Çinggis Han öz kardeşi Hasar’ı yakalar ve onu bağlayıp sorguya çekmeye hazırlanır. Anneleri yetişir ve iki memesini çıkarıp dizlerinin üzerine yayarak şunları söyler: “Görüyor musunuz? Bunları siz emdiniz; atalar sözünün dediği gibi siz ana rahmini ısıran ve kendi meşimenizi [plasenta] koparan adamlarsınız! Hasar ne yaptı ki?.. Düşmanları yendi diye mi onu kıskanıyorsun?” Çinggis çok korktuğunu ve utandığını söyler.
Kültürümüzde erkek kahramanlara çok değer verir hatta onları yüceltiriz. Onları oldukları gibi değil de hayal ettiğimiz gibi görmek isteriz. Öte yandan anne kutsaldır. Kahramanın annesi olmak özel bir ayrıcalık, dokunulmazlık getirir ve kahramanların anneleri de benzer şekilde yüceltilir. Tarihimizde bir kahramanın annesini azarladığını görmek sanırım imkansızdır. Anne, kutsal olduğu kadar idealdir ve o da oğlunu azarlamaz.
Ancak Moğol kültüründe durum bu değildir. Bugün hâlâ Moğol kültürünün her vesile ile gururla andığı Çinggis Han da bu bakışaçısından nasibini almıştır. Moğolların Gizli Tarihi adlı destansı anlatımda bu duruma birkaç kere şahit oluruz.
Daha küçükken, Temücin ve kardeşi Hasar, ayrı anneden olan diğer iki kardeşlerinden birini “elimizden balığımızı zorla aldı” diye annelerine şikayet ederler; o da “Bırakın şu işi! Kardeş olduğunuz halde niçin birbirinize böyle yapıyorsunuz?” der. Ancak onlar durmaz ve Bekter isimli üvey ağabeylerini öldürürler. Eve geldikleri zaman anneleri çocukların çehrelerinden olan biteni anlayarak şöyle der:
“Katiller!.. Kayalar üstünde sıçrayan kaplan gibi, hiddetini basamayan arslan gibi, kendi gölgesine saldıran şahin gibi, yavrusunu takip edemeyince yavrusunu yiyen anggir ördeği gibi, körü körüne saldıran barus gibi öldürdünüz! Gölgemizden başka arkadaşımız yokken, hayvan kuyruğundan başka kamçımız yokken, gördüğünüz hakarete tahammül edemeyerek intikamı kimin yardımı ile alalım diye düşünmek lazım gelirken böyle hareket ettiniz”. Anneleri böyle söyledi ve geçmişten kalan atasözlerini tekrarlayarak, eskilerin sözlerini zikrederek onları çok azarladı” (A. Temir 1948, § 76-78).
Daha sonraki yıllarda Çinggis Han ile öz kardeşi Hasar’ın arasını açma ve onları birbirine düşürme planları başarılı olur ve Çinggis Han, Hasar’ı yakalamak ve cezalandırmak için yola çıkar. Anlatı şöyledir:
“… Annesi bunu duyar duymaz, aynı gece kara arabaya ak deveyi koşarak peşlerinden hareket etti ve bütün gece giderek güneş doğarken Temücin’e yetişti. Tam o esnada Çinggis-hahan Hasar’ın kollarını bağlatıp, şapkasını ve kemerini çıkartarak sorguya çekmeye hazırlanıyordu. Çinggis-hahan annesinin geldiğini görünce korkusundan titredi. Anaları büyük bir hiddetle arabadan indi, Hasar’ın kollarını çözdürdü ve şapkası ve kemerini tekrar eline verdirdi. Çok kızmış olan anaları hiddetini bastıramayarak yere oturdu, iki memesini çıkarıp dizlerinin üzerine yayarak şunları söyledi: ‘Görüyor musunuz? Bunları siz emdiniz; atalar sözünün dediği gibi siz ana rahmini ısıran ve kendimeşimenizi [plasenta] koparan adamlarsınız! Hasar ne yaptı ki? Haçi’un ve Otçigin bunun bir tanesini bile boşaltamıyorlardı. Halbuki Hasar her iki mememi emerek boşaltmak suretiyle beni teskin ederdi, benim göğsümü açar ve genişletirdi. Bundan dolayı Temücin akıl bakımından ve Hasar’ım da vücutça kuvvetli oldular… Şimdi Hasar’ı düşmanları yendi diye mi kıskanıyorsun?’ Nihayet Çinggis-hahan annesini teskin etmek için ‘anne seni kızdırdığımdan dolayı çok korktum ve utanıyorum. Şimdi bu işi bırakıp dönelim’ dedi ve bunun üzerine geri döndüler. Fakat Temücin annesine bildirmeden Hasar’ın adamlarını geri aldı ve onun için ancak bin dört yüz adam bıraktı. Annesi bunu öğrendiği zaman çok kederlendi ve bu hadiseler onu yıprattı (A. Temir 1948, § 244).
Burada sadece “kahraman” oğlunu azarlayan bir anne görmüyoruz; herkesin korktuğu Çinggis Han’ı annesinin karşısında korkudan titreyen bir oğul olarak görüyoruz. Ama bu oğul artık güçlüdür ve annesinin görmediği yerde hinlik yapmaktan çekinmez. Kısacası karşımızda yüceltilmiş bir kahraman değil de bütün yönleri ile bir insan vardır. Moğol tarih yazımında bir insan olarak görülebilen Çinggis, 14. yüzyıl İlhanlı tarihçisi Reşideddin’in eserinde ise bütün kusurlarından arınmış, hükümdar olmaya layık bir kahraman olarak karşımıza çıkar. Hatta Moğolların Gizli Tarihi’nden yenilgiye uğradığını bildiğimiz Balcuna’nın balçıklı sularında (#tarih, sayı: 53) sanki galip gelmiş gibi gösterilir.
Aradaki fark, bakışaçısıdır. Harem-selamın bulunduğu yerleşik kültürün bir özelliği olarak “görülen olmak ve görünmek” arasındaki fark, çadırın içi kadar dışının da evden sayıldığı göçebe kültürde “olduğun gibi görünmek” şeklinde kendini gösterir. O zaman kahramanlar da anneleri de üstün vasıflı varlıklar değil insan olarak karşımıza çıkar.
Henri Matisse’in yerleştiği Nice kenti ve civarı, 1880’lerden itibaren birçok ünlü ismin geçtiği-kaldığı bir duraktı. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü burada yazdı; Maurice Blanchot ve Le Corbusier burada konakladı. Matisse savaş yıllarını çalışarak, ürkek, burada geçirdi. Gestapo, direniş hareketiyle temastaki eşini ve kızını tutuklamıştı.
Silvanaplana’da, gölü kuşatan çembersi yol Bengi Dönüş’ün yatağı olmuştu; Nietzsche’ye Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü bütünlemek için dik, dimdik bir yol gerekiyordu durmadan inmek çıkmak için; önce sevdalandığı, yıllar sonra handiyse kaçtığı Nice onu önüne çıkaracaktı.
Tramvayla Nice’in otobüs terminaline gidiyor, 112 numaralı otobüsün pencere kenarı koltuklarından birine yerleşiyorum. 1880’den başlayarak sık sık Nice’e inmişti Nietzsche. Kaldığı adasını pek sevdiği Cuncure Pansiyonu’ndan von Seydlitz’e yazdığı bir mektupta, hem de 1888 başında, “renklerini, bitki örtüsünü, havasının kuruluğunu” öve öve bitiremediği, insanlarını yücelttiği şehir, çok değil, bir adım sonra her yanıyla karabasana dönüşecekti: 30 Ekim günü Torino’sundan, en son seçtiği adresten Koselitz’e gönderdiği mektupta Nice serüvenini “safkan çılgınlık” olarak niteler.
Villefranche üzerinden Èze-sur-mer’e trenle mi gelmişti? Eşindim, somut bir bilgiye ulaşamadım. Bir ayrıntı, daha doğrusu kasabada dolaşan sahipsiz bir rivayet… Postane binasındaki bir odada birkaç gün kaldıktan sonra yürüyerek bugün “Yukarı Èze”de, girişine gezmenleri sinek gibi avlar umuduyla “Friedrich Nietzsche Yolu” levhaları asılmış toprak yolu tepeye dek aşmış.
Henri Matisse (1869-1954)
Otobüsün son durağı Èze Village. Bir tılsımlı değneğim olmalıydı, şu üşüşmüş meraklı selfie kalabalığını bir dokunuşta yoketme hülyası nafile; bereket yolla ilgilenmiyor kimse. Zerdüşt, şehirden şehire, köye, bir odadan öbürüne geçerek söndürmüştü seyrini:
“Bunu izleyen kışta, Nice’in o zamanlar hayatımın içine ilk kez parıldayan Alkyonik sessizliğindeki göğü altında üçüncü bölümü buldum -ve bitirdim. Tümünü hesaplarsak 1 yıl bile değil. Nice manzarasındaki sayısız gizli leke ve yükselti, benim için unutulmaz anlarla kutsanmıştır; “Eski ve Yeni Levhalar Üstüne” başlığını taşıyan o belirleyici bölüm, istasyondan, dev kayalıklar arasındaki harika magrebî yerleşimi Èze’e doğru zahmetli tırmanış sırasında yazıldı, -bende yaratıcı güç en gür çağladığında, kaslarımdaki çeviklik de doruğa çıkıyordu. B e d e n coşmuştu: “Ruh”u oyunun dışında bırakalım… Dans ettiğim sık sık görüldü; o zamanlar, yorulmak nedir bilmeden, yedi-sekiz saat dolaşabiliyordum dağları. İyi uyuyordum, çok gülüyordum -zindeliğimin ve sabrımın zirvesindeydim”.
Bu parça Ecce Homo’dan: Bir yolsonu yazısı.
Nietzsche elbet Èze yolunu açmamış, onu seçmişti. Yolun, aynı ismi taşıyan, biribirilerine bu göbekbağıyla kenetli dağ kesitiyle deniz kesitini buluşturmak için, hepten kılgısal nedenlerle açıldığı tartışma istemez: Simgesel nedenlerle açılan yol duymadım, buna karşılık birçok ‘yol’u aynı zamanda simgesel kılan özelliklere rastlıyoruz -başta hac ve tavaf hatları.
Nietzsche’ninki, Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün son bölümünü yazma sürecinde, aşağıdan yukarıya, düpedüz kendine tırmanmakmış. Tepede, daracık, koridorumsu iç sokaklara kurulu evlerden birinde de oda tuttuğu söyleniyor -bütün yazı ömrü oda tutmakla geçmemiş miydi?
Maurice Blanchot, 1946-47 kışında Èze’de bir eve yerleştiğinde elektrik düzeni bile yoktu. 10 yılı aşkın bir süre çekildiği, Nietzsche’nin ve Kafka’nın gölgeleri eşliğinde peşpeşe kitaplarını yaşadığı köyü yabancıların ziyaret ettiği söylenemezdi pek. Gene de salyangoz iz bırakır; o bırakmamış arkasında: Kimse bilmiyor, ev hangisi. Yolu kullandığı oluyor muydu?
Èze sakinlerinin, Blanchot bir yana, Nietzsche’den de haberleri yoktu savaş sonrasında. Yol Nietzsche ile çok sonra özdeşleşecekti, Ecce Homo’daki cümlenin ışığında. Kasabanın doruğundan aşağıya sert eğimle inen manzara kesiti Akdeniz’e açılıyor. Èze-sur-mer istasyonundan trenle Roquebrune-Cap-Martin’e gidiş 10 dakika sürüyor.
2. Abdülhamid’in torunu (Nezy) Nezahat Sultan Henri Matisse, 2. Abdülhamid’in torunu Nezahat Hamide Sultan’la (Nezy) Nice’te tanışmıştı. Ressamın birçok eserinde modellik yapan Nezahat Sultan, 1998’te bir bakımevinde vefat edecekti. Nezahat Sultan’ın modellik yaptığı Matisse’in “Siyah Koltuktaki Odalık” (38 x 46.3 cm.) adlı yağlıboya tablosu (1942) bundan tam beş yıl önce Sotheby’s müzayede evinde düzenlenen açık artırmada 15.8 milyon sterline (121 milyon TL) alıcı bulmuştu.
Onca diyar arasında mekik dokuduktan sonra Le Corbusier’nin bu noktayı seçmiş olmasında eşi Yvonne’un Monacolu kökeni belirleyiciydi herhalde. Kulübe’nin yapımını önceleyen yıllarda yazları kısalı-uzunlu konaklıyorlardı Akdeniz’in kuytu kıyısında. İstasyondan başlayan yola “Le Corbusier Yürüyüş Yolu” deniyor şimdi.
Le Corbusier, Vence Şapeli’ni ziyareti sonrası Matisse’e coşkulu, kıpkısa bir mektup göndermiş. Kulübe, insan ölçeğindedir, Tanrı’ya yer yoktur içeride, gene de şapel sayılabilir. Duvarlardan birine çokrenkli freskosunu döşemiş. Le Corbusier, Ayasofya hakkında Whittemore’la da yazışmıştı: Kulübe’de kullandığı, Partenon’da sınadığı temel ölçütü orada da yoklamaktı tasası; gençliğinde gerçekleştirdiği Doğu Seferi’nden çizgilerine büyüteçle bakıyoruz.
Matisse, savaş yıllarını Cimiez ve Vence’daki “Rüyâ” villasında çalışarak, ürkek, geçirdi: Gestapo, direniş hareketiyle temastaki eşini ve kızını tutuklamıştı. Abdülhamid’in torunu, öyküsünü daha önce #tarih’te yayımladığım Nezy ile o dönemde tanıştı; pek çok yapıtının peri-modeli olacak o çekici kadınla İstanbul hakkında konuşmamış olabilirler miydi?
Whittemore ısrarla Boğaz kıyısına çağırıyordu ressamı; o yolculuk gerçekleşemedi.
Paris’e giden çoktur ama başkente sadece 20 km mesafedeki Écouen Şatosu’na giden pek yoktur. Özellikle Rönesans dönemine ait birbirinden değerli sanat eserlerinin sergilendiği mekan, Osmanlı-Türk sanatının belki de zirvesi olan olağanüstü İznik çinilerine de evsahipliği yapıyor.
Ecouen Şatosu, Paris’in sadece 20 km kuzeyinde. 1539 – 1555 arasında inşa edilmiş. 1869’da tarihî anıt ilan edilen bu güzel yapı, 1975’den beri Rönesans sanatının örneklerini sergileyen Ulusal Rönesans Müzesi olarak hizmet veriyor. Paris’e giden Türk gezginler, Osmanlı – Türk sanatının güzel örneklerini görmek için Louvre Müzesi’nin İslâm Eserleri bölümünün yanısıra, pek bilinmeyen Ecouen Şatosu’nun barındırdığı muazzam İznik çini koleksiyonunu da mutlaka ziyaret etmeli. Çini sanatına dair yüzlerce eserin sergilendiği bu şatodaki salonda, gayet faydalı bilgiler de sunuluyor.
1865’te Rodos’tan Paris’e getirilen, sonrasında Cluny Müzesi tarafından alınan ve günümüzde Ecouen’deki müzede sergilenen İznik Çinileri Koleksiyonu, esasında fotoğrafçı Auguste Salzmann (1824-1872) tarafından toplanmış. 1860’larda çeşitli Osmanlı saraylarının dekorasyonuyla ilgilenen Charles Séchan’dan gelen ve toplamda 532 eserden oluşan koleksiyonun bazı parçaları oldukça iyi durumdayken, 20 kadarı bütün halinde korunmuş. 19. yüzyıla ait bu çinilere duyulan ilgi, eserlerin teknik ve dekoratif özelliklerinden ileri kaynaklanıyor (Alkali ve silis içeren harçlardan imal edilen seramikler beyaz kil ve toz kuvars bazlı bir karışımla astarlanır, böylelikle homojen, beyaz ve opak bir yüzey elde edilerek renk ve desen aşamasına geçilir; bu aşama tamamlandıktan sonra eserin tamamı kurşun bazlı renksiz ve saydam bir sırla kaplanır. Eserler parlaklıklarını bu sırdan alır).
Ulusal Rönesans Müzesi Yüzlerce sanat eserinin de sergilendiği Écouen Şatosu’ndaki çini örnekleri, fotoğrafçı Auguste Salzmann (1824-1872) tarafından toplanmış. Şato, daha ziyade Rönesans sanatı örneklerini barındırıyor ve ismi de buradan geliyor.
Bu çinilerden 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında “Rodos işi” veya “İran çinisi” olarak da bahsedilmiştir. Bunun nedeni eserlerin birden çok atölyede üretilmesidir. Çinilerin üretildiği en ünlü yer İznik (Nikea) olmakla birlikte 15. yüzyıldan 1950’li yıllara kadar Kütahya ve İstanbul da dahil olmak üzere farklı şehirlerde çini atölyeleri kurulmuştur.
İznik çinisi üretiminde kullanılan yöntemlerin gelişimi, Osmanlıların bu eserlere duyduğu büyük hayranlıkla Yuan (1279-1368) ve Erken Ming dönemine ait Çin porselenlerini bilmesidir; bu dönemlere ait işler henüz 15. yüzyılda Topkapı Sarayı’nda toplanmıştı. En eski İznik çinisi örnekleri 1480 civarına kadar gider. 1575 civarına ait “eski zaman motifleri” de denilen asma motifleri gibi süslemelere sahip kimi eserler mevcuttur. Alt kısmında çiçekler bulunan kırmızı, mavi veya yeşil renkli rozet motifleriyle spiral fon süslemesi üzerine geçme ve geometrik motifler 1590’lara, 3. Murat dönemine ait eserlerin özelliklerindendir.
İznik kırmızısı Çini sanatında 15. yüzyılın ortalarında kullanılmaya başlanan parlak kırmızı, 19. yüzyıl seramik ustalarını da büyülemişti.
Kanunî Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) çini ustaları kullandıkları renk paletini genişletti: 1520’li yıllarda mavi ve beyaz renkli çiniler turkuazla zenginleşmeye başladı; 1540’lı yıllarda ıhlamur yeşili ve (manganezden elde edilen) patlıcan moru eserlerde görüldü; 15. yüzyılın ortalarında parlak kırmızı ortaya çıktı (Gerçek bir başarı ve marifetin göstergesi olan bu renk 19. yüzyıl seramik ustalarını büyülemiştir). 1560’larda ortaya çıkan “dört çiçek” üslubu (gül, sümbül, karanfil ve lale) 17. yüzyılın sonlarına kadar etkisini sürdürdü. Lale, Avrupa’ya, özellikle de 17. yüzyılda ünlendiği Hollanda’ya, Osmanlılar üzerinden gelmişti. Bu çiçek, zaman zaman süslemelerin simetrik şekilde gerçekleştirilmesine yardımcı olan servi ağacı motifiyle veya tek olarak işlenmiştir.
Üzerinde insan motifleri bulunan tabaklar (kadın, erkek, süvari vb.) oldukça hoş ve bir o kadar ilgi çekici özelliklere sahiptir; kırmızı kaftanlı genç adam tabağı (1570 civarı) gibi bazı eserler İran sanatını yansıtır. “Rodos işi” veya “Lindos çinisi” denilen eserler ise, efsaneye göre 1309’dan adanın 1522’de Osmanlılar tarafından fethine kadar burada kalan Hospitalier Şövalyeleri döneminde, esir alınan İranlı ustalar tarafından üretilmiştir.
İnsan motifleriÜzerinde insan motifleri bulunan tabaklar (kadın, erkek, süvari vb.) İran geleneğinin etkisini taşıyor. Bu sanat anlayışı daha çok 12 Ada bölgesindeki Yunan ve Hıristiyan sanatında görülüyor.
İstanbul’un kara surları üzerinde bulunan 11 kapının en iyi korunmuş olanı Silivrikapı, çevresinde gelişen yerleşim alanları ve efsaneleriyle kentin ilginç noktalarından biri. 16. yüzyıldan beri kente girenleri karşılayan Hadım İbrahim Paşa Camii, en kutsal su kaynaklarından kabul edilen Balıklı Ayazması, bütün dilleri ve dinlerini yaşatmaya devam eden mezarlık alanları…
İstanbul’un sur kapıları, kentin gözlerine benzetilir. Yüzyıllar boyunca gündoğumuyla açılan, günbatımıyla kapanan bu kapılar dolayısıyla, gece bastırdığı andan itibaren sur içinde kalan dışarı çıkamaz; dışında kalan da içeri giremezdi. Kara surları üzerinde bulunan 11 kapıdan biri olan Silivrikapı da, dostlarını içeri buyur eden, düşmanlarına karşı kenti koruyan bu nöbetçilerden… 2. Teodosios devrinden (408-450) beri kullanılmaya devam ediyor. Bizans döneminde bu kapı, kentin en kutsal su kaynaklarından biri kabul edilen ve Meryem Ana’ya adanmış Zoodohos Piyi ayazmasına doğru açıldığı için “Hayat veren suların kaynağı” anlamına gelen ayazmanın ismiyle anılıyormuş. Osmanlı döneminde ise Silivri yolunun başlangıcı olarak görüldüğü için Silivrikapı ismini almış.
Silivrikapı, İstanbul’un tarihine ilişkin pek çok ayrıntıyı barındırıyor. Kapılar, her zaman kalabalık grupların girip çıktığı yerler olduğu için, Osmanlı devrinde hayırsahipleri yaptıracakları cami ve külliyeler için kapıların hemen arkasını tercih etmişler. Böylece insanların sürekli geçip gittiği noktalarda bol bol dua almayı hedeflemişler. Bu bakımdan kapıların çevresinde çok canlı yerleşim bölgeleri oluşmuş.
Silivrikapı’nın hemen arkasındaki Hadım İbrahim Paşa Camii’ni yaptıran İbrahim Paşa da 1550’lerden beri kapıdan içeri girenlerin dualarını almayı sürdürenlerden… Bir diller, dinler ve alfabeler müzesi gibi kentin yüzlerce yıllık kültürel tarihinin bir özetini sunan Silivrikapı Mezarlığı da kapının dışında kilometrelerce uzanıyor. Ayrıca yine surların dışında kalan Balıklı Manastırı ve Ayazması, genellikle Osmanlı mimari tarihine dahil edilmeyen İstanbullu Hıristiyanların özel bir hatırası olarak kentin birarada yaşama geleneğini canlı tutuyor.
1- Silivrikapı Sur Kapısı
Bir yanda diriler, diğer yanda ölüler
Kentin içindekileri dışarıdan gelecek saldırılara karşı korumayı amaçlayan surların savunması için, Bizans döneminden beri hem ölülerin hem dirilerin yardımına başvurulmuş (Osmanlı döneminde 19. yüzyıl başlarına kadar da kapının karakolunda Yeniçeri, daha sonra da zabitler beklemiş). 5. yüzyılda surlar ilk inşa edildiğinde, etrafına 20 metre genişliğinde, 10 metre derinliğinde bir hendek kazılmış. Hendeğin üzerine bir taş köprü yapılmış. Bizans devrinden Osmanlı devrine defalarca yenilenen bu köprüde bir de şaşırtmaca var. Karşıdan koşarak gelirseniz doğrudan içeri giremiyorsunuz. Bir L harfi çizmeniz gerekiyor içeri girmeniz için; bu da kent saldırı altındayken bir savunma avantajı oluşturuyor.
Zeytinburnu Belediyesi’nin İstanbul Rehberler Odası işbirliğiyle düzenlediği eğitim gezisi sırasında Silivrikapı Ermeni Mezarlığı Şapeli’nin önünde…
Bizans’tan beri devam eden bir başka savunma geleneği içinse “manevi bekçiler”e başvurulmuş. Silivrikapı’nın iki manevi koruyucusu var: Haydar Dede ve Elekli Baba. Maalesef kapının hemen dibinde yatan bu iki kişinin tarihsel kimliğini belirlemek oldukça güç. Elekli Baba için bazı kaynaklar onun Roman olduğunu ima ederek Kıpti taifesinden diyor; bazıları ise ni’me’l-ceyş (mutlu asker), yani 1453 kuşatmasında bulunan askerlerden olduğunu… Hatta burada bir sahabenin ya da Bağdat’tan gelmiş büyük bir evliyanın yattığı yönünde rivayetler de var. Rivayetler içinde en güçlüsü ise Elekli Baba’nın 17.-18. yüzyılda bu kapının yanında elek yapıp satan bir meczup olduğu. Hatta kerameti de eleğin demir tellerini kemirmesiymiş! Bu teller dışında çok az şey yer, sürekli oruç tutar, gelene geçene nasihatlerde bulunurmuş. İstanbullular her zaman meczuplarına çok önem vermişler. Vefatından sonra Elekli Baba’ya ahşap bir türbe yaptırmışlar. Adak adamaya gelen hanımlar türbeye yüzlerce elek bırakır, kandiller-mumlar yakarlarmış. Ne yazık ki bu kandillerden birinin aleviyle türbe tutuşmuş, yanıp kül olmuş. Sonrasında da sağlığında derme çatma bir kulübede yaşayan babanın böyle bir türbe istemediğine, burada daraldığına yorulmuş bu olay ve üstü bundan böyle hep açık kalmış.
Haydar Dede’nin hikayesi de Elekli Baba’dan aşağı kalmıyor. 1638’de İstanbul halkı heyecan içinde 4. Murat’ın Bağdat Seferi’nin sonucunu beklerken ortaya çıkmış Haydar Dede. Artık içine mi doğmuş, rüyasında mı görmüş bilinmez; surların üzerine çıkıp “Bağdat fethedildi, Bağdat fethedildi” diye bağırırken ayağı kayıp düşmüş. Mezarı da hemen oracığa, surların dibine yapılmış.
İki taş bir mezar Bir hayırseverin 1990’larda ilgilenmesine kadar Elekli Dede’nin bir mezar taşı yokmuş. Latin harfleriyle “Elekli Dede” yazan taş bu yıllarda dikilmiş. 2000’lerde ise bu sefer Arap harfleriyle yeni bir mezar taşı hazırlanmış. Böylece iki mezar taşı olmuş Elekli Dede’nin…
MUTLAKA GÖRÜN!
Kapıda asılı gürz replikası
Bizans döneminden Osmanlılara kadar İstanbullular, kentin girişinde sporcularının başarılarını sergilemekten hoşlanmışlar. Silivrikapı’da da altında kitabesiyle birlikte bir gürz asılı. Rizeli (kitabe tam okunmuyor; bir ihtimal Vizeli de olabilir) bir pehlivana ait bu gürzün yerinde bugün bir replikası asılı. Daha eski tarihlerde Edirnekapı’da da bir benzeri olan gürzlerin bugün yerinde görülebilecek tek örneği Silivrikapı’da.
2- Hadım İbrahim Paşa Camii
Mimar Sinan’ın küçük şaheserlerinden…
Silivrikapı’nın yakın zamana kadar kullanılan karakolunun hemen karşısındaki Hadım İbrahim Paşa Camii, Mimar Sinan tarafından yapılmış camiler içinde özel nitelikleriyle diğerlerinden ayrılır. Osmanlı mimari adabında, sultan yapıları, hanedana mensup hanım sultanların yapıları ve sadrazam yapıları birbirinden farklıydı. Kanunî Sultan Süleyman’ın vezirlerinden olan ve hadım ağalar içerisinde ahlakı ve saygınlığıyla öne çıkan Hadım İbrahim Paşa’nın 1551’de yaptırdığı bu cami de 12 metre çapındaki kubbesiyle mütevazı bir yapı. Mimar Sinan burada kareden sekiz ayaklı sisteme doğru geçişin bir denemesini yapmış gibi görünüyor. Paşa’nın camii, muntazam taş işçiliği, İznik’in erken dönemlerinden olduğu anlaşılan nadir çini bezemeleri ve kalem işleriyle de İstanbul’un görülmeye değer camileri içinde. Ayrıca cümle kapısının üzerinde, aynı zamanda şekerci olan, dönemin en ünlülerinden Kandî mahlaslı bir şairin kaleminden çıkan çok güzel bir de kitabesi var.
Hadım İbrahim Paşa Camii, 12 metre çapındaki kubbesiyle Mimar Sinan’ın mütevazı boyutlu yapılarından.
Osmanlı döneminde oldukça güçlü ve zengin olan hadım ağalar, varisleri olmadığından servetlerini vakfetmeye çok daha istekli olmuş; bu sayede İstanbul’un dörtbir yanında bıraktıkları eserlerle Osmanlı mimarisini şekillendirmişlerdi. Bugünün modern anlayışıyla geçmişi yeniden kurgulamaya teşne zihinlerimiz, bazı kaynaklarda Hadım İbrahim Paşa’nın aslında Hâdim (hizmet eden anlamında) İbrahim Paşa olduğunu yazsa da, gerçekte İbrahim Paşa hadım ağalar geleneğinin bir temsilcisiydi. Hadım etme Osmanlı coğrafyasında kesin olarak yasaklanmıştı. Sudan, Bosna gibi yerlerde hadım edilen ve genellikle köle olarak saraya verilen bu çocuklar, en yüksek güvenlik önlemleriyle muhafaza edilen haremlerde görevlendiriliyor; bazense devlet işlerinde yer alıyorlardı. Akağalar Kapısı’nda görevli bu Bosnalı ağa da birçok sefere katılmış, sonrasında vezirliğe kadar yükselmişti.
Kare planlı camide, kubbeyi taşımak üzere sekiz ayak tasarlanmış; bu ayaklar kemerlerle birbirine bağlanmış.
MUTLAKA GÖRÜN!
Lale Devri’nin zirvesi Osmanlı mezartaşları
Hadım İbrahim Paşa, burayı çeşme, türbe, mektep, hamam ve camiden oluşan küçük bir külliye olarak tasarlamış, fakat mektep ve hamam bugüne ulaşmamış. Paşa’nın 16. yüzyıldan kalma sade mezartaşının bulunduğu türbesi ve 18. yüzyılda oluşan küçük hazire ise yerinde. Bu haziredeki mezartaşları, bugün İstanbul’da görülebilecek en güzel örneklerden. Üzerlerindeki armut ve meyve tası desenleriyle Osmanlı sanatının Kuzey Hindistan’daki Babürlü sanatıyla ilişkisini bugüne taşıyan bu mezartaşları, Lale Devri’nin zirvesi kabul ediliyor.
Hadım İbrahim Paşa Camii’nin haziresinde, mezarda biten otun bile altında yatana faydası olacağına inanıldığı için kabirlerin ortası bitkiler için boş bırakılmış.
3- Silivrikapı Mezarlığı
Bizans selvileri, diller ve dinler müzesi…
İstanbul’un en büyük mezarlık bölgelerinden biri, Silivrikapı surlarının dışındaki alanda uzanıyor. Bizans döneminde mezarlıkları şehir dışına yapma geleneği, Osmanlı döneminde de devam ettirilmişti. Bugünkü büyük Müslüman mezarlığının altında da Bizans nekropolü bulunuyordu. Yani İstanbul’da birbirlerini takip eden bu iki büyük uygarlık, toprağın altında da birbirleriyle yanyana yatmaya devam ediyor. Sur içinde yaşayan İstanbulluların defnedildiği Edirnekapı, Merkezefendi, Silivrikapı gibi alanlar, aslında Eyüp’ten başlayıp Yedikule’ye kadar uzanan dev bir mezarlıktı; sonradan yollarla parçalanıp ayrı bölgeler olarak anılmaya başlandılar. Üstelik Bizans dönemindeki mezarlık alanlarının yalnız yerini değil, geleneklerini de sürdürdük. Surları inşa ettiren İmparator Teodosios, mezarlıklara selvi dikilmesiyle ilgili bir emirname yayımlamıştı. Öyle bir emirname ki, Antik Çağ’a dayanan bu geleneği bugün bile yalnızca Silivrikapı’da değil bütün Anadolu’da mezarlık alanlarına selviler dikerek sürdürüyoruz.
Silivrikapı’da cumhuriyetin ilk yıllarında tarihî bir mezarlığın içinde asrı bir mezarlık oluşturulmaya çalışıldı.
Silivrikapı Mezarlığı, bir inançlar, diller ve alfabeler müzesi gibi… Mezartaşlarına üstünkörü bir göz gezdirirken bile İstanbul’un çokkültürlülüğü sizi çarpıyor. Arap harfleriyle Türkçe, Kürtçe, Farsça; Latin harfleriyle Türkçe ve doğrudan Arapça mezartaşları ilk anda görecekleriniz. Arada Ermenice yazılmış mezartaşları, Ermeni harfleriyle Türkçe ya da Rum alfabesiyle Türkçe (Karamanlıca) kitabeler de bulunuyor. Müslüman mezarlığının yakınlarındaki Rum ve Ermeni mezarlıklarında, alfabe ve dinle birlikte biçimler de değişiyor. Modern dünyanın Paris, Londra gibi kentlerinde çeşitliliğin öne çıktığı mezarlıklar pek de alışık olmadığımız bir durum değil; fakat Silivrikapı’nın 16. yüzyılda da böyle göründüğünü düşününce ne kadar özel bir alanla karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında asri mezarlık projesiyle, çağa uygun mezarlık alanlarına sahip olmak için Edirne, Gelibolu gibi çok büyük Osmanlı mezarlıkları kaldırıldı. Yerlerine her köşesine rahatlıkla ulaşılabilen, düzgün yollarla ayrılmış, yalnızca Müslümanların kullanabildiği yüksektaş şahideler yerine etrafı duvarlarla çevrili yatay mezartaşlarının kullanıldığı mezarlıklar yapılmasına karar verildi. Bu proje kapsamında mezartaşlarının yazılarında da bir tarz değişikliğine gidildi. Osmanlı mezarlıklarında kabartma olarak kullanılan yazılar, daha ucuza mal olduğu için Eski Yunan mezarlıklarındaki gibi yüzeye oyulup içinin boyanmasıyla yazılmaya başlandı.
3- Balıklı Ayazması
Kırmızı balık hikayesi ve ‘Osmanlı kilisesi’
İstanbul’un sınırlarını surlar belirliyordu ama, Bizans dönemi boyunca surların dışında kalan bölgede de tesisler kurulmuştu. 5. yüzyıldan itibaren kente hücum edenler içeri giremedikleri zaman dışarıda ne varsa tahrip ediyorlardı. Ayakta kalanların en meşhurlarından biri de o zamanki adıyla Meryem Ana Manastırı; 16. yüzyıldan sonra bilinen adıyla Balıklı Manastırı ve Ayazması’ydı.
7. yüzyıldan itibaren İstanbul’da hızla yükselen Meryem kültü, şehrin kutsal su kaynaklarıyla ön plana çıktı. Merkezefendi ve Silivrikapı mezarlıkları arasından uzanan Kozlu-Ayazma yolu üzerindeki Balıklı Manastırı’nın içinde yer alan ve Meryem Ana’ya adanan bu su kaynağı da İstanbul’un en tanınmış ayazmalarından biri.
“Yaşam bağışlayan kaynak” anlamına gelen eski ismi “Zoodohos Piyi”nin ardında kilisenin hamisi kabul edilen 1. Leon’a atfedilen bir hikaye var. Rivayete göre, gençliğinde çok yoksul ve işsiz olan Leon, sıcak bir yaz günü bu bölgede kör bir ihtiyara rastlar. Yaşlı adam ondan kendisini gölgelik bir yere götürüp su içirmesini istediğinde, gökten gelen ilahi bir ses yakınlarda bir pınarın aktığını müjdeler. Bu suyla yüzünü yıkayan körün gözleri, Leon’un ise kısmeti açılır. Leon 457-474 yılları arasında imparatorluk tacını taşır. Minnetini göstermek için de bu manastırı inşa ettirir. Özellikle sıradan askerlerin tahta çıkabilmesinin ardından, halkın itaatini sağlamak için iktidarın kaynağını Tanrısal bir kaynağa yönelten böyle hikayelere sıklıkla rastlandığını unutmamak gerek tabii. 6. yüzyılda İmparator 1. Justinianos da buraya küçük şapeli ekletmiş.
Balıklı Ayazma isminin ardında da başka bir eğlenceli hikaye var. 1453’te suyun yanında balık kızartan bir adama kentin düştüğü haberini verirler. Adam “Şu balıkların canlanıp suya atlayacağına inanırım, ama bu söylediğinize inanmam” der. Bu söz üzerine nar gibi kızarmış balıklar canlanıp suya atlarlar. İşte bu mucizevi balıkların (belki torunlarının) halen ayazmanın içinde yüzdüğü, onları görenin dileğinin kabul olacağı söylenir. Şimdi ayazmadaki Japon balıkları da tavada kızarmış ataları gibi kırmızı!
Tarih boyunca mucizelerle anılan ayazma, halen adağı olanların uğrak yerlerinden. Ayazmanın içinde yüzen kırmızı balığı görmek, adağınızın gerçekleşeceğinin işareti sayılıyor.
Bugün ayazmanın üzerinde yükselen manastır, 1833’te 2. Mahmut zamanında kapsamlı bir yenilemeden geçmiş. Bu açıdan, Tanzimat öncesi bir “Osmanlı kilisesi”; Osmanlı ampir üslubunun esintilerini taşıyan bir yapıdır. Ancak Osmanlı mimarisi kitapları, Osmanlı ampir üslubundan bahsederken bu yapıdan sözetmez. O dönem İstanbul nüfusunun üçte birinin gayrimüslim olduğu düşünülürse, Osmanlı sanatını yalnızca İslâm sanatı ve mimarisi üzerinden anlatırken bu uygarlığın üçte birini dışarıda bıraktığımızı unutmamak gerek.
MUTLAKA GÖRÜN!
Bir arada yaşama kültürü
Manastır ziyaret edilirken, avlusuna gömülmüş patriklerin ve İstanbul seçkinlerinin mezarları da mutlaka ziyaret edilmeli. Neo-Bizans üslubunda yapılmış bu hâtıra mezarların üzerinde heykelleri bulunan bazı kişiler, İstanbul Rumlarının kimliğini belirleyen çeşitli unsurları yansıtması açısından mühim. Köklerini aynı anda hem Helen, hem Bizans hem de Osmanlı uygarlıklarına dayandıran bu beyefendiler, başlarında fesleri, boyunlarında kravatları, mezarlarında Antik Yunan ve Bizans dünyasının mimari öğeleriyle, bugün çatıştığını düşündüğümüz kimliklerin Osmanlı dünyasında pekala birarada varolabildiğini gösteriyor.
Silivrikapı Hipojesi
Erken dönem Bizans mezarlığının makus talihi
Büyük Silivrikapı olarak anılan ana surun önünde, kentin korumasını güçlendirmek için bir de Küçük Silivrikapı olarak adlandırılan ön sur var. 1988’deki restorasyon sırasında bu iki surun arasında Yenikapı kazılarına kadar İstanbul’un en önemli arkeolojik keşiflerinden sayılan bir mezar odası tespit edilmişti. İçinde 1 mermer lahit ve 5 kadar kabartmalı levha bulunan, duvarları freskolarla süslü Silivri Hipojesi’nin (mezar odası) 5. yüzyılda hazırlandığı, Erken Bizans Dönemi’nde 100 yıl boyunca bir aile tarafından kullanıldığı düşünülüyor. Kabartmaları, Erken Bizans döneminin en ilginç grubunu oluşturuyor. İstanbul’a özgü bir taş işçiliğinin ve heykel üslubunun olduğunu göstermesi açısından da çok heyecan verici bir alan burası.
Silivrikapı Hipojesi’ndeki paha biçilmez parçaların orijinalleri, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.
1990’da tarihî eser kaçakçıları, Hipoje’yi patlatıp içeri girdikten sonra buradaki çok özel kabartmaları kırarak yurtdışına kaçırmaya kalkışmışlar. Neyse ki şüpheli tavırları onları ele vermiş de yakalanmışlar. Epeyce bir tartışmadan sonra parçalar İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne alınmış. Replikaları ise Silivrikapı’ya yerleştirilmiş. Ne yazık ki bu replikalar bile çalınmaya kalkışılmış! Hipoje bir türlü ziyarete açılamamış. Bir dönem son derece misafirperver evsizlerin, bir dönem de burada kendi kendine inşaat başlatan birinin işgaline uğramış. Silivrikapı’yı bir çekim merkezi haline getirebilecek bu alan için şimdilerde Belediye’nin bir proje hazırlaması bekleniyor.
Tarihî veriler acilen koruma altına alınmalı!
Osmanlı mezartaşlarında kişinin ismi, ailenin ismi, ailede önemli biri varsa onun ismi, memleketi, ölüm tarihi, ölüm nedeni yazılı olabiliyor. Çok kritik veriler sağlayan bu taşlar, ne yazık ki iyi korunamıyor. Üstelik Avrupalı ve Türkiyeli zenginler arasında bu mezartaşlarına bir musluk takıp çeşme olarak kullanma modası da yayılmaya devam ediyor. Kaybettiğimiz her mezartaşı, Osmanlı uygarlığına ilişkin bir verinin yokolması demek. Karacaahmet Mezarlığı’nda yapılan bir envanter çalışmasında, 16 bin mezartaşına ulaşıldı. Silivrikapı’da da bir bu kadar mezartaşı olduğu düşünülüyor. Çok geç olmadan önce verileri, sonra taşların kendisini koruma altına almamız ve kaydetmemiz şart.
Fransız ressam Henri Matisse (1869-1954), hayatının son 38 yılını Nice kentinde geçirmişti. Ünlü sanatçının izinde, yaşadığı mekanlarda, yaptığı resimlerin anlamında bir yolculuk: “Karşıdan gökyüzü, yandan Akdeniz, kesintisiz renk kavgaları, mevsimden mevsime oynak, delişmen bir dil..”
Le Corbusier’nin çocuk yaşta okuduğu çizgiroman Zigzaglı Yolculuklar’dan, bir dönem hakkında doktora tezi yapmaya niyetlenecek ölçüde etkilenmiş olmasının, onun seyahat kuramını birincil elden yoğurduğu ileri sürülmüştür. Doğa’daki örnek hareket biçiminin iki karşılığından birini, sık değindiği akarsu düzeninde bulmuştur: Bizim sözcüklerimizde menderes, “S” harfiyle özdeşleştirilir; Le Corbusier ise “zigzag”dan (sözlükler “zikzak”ı öneriyor) hareketle Z harfini sert kıvrımlı biçimiyle S harfinin dolantılı biçimini buluşturan bir güzergah oluşturma yöntemini yüceltmiş, ikinci model için buna karşılık “eşeğin yol tutturuşu” üzerine durmuştur. Sırtında yükü, tırmanması gerektiğinde, “doğru yol”a çağrıyı dinlemez eşek; yokuş yukarı çıkışı yumuşatmak için dairemsiler çizerek ilerler (bir sözlükte menderesle eşanlamlı olarak “eşeğimli kıvrım” deyişine rastladım); Le Corbusier’ye göre ülküsel yolalma biçimi.
2019’ın Mayıs ayında, Nice’deki Le Beau-Rivage otelinde beş geceliğine oda ayırttığımda, orayı seçme gerekçem konumuydu, ötesinden haberim yoktu: 24, Rue Saint François de Paule’e vardığımızda, ertesi gün fotoğrafını çektim; kapının iki yanındaki iki mermer levhadan birinde Çehov’un 1891’de şehre ilk gelişinde bu “ev”de kaldığı yazılıydı. İkincisini görünce şaşıracaktım asıl: Matisse’in Nice’teki hayatına burada başladığını bilmiyordum (otel, mermer levhaya 1916 yazdırmış; oysa Matisse 1918’de odasına yerleştiğini söylüyor bir söyleşisinde ve yanılıyor! 1918 ikinci gelişi. O vakit, bugün yıkılmış olan başka bir otelde kalıyor).
Henri Matisse burada kaldı Nice’teki Le Beau-Rivage oteli, Henri Matisse’in kente ilk geldiği 1916’da ünlü ressama evsahipliği yapmış. Otel bu özel konaklamayı duvarına çaktığı mermer levhayla ölümsüzleştirmiş.
Ertesi gün, otelin yanındaki 22 numaralı binada Nietzsche’nin 1880’de bir oda tuttuğunu anlıyorum. Buraya levha koymamış yetkililer. Hangi katta ve köşedeydi odası bilinmiyor. Farklı cephelerden kolaçan ediyorum bir dolu pencereyi, bir tanesini seçip ona yakıştırıyorum.
Matisse o yıl Nice’e geldiğinde hava kötüymüş. Gerisin geri dönmeye hazırlanırken mistral bütün bulutları kovmuş: Mavi ortaya çıkınca kalmaya karar vermiş. 38 yıl sonra burada ölecek, gömülecek -araya neleri sığdırarak!
Nice, öyleyse, mavi mi? Sanat tarihçilerinin, estetik kuramcılarının ‘tabloların isimlendirilmesi’ konusunda enikonu mürekkep akıtmış olduklarını tahmin ediyorum. Bundan kaçınmış sanatçılar azraktır, özellikle modernler isim üzerinden de anlam/imlem katsayısını yükseltmeyi yeğlemişlerdir.
Mavinin egemenliği Matisse’in 1922 tarihli, “Sırtı Açık Pencereye Dönük Oturan Kadın” tablosunun fonunda Nice’in palmiyelerle süslü sahil şeridi görülüyor.
Nicolas Stael “Nice” adlı tablosunda (1954) -bir Washington müzesinden Obama’nın talebi üzerine Beyaz Saray’a taşındığı haberi basın organlarında geniş yer tutan yapıtta- bir tek mavi rengi kullanmamış; oysa son durağı güneye indikten sonra sık sık öne çıktığını gözlemliyoruz paletinde. Beni bu tablodaki siyah kare ve oradan tablonun dışına yürüyen üç kalın yeşil çizgi oyalıyor. Antibes’deki son adresin son noktası çatı katından boşluğa kendini salıverecek uzundan uzun boylu kırılgan adam sanki bu kara karede bir işaret bırakmışcasına, asıl sırtdönme böyle olur diyor içsesim, çıkıp boşlukta oraya yürüyorum.
Yıllar geçmiş… Söz oyunu olsun, “Dalga Geçmek”te Hokusai’dan, Courbet’den, Nolde’den, Hiller’dan sıkı yapıtlara uğramış (Strindberg’le o sıralarda karşılaşmamış), Stael ile Matisse’i anmışım; oysa yeni karşıma çıktı Matisse’in mavi “Dalga”sı -yaşıtım bir yapıt, besbelli “Havuz”un (1952, bis) ayrı yumurta ikizi, kağıdın suya dönüşmesi tansık. Bırakın yüzmeyi, ayakta durmakta zorlanan usta kesip biçiyor kâğıtları; yapıştırırken hareket duygusunu yüklüyor; o da bir şey mi, iki tablonun da, karşılarında dikkatle durulduğunda, içinden sesler geliyor.
Hotel Regina’daki stüdyosunda çekilmiş siyah-beyaz bir fotoğrafta, duvara nakşedilmiş “Havuz”u görüyoruz: Côte d’Azur’e bir inişinde, yanılmıyorsam birkaç gün kaldığı bir otelde tetiklenmiş figür ‘kompleks’i, besbelli onca “Dans” çalışmasının (Cimiez’deki müzenin bir odası ayrılmış eskizlere ve çeşitlemelere -düpedüz büyüleniyorum, neredeyse titreme başgösterecek gövdemde).
Nice’de de (öncesinde olduğu gibi) bir dolu pencere odaklı resim yapmış Matisse; 1918 tarihli “Beau-Rivage Otelindeki Penceremden” ilki olmayabilir. Işık kaynağının cezbe doğurmasında şaşırtıcı yan yok; buna karşılık, geldiği yöne ve kurduğu açı denklemlerine bağlı olarak farklı sorunlar dayattığı unutulmamalı her pencerenin. Le Corbusier’nin 1926 Notları kavurucu önem taşıyor bu bağlamda; mimariyi doğrudan ışığa bağlıyor (Akdeniz’in “neşe”sine değiniyor). Asıl odaklandığı konu: Pencerenin ne yaptığı. “Pencereler eve güneşi taşır” önkayıtından hareketle pencerenin duvar(lar)la ilişkisini tarttığı satırları Matisse çıkıp yorumlasın isterdim… Diyecek olduğumda duraksıyorum: Onca, pek çok sayıda, ‘pencereli resim’den öte yorum mu aranır? Caïs de Pierlas’taki stüdyosunun pencerelerinden tam 17 yıl bakacak dışarıya: Karşıdan gökyüzü, yandan Akdeniz, kesintisiz renk kavgaları, mevsimden mevsime oynak, delişmen bir dil -ayrı, Latince kökenli özerk bir dil Nissand (ya da Nigard), Provençal’in kalın kolu, “evet”in karşılığı “ai”(ahi)imiş; bize göre eşekçe değil mi?!
Cimiez’e çıkınca değişiyor ışık. Denizin uzaklaştığı (ama genişleyerek açıldığı), gökyüzünün insanın üstüne kapaklandığı noktada Regina’ya yerleşiyor Matisse; son yıllarında, son büyük kalkışımlarında, sözgelimi Vence Şapeli’ni tasarlayıp gerçekleştirdiğinde kafese doluşturduğu kuşları eşlik edecek. Mavinin herşeyi kaplamaya kalkıştığında, bu dönemde ona boyun eğmediğini gözlemliyoruz ustanın: Sınırsız bir renk infilakı, özellikle kesip yapıştırmalarda fırdönen o tayf, sözgelimi Arılar’da (1948) özel ve özgün bir alkım çalışması… Vence Şapeli’ne yönelirken, birden siyah-beyaz alaşımıyla kromatik bir karşı salvo yaratıyor.
Ressamın Mavi serisinden “Mavi Çıplak II” yine Nice’te 1952’de tamamlandı.
O yol nereye çıkar? Bunu, hayır, bir tek Staël’in seçtiği son yolu ima ederek soruyor değilim: Herkesin hayatında önüne yollar çıkar, seçilenlerin ve esgeçilenlerin ortalamasında biçim alır yazımız. Uzès dizisinin 9 parçasında çeşitlenir yol çizgileri, görkemli leke dağılımları. Gidecek yeri kalmayanda ise “basso continuo” zonklar yol imgesi. Hareket yeteneği sınırlanmış Matisse’in “Havuz”u yatay, iki ucu açık bırakılmış yol değilse nedir ?
Cimiez’deki resim evliyası, Vence Şapeli için çalışmaya koyulduğunda, süreç onu iyiden iyiye ölüm-dirim köprüsünden son yolculuğa yaklaştırırken, bir noktada çifte salyangoza taşıyacaktı: Ustanın bilge haliyle çocuk hali, orada, karşıkarşıya.
Nazmi Ziya’nın 1937 tarihli üçüzlü resmi Eski ve Yeni İstanbul’dan 82 sene sonra, İstanbul çoktan yeni olmaktan çıkmış bir durumda. Kapıya dayanan olası Richter 7.6 sonrası yaşanacak dönüşümün hayaline erişmek sanırım bilimkurgunun alanına giriyor. Beton meydan zaten bir mezar-şehir emâresi değil mi? Zaten AKM dahil, civardaki yapılar mezarlık alanlarının üzerine dikilmemiş miydi?
Eski bir yazısında, Vasıf Kortun, Nazmi Ziya’nın üçüzlü resmi Eski ve Yeni İstanbul’un bir tek orta panosunun kaldığını, iki yan panonun kaybolduğunu ileri sürüyor. Kaybolmadıklarını, dağıldıklarını biliyoruz bugün: Orta pano müzede, yan panolar adı sanı belli iki koleksiyoncuda. Bir gün, bir sergide, geçici süreliğine de olsa buluşturulmaları sağlanmalı. Bunu, Kortun gerçekleştirebilir -sorumluluğunu üstlendiği Resim Heykel Müzesi’nde.
Bu üç tablonun bir “üçüzlü” olduğunu nereden çıkarıyoruz? 1930’lu yıllardan bir gazete kesiği, altta “Ressam Nezmi (sic!) Ziyanın üç parçadan mürekkep bir eseri” yazısıyla, doğal olarak siyah-beyaz röprodüksiyonunu sunuyor.
“Taksim Meydanı yaşamdan anlık bir kesitin aynası değil, ideolojik bir eşdizime göre kurulmuş bir geniş zaman resmidir” diyor Kortun ve ekliyor: “Eski ve Yeni İstanbul, merkezin yörüngesinde kalan laik bir İstanbul aydın tipinin ve hatta Kemalist alafranganın kendi resmine yansıması olarak görülebilir”. Yazı 1985 tarihini taşıyor; kanlı 1 Mayıs’tan sekiz, 1980 darbesinden beş yıl sonra Taksim Meydanı’nın yaşamöyküsü 1937 tarihli üçüzlüye göre köklü değişim geçirmişti. Aynı perspektiften, 1985’ten yirmi yıl sonrasına, Gülsüm Karamustafa’nın “Bir Meydanın Belleği” üstünden uzanılmalı ayrıca: Taksim’in 2005-2020 arası uğradığı bütün tacizler eklemlenerek yaşamöyküsüne.
Cumhuriyet’in meydanı 1930’lu yıllarda, yıkılıp Gezi Parkı yapılmadan önce stadyum olarak kullanılan Taksim Topçu Kışlası ve Taksim Meydanı. Ortada Cumhuriyet Anıtı.
“Yeni İstanbul”, 80 yıl sonra çoktan yeni olmaktan çıkmış durumda. Kapıya dayanan olası Richter 7.6 sonrası yaşanacak dönüşümün hayaline erişmek sanırım bilimkurgunun alanına giriyor. Başka bir soru kurcalıyor zihnimi, Nazmi Ziya’nın üçüzlü tablosu önünde: Eski İstanbul, Taksim hattı hesaba katıldığında, resmin neresinde(ydi)?
Çelik Gülersoy, Taksim: Bir Meydanın Hikâyesi kitabının arka hikayesini Cumhuriyet Dergi’de yazdığında “Taksim, Cumhuriyet İstanbul’unun simgesiydi. Taksim bizdik, bizim kuşağımızdı” demişti. Cumhuriyeti önceleyen dönemin, bir sonraki dönemi hazırlayacak simgesi 3. Selim’in yaptırttığı Topçu Kışlası’ydı (1806). Geriye gittiğimizde, panoramalarda “Le Champs des Morts” diye vaftiz edilen kesitin kıyıdan yukarıya, Ayaspaşa-Gümüşsuyu hattından Harbiye’ye uzanan geniş arazi dilimini Müslüman, Hıristiyan, Yahudi mezarlıklarının kapladığını görüyoruz.
Necdet İşli’nin İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı Ayas Paşa Mezarlığı yazısı derli toplu biçimde çerçeveyi çiziyor. Gravürlerden tanıdığımız mezarlıklar 20. yüzyıl başında virane halini almıştır. Arazi spekülasyonlarının erken bir örneği olarak inşa edilir ilk apartmanlar, onları Alman sefareti öncelemiştir.
Necdet İşli mezartaşlarının önemlice bir bölümünün apartmanların temelinde, bir bölüğününse askerî hastanenin çevre duvarında kullanıldıklarını belirtir; AKM’nin de mezarlık üstüne inşa edildiğini anımsatır: “Yakın yıllara kadar küçük bir kısmı duran Ayas Paşa mezarlığı hiçbir izi kalmayacak şekilde tamamıyla ortadan kaldırılmıştır”.
Taksim, sonuçta bir poltergeist meydanı. Kovulan ölüleri ikidebir dönüp yeni canlar topluyorlar.
Bir zamanlar Taksim Meydanı Nazmi Ziya’nın “Eski ve Yeni İstanbul” adlı üç parçalı resminin ortasında sanatçının ölümünden sonra “Taksim Meydanı” ismi verilen tablo bulunuyor. Diğer iki parça koleksiyonerlerde…
Meydan, bir önceki ideolojiden kalan simgelerinin bir sonraki ideolojinin karşısına dikmeye koyulduklarıyla ezildiği bir topografya. Daha da önceki simgeyi, Topçu Kışlası’nın replikasını manzaraya eklemlenme fikri sabitinden vazgeçildi mi? Bilemiyoruz. Neden dahadan dahaya dönülüp yeni bir mezarlık kurulmasın Taksim’de?
Beton meydan zaten bir mezar-şehir emâresi değil mi?
Nazmi Ziya’nın üçüzlü resmi beni yeniden hikayesinin arka cephesinde dolaşmaya yöneltti. Eşi Marcelle de aynı Harika Lifij; resim yapıyormuş. Cormon atölyesinde tanışıp evlenmişler, iki kızları olmuş. 1927’de ayrılmışlar. Kemal Erhan tuhaf bir hikâye aktarıyor Paris’e görevli olarak ikinci gidişinde: “Eşi yerine Kıbrıslı bir kadınla gitmesi nedeniyle eşinden ayrılmıştır”. Marcelle Chevalier, işin ilginç yanı, İstanbul’da kalıp bir başka Türk ile ikinci evliliğini yapmış. Yüzünü, Nazmi Ziya’nın bir portresinden tanıyoruz. Arif Kaptan, ressama yalnızlığın çok ağır geldiğini yazdığına göre, ayrılığa hazır sayılmazmış -tuhaf olan da bu: Paris’e başka bir kadınla giderken bu sonucu hesaba katmamış mıydı?
Bedri Rahmi, genç yaşında ustası için küçük (ama dolgun) bir kitap yazmış. Nazmi Ziya’nın sergisinin açılış gününe yetiştirmiş kitabı. Tuhaftan tuhaf rastlantı: Aynı gün ölmüş ressam!
Bedri Rahmi’nin Nazmi Ziya kitapçığı, kitaptaki metin ‘Bütün Eserleri’ kapsamında yeniden yayımlandı mı?
İstanbul Modern’in başlangıç döneminde müzenin yayınlarının ve kütüphanesinin sorumluluğunu üstlenmiştim; projelerim arasında ressamlarımızın yeniden basılmamış kitaplarının ve dergi yazılarının dizileştirilmesi de vardı: Mahmut Cûda’dan Nurullah Berk’e, Adnan Çoker’inkilerden Özer Kabaş’ın tezine küçük bir kitaplık. Olmadı.
Nazmi Ziya ile bağlantılı anekdotların benim gözümde en anlamlısı, bir ayakkabıcı dükkanında iki çırpıda kundura yapmış olmasıdır. Bir ara kafamı Zeki Kocamemi’nin marangozluk çalışmalarına takmıştım. Toplayabilseydim onları, bir sergi düzenleyecektim. Olmadı.
Budapeşte’den Zigetvar’a giderken Peç’e uğrayanları, tarihî yapısı ve orijinal minaresiyle Yakovalı Hasan Paşa Camii bekliyor. 2009-2010’da restorasyon gören cami hem müze olarak ziyaret edilebiliyor hem ibadet için kullanılabiliyor.
Macaristan’ın güneybatısında yer alan Peç şehri 2010’da Essen ve İstanbul’la birlikte “Avrupa Kültür Başkenti” unvanını taşıyan üç kentten biriydi. Osmanlı idaresinde geçirdiği yaklaşık 150 yıllık dönemde ordu garnizonu barındıran stratejik noktalardan biri olan Peç şehri, Roma mirası, kilise ve müzeleri, şarap ve seramik kültürüyle öne çıkıyor. Kentin Osmanlı yapı mirası, Macaristan’ın kullanılabilir camilerinden Yakovalı Hasan Paşa Camii’ni de barındırıyor.
16. yüzyılda yapılan Yakovalı Hasan Paşa Camii’nin banisinin, 1630’lu yıllarda Kanije paşası olan İbrahim Paşazade Hacı Hasan Paşa olduğu son yıllardaki çalışmalarla ortaya konmuş. Paşa, anne tara- fından da Sokollu ailesinden geliyor. Evliya Çelebi, caminin eski Türk şehri surlarının dışında olduğundan bahsetmiş. Hemen yanında ise bugün artık varolmayan bir tekke ile mezartaşlarından kimisi günümüze ulaşmış bir Türk mezarlığı bulunmaktaymış.
Sekizgen kasnaklı bir kubbenin örttüğü kare yapının içi kalemişleriyle süslüymüş. Günümüze süslemelerin pek azı kalmış olsa da caminin orijinal minaresi hâlâ yerinde. 1960’lara kadar farklı işlevlerle kullanılan cami, Macar Tarihî Anıtlar Kurulu’nun koruması altına alınınca 1968’de restore edilmiş. Avrupa Kültür Başkenti olma hazırlıkları sırasında 2009-2010’da yine restorasyon gören cami hem müze olarak ziyaret edilebiliyor hem ibadet için kullanılabiliyor.
Süslemeler gitmiş ama...
Yakovalı Hasan Paşa Camii’nin içindeki kalem işlerinin pek azı bugüne kalmış, ama orijinal minaresi hâlâ duruyor.
Yakovalı Hasan Paşa Camii yanında günümüzde kilise olarak kullanılan Gazi Kasım Paşa Camii ile İdris Baba türbe ve çeşmesi de var. Osmanlı izlerini yaşatan Macaristan’ın Peç şehri, Budapeşte’den Zigetvar’a giderken kaçırılmayacak bir durak.
Prag doğumlu Alman şair ve yazar Rilke, Rodin’in asistanı olarak çalıştığı dönemde kendisinden bir masa rica etmiş, ünlü heykeltraş da bu isteğini ikiletmemişti. Rilke’nin Rodin’e Mektuplar’ındaki kısa bir mektup, bütünüyle tek bir resme ayrılmış: El Greco’nun “Toledo’nun Görünümü” adlı meşhur tablosuna. Biz de bir kere daha bakalım.
Rainer Maria Rilke’nin (1875-1926) dilimize bir-ikisi çevrilen Rodin’e Mektuplar’ını okurken rastladığım bir ayrıntı, gerekliliği şüpheli bir detektiflik işine soyunmama yolaçtı. Orada bitseydi hiç değilse. Başlayınca duramayanlar için kaybolmak kolayın kolayı; saatlar sürecek bir sekansa dalmış bulundum.
Rilke, yaşlı ustanın asistanı olarak çalıştığı dönemde, taşındığı Rue de Varenne (Paris) sokağındaki odası için, 12 Eylül 1908 tarihli mektubunda bir masa ricasında bulunuyor. İki gün sonrasında teşekkür mektubu yazıp yolladığına bakılırsa Rodin isteğini ikiletmemiş. Neden bilmem, içimde aniden o masayı tanıma fikri doğup büyüdü. Akla gelmeyecek bir kaynakta, karmaşık kişilikli ve kimlikli Kont Harry Kessler’in Uçuruma Yolculuk başlığı altında yayımlanan günlüklerinde, şairin bugün Rodin Müzesi olarak kullanılan binadaki odasında çekilmiş fotoğraflarına ulaştım. Fotoğraflardan ikisi ‘masa başında’ çekilmişti.
‘Masa’ başında ve bahçede Kont Harry Kessler’in Uçuruma Yolculuk başlıklı günlüklerinde, Rilke’nin bugün Rodin Müzesi olarak kullanılan binadaki odasında çekilmiş “masa başı” fotoğrafı var. Ünlü heykeltraş Rodin ve o dönemki asistanı Rilke aynı binanın önünde (sağda).
Sözkonusu yapıyı, ilginçtir, Rilke üzerinden keşfetmiştir Rodin. O zamana dek asıl karargahı, sonunda bahçesine gömüldüğü, ziyaret ettiğimde uzun bir fotoğraf seansı gerçekleştirdiğim Meudon kâşânesiydi.
Harry Kessler’in güncesi meğer define adasıymış! Kont, Rodin’le de buluşmuş, söyleşmiş; orada, büstlerini yaptığı zevat hakkında söyledikleri, insanın kendisini kendisine benzetme(me) eğilimi bakımından düşündürücü örnekti -farklı kaynaklarda benzer değerlendirmelere rastladıydım. Rodin, Mme de Noailles’ın burnunun büyük göründüğü itirazıyla poz vermeyi sürdürmediğini aktarıyor sohbetlerinde! Hugo, büstünün ona benzemediğini, Puvis de Chavannes yeterince “güzel” durmadığını dile getirerek mutsuzluklarını ifade etmişler -oysa üçüncü kişiler model ile büstün tıpatıp benzeştikleri konusunda hemfikirlermiş.
Kont, Maillol ve Hoffmansthal ile Yunanistan gezisine çıkmış. Delfoi’da, Olympos’ta ustaların yorumlarını sıcağı sıcağına defterine geçirmiş, gene fotoğraflar çekmiş. Değerli bir tanıklık bu.
Apollon tapınağında, Maillol’un sırttan çekilmiş fotoğrafı beni Delfoi’ya sürükledi o an.
Bir vakitler, “Ekphrasis Antologyası” inşa etme düşüncesine kapılmıştım; öyle tasarıları çökerten, konunun enginliği oluyor; insan bazı canalıcı örneklerin yanından geçmekten, onları iş işten geçtikten sonra keşfetmekten çekiniyor -oysa ne var, zaman içinde geliştirilebilir antologyalar.
Rilke’nin Rodin’e Mektuplar’ındaki kısa bir mektup, bütünüyle tek bir resme ayrılmış: El Greco’nun o sıralarda (Ekim 1908) Paris’te sergilenen “Toledo’nun Görünümü”ne. Şair heyecana kapılmış; usta gidip görsün, sonra oturup uzun uzadıya üzerinde konuşsunlar istiyor besbelli.
Toledo- 17. yüzyıl: Çığır açıcı bir bakış Giritli ressam El Greco’nun (1541-1614) “Toledo’nun Görünümü” adlı tablosu, o dönemdeki kentin doğu bölümünü gösteriyor. Ancak kimi yapılar hiç görülmemiş veya yerleri değiştirilmiş! Eser “kent manzarası” bağlamında çığır açıcı çıkış olarak nitelendiriliyor.
Bugün El Greco’nun MET koleksiyonunda yeralan 121×106 cm. boyutlarındaki, 1596-99 arası gerçekleştirdiği tahmin edilen, yaşarken elden çıkarmadığı tablo (Hemingway’in müzenin en önemli yapıtı saydığı biliniyor), ikizi “Toledo’nun Görünümü ve Planı” (1610) ile birlikte, ‘kent manzarası’ bağlamında çığır açıcı çıkış olarak nitelendiriliyor.
Beni burada ilgilendiren, iki şairin resme bakarak yazdıkları: Rilke ve Claudel, zıt düşünce ve duygularla ayrılmışlar önünden.
İlki, renklerini uykusuzluk ile buluşturuyor tablonun; “insan böyle düşler görmeli” diye yazıyor Rodin’e. İkincisi (tam burada, birden, Rodin’le bağlantısı karışıyor Claudel’in, işin içine, kızkardeşi trajik Camille üstünden -ama konuyla ilgisi yok bunun), ‘aşırı gayretkeş’ bulduğu El Greco’yu sevmiyor; renk bahsinde Rilke’nin karşı kutbunda; ya “soğuk palet” tamlamasına başvuruyor ya tersine “zehir saçan yeşil”den dem vuruyor.
Giritli El Greco, uzun Roma parantezinin ardından İspanya’ya demir atmıştı. O dönem açısından sıradan sayılamayacak güzergah.
Sayısız kent değiştirerek yaşamıştı Rilke. Diplomatlık mesleği birçok ‘uzak’ kente sürüklemişti Claudel’i. Buna karşın, El Greco’daki “yabancı hemşeri”nin, Cemal Süreya’nın deyişiyle “bir kentin dışarıdan görünüşü”ne odaklanmasının mahiyeti onları kurcalamamış demek.
El Greco, neden Toledo’yu böyle göstermek istemişti?
Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la her ay İstanbul’un az bilinen tarihinin peşine düşüyoruz. Epeyce aşina olduğumuz, her gün önünden geçip gittiğimiz yapıların detaylarda gizlenen yönlerini ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Sadece okumak yetmez diyorsanız, sizler de derginizi eline alın ve keşfe çıkın.
Süleymaniye Külliyesi’ne adım attığınız andan itibaren kendinizi başka bir zamana ışınlanmış gibi hissedersiniz. Kanunî Sultan Süleyman’ın saltanatını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun her anlamda “zirve noktasını” temsil eden 550 yıllık bu büyük yapı topluluğu, İstanbul’u simgeleyen en önemli anıt.
Hayri Fehmi Yılmaz gezimiz esnasında “Süleymaniye’yi gezmeyen, İstanbul’u gördüm demesin” diyor. Haklı da… Kentin en görkemli anıtlarından birisi burası. İnşaatına başlandığı 1550’de, Orta Çağ dönemi Belgrad’ından daha büyük bir alana yayılan bir yapıdan söz ediyoruz.
Kanunî Sultan Süleyman hem kendi saltanatının, hem de imparatorluğun ihtişamını tüm dünyaya göstermek için dönemin en büyük mimarını, Mimar Sinan’ı işin başına koymuş ve yedi yıl sürecek inşaat boyunca en ileri teknolojilerin, en modern tekniklerin kullanılmasını istemiş. “Helal arazi” için Fatih’in bölgede bulunan eski sarayının bahçesi seçilmiş. “Helal para” ise Rodos, Malta ve Belgrad seferlerinden Kanunî’nin payına düşen gaza gelirinden sağlanmış. Süleymaniye, döneminde Osmanlı’nın en büyük vakfına sahip külliye. Külliyeye ait işletmelerde o dönemde 700 kişi sabit çalışıyormuş.
Çini, ahşap, nakış, hat… Tüm Osmanlı sanatlarında zirveyi temsil eden bir kurumdan söz ediyoruz. 112 bin elyazmasıyla ülkemizdeki en büyük elyazması kütüphanesi halen burada bulunuyor. Her köşesinde bir hikayeyi gizleyen bu devasa yapıya ait yüzlerce hikaye arasından, az bilinenleri derlemeye çalıştık. #tarih’in az bilinenleriyle başlayıp, Süleymaniye’nin ayrıntılı tarihine hâkim olmak size kalmış. İyi okumalar…
1- ARDIŞIK ÜÇ KAPI
Arka arkaya dizilmiş şaheserler16. yüzyıl’dan kalma bir sokağa açılıyor
SİNAN’DAN İLK VE SON DENEME MİMAR SİNAN DIŞ AVLUDAN SONRA GELEN AVLU KAPISINDA İLK KEZ KULLANDIĞI TASARIMI DAHA SONRA BAŞKA BİR CAMİDE DENEMEDİ.
Külliyenin kuzeybatısında yer alan Bekir Sami Onar Sokağı, 16. yüzyıldan bu yana değişmemiş sokaklarımızdan. Kıble yönünün tam karşısındaki bu sokakta yer alan cümle kapısı, sahip olduğu perspektifle mutlaka görülmesi gereken noktalardan. Sokak yönünden bu kapıya baktığınızda arka arkaya dizilmiş üç kapı daha göreceksiniz. Osmanlı mimarisinin üç önemli kapısı sırasıyla şöyle:
Dış avlu kapısı: Bu kapının üstündeki kubbede yer alan bekçi odaları bugün hâlâ güvenlik görevlileri tarafından kullanılıyor.
Avlu kapısı: Osmanlı mimarisindeki anıtsal yapılardan biri. Benzeri yok. Mimar Sinan, sadece burada böyle bir tekniği denemiş.
Cami kapısı: Caminin cümle kapısı dedikleri noktası. Bu kapıda açılış yapılırken Sultan Süleyman sormuş: “Bu camiyi açmaya layık olan kimdir”? Ulema “Mimarbaşıdır” cevabını verince Kanuni Süleyman, anahtarı Mimar Sinan’a vererek açılışı ona yaptırmış. Bu, mimarın artık zanaatkardan öteye giderek bir sanatçıya dönüşmesini simgelemesi açısından çok önemli bir an. Kendi yaptığı camiyi açması istenen bir mimar, Sinan.
2 – BATI KAPISINDAKİ GÜNEŞ SAATİ
Hafız Abdurrahman’ın çift kadranlı çizimi, camiden iki yüzyıl sonra, 1772’de yapıldı
Caminin batı kapısının kuzey yüzündeki iki pencerenin ortasına baktığınızda boynuz biçiminde iki demir çıkma göreceksiniz. Etrafında ise duvara kazınmış, bugün oldukça silik görünen çeşitli semboller var. Bu, aslında caminin inşasından neredeyse iki yüzyıl sonra, 1772’de Hafız Abdurrahman tarafından yapılmış bir güneş saati. Üstte kalan tam teşekküllü ana kadran, sağ alttaki ise ikindi vakti tayini için yapılan ikinci kadran. Bugün bu kadranlar yamulmuş durumda, çizgiler belirsiz. Oysa yapıya zarar vermeyecek doğal bir boyayla bu çizgiler belirginleştirilse ne hoş olur.
FARK ETMEK ZOR BUGÜN SAATİN ÇİZGİLERİNİ GÖREBİLMEK İÇİN DİKKATLİ BAKMAK GEREKİYOR. OYSA 1772’DEKİ TAM TEŞEKKÜLLÜ HALİNE DÖNDÜRMEK MÜMKÜN.
3 – BAHÇEDE GİZLENEN VAFTİZ TEKNESİ
Osmanlılar, külliyedeki haçtan rahatsız olmamıştı
Caminin batı kapısının hemen dışındaki bahçede yer alan vaftiz teknesi, muhtemelen 5. yüzyıla ait. Erken Hıristiyanlık döneminde sadece çocuklar değil, yeni Hıristiyan olan yetişkinler de vaftiz edildikleri için, büyük teknelere ihtiyaç duyuluyordu. Zira vaftiz esnasında tüm bedenin suya batması gerekiyordu. 7. yüzyıldan sonra bu teknelerin boyu küçülmeye başladı. Osmanlılar muhtemelen bu tekneyi yağ depolamak veya benzeri bir iş için kullanıyorlardı.
Uyarı: Saksı olmaktan çıkmalı ve gizlenmemeli!
Vaftiz teknesinin Süleymaniye Külliyesi’ne nereden ve nasıl geldiğini bilmiyoruz. Fakat bildiğimiz bir şey var ki, bugün saksı olarak kullanılıyor! Üstelik etrafına ekilen uzun bitkilerden anladığımız, kamufle edilmek istendiği. Osmanlı döneminde bir caminin bahçesinde yer almasında hiçbir sakınca görülmeyen haç formu, belli ki bugün gizlenmek istenmiş. Oysa bu teknenin içi boşaltılmalı ve buraya gelen haç şeklindeki bir vaftiz teknesinin yüzyıllardır cami avlusunda sergilenmesi yerli-yabancı ziyaretçilere gururla gösterilmeli.
4 – 550 YILLIK HELALAR
Tarihsel bir ihtiyaç:Dünyanın en eski aktif tuvaletlerinden
Külliyenin kuzey ve güney kanatlarında 1557’de yapımı tamamlanan helalar yer alıyor. İşin ilginci bu helalar bugüne kadar ulaşmış ve halen kullanılıyor. Yani 16. yüzyıldan bir tuvalet görmek ve hatta kullanmak isteyenler Süleymaniye’ye gidebilirler. Ne yazık ki, eskiden olduğu gibi bugün de bu alan sadece erkekler tuvaleti olarak hizmet veriyor. Yanyana pek çok gözden oluşan bu alanda, eskiden, her bir gözde sadece bir hela taşı ve ibrik olması muhtemel. Bugün ise içleri modern bir şekilde yenilenmiş. Dünya üzerindeki en eski tuvaletlerden birisi olduğunu da ekleyelim.
SADECE ERKEKLERE 16. YÜZYILDAN BU TUVALETLERİ BUGÜN SADECE ERKEKLER KULLANABİLİYOR. KADINLAR TUVALETİ DIŞ KISIMDA VE OTANTİK DEĞİL.
5 – AVLUYA YAYILMIŞ PORFİR TAŞLAR
Mısır’daki Porfira Dağı’ndan: İmparatorun mor simgesi
Porfir, Mısır’daki Porfira Dağı’ndan çıkarılan bir mermer türü. Buradaki ocak 5.-6. yüzyıldan sonra kapatılmış ama çıkan taşlar yüzyıllardır dünyanın farklı yerlerini dolaşmaya devam ediyor. Porfir, mor renkte bir mermer. Mor, Roma’da imparatorluk rengi. Bizans imparatorlarının resmî ismi de “porfire genitos”. Yani porfirden doğan. Sahiden de Bizans döneminde imparatorlar porfir kaplı bir odada dünyaya gözlerini açıyor, öldüklerinde de porfirden lahitlerle gömülüyorlardı.
Sinan’ın rüyası “kafir oyunu”nu bozdu!
Süleymaniye’ye batı kapısından girdiğinizde yerde porfirden bir ayaktaşı görürsünüz. Bu ayaktaşı, Fatih Camii’nde imparatorlar için hazırlanan anıtmezardan çıkarılarak buraya getirilmiş. Dikkatle bakarsanız üzerinde siluet halinde bir haç formu görebilirsiniz. Ayrıca cami avlusunda yerlere dikkatlice bakarak yürüyen insanlar da gözünüze çarpmış olabilir. İnsanlara yerlerde haç aratan bu taşa dair Evliya Çelebi’nin aktardığı şehir efsanesi şöyle: Süleymaniye’nin inşası esnasında porfir taşını, Osmanlılara gönderen “kafirler” taşın mihraba yerleştirilmesini tavsiye etmiş. Fakat Mimarbaşı Sinan gece rüyasında taşı görmesinin ardından taşı ortasından kırdırmış. Taş kırıldığında içinden gizli bir haç çıkmış. Sinan da üzerinde bu hacın izini taşıyan taşı, avlu girişine ayaktaşı olarak yerleştirmiş. Buna çok kızan kafirlerin top atışıyla mermeri parçalamaya çalıştıkları, top atışı izinin de hâlâ camideki sütunlardan birinde durduğu da anlatılırmış.
6 – AVLUDAKİ TERS FISKİYELİ HAVUZ
Su yok, dilek için para var
Bu tür revaklı avlular sadece sultan camilerinde bulunuyor. Dolayısıyla bütün İstanbul’da sadece sekiz tane var. Fakat bunlar arasında en ihtişamlısı tartışmasız Süleymaniye’deki. Genellikle bu tür avluların ortasında bir şadırvan ve etrafında abdest muslukları olur ama burada fıskiyeli bir havuz ve etrafında musluklar yok. Üstelik fıskiyeler normalin aksine aşağıdan yukarı değil, yukarıdan aşağıya akıtılmış. İçine yapılan sistemle su çatıya çıkarılmış ve tavandan aşağıya sarkıtılmış. Bugün havuz boş ve fıskiyesi de ne yazık ki çalışmıyor. Keşke çalışsa… Şu anda sadece boş havuza dilek için para atanları görebiliyoruz.
7 – KARAHİSÂRÎ’NİN CÜMLE KAPISI HATLARI
Osmanlı sultanlarının isimleri yazılı
Avludan camiye girilen cümle kapısının üstünde yer alan yazı önemli. Eski Türkçe bilmeseniz bile dikkat ederseniz yazıda tekrarlanan bölümleri fark edebilirsiniz. Bu hatta Kanuni Sultan Süleyman’a kadar gelmiş geçmiş tüm sultanların adları geçiyor. Osman oğlu Orhan, oğlu Murad, oğlu Bayezid şeklinde ilerliyor. Osmanlı dönemindeki tarih bilincini anlayabilmek açısından bu kitabe önemli. Böyle bir bilincin Osmanlılar’da varolmasının nedeni meşruiyet ve güçlerini bu tarihten almaları. On kuşaktır babadan oğula geçen bir iktidar olduklarını ve bunu kimsenin sorgulayamayacağını bu şekilde vurguluyorlar. Caminin hattatı, bazı kaynaklarda Ahmet Karahisârî diye geçse de aslında onun oğlu Hasan Karahisârî. Ahmet Karahisârî’nin gözleri görmez olunca, başladığı işi oğlunun bitirdiği de rivayetler arasında…
TEKRARLANAN DİZİLER ARAPÇA BİLMESENİZ BİLE YAZIYA DİKKATLİ BAKTIĞINIZDA BELLİ BİR DİZİNİN TEKRAR ETTİĞİNİ GÖREBİLİYORSUNUZ.
8 – MİHRABIN 550 YILLIK VİTRAYLARI
Sarhoş İbrahim’in revzenleri: İstanbul’un en eski cam işleri ‘kanatlanıyor’
CEBRAİL’İN KANATLARI MİMAR SİNAN, CAMİ VİTRAYLARINI CEBRAİL’İN HER IŞIKTA RENK DEĞİŞTİREN KANATLARINA BENZETİR.
Caminin içindeki mihrabın çevresinde yer alan dokuz penceredeki özgün revzenler korunmuş. Yaklaşık 550 yaşındaki bu vitraylar, İstanbul’da bir yapıda halen korunan en eski cam işleri. Evliya Çelebi, bu vitrayları Sarhoş İbrahim isimli bir cam sanatçısının yaptığını yazar. İbrahim’in sarhoşluğunun da içkiden değil kurşun çerçevelerle uğraşmaktan geldiği söylenir. Mimar Sinan’ın bizzat kendisi de mihrap çevresindeki bu vitrayları “Cebrail’in her ışıkta renk değiştiren muhteşem kanatlarına” benzetir.
9 – KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN TÜRBESİ
Kutsal Hacer-ül Esved taşı
DAHA ÇOK ZİYARET EDİLSİN DİYE KANUNÎ’NIN TÜRBESİNİN HEMEN GİRİŞİNE 2. SELİM’İN İSTEĞİYLE YERLEŞTİRİLEN HACER-ÜL ESVED TAŞININ (ALTTA) KUTSİYETİ NEDENİYLE ZİYARETLERİ ARTIRMASI AMAÇLANMIŞ.
Kanuni Sultan Süleyman ölmeden önce türbesinin yerinin hazırlanmasını ve bu yerin kendisine gösterilmesini istemiş. Padişaha öldükten sonra gömüleceği yeri göstermenin nezaketsizlik olacağını düşünen ulema, çekinmiş bunu yapmaktan. Fakat Sultan Süleyman ısrar etmiş. Sonunda türbesinin yeri kendisine gösterildiğinde çok duygulanmış ve ağlamış. Oğlu 2. Selim’in yaptırdığı bu türbe, külliyenin inşaatı en son tamamlanan birimi. 2. Selim türbenin daha çok ziyaret edilmesi için o esnada İstanbul’a getirilen Hacerü’l-Esved taşından bir parçayı da türbe girişinin en üst kotundaki pencerenin kilit taşına yerleştirmiş. Bu taşı bugün de görmek mümkün. Benzer bir taş İstanbul’un Kadırga semtindeki Sokullu Mehmet Paşa Camii’nde de bulunuyor.
Tarihî mermerlerin yolculuğu
Ayasofya önünden alındı, türbenin tavanına kondu
TAVANDAKİ LEVHALAR TAVANDA KULLANILAN LEVHALARIN ARKA YÜZÜNDE DİNÎ BIR TOPLANTININ NOTLARI MEVCUT.
Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesine dair bir başka detay da giriş kapısının önünde bulunan revakta. Bugün ayakkabı çıkarılan bu bölüme gelince başınızı yukarı kaldırın. Tavanda gördüğünüz mermer levhalar aslında bir zamanlar Ayasofya Camii’nin önünde yer alan bir kitabenin parçaları. Sultan 2. Selim bir Ayasofya ziyaretinde bu kitabeyi merak edip ne olduğunu sorar. Ulema “Hz. Ali’nin tılsımıdır” der, sultan gülümser ve kitabenin okunmasını ister. Uzun Yunanca metin okununca, tahminen 1116’da İstanbul’da gerçekleşen dini bir toplantının notları olduğu ortaya çıkar. Bu unutulmuş hikaye, 1970’lerde türbenin restorasyonu sırasında ahşap saçaklar sökülünce ortaya çıkar. Levhalar yerinden sökülüp burada kullanılmıştır. Bugün Kanuni türbesinde duran bu levhaların yazısız arka yüzlerini görebiliyoruz. Fakat ön yüzlerinin replikaları alındı ve Ayasofya girişine konuldu. Dileyenler orada görebilir.
10 – HAZİREDEKİ ÖZEL MEZARTAŞLARI
Süleymaniye’ye gömülen seçkinler: Cumhurbaşkanı kardeşi, eski Bakan, nakşi şeyhleri…
BAKANLAR KURULU KARARIYLA SÜLEYMANİYE HAZİRESİ’NE SON GÖMÜLEN KİŞİ ESKİ MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN.
Kanuni Süleyman ve Hürrem Sultan aslında Süleymaniye Külliyesi içerisinde, yanyana türbelerinde bir gül bahçesi içerisinde uyumayı düşünmüşlerdi. Fakat öyle olmadı. 18. yüzyılın sonlarından itibaren bu alana cami, vakıf ve devlet görevlileriyle, onların yakınları defnedilmeye başlandı. Aslında bu durum Sultan Süleyman’a ve onun temsil ettiği iktidara yakın olma isteğinden kaynaklanmaktaydı. Bu sürecin sonraki yıllarında Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa kolunun ileri gelenleri de Süleymaniye Haziresi’ne gömülmeye başlandı. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın annesi ve erkek kardeşi, Nakşi Şeyhleri Mehmet Zahit Kotku ve Esat Coşan’ın yanı sıra yakın tarihte Maliye Bakanlığı yapan Kemal Unakıtan da özel izinler ve Bakanlar Kurulu kararlarıyla buraya gömülen isimler arasında.
11 – SİNAN’IN KÜLLİYEYE KOMŞU TÜRBESİ
Şaheserinin yanıbaşında uyuyan büyük mimar: ‘Geçti bu demde cihandan, pîr-î mimaran sinan’
Mimar Sinan 1588’de öldüğünde külliyenin yanıbaşına defnedildi ve en beğendiği eserinin karşısında uyuma ayrıcalığına kavuştu. Süleymaniye Külliyesi simgesel anlamı büyük bir yapı. Osmanlı İmparatorluğu’nun kudretli hakanının ismini ve dolayısıyla onun temsil ettiği erki temsil ediyor. Dolayısıyla Mimar Sinan için burada bir türbe yapılmasına izin verilmesi özel bir durum. O dönemde bir mimara yapılacak cinsten bir jest değil aslında. Türbesinin oldukça sade bir tasarımı olduğunu görüyoruz. Dışarı bakan pencerenin üzerinde bir kitabe var. Arkadaşı şair Sâî Mustafa Çelebi tarafından kaleme alınan bu kitabe şöyle bitiyor: “Geçti bu demde cihandan, Pirî Mimaran Sinan.”
SİNAN’IN, 2. SELİM’İN ÖZEL İZNİYLE YAPILAN MÜTEVAZI TÜRBESİ.
1969’da Cizre Ulucamii’nin kapısı üzerinden çalınan ejder figürlü tarihî kapı tokmağı, 1990’dan bu yana Danimarka’nın başkentindeki David Samling Müzesi’nde bulunuyor. Caminin Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde sergilenen muazzam anıtsal kapısı üzerindeki diğer kapı tokmağı ise kardeşiyle kavuşmayı bekliyor.
Danimarka-Kopenhag’daki David Samling Müzesi, şehrin kalbinde, Rosenberg Şatosu’nun bulunduğu bölgede yer alıyor. Bu müzenin en belirgin özelliği, İskandinavya ve Kuzey Avrupa’nın en geniş İslâm eserleri koleksiyonunu barındırması.
Tam adı “C. L. Davids Fond og Samling” olan müze, 12 Aralık 1945’te bir enstitü olarak kurulmuş. Kurucusu Cristian Ludwig David 1960’ta öldüğünde bıraktığı koleksiyon, birçok güzel sanat objesinin yanısıra asıl ilgisini yönelttiği İslâm eserlerinden oluşuyordu ve bunun merkezinde de seramik eserler vardı. Bugün müzede sadece seramik değil, hat, tekstil, cam, metal ve ahşap eserleri içeren muazzam bir İslâm eserleri koleksiyonu var. Osmanlı ve Türk kültüründen de muhteşem parçalar içeren bu koleksiyonda İznik ve Kütahya seramikleri, çatma kumaşları, el dokuması halılar ve metal işleri özellikle dikkati çekiyor. Koleksiyonun en özel parçası ise Cizre Ulucamii’nden çalınan tarihî kapı tokmağı!
Cizre Ulucamii’nin ilk yapısı hakkında kesin bilgimiz olmamakla beraber, 7. yüzyılda kiliseden camiye çevrildiği düşünülüyor. 12. yüzyılda yeniden inşa edilmiş. Caminin İstanbul Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde sergilenen muazzam anıtsal kapısı ise 13. yüzyıla tarihleniyor. Cizre Ulucamii’nin ana giriş kapısı, kanatları ahşap üzerine bakır malzemeden geometrik süslemelerle bezeli ve tunç plakalarla kaplı pirinç çubuk ve levhalarla süslü. Kapı kanadının her iki tarafında, alt alta sıralanmış ve merkezinde 12 kollu yıldızın yer aldığı üç madalyon yer almakta. Aralarda ise kanatlar kapanınca tamamlanan iki tüm ve iki yarım madalyon var. 12 kollu girift yıldız ağlarının boşlukları rumi ve palmet motifli plakalarla bezeli. Motiflerin kırmızı ve mavi renkler kullanılarak belirginleştirildiği kalan izlerden anlaşılmakta. İki dış kenardaki yarım ve çeyrek madalyonlar ise geometrik düzenin sonsuz sürüp gittiği izlenimini veriyor.
Kapının üzerinde yer alan tunç kapı tokmakları dökümden; üzerleri kazma tekniğiyle süslü. Aslen kapının her iki kanadında yer alan tokmaklarda, kulakları sivri, gözleri badem şekilli ejderler, yüzleri kanatlarına doğru dönük pozisyonda. Yılan pullu desenli gövdeleri olan ejderler, kuyruklarından birbirine bağlı ve kuyruk uçlarında kartal başları var. Tokmakların, su ve mekanik parçalar ile çalışan makineler-robotların mucidi ünlü ortaçağ bilgini El Cezeri’nin eseri olduğu düşünülüyor.
Renk farkıİstanbul Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde sergilenen anıtsal kapı ve üzerindeki ejder figürlü kapı tokmağı yakın zamanda restorasyondan geçtiği için altın rengi. Danimarka’daki eşi ise 800 yıllık dokusunu koruyor.
1969’da tokmaklardan biri çalınmış, bunun üzerine cami kapısı önce Mardin Müzesi’ne oradan da 1976’da Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’ne taşınmıştı. Bugün sol kanattaki tokmak kapı üzerindeki yerinde, sağ kanattaki ise 1990’dan bu yana David Samling Müzesi’nde bulunuyor.
Kopenhag’da bulunan tokmağın kapıya sabitlendiği aslan başı betimli düğüm parçası, tokmak yerinden sökülmeye çalışılırken kırılmış ve kapının üzerinde kalmış. TBMM Kültür Varlıklarını Araştırma Komisyonu Başkanlığı tarafından David Samling müzesinde bulunan bu parçanın iadesi ile ilgili talep ve işlemler halen sürüyor. Yolunuz düşer de Kopenhag’a giderseniz, ikizinden ayrı düşmüş çift başlı ejder tokmağını görün derim. Bu güzelim kapının eksik tokmağına çok yakın gelecekte kavuşmasını da tüm kalbimle dilerim.