Portekiz’de 42 yıl süren diktatörlük, 1974’te askerlerin başlattığı devrim ile kansız biçimde sona erdirilmişti. Namluların ucuna takılan karanfillerden hareketle “Karanfil Devrimi” adını alacak ve tüm ülkeyi etkileyen hareket, birçok alanda getirdiği kazanımlara ve yeşeren umutlara rağmen 19 ay sonra yenilgiye uğrayacaktı.
Portekiz’de 25 Nisan 1974’te Rádio Renascença (Radyo Rönesans), José Afonso’nun rejim tarafından yasaklanan “Grandola Vila Morena / Grandola, Kavruk Tenli Şehir” şarkısını yayımladığında genç subaylar harekete geçiyordu. Bu, “Karanfil Devrimi”nin başlangıç sinyaliydi: Genç subayların oluşturduğu Silahlı Kuvvetler Hareketi (MFA-Movimento das Forças), 42 yıllık diktatörlüğe karşı ayaklanmıştı.
MFA 1973’te küçük rütbeli subaylar tarafından, özellikle Afrika’ya gönderilecek subayların sivillerden de devşirilmesi kararıyla güçlenerek kurulmuştu. Amaçları askerî bir rejim değil, özgür seçimlerle sivil bir yönetim kurmak, demokrasiye geçmek ve sömürgelerin bağımsızlığıydı.
António de Oliveira Salazar, 1932’den beri Portekiz’i faşizan yöntemlerle idare ediyordu; ülkeye “Estado Novo” (Yeni Devlet) adını vermişti. Salazar’ın 1968’de beyin kanaması geçirmesiyle Marcelo Caetano Konsey Başkanı olmuş ve ülkede dikta rejimi devam etmişti.
Askerler 25 Nisan 1974’te kışlalardan çıkıp Caetano’nun bulunduğu binayı ve gizli polis merkezini (PİDE) kuşatırken, radyodan sık sık sokağa çıkılmaması anons ediliyordu. Buna rağmen halkın kendiliğinden kitlesel katılımı ile sokaklar bayram yerine dönmüştü. Ateş açılması durumunda bir katliam yaşanması ihtimaline rağmen, binlerce insan Carno Kışlası önünde toplandı ve “faşizme ölüm” diye haykırmaya başladı. Lizbon’un ana caddesi Rossio’da bir çiçek satıcısı, satışa sunduğu mevsimlik çiçekleri askerlere sundu: Kırmızı karanfiller! Ertesi gün Le Monde gazetesi başsayfada “Karanfil Devrimi Portekiz’de zafer kazanıyor!” manşetiyle çıkacaktı.
Askerlerin “sokağa çıkmayın” çağrısına ragmen, halk coşkuyla devrimi kutlamıştı.
Tankların ve tüfeklerin namlularına takılan karanfiller bir anda devrimin simgesi olmuştu. Caxias ve Peniche cezaevlerinin kapıları açıldı; tüm siyasi tutuklular serbest bırakıldı. Siyasi polis PIDE ve rejimin gazetesi A Epoca’nın genel merkezi dağıtıldı ve sansür kaldırıldı. Darbeciler kan dökmekten sakınırken, PIDE ateş açarak 4 kişinin ölmesine ve 45 kişinin yaralanmasına neden oldu. Devrim değil, karşı devrim kan akıtmıştı.
25 Nisan 1974 darbesi, Otelo Saraiva de Carvalho ve Ramalho Eanes gibi genç subayların eseriydi. İletişim araçlarını hemen ele geçiren ve halkın aktif desteğini alan MFA, bu subayların sürpriz etkisi sayesinde başarılı oldu. Generaller António de Spínola ve Costa Gomes daha sonra bu girişime destek verdiler; ancak sömürge imparatorluğundan kademeli olarak çekilmeyi destekleyen bu eski moda generaller, olayların hızıyla kenara itileceklerdi.
1973’ün Eylül ayında Şili’de ordu faşist bir rejimin temellerini atarken, Portekiz’de genç subayların hareketi ülkeyi demokratikleştiriyordu. Sömürgelerden başlayan hareket metropole yönlenmiş, toplumun birikmiş sorunlarının çözümü için hızla ve anında bir toplumsal devrim ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Portekiz Devrimi’nin ardından İspanya ve Yunanistan’da da rejim değişiklikleri yaşanacaktı.
Bugün belleklerden neredeyse silinmiş olsa da, Portekiz Devrimi o günlerde Vietnam Savaşı kadar önemliydi. Gabriel García Márquez, “dünyanın en büyük köyü” dediği Lizbon’dan “Herkes konuşuyor, kimse uyumuyor… Portekiz’de ücretler Avrupa’nın en düşüğü ama, insanlar ara vermeden, çalışma saatlerine bakmaksızın çalışıyorlar…” diye yazıyordu. Hadiseler sırasında Lizbon’da bulunan İspanyol romancı Manuel Vazquez Mortalban “Bu, arabayla gidebileceğimiz ilk devrim” derken ekliyordu: “Faşist Portekiz’in önemli döviz kaynaklarından biri eğlence turizmiydi, demokratik Portekiz’de bunu siyasal turizm ikame ediyor.”
Her ne kadar diktatörlük bir anda ve kansız yıkılmışsa da bir dizi sorun vardı. Her şeyden önce 9 milyonluk ülkenin Afrika’daki sömürgelerinde (Angola, Mozambik, Gine) düzeni sağlamak giderek imkansızlaşıyordu. Ulusal bütçenin 3’te 1’i buna ayrılırken, 60’lı yıllarda başlayan bağımsızlık hareketlerini bastırmak için 800 bin Portekizli 4 yıllık askerlik hizmetine koşulmuş ve binlercesi ölmüştü. Gençler askere gitmek yerine, özellikle Fransa gibi daha iyi hayat koşullarının bulunduğu ülkelere kaçıyorlardı. 1960-74 arası 1.5 milyon genç ülkeden göçetmişti. Afrika’daki gerilla hareketinin başarısı rejimi çıkmaza sürüklerken, 1973’te kapitalizmin savaş sonrası en ağır krizi boy verdiğinde fabrikaların kapatılmasıyla işten çıkarmalar hızla artmıştı.
Silahların namlularına takılan karanfiller, Portekiz devriminin simgesi olacaktı.
Genç subayların yürüttükleri devrime, işçi hareketi de bütün deneyimsizliğine rağmen anında katıldı ve bu harekete “sosyal bir yöneliş” vermeye çalıştı. 60’lı yıllarda köyden kente gelen genç işçi sınıfı, yani nüfusun 3’te 1’ini oluşturan 3 milyon insan, kısa zamanda işçi, asker ve mahalle komisyonlarında toplandı. Lizbon ve Porto’da başarılı olunduysa da, ulusal ölçekte bu taban örgütlenmelerin birliği sağlanamadı.
Yine de resmî rakamlara göre sermayeden emeğe %18’lik bir transfer gerçekleşmiş; eğitim, sağlık ve sosyal güvenliğe eşitlikçi ve evrensel bir erişim sağlanmaya başlanmıştı.
Karanfil Devrimi’nin liderlerinden Carvalho 2021’de öldü.
15 Mayıs 1974’te Cumhurbaşkanı General Spinola’nın başkanlığında geçici bir hükümet kuruldu. Özgürlükler yeniden teminat altına alındı ve ekonominin kilit sektörleri millîleştirildi. Sosyalist lider, Dışişleri Bakanı Mario Soares, sömürgelerin bağımsızlık hareketleriyle derhal müzakerelere başladı. Bu ülkeler hızla egemen devletler hâline geldiler: 1974’te Gine-Bissau, 1975’te Angola, Mozambik, Goa, Daman ve Diu. Portekiz’in çekildiği Doğu Timor ise Endonezya tarafından işgal edildi. Ülkede Sol çoğunluğun hakim olduğu Dışişleri Bakanlığı Devrim Konseyi, 25 Kasım 1975’te yeni bir darbe girişiminin ardından feshedildi. Ilımlı subaylar ve demokratik partiler, inisiyatifi yeniden ele geçirdi. Sosyal ve demokratik yönelimli yeni bir Anayasa 2 Nisan 1976’da günışığına çıktı ve takip eden 25 Nisan’daki yasama seçimleri ile bir devir noktalandı.
1.5 yıllık süreçte tüm bu yasal-politik dalgalanmalar yaşanırken, insanlar harekete geçerek kendi sorunlarını çözmeye yönelmişti. Kadınların yalnızca “dul” olarak aile reisi sıfatıyla oy kullanabildikleri, onun dışında oy hakkının olmadığı; boşanma hakkı, diplomatik kariyer hakkının bulunmadığı bir toplumdan; kadınların fabrikalardaki işçi denetim hareketinde faal olarak yer aldığı bir düzene geçildi (Kürtaj hakkı ise ancak 2007’de kabul edilecekti). Kadınların devrime katılımında, çalışma hayatında yüksek oranda yer almaları önemli rol oynamıştı. Öncelikle fabrika ve işletmelerdeki taban örgütlenmelerinde -hatta zaman zaman öncü olarak- yer aldılar ve özellikle konut sorunu dahil mahalli sorunların çözümü için kurulan komisyonlarda faaldiler.
Halkın üretimde, mahallede kurduğu taban demokrasisi, ulusal ölçekte bir iktidar alternatifi olarak ortaya çıkamamıştı. Devrimin yenilgisi, Kilise ve Sağ’la ittifak içinde gerçekleştirilen 25 Kasım 1975 darbesiyle ve Komünist Parti’nin buna direniş göstermemesi nedeniyle başladı.
1986’dan bu yana Avrupa Birliği ülkesi olan Portekiz, Avrupa’da Sol’un en güçlü olduğu ülkelerden biriydi. Ancak 10 Mart 2024’te yapılan erken genel seçimde Sağ toplamda %52.6 oy aldı. Geçen seçimde %7 oy alan aşırı Sağ Chega oylarını %18’e çıkararak sürpriz yaptı. Chega 230 sandalyelik mecliste 48 sandalye kazandı. Sosyalist Parti ise tam 13 puan kaybederek %28 ile 77 sandalye kazanabildi. Sağcı Demokratik İttifak’ın azınlık hükümeti kurması bekleniyor. Ancak 50 yıl önce faşist diktatörlüğün sonlandırıldığı Karanfil Devrimi’ni yaşayan ülkede aşırı Sağ’ın bir sonraki seçimde koalisyon ortağı olma ihtimali büyük.
Musolini’den sonra Hitler’den önce iktidar olan Portekiz diktatörü António de Oliveira Salazar, 36 yıl boyunca ülkeyi demir yumrukla idare etmişti.
Devrimin şarkıları
Karanfil Devrimi’nin işaret fişeği, José (Zeca) Afonso’nun “Grândola, Vila Morena” şarkısı oldu. İnsanlar “Grandola, kavruk tenli şehir/Kardeşliğin diyarı, öncülük eden insanlar sendedir, ey şehir” diye başlayan şarkıyla birlikte, 42 yıllık diktatörlüğü devirmek için sokağa çıktı. Şarkıyla başlayan devrim için, daha sonra başka şarkılar da yapıldı. Bunlardan en ünlüsü Yunan asıllı Fransız şarkıcı Georges Moustaki’nin “Portugal”ıydı.
1915’teki Çanakkale zaferinden sonra Osmanlı Devleti diğer cephelerde yenilgiye uğradı ve 1. Savaş’ın mağlupları arasında yer aldı. Mütareke döneminde Gelibolu Yarımadası’nı işgal eden İngilizler, ancak Lozan’dan sonra bölgeyi boşaltacaklardı. 1923 Kasım’ında araştırma için Yarımada’ya gönderilen Vali Macit (Gören) Bey, gelişmeleri Ankara’ya bildirecekti.
Gelibolu Yarımadası’nda 1915’te yaşanan kanlı savaşın izleri aradan geçen zaman içinde silinmeye yüz tutmuş olsa da, günümüzde tekrar hatırlanıyor, yaşatılmaya çalışılıyor. Kara muharebelerinde şehit düşenler, hayatını kaybedenler imkansızlıklar nedeniyle alelacele, üstünkörü toprağa verilebilmiş, hatta kimi zaman hiç gömülememiştir. Aradan geçen yıllar içinde rüzgarın, yağmurun, sellerin etkisiyle açığa çıkan kalıntılar, burada yaşananlara dair ürpertici delil ve izler olarak tekrar kendilerini hatırlatmışlardır.
1923 Eylül ayında vilayet yapılan Gelibolu’nun ilk valisi Ahmet Macit (Gören), incelemelerini içeren raporunu Başbakan İsmet Paşa’ya sunmuştu.
9 Ocak 1916 tarihinde kesin olarak kazanılan Çanakkale Muharebeleri’nden sonra, Osmanlı Devleti’nin 1918 sonuna kadar diğer cephelerde verdiği ölüm-kalım savaşı, Çanakkale savaş alanlarına yeterince ilgi gösterilememesine yol açmış; şehitlerin geride kalan bakiyesinin hakettikleri şekilde muntazam mezarlıklar kurularak defnedilmesine müsaade etmemişti. 1. Dünya Savaşı bitip de imzalanan Mondros Mütarekesi hükümlerince teslim alınan Osmanlı Devleti için hayat-memat mücadelesi başladığından, savaş sonrasında da Çanakkale harp alanı ile ilgilenilemedi.
Öte yandan Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının hemen ardından İngilizler, 1915 savaşında Gelibolu’da ölen askerleri için mezarlık tespiti ve anıt yaptırma faaliyetine giriştiler. 10 Kasım 1918’de Mühendis C. E. Hughes başkanlığında bir mezarlık tespit ve tescil komisyonu Çanakkale’ye gönderildi. Bu komisyonun yaklaşık 1 yıl süren çalışmaları neticesi, mezarlıkların büyük kısmı tespit edildi. İngilizler bir an önce mezarlık ve anıtların yapımına başlamak istiyorlardı; bu nedenle 1919 Kasım’ında IWCC (Imperial War Cemeteries Commission/İmparatorluk Savaş Mezarlıkları Komisyonu) kuruldu. Mütareke dönemi içinde hiçbir müdahale görmeden, diledikleri gibi anıt ve mezarlıklarını inşa etmeye başladılar. 1923’e gelindiğinde İstiklal Harbi’nin kazanılması ve imzalanan Lozan Antlaşması ile İngiliz ve Fransızlar’ın Gelibolu Yarımadası üzerinde yaptıkları ve yapmaya devam ettikleri işler, antlaşma hükümlerine göre karara bağlandı. İngiliz Hükümeti 1923 Ağustos ayında IWCC yerine CWGC’yi (The Commonwealth War Graves Commission/İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarları Komisyonu) kurdu. Bir önceki komisyonda başkanlık yapan C. E. Hughes bu komisyonun da üyesiydi ve Yarımada’da inşa olunan mezarlık ve anıtların kontrol müfettişi olarak görevlendirilmişti.
Kilya Koyu’nda Gelibolu valisinin raporunda bahsettiği İngilizler tarafından oluklu galvanizli çinkodan kurulmuş barakalar görülmektedir.
Lozan Antlaşması’nın 128-136. maddeleri, Türkiye ile İngiltere, Fransa ve İtalya arasında, bu topraklarda ölmüş sivil-askerlere ait mezarlık ve anıtların hukuki durumu ve yönetimine dair kararları içeriyordu. Bilhassa 129. ve 130. maddelerde, İngiliz ve ANZAC askerleri için yapılacak mezarlık ve anıtlara dair özel durumlar bulunuyordu.
Maydos (Eceabat) kasabasının kuzeye bakış istikametinde 1923 yılı görünüşü. (X işaretli yer Kilya Koyu girişi). Savaş zamanı harabeye dönen kasabada sonradan yapılan evler görülmektedir.
Gelibolu Yarımadası üzerinde İngiliz ve Fransızlar’ın devam ettirdikleri mezarlık ve anıt inşaatları; mübadele gereği gelen muhacirlerin iskanı; Lozan Antlaşması ile Çanakkale Boğazı’nın statüsünün değişmesi bölgeyi eskiye oranla çok daha önemli bir hâle getirmişti. Öncesinde bir sancak merkezi olan Gelibolu, 1923 Eylül’ünde Eceabat’ın (Maydos) da bağlı olduğu bir vilayet haline getirildi. Gelibolu vilayetine vali olarak da Ahmet Macit (Gören) Bey tayin edildi. Kasım ayında ise, İngiltere ve Fransa’nın önceden beri devam eden ve bu defa Lozan Antlaşması hükümlerine göre sürdürdükleri mezarlık ve anıtların denetlenmesi ve bu konuda bir rapor hazırlanıp sunulması için yine Ahmet Macit Bey görevlendirildi.
Maydos (Eceabat) kasabası, 1923 yılı. “X” işaretli yer Çanakkale şehri.
Vali Ahmet Macit Bey, vilayet merkezi Gelibolu’dan yola çıkarak Eceabat’a 2 kilometre mesafedeki Kilya Koyu’ndan itibaren sahili takiben Seddülbahir’e kadar olan bir inceleme gezisi yaptı. Sonrasında ise raporunu hazırladı ve 13 Kasım 1923’te Başbakan ve Dışişleri Bakanı İsmet Paşa’ya arzetti.
Seddülbahir Köyü yakınında Gözcübaba Tepesi’nde İngilizler tarafından, 1915’te Gelibolu’daki kayıpları adına inşa olunan 33 metre yüksekliğindeki “Helles Anıtı” inşaatı bitme safhasında. Anıt 1924 yılında tamamlanarak açılmıştır.
Başbakan İsmet Paşa, bu raporu 20 Kasım 1923’te ilgili Bakanlık ve kurumlar olan İçişleri Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’na birer kopya halinde ve özel talimatlar eşliğinde gönderdi. Genelkurmay Başkanlığı’na gönderilen kopyanın üstyazısına “Altları mavi kalemle çizilmiş olan kısımlar hakkında tahkikat yapılarak neticesinin bildirilmesini rica ederim” notu eklenmişti. Maliye Bakanlığı’na gönderilen kopyanın üst yazısında da “Gelibolu Valisi, raporunda Yarımada’nın muhtelif mahallerinde ve bilhassa harp sahalarında birçok demir parçaları, top enkazı gördüğünden bahisle bunlar toplandığı takdirde mühim bir yekuna ulaşacağı ve satın almak isteyene satılmasıyla Hazine’ye de gelir sağlanacağını bildirmektedir. Bilgi için arz olunur” notu vardı.
Gelibolu Valisi Macit Bey, Çanakkale Muharebeleri’den 8 yıl sonra, Yarımada üzerinde İngiliz ve Fransız mezarlıklarının ve anıtlarının yükseldiği bir vakitte bu inceleme gezisini yapmış; yazdığı raporda gözlemlerinin yanısıra duygu ve düşüncelerini aktarmıştır. Hem şehitleri anmak hem savaştan kalan hatıraları korumak ve anmak yolunda, Lozan Antlaşması gereği askersiz hâle getirilmiş bölgenin durumuna dair bir ilk belge.
GELİBOLU YARIMADASI’NDA İNCELEMELER
Geçilemeyen Çanakkale’de gelecek nesiller için bir rapor
Vali Ahmet Macit (Gören) Bey’in ayrıntılı raporu, hem bölgenin hâli hazırdaki durumunu hem İngilizler’in faaliyetlerini hem de bundan sonra yapılması teklif edilenleri kapsıyordu. Rapor Başbakan İsmet Paşa’ya da gönderilecek; İsmet Paşa da rapordaki kimi satırların altını çizerek tahkikat yapılması talimatını verecekti.
Gelibolu’dan yarı bozuk bir şoseyi takiben iki saatte (otomobil ile) Kilya mevkiine ulaştık. Burası ufak ve korunaklı bir koy olup, koyun içinde işgal zamanında İngilizler tarafından oluklu galvanizli çinkodan adeta bir şehir inşa olunmuştur. Muhtelif şekil ve büyüklükteki bu barakaların sayısı tahminen 500 kadar vardır. O zaman [işgal zamanı] Kilya’da ve diğer yerlerde bulunan 4 bin İngiliz askeri bu barakalarda ikamet ederlermiş. Kilya’nın seçilmesinin sebebi, yukarıda arzedildiği üzere korunaklı bir mevki olduğundan ve diğer yerlerde sahil arızalı ve denizden yüksek olduğu halde, burada düz ve alçak olduğundan dolayıdır. Zaten burası hem Maydos’a [Eceabat], Kilitbahir’e ve Seddülbahir’e hem de Akdeniz [Ege Denizi] sahilindeki meşhur Arıburnu’na giden şoselerin kavşak noktasıdır.
İngilizler [Lozan Antlaşması sonrası] Yarımada’yı tahliye ettikleri zaman bu barakalardan başka bazı yenecek şeyler, birkaç kamyon ve otomobil motoru ve motorbot ile bir hayli demir malzeme ve telefon, telgraf teli gibi muhtelif malzemeler bırakmışlar. Bunların tamamı Hilal-i Ahmer [Kızılay] tarafından satın alınmıştır. Bundan dolayı burada Hilal-i Ahmer’den 3 kişilik bir heyet ve makine tamircileri ile bir miktar amele vardır. Bu heyet, mevcut malzemeyi tespit etmekle meşguldür. Orada mı satacaklar, başka yere mi nakledecekler bilinmiyor ise de, bu barakalar sökülürken az çok hasara uğrayacağı ve ağır eşyadan olması dolayısıyla nakli zor ve masraflı olacağı açıktır. Elimizde hazır bulunan bu barakalar bazı ufak değişikliklerle muhacir iskanına tahsis olunsa pek münasip olur.
İngiliz mezarlıklarının inşaatına nezaret eden komisyonun ve inşaat heyetinin merkezi de burasıdır. Bundan dolayı Kilya’daki bazı binalar hâlâ İngilizler tarafından işgal edilmektedir. Bu heyetler hakkında açıklama yapmalıyım:
Birinci Heyet: İngiltere Harbiye Nezareti’ne mensup olup “Imperial War Graves Commission” (İmparatorluk Savaş Mezarları Komisyonu) unvanını taşıyor. Yapılan işin yetkili müdürü, Yarbay rütbesini taşıyan Mister Hughes’tur. Bu zat Büyük Savaş’ta buralarda [Çanakkale Muharebeleri’nde] yedeksubay olarak bulunmuştur. Beraberindekiler kayıt memuru ve teknisyen olarak 12 kişiden oluşmaktadır. Yarbay Hughes ile kimi arkadaşları Avustralyalı, kimisi de İngilizdir ve tamamı yedek subaydır. Defnedilmiş cesetlerin büyük kısmı Avustralyalı imiş. İmparatorluk unvanı da bunu gösteriyor. Bunlar İngiliz İmparatorluğu nâmına inşaatın kontrolüne de memurdurlar.
Gelibolu Valisi Ahmet Macit Bey’in Çanakkale harp sahasında yaptığı inceleme gezisine dair hazırladığı 7 sayfalık raporun iki sayfası. (BCA, 534-37660- 151533-21)
İkinci Heyet: Mister Malvil başkanlığındaki inşaat şirketidir. Bunların merkezi Londra’da Victoria Caddesi’ndeki “Sir John Rayne, Gallvey Ltd. Public Works Contractors” genel inşaat müteahhitliği şirketidir. Bu heyet tamamen İngilizdir. Mühendisleri, teknisyenleri, katipleri olduğu gibi; yerliden ve farklı ülke vatandaşlarından ustalar, taşçılar, işçiler istihdam ediyorlar.
Muhtelif mezarlıklarda istihdam edilip ülke isimleriyle tespit edilen amele: 203 Türk, 38 İngiliz, 39 İtalyan, 18 Müslüman İranlı, 79 Rum, 75 Ermeni, 28 Yugoslav, 76 Vrangel Ordusu’ndan geri kalanlardan Rus, 13 Yunan, 8 Bulgar, 5 Fransız; olmak üzere [toplam] 582 kişidir.
İnşa olunacak ve olunmakta olan mezarlıklar ve abideler 33 adettir. Görebildiğim abidelerin biri ve en büyüğü Seddülbahir’de ve ikincisi Arıburnu’ndadır. Bunlar şöyle piramit şeklinde olup Arıburnu’ndakinin yüksekliği 15 ve Seddülbahir’de yeni başlananınki 35 metre olacakmış. Etrafı duvar ile çevrili, bir kare şeklindeki arazinin merkezinde yapılmakta olup, ön tarafında defnedilmiş cesetlere ait mezartaşları bulunmaktadır.
Seddülbahir’de ikisi kadim kale dışında, biri kale içinde üç adet Fransız mezarları ve dikilen ufak hatıra sütunları [anıt] gördüm.
İngiliz mezarlarının inşaatına işgal esnasında, yani bundan 1.5 sene evvel başlanmış ve doğal olarak en hakim ve güzel mevkiler seçilmiştir. Bu duruma göre Seddülbahir’de yapılmakta olan, Lozan Antlaşması’na bağlı haritada Arıburnu’ndaki İngiliz mezarlarını gösteren yerin dışında kalıyor. Bunun inşaına yeni başlanmış, henüz temelleri açılmaktadır.
Mezarlıklardan 23’ü Arıburnu’nda, 4’ü Anafarta’da, 6’sı Seddülbahir’dedir. İngilizler, Çanakkale muharebelerinde ele geçiremedikleri ve ölüleri olmayan hâkim tepelere de geçmişlerdir. Çanakkale Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı Osman Zâti Bey’e mezarlıkları gösteren planları takdim etmişler. Bu planlar Osman Zâti Bey’in nezdinde kalmıştır. Bu kişinin hâlen Ankara’da olduğu haber verildi. Bununla birlikte Albay Hughes’tan, mezarların mevkiini gösteren krokiyi talep ettim, verecektir. Geldiğinde takdim kılınacaktır.
Yapılan araştırmaya göre bu Albay Hughes, esasen mühendis olup İngiliz hükümetinden bu mezarlarla abidelerin inşaını 11 milyon İngiliz Lirası’na taahhüt etmiş; daha sonra işi yukarıda bahsedilen İngiliz inşaat şirketine devretmiş. Fakat İngiltere Harbiye Nezareti kendisini ve maiyetini bu inşaat işini kontrol heyeti olarak tayin ettiğinden, burada o sıfatla görev yapmaktadır. Yani resmen sorumlu ve resmî müteahhit sıfatını taşıyan bir komisyon heyeti var.
Dahiliye Vekâletine (İçişleri Bakanlığı) telgrafla arzettiğim gibi [İngiliz inşaat şirketinin] Kilya’dan Arıburnu’ndaki (otomobil ile 1.5 saat mesafede) inşaat mahalline hususi telefonları vardır ve işgal sırasında döşenmiştir. Kilya’da barakaların inşaı zamanında yapılmış elektrik tesisatı da vardır. Şimdi bir kısmında Hilal-i Ahmer memurlarının ve bir kısmında da İngiliz komisyonu heyetinin ikamet ettikleri barakahane, yazıhanelerinde bu elektriği kullanıyorlar. Albay Hughes, ikametgahı ile yazıhanesine her gün İngiliz bayrağı ve geçende yapılan uyarımız üzerine Cuma günleri kendi bayrakları ile beraber Türk bayrağı çekmektedir.
Kilya mevkii, Maydos’a otomobil ile 10 dakika mesafededir. Maydos kasabası en başında olduğu gibi şimdi de Eceabad kazasının merkezidir. Burası bombardımanda harap olmuş ise de sonradan Rumlar “Venizelos Evleri” diye anılan bir takım yeni binalar inşa etmişlerdir. Bu binalar şimdi terkedilmiş ve boş bir hâlde olduğundan muhacirler gelirse burada iskan olunacaktır. Galiba Venizelos vaktiyle bu havalideki Rumları’ kendine taraftar etmek için bu evleri yaptırmıştır. Hâlen hükümet daireleri de bu hanelerde yerleşmiştir.
Maydos’tan sonra Kilitbahir’e geçildi. Otomobil ile yarım saat mesafededir. Eski kaleler ve askerî koğuşlar ile daireler boş; İngilizler tarafından tahrip olunan 28’lik büyük topların parçaları toprak tabyalarda melul ve mahzun yatıyor. Yalnız Yıldız Tabya denilen tepedeki bir istihkamda 15’lik 6 adet topumuz sağlam kalmış. Orada Fransızlar varmış, bunları tahrip ettirmemişler. Kilitbahir, sahilde bir burun oluşturup Çanakkale ile karşı karşıyadır ve Boğaz’ın en dar yeridir. Kayıkla yarım saatte karşıya geçilebilir.
Çanakkale Savaşı esnasında düşman donanmasının bombardımanı ile yıkılan tabyalar ve tahrip olmuş toplar.
Buradan Seddülbahir’e hareket ettik. Evvela sahilden giden yol, daha sonra içeri girip az çok arızalı tepecikler ve düz yerler geçildikten sonra muharebe sahalarına giriyor; 1.5 saatte Seddülbahir’e ulaştık. Burası Yarımada’nın yani Boğaz’ın son noktası olup muharebeler sırasında önce denizden düşman ateşine ve sonra bu bölgeye çıkan düşmanın üzerine Anadolu yakasından yapılan bizim ateşimize tamamen maruz, açık bir hedef teşkil ettiğinden taş taş üzerinde kalmayacak şekilde harap olmuş. Dağılan ahalisinin hepsi Müslüman olup geri alındıktan sonra tek tük gelmeye başlamışlar ise de yoksul olduklarından evlerini inşada zorluk çekmektedirler. Köy henüz tenha ve harap bir haldedir. Burada yine Yunanlar’ın bıraktıkları 5- 10 haneyi yerlilere terketmek pek münasip olacaktır.
Kadim ve büyük Seddülbahir Kalesi yaşanan tarihî olayları hatırlatıyor. Bu kale tahliye zamanına kadar Fransızlar’da kalıp yukarıda arz olunduğu üzere, kalenin iç meydanında denize nâzır bir mahalde Fransızlar 1915’te ölen askerleri için bir ufak hatıra sütunu [anıt] dikmişlerdir. Türkün Akdeniz’e kadim kapısı olan bu heybetli Seddülbahir Kalesi içindeki Fransız abidesinin kapısındaki mermer haç pek yersiz görünüyor ve hiç hoşa gitmiyor.
Seddülbahir’de dış deniz tarafında bir iskele olup İngilizler buradaki abideyi inşa için Ilgardere’den denizyoluyla getirdikleri taşları buradan dekovil ile taşıyorlar. Abide, mahalli sahile yakın bir tepededir. Taşları, Hilal-i Ahmer’den 4 bin liraya satın aldıkları bir “lokomobil” ile taşıyorlar. Geri dönerken İngilizler’in taş çıkardıkları Ilgardere’ye uğradım. Burası Maydos ile Gelibolu’nun ortasındadır. Ocak, sahile duvar gibi dimdik bir tepede bulunmaktadır. Yüksekliği 100 metreyi aşkın olup, taşları iskeleye hem dekovil hem de teleferikle indiriyorlar. Bu dekovil hattının uzunluğu 560 metredir. Burada beyaz ve yumuşak iyi bir taş çıkıyor ve taşçı ustaları çalışıyor. Sabun kalıbı gibi düzgün şekilli olan bu büyük taşları mezarlıkların duvarlarında ve abidelerinde kullanıyorlar. Bu taşocağı eskiden beri biliniyor. Hatta Gelibolu’daki Süleyman Paşa Camii bundan 30 sene evvel bu taşlarla yeniden inşa olunmuştur. İngilizler burada 2 seneye yakın zamandan beri taş çıkarıyorlarmış. Orman ve Evkaf Dairelerindeki bilgileri ve kayıtları topladığımdan, Taş Ocakları Nizamnamesi’ne göre inşaat şirketinden vergi talep edeceğiz ve alacağız.
Fransızlar tarafından Seddülbahir köyü girişinde, Çanakkale Boğazı’na nazır bir konumda ölen askerleri için yaptıkları mezarlıklardan birisi.
Yarımada’nın muhtelif mahallerinde ve hele harp sahalarında birçok demir parçaları, top enkazı gördüm. Bunlar toplansa mühim bir yekuna ulaşır ve satın almak isteyenlere satılarak Hazine’ye de gelir sağlanır.
Şurasını ilave etmeliyim ki Gelibolu Yarımadası’nın stratejik konum itibarıyla önemi, yüce cumhuriyetimizce hakettiği şekilde takdir edilmeye değerdir. Sahili gözetlemek için muhtelif mevkilerde karakollara ihtiyacımız vardır. Bunları telefonla birbirine bağlarız. Ve bu suretle gelip geçen gemileri gözetleyip kontrol edebiliriz. Bu konuda görüşlerimi ayrıca arzedeceğim. Bize geçen İmroz’un [Gökçeada] karşısında bulunan Sumatraki [Semadirek] Adası’nın Yunan arazisi olması, Yarımada’daki gözetleme ve kontrol görevimizi zorunlu bir sebep ve mecburiyet hâline getirmektedir. Halbuki Seddülbahir’de kale muhafızı 3 asker neferi ile bizim 3 jandarmamızdan başka sahil boyunca İnöz’e [Enez] kadar gözetleme vasıtamız yoktur. Edirne vilayeti jandarmamızı azalttığı gibi, bendeniz Maydos kazası için polis gönderilmesini istediğimde Gelibolu’daki polis sayısını da azaltmıştır.
Gelibolu Yarımadası, Lozan Antlaşması gereği tamamen askersiz bir duruma geçeceğinden inzibat ve gözetleme vazifesi, emniyet, asayiş ve siyasi noktadan hep polis ve jandarmanın sorumluluğuna verileceğinden, inzibat kuvvetimiz arttırılacak yerde azaltılıp sınırlandırılmasındaki mahzurlar Bakanlığın takdirine kalmış önemli konulardan olduğu arzedilir.
13 Kasım 1923Gelibolu Valisi Macid
(Belge Referansı: BCA, 534-37660- 151533-21 / Orijinal belgedeki altı çizili satırlar, buraya da uygulanmıştır).
ÇOKYÖNLÜ BİR BÜROKRATIN ACI HAYATI
Macit Bey ve trajedi
Döneminin en başarılı yüksek memurlarından Macit Gören’in 1943’te İnönü’ye gönderdiği mektuptaki ifadeler; ülkemizde insana-emeğe değer verilmediğinin, hatta vefa duygusunun bile yokolduğunun yazılı kanıtı.
Osmanlı Devleti idarî yapılanması içinde Edirne Vilayeti’ne bağlı sancak merkezi olan Gelibolu, 1923 Eylül’ünde dönem olarak gösterdiği ehemmiyet dolayısıyla (Gelibolu Yarımadasının işgal kuvvetlerinden tahliyesiyle geri alınması süreci, mübadil iskanı, Boğazlar’ın özel bir statüye bağlanması vb.) vilayet hâline getirilmişti. Gelibolu’nun vilayet olma serüveni 30 Mayıs 1926 tarihine kadar sürmüş ve bu tarihte çıkarılan kanunla Çanakkale’ye bağlı bir ilçe haline getirilmiştir. Yaklaşık 2.5 yıl vilayet olan Gelibolu’nun yalnızca iki valisi olmuştur; bunlardan ilki Ahmet Macit (Gören)’dir.
Ahmet Macit Bey, Kaftancıbaşı Şevket Bey’in oğludur. 1871’de İstanbul’da doğdu. Mekteb-i Mülkiye mezunu olarak muhtelif kademelerde memuriyetlere tayin olundu. Mutasarrıflık ve valilik görevlerinde bulunmuş tecrübeli bir idareciydi. 1923 Eylül ayında vilayet haline getirilen Gelibolu valiliğine bizzat Mustafa Kemal tarafından uygun bulundu. Mübadil iskanı, Lozan Antlaşması gereği işgal kuvvetlerinden teslim alınacak Gelibolu Yarımadası ve birkaç seneden beri İngiliz ve Fransızların Çanakkale Muharebeleri’nde ölen askerleri için inşa etmekte oldukları mezarlık ve abideler gereği, bölgenin önemi artmıştı.
Ahmet Macit Bey’in valilik görevi 24 Haziran 1925 tarihine kadar devam etmiş, yerine ikinci vali olarak eski Foça Kaymakamı Arif Hikmet Bey tayin edilmiştir. 30 Haziran 1926 tarihli kararname ile Gelibolu vilayetten kazaya dönüştürülerek Çanakkale’ye bağlı bir ilçe haline getirildi.
Ahmet Macit Bey Ankara’ya giderek bu defa İsmet Paşa kabinesinde Dahiliye Vekaleti Memurîn Müdir-i Umumisi (İçişleri Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü) görevine tayin edildi ve bu görevde iken 1930’da emekli oldu. Yazarlık ve edebi yönü kuvvetli olan Ahmet Macit Bey, bazı gazetelerde köşe yazarlığı da yaptı. Üst düzey devlet memurluklarında bulunmuş bir kimse olarak Ahmet Macit Bey’in 2. Dünya Savaşı’nın tüm hızıyla devam ettiği 25 Haziran 1943’te Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye yazdığı ve Cumhurbaşkanlığınca Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na havale olunan yardım ve iş talep eden mektubunun içerik ve dili, içinde bulunduğu trajik durumu göstermektedir. Ahmet Macit Gören, 5 Nisan 1946’da vefat etti.
Cumhuriyetin ilanına doğru yaşanan gelişmeler, ileride yaşanacak devrimlerin habercisiydi. Ancak kadınlara verilecek haklardaki devrimci yaklaşım, o yıl henüz herkes tarafından benimsenmiş değildi. Kadınların seçme ve seçilme hakkına giden yol sancılı geçmiş, bu modern yaklaşıma kimi “erkek”ler şiddetle karşı çıkmıştı…
Cumhuriyet’in ilanına doğru yaşanan bazı gelişmeler ülkede köklü bir dizi değişikliğin gerçekleşeceğine ilişkin beklentiler yaratmıştı. Kasım ayı başında saltanatın kaldırılması, Aralık ayında da Mustafa Kemal Paşa’nın “Halk Fırkası” adında bir siyasal parti kurma niyetinde olduğunu açıklaması, bu beklentileri dile getiren tanınmış İstanbul gazetecilerinin Paşa’yla ayrıntılı görüşmeler yapma arzularını kamçılamıştı. Paşa bu istekleri Ocak ayında çıktığı Marmara ve Ege gezisinin başlangıcında, İzmit’te yaptığı bir basın toplantısıyla karşıladı. 16 Ocak 1923 akşamı İzmit Kasrı’nda yapılan toplantı, Mustafa Kemal Paşa’nın gazetecilere “Hangi noktaları öğrenmek istiyorsunuz?” sorusuyla başlamış ve saatler sürmüştü. Halk Partisi, gelecek milletvekili seçimleri, yapılması beklenen yeni anayasa, halifeliğin geleceği, Lausanne’da sürmekte olan görüşmeler ve daha başka birçok konuda sorulan sorular arasında bizi burada ilgilendireni, Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey’den geldi. Ahmet Emin Bey, kendisi de toplantıda bulunan Halide Edip (Adıvar) Hanım’ı kastederek, “Halide Hanımefendi’yi mebus görebilecek miyiz?” diye sormuştu. Mustafa Kemal Paşa’nın, bunun seçim kanununda yapılacak ufak bir değişiklikle mümkün olabileceğini söylemesi üzerine Halide Edip Hanım söz aldı ve “Paşam, bu kararı bu meclis verir mi? Yoksa ikinci bir meclis mi verir?” sorularıyla nazik bir konuya değindi. Gazi Paşa’nın buna verdiği yanıt hem yakın bir geleceğin hem de henüz o kadar yakın olmayan bir geleceğin habercisi gibiydi: “Bu noktayı ben bazılarıyla konuştum. Buna henüz itiraz edenler vardır. Fakat evvel ü âhir olacaktır.”
16 Ocak 1923’te İzmit Kasrı’nda yapılan basın toplantısında Mustafa Kemal ve Halide Edip.
Halide Edip Hanım bu çıkışında gayet haklıydı, zira 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanımayacağı kesin gibiydi. Ancak, 1 Nisan 1923 günü seçime gitme kararı alan TBMM, 3 Nisan 1923’te seçim kanununda bazı değişiklikler yaparken kadınların seçme hakkından kısaca söz edildi. İlk kanun değişikliği teklifinde bulunanlar arasında olan Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, nedense kadınların henüz yeterince aydınlanmamış oldukları için seçmen olmalarının teklif edilmediğini söyleme ihtiyacı duydu. 2. Grup’un önde gelen üyelerinden olan Hüseyin Avni Bey, ayrıca kadınların görüşlerini ailelerinin reisi olan erkeklerin temsil edeceğini söyledi. Mecliste bu yaklaşıma pek itiraz eden olmadığı tutanaklarda görülüyor. Yalnız Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey, kadınların aşağılandığını söyledi, ama seçmen olmalarını önermediğini de ekledi. İlginç olan şu ki, Haziran sonunda yapılan seçimler sırasında şaşırtıcı bir gelişme yaşandı. Belki biraz bu tartışmalar nedeniyle, belki de 15 Haziran 1923’te Nezihe Muhittin (Tepedelengil) Hanım’ın başkanlığında kurulan ama varlığı iktidarca henüz onaylanmamış olan Kadınlar Halk Fırkası’nın etkisiyle, Halide Edip ve Lâtife Hanım’a ikinci seçmenlerden oy verenler oldu. Milletvekilliğine aday gösterilmemiş olmalarına karşın Mustafa Kemal Paşa’nın eşi Lâtife Hanım’a memleketi İzmir’den bir oy, Halide Edip Hanım’a ise İzmir’den bir, Şebinkarahisar’dan da iki oy çıkmıştı. Üzerine daha fazla gidilmeyen konu böylece kapanmış oldu.
Ertesi yılın Mart ayında, yeni anayasa maddelerinin Meclis’te görüşüldüğü sırada kadınların seçme ve seçilme konusu bir kez daha gündeme geldi. Gazi Paşa’nın devrim programını destekleyenlerin çoğunlukta olduğu anayasa komisyonu, Meclis genel kuruluna sunduğu taslak maddelerinde seçmenleri “on sekiz yaşını ikmal eden her Türk” (Madde 10), milletvekili seçilebilecekleri de “otuz yaşını ikmal eden her Türk” (Madde 11) biçiminde tanımlamıştı. Yani kadınlar da milletvekili seçecek ve seçilebilecekti. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Gerçi 16 Mart 1924 günlü birleşimin birinci celsesinde görüşülmeye başlayan maddelerin ilki oybirliğiyle kabul edildi. Ama 11. madde görüşülmeye başladığında “her Türk” sözcüğünün kadınları da kapsadığına ilişkin hatırlatmalar yapılınca tartışma da başladı.
1923-1927 arasında görev yapan 2. TBMM’de bazı vekiller, seçim kanunundaki “her Türk” ibaresinin kadınları da kapsayacağı gerekçesiyle itiraz etmişti.
Gelen itirazlardan öyle anlaşılıyor ki, 10. maddenin oybirliğiyle kabul edilmesini, seçim kanununun seçmenliği yalnızca erkeklere tanıyor olması sağlamıştı. Konya Mebusu Refik (Koraltan) ve Dersim Mebusu Feridun Fikri (Düşünsel) Beyler “her Türk” ibaresiyle kadınların da kastedildiğini söyleyince gürültüler duyulmaya başladı. Kütahya Mebusu Recep (Peker) Bey, bu görüşe katıldığını, “erkek” ibaresi olmazsa maddenin kadınları da kapsayacak biçimde okunması gerektiğini söyledi, ama çoğunluğu ikna edemedi. Bunun üzerine önce Afyon Mebusu İzzet Ulvi (Aykurt) Bey, sonra da Urfa Mebusu Yahya Kemal (Beyatlı) Bey, maddeye “kadın erkek her Türk” ibaresinin konması için birer önerge verdilerse de bunlar da kabul görmedi. Sonuçta maddedeki ibarenin “her erkek Türk” olarak değiştirilmesine karar verildi ve celse sona erdi. 2. celsenin hemen başında 11. madde, “Otuz yaşını ikmal eden her erkek Türk mebus intihâb edilmek salâhiyetini haizdir” biçiminde çoğunluk oyunu aldı. Bu değişiklik daha sonra 10. maddeye de uygulandı ve kadınların seçme ve seçilme hakları başka bir bahara kalmış oldu.
Diplomasi sadece masa başında yapılan bir iş olmadı. Birçok diplomat savaşlarda aktif görev aldı, gidişatı değiştirdi. Bazen de tam tersi oldu. Özellikle asker kökenliler barışı sağlamak için muazzam diplomatik hamleler yaptı. Lozan’da Türkiye’yi temsil eden, daha sonra ülkenin 2. Dünya Savaşı’na girmesini engelleyen İnönü gibi…
Savaşlar öncelikle politikacılar ve askerler tarafından yürütülen bir faaliyet olmakla birlikte, diplomatlar da birçok durumda askerî ve siyasi stratejilerin planlanmasında ve yürütülmesinde pay sahibi olmak zorundadır. Savaşın hangi koşullara, hangi ittifaklarla yapılacağından tutun da, savaş sonrası koşullarının oluşturulmasına kadar her konuda işlevleri vardır. Bununla birlikte diplomatların faaliyetleri kimi zaman daha da geniş alanlara taşmış; örtülü operasyonlara katılmışlar; her düzeyde temaslarda bulunmuşlar; başarılı veya başarısız hamlelerle savaşların gidişatını değiştirmişlerdir.
Diplomatlar çok riskli bölgelerde faaliyet göstermiş, özellikle istihbarat faaliyetleri çerçevesinde hedef hâline geldikleri durumları yaşamışlar, kimi zaman da hayatlarını kaybetmişlerdir. En kısa ifadesiyle, savaş her aşamasında diplomasiyle içiçe yürütülür. Ancak diplomatik faaliyetlerin epey riskli bir niteliği de vardır: Diplomatlar kimi zaman kendi ülkelerindeki iktidarlarla ters düşerler veya öyleymiş gibi gösterilerek yine kendi devletleri tarafından mahkum veya idam edilirler. Buna karşın diplomatlar kimi durumlarda ülkelerinin umutsuz savaşlara girmesini önlemeye çalışmış; kimi zaman ise tam tersine savaşı teşvik ederek büyük kayıplar ve mağlubiyetlerde pay sahibi olmuşlardır.
Almanya Dışişleri Bakanı Arthur Zimmermann’ın Meksikalılar’a ABD’nin güney eyaletlerini teklif ettiği şifreli telgraf 1917’de İngilizler tarafından çözüldü ve ABD’lilere sızdırıldı.
Diplomasi, özellikle Avrupa’da bir zamanlar çoğunlukla askerlik mesleğinden gelen kişiler tarafından yürütülürdü. 18. yüzyılda diplomatların yarısından fazlası böyleydi ve geri kalanlar arasında yüksek ruhban kesiminden insanlar da yer alırdı; tabii o dönemde generallerin hemen hemen hepsi zaten aristokrasiden gelen kişilerdi. Bu durum özellikle 1. Dünya Savaşı sonrasında değişmiştir. Ancak 1918 sonrasında da muharebeleri yürüten askerlerin arasından diplomatik görevleri için seçilenlere rastlarız ki, bizde Lozan barış görüşmelerini yürüten İsmet Paşa önemli bir örnektir. İnönü, 2. Dünya Savaşı sırasında da ince bir diplomasi yürüterek savaşa girmeden iki ittifak arasında denge politikası izlemiştir. Kuşkusuz ki 1911-1922 arasında her rütbedeki savaş tecrübelerinin, izlediği politikalarda büyük katkısı olmuştu.
Bir savaşın gidişatı üzerinde büyük rol oynamış olan kişilerden biri de 1. Dünya Savaşı’nın büyük bölümünde Almanya Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Arthur Zimmermann’dır (1864-1940). Meksika ve Japonya’yı ABD’ye karşı savaşa sokma çabaları başarısız olduğu gibi, tam tersine ABD’nin Almanya karşısında savaşa girmesinde etkili oldu. Tarihe “Zimmermann Telgrafı” olarak geçen olay 1917’nin Ocak ayında meydana geldi. Bu telgrafta Texas, New Mexico ve Arizona eyaletleri, ABD’ye karşı savaşa girdikleri takdirde Meksika’ya vaadediliyordu. Şifre çözme konusunda başarılı olan İngilizler, bu telgrafı ele geçirip Amerikalı yetkililere sızdırarak tarihteki en önemli istihbarat başarılarından birini gerçekleştirdi. Bu hadiseden 3 ay sonra, Nisan 1917’de ABD savaşa girdi ve bu gelişme Almanya’nın yenilgisindeki en büyük faktör oldu. Gene Zimmermann’ın taraftarı olduğu “sınırsız denizaltı savaşı”na geçilerek Amerikan yolcu gemisi Lusitania’nın batırılması da savaş kararında etkiliydi. Rusya savaştan çekildikten sonra Batı cephesinde gücünün sonuna gelmiş olan İngiliz ve Fransızlar, ABD’nin taze kuvvetleri sayesinde zafere ulaştılar.
Lozan barış görüşmelerini yürüten İsmet İnönü, Dünya Savaşı sırasında da ince bir diplomasi ile iki ittifakın dışında kalmayı başardı.
Çin komünistlerinin askerî ve politik liderlerinden olup, diplomatik faaliyetlerde öne çıkan ve zaferlerinden sonra uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı’nı yürüten Çu Enlay da (Zhou Enlai) önemli bir örnektir. Çu Enlay 1920’lerden itibaren askerî liderler arasında öne çıkmış; 1930’ların başında özellikle istihbarat konularında uzmanlaşmış; Mao ile beraber Uzun Yürüyüş’e katılmış; 1946’da Kuomintang olarak anılan milliyetçi yönetimi Çin Komünst Partisi ile uzlaştırmak için gelen ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall ile diplomatik görüşmeleri yürütmüş; nihayet zaferden sonra Çin Dışişleri Bakanı olarak Kore Savaşı’ndan Bandung Konferansı’na kadar birçok durumda etkili rol oynamıştır.
George C. Marshall’ın da 2. Dünya Savaşı boyunca ABD Genelkurmay Başkanı olduğunu ve savaştan sonra Dışişleri Bakanı sıfatıyla Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında kendi adıyla anılan planı ve bunun bir parçası olan büyük yardım programını oluşturduğunu hatırlatalım. Marshall, Batı Avrupa’yı ekonomik olarak ayağa kaldırarak “çevreleme” (containment) diye anılan politikalara öncülük etmiş; komünizmin yayılmasını engelleme hedefini kendi açısından başarıyla yürütmüştür. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra içsavaşın sürdüğü Yunanistan ve Rusya’nın toprak talepleriyle karşılaşan Türkiye de, “Marshall Yardımı” ile Batı ittifakına bağlanmıştır. Marshall bu planla Soğuk Savaş’ı farklı yöntemlerle geliştirmiş, istihbarat kuruluşlarını yoğun olarak sahaya sürmüştür.
Amerikalı diplomat Robert Daniel Murphy, Eisenhower’ın karargahında bulunan tek sivildi ve tehlikeli operasyonlara katıldı.
Savaşçı devlet adamları arasında Winston Churchill’in de özel bir yeri vardır. Politikacı, parlamento üyesi olup Amirallik Dairesi 1. Lordu olarak Çanakkale Harekatı’nın planlanmasında en önemli role sahiptir. Bu nedenle Çanakkale fiyaskosundan sonra görevden alındı ve hemen ertesinde tabur komutanı olarak Batı cephesinin siperlerinde görev yaptı. Antwerp savunmasında da rol oynamıştır. Savaştan sonra itibarı düştü ama, Nazi tehlikesine karşı kararlı tutumundan dolayı Dunkirk sonrasında İngiltere’nin en karanlık günlerinde başbakanlığa getirildi. Churchill savaşın askerî ve politik yönetimini günlük çerçevede yürüttü; birçok özel birimin kurulması ve hem stratejik kararlara hem de operasyonların yönetimine müdahil oldu; bunlara rağmen, ülkesini zafere ulaştırdığı günlerde seçimi kaybederek görevden ayrıldı. Diplomatların asker kökenli olup olmamalarından ziyade, savaşlarda oynadıkları roller çok daha önemlidir şüphesiz. Bu noktada ilk akla gelen örneklerden biri, Amerikalı diplomat Robert Daniel Murphy’nin (1894-1978), Vichy nezdindeki temsilciliği sırasında Kuzey Afrika’daki Fransız komutanları taraflarına çekmek için yaptığı çalışmalardır. 2. Dünya Savaşı sırasında Cezayir’e yapılacak çıkarma harekatının hemen öncesinde komutanlarla görüşmüş, prestijli liderlerin bir kısmını ikna edememiş, ancak çıkarma karşısında direnişin sınırlı kalmasında etkili olmuştur. Murphy, Cebelitarık üzerinden Cezayir’e gelip gitmiş; Eisenhower’ın İngiltere’de bulunan karargahına yegane sivil kişi olarak atanmış; Fransız direnişiyle temas kurarak istihbarat sağlamış; Amerikalı General Mark Clark’ın gece karanlığında Seraph denizaltısından şişme botla gizlice Cezayir’e çıkarak Fransız General Mast ile görüşmesinde bulunmuştu. Müttefik yanlısı bir tüccarın evinde yapılan bu toplantı Vichy polisi tarafından basılmış; Clark bodrumda toplantı sürerken evin sahibiyle sarhoş numarası yaparak onları atlatmış; apar-topar dönüp denizaltıya giderken Murphy kalarak görevini sürdürmüştü. Bu örnek, tipik olmasa da diplomasi mesleğinin her zaman masa başında yapılmadığını gösteren bir örnektir.
Bilindiği gibi 2. Dünya Savaşı’nın başlamasına vesile olan ana hadise, Nazi-Sovyet Paktı’dır. 23 Ağustos 1939’da imzalanan bu pakt sayesinde Hitler iki cephede birden savaşma riskinden kurtuluyor; Stalin ise Polonya’yı Hitler ile paylaşırken aynı zamanda Çarlık Rusyası’nın Baltık’ta yitirdiği ülkeleri de yeniden işgal fırsatı buluyordu. Bu antlaşmadan sadece 7 gün sonra toplar gürleyecek, tanklar ve uçaklar harekete geçecekti. 1938’de Dışişleri Bakanı olmadan önce Londra büyükelçisi olarak Nazi propagandasını yükselten Joachim von Ribbentrop, bu pakt ile savaşın başlamasına sebebiyet verdiği için idama mahkum edilen ilk Nazi oldu. Yahudiler’e karşı uygulamalardan da suçlu bulunarak 16 Ekim 1946 tarihinde darağacına götürüldü. Onunla 1939’da Nazi-Sovyet Paktı’nı imzalayan Sovyet Dışişleri Bakanı Mikhailovich Molotov ise, galiplerin tarafında olduğu için elbette kovuşturmaya uğrayamazdı!
SSCB’nin Dışişleri Bakanı Molotov, 2. Dünya Savaşı öncesi Hitler ile yapılan antlaşmayı imzaladı. Stalin’in en sadık adamlarından biriydi.
2. Dünya Savaşı sırasında Mihver İttifakı içerisinde Ribbentrop ile eşzamanlı olarak Dışişleri Bakanlığı yapıp ondan daha önce idam edilen bir başka kişi de Mussolini’nin damadı Kont Gian Galeazzo Ciano’dur (1903-1944). İtalya’da faşizmin yükselişi sırasında Bakanlık ve Habeşistan’ın istilasında Bombardıman Filosu Komutanlığı yapmış, 1936’da Dışişleri Bakanlığı’na getirilmişti. 1943’te İtalya’nın taraf değiştirme sürecinde Büyük Faşist Konseyi’nde Mussolini’nin görevden alınması için oy verdiği için Hitler’in gazabına uğradı. Naziler’in Mussolini’yi kaçırıp kuzeydeki kukla Salò Cumhuriyeti’nin başına geçirdiği sırada ülkeyi işgal eden Almanlar tarafından tutuklandı ve öldürüldü.
Yine bu dönemde, Amerikalı Dulles Biraderler’den sözetmeden geçemeyiz. Alan Dulles (1893-1969), 1916’da diplomatik hizmete girmiş olmakla birlikte, 1918’den itibaren İsviçre’de istihbarat faaliyetlerinde etkili rol almıştı. İki savaş arasındaki dönemde Almanya’daki ilişkilerini sürdürmüş, tekrar İsviçre’ye tayin edilmiş ve Almanlar Vichy bölgesini işgal edip sınırı kapatmadan sadece dakikalar önce bu ülkeye geçebilmişti. Naziler’e karşı olan Alman diplomat Fritz Kolbe’den uçak ve roketler dahil, çok önemli bilgiler aldı. İkinci ve en büyük başarısı ise İtalya’daki Alman komutanı Karl Wolff’un kuvvetlerinin savaşın bitiminden 1 hafta önce teslim olmasını sağlamasıydı ki, birçok hayat kurtarmıştır.
Kardeşi John Foster Dulles (1888-1959) ise Birleşmiş Milletler teşkilatının kurulduğu San Fransisko Konferansı’na katılmıştı (İki kardeşin daha önce 1919’daki Versailles Konferansı’na da birlikte katıldıklarını ekleyelim). J. F. Dulles 1953-58 arasında Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı’ydı. Nükleer misilleme stratejilerinden İran, Guatemala ve Vietnam’a kadar birçok önemli hadisede rol oynadı, Marshall’ın komünizme karşı geliştirdiği “çevreleme” politikalarını sürdürdü.
ABD’nin ‘kanla beslenen’ iki diplomatı Henry Kissinger ve Zbigniew Brzezinski…
Bu noktada akla elbette Dwight David Eisenhower (1890- 1969) geliyor. Genelkurmay Başkanı Marshall’ın ayrılmasından sonra yerine gelen Eisenhower, 2. Dünya Savaşı sonrası dünyanın şekillenmesinde etkili oldu. Müttefik orduları başkomutanı Eisenhower, 1950’lerde iki dönem ABD başkanlığı yaptı ve “çevreleme” politikalarını sürdürdü. Eisenhower diplomat değildi ama, kendinden daha kıdemli olan birçok generali atlayarak başkomutanlığa getirilmesi diplomatik yetenekleri sayesinde oldu. Özellikle İngiltere ile savaşın yürütülmesi sırasında ortaya çıkan sayısız görüş ayrılığını bir şekilde çözüme bağladı. Churchill, Ruslar’ın Doğu Avrupa’da yayılmasını önlemek için Yunanistan ve Balkanlar’a çıkılarak kuzeye doğru bir cephe açılmasını isterken o bunu reddetti ve batıda geniş cepheden Almanya’nın kalbine ilerleyip savaşı sona erdirmeyi seçti; ama oradaki son muharebenin 100 bin insan kaybına malolacağını öngörerek, Berlin’i Ruslar’a bıraktı. Bu tercihler, savaş sonrasında dünyanın politik şekillenmesini belirleyecekti.
Soğuk Savaş sırasında ABD diplomasisi üzerinde birinci derecede etkili olan Henry Kissinger (1923-2023) ve Zbigniew Brzezinski’den (1928-2017) sözetmeden geçemeyiz. Kissinger 1969-77 arasında, Brzezinski ise onu izleyen dönemde etkili oldu. Kissinger’ın mirasında Kamboçya’nın bombalanması, buna rağmen yenilginin önlemediği Vietnam Savaşı’nın bitirilmesi gibi hadiseler vardı. Kendisi Şili’de Pinochet darbesinde ve Arjantin’deki diğer kanlı dikta rejiminin desteklenmesinde de rol oynadı. Bunlara karşın yumuşama (detant) politikası ve Çin ile ilişkilerin geliştirilmesi de bu döneme damgasını vuran gelişmeler oldu.
Brzezinski ise Soğuk Savaş’ın son dönemlerinde Çin ile ilişkileri sürdürerek Rusya karşısında bir denge oluşturmak istedi. İran’da önce Şah’ı, sonra da başarısız rehine kurtarma operasyonunu destekledi. Afganistan’da ise Rus işgaline karşı “İslâm radikalizmi” kartını oynamak için çaba gösterdi. Hayber Geçidi yakınlarındaki mülteci kamplarını gezerek onlara para ve silah desteği sağladı. “Afganistan’ı Rusya’nın Vietnam’ı yapacağız” lafı kendisine aittir. Dediğini başardı ve Afganistan, SSCB’nin sonunu getiren olaylar zincirinin bir parçası oldu. Brzezinski’nin en çok eleştirildiği noktalardan biri, bu politikaların Afganistan’da öne çıkan Taliban ve diğer radikal İslâmi akımların giderek dünyaya yayılmasında önde gelen bir paya sahip olmasıydı.
1.Dünya Savaşı sırasında Çanakkale yenilgisinin ardından görevden alınan Winston Churchill, Dünya Savaşı sırasında ülkesinin başbakanıydı.
Mart 1984’te başlayan ve 1 yıl süren madenci grevi, İngiliz tarihindeki geleneksel mücadelenin de son raundu, neoliberal politikalara geçişin ilk hesaplaşmasıydı. Başbakan Thatcher’ın zaferi aslında bir sınıf zaferiydi; neoliberalizm sadece ekonomik değil, kültürel ve siyasal olarak da sonraki sürece damgasını vuracaktı.
Hikayenin kısa tarihi, 2. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’deki seçimleri beklenmedik bir şekilde İşçi Partisi kazandığında, Başbakan Clement Attlee hükümetinin kömür üretimini millîleştirmesiyle başlamıştı. Savaştan çok daha önce, 1926’da maden patronlarının lokavt yaparak ücretleri düşürmeye çalıştığı, hatta madenleri kapattığı dönemdeki yenilginin ardından, madenciler için çok önemli bir kazanımdı bu karar.
Ancak 1960’tan itibaren bu model teklemeye başladı. Yine İşçi Partisi hükümeti 1967’de Harold Wilson döneminde devalüasyona gidince işçilerin yaşam standardında düşüş kaydedildi. Sanayi işçilerine kıyasla madencilerin durumu daha da kötüleşti; madenciler böylelikle mücadelenin ön safında yer alacaklardı. Bundan 5 yıl sonra ise, NCB (National Coal Board-Ulusal Kömür Kurulu) İngiliz ekonomisinin rekabet gücünü artırmak için ücretleri düşük tutmaya çalışırken, Ulusal Maden İşçileri Sendikası (NUM) 9 Ocak 1972’de ulusal greve (1926’da beri ilk) gidecekti. Başbakan Edward Heath’in de meydan okumasıyla mücadele iyice sertleşti; sonunda 9 Şubat’ta “olağanüstü hâl” ilan edildi. Ancak elektrik kesintileri ekonomiyi felç edince NUM işbaşı çağrısı yaptı; sonuç olarak %21’lik bir ücret artışı kaydedildi.
İngiltere’de Muhafazakar Heath 1974’te iktidarı kaybetti; Harold Wilson’ın İşçi Partisi tekrar iktidara geldi. Ancak bu defa da meşhur petrol krizi hem İngiltere’yi hem de dünyayı sallayacaktı. Aslında olup biten, savaş sonrası Keynesçi politikaların tıkanması üzerine daha sonra “neoliberal” diye adlandırılacak ekonomi politikasına geçişin dünya ölçeğindeki ilk hesaplaşmasıydı (Eylül 1973’te Şili’de Sosyalist Allende hükümetinin kanlı bir askerî darbe ile bastırılmasıyla ilk defa doludizgin uygulanacaktı).
Margaret Thatcher ise daha iktidar olmasından 4 sene önce hazırlıklara başlamıştı. 1975’te Muhafazakar Parti’ye başkan seçilmesinin ertesi günü, “siyasi ve toplumsal karşı devrim”i geliştirmekten sorumlu çalışma grupları kurdu. 1977’de akıl hocalarından Nicholas Ridley, NUM’la hesaplaşmaya ilişkin bir rapor hazırlamıştı. Buna göre saldırıya geçmeden önce kömür depolanmalı, elektrik santralleri petrole çevrilmeli, karayolu taşımacılığında sendikasız kamyon şoförleri işe alınmalı ve bir dizi önlem alındıktan sonra savaşa girişilmeliydi.
Mart 1984’te başlayan greve onbinlerce madenci aileleriyle birlikte katılmıştı.
1979’da Thatcher liderliğindeki Muhafazakarlar, İngiltere’de yeniden iktidara geldi. Hedefleri, savaş sonrası rejimi kökünden değiştirmek; onun yıkıntıları üzerine Milton Friedman’dan, Friedrich Hayek’ten esinlenen yeni rejimi oturtmak; buna karşı çıkacak güçleri cepheden çökertmekti. Daha sonra bir motto haline gelecek “başka bir alternatif olmadığına” (TINA: There is no alternative) toplumu inandırmak için her yol mubahtı ve madenciler bu savaşta başlıca hedefti. Madencilerin yenilgisi sendikaların yenilgisi anlamına gelecek ve artık sermayenin yeni birikim modeli rahatlıkla yürürlüğe sokulacaktı. Böylece siyasal düzeyde 1972 ve 1974’te Muhafazakar hükümetin yenilgisinin izleri de silinmiş olacaktı.
Thatcher önce bir dizi “reform”la sendikal mücadeleyi hukuki alanda sınırlandırdı. Ancak acele etmedi; NUM ile mücadeleyi zamana yaydı ve madencileri desteksiz bırakmak için önce çelik, sağlık, demiryolları gibi daha az kuvvetli sektörleri zayıflattı. 1981’de grev tehdidi karşısında Muhafazakar hükümet geri çekildi; zira henüz koşullar oluşmamıştı.
Nicholas Ridley’in tavsiyesi üzerine, 1926’daki grev kırıcılarından birinin kardeşi olan Ian MacGregor’u NCB’nin başına getirdi. Artık saldırıya geçmeye hazırdı. MacGregor, ekonomik olmadığı gerekçesiyle 198 kuyudan 141’inin kapatılmasını önerdi.
Madenciler, İşçi Partisi ve TUC’un desteğini alamayacaklarını bilerek uzlaşmaz bir hükümetle karşı karşıya kaldılar. 1979’dan beri sendikalaşma oranı düştüğü gibi işsizlik de %13 gibi yüksek bir orana ulaşmıştı. İşçi Partisi neoliberal saldırı karşısında “yeni gerçekçi” bir pozisyon takınmıştı ve işçiler arasında eylemden yana olanların sayısı iyice düşmüştü.
Madenciler sendikasının karizmatik başkanı Arthur Scargill, mücadeleyi çalışma hakkı çerçevesinde siyasallaştırdı ve güç dengesi alabildiğine elverişsiz bir durumda iken hükümetin restini görerek savaşı kabul etti. Grev, 5 Mart 1984’te Arthur Scargill’in kalesi olan Yorkshire’da, Cortonwood kuyusunun kapatılacağı duyurulduğunda başlatıldı. 6 Mart’ta, 185 bin madencinin 20 bininin işten çıkarılmasına ve yaklaşık 20 ocağın kapatılmasına dair bir yeniden yapılanma planı kamuoyuna açıklandı. Ekonomik olmayan veya daha az verimli kuyular kapatılacaktı.
Grevin en önemli olaylarından biri 18 Haziran 1984’teki “Orgreave Çatışması”ydı. Yüzlerce polis grevci işçilere saldırdı ve çok sayıda kişi yaralandı.
12 Mart 1984’te Scargill ulusal grev ilan etti. 176 madenden 90’ı ve 184 bin madencinin büyük çoğunluğu bu harekete katıldı. Kadınlar kasaba kasaba her işletmeye giderek dayanışma çağrısında bulundu.
Thatcher’ın siyasi danışmanı John Redwood, durumu şu sözlerle özetliyordu: “Sol’un amacı, hükümetin politikalarını ve güvenilirliğini yoketmektir.” Grev devam ettikçe baskılar da sertleşti. 18 Haziran’da Yorkshire’da atlı ve yaya polis grevcilere saldırdı (Orgreave Çatışması). Arthur Scargill dahil 123 kişi yaralandı, 95 kişi tutuklandı. Bu yetmezmişçesine, 1982’de Arjantin’le yaşanan savaş hatırlatılarak grevciler dış düşmanlara benzetildi. Elektrik santralleri için gereken yakıt, Polonya’daki Jaruzelski rejiminden alınan kömürlerle takviye edildi. Temmuz ve Eylül 1984’te liman işçilerinin destek grevleri sendika liderlerinin anlaşmazlığından dolayı daha başlamadan sona erdi. Sendikaların eylemsizliği ve İşçi Partisi’nin grevdeki “şiddeti” kınaması, hükümetin elini daha da güçlendirdi.
Hükümetin saldırısı karşısında İşçi Partisi ve TUC, madenciler grevinin genişleyerek bir genel greve dönüşmesine destek vermedi. 1985 Şubat’ında, kuyuların kapatılması konusunda herhangi bir garanti olmaksızın grevin sona erdirilmesini öngören bir anlaşmaya varıldı. Bu anlaşma NUM’un olağanüstü kongresi tarafından reddedildi ama; 6 Mart 1985’te, 1 yıl süren mücadelede izole edilmiş ve bitkin düşmüş madenciler ve temsilcileri, en küçük talepleri bile gerçekleşmeden işe dönmeye karar verdiler. Hükümetin zaferi tamdı.
Birleşik Krallık, eğreti çalışma, düşük ücret ve derin eşitsizlikler çağına giriyordu. Toplumsal ilişkilerin ticarileştirilmesinin yolu açılmıştı. Ancak neoliberalizm yalnızca ekonomik bir paradigma olarak değil, kültürel ve siyasal olarak da sürece damgasını vuracaktı. Thatcher’ın 1985’teki zaferi, aslında 1926’daki gibi bir sınıf zaferiydi.
Grev yenildi, futbolun seyri değişti
İngiltere’deki madenciler grevinin 1985’te sendikaların yenilgisiyle sonuçlanması, işçi gençliğinin bunalımını hızlandırdı. Kuşaklar boyunca ailelerinden miras kimliğin parçalanmasına şahitlik eden gençler, kendilerini çaresiz hissediyordu. Kapatılan madenler kimi bölgeler için idam fermanıydı; ülkenin kuzeyiyle güneyi arasındaki refah farkı tırmanacak, ortaya çıkan öfke de bir yerde patlayacaktı.
Futbol, Britanya’da “işçi sınıfının balesi”ydi; bir asır boyunca belki de en büyük eğlencesiydi. Margaret Thatcher, savaş açtığı kültürel kodlar arasında en çok futboldan tiksiniyordu. Zaten Demir Leydi’ye göre maç izlemeye giden herkes potansiyel suçluydu. Yasaklayabilse, yasaklardı. 1982 Dünya Kupası’nda İngiliz taraftarlar Thatcher’ın pompaladığı şoven milliyetçilik yüzünden olaylar çıkarmıştı. 1984’te taraftar kartı ve statlarda kapalı devre kamera sistemini getirmek isteyen Demir Leydi, muhalefetten gelen tepki üstüne geri adım atıyordu; ancak yaşanacak iki büyük facia hükümetin ekmeğine yağ sürecekti.
1985’teki Şampiyon Kulüpler Kupası finali, 39 taraftara mezar oldu. Her ne kadar Heysel Stadyumu’nda güvenlik zafiyeti olsa da bu sümenaltı edilmişti. İngiliz ekipleri Avrupa kupalarından uzaklaştırıldı. 1989’da ise Hillsborough Stadyumu’nda Liverpool’la Nottingham Forest arasında Federasyon Kupası yarı finali oynanacaktı. O gün 97 kişi hayatını kaybedecekti.
Artık maçlara girmek isteyen taraftarlar kimlik kartı çıkarıyor, statlar gizli kameralarla izleniyordu. 1991’de “Futbol Kabahatleri Yasası”yla taraftarların üzerindeki baskı daha da arttı. Futbolun Thatcher’cı dönüşümünü tamamlamak, John Major’a nasip olacaktı. Taraftarların arasına sivil polislerin karıştırılması o günlerde başladı.
1989’daki Hillsborough Faciası’nda stadyumda sonradan açılan kapılardan içeri yağan insan seli yüzünden oluşan izdihamda 97 kişi hayatını kaybetmişti. Çimlere atlayabilenler canlarını kurtarmıştı.
Futbolun marka değerinin düşmesiyle irtifa kaybeden büyük kulüpler biraraya geliyor, statların modernizasyonu fikrini hayata geçiriyordu. Bilet fiyatları artıyor, tribünün eski sahipleri maçlara gelmekte zorlanıyordu. Yeni “müşteri”lerin locaları doldurması için sistemin yeniden tasarlanması gerekiyordu.
Sky’la yapılan yayın anlaşmasıyla Ada futboluna para yağmıştı. Gelirler başarı esasına göre dağıtılacak, küçük kulüpleri yüzyıl boyunca ayakta tutan havuz ortadan kalkacaktı. Premier Lig’in kuruluşuyla Thatcher’cı dönüşüm neredeyse noktalanmıştı. Küçük şehir büyük kulüpleri ekonomik bir darboğazdaydı. 50’den fazla takım iflas edecek, Manchester United, Liverpool, Manchester City, Chelsea gibi futbolun devleri yurtdışından İngiltere’ye taşınan büyük sermayeyle yoluna devam edebilecekti. Aksi takdirde onlar da kapılarını kapatabilirdi.
ABD içsavaşın ardından esasen güney eyaletlerini ve ırkçıları cezalandırmadı. Daha da ileri gidip herhâlde “çok da bozulmasınlar, gücenmesinler” diyerek köleliğin devamı için savaşarak milyonlarca insanın ölümüne neden olan General Lee’yi pullara bile bastı. Irkçıların sağa-sola konfederasyon bayrakları asmalarına izin verildi. Ama…
Abraham Lincoln isimli -kampanya vaatlerinin önemli kısmı köleliğin yayılmasını engellemek olan-bir avukat, 1860’ın Kasım’ında Amerika Birleşik Devletleri’nin 16. başkanı olarak seçilir. Görevine 4 Mart 1861’de başlayacaktır (şimdiki gibi 20 Ocak değil de 4 Mart’ta göreve başlıyor başkanlar). Başlayacak başlamasına da, köleliğin devam etmesini hatta daha da yaygınlaşmasını isteyen, “millî iradenin tecellisi”nden rahatsız olan ve kula kulluk ettirme geleneklerinin tehdit altında olduğunu görenler ufaktan isyan ediyor.
Aklımda doğru kaldıysa, Güney Karolaynalı toprak ağaları ilk isyan bayrağını çeker; daha Lincoln göreve başlamadan 1861 yılbaşının hemen ardından federal hükümete ait askerî garnizonları basar, cephanelikleri ele geçirir. Şimdi esasen tarihte “şöyle olmuş olsa böyle olurdu” hesabı yapılmaz ya; tahminim bu isyan Güney Karolaynalı toprak ağalarıyla sınırlı kalsa ve Lincoln de görevine çoktan başlamış bulunsa en fazla 1 ay, hadi bilemediniz 1.5 ay, 4 gün sürerdi. Ancak ABD’nin güneyinde geniş topraklara, hâliyle geniş tarım arazilerine sahip ve dolayısıyla kölelerin sırtından geçinen mebzul miktarda toprak ağası olduğundan; Güney Karolayna’ya aklımda yanlış kalmadıysa Teksas, Mississippi falan da katılınca hele, bir de Lincoln henüz göreve de başlamadığından işler karışır. Bu “töremiz elden gidiyor, kölelik isteriz, kölelik devam etmeli” diyen eyaletler, nisbeten genç ABD’den bağımsızlıklarını ilan ederek Konfedere Devletler adında yeni devlet kurarlar. Lincoln’ün yemin törenine daha 1 ay vardır.
Lincoln yemin töreninde hâliyle bu yeni kurulan devleti tanımadığını söyler. Bu görmezden gelmeye bozulan Konfedere Devletler, zaten gözkoyduklara bir limana yapılacak ikmali önlemek için saldırır ve gerçek bir keriz gibi içsavaşı da başlatan taraf olur.
Lincoln bu esnada, toprak ağaları da Senato’dan falan çekildiği için, istediği tüm yasaları birer birer geçirmeye başlar. Bir gönüllüler ordusu kurar. İçsavaş öncesinde Amerikan ordusunun yanlış hatırlamıyorsam, galiba Meksika Savaşı yüzünden, neredeyse yarısı Teksas’tadır. Bu yüzden ilk etapta bizim daha sonra “Güney” diye tanımlayacağımız Konfederasyon Ordusu’na karşı büyük güçlük çeker. Hatta öyle ki, başkent Vaşington DC’nin içinde bulunduğu Maryland bile kölelik yanlısıdır; demiryollarının savaş için kullanılmasını engellemeye kalkar. Lincoln, Maryland hükümetinin üyelerinin neredeyse yarısını tutuklatır; itirazlara rağmen mahkemeye bile çıkarmadan hapse attırır. Küçümen Kuzey Ordusu’nu takviye için İrlanda ve Almanya’dan gelen onbinlerce göçmeni asker yazar.
Artık içsavaşta karşılaşan iki ordu o kadar büyümüştür ki, bunların her biri, aynı dönemde dünyanın en kuvvetli ordularından sayılan Rusya, Almanya ve Fransa Ordularını bile bertaraf edebilecek güçtedir. Savaş tam 4 yıl, 1.5 ay, 4 gün sürer. Eh neticeyi biliyorsunuz. Savaşın sonunda medeniyet kazanır, kölelik yanlıları yenilir. 1 milyonun üzerinde insan hayatını kaybeder, 100 binlercesi sakat kalır.
İlginçtir, aklı başında hiç kimse bugün Lincoln’ü bu kölecilik yanlısı isyanı bastırırken uyguladığı yöntemler yüzünden eleştirmiyor. Ha elbette sağ anarşistler (kendilerine liberteryan diyorlar) “Ama efendim Lincoln de içsavaş sırasında bireysel özgürlükleri çiğnedi” ve ırkçılar “Töremiz, örfümüz, ananemiz çiğnendi, onurumuz hiçe sayıldı” gibi eleştiriler getirdiler ama kimse ciddiye almadı. Hele Sol, bu eleştirileri hiç mi hiç dikkate değer bulmadı.
Yani evet, ABD içsavaşın ardından esasen güney eyaletlerini ve ırkçıları cezalandırmadı. Hatta içsavaşta ölen hem Kuzey hem de Güney Ordusu askerleri onuruna her yıl Mayıs’ın son pazartesi gününü Memorial Day diye tatil de ilan etti. Daha da ileri gidip herhâlde “çok da bozulmasınlar, gücenmesinler” diyerek köleliğin devamı için savaşarak milyonlarca insanın ölümüne neden olan General Lee’yi pullara bile bastı; “aslında o iyi bir insandı da çevresi kötüydü” diye adama yalan-yanlış biyografiler düzdü.
Yine aynı şekilde ifade özgürlüğü çerçevesinde ırkçıların sağa-sola konfederasyon bayrakları asmalarına, içsavaşın köleci toprak ağalarının heykellerini dikmelerine, caddelere-sokaklara onların isimlerini vermelerine de izin verildi. Irkçı gruplar içsavaşta konfederasyon ve köleliğin devamı için savaşmış askerlerin posterleriyle yürüdü. Ve bütün bunlar bugüne kadar da devam etti etmesine de, ben hayatımda hiçbir Amerikan Solcusunun çıkıp da “General Lee Onurumuzdur!” dediğini ne gördüm ne duydum.
1. Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasındaki Almanya, Rus Devrimi’nin dünyaya açılacağı kapı olarak görülüyordu. Ancak komünistlerin yanı sıra, Alman ulusunun yeniden inşaına talip olan başka bir grup daha yükseliyordu: Naziler. 1923’ün Ekim ayı bir devrim girişimine, Kasım ayı ise Hitler’in başarısız Birahane Darbesi’ne sahne olacaktı.
Jean Jaurès’in (1859-1914) Fransız Devrimi’ni Avrupa devriminin başlangıcı olarak görmesi gibi; Lenin de Petrograd’a vardığı andan itibaren Rus Devrimi’ni dünya devriminin başlangıcı olarak selamlamıştı. Tabii o günlerde “dünya”dan kastedilen esas olarak Almanya’ydı.
Savaş öncesinde en güçlü sosyal demokrat parti ve sendikalar Almanya’da kurulmuştu. Spartaküs Ayaklanması’nda (1919 başı) ilk deneme başarısızlığa uğramış olsa da devrim beklentisi 1923’e kadar devam edecekti. Ancak Alman imparatorunun Kasım 1918’de devrilmesiyle başlayan devrimci sürecin doruk noktası “Alman Ekimi” ciddi bir şekilde başarısız olmuştu.
O güne kadarki hazırlıklar, Rusya’daki Ekim Devrimi’nden alınan derslerin tekrarı gibiydi. Çok daha gelişkin bir işçi sınıfına sahip Almanya’nın, Rus Devrimi’ni tecritten kurtaracağına inanılıyordu. Bu bakımdan Almanya’daki bir devrim Almanlara bırakılamayacak kadar hayati görülüyor ve Sovyetler tarafından merkezden yürütülüyordu.
Komünist Enternasyonal Başkanı Grigori Zinovyev, “Alman Devrimi’nin problemleri”ne ayrılan 8 makalelik bir dizi hazırlamıştı. Bunların 6’sı, Komünist Parti Merkez Komitesi’nin resmî yayın organı Pravda’da yayımlanmıştı. Ancak Alman Komünist Partisi (KPD) yöneticilerinin ayaklanma kararını geri çekmesiyle bu yazılar havada kalmıştı. Geri çekilme kararından zamanında haberdar olmayan Hamburg şehri, trajik bir ayaklanmanın merkezi olacaktı.
Ekim 1923’te Moskova’dan yönlendirilen “Alman Ekimi” planı son dakikada iptal edilmiş, ancak geri çekilme kararı Hamburg’a ulaşmamıştı. Şehir trajik bir ayaklanmanın merkezi olacaktı.
Ocak 1923’te Fransa ve Belçika, savaş tazminatı olarak Almanya’nın Ruhr havzasını işgal etti. 1. Dünya Savaşı yenilgisinin ardından gelen siyasi istikrarsızlığa, işgalle birlikte işsizlik ve enflasyon da eşlik etti. Savaş arifesinde 1 Dolar, 4.20 Mark’a denk gelirken, Ocak 1923’te 17.972 Mark, Ağustos’ta 4.620.455 Mark, Eylül’de ise 98.980.000 Mark’a yükseldi. 15 Kasım’a gelindiğinde 1 Dolar, 4.2 milyon Mark’a karşılık geliyordu. Temmuz’dan Aralık’a işsizlik oranları %3.5’tan %28.2’ye çıkmıştı. Sendika üyelerinin dörtte biri işsiz kalmış, yarısı da ancak yarı zamanlı işlerde tutunabilmişti. 1923 boyunca 1.8 milyon işçi greve girmişti. Hamburg’ta tersaneler felç olmuş, kentlerde silahlar patlamaya başlamıştı.
KPD’nin 29 Temmuz 1923’te düzenlediği büyük anti-faşist eyleme, parti dışı birçok militanın yanında Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) üyeleri de katıldı. 11 Ağustos’ta 20.000 işyeri konseyini temsil eden 2.000 delege, taleplerini karşılayacak bir işçi hükümeti kurmak için oybirliğiyle 3 günlük genel grev başlatma kararı aldı. Grev çağrısı kısa sürede bütün Almanya’da karşılık buldu. İşgal altındaki Ruhr bölgesinde 200 bin maden işçisi, ücretlerin artırılması için iş yavaşlatmaya gitti ve sonunda 12 Ağustos’ta Cuno hükümeti çekildi. Saksonya, Türingiya gibi eyaletlerdeki komünistler, sosyal demokratlarla birlikte hükümet kurdular.
Adolf Hitler’in Kasım 1923’te Münih’te başlattığı Birahane Darbesi, birkaç saat içinde bastırıldı ve “geleceğin Führer’i” dokuz aylığına hapse atıldı.
Henüz birkaç yıllık bir parti olan KPD, Moskova’da Sovyet liderlerle birlikte “Alman Ekimi”ni nasıl hayata geçireceklerinin hesabını yaparken, Alman genelkurmayı da yükselen işçi hareketini bastırmak için fırsat kolluyordu.
KPD’nin programına göre 21 Ekim 1923 Pazartesi günü bütün ülkede genel greve gidilecekti. Salı günü özel müfrezeler eyleme geçecek, birkaç saat içerisinde de ayaklanma başlayacaktı. Partinin öngörüsü, kendileri dışındaki Sol partilerden işçilerin de onlara katılacağı yönündeydi. Ancak 21 Ekim’de bu olmadı ve yönetim geri çekilme kararı aldı.
Saksonya üzerine kurulan plan çökerken, bugün bile tam olarak aydınlatılamayan bir durum yaşandı. Geri çekilme kararının ulaşmadığı Hamburg’ta yerel örgüt harekete geçti. 23 Ekim’de sabaha karşı iletişimi engellemek için telefon kablolarını kesmeye başladılar. Saat 05.00’te banliyölerdeki karakollara saldırarak buradaki silahlara elkoymaya çalıştılar. Genel ayaklanma kararından vazgeçildiğini öğrenmelerinin ardından geri çekilen işçi kitleleri, 24 Ekim’de çok büyük kayıp vermeden hareketi sonlandırdı. Geride 24 ölü, 175 yaralı ve 200 tutuklu kaldı. Çatışmalarda 17 polis de hayatını kaybetti.
26 Ekim’de Berlin’de bütün grevler yasaklanmıştı. Kentteki yaklaşık 14 bin KPD üyesinden yalnızca birkaç yüz kişi silahlı mücadeleye katılmıştı. Orta sınıfın da dahil olduğu geniş çaplı sempatiye rağmen katılımın düşük kalması, silahların yetersizliğine ve yerel tecrit altında bir ölüm-kalım mücadelesine girme riskine bağlıydı.
Hamburg’un ardından Altona ve Stormarn bölgelerinde de ayaklanmalar başlamıştı. Bramfeld ve Billstedt’teki polis karakolları saldırıya uğramış; Bad Oldesloe, Ahrensburg ve Rahlstedt’te barikatlarla karayolu ve demiryolu trafiği engellenmişti. Bargteheide’de belediye başkanı kaçırılmış ve “Stormarn Sovyet Cumhuriyeti” ilan edilmişti. Barmbek-Süd, Eimsbüttel ve Schiffbek bölgelerinde isyan birkaç saat sonra bastırılmıştı. .
Etkin bir devlet aygıtına sahip olan burjuvazi daha örgütlü ve hızlıydı. Hükümet, Reich genelinde sıkıyönetim ilan etti ve Saksonya’yı işgal etti. Bir kez daha tereddüte düşen KPD, savaşmadan geri çekilmeye karar verdi. 23 Kasım’da yasaklanmasının ardından da yenilmiş bir parti olarak yeraltına çekildi.
1924’e gelindiğinde Alman burjuvazisi, Amerikan sermayesinin (Dawes Planı) desteği, ama her şeyden önce komünistlerin başarısızlığı sayesinde durumu istikrara kavuşturdu. Böylece Rus Devrimi kalıcı şekilde izolasyona mahkum edildi.
Almanya 1929’da bir başka ekonomik krizle çalkalanmaya başlayacak; Hitler’in partisi oylarını 1928’deki %2.8 seviyesinden 1932’deki %37.3’e çıkaracaktı. Hücum kıtaları da 400 bin kişiye kadar yükselecekti.
Naziler tarih sahnesinde
Savaş ve ardından gelen kargaşa, karşı-devrimci güçleri kendi milis teşkilatını kurmaya yöneltmişti. Berlin’e ve Yahudilere karşı düşmanlık, Bavyera’yı ayrı bir merkez olarak öne çıkarıyordu. Bavyera’daki Yurttaş Savunma Gücü’nün (Einwohnerwehr) elinde 400 bin milis ve 2.5 milyon silah vardı.
1920’den itibaren, kısaca SA olarak bilinen Sturmabteilung (Fırtına Bölüğü) adlı paramiliter örgüt öne çıkmaya başladı. Hitler’in başında olduğu Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin de (NSDAP) 1921’de 2.000 olan üye sayısı, 20.000’e yükseldi.
Bu arada Mussolini’nin İtalya’daki iktidar yürüyüşü, Hitler taraftarlarını umutlandırıyordu; Hitler, “Almanya’nın Mussolini’si” olarak takdim ediliyordu.
Kasım 1922’den itibaren Hitler’in bir darbe hazırlığı içinde olduğu söylentileri başladı. Ocak 1923’te Ruhr’un işgal edilmesinin ardından darbe söylentileri iyice yayıldı. Aynı yıl Nazi Partisi üye sayısını 35.000’den 55.000’e çıkardı. Bu üyelerin üçte biri işçilerden oluşuyordu. İşgalle birlikte ordu da yasaklı karşı devrimci Freikorps birliklerini el altından desteklemeye girişmişti.
1-2 Eylül 1923’te Nürnberg’de, 1870 Fransa-Prusya Savaşı’nın anısına yapılan gösteride Hitler, General Ludendorff ile birlikte podyumdaydı. Böylece yarı-resmî bir hüviyet kazanmaya başladı.
Hitler hakkında önemli biyografi kitaplarından birinin yazarı olan Ian Kershaw’ın söylediği gibi “Krizler Hitler’in oksijeniydi.” Gerçekten de Almanya’da siyasal ve toplumsal kriz derinleştikçe karşı devrimin ihtiyaç duyduğu “lider” de önlenemeyen yükselişine devam ediyordu. Ancak Nazi hareketi, kırılgan bir görüntü sergiliyordu. Eğer ciddi bir eylemde bulunmazlarsa, tabanlarını kaybedebilecekleri söyleniyordu.
Birahane Darbesi
7 Kasım’da karar alındı. Bir gün sonra Kasım Devrimi’nin 5. yılı için Münih’te bir birahanede anma düzenlenecekti. Toplantıya Fırtına Birlikleri’yle birlikte gelen Hitler, tabancasını sallayarak “Ya Alman devrimi bu gece başlayacak ya da şafakta hepimiz öleceğiz” dedi. Göring de eylemin polise ve Reichswehr’e değil, “Berlin Yahudi hükümetine ve 1918 Kasım suçlularına” karşı olduğunu söyledi.
Ancak darbeciler ne ordudan ne de polis kuvvetlerinden destek bulamadı. Nazilerin, kışlaları ve hükümet binalarını kontrol altına alacak örgütlenme becerisinden yoksun olmaları, işleri tersine çevirdi. Geceyarısı itibarıyla darbe girişimi başarısızlığa uğramıştı. Buna rağmen Hitler, kentte bir yürüyüş yaparak güç gösterisine girişti. Çıkan çatışmalarda 14 darbeci ve 4 polis öldü. Hitler az farkla kurşun yemekten kurtulsa da yakalanıp hapse atıldı. Stefan Zweig şöyle yazacaktı: “1923’te gamalı haçlar ve Fırtına Birlikleri ortadan kayboldu ve Adolf Hitler ismi neredeyse unutuldu. Artık hiç kimse onun iktidara gelme şansı olduğunu düşünmüyordu.”
Ancak Hitler, hükümete ihanet ve 4 polisin öldürülmesinden yargılandığı mahkemeyi “siyasi bir karnaval”a döndürdü; 5 yıllık cezası da 9 aylık hapse çevrildi. 1925’te yayımlanacak ünlü eseri Mein Kampf’ı (Kavgam), son derece konforlu koşullarda hapishanede kaleme alacaktı.
Çocukluk ve gençlik yıllarını küçülen imparatorluğun renkli dünyasındaki kozmopolit şehirlerde geçiren Mustafa Kemal, şüphesiz bu coğrafyanın etkilerini ömrü boyunca üzerinde taşımıştı. Dedesinin köyü Kocacık’tan 1896’da 15 yaşındayken ailesinden ilk defa ayrıldığı Manastır istasyonu’na ve 1913’te başlayan Sofya günleri’ne … Dün-bugün.
Mustafa Kemal’in formasyonunun ve düşüncelerinin şekillenmesinde önemli rolü olan Balkanlar’daki çocukluk Türklerin 14. yüzyıldan bu yana yaşadığı batıdaki en uç nokta olan Makedonya’ daki Kocacık köyü, Mustafa Kemal Atatürk’ün baba tarafının köklerinin uzandığı yerdir. Mustafa Kemal’in askeri kariyerine başladığı, liderlik yolculuğunun ve gençlik yılları, cumhuriyeti kurma sürecinde bakışaçısının nasıl geliştiğini de ortaya koyar.
Stogova Dağı’nın batı yamaçlarındaki Kocacık Köyü’nde 2014’te yaptırılan müze ev.
Süveyş Kanalı’ndan (1869) sonraki dönemde yapımına karar verilen Panama Kanalı, özellikle bölgedeki ağır siyasi, coğrafi ve iktisadi problemlerin etkisiyle şekillendi. Fransızlardan sonra ABD’nin 20. yüzyıl başında sürece müdahalesi, sağlık sorunlarının büyük ölçüde çözümü ve Panama adında yeni bir ülke oluşturulmasıyla birlikte kanalın yapılması sağlandı.
Panama Kanalı, tamamlandığı 1914’ten beri dünyada değişen tüm ekonomik, siyasi faktörlere ve gemicilik teknolojilerine rağmen hâlâ en önemli su yollarından biri.
Panama Kıstağı’na bir kanal inşa etme projesi düşüncesi yüzyıla, Şarlken dönemine kadar uzansa da, projeyi hayata geçirme fırsatı Britanya ve ABD rekabetinin ardından 19. yüzyılda bir Fransız şirketine kısmet (!) olmuş. Kolombiya Cumhuriyeti’nin Ferdinand de Lesseps’in başında bulunduğu bu Fransız şirketini tercih etmesinin sebebi ise, aynı ekibin 1869’da Süveyş Kanalı’nı tamamlamış olması idi. Buna rağmen De Lesseps ve şirketinin kanalı tıpkı Süveyş’teki gibi deniz seviyesinde inşa etmeye çalışması; sarıhumma, sıtma gibi hastalıklarla mücadelede zayıf kalınması (ve binlerce işçinin ölümü); Fransa’da kanalla ilgili siyasilere dağıtılan rüşvet zincirinin ortaya çıkması neticesinde patlak veren Panama Skandalı’ndan dolayı Fransızlar bu dev projeden çekilmek zorunda kaldı.
Kolombiya Cumhuriyeti’nden koparılan yeni Panama Cumhuriyeti 1903’te ABD ile anlaştı; Savaş Bakanlığı’na bağlı kurulan komisyon 10 yıllık uzun bir inşa sürecinin ardından 1914’te kanalı tamamlayabildi.
Fransız usulü Ferdinand De Lesseps, Fransızların Süveyş Kanalı’nın inşaını başarıyla tamamladıktan sonra Panama Kanalı’nı da rahatlıkla yapacağını düşünüyordu. De Lesseps imzalı Panama Kanalı bonoları Fransız halkı tarafından büyük umutlarla alınmıştı.
Havuz sistemi değil, “deniz seviyesi kanal”a karar verildi.
19. yüzyılda ABD ve Avrupa’da birçok kanal inşa edilmişti. Bunlardan bazıları Süveyş gibi deniz seviyesi kanallarken bazıları da havuz sistemine sahipti. Süveyş Kanalı’nı 10 yıl gibi bir sürede tamamlayan firmanın başında 3. Napoleon’un diplomatlarından de Lesseps vardı. Bu başarıyı kullanan Fransız mühendis Lucien Bonaparte-Wyse, Panama Kıstağı’nda bir kanal inşa edilmesi için Kolombiya devletinin yetkililerini ikna etti (1878). Yeni kurulan Panama Kanalı Şirketi’nin başına da 74 yaşındaki de Lesseps getirildi. Binlerce işçinin çalıştığı şantiyedeki sıcaklık ve nemin yanında bataklıklardaki sivrisinekler de sarıhumma ve sıtma başta olmak üzere birçok tropik hastalığın yayılmasına neden oldu.
Deniz seviyesi bir kanal olması için kazılan kanallar şiddetli yağmurların getirdiği su kütlesi ve toprakla kapanmaktaydı. 1892’deki rüşvet skandalı patlak verince şirket iflas etti. 1904’e gelindiğinde ABD deniz seviyesi bir kanal yerine havuz sistemine karar verdi.
Sağlıkta elde edilen başarı, inşaattaki başarıyı getirdi.
Fransızların hesaba katmadığı en büyük sorunlardan biri, tropik iklimde kolayca yayılan salgın hastalıklardı. Bu durum, Fransızların projeyi tamamlayamadan çekilmesindeki en önemli faktörlerden biriydi. ABD’nin kanal inşaı için kurduğu komisyon bunun önüne geçmeliydi. Savaş Bakanlığı’na bağlı bu komisyonun üst düzey mühendislerinden G. W. Goethals ve doktor William Gorgas, aynı zamanda orduda subaydı. Gorgas, Panama’dan önce görevli olduğu Havana’da sıtma, sarıhumma gibi hastalıkların taşınmasında sivrisineklerin önemli rol oynadığını gözlemlemiş ve bu konudaki çalışmalarıyla tanınan Kübalı doktor C. Finlay’i takip etmişti. Onun öncülüğünde sağlık alanında önemli yatırımlar yapıldı: Gölet ve bataklıkların kurutulması; binaların böceklere karşı ilaçlanması; yatakhanelere takılan sineklikler; durgun suların üzerine yağ püskürtülmesi ve sivrisinek larvalarının yok edilmesi… Tüm bunların sonucunda 1906’ya gelindiğinde sarıhumma kanal bölgesinde ortadan kalktı; sıtma vakaları ise belirgin ölçüde azaldı. ABD’nin Panama Kanalı’nın inşaı sırasında sağlık alanında gösterdiği başarı, inşaatın tamamlanmasında en az mühendislikteki başarısı kadar etkili oldu.
1915’te Panama Kanalı’ndan geçen SS Kronland.
Kanal için yeni bir ülke kuruldu: Panama.
Panama Kıstağı, Simon Bolivar’ın liderliğini yaptığı, İspanya İmparatorluğu’na karşı yürütülen bağımsızlık mücadelesinden sonra kurulan Büyük Kolombiya Cumhuriyeti’nin bir parçasıydı. Büyük Kolombiya Cumhuriyeti daha sonra farklı adlarla siyasi yapısını devam ettirse de zamanla bazı bölgeler kendisinden ayrıldı; bugün de varlığını sürdüren Panama, ayrılarak bağımsız bir cumhuriyete dönüştü (1903).
Panama, özel konumu nedeniyle dış siyasi etkilere ve yabancı yatırımlara açık bir durumdaydı; buna karşılık merkezle arasındaki coğrafi engeller nedeniyle yarı izole bir konumdaydı. 1840’taki bir ayaklanma sonucu Panama, Kolombiya’dan bağımsızlığını kazansa da bu ancak 13 ay sürebildi. ABD’nin Kaliforniya’yı topraklarına katması (1848) ve bununla başlayan “Altına Hücum” sonrası, ABD’nin doğu-batı kıyıları arasında ulaşım ve taşımacılığı sağlamak için bu kıstağın önemi hayli artmıştı. ABD önce Kolombiya ile anlaşarak buraya bir demiryolu hattı inşa etti. Bu hat ve kıstağın iki ucundaki limanla beraber Panama, ABD için hayati öneme sahip bir bölgeye dönüştü.
Kolombiya Cumhuriyeti, bir bakıma ABD’nin sömürgecilere karşı bağımsızlık mücadelesinden esinlenerek kurulmuştu. Ayrıca Yeni Dünya’da ABD ile de rekabet etmekteydi. ABD’nin 1885’te Panama’nın bağımsızlık girişimine gambot diplomasisiyle desteği (başarısızlıkla sonuçlansa da), Kolombiya için bardağı taşıran damla oldu. ABD’nin bölgedeki her türlü girişimi Kolombiya açısından “emperyalist” olarak değerlendirildi. 1899’da Fransız şirketi Panama Kanalı’nın inşaından çekilince ABD projeyle ilgili girişimlerde bulundu. Bunun meyvelerini ise 22 Ocak 1903’ye Hay-Herran Antlaşması ile aldı. Buna göre ABD, Kolombiya devletine 10 milyon Dolar ve her sene belli bir kira ödeyecekti. Ancak antlaşma Kolombiya Senatosu tarafından onaylanmadı ve ABD Başkanı Theodore Roosevelt, Panama’daki bağımsızlık yanlısı asilere para ve silah göndererek onları isyana teşvik etti. Böylelikle Panama 3 Kasım 1903’te bağımsızlığını ilan etti. Yeni kurulan cumhuriyet, Panama Kanalı’nın ABD’nin kurduğu komisyon tarafından yapılmasına izin verdi!
Kanal projesi rakipsiz değildi ancak diğerleri hayata geçmedi.
Panama Kanalı’nın yapıldığı hat, Orta Amerika’da Atlantik ve Pasifik Okyanusu’nu birleştirebilecek bir kanalın inşa edilebileceği tek güzergah değildi. İki altarnatif daha mevcuttu: Tehuantepek Kıstağı ve Nikaragua.
Tehuantepek alternatifi daha kuzeyde yer almasıyla bir avantaja sahip olsa da Panama Kıstağı kadar dar değildi. Bu kadar uzun bir mesafeyi aşacak kanalın yapımı zor olacağı için, daha sonra buraya “gemi taşıyan bir demiryolu” düşünüldü; fakat projeyi teklif eden ünlü inşaat mühendisi James B. Eads’in ölümüyle (1887) bundan vazgeçildi.
Kanal için diğer güzergah Nikaragua Gölü’nü kullanarak iki okyanusu bağlayan bir projeyle gündeme geldi. Ancak Fransızların Panama’dan çıkmasıyla bu düşünce de gözden düştü. ■
1993’ün 2 Temmuz günü Madımak Oteli’nin saldırıya uğrayıp yakılması sonucu, 33 aydınyazar- sanatçı hayatını kaybetti. Aradan geçen 30 yıl, faillerin “cezasızlandırılma”sına, hukuk mücadelesi veren ailelerin bitmeyen acılarına tanık oldu. Ancak onlar yılmadı. Şair-doktor Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan, babasını ve onun dizelerini yaşatıyor.
Sivas katliamında babam doktor-şair Behçet Aysan ve arkadaşlarının ölümünün ardından tam 30 yıl geçti. Bu bir cinayetin, katliamın zihinlerde “eskimesi”ne yetecek kadar uzun bir zaman. Peki bir ailenin yaşamı, eşini-kardeşini-babasını öldürenlerin ortaya çıkarılmasını istemekle mi geçer? Bunu ummakla, bir parça da olsa ümit etmekle mi geçer? Bu yolda devlet katında, hukuk katında uzun bir mücadeleyle mi geçer? Geçermiş meğerse…
Bize düşen taziyeler içinde bir ömürmüş. Bir ağız vişne dolusu gülebilirdik oysa. Birbirimize acılarımızı almak istercesine sarılmak yerine, mutlulukla bakabilirdik. Cinayetler, katliamlar ülkesi olmazdık o zaman. Ardı sıra patlayan bombalar arasında yakınlarımızı aramak telaşına kapılmaz, yüzü toprağa düşen insanlarımızın fotoğraflarına umutsuzca bakmazdık. Siyasi cinayetlerde “cezasızlık-cezasızlandırma” olgusunun yerine gerçek anlamıyla “yargılama” sağlanabilseydi, belki bu hikayenin içine gömülmezdik. Babamın, “aynı gökyüzü / aynı keder/ değişen bir şey yok hiç/ ölüm hariç” dizelerinde yaşamayı seçmezdik.
Günler, yitirdiğimiz isimlerin anmalarıyla dolu. Susmalar ve konuşmalar arasında bir sarkaç gibi salınıyoruz. Sonra bir bakıyoruz ki yeniden bir tabutun başında toplanmışız. Aynı gözyaşı başka gözlerden süzülmeye başlamış. O çocuklar ve analar her şeye sevgiyle sarılıyor hasretini gidermek için… Ağaca, kuşa, toprağa, gökyüzüne… Biliyorlar ki kötülerin sarılacak kimsesi yok. Onlar suyun bile kabul etmeyeceği kadar vicdansız; hatta ölülerimizin “yerli ve millî olmadığını” savunacak kadar çaresizler.
Türkiye yakın tarihinin en acı olaylarından Sivas Katliamı’nda hayatını kaybedenler bu yıl defa anılacak.
Bir Babalar Günü etkinliğinde, Sivas’ta öldürülen insanların çocukları buluşmuştuk. Sıcak bir Haziran günüydü. Etkinliğin adı “Benim Babam Bir Kahramandı”dı. Bu isim kimseyi yanıltmasın. Bizler kahraman babalar yahut kahramanlaştırılan babalar düşlemedik. Sadece hayatımı zın çok çeşitli dönemeçlerinde yanımızda olan; iyi ve kötü zamanlarımızda sarılabildiğimiz; başımızı omuzuna dayadığımız babalarla hayatımızı sürdürmeye niyetlendik. İstedik ki devlet kahraman olsun; bizim babalarımızı, bu ülkenin de yazarlarını, şairlerini, gazetecilerini, aydınlarını korusun! Sonrasında birlikteliğimizi bir platformla yarı-resmî bir noktaya taşımak istedik. Bu ülkedeki hukuksuzlukları göstermek adına Hrant Dink davasında biraraya geldik. Toplumsal Bellek Platformu olarak, 11 Şubat 2010 günü Meclis’e gittiğimizde artık 26 aileye ulaşmıştık.
Ne yazık ki ölenin öldüğüyle kaldığı bir süreç yıllardır yaşanıyor. Toplumsal belleksizlik, kuşaklararası bir aktarımın olmayışı pek çok ismin sistemli bir biçimde unutturulmasına yolaçıyor. Bugün üniversite öğrencileri arasında yapılacak bir ankette, Ümit Doğanay, Bedri Karafakioğlu, Cavit Orhan Tütengil, Bedrettin Cömert, Orhan Yavuz gibi öldürülen üniversite hocaları sorulsa, verilecek yanıtı aşağı yukarı hepimiz tahmin edebiliyoruz. Her şeye rağmen ve her defasında unutturma çabasına karşı direnç göstermemiz şart.
Toplumsal Bellek Platformu, 2011’de TBMM’ye gittiğinde iki haklı talepte bulundu: İlki, insanlığa karşı işlenen suçlarda ve siyasi cinayetlerde zamanaşımının olmaması gerektiğiydi. Ne yazık ki bu talebe itiraz edildi ve siyasi cinayetler arka arkaya zamanaşımına uğramaya başladı: 80 öncesinde öldürülen Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, sendikal hareketin öncüsü Kemal Türkler, Sivas katliamı davası bunlardan bazılarıydı.
Madımak Oteli’nin merdivenlerinde, arkada şair Metin Altıok ve Uğur Kaynar. Önde ayakta yazar Asım Bezirci ve şair Behçet Aysan. 4 değerli sanatçımızı da yangında kaybettik.
İkinci talep, Meclis Araştırma Komisyonu’na işlerlik kazandırılmasıydı. Meclis Araştırma Komisyonları’nın dar bir zamanda çalışıyor olması; dahası diğer birimlerle sistematik bir bağlantısının kurulmaması etkin çalışma alanlarını daraltıyor; İtalya’da olduğu gibi bir Temiz Eller operasyonu gerçekleşmediğinden hiçbir şekilde kapı aralanamıyor. Ancak Meclis Araştırma Komisyonu gibi kimi isimlerin nasıl öldürüldüğü bilgisi aslında mevcut. Ne yazık ki bununla ilgili devletin raporlarından oluşan İsmail Saymaz’ın Oğlumu Öldürdünüz Arz Ederim kitabında görüldüğü başkaca kurumlarıyla ortak bir planlama yapılamıyor yahut bunun yapılması istenmiyor.
Biz sürekli soru sormaktan yorulduk; ama yorgunluğumuz soru sormamızdan değil, yanıtsız kalmamızdan. 30 yıl boyunca yerinde saydığımız adalet mücadelesini, ses duyurma çabasını, engelleri yaşadık. Unutturmamak için yılmadan, usanmadan çalıştık, çabaladık. Firari sanıkların ısrarla ve bilinçli şekilde yakalanamadığı bir sistemin içinde zamanaşımı dayatmasıyla sınandık. Her duruşma başka bir skandalı ortaya koyarak sınav oldu bize. Yıllardır aranan sanıkların evlerinde, karakola metrelik mesafelerde yaşadığını öğrendik; ölümü dahi bizden saklanan azılı sanığın, kilit isim olan en karanlık adamın kimlik tespiti için karısından DNA alındığına tanık olduk. Interpol tarafından kırmızı bültenle aranan sanıkların iadesini istemek yerine, görev tanımı dışında mahkemeye zamanaşımı öneren bir idari birimin usulsüzlüğü ile karşılaştık. Bir arpa boyu yol gidemedik; sistemli bir unutturma çabasının içinde debelendik durduk.
Şimdi Ankara’nın dar sokaklarında, babamın elinden tutup hoplaya-zıplaya yürüdüğüm günleri düşünüyorum. Onu hep gündüzleri maviye çalan hastane koridorlarında, İnkılâp Sokak’taki muayenehanesinde, akşamları Express’te, Tavukçu’da, Kumsal’da, kimi geceler Marjinal, Siyah Beyaz ya da Nostalji’de gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. Yanında dostlarıyla… Davudi sesiyle gürül gürül konuşuyor.
1993’te yaşamını yitirenler için her yıl anma törenleri düzenleniyor.
Babamın sorumluluk duygusu güçlüydü ama kurallara boyun eğmeyi sevmeyen bir kişiliği vardı. İstanbul’daki Abdi İpekçi Ödül Töreni’ne boğazlı kazakla gittiği için, Atina’ya gitmeden hemen önce “Lütfen yanınızda kravat bulundurunuz” telgrafını almıştı! Oysa kravat bağlamasını bile bilmezdi. Dürüsttü, yola çıkılacak adamdı ama, sonda söyleyeceğini en başta söylediği için tartışmaya balıklama dalardı. Yumuşacıktı, bir anda sertleşirdi. Haksızlığa asla tahammül edemezdi. Mazlumun yanındaydı. İlkeliydi ama naifti. En iyi oyun arkadaşımdı. Çocukluğum kız olduğum hâlde erkek çocuklarına yaraşır oyuncaklarla geçti. Kocaman yüreği vardı, ama sakardı. Annemle aynı yolda yürüyüşleri zor ama kıymetliydi.
Babamın ölümünden sonra yaşayamadı annem. Koca gözleri hep babamı aradı, kapandı. Ona da bana da 44 yaşında bu ülkede yakılarak öldürülen bir şairin, babamın hikayesi kaldı. Onun aşkıyla kısacık bir yaşam sürdürüp kanserden ölen annemin bakışları…
Ne yazık ki insanlık tarihini anlatan dersler, dosyalar, kitaplar; yakma, yıkma, yoketme gibi “olgular”la dolu. Olgu dendiğinde “vahşet” ya da “ölme/ öldürme” gerçeği etkisini yitiriyor. Salt bir başlık kalıyoır: “Sivas katliamı”, “Sivas’ta öldürülen şairler”, “Sivas’ta büyük aydın kıyımı” vb. Oysa onların yapıtlarına ve insan yanına sanatla yaklaşmak, öldürülenleri yeniden diriltiyor.
Bugün Sivas Bilim ve Kültür Merkezi olan Madımak Oteli’nin “Utanç Müzesi” hâline getirilmesi, her yıl dile getirilen taleplerden.
YANIK AĞIT
Behçet Aysan’ın anısına…
Her yıl benim için kimi günler, babamın anma programlarıyla, anısına verilen Behçet Aysan Şiir Ödülü için hazırlıklarla geçer. Bu yıl ise Sivas katliamının 30. yılında Ada Müzik’ten bir albüm çıktı. Behçet Aysan anısına, onun şiirlerinden yapılan şarkılarla bezeli bir albümün adı ise “Yanık Ağıt”.
Sıcak bir yaz günü Ada Müzik’in sahibi Bülent Forta ile buluşmuştuk. Ona babamın şiirlerinden oluşan bestelerle dolu bir albüm projesi olduğunu söylemiştim. Forta, albüme giden süreç boyunca benimle bu büyük heyecanı paylaştı. “Yanık Ağıt”ın müzik direktörlüğünü ise müzisyen dostum Çiğdem Erken üstlendi. Çiğdem, albümün yalnızca müzik mimarı değil gönül mimarı da oldu. Böylece albümde Çiğdem Erken’in yanında Zuhal Olcay, Güvenç Dağüstün – Ece Dağistan, Tuna Kiremitçi – Burcu Tatlıses, Umut Özensoy, Vedat Sakman, Doğan Duru, Dilek Türkan, Deniz Çakır, Mirady, Selçuk Sami Cingi, İbrahim Yazıcı – Selva Erdener, Fazıl Say, Bajar, Zeynep Karababa ve Erdal Erzincan, Mazlum Çimen isimleri yanyana geldi. Her birine ve müzisyen dostlarımıza minnettarım.