Kategori: Sanat Tarihi

  • Kaybolan İstanbul’un hafızası: Ara Güler

    Kaybolan İstanbul’un hafızası: Ara Güler

    Enis Batur, fotoğrafçı Ara Güler’e İstanbul’u sormuş; ustanın efsane karelerinden yola çıkarak şehrin dünü-bugünü konuşulmuştu. Ara Güler, bu defa kelimelerle anlatıyor: Doğup büyüdüğü şehirdeki sevgi ve hatıra yokluğu!

    Kaybolan İstanbul’un hafızası: Ara Güler

    EB Ara, İstanbul efsane şehir derler, efsane çok bü­yüdü. 15 milyonu aştı, 250 hektar araziye yayıldı ama İstanbul’un nüfusu 1 mil­yonun altındayken de sen bu şehrin merkezindeydin, 10 milyonu geçince de hâlâ merkezindesin. Efsanenin içinde bir efsane halini al­dın. Aslında üzücü bir şey, yaşayan bir insanın efsane­ye dönüşmesi ama maalesef böyle.

    AG İstanbul gibi bir efsane ol­mayayım da, daha iyi.

    – Evet, ama gene de işte efsa­ne dediğin negatifiyle poziti­fiyle, her yönüyle var. Sen bu şehri yarım yüzyılı aşkın bir süredir bilinçli bir biçimde seyrediyorsun, görüyorsun, ona bakıyorsun. Belki de da­ha doğduğunda yerleşmiş bir objektif var sanki gözü­nün içinde. Ne görüyorsun, bu sürenin içinde değişim adına renklerin dönüşmesi adına; yani 80 yılı aşkın İs­tanbul yaşantın sende ne tür bir tortu bırakıyor? Birkaç paragrafa indirsen ne çıkar ortaya?

    – Birkaç paragrafa indirsem yaptığım şu 2-3 kitap çıkar. Çünkü o artık kreması olarak var. Ben bu şehrin çocuğu ola­rak ve günün birinde 1928 se­nesinde Taksim’de doğup bütün ömrümü geçirdiğim Galatasa­ray ve şimdi de artık Gümüşsu­yu olmak üzere o çevrenin için­de yaşadım; 70 küsur yaşımda hep baktığım şeyleri kaydetmek üzere bu üç kitabı yaptım. O üç kitabın içine bakarsan sadece benim seçtiklerim ve bir mevzu etrafında. Meselâ ki İstanbul. 16 mm. kamerayı alıp, sokağa çıkıp Haliç’te film çektiğimi de hatır­lıyorum. Ben artık ne çektiğimi hatırlamıyorum, bulamıyorum.

    – Senin arşivin de İstanbul kadar karışık aslında.

    – Karışık tabiî, sadece İstanbul değil dünyanın her tarafından malzeme var, ama yarıya yakı­nı İstanbul’dandır. İyi bir tasnif de olmuyor. Foto muhabirleri tasnif yapamıyor. Eskiden biz başladığımızda computer falan yoktu. Kutuların içinde, zarfla­rın içinde… Tarih yazdınsa yaz­dın. Öyle şeyler var ki ben kaçta çektim, kimilerini hatırlamıyo­rum.

    – Senin ayarında, dünya ça­pında bir fotoğrafçının ya­nında bir asistan ordusunun çalışması gerekir. Sen her şeyini kendin yapıyorsun.

    – Bir şey söylüyorsun zaten an­lamıyor asistan dediğin. Biri zannedersin adamı, biraz konuş ne olduğunu anlarsın.

    – Onunla vakit kaybedeceği­me kendim yaparım diyor­sun.

    – Kendin yaparsın biter gider. Bu da kendini fazla beğenmişli­ğe falan gider. Bırak o kadar be­ğeneyim.

    Kaybolan İstanbul’un hafızası: Ara Güler
    İstanbul fotoğrafçısı İstanbul’u her haliyle fotoğraflayan Ara Güler “İstanbul Fotoğrafçısı” olarak anılsa da hayatı boyunca dünyanın dört bir yanından birçok görüntü ve portreyi de objektifinden yansıttı.

    – Ara, demin çizdiğin güzer­gâhı düşünürsek… Taksim, Galatasaray, Beyoğlu, Gü­müşsuyu… Bu eksenin için­de senin doğumunu izleyen ve bugüne ulaşan dönem­de hem şehir yapısal açıdan hem de insan figürü çok de­ğişti. 1930-40’ların İstanbul­lusuyla bu günün İstanbul­lusu karşılaştırılacak gibi değil. Bu senin canını yaktı mı?

    – Tabiî, ben şimdi makina­yı alıp sokağa neden çıkmıyo­rum? Çekmiyorum. Ancak bir iş olduğu zaman, gazetelerden bir tanesi bir şey isteyecek, gi­dip enayi bir şey çekeceksin. Aksi halde makinamı alıp so­kağa çıkmak içimden gelmiyor. Çünkü benim düşündüğüm bir İstanbul vardır. O İstanbul yoktur ki artık ben o İstan­bul’un resmini çekeyim. Şimdi bambaşka, adı İstanbul olan fakat İstanbul olmayan, bizim bildiğimiz İstanbul olmayan bir İstanbul! Şimdi 20-25 ya­şında olan bir adam İstanbul’u ne kadar tanır? İstanbul’u bil­mez ki o. Hattâ biz bile tam es­ki İstanbul’u bilmeyiz. Meselâ biz Pera’yı ne kadar biliriz? Son devrini biliriz. Şimdi öyle bir şey yok. Düşün ki, İstan­bul ne biliyor musun? İstan­bul, Deli Saraylı. (The Madwo­man of Chaillot). Jean Gira­doux’nun piyesi. Fikret Adil, Deli Saraylı diye çevirmiştir. Deli Saraylı, Sultan Ahmet’te, Yerebatan Sarayında oturuyor. Çok güzel kadınmış. İhtiyar­lamış, bitmiş. Makyaj masası var. Aynada kendini görür. Or­da gençliğini hisseder: Aslın­da ayna başka şey gösteriyor. Çekmeceleri vardır. Çekme­celeri açtığı zaman içinden mücevherleri çıkıyor. İstanbul böyle bin tane çekmecesi olan bir Deli Saraylı’nın çekmecesi­dir. Onun için bitmez. Bitmez, ama o çekmeceyi açan adam onu bilirse onun mücevher ol­duğunu anlayacak. İşte o adam yoktur. Bitmiştir. Biz zaten so­nunu gördük. Bir ceset düşün, çürümektedir. Biz İstanbul’u nasıl tanıyoruz? Meselâ, Yahya Kemal’in şiirinden tanıyoruz. Gördüğümüz, yaşadığımız, his­settiğimiz şeyler vardır. Şimdi sokağa çıkarsam vallahi billahi hiçbir şey hissetmiyorum.

    – Öte yandan belki şöyle de bakılabilir: Bu kentin üs­tü sanki tozla kaplandı, çok güçlü ciğeri olan biri gelip bir üfleyecek olsa, senin de­min verdiğin örnekte olduğu gibi, çekmeceyi açıp, taşla­rı tanıyarak, mücevherle­re teşhis getirecek olsa halâ çok büyük bir malzeme de var. Bizans’tan kalan önemli izler var. Osmanlılar’dan ka­lan izler var.

    – Ama sen tarihî izlere bakı­yorsun. Aslında bir de yaşama­sı var. İnsanlar, sokaklar… Ben bir sokakta yürürken, meselâ bir köşeyi dönerken aklıma bir şey geliyor. Bu kadar sene geç­mişim bu Beyoğlu sokakların­da. Yağmurlusundan geçmişim, aşık olduğumda geçmişim, yok hasta olduğum gün geçmişim, kızdığım gün geçmişim, her gün geçmişim o sokaklardan. Her sokakta insanın hatırası var. Bir insanın memleketi ne demek biliyor musun? Hatıralarının bulunduğu yer demektir.

    – Doğru.

    – Eğer ben bu pencerenin önün­den geçerken, Rum kızı şurada oturuyordu diye hatırlamamış­sam, ben zaten yaşamıyorum demektir o şehirde.

    Kaybolan İstanbul’un hafızası: Ara Güler
    Galata Köprüsü Ara Güler’in fotoğraflarında sıkça görülen Galata Köprüsü, 1957 yılında çekilen bu karede objektifine bambaşka bir açıdan yansımakla kalmamış aynı zamanda enteresan bir ana da arka plan oluşturmuş.

    – Tabiî bu insanların hatıra­ları, bir de şehrin kendi ha­tıraları var. Şehri böyle ya­şayan bir organizma olarak düşünürsek, İstanbul bana her zaman, çok üzülen bir şehir gibi geliyor. Bir gün 8-10 kişilik bir genç gru­buyla Beyoğlu’nda karşılaş­tık. Orada Beşir Fuat Soka­ğı var. Tabelayı gösterdim. “Beşir Fuat kim” dedim. Hiçbiri bilmiyordu. Beşir Fuat kim hiç kimse bilmez­se, sokağa adını veren bu adamla o sokağın bağlantı­sını kuramazsa, şehir ızdı­rap çekmeye başlıyor. İstan­bul’da yaşayan insanların İstanbul kültürünü bir par­ça tanımaları lazım ki tek­rar senin gençliğinde yaşa­dığın gibi yaşamaya başla­sınlar bu şehri. Onunla bir tutku ilişkisi kurabilsinler. Çünkü senin ilişkinde bu tutku var.

    – Gelenlere bakıyorum ben. O kültüre hiçbir zaman sahip ola­mayacaklar. Dolayısıyla arama­yacaklar. Bir kuşak daha geçtik­ten sonra bitmiştir.

    – İyice karamsarsın, tam kı­yamet tablosu çiziyorsun.

    – Olmaz başka türlü. Olmaya­cak. Böyle olacak.

    Kaybolan İstanbul’un hafızası: Ara Güler
    Eminönü balıkçıları İstanbul’un ve İstanbullunun gündelik hayatını kareleyen fotoğrafçı, halen balık-ekmekçileriyle bilinen Eminönü’nün balık satıcılarını 1960’larda bu kareyle ölümsüzleştirmiş.

    – Doğan Kuban’ın da böyle bir teorisi var. Kolaps Teori­si diyor. “İstanbul bu büyü­menin önlenemeyişi karşı­sında çökecek” diyor.

    – O mimari bakımdan söylüyor. Dünya yalnızca mimari değildir. Onun görüntüsünü, dekorunu yapar. İnsanların baktığı zaman anladığı sevgileridir. İstan­bul’un bir tarafından öte yaka­sına bakarken bir milyon şarkı duyabilirsin ama onu duyarsan duyabilirsin. Duyamazsın ki ve yeni nesil hiçbir zaman duya­mayacak. Duymaz.

    – Ben tabiî, senin kadar ka­ramsar olmak istemiyorum. Karamsar bir tarafım var ta­biî ama her şeye rağmen bir biçimde bir takım insanla­rın bizden sonra kendilerini toplayacaklarını umuyo­rum.

    – Bu eğitimle mi toplayacaklar?

    – Zor tabiî zor. Zor. Hiç de­ğilse çok sayıda olmasa bi­le az sayıda insan böyle bir bayrak yarışındaki gibi el alabilir öncekilerden. Ben senden 20 küsur yaş ufağım sonuç olarak, senin kuşağın­daki insanlardan senin de aralarında yer aldığın 20-30 insandan bayrak devraldım. Benim de amacım benden 20 yaş küçük insanlara bu bay­rağı devredebilmek için uğ­raşmak.

    – İşte sen elini uzatacaksın o bayrağı vermek için ama alacak adam bulamayacaksın.

    – Aslında böyle bir kıyamet fikri, İstanbul ile ilgili ola­rak bana çok aykırı gelmi­yor: Çünkü dönüp tarihe baktığımız zaman çok büyük kentlerin, Ninova’nın, Sodome’un, Lut’un yeryüzünden silindiğini biliyoruz. İstan­bul niye silinmesin?

    – Sedat Hakkı Eldem. 1800’le­ri anlatan bir kitabı var. Ana­dolu yakasında 1400 yalı vardı diyor. Düşünebiliyor musun? Hadi daha azı 1000 tane de bu yakada olsa, 2400 kırmızı yalıyı koyabiliyor musun Boğaz’a? O yeşillerin arasına, içine ve san­dalla giden adamları ve söylenen şarkıları, Hafız Burhan’ı. Bunlar olmadıktan sonra olmaz. Olmuyor.

    – Biz İstanbul içinden za­manla büyük tabakaları silmişiz. Bazı önemli kent­lere baktığımız zaman, ör­neğin Paris’e baktığımız za­man, 13. yüzyıldan bu yana katman katman karşımız­da durduğunu, bir biçimde özenle korunmaya çalışıldı­ğını, içinde yaşayan insanla­rın da bir tür kent aşkıyla bu konuda duyarlı davrandıkla­rını görüyoruz.

    – Bizim hayran kaldığımız Paris de bitmiştir. 1800’lerdekini de, 13. yüzyıl Paris’ini de kimse bil­mez. Belki dört tane kolon, bir tane kapı bulacaksın. Onunla şehir olmaz ama bazı şehirler saklanmıştır Orta Avrupa’da. Meselâ, Zagreb.

    – Evet var. Basel’de başlıba­şına 13-14-15. yüzyıldan kal­ma uzun sokaklar var. Bütün evler o yüzyıldan kalma ve iyi korunmuş. Biz Zeyrek’te­ki evleri koruyamadık.

    – Bitti. Zeyrek ancak benim fo­toğraflarda vardır şimdi. Zey­rek’i satarım.

    – Bu alanda sen belki de yal­nız fotoğrafçı değil arkeolog­sun. Zamanı da tutuyorsun elinde. Senin kutularında, arşivinde eşeleye eşeleye İs­tanbul’un kazılması mümkün.

    – Yalnız fotoğrafları var. İyi ki çekmişim değil mi?

    – Sen olmasan ne yapardık?

    – Yok yahu.

  • Topkapı Sarayı alanı yine kaderine terkedildi

    Medya ve sivil toplumun kültür varlıklarının korunması konusunda gösterdiği duyarlılık, bu defa ters tepti. Muhtemelen geçmiş olumsuz tecrübelerden kaynaklanan aşırı hassasiyet, yeterince araştırılmadan yapılan haberlere zemin hazırladı. Geçen ay ayyuka çıkan Topkapı Sarayı’nın bahçesinin imara açıldığı yolundaki iddia ve haberler, bu benzersiz sit alanına fayda yerine zarar getirdi.

    Geçenlerde önce bir ga­zetede, ardından med­yanın her türlüsünde bir vaveyla koparıldı: “Top­kapı Sarayı İmara Açılıyor!”. Hepimiz sarayın birbirinden sevimli avlularında yükselen “hiç sevmediğimiz”, “asla kul­lanmadığımız” çok katlı rezi­dansları, AVM’leri, otelleri gö­rür gibi olduk. Garip hava fo­toğrafları, haritalar hazırlandı. Bu tür kültür varlığı koruma rüzgarları için hazır bekleyen birkaç sivil toplum örgütü de kıymetli açıklamalarını esir­gemedi. Genelde olduğu gibi bu sefer de bilgi vermek yerine kanaat bildirdiler. Ama bu ko­parılan fırtınada kimse nerede ne meydana geldiğinden, ki­min ne istediğinden, kimlerin neye karşı çıktığından haber­dar olamadı.

    Topkapı Saray arazisi ve civarında uzun zaman geçiren, 1990’dan beri bölgeyi mümkün oldukça ziyaret eden biriyim. Biliyorum, bu tür açıklamaları çok az kişi okur. Aslında konu günümüzün “yoğun gündemi” içinde çoktan unutulmuş, her­kes “başka yerleri kurtarmak için” çalışmaya başlamış bile!

    Haberlerin ve tartışmanın başladığı yer Topkapı Sara­yı’nın Marmara Denizi’ne ba­kan yamaçları. Bu bölge 1. De­rece Arkeolojik Sit iken Fatih Belediyesi’nin talebi ile Kül­tür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun değerlendirmeleri sonucunda 3. Derece Arkeolo­jik Sit olarak öneriliyor. Ancak kurul bu değerlendirmesini, Kültür Bakanlığı’nın ilgili bi­rimlerine gönderip, bunun bir kez daha üst ölçekte incelen­mesini istiyor. İşte bu sırada ilgili kurumlarından birin­den bir yetkili, medyanın konu ile ilgilenebilecek bir ferdine meseleyi iletiyor. O da benzer haberlerde her zaman yaptı­ğı gibi dikkati çekip okunacak hale getiriyor: “Topkapı Sarayı İmara Açılıyor!”

    Marmara surları Sahil yolu yapılmadan önce Marmara surlarına ait bir fotoğraf (Kaynak : R. Demangel ve E. Mamboury – Le quartier des Manganes et la première region de Constantiople)

    Topkapı Sarayı 1470’lerde Fatih Sultan Mehmet tarafın­dan yaklaşık 700 bin metre­karelik bir alanda kuruluyor. Etrafı surlarla çevrili geniş bahçeler içinde birçok avlu ve yapıdan oluşan bir saray in­şa ediliyor. Öncesinde bura­da Bizans’ın birçok kilise ve manastırı, görkemli malikane­leri vardı. Bizansın öncesinde ise Bizantion isimli bir antik kentin sütunlu caddeleri, tapı­nakları, tiyatroları ve akropolü bulunuyordu. Bu Helen ken­tinden önce ise herhalde Trak­lar’ın bir kasabası, onlardan önce ise adlarını bilemediği­miz en eski İstanbullular’ın köyleri… Binlerce yıldır yaşa­nan bu alanın bazı yerlerinde neredeyse on metre yüksekli­ğinde kültür toprağı oluşmuş. Toprak üzerinde yürürken ne­redeyse hiçbir şey görülmüyor. Kalıntılar bir gün kendilerini açığa çıkaracak biliminsanla­rını bekliyor.

    Sinan Paşa Kasrı/İncili Köşk Caspallan tarafından 19. yüzyılda hazırlanan gravürde Sinan Paşa Kasrı/İncili Köşk’ün sağlam durumu.

    Saray, Sultan Abdülmecid zamanında kısmen terk edi­liyor. 1868’de yılında saraya adını veren tam da bugün Sa­rayburnu dediğimiz yerde bu­lunan Topkapısı Sahil Sarayı ve çevresindeki köşkler yanı­yor. Bundan birkaç yıl sonra 1870’lerde Sultan Abdülaziz dış bahçelerinden Rumeli de­miryolu hattının geçmesine izin veriyor. Sarayın inşaından neredeyse 400 yıl sonra saray bahçeleri modernleşmeye feda ediliyor. Devletin zor günleri… Aydınlar biraz itiraz etse de çok fazla tepki göstermiyor.

    Artık sultanların pek ilgi­lenmediği Topkapı Sarayı’n­da demiryolu ile saray arasın­da askerî bir bölge oluşturulup bazı silah depoları inşa edili­yor. Böylece alanın önemli bir bölümü İstanbullularca gö­rülemese de korunuyor. Ama demiryolu ile sahil surları ara­sında kalan alan kaderine ter­kediliyor.

    Demiryolu adeta bir hen­dek gibi bazı yerlerde nere­deyse üç metre derinliğinde bir açmanın içinden geçiyor. Deniz yönünde sahil surları var. Bizans, Osmanlı her dö­nemin izlerini taşıyan bu du­varlar yaklaşık on, oniki metre yüksekliğinde. Demiryolu ile surlar arasında bazı yerlerde 100 metreye yakın bir açık­lık varken, bazı yerlerde ray­lar neredeyse surların üzerine oturuyor.

    Sarayburnu ve Topkapı Sarayı 19. yüzyılda Melling tarafından hazırlanan İstanbul gravürü.

    1950’li yıllarda inşa edilen sahil yolu, alanın biraz daha görünür olmasını sağlıyor ama hâlâ surlar yaklaşık 10 metre yüksekliğinde bir engel ola­rak yükselmeye devam ediyor. Artık alanımız demiryolu ile sahil yolu arasında. Bu iki en­gelin arasında da kentin tarihî surları var. İki ulaşım hattı hergün binlerce İstanbulluyu bu alanın iki sınırından geçiri­yor. İçinden geçilse de çok az İstanbullu alanı tanıyor.

    Alanın her yerinde surla­rın arkasına gizlenmiş birçok sarnıç, mahzen, yapı kalıntıla­rı var. Modern kentin evsizle­ri, düşkünleri, kimsesizleri bu oyuklarda boşluklarda yaşa­maya çalışıyor. Zaman zaman suça meyilli bazı gruplar bu­rada öbekleniyor. Bölge ken­tin hem içinde, hem dışında, hem çok yakın, hem çok uzak. Dünyanın bütün büyük kent­lerindeki gibi, aklınıza gelecek her türlü uygunsuzluk için çok elverişli bir bölge. Gözlerden uzak.

    1990’larda bir ara “surları restore edelim” deniyor. İki yıl İstanbul Belediyesi uğraşıyor. Projeler hazırlanıyor, biraz ka­zı yapılıyor, biraz da restoras­yon. İş çok büyük; sonunda bı­rakılıyor. 2000’li yıllarda alan, kaçak define kazıları, vahşi cinayetler, gasp, taciz, tecavüz, evsizlerin işgalleri gibi bazı­ları çok ilgi çekip konuşulan, bazıları küçücük haberler ha­linde kalan birçok kötü olayla medyanın her dalında anılıyor. Bizim #tarih dergisi ise, böl­genin önemini, bazıları eşsiz, bazıları çok görkemli yapıları­nı tanıtmaya çabalıyor. En az ilgi çeken, kimsenin umursa­madığı yazılar da tahmin ede­bileceğiniz gibi bunlar oluyor. İstanbullular’ın çoğu, kentin geçmişini ancak tartışmalara, kavgalara konu olursa ilginç buluyor.

    Topkapı Sarayı ve dış bahçeleri Yüzyılın başına ait hava fotoğrafı.

    2015’te Büyük Şehir Bele­diyesi Kültür Varlıkları Proje­ler Müdürlüğü bütün “Marma­ra Surlar”ı için bir genel proje hazırlatıyor. Aynı yıl Kültür Bakanlığı bölge surları için mimar Ayşenur Cücenoğlu ve ekibine detaylı bir proje hazır­latıyor. Bu projede sanat tarihi uzmanı da benim. Sur arka­sındaki bazı büyük mahzen­ler de tespit edip değerlendiri­yor ve bu çalışmalar bölgeden sorumlu Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafın­dan onaylanıyor. 2017’de aynı bakanlık surlar üzerindeki Si­nan Paşa /İncili Köşk’ün pro­jelerinin yapılmasını istiyor. Yine kalabalık bir ekip büyük emek veriyor. Bu projeler ma­alesef pek haber olamıyor. İl­gili kurumlar iyi işler yapabi­liyor ama, bunu kent halkıy­la paylaşmak konusunda çok ürkekler.

    Alanın sıkıntılarını çöz­meye çalışan yerel yönetim ve kurullar 1. Derece arkeolojik sit uygulamasının, bu bölgenin korunmasında yeterli olmadı­ğını görüyor. Kentin en önemli arkelojik alanlarından birinde, şüphesiz ancak sadece bilim­sel amaçlı kazı yapılabilir. Sa­dece zaruri altyapı çalışmaları için kurtarma kazıları yapıla­bilir. Ama kentin bunca arkeo­loji ve sanat tarihi bölümünün bunca uzmanı, bölge için bu­güne kadar bir kazı başvuru­sunda bulunmamış. Bu sıkıntı çözlüp biri alanda kazı yapma­ya ikna edilse bile, 1. Derece arkelojik sitlerde kazı sonrası sadece arkeolojik park oluştu­rulabilir. Yeniden fonksiyon­landırma sorunludur. Görül­düğü kadarı ile Fatih Belediye­si ve Kurul, alanın korunması için 3. Derece arkeolojik sit değerlendirmesini gündeme getirmeye çalışmış.

    Topkapı Sarayı ve dış bahçeleri’nin Vedat Hakkı Eldem tarafından hazırlanan planı.

    Topkapı Sarayı’nı çevrele­yen Sur-i Sultani’nin tamamı, 1995’te “1. Derece Arkeolojik Sit Alanı” olarak belirlendi. Esasen sorunun temel kayna­ğını da bu karardaki eksik­lik teşkil etti. Zira bu kararla Topkapı Sarayı’nın altında­ki arkeolojik değerler mutlak korumaya alınırken, yaşayan kültürümüzün en önemli eser­lerinden olan Topkapı Sara­yı’nın kendisi için kapsamlı bir karar alınmadı. Ağaç dikil­mesi bile yasak olan 1. Derece Arkeolojik Sit alanına ilişkin ilke kararı; alanı kırsal bir böl­gede keşfedilen örenyeri man­tığı ile değerlendirmekte ve buna göre düzenlemeler içer­mekteydi.

    “Topkapı Sarayı imara açı­lıyor” şeklinde koparılan fırtı­na sırasında artık bu didişme­lerden yılan görevliler hemen projeyi geri çektiler. Böylece sorun bitti! Kentin en etkileyi­ci arkelojik alanlarından biri, 1870’lerden beri devam eden terkedilmişliğine geri döndü. Nasıl olsa kültür varlıkları sa­hip oldukları değerle gündeme gelmeyi başaramaz. Osmanlı arkeolojisinin önünü açma­yı hedefleyen Koruma Kurulu kararının yalanlarla ve toplu­mu provoke edecek biçimde, üstüne üstlük siyasi motifler taşıyacak biçimde servis edil­mesi ise acaba kimin işine ya­radı?

  • Viyana’daki Efes: Verdiyse, sultan verdi!

    1896’da padişah II. Abdülhamid’in iradesiyle Avusturya- Macaristan’a verilen Efes kentine ait muhteşem buluntular, bugün Viyana’daki Neue Burg binasında sergileniyor.

    Sultan II. Abdülhamid’in ikinci katibi A. İzret, Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph’in İstanbul’daki büyükelçisine 24 Ağustos 1896’da yazdığı mek­tupta şöyle diyordu:

    “Ekselanslarına… Majes­teleri Sultan’ın, Majesteleri Avusturya-Macaristan İm­paratoru’nu memnun etmek istediğini ve ekselanslarının Efes’teki değerli buluntular­dan istediğini seçebileceğine karar verdiğini bildirmekten onur duymaktayım. Majeste­lerinin bahşetmek istediği bu izin bir süreyle sınırlı olmakla birlikte, gerektiği ölçüde uza­tılabilecektir”.

    Tarihi eski tunç çağına kadar giden Efes antik yer­leşimi, özellikle Roma impa­ratorluk çağında dünyanın en büyük kentlerinden birisi haline gelmişti. Romalıların “Asia Eyaleti” adını verdik­leri Anadolu’nun başkenti ve zengin liman şehriydi. Ayrıca sahip olduğu Artemis tapına­ğı, bu şehri Akdeniz dünyası­nın önemli bir inanç merkezi yapıyordu.

    Neue Burg binası: ‘Güzel Sanatlar Müzesi’ Yarım daire biçiminde gövdeye ve ortada sekizgen kubbeye sahip bina, Avusturya’daki en büyük sanat müzesi. “Güzel Sanatlar Müzesi” adıyla da bilinen merkez, en büyük Efes koleksiyonuna da evsahipliği yapıyor.

    Efes, birinci yüzyıldan iti­baren Hıristiyanlık dininin yayılmasında da çok önem­li bir rol oynadı. Bu muazzam antik şehir, 5. yüzyıldan itiba­ren Küçük Menderes nehrinin taşıdığı alüvyonların limanını tamamen doldurması sonucu önemini yitirdi ve terkedildi; halkı bugünkü Selçuk (Ayasu­luk) şehrine taşındı. Terkedil­mişlik, depremler, alüvyon bi­rikimi ve yapı malzemelerinin devşirilmesi gibi nedenlerle yokolan Efes’ten kalanlar, son­raki 1400 yılda toprak altına gömülü kaldı.

    Hem antik dönem hem de Hıristiyanlık tarihi açısın­dan büyük önem taşıyan Efes yerleşimini, ilk olarak 1863’te İngilizler kazmaya başladılar. Artemis tapınağında yaptık­ları kazılardan çıkarılan eser­ler bugün British Museum’da sergileniyor. Avusturyalılar ise 1895’de başladıkları ka­zılardan buldukları eserleri 1896’da aldıkları izinle Viya­na’ya götürmeye başladılar. 1896 ile 1906 arasında yedi ayrı kazı döneminde bulduk­ları eserleri Avusturya’ya ta­şıdılar.

    Efes’ten Viyana’ya Efes Müzesi (en üstte), silah ve zırh koleksiyonu ve eski müzik enstrümanları koleksiyonu ile birlikte 1978’den bu yana Neue Burg’da bulunuyor. Efes Müzesi’nin bir parçası olan bronz Apoksiomenos Heykeli (üstte).

    Viyana’daki değişik mü­zeler ve mekanlarda sergile­nen Efes eserleri koleksiyo­nu, 1978’de Hofburg Sarayı’nın bir eki olan Neue Burg binası içinde kendine ait bir meka­na taşındı. Kunsthistorisches Museum’a bağlı olan Ephesos Museum, bugün Viyana’daki sanat müzeleri arasında antik çağa dair önemli bir müze.

    Müzedeki eserlerin en önemlisini Part Anıtı oluştu­ruyor. Efes şehrinde 170 yılın­da imparator Lucius Verus şe­refine yapılan bu anıtın orina­linin 70 metre olduğu tahmin ediliyor. Kazılardan çıkan bu anıta ait muhteşem mermer rölyeflerin 45 metrelik bir kıs­mı Viyana Efes Müzesi’nde, küçük bir kısmı da Selçuk’ta­ki Efes Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Efes’de 1970’ler­de ayağa kaldırılan Celcus kü­tüphanesinde kopyaları bulu­nan heykellerin orijinalleri de pekçok heykel, büst ve mimari parça ile birlikte Viyana’daki bu müzede bulunuyor.

    Efes kazıları, dünya sa­vaşları dönemi hariç, yüzyı­lı aşkın bir süredir Avusturya Arkeoloji Enstitüsü tarafın­dan yürütülüyordu. 2016’da Türkiye-Avusturya siyasi ilişkilerinde yaşanan gerilim sonrası, Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün kazı izinleri ip­tal edildi.

  • Dresden şehrindeki Türk-Osmanlı mirası

    Dresden şehrindeki Türk-Osmanlı mirası

    Eşşiz ve görkemli mücevherli kılıçlar, hançerler, kalkanlar, ok ve yaylar, çadırlar, eyerler ve at koşumları, sancaklar, tuğlar, günlük hayata dair objeler ve tekstil örnekleri… 16., 17. ve 18. yüzyıla ait eserler, Türkiye dışındaki bu en büyük Osmanlı eserleri koleksiyonunda.

    Almanya’nın doğusun daki Saksonya Eyale ti’nin başkenti Dresden, Elbe Nehri’nin iki yanında yeralan tarihî binaları ile Avrupa’nın önemli kültür şehirlerinden birisidir. Ortaçağ’da kurulan kent, Saksonya prenslerinin ve daha sonra krallarının saraylarını inşa ettirdiği zengin bir başkent olmuş.

    Kent, mimari mirasının ciddi bir bölümünü 2. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru 1945 Şubat’ında gerçekleşen İngiliz ve Amerikan bombardımanı sonucu kaybetmiş. Savaştan sonra Sovyet işgali gelmiş. Soğuk Savaş döneminde Doğu Almanya’nın bir parçası olan Dresden şehri, Almanya’ların birleşmesi sonrasında mimari ve kültürel mirasına sahip çıkmış ve şehrin tarihî dokusunun restorasyonları hız kazanmış.

    Dresden’deki Kraliyet Sarayı Osmanlı tarihi ve sanatına dair önemli parçaların bulunduğu Türk Odası (Türckische Cammer), Kraliyet Sarayı’ndaki müzenin Cebehane (Rüstkammer) bölümünde sergilenmekte.

    Bir müzeler kenti olan Dresden’de Türkiye tarihi ve sanatına dair çok önemli bir koleksiyon bulunuyor: Türckische Cammer (Türk Odası) olarak adlandırılan bu koleksiyon, Dresden Kraliyet Sarayı (Dresdner Residenzschloss) içindeki silah koleksiyonlarını barındıran Cebehane’nin (Rüstkammer) bir bölümünde sergileniyor. Koleksiyonda eşşiz ve görkemli mücevherli Osmanlı kılıçları, hançerler, kalkanlar, ok ve yaylar, çadırlar, eyerler ve at koşumları, sancaklar, tuğlar, günlük hayata dair objeler ve Osmanlı tekstil örnekleri bulunuyor. Bunların büyük bölümü 16. , 17. ve 18. yüzyıllara tarihleniyor.

    16. yüzyılda Saksonya prensleri tarafından toplanmaya başlanan Osmanlı ve Doğu askeri eserleri, çoğunlukla İtalyan şehir devletlerinin hediyesi olarak Dresden sarayına gelmiş. Saksonya prensleri, 17. yüzyıl sonunda Habsburg imparatorlarının müttefiki olarak Avusturya Osmanlı savaşlarında etkin rol oynamışlar. 1683 Viyana Kuşatması’na karşı şehre desteğe gelen Polonya Kralı Jan Sobieski’nin ordusuna 10.000 asker ile katılmışlar. Koleksiyon, 17. ve 18. yüzyıllarda ganimet ve satınalma yöntemleri ile büyümüş. Bunda, süregelen savaşların yanı sıra, 18. yüzyılda Avrupa’da başlayan Türk modasının da etkisi olmuş. Törenlerde, kutlamalarda Türk kostümleri ve eserleri ile geçitler ve gösteriler yapmak yaygınlaşmış ve prestij unsuru olmuş.

    Türk Odası’ndaki nadide eserler 16. yüzyılda Saksonya prensleri tarafından toplanmaya başlayan, 17. ve 18. yüzyıllarda daha da büyüyen 600 eserlik koleksiyon, Türkiye dışındaki en büyük ve eşsiz Osmanlı eserlerini bir araya getiriyor.

    17. yüzyıldan beri bağımsız envanteri tutulan bu koleksiyon çağlar içinde Dresden’deki değişik saray ve mekanlarda korunmuş ve sergilenmiş. Koleksiyonun büyük bir kısmı 2. Dünya Savaşı sonrasında Kızılordu tarafından Rusya’ya götürülmüş. Eserler 1958’de Sovyetler Birliği’nden Doğu Almanya’ya iade edilmiş. Eserlerde bu savaş dönemlerinde oluşan hasarların restorasyonu yıllarca sürmüş. Bir yandan da değişik yerlere dağılan eserler Dresden’de toplanmaya başlanmış. Doğu Almanya’nın Batı ile birleşmesi sonrası çalışmalar hız kazanmış.

    Rüstkammer sergileri içinde “Türk Odası” için kendine ait bir mekan yapılması projesi 2010 yılında gerçekleşti. Bu tarihten itibaren 750 metrekarelik mekanda sergilen Osmanlı ve Doğu kökenli bu 600 eserlik koleksiyon, Türkiye dışındaki en büyük ve eşsiz Osmanlı eserleri koleksiyonunu oluşturuyor.

  • Mağaradan piramide aklın yapı taşları

    Mağaradan piramide aklın yapı taşları

    Vitrivius’un mimarlığı “inşa sanatı” olarak tanımlayışının üzerinden yaklaşık iki bin yıl geçti. Heidegger ‘sanat’ (ars) yerine ‘tekhne’yi yeğlese bile, “inşa etme”yi öne çekerek o tanıma çağdaş bir yükleme getirmiştir… Tanımı üzerinde zıtlaşılsa da, mimarlığın işlevinin, başlangıcından beri, insanı doğadan yalıtmak olduğu konusunda görüşbirliği var gibi.

    Asıl temellendirme girişimi Yeniden doğuş döneminde gelmiş olsa bile, “Yedi Harika”nın seçiminin Antik Çağ’da gerçekleştiğini, tamamlandığını biliyoruz: Bir Anadolu şairinin, Sidonlu Antipatros’un şiirinde sıralanmışlardır:

    Mausoleium; Artemis tapınağı; Olimpia’daki Zeus heykeli; Giza piramidi; sonradan bütün fenerlerin adıyla (Pharos) anılacağı İskenderiye feneri; Babil asma bahçeleri ve onlara en son katılan, buna karşılık ilk yok olan, bronz Rodos heykeli. “Paradoxologie”, bu “harikalar”ı inceleyen bilgi dalı için yaklaşık çeyrek yüzyıl öne önerilen bir isim. “Harika” kavramının kökeninde ise “görülmeye değer”, “görülmezse olmaz” nitelemeleri yeralıyor. Çizgidışı yücelikte, çizgidışına teğet bir simgesellik kapsamında seçilmiş “Dünyanın Yedi Harikası”… Sonraki çağlarda, günümüzde bile “liste”yi açmaya, kimi zaman da yenilemeye çalışanların, Çin seddinden Paskalya adası yontularına benzeri bir mantıktan hareket ettikleri görülüyor.

    Bir bölümünden iz olsun kalmamış. Bir bölüğünün parçalarına ulaşılabilmiş. Kimi özellikleri (örneğin göz kamaştırıcı kaplamaları) zamana yenik düşmüş olmakla birlikte, yapılışından dört bin yıl sonra olanca görkemiyle karşımızda dikilen tek harika Giza piramidi.

    Giza Piramidi 4500 yaşında Khufu veya Keops Piramidi olarak da bilinen Giza’nın Büyük Piramidi, mezar kentinde bulunan üç piramitten en eski ve en büyük olanı. Mısır firavunu Khufu adına, aşağı yukarı MÖ 2580-2560 arasında, 20 yılda inşa edildiği tahmin ediliyor.

    Anadolu, Yunan yarımadası, Mısır ve Mezopotamya: Dar bir harita kesitine dağılmış her bir harika, kapsamlı arkeolojik kazılar, karşılaştırmalı uygarlık tarihi, yorum bilgisi üçgeninde didikleniyor nicedir. Ufukta, sökülememiş pek çok giz sıralanıyor. En akıl almaz olanı, Giza piramidinin yapımına ilişkin bilinmeyenlere dayanıyor. Uzmanların çözüm önerilerinin biri birileriyle çelişmesi, piramidin nasıl yapıldığını kavramamızı güçleştiriyor.

    Şu var: Nasılsa nasıl, yapılmış; yapılmakla kalmamış, bugüne dek zorlu çevre koşullarına, insanların hoyrat girişimlerine, uzun süre kayıtsız kalınmasına karşın, direnmiş. Yedi, asal sayı. Piramit, asal form değil.

    Bir dikdörtgenin üzerine kapaklanacak dört üçgen, yerden göğe duruyorlar. Açılar inceden inceye hesaplanıyormuş, demek bir açı koyma denemesi.

    Gizli kapaklı bir kütle.

    Mimarı Hemon’un ne düşündüğüne, ne bildiğine erişememek yapı tarihinin ilk büyük kilidi.
    Henrik İbsen’in Yapı Ustası Solness başlıklı oyununa, oyunun temelini oluşturan soruna defalarca uzandım bugüne dek: Bir yapıyı, temelinin genişliği ve derinliğiyle tersorantılı biçimde yükseltme çabası yalnızca mimari bir intihar değil: Kişiyi yıkımına sürükleyen ölçüsüz bir hırsın simgesi. Bütün ölçüsüz yükselişlerin ağır bir son bedeli olmuş mudur?

    Solness dramı, toplumlar kendilerini denetleyemediklerinde Babil kulesinin öyküsüne bir uçta, ikiz kulelere bir başka uçta, bağlanıyor. Güç, gücün düşmanı. Neden yıkılan tapınağın yerine yenisinin yapılamadığı; neden yıkılan uygarlığın kalıntılarının üstünü toprağın, suyun kapladığı, bir biçimde öğrenilmeliydi.

    Düş arketipleri de değişmiyor oysa. Bugün Jean Nouvel “sonsuz kule”yi tasarlamaktan, gerçekleştirmenin yolunu aramaktan vazgeçmiyor. Mimarlık tarihi, aklın perdelendiği kalkışımlarla dolu.

    Vitrivius’un mimarlığı “inşa sanatı” olarak tanımlayışının üzerinden yaklaşık iki bin yıl geçti. Heidegger, Metafiziğe Giriş’inin başlangıç bölümünde, ‘sanat’ (ars) yerine ‘tekhne’yi yeğlese bile, “inşa etme”yi öne çekerek o tanıma çağdaş bir yükleme getirmiştir.

    Karşı kutba, 18. yüzyılda Etienne Boullée’nin yerleştiğini görüyoruz: “Nedir mimarlık? Vitrivius’u izleyerek, onu bir inşa sanatı olarak tanımlayabilir miyim? Hayır. Bu tanımlama, kaba bir hata barındırıyor. Vitruvius, sonucu amaçla karıştırıyor. Ortaya koymak için önce tasarlamak gerekir. Atalarımız, kulübelerini yapmazdan önce onu imgelemişlerdi. Mimarlığı aklın bu ürünü, bu yaratısı oluşturur”.

    Yapabildiklerinden çok yapamadıklarıyla iz bıraktığına bakarak, Boullée’yi düşçüler safındaki yerine itip, değerlendirmelerinin önemini indirgemek güç olmasa gerek. Aynı metinde, üzerine basa basa, mimarı yapı ustasından, tasarlama sürecini gerçekleştirme ediminden ayırır. İki karşıt görüş karşılarına çıktığında, kimileri birine ya da ötekine yakın bulur kendini, kimileriyse, bir bakıma uzlaştırıcı yaklaşımı seçerek ikisine eşit mesafede durmayı yeğler: Bir yapı, diyeceklerdir, bir kâğıdın tersi ve yüzü gibi çifte gerçekliklidir: Tasarlanmasa yapılamaz, yapılamasa olmaz. Şüphesiz akıllı uslu görünüyor denklem —doğru mu, ama?

    ‘Newton Boşgömütü’nü gidip gezemiyoruz, ‘Kraliyet Kütüphanesi’ne üye olamıyoruz: Boullée’nin bu ‘gerçekleşmemiş tasarıları’nın, pek çok örneğin arasından ayırırsak, olmadıklarını, varolmadıklarını, var-olmadıklarını ileri sürebilir miyiz?

    Tasarlanmış halleriyle, varlar. Gerçekleşmedikleri için, bir başka düzlemde, yoklar. Ne olursa olsun, hiçbir yapı tasarısı gerçekleşmemiş olsaydı da, Boullée’den mimarlığını söküp alamazdık bana kalırsa. Nasıl, tasarladıklarını gerçekleştirebildikleri halde, Postacı Cheval’i ya da Rudolf Steiner’i mimar saymayı aklımızdan geçirmiyorsak.

    Yoksa, geçirmeli miydik?

    Tanımı üzerinde zıtlaşılsa da, mimarlığın işlevinin, başlangıcından beri, insanı doğadan yalıtmak olduğu konusunda görüş birliği sağlanmış gibi görünüyor. Bunda, insan yapımı konutu önceleyen uzak çağlarda, korunak ve barınak kavramlarının öne çıkmış olması temel etken sanırım. Hem dirimin, hem ölümün kaynağıydı doğa: İklim koşulları, yabanıl canlılar âlemi, öngörülemez tehlikeler karşısında, homo sapiens öncesinde bile doğanın sağladığı olanaklardan yararlanma yolunun tutulduğu biliniyor.

    Altamira, Chauvet, Lascaux, daha nicesi… İçinde iz bırakmış olsun olmasın, insanoğlu için mağaranın ilk konut, ilk toplu konut modelleri arasında ön sıraya geçmiş olduğu ortada. Yeryüzü şekillerine bakıldığında, rahim özelliği ağır basan örnekti mağara: Saklanmaya ve saklamaya, korunmaya ve korumaya elverişli ortamın girişinin denetlenebilmesi, içinde hava ve ısı dolaşımının gerçekleştirilebilmesi, uzun ömürlü bir barınak tipolojisi yaratmaya yetiyordu.

    Yerkürenin pek çok noktasında, dünden bugüne, ama Kapadokya, ama Loire vadisi, kaya evlerinin, tapınaklarının, gömütlerinin varolması, mağarayı “ev arketipi”nin kökenine yerleştirmemizi kolaylaştırıyor bugün.

    Yedi Harika’dan sadece biri kaldı Dünyanın Yedi Harikası’ndan günümüze kadar gelebilmiş tek eser 1 numaralı Giza Piramidi. İlk yok olan eser ise 6 numaralı Rodos Heykeli. Babil Asma Bahçeleri, Artemis Tapınağı, Zeus heykeli, İskenderiye Feneri ve son olarak da bugünkü Bodrum’daki Mausoleium, bu sırayla tarihe gömülmüş.

    İnsan elinden çıkmış her yapıda, en yalınkatından en görkemlisine, seçilmiş yerinde, boşluğa oyulmuş bir mağara görmek, varsın sapkın bakışaçısı sayılsın. Benimkisi, inşa sanatına karşı bir kalkışım değil kesinkes; Boullée’nin imgeleme biçtiği role dönerek, ilk ev düşlerinde, “Âdem’in kulübesi” etrafında bir çıkış noktası aramak. Bütün düşler karanlıktan başlar. Günü gelmiş, mağaradan dışarı açılmışlardır. Gün gelmiş, aralarından biri ilk duvarı örmeye koyulmuştur.

    Bütün duvarların oradan geldiğini düşünmekten başka çıkar yolumuz var mı? Duvar, ölçü demektir — gün gelmiş, ölçmeye başlanmıştır. Modulor’un yazarı her şeyi ona dayandırır.
    Ayasofya’yı gezer gezmez, Thomas Whittemore’a (ki o da “h” harfini esgeçmiştir) ölçüler hakkında sorular yöneltir, 4 Aralık 1948 günü yanıtını yazar Le Corbusier’ye — bir daha karşılaştıklarını sanmıyorum, Ayasofya’ya ve Kariye’ye dönebildiğini de: Onların, birer derin mağara, tıpkı Lascaux, yerin dibinden, yerin dibine doğru, nasıl oyulduklarını görmüş olsa gerektir.

  • Resimden fotoğrafa, Hoca Ali Rıza’dan Ferit İbrahim’e geçiş

    Resimden fotoğrafa, Hoca Ali Rıza’dan Ferit İbrahim’e geçiş

    1858 doğumlu Hoca Ali Rıza, Türk resim sanatının ilk büyük ustalarındandı; öğrencisi Ferit İbrahim ise 1882 doğumlu ilk Türk fotoğrafçılarından. İkisi de değişen bir dünyaya tanıklık etti, eserleriyle tarihi, tarihî kişilikleri belgeledi. Bilinmeyen imzaların silinmeyen izlerinde bir yolculuk…

    Arşivimde Hoca Ali Rıza’nın bir fotoğrafı var; Ferit İbrahim çekmiş. 20. yüzyıl başlarında her fotoğrafçı biraz da ressam olmak zorundadır; malum fotoğrafa yapılan rötuş, ustasının kalem ve fırçasından çıkmaktadır. Ferit İbrahim ayrıca resim yapardı ve resim hocası sevgili dostu Hoca Ali Rıza idi. Bu vesileyle bu iki değerli insanı anlatacağım.

    Hoca Ali Rıza bir ressam. Binlerce karakalem, suluboya eseriyle zamanın İstanbul’unu tespit eden, yitirilen güzellikleri yaşatan bir ressam. Çok büyük iddialarla yola çıkmış değildir Hoca Ali Rıza. Şöyle der: “Resim sanatının icap ettirdiği diğer tarzlardan nasip almakla beraber mesleğim peyzaj ressamlığıdır. Yegâne zevkim memleketimin tatlı semaları altında, zümrüt yeşili görüntüler üzerine serpilmiş yerli ve milli bir yaşayışı anlatan Osmanlı aşiyanlarını, mahallelerini, manzaralarını, ağaçlıklarını, tarihi ve kıymetli eserlerini öldürmemek ve onlara uzun bir hayat vermek olduğu gibi, bu yolda yaptığım pek çok resim kroki ve karakalem, suluboya, yağlıboya resimlerim her gün artmakta olan yadigârlarımdır (Osmanlı Ressamlar Cemiyeti gazetesi, sayı 7). Onun resimlerine bakarken Üsküdar’ın sokakları, kırları, Anadolu Hisarı ve Boğaz gözlerimizin önünde o güzelim halleriyle belirdiğine göre, Hoca Ali Rıza ‘yegâne zevki’ini dolu dolu yaşamıştır.

    Hoca Ali Rıza

    Ferit İbrahim

    Yine aynı yazıda resim üzerine görüşlerini açıklarken günümüzün resim anlayışından farklı düşündüğünü de görürüz: “Medeni milletlerce pek büyük önem verilen resim sanatı, birçok faydalar sağlaması bakımından, hayal etme gücünün meydana konmasına ve bütün insan topluluklarının okuyup anlayabilmesine vasıta olan apaçık bir dil, bir nevi yazı gibidir”.

    Ve Hoca Ali Rıza eski İstanbul’u en güzel ‘yazı’ya dökenlerden biridir.

    Bazı kaynaklarda 1857 ve 1864 tarihlerinin verilmesine karşın, Hoca Ali Rıza 1858’de Üsküdar’da Ahmediye mahallesinde doğmuştur. Kendisinin el yazısıyla yazıp Süheyl Ünver’e verdiği notlarda da bu tarihi belirtir (Ressam Ali Rıza ve Eserleri [1858-1930], Prof. Dr. Süheyl Ünver, 1949). Babası hattat ve süvari binbaşısı Mehmet Rüştü’dür.

    Ali Rıza’nın resim merakı çok küçük yaşlarda başlar. Okul defterlerinin kenarlarını süslemek için eline aldığı fırça ve kalemi yaşamının son yıllarına kadar elinden bırakmayacaktır. Rüştiye ve İdadi’yi bitirdikten sonra 1878’de Mekteb-i Harbiye’ye girer. Birkaç arkadaşıyla beraber okul komutanlığına başvurarak bir ‘Resimhane’ açılmasını sağlar.

    Okulun sağladığı malzemelerle resim yapma olanağına kavuşan Ali Rıza ve arkadaşlarının ilk hocası, asker ressam Osman Nuri Paşa olur. Daha sonra Fransa’da eğitim görmüş olan Albay Süleyman Seyyit ve İtalya’da eğitim görmüş olan Fransız asıllı Mösyö Guez’den ders alırlar. Yapılan resimler sarayın da hoşuna gitmekte ve grup, padişahın hediyeleriyle ödüllendirilmektedir.

    1882’de okulu bitiren Ali Rıza, öğrenimine devam etmek üzere İtalya’ya gönderilecekken, Napoli’de görülen kolera salgını üzerine bundan vazgeçilir. Resim öğretmeni yardımcılığına getirilerek Mekteb-i Harbiye’de çalışmaya başlar. Okulda kurulmuş soylular sınıfının resim hocalığı da artık ‘Hoca’ olan Ali Rıza’nındır.

    Ünlü ressam Zonaro’nun fırçasından ünlü ressam Hoca Ali Rıza’nın üniformalı portresi.

    Bu hocalık 1908’de Meşrutiyet ilan olununcaya kadar sürer. Bunun ardından Mekteb-i Harbiye basımevinde başressam olarak görevlendirilen Hoca Ali Rıza, askerî okullarda resim derslerinde kullanılmak üzere albümler hazırlar. Resim modelleri içeren bu albümler daha sonra diğer okullar için başka basımevleri tarafından yeniden basılacaktır. Aynı yıl, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin başkanlığına seçilerek Osman Asaf’la beraber cemiyet dergisini çıkarır. 1911’de yarbayken emekliliğini isteyip ordudan ayrılan Hoca Ali Rıza, çeşitli okullarda resim öğretmenliğine devam etmenin yanı sıra Maarif Nezareti tarafından kurulmuş olan Sanayi-i Nefise Encümeni’ne de üye seçilir.

    Hakkında yazılanlardan, Hoca Ali Rıza’nın kendisinden bahsederken ‘ben’ diyemeyecek kadar mütevazı ve inanılmayacak derecede iyi yürekli bir insan olduğunu anlıyoruz. Kaç kişi oturduğu evdeki “farelerin de yaşama hakkı var” diye yuvalarının önüne ekmek ve su koyar? Çok yüklü bir arabayı yokuş yukarı çekerken zorlanan bir ata yardım etmek için arabayı iter? Uyumasına engel olan tahtakurularını öldürmeyip, su dolu bir çanağın ortasına koyduğu bir taşın üstünde toplayıp sabah bahçenin uzak bir köşesinde serbest bırakır? Arkadaşlarının anlattıkları, benzer pek çok anı içerir. Onun cömertliğini vurgulamak için Kemal Erhan’ın Hoca Ali Rıza (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) adlı kitabından bir anı daha nakledelim: “Bir yaz günü, Köprüden 17.30 da kalkan Şirketi Hayriye’nin en büyük ve güzel vapuru, 74 numara ‘Altınkum’, Kanlıca’ya yanaşmıştır. Hoca Ali Rıza vapura biner ve güvertede arka sıralarda bir yere oturur. Birkaç dakika sonra iki genç Hoca’yı hürmetle selamlayarak yanına gelirler. Gençlerden biri, -‘Hocam’ der, ‘zatıalileriyle bir müddetten beri görüşmek istedik. Biz de Paşabahçe’de oturuyoruz. Bir istirhamımız var. Kabilse sizin resimlerinizi görmek istiyoruz. Acaba mümkün olacak mı?’

    Hoca fotoğrafta, öğrenci kamerada

    Hoca Ali Rıza, Ferit İbrahim Stüdyosu’nda çektirdiği fotoğrafını Hattat İsmail Hakkı Bey’e (Altunbezer) “Yar-ı canım Hakkı bey karındaşıma. A. Rıza” diye imzalamış.

    Hoca her iki genci gözlüklerinin üstünden süzer ve pek memnun bir eda ile:

    -‘Beyler’, der. ‘Evim resim meraklılarına açıktır. Ancak, anlıyorum ki, sizler iş güç sahibisiniz. Zamanlarınız dardır. En iyisi şimdi ben size birer resim yapayım. Siz evinizde ara sıra bakarsınız.’

    Vapur, Çubuklu’dan kalkmıştır. Paşabahçe’ye 10 dakika sonra yanaşacaktır. Hoca, elini cebine atar, bir defter ve kalem çıkarır. Oturdukları yerden Boğaz’ın Rumeli yakasına bakar ve kalemini oynatır.

    Ayrı ayrı yerleri canlandıran iki resim birkaç dakika içinde sona ermiştir. Gençler, şaşkın bir halde resimlere hayranlıkla bakarlar ve dayanamayıp Hoca’nın elini öperek hürmetle ayrılırlar” (s.57).

    Nerdeyse bütün zamanını resim yapmaya veren ve binlerce resim yapan Hoca Ali Rıza yaşamının son günlerinde hastalığı nedeniyle fırça ve kalem tutamayacak hale gelir ve 1930 yılının Mart ayında ölür. Pek çok kez resim yaptığı Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verilir.

    Ve Ferit İbrahim…

    Şimdi biraz da Ferit İbrahim’den bahsedelim. Ayaşlı Miralay (Albay) İbrahim Bey’in oğlu Ferit, 1882’de Üsküdar’da doğdu. Üsküdar Lisesi’nde okurken annesinin hediye ettiği makineyle fotoğraf çekme merakı başladı. Hukuk Fakültesi’nde tahsiline devam ederken Şurayı Devlet Mülkiye Dairesi’nde çalıştı. Bu sırada resim ve musikiye de ilgi duydu. Taha Toros’un yazdığına göre Üsküdar’daki Zöhre-i Musiki Cemiyeti’nin kurucusudur (Taha Toros, O Güzel İnsanlar, s.47)

    24 Temmuz 1908’de “Hürriyetin ilanı”ndan sonra başlayan memur tasfiyesi sırasında aynı dairede çalışan ve “sarhoş” olarak tanınan başka bir Ferit’le ismi karıştırılınca işinden oldu. Liseden okul arkadaşı Faik Sabri’nin (Duran) teklifiyle Resimli Gazete’de fotoğrafçı olarak çalışmaya başladı. Uygulamaya gelince işin zorlukları ortaya çıktı. Mesela İshak Paşa yangınında herkesin canı yanarken, keyifle (!) fotoğraf çektiği için halkın hücumuna uğruyor, bir yerleri gezmeye giden padişahın resimlemek istediğinde polisler engel oluyordu.

    Ferit İbrahim çareyi yine de polise başvurmakta bulur; yaptığı işi anlatarak fotoğraf muhabirliği vesikasını alır. Bu ülkede foto muhabirlerine verilen ilk kimlik olarak numarası 1’dir. Ferit İbrahim pek çok tarihî olayın tanığı olur, fotoğraflarını çeker. 31 Mart Vakası’ndan dolayı idam edilenlerin fotoğraflarından kendisi bile korkar. Babıâli Baskını’nın (23 Ocak 1913) fotoğraflarını, tırmanıp gizlendiği bir ağaçtan çeker. Bazıları yayımlansa da çoğu yayımlanamaz; bunların arasında Nâzım Paşa’nın vurulup yere yuvarlanışının fotoğrafı da vardır.

    Fotoğrafçı ve sinemacı Ünlü fotoğrafçı Ferit İbrahim (solda) ve Türk sinemasının ilk görüntü yönetmenlerinden Cezmi Ar, ellerinde kameraları bir çekim esnasında…

    Balkan Savaşı başladığında Haydarpaşa’da Anadolu’dan gelen asker ve gönüllülerin fotoğraflarını çeker. Fotoğrafları İngiliz, Fransız, Alman ve Avusturya gazete ve dergilerinde yayımlanır.

    Balkan Savaşı’nın sonunda İkdam gazetesine geçer. Uçağa binen Talat Paşa’nın fotoğrafını çekerek bu gazetede yayımlar; diğer bütün fotoğrafçıları atlatmıştır.

    Fotoğrafını çektiği bir devrin devlet adamlarını, 1939’da Münir Süleyman Çapanoğlu’na şöyle anlatır:  

    “Sultan Reşad resim çekeceğimi anlarsa düzelir, fesine bir intizam verir, önünü, yakasını iliklerdi. Ve daima gülerdi. İttihat ricali -Talat Paşa’dan başka- hemen hepsi yüzlerine bir ciddiyet verirlerdi. Rahmetli Talat laubali bir tavır takınırdı. Demokrat adamdı o…  Enver, kimseye belli etmeden bıyıklarını büker, dikleştirir, yüzüne bir vakar vermeğe çalışırdı. Şehzadelere gelince onlar objektif karşısında bir başka insan olurlar, güzel çıkmak için ne gibi jestler yapmak, poz almak lazımsa yaparlardı. Bebekleşirler, züppeleşirlerdi kamera karşısında…” (Münir Süleyman Çapanoğlu, Modern Türkiye Mecmuası, no: 44).

    Ferit İbrahim, Balkan Savaşı biterken ilk fotoğraf dükkanını Sirkeci’de Büyük Postane karşısında açar. 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Çanakkale ve Galiçya cephelerinde ordu fotoğrafçılığı yapar ve dükkânını kapatır. Savaşın bitiminden sonra, 1919’da Beyoğlu’nda fotoğrafhane açan ilk Türk olur.

    Dumlupınar’ın ikinci yıldönümü Ferit İbrahim (en sağda) ve diğer fotoğrafçılar, 1924’te zaferin yıldönümü için Dumlupınar’da. Trenin üstündeki yazıda Haydarpaşa-Dumlupınar yazıyor (Cengiz Kahraman Arşivi).

    1925’te Ankara’ya çağrılır. Kendisi de fotoğrafla uğraşan zamanın İçişleri Bakanı Cemil Uybadın fotoğraf ve film çekilmesine çok önem vermektedir. Onun teklifiyle Ferit İbrahim Çankaya’nın fotoğrafçısı olur. Bir yıldan uzun bir süre Mustafa Kemal’in (Atatürk) bütün seyahatlerine katılır, yüzlerce fotoğrafını çeker.

    İstanbul’a döndükten sonra önce yine Beyoğlu’nda, yaşlanınca da Kadıköy’de fotoğrafhane açar. Kendisine Özgünar soyadını seçen İbrahim Ferit, 1953’te vefat eder.

    Fotoğraftaki fotoğraf: Atatürk Hoca Ali Rıza’nın öğrencisi Ferit İbrahim, fotoğrafhanesinde iki gözlüğünü üst üste takarak resim yapıyor. Münir Süleyman Çapanoğlu, Ferit İbrahim’le yaptığı röportajda fotoğrafhanesinin duvarında onun çektiği ve Mustafa Kemal Atatürk’ün imzaladığı fotoğraflar olduğunu yazıyor. Bu fotoğrafta da duvarda fraklı Mustafa Kemal Atatürk fotoğrafını görüyoruz; böylece pek çok yerde yayımlanan bu fotoğrafı Ferit İbrahim’in çektiği kanıtlanıyor.

    ÇANAKKALE 1916

    Ferit İbrahim: Sembol fotoğrafın ardındaki isim

    1. Dünya Savaşı sırasında Harp Mecmuası adıyla bir dergi yayımlandı. Propaganda amaçlı çıkartılan bu derginin hayatı Ekim 1915-Haziran 1918 tarihleri arasında 27 sayı sürdü. Servet-i Fünûn dergisini de çıkaran Ahmet İhsan’ın matbaasında basılan bu dergi, yüzlerce kaliteli fotoğrafla doludur. Birinci Dünya Savaşı üzerine o zamandan bu zamana kadar yayımlanan hemen her kitap için görsel kaynak olan bu fotoğrafları kimlerin çektiği bilgisi ne yazık ki dergide yoktur. Fakat Şehir Üniversitesi’nde bulunan Taha Toros Arşivi’ndeki bulunan ve Ferit İbrahim’in çektiği bu fotoğraf, Harp Mecmuası’nın Şubat 1916 tarihli sayısının kapağında da yer alır. İtilaf Devletleri’nin Çanakkale’yi terketmek zorıunda kalmasının ardından çekilen ve sembolleşen bu fotoğrafının dergideki altyazısı şöyledir: “Arıburnu’nda Kanlısırt’ta düşman siperine dikilen gazi alay sancağıyla muhafızları, azmin önünde kırılmış uydurma İngiliz satvetinin çalkanarak kaçan son teknesini seyrederlerken…” Taha Toros’un arşivindeki fotoğraf ve derginin tarihi, Çanakkale muharebeleri biter bitmez Gelibolu Yarımadası’nda çekilen karelerin pek çoğunun usta fotoğrafçı Ferit İbrahim’e ait olduğunu da kanıtlıyor.

  • İstanbul’un kapısı İtalya’da açılıyor…

    İstanbul’un kapısı İtalya’da açılıyor…

    İtalya’nın Napoli kenti yakınlarındaki Amalfi kasabasında bulunan katedral, Haçlıların 1204 yağmasında Bizans İstanbul’undan götürdüğü kutsal eşyaları da barındırıyor. Bizans işi kapı ve Aziz Andreas’ın kemikleri bir zamanlar İstanbul’daydı.

    Seyahat yazılarının romantik cümlelerini okuyan ya da dağ ve deniz arasına sıkışmış bir sahildeki yerleşimin muhteşem fotoğraflarını gören turistler, İtalya’nın bu dünyaca ünlü sahil kasabasına akın akın gelirler. Kuşkusuz bu turist akınında, Amalfi’nin 1920’lerde Avrupa aristokrasisinin popüler bir tatil mekanı olması ve 1960’ların Cinecitta ve Hollywood filmlerine set teşkil etmesi de etkili olmuştur.

    Amalfi yolculuğunu yaz mevsiminde yapanlar, yapış yapış bir sıcağın yanında üç saatte alınabilen virajlı uçurumlu bir dağ yolu, feci bir trafik sıkışıklığı, kütle halinde dar sokakta bir aşağı bir yukarı yürüyen kalabalık ve şişirilmiş turistik fiyatlarla karşılaşır. Sonuç, kaçınılmaz bir hissiyattır: Neden geldim Amalfi’ye?

    #tarih dergisi olarak bizim görevimiz dünyada, bugünkü Türkiye sınırları dışında, Türkiye tarihine dair ne varsa bulup okuyucularımız ile paylaşmak. Bu bir mekan olabilir, bir anı olabilir, bir müze olabilir ve bir obje olabilir… Mesela bir kapı!

    Katedralin İstanbullu kapısı Duomo di Sant’Andrea katedralinin 1057 yılında İstanbul’da yapılan ve Amalfili bir zengin tarafından katedrale hediye edilen gümüş figürlerle süslü tunç ana kapısı.

    Napoli’ye karayoluyla 70 km. uzaklıktaki Amalfi, Ortaçağ’da tıpkı Venedik ve Cenova gibi Akdeniz’de ticaret yapan ve deniz gücü olan bir cumhuriyetti. 9. yüzyılda Bizans İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanan bu cumhuriyet, Suriye, Mısır ve Anadolu ile yaptığı deniz ticareti ile parlamış ve zenginleşmişti.

    Amalfi’nin denizcileri ve askerleri Istanbul’un feci şekilde yıkılıp yağmalandığı 1204’deki IV. Haçlı seferine katıldılar. 1206’da dönüşlerinde, aralarında Hz. İsa’nın Havarisi Aziz Andreas’ın kutsal kemiklerinin de bulunduğu hazineleri Istanbul’dan alıp küçük şehirlerine getirdiler.

    Turistik hazine

    İsa’nın havarisi Aziz Andrea onuruna erken 13. yüzyılda inşa edilen Duoma di Sant’Andrea katedrali, Arap etkileri taşıyan üslubuyla turistlerin ilgi odağı. Dinî yapının bir başka özelliği, iç kriptasında 1204 Latin istilasında İstanbul’dan yağmalanan Aziz Andrea’nın kemikleri ile diğer kutsal hazineleri barındırması.

    Aziz Andreas, Hıristiyan inancına göre Aziz Petrus’un kardeşidir ve Istanbul Patrikhanesi’nin kurucusu olduğuna inanılır. Rusya, Yunanistan, İskoçya gibi pek çok ülkenin de koruyucu azizidir. İnancından dolayı Patras’da idam edilirken, İsa’nınki gibi bir çarmıha gerilmek istemediği için X şeklinde bir çarmıhta can vermiş… Bu Aziz Andreas haçı, ilgili ülkelerin bayrak ve amblemlerinde de görülür.

    Kriptasında Havari Andreas’ın kutsal reliklerine ev sahipliği yapan Amalfi’nin etkileyici Duomo di Sant’Andrea katedrali, 9-11. yüzyıllar arasında inşa edilmiş. Katedralin tunç ana kapısı ise 1057 yılında Istanbul’da yapılmış, Amalfili asil ve zengin bir kişi tarafından katedrale hediye edilmiş. Kapının üzerindeki Bizans yapısı gümüş figürler İsa, Meryem, Petrus ve Andreas’ı tasvir ediyor.

  • 845 yıllık yapıt savaşa kurban gitti

    845 yıllık yapıt savaşa kurban gitti

    Haziran’ın sonunda Selçuklu yadigârı Musul Ulu Cami (el-Nuri Camii) ve Kambur Minare’si (el-Hadba) yıkıldı. Kuşatma altındaki IŞİD, tarihî camiyi havaya uçurdu.

    22 Haziran’da Musul’daki en değerli kültür miraslarından olup IŞİD lideri el-Bağdadî’nin üç yıl önce halifeliğini ve “İslam Devleti’nin kurulduğunu” ilan ettiği, 1172/73’te inşa edilen Musul Ulu Cami (el-Nuri Camii) havaya uçuruldu. Bu olay ile birlikte orijinal haliyle günümüze intikal etmiş olan 45 metre uzunluğundaki Kambur Minare de (el-Hadba) yok oldu.

    El-Hadba 45 metre yüksekliği ve Pisa Kulesi gibi eğik druşuyla “Kambur Minare” (el- Hadba) Musul’un sembol unsurlarındandı.

    Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’u kendine “kale” olarak belirleyen örgütün bölgeden çıkarılması için sekiz aydır devam eden harekâtta gelinen nokta, IŞİD’in yenilgisini gündeme getirdi. Fakat bir tarih de yok oldu. Selçuklu Atabeklerinden Nureddin Zengi’nin yaptırdığı, dünya kültür mirasının en önemli eserlerinden bu cami, Türk tarihinin de en önemli olaylarından birine sahne olmuştu. Nureddin Zengi vaktiyle Haçlılar üzerine cihat ilanını bu camide yapmıştı. 845 yıllık bir kültür mirasının geri döndürülemeyecek şekilde yok edilmesi savaşın kirli yüzünü bir kez daha bizlere gösterdi.

    Hadisede caminin 50 metre yakınına kadar gelen Irak güçleri, caminin teröristler ta- rafından havaya uçurulduğunu bildirdi. Buna karşılık IŞİD caminin ABD hava kuvvetleri tarafından bombalandığını iddia etti. Son ana kadar yansıyan bilgiler, IŞİD teröristlerinin camiyi patlayıcı düzeneklerle imha ettikleri gerçeğini önümüze seriyor.

    IŞİD, Suriye ve Irak’taki varlığı süresince pek çok antik kenti ve tarihî eseri vandal saldırılarla tahrip etti ya da tahribine neden oldu. Birçok kazı alanında gerçekleştirdiği yağmalamalar sistemli bir hâl aldı. Bir başka Selçuklu yapıtı Halep Ulu Cami’nin Suriye iç savaşı esnasında yok edilen minaresinin son hali de 2017 başında ortaya çıkmıştı (bkz. #tarih, sayı 33).

    Bölgede tam bir tarih katliamı söz konusuyken, bunların bir kısmının şov amaçlı video çekimleri için yapıldığı; aslında tarihî eserlerin çeşitli piyasalarda satılarak, terör finansmanında kullanıldığı da açık. Coğrafyamızın belki de en trajik hadiselerinden biri, vandallardan tarihî eser bekleyen, belki de sipariş veren bir zümrenin varlığıyla da hatırlanacak.

  • Tarihin rengi Bursa’da Yeşil’dir

    Tarihin rengi Bursa’da Yeşil’dir

    Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursa’da Zaman’ıyla taçlandırdığı kentin yeşili, yine onun ifadesiyle “ebediyetin rahmanî yüzü”dür. Tarih-sanat-edebiyat ekseninde Ahmet Muhip Dıranas’tan Yahya Kemal’e, ressam Osman Hamdi’den Hikmet Onat’a, André Gide’den Pierre Loti’ye uzanan Bursa yeşili…

    Künyelerine resmî unvan alarak geçmiş Eski, Şanlı, Kahraman sıfatları şehirlerimizin. Yeşil Bursa ise öyle değil, alabildiğine yaygın yakıştırma, oysa yok herhangi bir resmiyeti. Gerçekliğinin kaldığı söylenebilir mi, çok şüpheli: Kent dokusundan da, büyük ovasından da neredeyse kazınmış renk.

    Klâsik edebiyatımızda Evliya Çelebi’den Necatî Bey’e Karacaoğlan’a, suları çeşmeleri hamamları, “kokar menevşesi, gülü” ile geçen Bursa’yı modern edebiyatımızda çifte Bursa’da Zaman’ıyla Tanpınar’ın taçlandırdığı tartışılamaz: “Türkçede ş ve l harfleri daima en güzel terkipler yapar. Yeşil dediğimiz zaman, âdeta bir çimen tazeliğini, bir palet üzerinde ezilmiş bir renk gibi, günün ve saatin bir tarafında bir bahar müjdesiyle toplanmış buluruz. Bu kelimenin ilk cedlerle beraber Orta Asya yaylalarının baharından geldiği o kadar belli ki… Fakat Bursa’da yeşilin mânası çok başkadır; o ebediyetin rahmanî yüzü, bir mükâfata çok benziyen bir sükûnun fâni bir saate sinmiş mânâsıdır. Yeşiltürbe, Yeşil Cami der demez, ölüm muhayyelemizdeki çehresini değiştirir, ‘ben hayatın susan ve değişmeyen kardeşiyim. Vazifesini hakkile yapan fâninin alnına bir sükûn ve sükûnet çelengi gibi uzanırım…’ diye konuşur”.

    Yeşili en iyi anlayan muharrir: Gide André Gide 1914’te Bursa’ya gelmişti. Ahmet Hamdi Tanpınar, Fransız yazarı Bursa yazılarından dolayı “yeşili en iyi anlayan muharrir” olarak niteler.

    Bir adım sonrası, yakın dostu Tanpınar’dan aldığı hızla Dıranas’tan gelmiştir: “Bursa burada başlamıştı. Bu su sesli sükûtun içinde ve serin çınarın neftiliğinde. Derken bir yeşilliktir başladı. Otobüsümüzün tekerlekleri dönüyor ve gittikçe ağaran sabahın içinde bu yeşil, kendi kendini tazeleyerek ve değiştirerek büyük bir deniz halinde üzerimize kapaklana kapaklana genişliyordu. Her yerde yeşil vardır: Fakat bir Bursa edebiyatını, sonra Yeşil Cami’nin adını ve o canım çinilerini doldurduğu için mi, nedir, buradaki yeşil insana, o her yerdeki yeşilden daha yeşil geliyor: “Üç defa yeşil”.

    Yeşil Cami

    Osman Hamdi Bey’in başyapıtlarından “Yeşil Cami Önü” tablosu, 1882. Yağlıboya tablodaki dikkati çekici ayrıntılardan biri, Osmanlı mimari süsleme sanatının yansıtıldığı yeşil zemin üzerine kitabedir.

    Şairin burada Yahya Kemal’in “üç def’a kırmızı”lı Endülüs şiirine göndermeyle naziresini yaptığını söylemek gerekli mi? Tanpınar’ın izini sürerek Bursa’yı ziyaret ettiğinde, tıpkı öncüsü tüm yabancı gezginler gibi Yeşil Cami karşısında yaşadığı büyülenmenin etkisiyle (“belki de Türkiye’de gördüğüm en güzel cami”) ilginç bir benzetmeye başvurur Manguel: “İnsana tam olarak gerçekmiş gibi gelmeyen, sanki Oz’un Zümrüt Şehrindeki bir saraymış hissi veren bir tarafı var”. İlginçlik şurada: Yahya Kemal’in bitmemiş şiirleri arasında yeralan bir Bursa şiirinde geçer yetkin yeşil:

    “Bu dağın arkasındadır Bursa
    İri zümrüd
    Dağların arkasında dağlar var
    Enginden uçtu sanki bir altın kanatlı kuş
    Rüzgâr açmıştı siyah çarşafını
    Süt beyaz omzunu çıplak gördüm”.

    ‘Yurt Gezileri’ kapsamında 1938’de Bursa’ya gönderilen Hikmet Onat, biri Irgandı köprüsünü odağına alan, çoğu kaybolmuş yedi resimle döner. Sergilendiklerinde, amansız bir eleştiri çıkagelir Dıranas’ın kaleminden: “Eserlerine yeşil renk hâkimdir. Fakat bu yeşiller, bilmiyoruz Bursa’nın derin ve sonsuz yeşilini verebiliyor mu? İsminin başında Yeşil sıfatını taşıyan Bursa, hayalimizin penceresinden akseden manzarası ile rüyaların hemşiresidir. Bursa için Sezanların, Kurbelerin yeşilleri lâzımdı. Hikmet Onat Bursa’nın manzaralarını bir fotoğrafçı gözüyle aksettirmeğe çalışmıştır. Sanatına bir yenilik ilâve edip etmediği kendisince bilinecek bir keyfiyettir”.

    Bu yargının eğriliği doğruluğu, öznel boyutu düşünülürse, tartışmaya açıktır kuşkusuz, ama şairin okunun düştüğü nokta canalıcı: Hangi yeşil? Şair renkleri şiirine yalnızca şiir sıfatları, türev sıfatlar ile mi, bir o kadar renk efektini sağlayacak, öyle adlandırılmamış unsurlarla yedirir; ressamın koşulu bambaşkadır, paletini de harmanlayarak oluşturacağı yeşil dereceleri arasından yapacağı seçimler işinde belirleyici olacaktır.

    Osman Hamdi’nin, Gérōme esinli “Yeşil Türbe’de Dua”sı 1882’ye tarihlendiriliyor; buna karşılık, Bursa ziyaretinin tarihi belirsiz: Edhem Eldem, Osman Hamdi Bey İzlenimler 1869-1895’de, 1880 Yalova yolculuğu sonrası olabileceğini, kesin tarih vermeksizin belirtiyor. Yeşil Cami, daha sonra başka yapıtlar doğuracaktır ressamın fırçasından, ama ilgi çok önce, Parvillée’yle karşılaşmasıyla, ardından çizimlerini ve görkemli kromolitografilerini tanımasıyla başlamıştı. Osman Hamdi’nin yeşilleri ne ölçüde XV. yüzyıl Bursa’sında yaratılmış saltık yeşile sokulabilmişti? O cevherin asıl, asal kaynağı neydi, neredeydi? Ve: Dile taşınabilecek türden miydi? Biribirilerine geçiyor sorularım, biribirilerinin içinden geçerek.

    Pierre Loti, 28 Mayıs 1894 gecesi geç saat varmış Bursa’ya, ertesi sabah oda penceresini açtığında, “geçmişin ilkbaharından kalma dingin yeşil cenneti” hemen çarpmış onu. İki gününü dolu dolu geçirdiği Bursa’dan 34 sayfalık bir izlenim metni doğmuş, yanlış saymadıysam tamıtamına otuz kez geçiyor orada ‘yeşil’.

    Yeşil cennet: Bursa Pierre Loti (sağdan üçüncü) 1894’teki Bursa ziyaretinde. Yazar, iki gününü geçirdiği Bursa’yı “geçmişin ilkbaharından kalma dingin yeşil cenneti” sözleriyle betimler.

    Yiğidi sık öldürdük, hakkını verelim bu kez: Gezi edebiyatının en sıkı örneklerinden birini getirmiş “Yeni Cami”, Fikret’in “sihirli”, Yahya Kemal’in “büyülü” bulduğu üslûbunun yetkin bir ürünü — yazılışından bu yana 123 yıl geçmiş, “biz”i doğrudan ilgilendiren metni dilimize çevirmemiş, dahası onu -belli ki- okumamışız: Yalnızca Hisar’ın ve Eyice’nin onu andıklarını saptayabildim, onların da okumadıkları ayan beyân ortadaydı. Bir merak topluluğu olduğumuz söylenemez, gene de bu kadarı fazla geliyor bana; Gide’in üç sayfasına alınıp kanlı mürekkep akıtmak yerine, Loti’nin otuz sayfasına eğilmek vardı. Neyse, içimde, Loti’nin Bursa’da karşılaştığı müthiş ihtiyarın ikilediği ifade yankılanıyor: “Yetişir! Yetişir!” (metinde Türkçe), iki gün yetmiş ama Loti’nin Bursalıya dokunmasına. Yeşile gelince: Böylesine esritmesi bir rengin bir yazarı, az rastlanır coşku seli.

    Kibirli Gide’in, Venedik “cehennem”iyle çakıştırdığı ve halkını külliyen “çirkin” sıfatıyla mühürlediği İstanbul’un ardından gittiği Bursa’da görece yumuşaması karşısında Tanpınar da yumuşamıştır: “Türbeden çıkınca Yeşilcami’ye girdim. André Gide bu cami için “zekânın kemal halinde sıhhati”, der” sözlerinin ardından (ki “esprit”yi “zekâ”yla karşılamak doğru değildir), eleştirisini yapar ama bağışlamakta gecikmez: “Bununla beraber Gide”i Bursa için yazdıklarından dolayı yine seviyorum. Yeşil’i en iyi anlayan muharrir o olmuştur. Camii aydınlığın ortasında, ayak ucunda kendisini tamamlayıcı bir şey gibi uzanan manzara ile beraber çok güzel yakalar”.

    Paylaşmıyorum Tanpınar’ın yaklaşımını, öyle sanıyorum -belki yanılıyorum- Loti’nin damıtık metnini tanımış olsaydı, olası bir karşılaştırmadan Gide’in üstünkörü okuması yenik çıkacaktı, düşüncesindeyim. ‘Yeşil’e gelince, Gide “azür mavi”sini yeğlemiştir — camgöbeğiyle lâciverttaşı arası.

    Loti yoğunlaşmıştır Bursa’da: Derişik, yeğin, dikkat ayarını elden bırakmayan bir bakış. Yeşilcami önünde, içinde, sonra dışarı çıktığında sıfatlarını seferber eder, üç yüzyıl önce yapılmış ve sırrına artık kimsenin erişemediği çinilerdeki yeşilin yaydığı ışıkla otun, servinin, çınarın, dipsiz bir deniz gibi ufku kaplayan ovanın kurduğu yeşil yelpazesinden oluşmuş alaşımı ince tuşelerle yoklar: Açık uçuk gökyüzü turkuvazının tazeliğiyle çok garip yeşillerde cançekişen turkuvazı çarpıştırır önce, ardından çiçekleri bile etkileyen kişidışı, soyut, yokoluşa teğet ışığın kesin geometrisine kilitlenir; içeride denizin renk denemeleriyle zümrüdün dansı ve camlardan sızan dış ışığın kıymetli taşlarınkiyle eşdeğer bileşimi karşısında düpedüz uçar; gece düştüğünde yeşile sinen siyahı keşfeder. Bir ressam gibi dokumuştur metnini Loti, bir simyacı gibi kıyasıya aramış olduğu görülür Yeşil’in saltık formülünü. Oysa kimin harcıydı, olabilirdi?

    Le Corbusier, 1914 yazının ortasında, İstanbul’dan Bursa’ya küçük bir kaçamak yapmıştı; Doğu Yolculuğu Defterleri’nde kıpkısa birkaç not yeralır ama genelde siyah-beyaz çizimler ve desenlerle işlediği defterin bir sayfasına Yeşil Türbe’yi renkle döşediğini görüyoruz: Suluboyanın kararsız yeşil(ler)i. Ağustos ışığı (Faulkner!). Deftere serpilmiş, Yeşil Cami/Ulu Cami/Hamam eskizlerinin arasını dolduran hızlı izlenim notlarında gene kararsız renk saptamaları: Ele avuca sığmamış Yeşil. Vakanüvis, yazar, ressam, mimar, seyyah, herkesin onunla didiştiğini, dilde ve dilinde karşılık arama çabası verdiği gerçek. Gelgelelim şair kenara itiyor tümünü, bir çırpıda en kesin tanıma doğru cümlesini kurup çekiliyor: Hâşim, Yeşil Cami’den öyle çıkar ve sıradan bir cümle kuruyormuşçasına adını koyar: “Diğer bir gün Yeşil Cami’ye gittim. Duvarları kaplayan yeşil çiniler bu mabedin içine esrarengiz bir denizaltı aydınlığı veriyordu”.

    Yeşil Türbe Yeşil Bursa’nın sembol mekânlarından Yeşil Türbe. Sekiz köşeli şirin yapı, Yıldırım Bayezid’in oğlu Sultan Çelebi Mehmet tarafından 1421’de yaptırılmıştır.

    Yeşil’in fiziğini nasıl Hâşim yerliyerine bir çırpıda oturtmuşsa, metafiziğinin tanımını Tanpınar’a borçluyuz. Ölümün Hayat’ın içinde pervasızca, en ufak bir korku emâresi göstermeden yaşayabildiği her şehir için geçerli, soylu bir konumlandırma denemesi. Bir biçimde gelip Bursa’da saltanat kurmuş rengin biri doğal, öteki yapay iki kaynağı vardı; doğal olanını insan, yapay olanını Doğa kurutmuştur.

    İbn Battûta’nın, Evliya’nın, Karacaoğlan’ın gördüğü Bursa’yı bir avuç kelimeden söküp canlandırmak olanaksız. Texier, Gabriel, Loti, Hâşim, Gide ya da Le Corbusier 1855 depreminden ve 1271 yangınından artan, “öz”ü handiyse çökmüş ve silinmiş bir Bursa’yı tanımışlardı, bereket araya Ahmet Vefik Paşa’nın olağanüstü imar hamlesi girmişti: Parvillée, kimi yetkililerin o devirde Yeşiltürbe’nin enkazına bakıp onu yakmaktan başka çare göremediklerini aktarır. Daha önce 1674 ve 1769’da ciddi onarımdan geçen Yeşiltürbe Parvillée’den sonra, Osman Hamdi öncülüğünde 1904 yılında yeniden “tamir” edilmiş — ayrıntılı bilgiyi 1941-43 restorasyon çalışmalarını yürüten Macit R. Kural’ın 1944 tarihli değerli raporundan devşirdim. Oradan öğrendim, 1938’de gözdem Bruno Taut, iki yıl sonra Albert Gabriel, istek üzerine ince eleyen iki onarım önerisi raporu hazırlamışlar; Taut, Eylül ayında geldiğine göre Bursa’ya, büyük olasılıkla son yolculuğu olmuştu bu; bir yerde, eski çiniler hakkında “500 yıl evvel kullanılan kirecin nasıl yakıldığı, ne kadar bekletildiği, buna benzer daha pek çok şey hakkında malûmatımız olmadığından bu çok güç bir iştir” diyerek Ars’ın sırlarına göndermesini yapmış.

    Eski eserlerin çoğunun ustaları anonim kalmıştır, Yeşil Türbe’ninkileri sözümona biliyoruz, böyle diyorum çünkü bir avuç uzmanını saymazsak kimsenin anmadığı isimlerdir: Bina emiri ve mimar Hacı İvaz Paşa, kalemkârı Ali bin İlyas Ali, hakkâk Tebrizli Ahmet oğlu Hacı Ali, çinicisi Mecnûn Mehmet’ti türbenin, ki renklerine bakılırsa gerçekten mecnun olmalıydı. Kuşlar eksik olmuyor türbenin, caminin etrafından. Gide’in dikkatini çekmiş şarkıları, leylekler, sakat leylekler. Yeşili silin, hiç kuş gelmez.

  • İstanbul’un tarihi Vanmour’la yazılır

    İstanbul’un tarihi Vanmour’la yazılır

    1699’da geldiği Osmanlı başkentinde, öldüğü 1737 senesine kadar kaldı. Fransız ressam Jean Baptiste Vanmour, son demlerini sürmekte olan Osmanlı klasik çağına tanık oldu ve bu olağanüstü dönem, insanları, olayları, kostümleri, manzaraları, törenleri ile ressamın tuvaline yansıdı; bugüne eşsiz bir görsel miras bıraktı.

    Topkapı Sarayı’nın anıtsal kapısından içeri, 14 Eylül 1727 tarihinde büyük ve renkli bir yabancı heyet giriyordu. İstanbul’a yeni atanan Hollanda büyükelçisi Cornelis Calkoen, saraydan kendisine gönderilen muhteşem koşumlu bir atın üzerinde birinci avluya girerken, ikinci avluda da Yeniçerilere ulufe dağıtımı töreni için hazırlıklar yapılıyordu. Büyükelçi Calkoen önce ikinci avludaki bu etkileyici ulufe törenini izleyecek, sonra divanda sadrazam Damat İbrahim Paşa ile yemek yiyecek, daha sonra da arz odasında padişah III. Ahmet’e güven mektubunu ve hediyelerini takdim edecekti.

    Büyükelçinin heyetinde bulunan bir ressam bize bütün bu ziyaretin görsel tanıklığını sunacak, çağın İstanbul hayatının en önemli görsel belgeleyicisi olacaktı: Jean Baptiste Vanmour.

    Vanmour’un fırçasından Boğaziçi Fransız ressamın 1720-1737 arasında Hünkâr İskelesi’ni betimlediği yapıtında şehrin ve Boğaziçi’nin önemli bir kısmı görülüyor. Sanatçının eserinde yaz aylarında serinlemek üzere kıyıya inen saray kadınlarını resmettiği düşünülür.

    Vanmour 1671’de, bugün Fransa’nın kuzeydoğusunda bulunan Valenciennes şehrinde doğdu. Resim öğrenimine burada başladı. 1699’da Osmanlı İmparatorluğu başkentine Fransa Büyükelçisi olarak atanan Charles De Ferriol ile birlikte İstanbul’a geldi. Büyükelçilik ressamı görevi ile bu büyük gizemli ülkeyi ve insanlarını resimlemeye başladı. 1711 senesinde De Ferriol Fransa’ya döndü ancak Vanmour Istanbul’da kalmayı tercih etti. Hayatının sonuna kadar bu şehirde yaşayacak ve Osmanlı İmparatorluğu’nun olağanüstü 18. yüzyılına tanıklık edecekti. Vanmour 1737 senesinde yine İstanbul’da öldü. Beyoğlu’nda Fransız Konsolosluğu içindeki kilisenin bahçesine defnedildiği bilinse de, mezarına dair bir işaret yoktur.

    Vanmour, Osmanlı siyasi ve toplumsal hayatında büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir dönemde gördüklerini belgeledi. Viyana kuşatması yenilgisi ve daha sonra Karlofça Antlaşması ile değişen uluslararası dengeler, Avrupa ticareti ve yavaş yavaş imparatorluğa giren Batılılaşma etkisi, Lale Devri ile yaşanan “Osmanlı Baroku”, bu değişime karşı büyük bir kırılma olan Patrona Halil ayaklanması ve son demlerini sürmekte olan Osmanlı klasik çağı… Bu olağanüstü dönem, insanları, olayları, kostümleri, manzaraları, törenleri ile ressamın tuvaline yansıdı ve bugüne eşsiz bir görsel miras bıraktı. Bugün Vanmour’un resimlerinin az miktarı Türkiye’de, Pera Müzesi, İtalyan Konsolosluğu ve özel koleksiyonlardadır.

    Ressamın tanık olduğu Lale Devri eserleri, dönemin sosyal tarihi için de hazine değerinde.

    Dönemin İstanbul’daki Hollanda büyükelçisi Calkoen, Vanmour’a çok miktarda resim siparişi vermişti. Ressamın eserlerinden oluşan bu büyük koleksiyon, daha sonra büyükelçi ile birlikte Dresden’e taşındı. Bütün halinde bugüne kadar gelebilen bu muazzam Istanbul ve Osmanlı resimleri koleksiyonu, bugün Amsterdam’daki Rijkmuseum’dadır.

    Rijksmuseum’un görsel hazineleri Vanmour’un İstanbul’u konu alan resimlerinin de yer aldığı eserleri Amsterdam’daki Rijksmuseum (Devlet Müzesi)’nde sergileniyor.

    Hollanda’nın en önemli sanat müzesi olan Rijkmuseum, 1800’de Lahey’de kuruldu. 1808’de Amsterdam’a taşınan müze, 1885’de bugünkü binasında hizmet vermeye başladı. Rembrant’ın ünlü “Gece Devriyesi” tablosunun da içinde bulunduğu 1 milyondan fazla esere ev sahipliği yapan Rijkmuseum, yılda 2,5 milyona yakın ziyaretçi ağırlıyor. Amsterdam’a giden Türk gezginlerin mutlaka bu müzeyi ziyaret etmeleri ve Türkiye tarihinin eşsiz bir döneminin renkli tanıkları ile başbaşa kalmaları gerekir.