine hemen hiçbir zaman oy vermemiş bir şehir.

    Gerçeği yağmalayanlar Dave Martin imzalı bu fotoğraf, halen Katrina Kasırgası ile ilgili bir görsel araması yaptığınızda ilk karşınıza çıkacak karelerden. Fotoğrafın açıklamasında “Bir dükkanı yağmalayan genç bir adam” deniyor. Benzer durumda Beyazların kareleri ise “Buldukları yiyecekleri taşırken” gibi altyazılarla paylaşılıyor.

    New Orleans’ta tahliye em­ri geç de olsa gelmişti ama ev­lerini tahliye etmesi gereken insanların çoğunun otomobi­li yoktu. ABD’de toplu taşıma zaten İstanbul’da taksi bul­maktan beter. Tahliye emrin­de, otomobili olmayan ya da yaşlı ve engelli şahıslarla ilgili hiçbir destek de yok.

    ABD’nin AFAD’ı diyebi­leceğimiz FEMA, o dönemde gerçekten mal değnekleri ta­rafından idare edildiğinden, burada görevli yetkili hemen herkes artık Bush’un torpiliy­le mi her nasılsa görevlerine geldiğinden, felaket yöneti­mini ellerine-yüzlerine bu­laştırıyor. Bu arada Allah’ın yeteneksiz bir kulunu gidip FEMA’ya direktör yapmış­lar; başında yanlış hatırlamı­yorsam Michael Brown diye biri var; resmen “Better Call Saul”daki Saul Goodman gi­bi bir herif, dandik bir avukat. CV’sinde falan yalan söyleyen, hukuktan ziyade para peşin­de koşan, daha sonra da ihti­mal güzel bir bağış yaptığı için zerre tecrübesi olmadığı hâlde FEMA’nın başına getirilen bir herif. Utanmadan göreve gel­dikten sonra Oklahoma’da kü­çük bir şehirde çalışırken “acil durum hizmetleri” yetkilisi olduğu yalanını yazıyor; daha sonra şehrin sözcüsü “Yok yav, o bizde daha çok stajyer gibi bir şeydi, işe vaktinde gelir gi­derdi, o kadar” diye bu arkada­şı yalanlıyor.

    Anlayacağınız FEMA’nın başında bu işlerden hiç anla­mayan, eğitimini de bu alanda almamış mankafalının teki var. Hâliyle felaketten sonra zerre utanma-sıkılma olmadan “Aaa, ama biz bu kadar insanın et­kileneceğini bilmiyorduk kii” diyebiliyor. Sanki oğlunun sün­neti için alışveriş yapmış. Bin­lerce insan sokakta, aç ve su­suz kalınca utanmadan bir de “Beklentimizin çok üzerinde insan geldi, asrın felaketi, kim olsa yapamazdı” falan diyor.

    Son dönemini yaşayan Başkan Bush, ancak gün­ler sonra bir yardım paketi­ne onay vererek 7.200 askerin bölgede görevlendirilmesini lütfen emrediyor. New Orle­ans belediyesinin afet koordi­nasyon sorumlusu Terry Eb­bert, açık açık “FEMA falan yok, günlerce FEMA’dan tek bir insan bile gelmedi buraya. En sonunda geldiklerinde de ne yapacaklarını bile bilmi­yorlardı, sıfır koordinasyon!” diyerek hükümeti eleştiriyor. Dönemin belediye başkanı Ray Nagin yardımların yeter­sizliğini vurguluyor; Bush’a felaketten önce neler olabile­ceğinin harfi harfine anlatıldı­ğı ve önlem alınmadığı ortaya çıkıyor; milletindense devleti­nin yanında basın kuruluşla­rı 10 binlerce insanın yaşadı­ğı felaketi “birçok yağmalama olayları yaşanıyo” diye verme­yi tercih ediyor.

    Ha yağma hiç mi yok? Var elbette. Bana sorarsanız New Orleans’taki ilk yağma bizzat bu yandaş basın tarafından yapılıyor: Gerçeği yağmalıyor­lar. Yukarıda bahsettiğim fo­toğrafı hâlâ aynı resimaltıy­la satıyorlar. Zaten daha sonra Columbia Journa­lism Review’da Ko Bra­gg’ın da isabetle buyur­duğu üzere, olay yerine intikal eden gazetecile­rin bir kısmı sadece “yağ­ma haberi” yapmak üzere oraya geliyor ve ortada bir yağma olmadığı hâlde çoğu defa çektikleri fotoğrafları kasıtlı olarak “yağma” başlı­ğıyla yolluyorlar. Daha ilgi çe­kici, daha dikkat uyandırıcı, daha “tık alıcı” diye bire bin katıp, masum insanlara hiç çekinmeden iftira atarak gerçeği yağmalıyorlar.

    İkinci yağma, biz­zat kendi seçmeni olarak görmediği bölgelere yar­dım götürmeyi gecikti­ren hükümet tarafından gerçekleştiriliyor. Kendi beceriksizliklerini, yeter­sizliklerini, ahlaksızlıkları­nı, kimbilir FEMA ve diğer yardım kuruluşları üzerin­den yaptıkları dev hırsızlık­ları örtmek için tüm muhalif sesleri susturup “siyasetin za­manı değil” diyorlar. İnsanla­rın çaresiz öfkesini belki üç-beş tanesi gerçek ama çoğu kendi kuklalarınca uydurulan yağma haberlerine yönelte­rek siyasi yağma yapıyorlar. Allahtan ABD’nin büyük ço­ğunluğu aklını yitirmediği için “Ay, dur yaraları sarsın, biraz süre verelim, bir dönem daha belki” falan demeyerek baş­kanın partisinin iki dönem­lik iktidarına son verip, onla­rı İzmir Marşı’yla uğurluyor. Yerine de işte çok bilmişlerin “Amerikalılar siyah bir adaya oy vermez”; bizden bir takım namussuzun da “Amerika o siyahı başkan seçsin Taksim Meydanı’nda eşek gibi anırı­rım” dediği Hüseyin Barack Obama’yı çatır-çatır başkan seçiyor. Son dönemini yaşayan Bush’un bu siyasi yağma giri­şimi de elinde patlıyor.

    Bir de tabii en başta belirt­tiğimiz, “sözde yağma” fotoğ­raflarına resimaltı yazarken bile sergilenen ırkçı yağma var. Siyah bir genç sular altın­daki bir kentte elinde ekmek ve kolayla görüntülendiğin­de yağmacı sıfatı yapıştırmak için hiç vakit kaybetmeyen­ler, benzer görüntülerin kah­ramanları beyaz olduğunda “insancıklar yiyecek bulmuş” diye geçiştirebiliyor. Toplum­daki ırkçı önyargıları yağmala­makla kalmayıp daha da besli­yor, bir içsavaşın fitilini ateş­lemeye bile çekinmiyorlar.

    Yani özetle, tarihte her fe­laketin ardından illa ki bir sorumlu aranıyor. Ancak bu sorumlu doğrudan felaketle ilgisi olmayan insanlar olu­yor. Böylelikle asıl sorumlu­lar gizleniyor; beceriksizlikle­ri, yetersizlikleri, hırsızlıkları örtülüyor. Hele işin içinde bir de ırkçılar varsa, bunlar da ge­nellikle muhalif göründükleri diktatörlükleri korumak için halkın haklı öfkesini kendisini savunma imkanı ve cevap hak­kı olmayan azınlıklara yönelti­yor. Genelde tabii.

    ­

  • Zelzelenin kendisi çok ama yayın neredeyse yok

    Osmanlı basınında deprem üzerine yayınlar neredeyse yoka yakındır. Ali Muzaffer Bey’in kaleme aldığı Zelzele Hakkında Malumat (1897) isimli eserde, dönemin büyük biliminsanlarından Seydişehri Mahmut Esat Efendi’nin yazara hitaben gönderdiği bir mektup da yer alır. 1909 tarihli Şehbal mecmuasında ise “Sismograf / Zelzele-nüvis aleti nasıl çalışır?” başlıklı bir yazı bulunmakta.

    Osmanlı basınında 1831’de çıkmaya baş­layan ilk gazetemiz Takvim-i Vekayi’den Arapça harflerin kaldırıldığı 1928’e kadar; deprem felaketi ile ilgi­li bir döküm veya bir kaynak taraması bulunmamaktadır. Bu süre zarfında kitap, maka­le, gazete yazısı gibi şekillerde yazılmış yayınlar hakkında da derli toplu bir çalışma yoktur. Bugüne kadar yaklaşık 200 yıllık zaman diliminde, elbet­te depremler ile ilgili haberler, jeoloji ile ilgili birtakım yayın­lar, görsel malzemeler bulu­nuyor. Bunları biraraya getirip hiç olmazsa dijital bir arşiv­leme yapılması büyük bir ge­reklilik.

    Sahaflık hayatım boyunca Prof. Celal Şengör dışında Os­manlı basınında jeoloji alanın­da basılı yayınları toplamaya çalışan bir kimseyi görmedim. Kendisi deprem, arziyat yani jeoloji ve fen bilimleri alanın­da basılı bütün kaynakları top­lamayı hâlen ısrarla sürdür­mektedir.

    1897 tarihli Zelzele Hakkında Malumat isimli eser, günümüz harfleriyle basılmayı bekliyor.

    Eski harflerle basılmış eserler içinde “Zelzele” başlık­lı olanların sayısı bir elin par­maklarını geçmez. Bunların içinde biri, depremler üzerine döneminin bilgilerini yansı­tır. İzmirli bir yazar ve çevir­men olan Ali Muzaffer Bey’in kaleme aldığı Zelzele Hakkın­da Malumat (1897) isimli eser, İstanbul’un ünlü Ermeni ya­yıncılarından Kasbar Efendi tarafından adına kayıtlı mat­baada basılmıştır. 139 sayfa­lık küçük boyutlu (16×11 cm.) bu eser, Maarif Nezareti’nin 12 Haziran 1313 tarihli ve 403 sayılı ruhsatıyla Kasbar Efen­di’nin Bâbıâli Caddesi’nde 25 numaralı matbaasında üretil­miştir.

    Ali Muzaffer Bey, Sultan 2. Abdülhamid döneminde İz­mir’de bir süre Hizmet gazete­si gibi süreli yayınlarda yazı­lar yazmıştır. Kamil Paşa’nın mektupçusu Rusçuklu Hayri Bey’in yeğeni olan Ali Muzaf­fer, 1894’te İstanbul’a taşınmış ve hemen 1 sene sonra Kürre-i Arzın Suret-i Teşekkülü isim­li eserini 1895’te İstanbul’da yayımlamıştır. İstanbul’da Saadet gazetesinde yazarlık, Marifet dergisinde ise başya­zarlık yapmıştır. İyi derecede Fransızca bilen Ali Muzaffer, Werther’den çeviriler de yap­mış ve yayımlamıştır. 1896’da yazara rütbe-i sâlise ihsan buyrulmuştur. 1912’de öldüğü tahmin edilen Ali Muzaffer’in 1891-1911 arasında yayımlan­mış pek çoğu çeviri 42 eseri vardır.

    Zelzele Hakkında Malu­mat isimli eserin ilk sayfası, Ali Muzaffer’in İzmir’de kale­me aldığı bir mukaddime (ön­söz) ile başlar. İkinci sayfada dönemin büyük biliminsanla­rından, ilahiyat, hukuk, tarih ve temel bilimler alanında sa­yısız eser vermiş olan Seydi­şehri Mahmut Esat Efendi’nin (1855-1918) Ali Muzaffer’e hitaben eser hakkında yazdı­ğı bir mektup yer alır. Eserin yaklaşık 14 sayfalık bölümünü oluşturan mektup, bu önemli Osmanlı yazar ve biliminsanı­nın deprem hakkındaki görüş­lerini içermektedir.

    On adet “makale” başlık­lı bölüm ve bir “hatime”den (sonsöz) oluşan kitabın başlık­ları şöyledir: “Zelzele, zelzele­nin sebebi, zelzelenin taksi­mat-ı jeolojiyesi ve coğrafiye­si, zelzelenin müddet-i devamı ve sirayet ve sürati ile kuvve­ti ve daire-i zelzele, zelzele­nin tahribatı, zelazil-i arziye-i meşhure (dünyadaki meşhur depremler), İzmir harekât-ı arziyesi, zelzele vukundan ev­vel hiss olunamaz mı?, zelzele­den bazı halas (kurtuluş) ça­releri”.

    Sismograf yerine ‘Zelzele-nüvis’


    Şehbal mecmuasının 1909 tarihli ikinci sayısında sismograf aleti tanıtılıp bu tabirin yerine “zelzelenüvis” adı öneriliyordu.

    Kitabın sonunda “İzmir 7 Teşrinisani sene 1307” kay­dının bulunması, bunun 19 Kasım 1891’de tamamlandığı­na işaret etmektedir. Kitabın içinde yer alan metinlerden o dönemin deprem bilgilerini, geçmiş depremler bölümün­deki bilgiler ile yaşanmış dep­remler ilgili tarihî kayıtları, İzmir depremi ile ilgili detay­ları öğrenmekteyiz. Bu eserin günümüz harfleri ile basılma­sı, özellikle deprem tarihi ile ilgilenenler için önemlidir.

    Osmanlı basınında dep­remle ilgili ilginç bir yazı da Şehbal mecmuasında yayım­lanmıştır. 1909’da çıkma­ya başlayan derginin hemen ikinci sayısında, “Musahebe-i Fenniye” bölümünde, “Sis­mograf / Zelzele-nüvis aleti nasıl çalışır?” başlıklı bir ya­zı vardır. Deprem ölçüm ale­ti sismografı tanıtan bu yazı gayet teknik, içinde görsel ör­nekleri de barındıran bir yazı­dır. Yazının başında sismograf tanımının etimolojik incele­mesini yapan yazar, bir öneri olarak sismograf aletine “zel­zele-nüvis” denilmesini öne­rir. Önerisi şöyledir:

    “Sismograf lüğati diğer bir çok tabirat-ı fenniye-i ecnebiy­ye gibi Yunancadan alınmıştır. ‘Sismo-titremek’, ‘grafo-yazı­yorum’ manalarını ifade eder. Şu hâlde tabirin heyet-i mec­muası ‘titremeği yazmak’ de­mek oluyor. Dilsiz bir alet böy­le bir söz söyleyemeyeceği için, bir takım dolambaçlı yollardan ta “zelzele yazan alet’ manası­na kadar gidilmek icâb ediyor. Lakin nemize lazım? Madem ki bu tabirin âlâ bir Türkçesi var: ‘Zelzele-nüvis’ diye biliyo­ruz. O halde artık başka lisan­lardaki suret-i iştikakiyesini aramaya hacet yok”.

  • Devletin başı emretti, ‘artçı basın’ kuruluşları haberleri ‘yumuşak’ verdi

    Devletin başı emretti, ‘artçı basın’ kuruluşları haberleri ‘yumuşak’ verdi

    Tahminî 7 büyüklüğündeki, bugüne kadarki son büyük İstanbul depreminde binlerce insan ölmüş, binlerce bina yıkılmıştı. “Büyük hareket-i arz”, “Zelzele-i azime”, “310 Zelzelesi” olarak adlandırılan hadiseden 4 gün sonra, 2. Abdülhamid’in fermanıyla gazeteler uyarılmıştı. Depremden sonra çekilen ve bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı arşivinde bulunan toplam 142 fotoğraf, felaketle ilgili bilinen en önemli somut görsel malzemeyi oluşturuyor.

    Sultan 2. Abdülhamid dö­neminde meydana gelen 10 Temmuz 1894 tarihli İstanbul depremi gazetelerin birinci sayfalarında yer alsa da bunlar felaketin büyük yı­kımı konusunda sessiz ve tem­kinliydi. Tercüman-ı Hakikat gazetesi deprem sonrası 11 Temmuz 1894 tarihli birinci sayfasının ilk haberinde, nor­malde 8 sayfa çıkan gazetenin matbaa kadrosunun tamamı depremden etkilendiği için 4 sayfa çıkabildiğini bildirmiş­ti. Gazetenin “hareket-i arz” başlıklı ilk sütununun üçüncü haberinde deprem şu ifadeler­le anlatılıyordu: “Dünkü Salı, saat beşe çeyrek kalarak şeh­rimizde cenubdan (güneyden) şimale (kuzeye) doğru pek şid­detli bir hareket-i arz vuku bu­larak bir dakika kadar imtidad etmiş (sürmüş) ve ebniye (bi­na) vesairece pek ziyade hasa­rat olduğu gibi nüfusça da bazı zayiatı mucip olduğu (sebep olduğu) maalesef görülmüş ve haberlenmiştir”.

    deprem
    1894 depremini aktaran fotoğraf albümleri hem yıkımın boyutunu hem de enkaz kaldırma çalışmalarını gösteriyor.

    Yine 11 Temmuz 1894 ta­rihli Sabah gazetesi de deprem haberini ilk sayfasının ikinci sütununda görmüş; “dahiliye” başlıklı haberde deprem son­rası devlet memurlarının ça­lışmasına bir mani olmadığına dair bir duyuruya yer vermiş­ti: “Heyet-i fenniye tarafından icra olunan keşfiyat-ı mahsusa neticesinde Bab-ı Ali ebniye­since (binasında) bir güne sa­katlık olmadığı tahkik edildi­ğinden memurin ve katibenin bugün mahal memuriyetlerine gelecekleri…”

    Aynı tarihli Saadet gazete­si de ilk sayfasının ikinci sü­tununda “dahiliye” başlıklı ha­berde, yaşanan büyük depre­mi şöyle ifade etmişti: “Dünkü Salı, saat dördü otuz beş geçe­rek şehrimizde cenubtan şi­male doğru bir zelzele-i azime vukua gelmiştir”.

    Tercüman-ı Hakikat Gazetesi 11 Temmuz 1894
    Depremin ilk günü gazeteler Tercüman-ı Hakikat’ın kadrosu depremden doğrudan etkilenmiş, 8 sayfalık gazete sadece 4 sayfa çıkabilmişti . Saadet gazetesi birinci sayfada dahiliye başlığıyla haberi duyururken.
    Tercüman-ı Hakikat Gazetesi 11 Temmuz 1894 Depremi Haberi Detay
    Saadet Gazetesi 11 Temmuz 1894
    Saadet gazetesi birinci sayfada dahiliye başlığıyla haberi duyururken
    Sabah Gazetesi 11 Temmuz 1894
    Sabah gazetesi devlet memurlarının çalışmasına mani olmadığını vurgulamıştı.

    İstanbul’u vuran deprem haberleri temkinliydi; sonraki günler de böyle devam etme­si bizzat padişah emriyle de kayıtlara geçecekti. Arşivler­de bulunan ve Yıldız Saray-ı Hümayunu tarafından dep­remden 4 gün sonra, 14 Tem­muz’da çekilen telgrafta şöyle emrediliyordu: “Ahâlinin havf ve dehşetini mucib olmamak (artırmamak) üzere hareket-i arz (deprem) vukuatı hak­kında gazetelere tahfîf-i lisân (yumuşak lisan) ettirilmesi mukteza-yı irâde-i seniyye-i hazret-i hilâfet-penâhîden ol­mağın ol bâbda emrü fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir”.

    Padişah büyük depremi hafif görün buyurmuştu (Yakın)
    Sultan 2. Abdülhamid’in “Haberleri yumuşak lisanla verin” notu .

    1999 yılında, 1894 felaketi ile ilgili çok kapsamlı bir eser (İstanbul’da 1894 Depremi) yazan Prof. Fatma Ürekli, ki­tapta yer alan “Basında Çıkan Haberler ve Sansür” başlıklı bölümde dönemin habercilik koşul­larına dair de şu önemli bilgileri aktarır:

    “Depremden sonra İstanbul ve civarındaki ölü ve yaralı sayıları hak­kında gazeteler­den net bir bilgiye ulaşmak mümkün değildir… Mesela o günlerde bir gaze­tede deprem hakkında yer alan haberde, gerek nüfus kaybının gerek binalardaki hasarın çok olduğu ve depremin çok şid­detli bir şekilde vuku bulduğu bilinmekte ise de şiddet dere­cesinin halk arasında büyütü­lerek lüzumundan fazla korku ve heyecana sebep olduğu be­lirtilmekte; Yunanistan’da ve diğer birçok ülkede meydana gelen şiddetli depremlere oran­la İstanbul depreminin daha hafif olduğu vurgulanmaktadır. Ayrıca, halkı korku ve endişeye sevk edici bazı asılsız haberler yayımlayan yabancı gazetele­rin memlekete sokulmaması ve men edilmesi için Padişa­hın iradesi çıkmıştır. Mesela, İstanbul’da depremin devam edeceğine ve birtakım başka felaketlerin meydana gelece­ğine dair neşriyatta bulunmuş olan Pöti Jurnal (Petit Journal) gazetesinin memlekete sokul­maması ve men edilmesi hak­kında irade-i seniyye vardır…”

    album_kapak
    Atatürk Kitaplığı’nda bulunan albümlerde 142 sepya fotoğraf yer alıyor (sağda)

    Her ne kadar dönemin ga­zetelerinde 1894 İstanbul dep­reminin halkta ve yerleşim yerlerinde yarattığı yıkıma ye­terince yer verilememişse de, hadisenin hemen sonrasında çekilen fotoğraflardan oluşan 3 albüm, çok daha objektif bir gözlem yapma imkanı sunmak­tadır. İstanbul Büyükşehir Be­lediyesi Atatürk Kitaplığı ar­şivinde bulunan, 10 Temmuz 1894 İstanbul depreminin he­men sonrasında çekilmiş orta boy (12.5 cm x 20.5 cm) toplam 142 sepya fotoğrafın yer aldı­ğı bu albümler, büyük İstan­bul depremi ile ilgili bilinen en önemli somut görsel malzeme­yi oluşturmaktadır. Büyük kü­tüphaneci ve bibliyograf Mu­allim Cevdet İnançalp (1883- 1935) terekesinden Atatürk Kitaplığı’na bağış olarak ulaşan albüm; İstanbul depreminin şehirde oluşturduğu yıkımı ve deprem sonrası şehrin topar­lanma çabalarını, eski harfli Türkçe fotoğrafaltlarıyla gözler önüne sererken, 129 yıl önce­sinden de günümüze bir uyarı ve ders niteliğindedir.

    Çârşû-yı Kebîr( Kapalı Çarşı) Muhafız Ciheti
    Çârşû-yı Kebîr (Kapalı Çarşı) Muhafız Ciheti.
    Sultan Hamamının Sıbyan Mektebiyle (İlkokul) ALtındaki Çeşme
    Sultan Hamamı’nın Sıbyan Mektebi’yle (İlkokul) altındaki çeşme.
    Direkler Arası
    Direkler arası.
    Saraçhane Başında Hüseyin Paşa Medresesi Dahili
    Saraçhane başında Hüseyin Paşa Medresesi Dahili.
    Çârşû-yı Kebîr (Kapalı Çarşı) Nuruosmaniye Cihetinde Lokanta İle Sucu Dükkanı
    Çârşû-yı Kebîr (Kapalı Çarşı) Nuruosmaniye Cihetinde lokanta ile sucu dükkanı.
    Heyebeli Ada Rum Ruhban Mektebi
    Heybeli Ada Rum Ruhban Mektebi.
    Çârşû-yı Kebîrde (Kapalı Çarşı) Yağlıkçılar Caddesi
    Çârşû-yı Kebîr’de (Kapalı Çarşı) Yağlıkçılar Caddesi.
    Çilingirciler Sokağı
    Çilingirciler Sokağı.


    Topkapı Cihetinde Kale Burcu Harabesi
    Topkapı Cihatinde Kale Burcu harabesi.
    742
    Dönemin gazetelerinin aksine fotoğraf albümü, depremin yarattığı gerçek hasarı, inkara yer bırakmayacak şekilde gösteriyordu.

    Prof. Fatma Ürekli’nin ese­rinde belirttiği gibi, “frenk kâr­diri” denilen yapıdaki Osmanlı Bankası ve Beyoğlu’nun yük­sek apartmanları depremde zarar görmemiştir. Yine ahşap binalar depremde ayakta kal­mış, yeni inşa edilmiş kargir binalar ise genellikle yıkılmış­tır: “İstanbul’daki deprem daha ziyade mimari usullere uygun inşa edilmeyen yapılara hasar vermiştir. İnşaat kurallarına uygun olarak yapılan büyük ve yüksek binalar (Süleymaniye- Nuruosmaniye-Fatih Camileri, Galata ve İstanbul yangın kule­leri) yıkılmamıştır”.

    Fotoğraf albümleri, 1894 depreminde büyük hasar gören Kapalıçarşı, Fesciler, Kuyum­cular, Yağlıkçılar, Çadırcılar, Bitpazarı, Divan Yolu, Büyüka­da, Heybeliada, Kınalıada, Ye­şilköy, Fatih, Edirnekapı, Top­kapı, Balat ve Eminönü’ne dair deprem sonrası çok detaylı bir panorama sunmaktadır. Payi­tahtın büyük deprem sonrasın­daki hâline dair bugünler için de bir işaret fişeği olduğu kadar aydınlatıcı ve etkili görsel bir deprem tatbikatıdır.

    kapalı çarşı sahaflar --deprem
  • Ada, deniz neme lazım, ben iyisi mi karada kalayım

    Ada fetihlerinin pahalıya malolması, 1565 Malta kuşatmasında Osmanlı deniz ilerleyişinin durması, Yeni Dünya keşiflerinde varlık gösterilememesi gibi olgular Osmanlıların denizler ve uzak ülkelerle başının hoş olmadığını gösterir. Bir yerde gerçekten de “imparatorluk doğal sınırlarına ulaşmış”tır. İslâm dünyasındaki ada/deniz öyküleri ise Türkçede erken bir romana ve görsel sanat üretimine ilham olabilecekken bu fırsat değerlendirilememiştir.

    Uzak sözcüğü, uzunluk sözcüğüyle ilintili ve ikisi de “uz” kökünden türüyor; “yırak” ve “yıramak” sözcükleri de dilimizde zamanla “ırak” sözcüğüne evrilmiş. Kara­coğlan aşkını anlatırken, “Iraktır yollarım dolandım geldim / Tat­lıdır dillerin eğlendim kaldım” diyor. Yunus Emre, “Haktan ge­len şerbeti / İçtik elhamdülillah / Şol kudret denizini / Geçtik el­hamdülillah / Şol karşıki dağları / Meşeleri bağları / Sağlık safa­lık ile / Aştık elhamdülillah” di­yerek Rum diyarlarına varmala­rına şükrediyor.

    1070’lerde namdar Selçuklu Beyi Afşin’in önü alınmaz akın­larını ancak Boğaz suları dur­durmuştu. 1086’da Antakya’yı fethedip Akdeniz’e ulaşan Bü­yük Selçuklu Sultanı Melikşah, kılıcını denize çalıp dünyanın sonuna ulaştığı yolunda naralar atıyordu. Çeşitli Beylikler deni­zi aşıp Balkan diyarlarına akın etmeyi denese de denizi nihai biçimde aşanlar Osmanoğulla­rı oldu. Göçebe bir topluluk için uzaklar şüphesiz erişilmez değil­di; ancak iş denizaşırı toprakla­ra erişmek olunca, ayağını yağız yere sağlam basmaya alışmış gö­çerler tereddüt ediyordu. 1354’te Trakya’da yaşanan “Tanrı vergi­si” deprem kaleleri sarsınca, Or­han’ın kardeşi Süleyman, Lapse­ki’de yaptırdığı gemilerle karşıya geçerek Gelibolu’yu kolayca aldı.

    Leğenden uzaklara Osmanlı Enderunu’nun en çok okunan hikayelerinden “Kırk Vezir Hikâyeleri” içiçe geçen öykü yapısıyla “Binbir Gece Masalları”nı andırır ve Hint, İran, Arap öykülerinin özelliklerini taşır. Hikayelerden birine göre Mısır şahı, Hz. Peygamber’in yedi kat semaya ve ötesine gidip geri döndüğü hâlde yatağının hâlâ sıcak olmasına akıl erdiremez. Kerametleriyle ünlü bir şeyh, şahın huzuruna gelir ve ona benzer bir ötelere/ uzaklara gitme deneyimi yaşatır. Kafasını bir leğen dolusu suya daldıran şah, kendisini bir denizin içinde bulur. Ulaştığı bilinmez diyarda bir hayat kurar. Sahnede de evleneceği kadını, kadınlar hamamı önünde aramaktadır. 7 yıl sonra yine şeyhin kerametiyle geri dönen şah, kafasını soktuğu leğenden henüz kaldırmıştır (“Kırk Vezir Hikayeleri”, Anonim, res. ?., 1586- 87. İsveç Uppsala Üni. Ktp., O Vet. 38.)

    Enderun’da 16. yüzyılda oku­tulan “Kırk Vezir Hikâyeleri”n­den birine göre, Miraç hadisesi­ne inanmayan bir Mısır hüküm­darına karşı bir şeyh huzura gelerek şahtan kafasını su dolu bir leğene sokmasını ister. Kafa­sını leğene sokup kaldıran şah, dağ kenarındaki bir denizdedir! Bir bezirgana gemisinin battığını söyleyerek ondan yardım ister, bu uzak ülkede bir aile kurar ve 7 yıl sonra gene şeyhin kerametiy­le geri getirilir; başını, daldırdığı leğenden henüz kaldırmıştır.

    İslâm dünyasında uzak ülke ve ada maceraları içeren hika­yeler İbn Sina (öl. 1037) ve En­dülüslü filozof İbn Tufeyl’in (öl. 1185) aynı adla yazdıkları sem­bolik “Hay bin Yakzan” öykü­süne kadar uzanır. İbn Sina’nın hikayesine göre deneyimli bir seyyah olan Hay bin Yakzan ken­disine danışan bir grup insana dünyayı tanıtır: Cihanın doğu ve batısında yer alan son iki bölge­nin sınırlarının ötesine geçebi­len arınmış ve mahir seyyahlar ancak uzakları görebilir. Daha uç noktalar insanların gireme­diği uçsuz bucaksız memleket­ler olup burada ruhani varlık­lar oturmaktadır. İbn Tufeyl’in öyküsünde ise uzak bir adada topraktan mayalanarak kendi kendine doğan Hay bin Yakzan isimli oğlan, doğayı ve gökyüzü­nü gözlemleyerek Tanrı’nın var­lığı ve birliği fikrine ulaşır; daha sonra tesadüfen adaya ulaşan Absal adındaki Müslümanla ta­nıştığında fikir ve inançlarının büyük ölçüde örtüştüğünü gö­rür. Biraz da abartıyla ilk felsefi roman ve “robinsonad” olarak değerlendirilen bu öykü, Tan­pınar’ın deyimiyle “Müslüman âleminin tek romanı”dır. Ancak Osmanlılar bu roman nüvesini değerlendirme fırsatına erişe­memiştir; zira bu eğitici, basit ama bir yandan ilham verici öy­küyle ancak imparatorluğun son yıllarında tanışabilmişlerdir.

    Her iki öyküye de kaynak­lık eden ve 9. yüzyılda Huneyn bin İshak (öl. 873) tarafından Yunancadan Arapçaya çevri­len Salaman ve Absal öyküsün­de ise iki âşıkın deniz ötesindeki uzak diyarlara kaçışını okuruz. Kadınlardan hoşlanmayan bir kral, büyü yoluyla sperminden bir bebek ürettirir. Bu bebek Sa­laman adındadır ve Absal isimli genç sütannesine âşık olmuş­tur. İki âşık, kraldan kaçmak için Mağrip denizinin arkasına kaçar fakat bir büyülü ayna yahut flüt yoluyla kral, oğlunun ve kadının yerini bulur, onları ayırır. Kadın ve oğlan elele kendilerini denize atarlar; Absal boğulur, Salaman ise kralın büyüsüyle kurtulur.

    Balık adam Ebussud’un öğrencisi Mehmed Suudi, Amerika kıtasına karşı geç kalan Osmanlıları 1583’te yazdığı kitapla şöyle bir dürtmeyi denemişti. Eserinde Amerika kıtasının keşfi, bitki örtüsü, hayvanları ve insanlarından bahseder, “İslâm güneşinin ışıklarının ve şeriat ayının parıltılarının, inançsızlık karanlığı ile dolu diğer adalar ve bölgelere de yayılması” için Allah’a yakarır. Sahnede biraz duyumlara dayalı olarak düşlenmiş bir balık adamın yerlilerle mücadelesi resmediliyor. Suudi, Avrupalıların Amerika, Hindistan ve Hürmüz’e yerleştiklerini, İslâm ülkelerini sıkıştırıp ticaretlerine zarar verdiklerini, Süveyş’te kurulacak bir donanma ile Avrupalıları Hint denizlerinden uzaklaştırmanın mümkün olacağını ve Süveyş Kanalı’nın açılması halinde bölgedeki ticari ürünlerin Osmanlı topraklarına getirilebileceğini söylemiştir! (Mehmed Suudi Efendi, Tarih-i Hind-i Garbi veya Hadis-i Nev, res. ?, 1583. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Revan 1488).

    Bilindiği kadarıyla tüm bu öykülerden pek azı Osmanlı sa­rayında okundu. Barbaros Hay­reddin Paşa (öl. 1546) ve başka birkaç ünlü kaptanın macera ve fetihleri sayılmazsa Osmanlıla­rın adalar ve denizaşırı ülkeler­le başı hoş olmadı. Rodos, Kıbrıs ve Girit pahalıya malolan kanlı ve uzun savaşlarla ele geçiril­di; Malta alınamadı. Hint deniz seferlerinde şansı yaver gitme­yen, bu yüzden başından olan Pîrî Reis (öl. 1553); Amerika kıtasındaki gariplikleri, kütüp­hane araştırmaları yaparak ve Kolomb’un bir adamından dinle­yerek incelemiş, Yeni Dünya’nın başarılı bir haritasını çıkarmıştı.

    Uzak deniz öyküleri 3. Murat gibi dünyanın tuhaf varoluşları hakkında merak sahibi sultanla­rın da ilgisini çekti. Ebussuud’un öğrencisi coğrafyacı ve şair Mehmed Suudi Efendi (öl. 1591) tarafından, devletçe yeni kıtada varlık gösterilmesini özendir­mek amacıyla yazılıp 3. Murat’a sunulan Tarih-i Hind-i Garbî/ Hadis-i Nev (Batı Hint Tarihi) adlı kitap en güzel örnektir. Bu kitapta yeni kıta, türlü tuhaflık­ları ve büyük ölçüde başarıyla aktarılan Portekizce-İspanyolca yer adlarıyla tanıtılıyor; efsanevi vakvak ağacına ve balık adamla­ra, Avratburnu ve Kazlimanı gibi yeni türetilmiş Türkçe yer adla­rına yer veriliyordu.

    Suudi’nin eseri ciddiye alın­mış ve gerekli şartlar oluşmuş olsaydı, Yeni Dünya’da sözgelimi Gümüşderesi adlı bir yer varo­labilir, ada ve deniz öyküleri bi­linmiş olsa 18. yüzyılda yazılan Robinson Crusoe’ya denk bir ma­cera romanı çok evvel Türk ede­biyatında yazılabilirdi. İşleri me­tinleri görselleştirmek olan nak­kaş ustalar ise resimlemek için daha fazla malzeme bulabilirler, görsel belleğimiz daha fazla kay­nağa sahip olabilirdi. Olmadı.

  • Gazete ve gazetecilik: Kökeninde ‘yandaşlık’ var, o kadar da kızmamak lazım!

    Çin’de 2.000 yıl önce yayımlanan gazeteler bakınca, deseniz ki “bunlar ne biçim gazete kardeşim; spor sayfası yok, magazin yok, bulmaca yok, at yarışı yok” ona bir şey diyemem. Daha çok resmî gazete kılıklı ama saraydan da haberler veren birer yandaş basın görünümündeler. E zaten 1556’da Venedik’teki yayımlanan Notizie Scritte da gayet hükümetin borazanı. Yani şimdi düşünürsek, gazeteciliğin kökeninde yandaşlık var; o kadar da kızmamak lazım şimdilerde kimseye.

    Dilimizde başta Arapça ile Farsça olmak üzere birçok dilden ödünç al­dığımız nice sözcük var (veyâ­hut: Lisanımızda evvela Arapça ve Farsça, hayli lisandan sirâyet etmiş mebzul kelime mevcut). Bu elbette büyük zenginlik. Hat­ta bunun bir zayıflık olduğunu düşünenlere göre İngilizce diye bir dil bile yok; zira İngilizceden Almanca ve Latince/Fransızca kökenli kelimeleri çıkarınca, bı­rak geriye bir şey kalmasını üste borçlu bile çıkıyorlar.

    Her neyse. Gazete de yi­ne başka dilden, İtalyancadan ödünç aldığımız bir kelime. An­lamı ise aklımda kaldığı kada­rıyla 10 kuruşa tekabül eden bir madeni para. 1556’dan itibaren Venedik’te yayımlanan Notizie Scritte, hediyesi bir “Gazzetta”­ya satılıyormuş; sonra zaman­la fiyatı gazete kavramının adı olmuş, herkes bu yeni mecra­ya “Gazzetta” demeye başlamış. Esasen 10 kuruş demek (Ku­ruş da Almancadan bu arada; Euro’ya geçmeden önce Avus­turyalılar hâlâ kullanıyordu Şi­lin’in yüzde biri olarak. Kuruşu Nemçe’den, lirayı İtalyandan al­mışız yani. Kültürel incelemeler çalışıyor olsam, bunun üzerine en az 20 sayfa çok anlamlı gibi görünen çıkarımlarla dolu ma­kale yazardım, neyse ki değilim). Tabii enteresan tarafı, Notizie Scritte elle yazılıp çoğaltılıyor. Halbuki Gutenberg matbaayı kuralı 100 yıl olmuş, Venedik’te de onlarca matbaa var ama ne­den bilmem abiler elle çoğaltma­yı tercih ediyor. Matbaayı aynı zamanda gazete de basmak için kullanmak yine Almanlara kıs­met oluyor.

    Tabii burada yine bir Avru­pamerkezcilik yok değil. Zira mesela Çin’de galiba Han Ha­nedanlığı döneminde gazete ya­yımlandığına dair bilgiler var. E hanedan da milattan önce 2. yüzyıldan milattan sonra 3. yüz­yıla kadar sürmüş; diyelim ki ga­zete icat oldu hanedan dağıldı, yine nereden baksanız 3. yüzyıl diyebiliriz gazetenin icadına. Ha o tevatür derseniz, aklımda kal­dığı kadarıyla Tang Hanedanlığı döneminde 7. yüzyıldan kalma gazete kupürleri bile var. Ha der­seniz ki “Bunlar ne biçim gazete kardeşim; spor sayfası yok, ma­gazin yok, bulmaca yok, at yarışı yok” ona bir şey diyemem. Daha çok resmî gazete kılıklı ama sa­raydan da haberler veren birer yandaş basın görünümündeler. E zaten Venedik’teki Notizie Sc­ritte da gayet hükümetin bora­zanı. Yani şimdi düşünürsek, ga­zeteciliğin kökeninde yandaşlık var; o kadar da kızmamak lazım şimdilerde kimseye.

    İlk özgür ve bağımsız gaze­tecilikse, gazetelerin ucuzlaya­rak halkın da müşteri olmasıy­la doğuyor. Baskı teknolojisinin gelişmesiyle gazeteler gerçekten çok ucuza satılabilir hâle gelince, gazeteci milletinin de herhalde en azından bir kısmı saray ko­damanlarının goy­goyunu yapmaktan kurtulup halk için gazetecilik yapmaya başlıyor ve 19. yüz­yılla beraber aslında bugün bildiğimiz (?) an­lamda gazeteciliğin de te­melleri atılıyor.

    Tabii halk okuyor diye tüm gazeteler birdenbire halkın çı­karlarını ön plana alan, halk için çalışan mekanizmalara dönüş­müyor. Bilakis, ilk başta ortaya “sarı basın” çıkıyor, sansasyon gazeteciliği falan zirve yapıyor. Yani bir de 19. yüzyıl; neticede “Wisconsin’de dört ayaklı ço­cuk doğdu, kıyamet kopacak!”, “Michigan Gölü’nde 10 trilyon Dolarlık gaz bulundu!” ya da “New York-Los Angeles arasını 1 günde geçecek atlar yakında piyasada!” diye haber yapsanız kim ne diyebilir? E onlar da bol bol yapıyorlar. Halbuki telefon falan yaygınlaştıktan sonra, atı­yorum 20. yüzyılın sonunda fa­lan, yapabilir misiniz böyle saç­ma bir haber? Evet, şaşırtmalı soru; elbette yapabilirsiniz. Az biraz yakın tarihimize girer; Tan gazetesi tam da Kurban Bay­ramı’ndan önceki sayısında ilk sayfadan vermişti “Sakallı Bebek Panik Yarattı!” (1987) haberini. Tabii böyle bir durumda gazete­ciden haber kaynağını açıklama­sını özellikle istemiyoruz, zira bu sefer de genel ahlaka mugayır bir durum ortaya çıkar.

    Tabii gazeteler halka inince bir anda gerçek güçleri de ortaya çıkıyor, kamuoyunu yönlendir­mek için en etkili araç oluve­riyor. Ancak ne kadar partizan olurlarsa olsunlar, eğer hayat­ta kalmak istiyorlarsa sırf goy­goydan ibaret parti bültenleri değil, okunmaya değer yorum, haber ve eğlence de sunmaları gerekiyor. Alanlarda uzmanlaş­malar başlıyor; magazin, spor, kültür-sanat servisleri falan açı­lıyor. Allah için yelpazenin hem sağında hem solunda hem ba­ğımsız hem de saygın ve yazdık­ları hayli ciddiye alınan yayın or­ganları ortaya çıkıyor.

    Bugünlerde “internet gazete­leri öldürdü” lafını sıkça duysak da bu gazeteler esasen güçlerin­den pek bir şey kaybetmeden varlıklarını sürdürüyor. Hatta bilakis internet sayesinde çok daha önemli işlere bile imza atı­yorlar. Hem gazetelerin gazete olarak çıktığı yerlerde tirajları da öyle fazla düşmüş değil. Ja­ponya’da Komünist Parti’nin ga­zetesi bile her gün 1 milyondan fazla, ülkenin en büyük gazetesi Yomiuri Shimbun ise 8 milyon falan satıyor. Hadi o Japonlara has desek; Almanya’da her gün 25 milyona yakın gazete satılı­yor, ABD’de hâlâ 1.500’e yakın günlük gazete yayımlanıyor. Ha­ni pek de öyle ölmüş gibi görün­müyor.

    Aslında dolayısıyla gazetele­rin internet sonrasında daha da nitelikli olmasını beklememiz gerekir sanki ama, bazı ülkelerde köklere dönüş çok sevildiğinden olsa gerek, siyasi otorite ne is­terse onu yazan pembe gazeteler çoğunlukta. Ancak öyle ülkeler­deki tüm gazeteleri üst üste koy­sak Japon Komünist Partisi’nin yayın organı kadar satmıyor/ okunmuyorlar o ayrı.

  • Ölümüne dans ederim tek başıma müzik falan istemem sakın ha!

    Ortaçağ Avrupa’sında, 1518’in Strasbourg’unda, Bayan Troffea yolun ortasında durup dans etmeye başlıyor. Ne bir ses ne bir müzik geliyor. Ona katılanlarla birlikte, yüzlerce kişi dans etmeye başlıyor. Aklımda yanlış kalmadıysa birkaç saat içinde bütün Strasbourg sokakları Bayan Troffea gibi dans eden insanlarla doluyor. Dans çılgınlığına katılmayanlar karılarını, kocalarını, evlatlarını “Yavrum, Manfred’im, çalmadan da oynanır mı yiğidim, yapma, etme” diye ikna etmeye çalışıyorlar ama nafile.

    Tarihler 16. yüzyılın henüz başlarını işaret ederken Strasbourg şehrinde gü­neşli bir Temmuz günü öğleden sonraydı. Mahallesinin sevilen ablalarından sevgili Bayan Trof­fea, tıpkı bu güzel günden fayda­lanmak isteyen diğer komşuları gibi dolaşmaya çıkmıştı. Karşı komşusu kuntiz Bay Müller’le selamlaştı; kilise korosundan tanıdığı Bayan Schatzmeier’le ayaküstü birbirlerine hâl-ha­tır sordular falan derken, Bayan Troffea ansızın olduğu yerde kaldı. Bir anda nereden geldi­ğini, nereye gittiğini unutmuş gibiydi. Acaba yemeği ateşte mi unutmuştu? Doğalgazı açık mı bırakmıştı? Yoo hayır. Zaten do­ğalgazın gelmesine daha temiz bir 500 yüz yıl olduğundan bu tip kaygıları olamazdı. Zaten yol­da selamlaştığı isimleri falan da hep uydurdum. Kadının adını hatırladığıma şükredin.

    Ama Bayan Troffea’nın yo­lun ortasında anında duruver­diği -ben tabii dönemin vakanü­vislerinin yalancısıyım- az çok bilinen bir gerçek. Ablamız yo­lun ortasında ansızın durduktan sonra “Bir Kulunu Çok Sevdim” şarkısını söyleyen İbrahim Tatlı­ses gibi ellerini açıp göğe kaldırı­yor, bir yandan da Mahsun Kır­mızıgül’ün “Sevdalıyım” klibin­deki ayak hareketlerini yapmaya başlıyor. Hani belediye hopar­löründen falan uygun bir müzik çalsa neyse ama ortada müzik de yok; Bayan Troffea çalmadan oynuyor. Bu aşamada benim da­ha önce isimlerini uydurduğum komşular devreye giriyor. Ko­nu-komşu önce bir bakıyor, bu Bayan Troffea ne iş böyle soka­ğın ortasında abuk subuk hare­ketler yapıyor diye. Ancak sonra yavaş yavaş, birer ikişer Bayan Troffea’ya katılıp hiç kimsenin duymadığı ritm ve melodiye eş­lik etmeye başlıyorlar.

    Aklımda yanlış kalmadıysa birkaç saat içinde bütün Stras­bourg sokakları Bayan Troffea gibi dans eden insanlarla do­luyor. Dans çılgınlığına katıl­mayanlar karılarını, kocaları­nı, evlatlarını “Yavrum, Manf­red’im, çalmadan da oynanır mı yiğidim, yapma, etme” diye ikna etmeye çalışıyorlar ama nafile. Şimdi hani bir müzik çalsa gi­dip kaynağını bulup kapatırlar falan ama öyle bir durum da yok ve her geçen saat tüm şehre ya­yılıyor. 2 saat önce “Lotteciğim Allah’ın adını verdim, rezil olu­yoruz, bırak şimdi dans etmeyi de gir içeri” diyen koca, adeta ro­man havası ritmine uygun esrik bir şekilde sokağa atıyor kendini. Artık dansa katılmayanları “Biz biliyoruz da mı oynuyoruz” di­yerek ikna etmeye kalktılar mı bilmiyorum ama, bir hayli insan da şaşkın şekilde sadece bunlara bakıyor.

    Çılgınlığa kendilerini kaptır­mayanlar, doktorlara ve rahiple­re soruyorlar. Artık o ara hangi cin fikirli doktor ya da rahipse “Çivi çiviyi söker” diyor ve şeh­rin ortasına apar-topar bir sahne kurup sağdan-soldan bulduk­ları müzisyenleri çaldırmaya başlıyorlar. Hesapta dansa karşı dansla mücadele edecekler.

    Dans vebası


    Henricus Hondius’un dans
    çılgınlığına yakalanmış
    üç kadını betimleyen
    gravürü. 1564’te Flanders
    bölgesindeki müteakip
    salgınlardan birine tanık
    olacak olan Pieter Bruegel’in
    orijinal bir çizimine dayanan
    çalışma.

    Tabii vakanüvislerin söyle­diği o, ama esasen “Ulan bun­lar müziksiz dans edip duruyor, sonra ‘Strasbourglu kapı gıcır­tısına oynar’ diye laf çıkartırlar, milletin diline türkü oluruz, bari müzik yapalım da gören olursa karnaval var zaar, desin geçsin” diye düşünmüş olmaları ihtima­li de yok değil. Ama bu da ters tepiyor; müzik işin içine girince belki müziksiz dans etmem di­yen çekingenler de arkadaşının düğününde gerdan kıranlar mi­sali kendini piste atıyor.

    Şimdi burada bıyık altından gülerek anlatıyoruz ama bu dans öyle denyo radyo DJ’lerinin tabi­riyle “Sabaha kadar dans!” değil arkadaşlar. Bütün Strasbourg, 1518 Temmuz’unda dans etmeye başlıyor. Anca Eylül ayında du­ruyorlar! E o kadar dansa can mı dayanır? Dayanmıyor da. Ben di­yeyim 100 kişi, siz deyin 200 kişi (zira o dönem vakanüvisleri de açıkartırmayı 15’ten 1000’e ka­dar çıkarmışlar) açlıktan, muh­temelen kalp krizinden, susuz­luktan falan sapır-sapır dökülüp ölüyor. Bize her ne kadar garip gelse de, aslında Ortaçağ’da ara­dabir karşımıza çıkan bir feno­men bu koca bir kentin ansızın dans etmeye başlaması. Muhte­melen daha evvelki örneklerde (ki bunlar da yine hep Avrupa’da oluyor) dans henüz bu kadar yayılmadan “Aha bunların içi­ne şeytan girmiş” diyerek, dans edenleri öldürürerek işi erken­den sonlandırmışlar ama Stras­bourg’ta artık “akıl” galip gelmiş, illa bir açıklama arıyorlar. Dans edenlerin ruhuna şeytan girdi­ğini iddia edenlere “Hangi çağ­da yaşıyoruz kardeşim” diyerek karşı çıkıyorlar. E artık inceden erken modern döneme girmiş abiler. Bir şekilde dans bitiyor, hayat da devam ediyor. Kimi va­kanüvisler dansı başlatan Bayan Troffea’nın en sonunda yorgun­luktan öldüğünü; kimileri de 6 gün aralıksız dans ettikten son­ra yakınlarda Saverne’deki St. Vitus şapeline götürülüp orada tedavi edildiğini yazmış. Ente­resan bir şekilde böyle kitlesel dans vakalarına da “St. Vitus dansı” deniliyor ama şapelin adı­nı sonradan koymadılarsa tama­men tesadüf.

    Bu tip kitlesel ve bulaşıcı, durdurulamaz dans vakaları 11. yüzyıldan 17. yüzyıla dek Avru­pa’nın irili-ufaklı şehirlerinde görülüyor ve ilk başlarda nedeni tamamen şeytanın lanetine bağ­lanırken bir müddet sonra tıbbi çözüm arayışlarına giriliyor ama esasında hepsi, başladıkları gibi bitiyorlar. Günümüzde de he­kimler bulguları değerlendirip kesin bir sonuca varamıyor. Gü­neş çarpmasından mantar zehir­lenmesine tüm teoriler, doyuru­cu bir açıklama sunma konu­sunda “cine tutulmak”la üç aşağı beş yukarı (eh, yine de daha çok yukarı) aynı kıymette. Bildiği­miz bir şey varsa o da bu dansın esasen çok da neşeli Rio Karna­valı tadında bir danstan ziyade, bir tür yakarış, isyan olduğu. Zi­ra bu bulaşıcı dansların hemen hepsinin öncesinde kaydedilmiş kuraklıklar, seller, sosyal patla­malar var. Daha beteri, bir kısım insan bunun esasen bildiğimiz sivil itaatsizlik ve bir protesto eylemi olduğunu ileri sürüyor. Yani biz şimdi adamlara deli di­yoruz da, o zamandan kalma muhaliflerin seslerini bastırmak için iletişim başkanlığı tarafın­dan üretilmiş bir propaganda da olabilir.

    Enteresan bir şekilde mo­derniteyle birlikte bu danslar ta­mamen tarihten siliniyor. Tabii insan merak etmeden de edemi­yor: Acaba silinmedi de biz mi etrafımızda olup bitene kaygısız­laştık? Umursamaz olduk ya da anlamaya çalışmak yerine daha en baştan dansa ilk başlayana anında deli gömleğini mi giydir­dik? Kalanlarımız da deli göm­leği giymiş halaybaşı götürülür­ken keyifle selfie çekmeye mi başladık?

    *Ayşen Gür, #tarih 2019 Mayıs sayısında tarihin bu en büyük toplu dans salgınını yazmıştı.

  • Tarihin en büyük katili kim? Hür teşebbüsçü Thomas Midglay

    Amerikalı makine-kimya mühendisi Thomas Midglay Jr., yakın zamana (2004) kadar kullandığımız “süper benzin”in mucidi. Bu “kurşunlu” benzinin dünya çapında 100 milyonun üzerinde insanı öldürdüğü tahmin ediliyor. Zeka geriliğine ve antisosyal davranış bozukluklarına bağlı şiddet suçlarına yolaçması ve bunların sonucunda hayatını kaybedenler de ayrı. Ne kadar şahane, ne kadar hür müteşebbis, ne kadar serbest piyasacı, ne kadar da başarı timsali bir kardeşimiz değil mi?

    Tarih, bir bakıma Lawren­ce Block’un eşsiz roma­nından (A Long Line of Dead Men-1994 / Bir Dizi Ölü Adam) ilhamla, gerçekten de bir dizi ölü adamın hikayesi. İnsan ömrü kısıtlı olduğu için bu do­ğal. Tabii ölenler güneşe gömül­düler ama, konu başlıklarımız­da dikkat ederseniz ölenlerden çok bu ölümlerin altında imzası olanların isimleri var.

    Kaldı ki, en dandik siya­si tartışmalarımız bile dönüyor dolaşıyor Fenerbahçe-Galatasa­ray rekabeti tadında “Hitler şu kadar milyon insanın ölümü­ne neden oldu”, “Stalin şu kadar insanı açlıktan öldürdü”, “Pol Pot neler etti neler”, “Mussoli­ni az mı ya?” gibi argümanlara ve muhabbet bu sığlıkta ilerle­yince sayılara dökülüyor; “O, 45 milyon kişiyi öldürdü” “Şu, 30 milyonun hayatını sona erdir­di”, “Asıl o 50 milyon insanı yok etti” gibi karşılaştırmalar hava­larda uçuşuyor. Doğrusu ben bu karşılaştırmalardan ziyadesiyle sıkılıyorum ama düşünmeden de edemiyorum.

    Zira eğer aklımda yanlış kalmadıysa, dünya üzerinde en fazla insanı kurşun yüzünden kaybettik. Kurşun derken, “Sa­na sevdanın yolları, bana kur­şunlar”daki kurşundan değil de, bulmacalarda simgesi “pb” olarak sorulan, nazara karşı döktürülen, 82 atom numaralı karbon grubu elementten bah­sediyorum. Gerçi Kayahan’ın bahsettiği mermi anlamındaki kurşunun hammaddesi de kur­şun o ayrı; ama kurşun, mermi formunda öldürdüğünden çok daha fazlasını diğer yollarla öl­dürdü.

    Kurşun zehirli bir element ama bu bizi yine de kurşun kul­lanmaktan daha iyi bir çaremiz olmadığı durumlarda kurşun kulllanmaktan alıkoymuyor! Ba­b-ı Âli’deki abilerimiz eskiden matbaalarda, tüm çalışanların yoğurt istihkakı olduğunu anla­tırdı mesela. Mürettipler falan bütün gün kurşun harflerle dizgi yaptıkları için kurşun zehirlen­mesi riskine maruz kalırdı.

    Evet, totaliter rejimlerin ka­tillerini hepimiz biliyoruz ama bir tek insan evladı var ki, dün­yadaki en fazla zamansız ölüm­den tek başına sorumlu. Hikaye­miz aklımda yanlış kalmadıysa 1920’lerde başlıyor. Otomotiv endüstrisi, fellik fellik daha ucu­za mâlolacak ve içten yanmalı motorların gürültüsünü azal­tacak bir çözüm arıyor. Çözüm Thomas Midgley Jr. isminde bir beyzadeden geliyor. Cornell mezunu, zaten mucit bir ailenin çocuğu Thomas, gece gündüz, daha ucuz, daha etkili ve motor­da daha az gürültüye yolaçacak bir yakıt için formüller arıyor.

    Uğursuz bir gece, Thomas aradığını buluyor ve dünyanın en zengin insanlarından biri olacağını anlıyor. İcadının adı­nı “Ethyl” koyuyor ve otomo­tiv devleriyle beraber bir kon­sorsiyum kuruyor. Bu yeni icat bütün dünyayı sarıyor. Ancak bir sorun var. Adı Ethyl olsa da, ürünün etken maddesi kurşun. Fabrikada çalışanlar ölmeye başlıyor; ürünün içinde kurşun olduğu ortaya çıkınca bilimin­sanları ayağa kalkıp “Ulan olur mu” diyorlar. Ama aklımda kal­dığı kadarıyla, yıllar sonra bizim Cahit Aral’ın kendisine örnek alacağı Thomas, “Bunun zararı yok, bakın ben de soluyorum” diye bir basın toplantısında 10 dakika boyunca Ethyl soluyor. Herifçioğlu sonra kurşun zehir­lenmesi tedavisi görmüş ama onu da gizliyorlar tabii. Bilimin­sanları uyarsa da otomotiv en­düstrisi zararı inkar ediyor. Hat­ta Standart Oil’in CEO’su “En­düstrimiz için çok büyük önem taşıyan bu üründen, sadece birkaç kişinin zararlı olabilece­ği iddiası yüzünden vazgeçecek değiliz” diyor.

    Thomas’ın bulduğu, bilimin­sanlarının karşı çıktığı, endüst­rinin savunduğu şey, yakın za­mana kadar “süper benzin” diye kullandığımız, kurşunlu benzin. Kurşunlu benzin, ilk olarak tee 1986’da Japonya’da yasaklanı­yor, ama bu uzun bir süreç. Biz 2004’te tamamen kaldırdık; en son geçen yıl Cezayir süper ben­zini yasaklayan son ülke oldu. Daha sonra geliştirilen kurşun­suz benzinden 30 kat daha fazla kurşun içeren süper benzinin dünya çapında 100 milyondan fazla insanı öldürdüğü tahmin ediliyor. Üstelik bu 100 milyo­nun üzerindeki insan, kurşu­nun, daha doğrusu bizim yara­tık Thomas’ın kâr hırsının tek kurbanları değil. Zira kurşu­nun iki etkisi daha var. Birinci­si ciddi şekilde zeka geriliğine yol açıyor; ikincisi antisosyal davranış bozukluklarını ve buna bağlı şiddet suçlarının oranını artırıyor. Dolayısıyla ben bu 100 milyonu hiç çekinmeden ikiyle çarpardım.

    Ha, doğada kendiliğinden mevcut olan kurşun miktarı, in­san faktörü yüzünden dönem dönem artıyor. Roma İmpata­torluğu’nun yükseliş devrinde, sanayi devriminde falan kurşun miktarının arttığı gözlemlene­biliyor. Bu arada bu gözlemler kutuplardaki buzullar üzerin­de yapılan araştırmalarla ortaya konuyor. Buzulların derinlikle­rinin yaşını tespit etmek kolay; sondajla, atıyorum 15. yüzyıl­daki bir buzulun üzerindeki ya­bancı madde miktarıyla 6. yüz­yıldaki bir buzulunkini karşı­laştırılabiliyor. Roma tarihinde uzun süren ekonomik durgun­lukları bile bu yolla ortaya koy­mak mümkün. Bu ölçümlerde en dehşet verici şeyse şu: Kur­şunlu benzin kullanmaya başla­dığımızdan itibaren insanoğlu­nun maruz kaldığı kurşun oranı arşa çıkıyor.

    Peki bizim yaratık Tho­mas’ın tek suçu bu mu? Keşke. Bu herife daha sonra bir de buz­dolaplarının etkili çalışması için bir görev veriyorlar. Bizimki de durur mu? Yapıştırıyor icadı: Freon. Onun hediyesi de bildi­ğiniz ozon tabakasındaki delik. Ne kadar şahane, ne kadar hür müteşebbis, ne kadar serbest piyasacı, ne kadar da başarı tim­sali bir şahıs değil mi? Bir de şu istemezükçü kafa, yok efendim regülasyon, yok efendim dene­tim, yok efendim dış maliyetler diye hür teşebbüsün önüne taş koymaya çalışmıyor mu? Bunlar hep bir anda milyonlarca insanı ölüme gönderen totaliter rejim­lerin başının altından çıkıyor. Halbuki bakın hür teşebbüse; öyle birden değil, azar azar on katı fazla insan öldürüyor, üs­tüne bir de dünyayı yok ediyor. Yürü be hür teşebbüs.  

  • Gün gelir zorbalar kalmaz gider Yepyeni bir hayat gelir her yerde

    ABD’de dine ya da ırka dayalı ayrımcılık, resmî olarak kınansa da bir seviyede sürmeli ki hiçbir zaman özür dilenmeyen, hatta bırakın özürü, ortamlarda müsebbibi olmakla övünülen başka bir temel ayrım yani sınıfsal ayrımcılık gözden kaçmaya, yoksayılmaya devam etsin. Tarihlerimiz 1886’yı gösterirken Chicago’da 80 bin işçi, pek kıymetli bir kardeşimiz olan Albert Parsons öncülüğünde sokağa iniyor. İşte tarihin ilk 1 Mayıs korteji bu. Sonrasında ise bombalar, cinayetler ve idamlar gelecek…

    Binlerce yıllık insan­lık tarihini düşünecek olursak, yeni kurulmuş, gıcır gıcır bir ülke olan Ameri­ka Birleşik Devletleri’nde dün­ya tarihi denildiğinde akla ilk gelen şey Roma Cumhuriyeti ve İmparatorluğu’nun tarihi. Zaten aklımda kaldığı kada­rıyla onlardan önce İtalyanlar dahil hiç kimse koskoca dün­ya tarihini Roma Tarihi olarak değerlendirmeyi düşünmemiş.

    Amerikalılar kendi kuru­luşlarından öncesini bu şekil­de hallettikten sonra da ken­di tarihlerini -işte filmlerden dizilerden de biliyoruz- ken­di belirledikleri temel dönüm noktaları üzerinden inşa et­mişler. Nedir efendim, bağım­sızlık savaşları, İçsavaş, Ala­mo vs. Tabii her ülke gibi ta­rihlerinin görmezden gelmeyi tercih ettikleri, yokmuş gibi davrandıkları, fazla üzerinde durmadıkları dönüm noktala­rı da var.

    Çoğu ülkenin aksine Amerika’nın görmezden gelme tercihleri, ülkenin “kurucu babaları”nın ve onları takip edenlerin etnik ve dinî ayrım­cılıkları değil. Bilakis Birle­şik Devletler az da olsa, geç de olsa; gemilerle getirip köle olarak çalıştırdığı Afrika kö­kenlilerden; demiryolların­da neredeyse kürek mahkumu olarak çalıştırdığı Çinlilerden; kömür madenlerinde ölümüne çalıştırdığı kıtlıktan kaçarak gelmiş İrlandalı Katolikler­den; 2. Dünya Savaşı’nda top­lama kamplarına kapattıkları Japonlardan resmî olarak özür dilemeye çekinmiyor. Tabii bunlar benim aklıma gelenler; gördüğünüz gibi arkadaşların özür dilemediği millet kalma­mış.

    Bu elbette günümüz Ame­rika’sında ırkçılık ve ayrımcı­lığın hâlâ varolduğu gerçeği­ni değiştirmiyor ama mesele de zaten biraz bununla ilgili: Dine ya da ırka dayalı ayrım­cılık resmî olarak kınansa da bir seviyede sürmeli ki Birle­şik Devletler’in hiçbir zaman özür dilemediği, bırakın özür dilemeyi ortamlarda müseb­bibi olmakla göğsünü gere ge­re övündüğü başka bir temel ayrım yani sınıfsal ayrımcılık gözden kaçmaya, yoksayılma­ya devam etsin. Hatta o kadar etsin ki, endüstriyel işçi sını­fının handiyse doğduğu top­raklar diyebileceğimiz ülkede “Amerikan işçi sınıfı” dendi­ğinde sanki bir oksimorondan bahsediyormuşuz gibi kaşlar kalksın.

    Pek öyle filmlere konu ol­mayan bir hadise, bugün dün­yanın çoğu ülkesinde kazanıl­mış 8 saatlik çalışma hareketi mesela, esasen 18. yüzyıl so­nunda Philadelphia’daki işçi­lerin daha kısa süre çalışmak için ayaklanmasıyla başlıyor. Üstelik kardeşlerimizin tale­bi henüz 8 bile değil, 10 saat. Düşünün artık günde kaç saat çalıştırdıklarını! Tabii en bü­yük kısmı kamu kaynaklarıyla, yani bizim paramızla kotarı­lan teknolojik gelişim, üretimi hayvan gibi artırdığı hâlde biz niye hâlâ günde 8, haftada 40 saat çalışıyoruz o da bambaş­ka bir konu.

    Tarihlerimiz 1886’yı gös­terirken Chicago’da işçiler da­ha önce verdikleri ültimato­mu uyguluyor ve 1 Mayıs 1886 itibarıyla genel greve gidiyor­lar. 80 bin işçi, pek kıymet­li bir kardeşimiz olan Albert Parsons öncülüğünde, günü­müzde şehrin en ünlü alışveriş caddesi olan Michigan Bulva­rı’nda yürüyor. İşte tarihin ilk 1 Mayıs korteji bu.

    1 Mayıs’ta başlayan grev dalgası sürüyor ama işçilere bu en temel insani hakkı ver­memekte direten bazı fabrika­törler, parayla tuttukları Pin­kerton ajanlarını (#tarih’in 16. sayısında bu tarihin ilk detek­tiflik acentasının ne denli şe­refsiz olduğunu anlatmıştım) işçilerinin üzerine salıyor ve 3 Mayıs’ta çıkan çatışmalar­dan birinde dört işçi kardeşi­miz kayıtlara göre polis, gör­gü şahitlerine göre Pinkerton ajanları tarafından vurularak hayatını kaybediyor. Bu katli­amı protesto etmek için ertesi akşam yağmur altında birara­ya gelen ve çoğunluğu Alman kökenli anarşistlerden oluşan bir grubun düzenlediği göste­ride, polislerin ortasında ansı­zın bir bomba patlıyor ve po­lis de ateş açıyor. Sonrası kan, vahşet…

    Henüz “politik doğrucu­luk”la tanışmamış ülkenin önde gelen gazeteleri işçileri suçlu ilan ederek “Tıpkı gay­ri-medeni Kızılderililer gibi bunları da öldürmeliyiz” gibi cümlelerle süslü yazılar ya­yımlıyor. Polis derhal birkaç gün önce 80 bin işçiyle yürü­yen Albert Parsons ve 8 kişiyi “kendi düzenledikleri göste­ride polise bomba atmakla” suçlayarak tutukluyor. 1.5 yıl süren yargılamanın ardından Parsons’la beraber işçi lider­lerinden üçü de son sözlerini söylemelerine izin vermeden asılıyor. Düşünürseniz, o gün orada darağacında öldürdükle­ri sadece işçi sınıfının kıymet­li insanları değil, aynı zaman­da 8 saat hareketi.

    İşte hem o ültimatomun hem de sonrasında bugün Chi­cago şehrinin tam da merke­zinde yer aldığı hâlde hemen hiçbir turist rehberinde bu­lamayacağınız Samanpazarı Meydanı’nda yaşanan katli­amda ölenlerin ve sonrasında asılan işçi liderlerinin anısına, Amerikan işçi sınıfı hareketi 1 Mayıs’ı işçi bayramı olarak kutlamaya başlıyor. Üstelik 2. Enternasyonal’de bunu ulusla­rarası bir bayram olarak öne­riyorlar ve bu kabul ediliyor.

    Peki Amerika bu durum­da ne yapıyor? Sırf İşçi bay­ramı, sosyalistler ve anarşist­lerle beraber anılmasın diye, Paris’te düzenlenen Sosyalist Enternasyonal toplantısından birkaç yıl sonra bayramın “her yıl Eylül ayının ilk pazartesisi” kutlanacak şekilde kabul edil­mesini sağlıyor.

    Bu vesile ile ister bilgisa­yar, ister makine başında; ma­dende, fabrikada, plazada ya da ev içinde çalışan tüm işçi kardeşlerimin bayramlarını cân-ı gönülden kutlarım.