Hem bizde hem karşı coğrafyada ustayla çırak arasındaki ilişkiler hem sağlam hem de gerilimlidir. Daidolos-Talos, Russell- Wittgenstein, Freud-Tausk, Picasso-Braque… Hayatını ustasına adayanlar, çömezlerini uydular üzerinden seçenler -uzun, karmaşık bir katalog. İlişkileri karakter meşrepleri yoğurur; gerçek bağ ise ancak denklik asasına dayanarak gelişir.
İkonograf-seyyah Nicolas Bouvier’nin (ki Anadolu’yu da arşınlamıştı) ufarak İmgeden Hikâyeler kitabının her parçası önümde derin ufuklu bir pencere açtı. Manesse Codex (14. yüzyıl başında yazılmış Ortaçağ Alman şiirleri derlemesi) çıkışlı gravürü izleyen metnin çekirdek cümlesi de: “Bilginin peşine takılışı, hep enikonu bilgi yüklü bir olgun ile bu bağlamda susuz bir gencin arasındaki güven sözleşmesi saydım”.
Bizim kültürümüz güzel bir deyişle karşılamıştır kontratı: El almak, el vermek. Yarım yüzyıl içinde sözkonusu köprüden çift kutuplu geçtim; hayatımın kutluluk eksenlerinden birini kurdu ve kalıcı oldu kesintisiz alışveriş. Büyük ve derin kazanım deposunu baştan uca “dia-log”lar besledi, doldurdu.
Başdaşlık daha yüksek bir çıtaya işaret etse bile, kafadarlık bir o kadar gerekli. İkisinde de, bir alt anadamar olarak gönüldeşliğin de payı okunur. Burada alışveriş kavramı bambaşka niteliğe bürünür. Hesse’yi, bir-iki romanını anmanın sırası: Usta-çömez ilişkisini yukarı çeken, ilkinin ikinciyi kendisine bağlı kalmaya zorlamadığı, tersine çok gecikmeden gedik çıkmaya davet ettiği eşikte bağ kopmaz kaldı ki, sağlamlaşır.
İki yönde de yaşadım bunu -talihim sayarım. Buna karşılık, şeyh-mürid denklemine kesinkes yakınlık duymadım; bu tarz eğilimleri olan büyüklerimden ve küçüklerimden uzak durdum: Kafa partönerliği her koşulda özerk, özgün kutup olunsun ister.
Hesse’de şüphesiz ülküselleştirme eğilimi öne çıkmıştır; gene de ilişkinin karmaşık cephelerini kurcalamaktan geri durmadığını görüyoruz yazarın. Bir anlamda etki alanında kaldığını söyleyebiliriz usta-çırak ilişkisi ekseninde, Bilge Karasu’nun: Ama o ısrarlı, başat sorunsallık yapıtının merkezinden uzaklaşmamıştır -kanımca hâlâ sökülmeyi bekleyen bir varoluş düğümü.
Gelgelelim yaşam pratiği, kurmacanın kapsama alanı kadar incelikli olmuyor galiba. Feyerabend’in deneyimlerini aktarma biçimi, Russell-Wittgeinstein ikilisinin durumu, hele ki Freud’un başta Tausk bütün “çömez”leriyle derin itişmeleri, hemen hep iplerin gerildiğini gösteriyor.
Kübist dostluk 1907’nin ilkbaharında Fransız ressam Georges Braque, “Les Demoiselles d’Avignon“ başlıklı çalışmasını görmek için Picasso’yu stüdyosunda ziyaret eder. Braque, izleyen senelerde Picasso ile sıkı ama uzaktan bir dostluk kurar.
‘Yaratı ve Düşünce’ dünyası, bütün farklı parametre özelliklerine karşın ortak ya da koşut sorunlar seriyor önümüze: Bağ bağlamında! İlkinin çehresini belirleyen bir kurallar manzumesi yok, ilişkileri karakter meşrepleri yoğuruyor. Daidalos’un kendisinden daha yetenekli olabileceği korkusuyla öğrencisi Talos’u öldürmesinden başlayan bir iç tarihte tür tür örnek-durumla karşılaşıyoruz. Sadakatı ölçü bilenler, ihaneti kaçınılmaz sayanlar, Picasso-Braque ikilisinde gördüğümüz gibi bir dönem yüzde yüz symbiosis ilişkisi yaşayanlar (gene de hep karşılıklı saygılı, uzaktan dost kalmışlardır), hayatını ustasına adayanlar, çömezlerini uydular üzerinden seçenler -uzun, karmaşık bir katalog.
Düşünce dünyası, hele akademik zeminli olanı, hiyerarşik arızaların egemen olduğu bir ortam doğurmuş genelde. George Steiner’in Üstadlar ve Çömezler kitabı bir anatomi dersi; oyun kurallarını deşifre ediyor. “Üstâd” katına çıkmış, çıkarılmış kişi ile seçtiği yardımcıları arasındaki farkı yalnızca değişik ünvan kullanımları vurgulamıyor; “duruş”lara yedirilmesi beklenen basamak-hiza-statü ayrıştırmaları bütün bir stilistik edâ barındırıyor içinde.
Unutması güç kişisel anılardan biri: Yaz tatili, poker masası, oyunculardan ikisi profesörle asistanı, oyunun akışı içinde asistan eline iyi kâğıt geldiği için rest çekecek oluyor, profesör hışımla ‘sözünü geri almasını’ istiyor, öyle de yapıyor asistan, masayı hemen terk ediyorum ve uzaklaşıyorum, profesör yanıma geliyor ve özründen büyük açıklamasını getiriyor: Oyun masasında çekilen rest, göz yumarsan, orada kalmaz, okula kadar gelir!
Boynuz kulağı geçince Daidalos, Antik Yunan mitolojisinde yetenekli bir zanaatkar ve mimardır. Çırağı ve aynı zamanda yeğeni olan Talos, dayısının yeteneğini aşan eserler vermeye başlar. Talos, bir yılan çenesini marangozlukta testere olarak kullanmaya karar verdiğinde Daidalos kıskançlık krizine girer ve yeğenini Akropol’den aşağı atarak öldürür.
Okula özgü sorunlar mı, hayır, ekole de özgüdür. Alaattin Karaca yazıyor: “Nuri Pakdil’in, çayın şekerinden tutun, yenecek ve yenmeyecek şeylere, giyeceklere, kahvede oturulacak konumu, kışın ağızdan değil burundan nefes almaları, neleri okumaları gerektiğine kadar herşeye müdahalesi ve uzun yürüyüşler, öfke patlamaları, saatlarca süren suskunluklar, şaşırtıcı protestolar… Ama beni asıl, aralarındaki inanılmaz ve güçlü bağ etkiledi! Neydi onları birbirlerine bu denli bağlayan?” Hüseyin Su’nun Takvim Yırtıkları başlığıyla yayınlanan üç ciltlik günlüğündeki ‘Pakdil tapıncı’ karşısında şaşkın Karaca: “Kahvehanelerde uzun oturuşlardan sonra, gecenin bir saatinde her defa tekrarlanan ritüel: Hacıbayram Veli türbesinde verilen tekmil, yapılan dua, ayrılış öncesi okuma üfleme, Hüseyin Su’yu omuz başlarından dizlerine kadar mesh… izahı zor bunların!”
Neresi zor olabilir ki?! Yetke saplantısı, hükümran kişilik bir yanda, kişi kültü ötekinde, bu kültürel coğrafyanın tarihinde kaynıyor sözkonusu ilişkinin benzerleri. Karşı coğrafyada yok muydu, yok mudur benzer denklemler? Bir dolusuna denk geliyoruz kayıtlarda. Farksa, canalıcı fark orada ilişki ve bağ seçeneklerinin zaman içinde nicel ve nitel açıdan geliştirilmesinde yaşanmıştır: Sokrates’ten başlayarak, adım adım.
Gerçek bağ, denklik asasına dayanarak gelişir -yoksa gün gelir kopar ip, koptuğu noktadan parçacıkları saçılır.
Dimetoka’daki Bayezid Camii 14. yüzyılın sonunda Yıldırım Bayezid tarafından inşa edilmeye başlandı; oğlu Çelebi Mehmet döneminde, 1421’de tamamlandı. Caminin mimarı Bursa’daki Yeşil Camii de tasarlamış olan Hacı İvaz Paşa.
Yunanistan Batı Trakya’da, Türkiye sınırının 12 kilometre batısındaki 20.000 nüfuslu Dimetoka (Didymoteichon) şehri, Türkiye tarihine dair pek çok öykünün sahnesi olmuştur.
Bizans İmparatoru VI. Ioannis Kantakuzenos 1341 yılında bu şehirde taç giydi. 1345’de Aydınoğlu Gazi Umur Bey, Saruhanoğlu Süleyman Bey ile birlikte burada Bulgar ordusunu bir savaşta yenilgiye uğrattı. 1352’de Gazi Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Kantakuzenos’un müttefiki olarak girdiği savaşta Sırp ordusunu burada yenilgiye uğratarak Osmanlıları Balkanlar’da yeni bir güç olarak tescil etti.
Dimetoka 1361 yılında resmî olarak Osmanlı Devleti sınırlarına katıldı. I. Murat beş yıl burada ikamet etti. Fatih Sultan Mehmet’in oğlu, 8. Osmanlı Padişahı II. Bayezid 1448’de burada doğdu. Tahtı oğlu Yavuz Sultan Selim’e devrettikten sonra, ölümü de Dimetoka Sarayı yolunda Edirne’de oldu. Rusya’ya karşı giriştiği Poltava Savaşı’nı kaybederek Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan İsveç kralı Demirbaş Şarl, 1713 – 1714 arasında burada kaldı…
Yangın öncesi 17. yüzyıl ekleri Camiye 17. yüzyılda bir ahşap iç kubbe eklenmişti.
Dimetoka’daki Bayezid Camii, sadece Batı Trakya’da değil, tüm Yunanistan’daki en önemli Osmanlı eseridir. 14. yüzyılın sonunda Yıldırım Bayezid tarafından inşa edilmeye başlanmış, onun1403’deki ölümünün ardındaki taht kavgasından galip çıkan oğlu Çelebi Mehmet tarafından 1421 yılında tamamlanmıştır. Caminin mimarı Bursa’daki Yeşil Camii de tasarlamış olan Hacı İvaz Paşa’ydı.
Orijinalinde mekanın Bursa Yeşil Camii’de olduğu gibi iki ana kubbe ve çevresindeki beş küçük kubbe ile örtüldüğü anlaşılıyor. Camiye 17. yüzyılda bir ahşap iç kubbe eklenmiş, üst örtü de piramidal bir çatı haline gelmiş. Minaresinin bir bölümünün 1912’de şehri işgal eden Bulgarlar tarafından yıkıldığı, 1913’de Osmanlı ordusu şehri kurtarınca yeniden yapıldığı biliniyor.
Üst örtü de piramidal bir çatı haline getirilmişti.
Dimenoka’dan geçen Selanik-Edirne demiryolunun da bulunduğu Batı Trakya, Balkan Savaşı’ndan sonra Bulgaristan’ın olmuş 1. Dünya Savaşı’ndan sonra ise galipler tarafından Yunanistan’a verildi.
Balkanlardaki eşsiz bir Osmanlı anıtı olan Bayezid Camii, Yunanistan devleti tarafından 2010 yılında restore edilmeye başlandı. 22 Mart 2017’de restorasyon sırasında camide yangın çıktı ve eşsiz çatısı tahrip oldu.
Anıta Mayıs 2018’de yaptığımız ziyarette, çatı mevcut değildi ve binanın içine girilemiyordu. Binadaki yangın sonrası hasar ve restorasyonun durumu ile ilgili bir bilgiye ulaşmamız da mümkün olmadı.
Tarihî caminin çatısı artık yok Geçen sene restorasyon sırasında çıkan yangın sonucu Bayezid Camii’nin çatısı tamamen yanmıştı. Bugün de içine girilemiyor.
1917’de yanan Divriği’deki Köse Mustafa Paşa Sarayı, 1780’lerde inşa edilmiş, beş kuşak boyunca bir taşra hanedanına mekânlık etmişti. Gerek mimarisi gerekse “derebeyi çalımlı” bireylerinin İstanbul’la olan gerilimli, hatta idama varan ilişkileriyle bir tarih hazinesiydi. Bugün, eldeki sınırlı verilerle tekrar günışığına çıkıyor…
Taşra vezirlerinden Köse Mustafa Paşa (öl.1802), III. Selim döneminde henüz mirimiranken memleketi Divriği’de Kuloğlu mahallesinde aldığı yaklaşık 40 dönümlük arsaya paşalık şânına yaraşır, o günün koşullarında gerekli sarayının temelini atmış. Oğlu, II. Mahmud dönemi vezirlerinden Hafız Veliyeddin Paşa da (öl.1813) daha vezir olmadan, yanına kendi konağını (dairesini) yaptırmış.
Bu iki büyük daireli sarayda, 1917 kışında cepheye giden bir redif birliği konaklamış. Askerler ısınmak için binalardan söktükleri kalas tahta, döşeme… yakmışlar. Birlik hareket edince bırakılan ateşler sarayı sararak duman ve alev gökyüzünü tutmuş. Üç gün sönmeyen yangının yakın semtleri ısıttığı, saraydan geriye kalan ateş yığınlarından da mangallarla evlere köz götürüldüğü, yaşlıların anlattığı öykülerindendi. Sarayın son kalıntısı, cümle kapısının taş kemeri de 1940’a doğru sökülmüş.
Sonuçta, 1780’lerde yapılarak ve 130 yıl kadar ayakta kalan, beş kuşaklık bir taşra hanedanını barındıran iki ana bloklu baba-oğul vezir dairelerinin “gerçeğe yakın dış görüntüsü” uzun uğraşılardan sonra 2017’de elde edilebildi. Bu boyutta hatta daha kapsamlı eski şehir saraylarından acaba ayakta kalan var mıdır?.. Bazılarının gravürleri yabancı gezginlerin kitaplarında görülüyor.
Divriği Sarayı konumundaki mazi mekânları, dünün taşralı egemenlerinin kimliklerini doğru okutan tarihî eserlerdi. Yerel mimarilerin bu azman ve özenli yapılarının nasıl tasarlandığını; kıyılarda, iç bölgelerde, iklime ve yerel geleneklere, varsıllık ve resmî konuma, malzeme ve ustalıklara göre biçimlenişlerini görmek; bugün çalışmak için her yörede üçer beşer örneğin günümüze ulaşması elzemdi. Oysa bugün selamlığı, mabeyn dairesi, haremi ve bağıllarıyla korunmuş tek örnek gösteremeyiz.
Nersesyan Ermeni Mektebi’ne yakındı 1907’de Divriği Kuloğlu Mahallesi: solda Nersesyan Ermeni Mektebi. Arka planda Köse Mustafa ve oğlu Veli Paşa’nın çifte sarayları seçiliyor. Bu yapıların sağında bugün restore edilmiş halde olan Abdullah Paşa Konağı görülüyor.
Sarayı kuran babave isyankâr oğlu
18. yüzyılda Divriği ortamında kökleşen ve Hacı İsmail-Hacı Osman ağalarla başlayan mütegallibe ailenin 3. kuşağından sivrilen zeki ve becerikli kimlik, Vezir Köse Mustafa Paşa’dır.
Bu zatın, rüşvet ve hediye sunumlarıyla, belki bir milis birliğiyle tenkil hareketlerine katılıp başarı kazanarak kendi geleceğini kurduğu sanılıyor. Masallaşmış halk söylenceleri, gençliğinde iyi cirit oynadığını, yine bir taşra veziri olan Memiş Paşa’nın (Koraltan ailesinin atası) kızıyla evlendiğini, ikinci evliliğini de yine o aileden Hümeyra Hanım’la yaptığını anlatır. Adının geçtiği en eski arşiv belgesi 24 Ekim 1749 tarihli, bir köylüyle 30 kuruşluk alacak verecek davasına ilişkindir. Asıl tarih sahnesine çıkışını, Voyvoda Hacı Osman-zâde Mustafa’nın sancağı askeriyle Tuna cephesine hareket etmesine ilişkin buyruk belgeliyor. Bundan iki yıl sonra 1775’te, “Mirimirân-ı kiramdan izzetlû rîf’atlû Divriği Mâlikânesi Mutasarrıfı Mustafa Paşa”dır.
İzleyen yıllarda Keban Madeni sonra Maadin-i Hümayun eminliklerine, 1787 Halep mutasarrıflığına atanmış, vezirlikle ödüllendirilmiş. Arada soruşturmalar geçirip rütbesi alınarak Divriği’de ikamete tâbi tutulmuş. Sonra vezirliği verilerek Halep, Rakka, Trabzon valilikleri, Soğucak Başbuğluğu, Sürücülük görevlerinde dolaştırılmış; en son Sivas valiliğinden Diyarbekir’e atandığı günlerde (Ekim 1802) Divriği’deki sarayında ölmüş.
Saraya odaklanan resimler Köse Paşa Sarayı’nın iki ayrı betimi Günday Sıdal’ın 1975’teki yağlıboya.
1795’te Rakka valiliğinden azledilerek Divriği’de oturması emredildiğinde, Maden eminliklerinden borçları ortaya çıkartılarak mallarının müsaderesi emredilince; akıllı paşanın sarayı dahil mülklerini, yaptırdığı camii ve diğer hayır eserlerine vakfettiği saptanıyor. Sarayın vakfiyedeki tanımı şöyledir: “… Kuloğlu mahallesinde Dömbelekoğlu Minas mülkü ve Kazikoğlu mülkü ve ana yolla çevrili mülk-i menzil ki (saray) selâmlığında 24 fevkani ve tahtani (üst kat alt kat) odalarla, toyhane (büyük salon), kilerler, mutfak, aralık, hamam, diğer (mabeyn ve harem) haneleri, içinde iki eviyle bahçeler, üzüm bağları ve diğer müştemilat”.
Yine saraydaki paşa odasında 1799’da düzenlettiği ikinci vakfiyesi başka taşınmazlarını da vakfettiğini belgeliyor. Bunlar, sarayının yanındaki üzüm bağları, çarşıda Kuloğlu ve Yeni Hanlar, mıhçılar çarşısı, mağaza ve dükkânlar, arsa ve ekim alanları, bağlar, değirmenler, çiftlik köylerdir.
Köse Mustafa Paşa’nın yaptırdığı Cedit Paşa / Alaca Camii.
Her iki vakfiyenin düzenlenmesinde de şehir kadısı ile âyan ve eşraf, sarayda paşanın odasında hazır bulunmuşlar.
Sivas valiliğinden Diyarbekir valiliğine atandığı 1802 yazında hastalanan Vezir Mustafa Paşa’nın ölümü, Eylül sonunda sarayının harem dairesindeki yer yatağındadır.
İstanbul’dan paşanın mallarını müsadere için gelen mübaşir, sarayda yaptıkları sayımda neler neler saymış!.. Mercanlı, gümüş kaplı, bilezikli şişhaneler, türlü çeşitli tüfekler, kılıçlar, külünk, zırh, miğfer, piştovlar… Gülabdan, buhurdan macun hokkası, Gümüşhane işi matara, gümüş leğen ibrik, kehribar imameli çubuklar, çuhadan kadifeden şaldan kaftanlar, samur kürkler, tören giysisi hil’atlar… Dünürü Cebbarzâde Süleyman Bey’in hediyesi İngiliz işi mücevherli saat (oğlu Veli Beye vermiş). Traş takımına varıncaya daha pek çok eşya; merhumun selamlık odasındaki çatma kaplı yastıklar, yün minderler, al çuha makat, Selanik orta keçesi, ehram, haremdeki odasında bulunan çatma yastıklar, al çuha makat ve minderler, harem dairesindeki Diyarbekir, Urfa basmaları, Halep çiçeklisi kaplı yorganlar, yün dolu döşekler, baş yastıkları, Kürt kilimleri, halı, kaliçe seccade, Selanik seccadeleri…
Ama mübaşirler bunları azımsayarak, “Biz bu kadar(cık) şeyi İstanbul’daki efendilerimize nasıl arzedebiliriz?” demişler!
Ailenin 4. kuşağını temsil eden Mustafa Paşa’nın oğlu Kapıcıbaşı Veli Bey (öl.1813), müsadereye gelen mübaşirleri, babasının muhallefat bedelini, hazineye olan borçlarını ödemek, başta sadrazam Kör Yusuf Ziya Paşa, İstanbul’daki devletlilere “cevaiz-i vezaret” denen “resmî rüşvetleri ödemek koşuluyla babasının vezirliğine ve valiliğine talip olması” doğaldır. Pazarlıklar sonucu 1803’te peşin borç ve rüşvet ödemelerini yaparak babasının yerine Vezir Hâfız Veliyeddin Paşa ad ve sanıyla taşra vezirleri zümresine katılır.
Veliyeddin Paşa da Sivas, Diyarbekir, Rakka, Halep valiliklerinde dolaştırılmış, sefere de çağrılmış. Ama sonra isyan ettiğinden, adı Sultan II. Mahmud’un fermanlı (idamlık) vezirler listesine yazdılmış. Bir süre Arğa (Akçadağ) kayalıklarında tutunsa da dağda öldürüldükten sonra başı İstanbul sarayında ibret taşına konulmuş.
Bunun oğlu İmam Hüseyin Bey (öl. 1871), hanedanın üçüncü reisi konumunda, Serbevvabin-i Dergâh-ı Âlî pâyeli ve 1843’de Divriği’ye atanan ilk kaymakamdır. “Tanzimat” sözünün pek duyulmadığı o ortamda görevinden alınmasına karşın derebeyi çalımını ölünceye değin sürdürmüş, arada yargılansa da aklanmış.
Tanzimat’ın ilanı günlerde İmam Bey, İstanbul’dan hayli uzak Divriği Sarayı’nda Avrupalı bir soyluyu ağırlar: Anadolu’yu dolaşan İngiliz Kraliyet Bilim Cemiyeti üyesi W. Ainsvorth. Bu saygın gezgin, İmam Bey tarafından karşılanışını sarayda ağırlanışını kitabında anlatmıştır:
“Şehre vardığımızda hava kararmıştı. Bey’in saraydan farksız şahane konağında çok güzel karşılandık. Tatarımız bizi Bey’le tanıştırdı. Bu konakta her şey lüks ve muntazamdı. Yıkanmamız için su (hamam) hazırlandı. Odalardaki büyük şamdanlar her köşeyi aydınlatıyordu. Akşam yemeği için ayrı bir salonda sofra kurulmuştu. Yemekten sonra ev sahibi (İmam) Bey ziyaretimize geldi. Bu parlak konukseverliği için kendisine minnettarlığımızı bildirdik” (Travels and Researches Asia Minor-Londra, 1842, C.II s.7).
Sarayı model alan bir alan Köse Paşa sarayının karşısına, aynı aileden “Abdülhamid Paşası” Abdullah Bey’in saraydan öykünerek yaptırdığı konağı.
Bu not, sarayın iç dünyası, 1840’lardaki işlevi konusunda fikir vermektedir.
Veli Paşa’nın diğer oğlu İsmail Bey’in oğlu Osman Nuri Bey (öl.1906), hanedan reislerinin dördüncü sırasında yer alır. O da amcası İmam Bey gibi Divriği kaymakamlığı yapmıştır. Bunun oğlu Es’ad Bey (öl.1919), salt hemşerilerinin gözünde bir beyzade olabilmiş. Kısa bir süre de belediye reisliği saptanıyor. Es’ad Bey yer yer harabeleşen atalarının sarayını terk ederek amcası ve kayınpederi Hacı Bey’in konağına taşınmış. Genç yaşta ve çocuksuz ölümü, Köse Paşa soyunun da kapanışıdır.
1780’lerden 1910’lara uzanan 130 yıllık sarayı ise 1917’deki yangın silip süpürmüş! Aslında “tarihi yangınla kapatma” (!) bir Osmanlı geleneğidir. İstanbul’dan, imparatorluğun en uzak kentlerine kadar her yerde, savaş, istila ve salgınlardan daha yaygın ve bitirici etken yangınlardır.
Divriği Sarayı’ndan gelip geçenlerse kent mezarlığındaki aile haziresinde Mustafa Paşa’nın kırık mezartaşı çevresindeki yatık taşların altında yokluğa kapanmışlardır!
Hanedandan bugüne… Köse Paşa Hanedanı’nın son temsilcisi Es’ad Bey, kentsel bir törende (sağ başta oturan).
Hanedanın ve sarayın, yüzlerce arşiv belgesine, kaynaklara, halk söylencelerine dayalı tarihi için… Necdet Sakaoğlu, Anadolu Derebeyi Ocaklarından Köse Paşa Hanedanı, 3. Baskı, Alfa/Tarih, 415 sayfa, İstanbul 2018.
YOKTAN VAR EDİLDİ
Fotoğraftan resme tarih araştırması
Sarayın yanmasından 10 yıl önce 1907’de Amerika’dan memleketi Divriği’ye gelen bir Ermeni, okuduğu Nersesyan Mektebi’nin fotoğrafını çekerek arkasına anılarını yazmış. Geri planda Köse Paşa Sarayı seçilebiliyor. Bu resmi, 1960’larda başka bir Divriğili Ermeni, New York’ta bir dişçinin muayenehanesinde duvarda asılı görmüş ve kamerasıyla kopyalamış. Türkiye’ye dönünce bunun 4,5×6 cm bir pozitifini hemşehrisi Mihran Pilikoğlu’na vermiş. Elimizdeki fotoğraf bunun bir kopyasıdır. Bu küçük ve flu görsel, sarayı yansıtan tek belgeydi ama netleştirilmesi-büyütülmesi sağlanamadı. Sarayla ilgili diğer iki fotoğraftan biri arsasını, diğeri taş iskeleti kalmış selamlık cümle kapısını gösteriyor.
Saray hakkındaki diğer saptamalar, içini dışını gören yaşlılardan 1960’larda alınan notlar, çizdirilen basit ama açıklayıcı bir kroki, arşiv belgelerindeki bilgilerdir. Çocukluk ve gençlik yıllarını sarayda geçirmiş merhum Halil Ergün’ün 1972’de kurşun kalemle çizdiği basit krokiyi, sarayı dışıyla içiyle görmüş yaşlılardan dinleyip derlediklerimi saklıyorum.
Günday Sıdal’ın 1975’te yaptığı yağlıboya resim, Ergün’ün krokisinden, tarife ve tasavvura dayalı yapılmıştı. Ressam Şevket Sönmez’in 2017’deki çalışması ise fotoğraftandır. Sıdal’ın betimlemesiyle örtüşmemesi 90 derecelik bakış açısı -ilki batıdan, ikincisi kuzeyden- farkındandır. Sönmez’in bu suluboya resmi, gerçekçi bir canlandırmadır.
Uzun süre oryantalizmin gölgesinde kalan “Turquerie” 18. yüzyılda “imgelemdeki Doğu” olarak belirir, bir sonraki yüzyılda ressamların tuvallerine girer. Önce Théodore Géricault ardından Eugène Delacroix, gerçek insanların model alındığı olağanüstü yapıtlar ortaya koyarlar.
Delacroix, 13 Ağustos 1863 tarihinde Furstenberg sokağı 6 Numara’daki atölye-evinde öldü (doğ. 1798). Nicedir sonun yaklaştığının farkındaydı, hastalığı gövdesini kemirmişti. Ölümünden tamıtamına on gün önce, 3 Ağustos günü iki noteri evine çağırdı, öğlesonrası, iki saat boyunca vasiyetnamesini dikte etti ve onaylattı.
Başta yapıtları, bütün malvarlığıyla ilgili, en ince ayrıntılarına inen talimatlarını içeren vasiyetname metninde hem yakın akrabalarını, hem hayatında anlamlı yeri olduğuna inandığı dostlarını kollamıştı. Ölümünden yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra yayımlanan Mektubat’ının (ki yoğun Günce’sini tamamlayan bir belgesel bütünlük olarak değerlendirilmiştir) sonuna eklenen vasiyetnamesinde, ressamın, dostu Georges Sand’a Faust gravürlerinden biriyle (Sabbath sahnesi), kendi nitel vurgusuyla aktarıyorum, bir Türk çakısı bıraktığı görülüyor.
“Turquerie”, uzunca bir süre “oryantalizm”in gölgealtında yaşamını sürdürdükten sonra, kültür ve sanat tarihçilerinin önemli hamleleriyle özel ve özerk bir ilgi alanı, bir kavramsal kategori olarak ağırlığını koymaya başladı. Biri yerli, öbürü yabancı iki araştırmacının (ikisi de çeviri) çalışmalarının bu yakınlarda kütüphane raflarında yerlerini aldıklarını anımsatmak gerekir: Haydn Williams’ın Turquerie: XVIII. Yüzyılda Avrupa’da Türk Modası (çeviren Nurettin Elhüseyni, YKY) ile Nebahat Avcıoğlu’nun Turquerie ve Temsil Politikası 1728-1876 (çeviren Renan Akman, KÜY).
Batılının, daha doğrusu Avrupalının dünyasında Doğu imgesi, bugün bile ayrıştırılması kolay görünmeyen bir çiftkutupluluktan beslenmiş baştan beri: Hem mıknatıs çekiciliği ağır basan bir düş evreni olarak bakılmış “oraya”, hem iticiliği yüksek dozda bir karabasan evreni olarak. Örnekler, hayalgücünün gerçeği ne denli zorladığını gösteriyor; imgelemdeki Doğu çok mürekkep akıtmış konu.
İlk dişegelir ürün Molière’den gelir; İstanbul’un fethi, bir buçuk yüzyıldır Balkanlar’da ağırlığını duyuran Osmanlıların artık Avrupa için birincil tehdit niteliğine bürünmesine yolaçmıştır. Sahneden dekoratif sanatlara, oradan edebiyata ve resim sanatına etki alanı genişleyecektir.
Delacroix’nın, işin başında (şüphesiz sonra da) Théodore Géricault’ya (1791-1824) büyük saygı duyduğu biliniyor: Üstelik ‘yaşlı’ bir usta değil karşısındaki; nasıl olsun, tıpkı Rimbaud gibi gününe mühür vurduğunu anlamaya olanak bulmadan 32 yaşında ölmüştür Géricault. Bugün Louvre müzesinde yanyana duruyor Géricault’nun ünlü “Medüza Salı” tablosuyla Delacroix’nın “Dante’nin Kayığı” tablosu; Michelangelo esinli iki başyapıt.
Géricault, Batı resim sanatının ilk ‘güncel yapıt’ını “Medüza Salı” ile vermiş, bir gemi kazasının ardından açıkdenizde dermeçatma bir sala sığınanların tragedyasını görkemli tablosuna yansıtmak için benzersiz bir çalışma yürütmüştü. Dönemin basın organlarında yeralan vahşet tablosuna ilişkin veriler konusunda kurtulabilen iki kazazede ile yüzyüze görüşmüştü ressam; herşeyi olabildiğince gerçeğe sadık biçimde resmetmekti kaygısı. Dolayısıyla sala binenlerin arasında bulunduğunu öğrendiği farklı ırkların temsilcilerini resmetmek amacıyla model arayışlarına yönelmişti “Doğulu” tipine özel olarak odaklanma gerekçesi bir tek bu arayış olmasa gerekti, en büyük düşlerinden biri Ortadoğu’ya yolcu çıkmaktı; ölümünün ardından yakın dostları bu isteğin sanatçıda saplantı boyutuna tırmandığını aktaracaklardı.
Hayatında gizemli bir yer tuttuğu tartışılmayacak Mustafa ile yollarının kesişmesi bu döneme denk geliyor. Gerçi, 1808’den başlayarak Ortadoğu mıknatısına kapıldığını gösteren desenleri ve tabloları katalogundan izleyebiliyoruz: Hem Osmanlı diyarına, hem Mısır’a, Kudüs’e uzanan coğrafyanın çağrısıyla Memlûk portreleri, Arap atlıları, Mısır’dan isyan sahneleri paletinden çıkmıştı. Gene de asıl kesişme, “Medüza Salı”na giriştiği kesitte, 1819-1820 kavşağında gerçekleşir: Géricault, güpegündüz dolaştığı Paris sokaklarında dört-beş “Türk”le karşılaşır; fizyonomileri ve giyim kuşamlarıyla ressamı çarpan bu adamlar, gemileri Marsilya rıhtımına girerken battığı için orada kalmışlardır.
Mustafa’nın Portresi Théodore Géricault’nun 1819-20 tarihli bu yapıtında, gemileri Marsilya rıhtımına girerken battığı için orada kalan Mustafa isimli bir Türk denizcisi modellik yapmıştı. (Besançon Güzel Sanatlar ve Arkeoloji Müzesi- Fransa).
Géricault’nun oracıkta Mustafa’yı “ideal figür” olarak seçtiği anlaşılıyor. Kazazede birkaç yıl boyunca atölyesinde çalışacak ve yaşayacak, varlığından ressamın babası tedirgin olduğu için “dolgun bir bahşiş”le uzaklaştırılacak, üstadının cenazesine yaşlı gözlerle katılacaktı. Kayıtlar, Mustafa’nın Géricault’nun yardımcılığından ayrılınca “şekerleme” işine girerek hayatını sürdürdüğünü kanıtlıyor.
Géricault’nun üç suluboya Mustafa portresi, ölümünden tam yüzyıl sonra bulunup unutuluş kuyusundan çıkarılmıştır. Yapıtlardan birinin arkasına Charlet, sıcağı sıcağına “Géricault’nun hizmetkârı Mustafa” notunu düşmüş olduğu için teşhiste sıkıntı çekilmemiştir. Buna karşılık, Besançon Müzesindeki “oryantal portresi”nin modelinin Mustafa olmadığı apaçık ortadadır, ressamın farklı bir modelle ünlü tablosuna çalıştığı kesindir.
Biri Kudüs’te özel bir koleksiyonda, üçü Fransız müzelerinde yeralan Mustafa portreleri bağlamında “Türk Hamamı”nın ünlü ressamı Ingres’in etkisinden sözedilmiştir: Géricault’nun onu Roma’da atölyesinde ziyaret ettiği ve desenlerinin büyüsüne kapıldığı sır değil. Gelgelelim, “turquerie” tutkusunun tek kaynağı bu olmasa gerektir: 19. yüzyılda yakındoğunun çağrısı pek çok Avrupalıyı baştan çıkarmıştı.
Géricault, tıpkı izinden gidecek olan Delacroix gibi, Lord Byron’ın “Gâvur” şiirinden hareketle birkaç desen üretmiş, şiirin anti-kahramanı Leylâ’yı kıskançlık girdabında öldüren Hasan’ı resmetmişti. İlk karşılaştığında, Mustafa’nın yüz ifadesinde onu aramış, bulmuş olabilir miydi?
Müzelerimizden birinde zengin bir “turquerie” sergisi açılsa, Mustafa(lar) iki yüzyıl sonra şehirlerini ziyaret etseler…
Suriye’de 2011’den bu yana devam eden savaş, terör örgütlerinin öldürdüğü on binlerce sivilin yanısıra, devasa bir eski eser kıyımına da yol açtı. Dinî veya etnik kimlik politikasını bahane eden terör örgütleri, taşınmaz tarihî eserleri tahrip ederken, kıymetli tarihî objeleri Batı antik piyasasına pazarladılar ve milyonlarca dolar gelir elde ettiler. DAEŞ’ten PYD/YPG/PKK’ya uzanan tahribatın analizi.
Suriye’de içsavaşın başladığı 2011’den DAEŞ’in sözde halifelik ilan ettiği Haziran 2014’e kadar geçen sürede birçok sivil katledildi. Bu katliamların yanısıra, arkeolojik değerler ile kültürel miras, söz konusu terör örgütünün bölgesel etnik temizlik harekatlarına başlamasıyla önemli ölçüde tahrip edildi.
DAEŞ için bir bölgedeki Türkmen, Arap, Kürt, Yezidi, Asuri, Keldani, Süryani, Sünni ya da Alevi’yi katletmek veya yerinden sürmek hiçbir zaman yeterli olmadı. Onların gerçek egemenlik anlayışında, kesin ve tam bir kontrol ile halkların kültür ve tarihsel hafızasını oluşturan eserler de yıkılmalıydı. Kültürel obje ve alanların yokedilmesi, bölge kültürünün sözlü gelenek seviyesine indirgenmesi, onların istedikleri istikrarsızlık ve yozlaşma ortamını pekiştirecekti.
Halep Çarşısı yerlebir edildi Halep’in Osmanlı Devleti’nden kalan Kapalı Çarşı’sı içsavaş sırasında atılan havan mermilerinin neden olduğu yangınlarla ciddi derecede tahrip oldu, yüzlerce dükkan büyük zarar gördü.
Tarih katliamı Assur’un ünlü başkenti Kalhu’nun (Nimrud) taht odası girişindeki lamaşşular (sakallı boğa adamlar) DAEŞ’li teröristlerce el hiltisi kullanılarak parçalandı. 2900 yıllık Mezopotamya başkenti acımasızca tahrip edildi.
DAEŞ öncelikle Suriye ve Irak’ta egemen olduğu bölgelerde modern bir ikonaklazma politikası oluşturdu ve uyguladı. İkonaklazma, dinî sembollerin ve diğer imgelerin ya da anıtların yine dinî ve politik motivasyonlar ile tahrip edilmesidir. DAEŞ’in ikonaklazma politikası, sözde bir İslâmi devlet yaratma hedefi ile başlamış ve gelişmiştir. Örgüt bir yandan sözde halifeliğinin sınırlarını tanımlamaya çalışırken, ikonaklazma politikası ile de teolojik ve politik birliğinin sınırlarını çizmeye çalışmıştır. Saldırılar, kendi oluşturdukları din anlayışı ile haklı çıkarmaya çalışılmış; hedef alınan heykeller ile tapınaklar “sahte idoller” olarak adlandırmıştır. DAEŞ’in Irak ve Suriye’nin kültürel mirasına karşı yürüttüğü savaş, modern tarihte örneği görülmemiş dinî motivasyon görünümlü bir yıkım harekatı olarak tarihe geçmiştir. Tarihî camiler, eski kiliseler, Ctürbeler yokedilmiş; eşsiz plastik sanat eserleri parçalanmış ve antik kentler kaçak kazılarla yağmalanmıştır.
Kuzey Irak ve Suriye’de 2014-2017 yılları arasında büyük bir gücü yöneten DAEŞ üst düzey komutanların sıradışı bir servete sahip oldukları bilinmektedir. Bu servet, Suriye’de ele geçirilen petrol tesislerinin yanısıra özellikle el koyulan tarihî eserlerin satışı ve antik yerleşimlerin kaçak kazılarla yağmalanması sonucu oluşmuştur. Sürekli çatışma ve kaos ortamı örgütün elini giderek güçlendirmiş, müzeler yağmalanmış ve antik yerleşimler tarihî eser bulmak amacıyla binlerce kişi ile tarafından kazılarak geri dönüşü olmayan tahribatlara uğratılmıştır.
Mezar soygunları Suriye topraklarında yapılmış yasadışı kazılar sırasında soyulan bir kraliçe mezarının ölü hediyeleri, Türkiye’de PKK’lı teröristlerce pazarlanmaya çalışılırken, yapılan operasyon ile ele geçirildi. Eserler şimdi İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde koruma altında.
Kazılan yerleşmelerde bulunan arkeolojik değerler özellikle Batı antika piyasasında büyük bir talep görmüş, örgüt servetine servet katmıştır. DAEŞ’in kontrol ettiği bölgelerdeki yüksek işsizlik oranları, buralardaki gençlerin de arkeolojik yerleşimlerde kaçak kazı ve yağmaya yönelmesine neden olmuştur. Örgüt yerel halka dağıttığı izinlerle antik yerleşimlerdeki kaçak kazılara izin vermiş ve elde edilen kazançtan komisyon almıştır. Bu politika, eski eser kaçakçılığının örgütün gelirleri içinde petrolden sonra ikinci sırayı almasına olanak sağlamıştır.
DAEŞ’in bir yandan anıtsal kültürel mirası yoketmesi bir yandan da taşınabilir kültürel mirası ekonomik kazanca çevirmesi, bölgedeki diğer terör örgütlerinin de dikkatini çekmeye başlamış ve onların da benzer politikalar uygulamalarına örnek teşkil etmiştir. Halen Kuzey Suriye’de ve özellikle Fırat’ın doğusunda büyük bir alanı kontrol altında tutan PYD/YPG/PKK terör örgütünün DAEŞ benzeri bir strateji ile antik yerleşim tahribatları yaptığına dair bulgular giderek güçlenmektedir. Suriye içsavaşı sürecinde bugüne dek 120 civarında anıt eser ve arkeolojik yerleşmeyi tahrip eden ve yağmalayan PYD/YPG/PKK’nın, bu yerleşmelerde gerçekleştirdiği kaçak kazılarda bulduğu eserlerin çoğunluğunu Batı antika piyasasına pazarladığı bilinmektedir. Bir miktar değerli eseri Türkiye’ye de sokmayı başaran örgütlerin bu hamlesi Türkiye tarafından önlenmiş, kaçakçılar eski eserlerle birlikte yakalamıştır. İstanbul polisinin sözkonusu operasyonu 26 ve 27 Ocak 2018 tarihlerinde Türk basınında yer almıştır.
Suriye’deki savaşta kültürel mirasın tahribatını özetleyen tablodan anlaşılacağı üzere, bu faaliyetler yalnızca DAEŞ ve YPG/PYD/PKK tarafından yapılmamıştır. Suriye hükümet güçleri ile El Nusra Cephesi (Fetih El Şam) gibi köktendinci muhalif kuvvetler de kültürel miras ile arkeolojik alanlarda hasarlara yolaçmışlardır. Bunların da arkeolojik sit alanları, müzeler, kütüphaneler ile arşivlerin yağmalanması ve kaçaklık yapılması faaliyetlerine doğrudan veya dolaylı olarak dahil oldukları ve gelir sağladıkları bilinmektedir.
Suriye’deki savaşta tahrip edilen yerleşimlerin başında özellikle Osmanlı Dönemi kent dokusuna sahip tarihî Halep şehri gelmektedir. Bunun dışında ünlü öntarih yerleşmeleri Ebla (Tell Mardikh) ve Mari (Tell Hariri), Hellenistik Dönem kenti Dura-Europos, Roma kentleri Apamea ve Palmyra (Tedmür), UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunan Haçlı kalesi Krak des Chevaliers (Qal’at al-Husn) ve Bizans-Erken İslãm yerleşmesi Resafa yoğun yağma faaliyetleri ile ciddi derecede tahribata maruz kalan değerlerdir.
Halep Emevi Camii El Nusra tarafından 45 metre uzunluğundaki minaresi yıkılan, bombalanan ve altına tüneller kazılan Halep Emevi Camii’nin savaş öncesi ve sonrası durumu.
Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’de yokedilmeye çalışılan kültürel miras ile arkeolojik değerler hususunda oldukça hassas olduğu görülmektedir. Bir asır önce Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan bölgede hissedilen kültürel kimlik temelindeki aidiyet duygusu, bugünlerde zirve yapmış durumdadır. Cerablus ile olan sınırımızda sıfır noktasında yer alan ünlü Karkamış antik kentindeki arkeolojik çalışmaların Suriye savaşı sırasında aksatılmamış oluşu, Türkiye’nin arkeolojik çalışmalara ve kültürel mirasa verdiği öneme işaret etmektedir. Uzun yıllar Suriye sınır bölgesinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sorumluluk alanında ve askerî yasak bölge sınırları içerisinde kalmış olan Karkamış antik kenti, hiçbir tahribata uğramadan ve sapasağlam korunarak günümüze ulaşmıştır. Buna karşın Karkamış dış kentinin bir kısmının yer aldığı Suriye tarafında, DAEŞ’in mayınlı variller kullanarak imal ettiği patlayıcılar ve kurduğu bubi tuzak düzenekleriyle büyük tahribatlara yol açtığı gözlenmiştir.
Karkamış’a oldukça yakın bir konumda ancak sınırın Suriye tarafında yer alan Hilvaniye Höyük’te de yine DAEŞ, iş makinaları marifetiyle büyük tahribat ve yağmalar gerçekleştirmiştir. Ayrıca Cerablus Tahtani ve Tell Amarna gibi önemli höyüklerdeki yağmalama olayları Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Fırat Kalkanı Harekatı ile durdurulmuş ve sözkonusu höyükler eski eser yağmacılarına karşı korumaya alınmıştır. Eski eser kaçakçılığı ile daha etkin mücadele etmek için Türk Silahlı Kuvvetleri ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kültürel mirası takip yaklaşımı geliştirilmeli, terör örgütlerinin gerçekleştirdiği yıkım ve tahribatlar belgelenerek Batılı işbirlikçiler ile kışkırtmacılar teşhir edilmelidir. Mevcut yapılardan sökülen ya da müzelerden çalınan eserlerin izini sürmek kolay olmasına karşın, arkeolojik alanlardan kaçak kazılarla elde edilen eserlerin takibi belgelenmesi çok oldukça zordur. Her iki terör çevresinin, Batının saygın müze ve enstitü ve araştırma merkezleriyle olan bağlantılarının istihbarat temelinde saptanması illegal eser satışlarını engellemek açısından çok önemli olacaktır.
Türkiye’nin Suriye kültürel mirası ile arkeolojik değerlerine verdiği bu öneme karşın, konuya duyarlılığın altını her fırsatta çizen Avrupa ülkeleri ile Amerika Birleşik Devletleri, bu süreci kaygıyla, ama ne yazık ki kayıtsızca izlemişlerdir.
MABEYN DAİRESİ Ara bölüm. Selamlık ve Harem arasındaki daire. Konaklarda iki ana bölümü birbirinden ayıran bir mabeyn odası ya da sofası vardı. Burası, selamlıktaki yabancı erkek ve uşaklarla Haremdeki kadınların karşılaşmalarını, konuşmaların duyulmasını engellerdi. Konak ve evsahipleri erkek konukları olmadığı zamanlarda vakitlerini mabeyn odasında, ailenin kadın ve çocuklarıyla geçirirlerdi. 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan yeni konak ve saraylarda sofa ve odalar eklendi ve bu bölüme mabeyn dairesi denildi. Bu yenilik, aile yaşamında ve konuk kabulünde kadın-erkek ilişkilerinin çağdaş bir sürece girmekte olduğunu gösteren bir gelişmeydi. Yeni mekân anlayışının ilk önemli yapıları ise Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çırağan Sarayları oldu. II. Abdülhamid istibdad yıllarında günlük çalışmalarını Yıldız Sarayı’nın bir saray büyüklüğündeki Büyük Mabeyn dairesinde yürüttüğü gibi, Yıldız Sarayı’nda da bir de Küçük Mabeyn Dairesi vardı.
MESKÛKAT Madeni paralar. Sikke sözcüğünden üretilen bu terim, daha çok Osmanlı paraları dışındaki (Selçuklu, İlhanlı, Mağrip paraları gibi) tedavülde olmayan arkeolojik değerli altın- gümüş-bronz-bakır paralar için kullanılmıştır.
MİNYATÜR (İtalyanca minyatura) Yazma kitaplara, özel bir teknikle yapılan suluboya resim. Türk minyatürcülüğü 16-17. yüzyıllar boyunca gelenekçi çizgisinden ayrılmadı. 18. yüzyılda ise Levnî bu sanata yeni bir bakışla perspektif ve figüratif boyutlar kazandırdı. 19. yüzyıla gelindiğinde resimli kitapların pahalılığı, Batı tekniği resim anlayışının benimsenmesi, fotoğrafın baskıya girmesi sonucu minyatür giderek unutuldu.
Surname-i Vehbi’de
Levnî minyatürleri Padişah III. Ahmed’in dört oğlunun 1720’de gerçekleşen ve 15 gün süren sünnet şenliklerini anlatan eseri şair Seyyid Vehbi yazmış, minyatürlerini Levnî yapmıştı.
Louvre Müzesi’nde İslâm sanatı tarihi, İslâm devletlerinin tarihine paralel olarak kronolojik bir şekilde sunuluyor. Orta Asya’dan figürlü seramikler, İran’dan Selçuklu eserleri ile serginin finalindeki Osmanlı halıları ve muhteşem İznik çinileri koleksiyonu, Türk tarihini aydınlatıyor.
Dünyanın en büyük sanat müzesi olan Louvre 380 bin esere ev sahipliği yapıyor ve yılda 7.5 milyona yakın ziyaretçiyi ağırlıyor. 16. ve 17. yüzyıllarda saray olarak inşa edilen Louvre, Fransız Devrimi’nden sonra 1793’te müzeye çevrilmiş. Koleksiyonları arasında resim, dekoratif sanatlar, baskı ve çizim, heykel, Mısır, Yakın Doğu, Yunan, Etrüsk ve Roma arkeolojisi bölümleri bulunuyor. Özellikle Yakın Doğu ve Yunan-Roma arkeolojik eserleri koleksiyonlarında Anadolu’dan gitmiş pek çok eser bulunuyor. Meander Magnesia’sından ve Assos’dan rölyefler, Antakya’dan mozaikler, Didim Apollon tapınağının sütun kaideleri gibi Anadolu kökenli pek çok eser ‘’gezgin göz’’lerin dikkatini çekiyor!
Göz kamaştırıcı Louvre’daki Türkiye’den gitme İznik çinileri koleksiyonu, zenginliğiyle göz kamaştırıyor.
Müzeye en son eklenen bölüm ise İslâm Sanatı koleksiyonu. 1893’ten itibaren oluşturulmaya başlanan İslâm Eserleri Koleksiyonu, 8. ve 19. yüzyıllar arasındaki dönemi ve İspanya’dan Hindistan’a kadar uzanan geniş bir bölgeyi içeriyor. 3000 civarında eserin sergilendiği İslâm Sanatı bölümü için Louvre Müzesi’nde özel bir mekân ayrılmış. İki İtalyan mimarın tasarladığı çok modern bir çatı, iki kata yayılmış 3000 metrekare alanın üzerini örtüyor. 2008 yılında inşaına başlanan İslâm Sanatı bölümü, 2012’de ziyaretçilere açıldı.
Götürüldü mühediye mi edildi? 7 ve 19. yüzyıllar arasındaki İslam medeniyeti dönemini yansıtan seramik, cam, minyatür, mimari gibi sanatlardan örneklerin, Eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a verilen raporda (2012) Türkiye’den götürüldüğü belirlenmişti. Fakat Müze yönetimi bunu kabul etmeyerek 1899’da hediye edildiğini belirtti.
Müzede İslâm sanatı tarihi, İslâm devletlerinin tarihine paralel olarak kronolojik şekilde sunuluyor. Türk tarihi, Orta Asya’dan figürlü seramikler, İran’dan Selçuklu eserleri ve serginin finalindeki Osmanlı halıları ve muhteşem İznik çinileri koleksiyonu ile izlenebiliyor. Louvre’daki Türkiye’den gitme İznik çinileri koleksiyonunun zenginliği göz kamaştırıyor. Buradaki İznik sergisinin Londra’daki Victoria and Albert Museum, British Museum ya da Lisbon’daki Gülbenkyan Müzesi’nden çok daha zengin ve görkemli olduğunu belirtmek gerek.
Louvre’da İslâm Sanatı bölümü ile aynı mekânda Doğu Akdeniz Roma devri eserleri de sergileniyor. Buradaki Antakya mozaikleri, Uşak’tan mezar stelleri, Akşehir’den bir Artemis heykeli gibi klasik eserler, hemen karşılarındaki İznik çinileri, Uşak Halıları, İstanbul işi Osmanlı eserleriyle birlikte Anadolu’nun çağlar boyu süren zenginliğini birarada ziyaretçilere sunuyor.
Walker Evans ve David Hockney sergileri yalnızca şimdiki zamanı anlamayı kolaylaştırmıyor; bir yandan da sıcağı sıcağına sanat tarihi dersi alınıyor. Çağdaş sanatçıların Hockney’den, Kiefer’den, Soulages’dan öğreneceği çok “şey” var.
Beaubourg, 2017’in ikinci yarısına iki kapsamlı ve etkili sergiyle girmişti. Walker Evans’ın 400 parçadan oluşan fotoğraf sergisi, 1930’lardan başlayarak ‘yerli belgesel’ bağlamında öncülük üstlenmiş, Ara Güler’in ünlü deyişiyle ‘foto muhabiri’nin yapıtını kuşatıyor. Evans, estetik olgunluğunu gerçekçi çizgiye yedirebilmiş ilk fotoğrafçı kuşağının güçlü temsilcisi: İnsanlar (“sokaktan geçenler”), yapılar (özellikle “baraka”lar, ahşap evler), sokak yazıları (başta “afiş yığmaları”) üzerinden, yöre yöre, Amerika’sını okumuş. Kimi soyutlama çabaları ve seçimleri, sanatsal kaygısını o cephede de sınama olanağını bulduğunu gösteriyor; özellikle mikroskop altına aldığı nesnelere (kerpeten, makas, vb) bakışında neredeyse fenomenolojik bir yaklaşım görülebilir. Gazeteler, dergiler için yolları yutmuş Evans. Susuz gezgin. Bir dünya kurulmuş objektifinin gözünden: Tutarlı, duyarlı, engin.
Beaubourg’un ana sergisi, yanılmıyorsam Londra’dan gelen, büyük olasılıkla başka bir başkent müzesine yolcu çıkacak David Hockney retrospektifi. Sanatsever kitle açısından doyurucu, temsil değeri yüksek bir küratörlük çalışması; gelgelelim, daha meraklısı dahasını istiyor, seçilen örnekler sayıca yetersiz göründü bana: Olağanüstü “paper pools”tan yalnızca iki yapıtla yetinmek zor örneğin. Buna karşılık, 2017 tarihli birkaç çok taze işin yeralmış olması önemli.
Adı üstünde ‘retrospektif’, her dönemini, geçirdiği her evreyi temsil etme savında Hockney sergisi. Bütün ressamlar, sanatçılar yolda evrim geçirir; gene de, burada, bir sürekli evrim koşulu ağır basıyor: Baştan uca kendini yenileme isteğiyle kesintisiz bir arayış çizgisi çekmiş Hockney; deyim yerindeyse teknik düzlemde yerinde duramamış, durmak istememiş. Oysa, çıkış noktasında oldukça gelenekçi bir yaklaşım içinde olduğunu gösteriyor genç adalının 1950’li yıllardan tabloları.
300 fotoğrafla yüzyıl Amerikası 20. yüzyılın en önemli fotoğrafçılarından Evans’ın çektiği, geçen yaz Paris’teki Pompidou Merkezi’nde sergilenen 300’e yakın fotoğraf, dönem Amerika’sını en iyi betimleyen eserlerdi.
İlk büyük dönüşüm Amerika’ya gidişiyle eşzamanlı. 1970’lerin ortasına gelesiye, bile göre seçilmiş bir hafiflik egemen pastel tonlu yağlıboyalarında. “Splash”, sanırım bir başka dönüşüm atılımının başlangıcına denk geliyor. Fotoğrafla, sonradan güçlü bir yenilik hamlesini gerçekleştirdiği kolajlar öncesi sıkıfıkılaşmasının resim çalışmalarının özünü yoğurduğu görülüyor.
O tarihten bugüne bir çifte eksen gerçekliği içerisinde gözüpek bir ilerleme kaydettiğini düşünüyorum Hockney plastisitesinin: Teknoloji ile fırça tekniği arasında doğurgan bir karşılıklı beslenme köprüsü çatmış. Fotografik kolajlarının çarpıcı, özgün, kalıcı bir buluş olduğunu ileri sürmek bilmem abartılı mı olur; varsın olsun – öyle konumluyorum! Bunun, “paper pools” dizisiyle aynı hizada yüksek bir çıta oluşturduğu fikri ağır basıyor bende. Sanat tarihi açısından canalıcı bir halka vaadediyor o resimler: Monet’den, Matisse’den el almış, evet, nasıl da kendi dünyasına, yapıtına yedirebilmiş.
Olgunluk çağından yaşlılığa geçerken “pastel”in hepten geride kalışına tanık oluyoruz: Fütursuz bir renk patlaması, neredeyse denetimsiz bir kromatik cümbüş içinde dönüyor adasına Hockney. Peyzaj geleneğine yepyeni sayfalar ekleyerek. 50 parça tablonun bitişmesiyle yekpâreleşen Yorkshire çalışması, “a bigger picture”, günümüz resim sanatının en görkemli uçlarından biri. “Dört Mevsim” gelmiş son noktayı koymuş. Dijital video dörtgenleri olağanüstü yapıştırma.
David Hockney eserleriyle Paris’te
Fransızlar, Hockney’in 80. yaşını sanatçının retrospektif sergisiyle kutladı. Hockney, Pompidou Merkezi’ndeki serginin açılışına da katıldı.
Hockney’in teknolojideki gelişimleri yakından izlemesine, tablet üstünden resim çalışmalarını çeşitlemesine değineli birkaç yıl oldu. Retrospektif sergiye bu bağlamda seçilen işler de sayıca yetersiz geldi bana; belki de, retrospektifi önceleyen birkaç sergide ağırlıklarını duyurdukları varsayılmıştır. Hockney, bu taze araçlarla resim sanatında “hareket” unsuruna yepyeni boyutlar taşıyor. En önemlisi de, bunu kendi güzergâhını milim terketmeksizin gerçekleştirmesi, araçların marifet ve hünerlerine kapılmaktansa, onları doğru biçimde, seçtiği yolda kullanabilmesi. Serginin bu bağlamdaki eksikliğini tamamlıyor Current başlıklı kitap.
Çağdaş sanatçıların Hockney’den, Kiefer’den, Soulages’dan öğreneceği çok “şey” var. Bu sergileri izleyebilmek ise yalnızca şimdiki zamanı anlamayı kolaylaştırmıyor: Bir yandan da sıcağı sıcağına sanat tarihi dersi alınıyor.
1.Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru İstanbul’a gelen Madam Kordi Miloviç adlı operet sanatçısı, gece hayatının ve basının ilgi odağı olur. O yıllarda ve ilk cumhuriyet döneminde tekrar İstanbul’a gelen Miloviç, savaş zenginlerinin eğlencelerinde yer almasıyla büyük tepki de çeker. 13 yaşındaki Necip Fazıl’ın elini öptüğü, Nâzım Hikmet’in şiirlerinde veryansın ettiği Miloviç’in öyküsü…
İttihad ve Terakki yönetimi zamanında, azınlık sermayesine rakip olabilecek, Türkler için sermaye birikimi ve yatırım imkânları sağlayabilecek “Millî Sermaye/Millî Burjuvazi” projesi ile yeni bir sermayedar sınıf oluşturulmaya çalışıldı.
Devletin sunduğu imtiyazlarla olağanüstü rekabet imkânları sağlanan bu sınıf, 1. Dünya Savaşı sıralarında tüm beklentilerin aksine toplumu kemiren, çürüten bir yapıya dönüştü. Bu yapı, projenin görünürdeki yüzleri İaşe Nazırı Kara Kemal ve Askerî Levazım Dairesi Reisi İsmail Hakkı Paşa ile anıldı. “Vagon Ticareti, Bulgur Palas ve Miloviç” isimleri, dönemi vurgulamak için sembol isimler olarak ortak bir duyguyla belirlendi. En önemlisi bu sınıfla birlikte, Türk sosyolojisine “harp zengini” kavramı yerleşti. Harp zenginlerini yerden yere vuran roman, hikâye ve şiirler büyük bir külliyat oluşturdu.
Cordy Millowitsch(1890-1960)
İstanbul’un eğlence hayatında bir dönüm noktası. Harp zenginlerinin vazgeçilmez sanatçısı.
İttihad ve Terakki’nin belirlediği partili veya sıradan insanları kısa bir sürede olağanüstü servetlere sahip kılan bu iktisadi rejimin mağduru halk olmuştu. En azından bir ferdi askerde, cephede olmayan, savaşlarda şehidi, gazisi bulunmayan ailelerin parmakla gösterildiği savaş ortamında, millî sermaye/millî burjuvazi niyetiyle yola çıkıldı ama, devlet eliyle zengin edilen yeni sınıf, karaborsa ve yüksek enflasyonla milletin sırtından servetine servetler kattı. Harp zenginleri havadan kazandıkları bu servetleri, yoksulluktan kırılan milletin yanıbaşında sefahat ve ahlaksızlık yolunda yemekten çekinmediler. Biçare şehit ve gazi eşlerini, kızlarını, fuhuş bataklığına sürüklediler.
İstanbul, orduların dört cephede savaştığı acımasız bir ortamda, birbiri ardına Türkiye’ye gelen operet kumpanyalarının, şarkıcıların, sanatçıların vazgeçemedikleri, çok rağbet ettikleri bir başkent oldu. İstanbul halkının bir kısmı iyi eğleniyordu… O yılları yaşayanların hiç unutmadıkları, sefahat eğlencelerinin merkezinde yer aldığı en çok dile getirilen bir isim vardır ki bu yazımızın konusudur: Miloviç…
Hakkındaki yayınların, değinmelerin neredeyse tamamı olumsuzdur. İlk defa 1917’de Viyanalı bir operet grubuyla ziyaret ettiği İstanbul’da uzun süre kalıp ayrıldıktan sonra da defalarca ülkemize gelmiştir. Devrin matbuatında yaptığımız taramalarda üçüncü ziyaretini bitirip dönüşü ardından 29 Mart 1924 tarihli Resimli Gazete ve Süs Mecmuası’nda fotoğraflı haberlerini bulduk. Çok ilginçtir, aynı gün yayın yapmalarına rağmen Resimli Gazete 30. sayısında imzasız, fotoğraflı bir yazıda Miloviç’i hiç de iyi anmaz. İstanbul’un büyük bir tehlike atlattığından söz ederken, fiziksel özelliklerini öne çıkarıp ağır vücutlu, sakil çehreli olduğunu vurgulayarak Miloviç’i aşağılamaya çalışır. Daha önce reklam olmasın için haber yapmadıklarını, İstanbul’dan ayrılmasını beklediklerini belirtir. Buna karşılık Süs Mecmuası 43. sayıdaki Fehmi Şükrü imzalı yazı, Miloviç’i çok başarılı bulur ve ondan hayranlıkla bahseder.
Çeşitli kaynaklardaki doğum-ölüm tarihleri kesinlik arz etmiyor. 1890-1960 arasına tarihlenen bir ömür sürmüş. Avusturya, Alman, Macar kökenli olduğuna dair bilgiler çeşitli olsa da Süs Mecmuası’ndaki yazı oldukça derli toplu malumat içerir. Yazarın Miloviç’le veya yakın çevresiyle bir röportaj yaptığı da düşünülebilir. Biyografi olarak da değerlidir. Süs’teki yazı şöyledir:
Resimli gazete
İstanbul’a üçüncü gelişinden sonra ayrıldığında 29 Mart 1924 tarihli habere eşlik eden Miloviç fotoğrafı. Resim altında fiziksel özelliklerine hakaret edilerek sakil çehresinden bahsediliyor.
“Operet kraliçesi
Okurlarımızdan bu ismi tanıyanlar çoktur zannederim. Bir yılı aşan bir süredir Beyoğlu’nda Fransız Tiyatrosu’nda operetlere gidenler, elbette bu artisti takdir etmişlerdir. Güzel sesi, uyumlu vücudu ile yalnız İstanbul’da değil, dünyanın her tarafında yüzbinlerce hayrana sahiptir. İstanbul’umuza gelen ecnebi operet ve tiyatro artistleri arasında, en ziyade kendisini sevdiren bir şahsiyettir Madam Kordi Miloviç.
Çekoslavakya’nın Presburg (Bratislava) şehrinde doğdu. Babası bir tüccardı. Daha küçükken şirinliği ve sesinin güzelliği herkesin dikkatini çekmişti. Oniki yaşındayken bir arkadaşının sirk müdürü olan babası onu işe aldı. At üstünde yerel şarkılar söylüyordu. Kısa sürede arkadaşları arasında öne çıktı. Çalıştığı sirk, Macaristan, Almanya, Avusturya’yı dolaşıyordu. Miloviç gerek ülkesinde gerekse Orta Avrupa’da fevkalade alkışlandı. Berlin’e son gidişinde Metropol Tiyatrosu’nun müdürü Miloviç’te olağanüstü bir kabiliyet gördüğünden kendisini tiyatrolarına bağladı. Aynı zamanda Profesör Karati’den şan dersleri alıyordu. Onsekiz yaşında “sinema kraliçesi” unvanıyla Berlin’de ilk operetini oynadı. Dörtyüzden fazla sahneye konulan bu operette çok başarılı oldu.
İstanbul’a ilk seyahati 1917’de oldu. Halkımız kendisini beklediğinden fazla bir coşkuyla karşıladı. Harb-i Umumi’de idik. Birçok hayır derneklerinin müsamerelerine katıldı. Bilhassa yangınzedeler ve mâlûl gaziler yararına verilen müsamerelerde büyük tesiri oldu. Cemal Paşa’nın himayesinde Pötişan’da verilen bir müsamerede oynadığı bir perdelik (Vera Viyoletta) opereti bilhassa anmaya değer.
1918’de İzmir’e gitti. Orada da binlerce hayranı vardır. İzmir’den Güney Rusya’ya hareket etti. Brest-Litovsk Muahedesi henüz imzalanmıştı. Ukrayna’nın merkezinde bir iki müsamere vermek istedi. Henüz Kiev’e ulaşmıştı ki Rusya’da “Bolşeviklik başgösterdi”. Kiev’i işgal eden Sovyetler, Miloviç’in şahsi eşyalarını, kumpanyanın zengin dekorlarını yağma ettiler. Hayatları bile tehlikede idi. Güçlükle Kiev’den Odesa’ya geldiler. Odesa henüz Fransızlar tarafından işgal edilmişti. Buradan Dimitri vapuruyla kısa yoldan memleketine gitmek için Köstence’ye geldi. Romanyalılar vapurdan çıkmasına engel oldular. İstanbul yoluyla gitmeye mecbur kaldıysa da İstanbul limanına geldiğinde de İtilaf Devletleri engel oldular. Zor bir durumda kalmıştı.
Geçirdiği maceralar kendisini bedenen yordu. İstanbul’a çıktı, Ada’da bir müddet dinlendi. Bu esnada Almanya ve Avusturya’da Miloviç’i ölmüş zannediyor, gazeteler vefatından bahsederek biyografisini yayınlıyorlardı. İstanbul’da tekrar sağlığına kavuştuktan sonra Miralay Vitelli aracılığıyla Almanya’ya dönüş izni aldı. Altı ay kadar Berlin’de çeşitli operetlerde bulunduktan sonra Güney Amerika’ya gitti. Brezilya, Arjantin, Paraguay’da olağanüstü ilgiye mazhar oldu. Oradan geldiği Paris’te bir ay kadar kaldıktan sonra üçüncü defa İstanbul’a geldi. Halkımız bu sevimli artisti çok sevdi. Temsillerinde bilhassa Çardaş Fürstin, La Bayader, İstanbul Gülü ve Gece Kuşu’nda fevkalade başarılı olmuştur.
Süs Mecmuası
29 Mart 1924 tarihli bu nüshada Miloviç hakkında hayranlık hislerini paylaşan tek yazar olan Fehmi Şükrü’nün yazısı yer alır.
Yakında Mısır ve Atina’ya gidecek olan Kordi Miloviç, Mayıs ayında New York’ta bulunmak üzere bir kontrat imzalamıştır. Görülüyor ki artistlik mesleği o kadar kolay değildir. Biraz askerlere benzerler: Sanat askeri.
Memleketimizden iyi tesirler bırakarak ayrılan Madam Kordi Miloviç’e, hayırlı seyahatler temenni edelim.
Fehmi Şükrü. Süs Mecmuası, No. 43, 29 Mart 1340 (29 Mart 1924)”
Fehmi Şükrü’nün biyografisine, Miloviç’in 1916-1941 arasında dokuz filmde oynadığını ilave etmeliyiz.
1. Dünya Savaşı yıllarında Kalmann’ın Çardaş Fürstin opereti dünya çapında ünlüydü. 19. yüzyılın ortalarından itibaren operetle tanışan İstanbul halkı, Fransız ve İtalyan toplulukların, Ermeni sanatçıların eserlerini hayranlıkla izliyordu. İlk Türkçe operetlerin bestelenmesiyle, özellikle Dikran Çuhacıyan’ın 1875 tarihli Leblebici Horhor eseriyle operet sevgisi geniş kitlelere yayılmıştır. II. Abdülhamid’in Yıldız Sarayı tiyatrosunda zamanın dünya çapında en meşhur sanatçıları sahne almışlardı. Böyle bir seyirci kitlesinin olduğu İstanbul’da Miloviç çok beğenilmiş, sempatik ve eğlenceli sahnesi çok tutulmuştur. Harp zenginlerinin servetlerini akıtacakları bir yer aradıkları zaman diliminde İstanbul’a gelmekle, hovarda ve müsrif vurguncuların bir anda gözdesi olmuş. İstanbul’a gelmeden önce de tanınan, hayran kitlesine sahip bir sanatçıyken para uğruna şahsiyetini küçülteceğine ihtimal vermek zor ama bu yönde tanıklıklar çok fazla olunca insan neye inanacağına karar vermekte zorlanıyor.
İstanbul’a gelmesinden itibaren devlet nezdinde de önem verildiği bazı tanıklıklardan anlaşılıyor. Falih Rıfkı Atay Zeytindağı kitabında Miloviç’in ismini vermeden Tötonya Salonunda sahneye çıkan bir Alman sanatçı olarak bahseder. İzleyiciler arasındaki sarhoş bir Osmanlı subayını eleştiren yazısının Tanin’de yayınlanması üzerine Harbiye Nazırı öfkelense de bu vesile ile tanıştığı Cemal Paşa Falih Rıfkı’yı takdir etmiş, askerlik zamanında da Kudüs’te 4. Ordu karargâhında yanına almıştır. Bu sayede Zeytindağı gibi mükemmel bir eserin ortaya çıkmasında Miloviç’in de payı var diyebiliriz.
Nâzım Hikmet, Miloviç’e oldukça kızgındır. Oyunlarım Üstüne metninde çocuk yaşta farklı gözle izlediği bu ilk operet sanatçısını anlatmıştır: “ İlk opereti yine İstanbul’da Birinci Dünya Savaşı içinde, 915’te sanırsam, seyrettim. Bu bir Avusturya operetiydi. İstanbul’a turneye gelmişti. Baş aktrisi Miloviç adında belki Avusturyalı, belki Macar ama hâlâ gözümün önünde, çok pembe, çok ak, çok sarışın, iri yarı, bıngıl bıngıl bir avrattı. On üç on dört yaşımdaydım. Bizde oğlan çocukları da, kız çocukları da tez erişir. Bu Miloviç’e harp zenginleri beş yüzlük banknotlardan yorganlar diktiler, cıgarasını bin liralıklarla yaktılar. Oysa o sıralarda İstanbul halkı süpürge tohumu unundan ekmek yiyordu. Dört cephede delikanlılar kan revan içinde, aç, çıplak dövüştürülüyordu. Belki bundan dolayı, şimdi bile Çardaş operetinden bir parçayı ne zaman dinlesem bir yandan haykırmak, birilerine sövüp saymak gelir içimden, tepeden tırnağa isyan kesilirim, bir yandan da ateş basar yüzümü…” Kuva-yı Milliye Destanı şiirinde yer alan “Beyaz at gibi bir karı” dizesi kızgınlığının, isyanının hiç dinmediğini gösteriyor.
Kafakağıdı’nda anlattığı kadarıyla Necip Fazıl’ın da ilginç izlenimleri olmuş. Henüz 13 yaşında öğrenciyken Miloviç’i Bahriye Mektebinde verdiği konserde dinlemiş. Okul komutanlığı, Hünkâr Dairesi’nde ağırladıkları Miloviç’in elini, Necip Fazıl’a alafranga usulde öptürerek bir buket çiçek verdirmişler. Miloviç’in Cemal Paşa’nın gözdesi olduğunu söylüyor. Daha ilginci ise pek de iyi hatıralarının olmadığı babasıyla Tepebaşı Tiyatrosu’na Miloviç’i dinlemeye gittiğinde anlattıkları. Babası da Miloviç’in uzaktan uzağa âşıklarındanmış. Hatta küçük Necip Fazıl’a Miloviç’i annesiyle mukayese edip “kadın dediğin Miloviç gibi erkeği cazibesiyle çekmeli” de diyesiymiş. O gün sahnelenen Çardaş Fürstin operetini tek seferde ezberlemiş. Sonradan da bando ve piyanodan dinleye dinleye her harfini hafızasına nakşetmiş. Babası onu yanına oturtur, Çardaş’ı söyletir, kendinden geçmiş bir halde dinlermiş.
Venedik’te Bir Gece Miloviç 1925 yılında Berlin’de Strauss’ın Venedik’te Bir Gece operetinde.
Bir dönemin sefahat ortamını anlatan tanıklıklarda, ortak payda Miloviç olmuştur. Her anlatıda yorganına kaplanan yüzlük, binlik banknotlar, binliklerle doldurulan yastıklar, yüzlüklerle, binliklerle sigarasının yakıldığı anlatılmakta. Resimli Gazete’nin adını bilemediğimiz yazarının fantezisi değilse, boynuna asılan altın keselerden uçamayıp Miloviç’in kucağına düşen güvercinler galiba dedikoduların zirvesi.
Hakkında böylesine olumsuz rivayetler olmasına rağmen, Uluğ TTK Belleten’in 149. sayısında, 27 Mart 1928’de Ankara’da Millet Bahçesi’nde Atatürk, İnönü ve cumhuriyet ricalinin önünde Miloviç’in “Kontes Mariça” operetinde oynadığını aktarır. Üstelik derme çatma sinema sahnesinin oyunun yarısında çökmesi ile ağlayarak oyunu bırakan Miloviç’i bizzat Atatürk teselli etmiş ve “Ankara’ya ikinci gelişinizde yeni bir tiyatro binasında temsiller vereceksiniz” diye kendisini tekrar davet etmiştir. Miloviç’in yaşadığı talihsizlik Ankara için bir şans olmuş ve yeni opera binası kazandırma faaliyetine girişilmiş.
Burhan Belge’nin 15 Şubat 1935 tarihli Ulus gazetesinde yazdığı “Miloviç-Çardaş Fürstin-Harp Zengini” üçlemesini tasvir ve tahlil ettiği satırlar bu dönemi en iyi anlatan metin olarak dikkate alınmalıdır:
“…Çardaş Fürstin sade güzel bir operet değil, siyasal bir hatıradır da. Osmanlı İmparatorluğu’nun batması marşı bu hafif operet ve bunun adına adı çok sıkı bir surette bağlı olan Orta Avrupalı bir peri padişahının kızı Miloviç’in şarkıları olmuştur. Çardaş Fürstin’in demek oluyor ki bizler için, bir de renkli masal tarafı vardır. Uç uca dikilmiş yüzlük banknotlardan biçilmiş yatak çarşafları; yüzlük banknotlarla yakılan cıgaralar; şampanya ile doldurulan banyo tekneleri ve böyle daha birçok ucu vagon ticaretine dokunan hovardalık perendeleri, imparatorluğun batışını çevreleyen masal bulutları. Miloviç gelin, böyle bir çeyizle gerdeklere girmiş, gerdeklere girmezden önce de bu türlü gelin hamamlarından geçmiştir. Çardaş Fürstin, bunun içindir ki Osmanlıcaya ilk çevrilen operet mertebesini bulmuştur. Ve uzun yıllar onun oynak şarkıları, tazelerimizin dudaklarını neşelendirmiştir. Bu bakımdan, bu sihirli operet, halkımızın genişçe yığınları arasında batı mızıkasının ilk müjdecisi ve propagandacısı olmuştur. İnsanın hatta Çardaş Fürstin’in faydası olmuştur diyeceği geliyor. Hâlbuki böyle değildir. Ve bir düşününce, bizim, batının ağır ve özlü mızıkasına değil de hafif ve hafifmeşrep havalarına, hele operetlerine karşı olan zaafımızın en büyük kaynağı bu Çardaş Fürstin’dir. Kolay bellenir ve uyuşturucu şarkılarıyla bu operet, ikinci bir Lâle Devri’nin bir başka çeşnide ‘iyş u nûş’ âlemini bir sihirli anahtar gibi kapamıştır. Bütün bir imparatorluk batarken”
KUVAYI MİLLİYE DESTANI’NDAN
Nâzım Hikmet’inMilovic’i: ‘Beyaz at gibi bir karı’
Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz :
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
bir de İttihatçılar,
bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914’ten 18’e kadar
yedi bitirdi bizi.
Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker
erimiş altın pahasında gazyağı
ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular
sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.
Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa
ve süpürge tohumu
ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.
Ve lâkin Tarabya’da, Pötişan’da ve Ada’da Kulüp’te
Türkiye’nin Oscar adayı olarak belirlenen “Ayla” filmi, Kore Savaşı sırasında yaşamış gerçek insanların hikayesini işliyor. Ancak filmi yapanların adeta bir “belgesel havası” yaratmak için kurdukları zorlama bağlantılar, sanılanın aksine yapılan işi değersizleştirmiş. Hataları ve sevapları ile Ayla filmi…
Konusunu yakın tarihimizden alan Ayla filminin Oscar’a aday olması hepimizi sevindirdi. Ancak bu film konusunu tarihî bir hadiseden alıyorsa, kurgusal olanla yaşanmış ve belgeli gerçekler arasındaki farklara işaret etmek de görevimiz.
“Ayla” filmi, Kore Savaşı sırasında yaşandığı iddia edilen bir öykü üzerine yapılanmış. 1. Kore Tugayımızda görevli bir astsubay olan Süleyman Dilbirliği ile himayesine alarak Ayla adını verdiği küçük bir Koreli kızın yürek burkan bu öyküsü, öncelikle belirtmeliyiz ki son derece abartılı. Filmdeki bu kökten abartı, Türk birliklerinin himaye ettikleri kimsesiz Koreli çocukların hangi koşullarda yaşadıkları ve ne kadar süreyle askerlerimiz tarafından bakıldıklarının bilinmemesi, daha doğrusu bilmezden gelinmesiyle ilgili.
Kızıl Çin Halk Gönüllüleri Ordusu’nun Kore Savaşı’na olan müdahalesinden sonra gerçekleşen Kunuri geri çekilme muharebesinde (1950 Kasım sonu) ağır kayıplar vererek yıpranan Türk Tugayı, önce Kimpo ve Chonan, daha sonra da Suwon bölgelerinde tümen ihtiyatı olarak dinlenme ve toparlanma sürecine girmişti. Güney Kore’nin başkenti Seul ikinci kez düşman eline geçmiş, BM Ordusu ve Başkomutan General McArthur için kara günler başlamıştı. Kore tarihinin en büyük göç hareketi bu süreçte yaşanmıştır. Türk tugayı henüz Kimpo’da bulunduğu sırada bu göçe tanık olmuştu. Dondurucu kış mevsiminin soğuğunda, güneye doğru uzanan yollarda, son derece kısıtlı olanaklarla, güvenli bölgelere ulaşmaya çalışan her yaştan binlerce Koreli, sertleşmiş buzlu topraklarda yaşamlarını yitiriyordu. Ailelerinden ayrı düşmüş, ayakları çıplak çocukların küçük bedenleri dondukları yerlerde kalıyordu. İşte bu kötü günlerde Türk askerleri, hiçbir emir almadan Koreli sivillere yardımcı olmaya başladılar. Askerler kumanyalarını göçmenlerle paylaşıyor, onları sıcak tutacak eşyalarını veriyorlardı.
17 Ekim 1950 günü, askerlerimiz Amerikan taşıt gemilerinden inmişler, Pusan Limanı istasyonunda hazırlık garnizonunun bulunduğu Teagu kentine gitmek için trenlerinin hareketini beklerken, Korelilerin savaş yorgunu ve yokluk içindeki hallerini görerek yiyeceklerini onlarla paylaşmışlardı. Bu sırada Seul yakınlarına yollanan bir keşif kolumuzun erleri, kentin varoşlarında tek başına karlar içinde oturarak ağlayan bir küçük kızla karşılaştılar. Keşif kolunda yer alan topçu taburu ileri gözetleme subaylarından ve 23 Nisan 1951 taaruzunda kahramanca şehit olan Üsteğmen Mehmet Günenç, ailesinden ayrı düşen bu sevimli küçük kızı tehlikeli bölgeden çıkararak, kucaklayıp birliğine getirmişti. Topçu taburunda konukluğu başlayan küçük kız, yaşadığı travmanın etkisiyle uzun süre konuşamayacaktı. Askerlerimiz onu varoşlarında buldukları kentin ismiyle adlandırdılar: Seul. Türk tugayının himayesine aldığı bu ilk yetim Seul olmuştur.
Topçu taburu subaylarından Yüzbaşı Süleyman Pulat, küçük arıyor kızla en fazla ilgilenen kişiydi. Düzenli beslenmeye başlayan küçük kız toparlanmış, kalın giysilerle de soğuktan korunmuştu. Bu esnada Türk tugayı verilen emirler doğrultusunda yer değiştirerek Suwon yakınlarına yerleşmişti.
O günlerde tugaya Amerikalı bir gazeteci geldi: Life muhabiri Carl Mydans. Amerikalı gazeteci, Türk askerlerinin çok sayıda resmini çekti. Sanatını konuşturarak, erlerimize pozlar verdirdi, hatta bir süngü hücumu mizanseni bile tertipledi. Tugay sıhhiye bölüğünde tedavi edilen yaralı bir kadının fotoğraflarını çektikten sonra da topçu taburunu ziyaret etti. Taburda Yüzbaşı Pulat ve küçük Seul’le karşılaşan deneyimli gazeteci, ünlü “Türk subayının kucağında resimli roman okuyan kız” fotoğrafını çekerek bu insancıl ilişkiyi ölümsüzleştirdi.
Seul ya da AylaAyla, kendisine bakan Oto Bölüğü askerleriyle (üstte). Yüzbaşı Süleyman Pulat ve Şehit Üsteğmen Mehmet Günenç, Türk tugayının himayesine aldığı ilk yetim Seul ile birlikte (altta).
Life dergisinde yayınlandıktan sonra ajanslar aracılığıyla tüm dünyaya dağılan bu fotoğraf, Türklerin Kore’deki insani tutumlarına gerçekten güzel bir örnekti. Ülkemizde de bu fotoğraf, Posta İdaresi tarafından bastırılan Kore Savaşı serisi pullarından birinde kullanıldı.
Türk Tugayı’na sığınan çocukların sayısı gün geçtikçe artmaktaydı. Artık her taburda ve bazı bölüklerde himaye edilen kızlı erkekli çocuklar bulunuyordu. 1951 Ocak ayının son günlerinde yeni Başkomutan General Ridgway BM ordusunu toparladı ve düşmana karşı taaruzlar başlatıldı. Türk tugayı da saldırıya katılan birlikler arasındaydı ve 1951’in Ağustos ayına kadar sürekli olarak cephede görev aldı; bu nedenle de sık sık yer değiştirdi.
Türk tugay karargahı, yine sayıları artmaya başlayan kimsesiz çocuklar için köklü bir çözüm üretmenin yollarını arıyordu. Sonunda Suwon kentinde bir bina kiralandı. Kent belediyesi ile temasa geçilerek birkaç öğretmen, görevli işe alındı ve ismi “Ankara” olan bir yetimhane-okul hizmete başlatıldı. Ankara okulu savaşın bitiminden sonra da Türk tugayları himayesinde eğitim ve barındırma faaliyetlerini sürdürdü. Özellikle ateşkes ilan edilmesinden sonra (1953) milli bayramlarımızda Türk bayraklarıyla yürüyüşlere katılan öğrenciler oldukça mutlu görünüyorlardı. Ankara Okulu, birliklerimize mensup subay ve erlerimiz tarafından sık sık ziyaret edildi. Bu görüşmelerde yüzlerce askerimiz Koreli kimsesiz çocuklarla fotoğraflar çektirdiler.
1970’li yıllara gelindiğinde Türkiye artık Kore’ye yalnızca bir bölük asker gönderiyordu. Sonra bu uygulamadan da vazgeçildi. Askerlerimizin şefkat ve insani yaklaşımlarının en önemli göstergesi olan Ankara okulunda da olanaksızlıklar nedeniyle son günlere gelinmişti. Türkiye Büyükelçiliği’nin Güney Kore hükümetiyle yaptığı görüşmelerden sonra okul eğitim bakanlığı bünyesine devredildi. Günümüzde geriye harabe haline gelmiş binasından başka bir şey kalmayan Ankara okulunun anısı, ismi verilen bir parkla sürdürülmekte. Okul mezunları biraraya gelerek savaş sırasında kendilerine yardım elini uzatan Türk askerlerini şükranla anmaktadırlar. Birkaç kez de ülkemize gezi tertip etmişlerdir. Himaye edilen çocuklardan bazıları ise araya giren kişi ve kuruluşlar tarafından belgesel çalışması ve Türkiye’de iş yapan Güney Kore özel şirketlerinin tanıtımları gibi amaçlarla yurdumuza getirilip konuk edildiler.
Fotoğraf ve gerçeklik uyuşmazlığı Life muhabiri Carl Mydans, Yüzbaşı Süleyman Pulat ve Seul’ün ünlü fotoğraflarını çekmişti (en üstte). Bu kareler filmdeki Süleyman Dilbirliği ve “Ayla”nın ellerine tutuşturulmuş vaziyette (üstte).
Yüzbaşı Süleyman Pulat ile çekilen fotoğraflarıyla üne kavuşan küçük Seul (günümüzdeki ismiyle Min Ja Ha) daha sonradan Türkiye’ye de geldi. Ancak geç kalınmış, Yüzbaşı Pulat aramızdan ayrılmıştı. Seul, Pulat ailesini ziyaret etmiş ve bu haber medyada geniş yer bulmuştu.
Gelelim Ayla’nın hikayesine… Muharip Gaziler Derneği ve Güney Kore hükümetinin düzenlediği bir etkinlik yıllardır süregelmekte. Savaşın başlama yıldönümlerinde belirli sayıda gazimiz Kore’ye gider, Pusan’daki Türk şehitliği ziyaret edilir, Panmunjon gezilir ve verilen yemeklerde anılar tazelenir. İşte bu gezilerden birine katılan 1. Tugay Oto Bölüğü’nde görevli Emekli Astsubay Süleyman Dilbirliği, bölüğünün bakımını üstlendiği Ayla ismi verilmiş olan bir kız çocuğundan bahseder. Güney Koreli basın mensuplarının ilgisini çeken bu anlatımdan sonra Ayla isimli kız aranarak bulunur. Bir parkta Süleyman Astsubay ve eşi, Ayla (Kim Eunja) ile karşılaştırılır; taraflar birbirlerine sarılarak, özlemlerini belirtip gözyaşı dökerler. Yakın zamanda yapılan bu kısa Güney Kore belgeselinde, güzel ve duygusal bir hikaye ortaya çıkar. İşte “Ayla” filmi de, bu gerçek hikayeden hareketle tasarlanır.
Eğer bu yapım gerçek bir öyküden hareketle hayali kişilerin canlandırıldığı ve yalnızca “tarihî olaylardan esinlenilmiştir” tanıtımıyla beyazperdeye taşınsaydı, eleştiriler yalnızca filmde görülen teknik hatalarla sınırlı kalırdı. Ancak filmi yapanların adeta bir “belgesel havası” yaratmak için kurdukları zorlama bağlantılar, sanılanın aksine yapılan işi değersizleştirmiştir.
Astsubay ama rütbesiz!
Medyada sıkça “Süleyman Astsubay ve Ayla” olarak sunulan fotoğrafta askerin rütbesiz olduğu, yani astsubay olmadığı görülüyor.
Öncelikle, birliklerimizce himaye edilen Koreli çocuklar ile askerlerimiz arasında filmde sergilenen boyutlarda bir gönül bağı kurulmadığını belirtmek gerekir. Süleyman astsubay da 22 Şubat 2015 günü Kağıthane Belediyesi’nin düzenlediği Kore Savaşı sergisinde bu hadiseyi şu şekilde nakletmiştir: “Soğuk bir kış günüydü. Beş, altı yaşlarında bir kız çocuğu ağlıyor, feryat ediyordu. Tek başına kalmış. Aldık çocuğu, bizim bölüğe götürdük. İsmini Ayla koyduk. Bize alıştı, bizimle beraber ortalıkta maskot gibi dolaşıyor, nereye gitsek bizimle beraber geliyordu. Hepimiz ona bakıyorduk, seviyorduk. Bir sene sonra döndük. Birlikteki çocuklar Suwon’da açılan Ankara Okulu’na yerleştirilmişler”.
Konunun gerçeği bu anlatımdadır. Oto bölüğündeki tüm askerler küçük Ayla’ya bakmıştır ve zaten Kore Savaşı sürerken, Ayla’nın askerlerimizle birlikte resimleri çıkmıştır. Araştırmacı-yazar Erhan Çifçi tarafından yayımlanan gazete fotoğraflarında Ayla, Çavuş Baha Gügenç tarafından saçı taranırken görülmektedir. Haberde Ayla’yı himaye eden, meşgul olan kişinin de Gügenç olduğu belirtilir. Oysa ki filmin tanıtım aşamasında, medyada Ayla olmayan birçok Koreli kızın fotoğrafı yer almaya başlamış, Ayla- Seul ve başka birçok küçük öksüz kız –biraz da bilinçli şekilde- birbirine karıştırılmıştır. Astsubay Süleyman ve Ayla ikilisini gösteren tek bir belirgin fotoğraf yoktur. En yaygın kullanılan fotoğraftaki küçük kız ile görülen güneş gözlüklü asker ise rütbesizdir, yani astsubay değildir.
Türk tugayının himayesindeki Koreli çocuklar Savaş boyunca her taburda ve bazı birliklerde kızlı erkekli birçok Koreli çocuk Türk askeri tarafından himaye edilmişti.
Filmin yapım sürecinde Süleyman Astsubay’ın söylemleri tamamen değişir veya değiştirilir. “Ayla ile baba-kız gibi oldukları, 60 yıl her gün onu düşünerek, özleyerek ve hasret çekerek yaşadığı” söyletilir. Yüzbaşı Süleyman Pulat ile Seul’un ünlü Mydans resimleri, Süleyman Astsubay ile Ayla’nın ellerine tutuşturularak fotoğrafları çekilir, medyaya dağıtılır. Ayla’nın o fotoğraflardaki kızın kendisi olmadığını bilmesi belki de zordur. Ancak Astsubay Süleyman’ın yaşlanmış olmasına rağmen fotoğraftaki kişinin bir yüzbaşı olduğunu ayırt edememesi beklenemez.
Nitekim önce Astsubay Süleyman Dilbirliği’nin kızı devreye girerek “babasının tamamen etki altına alındığını” iddia ederek film ekibini suçlar. Daha sonra bir başka suçlama da filmin senaristinden gelir (senaristin adının filmin sonunda çok küçük puntolarla yazılmış olması tartışmanın sürdüğünü gösteriyor). Tartışmalar üzerine yapımcının “Süleyman Amca isterse filmi çöpe atarım” veya Bayan Eunja’nın “Yaşadığım her an babamı aradım” söylemleri de inandırıcı olmaktan çok uzaktır. Türkiye’de önce Korsavaş sonra da Muharip Gaziler Dernekleri aracılığıyla Süleyman Astsubay’a ulaşmak mümkündü.
“Ayla” filminin yapım sürecindeki tartışmalar bununla da kalmaz. Yapımcının kendisini cumhurbaşkanı danışmanı olarak tanıttığı, ses kayıtları üzerinde oynandığı, Süleyman Astsubay’ın kızının yapımcıdan yüklü miktarda para istediği gibi iddialar ortaya atılır, spekülasyonlar yapılır. Biz gelelim filmdeki tarih hatalarına.
• Öykü 1. Kore Tugayı’nın döneminde geçmektedir. Bu bakımdan askerlerin giydikleri üniforma detaylarının tam anlamıyla doğru olarak gösterilmesi gerekirdi. Sonuçta yüzlerce fotoğrafın bulunduğu çok yakın bir geçmişten bahsediyoruz. Buna rağmen asker ve subayların giydikleri parkalar 1952-53 yıllarına ait. Üzerine file geçirilmiş miğferler Türk tugaylarında kullanılmamıştır. Yaka spoletlerinde sınıf renkleri üzerinde farklı sınıfların amblemleri vardır. Her üniformada Türk tugayının bağlı bulunduğu 25. Amerikan Tümeni’nin amblemi olan “tropik şimşek” peçi görülmektedir. Halbuki mutlaka Türk Tugayı’nın amblemi olan “kuzey yıldızı” peçi de bulunmalıydı.
Kore’de Ankara Okulu/Yetimhanesi Savaşta Türk tugayı tarafından açılan okul savaştan sonra da tugayın himayesinde faaliyetlerine devam etti. Kore’ye asker göndermeye son verilince Kore eğitim bakanlığına devredildi. Günümüzde okul binası harabe halinde aynı yerde bulunuyor.
• 1. Tugay döneminde omuzlarda “Korea” yazısı henüz yoktu.
• Filmde birkaç kez Türk tugayı karargahına hava hücumu yapılıyor, askerlerimiz havalara uçuyor ve vücutları hiç zarar görmeden, parçalanmadan “yere iniş yapıyor”lar. Bombardımanı bir kenara bırakalım; 1950-1953 arasındaki sıcak savaş sırasında görev yapan üç tugayımızın da üzerlerinden bir kez bile düşman uçağı geçmemiştir.
• Türk tugayı üzerinde uçan dost helikopterler de daha sonraki yılların modelleridir.
• Cephede bulunan karargahlara filmde görüldüğü gibi “Türk kapısı” tabelası hiç bir zaman asılmamıştır. Bu tabela sadece Teagu’da bulunan hazırlık garnizonunda kullanılmıştır.
• Süleyman Astsubay muharip olmayan bir sınıftandır. Savaşın zorlukları dışında sıcak çatışmaya girmemiştir.
• Filmde, gayet popüler bir figür olduğu için Amerikalı yıldız Marylin Monroe karakteri de yer almıştır. Bilindiği gibi kendisi ateş kesildikten ve silahlar sustuktan sonra Kore’ye gitmiş ve yalnızca büyük Amerikan birliklerinde gösteri yapmıştı. Filmde Marylin Monroe, özel olarak Türk Tugayı’na gelip konser veriyor! Bununla da kalmıyor. Bir Kuzey Kore hava hücumunda (!) ünlü artistin imzalı fotoğrafına sıçrayan kanlar gözüküyor (Film yapımcılarına özellikle bu kısmı çıkarmalarını tavsiye edelim. Zira Oscar ve ABD yolunda diğer hatalar belki görülmeyebilir ama, Amerikalılar hava saldırısı ve M.M. hadisesine duygulanmaz, güler).
• Filmin resmî fragmanında Türkçe Astsubay Süleyman Dilbirliği, İngilizce’sinde “Lieutenant Süleyman Dilbirliği”, yani Teğmen Süleyman Dilbirliği yazmakta! Bu çok basit çeviri hatası bile, rütbelerin bilinmediğini ve herhangi bir uzmana danışılmadığını gösteriyor.
Kurguda göze batan bazı acemice hataları, müziğin izleyiciyi yoran yoğunluktaki kullanımını, kimi oyuncuların tiyatro sahnesinde rol yaparmış gibi oynamasını ve diğer benzer konuları ise film eleştirmenlerine bırakalım.