Kategori: Sanat Tarihi

  • Usta-çömez ilişkisi ve denklik kriteri

    Usta-çömez ilişkisi ve denklik kriteri

    Hem bizde hem karşı coğrafyada ustayla çırak arasındaki ilişkiler hem sağlam hem de gerilimlidir. Daidolos-Talos, Russell- Wittgenstein, Freud-Tausk, Picasso-Braque… Hayatını ustasına adayanlar, çömezlerini uydular üzerinden seçenler -uzun, karmaşık bir katalog. İlişkileri karakter meşrepleri yoğurur; gerçek bağ ise ancak denklik asasına dayanarak gelişir.

    İkonograf-seyyah Nicolas Bouvier’nin (ki Anadolu’yu da arşınlamıştı) ufarak İmgeden Hikâyeler kitabının her parçası önümde derin ufuklu bir pencere açtı. Manesse Codex (14. yüzyıl başında yazılmış Ortaçağ Alman şiirleri derlemesi) çıkışlı gravürü izleyen metnin çekirdek cümlesi de: “Bilginin peşine takılışı, hep enikonu bilgi yüklü bir olgun ile bu bağlamda susuz bir gencin arasındaki güven sözleşmesi saydım”.

    Bizim kültürümüz güzel bir deyişle karşılamıştır kontratı: El almak, el vermek. Yarım yüzyıl içinde sözkonusu köprüden çift kutuplu geçtim; hayatımın kutluluk eksenlerinden birini kurdu ve kalıcı oldu kesintisiz alışveriş. Büyük ve derin kazanım deposunu baştan uca “dia-log”lar besledi, doldurdu.

    Başdaşlık daha yüksek bir çıtaya işaret etse bile, kafadarlık bir o kadar gerekli. İkisinde de, bir alt anadamar olarak gönüldeşliğin de payı okunur. Burada alışveriş kavramı bambaşka niteliğe bürünür. Hesse’yi, bir-iki romanını anmanın sırası: Usta-çömez ilişkisini yukarı çeken, ilkinin ikinciyi kendisine bağlı kalmaya zorlamadığı, tersine çok gecikmeden gedik çıkmaya davet ettiği eşikte bağ kopmaz kaldı ki, sağlamlaşır.

    İki yönde de yaşadım bunu -talihim sayarım. Buna karşılık, şeyh-mürid denklemine kesinkes yakınlık duymadım; bu tarz eğilimleri olan büyüklerimden ve küçüklerimden uzak durdum: Kafa partönerliği her koşulda özerk, özgün kutup olunsun ister.

    Hesse’de şüphesiz ülküselleştirme eğilimi öne çıkmıştır; gene de ilişkinin karmaşık cephelerini kurcalamaktan geri durmadığını görüyoruz yazarın. Bir anlamda etki alanında kaldığını söyleyebiliriz usta-çırak ilişkisi ekseninde, Bilge Karasu’nun: Ama o ısrarlı, başat sorunsallık yapıtının merkezinden uzaklaşmamıştır -kanımca hâlâ sökülmeyi bekleyen bir varoluş düğümü.

    Gelgelelim yaşam pratiği, kurmacanın kapsama alanı kadar incelikli olmuyor galiba. Feyerabend’in deneyimlerini aktarma biçimi, Russell-Wittgeinstein ikilisinin durumu, hele ki Freud’un başta Tausk bütün “çömez”leriyle derin itişmeleri, hemen hep iplerin gerildiğini gösteriyor.

    Kübist dostluk 1907’nin ilkbaharında Fransız ressam Georges Braque, “Les Demoiselles d’Avignon“ başlıklı çalışmasını görmek için Picasso’yu stüdyosunda ziyaret eder. Braque, izleyen senelerde Picasso ile sıkı ama uzaktan bir dostluk kurar.

    ‘Yaratı ve Düşünce’ dünyası, bütün farklı parametre özelliklerine karşın ortak ya da koşut sorunlar seriyor önümüze: Bağ bağlamında! İlkinin çehresini belirleyen bir kurallar manzumesi yok, ilişkileri karakter meşrepleri yoğuruyor. Daidalos’un kendisinden daha yetenekli olabileceği korkusuyla öğrencisi Talos’u öldürmesinden başlayan bir tarihte tür tür örnek-durumla karşılaşıyoruz. Sadakatı ölçü bilenler, ihaneti kaçınılmaz sayanlar, Picasso-Braque ikilisinde gördüğümüz gibi bir dönem yüzde yüz symbiosis ilişkisi yaşayanlar (gene de hep karşılıklı saygılı, uzaktan dost kalmışlardır), hayatını ustasına adayanlar, çömezlerini uydular üzerinden seçenler -uzun, karmaşık bir katalog.

    Düşünce dünyası, hele akademik zeminli olanı, hiyerarşik arızaların egemen olduğu bir ortam doğurmuş genelde. George Steiner’in Üstadlar ve Çömezler kitabı bir anatomi dersi; oyun kurallarını deşifre ediyor. “Üstâd” katına çıkmış, çıkarılmış kişi ile seçtiği yardımcıları arasındaki farkı yalnızca değişik ünvan kullanımları vurgulamıyor; “duruş”lara yedirilmesi beklenen basamak-hiza-statü ayrıştırmaları bütün bir stilistik edâ barındırıyor içinde.

    Unutması güç kişisel anılardan biri: Yaz tatili, poker masası, oyunculardan ikisi profesörle asistanı, oyunun akışı içinde asistan eline iyi kâğıt geldiği için rest çekecek oluyor, profesör hışımla ‘sözünü geri almasını’ istiyor, öyle de yapıyor asistan, masayı hemen terk ediyorum ve uzaklaşıyorum, profesör yanıma geliyor ve özründen büyük açıklamasını getiriyor: Oyun masasında çekilen rest, göz yumarsan, orada kalmaz, okula kadar gelir!

    Boynuz kulağı geçince Daidalos, Antik Yunan mitolojisinde yetenekli bir zanaatkar ve mimardır. Çırağı ve aynı zamanda yeğeni olan Talos, dayısının yeteneğini aşan eserler vermeye başlar. Talos, bir yılan çenesini marangozlukta testere olarak kullanmaya karar verdiğinde Daidalos kıskançlık krizine girer ve yeğenini Akropol’den aşağı atarak öldürür.

    Okula özgü sorunlar mı, hayır, ekole de özgüdür. Alaattin Karaca yazıyor: “Nuri Pakdil’in, çayın şekerinden tutun, yenecek ve yenmeyecek şeylere, giyeceklere, kahvede oturulacak konumu, kışın ağızdan değil burundan nefes almaları, neleri okumaları gerektiğine kadar herşeye müdahalesi ve uzun yürüyüşler, öfke patlamaları, saatlarca süren suskunluklar, şaşırtıcı protestolar… Ama beni asıl, aralarındaki inanılmaz ve güçlü bağ etkiledi! Neydi onları birbirlerine bu denli bağlayan?” Hüseyin Su’nun Takvim Yırtıkları başlığıyla yayınlanan üç ciltlik günlüğündeki ‘Pakdil tapıncı’ karşısında şaşkın Karaca: “Kahvehanelerde uzun oturuşlardan sonra, gecenin bir saatinde her defa tekrarlanan ritüel: Hacıbayram Veli türbesinde verilen tekmil, yapılan dua, ayrılış öncesi okuma üfleme, Hüseyin Su’yu omuz başlarından dizlerine kadar mesh… izahı zor bunların!”

    Neresi zor olabilir ki?! Yetke saplantısı, hükümran kişilik bir yanda, kişi kültü ötekinde, bu kültürel coğrafyanın tarihinde kaynıyor sözkonusu ilişkinin benzerleri. Karşı coğrafyada yok muydu, yok mudur benzer denklemler? Bir dolusuna denk geliyoruz kayıtlarda. Farksa, canalıcı fark orada ilişki ve bağ seçeneklerinin zaman içinde nicel ve nitel açıdan geliştirilmesinde yaşanmıştır: Sokrates’ten başlayarak, adım adım.

    Gerçek bağ, denklik asasına dayanarak gelişir -yoksa gün gelir kopar ip, koptuğu noktadan parçacıkları saçılır.

  • Bayezid Camii: Tüm Yunanistan’daki en önemli Osmanlı eseri

    Bayezid Camii: Tüm Yunanistan’daki en önemli Osmanlı eseri

    Dimetoka’daki Bayezid Camii 14. yüzyılın sonunda Yıldırım Bayezid tarafından inşa edilmeye başlandı; oğlu Çelebi Mehmet döneminde, 1421’de tamamlandı. Caminin mimarı Bursa’daki Yeşil Camii de tasarlamış olan Hacı İvaz Paşa.

    Yunanistan Batı Trakya’da, Türkiye sınırının 12 kilometre batısındaki 20.000 nüfuslu Dimetoka (Didymoteichon) şehri, Türkiye tarihine dair pek çok öykünün sahnesi olmuştur.

    Bizans İmparatoru VI. Ioannis Kantakuzenos 1341 yılında bu şehirde taç giydi. 1345’de Aydınoğlu Gazi Umur Bey, Saruhanoğlu Süleyman Bey ile birlikte burada Bulgar ordusunu bir savaşta yenilgiye uğrattı. 1352’de Gazi Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Kantakuzenos’un müttefiki olarak girdiği savaşta Sırp ordusunu burada yenilgiye uğratarak Osmanlıları Balkanlar’da yeni bir güç olarak tescil etti.

    Dimetoka 1361 yılında resmî olarak Osmanlı Devleti sınırlarına katıldı. I. Murat beş yıl burada ikamet etti. Fatih Sultan Mehmet’in oğlu, 8. Osmanlı Padişahı II. Bayezid 1448’de burada doğdu. Tahtı oğlu Yavuz Sultan Selim’e devrettikten sonra, ölümü de Dimetoka Sarayı yolunda Edirne’de oldu. Rusya’ya karşı giriştiği Poltava Savaşı’nı kaybederek Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan İsveç kralı Demirbaş Şarl, 1713 – 1714 arasında burada kaldı…

    Yangın öncesi 17. yüzyıl ekleri Camiye 17. yüzyılda bir ahşap iç kubbe eklenmişti.

    Dimetoka’daki Bayezid Camii, sadece Batı Trakya’da değil, tüm Yunanistan’daki en önemli Osmanlı eseridir. 14. yüzyılın sonunda Yıldırım Bayezid tarafından inşa edilmeye başlanmış, onun1403’deki ölümünün ardındaki taht kavgasından galip çıkan oğlu Çelebi Mehmet tarafından 1421 yılında tamamlanmıştır. Caminin mimarı Bursa’daki Yeşil Camii de tasarlamış olan Hacı İvaz Paşa’ydı.

    Orijinalinde mekanın Bursa Yeşil Camii’de olduğu gibi iki ana kubbe ve çevresindeki beş küçük kubbe ile örtüldüğü anlaşılıyor. Camiye 17. yüzyılda bir ahşap iç kubbe eklenmiş, üst örtü de piramidal bir çatı haline gelmiş. Minaresinin bir bölümünün 1912’de şehri işgal eden Bulgarlar tarafından yıkıldığı, 1913’de Osmanlı ordusu şehri kurtarınca yeniden yapıldığı biliniyor.

    Üst örtü de piramidal bir çatı haline getirilmişti.

    Dimenoka’dan geçen Selanik-Edirne demiryolunun da bulunduğu Batı Trakya, Balkan Savaşı’ndan sonra Bulgaristan’ın olmuş 1. Dünya Savaşı’ndan sonra ise galipler tarafından Yunanistan’a verildi.

    Balkanlardaki eşsiz bir Osmanlı anıtı olan Bayezid Camii, Yunanistan devleti tarafından 2010 yılında restore edilmeye başlandı. 22 Mart 2017’de restorasyon sırasında camide yangın çıktı ve eşsiz çatısı tahrip oldu.

    Anıta Mayıs 2018’de yaptığımız ziyarette, çatı mevcut değildi ve binanın içine girilemiyordu. Binadaki yangın sonrası hasar ve restorasyonun durumu ile ilgili bir bilgiye ulaşmamız da mümkün olmadı.

    Tarihî caminin çatısı artık yok Geçen sene restorasyon sırasında çıkan yangın sonucu Bayezid Camii’nin çatısı tamamen yanmıştı. Bugün de içine girilemiyor.
  • Divriği merkezinde, kayıp sarayın izinde

    Divriği merkezinde, kayıp sarayın izinde

    1917’de yanan Divriği’deki Köse Mustafa Paşa Sarayı, 1780’lerde inşa edilmiş, beş kuşak boyunca bir taşra hanedanına mekânlık etmişti. Gerek mimarisi gerekse “derebeyi çalımlı” bireylerinin İstanbul’la olan gerilimli, hatta idama varan ilişkileriyle bir tarih hazinesiydi. Bugün, eldeki sınırlı verilerle tekrar günışığına çıkıyor…

    Taşra vezirlerinden Köse Mustafa Paşa (öl.1802), III. Selim döneminde henüz mirimiranken memleketi Divriği’de Kuloğlu mahallesinde aldığı yaklaşık 40 dönümlük arsaya paşalık şânına yaraşır, o günün koşullarında gerekli sarayının temelini atmış. Oğlu, II. Mahmud dönemi vezirlerinden Hafız Veliyeddin Paşa da (öl.1813) daha vezir olmadan, yanına kendi konağını (dairesini) yaptırmış.

    Bu iki büyük daireli sarayda, 1917 kışında cepheye giden bir redif birliği konaklamış. Askerler ısınmak için binalardan söktükleri kalas tahta, döşeme… yakmışlar. Birlik hareket edince bırakılan ateşler sarayı sararak duman ve alev gökyüzünü tutmuş. Üç gün sönmeyen yangının yakın semtleri ısıttığı, saraydan geriye kalan ateş yığınlarından da mangallarla evlere köz götürüldüğü, yaşlıların anlattığı öykülerindendi. Sarayın son kalıntısı, cümle kapısının taş kemeri de 1940’a doğru sökülmüş.

    Sonuçta, 1780’lerde yapılarak ve 130 yıl kadar ayakta kalan, beş kuşaklık bir taşra hanedanını barındıran iki ana bloklu baba-oğul vezir dairelerinin “gerçeğe yakın dış görüntüsü” uzun uğraşılardan sonra 2017’de elde edilebildi. Bu boyutta hatta daha kapsamlı eski şehir  saraylarından acaba ayakta kalan var mıdır?.. Bazılarının gravürleri yabancı gezginlerin kitaplarında görülüyor.

    Divriği Sarayı konumundaki mazi mekânları, dünün taşralı egemenlerinin kimliklerini doğru okutan tarihî eserlerdi. Yerel mimarilerin bu azman ve özenli yapılarının nasıl tasarlandığını; kıyılarda, iç bölgelerde, iklime ve yerel geleneklere, varsıllık ve resmî konuma, malzeme ve ustalıklara göre biçimlenişlerini görmek; bugün çalışmak için her yörede üçer beşer örneğin günümüze ulaşması elzemdi. Oysa bugün selamlığı, mabeyn dairesi, haremi ve bağıllarıyla korunmuş tek örnek gösteremeyiz.

    Nersesyan Ermeni Mektebi’ne yakındı 1907’de Divriği Kuloğlu Mahallesi: solda Nersesyan Ermeni Mektebi. Arka planda Köse Mustafa ve oğlu Veli Paşa’nın çifte sarayları seçiliyor. Bu yapıların sağında bugün restore edilmiş halde olan Abdullah Paşa Konağı görülüyor.

    Sarayı kuran baba ve isyankâr oğlu

    18. yüzyılda Divriği ortamında kökleşen ve Hacı İsmail-Hacı Osman ağalarla başlayan  mütegallibe ailenin 3. kuşağından sivrilen zeki ve becerikli kimlik, Vezir Köse Mustafa Paşa’dır.

    Bu zatın, rüşvet ve hediye sunumlarıyla, belki bir milis birliğiyle tenkil hareketlerine katılıp başarı kazanarak kendi geleceğini kurduğu sanılıyor. Masallaşmış halk söylenceleri, gençliğinde iyi cirit oynadığını, yine bir taşra veziri olan Memiş Paşa’nın (Koraltan ailesinin atası)  kızıyla evlendiğini, ikinci evliliğini de yine o aileden Hümeyra Hanım’la yaptığını anlatır. Adının geçtiği en eski arşiv belgesi 24 Ekim 1749 tarihli, bir köylüyle 30 kuruşluk alacak verecek davasına ilişkindir. Asıl tarih sahnesine çıkışını, Voyvoda Hacı Osman-zâde Mustafa’nın sancağı askeriyle Tuna cephesine hareket etmesine ilişkin buyruk belgeliyor. Bundan iki yıl sonra 1775’te, “Mirimirân-ı kiramdan izzetlû rîf’atlû Divriği Mâlikânesi Mutasarrıfı Mustafa Paşa”dır.

    İzleyen yıllarda Keban Madeni sonra Maadin-i Hümayun eminliklerine, 1787 Halep mutasarrıflığına atanmış, vezirlikle ödüllendirilmiş. Arada soruşturmalar geçirip rütbesi alınarak Divriği’de ikamete tâbi tutulmuş. Sonra vezirliği verilerek Halep, Rakka, Trabzon valilikleri, Soğucak Başbuğluğu, Sürücülük görevlerinde dolaştırılmış; en son Sivas valiliğinden Diyarbekir’e atandığı günlerde (Ekim 1802) Divriği’deki sarayında ölmüş.

    Saraya odaklanan resimler Köse Paşa Sarayı’nın iki ayrı betimi Günday Sıdal’ın 1975’teki yağlıboya.

    1795’te Rakka valiliğinden azledilerek Divriği’de oturması emredildiğinde, Maden eminliklerinden borçları ortaya çıkartılarak mallarının müsaderesi emredilince; akıllı paşanın sarayı dahil mülklerini, yaptırdığı camii ve diğer hayır eserlerine vakfettiği saptanıyor. Sarayın vakfiyedeki tanımı şöyledir: “… Kuloğlu mahallesinde Dömbelekoğlu Minas mülkü ve Kazikoğlu mülkü ve ana yolla çevrili mülk-i  menzil ki (saray) selâmlığında 24 fevkani ve tahtani (üst kat alt kat) odalarla, toyhane (büyük salon), kilerler, mutfak, aralık, hamam, diğer (mabeyn ve harem) haneleri, içinde iki eviyle bahçeler, üzüm bağları ve diğer müştemilat”.

    Yine saraydaki paşa odasında 1799’da düzenlettiği ikinci vakfiyesi başka taşınmazlarını da vakfettiğini belgeliyor. Bunlar, sarayının yanındaki üzüm bağları, çarşıda Kuloğlu ve Yeni Hanlar, mıhçılar çarşısı, mağaza ve dükkânlar, arsa ve ekim alanları, bağlar, değirmenler, çiftlik köylerdir.  

    Köse Mustafa Paşa’nın yaptırdığı Cedit Paşa / Alaca Camii.

    Her iki vakfiyenin düzenlenmesinde de şehir kadısı ile âyan ve eşraf, sarayda paşanın odasında hazır bulunmuşlar.

    Sivas valiliğinden Diyarbekir valiliğine atandığı 1802 yazında hastalanan Vezir Mustafa Paşa’nın ölümü, Eylül sonunda sarayının harem dairesindeki yer yatağındadır.

    İstanbul’dan paşanın mallarını müsadere için gelen mübaşir, sarayda yaptıkları sayımda neler neler saymış!.. Mercanlı, gümüş kaplı, bilezikli şişhaneler, türlü çeşitli tüfekler, kılıçlar, külünk, zırh, miğfer, piştovlar… Gülabdan, buhurdan macun hokkası, Gümüşhane işi matara, gümüş leğen ibrik, kehribar imameli çubuklar, çuhadan kadifeden şaldan kaftanlar, samur kürkler, tören giysisi hil’atlar… Dünürü Cebbarzâde Süleyman Bey’in hediyesi İngiliz işi mücevherli saat (oğlu Veli Beye vermiş). Traş takımına varıncaya daha pek çok eşya;  merhumun selamlık odasındaki çatma kaplı yastıklar, yün minderler, al çuha makat, Selanik orta keçesi, ehram, haremdeki odasında bulunan çatma yastıklar, al çuha makat ve minderler, harem dairesindeki Diyarbekir, Urfa basmaları, Halep çiçeklisi kaplı yorganlar, yün dolu döşekler, baş yastıkları, Kürt kilimleri, halı, kaliçe seccade, Selanik  seccadeleri…  

    Ama mübaşirler bunları azımsayarak, “Biz bu kadar(cık) şeyi İstanbul’daki efendilerimize nasıl arzedebiliriz?” demişler!    

    Saraya odaklanan resimler Şevket Sönmez’in 2017’deki suluboya çalışmaları.

    Sarayın 2. lordu: Hâfız Veliyeddin Paşa

    Ailenin 4. kuşağını temsil eden Mustafa Paşa’nın oğlu Kapıcıbaşı Veli Bey (öl.1813), müsadereye gelen mübaşirleri, babasının muhallefat bedelini, hazineye olan borçlarını ödemek, başta sadrazam Kör Yusuf Ziya Paşa, İstanbul’daki devletlilere “cevaiz-i vezaret” denen “resmî rüşvetleri ödemek koşuluyla babasının vezirliğine ve valiliğine talip olması” doğaldır. Pazarlıklar sonucu 1803’te peşin borç ve rüşvet ödemelerini yaparak babasının yerine Vezir Hâfız Veliyeddin Paşa ad ve sanıyla taşra vezirleri zümresine katılır.

    Veliyeddin Paşa da Sivas, Diyarbekir, Rakka, Halep valiliklerinde dolaştırılmış, sefere de çağrılmış. Ama sonra isyan ettiğinden, adı Sultan  II. Mahmud’un fermanlı (idamlık) vezirler listesine yazdılmış. Bir süre Arğa (Akçadağ) kayalıklarında tutunsa da dağda öldürüldükten sonra başı İstanbul sarayında ibret taşına konulmuş.

    Bunun oğlu İmam Hüseyin Bey (öl. 1871), hanedanın üçüncü reisi konumunda, Serbevvabin-i Dergâh-ı Âlî pâyeli ve 1843’de Divriği’ye atanan ilk kaymakamdır. “Tanzimat” sözünün pek duyulmadığı o ortamda görevinden alınmasına karşın derebeyi çalımını ölünceye değin sürdürmüş, arada yargılansa da aklanmış.

    Tanzimat’ın ilanı günlerde İmam Bey, İstanbul’dan hayli uzak Divriği Sarayı’nda Avrupalı bir soyluyu ağırlar: Anadolu’yu dolaşan İngiliz Kraliyet Bilim Cemiyeti üyesi W. Ainsvorth. Bu saygın gezgin, İmam Bey tarafından karşılanışını sarayda ağırlanışını kitabında anlatmıştır:

    “Şehre vardığımızda hava kararmıştı. Bey’in saraydan farksız şahane konağında çok güzel karşılandık. Tatarımız bizi Bey’le tanıştırdı. Bu konakta her şey lüks ve muntazamdı. Yıkanmamız için su (hamam) hazırlandı. Odalardaki büyük şamdanlar her köşeyi aydınlatıyordu. Akşam yemeği için ayrı bir salonda sofra kurulmuştu. Yemekten sonra ev sahibi (İmam) Bey ziyaretimize geldi. Bu parlak konukseverliği için kendisine minnettarlığımızı bildirdik” (Travels and Researches Asia Minor-Londra, 1842, C.II s.7).

    Sarayı model alan bir alan Köse Paşa sarayının karşısına, aynı aileden “Abdülhamid Paşası” Abdullah Bey’in saraydan öykünerek yaptırdığı konağı.

    Bu not, sarayın iç dünyası, 1840’lardaki işlevi konusunda fikir vermektedir. 

    Veli Paşa’nın diğer oğlu İsmail Bey’in oğlu Osman Nuri Bey (öl.1906), hanedan reislerinin dördüncü sırasında yer alır. O da amcası İmam Bey gibi Divriği kaymakamlığı yapmıştır. Bunun oğlu Es’ad Bey (öl.1919), salt hemşerilerinin gözünde bir beyzade olabilmiş. Kısa bir süre de belediye reisliği saptanıyor. Es’ad Bey yer yer harabeleşen atalarının sarayını terk ederek amcası ve kayınpederi Hacı Bey’in konağına taşınmış. Genç yaşta ve çocuksuz ölümü, Köse Paşa soyunun da kapanışıdır.

    1780’lerden 1910’lara uzanan 130 yıllık sarayı ise 1917’deki yangın silip süpürmüş! Aslında “tarihi yangınla kapatma” (!) bir Osmanlı geleneğidir. İstanbul’dan, imparatorluğun en uzak kentlerine kadar her yerde, savaş, istila ve salgınlardan daha yaygın ve bitirici etken yangınlardır.

    Divriği Sarayı’ndan gelip geçenlerse kent mezarlığındaki aile haziresinde Mustafa Paşa’nın kırık mezartaşı çevresindeki yatık taşların altında yokluğa kapanmışlardır!

    Hanedandan bugüne… Köse Paşa Hanedanı’nın son temsilcisi Es’ad Bey, kentsel bir törende (sağ başta oturan).
    Hanedanın ve sarayın, yüzlerce arşiv belgesine, kaynaklara, halk söylencelerine dayalı tarihi için… Necdet Sakaoğlu, Anadolu Derebeyi Ocaklarından Köse Paşa Hanedanı, 3. Baskı, Alfa/Tarih, 415 sayfa, İstanbul 2018.

    YOKTAN VAR EDİLDİ

    Fotoğraftan resme tarih araştırması

    Sarayın yanmasından 10 yıl önce 1907’de Amerika’dan memleketi Divriği’ye gelen bir Ermeni, okuduğu Nersesyan Mektebi’nin fotoğrafını çekerek arkasına anılarını yazmış. Geri planda Köse Paşa Sarayı seçilebiliyor. Bu resmi, 1960’larda başka bir Divriğili Ermeni, New York’ta bir dişçinin muayenehanesinde duvarda asılı görmüş ve kamerasıyla kopyalamış. Türkiye’ye dönünce bunun 4,5×6 cm bir pozitifini hemşehrisi Mihran Pilikoğlu’na vermiş. Elimizdeki fotoğraf bunun bir kopyasıdır. Bu küçük ve flu görsel, sarayı yansıtan tek belgeydi ama netleştirilmesi-büyütülmesi sağlanamadı. Sarayla ilgili diğer iki fotoğraftan biri arsasını, diğeri taş iskeleti kalmış selamlık cümle kapısını gösteriyor.

    Saray hakkındaki diğer saptamalar, içini dışını gören yaşlılardan 1960’larda alınan notlar, çizdirilen basit ama açıklayıcı bir kroki, arşiv belgelerindeki bilgilerdir. Çocukluk ve gençlik yıllarını sarayda geçirmiş merhum Halil Ergün’ün 1972’de kurşun kalemle çizdiği basit krokiyi, sarayı dışıyla içiyle görmüş yaşlılardan dinleyip derlediklerimi saklıyorum.

    Günday Sıdal’ın 1975’te yaptığı yağlıboya resim, Ergün’ün krokisinden, tarife ve tasavvura dayalı yapılmıştı. Ressam Şevket Sönmez’in 2017’deki çalışması ise fotoğraftandır. Sıdal’ın betimlemesiyle örtüşmemesi 90 derecelik bakış açısı -ilki batıdan, ikincisi kuzeyden- farkındandır. Sönmez’in bu suluboya resmi, gerçekçi bir canlandırmadır.

  • Géricault, Delacroix ve Mustafaların macerası

    Géricault, Delacroix ve Mustafaların macerası

    Uzun süre oryantalizmin gölgesinde kalan “Turquerie” 18. yüzyılda “imgelemdeki Doğu” olarak belirir, bir sonraki yüzyılda ressamların tuvallerine girer. Önce Théodore Géricault ardından Eugène Delacroix, gerçek insanların model alındığı olağanüstü yapıtlar ortaya koyarlar. 

    Delacroix, 13 Ağustos 1863 tarihinde Furstenberg sokağı 6 Numara’daki atölye-evinde öldü (doğ. 1798). Nicedir sonun yaklaştığının farkındaydı, hastalığı gövdesini kemirmişti. Ölümünden tamıtamına on gün önce, 3 Ağustos günü iki noteri evine çağırdı, öğlesonrası, iki saat boyunca vasiyetnamesini dikte etti ve onaylattı. 

    Başta yapıtları, bütün malvarlığıyla ilgili, en ince ayrıntılarına inen talimatlarını içeren vasiyetname metninde hem yakın akrabalarını, hem hayatında anlamlı yeri olduğuna inandığı dostlarını kollamıştı. Ölümünden yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra yayımlanan Mektubat’ının (ki yoğun Günce’sini tamamlayan bir belgesel bütünlük olarak değerlendirilmiştir) sonuna eklenen vasiyetnamesinde, ressamın, dostu Georges Sand’a Faust gravürlerinden biriyle (Sabbath sahnesi), kendi nitel vurgusuyla aktarıyorum, bir Türk çakısı bıraktığı görülüyor. 

    “Turquerie”, uzunca bir süre “oryantalizm”in gölgealtında yaşamını sürdürdükten sonra, kültür ve sanat tarihçilerinin önemli hamleleriyle özel ve özerk bir ilgi alanı, bir kavramsal kategori olarak ağırlığını koymaya başladı. Biri yerli, öbürü yabancı iki araştırmacının (ikisi de çeviri) çalışmalarının bu yakınlarda kütüphane raflarında yerlerini aldıklarını anımsatmak gerekir: Haydn Williams’ın Turquerie: XVIII. Yüzyılda Avrupa’da Türk Modası (çeviren Nurettin Elhüseyni, YKY) ile Nebahat Avcıoğlu’nun Turquerie ve Temsil Politikası 1728-1876 (çeviren Renan Akman, KÜY). 

    Batılının, daha doğrusu Avrupalının dünyasında Doğu imgesi, bugün bile ayrıştırılması kolay görünmeyen bir çiftkutupluluktan beslenmiş baştan beri: Hem mıknatıs çekiciliği ağır basan bir düş evreni olarak bakılmış “oraya”, hem iticiliği yüksek dozda bir karabasan evreni olarak. Örnekler, hayalgücünün gerçeği ne denli zorladığını gösteriyor; imgelemdeki Doğu çok mürekkep akıtmış konu. 

    İlk dişegelir ürün Molière’den gelir; İstanbul’un fethi, bir buçuk yüzyıldır Balkanlar’da ağırlığını duyuran Osmanlıların artık Avrupa için birincil tehdit niteliğine bürünmesine yolaçmıştır. Sahneden dekoratif sanatlara, oradan edebiyata ve resim sanatına etki alanı genişleyecektir. 

    Delacroix’nın, işin başında (şüphesiz sonra da) Théodore Géricault’ya (1791-1824) büyük saygı duyduğu biliniyor: Üstelik ‘yaşlı’ bir usta değil karşısındaki; nasıl olsun, tıpkı Rimbaud gibi gününe mühür vurduğunu anlamaya olanak bulmadan 32 yaşında ölmüştür Géricault. Bugün Louvre müzesinde yanyana duruyor Géricault’nun ünlü “Medüza Salı” tablosuyla Delacroix’nın “Dante’nin Kayığı” tablosu; Michelangelo esinli iki başyapıt. 

    Géricault, Batı resim sanatının ilk ‘güncel yapıt’ını “Medüza Salı” ile vermiş, bir gemi kazasının ardından açıkdenizde dermeçatma bir sala sığınanların tragedyasını görkemli tablosuna yansıtmak için benzersiz bir çalışma yürütmüştü. Dönemin basın organlarında yeralan vahşet tablosuna ilişkin veriler konusunda kurtulabilen iki kazazede ile yüzyüze görüşmüştü ressam; herşeyi olabildiğince gerçeğe sadık biçimde resmetmekti kaygısı. Dolayısıyla sala binenlerin arasında bulunduğunu öğrendiği farklı ırkların temsilcilerini resmetmek amacıyla model arayışlarına yönelmişti “Doğulu” tipine özel olarak odaklanma gerekçesi bir tek bu arayış olmasa gerekti, en büyük düşlerinden biri Ortadoğu’ya yolcu çıkmaktı; ölümünün ardından yakın dostları bu isteğin sanatçıda saplantı boyutuna tırmandığını aktaracaklardı.

    Hayatında gizemli bir yer tuttuğu tartışılmayacak Mustafa ile yollarının kesişmesi bu döneme denk geliyor. Gerçi, 1808’den başlayarak Ortadoğu mıknatısına kapıldığını gösteren desenleri ve tabloları katalogundan izleyebiliyoruz: Hem Osmanlı diyarına, hem Mısır’a, Kudüs’e uzanan coğrafyanın çağrısıyla Memlûk portreleri, Arap atlıları, Mısır’dan isyan sahneleri paletinden çıkmıştı. Gene de asıl kesişme, “Medüza Salı”na giriştiği kesitte, 1819-1820 kavşağında gerçekleşir: Géricault, güpegündüz dolaştığı Paris sokaklarında dört-beş “Türk”le karşılaşır; fizyonomileri ve giyim kuşamlarıyla ressamı çarpan bu adamlar, gemileri Marsilya rıhtımına girerken battığı için orada kalmışlardır. 

    Mustafa’nın Portresi Théodore Géricault’nun 1819-20 tarihli bu yapıtında, gemileri Marsilya rıhtımına girerken battığı için orada kalan Mustafa isimli bir Türk denizcisi modellik yapmıştı. (Besançon Güzel Sanatlar ve Arkeoloji Müzesi- Fransa).

    Géricault’nun oracıkta Mustafa’yı “ideal figür” olarak seçtiği anlaşılıyor. Kazazede birkaç yıl boyunca atölyesinde çalışacak ve yaşayacak, varlığından ressamın babası tedirgin olduğu için “dolgun bir bahşiş”le uzaklaştırılacak, üstadının cenazesine yaşlı gözlerle katılacaktı. Kayıtlar, Mustafa’nın Géricault’nun yardımcılığından ayrılınca “şekerleme” işine girerek hayatını sürdürdüğünü kanıtlıyor. 

    Géricault’nun üç suluboya Mustafa portresi, ölümünden tam yüzyıl sonra bulunup unutuluş kuyusundan çıkarılmıştır. Yapıtlardan birinin arkasına Charlet, sıcağı sıcağına “Géricault’nun hizmetkârı Mustafa” notunu düşmüş olduğu için teşhiste sıkıntı çekilmemiştir. Buna karşılık, Besançon Müzesindeki “oryantal portresi”nin modelinin Mustafa olmadığı apaçık ortadadır, ressamın farklı bir modelle ünlü tablosuna çalıştığı kesindir. 

    Biri Kudüs’te özel bir koleksiyonda, üçü Fransız müzelerinde yeralan Mustafa portreleri bağlamında “Türk Hamamı”nın ünlü ressamı Ingres’in etkisinden sözedilmiştir: Géricault’nun onu Roma’da atölyesinde ziyaret ettiği ve desenlerinin büyüsüne kapıldığı sır değil. Gelgelelim, “turquerie” tutkusunun tek kaynağı bu olmasa gerektir: 19. yüzyılda yakındoğunun çağrısı pek çok Avrupalıyı baştan çıkarmıştı. 

    Géricault, tıpkı izinden gidecek olan Delacroix gibi, Lord Byron’ın “Gâvur” şiirinden hareketle birkaç desen üretmiş, şiirin anti-kahramanı Leylâ’yı kıskançlık girdabında öldüren Hasan’ı resmetmişti. İlk karşılaştığında, Mustafa’nın yüz ifadesinde onu aramış, bulmuş olabilir miydi?

    Müzelerimizden birinde zengin bir “turquerie” sergisi açılsa, Mustafa(lar) iki yüzyıl sonra şehirlerini ziyaret etseler…

  • DAEŞ’ten PKK’ya Suriye’de tarih ve eski eser katliamı

    DAEŞ’ten PKK’ya Suriye’de tarih ve eski eser katliamı

    Suriye’de 2011’den bu yana devam eden savaş, terör örgütlerinin öldürdüğü on binlerce sivilin yanısıra, devasa bir eski eser kıyımına da yol açtı. Dinî veya etnik kimlik politikasını bahane eden terör örgütleri, taşınmaz tarihî eserleri tahrip ederken, kıymetli tarihî objeleri Batı antik piyasasına pazarladılar ve milyonlarca dolar gelir elde ettiler. DAEŞ’ten PYD/YPG/PKK’ya uzanan tahribatın analizi. 

    Suriye’de içsavaşın başladığı 2011’den DAEŞ’in sözde halifelik ilan ettiği Haziran 2014’e kadar geçen sürede birçok sivil katledildi. Bu katliamların yanısıra, arkeolojik değerler ile kültürel miras, söz konusu terör örgütünün bölgesel etnik temizlik harekatlarına başlamasıyla önemli ölçüde tahrip edildi. 

    DAEŞ için bir bölgedeki Türkmen, Arap, Kürt, Yezidi, Asuri, Keldani, Süryani, Sünni ya da Alevi’yi katletmek veya yerinden sürmek hiçbir zaman yeterli olmadı. Onların gerçek egemenlik anlayışında, kesin ve tam bir kontrol ile halkların kültür ve tarihsel hafızasını oluşturan eserler de yıkılmalıydı. Kültürel obje ve alanların yokedilmesi, bölge kültürünün sözlü gelenek seviyesine indirgenmesi, onların istedikleri istikrarsızlık ve yozlaşma ortamını pekiştirecekti. 

    Halep Çarşısı yerlebir edildi Halep’in Osmanlı Devleti’nden kalan Kapalı Çarşı’sı içsavaş sırasında atılan havan mermilerinin neden olduğu yangınlarla ciddi derecede tahrip oldu, yüzlerce dükkan büyük zarar gördü. 

    Tarih katliamı Assur’un ünlü başkenti Kalhu’nun (Nimrud) taht odası girişindeki lamaşşular (sakallı boğa adamlar) DAEŞ’li teröristlerce el hiltisi kullanılarak parçalandı. 2900 yıllık Mezopotamya başkenti acımasızca tahrip edildi. 

    DAEŞ öncelikle Suriye ve Irak’ta egemen olduğu bölgelerde modern bir ikonaklazma politikası oluşturdu ve uyguladı. İkonaklazma, dinî sembollerin ve diğer imgelerin ya da anıtların yine dinî ve politik motivasyonlar ile tahrip edilmesidir. DAEŞ’in ikonaklazma politikası, sözde bir İslâmi devlet yaratma hedefi ile başlamış ve gelişmiştir. Örgüt bir yandan sözde halifeliğinin sınırlarını tanımlamaya çalışırken, ikonaklazma politikası ile de teolojik ve politik birliğinin sınırlarını çizmeye çalışmıştır. Saldırılar, kendi oluşturdukları din anlayışı ile haklı çıkarmaya çalışılmış; hedef alınan heykeller ile tapınaklar “sahte idoller” olarak adlandırmıştır. DAEŞ’in Irak ve Suriye’nin kültürel mirasına karşı yürüttüğü savaş, modern tarihte örneği görülmemiş dinî motivasyon görünümlü bir yıkım harekatı olarak tarihe geçmiştir. Tarihî camiler, eski kiliseler, Ctürbeler yokedilmiş; eşsiz plastik sanat eserleri parçalanmış ve antik kentler kaçak kazılarla yağmalanmıştır. 

    Kuzey Irak ve Suriye’de 2014-2017 yılları arasında büyük bir gücü yöneten DAEŞ üst düzey komutanların sıradışı bir servete sahip oldukları bilinmektedir. Bu servet, Suriye’de ele geçirilen petrol tesislerinin yanısıra özellikle el koyulan tarihî eserlerin satışı ve antik yerleşimlerin kaçak kazılarla yağmalanması sonucu oluşmuştur. Sürekli çatışma ve kaos ortamı örgütün elini giderek güçlendirmiş, müzeler yağmalanmış ve antik yerleşimler tarihî eser bulmak amacıyla binlerce kişi ile tarafından kazılarak geri dönüşü olmayan tahribatlara uğratılmıştır. 

    Mezar soygunları Suriye topraklarında yapılmış yasadışı kazılar sırasında soyulan bir kraliçe mezarının ölü hediyeleri, Türkiye’de PKK’lı teröristlerce pazarlanmaya çalışılırken, yapılan operasyon ile ele geçirildi. Eserler şimdi İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde koruma altında. 

    Kazılan yerleşmelerde bulunan arkeolojik değerler özellikle Batı antika piyasasında büyük bir talep görmüş, örgüt servetine servet katmıştır. DAEŞ’in kontrol ettiği bölgelerdeki yüksek işsizlik oranları, buralardaki gençlerin de arkeolojik yerleşimlerde kaçak kazı ve yağmaya yönelmesine neden olmuştur. Örgüt yerel halka dağıttığı izinlerle antik yerleşimlerdeki kaçak kazılara izin vermiş ve elde edilen kazançtan komisyon almıştır. Bu politika, eski eser kaçakçılığının örgütün gelirleri içinde petrolden sonra ikinci sırayı almasına olanak sağlamıştır. 

    DAEŞ’in bir yandan anıtsal kültürel mirası yoketmesi bir yandan da taşınabilir kültürel mirası ekonomik kazanca çevirmesi, bölgedeki diğer terör örgütlerinin de dikkatini çekmeye başlamış ve onların da benzer politikalar uygulamalarına örnek teşkil etmiştir. Halen Kuzey Suriye’de ve özellikle Fırat’ın doğusunda büyük bir alanı kontrol altında tutan PYD/YPG/PKK terör örgütünün DAEŞ benzeri bir strateji ile antik yerleşim tahribatları yaptığına dair bulgular giderek güçlenmektedir. Suriye içsavaşı sürecinde bugüne dek 120 civarında anıt eser ve arkeolojik yerleşmeyi tahrip eden ve yağmalayan PYD/YPG/PKK’nın, bu yerleşmelerde gerçekleştirdiği kaçak kazılarda bulduğu eserlerin çoğunluğunu Batı antika piyasasına pazarladığı bilinmektedir. Bir miktar değerli eseri Türkiye’ye de sokmayı başaran örgütlerin bu hamlesi Türkiye tarafından önlenmiş, kaçakçılar eski eserlerle birlikte yakalamıştır. İstanbul polisinin sözkonusu operasyonu 26 ve 27 Ocak 2018 tarihlerinde Türk basınında yer almıştır. 

    Suriye’deki savaşta kültürel mirasın tahribatını özetleyen tablodan anlaşılacağı üzere, bu faaliyetler yalnızca DAEŞ ve YPG/PYD/PKK tarafından yapılmamıştır. Suriye hükümet güçleri ile El Nusra Cephesi (Fetih El Şam) gibi köktendinci muhalif kuvvetler de kültürel miras ile arkeolojik alanlarda hasarlara yolaçmışlardır. Bunların da arkeolojik sit alanları, müzeler, kütüphaneler ile arşivlerin yağmalanması ve kaçaklık yapılması faaliyetlerine doğrudan veya dolaylı olarak dahil oldukları ve gelir sağladıkları bilinmektedir. 

    Suriye’deki savaşta tahrip edilen yerleşimlerin başında özellikle Osmanlı Dönemi kent dokusuna sahip tarihî Halep şehri gelmektedir. Bunun dışında ünlü öntarih yerleşmeleri Ebla (Tell Mardikh) ve Mari (Tell Hariri), Hellenistik Dönem kenti Dura-Europos, Roma kentleri Apamea ve Palmyra (Tedmür), UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunan Haçlı kalesi Krak des Chevaliers (Qal’at al-Husn) ve Bizans-Erken İslãm yerleşmesi Resafa yoğun yağma faaliyetleri ile ciddi derecede tahribata maruz kalan değerlerdir.

    Halep Emevi Camii El Nusra tarafından 45 metre uzunluğundaki minaresi yıkılan, bombalanan ve altına tüneller kazılan Halep Emevi Camii’nin savaş öncesi ve sonrası durumu. 

    Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’de yokedilmeye çalışılan kültürel miras ile arkeolojik değerler hususunda oldukça hassas olduğu görülmektedir. Bir asır önce Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan bölgede hissedilen kültürel kimlik temelindeki aidiyet duygusu, bugünlerde zirve yapmış durumdadır. Cerablus ile olan sınırımızda sıfır noktasında yer alan ünlü Karkamış antik kentindeki arkeolojik çalışmaların Suriye savaşı sırasında aksatılmamış oluşu, Türkiye’nin arkeolojik çalışmalara ve kültürel mirasa verdiği öneme işaret etmektedir. Uzun yıllar Suriye sınır bölgesinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sorumluluk alanında ve askerî yasak bölge sınırları içerisinde kalmış olan Karkamış antik kenti, hiçbir tahribata uğramadan ve sapasağlam korunarak günümüze ulaşmıştır. Buna karşın Karkamış dış kentinin bir kısmının yer aldığı Suriye tarafında, DAEŞ’in mayınlı variller kullanarak imal ettiği patlayıcılar ve kurduğu bubi tuzak düzenekleriyle büyük tahribatlara yol açtığı gözlenmiştir.

    Karkamış’a oldukça yakın bir konumda ancak sınırın Suriye tarafında yer alan Hilvaniye Höyük’te de yine DAEŞ, iş makinaları marifetiyle büyük tahribat ve yağmalar gerçekleştirmiştir. Ayrıca Cerablus Tahtani ve Tell Amarna gibi önemli höyüklerdeki yağmalama olayları Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Fırat Kalkanı Harekatı ile durdurulmuş ve sözkonusu höyükler eski eser yağmacılarına karşı korumaya alınmıştır. Eski eser kaçakçılığı ile daha etkin mücadele etmek için Türk Silahlı Kuvvetleri ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kültürel mirası takip yaklaşımı geliştirilmeli, terör örgütlerinin gerçekleştirdiği yıkım ve tahribatlar belgelenerek Batılı işbirlikçiler ile kışkırtmacılar teşhir edilmelidir. Mevcut yapılardan sökülen ya da müzelerden çalınan eserlerin izini sürmek kolay olmasına karşın, arkeolojik alanlardan kaçak kazılarla elde edilen eserlerin takibi belgelenmesi çok oldukça zordur. Her iki terör çevresinin, Batının saygın müze ve enstitü ve araştırma merkezleriyle olan bağlantılarının istihbarat temelinde saptanması illegal eser satışlarını engellemek açısından çok önemli olacaktır.

    Türkiye’nin Suriye kültürel mirası ile arkeolojik değerlerine verdiği bu öneme karşın, konuya duyarlılığın altını her fırsatta çizen Avrupa ülkeleri ile Amerika Birleşik Devletleri, bu süreci kaygıyla, ama ne yazık ki kayıtsızca izlemişlerdir. 

  • Minyatür: Unutulan büyük gelenek

    MABEYN DAİRESİ Ara bö­lüm. Selamlık ve Harem ara­sındaki daire. Konaklarda iki ana bölümü birbirinden ayıran bir mabeyn odası ya da sofa­sı vardı. Burası, selamlıkta­ki yabancı erkek ve uşaklarla Haremdeki kadınların karşı­laşmalarını, konuşmaların du­yulmasını engellerdi. Konak ve evsahipleri erkek konukları ol­madığı zamanlarda vakitlerini mabeyn odasında, ailenin ka­dın ve çocuklarıyla geçirirler­di. 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan yeni konak ve saraylar­da sofa ve odalar eklendi ve bu bölüme mabeyn dairesi denildi. Bu yenilik, aile yaşamında ve konuk kabulünde kadın-erkek ilişkilerinin çağdaş bir süre­ce girmekte olduğunu gösteren bir gelişmeydi. Yeni mekân an­layışının ilk önemli yapıları ise Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çıra­ğan Sarayları oldu. II. Abdülha­mid istibdad yıllarında günlük çalışmalarını Yıldız Sarayı’nın bir saray büyüklüğündeki Bü­yük Mabeyn dairesinde yürüt­tüğü gibi, Yıldız Sarayı’nda da bir de Küçük Mabeyn Dairesi vardı.

    MESKÛKAT Madeni paralar. Sikke sözcüğünden üretilen bu terim, daha çok Osman­lı paraları dışındaki (Sel­çuklu, İlhanlı, Mağrip para­ları gibi) tedavülde olmayan arkeolojik değerli altın- gü­müş-bronz-bakır paralar için kullanılmıştır.

    MİNYATÜR (İtalyanca min­yatura) Yazma kitaplara, özel bir teknikle yapılan suluboya resim. Türk minyatürcülüğü 16-17. yüzyıllar boyunca gele­nekçi çizgisinden ayrılmadı. 18. yüzyılda ise Levnî bu sana­ta yeni bir bakışla perspektif ve figüratif boyutlar kazan­dırdı. 19. yüzyıla gelindiğinde resimli kitapların pahalılığı, Batı tekniği resim anlayışı­nın benimsenmesi, fotoğrafın baskıya girmesi sonucu min­yatür giderek unutuldu.

    Surname-i Vehbi’de


    Levnî minyatürleri
    Padişah III. Ahmed’in
    dört oğlunun 1720’de
    gerçekleşen ve 15 gün süren
    sünnet şenliklerini anlatan
    eseri şair Seyyid Vehbi
    yazmış, minyatürlerini
    Levnî yapmıştı.

  • Louvre Müzesi’nde Türk-İslâm eserleri

    Louvre Müzesi’nde Türk-İslâm eserleri

    Louvre Müzesi’nde İslâm sanatı tarihi, İslâm devletlerinin tarihine paralel olarak kronolojik bir şekilde sunuluyor. Orta Asya’dan figürlü seramikler, İran’dan Selçuklu eserleri ile serginin finalindeki Osmanlı halıları ve muhteşem İznik çinileri koleksiyonu, Türk tarihini aydınlatıyor.

    Dünyanın en büyük sanat müzesi olan Louvre 380 bin esere ev sahipliği yapıyor ve yılda 7.5 milyona yakın ziyaretçiyi ağırlıyor. 16. ve 17. yüzyıllarda saray olarak inşa edilen Louv­re, Fransız Devrimi’nden son­ra 1793’te müzeye çevrilmiş. Koleksiyonları arasında re­sim, dekoratif sanatlar, baskı ve çizim, heykel, Mısır, Yakın Doğu, Yunan, Etrüsk ve Roma arkeolojisi bölümleri bulunu­yor. Özellikle Yakın Doğu ve Yunan-Roma arkeolojik eser­leri koleksiyonlarında Ana­dolu’dan gitmiş pek çok eser bulunuyor. Meander Magne­sia’sından ve Assos’dan röl­yefler, Antakya’dan mozaikler, Didim Apollon tapınağının sütun kaideleri gibi Anadolu kökenli pek çok eser ‘’gezgin göz’’lerin dikkatini çekiyor!

    DSC_0216
    Göz kamaştırıcı Louvre’daki Türkiye’den gitme İznik çinileri koleksiyonu, zenginliğiyle göz kamaştırıyor.

    Müzeye en son eklenen bölüm ise İslâm Sanatı ko­leksiyonu. 1893’ten itibaren oluşturulmaya başlanan İs­lâm Eserleri Koleksiyonu, 8. ve 19. yüzyıllar arasındaki dö­nemi ve İspanya’dan Hindis­tan’a kadar uzanan geniş bir bölgeyi içeriyor. 3000 civa­rında eserin sergilendiği İs­lâm Sanatı bölümü için Louv­re Müzesi’nde özel bir mekân ayrılmış. İki İtalyan mimarın tasarladığı çok modern bir ça­tı, iki kata yayılmış 3000 met­rekare alanın üzerini örtüyor. 2008 yılında inşaına başlanan İslâm Sanatı bölümü, 2012’de ziyaretçilere açıldı.

    DSC_0204
    Götürüldü mü hediye mi edildi? 7 ve 19. yüzyıllar arasındaki İslam medeniyeti dönemini yansıtan seramik, cam, minyatür, mimari gibi sanatlardan örneklerin, Eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a verilen raporda (2012) Türkiye’den götürüldüğü belirlenmişti. Fakat Müze yönetimi bunu kabul etmeyerek 1899’da hediye edildiğini belirtti.
    DSC_0237

    Müzede İslâm sanatı ta­rihi, İslâm devletlerinin ta­rihine paralel olarak krono­lojik şekilde sunuluyor. Türk tarihi, Orta Asya’dan figürlü seramikler, İran’dan Selçuklu eserleri ve serginin finalinde­ki Osmanlı halıları ve muh­teşem İznik çinileri koleksi­yonu ile izlenebiliyor. Louv­re’daki Türkiye’den gitme İznik çinileri koleksiyonu­nun zenginliği göz kamaştı­rıyor. Buradaki İznik sergi­sinin Londra’daki Victoria and Albert Museum, British Museum ya da Lisbon’daki Gülbenkyan Müzesi’nden çok daha zengin ve görkemli oldu­ğunu belirtmek gerek.

    Louvre’da İslâm Sanatı bölümü ile aynı mekânda Do­ğu Akdeniz Roma devri eser­leri de sergileniyor. Buradaki Antakya mozaikleri, Uşak’tan mezar stelleri, Akşehir’den bir Artemis heykeli gibi kla­sik eserler, hemen karşıla­rındaki İznik çinileri, Uşak Halıları, İstanbul işi Osman­lı eserleriyle birlikte Anado­lu’nun çağlar boyu süren zen­ginliğini birarada ziyaretçile­re sunuyor.

  • Paris-Beaubourg’da çifte sanat tarihi

    Walker Evans ve David Hockney sergileri yalnızca şimdiki zamanı anlamayı kolaylaştırmıyor; bir yandan da sıcağı sıcağına sanat tarihi dersi alınıyor. Çağdaş sanatçıların Hockney’den, Kiefer’den, Soulages’dan öğreneceği çok “şey” var.

    Beaubourg, 2017’in ikinci yarısına iki kapsamlı ve etkili sergiyle girmişti. Walker Evans’ın 400 par­çadan oluşan fotoğraf sergisi, 1930’lardan başlayarak ‘yerli belgesel’ bağlamında öncülük üstlenmiş, Ara Güler’in ünlü deyişiyle ‘foto muhabiri’nin ya­pıtını kuşatıyor. Evans, estetik olgunluğunu gerçekçi çizgiye yedirebilmiş ilk fotoğrafçı ku­şağının güçlü temsilcisi: İnsan­lar (“sokaktan geçenler”), yapı­lar (özellikle “baraka”lar, ahşap evler), sokak yazıları (başta “afiş yığmaları”) üzerinden, yö­re yöre, Amerika’sını okumuş. Kimi soyutlama çabaları ve seçimleri, sanatsal kaygısını o cephede de sınama olanağını bulduğunu gösteriyor; özellik­le mikroskop altına aldığı nes­nelere (kerpeten, makas, vb) bakışında neredeyse fenome­nolojik bir yaklaşım görülebilir. Gazeteler, dergiler için yolları yutmuş Evans. Susuz gezgin. Bir dünya kurulmuş objektifi­nin gözünden: Tutarlı, duyar­lı, engin.

    Beaubourg’un ana sergisi, yanılmıyorsam Londra’dan ge­len, büyük olasılıkla başka bir başkent müzesine yolcu çıka­cak David Hockney retrospek­tifi. Sanatsever kitle açısından doyurucu, temsil değeri yüksek bir küratörlük çalışması; gelge­lelim, daha meraklısı dahasını istiyor, seçilen örnekler sayıca yetersiz göründü bana: Ola­ğanüstü “paper pools”tan yal­nızca iki yapıtla yetinmek zor örneğin. Buna karşılık, 2017 ta­rihli birkaç çok taze işin yeral­mış olması önemli.

    Adı üstünde ‘retrospektif’, her dönemini, geçirdiği her ev­reyi temsil etme savında Ho­ckney sergisi. Bütün ressamlar, sanatçılar yolda evrim geçirir; gene de, burada, bir sürekli ev­rim koşulu ağır basıyor: Baştan uca kendini yenileme isteğiyle kesintisiz bir arayış çizgisi çek­miş Hockney; deyim yerindey­se teknik düzlemde yerinde du­ramamış, durmak istememiş. Oysa, çıkış noktasında oldukça gelenekçi bir yaklaşım içinde olduğunu gösteriyor genç ada­lının 1950’li yıllardan tabloları.

    300 fotoğrafla yüzyıl Amerikası 20. yüzyılın en önemli fotoğrafçılarından Evans’ın çektiği, geçen yaz Paris’teki Pompidou Merkezi’nde sergilenen 300’e yakın fotoğraf, dönem Amerika’sını en iyi betimleyen eserlerdi.

    İlk büyük dönüşüm Ame­rika’ya gidişiyle eşzamanlı. 1970’lerin ortasına gelesiye, bile göre seçilmiş bir hafiflik egemen pastel tonlu yağlıboya­larında. “Splash”, sanırım bir başka dönüşüm atılımının baş­langıcına denk geliyor. Fotoğ­rafla, sonradan güçlü bir yeni­lik hamlesini gerçekleştirdiği kolajlar öncesi sıkıfıkılaşması­nın resim çalışmalarının özü­nü yoğurduğu görülüyor.

    O tarihten bugüne bir çifte eksen gerçekliği içerisinde gö­züpek bir ilerleme kaydettiğini düşünüyorum Hockney plas­tisitesinin: Teknoloji ile fırça tekniği arasında doğurgan bir karşılıklı beslenme köprüsü çatmış. Fotografik kolajları­nın çarpıcı, özgün, kalıcı bir buluş olduğunu ileri sürmek bilmem abartılı mı olur; varsın olsun – öyle konumluyorum! Bunun, “paper pools” dizisiy­le aynı hizada yüksek bir çıta oluşturduğu fikri ağır basıyor bende. Sanat tarihi açısından canalıcı bir halka vaadediyor o resimler: Monet’den, Matis­se’den el almış, evet, nasıl da kendi dünyasına, yapıtına ye­direbilmiş.

    Olgunluk çağından yaşlılı­ğa geçerken “pastel”in hepten geride kalışına tanık oluyoruz: Fütursuz bir renk patlaması, neredeyse denetimsiz bir kro­matik cümbüş içinde dönüyor adasına Hockney. Peyzaj gele­neğine yepyeni sayfalar ekleye­rek. 50 parça tablonun bitiş­mesiyle yekpâreleşen Yorkshi­re çalışması, “a bigger picture”, günümüz resim sanatının en görkemli uçlarından biri. “Dört Mevsim” gelmiş son noktayı koymuş. Dijital video dörtgen­leri olağanüstü yapıştırma.

    David Hockney eserleriyle Paris’te


    Fransızlar, Hockney’in 80. yaşını sanatçının retrospektif sergisiyle kutladı. Hockney, Pompidou Merkezi’ndeki serginin açılışına da katıldı.

    Hockney’in teknolojideki gelişimleri yakından izlemesi­ne, tablet üstünden resim ça­lışmalarını çeşitlemesine deği­neli birkaç yıl oldu. Retrospek­tif sergiye bu bağlamda seçilen işler de sayıca yetersiz geldi bana; belki de, retrospektifi ön­celeyen birkaç sergide ağırlık­larını duyurdukları varsayıl­mıştır. Hockney, bu taze araç­larla resim sanatında “hareket” unsuruna yepyeni boyutlar taşıyor. En önemlisi de, bunu kendi güzergâhını milim ter­ketmeksizin gerçekleştirmesi, araçların marifet ve hünerleri­ne kapılmaktansa, onları doğru biçimde, seçtiği yolda kullana­bilmesi. Serginin bu bağlamda­ki eksikliğini tamamlıyor Cur­rent başlıklı kitap.

    Çağdaş sanatçıların Ho­ckney’den, Kiefer’den, Soula­ges’dan öğreneceği çok “şey” var. Bu sergileri izleyebilmek ise yalnızca şimdiki zamanı anlamayı kolaylaştırmıyor: Bir yandan da sıcağı sıcağına sanat tarihi dersi alınıyor.

  • ‘İstanbul’un geçirdiği büyük tehlike: Meşhur Miloviç’yere

    1.Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru İstanbul’a gelen Madam Kordi Miloviç adlı operet sanatçısı, gece hayatının ve basının ilgi odağı olur. O yıllarda ve ilk cumhuriyet döneminde tekrar İstanbul’a gelen Miloviç, savaş zenginlerinin eğlencelerinde yer almasıyla büyük tepki de çeker. 13 yaşındaki Necip Fazıl’ın elini öptüğü, Nâzım Hikmet’in şiirlerinde veryansın ettiği Miloviç’in öyküsü…

    İttihad ve Terakki yöne­timi zamanında, azınlık sermayesine rakip olabi­lecek, Türkler için sermaye birikimi ve yatırım imkân­ları sağlayabilecek “Millî Sermaye/Millî Burjuvazi” projesi ile yeni bir sermaye­dar sınıf oluşturulmaya çalışıldı.

    Devletin sunduğu imti­yazlarla olağanüstü rekabet imkânları sağlanan bu sınıf, 1. Dünya Savaşı sıraların­da tüm beklentilerin aksine toplumu kemiren, çürüten bir yapıya dönüştü. Bu yapı, projenin görünürdeki yüz­leri İaşe Nazırı Kara Kemal ve Askerî Levazım Dairesi Reisi İsmail Hakkı Paşa ile anıldı. “Vagon Ticareti, Bul­gur Palas ve Miloviç” isimle­ri, dönemi vurgulamak için sembol isimler olarak ortak bir duyguyla belirlendi. En önemlisi bu sınıfla birlik­te, Türk sosyolojisine “harp zengini” kavramı yerleşti. Harp zenginlerini yerden yere vuran roman, hikâye ve şiirler büyük bir külliyat oluşturdu.

    Cordy Millowitsch (1890-1960)


    İstanbul’un eğlence
    hayatında bir dönüm
    noktası. Harp zenginlerinin
    vazgeçilmez sanatçısı.

    İttihad ve Terakki’nin belirlediği partili veya sı­radan insanları kısa bir sü­rede olağanüstü servetlere sahip kılan bu iktisadi reji­min mağduru halk olmuştu. En azından bir ferdi asker­de, cephede olmayan, savaş­larda şehidi, gazisi bulun­mayan ailelerin parmakla gösterildiği savaş ortamın­da, millî sermaye/millî bur­juvazi niyetiyle yola çıkıl­dı ama, devlet eliyle zengin edilen yeni sınıf, karaborsa ve yüksek enflasyonla mille­tin sırtından servetine ser­vetler kattı. Harp zenginle­ri havadan kazandıkları bu servetleri, yoksulluktan kı­rılan milletin yanıbaşında sefahat ve ahlaksızlık yolun­da yemekten çekinmediler. Biçare şehit ve gazi eşlerini, kızlarını, fuhuş bataklığına sürüklediler.

    İstanbul, orduların dört cephede savaştığı acımasız bir ortamda, birbiri ardı­na Türkiye’ye gelen operet kumpanyalarının, şarkıcıla­rın, sanatçıların vazgeçeme­dikleri, çok rağbet ettikle­ri bir başkent oldu. İstanbul halkının bir kısmı iyi eğle­niyordu… O yılları yaşayan­ların hiç unutmadıkları, se­fahat eğlencelerinin merke­zinde yer aldığı en çok dile getirilen bir isim vardır ki bu yazımızın konusudur: Miloviç…

    Hakkındaki yayınların, değinmelerin neredeyse ta­mamı olumsuzdur. İlk defa 1917’de Viyanalı bir operet grubuyla ziyaret ettiği İstan­bul’da uzun süre kalıp ay­rıldıktan sonra da defalarca ülkemize gelmiştir. Devrin matbuatında yaptığımız ta­ramalarda üçüncü ziyareti­ni bitirip dönüşü ardından 29 Mart 1924 tarihli Resimli Gazete ve Süs Mecmuası’n­da fotoğraflı haberlerini bul­duk. Çok ilginçtir, aynı gün yayın yapmalarına rağmen Resimli Gazete 30. sayısında imzasız, fotoğraflı bir yazı­da Miloviç’i hiç de iyi anmaz. İstanbul’un büyük bir tehlike atlattığından söz ederken, fi­ziksel özelliklerini öne çıkarıp ağır vücutlu, sakil çehreli ol­duğunu vurgulayarak Miloviç’i aşağılamaya çalışır. Daha ön­ce reklam olmasın için haber yapmadıklarını, İstanbul’dan ayrılmasını beklediklerini be­lirtir. Buna karşılık Süs Mec­muası 43. sayıdaki Fehmi Şük­rü imzalı yazı, Miloviç’i çok başarılı bulur ve ondan hay­ranlıkla bahseder.

    Çeşitli kaynaklardaki do­ğum-ölüm tarihleri kesin­lik arz etmiyor. 1890-1960 arasına tarihlenen bir ömür sürmüş. Avusturya, Alman, Macar kökenli olduğuna da­ir bilgiler çeşitli olsa da Süs Mecmuası’ndaki yazı olduk­ça derli toplu malumat içerir. Yazarın Miloviç’le veya yakın çevresiyle bir röportaj yaptı­ğı da düşünülebilir. Biyografi olarak da değerlidir. Süs’teki yazı şöyledir:

    Resimli gazete


    İstanbul’a üçüncü
    gelişinden sonra
    ayrıldığında 29 Mart 1924
    tarihli habere eşlik eden
    Miloviç fotoğrafı. Resim
    altında fiziksel özelliklerine
    hakaret edilerek sakil
    çehresinden bahsediliyor.

    “Operet kraliçesi

    Okurlarımızdan bu ismi ta­nıyanlar çoktur zannederim. Bir yılı aşan bir süredir Be­yoğlu’nda Fransız Tiyatrosu’n­da operetlere gidenler, elbette bu artisti takdir etmişlerdir. Güzel sesi, uyumlu vücudu ile yalnız İstanbul’da değil, dün­yanın her tarafında yüzbin­lerce hayrana sahiptir. İstan­bul’umuza gelen ecnebi operet ve tiyatro artistleri arasında, en ziyade kendisini sevdiren bir şahsiyettir Madam Kordi Miloviç.

    Çekoslavakya’nın Presburg (Bratislava) şehrinde doğdu. Babası bir tüccardı. Daha kü­çükken şirinliği ve sesinin gü­zelliği herkesin dikkatini çek­mişti. Oniki yaşındayken bir arkadaşının sirk müdürü olan babası onu işe aldı. At üstün­de yerel şarkılar söylüyordu. Kısa sürede arkadaşları ara­sında öne çıktı. Çalıştığı sirk, Macaristan, Almanya, Avus­turya’yı dolaşıyordu. Miloviç gerek ülkesinde gerekse Orta Avrupa’da fevkalade alkışlan­dı. Berlin’e son gidişinde Met­ropol Tiyatrosu’nun müdürü Miloviç’te olağanüstü bir ka­biliyet gördüğünden kendisi­ni tiyatrolarına bağladı. Aynı zamanda Profesör Karati’den şan dersleri alıyordu. Onsekiz yaşında “sinema kraliçesi” un­vanıyla Berlin’de ilk operetini oynadı. Dörtyüzden fazla sah­neye konulan bu operette çok başarılı oldu.

    İstanbul’a ilk seyahati 1917’de oldu. Halkımız ken­disini beklediğinden fazla bir coşkuyla karşıladı. Harb-i Umumi’de idik. Birçok hayır derneklerinin müsamereleri­ne katıldı. Bilhassa yangınze­deler ve mâlûl gaziler yararına verilen müsamerelerde büyük tesiri oldu. Cemal Paşa’nın hi­mayesinde Pötişan’da verilen bir müsamerede oynadığı bir perdelik (Vera Viyoletta) ope­reti bilhassa anmaya değer.

    1918’de İzmir’e gitti. Orada da binlerce hayranı vardır. İz­mir’den Güney Rusya’ya hare­ket etti. Brest-Litovsk Muahe­desi henüz imzalanmıştı. Uk­rayna’nın merkezinde bir iki müsamere vermek istedi. He­nüz Kiev’e ulaşmıştı ki Rus­ya’da “Bolşeviklik başgöster­di”. Kiev’i işgal eden Sovyet­ler, Miloviç’in şahsi eşyalarını, kumpanyanın zengin dekor­larını yağma ettiler. Hayatla­rı bile tehlikede idi. Güçlük­le Kiev’den Odesa’ya geldiler. Odesa henüz Fransızlar tara­fından işgal edilmişti. Buradan Dimitri vapuruyla kısa yoldan memleketine gitmek için Kös­tence’ye geldi. Romanyalılar vapurdan çıkmasına engel ol­dular. İstanbul yoluyla gitme­ye mecbur kaldıysa da İstan­bul limanına geldiğinde de İtilaf Devletleri engel oldular. Zor bir durumda kalmıştı.

    Geçirdiği maceralar kendi­sini bedenen yordu. İstanbul’a çıktı, Ada’da bir müddet din­lendi. Bu esnada Almanya ve Avusturya’da Miloviç’i ölmüş zannediyor, gazeteler vefatın­dan bahsederek biyografisi­ni yayınlıyorlardı. İstanbul’da tekrar sağlığına kavuştuktan sonra Miralay Vitelli aracılı­ğıyla Almanya’ya dönüş izni aldı. Altı ay kadar Berlin’de çeşitli operetlerde bulunduk­tan sonra Güney Amerika’ya gitti. Brezilya, Arjantin, Pa­raguay’da olağanüstü ilgiye mazhar oldu. Oradan geldiği Paris’te bir ay kadar kaldıktan sonra üçüncü defa İstanbul’a geldi. Halkımız bu sevimli ar­tisti çok sevdi. Temsillerin­de bilhassa Çardaş Fürstin, La Bayader, İstanbul Gülü ve Ge­ce Kuşu’nda fevkalade başarılı olmuştur.

    Süs Mecmuası


    29 Mart 1924 tarihli bu nüshada Miloviç hakkında hayranlık hislerini paylaşan tek yazar olan Fehmi Şükrü’nün yazısı yer alır.

    Yakında Mısır ve Atina’ya gidecek olan Kordi Miloviç, Mayıs ayında New York’ta bu­lunmak üzere bir kontrat im­zalamıştır. Görülüyor ki ar­tistlik mesleği o kadar kolay değildir. Biraz askerlere ben­zerler: Sanat askeri.

    Memleketimizden iyi te­sirler bırakarak ayrılan Ma­dam Kordi Miloviç’e, hayırlı seyahatler temenni edelim.

    Fehmi Şükrü. Süs Mecmu­ası, No. 43, 29 Mart 1340 (29 Mart 1924)”

    Fehmi Şükrü’nün biyog­rafisine, Miloviç’in 1916-1941 arasında dokuz filmde oynadı­ğını ilave etmeliyiz.

    1. Dünya Savaşı yılların­da Kalmann’ın Çardaş Fürs­tin opereti dünya çapında ünlüydü. 19. yüzyılın ortala­rından itibaren operetle tanı­şan İstanbul halkı, Fransız ve İtalyan toplulukların, Erme­ni sanatçıların eserlerini hay­ranlıkla izliyordu. İlk Türkçe operetlerin bestelenmesiyle, özellikle Dikran Çuhacıyan’ın 1875 tarihli Leblebici Horhor eseriyle operet sevgisi geniş kitlelere yayılmıştır. II. Abdül­hamid’in Yıldız Sarayı tiyatro­sunda zamanın dünya çapında en meşhur sanatçıları sahne almışlardı. Böyle bir seyirci kitlesinin olduğu İstanbul’da Miloviç çok beğenilmiş, sem­patik ve eğlenceli sahnesi çok tutulmuştur. Harp zenginle­rinin servetlerini akıtacakları bir yer aradıkları zaman dili­minde İstanbul’a gelmekle, ho­varda ve müsrif vurguncuların bir anda gözdesi olmuş. İstan­bul’a gelmeden önce de tanı­nan, hayran kitlesine sahip bir sanatçıyken para uğruna şahsiyetini küçülteceğine ih­timal vermek zor ama bu yön­de tanıklıklar çok fazla olunca insan neye inanacağına karar vermekte zorlanıyor.

    İstanbul’a gelmesinden itibaren devlet nezdinde de önem verildiği bazı tanıklık­lardan anlaşılıyor. Falih Rıf­kı Atay Zeytindağı kitabında Miloviç’in ismini vermeden Tötonya Salonunda sahneye çıkan bir Alman sanatçı ola­rak bahseder. İzleyiciler ara­sındaki sarhoş bir Osmanlı subayını eleştiren yazısının Tanin’de yayınlanması üzeri­ne Harbiye Nazırı öfkelense de bu vesile ile tanıştığı Ce­mal Paşa Falih Rıfkı’yı takdir etmiş, askerlik zamanında da Kudüs’te 4. Ordu karargâhın­da yanına almıştır. Bu sayede Zeytindağı gibi mükemmel bir eserin ortaya çıkmasında Miloviç’in de payı var diye­biliriz.

    Nâzım Hikmet, Miloviç’e oldukça kızgındır. Oyunlarım Üstüne metninde çocuk yaş­ta farklı gözle izlediği bu ilk operet sanatçısını anlatmıştır: “ İlk opereti yine İstanbul’da Birinci Dünya Savaşı içinde, 915’te sanırsam, seyrettim. Bu bir Avusturya operetiy­di. İstanbul’a turneye gelmiş­ti. Baş aktrisi Miloviç adında belki Avusturyalı, belki Macar ama hâlâ gözümün önünde, çok pembe, çok ak, çok sarı­şın, iri yarı, bıngıl bıngıl bir avrattı. On üç on dört yaşım­daydım. Bizde oğlan çocukları da, kız çocukları da tez erişir. Bu Miloviç’e harp zenginleri beş yüzlük banknotlardan yor­ganlar diktiler, cıgarasını bin liralıklarla yaktılar. Oysa o sı­ralarda İstanbul halkı süpürge tohumu unundan ekmek yi­yordu. Dört cephede delikanlı­lar kan revan içinde, aç, çıplak dövüştürülüyordu. Belki bun­dan dolayı, şimdi bile Çardaş operetinden bir parçayı ne zaman dinlesem bir yandan haykırmak, birilerine sövüp saymak gelir içimden, tepe­den tırnağa isyan kesilirim, bir yandan da ateş basar yüzü­mü…” Kuva-yı Milliye Desta­nı şiirinde yer alan “Beyaz at gibi bir karı” dizesi kızgınlığı­nın, isyanının hiç dinmediğini gösteriyor.

    Kafakağıdı’nda anlattığı kadarıyla Necip Fazıl’ın da il­ginç izlenimleri olmuş. Henüz 13 yaşında öğrenciyken Milo­viç’i Bahriye Mektebinde ver­diği konserde dinlemiş. Okul komutanlığı, Hünkâr Daire­si’nde ağırladıkları Miloviç’in elini, Necip Fazıl’a alafranga usulde öptürerek bir buket çi­çek verdirmişler. Miloviç’in Cemal Paşa’nın gözdesi oldu­ğunu söylüyor. Daha ilgin­ci ise pek de iyi hatıralarının olmadığı babasıyla Tepebaşı Tiyatrosu’na Miloviç’i dinle­meye gittiğinde anlattıkları. Babası da Miloviç’in uzaktan uzağa âşıklarındanmış. Hat­ta küçük Necip Fazıl’a Milo­viç’i annesiyle mukayese edip “kadın dediğin Miloviç gibi erkeği cazibesiyle çekmeli” de diyesiymiş. O gün sahnelenen Çardaş Fürstin operetini tek seferde ezberlemiş. Sonradan da bando ve piyanodan dinleye dinleye her harfini hafızasına nakşetmiş. Babası onu yanına oturtur, Çardaş’ı söyletir, ken­dinden geçmiş bir halde din­lermiş.

    Venedik’te Bir Gece Miloviç 1925 yılında Berlin’de Strauss’ın Venedik’te Bir Gece operetinde.

    Bir dönemin sefahat or­tamını anlatan tanıklıklarda, ortak payda Miloviç olmuş­tur. Her anlatıda yorganına kaplanan yüzlük, binlik bank­notlar, binliklerle doldurulan yastıklar, yüzlüklerle, binlik­lerle sigarasının yakıldığı an­latılmakta. Resimli Gazete’nin adını bilemediğimiz yazarının fantezisi değilse, boynuna ası­lan altın keselerden uçamayıp Miloviç’in kucağına düşen gü­vercinler galiba dedikoduların zirvesi.

    Hakkında böylesine olumsuz rivayetler olması­na rağmen, Uluğ TTK Belle­ten’in 149. sayısında, 27 Mart 1928’de Ankara’da Millet Bah­çesi’nde Atatürk, İnönü ve cumhuriyet ricalinin önünde Miloviç’in “Kontes Mariça” operetinde oynadığını aktarır. Üstelik derme çatma sinema sahnesinin oyunun yarısında çökmesi ile ağlayarak oyunu bırakan Miloviç’i bizzat Ata­türk teselli etmiş ve “Anka­ra’ya ikinci gelişinizde yeni bir tiyatro binasında temsiller ve­receksiniz” diye kendisini tek­rar davet etmiştir. Miloviç’in yaşadığı talihsizlik Ankara için bir şans olmuş ve yeni opera binası kazandırma faali­yetine girişilmiş.

    Burhan Belge’nin 15 Şubat 1935 tarihli Ulus gazetesinde yazdığı “Miloviç-Çardaş Fürs­tin-Harp Zengini” üçlemesini tasvir ve tahlil ettiği satırlar bu dönemi en iyi anlatan me­tin olarak dikkate alınmalıdır:

    “…Çardaş Fürstin sade gü­zel bir operet değil, siyasal bir hatıradır da. Osmanlı İmpa­ratorluğu’nun batması marşı bu hafif operet ve bunun adına adı çok sıkı bir surette bağlı olan Orta Avrupalı bir peri pa­dişahının kızı Miloviç’in şar­kıları olmuştur. Çardaş Fürs­tin’in demek oluyor ki bizler için, bir de renkli masal tarafı vardır. Uç uca dikilmiş yüzlük banknotlardan biçilmiş yatak çarşafları; yüzlük banknotlarla yakılan cıgaralar; şampanya ile doldurulan banyo tekneleri ve böyle daha birçok ucu vagon ticaretine dokunan hovarda­lık perendeleri, imparatorlu­ğun batışını çevreleyen masal bulutları. Miloviç gelin, böyle bir çeyizle gerdeklere girmiş, gerdeklere girmezden önce de bu türlü gelin hamamların­dan geçmiştir. Çardaş Fürstin, bunun içindir ki Osmanlıcaya ilk çevrilen operet mertebe­sini bulmuştur. Ve uzun yıllar onun oynak şarkıları, tazeleri­mizin dudaklarını neşelendir­miştir. Bu bakımdan, bu sihirli operet, halkımızın genişçe yı­ğınları arasında batı mızıka­sının ilk müjdecisi ve propa­gandacısı olmuştur. İnsanın hatta Çardaş Fürstin’in fayda­sı olmuştur diyeceği geliyor. Hâlbuki böyle değildir. Ve bir düşününce, bizim, batının ağır ve özlü mızıkasına değil de ha­fif ve hafifmeşrep havalarına, hele operetlerine karşı olan zaafımızın en büyük kayna­ğı bu Çardaş Fürstin’dir. Kolay bellenir ve uyuşturucu şarkı­larıyla bu operet, ikinci bir Lâ­le Devri’nin bir başka çeşnide ‘iyş u nûş’ âlemini bir sihirli anahtar gibi kapamıştır. Bütün bir imparatorluk batarken”

    KUVAYI MİLLİYE DESTANI’NDAN

    Nâzım Hikmet’in Milovic’i: ‘Beyaz at gibi bir karı’

    Biz ki İstanbul şehriyiz,

    Seferberliği görmüşüz :

    Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,

    vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi

    bir de İttihatçılar,

    bir de uzun konçlu Alman çizmesi

    914’ten 18’e kadar

    yedi bitirdi bizi.

    Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker

    erimiş altın pahasında gazyağı

    ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular

    sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.

    Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa

    ve süpürge tohumu

    ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.

    Ve lâkin Tarabya’da, Pötişan’da ve Ada’da Kulüp’te

    aktı Ren şarapları su gibi

    ve şekerin sahibi

    kapladı Miloviç’in yorganına 1000 liralıkları.

    Miloviç de beyaz at gibi bir karı.

    Bir de sakalı Halife’nin,

    bir de Vilhelm’in bıyıkları.

  • Kore savaşı, ‘Ayla’ ve tarih-miş gibi yapmak

    Türkiye’nin Oscar adayı olarak belirlenen “Ayla” filmi, Kore Savaşı sırasında yaşamış gerçek insanların hikayesini işliyor. Ancak filmi yapanların adeta bir “belgesel havası” yaratmak için kurdukları zorlama bağlantılar, sanılanın aksine yapılan işi değersizleştirmiş. Hataları ve sevapları ile Ayla filmi…

    Konusunu yakın tari­himizden alan Ayla filminin Oscar’a aday olması hepimizi sevindirdi. Ancak bu film konusunu ta­rihî bir hadiseden alıyorsa, kurgusal olanla yaşanmış ve belgeli gerçekler arasındaki farklara işaret etmek de gö­revimiz.

    “Ayla” filmi, Kore Sava­şı sırasında yaşandığı iddia edilen bir öykü üzerine ya­pılanmış. 1. Kore Tugayımız­da görevli bir astsubay olan Süleyman Dilbirliği ile hi­mayesine alarak Ayla adını verdiği küçük bir Koreli kı­zın yürek burkan bu öykü­sü, öncelikle belirtmeliyiz ki son derece abartılı. Filmdeki bu kökten abartı, Türk bir­liklerinin himaye ettikleri kimsesiz Koreli çocukların hangi koşullarda yaşadıkları ve ne kadar süreyle askerle­rimiz tarafından bakıldık­larının bilinmemesi, daha doğrusu bilmezden gelinme­siyle ilgili.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-299.jpg

    Kızıl Çin Halk Gönüllü­leri Ordusu’nun Kore Sava­şı’na olan müdahalesinden sonra gerçekleşen Kunuri geri çekilme muharebesin­de (1950 Kasım sonu) ağır kayıplar vererek yıpranan Türk Tugayı, önce Kimpo ve Chonan, daha sonra da Suwon bölgelerinde tümen ihtiyatı olarak dinlenme ve toparlanma sürecine girmiş­ti. Güney Kore’nin başkenti Seul ikinci kez düşman eline geçmiş, BM Ordusu ve Baş­komutan General McArthur için kara günler başlamıştı. Kore tarihinin en büyük göç hareketi bu süreçte yaşan­mıştır. Türk tugayı henüz Kimpo’da bulunduğu sıra­da bu göçe tanık olmuştu. Dondurucu kış mevsiminin soğuğunda, güneye doğru uzanan yollarda, son derece kısıtlı olanaklarla, güvenli bölgelere ulaşmaya çalışan her yaştan binlerce Koreli, sertleşmiş buzlu topraklar­da yaşamlarını yitiriyordu. Ailelerinden ayrı düşmüş, ayakları çıplak çocukların küçük bedenleri dondukla­rı yerlerde kalıyordu. İşte bu kötü günlerde Türk asker­leri, hiçbir emir almadan Koreli sivillere yardımcı olmaya başladılar. Askerler kumanyalarını göçmenlerle paylaşıyor, onları sıcak tuta­cak eşyalarını veriyorlardı.

    17 Ekim 1950 günü, as­kerlerimiz Amerikan taşıt gemilerinden inmişler, Pu­san Limanı istasyonunda ha­zırlık garnizonunun bulun­duğu Teagu kentine gitmek için trenlerinin hareketini bek­lerken, Korelilerin savaş yorgu­nu ve yokluk içindeki halleri­ni görerek yiyeceklerini onlarla paylaşmışlardı. Bu sırada Seul yakınlarına yollanan bir keşif kolumuzun erleri, kentin varoş­larında tek başına karlar içinde oturarak ağlayan bir küçük kızla karşılaştılar. Keşif kolunda yer alan topçu taburu ileri gözetle­me subaylarından ve 23 Nisan 1951 taaruzunda kahramanca şehit olan Üsteğmen Mehmet Günenç, ailesinden ayrı düşen bu sevimli küçük kızı tehlike­li bölgeden çıkararak, kucakla­yıp birliğine getirmişti. Topçu taburunda konukluğu başlayan küçük kız, yaşadığı travmanın etkisiyle uzun süre konuşama­yacaktı. Askerlerimiz onu va­roşlarında buldukları kentin is­miyle adlandırdılar: Seul. Türk tugayının himayesine aldığı bu ilk yetim Seul olmuştur.

    Topçu taburu subaylarından Yüzbaşı Süleyman Pulat, küçük arıyor­ kızla en fazla ilgilenen kişiydi. Düzenli beslenmeye başlayan küçük kız toparlanmış, kalın giysilerle de soğuktan korun­muştu. Bu esnada Türk tugayı verilen emirler doğrultusunda yer değiştirerek Suwon yakınla­rına yerleşmişti.

    O günlerde tugaya Ameri­kalı bir gazeteci geldi: Life mu­habiri Carl Mydans. Amerikalı gazeteci, Türk askerlerinin çok sayıda resmini çekti. Sanatını konuşturarak, erlerimize poz­lar verdirdi, hatta bir süngü hü­cumu mizanseni bile tertiple­di. Tugay sıhhiye bölüğünde tedavi edilen yaralı bir kadının fotoğraflarını çektikten sonra da topçu taburunu ziyaret etti. Taburda Yüzbaşı Pulat ve küçük Seul’le karşılaşan deneyimli gazeteci, ünlü “Türk subayının kucağında resimli roman oku­yan kız” fotoğrafını çekerek bu insancıl ilişkiyi ölümsüzleştirdi.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-302.jpg
    Seul ya da AylaAyla, kendisine bakan Oto Bölüğü askerleriyle (üstte). Yüzbaşı Süleyman Pulat ve Şehit Üsteğmen Mehmet Günenç, Türk tugayının himayesine aldığı ilk yetim Seul ile birlikte (altta).

    Life dergisinde yayınlandık­tan sonra ajanslar aracılığıyla tüm dünyaya dağılan bu fotoğ­raf, Türklerin Kore’deki insani tutumlarına gerçekten güzel bir örnekti. Ülkemizde de bu fo­toğraf, Posta İdaresi tarafından bastırılan Kore Savaşı serisi pullarından birinde kullanıldı.

    Türk Tugayı’na sığınan ço­cukların sayısı gün geçtikçe art­maktaydı. Artık her taburda ve bazı bölüklerde himaye edilen kızlı erkekli çocuklar bulunu­yordu. 1951 Ocak ayının son günlerinde yeni Başkomutan General Ridgway BM ordusunu toparladı ve düşmana karşı taa­ruzlar başlatıldı. Türk tugayı da saldırıya katılan birlikler ara­sındaydı ve 1951’in Ağustos ayı­na kadar sürekli olarak cephede görev aldı; bu nedenle de sık sık yer değiştirdi.

    Türk tugay karargahı, yine sayıları artmaya başlayan kim­sesiz çocuklar için köklü bir çö­züm üretmenin yollarını arıyordu. Sonunda Suwon kentinde bir bina kiralandı. Kent beledi­yesi ile temasa geçilerek birkaç öğretmen, görevli işe alındı ve ismi “Ankara” olan bir yetimha­ne-okul hizmete başlatıldı. An­kara okulu savaşın bitiminden sonra da Türk tugayları himaye­sinde eğitim ve barındırma fa­aliyetlerini sürdürdü. Özellikle ateşkes ilan edilmesinden sonra (1953) milli bayramlarımızda Türk bayraklarıyla yürüyüşlere katılan öğrenciler oldukça mut­lu görünüyorlardı. Ankara Oku­lu, birliklerimize mensup subay ve erlerimiz tarafından sık sık ziyaret edildi. Bu görüşmelerde yüzlerce askerimiz Koreli kim­sesiz çocuklarla fotoğraflar çek­tirdiler.

    1970’li yıllara gelindiğinde Türkiye artık Kore’ye yalnız­ca bir bölük asker gönderiyor­du. Sonra bu uygulamadan da vazgeçildi. Askerlerimizin şef­kat ve insani yaklaşımlarının en önemli göstergesi olan Ankara okulunda da olanaksızlıklar ne­deniyle son günlere gelinmişti. Türkiye Büyükelçiliği’nin Gü­ney Kore hükümetiyle yaptığı görüşmelerden sonra okul eği­tim bakanlığı bünyesine devre­dildi. Günümüzde geriye harabe haline gelmiş binasından başka bir şey kalmayan Ankara okulu­nun anısı, ismi verilen bir park­la sürdürülmekte. Okul mezun­ları biraraya gelerek savaş sıra­sında kendilerine yardım elini uzatan Türk askerlerini şükran­la anmaktadırlar. Birkaç kez de ülkemize gezi tertip etmişler­dir. Himaye edilen çocuklardan bazıları ise araya giren kişi ve kuruluşlar tarafından belgesel çalışması ve Türkiye’de iş ya­pan Güney Kore özel şirketle­rinin tanıtımları gibi amaçlar­la yurdumuza getirilip konuk edildiler.

    Fotoğraf ve gerçeklik uyuşmazlığı Life muhabiri Carl Mydans, Yüzbaşı Süleyman Pulat ve Seul’ün ünlü fotoğraflarını çekmişti (en üstte). Bu kareler filmdeki Süleyman Dilbirliği ve “Ayla”nın ellerine tutuşturulmuş vaziyette (üstte).

    Yüzbaşı Süleyman Pulat ile çekilen fotoğraflarıyla üne ka­vuşan küçük Seul (günümüz­deki ismiyle Min Ja Ha) daha sonradan Türkiye’ye de geldi. Ancak geç kalınmış, Yüzba­şı Pulat aramızdan ayrılmıştı. Seul, Pulat ailesini ziyaret etmiş ve bu haber medyada geniş yer bulmuştu.

    Gelelim Ayla’nın hikayesi­ne… Muharip Gaziler Derne­ği ve Güney Kore hükümetinin düzenlediği bir etkinlik yıllardır süregelmekte. Savaşın başlama yıldönümlerinde belirli sayı­da gazimiz Kore’ye gider, Pu­san’daki Türk şehitliği ziyaret edilir, Panmunjon gezilir ve ve­rilen yemeklerde anılar taze­lenir. İşte bu gezilerden birine katılan 1. Tugay Oto Bölüğü’nde görevli Emekli Astsubay Süley­man Dilbirliği, bölüğünün ba­kımını üstlendiği Ayla ismi ve­rilmiş olan bir kız çocuğundan bahseder. Güney Koreli basın mensuplarının ilgisini çeken bu anlatımdan sonra Ayla isimli kız aranarak bulunur. Bir parkta Süleyman Astsubay ve eşi, Ayla (Kim Eunja) ile karşılaştırılır; taraflar birbirlerine sarılarak, özlemlerini belirtip gözyaşı dö­kerler. Yakın zamanda yapılan bu kısa Güney Kore belgeselin­de, güzel ve duygusal bir hikaye ortaya çıkar. İşte “Ayla” filmi de, bu gerçek hikayeden hareketle tasarlanır.

    Eğer bu yapım gerçek bir öyküden hareketle hayali kişi­lerin canlandırıldığı ve yalnızca “tarihî olaylardan esinlenilmiş­tir” tanıtımıyla beyazperdeye taşınsaydı, eleştiriler yalnızca filmde görülen teknik hatalarla sınırlı kalırdı. Ancak filmi ya­panların adeta bir “belgesel ha­vası” yaratmak için kurdukları zorlama bağlantılar, sanılanın aksine yapılan işi değersizleş­tirmiştir.

    Astsubay ama rütbesiz!


    Medyada sıkça “Süleyman
    Astsubay ve Ayla” olarak
    sunulan fotoğrafta
    askerin rütbesiz olduğu,
    yani astsubay olmadığı
    görülüyor.

    Öncelikle, birliklerimizce himaye edilen Koreli çocuklar ile askerlerimiz arasında filmde sergilenen boyutlarda bir gönül bağı kurulmadığını belirtmek gerekir. Süleyman astsubay da 22 Şubat 2015 günü Kağıthane Belediyesi’nin düzenlediği Ko­re Savaşı sergisinde bu hadiseyi şu şekilde nakletmiştir: “Soğuk bir kış günüydü. Beş, altı yaş­larında bir kız çocuğu ağlıyor, feryat ediyordu. Tek başına kal­mış. Aldık çocuğu, bizim bölüğe götürdük. İsmini Ayla koyduk. Bize alıştı, bizimle beraber orta­lıkta maskot gibi dolaşıyor, ne­reye gitsek bizimle beraber ge­liyordu. Hepimiz ona bakıyor­duk, seviyorduk. Bir sene sonra döndük. Birlikteki çocuklar Suwon’da açılan Ankara Oku­lu’na yerleştirilmişler”.

    Konunun gerçeği bu anla­tımdadır. Oto bölüğündeki tüm askerler küçük Ayla’ya bak­mıştır ve zaten Kore Savaşı sü­rerken, Ayla’nın askerlerimiz­le birlikte resimleri çıkmıştır. Araştırmacı-yazar Erhan Çifçi tarafından yayımlanan gazete fotoğraflarında Ayla, Çavuş Ba­ha Gügenç tarafından saçı tara­nırken görülmektedir. Haber­de Ayla’yı himaye eden, meşgul olan kişinin de Gügenç olduğu belirtilir. Oysa ki filmin tanı­tım aşamasında, medyada Ay­la olmayan birçok Koreli kızın fotoğrafı yer almaya başlamış, Ayla- Seul ve başka birçok kü­çük öksüz kız –biraz da bilinçli şekilde- birbirine karıştırılmış­tır. Astsubay Süleyman ve Ayla ikilisini gösteren tek bir belirgin fotoğraf yoktur. En yaygın kul­lanılan fotoğraftaki küçük kız ile görülen güneş gözlüklü asker ise rütbesizdir, yani astsubay değildir.

    Türk tugayının himayesindeki Koreli çocuklar Savaş boyunca her taburda ve bazı birliklerde kızlı erkekli birçok Koreli çocuk Türk askeri tarafından himaye edilmişti.

    Filmin yapım sürecinde Sü­leyman Astsubay’ın söylemleri tamamen değişir veya değiş­tirilir. “Ayla ile baba-kız gibi oldukları, 60 yıl her gün onu düşünerek, özleyerek ve has­ret çekerek yaşadığı” söyleti­lir. Yüzbaşı Süleyman Pulat ile Seul’un ünlü Mydans resimleri, Süleyman Astsubay ile Ayla’nın ellerine tutuşturularak fotoğ­rafları çekilir, medyaya dağıtılır. Ayla’nın o fotoğraflardaki kızın kendisi olmadığını bilmesi belki de zordur. Ancak Astsubay Sü­leyman’ın yaşlanmış olmasına rağmen fotoğraftaki kişinin bir yüzbaşı olduğunu ayırt edeme­mesi beklenemez.

    Nitekim önce Astsubay Sü­leyman Dilbirliği’nin kızı dev­reye girerek “babasının tama­men etki altına alındığını” iddia ederek film ekibini suçlar. Daha sonra bir başka suçlama da fil­min senaristinden gelir (sena­ristin adının filmin sonunda çok küçük puntolarla yazılmış olması tartışmanın sürdüğünü gösteriyor). Tartışmalar üzerine yapımcının “Süleyman Amca isterse filmi çöpe atarım” ve­ya Bayan Eunja’nın “Yaşadığım her an babamı aradım” söylem­leri de inandırıcı olmaktan çok uzaktır. Türkiye’de önce Korsa­vaş sonra da Muharip Gaziler Dernekleri aracılığıyla Süley­man Astsubay’a ulaşmak müm­kündü.

    “Ayla” filminin yapım sü­recindeki tartışmalar bununla da kalmaz. Yapımcının kendi­sini cumhurbaşkanı danışma­nı olarak tanıttığı, ses kayıtları üzerinde oynandığı, Süleyman Astsubay’ın kızının yapımcıdan yüklü miktarda para istediği gi­bi iddialar ortaya atılır, spekü­lasyonlar yapılır. Biz gelelim filmdeki tarih hatalarına.

    • Öykü 1. Kore Tugayı’nın döne­minde geçmektedir. Bu bakım­dan askerlerin giydikleri ünifor­ma detaylarının tam anlamıyla doğru olarak gösterilmesi gere­kirdi. Sonuçta yüzlerce fotoğ­rafın bulunduğu çok yakın bir geçmişten bahsediyoruz. Buna rağmen asker ve subayların giy­dikleri parkalar 1952-53 yılla­rına ait. Üzerine file geçirilmiş miğferler Türk tugaylarında kullanılmamıştır. Yaka spolet­lerinde sınıf renkleri üzerin­de farklı sınıfların amblemle­ri vardır. Her üniformada Türk tugayının bağlı bulunduğu 25. Amerikan Tümeni’nin amble­mi olan “tropik şimşek” peçi gö­rülmektedir. Halbuki mutlaka Türk Tugayı’nın amblemi olan “kuzey yıldızı” peçi de bulun­malıydı.

    Kore’de Ankara Okulu/Yetimhanesi Savaşta Türk tugayı tarafından açılan okul savaştan sonra da tugayın himayesinde faaliyetlerine devam etti. Kore’ye asker göndermeye son verilince Kore eğitim bakanlığına devredildi. Günümüzde okul binası harabe halinde aynı yerde bulunuyor.

    • 1. Tugay döneminde omuzlar­da “Korea” yazısı henüz yoktu.

    • Filmde birkaç kez Türk tu­gayı karargahına hava hücumu yapılıyor, askerlerimiz havala­ra uçuyor ve vücutları hiç za­rar görmeden, parçalanmadan “yere iniş yapıyor”lar. Bombar­dımanı bir kenara bırakalım; 1950-1953 arasındaki sıcak sa­vaş sırasında görev yapan üç tugayımızın da üzerlerinden bir kez bile düşman uçağı geçme­miştir.

    • Türk tugayı üzerinde uçan dost helikopterler de daha son­raki yılların modelleridir.

    • Cephede bulunan karargahla­ra filmde görüldüğü gibi “Türk kapısı” tabelası hiç bir zaman asılmamıştır. Bu tabela sadece Teagu’da bulunan hazırlık gar­nizonunda kullanılmıştır.

    • Süleyman Astsubay muharip olmayan bir sınıftandır. Savaşın zorlukları dışında sıcak çatış­maya girmemiştir.

    • Filmde, gayet popüler bir fi­gür olduğu için Amerikalı yıldız Marylin Monroe karakteri de yer almıştır. Bilindiği gibi ken­disi ateş kesildikten ve silahlar sustuktan sonra Kore’ye git­miş ve yalnızca büyük Ameri­kan birliklerinde gösteri yap­mıştı. Filmde Marylin Monroe, özel olarak Türk Tugayı’na ge­lip konser veriyor! Bununla da kalmıyor. Bir Kuzey Kore hava hücumunda (!) ünlü artistin im­zalı fotoğrafına sıçrayan kanlar gözüküyor (Film yapımcılarına özellikle bu kısmı çıkarmaları­nı tavsiye edelim. Zira Oscar ve ABD yolunda diğer hatalar belki görülmeyebilir ama, Amerikalı­lar hava saldırısı ve M.M. hadi­sesine duygulanmaz, güler).

    • Filmin resmî fragmanında Türkçe Astsubay Süleyman Dil­birliği, İngilizce’sinde “Lieute­nant Süleyman Dilbirliği”, yani Teğmen Süleyman Dilbirliği yazmakta! Bu çok basit çeviri hatası bile, rütbelerin bilinme­diğini ve herhangi bir uzmana danışılmadığını gösteriyor.

    Kurguda göze batan bazı acemice hataları, müziğin izle­yiciyi yoran yoğunluktaki kulla­nımını, kimi oyuncuların tiyat­ro sahnesinde rol yaparmış gibi oynamasını ve diğer benzer ko­nuları ise film eleştirmenlerine bırakalım.