Kategori: Siyasi Tarih

  • Nas Değil Us

    Nas Değil Us


    yıl 1922… tbmm ve hükümeti, mudanya mütarekesi’nin ardından gerçekle yüzleşir: yıllardır seferber yaşayan anadolu halkının ekonomik gücü tükenmiştir. fiilen savaş alanı olan anadolu toprakları yanmış, yıkılmıştır. ekilebilen araziler kullanılmaz duruma gelmiş, yerleşim alanlarının çoğu yok olmuştur. ülke, meslek sahibi pek çok insanını yitirmiştir… topraklarını emperyalizmin kıskacından kurtarmanın bedelidir bunlar. gelecek kuşaklar da aynı bedeli ödemesin diye kollarını sıvar yeni türkiye’nin yöneticileri. bir kış günü iktisat kongresi toplanır…

    İktisat Kongresi Düşüncesi Gazi’ye Ulaşıyor
    Kongre’nin düşün babası dönemin İktisat Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’tur. Arkadaşlarıyla işgalden arındırılan bölgede inceleme yapar. Meclis vermiştir bu görevi onlara. Adım adım tanık olurlar yıkıma. Genç iktisat bakanı, yıkıntılar arasında hoplaya hoplaya yürürken “Bu ekonomi nasıl toparlanacak?” diye sorar kendine… Daha 16 yaşında gazete makalesinde iktisat=ihtiyaç saptamasını yapan Bozkurt,1 soruyu kendisi yanıtlar: Kurtuluş, ekonomik unsurların tanışması ve tartışmasıyla mümkündür, der. Sorunu çiftçinin üvendiresi, sanatkârın çekici çözmelidir ona göre. İzmir’de telgrafhaneye koşar. Çankaya’yı arayalım, der. Tarih yaprakları 21 Kasım 1922’yi göstermektedir. Madeni çubuk hareket eder, kısa ve uzun tıkırtılar birbirini izler…

    Iktisat_Kongresi_1) İzmir_İktisat_1
    17 Şubat 1923’te gerçekleştirilen Türkiye İktisat Kongresi’nde 1.135 temsilci ve dört bini aşkın izleyici hazır bulunmuştur.

    “Memleketin iktisadiyatı uzun senelerden beri unutulmuştur. İktisat unsurları dinlenmemiştir. Bu meslek adamlarını dinlemek ve onların dileklerine göre bir iktisat programı vücuda getirmek (…) lazımdır ve bu çok hayırlı olur.”2

    Mahmut Esat, Gazi’den açış konuşmasını yapmasını da ister. Yanıt olumludur. Bakan kolları sıvar, Türkiye’nin ekonomik unsurlarını çiftçi, sanayici, tüccar ve işçi olarak belirler. Kongre’ye bu sınıfların temsilcileri çağrılır.3

    Hazırlık süreci âdeta demokrasi şölenidir. Ülkenin dört yanında çiftçiler, işçiler, sanayiciler, tüccarlar temsilcilerini belirlemek için seçim yapar. Örneğin Erzurum, Konya, İzmir illeriyle Antalya, Eskişehir, Kayseri, Kütahya, Erzincan, Amasya livaları ve İnebolu, Tosya, Karaman gibi kazalardan toplam 250 üye ocak ayında belirlenir.4 Şubat ortasında pek çok temsilci İzmir’e ulaştığında kentte heyecan egemendir. Lozan’da barış görüşmelerinin kesildiği haberi bile gölge düşürememiştir geleceğini kurmak isteyenlerin heyecanına…

    Iktisat_Kongresi_2) Mahmut Esat Bozkurt 2
    Türkiye İktisat Kongresi’nin gerçekleşmesinde dönemin İktisat Bakanı Mahmut Esat Bozkurt önemli rol oynar.
    Iktisat_Kongresi_4) Gazi ve Kâzım Karabekir Basmane Garı’nda
    Gazi Mustafa Kemal ve Kâzım Karabekir Basmane Garı’nda.

    Kongre’den Beklentiler Nelerdir?
    Beklenti farklıdır. Örneğin Tan gazetesi mesleki ve ekonomik bir programın ortaya konmasını ister. Aydınlık’tan Şefik Hüsnü, tartışmalar köylü ve işçi sınıfının yararında düğümlenirse Türkiye kurtulur, der. İleri’den Feridun Fikri, girişim özgürlüğünün ve ticaret serbestisinin sağlanmasını, yerli sermayeye destek olunmasını, üretim kooperatifleri oluşturulmasını ister. Suphi Nuri’ye göre, ülkenin üretici-tüketici ve aracı unsurları, yarının Türkiye’sinden nasıl bir ekonomik idare bekliyor sorusu yanıtlanmalıdır.5 Kamuoyunda ve TBMM’de özgür eleştiri ortamı vardır. Meclis’te örneğin Ali Şükrü Bey’in başını çektiği muhalefet, Kongre’yi lüks diye tanımlar.6 Mahmut Esat’ı, izleyeceği iktisadi politikayı Meclis’e onaylatmadan, halktan ya da meslek sahiplerinden görüş almaya kalkmakla suçlar. Bakanın yanıtı ders niteliğindedir. Ekonomik unsurlar hükümete her zaman yol göstermelidir ve buna her zaman gereksinim vardır.7

    Iktisat_Kongresi_3) İstanbul gazetecileri
    İstanbul basınından gazeteciler… İktisat Kongresi’nden dönemin basınının beklentileri yayın çizgilerine göre farklılık göstermiştir.

    Kongre Çalışmaları Başlıyor
    17 Şubat 1923… 1.135 temsilci ve dört bini aşkın izleyici Kongre salonunda hazırdır. Kadın işçiler ve dinleyici locasındaki kadınlar yeni Türkiye’nin gelecek yüzüdür. Salondaki sessizliği otomobil düdüğü bozar. Gazi salondakileri selamlayarak yerine gelir gelmez Ertuğrul Mızıkası esas duruşa geçer. İstiklal Marşı’nı çalar ilk kez bir açılış töreninde… Ardından Gazi konuşmasını yapar. Onu Mahmut Esat ile Kâzım Karabekir’in konuşmaları izler.

    Mustafa Kemal Paşa ile Mahmut Esat’ın konuşmaları uyumludur. Her ikisi de Osmanlı Devleti’nin yıkılışını ekonomik nedenlere bağlar. Liberal ekonomi çökertmiştir devleti. Mustafa Kemal örneğin, Türkiye Devleti ve hükümeti artık yabancı sermayenin “jandarma”sı olmayacak, der.8 Jandarma devlet, ekonomik liberalizmi benimseyen devlettir.9 Mahmut Esat da Türkiye’nin liberal, sosyalist, komünist ya da devletçi ekolden yürümeyeceğini ama ülke gereksinimlerine göre var olan ekonomik sistemlerden yararlanacağını söyler. Tanımı, karma ekonomidir aslında.10 İkilinin dışa karşı mesajı da ortaktır. Lozan’da Türklerin ekonomik bağımsızlığını tanımak istemeyen emperyalistlere tam bağımsızlık vurgusu yapılır. Katılımcılar da o günden itibaren aynı amaçla çalışır.

    Iktisat_Kongresi_6) İzmir_İktisat_3
    Kongre’ye farklı meslek gruplarından temsilciler katıldı.
    Iktisat_Kongresi_5) Grupların Armaları Kaynak Gündüz Ökçün
    Grupların armaları.
    KAYNAK: GÜNDÜZ ÖKÇÜN

    Çiftçi, İşçi, Tüccar, Sanayici Grupları ve Kararları
    Salonda demokrasi egemendir. Kongre başkanı Kâzım Karabekir Paşa seçimle belirlenir. Her meslek grubu kendi grubunu oluşturur. Grup başkanları seçimle belirlenir. Gruplar ülke sorunlarını, çıkarlarını, gereksinimlerini ve hatta hükümete sunacakları çözüm önerilerini tartışarak belirler, raporlaştırır ve başkanlık makamına sunar. Grup kararları gerçekçidir, akılcıdır, çağdaş ve kalkınmış bir Türkiye özlemiyle yoğrulmuştur. Sanayi Grubu, örneğin koruyucu gümrük vergileri yoluyla sanayinin korunmasını, sanayicinin yasalarla teşvik edilmesini, ulaşım olanaklarının geliştirilmesini, kredi verecek bankaların açılmasını ister. Tüccar Grubu, tekelcilikle mücadele edilmesini, ipotek karşılığı kredi verilmesini, bir ana ticaret bankası açılmasını, iktisat eğitiminin yaygınlaştırılmasını, kömür üretiminin dış rekabetten korunmasını, haberleşme hizmetlerinde gecikmelerin önüne geçilmesini ister. Çiftçi Grubu, öncelikle Aşar Vergisi ile Reji kaldırılsın, der. Sonra tütün ekim ve ticaretinin serbest olmasını, tarımsal kredilerin düzene sokulmasını, hayvan hastalıklarıyla mücadele edilmesini, tarım alet ve makinelerinde standartlaşmaya gidilmesini, pratik tarım derslerinin okul programlarına konulmasını ister. İşçi Grubu’nun istekleri sosyal devletin gereğidir aslında. Çalışma saatlerinin sekiz saate indirilmesi, 12 yaşından küçüklerin çalıştırılmaması, gece çalışmalarına çift ücret ödenmesi, kaza ve hayat sigortasının sağlanması gibi pek çok dilek vardır. Özünde, “Devletim desteklerse emeğimi esirgemem” anlayışı egemendir grup kararlarında. Acaba Kongre’nin asıl metni olan Misak-ı İktisadi de benimsemiş midir bu düşünceyi?

    Misak-ı İktisadi ve Hayal Kırıklığı
    Ne yazık ki hayır… 4 Mart 1923’te duyurulan ve on iki maddeden oluşan metin, iktisattan çok ahlaki ve dinî özellikler taşır: Türkiye halkı, tahribat yapmaz; imar eder. Sarf ettiği eşyayı mümkün mertebe kendi yetiştirir. Çok çalışır. Ormanlarını evladı gibi sever. Mukaddesatına (…) mallarına karşı yapılan düşman fesat ve propagandalarından nefret eder. Hırsızlık, yalancılık, riya, tembellik büyük düşmanımız; taassuptan uzak dindarca dayanıklılık her şeyde esasımızdır. Türkler, irfan ve marifet âşığıdır. Kandil gününü kitap bayramı olarak kutlar…


    “iktisat andı neden iktisattan uzak düşmüştür? pek çok neden sayılabilir ancak temel neden demokratik bir tartışma ortamında kaleme alınmaması, kaleme alanın örneğin latin harfleri gibi devrimci düşünceye sahip olmamasıdır.”

    İktisat andı neden iktisattan uzak düşmüştür? Pek çok neden sayılabilir ancak temel neden demokratik bir tartışma ortamında kaleme alınmaması, kaleme alanın örneğin Latin harfleri gibi devrimci düşünceye sahip olmamasıdır. Kongre sekreteri Ahmet Hamdi Bey, metni Kâzım Karabekir Paşa’nın hazırladığını ve hazırlarken tartışmaya izin vermediğini şöyle açıklar:

    “…Yarattığı bu eserin kılına hiç kimseyi dokundurtmadı. Kendisi bu maddeleri bana dikte ettirdi; âdeta ordu kumandanının emir subayına talimat dikte ettirdiği gibi. Vakıa, itiraza kalktım; böyle misak olmaz dedim ama Paşa’ya dinletemedim…”11

    Kâzım Karabekir Paşa, Kongre’nin kapanış konuşmasında metnin ninnilerde, şiirlerde yer almasını istese de basında sert eleştirilir. Hüseyin Cahit örneğin, okurken acı acı gülümser: “Ne boş bir hülya.” der. Ahlaki kurallar yazılacaksa eğer, onun da önerisi vardır: “Türk Türk’ün gözünü oymayacaktır. Türk Türk’ün başarısını kıskanmayacaktır…”12 Necmettin Sadık’a (Sadak) göre İktisat Kongresi ansızın bir ahlak cemiyetine dönüşmüştür. Nasihatler kıymetlidir ancak bunları bulmak için 1.135 kişi toplamak gereksizdir.13 Suphi Nuri, on iki maddeden oluşan metni tekrar tekrar okur, ekonomiye dair tek kelime bulamaz. Yine de karamsar olmaz, bir sonraki kongreye inşallah…14 Hayal kırıklığının Mahmut Esat da farkındadır. Ama nezaketi elden bırakmaz, tek başına değil grup kararlarıyla değerlendirelim, der.15 


    “tbmm 1 nisan 1923 günü seçim kararı alır. 8 nisan’da mustafa kemal paşa ı. grup’un seçim beyannamesini yayımlar. ‘9 umde’ olarak anılan belge (c)halk partisi’nin programı olacaktır. mustafa kemal 9 umde’de misak-ı iktisadi’yi değil, grup kararları’nı esas alır. misak-ı iktisadi ise terakkiperver cumhuriyet fırkası’na ruh verir.”

    Iktisat_Kongresi_7) Akşam 8 Mart 1923 büyük
    Necmettin Sadık (Sadak) Akşam gazetesinde İktisat Kongresi’nin ansızın bir ahlak cemiyetine dönüştüğünü belirtiyor.

    Misak-ı İktisadi ve Yol Arkadaşlığı
    Grup Kararları ile Misak-ı İktisadi arasındaki zihniyet farkı önemli bir soruya yanıt olur: Barış döneminde sorunlara ülke gereksinimlerine uygun akılcı yanıtlar mı verilecektir? Yoksa nas, us’un önüne mi geçecektir.

    TBMM 1 Nisan 1923 günü seçim kararı alır. 8 Nisan’da Mustafa Kemal Paşa I. Grup’un seçim beyannamesini yayımlar. “9 Umde” olarak anılan belge (C)Halk Partisi’nin programı olacaktır. Mustafa Kemal 9 Umde’de Misak-ı İktisadi’yi değil, Grup Kararları’nı esas alır. Misak-ı İktisadi ise Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na ruh verir. İki parti arasındaki temel fark dinî duygulara saygılı olmak da değildir; Terakkipervercilerin yerinden yönetimi/ademimerkeziyeti savunmasıdır. Sonuç? Parti kapatılır. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal yol arkadaşlarını değiştirerek yoluna devam eder. Zira yol doğrudur, akılcıdır, yalnız bazı yol arkadaşlarının ufukları dardır. Mustafa Kemal’e göre yol arkadaşlığı ne midir? Ali Fuat Cebesoy 1923 yılında ona, “Senin yeni apôtreslerin [Fr. yoldaş, yol arkadaşı] kimdir?” diye sorduğunda bakın ne yanıt verir:

    “Benim apôtreslerim yoktur. Memleket ve millete kimler hizmet eder ve hizmet, liyakat ve kudretini gösterirlerse apôtres onlardır.”16  #

    DİPNOTLAR
    1  Hizmet, 8 Mart 1909; Şaduman Halıcı, Yeni Türkiye Devleti’nin Yapılanmasında Mahmut Esat Bozkurt, AAM, Ankara, 2004, s. 14, 205-239.
    2  TBMM ZC, D. 1, c. 27, s. 171.
    3  Hâkimiyet-i Milliye, 9 Ocak 1923, s. 4.
    Hâkimiyet-i Milliye, 19 Ocak 1923; 22 Ocak 1923, s. 3.
    5  Gündüz Ökçün, Türkiye İktisat Kongresi 1923-İzmir, Haberler-Belgeler-Yorumlar, AÜ SBF Yayınları, Ankara, 1971, s. 55.
    6  TBMM ZC, Devre 1, c. 27, s. 170-177.
    TBMM ZC, Devre 1, c. 27, s. 174-177.
    8  İktisad Esaslarımız: 17 Şubat 339 (1923): 3 Mart 339 (1923) Tarihine Kadar İzmir’de Toplanan İlk Türk İktisad Kongresinde Kabul Olunan Esaslar ve İrad Olunan Nutuklar, Anadolu Matbaası, İzmir, 1339 (1923), s. 62-66.
    9  Kemal Gözler, Devletin Genel Teorisi, Ekin Basım Yayın Dağıtım, Bursa, 2020, s. 29.
    10  İktisad Esaslarımız, s. 67-75.
    11  Ahmet Hamdi Başar’ın Hatıraları 1: Gazi Bana Çok Kızmış, yay. haz. M. Koraltürk, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2007, s. 152.
    12  Hüseyin Cahit (Yalçın), “Misak-ı İktisadi”, Tanin, 16 Mart 1923, s. 1.
    13  Necmettin Sadık (Sadak), “Ahlak mı İktisat mı?”, Akşam, 8 Mart 1923, s. 3.
    14  Suphi Nuri (İleri), “Misak-ı İktisadi”, İleri, 7 Mart 1923, s. 1.
    15  “İktisat Kongresi, Faideleri, Neticeleri”, Akşam, 25 Mart 1923, s. 3.
    16  Şerafettin Turan, Mustafa Kemal Atatürk, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2017, s. 410.
  • DİSK 58 Yaşında

    DİSK 58 Yaşında


    devrimci işçi sendikaları konfederasyonu (disk), 12 şubat 1967’de kuruldu. disk, 58 yıldır mücadele eden bir işçi örgütüdür. kurulduğu tarihten 12 eylül 1980 askerî darbesi’ne dek emek ve demokrasi mücadelesinde öne çıkan, 11 yıl yasaklandıktan sonra 1992’de yeniden yoluna devam eden disk’in tarihini, aynı zamanda yakın tarihimizden sayfalar olarak da okumak mümkün…

    Disk
    DİSK 1 Mayıs Mitingi, Taksim Meydanı, 1 Mayıs 1977.

    DİSK’in yayımladığı, 1967-1980 arasını kapsayan ve iki ciltten oluşan DİSK Tarihi kitaplarının editörü Prof. Dr. Aziz Çelik, DİSK’in kuruluş öyküsünü şu satırlarla dile getirir:

    DİSK-Logo

    “DİSK 13 Şubat 1967’de birdenbire kurulmadı. DİSK, Türkiye işçi sınıfı hareketinin uzun geçmişinin ve mücadelesinin birikimi üzerine ortaya çıktı. DİSK’in kuruluşu 1960’lardaki bir dizi gelişmenin sonucu olsa da arka planında Türkiye işçi sınıfı ve sendikal hareketinin 19. yüzyılın sonlarından itibaren ivmesi giderek yükselen birikimi ve deneyimi yatmaktadır. DİSK bu birikimden beslenmiş, bu birikim çeşitli yollarla DİSK’e akmıştır. DİSK, toplumsal muhalefetin 1960’larda başlayan hızlı ve dinamik yükselişine paralel olarak doğdu ve büyüdü.”

    Kökleri 1909 işçi hareketlerine, kısacık ömürleri ile 1946 sendikalarına dayanan emek örgütleri 1950’lerin başında çoğalarak, hak arama mücadelesinde deneyimler biriktirdi. 1948’de 50 bin kadar olan sendikalı işçi sayısı, 1960’ların başında 300 bini aşmıştı.

    DİSK’in Kuruluşundan Önce Yaşananlar
    DİSK’in kuruluşuna kadar işçi hareketinde yaşananlara kısaca değinelim. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ), 31 Temmuz 1952’de Ankara’da kuruldu. İşçilerin haklarını savunmak için verdikleri mücadele 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’nden sonra yükselirken 13 Şubat 1961’de, TÜRK-İŞ içindeki sendika başkanlarının da aralarında bulunduğu 12 sendikacı tarafından kurulan Türkiye İşçi Partisi (TİP), işçi hakları ve demokrasi mücadelesinde ön saflarda yer aldı. Sendikalar düşük ücretlere, kötü çalışma koşullarına karşı eylemler düzenledi. 25 Kasım 1961’de 5 bin Sümerbank işçisinin yalınayak yürüyüşü, 31 Aralık 1961’de binlerce işçinin katıldığı, işçi hareketinde bir kilometre taşı olan Saraçhane Mitingi, 3 Mayıs 1962’de 5 bine yakın işsizin Ulus Meydanı’ndan TBMM’ye yürüyüşü, 12-13 Ağustos 1962’de Yapı-İş Sendikası’nın Zonguldak-Ereğli mitingi, 28 Ocak 1963’te Kavel grevi, 10-12 Mart 1965’te Zonguldak Kozlu’da maden işçilerinin direnişi ve 31 Ocak 1966’da Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası grevi başta olmak üzere birçok grev, yürüyüş, gösteri ve miting gerçekleştirildi. İşçilerin hak arayış mücadeleleri artarak büyüyordu…

    Disk_1) Kurulus-01
    DİSK Kuruluş Kongresi, 12 Şubat 1967.

    DİSK Kuruluyor
    Bu yıllarda TÜRK-İŞ içinde görüş farklılıkları, gerilimler baş gösterdi. TİP’li sendikacılar, TÜRK-İŞ yönetimini, “İşveren ve hükümetle uysal ve uyumlu bir politika yürütmekle” eleştirirken, TÜRK-İŞ yönetimi de “Partiler üstü bir politika” yürüttüklerini savunuyordu. 1965 Kozlu Direnişi, Ekim 1965 Genel Seçimleri ve 1966 TÜRK-İŞ Genel Kurulu sonrasında büyük bir bölünme yaşandı. Maden-İş, Basın-İş, Lastik-İş ve Gıda-İş sendikaları tarafından 15 Temmuz 1966’da kurulan “Sendikalar Arası Dayanışma Anlaşması (SADA)” ile “muhalif” sendikalar arası dayanışma kuvvetlendi. TÜRK-İŞ’ten ayrılma kararı alan sendikaların da içinde olduğu 17 sendika, 14 Ocak 1967’de bir toplantı düzenleyerek yeni bir konfederasyon kurma kararı aldı ve adının “Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK)” olmasını oy birliği ile kararlaştırdı.


    “türk-iş’ten ayrılma kararı alan sendikaların da içinde olduğu 17 sendika, 14 ocak 1967’de bir toplantı düzenleyerek yeni bir konfederasyon kurma kararı aldı ve adının ‘türkiye devrimci işçi sendikaları konfederasyonu (disk)’ olmasını oy birliği ile kararlaştırdı.”

    DİSK’in kuruluş çalışmaları hızla sürdürüldü ve 12 Şubat 1967’de Çemberlitaş Şafak Sineması’nda DİSK Kuruluş Genel Kurulu yapıldı. DİSK, TÜRK-İŞ’ten ayrılma kararı alan Türkiye Maden-İş, Lastik-İş ve Basın-İş ile bağımsız Türkiye Gıda-İş ve Türk Maden-İş sendikaları tarafından kuruldu. Ertesi gün, 13 Şubat 1967’de DİSK kurucular heyeti topluca İstanbul Valiliği’ne giderek Vali Vefa Poyraz’a kuruluş evraklarını verdi.

    Disk_2) Sarachane
    İstanbul Saraçhane Mitingi, 31 Aralık 1961.

    1967’de yayımlanan DİSK Kuruluş Bildirisi, Ana Tüzüğü’nde, DİSK’in kökleri şu satırlarla anlatılmaktaydı:

    Disk_3) Kurulus-04
    DİSK kurucuları İstanbul Valiliği’nde, 13 Şubat 1967.

    “1946’da yeniden sendikalar kuran, sosyal adaletin gerçekleştirilmesi mücadelesinde 1961’de miting yaparak yeni bir aşamaya ulaşan, Anayasa ilkeleri uğruna kurşunlanan, coplanan, hapse atılan, yine de toplumcu mücadelesini bırakmayan; Bizler; Türk işçi sınıfının tüm çıkarları, hakları ve özgürlükleri ve de onuru için bir araya geldik.”

    “Üstünü Aratma, Gerisini Sendikana Bırak”
    DİSK tarihinde öne çıkan direnişlere, eylemlere ve olaylara gelince… DİSK’in ilk kitlesel eylemi, “İş Kanunu’nu protesto” için 24 Haziran 1967’de Ankara Tandoğan Meydanı’nda düzenlediği miting oldu. 15 Haziran 1967 tarihinde yapılan DİSK 1. Genel Kurulu’nda Kemal Türkler genel başkan seçildi. DİSK, 65 binin üstünde olan üye sayısını artırmak için örgütlenme çalışmalarına hız verdi. 1968 yılı bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de hareketliydi. Temmuz 1968’de Lastik-İş Sendikası Genel Başkanı Rıza Kuas, işçilerin aşağılandığı üst aramalarına karşı, “Üstünü Aratma, Gerisini Sendikana Bırak” eylemini başlattı ve eylem başarıyla sonuçlanarak işçilerin üstlerinin aramasına son verildi. Bu işçilerin kimlik mücadelesinde kazanılmış önemli bir adım oldu. İşçilerin en büyük sorunlarından biri olan “yetkili sendika” seçimleri için “referandum” uygulaması yine Lastik-İş’in 4 Temmuz 1968’de Derby Lastik Fabrikası’nda başlattığı işgal sonucu kazanıldı. 9 Eylül 1968’de Maden-İş üyesi işçilerce Kavel Kablo Fabrikası’nda başlatılan işgal, 11 Eylül’de anlaşmayla sonlandı. DİSK, mücadelesiyle kısa sürede büyüdü…

    Disk_4) Ustunu Aratma
    Lastik-İş Genel Başkanı Rıza Kuas imzalı “Üstünü Aratma” bildirisi…
    Disk_5) Derby 1968
    Derby Lastik Fabrikası işgali, İstanbul, Temmuz 1968.

    1969 ve 1970 yılları işçi eylemlerinin ülke çapında çoğaldığı yıllar oldu. 11 Ocak 1969’da Singer Fabrikası, Maden-İş üyesi işçiler tarafından işgal edildi. Çorum, Alpagut linyit işletmesinde çalışan maden işçileri 13 Haziran 1969 tarihinde ücretlerini alamadıkları için ocakların işletilmesine el koydu. Türk Demir Döküm Fabrikası’nda Maden-İş’e üye olan işçiler talepleri kabul edilmeyince 1 Ağustos 1969’da fabrikayı işgal etti. Maden-İş ile protokol imzalamasının ardından işçiler işbaşı yaptı. 1969’da Gamak Elektrik Motorları Fabrikası’nda, 1970’te Gislaved Lastik Fabrikası’nda çıkan olaylarda ise iki işçi yaşamını yitirdi.

    İki Uzun Gün…
    Haziran 1970’te “274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu”, sendikal özgürlüklere ve haklara karşı bir yasa olarak gündeme geldi. DİSK, 10 Haziran 1970’te bir basın açıklamasıyla yasaya karşı çıktığını duyurdu. Grev ve toplu sözleşme hakkını ortadan kaldıran, DİSK’i yok etmeyi amaçlayan yasaya karşı 15-16 Haziran’da eylem kararı alındı. İstanbul, Gebze ve Kocaeli’nde iki gün boyunca DİSK üyesi işçilerin fabrikalarda başlattığı oturma eylemleri, yürüyüşlerle devam etti. İkinci günün sonunda sıkıyönetim ilan edilen eylemlerde beş kişi hayatını kaybederken yüzlerce kişi gözaltına alındı.

    Disk_6) 15-16 Haziran-03
    15-16 Haziran 1970 işçi direnişi.
    1 Mayıs 1977-02
    1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı.

    DİSK’in örgütlü olduğu iş yerlerinin büyük kısmında üretim durduğu, 70 binin üzerinde işçinin sendikal hakları için direnişe geçtiği o iki günü, İşçilerin Haziranı kitabının yazarı Zafer Aydın, şöyle değerlendirmektedir:

    “15-16 Haziran 1970, iş yerlerinde işgal eylemleriyle vücut bulan, sendika seçme özgürlüğünü savunma hattının devamı ve bir üst aşamasıdır. İşçi sınıfının, 15-16 Haziran 1970’te büyük bir patlama biçiminde görünen eylemi, 60’lı yıllar boyunca yaşanan sosyal ve siyasal hareketlenmelerin hem ürünü hem de sonucudur.”

    Zor Yıllar
    Ülke tarihine “zor yıllar” olarak geçen, ekonomik ve siyasi olayların peş peşe yaşandığı 1970’li yıllar, DİSK’in de zor yılları oldu. 16 Eylül 1976’da Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) Yasası’na karşı başlayarak günlerce süren DGM Direnişi, DİSK’in 1970’lerde demokrasi mücadelesindeki eylemlerinden biri olarak tarihe geçti.

    Disk_8) Basturk-Turkler
    DİSK’in iki genel başkanı: Abdullah Baştürk ve
    Kemal Türkler (sağda)…
    FOTOĞRAF: DİSK ARŞİVİ

    1 Mayıs 1977’de, Taksim’de DİSK’in düzenlediği ve yüzbinlerce işçinin katıldığı kutlamalara yapılan saldırı sonucunda 37 emekçi öldürüldü. Bu katliam, emek ve demokrasi mücadelesinde bir kırılma noktası oldu. 27 Aralık 1977’de DİSK 6. Genel Kurulu’nda genel başkanlığa Abdullah Baştürk seçildi.

    DİSK, 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’nde 7 öğrencinin öldürülmesi sonrasında, 20 Mart’ta “Faşizme İhtar Eylemi” gerçekleştirdi. Bir saatlik iş bırakma eylemine yüzbinler katıldı. 1 Mayıs 1978 yine Taksim Meydanı’nda yüzbinlerin katılımıyla kutlandı. 1979 ve 1980 1 Mayıs’ları “yasaklı” olmasına karşı “yasaklar”, işçilerin alanlara çıkmasına engel olamadı. DİSK, Tariş ve Antbirlik direnişlerinin yaşandığı 1980 yılını yasaklar ve saldırılarla geçirdi. 22 Temmuz 1980’de Merter’de evinin önünde öldürülen DİSK kurucu başkanı ve Maden-İş Genel Başkanı Kemal Türkler, yüzbinlerin katıldığı bir törenle toprağa verildi.

    12 Eylül 1980 Askerî Darbesi ile DİSK ve üye sendikalar kapatılırken yöneticileri, temsilcileri sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmaya başladı. 1986’da sonuçlanan davada DİSK ve 28 üyesi sendika kapatılırken, 264 DİSK yöneticisine toplam 2053 yıl ceza verildi. Yönetici ve temsilcileri yıllarca hapsedilen, mal varlığına el konulduktan sonra, 1991’de Askerî Yargıtay’ın kararı bozmasıyla sanıklar beraat etti. DİSK ve üye sendikalar 1992’de faaliyetlerine yeniden başlayarak 1990’lı yılları örgütleme ve üye sayısını arttırma çalışmalarıyla geçirdi. DİSK, bugün 22 üye sendikasıyla emek ve demokrasi mücadelesine devam etmektedir… #

    KAYNAKÇA
    Aydın, Zafer, İşçilerin Haziranı: 15-16 Haziran 1970, Ayrıntı Yayınları, 2020.
    DİSK Tarihi 1967-1975, Cilt I, DİSK Yayınları, 2020.
    DİSK Tarihi 1975-1980, Cilt II, DİSK Yayınları, 2022.
  • İran İslam Devrimi

    İran İslam Devrimi


    batıcı monarşi iran’da ne yaptıysa islamcı teokrasi de yarım asra dayanmış ömründe, üstelik daha fazlasıyla onu yaptı ve o yüzden aynı tepkiyi görüyor. ortada içten içe çürümüş bir rejim var. “islam cumhuriyeti” adı altında içi boş, sadece mollalar ve onların bekçisi devrim muhafızları’ndan ibaret bir siyasi kabuk söz konusu. o eski islamcı-devrimci ruh ve motivasyondan da eser yok. humeyni için şah, “tağut”tu; şimdi suriye’yi ele geçirmiş sünni selefi-cihatçı islamcılık için de o ve halefleri “rafızi” ve hepsinin katli vacip!..

    İran Devrimi
    Ayetullah Humeyni dua ederken, 1975.

    1 Şubat 1979’da Fransa’dan İran’a havalanan uçakta Ayetullah Humeyni’yle bulunmuş az sayıda gazeteciden biri olan BBC muhabiri John Simpson ilginç bir anekdot aktarır.1 Gazeteciler uçak havalandıktan sonra sorularını sormak için Humeyni’nin yanına alınmışlardır fakat Humeyni, yöneltilen sorulara hiç aldırmaksızın camdan dışarı bakmaktadır. Nihayet bir Fransız muhabir Humeyni’nin dikkatini çekmeyi başarır ve ona sorar: “Şu an İran toprakları üzerindeyiz. Bunca yıllık sürgünden sonra ülkenize dönüyorsunuz. Duygularınız nelerdir?”

    Humeyni’nin cevabı kısa ve özdür:

    “Hiç.”

    Şah’ı ülkeden kaçırmış, 50 yıllık monarşiyi devirmiş, İran’ı bir İslami devrim eşiğine getirmiş adamın, yol açtığı muazzam tarihsel dönüm noktasında hissiyatı budur: Hiç…

    “Allah’ın Hükümeti”
    Humeyni’nin cevabı, İslam’ı siyasal hedef olarak önüne koymuş olmasıyla uyarlı, ustaca sergilenen bir strateji sayılabilir. Çünkü ona göre Kur’an-ı Kerim, insana her şeyi dışlayarak sadece Allah’ı sevmeyi emretmektedir. O yüzden ne birazdan ayak basacağı ülkeye ne de onu heyecanla bekleyen kitlelere yönelik bir sevgi duygusuna içinde yer vermediğini işaret edercesine, hiçbir şey hissetmediğini söyler.2

    Fakat İran’a döndüğü için hiçbir şey hissetmemesi, döndükten sonra hiçbir şey yapmadığı anlamına gelmez. Ülkeye ayak basar basmaz, aslında milliyetçisi, komünisti, liberali, seküleriyle farklı kesimlerin ittifakıyla devrilmiş Şah rejimi sonrasında bu muhalif bileşenlere karşı tavrının ne olacağını açık seçik ortaya koyar. Zaferinde kimsenin katkısı olmadığını netleştirme arzusundadır. Dolayısıyla, kendisini Tahran Üniversitesi’nde bekleyen entelektüel, liberal bir muhalif kalabalığın yanına gitmek yerine Behişt-i Zehra mezarlığının yolunu tutar. Orada Şah’a karşı gösterilerde hayatını kaybedenler için dua eder. Bu arada Şah rejimine ve onun ülkedeki son kalıntısı Şahpur Bahtiyar hükümetine lanetler yağdırır.3 Zaten on gün sonra bu hükümet de düşecek ve İran kendini Humeyni’nin “ruhani/ruhbani” ellerine tamamen bırakacaktır. Gelişinden tam bir ay sonra, 1 Mart 1979’da Kum kentinde halka hitaben yaptığı konuşma bunu örnekler. Hitabında üç motif öne çıkar: Şah rejimine yönelik, “tağut”; Batı’nın İran’daki ekonomik ve kültürel varlığına yönelik, “emperyalizm”; ve ülkenin tutacağı yola yönelik, “İslam”.


    “1 mart 1979’da kum kentinde halka hitaben yaptığı konuşmada üç motif öne çıkar: şah rejimine yönelik, ‘tağut’; batı’nın iran’daki ekonomik ve kültürel varlığına yönelik, ‘emperyalizm’; ve ülkenin tutacağı yola yönelik, ‘islam’”.

    “Bu baba-oğul [Şahlar] yabancı uşakları 50 şu kadar yıldır milletimizin olanca haysiyetini ayaklar altına aldılar. Elhamdülillah, İran halkı söz birliği, el birliği yaptı. Bu ilahi kudrettir ki Tağut’u yenip attı. Öğretim ve eğitimimiz haraptır, emperyalist kültür hâkimdir. Yıkılmalıdır. Emperyalistlere mensup öğretmenler gitmelidir. Şimdiye kadar emperyalizm ve saltanat rejiminin hizmetinde kalanlar gitmelidir. Bu, Tağuti bir biçim ve görünümdür. Bu saray düşkünlüğü gitmelidir. Basını ıslah edeceğiz. Televizyonu ıslah edeceğiz. Filmleri ıslah edeceğiz. Bütün bunlar İslami düzene girmelidir. Batı bizi hor gördü. Maneviyatımızı yok etti. Biz bir Muhammedi ülke kuracağız. Nizamımız İslam dışında bir nizam olamaz. Referanduma başvurulduğunda benim oyum ‘İslami Cumhuriyet’ yönünde olacaktır ve İslam’a uyan herkes İslami Cumhuriyet’e oy vermelidir. ‘Cumhuriyet istiyorum, amma İslami değil.’ diyene sormak gerekir: İslam’dan ne biliyorsun? Ona anlatılmalıdır ki Tağut’u bertaraf eden bu İslam’dır, halk değil! Tağut’u iman yendi, ben ve sen değil! Kur’an, insan meydana getirme kitabıdır. Kur’an’a uyunuz. İslam, ‘insan’ eder.”4

    Mart başında yapılan bu konuşmanın neticesi ay sonunda alınır. 30 Mart’taki referandumda “İran, İslami Cumhuriyet olmalı mı?” sorusuna seçmenlerin %98,2’si “Evet” yanıtı verir. Ertesi gün, Humeyni’nin sesi tüm dünyada duyulur: “Bugün, Allah’ın hükümetinin ilk günüdür!”5

    Rıza Pehlevi Abdde
    Şah Rıza Pehlevi.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Şah, Petrol, Şia
    İranlıların neredeyse %100’lük oranla
    “İslam Cumhuriyeti” tercihinde bulunmaları iç-dış pek çok etmenin karmaşık etkileşiminin sonucu olsa da nedenlerin Şah döneminin son 25 yıllık pratiği içerisinde izini sürmek esastır. Bir başka çalışmamızda detaylıca değerlendirdiğimiz üzere,6 bu dönemde üç başat çelişki belirgindir. Bunlar, modernlik içinde despotluk; varlık içinde yokluk; ve muazzam tarihe sahip bir ülke içinde “kimliksizleşme”dir.

    Babası Rıza Şah, Nazi yanlısı eğilimleri nedeniyle İngilizler ve Ruslar tarafından 1941’de devrilince tahta geçirilen Muhammed Rıza Şah ilk on yıllık iktidarında çaresiz bir figürdü. Bu dönemde ülkenin ve petrolün İngiliz denetiminde olması nedeniyle yükselen milliyetçi tepkiler, Başbakan Muhammed Musaddık (1951) etrafında “Batı uşağı” addedilen Şah’a karşı patladı. Şah bunlarla başa çıkamayıp kaçtıysa da CIA destekli askerî darbe ile Musaddık devrilince ülkeye döndü. Yıl 1953’tür ve artık ortada yaşadıklarından ders alarak tam anlamıyla despota dönüşmüş bir Şah vardır. İslami devrime kadar sürecek bu dönem “Saray Diktatörlüğü” (1953-1978) olarak adlandırılır. Modern, Batıcı ve laik bir dönemdir bu, ama adı üstünde diktatörlüktür. Demokrasi yoktur, muhalefet yoktur, düşünce özgürlüğü yoktur; devlet şiddeti vardır, sansür vardır, sosyoekonomik eşitsizlik, rüşvet, adaletsizlik vardır. Dolayısıyla modernlik, Batılılaşma ve laiklik; kitlelerin dünyasında otokrasi, despotizm ve monarşiyle özdeşleşir.


    “petrol zengini iran’da bu kaynak yanlış ekonomi politikaları nedeniyle nimet olmaktan çıkıp ‘lanet’ hâline geldi. ülkede tarım ekonomisi hâkimken şah, petrol dolayımıyla iran’ı dünyanın gelişmiş bir endüstri ülkesi yapmak istedi. sonuç felaket oldu.

    İkinci olarak, petrol zengini İran’da bu kaynak yanlış ekonomi politikaları nedeniyle nimet olmaktan çıkıp “lanet” hâline geldi. Ülkede tarım ekonomisi hâkimken Şah, petrol dolayımıyla İran’ı dünyanın gelişmiş bir endüstri ülkesi yapmak istedi. Sonuç felaket oldu. Çünkü petrol endüstrisi hâlâ uluslararası petrol şirketlerinin güdümündeydi, dolayısıyla petrol, halk kitlelerinin yararına değerlendirilmek ne kelime, ülkedeki zengin-fakir uçurumunu daha da büyüttü. Düşük tarımsal üretim, düşük tarım geliri, buna bağlı kırdan kente göç hem tarımı iyice zayıflattı hem de kentlerde işsiz ve yoksul sayısını artırdı. Ülkeye gelen yüksek teknoloji ve çok sayıda yabancı teknisyen de tuzu biberi oldu. Bunlar çok yüksek ücretler alıp kentlerde ev fiyatlarını yerli halk için erişilemez düzeylere yükselterek kitlelerde yabancı karşıtlığının iyice artmasına yol açtılar.

    Demek ki İran, Şah döneminde bir “despotik müstemleke” görünümündedir. Bu süreçte ülkenin zaten her daim parçalı olmuş etnik topografyasında en birleştirici unsur olarak Safevi döneminden itibaren kurumsallaşmış Şiilik, çekim merkezi olmaya başladı. Evet, milliyetçilik, liberalizm, Marksizm gibi seçenekler de vardı ama bunların hiçbiri Şii İslam kadar tarihsel-kültürel-kitlesel etkiye sahip değildi. Dolayısıyla Batıcı yabancılaşmanın yol açtığı kimliksizleşmeden çıkış arayışları İslam’a aktı. Bunu, Aralık 1978’deki gösterilerde “Şah’a ölüm, yaşasın Humeyni!” diye bağıran bir orta-sınıf “feminist” kadın çarpıcı biçimde örnekler. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, neden böyle davrandığını soran Fransız muhabire o, Humeyni sayesinde İranlılığını yeniden keşfettiğini söylemiştir.7

    İran Devrimi
    İran Devrimi’nde kadınlar.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Tağut’tan “Rafızi”ye…
    Aralık 1978’de “Şah’a ölüm, yaşasın Humeyni!” diyen o feminist kadın bugün ne durumda, bilmiyoruz. Ama onun ardılı kadınlar artık İran’da Şah’a değil, Humeyni’nin yerini almış Hamaney’e ölüm bağırışlarıyla sokaktalar. Çığlıklar İslam Cumhuriyeti’nin son bulması için atılmaktadır. Çünkü Batıcı monarşi İran’da ne yaptıysa İslamcı teokrasi de yarım asra dayanmış ömründe, üstelik daha fazlasıyla onu yaptı, o yüzden aynı tepkiyi görüyor. “İslam Cumhuriyeti”nden zihinlere en çok yerleşmiş imge, inşaat vinçlerinin ucundan sarkan idamlık görüntüleri. Ömrünün son demlerinde, 1988’de bile Humeyni, aralarında 13 yaşında çocukların da bulunduğu 30 bin kişiyi rejime muhalif oldukları gerekçesiyle idam ettirmekte bir an tereddüt etmedi.8

    Iran_Islam_Devrimi_4) Rejim-karşıtı gösteriler
    Rejim karşıtı gösteriler. İran, 2018.

    Yine de bu ölümcül siyasete rağmen İran’da rejimin dikiş tuttuğu söylenemez. Örneğin, ne demişti Humeyni ülkeye geri döndüğünde: “Üniversitelerimiz kökten değişmeli; İslami talebeler yetiştirecek üniversitelere ihtiyacımız var…” Bu doğrultuda 1982’de kurulmuş İmam Sadık Üniversitesi’nde bile “İslami talebe” üretilemedi; Humeyni-sonrası dönemde, sınavı tamamlanmış fıkıh, Arapça vb. derslerin kitaplarını yakıp, ateş etrafında dans edenler görüldü.9

    Elbette rejim 1979’da yakaladığı kazanımı kaybetme niyetinde değil. 2018’de yoksulluk ve yolsuzluğa karşı ekonomi temelli isyan da 2022’de Mahsa Amini’nin tesettüre uygun giyinmediği için ahlak polisince katledilmesinin ardından yükselen kültürel temelli isyan da şiddetle bastırıldı. Ama mızrak da çuvala sığmıyor. Ortada içten içe çürümüş bir rejim var. “İslam Cumhuriyeti” adı altında içi boş, sadece mollalar ve onların bekçisi Devrim Muhafızları’ndan ibaret bir siyasi kabuk var. Üstelik rejim karşıtı protestocu kadınlar arasında o Devrim Muhafızları’nın kızları dahi var!..

    Başlangıçtaki İslamcı-devrimci ruh ve motivasyondan da eser yok. İsrail karşısındaki acziyet, Suriye’deki hezimet ortada. 1980’lerden itibaren yükselmiş İslamcılık dalgasının rüzgârı olan İran’a, bugün o dalgayla yıkılmış topraklardan bile tehdit geliyor. Humeyni için Şah, “Tağut”tu; şimdi Suriye’yi ele geçirmiş Sünni selefi-cihatçı İslamcılık için de Humeyni’nin halefleri “Rafızi” ve hepsinin katli vacip!..

    1979’da alaşağı ettiği Şah rejiminin ardından Humeyni, “Bu baba-oğul 50 şu kadar yıldır cinayetler işlediler, gençlerimizi geri bıraktırdılar.” demişti. Bakalım birkaç yıl sonra Molla rejimi için, “50 şu kadar yıl”a ilişkin kim ne söyleyecek?.. Ve İran’a dönerken duygularını soranlara Humeyni’nin verdiği cevabın benzerini aradan yarım asır geçtikten sonra dillendirecek olanlar; yani ne olup bittiyse “bir hiç uğruna” idi diyenler olacak mı, kim bilir, göreceğiz!.. #

    Iran_Islam_Devrimi_5) Mahsa Amini’nin öldürülmesinin ardından protestolar, İran, 2022.
    Mahsa Amini’nin öldürülmesinin ardından protestolar. İran, 2022.
    DİPNOTLAR
    1 John Simpson, “Veil of Fears”, The Guardian, 1 Şubat 1994.
    2 Simpson, aynı yazı.
    3 Amir Taheri, The Spirit of Allah: Khomeni and the Islamic Rervolution, 1985, s. 245.
    4 Ayetullah Humeyni, “Fevziyye Medresesi’nde 1 Mart 1979 Günlü Konuşması”, İslam Fıkhında Devlet içinde, 1988, s. 210-221.
    5 Dilip Hiro, Islamic Fundamentalizm, 1989, s. 169.
    6 Tayfun Atay, “İran İslam Devrimi’nin Arka Planı”, Birikim, Sayı: 96, 1997.
    7 Akt. Said Amir Arjomand, The Turban for the Crown: The Islamic Revolution in Iran, 1989, s. 109-110.
    8 “İran Rejiminin Kurucularından Montazeri Anlatıyor: 30 Bin Mahkûm Fetvayla İdam Edildi”, Sabah, 5 Şubat 2001.
    9 Saeid Golkar, “Black Crow to Barbe: Changing Student Norms in Iran”, ISIM Review, No: 16, 2005.
  • Ocakların Söndüğü Günler

    Ocakların Söndüğü Günler

    Ocak ayı Türkiye için karanlık cinayetlerin yaşandığı bir ay oldu. 24 Ocak 1993’te gazeteci-yazar Uğur Mumcu, Ankara’daki evinin önünde otomobiline konulan bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetti. Olay tüm Türkiye’de büyük bir üzüntüye ve öfkeye neden oldu, Mumcu’nun cenazesine yüz binlerce kişi katıldı. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı soruşturma başlattı ancak dosya bir türlü tamamlanamadı. Cinayetten 7 yıl sonra bu kez “Umut Davası” adıyla yeni bir dava açıldı.

    49b09272-a288-5587-f6b8-44c512d6794e
    Uğur Mumcu otomobiline konulan bombanın patlamasıyla öldürüldü

    Olayın üzerinden 32 yıl geçmiş olmasına rağmen cinayetin üzerindeki sır perdesi aralanmış değildir. 24 Ocak 2001’de ise bu kez bir gazeteciye değil emniyet mensubuna saldırı düzenlendi. Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan, dört koruması ve şoförü, uğradıkları silahlı saldırıda şehit edildi. Tıpkı Uğur Mumcu cinayetinde olduğu gibi bu olayda da cinayetin asıl failleri ortaya çıkarılabilmiş değildir.

    Gaffar Okkan, Mezarı Başında Anıldı
    24 Ocak 2001’de şehit edilen Gaffar Okkan
  • TARİŞ Direnişi Başladı

    TARİŞ Direnişi Başladı

    22 Ocak 1980’de İzmir’deki TARİŞ fabrikasında başlayan olaylar, haftalar süren bir dizi
    karışıklığın başlangıcı oldu. “Tariş Olayları” olarak da bilinen direniş, fabrikanın bazı
    ünitelerinde arama yapan polislere ateş açılmasıyla başladı. Çıkan çatışmalarda aralarında güvenlik güçlerinin de bulunduğu 50 kişi yaralandı, 600 kişi gözaltına alındı. Ertesi gün İzmir’de bir grup öğrenci, TARİŞ’te yaşananları protesto etmek amacıyla gösterilere başladı. Çıkan arbedede çok sayıda kişi yaralandı.

    eb22e4a6-c85b-ce97-fcc1-6a25757d99f7
    TARİŞ Direnişi’nde açılan bir pankart

    Öğrenciler Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni işgal ederek İzmir-Ankara yolunu trafiğe kapattı. İzmir’in bazı belediyelerinde çalışan işçiler TARİŞ’te yaşananları protesto etmek için iş bıraktı. İstanbul’da bir grup eylemci, Karagümrük Karakolu’nu bastı ve içerideki polis ve bekçileri karakolun nezarethanesine hapsetti. Türkiye’nin farklı illerine yayılan ve yüzlerce kişinin gözaltına alındığı direniş, şubat ayının sonuna dek sürdü.

    6d86e8a7-98d9-5361-fae3-6f09cefda52c
    Güvenlik güçleriyle karşı karşıya kalan işçiler
  • Avrasya Feribotu Kaçırıldı

    Avrasya Feribotu Kaçırıldı

    29 yıl önce bugün 16 Ocak 1996’da Trabzon-Soçi seferini yapan Avrasya Feribotu, içindeki 177 yolcu ve 55 mürettebatıyla kaçırıldı. Trabzon Limanı’ndayken teröristler tarafından el konulan gemi İstanbul’a götürüldü. Gemiyi kaçıranlar Çeçenistan’daki Rus işgaline dünyanın dikkatini çekmek istediklerini bildirdi. Olay uluslararası alanda büyük ses getirdi. Yabancı ajanslar ve yayın organları İstanbul’dan canlı yayınlar yaparak kaçırma olayını duyurdu. Avrasya Feribotu’nu kaçıran eylemciler, İstanbul 1 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından terör eylemi nedeniyle değil, “ulaşım aracını silah zoruyla kaçırmak” suçundan 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

    ca64804d-ceb0-718d-ab82-3c71b5668604
    Kaçırılma olayı Cumhuriyet Gazetesi’nde bu şekilde yer almıştı
    e6ee58d5-44ab-d538-2476-5203804afe20

    Eylemciler Erdinç Tekir, Sedat Temiz, Ertan Coşkun, Muhammet Tokcan ve Ceyhun Mollamehmetoğlu’un cezaları infaz yasası gereği daha sonra 4,5 yıla indirildi. Eylemcilerden Muhammet Tokcan cezasını çektiği Dalaman Yarıaçık Cezaevi’nden 1997’de firar etti, 1999 yılının ağustos ayında İstanbul Atatürk Havalimanı’nda sahte kimlik ve pasaportla yurt dışına çıkmak isterken yeniden yakalandı. Cezasını tamamlayan Tokcan, 23 Aralık 2000’de Şartlı Tahliye Yasası’ndan yararlanarak tahliye edildi.

  • Arap Baharı’nda Çiçekler Açtı

    Arap Baharı’nda Çiçekler Açtı

    Tunus Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali, ülkesinde giderek artan yoksulluk, işsizlik ve siyasi baskılara karşı düzenlenen kitlesel gösterilere dayanamayarak 14 Ocak 2011’de istifa etti. Ülkedeki ayaklanma “Yasemin Devrimi” olarak adlandırıldı.

    ec6a5242-27c1-2f88-2077-63ab4606942a
    Tunus’taki ayaklanmalar

    Tunus’ta başlayan devrim hareketi giderek Kuzey Afrika ülkelerine yayıldı ve Ortadoğu’daki Arap diktatörlerine yönelik protesto hareketlerinin tetiklenmesine yol açtı. Özellikle üniversite okumuş ama iş bulamadığı için mutsuzlar ordusuna katılmış gençler kendi ülkelerinde benzer kalkışmalara giriştiler. Bu ayaklanmaların adına genel olarak “Arap Baharı” denildi.

    827ebe9e-0edf-401c-a967-43bc9c2d9a34
    Devrilmeden bir yıl önce Bin Ali, Salih, Kaddafi ve Mübarek bir arada

    Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali’nin devrilmesiyle başlayan yaprak dökümü, Libya’da Muammer Kaddafi, Mısır’da Hüsnü Mübarek, Yemen’de Ali Abdullah Salih’in iktidardan düşmeleriyle devam etti. Fas, Irak, Cezayir, Lübnan, Ürdün, Kuveyt, Umman ve Sudan’da sürekli olarak sokak gösterileri gerçekleşti.

  • Devletin Partisi mi Parti Devleti mi?

    Devletin Partisi mi Parti Devleti mi?


    lozan’ın ardından ve cumhuriyet’in ilanından hemen önce 9 eylül 1923’te kurulan halk fırkası, 1923’ten 1950 yılına kadar, 27 yıl boyunca iktidarda kaldı. atatürk döneminde terakkiperver cumhuriyet fırkası (17 kasım 1924) ve serbest cumhuriyet fırkası’yla (12 ağustos 1930) geçilmek istenen çok partili yaşama geçiş denemeleri başarısız oldu. ikinci dünya savaşı’ndan sonra ismet inönü liderliğindeki chp ile 21 temmuz 1946’daki seçimlerle çok partili demokrasiye adım atıldı.

    Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin dönüşümüyle kurulan Halk Fırkası, 1923’ten 1950 yılına kadar, 27 yıl boyunca iktidar oldu. Bu iktidar sürecinde partinin iktidarını sağlamlaştırdığı ve çağdaşlaştırıcı misyonunun ağır bastığı rakipsiz tek parti olduğu dönem, 1925-1945 yılları arasındaki 20 yıllık dönemi kapsamaktadır. Türkiye’de ve Türkiye dışında kimi tarihçiler Türkiye’deki tek parti yönetimini o yıllarda Avrupa’da görülen otoriter/totaliter tek parti yönetimleriyle benzeştirmektedir.

    CHP Tarihinden
    1930 Seçimleri öncesinde Cumhuriyet Halk Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı destekleyenler bir arada. 

    İnsanlık Tarihinin En Karanlık Dönemi
    Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı yılları arası (1914-1945) muhtemelen insanlık tarihinin en karanlık dönemi olarak tanımlanabilir. Bu, en azından Avrupa açısından böyledir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları bu dönemde çıktı, 1929 ekonomik krizi bu dönemde yaşandı, insanlık tarihinin gördüğü en büyük soykırım bu yıllar arasında gerçekleşti. Söz konusu tarihler arasında Avrupa’da Hitler, Mussolini, Franko ve Salazar gibi sağ, Stalin gibi sol diktatörler egemendi. Diğer pek çok ülkede askerî ve sivil diktatörler vardı. Demokratik ülkelerin sayısı son derece azdı. Dönem, demokrasinin giderek zayıfladığı, gerilediği, güncel bir deyimle “out” olduğu yıllardı.

    Rakamlar bağlamında söyleyecek olursak 1922’de dünyadaki 64 bağımsız devletin 29’u demokratikti. Demokratik devletlerin tüm devletler içerisindeki oranı %45’ti. Takip eden iki on yıl içerisinde (1942) demokratik devlet sayısında ciddi bir gerileme yaşandı. O tarihte 61 devletin sadece 12’si demokratikti. Demokratik devletlerin tüm devletler içerisindeki oranı %19’a gerilemişti. Dünyadaki bağımsız devlet sayısının 60 civarında olduğu ve bugün BM kayıtlarına göre 206 devlet olduğu dikkate alınırsa, aradaki farkın büyük ölçüde sömürge/koloni toprakları olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.

    CHP’nin Tek Parti Yönetimi Otoriter/Totaliter miydi?
    Cumhuriyetin kurucu partisi olan CHP’nin Avrupa’daki otoriter/totaliter ve sağ partilerle benzer özellikler taşıdığına dair birtakım akademik (!) değerlendirmeler bulunmaktadır. Bu noktada Batı’da ve Batı dışında kurulan siyasal partileri birbirinden ayırmak gerekmektedir. İngiltere, ABD ve Fransa gibi ülkelerde siyasal partiler, yürütme organının gücünün kısıtlanması ve bu noktada egemen sınıfların kuvvetler ayrılığı için mücadelesi şeklinde ortaya çıktı. Almanya, İtalya, İspanya ve Portekiz gibi ülkelerde ise faşist partiler demokratik bir sürecin dışında ve ülkelerin tarihsel gelişiminden kaynaklanan sorunlar dolayısıyla gelişti ve iktidara geldiler. Ancak iki durumda da sınıfsal, sosyal ve ekonomik bir arka plan vardı. İşte Türkiye’deki tek parti yönetimi bu ikinci sırada söz ettiğimiz partilerle ilişkilendirilmektedir. Oysa birtakım farklılıkların olduğunun altını çizmek gerekir.

    Bir bağımsızlık savaşını yürüten kadronun ikiye bölünerek örgütlenmesiyle ortaya çıktı Halk Fırkası. Bir kanat bağımsızlık sonrası muhafazakârları olarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu. Bağımsızlık sonrası devrimcileri ise Cumhuriyet Halk Partisi’ni kurdu. Bu noktada devrimci kanat kurtuluşçu/kurtarıcı ve kurucu bir misyonla bağımsızlık sonrası çağdaşlaşma/uygarlık savaşını yürütmeyi üstlendi.

    Lozan’ın hemen ardından ve Cumhuriyet’in ilanından hemen önce kurulan Halk Fırkası’nın tüzüğünün birinci maddesi üstlenilen devrimci misyonu açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

    “Madde 1- Halk Fırkası, Cemiyetler Kanunu gereğince kurulmuş, siyasi bir cemiyettir. Gayesi; millî hâkimiyetin, halk tarafından ve halk için uygulanmasına rehberlik etmek ve Türkiye’yi, çağdaş bir devlet hâline yükseltmek ve Türkiye’de, bütün kuvvetlerin üzerinde, kanun egemenliğini hâkim kılmaya çalışmaktır.”

    Aslında tüzüğün birinci maddesi basitçe söyleyecek olursak üç hedef ortaya koymaktadır:
    – Millî egemenliği/demokrasiyi sağlamak.
    – Türkiye’yi çağdaşlaştırmak.
    – Hukuk devleti.

    Sözünü ettiğimiz üç hedef Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında halen ulaşılmayı bekliyor. Deyim yerindeyse bardağın yarısı boş.

    Parti tüzüğünün ikinci maddesi ise partinin sınıflar üstü kimliğine vurgu yapmaktadır. Nitekim halk ve halkçı ifadeleri o zamanki deyimle müsavatı/eşitliği gerektirmekteydi ve bütün ayrıcalıkların kaldırılması amacını gütmekteydi:

    “Madde 2- Halk Fırkası nazarında halk kavramı: Herhangi sınıfa ait değildir. Hiçbir imtiyaz iddiasında bulunmayan ve genellikle, kanun önünde mutlak bir eşitlik kabul eden; bütün bireyler: Halktandır.”

    Tüzüğün ikinci maddesi partinin sınıf temelli bir parti olmadığını, ulusal bir parti olduğunu, farklı toplumsal kesimleri (sınıfsal yapısı gelişmemiş, büyük bölümü köylü) eşit ve birey olarak görmektedir. Toplumu ümmetten millete geçirmeye çalışan, dini ve etnik kimlikleri millet çatışında birleştiren, yurttaş ve birey temelli toplum yaratma iddiasında olan Cumhuriyet yönetiminin ve onun partisinin çağdaşlaşma politikaları ana hatlarıyla topyekûn kalkınmacı (eğitimden sanayiye, tarımsal üretimi artırmadan demir yollarına…), barışçı ve laik milliyetçidir.

    Etem Temin Objektifinden Ulu Önder Atatürk
    Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in 10. yılı kutlamalarında Ankara’daki Hipodrom’da 10. Yıl Nutku’nu okurken. 

    Türkiye’deki tek parti yönetimini Batı dışındaki çağdaşlaşmacı tek parti yönetimleriyle karşılaştırmak yerinde olacaktır. Bu noktada Türkiye’deki CHP, Meksika’daki Kurumsal Devrim Partisi ile Hindistan’daki Kongre Partisi’ne benzer partilerden biri olarak anılabilir. Dolayısıyla Türkiye’deki CHP’nin tek parti dönemindeki yapısını Alman Nazi partisiyle ya da İtalyan Faşist partisiyle benzeştirmek gerçekçi değildir. Üstelik şunu da belirtmek gerekir ki faşizm için bile belli bir toplumsal gelişmişlik düzeyinin gerektiğini, köylü bir toplumdan faşizmin çıkmayacağını hatırlatmak gerekir. Üstelik tek parti dönemi CHP’si, Avrupa’daki ortanın solundaki ilerici partilerin örgütüyle birlikte hareket etmiş, bunların toplantılarına gözlemci olarak katılmıştır. Kendini faşist vb. otoriter partilere değil Avrupa’nın ilerici partilerine (Bunlar arasında Fransız Radikal Partisi de vardır!) yakın hissetmektedir. Bu bağlamda Cumhuriyet’in kurucularının dayandığı fikri temeller arasında hiç şüphesiz Fransız Devrimi’nin özgürlükçü ve eşitlikçi ilkeleri de bulunmaktadır. Nitekim bu bağlamda kurucu parti, doğrudan demokratik olarak tanımlanamasa ve otoriter olsa da ülke ve dünya konjonktürüne rağmen iki kere çok parti rejim denemesinde bulunan, okullarında Medeni Bilgiler diye okuttuğu kitapta demokrasiyi anlatan ve çocuklarına öğreten bir anlayışa sahiptir. Bunu belki “utangaç bir tek parti yönetimi” olarak tanımlamak mümkündür.

    Yükselen Otoriterlik ve Türkiye
    1930’lu yıllar dünyada otoriter ve totaliter rejimlerin ve ideolojilerin yükselme yılları oldu. Yükselen otoriterlik Türkiye’yi de etkiledi. Atatürk, bu etkileşimden Türkiye’yi korumak ve yabancı otoriter ideolojilerin Türkiye’ye yönelik olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak için çaba harcadı. Bu noktada CHP Genel Sekreteri Recep Peker de 1935 yılında yapılan CHP Kurultayı’ndan sonra otoriter bir parti programı ve tüzüğü hazırladı. Bunu önce Başbakan İnönü’ye sonra da Cumhurbaşkanı Atatürk’e sundu. Atatürk’ün tepkisiyle karşılaşan ve “En yakın arkadaşlarımız bile bizi anlamamış.” demesine yol açan girişim sonucunda Recep Peker görevden alındı. Peker’in görevden alınmasında hükümet işlerine karışmasının da etkisi vardı. Peker görevden alındıktan sonra, CHP Genel Sekreterliği’ne İçişleri Bakanı Şükrü Kaya getirildi. Kaya hem İçişleri Bakanlığı hem de CHP Genel Sekreterliği görevini birlikte yürütmeye başladı (1936). Uygulama bununla da kalmadı; tüm Türkiye’deki valiler, CHP il başkanlıklarını üstlendi. Bu, parti-devlet özdeşliğinin değil devlet-parti özdeşliğinin işareti idi; daha açıkça söylemek gerekirse Parti’nin Devlet’e egemen olması değil, Devlet’in Parti’ye egemen olması söz konusudur. Böyle bir uygulamaya gidilmesinin nedenlerinden biri o dönemin dünyasında otoriter ve totaliter rejimlerin (Almanya, İtalya, Sovyetler Birliği…) tek partilerinin (faşist, komünist) devlet yönetimini ellerine almalarıdır. Yine İkinci Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki Merkezi Umumisi’nin sorumsuz olmasına rağmen devlet yönetiminde etkili hâle gelmesidir. Tüm bunlar kurucu kadronun iki olumsuz örnekten yola çıkarak partinin devlete egemen olmasını engelleme çabasını beraberinde getirdi. Türkiye, bu partilerin tersine olarak, Parti’yi Devlet’in kontrolüne verdi. Devlet’i Parti’nin kontrolüne vermeyerek Türkiye’de totaliter eğilimlerin önüne geçildi.

    Yarım Kalan Demokrasi Devriminin Tamamlanması
    Atatürk’ün yarım bıraktığı demokrasi devrimini İnönü tamamladı. Benzer şekilde Atatürk’ün yarım bıraktığı muhaliflerle barışma politikasını da İnönü tamamladı. 1945’te İnönü’nün çok partili yaşama geçmesi dünya konjonktürünün de elvermesiyle gerçekleşti. Ancak diğer taraftan bu Atatürk’ün ideali ve kurucu felsefenin hedefiydi ve İnönü tarafından da kararlılıkla uygulamaya kondu. Dolayısıyla bir tek parti yönetimi barışçı yollardan iktidarı devretti. Bu istisnai örnek, Batı’daki partinin devlete egemen olduğu hiçbir ülkede bu şekilde gerçekleşmedi. O yönetimler zorla ve savaşla devrildiler.

    1950’de gerçekleşen Demokrasi Devrimi, Cumhuriyet Devrimi’nin son halkasıydı. Ancak demokrasi kültürünün ve altyapısının zayıflığı, DP yöneticilerinin giderek demokrasi dışı eğilimlere yönelmesi birtakım sorunlara yol açtı. Nitekim bu sorunlar dolayısıyla 1956 yılında İnönü, kendisine yönelik eleştirileri şöyle yanıtlamıştı:

    Ankara Hipodromunda At Yarışları
    Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1940’lı yıllar, Ankara.

    “Arkadaşlar aramızdaki farkı bilelim. Biz mutlakıyetten bugüne geldik. Siz, bugünden mutlakıyete gidiyorsunuz.”

    İnönü yaşasaydı herhâlde bugünkü sisteme bakıp şunları söylerdi:

    “Arkadaşlar aramızdaki farkı bilelim. Biz devletin partiye egemen olduğu günlerden bugüne geldik. Siz, bugün parti devletine doğru gidiyorsunuz.”

    Sonuçta partiler geçicidir, kalıcı olan devlettir, millettir. Türk devlet geleneğinde devlet her şeyin öncesindedir. Nitekim “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” şeklindeki atasözümüz bunu net bir şekilde özetlemektedir. Günümüz Türkiye’sinde ise parti devlete egemen olma yolunda ilerlemektedir. Söz konusu atasözünden yola çıkarak “Devlet başa, parti hükümete…” demek yerinde olacaktır. Hükümetle devleti birbirinden ayırmak hem çağdaşlığın ve demokrasinin hem de ülkenin geleceğinin sigortasıdır. #

  • Eğitim ve Bilimde Sadakate Karşı Liyakat

    Eğitim ve Bilimde Sadakate Karşı Liyakat


    toplumsal çürüme ve çöküşün önemli iki nedeni eğitimsizlik ve liyakatsizliktir. bunun sonucu da ekonomik sorunlar, adaletten yoksunluk, toplumsal birlikteliğin yitirilmesidir. cehaletten beslenen, liyakate karşı sadakati tercih eden hiçbir sistem bu olumsuzluklardan muaf değildir. osmanlı imparatorluğu’nun altı yüz yıllık hükümranlığının son bulmasına yol açan en önemli etken de bilimi ve liyakati ıskalamasıdır. osmanlı’nın küllerinden yeniden doğan türkiye cumhuriyeti ise kurucusu mustafa kemal atatürk’ün önderliğinde kısa sürede önemli bir kalkınma başarmıştır. burada osmanlı’nın felaketine yol açan sadakatin yerini alan liyakat ve analitik düşünceyi önceleyen eğitim kalkınmanın itici gücü olmuştur.

    Travel Collection - October 6, 2011

    Liyakat, bir işin en iyi şekilde yapılabilmesi için sahip olunan yeterliktir. Toplumsal gelişim ve refah için eğitimde, hukukun adaleti sağlamasında, sağlık hizmetlerinde ve ekonominin doğru yönetilmesinde yaşamsal bir öneme sahiptir. Sadakat de güven, fedakârlık, dürüstlük ve bağlılık gibi ilkelere dayanır. Kuşkusuz, liyakat kadar önemli bir kavramdır. Bu yazıda sadakatten kasıt, hak edilmeyen bir kazanca ya da çıkara dayalı olarak bunu sağlama gücünü elinde bulundurana koşulsuz bağlılıktır. Buradaki sadakat, etik ilkeleri ve toplumsal yararı öncelemez, verenin ve alanın çıkarına dayanır. Dolayısıyla sadakatin bu şekli liyakat ile çelişir ve toplumsal refah için engel teşkil eder. Buna “bağnaz” ya da “çıkarcı” sadakat diyebiliriz. Bağnaz sadakat, nepotizm ve kayırmacılık gibi kavramlarla kol kola yürür. Bu yazının amacı, eğitim ve bilim alanında liyakate verilen önemin toplumsal çöküş ve çürümeleri önleyebileceği gibi büyük toplumsal travmalarla yüzleşen toplumların küllerinden yeniden doğmasını sağlayabilecek bir potansiyele sahip olduğunu birkaç tarihî örnek üzerinden vurgulamaktır.

    Liyakatin Kısa Tarihi
    Antik Yunan’da liyakat sadece toplumsal bir pozisyonun değil aynı zamanda erdemli birey olmanın temeli kabul edilmiştir. Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi Antik Yunan filozofları, bireylerin bilgiye dayalı liderlik yapması gerektiğini savunmuş, ideal devletin liyakat temelli bir yönetim anlayışına dayanması gerektiğini belirtmişlerdir. Antik Roma’da da yönetimle ilişkili her kademede liyakat anlayışına dayalı memurlar, askerler ve devlet adamları vardı.

    Orta Çağ’ın en belirleyici özelliklerinden biri liyakate karşı kiliseye koşulsuz sadakati öne çıkarmasıdır. Bunun sonucu olarak cehalet yükselirken, eğitim ve bilim önemsizleşmiştir. Yöneticileri, toprak sahibi olmaya dayalı soyluluk belirlemiştir. Feodalizmin yükseldiği bu dönemde, yönetilen kesimin asalet ve otoriteye mutlak sadakati söz konusudur. Orta Çağ’ın “karanlık çağ” olarak anılması ile toplumun bağnaz sadakati arasında yakın bir ilişki vardır.

    Rönesans döneminin başlamasıyla özellikle Avrupa’da, 17. yüzyıldan itibaren liyakati önceleyen yaklaşımlar yeniden önem kazanmaya başlamıştır. Bu dönemde Prusya’da askerî ve sivil bürokrasi alanında liyakat esasına dayalı bir sistem geliştirilmiştir. Bu sistem daha sonra “Prusya Ekolü” olarak kavramsallaşan ve eğitimi de kapsayan bir dizi reformun başlangıcı olmuştur.0

    Sanayi Devrimi’nin etkisiyle 19. yüzyılda liyakat daha sistematik hâle gelmeye başlamıştır. İngiltere başta olmak üzere bazı ülkelerde devlet işlerinin liyakatli memurlara verilebilmesi için sınav sistemleri geliştirilmiştir.0 İzleyen yüzyılda demokratik ideallerin yükselmesiyle özellikle adalet ve eşitliğin sağlanmasında liyakat kilit bir öneme sahip olmuştur. Birleşmiş Milletler uluslararası alanda, özellikle gelişmekte olan ülkeler için eğitim sisteminin liyakatli bireyler yetiştirmesinin önemini vurgulamış ve buna yönelik proje ve programlara destek vermiştir.

    Günümüzde liyakat önemli bir değer olarak kabul görmeye devam etse de 21. yüzyılda yükselmeye başlayan gerçek ötesi (post-truth) akım yeni bir tehdit oluşturmaya başlamıştır. Siyaset ve medyanın sıklıkla kullandığı gerçek ötesi söylemler, insanların gerçek bilgi yerine çeşitli çıkarlar için manipüle edilmiş bilgilere ulaşmasını sağlıyor. Üstelik bunu bilgi kaynağı olarak en çok güvenmemiz gereken akademisyenler ve bazı bilimciler yapıyor. Buna agnotoloji ya da cehalet bilimi diyoruz.0,0 Gerçek ötesi yaklaşımlar ve cehalet bilimi, liyakati törpülerken, bu yüzyıla büyük umutlarla giren insanlığı yeniden Orta Çağ karanlığına doğru itekliyor. Dünya bir önceki yüzyılın sonlarına göre daha huzursuz ve gergin. Yönetimin liyakatsiz kişilerle yürütüldüğü toplumlar, ekonomik sıkıntıların yanı sıra ciddi eşitlik, güvenlik, adalet ve sağlık sorunları yaşıyor.


    “gerçek ötesi yaklaşımlar ve cehalet bilimi, liyakati törpülerken, bu yüzyıla büyük umutlarla giren insanlığı yeniden orta çağ karanlığına doğru itekliyor.”

    Sadakate Dayalı Sitem ve Toplumsal Çöküş
    Nitelikli eğitim, liyakatli bireyler yetiştirilmesi ve bireylerin yeteneklerinin keşfedilerek geliştirilmesi için son derece önemlidir. Ezberci ve çağın gerçeklerinden uzak bir eğitim modeli sadakate yatkın, soru soramayan, okumak veya araştırmak yerine kendine sunulanla yetinen bağnaz bireyler yetiştirir. Eğitim ne kadar niteliksiz ise liyakati yakalamak o ölçüde güçleşir. Toplum giderek daha çok cahilleşip yoksullaşırken eşitlik ve adalet gibi kavramların içi boşalır. Ardından toplumsal çöküş gelir. Eğitimdeki kalitesizlik bağnaz sadakati desteklerken, liyakatin görmezden gelinmesini hatta cezalandırılmasını teşvik eder. Böyle bir sistemde toplumu bütünüyle kucaklayacak sürdürülebilir bir refah sağlamak mümkün değildir.

    Nijerya’nın yakın tarihlerde yaşadığı çöküş, verilebilecek iyi örneklerden biridir. Ülke 1960 yılında bağımsızlığını kazanması sonrası darbelerle iş başına gelen askerler tarafından yönetildi. Yöneticiler tüm yakınlarını ve arkadaşlarını kamuya yerleştirdi. Sıradan insanların geliri azalırken yönetimin çevresinde yer alan bir azınlık aşırı zengin oldu. Nijerya’da 1989’da anayasadan sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanma hakkı çıkartıldı. Üniversitelerin bütçeleri kısıldı ve eğitim kalitesi düştü. Kişi başına düşen yıllık gelir yarı yarıya azaldı. Dünyanın önemli bir petrol üreticisi olan ülke yakıt sıkıntısına düştü. Kısa sürede toplumsal çöküş başladı. Yolsuzluk, kaçakçılık ve kayıt dışı ticaret normalleşti. Bir zamanların dünyanın 6. petrol gelirine sahip ülkesi bugün dünyanın en yoksul 13. ülkesidir. Nijerya’nın başına gelenler siyaset bilimci Eghosa Osaghae’nin yazdığı bir kitapta anlatılmaktadır.0 Ders çıkarmak isteyen başka toplumlara belki bir faydası olabilir.


    “liyakati yok ederek sadakate dayalı bir sitem üzerinden yönetilen toplum ekonomik sıkıntılar, yoksullaşma, güvende hissetmeme ve toplumsal dayanışmayı kaybetme gibi sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalır. bu, toplumda çürüme ve çöküş sürecini tetikleyen ciddi bir kaygı ve gerilim yaratır.

    Liyakati yok ederek sadakate dayalı bir sitem üzerinden yönetilen toplum ekonomik sıkıntılar, yoksullaşma, güvende hissetmeme ve toplumsal dayanışmayı kaybetme gibi sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalır. Bu, toplumda çürüme ve çöküş sürecini tetikleyen ciddi bir kaygı ve gerilim yaratır. Yoksullaşmanın derinleşmesiyle beslenme, barınma ve sağlık ihtiyaçlarının yeterince karşılanamaması başka çevresel etkenlerle birleşerek “kolektif öğrenilmiş çaresizliğe” dönüşebilir. Kolektif öğrenilmiş çaresizlik, toplumun yaşadığı olumsuzluklardan kurtulabileceğine dair umudunun tamamen kaybolması ve sistemin değişmesi için hiçbir çaba sarf etmemesidir. Bunun devamı toplumsal çürüme ve çöküştür. Kolektif öğrenilmiş çaresizlik emperyalistlerin sömürdükleri ülkelere dayattıkları veya bizzat oluşturdukları sosyal bir olgudur.0 Nijerya’nın yaşadıkları bir kolektif öğrenilmiş çaresizlik modelidir ve cehaletten beslenen, liyakate karşı sadakati tercih eden hiçbir sistem bundan muaf değildir.

    Liyakatle Küllerinden Yeniden Doğuş
    Dünyada 600 yıldan fazla bir süre hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına yol açan en önemli etken, bilimi ve liyakati ıskalamasıdır. Batı’daki aydınlanmaya ve gelişmeye öncülük eden matbaa, bilginin edinilmesi ve yaygınlaşmasını kolaylaştırırken Osmanlı’ya 273 yıllık bir gecikme ile gelmiştir. Bu süreçte dünyada önemli bilimsel gelişmeler ve değişiklikler gerçekleşmiştir. Duraklama devrinin ve onu izleyen çöküşün en belirgin özelliği liyakatin göz ardı edilmesi ve sadakatin hem devlet yönetiminde hem de toplumsal yaşamda baskın hâle gelişidir. Osmanlı’nın küllerinden yeniden doğan Türkiye Cumhuriyeti ise kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kısa sürede önemli bir kalkınma başarmıştır. Burada Osmanlı’nın felaketine yol açan sadakatin yerini liyakatin alması söz konusudur. Analitik düşünceyi önceleyen eğitim ve liyakate dayalı bilim küllerinden yeniden doğmanın ve kalkınmanın itici gücü olmuştur.

    Nobel Ödüllü Aziz Sancar İstanbulda
    Prof. Dr. Aziz Sancar, 2015 yılında kazandığı Nobel Ödülü’nü Atatürk’e ithaf etti.

    Köy Enstitüleri eğitim modelinin tüm ülkeyi kapsayacak şekilde yayılması ile adil bir fırsat eşitliğine dayanan eğitim önce çocukları cehaletten kurtarmış ve ülkenin ihtiyacı olan liyakatli kadroların oluşmasını sağlamıştır. Darülfünun’un içinde bulunduğu durum Türkiye’ye davet edilen Cenevre Üniversitesi eski rektörü Albert Malche’nin sunduğu raporla saptanmış ve 1933 yılında Üniversite Reformu gerçekleştirilmiştir.0,0 Reform sonrası hem Almanya’dan Türkiye’ye gelen akademisyenler hem de Türkiye’den yetiştirilmek üzere yurt dışına gönderilen ve sonrasında Türkiye’ye dönerek çalışmalara katılanların çabasıyla üniversitede eğitimin kalitesi artmış, önemli bilimsel çalışmalar yapılmış ve dünya çapında önemli insanlar yetişmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışmalarını sürdüren Prof. Dr. Aziz Sancar, 2015 yılında kazandığı Nobel Ödülü’nü Atatürk’e ithaf ederek Anıtkabir Müzesi’ne sunmuş, yaptığı konuşmalarda başarısını büyük ölçüde Cumhuriyet’in verdiği eğitime borçlu olduğunu vurgulamıştır. Atatürk’ün Millî Eğitim ve Üniversite Reformu olmasa ne Güneydoğu’nun ücra bir köşesinde eğitim hayatına başlayan Sancar’ın Amerika’da Nobel Ödülü’ne uzanması ne de Karadeniz’in minik bir sahil kasabasında ilk, orta ve lise eğitimini alan bu satırların yazarının profesörlüğe kadar yükselerek bugünkü üretkenliğini ortaya koyması mümkün olamayacaktı.

    Ülkelerin yaşadıkları çöküş sonrası küllerinden yeniden doğmalarına iki önemli örnek daha verebiliriz. Bunlardan ilki Almanya’dır. İki dünya savaşı kaybeden ülke daha sonra liyakati ve bilimi önceleyen politikaları hayata geçirerek bugün Avrupa Birliği’nin en gelişmiş ve zengin ülkesi hâline gelmiştir. Diğer örnek ise iki kez atom bombasıyla yüzleşerek kuşaklar boyu savaşın ve bombanın acısını çeken Japonya’dır. Japonya liyakate verdiği önemle savaş sonrası küllerinden yeniden doğarak bugün dünyanın en büyük teknoloji üreticilerinden biri hâline gelmiştir. 1950’lerin başında yardımına koştuğumuz Güney Kore’yi de buraya ekleyebiliriz.

    Bugün, bir zamanlar akademik alanda iş verdiklerimiz ve savaşta yardımımıza muhtaç olanların bilimsel üretim ve toplumsal refah olarak neden bizden ileride olduklarını sorgulamak gerekiyor. Bunun en büyük nedeni liyakatin terk edilerek tekrar sadakate dönülmesi olabilir. “Tarih tekerrürden ibarettir.” sözü önemlidir. Bağnaz sadakatin liyakatin önüne geçtiği durumda toplumsal refahtan uzaklaşılır ve çöküş başlar. Ayağa kalmanın formülü ise bellidir: Yeniden liyakate dönmek. #

    DİPNOTLAR

  • Sadakat mi Liyakat mi?

    Sadakat mi Liyakat mi?


    hilafetin son yılları işbirlikçilikten teslimiyete evrilmiş; vatan savunmasında bulunanların “hain” ilan edilmesine, katledilmelerinin “caiz” olmasına kadar varmıştır. istanbul’un işgalini engellemek için hazırlanmayan birlikler, “kuva-yı inzibatiye” adı altında kuva-yı milliyecilere karşı örgütlenmiştir. emperyalistler, anadolu’da başlayan “kurtuluş”un engellenmesi için sadakatte kusur etmeyen damat ferit’leri bulsa da karşılarında liyakatle halkın mücadelesini buluşturan mustafa kemal’i ve kuva-yı milliyecileri bulmuştur.

    Sadakat mi Liyakat mi?
    Fotoğrafın üstündeki yazı: Reis-i Cumhur Gazi Paşa hazretlerinin memleketimizi teşrifleri münasebetiyle Hükümet Konağı önünde alınan fotoğrafları. Erkân-ı hükümet arasında, 1 Teşrin-i evvel (Ekim) 1340 (1924).

    Millî Mücadele günleri yalnız emperyalizme karşı verilen bir savaş değildir. Millî Mücadele aynı zamanda İstanbul ile Ankara arasındaki iktidar savaşına da sahne olmuştur. İstanbul’da egemenliği Tanrı’dan aldığını söyleyen ve bu söylemle ülkeyi yöneten bir padişah ve hükümeti vardır. Ankara’da ise egemenliği milletten aldığını söyleyen ve “Egemen Türk milletidir.” diyen Mustafa Kemal Paşa ve TBMM Hükümeti vardır. Dolayısıyla İstanbul ile Ankara arasındaki savaş bir iktidar/egemenlik savaşıdır.

    Bu savaş aynı zamanda bir sadakat ve liyakat savaşıdır. Peki, bu savaşta sadakat mi galip gelir liyakat mi?

    Neden böyle bir soru soruyoruz? Çünkü Damat Ferit Hükümeti iktidar/egemen benim diyebilmek için sadık kullarını göreve çağırır. Nasıl mı? Anlatalım.

    Sadakat_mi_Liyakat_mi-1
    Gazi Mustafa Kemal Erzurum’da, Ekim 1924.

    Erzurum Kongresi’nden Misak-ı Millî’ye…
    Biliyorsunuz Damat Ferit, Vahideddin’in ve tabii ki İngilizlerin pek sevdiği bir sadrazamdır. Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki milliyetçiler Padişah’ın kapattığı Meclis’in yeniden açılmasını, bu açılışın önünde engel olan Damat Ferit’in de istifasını ister. İstekleri olur. İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyesi Damat Ferit istifa eder, 2 Ekim 1919 günü kurulan Ali Rıza Paşa Hükümeti1 seçim kararı alır. 12 Ocak 1920 günü İstanbul’da Mebuslar Meclisi açılır.2

    Meclis, 28 Ocak günü cesur bir kararın altına imza atar. Erzurum Kongresi’nden itibaren milliyetçilerin ilmik ilmik dokuduğu Misak-ı Millî’yi kabul eder. Türk milletinin -kapitülasyonlar gibi- uygarca yaşamasına engel olacak hükümler içeren bir barışı kabul etmeyeceğini duyurur bu belge ve emperyalistleri can evinden vurur. Zira Anadolu’daki millî hareket onlara, gözleri önünde meydan okumuştur. İtilaf Devletleri İstanbul Hükümeti’nden milliyetçileri yok sayan bir açıklama ister. Açıklama gelir. 14 Şubat günü Ali Rıza Paşa, millî iradenin tek “tecelligâhının” yani ilahi gücün belirdiği tek merkezin İstanbul’daki Meclis olduğunu duyurur. Mustafa Kemal’in yanıtı gecikmez. 17 Şubat günü Müdafaa-i Hukuk derneklerinden, “Vatanı ve millî varlığı kurtarmak esasından ibaret olan millî teşkilatın, vatanın her köşesini kapsayacak şekilde yaygınlaştırılmasını” ister.3 Milliyetçi güçler de boş durmaz. Emperyalist gemilerine ve askerlerine rağmen Akbaş Cephaneliği (Eceabat Yakınlarında) basılır, yüzlerce tüfek ve sandık sandık cephane Anadolu’ya kaçırılır.4 Maraş’ta da halk Fransız-Ermeni zulmüne karşı kahramanca yürüttüğü mücadelenin ürününü toplar, onları kentlerinden atar. Gelişmeler emperyalist devletlerin ve onların işbirlikçilerinin saygınlığını yerle bir ederken Türklerin kendi gücüne dayanarak emperyalizmi topraklarından atacağına olan inancını perçinler.

    İstanbul İşgal Edilecek!
    Demokrasi havarisi kesilen emperyalistlerin hoşuna gitmez bu gelişmeler. Önce Ali Rıza Paşa Hükümeti istifaya zorlanır. 3 Mart 1920 günü amaçlarına ulaşırlar. Ertesi gün Mustafa Kemal bu istifayı, “İtilaf Devletleri’nin bağımsızlığa ve onura dokunan saldırılarına” bağlar.0 Yeni hükümeti 8 Mart’ta Salih Paşa kurar.0 Ancak o, İngilizlerin “Kuva-yı Milliye’ye karşı olduğunu açıkla.” baskısına boyun eğmez. Küplere biner İngilizler. “Türklere haddini bildirmek” gerektiği dillendirilmeye başlanır emperyalist cephede. Yazışmalar başlar ve ardı ardına yaptıkları toplantılardan sonra karar verirler.0 İstanbul’u işgal edeceklerdir. Kararlarını 16 Mart 1920 sabahı Şehzadebaşı Karakolu’na yaptıkları kanlı baskınla uygulamaya koyarlar.0 Hırslarını alamazlar. Mebuslar Meclisi’ni basarlar, milletvekillerini tutuklarlar, İstanbul’da “millici”, “kuvvacı” avı başlatırlar. Gece yarısı yatak odalarına girip vatanseverleri gecelik entarileriyle alırlar -tıpkı Göz Hekimi Dr. Esat Işık gibi-. On dört yaşında ciğerleri kan toplamış, hasta yatağında gözleri korkuyla bakan oğlunun gözleri önünde giyinmesine bile izin vermezler Esat Paşa’nın…0 Az önce görevden aldırdıkları Harbiye Nazırı Mersinli Cemal Paşa’yı sabahın 06.00’sında yüz kişilik müfrezeyle bastıkları evinden, eski Genelkurmay Başkanı Cevat Çobanlı Paşa’yı Nişantaşı’ndaki konağından gözaltına alırlar.0 Milletin 85 vekilini ve 60’a yakın milliciyi önce Bekirağa Bölüğü’nde hapsederler sonra Malta adasına sürgüne gönderirler.


    “milliyetçilerin bu zulme sesi ankara’dan yükselir. mustafa kemal paşa 16 mart’ta yayınladığı bildiriyle o gün osmanlı devleti’nin yedi yüz yıllık hayat ve egemenliğinin sona erdiğini açıklar.”

    Ankara’da Açılan Meclis ve Damat Ferit Dördüncü Kez Koltukta…
    Milliyetçilerin bu zulme sesi Ankara’dan yükselir. Mustafa Kemal Paşa 16 Mart’ta yayınladığı bildiriyle o gün Osmanlı Devleti’nin yedi yüz yıllık hayat ve egemenliğinin sona erdiğini açıklar. 17 ve 19 Mart 1920 tarihli genelgeleriyle kapatılan Meclis’in Ankara’da açılacağını duyurur. İstanbul’daki tutuklamaları da göz ardı etmez. Karşılıklılık ilkesini uygular, Anadolu’daki İtilaf subayları tutuklanır. Savunusu vatan ve millet olanlar işgal altındaki ülkede demokrasiye bağlılıklarını bir kere daha seçim yaparak gösterir. Yeni seçilen milletvekilleri ve İstanbul’dan kaçmayı başaranlar Ankara yolunu tutarken emperyalistlerin öfkesi iyice kabarır. Öfkelerini Salih Paşa Hükümeti’nden çıkarırlar önce. 2 Nisan günü istifa ettirirler. Yerine 5 Nisan’da değişmez sadrazamları Damat Ferit’i dördüncü kez koltuğa oturturlar. O da aldığı görevi fazlasıyla yerine getirir. Nasıl mı? “Paşalık” rütbesi verdiği Anzavur Ahmet’i Karesi (Balıkesir) mutasarrıfı olarak atar.0 “Kuva-yı Milliye”yi yok etmekle görevlendirir. 10 Nisan’da Şeyhülislam Dürrizade Abdullah, Kuva-yı Milliye’yi kâfir ilan eder, üyelerinin katlinin dince uygun olduğunu bildiren fetvayı verir, 11 Nisan’da Vahideddin yayınlar.0 18 Nisan’da İngiliz desteğiyle “Kuva-yı İnzibatiye” adı verilen Halife Ordusu kurulur. Amacı, “Kuva-yı Milliye adı altında (…) şakileri” yok etmektir.0

    Sadakat_mi_Liyakat_mi-3
    Mustafa Kemal, silah arkadaşlarıyla Akşehir’de, 28 Temmuz 1922. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Nurettin Paşa, Yakup Şevki Paşa, Fahrettin Paşa…

    Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki milliyetçiler de emperyalist işbirlikçisi Saray’a ve Sadrazam’a yanıt vermekte gecikmez. 6 Nisan’da kurulan Anadolu Ajansı ile kamuoyunu yönlendirecek etkin propaganda aracını faaliyete geçirir Mustafa Kemal. Kuva-yı Milliye de Anzavur’u İstanbul’a kaçmak zorunda bırakır.0 16 Nisan’da İstanbul’un fetvasına Ankara müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi’nin fetvası ile yanıt verilir. Olaylara ve gerçeklere aykırı olarak yayınlanan fetvaların İslam dinince geçerli olamayacağına işaret eder fetva. Anadolu’da yüzlerce müftü ve din bilginince onaylanıp imzalanarak ajans ve gazeteler aracılığı ile kamuoyuna da duyurulur.0

    Mustafa Kemal Paşa kararlıdır. Saray’ın ve Damat Ferit’in İngiliz politikasına geçit verilmeyecek, mutlaka zafere ulaşılacaktır. Bu düşüncesini İstanbul’dan dostlarıyla birlikte kaçıp Ankara’ya gelen Yunus Nadi Bey’e de özellikle vurgular: “…Milletin istiklâlini vatanın son kaya parçası üzerinde müdafaa edeceğiz, kurtaracağız veya -eğer mukadderse- öleceğiz. Fakat eminiz ki ölmeyeceğiz ve kurtaracağız.”0

    Kurtuluşun Çaresi: Birleşmek…
    Mustafa Kemal Paşa kurtuluşu birleşmekte görür. Komutanlardan başlayarak asker, sivil bütün milletin TBMM çatısı altında bir ve bütün olmasını isteyen çağrısını yapar. Neden böyle bir çağrı yapar? Zira sivil bürokratlarla ordu ve kolordu komutanları İstanbul’la olan hiyerarşik bağlarını hâlâ korumaktadır. Mustafa Kemal ise onları milletin yanına, Anadolu’ya çağırır. Çağrısı olumlu yanıt bulur. Kastamonu Valisi Cemal Bey, daha İstanbul’un işgalinin ertesinde, 17 Mart’ta, Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgrafla vilayetinin “…bugünden itibaren (…) Heyet-i Temsiliye’yi Hükümet Merkezi” saydığını belirtir.0 6 Nisan’da 61. Tümen Komutanı Albay Kâzım (Özalp) Bey, 14. Kolordu ile ilgisini kestiğini bildirir.0 İstanbul Hükümeti ile yakın ilişkide olan 12. Kolordu Komutanı Fahrettin (Altay) Bey ile Yusuf İzzet Paşa ise Nisan ayı içinde Heyet-i Temsiliye emrine girdikleri haberini ulaştırır Ankara’ya.0

    Sadakat_mi_Liyakat_mi-4
    “Mühim Bir Tamim: Bilcümle Erkân, Ümera ve Zâbitana”, Alemdar, 25 Nisan 1920.

    20 Nisan’da ise Fevzi Paşa (Çakmak) Anadolu’ya geçmek üzere Kuşçalı’ya gelir. 22 Nisan 1920 günü ise Mustafa Kemal Paşa bütün vilayetlere gönderdiği genelgeyle “23 Nisan’dan itibaren bütün mülki ve askerî makamların, milletin başvuru yerinin” açılacak olan Meclis olacağını ilan eder.0

    23 Nisan 1920 günü açılan TBMM, o günden itibaren egemenlik yetkisini kullanmaya başlar. İngilizler tam bu aşamada Damat Ferit’le yeni bir oyun kurar. Padişah’ın aynı zamanda Halife sanının olması elverişli zemin olur. Türk milletinin Müslüman kimliği sömürülmek istenir. Ve Damat Ferit 24 Nisan günü Halife-Padişah’ın sadık kulları için “Sadâkatnâme” başlıklı yemin metinleri bastırır. “Bilcümle erkân, ümera ve zâbitan” bu yemin metinleriyle “…şems-i şevket [ulu güneş] ve ikbâli asırlarca âleme şa’şaa-paş olmuş [parıltı yaymış] o muazzam taht-ı saltanat ve hilafetin etrafında” toplanmaya çağrılır.0

    Sivillerin Yemin Metni:
    “Şevketlu Halife ve Sevgili Padişahımız Sultan Mehmet Han-ı Sâdis Efendimiz Hazretlerinin her türlü evâmir-i şahanelerine mûti’ ve münkad kalacağıma ve iktiza-yı halde uğur-ı Hilâfetpenâhîlerinde feda-yı cana hazır ve âmade bulunduğuma ve memuriyette bulunduğum müddetce siyasetle kat’iyyen iştigal etmeyeceğime ve Hükümet-i Osmaniye’nin rıza-yı âlisi hilafında bir fiil ve harekette bulunmayacağıma. Vallah, Tallah, Billah.”

    Askerlerin Yemin Metni:
    “Baş Kumandan-ı Âzam ve Akdesimiz Şevketlu Halife ve Hakanımız Padişahımız Sultan Mehmet Han-ı Sadis Efendimiz Hazretlerinin her türlü evâmir-i şahanelerine mûti’ ve münkad kalacağıma ve iktizay-ı halde uğur-ı Hilâfetpenâhîlerinde feda-yı cana hazır ve âmade bulunduğuma ve silk-i askeriyede kaldığım müddetçe siyasetle kat’iyyen iştigal etmeyeceğime yemin ederim.
    Vallah, Billah, Tallah.”

    Siviller ve askerler için ayrı ayrı düzenlenir yemin metinleri. Yeminler ilgili amirin ya da üst rütbeli komutanın gözetiminde törenle yapılacaktır. Siviller metinleri okuyacak, ardından kimlik bilgilerini yazarak imzalayacaktır. Askerler ise komutanlarının önünde okuyup imzalayacak, isim, rütbe ve görevlerini yazacaktır.0

    Anadolu’nun dört bir yanına gönderilir Sadâkatnâme metinleri. 26 Nisan’dan itibaren İstanbul’daki yandaş gazeteler yemin edenleri sütun sütun sayfalarına taşır. Hele askerlerin imzaladıkları daha bir abartılarak sunulur kamuoyuna, “Ordudan Yükselen Sadâkat Sesi” başlıklarıyla… Yüzlerce, binlerce isim sayılır gün gün… Anadolu’nun simge isimleri özellikle öne çıkarılır. Örneğin sivilleri temsilen Ankara Vali Vekili Yahya Galip’in (Kargı) yemini ve valilik görevlilerinin “yarışırcasına sadakati” öne çıkarılır. Komutanları temsil eden isim ise Kâzım Karabekir Paşa olur. Kolordusuna mensup askerler için yaptığı yemin töreni ballandıra ballandıra anlatılır.0

    Sadakat_mi_Liyakat_mi-5
    İleri/Vakit, 14 Mayıs 1920. 
    Sadakat_mi_Liyakat_mi-6
    Yahya Galip Bey ve Kâzım Karabekir Paşa’nın yemin törenleri. İleri, 7 Mayıs 1920.

    Amaç bellidir. Padişah’a sadık sivil bürokrasi ile Anadolu’yu denetim altına almak, askerî bürokrasi ile orduyu içten parçalamak ve Türk milletinin uyanışına set çekmektir. Daha doğrusu kendi koltuklarını koruma pahasına emperyalizmin Türk yurdunu ve Türk milletini sömürmesine göz yummaktır.


    “başaramazlar. zira millet bir kere uyanmış ve önderini bulmuştur. türk milleti vatanın kurtuluşuna, milletin özgürlüğüne mustafa kemal’in önderliğiyle ulaşacağına inanmıştır. inanmıştır çünkü mustafa kemal paşa o makama emperyalistlerin ya da onların işbirlikçilerinin arzusuyla gelmemiştir.”

    Başaramazlar. Zira millet bir kere uyanmış ve önderini bulmuştur. Türk milleti vatanın kurtuluşuna, milletin özgürlüğüne Mustafa Kemal’in önderliğiyle ulaşacağına inanmıştır. İnanmıştır çünkü Mustafa Kemal Paşa o makama emperyalistlerin ya da onların işbirlikçilerinin arzusuyla gelmemiştir. O makamın gerisinde çağdaş okullarda alınan başarılı bir eğitim, Trablusgarp’tan Çanakkale’ye, Diyarbakır’dan Filistin’e kadar vatanı için döktüğü ter vardır. O makamın gerisinde Arapçadan Farsçaya, İngilizceden Fransızcaya her alandan üzerine notlar düşülmüş bir kütüphane vardır. O makamın gerisinde emperyalist altınlarına değil, vatanın her karış toprağına duyduğu bağlılık vardır. İdeali yüksek makamlara geçmek ya da para kazanmak değil, Türk milletinin özgür ve bağımsız yaşamasıdır. O bu ideali daha 12 Ocak 1914’te Sofya’dan Madam Corinne’e yazdığı mektupla açıklamıştır: “Benim tutkularım var hem de pek büyükleri. Bu tutkularım yüksek makamlar ya da büyük paralar elde etmek gibi maddi emelleri karşılamakla ilgili değil. Ben vatanıma faydalı bir hizmet yapmış olmanın iç huzurunu taşıyacak bir düşünceyi gerçekleştirmek istiyorum.”0

    Zafere ulaşanlar sadık olanı değil layık olanı önder koltuğuna oturtanlardır. Sadık kullar zaferden sonra soluğu emperyalistlerin ülkesinde alacaklardır.0 #

    DİPNOTLAR
    1. İleri, 3 Ekim 1919, No: 622, s. 1. ↩︎
    2. Alemdar, 13 Ocak 1920, No: 393-2693, s. 1. ↩︎
    3. Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, c. I, TDK Yayınları, Ankara, 1989, s. 500-507. ↩︎
    4. Kâzım Özalp, Milli Mücadele 1919-1922, c. I, TTK Yayınları, Ankara, 1971, s. 88-98. ↩︎