Kategori: Siyasi Tarih

  • İnsanlarımız da ölmesin, bizi yaşatan tarihimiz de

    Diyarbakır’da, birçok insanın hayatını kaybettiği bir yerde, yok olan, zarar gören tarihî anıtlardan bahsetmek abes. Ateş düştüğü yeri yakıyor ama, kentlerin bellekleri olan anıtlarda yaratılan hasar kuşaklar boyu kolay kolay silinmez izler bırakıyor. Dünya mirası bir alanın, benzersiz özellikleri…

    Son aylarda Türkiye’nin eski ve korunmuş kentle­rinden olan Diyarbakır’da kültürel mirasın çevresinde kanlı bir çatışma, hatta bir kent savaşı yaşanıyor. Buna Silvan, Cizre, Nusaybin gibi tarihî yer­leşimleri de eklemek mümkün.

    Birçok insanın hayatını kaybettiği bir yerde yok olan, zarar gören tarihî anıtlardan bahsetmek şüphesiz abes. An­cak bireysel acılar ne kadar üzücü olsa da ne yazık ki ha­tırlayan insanların ömrü ile sı­nırlı. Kentlerin bellekleri olan anıtlarda yaratılan hasar ise toplumsal hafızalarda kolay kolay silinmez izler bırakıyor. Camilerin, minarelerin, evle­rin duvarlarında savaşın izle­rini gören kuşaklar, bu üzücü günlerin öfkesini hissediyor, öğreniyor. Diyarbakır’ın eski yerleşim bölgesinde yaşanan çatışmalarda Akkoyunluların meşhur Dört Ayaklı Minare Camii, Kasım Padişah Camii gibi isimlerle bilinen ve İslâm sanatında benzeri olmayan mi­nare kurşunlara hedef olup za­rar görmüştü. Diyarbakır Baro­su Başkanı Tahir Elçi bir basın açıklaması yapmak istemiş, an­cak burada minarenin önünde öldürülmüştü. Ardından çatış­malar şiddetlendi ve daha bir­çok yapı zarar gördü.

    Elçi’nin katledildiği yer! Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi, çatışmaların tarihi dokuya verdiği zarara dikkat çekmek için yaptığı basın açıklaması sırasında, tıpkı İslâm sanatında benzeri olmayan dört ayaklı minare gibi kurşunlara hedef oldu, hayatını kaybetti.

    Diyarbakır’ın insanlık tari­hi açısından ve özelde bölgenin tüm halkları için önemli bir mi­rası var. Bu anıtlar Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Süryani, Çerkes, Boşnak ortak geçmişimizin ha­tıraları ve onlara verilen zarar ortak geleceğimize darbe vu­ruyor. Bizans’tan Mervanilere, Büyük Selçuklulara, Artuklu­lardan, İnaloğullarına, Akko­yunlulara kadar birçok devletin inşa ettirdiği yapılar yanyana içiçe günümüze kadar yaşamayı başarmış. Anadolu’dan, İran’a, Irak’tan Suriye’ye, Kafkasya’ya kadar birçok kültür çevresiyle gelişen ilişkiler özgün, güçlü bir kimlik oluşturmuş.

    Kentin surları yerel yöneti­min ve Kültür Bakanlığının yo­ğun uğraşları sonucu 5 Temmuz 2015 tarihinde UNESCO Dünya Mirası Listesine alınmıştı. Ama başlayan çatışmalar kentin mi­rasını ciddi şekilde tehdit etme­ye başladı. UNESCO yok olma ya da zarar görme riski olan mi­ras anıtları için bir de “tehlike­de olan miras listesi” hazırlıyor. Belki de Diyarbakır listeye gir­diği yıl tehlikedeki miras listesi­ne düşen bir bölge olacak.

    Kentin Osmanlı mirası açı­sından da önemli bir yeri var. Şehri yöneten beylerbeyleri­nin ilki aynı zamanda kentin fatihi Bıyıklı Mehmet Paşa, ilk Osmanlı tarzı külliyeyi 1520’le­re doğru inşa ettirmiş. Büyük kurşun kaplı kubbesi dört yön­de dört yarım kubbe ile geniş­letilmiş. Bu plan tipi klasik Osmanlı mimarisinin Şehza­de Mehmet, Sultanahmet, Ye­ni Cami gibi görkemli İstanbul camilerinde uyguladığı plan tipinin bir öncüsü. Bu etkileyi­ci ve dünya mimarlık tarihi­nin önemli yapısı şehirde Fa­tih Paşa ya da Kurşunlu Camii isimleriyle de anılıyor. Kentin ilk kurşun kaplı kubbesi bu ca­mininki. İnşa ettirdiği caminin bitişiğinde gömülü olan Bıyıklı Mehmet Paşa’nın kökeni bilin­miyor. Ama devşirme olduğu kesin. Onun kardeşi Bağdat, oğlu ise Yemen beylerbeyi.

    Caminin çevresindeki anıtlar da önemli. Bitişiğin­de Osmanlı tarihinin en meş­hur simalarından Özdemiroğ­lu Osman Paşa’nın türbesi var. Osman Paşa’nın babası Dağıs­tanlı, annesi ise Mısır Abbasi Halifelerinin soyundan. Paşa, Habeş Beylerbeyliği zamanın­da Hint Okyanusu’na sefer­ler yapmış ve Somali, Sudan civarını Osmanlı topraklarına katmış. Daha sonra sadrazam olarak bulunduğu İran seferin­de 1585 yılında Tebriz’de vefat etmiş. Bu Osmanlı sadrazamı Diyarbakır’a getirilip burada Kurşunlu Cami bitişiğine yapı­lan türbesine defnedilmiş.

    Geçmiş yanıyor, gelecek tehlikede Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Süryani, Çerkes, Boşnak halklarının hem ortak geçmişinin hatıraları hem de ortak gelecek umutlarıda tahrip ediliyor.

    Cami ve türbe muntazam kesme taştan inşa edilmiş. İçi İznik çinilerine benzeyen ama yerli üretim olan zengin çiniler­le kaplanmış. İşte bu yapı önce Aralık ayı boyunca çatışmalar­da isabet aldı. Son cemaat yeri­nin beyaz sütunlarının yüzey­leri zedelendi. Fotoğraflarda onlarca kurşun izi görülüyor. Duvarları delik deşik oldu. Ken­tin en eski camilerinden birinin başına gelenler herkesi korku­turken, bu sefer 7 Aralık’ta ca­minin girişi yakıldı.

    Tekrar hatırlatalım. Diyar­bakır klasik Osmanlı mimari­sinin İstanbul ve Edirne’den sonra en önemli merkezlerin­den biri. Bu heyecanla söyle­nen hamasi bir söz değil. Ken­tin beylerbeyleri 16. yüzyılda dört külliyeyi Mimar Sinan’a tasarlatmış. İrili ufaklı cami­ler, türbeler, tekkeler, kiliseler, evler ile kent Osmanlı dünya­sının en güzel örneklerinden. Bu anıtlar da, yaşanan kor­kunç çatışmanın içinde ya da yanıbaşında.

    Yapılara verilen zararı an­cak ortalık durulduktan sonra yapılacak titiz incelemeler orta­ya koyacak. Diyarbakır’daki ola­ğanüstü kültürel miras Kafkas­ya’dan, Afrika’ya, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Arabistan’a kadar geniş bir coğrafya ile yakın iliş­kilerin ürünü. Buradaki anıtlar tüm bu çevrelerin ortak mirası. Onlara verilen zarar gelecekte tüm bu coğrafyada konuşulacak ve üzüntü ile hatırlanacak.

    Kentin Sinan tarafından tasarlanan külliyeleri bambaş­ka coğrafyalardan gelip, çok farklı etnik kökenlerden olan ve çok farklı yerlerde görev ya­pan bânileri ile dikkati çeker. Kent bunlarla çok büyük bir kültür coğrafyasının parçası olarak ortaya çıkar.

    Başta sanat tarihçileri, mi­marlar, tarihçiler, aydınlar ol­mak üzere herkesin, bu tarih katliamının bir en evvel son bulması için harekete geçmesi gerekiyor. İnsanlarımız da, in­sanlık tarihimiz de ölmesin!

  • Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler

    Churchill 1943’te savaşın geleceğini soranlara “Önceden kehanette bulunmaktan hep kaçınmışımdır çünkü olay olduktan sonra kehanette bulunmak çok daha iyidir” diye cevap vermişti. Buna rağmen insanlar geleceği merak etmekten, kahinler, müneccimler ve toplumbilimciler de gelecekle ilgili ahkam kesmekten hiç vazgeçmedi.

    En şaşırtıcı seçim deyince akla hemen 1948 ABD başkanlık seçimleri gelir. Bu seçimler sadece sürpriz sonucuyla değil, kamuoyu araştırmaları alanındaki büyük bozgun nedeniyle de ünlüdür. Demokrat Partinin adayı Harry S. Truman’ın seçimleri kaybedeceğine, Cumhuriyetçi aday Thomas E. Dewey’nin kazanacağına mutlak gözüyle bakılıyordu. Gallup araştırma şirketinin yaptığı dokuz ankette Dewey galip çıkmıştı. Truman’ın taraftarları, hatta eşi bile seçimi kazanacağına ihtimal vermiyordu. Basın da aynı telden çalıyordu. Newsweek dergisi elli uzmana sormuş, hepsi de Dewey’e şans tanımıştı. Life dergisi, seçimden önceki sayısında “Müstakbel başkanımız feribotla San Francisco limanına geliyor” başlığıyla Dewey’nin büyük bir fotoğrafını yayınlamıştı.

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler
    Erken öten gazete, eğlenen Truman!
    1948 ABD başkanlık seçimlerinin sürpriz galibi Truman, Dewey’in kazanacağından emin olduğu için “Dewey Truman’ı yenilgiye uğrattı” başlığıyla çıkan Chicago Daily Tribune gazetesiyle alaycı bir zafer pozu veriyor.

    Seçim kampanyasını başkanlık treniyle adım adım ABD’yi dolaşarak yapan Harry Truman’ın bu uzun gezisine gazeteciler fazla rağbet etmemişti. Oysa onu yakından izleselerdi, işlerin sanıldığı gibi gitmediğini görebilirlerdi.

    Seçimler 2 Kasım 1948’ de yapıldı. O gece Dewey, geniş ekibiyle birlikte New York’ta bir otelde sonuçları beklerken, Truman, Missouri eyaletinde küçük bir şehirde bir otele sığınmıştı. Sonuçlar bütün ülke için tam bir sürprizdi: Truman, oyların yüzde 49.55’ini alarak başkan olmuştu.

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler
    En meşhur müneccim
    Nostradamus’un Kehanetler isimli 1555 tarihli kitabındaki öngörülerin günümüzdeki gelişmeleri bile açıkladığına dair yorumlar, internetten eksik olmuyor.

    Ertesi sabah Chicago Daily Tribune gazetesi satışa çıktığında, herkes gülmekten yerlere yattı. Gazete editörleri bir önceki akşam kendilerinden o kadar emindiler ki, “Dewey Trumann’ı Yendi” başlığını atıp gazeteyi baskıya yollamaktan çekinmemişlerdi. Başkanın elinde gazeteyle gülerek çektirdiği fotoğraf, hem gazetecilik hem kamuoyu araştırması konusunda önemli bir ders oldu: Gallup son araştırmasını seçimden on beş gün önce yapmış, son iki haftada seçmenlerin eğilimlerinin değişebileceğini gözden kaçırmıştı. Bir daha aynı hatayı tekrarlamadı. Gazete editörleri ise bir olay gerçekleşmeden tahmin üzerine başlık atmamayı öğrendiler.

    Geleceği önceden bilmek, insanoğlunun çok eski tutkusuydu. Orta Asya’daki şamanlardan eski Yunan ve Roma dünyasındaki kahinlere, kuş bilicilere ve Ortaçağ’daki müneccimlere kadar bunun pek çok yolu vardı. Bunlardan en çok bilineni Delphi kehanet tapınağı, Yunanistan’da Delphi’nin dağlık bölgesinde bir Apollon tapınağıydı. Tapınağın iç odasında, Pythia denilen ve bölgedeki kadınlar arasından seçilen bir rahibe, elinde bir tasla üç ayaklı bir taburenin üzerinde oturur, vecd içinde başvuranların geleceğini haber verirdi (Tapınağın iki fay hattının keşistiği noktada bulunduğu ve yeraltından çıkan etilen gazının rahibenin kendinden geçmesine yol açtığı düşünülüyor).

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler
    Spartalı kanun yapıcı Lycurgos, planladığı reformlar için Delphi tapınağı kahinine (Pythia) danışıyor, Eugene Delacroix’nın tablosu.

    Delphi Tapınağı’ndaki Pythia’ya başvuranlar, ne zaman evlenmeleri gerektiğinden savaştan sağ dönüp dönmeyeceklerine kadar her türlü soruyu sorabilirlerdi. Antik Çağ yazarlarının anlattığı kehanet öyküleri, bunların çoğunun sonradan uydurulduğunu gösteriyor. Örneğin Büyük İskender dünyayı ele geçirip geçiremeyeceğini sorduğunda Pythia cevap vermeyi reddetti. Öfkelenen İskender kadıncağız saçlarından tuttuğu gibi dışarı sürükledi, Pythia çaresiz “Sen yenilmezsin oğlum!” diye bağırdı. İskender “İşte şimdi cevabımı aldım!” diyerek rahibeyi bıraktı. Roma İmparatoru Nero ise, annesi Agrippina’yı öldürttükten sonra Delphi’ye gitti. Pythia’nın kehaneti şu oldu: “Buradaki varlığın tanrıları rencide ediyor. Geri dön, anne katili! 73 rakamı düşüşünün işareti olacak!” Öfkelenerek Pythia’nın yakılmasını emreden Nero yine de memnundu: 73 yaşına kadar yaşayacağına inanıyordu. Ancak bunun yerine 73 yaşındaki Galba tarafından tahttan indirildi…

    Önbilgi, savaşta en çok ihtiyaç duyulan unsurdu. Gerçi Sun Tzu veya Machiavelli gibi “savaş sanatının” eski kuramcıları, bununla düşman hakkında edinilecek somut bilgiyi kastettilerse de, uygulamada komutanlar savaş öncesinde kuşbilicilere (augur) veya müneccimlere danışmaktan vazgeçmedi. Roma ordusunda tavukların yem yiyip yemediğine göre saldırı kararı alınırdı ve orduda bunlara bakmakla görevli “pullarius” denilen kişiler vardı. Komutanların çoğu işi bu tür kehanetlere bırakmazdı. Ama ordunun morali açısından kutsal tavukların yem yiyip yememesi önemliydi. Bu konudaki anekdotların en ünlüsü şudur: MÖ 249’da Kartaca ve Roma donanmaları Sicilya’daki Drepanum (bugün Trepani) limanı önünde karşılaştılar. Roma komutanı Publius Claudius Pulcher, kutsal tavukların getirtilmesini emretti. Güvertede tavukların kafesi açıldı ama hayvanlar yem yemeyi reddettiler. Bu durumda saldırıya geçilmemesi gerekiyordu. Ama Claudius Pulcher “yemiyorlarsa içsinler!” diye haykırarak tavukların denize atılmasını buyurdu. Elbette sonuç, Romalılar için ağır bir yenilgi oldu.

    Ortaçağ’da müneccimler çağı başladı. Aralarından en ünlüleri, kral ve komutanların vazgeçemediği kişiler haline geldi. En tanınmış müneccim Nostradamus denilen Michelde Nostredame’dı (1503-1566). Les Prophéties (Kehanetler) adlı 1555 tarihli kitabına dayanılarak bugün bile internette “Paris saldırılarını bildi” şeklinde yorumlar yapılan Nostradamus, bir gökbilimci bile değildi. Ancak Kraliçe Catherine de Médicis’nin hayranlığını kazandı ve Kral IX. Charles’ın doktoru oldu. Hazırladığı yıldız fallarında kraliçenin bütün çocuklarının genç yaşta ölüp gideceklerini ve Valois hanedanının sona ereceğini öngördü mü, bilinmiyor.

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler
    Bize geleceği söyle
    Phytia, Atina Kralı Aegeus’un geleceğini okuyor. MÖ 440’a ait çömlek resmi.

    Günlük politikayı ondan çok daha fazla etkileyen müneccimler vardı. Otuz Yıl Savaşları’nda 1618-1634 arasında imparatorluk ordularına komuta eden Albrecht von Wallenstein, müneccimlere başvurmadan adım atmazdı. Wallenstein, henüz 25 yaşındayken, büyük astronom (ve astrolog) Johannes Kepler’e başvurarak yıldız haritasını çıkartmıştı. Kepler, genç adamın “akıllı, çalışkan, uyanık, yenilikçi” olduğunu belirttikten sonra ayın duruşu nedeniyle başına çok dert açılacağını, çevresi tarafından “yalnız, kaba bir adam” olarak görüleceğini bildirmişti. Wallenstein bu falı yıllarca yanında taşıdı.

    Wallenstein’ın kadrolu müneccimi ise İtalyan Giovanni Battista Seni’ydi. 1630’da İmparator Ferdinand Wallenstein’i ordu komutanlığından aldığında, müneccimi Wallenstein’a “seni daha parlak günler bekliyor” diye moral vermişti. Gerçekten iki yıl sonra Wallenstein yeniden imparatorluk orduları başkomutanı oldu. Astrologunun sözlerine güvenerek imparatordan bağımsız hareket etmeye, kendi başına barış-savaş kararları almaya başladı. 1634’te imparator “astrolojiye meraklı, muhtemelen kaya büyüye de başvuran” bu başbelası komutanının gizlice öldürülmesini emretti. Giovanni Battista Seni, Schiller’in Wallenstein Üçlüsü (1799) adlı tiyatro oyunlarında önemli bir karakter oldu. Ancak efendisinin odasında kendi yakınları tarafından öldürüleceğini tahmin edememişti.

    Siyasi öngörülerin birer propaganda malzemesi olabileceğini gösteren örneklerden biri de, İngiliz içsavaşı sırasındaki müneccimler kavgasıydı. O sıralarda müneccimler her yıl almanaklar çıkararak olacakları anlatır, ucuza satılan bu risaleler kapışılırdı. İngiltere’de Kral ile Parlamento arasında iç savaş başladığında o güne kadar basımı sıkı bir sansür altında olan almanaklar birden serbest kaldı. 1644 almanağında parlamentonun kralı yeneceğini öngören müneccim William Lilly, Avam Kamarası’nda tartışmaya konu oldu, “İngiliz Merlin’i” (Kral Arthur efsanesindeki büyücü) lakabını aldı. Lilly’ye karşılık Kralcılar da kendi astrologlarını, Naworth takma adıyla yazan George Wharton’ı öne çıkardılar. Kralcı yazarlarla parlamentocu yazarlar, yayınladıkları risalelerde müneccimlerini çarpıştırıyordu. Bir kralcının “Eğer Kral kendi tarafına çekebilirse, Lilly yarım düzine tabura değer” diye yazması, müneccimin propaganda değerini gösteriyordu.

    2. Dünya Savaşı sırasında İngiliz gizli servisinin Macar müneccim Louis de Wohl’u bünyesine almasının nedeni de buydu. Louis de Wohl’ün öngörüleri elbette muharebe alanında kullanılmıyor duama 1941 başında bir dizi konferans için ABD’ye gönderildi. Amerikan medyasının “Modern Nostradamus” dediği Wohl, Hitler’in yenileceği konusundaki kehanetlerini her konuşmasında tekrarladı. Ama Pearl Harbor baskını olup ABD savaşa girince, İngiliz gizli servisi onu hemen geri çağırdı çünkü artık Amerika’da propaganda yapmaya ihtiyaç kalmamıştı.

    Kamuoyu yoklamalarının da müneccim kehanetleri gibi bir propaganda değeri olduğundan, seçim araştırmalarının yayınlanmasına yasaklar konuldu. Bu önlemin, İngiltere’de Kraliçe I. Elizabeth döneminden itibaren hükümdar ve hanedan üyelerinin yıldız fallarının yayınlanmasının yasaklanmasından hiçbir farkı yoktu. Raymond Aron’un söylediği gibi: “Geleceğe yönelik tahminler, insanın hem düşmanlarını hem de taraftarlarını manipüle etmesini sağlar”(L’opium des intellectuels).

    Peki eğer 1948 ABD seçimi gibi beklenenin tersi gerçekleşirse ne olur? O zaman politikacılar, gazeteciler ve diğer bütün ilgili uzmanlar, tahminlerin neden doğru çıkmadığını açıklayarak geçmişe yönelik kehanetlerde bulunurlar. Churchill’in 1943Kahire konferansında o sırada devam etmekte olan savaşla ilgili soruya verdiği cevap gibi: “Önceden kehanette bulunmaktan hep kaçınmışımdır çünkü olay olduktan sonra kehanette bulunmak çok daha iyidir.”

    1929 ve 2008: Piyasa guruları nasıl çuvalladı?

    1929’daki ‘Büyük Depresyon’ öncesi “korkunç çöküş geliyor” diyen Roger Babson’a deli muamelesi yapılmıştı. 2008’deki global krizi de ne merkez bankaları, ne ünlü yatırımcılar ne de akademisyenler öngörebildi.

    Yale Üniversitesi profesörü Irving Fisher (1867-1947), herkes tarafından tanınan “star” iktisatçıların ilk örneklerindendi. 16 Ekim 1929’da New York Times gazetesinde onun ağzından çıkan ünlü cümle yayımlandı: “Hisse senedi fiyatları kalıcı olmak üzere yüksek bir seviyeye ulaştı”.

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler
    Kimse öngöremedi
    Hem 1929 “Büyük Buhran”ında, hem de 2008 global krizinde çöküşün yaklaştığını öngören az sayıda iktisatçı oldu. Fakat çokbilmiş ekonomi guruları aksi fikirdeydi, onlara bel bağlayan piyasa aktörleri, fena halde hazırlıksız yakalandı.

    Ekonomi tarihinin çuvallamış tahminleri arasında en ünlüsü olan bu cümleyi, New York’ta borsa simsarlarının bir kulübünde yaptığı aylık konuşmada söylemişti. Bunu söylemesinin nedeni de, rakip piyasa uzmanı Roger Babson’ın (1875-1967), 5 Eylül’de “Er geç bir çöküş geliyor ve korkunç olabilir” şeklinde tahminde bulunmuş olmasıydı. Fisher aklı sıra Babson’a haddini bildiriyordu. Herkes Fisher’i alkışladı, Babson’a deli gözüyle baktı. Çünkü 3 Eylül 1929’da New York Bosası Dow Jones Sanayi Endeksi 381.17 puanla 1920’den beri sürdürdüğü çıkışın en yüksek noktasına ulaşmış, tarihî bir rekor kırmıştı.

    Ancak Fisher, hisse senedi fiyatlarının ulaştığı yüksek düzeyin “kalıcı” olduğunu söylediği sırada, aslında borsa 3 Eylül’deki rekordan geriye doğru inmeye başlamıştı. Fisher iyimser görüşünde ısrarlıydı. 23 Ekim’de bankacıların bir toplantısında “hisse senedi değerleri hiç de aşırı şişkin değil” diye beyan etti. Ertesi gün, yani 24 Ekim 1929’da “Kara Perşembe” yaşandı, borsada panik halde hisse satışları başladı. 28 Ekim’de sıra “Kara Pazartesi”deydi, hisseler yüzde 12.8 oranında indi. Ertesi gün yani “Kara Salı” düşüş yüzde 11.73 ile devam etti. Dow Jones Endüstri Endeksi, 3 Eylül 1929’da kırdığı rekor düzeye bir daha ancak 25 yıl sonra ulaşacaktı. O sırada Fisher çoktan ölmüştü.

    2008 Krizi

    Ekonomiyle çok az ilgilenenler bile 15 Eylül 2008’de büyük yatırım bankası Lehman Brothers’ın iflas haberini hatırlar. Bugün hâlâ etkileri hissedilen son büyük global kriz, aslında o tarihten bir yıl önce ilk ipuçlarını vermişti. Bu krizi tetikleyen kredili konut satışlarındaki müthiş patlamanın hayra alamet olmadığını önceden kim tahmin etmişti? Amerikan ekonomisinin aktörleri bunu tahmin edememiş, daha doğrusu tahmin etmek istememişti. Kriz başladıktan az sonra ABD Merkez Bankası’nın bir önceki başkanı Alan Greenspan şöyle söylemişti: “Herkes kaçırdı: Akademi dünyası, Merkez Bankası, bütün regülatörler…” ABD Merkez Bankası’nın kriz sırasındaki başkanı Ben Bernarke ise “Bütün bu rakamları biliyorduk tabii. Bir dolu zeki insan bunun bir krize doğru gittiğini düşünmüştü. Ama tahminleri doğru çıkmadı. Onlar dolarda bir çöküş bekliyorlardı ancak başka tür bir kriz oldu. Öngörmenin ne kadar zor olduğunu kanıtlayan bir örnek daha…”

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler

    Piyasa oyuncuları arasında en zekileri olarak bilinen iki kişi, yani George Soros ve Warren Buffett krizi öngöremediler. İlki iflas etmeden az önce Lehman Brothers’a yatırım yaptı, ikincisi de krizde milyarlarca dolar kaybetti. Buffett 2010’da Mali Kriz Soruşturma Komisyonu’nda verdiği ifadede “Hiç kimse kredili ev balonunun patlayacağını tahmin edemedi” dedi. Oysa bugün 85 yaşında olan bu iki adama kahin gözüyle bakılırdı. George Soros 1992’de sterlinin düşeceğini öngörerek aldığı pozisyonla 1 milyar dolar kazandığı gibi “İngiltere Merkez Bankası’nı batıran adam” olarak meşhur olmuştu. Dünyanın en zengin insanlarından biri olan Warren Buffett ise doğru zamanda yaptığı yatırımlarla ve bu yatırımları doğru zamanda elden çıkartmasıyla tanınan, “Büyücü” takma adını hak eden bir yatırımcıydı.

    Ancak konut kredilerinin zehirli bir balona dönüşeceğini tahmin edenler çıkmadı değil. Bunlardan en tanınmışı, İstanbul doğumlu İran asıllı Amerikalı iktisatçı Dr. Nouriel Roubini oldu. Kriz başlamadan önce bir IMF toplantısında “Bugün için duyduğum kaygı, konut kredisi balonunun patlamasıdır… Henüz görmedik ama bu balon patlayınca bankacılıkta daha geniş sistemik sorunlara yol açacak… Ödenmeyen kredilerdeki ve ipotekli konutlara konulan hacizlerdeki artış başka banka ve finans kurumlarına da yansıyacak…” Roubini bu sözleri söyledikten sonra oturumun moderatörü “bu sözlerden sonra galiba şöyle sıkı bir içkiye ihtiyacımız var” diye espri yaptı ve herkes güldü. Ancak Roubini öngörülerinde haklı çıktı.“Dr. Kıyamet” (Dr. Doom) takma adını kazandı ve şöhrete kavuştu.

    25 yıl arayla Avrupa’da iki büyük barış illüzyonu

    1 Dünya Savaşı 1914’ün Eylül ayında patlak verdiğinde, Avrupalı komutan ve politikacıların ezici çoğunluğu askerlerin Noel’de evde olacağını söylemişlerdi. 2 Dünya Savaşı arefesinde, Almanya dönüşü İngiltere Başbakanı Chamberlain de halka “artık evinize gidin, yataklarınızda rahatça uyuyun” demişti.

    Ağustos 1914’te Alman İmparatoru II. Wilhelm, savaşa giden askerlere yaptığı konuşmada “Sonbahar yaprakları dökülmeden evlerinize geri döneceksiniz” diye söz vermişti. Almanya’nın Britanya Elçisi Prens Lichnowsky’nin 27 Temmuz 1914’te imparatoruna yolladığı “kıtada bir savaş olursa Almanya kazanamaz” şeklindeki telgrafın II. Wilhelm’e gösterilmediği söylenir. Alman Başbakanı Bethmann Hollweg ise, savaşın üç veya dört ay süreceği şeklindeki tahminini, bu süre bitene kadar defalarca tekrarlamıştı.

    Onun gibi pek çok yönetici de savaşın kısa süreceğine inanıyor veya konuşmalarında böyle söylüyorlardı. Bütün ülkelerde “kısa-savaş illüzyonu” adı verilen bir yanlış öngörü hakimdi. İngiltere’de Seferberlik ve İstihbarat Müdürlüğünün (Directorate of Mobilization and Intelligence) stratejik bölümünün başında bulunan E. A. Altham, planlarını yaparken, ticari bir imparatorluk olan Büyük Britanya’nın kısa süreli bir savaş yapacağı düşüncesine dayandırmıştı. 1912’de İngiliz genelkurmayı muhtemel bir savaşın en fazla altı ay süreceğini, Alman genelkurmayı ise 4 ile 9 ay arasında devam edeceğini öngörüyordu. 5 Ağustos 1914’te savaşın başlamasından az sonra İngiliz amiral David Beatty karısına yazdığı bir mektupta, savaşın kış gelmeden biteceğini söylüyordu: “Dünyada bu kadar büyük çarpışmayı daha uzun süre sürdürmeye yetecek kadar para yok.”

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler

    Bu tamamen yanlış tahminlerin nedeni, ülkelerin 1866 Prusya-Avusturya ve 1870 Prusya-Fransa savaşını kendilerine örnek almasıydı. (Son yapılan büyük savaşlar bunlardı; Balkan Savaşları “gelişmemiş” ülkeler arasında olduğundan, Avrupa’nın “gelişmiş” büyük güçleri tarafından dikkate alınmıyordu). Ancak ülkeler, bu savaşlardan sonra geçen sürede kaydedilen askerî gelişmeleri göz önüne almıyorlardı. Mâli tahminlere bakıyor, yeterli kaynağın olmadığını düşünerek çarpışmaların mecburen biteceğine hükmediyorlardı. Yöneticiler böyle olunca, halkların da kısa savaş illüzyonuna kapılmaları normaldi. Askerler 1915yılına girildiğinde ilk yorgunluk belirtilerini vermeye başladılar. Ancak o zaman bile savaşın 1918 sonbaharına kadar uzayacağına inanmıyorlardı. Asker mektuplarında bunların örnekleri bulunabilir. Örneğin psikanalizin babası Dr. Freud, Ocak 1915’te Macar yedek süvari birliğinde çarpışan arkadaşı Dr. Sandor Ferenczi’den bir mektup aldı. Freneczi şöyle diyordu: “Savaş uzun süreceğe benziyor… Ta ekim ayına kadar sürebilir.” Oysa savaşın süresi bu tahmini de çok çok aşacaktı.

    Büyük Savaş’ın nasıl olacağını çok önceden öngören birkaç kişi vardı. Bunlardan Friedrich Engels, 1887’de şöyle yazmıştı: “Karşılıklı silahlanma yarışı uç noktaya götürülürse, sonunda doğal meyvelerini verecek ve önceden görülmemiş yoğunlukta bir dünya savaşına yol açacak… Sekiz ile on milyon asker birbirini kesecek ve Avrupa silinip süprülecek… Ticaret ve endüstride büyük kaos yaşanacak ve genel bir iflasla sonuçlanacak, eski devletler ve gelenekleri öyle bir yıkıma uğrayacak ki, düzinelerce taç lağımı boylayacak… Bütün bunların nasıl biteceğini ve kimin zafer kazanacağını öngörmek mümkün değil ama tek bir sonuç kesin: Genel bir bitkinlik ve çalışan sınıfın nihai zaferi için gereken koşulların ortaya çıkışı…”

    Kehanetlerden anketlere, geleceği göremeyenler

    2. Dünya Savaşı

    Naziler 1933’te iktidara geldikten sonra gittikçe saldırganlaşan ve silahlanan Almanya’ya karşı güttüğü “yatıştırma” politikası, yanlış siyasal öngörülerin en tanınmış örneği olarak görülür. Japonya’nın Mançurya’yı, İtalya’nın Habeşistan’ı, Almanya’nın Avusturya’yı ele geçirdiği 1930’larda, İngiltere ve Fransa diplomatik çaba göstermekten, saldırganları yatıştırmaya çalışmaktan öte bir şey yapmadılar. Bu tutum, Almanya’nın Çekoslovakya’nın Almanların oturduğu bölgesi Südet bölgesini (Sudetenland) ilhak etmek üzere harekete geçmesine kadar sürdü.

    Eylül 1938’de Münih’te, Çekoslovakya’nın geleceğini tartışmak üzere uluslararası konferans başladı. Çekoslovakya buraya davet bile edilmemişti. İngiliz ve Fransız diplomatların tek derdi Avrupa’da yeni bir savaşın başlamasını önlemekti. Bu uğurda Münih’te Çekoslovakya’nın Südet bölgesini Hitler’e teslim etmeyi kabullendiler.

    Hitler’le yaptığı ikili görüşmelerden tatmin olan veelinde yine Hitler’in imzaladığı “İki halkın birbiriyle bir daha asla savaşmama isteğinin sembolü” olan İngiliz-Alman Antlaşması’yla İngiltere’ye dönen başbakan Chamberlain, halkın tezahüratı arasında Buckingham Sarayı’na kadar geldi. Orada kralla birlikte balkona çıkarak kalabalıkları selamladı. Aynı gün başbakanlık konutundan ünlü konuşmasını yaptı: “Sevgili dostlarım, bir İngiliz başbakanı ikinci kez Almanya’dan Londra’ya şerefle dönüyor. Zamanımız için barışı sağladığıma inanıyorum. Şimdi artık evinize gidin, yataklarınızda rahatça uyuyun.”

    Chamberlain’in sağladığı “zamanımız için barış” bir yıl bile sürmedi. O sürede Almanya Çekoslovakya’nın sadece Almanların yaşadığı bölgelerini değil, tamamını yuttuğu gibi Polonya’ya da saldırdı. Böylece 3 Eylül 1939’da radyodan şu konuşmayı yapmak yine Chamberlain’e nasip oldu: “Bu ülke Almanya ile savaş halindedir.”

  • Postal kokulu kartpostallar

    Postal kokulu kartpostallar

    Uzun yıllar Türkiye’nin en büyük kartpostal üreticisi olan ve çeşitli vesilelerle binlerce kartpostal basan And Yayınevi, 12 Eylül darbesinden sonra da darbecilere övgüler düzdükleri bir dizi kartpostal basmış.

    Bu kartpostallardan biri, Diyarbakır’da Kenan Evren’i kürsüde halka seslenirken gösteriyor. Evren’in yanında darbeci subaylardan Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin’in de göründüğü kartpostalın arkasında “Diyarbakırımızda birkaç nifakçı ve bölücü, memleket ve millet düşmanlarıyla işbirliği yaparak vatandaşlarımızı birbirine düşman etmeye çalıştılar. Ancak Diyarbakırımızın Evren paşamızı kucaklayışları birlik ve beraberliğimizin ispatıdır” yazıyor.

    Diğer bir kartpostalda ise Evren çocuklara asker selamı verirken görünüyor. Evren’i epey neşeli ve sempatik gösteren bu kartpostalın arkasında “12 EYLÜL YAVRULARIMIZI DA MUTLULUĞA ERDİRMİŞTİR” başlığı altında, “Geleceğimizin teminatı olan yavrularımız da son on senede karanlık emellilerin zulmüne uğramıştır. Bu karanlık emellilerin hıyanetleri küçük yavrularımızı bile etkilemiştir. Vatan ve millet düşmanlarının şunu iyi bilmeleri lazımdır ki, istiklal ve cumhuriyetimizin teminatı şanlı ordularımız ve komutanlarımızdır”.

    ASAYİŞ

    Çakmak tekeli ve çakar çakmaz çakan devlet

    Türkiye’de 1929-1949 yılları arasında devletin piyasaya sürdükleri dışında çakmak almak, satmak ve kullanmak yasaktı. Çakmak, uğruna hapis yatılacak kadar kıymetli bir ürün haline gelmiş, binlerce insanın başı bu yüzden derde girmişti.

    Birinci Dünya Savaşı’nın ardından birçok ülke gibi Türkiye’de de çakmağa vergi konmuştur. Verginin ödendiğine dair pullar çakmaklara raptedilir, eğer bu pul yoksa o çakmağa kaçak, sahibine kaçakçı muamelesi yapılır. Çakmak, bir ithal ürünüdür. 1920’lerin sonundan itibaren hem döviz kaybı olmaması hem de üretimi devlet tekelinde olan kibrit satışının azalmaması için ithali iyice zorlaştırılmıştır.

    1 Haziran 1929’da çakmak ve çakmaktaşı satışı da kibrit gibi devlet tekeline alınır. Çakmağın aksine Türkiye’de üretilebilen kibrit devlete daha fazla kazandırdığı için Tekel çakmak işini ağırdan almaktadır. Hem çakmak hem de çakmaktaşının fiyatı çok yüksek tutulur. Çakmaktaşı komşu ülkelerin yaklaşık elli katı fiyatına satılmaktadır. Bu durum, kaçakçılığı cazip hale getirmiş, çakmak, uğruna hapis yatılacak kadar kıymetli bir ürün olmuştur.

    1930’lu ve 40’lı yılların gazetelerindeki çok sayıda çakmak kaçakçılığı haberinde dikkat çeken, profesyonel kaçakçılara ek olarak seyahata çıkan sıradan insanların da sık sık yakalanmasıdır. Cumhuriyet yazarı Burhan Felek’in deyimiyle, “Fiyatının çok yüksek olması sıradan insanları yurtdışından gelirken iki avuç çakmaktaşını valizlerine atmaya teşvik etmektedir”.

    Yurtdışına çıkmamış olsa bile, üzerinde Tekel’in piyasaya sürdükleri dışında çakmak yakalanan kişiler de kaçakçılık suçundan yargılanır. Kaçak çakmak ve çakmaktaşıyla yakalanmanın cezası 3 ayla 9 ay arası hapis ve para cezasıdır. Yakalanan kişi memursa memuriyetten atılır.

    1932’de Tekel yönetimi, devletin kibritten daha fazla kazanması için çakmak satışının tamamen yasaklanmasını önerir. Bu öneri kabul görmez fakat kurum piyasaya çakmak sürmemeye başlar. Nadiren piyasaya çıkarılan çakmaklara, pahalı olmasına rağmen büyük rağbet olur. Ancak bunların tamiri mümkün değildir çünkü Tekel yedek parça ithal etmemektedir. Vidası düşmüş, yayı kırılmış çakmaklar alay konusu olur.

    20 yıl boyunca binlerce insanın başının derde girmesine, hapse düşmesine sebep olan çakmak ve çakmaktaşları üzerindeki devlet tekeli 10 Şubat 1949’da kaldırılır. Serbest bırakılmanın çoşkusuyla çakmak satışlarında patlama olur. 1949 ve 1950 yılının gazetelerinde birbirinden ilginç çok sayıda çakmak reklamı olmasının sebebi de budur.

    Hem futbolcu hem kaçakçı

    Kaçak çakmak yüzünden başı derde girenler arasında, üç büyük İstanbul takımıyla maç yapmak için Türkiye’ye gelen Avusturya futbol takımları Admira ve Wacker’in dört futbolcusu da vardır.

    21 Ocak 1949’da Türkiye’ye gelen futbolcular Moda’da kamp yaptıkları otelde çakmak satarken yakalanır. Bavullarında 580 çakmak bulunan dört futbolcu tutuklanıp cezaevine konduktan yaklaşık üç hafta sonra 20 yıllık yasa değişir ve çakmak satışı serbest bırakılır. Ancak buna rağmen Avusturyalı futbolcuların tutukluluğu devam eder ve üç ay sonra tahliye edilirler. Avusturyalı futbolcular yine de şanslıdır. 1932’de İzmir’e gelen Yunan futbol takımı Apollon’un oyuncusu Elias, çakmak kaçakçılığı suçlamasıyla tam sekiz ay cezaevinde kalmıştır.

  • Ayak vurarak protestodan ‘sabo’yla makina kırmaya…

    Ayak vurarak protestodan ‘sabo’yla makina kırmaya…

    Sabotaj: [Fr. sabotage, isim; baltalama, kasten aksatma, belli bir amaçla zarar verme]

    Günümüz politikacılarının dilinden düşürmediği, siyasi literatürün favori kelimelerinden biri sabotaj. Peki bu sözcük nerede ne zaman doğdu, zaman içinde hangi anlamlara büründü?

    Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde baltalama olarak geçen “sabotaj” sözcüğü Fransızca kökenlidir. Latince sabotum kökünden türediği varsayılır. Esasen tahtadan oyma köylü çarığı olarak bilinen ve günümüze uyarlanmış şekilleriyle özellikle hastanelerde doktor ve hemşirelerin ayaklarında görebileceğimiz sabo terliklerindeki sabot kelimesinden türetilmiştir.

    Bir aracın, makinanın, askeri ya da sivil teçhizatın bozulması, kullanılamaz hale getirilmesi maksadıyla bilinçli ve çoğu zaman gizlice yapılan eylem anlamına gelir.

    Kelime, her ne kadar 19. yüzyıl Sanayi Devrimi zamanında, hızlı makineleşmenin getirdiği işsizliğe engel olmak adına makina kırıcılıkla (ludizm), işçi başkaldırılarıyla özdeşleşmiş olsa da Fransızca’ya 16. yüzyılda esas anlamının yanında “yere ayak vurma” anlamında yerleştiği varsayılmakta. Birisinin konuşmasından hoşnut olunmadığında onun sesini “baltalamak” için tahta sabolarla bir nevi yeri dövme eylemi gerçekleştirilirdi. Sanayi Devrimi sırasında kendi güçlerinden üstün gördükleri makinaların, işçileri yerlerinden ettiği açık tehdidi karşısında bu tahta çarıklar bir nevi direniş simgesiydi.

    Belçika’da bir cam fabrikasında “makina kıran” grevci işçiler, 26 Mart 1886

    Emile Zola’nın Germinal romanından da hatırlanacağı üzere sabotaj, 19. ve 20. yüzyıllarda, kapitalist düzende makinaların toplumsal eşitsizlik ve adaletsizliğin kökenini oluşturduğunu düşünen anarşistler veya isimlerini “Kaptan”, “Kral”, “General” olarak andıkları Ned Ludd’dan alan, makineleşme karşıtı ludistler tarafından sıkça kullanılan bir yöntemdi. Her ne kadar günümüzde pek sık başvurulan bir yöntem olmasa da işçiler izin ya da daha az çalışma saati taleplerinde bulunmak istediklerinde sabolarını makinelerin çarklarının arasına gizlice sokar ve çalışmalarına engel olurlardı. Böylelikle makineler tamir edilene kadar iş bırakmış olurlardı. Bu sayede patronlarını da zor duruma sokarlardı. Fransız dilbilimci ve sözlük yazarı Alain Rey’in “Tarihi Fransız Dili Sözlüğü”nde terim, 1808’deki anlamıyla, “çabucak zarar veren” bir edim olarak tanımlanmaktadır.

    Endüstri karşıtı bir eylem olmanın yanı sıra sabotaj, savaş taktiği ve çevreci, politik eylemlerde de sıkça başvurulan bir yöntem olması bakımından önemlidir. Nitekim iyi gerçekleştirildiğinde, tabiatı gereği fark edilmesi ve ortaya çıkarılması oldukça zordur. Ayrıca terörden farklı olarak belli bir amaç uğrunda mal ve teçhizatlara yönelik gerçekleştirilir.

    Çevreciler ve hayvan hakları savunucuları da ecotage adı altında çeşitli yöntemlerle, Batı dünyasında çevre kirliliğine yol açan veya hayvan hakları istismarında bulunan kurum ve kuruluşlara yönelik sabotajları 90’lı yıllardan beri uygulamaktadır.

    15. yüzyılda Fransa’da kullanılmaya başlanan tahta oyma köylü çarıkları sabolar, sabotaj sözcüğünün kökünü oluşturuyor.
  • Ermeniler diyar-ı meçhule tehcir sahanı tarihe

    Ermeniler diyar-ı meçhule tehcir sahanı tarihe

    Divriğili Ermeni aileler de diğerleri gibi 1915 trajedisinin kurbanları oldular. Üzerinde Noradungyan Yohannes imzası bulunan 1859 yapımı kapaklı sahan o acı günlerin hatırasını yaşatıyor.

    Nuradunkyanlar (Noradungyan), Divriği’nin Kesme Köyü’nün sayılı ailelerindendi. İstanbul’la Babıâli ile de ilişkileri vardı. Hariciye Nazırı Kapriel Nuradunkyan Efendi bu ailedendir.

    Tehcir sırasında Kesme’den de -Ermeni yaşlıların deyimiyle- “bir diyar-ı meçhule gidenler”, gidip dönmeyenler oldu. Tehcir, Osmanlı Devleti’nin kapanışı evresindeki acıklı bir öykü; fotoğraftaki kapaklı sahan da yazıtıyla ve anısıyla o trajik zamanların mesajını veren bir tanıktır.

    Dövme bakırdan Arapkirli veya Divriğili bir Ermeni sanatkarın bu zarif ve çok sağlam eserinin kapağında Ermenice “Noradungyan Yohannes”, Osmanlı rakamlarıyla da 1275 tarihi okunuyor. Demek ki, Sultan Abdülmecid’in saltanatının sonuna doğru 1859 yılında, Millet-i Sadıka’nın son mutlu evresinde yapılmış.

    1915 tehcirinden sonra kent meydanlarında haraç mezat satılan Ermeni malları arasında bu kapaklı sahan da varmış. Nuradunkyanların Kesme’deki mutfağından Divriği’de bir Türk ailenin mutfak tabaklığına göçmüş. Bu ev, Gazioğlu Mehmet Efendi’nin Cağlı Cami Mahallesindeydi. Tehcirden on yıl sonra adı geçen Mehmet Efendi’nin kızlarından Necibe, Sermünadi Hasan Efendi’nin oğlu Arif Efendi’ye gelin gitmiş. Nuradunkyanların kapaklı sahanı da çeyiz kapkacağı arasında…

    Acı yemek 1859 yapımı kapaklı sahanın üzerinde “Noradungyan Yohannes, 1275” yazısı okunuyor.

    Bende ne geziyor? Gazi Mehmet Efendi dedem, Necibe Hanım (ölümü 1982) annem, Arif Usta (ölümü 1958) babamdı. Çocukluğumda evimizdeki her bayramda, davetlerde doğal ki günlük sofralarda, bu sahan bir baş yemeğin kabı olarak masaya konur, kapağı açılır, içindeki, et kızartması, etli pilav, bazen kaymak bağlamış sütlaç veya kadayıftan tabaklarımıza konurdu.

    Amasra’daki yazlık evimizde, devri geçmiş Saksonya lambaları ve şamdanlarla birlikte büfe üzerinde bir âlem-i hab’a çekilmiş bu tehcir sahanı artık kullanılmıyor.

    Ama ben onunla geçirdiğim çocukluk günlerimi aradabir hasretle, Nuradunkyanlarla sahanın meçhul ustasını da saygıyla anıyorum.

  • Diktatörler ve hazin sonları

    Diktatörler ve hazin sonları

    Diktatörlük kelimesini icat etme şerefi Romalılara düşmüştü; ancak Sulla ve Caesar’dan sonra kelime unutuldu. 20. yüzyıl diktatörlüklerin altın çağı oldu. Hukuksuzluk, baskı, kleptokrasi, demagoji, güç zehirlenmesi ve paranoya hepsinin ortak noktasıydı. Diktatörlerin kimisi yatağında ölebildi ama, kurdukları rejimler yıkılmaktan kurtulamadı.

    greatdictator
    Charlie Chaplin, “Büyük Diktatör” filminde (1940) Hitler ve Mussolini ile dalga geçiyordu.

    Diktatör romanı (novela del dictador), Latin Amerika edebiyatının kökü 19. yüzyıla kadar giden bir alt türüdür. 20. yüzyılda bu türde birkaç şaheser kaleme alındı. Bu yazarların büyülü gerçekçiliği veya postmodern tarzları, bir diktatörlüğü anlatmanın en iyi yoluydu. Çünkü diktatörlük, tarihçilerin analizlerine sığmayacak, “realpolitik”, “hikmet-i hükümet” gibi kalıpların ötesine geçebilen, aşırıya kaçmaya müsait bir kurum veya durumdu.

    Örneğin Fildişi Kıyısı diktatörü Houphouët-Boigny’nin, doğum yeri olan ve yılda sadece 600 yolcunun uçtuğu Yamoussoukro kasabasına devasa bir havalimanı inşa ettirmesini hangi ekonomik gerekçe açıklayabilirdi? Veya Dominik Cumhuriyeti diktatörü Trujillo’nun seçimlerde seçmen sayısından fazla oy aldığını belirleyen tarihçi buna daha ne ekleyebilirdi? García Márquez’in yazdığı, yüzlerce yıldır kimsenin giremediği bir sarayda yaşayan Başkan Baba figürü, bu diktatörlüklerden bazılarını bir tarihçiden daha iyi anlatıyordu. Bu yazıda ele aldığımız diktatörler daha çok bu aşırı örnek sınıfına girmektedir.

    ADVISORY/
    Kaydedilen linç sahnesi Libya’yı 42 yıl yöneten Muammer Kaddafi, 20 Ekim 2011’de feci şekilde öldürüldü. Oğlu Mutassım ve bazı eski bakanlarıyla kaçmakta olan diktatörün nasıl linç edildiği bir cep telefonuyla kaydedildi. Daha sonra cesedi dört gün boyunca sergilendi.

    Diktatörlüğün altın çağı, iki dünya savaşı arasında yaşandı. Demokrasiler savaştan galip ama çok zayıf çıkmıştı. Mussolini 1922’de Roma’ya yürürken, Primo de Rivera 1923’te İspanya’da iktidarı ele geçirirken, popülist söylemleriyle insanlarda bir yenilik duygusu uyandırdılar. Arkasından Büyük Bunalım başgösterdi, Avrupa toplumları geleneksel demokrasileri demode, işe yaramaz bulmaya başladı. Hitler, Salazar, Franco iktidara geldi. Ülkelerine “istikrar”, daha doğrusu kendi sesleri dışında derin bir sessizlik getiren bu diktatörler, Batılı üst sınıflara devrimin ilacı gibi göründü. Bunların karşılığı, Sovyetler Birliği’ndeki sözde proletarya diktatörlüğüydü ki bu da aslında kişiye tapınmaya dayalı bir başka korkunç rejimdi. Aynı dönemde bir dizi ülkede de Horthy (Macaristan), Metaksas (Yunanistan), Antonescu (Romanya) gibi mini diktatörler ortaya çıkmıştı.

    Bu altın çağın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kapanması beklenirdi ama öyle olmadı. Çünkü Soğuk Savaş başlamıştı. İki kampa bölünen dünyada, her iki tarafın bir ülkeden beklediği tek şey, kaleyi tutan sıkı bir rejimdi. Askerî darbelerden sonra yapılan “NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız” türü açıklamaların nedeni buydu. Bir dizi ünlü diktatör bu dönemde ortaya çıktı; Salazar, Franco, Trujillo gibi eskilere de can suyu verilmiş oldu. Az sonra Sovyet veya Çin destekli diktatörlüklere karşılık, CIA destekli askerî darbe dönemi başladı.

    1970’lerde dünya ekonomik krizi ve 1980’lerde neoliberal piyasa ekonomisine geçiş dönemi atlatıldıktan, üstüne bir de Sovyet bloku çöktükten sonra, demokrasinin zafer kazandığına inanıldı. Batı dünyası artık diktatörlüklere göz yummayacaktı. “Arap Baharı”nda yıkılanların yerine demokrasiler kurulacaktı. Ama Mısır’da 2013 darbesine onay verildi veya Tayland’da 2014’te yapılan darbeye fazla itiraz eden olmadı.

    Hangi çağda yaşarsa yaşasın, tipik bir diktatörün en önemli özelliği, kişiye tapınmaydı. Hepsinin şef veya önder anlamına gelen bir ikinci adı vardı. Bunlar ataerkil rejimler olduğundan kadınlar geri plandaydı. Bazen acımasız ve haris eşler öne çıkıyordu. Genellikle onlara kocalarını yoldan çıkaran dişi şeytanlar olarak bakılırdı. Bu nefret kuralının tek istisnası Eva Peron oldu.

    Diktatörlük, denetimsiz olduğundan kleptokrasiye dönüşür. Mobutu, Kaddafi gibi eski tip kleptokratlar devletin parasını doğrudan cebe atarken; Pinochet, Ben Ali, Mübarek gibi yeni tip kleptokratlar, ülkelerindeki “iş fırsatları” sayesinde zenginleşmiştir. Dayanağı ister ordu, ister parti, ister kabile olsun, diktatörün çevresinde, yarattığı fırsatlarla ilişkili bir seçkinler sınıfı oluşur. Diktatörlükler birbirinden beslenir. Yunanistan’da Platon’un Devlet kitabını bile yasaklayan Metaksas kitap yakmayı Hitler’den görmüştü. Pol Pot’un Kamboçya’da kentlileri köylere sürdüğü büyük kırım, Çin’de eğitimlilerin köylere yollandığı Kültür Devrimi’nin korkunç bir kopyasıydı. 2003’te Türkmenbaşı Niyazov’un ülkesinde, eski başbakan yardımcısı Şıhmuradov’un mahkemede tekdüze bir sesle “Ben ülke yönetecek adam değilim. Mafyayım, alkoliğim” dediğini duyan herkes, Stalin’in 70 yıl önce muhaliflerini temizlediği Moskova Mahkemeleri’ni hatırlamıştı.

    Kurallara veya geleneklere dayanmayan bu rejimlerin sonrası belli değildir. İster istemez bir vâris arayışı başlar. İkinci bir kişinin yükselmesi tehlikeli görüldüğünden genellikle tek çözüm, bir aile üyesi olur. Duvalier, Esad, Kim İl Sung, Castro, iktidar devretme işini böyle halledebilenler arasındadır.

    Bu rejimlerin bir başka ortak yönü de diktatörle uyrukları arasındaki karşılıklı korku, hatta paranoyadır. Kimse başkan babanın olmadığı bir dünya hayal edemez. Tabii o gün ergeç gelir ama buradaki örneklerde de görüleceği gibi, her zaman adalet yerini bulmaz.

    LUCIUS CORNELIUS SULLA (MÖ 138?-78)

    Kendisine resmen diktatör diyen diktatör

    Diktatörler ve hazin sonları

    Diktatörlük kurumunu Roma Cumhuriyeti icat etmişti ama ona bambaşka bir anlam kazandıran Lucius Cornelius Sulla oldu. Roma’nın en yüksek yöneticileri, her yıl Senato’nun seçtiği iki konsüldü. Hannibal istilası gibi olağanüstü savaş durumlarında en fazla altı aylığına bir diktatör atanırdı. Ancak Sulla, lejyonlarıyla Roma’ya yürüdüğünde (MÖ 82’nin sonu) aklında bambaşka bir iktidar vardı. Senato’ya kendisini süresiz olarak diktatör atamalarını emretti. Hemen ardından düşmanlarını tasfiye etmeye başladı. Suetonius ve Plutarkhos gibi yazarlara göre, ilk gün 80 kişiyi mahkemeye başvurmadan mahkum ettirdiğinde halk çok huzursuzlanmıştı. Üçüncü gün iki yüz yirmi kişiyi daha mahkum ettirdi. Sonra da senatörlere “Aklıma gelen herkesi mahkum ettirdim; şu anda hatırlamadıklarımı da sonradan mahkum ettireceğim” dedi. Tabii Sulla’nın tek yaptığı katliam değildi. Onu öne çıkaran, hem savaşlar (İtalya’da Sosyal Savaş, Anadolu’da Pontus Kralı Mithridates’e karşı süren savaşlar) hem iç siyasi çekişmeler olmuştu. Reformlar yaparak Roma’yı istikrara kavuşturmaya çalıştı.

    Bir yıl boyunca esip kavurduktan sonra, Sulla’nın, MÖ 81’in sonunda aniden diktatörlüğü bırakması herkesi şaşırttı. Sonraki yıl normal koşullarda bir kere daha konsül oldu, bir yıl sonra villasına, “milletin sinesine” döndü. Neden böyle yapmıştı? Belki kendisinden sonra aynı işe kalkışan ama suikaste kurban giden Caesar’dan daha öngörülüydü. Belki asıl neden sağlığıydı. Korkunç bir cilt hastalığı vardı; Plutarkhos’a göre aktörler arasında içerek sürdürdüğü ahlaksız yaşam nedeniyle her yeri ülserlerle kaplıydı, etindeki kurtçukları her gün ayıklamak gerekiyordu.

    Emekli olduğunda Napoli yakınlarında Puteoli ve Cuma arasındaki villasına çekildi. Söylentiye göre, MÖ 68’de Atina’yı yağmaladığı sırada Aristoteles’in miras yoluyla kuşaktan kuşağa geçen kütüphanesine el koyarak bu villaya taşıtmıştı. Son birkaç yılında burada anılarını yazdırırken bir yandan da dördüncü karısı Valeria, sevgilisi Yunanlı oyuncu Metrobius ve birkaç yakın dostuyla sefahat alemleri düzenleyerek yaşadı. Ölmeden önce son yaptığı iş Puteoli kenti için yasa tasarıları hazırlamaktı. Yani emekliliğini içine sindirmiş, kendini yerel sorunlara adamıştı. MÖ 78’de ağır bir kanama geçirerek öldü. Plutarkhos’a göre, Sulla kendisine bir mezartaşı kitabesi hazırlamıştı: “Hiçbir dostu iyilikte, hiçbir düşmanı kötülükte onunla yarışamadı.”

    RAFAEL TRUJILLO ( 1891-1961)

    Gerçek başkan baba

    1930 seçimlerinde, seçmen sayısından fazla oy aldı. Tüm düşmanlarını yok etti, CIA tarafından öldürüldü.

    Trujillo’yu bugün hatırlayan pek yoktur. Oysa o birkaç önemli romana ilham vermişti. García Márquez, birkaç yüz yaşında, hayvanlarla dolu büyük bir sarayda yaşayan bir diktatörü anlattığı Başkan Babanın Sonbaharı’nı yazarken kuşkusuz Trujillo’yu düşünüyordu. Vargas Llosa, Teke Şenliği romanında onun öldürülmesini, Julia Alvarez Kelebekler Zamanı’nda, Trujillo kurbanı Maribal kızkardeşlerin öyküsünü anlatmıştı. Bunlara esin kaynağı olan adam -ülkesi Dominik Cumhuriyeti küçücük olsa da- 20. yüzyılın ilk büyük diktatörler kuşağındandı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Başkanın Chevrolet’si delik deşik Dominik diktatörü Rafael Trujillo, 30 Mayıs 1961’de şehirlerarası yolda mavi Chevrolet’sinde giderken öldürüldü. Komploya katılanlar arasında Savunma Bakanı da vardı. O yıl Nisan ayında Küba’ya Domuzlar Körfezi çıkarmasını planlayan ABD, bu suikasta da silahları sağlayarak destek vermişti.
    Diktatörler ve hazin sonları

    Ülkesi, Karayipler’deki bir adanın yarısını oluşturur (öbür yarısı da ünlü baba-oğul Duvalier ailesinin yıllarca yönettiği Haiti’dir). Ancak Trujillo’nun 1930-1961 arasındaki iktidarı, çıplak vahşetiyle Latin Amerika tarihinde özel bir yere sahiptir. Kariyerine sığır hırsızlığıyla başlayan, dokuz yılda teğmenlikten başkomutanlığa yükselen Trujillo, 1930’da bir darbeden sonra yaptırdığı seçimlerde büyük zafer kazandı: Aldığı oy sayısı, seçmen sayısından daha fazlaydı… Yaptığı diğer büyük işler arasında 20 bin kadar Haitiliyi öldürmek, başkentin adını Ciudad Trujillo (Trujillo kenti) diye değiştirmek, kiliselerde “Gökte Tanrı, yerde Trujillo” diye sloganlar attırmak, Nobel Barış Ödülü’ne adaylığını koymak da vardı. “El Jefe” (Şef ) veya “El Benefactor” (Velinimet) diye anılırdı. Paraya olan açlığı bitmiyordu; ölümünden sonra devletin el koyduğu şirketlerinin sayısı 111, üniformalarının sayısı iki bin, kravatlarının sayısı ise 10 binin üstündeydi.

    Trujillo bütün düşmanlarını yok ettiğinden, onu öldürmek de yine kendi yakınlarına ve eski müttefiki ABD’ye düştü. 30 Mayıs 1961’de Trujillo’nun otomobiline CIA’in verdiği silahlarla ateş edenlerin her birinin diktatörden nefret etmek için kişisel nedenleri vardı. Ancak kimse Trujillo’nun ölebileceğine inanmadığından, oğlu Ramfis Trujillo çabucak ülkeyi kontrolü altına aldı ve babasını öldürenlerin peşine düştü, onları işkence altında öldürdü veya kurşuna dizdirdi. Ama birkaç ay sonra kendisi de ülkeyi terketmek zorunda kaldı. Paris’e giderken yanında babasının cesedi de vardı.

    BENITO MUSSOLINI (1883-1945)

    Bacağından asılan despot: II. Duce

    Bir zamanlar meydanları “Il Duce! Il Duce” diye inleten İtalyanlar, 1945’te öldürülen diktatörün cesedini bile parçaladılar.

    İtalya’nın kuzeyi 1945 ilkbaharında kargaşa içindeydi. Mussolini’nin burada Alman himayesinde kurduğu İtalya Sosyal Cumhuriyeti son nefesini vermişti. Güneyden gelen Müttefik orduları işgalci Alman askerlerini kovalıyor, köyler, kasabalar, dağlar Mussolini’ye karşı mücadele eden partizanlarla kaynıyordu. Karısı Rachele’ye veda eden diktatör, yanında sevgilisi Clara Petacci ve birkaç yakınıyla bir Alman askerî konvoyunun korumasında İsviçre’ye doğru kaçıyordu. Musso köyünde partizanlarla karşılaştılar. Kısa bir pazarlıktan sonra partizanlar Almanların gitmesine izin verdi. Mussolini yırtık pırtık bir Alman üniforması giymişti. Ama partizanlar onu tanıyarak yakaladı, yanındakilerle birlikte bir köye götürdüler. Mussolini, Clara Petacci ve Sosyal Cumhuriyet’in eski bakanlarından oluşan grup, 28 Nisan’da partizanlar tarafından vurularak öldürüldü. O gece Milano’ya getirilen cesetler, bir yıl önce 15 antifaşist partizanın idam edildiği Loreto Meydanı’na atıldı. Çıldırmış bir kalabalık cesetlere saldırdı, tükürdü, tekmeledi, çiğnedi, ateş etti. Sonra cesetler meydandaki benzin istasyonunun damından başaşağı asıldı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Bir meydandan diğer meydana Mussolini 1937’de Venedik’te İtalya’nın Milletler Cemiyeti’nden ayrılma kararını halka onaylattı. Kalabalıktan “evet, evet” çığlıkları yükseldi. Sekiz yıl sonra tanınmayacak şekilde çiğnenmiş cesedi Milano’da bir başka meydanda asıldı.
    Diktatörler ve hazin sonları

    Kara gömlekli taraftarlarıyla 1922’de Roma’ya yürüyerek iktidarı ele geçiren Benito Mussolini yeni yükselen komünizme bir set çekmiş, istikrarsız bir ülkeye “çekidüzen” vermiş, en sık verilen örnekte olduğu gibi “trenlerin saatinde kalkmasını” sağlamıştı. Bir elini beline dayayarak İtalya’yı Roma’nın şanlı günlerine taşıyacağı palavralarını sıktığı mitinglerde göz boyuyordu.

    Mussolini’nin öyküsü ölümünden sonra bir farsa dönüştü. Milano’daki Musoco mezarlığına gömülmüştü, ama faşistler cesedi kaçırarak günlerce köyden köye taşıdılar. Nihayet Predappio’da aile mezarlığına gömüldü. Bugün, her yıl bir grup kara giysili nostaljik faşist burada büyükbabaları gibi “Il Duce! Il Duce!” diye bağırmaya devam ediyor.

    ADOLF HITLER (1889-1945)

    Kurtuluşu intiharda buldu

    Hitler son günlerinde bütün nefretini kendi halkına çevirdi. Gerçeklikten tamamen kopmuş bir ortamda intihar etti.

    Adolf Hitler’in Berlin’de Şansölyelik binasının bahçesindeki yeraltı sığınağında (bunker) geçirdiği son on gün, bir senaryo için o kadar elverişliydi ki, bu konuda dört film yapıldı. Jeneratörlerin gürültüsü, dizel ve sidik kokusu, loş ışıklar, alçak tavanlar, felaket haberleriyle kesilen toplantılar, Führer’in çalışma odasında verilen şarap ve kahve partileri, hasta despotun beton hücrelerden oluşan labirentte sürüklenir gibi dolaşması… Bir diktatörlüğün çöküşü bundan daha sembolik olamazdı.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Olaylar 20 Nisan 1945’te Führer’in doğumgününde başladı, 30 Nisan 1945’te, Mussolini’nin öldürülmesinden 48 saat sonra intihar edişiyle son buldu. Tanıklık edenlerin en çok hatırladığı, ortamın gerçek dışılığıydı. Hitler bazen Münih Birahane Darbesi gibi eski günlerden, bazen “savaştan sonra” Linz’de yaptıracağı büyük müzeden bahsediyordu. Göring ve Himmler’in düşmanlarla anlaşma yolu aradıkları ortaya çıktığında köpürerek onları idama mahkum etti. Çevresindekiler de gerçekten kopuktu. Örneğin Bormann, en büyük rakibi Himmler’in vatan hainliği ilan edildiğinde, sanki ortada el konulacak bir iktidar kalmış gibi sevinmişti.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Tartışmalı ölüm Sovyet askerleri 2 Mayıs 1945’te bunkere ulaşarak, Hitler’e ait olduğunu sandıkları bir ceset buldular. Ancak bunun Hitler’in dublörü Gustaf Weler olduğu anlaşıldı. Hitler’in biyografisini yazan tarihçi Ian Kershaw’a göre, bunkerden sağ kurtulan Alman subaylarının tanıklığı doğrultusunda, intihar eden Führer ve eşinin cesetleri tamamen yakılmıştı.

    Hitler’in gözde mimarı, Savaş Endüstrisi Bakanı Albert Speer’e göre, herkes umudunu gizlice geliştirilmekte olan güçlü bir silaha bağlamıştı. Hatta önde gelen Nazilerden Robert Ley ona, “Ölüm ışınları icat edilmiş! Ama senin bakanlığın konuyla ilgilenmemiş!” diye bağırmış, Speer de “En iyisi bu ölüm ışınları işinin başına sen geç” demişti, “denek olarak da kendi tavşanlarını kullanırsın.”

    Hitler son dakikaya kadar “teslim olmak yok”, “Clausewitz” ve “yanmış toprak” politikalarını sürdürmeye çalıştı. 22 Nisan’da bunkerde yapılan askerî zirvede 12. Ordu ile 9. Ordu’ya Sovyetleri kıskaç harekatıyla ezme emrini verdi; oysa bu iki ordu- dan geriye kalanların nere- de olduğu bile bilinmiyordu. Hitler ilk kez savaşın kaybedildiğini kabul etti. Almanlar yenilmişti, demek ki en güçlü ırk değillerdi, yani yaşamaya hakları yoktu. Hitler son günlerinde bütün nefretini kendi halkına çevirdi.

    Bundan sonrası iyi bilinir: 29 Nisan’da Eva Braun ile evlenir, ertesi gün öğleden sonra çekildikleri odadan silah sesi duyulur. İntihar eden karı-kocanın cesetleri Şansölyelik bahçesine çıkarılarak yakılır. Ardından Propaganda Bakanı Goebbels ve karısı Magda, altı çocuklarını zehirledikten sonra intihar ederler. Sonra bunkerde önüne gelen intihar etmeye başlar. 2 Mayıs’ta Reichstag binasının tepesine Sovyet bayrağı dikilir ve Avrupa’da savaş biter.

    YOSIF STALIN (1878-1953)

    Son komployu kendine kurdu

    Kendi sidiğinin içinde yatarken bulundu. Tanınmış hekimler, hasta lidere suikast iddiasıyla hapiste, işkencedeydi.

    Stalin’in ölümünü anlatmak isteyen hiçbir tarihçi, Aleksey German’ın “Hrustalev! Araba!” filminin (1998) üstüne çıkamaz. Film, 1953’ün olağanüstü soğuk kışında Moskova’daki çılgın üç günü anlatır. Bir beyin cerrahı, siyasi tutuklu olarak Sibirya’ya gönderilmek üzereyken, son anda trenden indirilir, yakapaça Stalin’in daçasına getirilir. Büyük önder beyin kanaması geçirmiş, yerde yatmaktadır. Doktorun çabaları onu kurtaramaz. Gerçeküstü görüntülerle korku, bilinmezlik ve kargaşa atmosferini büyük başarıyla yansıtan bu siyah-beyaz film, tarihî gerçeklerden uzak değildi.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Stalin gerçekten de 28 Şubat veya 1 Mart 1953’te, Moskova yakınlarındaki daçasında beyin kanaması geçirdi. Odasına o çağırmadan kimse giremediği için, pijamasının altıyla yerde, kendi sidiğinin içinde kaldı. Nihayet bu halde bulunduğunda etrafı bir telaş aldı. Stalin’in en yakın “adamları” Beria, Malenkov, Bulganin, Kruşçev daçada toplandı. Doktor çağırmaları bir gün sürdü çünkü büyük şef olmadan karar vermeye alışkın değillerdi. Nihayet doktorlar gelip lideri yatağına yatırdılar. Ama Stalin bir daha kendine gelmedi, 5 Mart’ta öldü. Sovyet gizli polisinin efsanevi şefi Lavrentiy Beria canlı ve mutlu görünüyordu. Büyük liderin öldüğü anlaşıldığında hemen kalktı, “Hrustalev! Arabamı getir!” diye bağırdı (Hrustalev, Beria’nın şoförüydü). Daçadan ayrılırken kendinden emin hali, sonradan onun Stalin’i varfarinle zehirlettiği dedikodusuna yol açtı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Lenin gibi mumyalandı Stalin’in cesedi üç gün üç gece Moskova’da Sendikalar Evinde sergilendi, on binlerce insan önünden geçti. 1930’larda Moskova Mahkemeleri de bu binada yapılmıştı. 9 Mart 1953’te mumyalanmış ceset Kızıl Meydan’daki Lenin Mozolesi’ne kaldırıldı. Buraya 1961’e kadar Lenin- Stalin Mozolesi denildi.

    1924’te Lenin’in ölümünün ardından Sovyet Komünist Partisi içindeki iktidar mücadelesinde kendisine rakip olabilecek herkesi yok ederek tek adam haline gelen Stalin, otuz yılını Sovyet egemenliği altındaki halkları “ayıklayarak” geçirmişti. Tek tek bireyleri, meslek gruplarını ve etnik toplulukları yok etmenin ötesinde, insanların aklına da egemen olmaya çalışmıştı. Ancak ömrünün sonunda, kendi tuzağına düşmüştü. Çünkü son fantezisi, “doktorlar komplosu” oldu. Tanınmış doktorlar, Sovyet liderlerini öldürmeyi planladıkları iddiasıyla hapse atıldı. Söylentiye göre, doktoru Vladimir Vongradov 1952’de Stalin’in sağlığındaki bozulmayı farkederek işleri ağırdan almasını söyleyince tutuklanmıştı. Sonraki doktoru da aynı akıbete uğradı. Stalin beyin kanaması geçirdiğinde, son özel doktoru Miron Vovsi hapishanede işkence altındaydı. Onlara en çok ihtiyaç duyduğunda çevresinde doktor kalmamıştı.

    FRANCISCO FRANCO (1892-1975)

    Bir türlü ölemedi, 3 yıl can çekişti

    Franco son anlarını yaşarken gösteriler sürüyor, öğrenciler tutuklanıyor ama televizyonda doğa belgeselleri gösteriliyordu.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Madrid’de 1975 sonbaharında sayısız Franco fıkrası anlatılıyordu: “Halk diktatörün penceresinin önünde toplanmış. Yatağında can çekişen Franco ‘Ne istiyorlar?’ diye sormuş. ‘Size veda etmeye gelmişler Caudillo’. Franco şaşırmış: ‘Nereye gidiyorlar?”

    Bir başka fıkra: “Franco hükümet toplantısında kalp krizi geçirerek ölmüş. Bakanlar donup kalmış. Sonra biri telaşla ayağa fırlamış: ‘Peki ama bu haberi ona kim verecek?” Stalin ölüm döşeğinde doktor müdahalesinden nasıl yoksun kaldıysa, Franco da aşırı müdahale nedeniyle son üç yılını can çekişerek geçirdi. Oysa, 1936’da İspanya Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanan, kanlı bir içsavaştan sonra 1939’da ülkeyi ele geçiren general, büyükbabasının 103 yaşına kadar yaşamasıyla övünürdü. Otuz yıl boyunca, İspanya’nın ve “Haçlı Seferi’nin Caudillo’su” (önderi), “Orduların Generalisimosu” olarak hüküm sürmüştü. 1970’te Luciano Rincón, Francisco Franco: Bir Mesihçiliğin Tarihi adlı kitabında durumu şöyle özetlemişti: “Franco İspanya’yı sadece konuşmayanları, yani ölüleri anlayabildiği bir Babil kulesine haline getirdi.”

    Franco 1970’lerde artık ülkesini anlayamaz hale gelmişti. İşçiler grev, öğrenciler eylem yapıyor, Bask Ülkesi’nde milliyetçi ayaklanmalar oluyor, enflasyon yükseliyor, birilerini idama mahkum ettirdiğinde dünyadan protestolar yükseliyordu. Artık “Franco’dan sonrası” tartışılıyordu.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Esirlere yaptırdığı anıta gömüldü Franco 1940-1959 arasında, İç Savaş’ta ölen taraftarları için bir anıt yaptırdı. Muhaliflerin “toplama kampı” adını taktığı inşaatta cumhuriyetçi mahkumlar çalıştırıldı. Franco öldükten sonra “Düşenlerin Vadisi” (Valle de los Caídos) denilen bu tartışmalı anıta gömüldü.

    Rejimin değişmemesini isteyen yakın çevresine “bunker” adı verilmişti; Hitler ile yapılan benzetme açıktı. Üstelik bunkerin içinde de çatlaklar vardı. Yıllarca İspanyolları rehin tutan Franco, sonunda kendi çevresinin rehinesi olmuştu. 17 Ekim 1975’te, hükümete başkanlık eden Caudillo’nun göğsüne üç elektrot takılmıştı. Yan odada üç doktor ekran başındaydı. Onbeş dakika sonra ekranlar çıldırdı. Hiçbir şeyden habersiz bakanların korkulu bakışları altında toplantıya ara verildi.

    Parkinson hastalığından muzdarip Franco’nun damarları, aldığı ilaçlar nedeniyle perişandı. 22 Ekim’de bu defa bir kalp krizi geçirdi, böbrekleri iflas etti. 3 Kasım’da 40 kiloya inmişti. Çevresinde damadının önderliğinde 23 hekim vardı. Arka arkaya üç kez müdahale edildi. Madrid gazetelerine başlık verildi: “Franco asker gibi askerlerin arasında ameliyat oldu!” İspanyollar ölüme karşı verilen destansı mücadeleyi saat saat izlediler.

    17-18 Kasım’da vücut ısısı 33 dereceye düşürüldü. 19 Kasım’da son anlarını yaşarken, Bilbao’da ETA militanları, Zaragoza’da öğrenciler tutuklanıyor, televizyon doğa belgeselleri gösteriyordu. Sabaha karşı öldü. Kurduğu rejim birkaç yıl içinde tarihe gömüldü.

    FERDINAND MARCOS (1917-1989)

    On anayasa yazan ‘hukukçu’

    1986’daki hileli seçimi kabul etmeyen halkın sokağa dökülmesinden sonra ülkesini terketti, üç yıl sonra öldü.

    Filipinli yazar Ninotchka Rosca, Savaş Hali (1988) adlı romanında, ülkesinin simgesi olarak K Adası’nı anlatır. Sonsuz bir savaşın ortasında sonsuz bir bayram yaşanmaktadır. Marcos yönetimindeki Filipinler böyleydi: Bir yanda diktatörün eşi Imelda Marcos’un üç bin ayakkabısı, şık elbiseleri, güzellik kraliçesi yarışmaları, kumarhaneler, safari adaları; öte yanda gittikçe yoksullaşan ve sıkıyönetim altında boğulan bir halk. Bu rejim 1986’da hileli bir seçimi kabul etmeyen halkın sokaklara dökülmesiyle son buldu. Diktatör güya kazandığı seçimden 18 gün sonra ülkesini terkederek sadık müttefiki ABD Başkanı Reagan’ın kanatları altına sığınmak zorunda kaldı. 1989’da Honolulu’da öldü.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Ferdinand Marcos kendi anayasalarını (10 adet) kendisi yazacak kadar iyi bir hukukçuydu. 1965 ve 1969’da üstüste seçim kazanarak otoriter bir yönetim kurmuştu. Eski Amerikan sömürgesi Filipinler’de ABD tarzı bir başkanlık sistemi vardı ve anayasa üçüncü kez başkan olmasını engelliyordu. 1970’lerin başında Marcos kara kara düşündükten sonra bir anayasa kurulu topladı, Fransız usulü başkanlık sistemi için yeni bir anayasa hazırladı. İki anayasa arasındaki geçici sürede, devlet başkanı olarak hem eski anayasaya göre başkanın, hem de yeni anayasaya göre başbakanın tüm yetkilerine sahip olacaktı. Delegelerden çoğu bu sürenin kısa, Marcos ise mümkün olduğu kadar uzun olmasını istiyordu. İstihbarat şefi General Ver’in muhalif delegeleri tek tek huzuruna çağırmasıyla sorun halledildi. Ardından Marcos komünizm tehlikesinden söz etmeye başladı. Savunma Bakanı Enrile’nin boş Mercedes’ine ateş edilmesi, Manila civarındaki küçük patlamalar, komünist gerillalara atfedildi. Bu komploların ardından Marcos, 1972’de sıkıyönetim ilan etti. Artık ömürboyu diktatördü.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Propaganda fotoğrafı Dansçı, model, güzellik yarışması ikincisi Imelda Marcos, kocasının ölümünden sonra siyasi yaşamını sürdürdü. 2010’da seçimlerden az önce gazetecileri evinin bodrumuna davet etti, mumyalanmış kocasının cam tabutunu öperken bu fotoğrafı çektirdi. Milletvekili seçilmeyi başardı.

    Ancak bu diktatörlük, Singapur veya Güney Kore’dekiler gibi ekonomik mucize yaratmadı. Nüfusun üçte birini oluşturan 16 milyon Filipinli büyük bir ekonomik çöküş yaşadı. Filipinler’in Marcos’un servetinin peşindeki hukuki mücadelesi bugüne kadar sürdü ve 4 milyar dolar geri alındı. Imelda Marcos’un ayakkabılarının bir kısmı müzeye kaldırıldı. Geçen yıl mücevherlerine de el konulan Imelda Marcos, son beyanatlarından birinde şöyle diyordu: “Ben gösterişçi olarak doğmuşum. Bir gün adım sözlüklere girecek. Gösterişçi savurganlığa ‘Imeldifik’ diyecekler.”

    AUGUSTO PINOCHET (1915-2006)

    Yaptıkları yanına kâr kaldı

    1988’de diktatörlüğü bırakmak zorunda kaldı ama 18 yıl daha yaşadı. İşlediği insanlık suçlarının bedelini ödemeden gitti.

    5 Ekim 1988’de Şili halkı tarihî bir referandumda oy kullandı. Pinochet’in sekiz yıl daha başkan olarak kalmasını isteyenler “Evet”, istemeyenler ise “Hayır” diyecekti. Bir sürpriz oldu: Referanduma katılanların yüzde 56’sı “Hayır” dedi. Şili’yi sosyalistlerden ve ekonomik darboğazdan kurtarmakla, Chicago ekolünün neoliberal politikalarını uygulayarak ekonomik gelişmeyi sağlamakla övünen generalin sonu böyle başladı. Genelkurmay Başkanı Augusto Pinochet’in Cumhurbaşkanı Salvador Allende’yi devirdiği ve kendisini “Ulusun Yüce Şefi” ilan ettiği 11 Eylül 1973 darbesiyle Şili, serbest piyasayla acımasız siyasi baskının elele yürüdüğü, 20. yüzyıl sonuna özgü yaygın bir şemanın uygulandığı ülkelerden biriydi (bir diğeri de Türkiye olacaktı).

    Diktatörler ve hazin sonları

    Parlamentonun, parti ve sendikaların kapatıldığı, 3.200 muhalifin “kaybolduğu”, 30 bin kişinin tutuklanarak işkence gördüğü, nüfusun yüzde 2’sini oluşturan 200 bin kişinin sürgüne gittiği ülke 15 yıl sonra verdiği “Hayır” oyuyla diktatörü iktidardan uzaklaştırmayı başarmıştı. Pinochet başkanlığı bıraktı, ama genelkurmay başkanlığını 1998’e kadar sürdürdü, ardından kendi yaptığı anayasaya göre ömür boyu senatör oldu.

    1998 sonbaharında tedavi için gittiği Londra’da, İspanyol savcı Baltasar Garzón’un talebi üzerine hastanede gözaltına alındı. Savcı onu 1970’lerde Şili’de 94 İspanya vatandaşına yapılan işkencelerden, İspanyol diplomat Carmelo Soria’nın öldürülmesinden suçlayarak dava açmış ve Büyük Britanya ile İspanya arasındaki suçluların iadesi anlaşmasına dayanarak tutuklanmasını istemişti. Ancak bir buçuk yıl sonra İngiltere “bozuk sağlığı” nedeniyle Pinochet’in ülkesine dönmesine izin verdi. Şimdilik kurtulmuştu ama 2001’de bu defa Şilili yargıç Juan Guzmán Tapia, emekli general hakkında insan haklarını çiğneme suçuyla dava açılmasını kabul etti. Pinochet’i yine “bozulan akıl sağlığı” kurtardı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Devlet töreni yapılmadı Şili Cumhurbaşkanı Salvador Allende, 1973’te darbe yapan askerlerin kuşattığı ve havadan bombaladığı başkanlık sarayında intihar etmek zorunda kalmıştı. Pinochet öldüğünde, devlet töreni yapılmadı ama askeri tören yeterince şatafatlıydı.

    Üç yıl sonra hakkında bir vergi kaçakçılığı davası açıldı. ABD Senatosu’nun bir soruşturmasına ve Şili mahkemelerinin raporlarına göre, Pinochet’in yabancı bankalardaki serveti 28 milyon doları buluyordu. Pinochet, 2006 sonunda 91 yaşında öldü. Ailesine bıraktığı milyonların “zekice yapılmış yatırımlar” olduğuna karar verildi.

    Zamanla Şili’de Pinochet hayranlarının sayısı azaldı ve 2013’te, darbenin anısına 11 de Septiembre (11 Eylül) adı verilmiş olan caddeye eski adı (Nueva Providencia) yeniden verildi.

    MOBUTU SESE SEKO (1930-1997)

    Afrika’nın büyük hırsızı

    Ülkesini soyup soğana çevirdi. Soğuk Savaş’ın sonu, onun da sonu oldu. Fas’a sığındı, birkaç ay sonra öldü.

    İsviçre 2007’de eski diktatör Mobutu’nun İsviçre bankalarındaki hesaplarının dondurulduğunu, 8 milyon İsviçre Frangı tutarındaki bu servetin Kongo’ya geri verileceğini açıkladığında ülkede büyük bir hayalkırıklığı yaşandı. Zira Kongolular diktatörün servetinin en az 1 milyar dolar olduğuna inanıyorlardı; ülkelerinde, Mobutu’nun ipleri elinde tuttuğu yıllar boyunca kleptokrasinin mükemmel bir örneği yaşanmıştı.

    Asker ve polislerin yağma turuna çıktığı, hastanelere rüşvetle hasta kabul edilen ülkede Mobutu bir mitingte halka, “Hadi gidin çalın, ama fazla çalmayın çünkü yakalanırsınız” demişti. Kendi kabilesi Ngbandi’nin yaşadığı Gaobalite’de “Cangılın Versailles’ı” denilen bir saray, Paris’e yapacağı alışveriş gezilerini bekleyen Concorde’u için bir havaalanı, bir hidroelektrik santralı, doğduğu köy N’dangi’de bir liman, yeraltı tüneliyle ulaşılan bir nükleer sığınak yaptırmıştı.

    Mobutu, uzun iktidarını Soğuk Savaş’a borçlu olanlardandı. Lumumba’nın bir komünist olduğunu öne sürerek ABD ve Belçika’nın desteğini alan Mobutu, 1965’te diktatörlüğünü kurdu. 1970’de yaptırdığı başkanlık seçiminde 157 oya karşılık 10.131.699 oy alma “başarısını” gösterdi.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Ancak onu diktatörlere özgü tuhaflıklar listesinde üst sıralara çıkaran, 1966’da başlattığı “authenticité” (aslına dönüş) kampanyası oldu. Joseph Mobutu 1971’de ülkesinin adını Zaire yaptı, Kongo Nehri Zaire Nehri, para birimi de Zaire oldu (Üç Z devrimi). Hıristiyan adlarının terkedilmesini isteyerek kendi ismini de değiştirdi: Mobutu Sese Seko Kuku Ngbendu Wa Za Banga. Bu ismin kelimesi kelimesine çevirisi “Dokunulmadık tavuk bırakmayan yorulmaz güçlü horoz”, mecazi anlamı ise “Herşeyi yakıp yıkarak zaferden zafere koşan dayanıklı büyük savaşçı”ydı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Kinşasa kaplanı Mobutu’nun kendine taktığı isimlerden biri de Kinşasa Kaplanı’ydı. Kurduğu Halkçı Devrim Hareketi (MPR) adlı partinin ideolojisine ise “mobutizm” deniliyordu. Parti Mobutu’nun ölümünden sonra çeşitli hiziplere bölündü.

    Batılı kıyafetleri yasaklayarak, “abacost” dediği (kelime Fransızca “kahrolsun kostüm” anlamındaki “à bas le costume”ün kısaltmasıydı) Mao tarzı cekete büründü, leopar kürkünden beresini taktı, eline bastonunu aldı. Ama Mobutu’nun en büyük suçu doğal kaynaklar açısından dünyanın en zengin yerlerinden biri olan ülkesini soyup soğana çevirmesiydi.

    Soğuk Savaş’ın bitmesi, Mobutu’nun sonunu getirdi. 1997’de, Kabila önderliğindeki asilerin zaferi üzerine Fas Kralı II. Hasan’ın yanına sığındı, birkaç ay sonra prostat kanserinden öldü.

  • İfade özgürlüğü soytarılığın teminatıdır

    İfade özgürlüğü soytarılığın teminatıdır

    Zaman içerisinde kelimelerin anlamı değişiyor. Babalarının “Helaya gidiyorum,” demesinden utandığı için “tuvalete” gidenlerin çocukları da tuvalet yerine “lavaboya” gidiyor. Osmanlı Amele Cemiyeti’nin güzel insanlarının takipçileri kendilerine amele değil “işçi”; o işçilerin çocukları da “personel, mavi yakalı profesyonel” falan diyorlar. Tabii biz ister helaya ister lavaboya gidelim, orada yaptığımız şey değişmediği gibi, kişi kendisine ister amele, ister işçi, isterse de mavi yakalı profesyonel desin, aynı şey olmaya da devam ediyor. Ama bazen, örneğin bu “amele” kelimesinde olduğu gibi, aynı anlamdaki daha eski kelime hakaret yerine kullanılır oluyor. Uzunca süredir hakaret etmek amaçlı kullanılan “soytarı” da bu kelimelerden biri. Özellikle de “kralın soytarısı,” çoğunlukla yalaka, şaklaban demek için kullanıyor.

    Hâlbuki soytarı, özellikle de saray soytarısı dediğimiz kişi, eski çağların tek başına parlamentosu. Tamam yasa yapmıyor, halk tarafından seçilmiyor, hemen üzerime gelmeyin ama netice itibariyle saray soytarısının, bugün parlamentolara özgü olan bir hakkı var: Kürsü dokunulmazlığı. Üzerinde sadece bir havluyla soytarısının karşısına çıkıp, “Söyle bakalım kaç para ederim?” diye soran bir kral kalmış aklımda mesela. Soytarı, ciddiyetle kralı inceleyip, “Eh, nereden baksanız beş kuruş edersiniz,” dediğinde kral “Sadece bu havlu o kadar eder be!” diye gürlemiş. Bu kükremeye “E onu hesaba kattım zaten kralım,” diye cevap veren soytarı, düşünün bir bakalım; bugün herkesin kralın soytarısı olmakla suçladığı kimi insanlara benziyor mu?

    Bu yukarıda bahsettiğim Alman soytarısının başına hiçbir iş gelmemiş olsa da soytarılık, elbette tarihin her döneminde tehlikeli bir iş, onu biliyoruz. Zira soytarı, öyle zannettiğimiz gibi kralın karşısına geçip hebele hübeleyle vakit geçiren bir şahıs değil. Kralın siyasi kararlarını sorgulayan, “soytarılığını” zaten bununla yapan, kralın karşısındaki tüm resmî görevliler içerisinde görevi açıkça kralı eleştirmek olan bir insan. Bir nevi bizim CHP gibi ama onun eğlencelisini düşünün işte.

    Galiba bu dokunulmazlığın doğuşu, Eski Ahit’ten ama yanlış ama doğru yorumlanmış bir pasajdan ileri geliyor: “Tanrı, çılgınlar/deliler aracılığıyla konuşur.” Zaten bizim Türkçedeki “soytarı” kelimesinin örneğin Almancası da “Narr/Hofnarr” ve bire bir çevirisi “deli/baş deli” gibi bir şey. Üstelik eski Roma’da da örneğin Augustus’un, soytarısı Caecilius Galba’ya eleştirileri için sınırsız özgürlük tanımış olmasının da bir etkisi var. Bütün bunları göz önünde bulundurarak soytarının, saraydaki kadrolu muhalefet olduğunu söylemek mümkün.

    Tabii zamanla nasıl hela tuvalete (ve şimdilerde lavaboya), amele işçiye dönüşmüşse soytarı da mizahçıya dönüşüyor; parlamentolar, muhalefetler falan oluştuğu için saraydan ayrılıp ayrı eve çıkıyor. Yani bugün karikatüristiyle, hiciv yazarıyla, stand-up komedyeniyle mizahçılar geçmişte soytarıların üstlendiği zorlu görevi üstleniyorlar. Tabii tek bir farkla: Zamanında soytarıların sözünü “Muhakkak bir hikmet vardır,” diye dinleyen kralların yerini kimi onları hoş gören kimi canına okumak için fırsat arayan başka krallar alırken, soytarılarla “Delidir, ne yapsa yeridir,” diye eğlenen, Oğuz Aral’a “Allah sarhoşları, çocukları ve mizahçıları korur,” dedirten dünya halklarının yerini de hiç mizah yapılmasın isteyen başka halklar alabiliyor.

  • ‘Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir’

    ‘Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir’

    Cemaatine “düşmanlarınızı sevin” mesajını veren Hz. İsa’nın yandaşları, yüzyıllarca şiddetin her türünü kullandılar. Kimin “gerçek” Hıristiyan, kimin “sapkın” olduğunun ayırt edilemediği bir kalabalığı toptan kılıçtan geçirmek bile mubah görülüyordu.

    İncil’in en çok tartışılan bölümü, hiç şüphesiz “Dağdaki Vaaz”dır. Hz. İsa’nın yandaşlarına verdiği bu vaazda şöyle dediği söylenir: “Göze göz, dişe diş denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbürünü de çevirin” (Matta 6: 38-39). Ve sonra şöyle devam eder: “Komşunu sev, düşmanından nefret et, denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin” (Matta 6: 43-44).

    Bu vaaz çok tartışılmıştır çünkü Hıristiyanlar, şiddeti bir araç olarak sık sık kullanmıştır. Dağdaki Vaaz’a hayranlık duyan barışçı hareketin önemli ismi Gandhi’nin “İsa’nızı seviyorum. Ama siz Hıristiyanları sevmiyorum” demesinin nedeni de budur.

    Bu çelişki, genellikle Hıristiyanlığın 312 yılında Roma İmparatoru Konstantin’in bu dini benimsemesiyle bir devlet dini haline dönüşmesine bağlanır. Roma İmparatoru Hıristiyan olunca devletin gücünü yeni dini yaymak, diğerlerini söküp atmak için kullanmaya başladı. Önce Aziz Ambrosius (4. yüzyıl) ve Aziz Augustinus (354-430), sonra Aziz Thomas Aquinas (13. yüzyıl) gibi önemli Hıristiyan düşünürleri, “adil savaş” kavramını geliştirdiler. Aquinas, Aziz Augustinus’tan şu alıntıyı yaptı: “Müşfik bir sertlikle cezalandırmak zorunda kaldığımız kişilerin iradelerini bastırmamız gerekebilir. Çünkü onları günahlarından kurtarmak, onların iyiliğinedir.” Yani, Tanrı’nın adına hareket edenlerin her türlü savunma ve saldırıya hakları vardı; sonuçta bu şiddetten zarar görecek olanların “hayrı” için hareket ediyor ve böylece Hz. İsa’nın kötülük yapmama emrine uymuş oluyorlardı. Augustinus, ortodoks (“doğru”) kabul ettiği inancın dışına çıkan inançlara baskı uygulanması gerektiğini de öne sürüyordu. Örneğin kendi döneminde Kuzey Afrika’da Donatist denilen Hıristiyan tarikatını tamamen sapkın kabul eden Augustinus, bunlara yapılan zulmü “kendileri farkında olmasalar bile onların hayrına” olduğu için onaylıyordu. Ayrıca, bu gibi sapkın tehditleri karşısında, Kilisenin doğrudan Roma İmparatorluğu’ndan yardım istemesi gerektiğini de söylemişti. Kilise Ortaçağ boyunca ne zaman şiddet uygulanmasını istese, hükümdarların desteğine başvururken Augustinus’un sözlerini referans olarak kullandı.

    'Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir'
    Şiddet yoluyla günahtan arındırma
    Aziz Augustinus (354-430), Tanrı adına hareket ederek “günahkarların” cezalandırılarak günahlarından kurtarılabileceğini savunan bir Hıristiyan düşünürüydü.

    Bir insan, vaftiz olarak Hıristiyan olur. Papa Aziz Gregorius (papalığı: 590-604) döneminde, vaftizin zorla değil isteyerek yapılması gerektiği belirtilmişti. Ancak “isteyerek”ten ne kastedildiği açık değildi. Örneğin İmparator Şarlman, 782’de Hıristiyan olmak istemeyen Sakson halkını katletmiş, sonra da Capitulatio de partibus Saxoniae denilen yasayı çıkartmıştı: “Sakson ırkından herhangi biri bundan sonra kendi aralarında vaftiz olmadan saklanırsa ve pagan olarak kalmak isterse, onu ölümle cezalandırın.”

    'Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir'
    Barışçı dinadamının hazin sonu
    “Hiçbir papa veya piskoposun Kilise adına silah kuşanmaya hakkı yoktur” diyen ve Roma Kilisesi’ne meydan okuyan Bohemyalı (Çek) dinadamı Jan Hus (1369?-1415) yakılarak idam edildi.

    İsa Mesih’in askerleri

    “İblis’in hilelerine karşı durabilmek için Tanrı’nın bütün silahlarını kuşanın. Çünkü savaşımız insanlara karşı değil, kötülüğün göksel yerlerdeki ruhsal ordularına, yönetimlere, hükümranlıklara, bu karanlık dünyanın güçlerine karşıdır” (Efesliler, 6: 11-12).

    “İsa Mesih’in bir askeri olarak benimle birlikte sıkıntıya göğüs ger” (Timoteyus 2: 3).

    İncil’den yapılan bu alıntılar, aslında daha çok ruhani bir savaştan söz edildiği halde, zamanla maddi bir anlam kazanmaya başladı. Şiddet kavramı kutsallaştırıldı. Roma İmparatoru Heraclius, 620’de Sasani ordusu karşısında kendi askerlerini, “Tanrı isterse, tek bir kişi bin kişiyi yener. Kardeşlerimizin kurtuluşu için kendimizi Tanrı’ya feda edelim, din uğruna ölelim ki Tanrı’dan ödülümüzü alalım” diyerek coşturmuştu. Burada İslamiyet’teki “şehitlik” kavramına benzer bir kavramdan söz etmek gerekir. “Şehit” olmak için savaşçı olmak gerekmemesine rağmen, haçlı seferlerinde, din uğruna savaşarak ölmenin arındırıcı yönü hep vurgulandı.

    İsa tutuklandığında, havarilerinden Petrus onu savunmak üzere kılıcını çekmiş ancak İsa ona “kılıcını kınına sok” demişti. Zamanla Kilise bilginleri, Hz. İsa’nın “kılıcını at” değil “kınına sok” diyerek, o gün değilse bile gelecekte bir gün İsa’yı savunmak üzere kılıç kullanılabileceğini öne sürdüler. Hz. İsa uğruna ruhani bir savaş verdikleri için din adamlarına “İsa Mesih’in askeri” denirdi. Hatta Tours’lu Aziz Martin (4. yüzyıl) “Ben İsa Mesih’in askeriyim. Çarpışamam” dediği için ordudan atılmıştı. Ama ruhani asker, bir süre sonra gerçek askere dönüştü. Haçlı seferlerinde Tapınak veya Töton Şövalyeleri gibi savaşçı tarikatların kurulmasını Kilise onayladı hatta destekledi.

    'Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir'
    En acımasız engizisyon 1499’da İspanyol engizisyonunun başına geçen Kardinal Francisco Jiménez de Cisneros’un etrafa saldığı korku açıkça görülüyor.

    Kilisede “sapkın” korkusu

    Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olması, büyük bir değişimdi. Çünkü Roma, çeşitli inançlara izin veren bir devletken, birden sadece tek bir dini dayatmaya başlamıştı. Pagan dinlerin ortadan kalkması, sanıldığından çok daha uzun zaman aldı. Ancak Hıristiyanlığın sonraki döneminde, şiddete maruz kalanların paganlardan çok Yahudiler, Müslümanlar ve sapkın kabul edilen diğer Hıristiyanlar olduğunu görüyoruz. Büyük ihtimalle Kilise, bunları asıl tehdit olarak görüyordu, paganlar ise kazanabileceği yeni cemaatlerdi.

    'Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir'
    Hıristiyanlığa dönen İspanya’daki Müslümanlara “morisco” adı veriliyordu.

    Kilise içindeki “sapkın” sorunsalı, daha Konstantin’in topladığı ilk ruhani meclis olan İznik Konsili’nde tartışılmaya başlanmıştı (325). İmparatorluğun resmî, ortodoks (“doğru”) dininin İznik Konsili’nde kabul edilen din olduğunu belirleyen, diğer inanışları yasaklayarak sapkın ilan eden Selanik Fermanı sonraki imparatorlardan Theodosius döneminde kabul edildi (380). Bu tarihten sonra Kilisenin mücadele ettiği sapkın inanış ve tarikatların sayısı o kadar fazladır ki, ancak büyük bir ansiklopedide anlatılabilir. Arius’çular, Pavlikanlar, Bogomiller… vb.den başlayarak Kilise’nin bastırdığı bütün cemaatlere her türlü şiddet uygulandı. Bu katliamların en tanınmışı, Engizisyon’un da kurulmasında başlıca rolü oynadığı için 1208-1229 arasındaki Albililere (Albigeois) karşı haçlı seferidir. Papalık, bundan sonra, “sapkın” Hıristiyanlara karşı daha pek çok haçlı seferi açacaktır.

    12. yüzyılda, “Kathar”lık denilen bir Hıristiyan inanışı, doğudan batıya doğru ilerleyerek Fransa’nın güneyindeki Languedoc bölgesini etkisi altına almıştı. Katharlar Roma Kilisesi’nin otoritesine boyun eğmiyorlardı. Bu inancı, sadece bölgedeki halk değil feodal beyler de paylaştığından, kimse onlara dokunamıyordu. Kilisenin buna ilk tepkisi, 1184’te bölgede bir Engizisyon kurmak oldu. 1208’de Papa III. İnnocentius, bölgeye yolladığı Pierre de Castelnau’nun öldürülmesi üzerine buradaki Katharlara karşı bir haçlı seferi açtı. Bu sefer yıllarca sürecek, bölgedeki bütün kent ve kalelerin alınması, halkın katledilmesi, Kathar inancının tamamen bastırılmasıyla sonuçlanacaktı. Yapılan katliamlar arasında en ünlüsü, 1209’da Béziers’nin haçlıların eline geçişidir. Béziers’yi kuşatan haçlılar, içeridekilere “Gerçek Hıristiyanlar (Kathar olmayanlar) dışarı çıksın, kendilerini kurtarsın” diye seslenmişti. Ancak bu çağrıya uyan olmadı. Sonunda, haçlılar kenti aldıklarında, neler olduğunu dönemin yazarlarından Heisterbach’lı Caesar şöyle anlattı: “(Haçlılar) kentteki sapkınların arasında Katoliklerin de bulunduğunu öğrendiklerinde, (Haçlıların önderi) Citeaux rahibi Arnaud Amaury’ye sordular: ‘Efendim, ne yapacağız? İnançlılarla sapkınları birbirinden nasıl ayırt edeceğiz?’ Arnauld Amaury, Katolik olduğunu iddia edenlerin, Haçlılar şehirden ayrılır ayrılmaz yeniden sapkınlıklarına geri döneceğinden endişe ediyordu. Şöyle dediğini söylerler: ‘Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir‘. Böylece sayısız insan kılıçtan geçirildi.”

    Arnauld Amaury’nin söylediği iddia edilen sözün ikinci cümlesi (Tanrı kendisine ait olanları bilir), İncil’den alınmıştı (Timoteyus 2: 19) ancak ilk cümle (Hepsini öldürün) kendi katkısıydı. O günden sonra, sivillerin katledildiği birçok savaşta tekrarlandı.

    Katharlara karşı yapılan haçlı seferinde, yüzlerce kadın, erkek, çocuğun kılıçtan geçirildiği Béziers katliamı tek örnek değildir. Toulouse’da, Marmande’da ve son olarak Montségur’de ‘sapkınlar’ canlı canlı yakıldı. 1233’de yönetimi Dominiken tarikatına verilen engizisyon, kalıcı olarak Carcassonne’a yerleşti.

    İspanya’da dinî temizlik

    'Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir'
    İspanyol Engizisyonu’nun (1483) kurucusu Thomas de Torquemada

    Engizisyon, Roma Katolik Kilisesi’nin çeşitli yer ve dönemlerde kurulmasını emrettiği dini mahkemelerdi. Hedefi sapkınlarla mücadele etmek olan ve 19. yüzyıla kadar süren Engizisyon uygulamaları, ülkeden ülkeye ve dönemden döneme değişir. Genellikle gösterdiği şiddetle en çok hatırlanan, İspanya’da 1483’te Tómas de Torquemada başkanlığında kurulan Engizisyondur.

    İspanya’nın özel bir durumu vardı. 25 Kasım 1491’de imzalanan Elhamra Antlaşması’yla bu ülkedeki son Müslüman devleti olan Gırnata Emirliği de ortadan kalkmıştı. Antlaşma, Müslüman halka ibadet özgürlüğü tanıyordu. 1492’de İspanya’nın tamamında bütün Yahudilerin ülkeyi terketmekle vaftiz olmak arasında bir seçim yapmaları istendi. Müslümanlar ise kendi dinlerini koruyabilirlerdi. Bunlara “mudéjar” (müdeccen; uyum sağlamış) deniyordu. Talavera Başpiskoposu, müdeccenlere yeni dini anlatarak vaftiz olmaya davet eden yavaş ve kademeli bir hıristiyanlaştırma yöntemi benimsemişti. Ancak Engizisyonun başına Kardinal Francisco Jiménez de Cisneros’un gelmesiyle işler değişti. Cisneros’un başkanlığındaki engizisyonun 1499’da Granada’ya (Gırnata) gelmesiyle, Müslümanlar için zor günler başladı. Cisneros’a göre Müslümanların ikna edilerek vaftiz ettirilmesi, “domuzlara inci vermek”ten farksızdı. Gırnata’daki tıp kitapları hariç Arapça yazılmış bütün kitapların (tahminen 5 bin) yakılmasını emretti. Ertesi yıl müdeccenlerin ayaklanması üzerine, Gırnata Antlaşması’nın yürürlükten kalktığı ilan edildi; Müslümanlara da vaftiz olmakla sürgüne gitmek arasında bir seçim sunuldu. Çoğunun vaftiz olmayı kabul etmesi üzerine Cisneros, 1500’te raporunda, “Artık şehirde Hıristiyan olmayan tek kişi kalmadı, bütün camiler de kilise oldu” diye yazdı.

    Ancak İspanya’nın Gırnata’dan önce Hıristiyanların eline geçmiş diğer yerlerinde müdeccenler yaşamaya devam ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan savaşlar, Hıristiyanların birlikte yaşadıkları bu Müslümanlara karşı tahammülünü sıfıra indirmişti. Valencia’da 1519’daki bir veba salgınının ardından loncaların başlattığı Kardeşlikler Ayaklanmasında, krala sunulan taleplerin başında, müdeccen meselesinin “halledilmesi” geliyordu. Burada Müslümanların zorla vaftiz edilmesi 1523’e kadar sürdü. İsyan bastırıldıktan sonra, bu vaftizlerin geçerli olup olmadığı tartışması başladı. İmparator Şarlken (aynı zamanda İspanya Kralıydı), Madrid’de din adamı ve hukukçuları toplayarak, bu sorunun cevabını aradı (1525). Komisyon, vaftizlerin zorla yapılmadığına karar verdi; zira herkese iki seçenek sunulmuştu: Ölüm veya vaftiz. Oysa vaftizin geçersiz sayılması için, hiçbir seçenek sunulmaması gerekirdi…

    'Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir'
    Topyekûn imha girişimi
    Katoliklerin Protestanları taammüden ve topyekûn yok etme girişimi, Saint Barthelemy katliamı (23-24 Ağustos 1572).

    Bu ilginç yorum sonucu herkes Hıristiyan olmuştu ama, bu defa yeni bir sorun başlamıştı: Dönmeler sorunu. Yüzyılın geri kalanında Engizisyon, zamanının çoğunu dönmelere hasretti. Yahudi dönmelere “marrano” Müslüman dönmelere “morisco” adı takılmıştı. Bunların samimi Hıristiyanlar olmadığı düşünülüyordu. Özellikle halktaki “gizli Müslüman” ve “gizli Yahudi” korkusunun bir isteri halini aldığı söylenebilir. Marranoların cumartesi günü çalışmamak için bahaneler uydurduğu, moriscoların cuma namazı saatinde evlerine kapandığı söylentileri yaygındı. Böylece “saf kan” (limpieza de sangre) yasaları çıkmaya başladı. Kilise mensubu olmak, yerel yönetime girmek, sarayda görev almak vb. için insanın dönme olmadığını, atalarının vaftiz kayıtlarına dayanarak kanıtlaması gerekiyordu.

    1567’de İspanya Kralı II. Felipe, daha önce pek uygulanmamış bir fermanı yeniledi: Arapça konuşmak, İslami kıyafetler giymek yasaktı. Bu ferman, 1468-1570 arasında Granada’daki Alpujarras’ta bir ayaklanmaya neden oldu. İnebahtı savaşında Osmanlı donanmasını yenen amiral olarak tanıdığımız Don Juan de Austria, ayaklanmayı şiddetle bastırdı. Granada’nın doğusundaki Galera kentinde 400’ü kadın ve çocuk 2.500 kişiyi öldürttükten sonra, tarlaları tuzla kaplattı. Ardından bölgedeki 80 bin moriscoyu İspanya’nın değişik yerlerine sürdü. Moriscolara karşı çıkartılan her yasa, Kilise tarafından dikte edilmişti. Bunların İspanya’dan sürülmesi kararı da yıllarca lobi yapan Valencia Başpiskoposu Juan de Ribera’nın çabalarıyla alındı. 30 Ocak 1608’de Kraliyet Kurulu, bütün moriscoların ülkeyi terketmesine karar verdi. Fermanın uygulanması 1613’e kadar sürdü ve yaklaşık 350 bin morisco ülkeyi terketti.

    İşin ilginç yanı, bu karar alındığı sırada İspanyol papazları Japonya’dan Amerika’ya her yerde insanları vaftiz etmeye çalışmaktaydı. Amerika’nın İspanyol ve Portekizlilerce sömürgeleştirilmesi sürecinde, kilise mensupları buraların yerli halkına bir kathar veya morisco gibi davranmadılar. Amerika’daki kitlesel ölümlerin nedeni savaş, engizisyon vs. değil, çiçek gibi buraya Avrupalılar tarafından taşınan mikroplar oldu. Peru ve Meksika’da engizisyonlar kurulduysa da, bunlar yerlilerden çok kendi içlerindeki “sapkınları” yargılayıp cezalandırmaya yönelikti.

    PROTESTAN FANATİZMİ

    İnsan yakmanın adı: ‘İnanç eylemi’

    Bohemyalı (Çek) dinadamı Jan Hus’u (1369?-1415) Roma Kilisesi’ni protesto etmeye iten noktalardan özellikle biri, konumuzu yakından ilgilendiriyor. 1412’de Jan Hus, yaptığı bir konuşmada, “Hiçbir papa veya piskoposun Kilise adına silah kuşanmaya hakkı yoktur; düşmanları için dua etmeli, ona küfredenleri kutsamalıdır” dedi. Bu ve buna benzer meydan okumaların sonunda, Hus’un yakılarak idam edildiğini (1415), ardından Hus yanlılarına karşı bir haçlı seferi daha açıldığını (1419-1434) öğrenmek herhalde kimseyi şaşırtmaz.

    'Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir'
    Martin Luther

    Onun yapamadığını Martin Luther ve Jean Calvin gibi başka papazlar başardı ve ilk kez Roma Kilisesi’nin hegemonyası dışında kiliseler kuruldu. Artık Avrupa birkaç yüzyıl boyunca bir protestan-katolik çatışmasıyla baş etmek zorundaydı. Protestanlar, katoliklerden daha hoşgörülü değillerdi; böyle bir iddiaları yoktu. Dinin aslına döndüklerine, Hıristiyanlığı katolik yozlaşma ve batıl inançlardan temizlediklerine, bunun için en şiddetli yöntemleri kullanmanın mubah olduğuna inanıyorlardı. Büyük bir “ikona kırıcılık” dalgası başlattılar. Aziz resimlerine, heykellerine, aziz kalıntılarına, kilise süslemelerine, manastırlara karşı bir çeşit haçlı seferi ilan ettiler; dini bu “batıl inançlardan” temizlemek uğruna pek çok sanat eserini kırdılar, döktüler. Üstelik Roma Kilisesi’nin “auto-da-fé” (inanç eylemi) adını taktığı insan yakma törenlerini de benimsediler. Bu durumu, Miguel Servet’in (1509/1511-1553) trajedisi kadar açıklıkla ortaya koyan başka bir olay yoktur. Bu İspanyol dinbilgini, hekim ve hümanist, daha Paris’te tıp eğitimi aldığı sırada katolikler tarafından sapkınlıkla suçlanmıştı. Sonra Viyana’dayken aynı suçlamayla tutuklanacağını anlayınca kaçmış, Calvin’in yönettiği Cenevre şehrine gitmişti. Orada tutuklandı, idama mahkum edildi, 27 Ekim 1553’te yakıldı. İdamı, hem katolik hem protestan Avrupa’da tepkiye yol açtı; bu tepki Batıda “vicdan özgürlüğü” düşüncesinin ilk belirtilerinden biridir.

    Elbette Katolik Kilisesi protestan hareketini bir sapkınlık olarak görüyordu. Bu büyük ayrım iç savaşlara neden oldu. Savaş dışında protestanlara yapılan en büyük zulüm, Paris’teki Saint Barthélémy katliamıdır (23-24 Ağustos 1572). Olay, Fransa’daki iç savaşa son vermek için katolik iktidarla protestan cemaati arasında imzalanan bir antlaşma ve iki tarafı birleştiren bir evlilik töreni sırasında Paris’te gerçekleşti. İki gün boyunca katolikler, düğün için Paris’e gelmiş protestanları öldürdüler, katliam dalgası taşraya da yayıldı. Geleneksel görüş, emrin katolik kraliyet ailesi ve çevresinden geldiği şeklindedir; ancak kuşkusuz Paris halkındaki protestan nefreti/ korkusu olmasaydı, cinayetler genel bir katliama dönüşmezdi.

    'Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir'
    Kutsal Katolik tasvirleri yakılıyor Protestanlar 1524’de Zürih’te Katoliklerin kutsal saydıkları dinî tasvirleri yakarak ortadan kaldırıyor.

    Sonraki 150 yılda, protestan İngiltere’deki katolik fobisiyle katolik Fransa’daki protestan fobisi, karşılıklı bir aynaydı. İngiltere her zaman Fransa’dan hoşgörülü olduğunu savundu, ama aslında katoliklere yapılan baskılar bir yana, kendi kurduğu Anglikan Kilisesi’nin dışında kalan diğer protestan inanışlarını bile en az yüz yıl boyunca bastırdığını unutmamak gerekir.

    Birden fazla dinin bir arada yaşayabileceği, bu cemaatlerin eşit veya en azından eşite yakın haklara sahip olabileceği düşüncesi, Hıristiyan dünyasında ancak 18. yüzyılda din baskısına karşı tepkinin yükseldiği Aydınlanma Çağı ortamında kök salmaya başladı.

  • Şiddeti görev terörü meşru bilenler

    Şiddeti görev terörü meşru bilenler

    Küresel bir tehdit haline gelen şiddete dayalı cihat fikri İslam’ın “barış dini” argümanlarını giderek zayıflatırken, yaşanan radikalleşmeye de İslam coğrafyasından henüz güçlü bir itiraz yükselmiyor.

    Bir araç olarak şiddeti ‘meşrulaştıran’ cihadçı Selefî İslâm’ın giderek küresel bir tehdide dönüştüğü bir döneme girdik. Dayanaklarını İslâm’ın yorumlanışında olduğu kadar gerekçelendirmesini Batı’nın sömürgeci geçmişinin vebalinde de bulan bu şiddet yüklü ideolojinin son hedefi, Charlie Hebdo dergisindeki katliamda can verenler oldu. Batı’ya kendi Müslüman vatandaşları eliyle taşınan bu ideoloji, uzun süredir Batı’dan da ziyade Müslüman coğrafyada onbinlerce insanın canına mal oluyor. Hz. Muhammed’in dönemine öykünen Selefîliğin barışçı varoluş biçimlerinden ayrılan cihatçı Selefîzm mefhumu da aslında yeni değil. Siyasal İslâm, “cihat” kavramını, şiddeti araç olarak algılayan biçimleriyle birlikte epeyce bir süredir İslâm coğrafyasında hüküm sürmekte. Dini tartışmalar ve yorumlar haddimizi aşar. Bu sebeple bu yazının amacı, siyasi ve ideolojik bir tarihsel çizelgeyi derlemek.

    19. yüzyılda İslâm modernizminin uyanışında etkili olan Cemaleddin el Afgani, Batı’nın değerleri ve belirleyiciliğine karşı siyasi dayanışmayı içeren Pan-İslâmcı bir hareketi salık vermişti. Siyasal İslâmcı gelenek içinde yerini alan örgütlenmelerin büyük kısmı, İslâmi hükümet biçimleri kurmak amacıyla şiddet yanlısı cihadı salık vermiyor. Cihadı bir ‘iç mücadele’ olarak algılayanı da var, ‘dışarıya karşı bir savunma savaşı’ olarak da… Siyasal İslâm araştırmacılarına göre İslâm modernleşmesinde şiddeti ‘haklı bir vasıta’ olarak algılayan en güçlü iki damar bulunuyor. Bunlardan biri 20. yüzyılda Mısır’da sömürgeciliğe karşı Darü’l-İslâm’ı (İslâm toprakları ve ümmeti) savunan bayrak haline gelmiş Müslüman Kardeşler (İhvan). Diğeri ise köklerini İbn Teymiyye (1263-1328) ile Muhammed Ibn Abd el Wahab’da bulan (1703-1792) ve ‘cihat’ mefhumunu hem bireysel ve ahlaki bir görev hem de kollektif ve siyasi bir yükümlülük olarak algılayan cihatçı Selefîlik/Vahhabilik.

    Siyasal İslâm araştırmacılarının “dindar-milliyetçi” diye tanımladığı İhvan’ın önde gelen düşünürlerinden biri Mısırlı sosyolog Seyyid Kutb (1906-1966). Kutb, 1930’lu yıllarda Filistin’deki Yahudi varlığına verdikleri destek yüzünden İngilizlere düşman olan, 1940’larda Pakistan’ın kurulmasında büyük rolü bulunan İslâm Cemaati’nin kurucusu Ebulula Mevdudi’den etkilenerek sosyalizm, kapitalizm ve komünizm gibi ideolojilerle hesaplaşan ve Kuran’ı salt dini değil sosyal ve ideolojik bir metin olarak yeniden ‘keşfeden’ bir isim. Rejimin işkencelerinden geçtikten sonra 1966’daki idamına kadar sunduğu düşüncelerin asli unsurları ‘Cahiliye-Hakimiye’ (İslâm öncesi toplumların durumu-Allah’ın nizamı) ve ‘cihat’ mefhumuydu. Kutb’un ‘cihat’ının kapsamında terör ve şiddet de vardı. “Allah’ın egemenliğini gasp etmiş iç ve dış düşmanlara karşı kalıcı bir devrim için proaktif bir tutumu” salık verdi.

    1970’lerin siyasal İslâmcıları Arap alemindeki rejimleri devirmek ve yerlerine İslâm devletleri kurmakta başarısız olurken, 1980’li yıllarda cihatçı Selefîliğin temelleri Sovyetler Birliği’nin 1979’da Afganistan’ı işgali vesilesiyle atıldı. Ana akım İslâmi ulema, Körfez’deki Sünni/Vahhabi monarşileri ile Amerikan yönetiminin Sovyetler’e karşı ‘yeşil kuşak’ için seferber olması eşliğinde mücahitler Afganistan’ın yolunu tuttu. Hedefleri, Darü’l-İslâm’ın korunmasıydı. Bu seferberlikte fetvalarıyla etkili olan isim ise Filistin asıllı Abdullah Azzam oldu. Azzam, el Kaide’nin kurucusu Usame bin Ladin’in ‘akıl hocası’ ve örgütü birlikte kurdukları isimdi. Leşker-i Taiba’nın da kurucusu olan Azzam, 1989’da Pakistan’da öldürüldü. Fikirleri ‘küresel cihadizmin’ temellerini attı. Afganistan cihatçılar için sığınılacak bir liman ve eğitim üssü haline geldi.

    1979 aynı zamanda İran’da İslâm Devrimi’nin gerçekleştiği yıldı. Seküler ve otokratik Şah’ı deviren Şiiler, Sünni dünyada geniş destek gördüler. Sünniler bu devrimi ‘İslâm adına bir zafer’ hanesine yazdı. İran, İslâm Devrimi’ni, ‘ulus devlet’ tahayyülü içinde tutsa da siyasal İslâmcılar üzerinde etkisi büyük oldu.

    Şiddeti görev terörü meşru bilenler
    Dönüm noktası Afganistan Sovyetler Birliği’nin 1979’da Afganistan’ı işgaline karşı savaşan ve bu ülkeyi eğitim üssü haline getiren mücahitler, 1989’da Sovyetler’I hezimete uğrattıktan sonra küresel cihadı başka ülkelerde de sürdürdüler. 1998’de “Haçlılara ve Yahudilere karşı cihat için dünya islamî cephesi”ni açtıklarını ilan eden El Kaide liderleri Bin Ladin ve Ayman el Zevahiri’nin (üstte) topyekûn savaş ilanı ABD topraklarındaki 11 Eylül 2001 saldırılarıyla geldi (altta).
    Şiddeti görev terörü meşru bilenler

    Ama Sünni alem açısından siyasal İslâm’ın asıl zaferi Sovyetler’in 1989’da Afganistan’da hezimete uğrayıp geri çekilmesiydi. Ardından içsavaş süreci Taliban rejimiyle sonuçlanırken, mücahitlerin Afganistan’dan ayrılıp küresel cihadı yürütebilecekleri coğrafyalar sıradaydı. Bin Ladin ve el Zevahiri’nin Vahhabizmi, Kutb’un çok uluslu cihatçılığıyla dönüştü. 1990’lı yıllarda Mısır’da turistlere yönelik terör saldırıları, Libya’da Kaddafi rejimiyle çatışmalar, Cezayir’de selefî cihatçı FİS’in sandık zaferinin ordu tarafından gasp edilmesi üzerine silahlı kanadı GIA ile kanlı bir içsavaş yaşandı. Sırp faşizminin kurbanı olmuş Sufi Müslüman nüfusun yaşadığı Bosna, Avrupa içine cihat davasının taşındığı ülke olurken, Asya’da Tacikistan, Keşmir, Kafkasya’da ve Çeçenya’da ‘cihat davası’ tetiklenmeye çalışıldı.

    1990’lı yıllarda, şiddet yanlısı siyasal İslâmcı militanlığın okları Batı’ya dönecekti. Batı’ya duyulan öfke ve kin, 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgalinde Suudi Arabistan topraklarının ABD’nin operasyon üssü haline gelmesiyle pekişti. Kutsal mekanları ‘kirleten’ ABD varlığı Amerika’yı Bin Ladin’in hedefi kıldı. Böylece ‘uzak düşman’a karşı küresel cihatçı Selefî hareket şekillendi. 1998’de Bin Ladin ve Ayman el Zevahiri’nin ‘Haçlılara ve Yahudilere karşı cihat için dünya İslâmi cephesi’ bir deklarasyonla açılırken, ilk hedef ABD’nin Kenya ve Tanzanya’daki büyükelçilikleri oldu. Topyekün savaşın ilanı ise 11 Eylül 2011’de yolcu uçaklarını intihar bombalarına dönüştüren ve 3 bin insanın canını alan New York’taki İkiz Kuleler ile Washington D.C.’deki Pentagon saldırıları ile geldi. Ve Amerika’da iktidara geleli henüz bir yıl geçmemiş olan George W. Bush liderliğindeki neocon siyasi heyetin şiddetli reaksiyonu küresel cihatçı Selefîliği günümüze taşıyan rotayı belirledi.

    Şiddeti görev terörü meşru bilenler
    Afrika’dan Avrupa’ya El Kaide, küresel savaş ilan ettikten sonra birçok ülkede binlerce kişinin öldüğü saldırılara imza attı. 1998’de ABD’nin Kenya’daki Nairobi Büyükelçiliği’ne yapılan saldırı ile, 2004’te Madrid’de trenlerin ve tren istasyonlarının bombalanması eylemi bu kanlı saldırılardan yalnızca ikisiydi.
    Şiddeti görev terörü meşru bilenler

    ABD ve ‘gönüllü’ müttefikleri bir ay içinde Afganistan’ı işgal edip el Kaide’ye sığınma sağlayan Taliban rejimini devirdiler. El Kaide’nin yanıtları 2002’deki Bali ve 2003’teki Casablanca saldırılarıyla gelirken, Amerikan yönetimi cepheyi Irak işgaliyle genişletti. Saddam Hüseyin’in ‘işini’ düzmece kitle imha silahları ve El Kaide ile işbirliği gerekçeleriyle bitirirken, aslında yaptıkları El Kaide’nin damgasını vuracağı bir Ortadoğu cephesi açmak oldu. Bush yönetiminin ‘terörle küresel savaş’ adı altında uyguladığı politikalar, yapılan katliamlar ve işkenceler Batı’nın evrensel değerlerinin altını oyarken, siyasal İslâm’ın sömürgecilik döneminden kalma ‘mağduriyet psikolojisi’ ile ‘adalet için hesap sorma’ güdüsü kamçılanıyordu.

    Irak’taki Amerikan işgali en çok da yeni kuşak cihatçıların yolunu açtı. Ürdünlü Ebu Musab el Zerkavi, bugünkü Irak Şam İslâm Devleti’nin (IŞİD) temellerini oluşturan Irak El Kaidesi’ni kurup direnişe geçerken, dünya rehin alınan Batılıların kafalarının kesilme görüntüleriyle şaşkına döndü. İroniktir ki benzeri bir şaşkınlık Bush yönetiminin Irak işgalindeki mezalimini yansıtan Ebu Graib hapishanesindeki işkence görüntülerinin ortaya çıkmasıyla yaşanacaktı. Irak’ta el Kaide ile mücadeleye Şii ve Sünniler arasındaki tarihsel husumetin mezhep savaşına dönüşmesi eklenirken, asıl kurbanlar hep Müslümanlar olacaktı. Bu arada El Kaide, Afganistan işgaliyle zayıflamışken, Batı’da 2004’te Madrid, 2005’te Londra ve Amman saldırılarıyla daha sınırlı yanıtlar veriyordu. Zerkavi 2006’da Amerikan hava saldırısında öldürülürken, ABD Sünni aşiretlerden oluşturulan Uyanış Konseyleri ile Irak el Kaidesi’nin hareket yeteneğini sınırlandırmıştı. Bir sonraki sefere kadar…

    Irak’ta Amerikan militarizmiyle ve nüfusun çoğunluğunu oluşturan Şiiler ve en güçlü destekçisi İran’ın da etkisiyle kısmen ‘teskin edilen’ süreçte 2000’lerin son beş yılında el Kaide Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya uzanan coğrafyaya ağını örmekteydi. Suudi ve Yemenli Cihatçılar Arabistan Yarımadası’ndaki El Kaide’yi kurdular. Cezayir’deki cihatçı Selefîler Mağrib’deki El Kaide’yi kurarak faaliyetlerini Sahra altına, Mali’ye kadar taşıdı. Nijerya’daki Boko Haram gibi yerel gruplarla ittifaklar oluşturdular. Somali’deki cihatçı Selefî El Şebab, Afrika Boynuzu’nu küresel cihat cephesine kattı, 2010’dan itibaren fiili olarak el Kaide ile ittifaka girişti.

    Şiddeti görev terörü meşru bilenler
    Son kurban Japon rehine Birçok vahşi eyleme imza atan IŞİD’in son kurbanı Japon rehine Haruna Yakawa (sağda) oldu. Dergimiz yayına hazırlandığı sırada IŞİD’in elindeki diğer Japon rehine Kenji Goto’yu (solda) kurtarmak için girişimler sürüyordu.

    2010 sonu ve 2011 başlarında başlayan Arap isyanları dalgası ise işleri kısa süreliğine karıştırdı. Tunus’ta fitili ateşlenen, Mısır, Libya ve Yemen’de iktidarların devrilmesiyle yaşanan kırılmaların ne anlama geldiği çözülmeye çabalanırken, Usame Bin Ladin, 2011 Mayıs’ında ABD’nin Pakistan’daki operasyonuyla öldürüldü. El Kaide’nin bocalamalar yaşadığı bu dönem, bu şiddet ideolojisiyle arasına mesafe koymaya çalışan İhvan temelli siyasal İslâmcı projenin Mısır’da aldığı yenilgi, Suriye ayağında ise batağa saplanmayla birleşince küresel cihatçı gündem bambaşka bir boyuta taşındı. Suriye kısa sürede cihatçı militanlığın işgaline uğrayan, İran ile ittifakı nedeniyle Batı’nın örtülü savaşının hedefi olan bir memleket haline geldi. El Kaide için artık yeni bir alan açılmıştı.

    Irak El Kaidesi, 2011’den bu yana Suriye’ye sirayet edip 2013 yılında Ebu Bekir el Bağdadi liderliğinde IŞİD halini alırken, 2014’te bu kez El Kaide’nin ana gövdesiyle rekabet ortaya çıktı. IŞİD kanlı eylemleriyle dünyada nam salar, el Kaide lideri Zevahiri’yi bile eleştirel bir tutum almaya zorlarken, 2014 Haziran’ında Amerika’nın Irak’ta Uyanış Konseyleri aracılığıyla dindirdiğini zannettiği Sünni damarla birleşerek Musul kentini ele geçirdi. Bağdadi, Irak ve Suriye’de Hırvatistan büyüklüğündeki bir coğrafyada halifelik ilan ederek, El Kaide’nin kuruluş hedeflerinden birisini hayata geçirir hale geldi.

    Bugün cihatçı Selefîler, ‘yerel düşmanlara’ karşı Ortadoğu’nun göbeğinde hilafet yönetimi kurmayı başarmış durumda. Diğer yandan Paris’teki Charlie Hebdo saldırılarını üstlenen Yemen El Kaidesi örneğindeki gibi savaşımı ‘uzak düşmanların’ topraklarına taşımayı da başardılar. Şiddete dayalı cihat fikri sadece Ortadoğu değil; IŞİD’in Hollywoodvari kafa kesme veya intihar saldırısı prodüksiyonları, şarkılar, kahramanlık şiirleri, şehitlik övgüleri içeren yazılı yahut görsel internet teknolojisi aracılığıyla, Batı’da entegrasyon sorunları yaşayan Müslüman topluluklar için çekim kaynağı. Siyasal İslâmcılık Müslümanların zihninde sadece Ortadoğu’da verilen bir savaş değil, Avrupa’daki diaspora toplumlarında, gettolarda açılan cephede şekilleniyor. Ve yaşanan radikalleşme karşısında İslâm’ın ‘barış dini’ argümanları giderek zayıflıyor. Seyyid Kutb’un ‘terör ve şiddeti de içeren proaktif cihat’ına karşı İslâm coğrafyasından güçlü bir itiraz ise henüz yükselmiyor.

  • Halifelerin marifetleri…

    Halifelerin marifetleri…

    Sultan I. Ahmed’e ithaf edilen Vâkı’a-nâme-i Veysî Efendi ve Târih-i Sâf-Tuhfetü’l-Ahbab adlı kitaplar, özellikle Müslümanların tarihindeki kara sayfalara ve ümmeti temsil eden kimi halifelerin yaptıkları zulümlere dikkati çekiyor.

    Hemen 17. yüzyılın başında, 1603’te beklenmedik bir padişah ölümü (III. Mehmed) ve bir cülus (I. Ahmed) yaşandı. Ölenin cenaze namazını kılanlarla, tahta oturan çocuğun önünde eğilip biat edenler arasında ola ki tanışıklıkları olmayan iki kadı, Veysî Efendi ile Bostanzâde Yahya Efendi de vardı. İki yazar da tarihten ders alsın diye Sultan Ahmed’e ithafen birer eser yazdılar. Alaşehirli Veysî’nin (öl. 1628) eseri Vâkı’a-nâme-i Veysî Efendi, Tireli Bostanzâde Yahya Efendi’ninki (ölm. 1639) Târih-i Sâf-Tuhfetü’l-Ahbab’dır.

    Hâb-nâme-i Veysî (*) adıy- la da bilinen ilk eseri, yazarı bir düş sahnesi kurgulayıp anlatmışsa da ayan beyan tarih gerçeklerini yansıtır. Veysî, yazar aktarımı ustalığıyla toy padişaha bir öğüt kitapçığı sunarken, “Boşuna ümitlenip böbürlenme, senin saltanatın da farklı olmayacak” mesajı vermek istemiştir.

    Kitaptaki anlatıcı İskender-i Zülkarkeyn, bir bahçede yüksek bir tahtta, sağında solun da Osmanoğullarının önceki sultanları oturmuştur. İskender, zamanın padişahı Ahmed’e, âlemin eşkıya zulmünden kavrulduğu, her tarafın yakılıp yıkıldığı bir zamanda tahta oturmasını talihsizliğine vererek dil kavgasının yerini kılıç ve mızrağın aldığını, eşkıyanın çoğaldığını, zaten dünyanın hiçbir padişah zamanında bahtiyarlık görmediğini, adalet kurulamadığı için ahalinin de zulümden ezildiğini belirtir ve “Sen de bahtsız bir zamanda tahta oturdun” der.

    Halifelerin marifetleri...
    Sufi mistik yazar ve şair Hallâc-ı Mansûr’un, Abbâsî Halifesi Muktedir Billâh’ın emriyle idamı, 922. Zındıklıkla suçlanan Mansûr önce kırbaçlanmış, burnu, kolları ve ayakları kesildikten sonra idam edilmişti.

    Padişah cevap olarak, büyükbabası Sultan III. Murad’ın doğuya batıya ordular gönderdiğini ama israf, rezalet ve yolsuzlukların önlenemediğini, tahtın da kendisine böyle bir zamanda nasip olduğunu söyler. Zülkarneyn, “Hayıflanma. Kötülükler zamanında yüz gösterdi sanılsa da doğrusu şu: Dünya, dönmeye başladığından beri hiçbir padişah zamanında mamur olmadı” diyerek, Hz Âdem ve Havva’dan başlayan uzun ve ayrıntılı bir “kötülükler, zulümler, cinayetler” tarihi anlatır. İslâm tarihi evrelerine dair kimi pasajlar şöyledir:

    • Beş yüzyıllık cahiliye devrinde ayrılık şeraresinden iki bölük olan kabilelerinin, kırk yıllık savaş ve vuruşta, Arap toprağına kılıçların saçtığı kanla gül rengi deriye döndüğünde; yahut her birinin bir puta, dağa taşa, suya tapma aymazlığından Hz. Peygamber kurtarırken Ensar ve Muhacir pençelerinin düşman kanından mercan pençesine döndüğünde veya Resullerin Efendisi sonsuzluk âlemine yürüyüp Hz. Ebubekir’in halifeliğinde yalancı peygamberlere savaş açılıp din düşmanlarının ölülerinden yılan, karınca, kuş ve vahşi hayvanlara ziyafetler verildiğinde mi âlem mamurdu?

    Halifelerin marifetleri...
    Vâkı’a-nâme-i Veysî Efendi ve Târih-i Sâf-Tuhfetü’l- Ahbab adlı eserlerin nadir yazma örnekleri.

    • Hz. Ömer’in halifeliğinde İran’a, Turan’a, Hind’e, Ye- men’e, Mısır’a, Mağrib’e bölük bölük asker gönderilirken kendisinin kölesi tarafından zehirli hançerle öldürülüp üç gün imamsız kaldığında mı dünya mağmurdu yoksa Hz. Osman’ın halifeliğinde aşağılık Ümeyyeoğullarının peygamber evinin yanındaki halifeliği kırk gün kuşatıp Kur’an okuyan Hz. Osman’ın başını gövdesinden ayırıp kanıyla Allah kelâmının yapraklarını kırmızı lâleye çevirdiklerinde veya Allah’ın Aslanı Hz. Ali’nin Cemel’de, Haricilerle ve Muaviye ile savaşlarda elli binden fazla sahabenin yüz binden fazla Allah kulunun şehit veya helâk olduğu, hilafet kaftanının Hz. Ali’nin omzundan alınıp Muaviye’ye giydirildiği ya da aşağılık Şamlıların ve Emevi sefillerinin Ali-oğullarına nice zulümleri reva gördükleri, Mısır’daki Şii katliamında Nil’in şarap rengine döndüğü, Yezid’e tapanların Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’i ve onca masumu, kılıçlarına azık ettikleri zaman mı yeryüzü mamurdu?

    Halifelerin marifetleri...
    Halifelerin marifetleri...
    Vâkı’a-nâme-i Veysî Efendi ve Târih-i Sâf-Tuhfetü’l- Ahbab adlı eserlerin nadir yazma örnekleri.

    • Emevi halifelerinden Ömer bin Abdülaziz dışındakilerin fesatlıkları, Hz. Peygamber’in vasiyetine hutbelerde söve söve Müslümanları Cuma’dan ve cemaatten soğuttukları, Medine’deki evini yağmalayıp, Müslümanları katledip iffetli kadınlara tecavüz edenleri ödüllendirdikleri, Velid bin Yezid bin Abdülmelik’in bir eğlence meclisinde kulağına ezan sesi gelince cariyelerinin önünde cima ettiği, şarkıcıya hadi imam ol deyip meclistekilere de şarapla abdest aldırıp hilafet kaftanı giydirdiği cariyeye imamlık ettirip namaz kıldırdıktan sonra onunla mihrabın önünde bir daha cima ettiği zamanda mı âlem mamurdu?

    Halifelerin marifetleri...
    Kerbela Olayı’nda Haris’in, Müslim’in çocuklarını öldürmesini tasvir eden minyatür.

    • Dinsiz Haccac’ın dünyanın zulme boyandığı o devirde huzurunda iki yüz yirmi bin Müslümanı katlettirip savaşlarda öldürülenlerin, zindanlara atılanların sayısı bilinmezken Ebu Kabîs dağına mancınık kurup Kâbe’yi tahrip ettiğinde mi âlem mamurdu? Veya hilafet Abbasoğullarına geçtiğinde Halife Memun’un İmam Hanbel’i hapsettirdiğinde, Halife Mutasım’ın bilginleri Kur’an yaratık mıdır sınavından geçirirken kırbaçlattığı, kırk yıl her tarafta Müslümanlara işkence edildiği, Halife Ebu Cafer’in İmam Ebu Hanife’yi hapsettirdiğinde mi âlem mamur idi?

    • Alçak vezir Alkamî’nin Hülâgu’yu Bağdat’ı zapta çağırması üzerine Tatar ordusu kent kapısına dayanınca Halifeyi ve hanedanını meydana çıkartıp katlettirdiği, Tatar askerlerinin iffetli kadınların ırzına geçtikleri, üç yüz yetmiş bin Müslümanın kellelerinden yeryüzünün bostan bozuntusuna döndüğünde mi âlem mamur idi?

    • Fatimî halifesi sapkın Hâkim-biemrilulah’ın çarşı pazar denetlerken suçlu gördüğü esnafı, yanındaki minare boylu ifrit zenciye herkesin önünde livata ettirirken mi dünya mâmur idi?

    • Veyahut kan dökücü Cengiz’in İran’da ve Turan’da, hayasızlardan ve kadınlardan başka kimse kalmamışken, bura kadınlarının karnında inci bitermiş safsatasıyla bir günde yirmi bin kadının göğsü yarıldığında mı bu âlem mamurdu?

    Veysî, Vakı’a-nâme’nin sonunda, “Bunlarda padişahların günahı yoktur, hepsi kulların fesatlığındandır” diyor ve dinlediği bu ibret kıssalarını yazıya döküp padişaha sunacağı sözünü verdiği sırada sabah horozu ötüp âlemi uyandırır.

    Yahya Efendi’nin Târih-i Sâf’ı (**) ise bir tevârih örgüsündedir. Ulema ailesi Bostanzâdelerden Kazasker Yahya Efendi, 1616’da I. Ahmed’e sunduğu eserinde İslâm coğrafyasından 300 dolayında halife ve hükümdarı, 15 ayrı hanedan başlığında tanıtmış: Emevi, Abbasi, Endülüs, Fâtimî halifeleri, Saffarîye, Sâmânoğulları, Büveyhîler, Gazneliler, Selçuklular, Karaman (Anadolu) Selçukluları, Havarizm Devleti, Atabegler, Eyyübiler Türkmen (Memlûk) Devleti. Yahya Efendi her halife ve hükümdarı anlatırken hak adalet kadar zulümlere değinmekten de çekinmemiş:

    “Çok zina eden, babasıyla yatmış cariyelerle onların babasından doğurdukları kızlarla yatan, sarhoş ve cünüpken koynundaki odalığa halifelik cübbesi giydirip cami imamlığı yaptıran II. Velid’i, Saltanat işlerini sevgili cariyesine bırakan II. Yezid’i,

    Emevi soylu 90 kişiyi ziyafet sofrasında katlettiren, Şam’da gömülü halifeleri mezarlarından çıkarttırıp astıran Abbasi halifesi Seffah’ı,

    Kendisini halife yapıp uğruna 600 bin insan öldüren Ebu Müslim’i öldürten, İmam-ı Azâm’ı zehirleten, Mansur’u,

    Ayyaş halife Mehdî’ye ve torunu yine ayyaş ve güzellerle vakit geçiren Emin’i,

    İmam Ahmed bin Hanbel’i meydan dayağına çeken, mutfağında her gün bin altın değerinde yemek pişirilen, uşakları altın kuşaklı Rum oğlanları olan, içki sofrasından kalkmayan Mu’tasım’ı,

    Hz. Ali soyuna buğuz güdüp, türbelerini yıktıran, hepsiyle yatıp kalktığı dört bin odalığı olan, sürekli şarap içen, oğlu Müstansır tarafından içki sofrasında öldürülen Câfer’i,

    Askerlerin oyuncağı olan, çırılçıplak soyulup dövülerek halifelikten istifa ettirilip zindana atılan Mu’tez’i,

    Suçluları diri diri gömdüren Mutezid’i,

    Başkent Bağdat’ı kendi askerlerine yağmalatan Râzi-billah’ı açık açık anlatmış.

    Her iki yazarın sıraladığı örnekler bugünkü İslâm coğrafyasına dünün mirasıdır. İslâmiyet’in barış miras almadığı gibi “barış”ı egemen kılamadığı da açık.

    GAZA ÖYKÜLERİNDEN CİHAD ÇAĞRILARINA

    Boyun uçurma ve kafir kesme kültürü

    Günümüzde giderek kabaran bir insanlık tehdidi, her bombayı, mermiyi bir “Allahü ekber”! nidasıyla atmak. Öldürücüler bu emri Tanrı’dan aldıklarını haykırırken, cinayet, suikast, yıkım, ölüm faturaları da İslâmiyete kesiliyor. Bunlara destek veren güçler elbette var. Ama, asıp kesmenin sevap olduğunu anlatan, Dört Halife, Muaviye-Yezid savaşımlarını özendiren yayınlar, inanç ve saplantılarını aşamayanları besleyen yüzlerce yıllık bir gazâ literatürü de mevcut.

    Halifelerin marifetleri...

    Bunlar dünlerde cami kapılarında, Namaz Hocası, İlmihâl, Mevlid-i şerif kitapçıkları yanında ve onlardan çok satılırdı. Bugün daha çok basılıyor olmalı. Hz. Ali Gazveleri: Haverzemin Cengi, Yılanlı Kale Hayber Kalesi, Cemel Cengi Kubbe-i Mıknatıs Cengi, Kan Kalesi, Berber Kalesi, Billur Azam Cengi, Ejder Kalesi, Şeddat Cengi, Hz. Ali Kıyamcılara Karşı, Hazreti Aliye Meydan Okuyan Kız, Hz. Ali ve Hayberli Sihirbazın İntikamı, Hz. Alinin Hilâfeti ve Hazreti Osmanın Kanlı Gömleği, Hazreti Ali- Yezit Muaviye Cengi, Hazreti Ali Devler Mağarasında, Hamza Pehlivan ile Mâlike Ejder Cengi Hazreti Hamzanın Kahramanlığı, Kesik Başın İntikamı Hz. Hasan, Hüseyin ve Muhammed Hanefi’nin Üç yol Cengi, Muhammed Hanefi’nin İntikamı, Hazreti Süleyman İle Zaloğlu Rüstem, Kerbi Gazi, Peygamber Orduları İstanbul Kapılarında. Sıffin Muharebesi, Eba Müslim, Kara Cellat, Kerbelânın Öcü, Ölüm Kalesi, Nemrud Kalesi…

    Dünlerde en çok, Vakidî’nin Fütûhü’ş-Şam’ından alınıp köpürtülen, olağanüstü asıp kesme öyküleri anlatılan bu kitapçıklar, kasaba çarşılarındaki iş durgunluğunda üçü beşi bir araya gelen esnaf arasında ve kahvelerde sesli okunur, ilkokul-ortaokul çocuklarının çantalarından eksik olmaz; okuryazar köylüler de söğüt gölgesinde okurlardı.

    Kitapların ortak kurgusu kâfir kesmek, öteki dinlerden olanları boynunu uçurarak öldürmektir.