Michelangelo’nun patronu Medici ailesinden bir kuntiz, bakıyor bu Michelangelo’nun eli iyi işliyor, “Hacı” diyor, “Gel şöyle güzelinden bir Vaftizci Yahya heykeli yap ama Yunan tarzında olsun. Sonra bunu toprağa gömüp çıkartalım; antika diye Roma’da elimizi öpene 10 bin florine okuturuz”. Bildiğiniz tarihî eser dolandırıcılığının ilk hâli… Michelangelo, bu teklife “Ben fakir ama onurlu bir sanatçıyım!” diye karşı çıkmıyor; oturup sahte heykeli yapıyor. Bunu Roma’da bir kardinale okutuyorlar. Ancak olaylar biraz farklı gelişiyor…
Geçen ay inceden tarihte organize suçlardan bahsetmiştik. Tabii yine sadece aklımda kaldığı kadarıyla; burada okuduklarınızla “term paper” falan yazarsanız bildiğiniz gibi mesuliyet kabul etmiyorum. Hele hele atıfta falan bulunursanız zaten sizi Allah kurtarsın. Şimdi ben kendi payıma organize suçların çoğunu kaba bulurum. Organize falan dedikleri, neticede kahveden adam toplayıp kavgaya gitmenin daha sonuç odaklı hâli; Amerikan danışmanlık şirketlerinin raporları doğrultusunda re-organize olmuş bir eşek.…….lik silsilesi gibi bir şey. Ha ama ecnebinin “güven numarası” dediği dolandırıcılıklar, çoğu kişi gibi benim de ilgimi çeker.
Sülün Osman’dan yıllar evvel, hafızam beni yanıltmıyorsa milattan önce 4. yüzyıl sularında, Marsilyalı abilerimiz Zenotemis ve Hegestratos, mısır işine girmişler. Zaten Allah’ın milattan öncesi, enerji türbini işine girecek değiller ya; ya mısır ya şarap ya zeytinyağı işine girecekler. Kafalar rahat. Plana göre bunlar Sicilya’dan mısırı gemiye yükleyecekler, Atina’ya getirip satacaklar. Tabii gemi yolda batar, korsan gelir falan diye sigorta yaptırmışlar. Bunları sigortalayan da Demon diye biri. Demon diyor ki, bunlar gemiye mısır falan koymamış, yolda da gemiyi batırmaya çalışmış, o esnada Hegestratos ölmüş; Zenotemis de gelmiş Demon’dan sigorta parasını istemiş. Sıradan bir sigorta dolandırıcılığı yani. Ancak bu abiler tarihteki ilk sigorta dolandırıcıları değil de, kayıtlara geçen ve yakalanan ilk dolandırıcılar. Sigorta dolandırıcılığının tarihini muhtemelen yine sigortanın tarihiyle birlikte başlatmak doğru olacaktır.
İnsanoğlunu galiba diğer memeli ve omurgalılardan ayıran özelliklerinden biri de, önüne bir kural, kaide, anlaşma konulduğunda bir açık ve bir istismar yolu bulmaya çabalaması. Tamam hepimiz öyle değiliz ama, en azından bir kısmımız bu şekilde davranıyor ve aslını isterseniz yine bu şekilde davranmaya istidadı olan diğer bir kısmımız da zaten bu anlaşmaları, kuralları hazırlıyor. Yoksa bunları iyi niyetli Adile Naşit’ler hazırlasa; ortamda eser miktarda bile Önder Somer olması tüm o anlaşmaları berhava etmeye yeter de artar bile. Ne gerek varsa?
Michelangelo, henüz ümit vadeden genç bir sanatçı olduğu günlerde şeytana uyup tarihî eser sahteciliğine girmiş; yaptığı “Uyuyan Eros” heykelini toprağa gömüp antika diye Roma’da bir kardinale satmış. 1698’de bir yangında kaybolduğu düşünülen sahte heykelin orijinal bir versiyonu…
Demek istediğim, üçkâğıtçılığın tür olarak içimize işlemiş olması ve birçok üçkâğıtçının, üçkâğıda harcadığı zamanı dürüstçe çalışmaya harcasa kimi zaman daha da kazançlı çıkacağı. Ne bileyim, lisede kopya hazırlayan arkadaşlarım kopya hazırlamakla o kadar uğraşacaklarına önlerindeki kitabı açıp sınav saati gelene kadar okusalar daha başarılı olurlardı. Ha, ben kopya hazırlamadığım gibi oturup ders de çalışmadım orası ayrı.
Bu, kuntizlikle yolunu bulmaya çalışıp kuntizliğe harcayacağı zamanı kendi işine ayırsa daha başarılı olacak insanlar için gösterilebilecek en güzel örnek de herhâlde meşhur sanatkârımız Michelangelo. Evet evet, hani şu Sistin Şapeli’nin tavanını boyayan, Adem’in yaratılışını resmeden ve Ninja kaplumbağaların nunçakulu kahramanına ilham veren abimiz. Şimdi elâlemin yalancısıyım (elâlem dediğim de Michelangelo’nun hayatını yazan Condivi ha); Michelangelo’nun patronu Medici ailesinden bir başka kuntiz (yine Lorenzo ama Lorenzo Pierfrancesco Medici), bakıyor bu Michelangelo’nun eli iyi işliyor, “Hacı” diyor, “Gel şöyle güzelinden bir Vaftizci Yahya heykeli yap ama Yunan tarzında olsun. Sonra bunu toprağa gömüp çıkartalım; antika diye Roma’da elimizi öpene 10 bin florine okuturuz”. Bildiğiniz tarihî eser dolandırıcılığının ilk hâli. Sonra zamanla “sofistike” bir faaliyet oldu bu; şimdilerde köylüden dandik tarla alıyorlar, sonra tarlanın orasına burasına sahte antikalar gömüyorlar. Ertesi gün ekipten başka biri köye gelip “Aha şu tarlada bunu buldum, kim bu tarlanın sahibi?” diyor, köylü de “Vay bana, milyonluk hazineyi teptim” demek yerine, gerçek bir köylü olarak gidip adamdan aynı tarlayı iki katına geri alıyor, tarihî eserlere konacağı umuduyla. Güzel tezgah. Yani siz siz olun kendisini “tarihî eser uzmanı” olarak tanıtan şahıslara kanıp sattığınız tarlaları geri almayın.
Ha Michelangelo dedik… Michelangelo, Medici’nin bu teklifine “Ben fakir ama onurlu bir sanatçıyım!” diye karşı çıkmıyor, oturup sahte heykeli yapıyor. Bunu Roma’da bir kardinale okutuyorlar. İşin ilginci, heykeli alan kardinal de gençliğinde Medici’lere yapılan Pazzi komplosunda tutuklanmış, Medici’lerden yana olduğunu söyleyebileceğimiz biri. Her neyse, kardinal artık her nasılsa heykelin sahte olduğunu mu anlıyor, sağdan soldan mı duyuyor, o kadarını hatırlamıyorum; satışa aracılık yapan adamı dövdürüp parasını geri alıyor, ama aklı da kalıyor heykelde. Arayıp buluyor Michelangelo’yu ve tam bir Hulusi Kentmen’mişçesine “Evladım bak yetenekli çocuksun, böyle şeyler yapmana gerek yok. Senin sanatın zaten sana yeter; gel Roma’ya ben sana iş bulurum, sigortanı da yaptırırım” diyor ve böylece meşhur Michelangelo doğmuş oluyor.
Düşünün bir; tezgah başarılı olsa garibim ölene kadar sahte Yunan heykelleri yapıp yolunu bulacak. Ha Sistin Şapeli’ni de onun yokluğunda gülen boyayla boyayacak değiller tabii ama, bizim bildiğimiz gibi olmayacak neticede.
19. yüzyılın efsane kalem-fırça ustası Hokusai, kendini “basım işçisi” sayan geleneksel bir öncüydü. Dünyanın hemen her tarafında örnekleri görülen meşhur “Dalga” çizimiyle popüler Hokusai, günümüzdeki “manga”lara da ilham verdi. Hem devasa resimleri hem olağanüstü küçük işleriyle, “dev Daruma portreleri ile buğday taneleri üzerine çizdiği serçe desenleri arasına gerdi hayatını”.
Gakyô Rôjin Manji, Kaei Çağı 2. yılının 4. ayının 18. günü (10 Mayıs 1849) sabahın ilk saatinde öldüğünde 89 yaşındaydı. Elinden, son, bir haiku (geleneksel ve çok kısa Japon şiir türü: eğlenceli mısra) çıkmıştı:
“Tıpkı bir hayalet gibi, ayaklarım yere basmıyormuşçasına yürüyorum yaz vakti çayırlarında”.
Bir dönem 100 hayalet öyküsü çizmişti; Oèva-san’ın yüzü, yüzüne onu kâğıda düşerken oturmuş olabilirdi. Çoktan, 10 yıl öncesinde, kısa bir vasiyet metni yerleştirmişti çekmecesine. 6 yaşından beri ne gördüyse çizdiğini, 50’sine vardığında sonsuz sayıda desenin biriktiğini belirttikten sonra amansız yargısını koyuyordu: “70’imden önce yaptıklarımın kaydadeğer yeri yoktur. 73’ümde doğanın gerçek çehresini kavramaya başladım ve hayvanları, otları, ağaçları, kuşları, balıkları, böcekleri bir ölçüde tanıdım. Demek ki 80’imde biraz daha mesafe katetmiş olur, 90’ımda şeylerin gizine erişir, 100 yaşımda yüksek düzeye ulaşırım ve 110’a bastığımda elimden çıkacak bir nokta, bir çizgi yetkinliğe kavuşur”.
Onu Hokusai diye biliyoruz. Meşhur “Dalga”sı 5 kıtada duvarları dolaşan, sahibini istemeden kendisinde sıkıştıran yapıtı. Bu “kalem mecnûnu” yaklaşık 30 bin desen yapmıştı. Atölyesinde sağlığında çıkan bir yangında çok sayıda çizimi kül oldu (1839), özellikle son dönem ürünleri bağlamında büyük kayıp yaşadı. Bu yangından ölümüne dek geçen (s)on yıllık sürede her sabah güne bir desen yaparak başladı. Duyargaları açıktı: Doğu’nun ucunda yaşarken Batı’dan perspektif kurallarını ve “mavi”yi öğrendi -maviyi tanımayanların içyaşamları noksan olur.
Hokusai’ın Louvre Müzesi’nde bulunan bir oto-portresi. 83 yaşında.
Tokyo’nun Edo diye bilindiği dönemde, Gokoku-ji tapınağında, 6. yüzyılın önder Zen keşişi, pörtlek gözlü ve büyük halka küpeli Daruma’nın 180 metre boyunda bir portresini 1804 yılında, kovalar dolusu çini mürekkebi ve uzun saplı süpürgeler kullanarak yapmıştı. 5 Ekim 1817 tarihinde ise tantanalı duyurusu yapıldıktan sonra, kalabalık bir meraklı kitlesi önünde Nagoya’da aynı performansı tekrarladı: Bunun için özel olarak, 18m x 11m boyutlarında hayli kalın bir kâğıt üretilmişti; Daruma’nın her gözü 180 cm, burnu 270 cm boyutlarındaydı.
Daruma resimlerinin köklerinin uzun geçmişi hakkında canalıcı bilgilere Peter Romaskiewicz’in “Drawing the Face of Bodhidarma-A briefsurvey of an artistic tradition” (2019) başlıklı makalesinden eriştim. Hokusai’ın nasıl hazırlanıp işe giriştiğini, nasıl çalıştığını, ne yaptığını Koriki Enkoan’ın olay esnasında yaptığı çizimlerden takip ediyoruz.
ABD Hava Kuvvetleri 1945’in ilk yarısı boyunca Nagoya’yı, kenti yerlebir edesiye yangın bombalarıyla dövdü. Hokusai’ın dev portresi Mayıs ayındaki bomba yağmurunda yokoldu.
Onu Hokusai diye biliyoruz; oysa çok sayıda imzanın altına girmiş, bir döneminden öbürüne kimlik başkalaşımı geçirmişti. Yaşarken küçümsendiğini aktarıyor onu “karşı coğrafya”da ilk keşfedenlerden Henri Focillon: Geleneğin betine giden hamleleri, hafife alınmasını doğurmuştu. Hep fakir yaşadı; boya ve kâğıt alacak olanağının kalmamasından kaygılandı hep; yaşlandığında, eşini terkeden ressam kızıyla aynı çatı altına yerleşti. Yaşlı haliyle otoportresi Louvre Müzesi’ndedir ve Camondo Koleksiyonu’ndan gelmiştir.
Hokusai, kendini bir tür basım işçisi saymıştır: “Surimono”lar (kişiye özel hazırlanan fal kartları) bütün dünyasıydı. Çizileriyle romancılara, portreleriyle şairlere ve meczuplara eşlik etti ve böylece bir eşkenar üçgen kurmuş oldu.
Batı dillerine “manga” tarihi, Edmond de Goncourt’un Hokusai metniyle, 19. yüzyıl sonu girmişti. Desen mecnunu, çizi ve taslaklarını sağlığında 12 Mangwa’da toplamıştı. Bulunabilenler, ölümünün ardından 3 ek ciltle tamamlandı (İngilizler, çok olmadı 100’ü aşkın unutulmuş desenine ulaştılar).
Mangwa, Eski Türkçedeki vurgusuyla “mecmua”nın karşılığı. Dağınık malzemenin derlenip toplanması, kavurucu değer taşıyan bir kalkışım eğer kişinin kendi elinden ise; öbür türlü: Hep şüphe kaynağı.
“Fuji Dağı’nın 36 Görünümü”, Monet’nin Rouen Katedrali (1892-93) dizisinden 60 yıl önce yapılmıştır.
Dev Daruma portreleri ile buğday taneleri üzerine çizdiği serçe desenleri arasına gerdi hayatını. Kapısının üzerinde “haçiyemon”, yani “köylü” yazıyormuş.
‘Fuji Dağı’nın 36 Görünümü’nden Tam adı “Dalganın Altında” veya “Büyük Dalga” (Japonca: Kanagava oki nami ura) olan çizim, “Fuji Dağı’nın 36 Görünümü” başlıklı serinin bir parçası. Hokusai’ın bu olağanüstü popüler çizimi 1830-1832’ye tarihleniyor. 25.7cm x 37.9 cm boyutlarında, tahta baskı, kağıt üzerine mürekkep ve boya.
Cin inanışları Antik Yunan’dan Çin’e, Romalılardan Osmanlılara kadar pek çok toplumda kendisine yer edindi. Kimine göre dumansız ateşten türetildiler, kimine göre sürüngenlerin suretine bürünmüşlerdi. Ancak Osmanlı nakkaşları sürekli anlatılan ama neye benzedikleri bir türlü malum olmayan bu varlıkları tasavvur edip betimlediler.
Gûl, ifrit, peri, dev yahut cin. Hepsi, gözle görülmeyen yaratıklara külliyen verilmiş birer isimdi. Kimilerine göre cin adı Latince “genius”dan geliyordu. Çoğulu “cân”, tekili “cinni”. Hep tekinsiz bir mânâsı vardı, çünkü şeytan ya da melek gibi hangi safta oldukları aşikar bir tür değildi.
Eski Asurlular ve Bâbilliler kötü ruhlara ve cinlere inanırdı; kendisine yeterince takdim sunulmayan, ayin yapılmayan ruhlar geri döner ve insanlara tıpkı cinler gibi musallat olurdu. Eski Mısırlıların inanışlarında cinler yabani hayvanların, özellikle yılan ve kertenkelelerin, bazen de insanların suretine bürünürdü ve Re’ye hasımlık ederlerdi. Antik dünyanın hemen tümünde delilik, cinnet, sara gibi hastalıkların sebebi sayılmış ve kâbuslar onlardan bilinmişti. Eski Yunan’da cine yakın “daimon” denen bir tür düşük dereceli Tanrılık sıfatı vardı ve bunlar iyisi de kötüsü de mevcut varlıklardı. Yeri gelir malı mülkü korur, yeri gelir insana bela olurlardı. Çin inanışlarında mezarları ve yol kavşaklarını mesken tutan cinler cehennemde ölüleri tekrar tekrar öldürür, göklerde süzülür, ata ruhlarıyla iletişime aracılık ederdi.
Periler toplantısı Cinler-periler, cenneti andıran bir yerde çalıp oynamaktalar. Fal amacıyla oluşturulan kitaptan bu falı çeken kişi devlet kapılarının yüzüne açılacağıyla müjdeleniyor. Minyatür, kendi bağlamı içerisinde olumlu bir cin algısına işaret etmektedir (Kalender Paşa, Falnâme, res. ?, 1614-16, TSMK H. 1703).
Türklerin İslâm öncesi inanışlarına göre dünya ruhlarla dopdoluydu; dağlar, göller ve ırmaklar nefes alıp verirdi. Bu ruhlar iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılmıştı: İyiliğin hamisi Ülgen’in emrindekiler iyi huylu, yeraltında oturan Erlik’in hizmetindekiler fena tabiatlıydı. Kötü ruhlar arasında daima çatışma yaşanırdı ve hastalıklar onlardan doğardı. Şamanlar daima bu ruhları/cinleri illetli bedenlerden uzaklaştırmaya çalışır, cine güçleri yetmediğinde canlarını yitirirlerdi. 921’de İdil Bulgar Hanlığı’na gönderilen Abbasi elçisi İbn Fadlan, Türk ülkelerinde birbirleriyle çarpışan mümin ve kâfir cin orduları gördüğünü hayretler ederek Seyahatnâme’sine kaydetmişti.
Hıristiyanlıktaki cin inanışı Yahudilik, Maniheizm ve gnostisizmin bir karışımıydı. Yeni Ahit’in ilk biçiminde cinler şeytani tabiatlı ruhlar olarak tanımlanmıştı. Cahiliye Dönemi’nin Arap toplumunda kimi zaman yeryüzündeki Tanrılar sayılarak bunlara tapınılırdı.
Kur’an’da 40’tan fazla yerde değinilen cinler de insanlar gibi Allah’a kulluk etsin diye ateşten yaratılmış varlıklardır. Onlara da peygamber gönderilmiş, kimi iman etmiş kimi kâfir olmuştur. Çeşitli İslâmi inanışlara göre kısa zamanda uzun mesafeleri katedebilir, gaip derecesinde olmayan her şeyi bilebilir, evlenip çoğalırlardı. Şeytan’ın hizmetine girebildikleri gibi insanın da hizmetine girebilirler; hatta ilmü’l-azâim denilen tılsım ilmi bu amaca matuftur. İbn Sina onları türlü şekillere girebilen şeffaf tabiatlı ve konuşan latif canlılar olarak tanımlar.
Osmanlılarda cin çağırmak acayip ve garip ilimler arasında sayılırdı. Bu alanda Uzun Firdevsî’nin 1488’de 2. Bayezid için yazdığı Dâvetnâme en bilinenidir. Kanunî’nin Şeyhülislamı Kemalpaşazâde cinlere bile fetva veren bir âlim olarak tanınıyordu; lakabı “müftiü’s-sekaleyn” (insanların ve cinlerin müftüsü) idi. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde cinlere hükmeden Süleyman Peygamber’den sıkça bahseder ve Kemalpaşazâde’nin Edirne’deki bir medrese odasını can alıcı cinlerden nasıl kurtardığını anlatır.
Uyurken basan ağırlık Ebussuud Efendi’nin öğrencisi Mehmed Suudî tarafından Sultan Murad için 1582’de yazılan bir astroloji ve fal kitabında yer alan bu minyatür Nakkaş Osman’ın eseridir. Tasvir, “insanı uyurken basan ağırlık tılsımı” başlığıyla sunuluyor. Osmanlı-İslâm dünyasında pek çok hastalık cinlere bağlandığı gibi karabasan kabusları da bu göze erişmez varlıklarla ilişkilendirilmiş olmalıdır. Osman bu eserde pek çok acayip ve garip melek suretine ve iblise de yer veriyor (Suudî, Metâliü’s-saâde, res. Osman, 1582, Fransa Ulusal Ktp. Supplément turc 242).
İstanbul-Cerrahpaşa semtindeki Bulgur Palas, en az 100 yıllık geçmişiyle yakın mimari tarihimizin ve kent hafızamızın en önemli eserlerinden biri. Binayı yaptıran ilk sahibi, İttihat-Terakki Bolu milletvekili Mehmed Habib Bey. Tahıl ve bulgur ticaretinden servet edinen Habib Bey’in erken ölümü sonrası Osmanlı Bankası’na devredilen yapı, geçen ay İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından satın alındı. Bilgi-belge merkezi, arşiv, kütüphane, sergi salonu ve kafe olarak hizmet verecek.
İstanbul’daki ilginç yapılardan biri de “7 tepe”den biri olarak kabul edilen Cerrahpaşa semtindeki Bulgur Palas’tır. Yapının hemen yanıbaşında, bir ucu Cerrah Mehmed Paşa Camii’ne uzanan eski bir Osmanlı mahallesi yer alır. Diğer ucunda ise yine kadim muhitlerden biri konumundaki Cambaziye Mahallesi ve camisi bulunur.
Bu mahalle aynı zamanda İstanbul’un en güzel çeşmelerinden biri olan Keçecizade Kazım Bey çeşmesine de evsahipliği yapar. Caminin haziresinde bu köklü aileden pek çok isim son uykularına çekilmişlerdir. Camiye 100 metre mesafede ise sizi 5. yüzyıldan kalma Arcadius Sütunu’nun kaidesi; az daha ilerde 4. Murad’ın eniştesi ve sadrazamı Bayram Paşa’nın külliyesi ve muhite adını veren Haseki Hürrem Sultan’ın Mimar Sinan elinden çıkma camisi karşılar.
Tarihî Bulgur Palas, Nisan’ın son günlerinde İBB tarafından satın alındı. Başkan Ekrem İmamoğlu yapının kültürel amaçlı kullanılacağını ve İstanbulluların hizmetine sunulacağını ifade etti.
Bulgur Palas, ismini 1. Dünya Savaşı günlerinden alır. Bu dönemde İttihat Terakki Cemiyeti’nden Bolu milletvekili olan Mehmed Habib Bey, tahıl ve bulgur tekelinden büyük bir servet elde etmiş ve kazandığı parayla halk arasında biraz da ironik biçimde “Bulgur Palas” olarak anılan yapıyı inşa ettirmişti. Bulgur Palas, bu durumun etkisiyle çevre halkının pek sempati duymadığı bir bina olarak tanınmış; hakkında çeşitli hikayeler üretilmiş; perili bir yapı olduğundan dem vurulmuş. Yine Habib Bey’in köşkün güney tarafından Marmara Denizi’ne kadar olan sahada bir kanal açtırmayı tasarladığı, böylelikle de köşküne deniz yolu ile de ulaşmayı amaçladığı söylenmiş (Son rivayet her ne kadar uçuk-kaçık olsa da, yeri gelmişken hemen belirtelim ki Heybeliada için de buna benzer bir anlatı vardır. Mısır’daki hıdiv ailesinden gelen Abbas Halim Paşa’nın adadaki köşküne benzer bir kanal açtırmayı planladığı söylenir).
Mehmed Habib Bey’in bu portresinin altında Bolu mebusu olduğu da yazılmış.
Bolu mebusu Mehmed Habib Bey 1878 doğumlu ve şehrin köklü ailelerinden birine 20. yüzyıl başlarında Harbiye Mektebi’nden topçu subayı olarak mezun olmuş ve sonrasında Manastır’a tayini çıkmış. Burada Kâzım Karabekir’in yakın çevresinde yer alan Habib Bey, İttihat Terakki örgütlenmesinin tesisinde de önemli rol oynamış. İlerleyen günlerde Kastamonu’daki İttihat Terakki örgütlenmesini de organize etmiş. Bu faal tutumunun mükafatını 1908’de yapılan seçimlerde Bolu mebusu seçilerek alacak ve iki dönem bu görevi yerine getirecektir.
Habib Bey’in talihini değiştiren gelişme, İttihatçıların Levazım-ı Umumiye Reisi Mirliva İsmail Hakkı Paşa ile tanışmasıyla olur. İsmail Hakkı Paşa, Enver Paşa’ya yakınlığıyla tanınan bir isimdir. 2. Meşrutiyet devresinde İttihatçılar, millî burjuvazi yaratma gayretiyle ekonominin kilit noktalarına cemiyetin onayladığı Müslüman şahısları getirme politikası izler. Önceki yıllarda ordunun giyim ve iaşesini temin konuları büyük ölçüde gayrimüslimlerin elindeydi. Bu durumu Haris Spataris’in anılarında da gözlemlemek mümkündür (Fenerli bir Rum olan bulgur spekülatörü Kirios Panayotakis…)
Habib Bey cemiyetle olan bağlantıları sayesinde 1. Dünya Savaşı yıllarında hem partinin nüfuzlu üyelerine tanınan vagon satın alma imtiyazını elde etmiş hem de Anadolu’dan buğday, arpa, bulgur gibi ürünleri toplayarak bunları İstanbul’a ve cephelere ulaştırma hakkını almıştır. Bu sayede büyük paralar kazanmış, “Bulgur kralı Habib Bey” ya da “Bulgur Palas Habib Bey” olarak anılır olmuş.
İttihatçı olmanın avantajları kadar dezavantajları da vardı. Mütareke döneminde Habib Bey, İtilaf Devletleri’nin talebi doğrultusunda tutuklanarak Bekirağa Bölüğü’ne hapsedilir. O dönem gerek İstanbul’da gerekse Anadolu’da, direniş örgütleme yeteneğine sahip İttihatçılar bu şekilde etkisiz hâle getirilmeye çalışılır. Habib Bey daha sonra 1 yıldan biraz daha fazla kalacağı Malta’ya sürgüne gönderilir. Sürgün dönüşünde Habib Bey’e Mustafa Kemal Paşa tarafından Millî Mücadele’ye katılması teklif edilir. Ancak Mehmed Habib Bey, Anadolu’ya geçmek yerine Baltalimanı’ndaki yalısına çekilmeyi tercih eder.
Habib Bey’in Bulgur Palas’ta kullanılan malzemenin bir kısmını dışarıdan getirttiği biliniyor. Kendisi Manastır Askerî Mektebi’nde görev yaptığı sırada inşaat-ı harbiye dersleri aldığı için inşaat malzemelerinden de gayet iyi anlıyordu.
İstanbul’da bir masal şatosu Bulgur Palas, oldukça farklı bir mimariye sahip. Ana gövdesi sıvasız kırmızı kiremitten yapılmış ve sadece kulelerin olduğu kısım sıvanmış (üstte). Fotoğraflanmasıysa biraz zor, çünkü etrafı yüksek duvarlarla çevrili (altta).
Yapı son derece ilginç bir mimariye sahip olup 3 tam kat ile 1 yarım kattan oluşur. Binanın ana gövdesi, sıvasız kırmızı kiremitten yapılmış ve sadece kulelerin olduğu kısım sıvanmıştır. Tepedeki kubbeli çatının etrafını ise korkuluksuz bir çıkmanın dolaştığını, hayatının bir kısmını bu binada geçiren Emine Erdem’in anılarından öğreniyoruz. Yazar, çatının manzarasını şu ifadelerle dile getirir: “Marmara Denizi’ni Kızkulesi’ne Adalar’a, Anadolu yakasına, bulutsuz havalarda belki Yalova’ya kadar en güzel buradan görebilirdi insan. İstanbul’u tepeden, göz alabildiğine uzaklara dek buradan seyretmek mümkündü. Burada insan kendini gökyüzüne en yakın hisseder, düşlerinde rüzgara kapılıp gidebilirdi”.
Yapının etrafı son derece yüksek duvarlarla çevrilidir. Bulgur Palas’ın çevresi sonradan pek çok yapı ile dolmuş olduğundan, bugün binadan fotoğraf almak oldukça zorlaşmıştır. Bunun için ya Cerrah Mehmed Paşa Camii’nin minaresine ya da çevre evlerin terasına çıkmanız gerekmektedir.
Zaman makinesi Osmanlı Bankası arşivi olarak da kullanılan bina, 6-7 Eylül olayları sırasında saldırıya uğramış, ama yüksek duvarları onu korumuştu. Bugün abidevi kapısı kullanılmıyor.
Bazı kaynaklarda Mehmed Habib Bey’in Bulgur Palas’ın inşaına 1912’de, bazı kaynaklarda ise Malta sürgünü dönüşü başladığı bilgisi vardır. Habib Bey 1926’da kalp krizi geçirerek ölür. Henüz yapımı bitmemiş Bulgur Palas da aynı yılın sonlarında ailenin borçlarına mahsuben Osmanlı Bankası’na devredilir. Bulgur Palas ilerleyen yıllarda hem evrak deposu hem kanaryahane ve hem de Osmanlı Bankası çalışanları için konut vazifesi yapmıştır. Bu özellikleri içinde en ilgi çekeni herhalde ikincisi olsa gerektir. Zira binanın alt katında bir oda kanaryalara ayrılmıştı. Yüzlerce kanarya, muhtemelen Osmanlı Bankası’nın şubelerinde beslenmek üzere bu binada yetiştiriliyordu. Bulgur Palas’ın tam ortasında da bir süs havuzu bulunuyordu. Yapı içinde üç daire, çalışanlar ve ailelerinin ikametine tahsis edilmişti. 1955’e gelindiğinde Bulgur Palas’ta bir bekçinin yanısıra, biri Bulgaristan göçmeni diğeri ise Doğu Anadolu’dan gelen iki aile, İtalyan ve Rum kökenli bir karı-koca ikamet etmekteydi. Bulgur Palas, hem Osmanlı Bankası’nın malı olması hem de içinde gayrimüslim bir çifti barındırması nedeniyle ne yazık ki 6-7 Eylül olayları sırasında yağmacıların hedefi olmuş, yüksek duvarları yapıyı nispeten korumuştu.
Kiremit renkli bu yapı bir süre Osmanlı Bankası’nın arşivi olarak da hizmet vermiştir. Sözkonusu arşiv, ülkemizin en önemli kurumsal arşivlerinden biridir. Kaba tasnifi 1994’te tamamlanan arşiv, bankanın 1856’da başlayan tarihinin yanısıra İstanbul merkezli olarak Osmanlı İmparatorluk tarihine de ışık tutar. Ancak arşivin asıl sistemli bir hâle getirilmesi, Voyvoda Caddesi’ndeki genel müdürlük binasına taşınılması ile başlamıştır. Günümüzde banka arşivinden hareketle ülkemizin bankacılık, hukuk, sosyal yaşam alanlarına dair önemli verilere ulaşılabilmektedir.
Bulgur Palas’a bugün Cerrahpaşa semtinde, Cambaziye Camii’nden aşağıya doğru inen sokaktan ulaşılıyor. Bu yolun biraz altında, yapının abidevi giriş kapısı bulunuyor. Ancak hemen belirtelim ki sözkonusu kapı günümüzde kullanılmıyor. Yapının girişi, yaklaşık 70 metre kadar daha aşağıda bulunan yeni bir kapıdan sağlanıyor. Orijinal mimarisi ile varlığını 1 asırdan beri devam ettiren Bulgur Palas, yakın tarihimize ışık tutan yapılardan biri olmaya devam ediyor.
Filmlerde ve dizilerde İngiliz kraliyet ailesinin konu edildiği yapımlar hâlâ en çok seyredilenler arasında. İşte kimi Oscar’lık kimi sinema tarihine geçen ve oyuncularıyla, senaryolarıyla iz bırakanlar…
Büyük Britanya Kraliyet Ailesi…Dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü imparatorluklarından birinin sahipleri olmalarının yanında, özel hayatlarıyla da yüzyıllar boyu hep ilgi çektiler. Kraliçe 2. Elizabeth’in eşi Edinburgh Dükü Prens Philip, bu Nisan ayında, 100. yaşını kutlamaya aylar kala dünyaya gözünü yumunca; Diana’nın oğulları prens William ve Harry’nin evlilikleri, eşleri, çocukları, skandallarıyla zaten asla gündemden düşmeyen büyük aile iyice öne çıktı. Biz de 20. yüzyılın neredeyse tamamıyla 21. yüzyılın ilk çeyreğine tanıklık etmiş Prens Philip ve kraliyet ailesiyle ilgili çekilmiş en iyi filmleri/dizileri derledik.
FİLMLER
THE LION IN WINTER – KIŞ ASLANI / 1968
53 yıllık yıldızlar geçidi
Katherine Hepburn ve Peter O’Toole’li bu film Hepburn’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı getirdiği gibi iki Oscar daha kazanmıştı (En iyi uyarlama senaryo ve en iyi müzik). 1183 Noel arifesinde 1 günde geçen filmde 2. Henry’nin üç oğlu da tahta çıkmaya adaydır ama Henry bir karar vermemekte, direnmektedir. Eşi ve oğulları ona bir karar verdirmek için çeşitli planlar yaparlar. Film, Roger Ebert’in deyişiyle “Kralların henüz avluda yürürken tavuk tekmeledikleri, sokakların çamur ve pislik içinde olduğu” Ortaçağ İngiltere’si dünyasını gerçekçi bir biçimde betimler ve karakterlere inanmamızı sağlar. Sir Anthony Hopkins’in ilk filmi olduğunu da eklemeden geçmeyelim.
Yönetmen: Anthony Harvey. Oyuncular: Peter O’Toole, Katherine Hepburn, Anthony Hopkins.
HENRY V – 5. HENRY / 1989
Muhteşem oyunculuk
Shakespeare’in 5. Henry’nin krallık dönemini anlatan oyunundan uyarlanan bu filmle Sir Kenneth Branagh hem yönetmen hem de en iyi erkek oyuncu olarak Oscar’a aday gösterilmiş, ancak film sadece kostüm tasarımıyla Oscar kazanmıştı. Film 1495’te, 100 yıl savaşlarının ortasında genç Kral Henry’nin Fransa’yı fethetme girişimine odaklanır. Çok başarılı oyunculukların yanısıra, film psikolojik ve entelektüel derinliğiyle de dikkat çeker.
Yönetmen: Kenneth Branagh. Oyuncular: Kenneth Branagh, Ian Holm, Christian Bale
MRS. BROWN – BAYAN BROWN / 1997
Tutku, entrika, dram…
“Aşık Shakespeare’in yönetmeni John Madden’ın filmi, kraliçe Victoria’nın çok sevdiği eşi Albert öldükten sonra yas tutma döneminde sadık hizmetkarı John Brown’ın şefkatinde huzur bulmasını işler. Birbirinden son derece farklı bu iki insan arasındaki bu tutkulu fakat platonik ilişki, hem politik entrika ve skandal hem de dram yönüyle filmde çok güzel işlenmiştir. Kraliçe Victoria’yı Judy Dench’ten daha iyi canlandırabilecek çok fazla oyuncu da yoktur. Bu filmle tabii En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ına aday oldu.
Yönetmen: Jeremy Brock. Oyuncular: Judy Dench, Billy Connely, Geoffrey Palmer
ELIZABETH / 1998
Tüm zamanların en iyisi
İngiliz kraliyetinin efsanevi kraliçesinin hayatını anlatan iki filmden ilki; kraliyet ailesiyle ilgili yapılmış kuşkusuz en lezzetli filmlerden biri. Cate Blanchett’in dik başlı, zeki Elizabeth rolünde döktürdüğü film, kraliçenin tahttaki ilk yıllarına odaklanıyor. Filmde Elizabeth’in çeşitli zorluklarla başederek kraliçeliğin ne olduğunu öğrenmesine tanık oluyoruz. Genç protestan Elizabeth, 1558’de üvey kız kardeşi Katolik Mary’nin ölümünden sonra tahta geçmişti. Blanchett bu rolüyle 7 Oscar adaylığı aldı. Film, tarihî gerçeklerle dramatik etki adına oynasa da görsel zenginliği ve olay örgüsünün etkileyici akışıyla tüm zamanların en iyi “saray” filmlerinden. Kast da ayrıca büyüleyici.
Yönetmen: Shekar Kapur. Oyuncular: Cate Blanchett, Joseph Fiennes, Christopher Eccleston, John Gielgud, Geoffrey Rush and Richard Attenborough
THE QUEEN – KRALIÇE / 2006
Unutulmaz bir 2. Elizabeth
The Crown dizisinin yaratıcısı Peter Morgan’ın senaryosunu yazdığı film, 1997’de Prenses Diana’nın ölümüne Kraliyet Ailesi’nin verdiği tepkiyi işliyor. Özellikle de kraliçenin içinde kaldığı çetrefilli durumu. Kraliçe 2. Elizabeth portresiyle Helen Mirren’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı kazandıran film, komik, çarpıcı, etkileyici ve cesur. Helen Mirren buradaki oyunculuğuyla Oscar dışında bir de Kraliçe tarafından Buckingham Sarayı’nda akşam yemeği daveti kazandı.
Yönetmen: Stephen Frears. Oyuncular: Helen Mirren, Michael Sheen, James Cromwell
ELIZABETH THE GOLDEN AGE – ALTIN ÇAĞ / 2007
Yine Kapur, yine Blanchett
Cate Blanchett yaklaşık 10 yıl aradan sonra “kraliçe”liğe geri dönmüş ve bu performansıyla Oscar’a aday gösterilmişti. Film Elizabeth çağının ileri dönemlerine, kraliçenin olgunluğuna odaklanıyor. Hikaye 1585’te geçiyor. İspanya kralı 2. Filip İngiltere’ye savaş açmayı planlar ve Elizabeth evlenmesi için baskı yaşarken geçen olaylar, yine müthiş bir görsellik, aksiyon filmlerine taş çıkartan bir hareketlilik ve tam dozunda bir akış ritmiyle yapılmış en iyi kraliyet filmlerinden biri unvanını hakediyor.
The Crown’un yazarı Peter Morgan (kendisine resmî kraliyet filmleri/dizileri yazarı diyebiliriz) tarafından Philippa Gregory’nin romanından uyarlanan film, 8. Henry’nin ikinci eşi aristokrat Anna Boleyn ve metresi, Anna’nın kız kardeşi Mary üzerine bir hikaye. Film, tarihî gerçekleri çarpıtmasıyla oldukça eleştirilse de, Tudor dönemini politik gerilim, entrikalar, kız kardeş rekabeti gibi evrensel temalar üzerinden işliyor. Anna rolünde Natalie Portman ve Mary rolünde Scarlett Johannson, İngiliz aristokratlarını Amerikalı oyuncular olarak başarıyla canlandırdıkları için oldukça beğenilmişti. Tabii aynı zamanda cazibeleriyle de göz dolduruyorlar ama filmde gördüğümüz tek çıplak beden Eric Bana’nınki.
Yönetmen: Justin Chadwick. Oyuncular: Natalie Portman, Scarlett Johannson, Eric Bana
THE YOUNG VICTORIA – GENÇ VICTORIA / 2009
Kraliyet soslu romantizm
Suratsız olarak bilinen kraliçe Victoria’nın gençlik yıllarını canlandırması için, muhteşem somurtmasıyla ikon olmuş Emily Blunt’tan daha iyi bir tercih olamazdı. Downton Abbey’nin yaratıcısı Julian Fellowes’un yazdığı film, kraliçenin gençlik yıllarına ve Prens Albert’le evlenmesine odaklanıyor. Kraliyet soslu bir romantik film diyebiliriz. Kostümler, mekanlar yine muhteşem. Tabii gerçek mekan kullanımı, ihtişama ihtişam katmış. Stone da genç, isyankar, kafası karışık Victoria olarak cezbediyor.
Yönetmen: Jean-Marc Vallée. Oyuncular: Emily Stone, Rupert Friend, Paul Bettany
THE KING’S SPEECH – ZORAKI KRAL / 2010
Müthiş film, müthiş aktör
Tüm zamanların kraliyet ailesiyle ilgili yapılmış en iyi filmlerinden biri. 10 Oscar’a aday olan ve en önemli dört Oscar’ı kazanan (en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi erkek oyuncu (Colin Firth) film; Kral 6. George’un kekelemesini düzeltmek için Geoffrey Rush’un canlandırdığı bir konuşma terapistiyle çalışmasına odaklanıyor. George 1936’da aniden tahta çıkar. 1939’da 2. Dünya Savaşı başlar. Dünyanın dörtte biri Birleşik Krallık toprağıdır ve kral kekelemeden halkına konuşamamaktadır. Krallığı da asla istememiştir zaten. Bunlardan daha iyi dram malzemesi mi olur? Kaldı ki son derece eğlenceli işlenmiş.
Yönetmen: Tom Hooper. Oyuncular: Colin Firth, Geoffrey Rush, Helena Bonham Carter
DIANA / 2013
Prensesin son 2 senesi
Bütün dünyanın sevgili prensesi 1997’de trajik bir kazada hayatını kaybedince gerçek ölümsüzlüğe ulaştı. Naomi Watts’ın Diana’yı canlandırdığı bu biyografik drama prensesin hayatının son 2 yılına odaklanıyor. Charles’tan ayrıldıktan sonra başlıyor ve prensesin Pakistanlı kalp cerrahı Hasnat Khan’la yaşadığı ilişkiyi, mayın karşıtı kampanyasıyla Angola’ya gitmesini, diğer ülkelere gezilerini ve Khan’ı kıskandırmak için başladığı Mısırlı Dodo’yla ilişkisinde bir trafik kazasında ölmesini işliyor. Film aslında çok ağır eleştiriler aldı; The Guardian “Diana’yı ikinci kez öldürdü” diye yazdı ama yine de Naomi Watts, kostümler ve Diana’nın hayatının son yılları hakkında bilgi sahibi olmak adına izlemeye değer.
Yönetmen: Oliver Hirschbiegel. Oyuncular: Naomi Watts, Naveen Andrews, Cas Anvar
VICTORIA & ABDUL / 2017
Yüksek oyunculuk: Judy Dench
Judy Dench’i Oscar’a aday olduğu Kraliçe Victoria performansı “Bayan Brown”dan 20 yıl sonra yine Victoria rolünde izlediğimiz film, yine bir hizmetkarıyla ilişkisini, çok az bilinen bir hikaye olan Müslüman Hintli Abdul’la dostluğunu anlatır. “Crown” ve “The Queen”in yönetmeni Stephen Frears’in yönettiği filmde Dench, bir ikonun (iştahla yemek yemesinden bir hizmetkarına arkadaşça yaklaşmasına) insani taraflarını ortaya koyarak çok başarılı bir oyunculuk sergiler. Kostümler, iç mekanların ihtişamı, dış mekanların çarpıcılığı ve müzik yanında, krallığın sömürgesi Hindistan’la arasındaki gergin ilişkiye de değinen film, tutkunlarının kaçırmaması gereken yapumlardan.
Yönetmen: Stephen Frears. Oyuncular: Judy Dench, Ali Fazal, Tim Pigott-Smith
MARY QUEEN OF SCOTS – İSKOÇ KRALIÇESI MARY / 2018
Hem aşk hem rekabet
Popüler Netflix dizisi “House of Cards”’ın yaratıcısı Beau Willimon’un senaryosunu yazdığı film, Stuart döneminde 16 yaşında evlenip Fransa’ya kraliçe olan ve 18’inde dul kalan Mary’nin yeniden evlenme baskılarını reddederek anavatanı İskoçya’ya dönüp tahtta hakkını araması sonucu kraliçe Elizabeth’le yaşanan çatışmayı ve hapse düşmesini konu alıyor. Katolik (Mary)-Protestan (Elizabeth) sürtüşmesi, kuzin düellosu, hem aşk hem rekabet, ne ararsanız var filmde. “Ladybird” adlı müthiş bağımsız filmin başrol oyuncusu Saoirse Ronan’ı Kraliçe Mary olarak bambaşka ama yine çok güçlü bir performansla izliyoruz.
Yönetmen: Josie Rourke. Oyuncular: Saoirse Ronan, Margot Lobbie, Jack Lowden
DİZİLER
THE TUDORS / 2007
16. yüzyılda güç ilişkileri
“Vikingler”in yaratıcısı Michael Hirst’ün yaratıp yazdığı dizi 16. yüzyıl İngiltere’sinde Kral 8. Henry’nin hükümranlığı sırasında geçiyor. 2007-2010 arası 3 sezon yayınlanan dizi, Henry’nin 40 yıllık krallığı esnasında Aragonlu Catherine ve Anna Boleyn olan ilişkilerini; Sir Thomas More ve İngiltere’nin Roma Katolik Kilisesi’nden ayrılmasını; Kardinal Wolsey gibi önemli figürler ve en yakın arkadaşı, aynı zamanda danışmanı Suffolk Dükü Charles Brandon’la ilişkilerini anlatan, izlemesi keyifli bir dizi.
Yaratıcı: Michael Hirst. Oyuncular: Jonathan Rhys-Meyers, Henry Cavill, Sarah Bolger
REIGN – SALTANAT / 2013
Kraliçe Mary’nin maceraları
2013-2017 arası yayınlanan dizi, İskoç kraliçesi Mary’nin Fransız sarayında yaşadığı politik ve romantik olaylarla skandallara odaklanıyor. Mary 15 yaşında Prens Francis’le evlenerek Fransa’ya yerleşmişti. Dizi, kraliçenin hayatının bu erken dönemiyle ilgili. Kostüm ve oyunculuk açısından beğenilse de, tarihi doğru yansıtmadığı için eleştirilmişti (Kurgu olduğundan ve belgesel bir iddiası bulunmadığından bu eleştirileri pek önemsemiyoruz). İyi bir dönem dizisi olarak izlemeye değer.
6 bölümlük bu mini dizi, Tudor saltanatında güç oyunlarına karşı durarak 8. Henry’e başdanışman olan, basit bir demircinin oğlu Thomas Cromwell’in yükselişini anlatıyor. BBC dizisi birçok ödüle aday oldu ve en iyi mini dizi dalında Golden Globe kazandı.
Yönetmen: Peter Kosminsky. Oyuncular: Mark Rylance, Damien Lewis, Claire Foy
THE CROWN – TAÇ / 2016
Çok popüler ve çok iyi
Tüm zamanların en pahalı televizyon prodüksiyonu ünvanına sahip Netflix dizisi, aşırı popüler. İlk iki sezonu 1947-1964 arasını, 3. ve 4. sezonlar ise 1990’a kadar olan yılları kapsıyor. Dizi aslında 2. Elizabeth’in hayatına odaklanıyor. Ancak geçen yılllar boyunca sarayda yaşanan her türlü politik ve özel dram, entrika, aşk ve meşke de tanık oluyor seyirci. Yaratıcısı Peter Morgan’ın “The Audience/Seyirci” ve özellikle de 2006 yapımı filmi “Queen/Kraliçe”den uyarladığı, sarayın zenginliğine yaraşır ihtişamdaki dizi, kraliyet fanlarını son derece tatmin edecek kadar bol malzeme içeriyor. 5. ve 6. sezonları şimdiden heyecanla bekleniyor.
Yaratıcı: Peter Morgan. Oyuncular: Claire Foy, Olivia Coleman, Imelda Staunton, Matt Smith, Tobias Menzies
THE WINDSORS / 2016
İngiliz usulü bir sit-com
Bir nevi sit-com olan The Windsors, kraliyet ailesini satirik bir bakışla ele alan bir komedi. Tamamen hayal ürünü olaylar, aslında gerçeklerden yola çıkıyor. Genellikle ciddiyetle işlenen kraliyet meselelerine çok farklı yaklaşan, İngiliz usulü espri anlayışına sahip, eğlenceli bir yapım.
Yaratıcı: Bert Tyler-Moore. Oyuncular: Celeste Dring, Louise Ford, Hugh Skinner
Alışılmadık yapı örnekleri… Sabit bir mekanda oturmak istemeyen sıradışı insanların evleri… Raymond Roussel’den Steinbeck’e, Julio Cortazar ve Dunlop’dan İlhan Koman’a, günümüzde Trabzonlu otobüs şoförüne… Parası olanlar için bir tercih ve macera; yoksullar için bir mecburiyet mimarisi.
Yazar ve şair ve dramaturg Raymond Roussel, 1920-21’de yaptığı uzunca “dünya turu” sırasında İstanbul’a da gelmiş. “Road Yacht” olarak anılan oto-evi, 1925’de yazarın önçizimlerine uygun olarak Georges Régis tarafından imal edilmiş; İsviçre yapımı Saurer şasisinden Lacoste marka karoseri takviyesiyle üretilen bu özel, biricik model ile Paris-Roma seferi yapıyor, aracı Mussolini’ye tanıttığı da söyleniyor!
Fransız Turing dergisi bu “oto-ev”i tanıtırken “Göçebe Villa” (La Villa Nomade) yakıştırmasını boşyere yapmamış: 9 metre uzunluğunda 2.3 metre genişliğindeki araçta, lüks villaları aratmayacak şıklıkta oturma ve yatak odaları, banyo ve mutfak, ısıtma ve aydınlanma düzeni mevcutmuş.
Roussel’in yapıtlarına yaşantılarını son derece dolaylı yollardan yansıttığı bilinir; ne yazık ki “Göçebe Villa”da geçirdiği zamanlara ilişkin hiçbir ipucuna rastlanmıyor yazdıklarında.
Los Autonautas de la Cosmopista, Cortazar- Dunlop ikilisinin 1982’de bir bakıma birlikte son ortak seferleri olan Paris’ten Marsilya’ya yolculuklarının “resimli romanı”ydı.
Oysa, özellikle karavanların yaygınlaşmasından sonra yazıya aktarılan çok sayıda seyyah serüveninde “yürüyen ev” konusunun işlendiğine tanık oluyoruz. Edebiyat tarihi açısından bu bağlamda özgün yeri bulunan iki kitaptan biri John Steinbeck’in 1960 seferini anlattığı Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında’sı; öbürü de Cortazar-Dunlop ikilisinin bir bakıma birlikte son ortak seferlerini gerçekleştirişlerinin “resimli roman”ı Los Autonautas de la Cosmopista’dır (1982).
John Steinbeck’in karavanla 1960 seferini anlattığı Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında (Travels with Charley).
Steinbeck’in oğlu, babasının giriştiği serüveni son yolculuğu olarak gördüğünü aktarmıştır. Bir Amerika içi güzergahı yeğlemesi, gençliğinde tanıdığı ülkesiyle bir son yüzleşme yaşamak istemesi, kendisine yoldaş olarak Charley’i seçmesi niyetinin temel bileşenlerini oluşturur. Roussel gibi milyarder bir mirasyedinin olanaklarına sahip olmadığı düşünülürse, çattığı “yürüyen ev”in dermeçatmalığını olağan bulmak gerekir: Bir GMC pikabı yarı karavana dönüştürmüş, ona “Rocinante” adını vererek kendini Don Quijote’nin hizasına taşımıştı. Bugün Kaliforniya Salinas’daki Steinbeck merkezinin gözde parçası o seyyah kamyonet.
Cortazar-Dunlop ikilisi ise, başlarına çöken kapkara bulutu, çifte kanser çifti olarak dağıtmak için değilse bile yana itmek, geriye doğru kovalamak amacıyla karavanlarıyla Paris-Marsilya 6 no’lu otoyoluna çıkar: “Fafner” adını verdikleri bu “kombi” Volkswagen’le toplam 32 gün boyunca yazar, çizer, yaşarlar. Ortak tragedyalarının sözü bile geçmeyecektir kitapta. Latife tınısı şüphesiz ağır basan başlık, çelişkili biçimde doğru bir adlandırmaya başvurur: “Yürüyen ev” sanki (ve: kesinkes) uzaylıları taşıyan bir uzay mekiğine dönüşmüştür.
Karavan evreninde ender görülen durum değil “devingen” yaşam modelinin benimsenmesi. Yeryüzünün son dönem fakirlerinin, “yeni faydasızlar” olarak görülen kabarık bir nüfusun üyelerinin inleri, kovukları, mağaraları onlar. Aralarında Ham Sanat’a yaraşır hale büründürülenlere rastlanıyor -her durumda Ham Sanat Evi başlıbaşına ayrıksı kategori.
Steinbeck’in ‘yürüyen evi’ John Steinbeck, 1960 seferini geçirdiği GMC pikaba “Rocinante” adını vermişti.
Alışılmadık, azrak yapı örnekleri fıçısında yaşamayı seçen Sinoplu Diogenes’ten bu yana en uçta: Eski bir uçağı eve dönüştürenden 1970’in Space Jack’ine geniş repertuvar.
Sonu gelmeyecek “yürüyen ev”lerin. 2020’nin Ağustos ayında, koronavirüs salgınının ortasında yüzdüğümüz günler basında yeraldı bir foto-haber. Trabzonlu otobüs şoförü, minibüsünü “ahşap yayla evi görünümlü karavan”a dönüştürmüştü.
“Geçici” sözlüğünün eşanlamlıları arasında “yolcu”nun da sayılması hem mantıklı hem tedirgin edici; bunda “yolcu”ya bizim dilimizde yüklenen öteki anlam vurgusunun payı var doğal olarak. Başka eşanlam önerilerini unutmayalım: Gelgeç, arızî, muvakkat… tümü bir koşulu giydirmek için.
Yerkürede yabana atılamayacak bir nüfus geçici barınaklarda yaşıyor. Yalnızca “Yolculuk İnsanları” diye kibarlaştırılarak anılan Romlarla sınırlanamaz o duruma mahkûm yaşayanlar: Göçmen kamplarını dolduranlardan mevsimlik işçilere, evsiz barksızlardan berduşlara uzanan bir yelpaze. Onlara geleneksel muvakkat çözümler eklenmeli: Moğol yurtları, yayla barakaları, sığınmacı çadırları, âfet “konut”ları…
Tasarlanmamış olabilirler mi? Bütün değişkenleriyle başlıbaşına bir mimarlık çerçevesi. Ortaasya yurtlarında ya da Anadolu yayla “konut”larında anonim çözümler bulunmuştur. Modern dönemin utanç yerleşkeleri “bidonville”ler, “favela”lar ve “kondu”larda ana parametreyi sefalet oluşturacaktı.
Fakirlerine bir noktaya gelene dek uygarca seçenek arayan toplumlar, onların yerini yüksek nüfuslu fırlatılmışlar ve dışlanmışların aldığını görerek pes etmişe benziyor.
İstanbul’un “yüzen ev”leri de geçici, çünkü mevsimlik konutlardı. Su üstünde yaşamayı kalıcı kılmayı seçenler için okyanus, deniz, akarsu, su kanalı, göl farklı olanaklar sunar. Jules Verne’in Nautilus’u hâlâ bir ütopya olsa bile, İlhan Koman gibi yıllarını teknesinde geçirmeye karar verenlerin sayısı azımsanamaz.
Tekne, mavna inşa etmek başka bilgiler ister. Binalar yıkılabiliyor, çökebiliyor, onlar batarlar. Gene de birinden öbürüne geçişin bütün bütüne olanaksız olduğu söylenemez. Honfleur’ün sık ziyaret ettiğim Sainte-Cathérine kilisesini tekne yapımcıları inşa ettikleri için, kubbesi ters dönmüş bir tekne gibidir. Etretat’daki Maupassant’ın evinin bahçesinde en ünlü örneği vardır “caloge”un. Sözlükler, kullanılamaz hâle gelmiş eski ahşap teknelerin Normandiya’da dönüştürüldükleri kulübelere verildiğini söylüyor bu ismin.
Trabzonlu Adem Yıldızbaşoğlu, geçen sene eşinin de desteğiyle minibüsünü karavan-eve dönüştürdü ve burada yaşamaya başladı.
M
aupassant’ın suda ömrünü geçiren birinin ağzından anlattığı “Su Üstünde” başlıklı gotik öyküsü Poe’nunkilerle boy ölçüşecek kıvamdadır.
Su üstünde yaşamın en gözde aracı, 1905 doğumlu İlhan Koman’ın 1965’de içine yerleştiği ve bir bakıma kendi heykeline, Merz’ine dönüştürdüğü Hulda’ydı benim gözümde -sonunda oğulları onun İstanbul’u ziyaret etmesini sağlayacaktı.
Hong Kong’da 100 bini aşkın köle-işçi 1 m2’lik kafeslerde; Ulan Bator nüfusunun % 60’ı periferide gecekondu-yurtlarda; Paris’te Vincennes korusunun kıyısında 300’ü aşkın göçmen çadırlarda ve kutu evlerde; Kahire’de 50 bin kişi eski nekropol Bab el-Nasr’da yaşıyor. Bireysel hikayeleri derlemek sonu görünmeyen bir tünele girmiş gibi çökertiyor insanı: Tiflis’te terkedilmiş hurda belediye otobüsüne yerleşen aile; Meksika’da 80 yaşını aşmış evli bir çiftin sığındığı kamyon enkazı; İstanbul’da çoğu Kürtlerden oluşan 8 bin evsiz, metruk binalarda ve metrobüs duraklarında geçiriyor kışı.
Birden buharlaşıyor bütün mimarlık ve şehircilik “sorun”ları, yerlerini evsizlik-barksızlık doldurunca.
12 Mayıs 1961’de Küba’ya giden Nâzım Hikmet, devrimin hemen sonrasında başkent Havana’da büyük ilgiyle karşılanmıştı. “Havana Röportajı” adlı şiiri de dahil olmak üzere tarihe geçen mısralarını bu yolculuk sırasında kaleme alan şair, uluslararası bir ilgi odağı olmuştu. 60 yıl sonra ünlü şairin ve arşiv belgelerinin izinde Havana.
Küba… Kuzeydoğusunda Atlantik’in, batısında Meksika Körfezi’nin güneyinde ise Karayip Denizi’nin uzandığı bir ada ülkesi. Kristof Kolomb’un öncülüğünde konkistadorlar “keşfedene” kadar, ülkenin yerlileri Taynolar. Bu insanların tamamen yokedilmesinden sonra, Küba 1511’den 1898’e kadar İspanyol kolonisi olarak varlığını sürdürdü. 19. yüzyılın ikincisi yarısında ise, aileleri Avrupa’dan göçedip yerleştikten sonra burada doğmuş ve artık Küba’yı yurt bellemiş Kreoller tarafından bir mücadele başlatıldı. İspanyollara karşı bağımsızlık savaşı kazanıldı kazanılmasına ama, Ada bu sefer ABD boyunduruğu altında kaldı. Ta ki 1 Ocak 1959 tarihine kadar. İşte dünya şairi Nâzım Hikmet’i Küba’ya davet eden de, bu küçük adanın büyük devrimi olmuştu.
…prag havana uçağı
küba bale takımını bekliyor
sosyalist şehirlerde dans ettiler altı ay
sıcak denizlerdeki adalardan çığlıklarla kalkan renkli kuşlardılar.
★ ★ ★
altımızda avrupa ama küba bale takımı saatlerini bağrışa çağrışa havana
satına göre ayarladı evlerinin serin taşlıklarına girdiler koşa koşa
bense bir türlü akıl erdiremiyorum gündüzü mü kovalıyoruz
geceyi mi
uzalıyor mu ömrümüz kısalıyor mu
görüyorum avrupa kıyılarının çizgisini geçiyoruz çizgi köpük içinde
görüyorum atlantiğin üstündeyiz
içimde bir garipseme
büyük toprağımdan ilk kopuşum bu…
‘Hür Havana’ Oteli Hotel Habana Libre’nin 1. katında çekildiği belirtilen fotoğrafla ilgili bir kesinlik yok. Zira fotoğraftaki havuzun arkasında okyanus görünüyor. Şairin Küba’ya gittiği yıl (1961) hizmette olan bir diğer otel ise Hotel Riviera. Fotoğraf burada çekilmiş olabilir. Nâzım’ın kaldığı Habana Libre Oteli, bugün aynı yerde modern mimarisiyle dikkati çekiyor.
Hotel Habana Libre, günümüzde.
Nâzım, Havana’da başlayıp Sovyetler Birliği’nde tamamladığı “Havana Röportajı” adlı şiirinde yolculuğunun ilk anlarını bu şekilde aktarmıştı. Bu şiiri Hıfzı Topuz’un kayda alması sayesinde, bugün Nâzım’ın kendi sesinden dinlemek mümkün.
Şiirden anladığımıza göre, Nâzım’ın yol arkadaşları arasında Küba bale grubu da var. Ülkede ulusal bale ekolünün kurucusu Fernando Alonso o yolculuğu şu şekilde anlatıyor:
“Sevgili şairin şiirinde anlattığı gibi, yolda saatlerimizi ayarlarken, kız-erkek hepimiz çok heyecanlıydık. Bahsettiği tüm bu olayları birlikte gördük ve onunla birlikte yaşadık. Onunla beraber yolculuk ettiğimizin farkında değildik. Açıkçası bu büyük şairle tanışma fırsatını kaçırdık. Bu yolculuk hakkında sonradan yazdığı betimlemeleri çok duygusaldı. Criollas adaları, Küba ve mavi deniz hakkında yazdığı herşey gerçekten çok etkileyiciydi” (Nâzım’ın Küba Seyahati (El Viaje de Nâzım a Cuba) / Yönetmenler: Çağrı Kınıkoğlu/ Gloria Rolando / 2008 / https://bit.ly/2ZXI0vO).
Nâzım’la ilgili haberler.
Nâzım’ın yol arkadaşları arasında biri daha var. Fernando Alonso’nun Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde tercümanlığını yapan Haydée Tamara Bunke Bider; bir diğer adıyla “Gerilla Tanya”. Küba’yı görmeyi çok isteyen Bunke Bider de Havana’ya uçuyor ve sonrasında ülkesine geri dönmüyor. 1964’te Laura Gutiérrez Bauer takma adıyla Ernesto Che Guevara’nın devrimci girişimi için ön istihbarat çalışmaları yapmak üzere Bolivya’ya gidiyor ve 31 Ağustos 1967’de, Che’den birkaç ay önce öldürülüyor. 1997’de naaşı bulunuyor ve Santa Clara şehrindeki mezarda, Che Guevara’nın yanıbaşına defnediliyor.
Nâzım Hikmet, 25 Mayıs 1961’de CMQ kanalında.
Küba basınında çıkan haberler incelendiğinde, Nâzım Hikmet’in 1961 Mayıs’ında “Saman Sarısı” şiirinde adından sözettiği Kübalı şair Nicolás Guillén’in ve Küba Halklarla Dostluk Enstitüsü’nün daveti üzerine Küba’ya gittiği anlaşılıyor. Hoy gazetesinin 13 Mayıs tarihli haberine baktığımızda, şairin 12 Mayıs’ta Havana’ya adım attığını görüyoruz.
Şairin ilk durağının Habana Libre (Hür Havana) Oteli (eski adıyla Hilton) olduğu aşikar. Şehrin Vedado semtinde bulunan otel, bugün de aynı isimle hizmet veriyor. Otelin birinci katında ise Nâzım’ın Havana’da çekilmiş bir fotoğrafı sergileniyor. Şiirinin bu bölümünde sadece Havana’yı değil, Havana’ya bakıp hasret duyduğu, aradığı ülkenin de resmini çiziyor:
…Vıcık vıcık terli bir ten fanilası gibi yapışıyor sırtıma sıcak
otelin 24’üncü katından bakıyorum şehre gece vakti
içine güneş vurmuş bir deniz gibidir gördüğüm
sarı mavi turuncu yeşil balıkların ışıltısı kıvıl kıvıl
ve dev böcekler ak sedefleriyle
ve yarı hayvan yarı bitki uzun tüylü kırmızı çiçekleriyle kayalar
otelin 24’üncü katından dinliyorum şehri gece vakti
★ ★ ★
Asansörle iniyorum hole
asansörde köylü kızlar Oriente ilinden Bayamo köylüklerinden
Asansörde köylü kızlar Bursa ilinden Ankara köylüklerinden kızlar İstanbul’da
işiniz ne kızlar sizin, nasıl bıraktılar hilton’a
Hilton Hilton değil gayrı diyorlar Hür İstanbul’a çevrildi adı çoktan
ve gülüyorlar ağızlarını örtüp kınalı elleriyle
ağalar da kaçtı amerikanla birlikte
ya toprak
bölüştük…
17 Mayıs’ta Halklarla Dostluk Enstitüsü’nün otelinde (üstte). 4 Haziran 1961 tarihli “Nâzım Hikmet ile yaşayan sözler” mülakatı (altta).
Şairin Havana’da bulunduğu sırada katıldığı hemen hemen her etkinlik gazete kupürlerinde yer almış. Hoy gazetesinin 21 Mayıs 1961 tarihli sayısında Küba Yazarlar ve Sanatçılar Birliği tarafından şair onuruna bir kokteyl verileceği yazılı. Yine arşivden edindiğimiz bilgilere göre, Nâzım’ın Havana’da yaklaşık 2 hafta kaldığını anlıyoruz. Gazetenin 25 Mayıs 1961 tarihli sayısında ise Nâzım Hikmet’in CMQ televizyon kanalına konuk olduğunu görüyoruz. Duyuruda program boyunca Nâzım’ın şiirlerinin okunacağı da yazılmış. Programa katılanlar arasında, şair, gazeteci ve aynı zamanda diplomat olan Manuel Díaz Martínez, yazar José Álvarez Baragañ ve yine bir şair, yazar, dramaturg olan Pablo Armando Fernández var. Şairin edebiyat ile ilgili sözleri şöyle: “Halk okuma-yazma bilmese de, gelişkin bir kültür seviyesine sahip olmasa da, her şeyin yüce yaratıcısı konumundadır. Bu sebeple halkın zekasına saygı duymak gerekir. Halk için edebiyat yapıldığında seviyesinin yüksek tutulması ve bunun iyi yapılması gerekir. Devrimci bir şair devrimci nitelikli şiirler yazmalı; bunlar doğrudan doğruya siyasal içerikli de olabilirler ancak kalite her halükarda en üst düzeyde tutulmalıdır”.
Bunun yanısıra Nâzım, Küba Devrimi’nin öneminden ve Türk gençliği üzerindeki etkisinden; Kurtuluş Savaşı ve savaş dönemi Türk-Sovyet ilişkilerinden; o yıllarda Türkiye’nin içinde bulunduğu politik ve iktisadi durumlardan bahsediyor.
4 Haziran’da yayımlanan haberlere baktığımızda, ustanın 17 Mayıs’ta tarihinde Halklarla Dostluk Enstitüsü’nün otelinde bulunduğunu görüyoruz. Nâzım burada konakladı mı, yoksa yapılacak mülakat nedeniyle mi buraya geldi? Eldeki verilerle bunu bilmemiz zor. Zira bugün böyle bir otel bulunmuyor. ‘Nâzım Hikmet ile yaşayan sözler’ adlı söyleşinin bir bölümünde şair, Manuel Díaz Martínez’e şunları söylüyor:
“5 gündür Küba’dayım ama bana sanki devrimin başından beri buradaymışım gibi geliyor; kendimi Alice Harikalar Diyarı’nda gibi hissediyorum. Burada kısa bir süre kalacağım. Büyük mutluluklar kısa sürer. Şöyle söyleyeyim; her şeyden önce burada bütün gençliğimi buluyorum. Yüzler benzemese de, çiçekler ve meyveler benzemese de burası bana Rusya’da devrimin ilk günlerini hatırlatıyor. Benzeşen bir şey var ve bu benzerlik bana 19 yaşımın gençliğini hatırlatıyor” (Söyleşinin tamamı: http://www.sabitfikir.com/dosyalar/n%C3%A2zim-hikmet-havanada-kuba-gezisi-ve-bazi-yeni-bilgiler). Haberde Nâzım’ın ‘Yaşamaya Dair” şiirinin İspanyolca tercümesini de görüyoruz.
Yönetmen Çağrı Kınıkoğlu ve Gloria Rolando’nun çektiği “Nâzım’ın Küba Seyahati” belgeseli, Kübalıların büyük şairle nasıl tanıştıklarını ve onunla ilgili düşündüklerini, hissetiklerini ayrıntılı bir şekilde veriyor. Büyük şairle biraraya gelemeseler de yazdığı mektuplarında ona atıf yapan Ernesto Che Guevara’dan sözederek bitireyim. Che’nin gerek anne ve babasına gerekse karısı Almeida March’a yazdığı mektuplarında Nâzım şu şekilde anılıyor: “Hikmet’in dediği gibi, bundan sonra ölümümü bir hüsran olarak görmem, yalnız yarım kalmış bir şarkının acısını toprağa götüreceğim”. Che Guevara, Küba Devrimi’nin zaferinden sonra da, karısına seslenmek için Türk şairin sözcüklerini kullanacaktır: “Birtanem! (Mi única en el mundo) Bu ifadeyi yaşlı Hikmet’ten ödünç aldım”. Bir diğer mektubunda da yine aynı kelimeyi kullanır: “Bu aşk dolu tek mısraı sevgimin gerçek boyutunu sana göstermek için gizlice Hikmet’in dolabından aldım”.
Evrim Teorisi’nin mimarı Charles Darwin (1809-1882), ilk defa bundan tam 159 yıl önce, 1862’de Osmanlı sahnesine çıktı. Anglikan Kilisesi’nin kendisini aforoz ettiği yıllarda, Osmanlı toplumunda çıkan ilk bilim dergisi evrime ve Darwin’e atıf yapıyordu. Ünlü Alman filozof Karl Marx (1818-1883) ise 1871’den başlayarak Osmanlı basın ve matbuatının büyük ilgisini çekecek; eserleri 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren çevrilmeye başlanacaktı. Bilimin ve politikanın hiç eskimeyen iki starı… Osmanlı-Türk toplumunda ilkleriyle Darwin ve Marx…
CHARLES DARWIN
1-İLK BİLİM DERNEĞİ: MÜNİF MEHMED / 1861
CEMİYET-İ İLMİYE-İ OSMANİYE, Berlin’de ekonomi ve felsefe okumuş, 6 dil bilen, (Türkçe, Arapça, Fransızca, Almanca, İngilizce ve Rumca) Münif Mehmed Paşa tarafından, Batı’daki gelişmeleri Türkiye’ye aktarmak için kuruldu. Türk toplumunun pozitivist bilimler ve Charles Darwin’le (1809-1882) tanışmasında bir dönüm noktasıdır. İlk Türk üniversitesi de sayılabilecek dernek hukuk, ekonomi, yabancı dil dersleri veriyor ve amacını şöyle özetliyordu: “Cemiyetin maksadı, dine ve politikaya ait meseleler haricinde, her türlü bilim, maarif, ticaret ve sanayiye dair kitap ve risalelerin telif ve tercümesi yoluyla memlekete faydalı hizmetler vermektir”. Dernek, Mecmua-i Fünûn adlı bir bilim dergisi çıkarmaya başlayacak ve bu yayın birçok alanda ilklerin dergisi olacaktı.
Münif Mehmed Paşa (1830-1910), döneminin en donanımlı entelektüellerinden biriydi.
2-İLK BİLİM DERGİSİ: MECMUA-İ FÜNÛN / 1862
ESKİ HARFLİ TÜRKÇE İLK BİLİM DERGİMİZ olan Mecmua-i Fünûn, Cemiyet-i İlmiye Osmaniye’nin yayın organı olarak 1862’de çıkmaya başladı. 48 sayı boyunca ilim ve kültür konularında yayın yaptı. Darwin’in Türlerin Kökeni kitabının 1859’da yayımlanmasından 3 yıl sonra çıkmaya başlayan dergi, 30. sayısında Münif Mehmed Paşa imzalı “Karıncaların Sanat ve Medeniyeti” yazısında karınca ve insanların yaşam formlarını karşılaştırarak inceliyordu. Münif Paşa yazısında, bitki ve hayvanların “inkılâbât-ı mütevaliye” (sürekli devrim) ile bugünkü durumlarına ulaştığını söylüyor; insanı “eşrefi mahlûkat” sayıyor; Lamarck ve Darwin’i hatırlatarak, insan sözkonusuysa bir “maksûd-ı bih” (Varoluş amacı-La destination de l’homme) olduğundan hareketle kesin bir insan/hayvan ayrımı yapıyordu (Recep Duran, Münif Paşa, Hayatı-Felsefesi).
Derginin (Mecmua-i Fünûn) evrim teorisini konu alan sayısının kapağı.
Bu, eski harfli Türkçe bir yayında evrim kuramı ve yaratılış felsefesi tartışmalarına dair bilinen ilk makaleydi. Derginin çıkarılmasına öncülük eden Münif Mehmed Paşa’nın yanısıra yazar kadrosunda şu isimler vardı: Ahmet Vefik Paşa, Ethem Pertev Paşa, Mehmet Cemil Paşa, Kadri Paşa, Halil Bey, Rıfat Bey, Hekimbaşı Salih Efendi, Bekir Sıtkı Efendi.
Zafer Toprak, Mecmua-i Fünûn’un önemini şöyle değerlendirmiştir: “Tanzimat aydını için bir okuldur. 18. yüzyıl Fransız ansiklopedistlerinin işlevini üstlenmiştir. Batı’ya dönük aydınlara seslenir. Batı yörüngesinde eğitim görmüş aydınların yazılarına yer verir. Çağdaş-pozitif bilim ve felsefe dili ilk kez Mecmûa-i Fünûn’da tartışılır”.
3-TÜRKÇEDE İLK KİTAP: DARVENİZM / 1911
OSMANLI TOPLUMUNDA İLK DARWİNİZM KİTABI, pozitivist- materyalist Türk aydını Subhi Edhem tarafından yayımlandı. Subhi Edhem, Osmanlı vilayeti Manastır’da askerî idadi öğrencilerine verdiği evrim ve doğa felsefesi derslerini 1911’de Bitola’da Darvenizm adıyla kitaplaştırdı. Subhi Edhem’in 200 sayfalık kitaptaki isminin altında, “İdadi Askerî Sabık Tarihi Tabibi Muallimi” diye yazıyordu. Edhem’in askerî lise öğrencilerine verdiği ve çok ilgi gören evrim dersleri bir süre sonra yönetimce sonlandırılmış; o da bu dersleri “sabık” (eski) muallim sıfatıyla, “ilk talebelerime” diyerek öğrencilerine ithaf ederek kitaplaştırmıştı.
Subhi Edhem’in yazdığı ve kapağında Muhyiddin İbnü’l-Arabî’den bir alıntının bulunduğ Darvenizm adlı kitaba İBB kütüphanesinden ulaşılabiliyor.
Kitap kapağında, Darvenizm başlığının altında Muhyiddin İbnü’l-Arabî’den bir alıntı yer alıyor: “Bir hendese-şinas için bir müsellesin kırmızı mı veya siyah mı olduğunu sormak ne kadar garip düşerse; bir hekim için de felsefeye müteallik bir eser-i kaleminin mütedeyyine mi yahut gayri mütedeyyine mi yazılmış olduğunu sual etmek o kadar münasebetsiz ve abes düşer… (Bir mühendise, bir üçgenin kırmızı mı veya siyah mı olduğunu sormak ne kadar garip düşerse; bir hekime de felsefeye dair bir kitabın dindar için mi dinsiz için mi yazılmış olduğunu sormak o kadar ilgisiz ve saçmadır)”.
Kitapta Jean-Baptiste Pierre Antoine de Lamarck (1744- 1829) ve Charles Darwin’in siyah-beyaz portre fotoğraflarına yer verilecek ve kimi terimlerin Latince olarak Fransızca karşılıkları da yer alacaktı.
Subhi Edhem, kitapta Darwin’e dair görüşlerini şöyle aktarıyordu: “Memleketimizde Darven ismine değilse de, nazariyesine bigâne duran birçok kimseler mevcuttur. Avrupa’da bile Darven taraftarlarına atılan itiraz taşları pek çoktur. Halbuki Darven aleyhine yazılan bir sürü sahifeler içinde ulum-i tâbiyyenin teferruatından en metini bulunan, kanunlarla halledilebilen ilimlere karşı hep bir vukufsuzluk gözükmektedir. Zaten, eşgâl-i uzviyetin, mihaniki bir tarzda, esbab-ı esasiye ve esbab-ı mucibesini anlayıp anlatabilmek için mutlaka ulum-i tabiyede malumat-ı tamme sahibi bulunmak şarttır. Ve bu şartın zafiyeti, bi-şübhe, derece-i ihatanın da dairesini daraltır (Memleketimizde Darven ismine değilse de, kuramına kayıtsız duran birçok kimseler mevcuttur. Avrupa’da bile Darven taraftarlarına atılan itiraz taşları pek çoktur. Halbuki Darven aleyhine yazılan birçok sayfalar içinde fen bilimlerinin alanı içine giren, en sağlamı olan, kanunlarla çözümlenebilen bilimlere karşı hep bir cahillik gözükmektedir. Zaten bir organizmanın, mekanik bir şekilde temel özelliklerini ve gerekçelerini anlayıp-anlatabilmek için mutlaka fen bilimlerinde tam anlamıyla bilgi sahibi olmak şarttır. Bu şartın zayıflığı hiç şüphesiz kavrayışın da dairesini daraltır)”
Kitapta Charles Darwin’in bir fotoğrafına da yer verilmiş. Yanındaki sayfada Latince-Fransızca “spermatozoïd” ve “cellule Oeuf” (yumurta hücre) ibareleri dikkati çekiyor.
4-İSTANBUL’DA İLK ÇEVİRİ: DARWİNİZM / 1913
MEMDUH SÜLEYMAN TARAFINDAN ilk Darwin kitabının basılmasından 2 sene sonra bu defa İstanbul’da Darwin üzerine ilk tercüme kitap yayımlandı. Memduh Süleyman’ın 1913’te Karl Robert Eduard von Hartmann’ın (1842-1906) Fransızcada Le darwinisme: Ce qu’il y a de vrai et de faux dans cette théorie (Darwinizm Teorisinde Hakikatler ve Hatalar) adıyla basılan eserinden çevirdiği; evrim teorisinin felsefi eleştirilerini barındıran kitap, Darwinizm ismiyle çıkmıştı.
“Teceddüd-i İlmi ve Felsefi Kütüphanesi” serisinin 10 numaralı kitabı olan eserin altbaşlığı, “Darwin Mesleğinin İhtiva Ettiği Hakikatler ve Hatalar” olarak çevrilmişti. Memduh Süleyman, kitabı Fransızca çevirisinden özetleyerek Türkçeye çevirmişti.
Almanca orijinalinin Fransızca çevirisinden özetlenerek Türkçeye tercüme edilen eser, Alman filozof Karl Robert Eduard von Hartmann tarafından yazılmıştı.
Memduh Süleyman kitabın girişinde Darwin’e dair şu görüşlerini paylaşmıştı: “Meşrutiyetin ilanını müteakip münevver fikirli, düşünür gençler arasında Avrupa hakimlerinin ilmi fikirleri, felsefi itikatları hakkında malumat elde etmek arzusu hasıl oldu. Bugün ulum-i tabiyede büyük bir rol ifa eden Darwin nazariyesi, hududunu ‘metafizik’e kadar tevsi ederek kâinatın hilkati hakkında birçok nazariyeler suduruna sebebiyet vermiş; felsefi meslek ve mekteblerde mühim bir tesir icra etmeğe başlamıştır. Binaenaleyh Darwin’in vazettiği ıstıfa ve nesil nazariyelerinin hatalarıyla hakikatlerini teşrih eden Alman müelliflerinden Eduardo Hartmann’nın Darwinizm (Le Darwinisme) nam eserini hülasaten Türkçeye naklediyorum (Meşrutiyetin ilanından sonra münevver fikirli, düşünür gençler arasında Avrupa’da öne çıkan ilmi fikirler ve felsefi yaklaşımlar hakkında bilgi elde etme arzusu ortaya çıktı. Bugün felsefede büyük bir rol oynayan Darwin teorisi, sınırlarını ‘metafizik’e genişleterek evrenin yaratılışı hakkında teoriler doğmasına neden olmuş, felsefi meslek ve okullarda önemli bir etki oluşturmuştur. Darwin’in önerdiği seçilim ve tür teorilerinin hatalarıyla hakikatlerini ortaya koyan Alman yazarlarından Eduardo Hartmann’nın Darwinizm (Le Darwinisme) adlı eserini özetleyerek Türkçeye çeviriyorum)”.
4-BAKANLIK ONAYLI İLK DARWIN KİTABI / 1931
Darwin üzerine günümüz Türkçesinde ilk kitap çok ilgi görmüş, defalarca baskı yapmıştı. İlk kapaktaki (solda) illüstrasyon İhap Hulusi imzasını taşıyordu.
CUMHURİYET DÖNEMİNDE BUGÜNKÜ TÜRKÇEDE ilk Darwin kitabı 1931’de Dr. Galip Ata’nın kaleme aldığı Darwin oldu. İlk baskısı 3000 nüsha olarak Devlet Matbaası’nda yapılan eser, biri İhap Hulusi çizimli iki farklı kapakla okuyucuya sunuldu. Bu ilk baskısının ardından kitap o kadar ilgi gördü ki daha sonra defalarca yeni baskılar yapıldı. Kitapta Darwin’in hayatının yer aldığı giriş bölümünün ardından eserlerine yer verilirken geniş bir Darwinizm bölümü de dikkati çekiciydi. Darwinizm kuramı, kitapta Fransızca terimlerle açıklanarak genişçe yer tutuyordu. Kitap, dönemin Millî Eğitim Bakanlığı onayı ve desteği ile Maarif Vekâleti Talim ve Terbiye Dairesi’nin 30/3/1930 tarih ve 146 numaralı emriyle yayımlanmıştı.
KARL MARX
1-TÜRK BASININDA İLK KEZ 150 YIL ÖNCE / 1871
1840’LARDAN İTİBAREN KARL MARX’ın adı Avrupa’da duyulmaya başlamıştı. Osmanlı basınında ise ünlü Alman filozofun fikirlerine dair ilk yayına, 21 Şubat 1871’de Ebuzziya Tevfik’in çıkardığı Hakayiku’l-Vekâyi adlı gazetede rastlıyoruz. Hakayiku’l-Vekâyi’nin 170 numaralı sayısının ilk sayfasında, “Daily News gazetesinde münderic bir mektubun suret-i mütercemesidir (Daily News gazetesinde çıkmış bir mektubun çevirisidir)” başlığıyla Marx’ın Türkçe olarak ilk makalesi yayımlandı. Yazıda Marx, Fransız-Alman Savaşı’na ilişkin olarak Almanya Başbakanı Otto von Bismarck’ı sert sözlerle eleştiriyordu.
Hakayiku’l-Vekâyi gazetesinin başsayfasında çıkan makale (üstte) ve yazının sonunda, en alt satırda Karl Marx’ın ismi (atta).
Marx’ın çeviri makalesi şu satırlarla başlıyordu: “Mösyö dö Bismark’ın Fransa’da gazeteler ve mübaşirler vasıtasıyla halkın beyan-ı efkar etmesine mümanaat edilmek tehdidini Fransa hükümetine azv ve isnad eylemesinin mutlaka sahte bir şey ettiği, müşarünileyhin ahval ve hareket sabıkasından müstebandir (Bismarck’ın Fransız basınında çıkan ve Alman halkının baskılar yüzünden fikirlerini özgürce dile getiremediği yolundaki haberleri Fransa hükümetinin bir iftirası olarak yorumlaması, onun geçmişteki hareket ve söylemleriyle de açıkça örtüşmektedir)”. Marx’ın ilk defa isminin geçtiği bu yazısı şu cümlelerle bitiyordu: “Şurasından dolayı memnun oluyorum ki, Fransa şimdi ilkin kendisi için değil Almanya’nın ve Avrupa’nın hürriyet ve serbestisi için fedayi-i can ederek kanını dökmektedir”.
Sosyalist hareketin tarihine ilişkin eserler bırakmış Kerim Sadi de (1900-1977), Marx’ın bizde yayımlanan bu ilk makalesi hakkında 1965’te şöyle yazacaktı: “Marx imzası ile ‘Demir Başvekil’e yapılan bu yaylım ateş de gösteriyor ki, bundan 94 yıl önce, –Daily News gibi sütunlarını hür düşüncelere açan İngiliz gazetelerinden aktarma yazılarla-gazetelerimizde, cumhuriyet ve hürriyet fikirleri serbestçe savunuluyordu; çeviri yoluyla, mutlakiyeti ve despotizmi temsil edenlere karşı savaşılıyordu”.
2-SOSYALİZM ÜZERİNE İLK KİTAP / 1910
OSMANLI TOPLUMUNDA SOSYALİZM TEMALI ilk eser, Georges Tournaire’in 1909’da yazdığı Le socialisme, notions élémentaires adlı kitabın çevirisidir. 1 yıl sonra 1910’da basılan kitap Haydar Rifat tarafından tercüme edilmiş ve Sosyalizm adıyla çıkmıştır. Kitabın altbaşlığında şu ifadelere yer verilmiştir: “Sosyalizmin esbabından, hidametinden, sosyalistlerin hayat-ı içtimaideki vezaifinden, maksad ve gayeden bahseder”. Kitabın yayımcısı olan ve daha sonra Hilmi Kitabevi’ni kuracak Tüccarzade İbrahim Hilmi Bey de kitabın girişine “İfade-i Neşr” adlı bir giriş yazısı yazacak; bu yazı da “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” vecizesiyle başlayacaktır. Kitap içinde şu altbaşlıklar bulunmaktadır: Sosyalizm Nedir?, Sosyalizm Niçin Teessüs Edecek?, Sosyalizm Nasıl Teessüs Edecek?, Sosyalizmin Kusurları, “Sosyalizm Kadınlarda da İştiraki İstermiş”, “Sosyalizm ve Diyanet”, “Sosyalizm Bir Hayal midir?”, “Sendikalizm”.
Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar (İletişim Yayınları, 2009) kitabında, bu eserin çevirisine önsöz yazan İbrahim Hilmi Bey’den alıntı yapar: “Ilımlı ve aşırı sosyalistlikler vardır. Ilımlılar faydalı, aşırılar zararlıdır. Türkiye’de sosyalizmin Batı’dakinden farklı olarak uygulanması gerekir. Sosyalizm, derebeylik düzenini büsbütün ortadan kaldırmak yolunda çalışacağı için de yararlıdır. Sonra, sosyalizm yalnızca faydalı değil, aynı zamanda kaçınılmaz bir şeydir; çünkü Türkiye’de de kapitalist düzen gelişecektir. Şimdiden köyde ve şehirde sosyal adaletin eksikliği duyulmaktadır. Tarımda çalışanlar, toprak ağalarının ve tefecilerin elinden acı çekmektedir. Şehirde de (ecnebi sermayenin işlettiği) büyük teşebbüsler ameleleri sömürmektedir. Sosyalizmin Türkiye’de bugün bile yapacağı çok şey vardır…”.
3-KARL MARX’IN İLK FOTOĞRAFI / 1910
OSMANLI SOSYALİST PARTİSİ’NİN yayın organı İnsaniyet mecmuasının 1910’daki ilk sayısında, Karl Marx’ın Türkiye’deki ilk fotoğrafı yayımlanır. İsmail Faik tarafından çıkarılan derginin “Osmanlı Sosyalist Fırkası” başlıklı yazısının içinde, tam ortada Marx’ın fotoğrafı vardır. Altında şu ifade yer alır: “Almanya’da sosyalizm efkarının mucidi meşhur Karl Marx”. Aynı fotoğraf daha sonra İnsaniyet’in devamı niteliğinde, yine Osmanlı Sosyalist Partisi’nin yayın organı olan İştirakçi Hüseyin Hilmi’nin çıkardığı İştirak dergisinin 1912’deki ilk sayısında “Almanya’da sosyalizmin mucidi Karl Marx” altyazısıyla yayımlanacaktır.
Türkiye’de ilk Marx fotoğrafı, İnsaniyet dergisinde çıkar (üstte). İştirak dergisi de aynı fotoğrafı 3 yıl sonra çıkan ilk sayısının kapağına taşır.
4-KAPİTAL’DEN TÜRKÇEYE İLK ÇEVİRİ / 1912
MARX’IN BAŞESERİ DAS KAPİTAL, 14 Eylül 1867’de yayımlanmıştı. Bizde ise bu kitabın ilk kısmi çevirisi, 1912’de Bohor İsrâîl tarafından İstanbul’da yayımlanan Cerîde-i Felsefiye adlı dergide çıktı. Orijinal eserin Fransızcasından, yine Bohor İsrâîl tarafından çevrilen “İktisadi İçtimai” başlıklı bu yazı, “Birinci Kısım” ve onun altında da “Mal” başlığıyla okuyucuya sunuldu. Eski harfli Türkçe bu felsefe dergisi sadece tek bir sayı çıkmasına rağmen Osmanlı topraklarında bir ilke imza atmış oldu.
Bu yazıda Das Kapital’in “Meta” başlıklı ilk bölümü 15 maddede özetleniyordu. Bohor İsrâîl bu özeti, Marx’ın Le Capital adlı kitabından “hülâsatü’l-hülâsa” (özetin özeti) olarak yaptığını kaydedecekti. Dergi tek sayı çıktığı için Das Kapital’in bu ilk çevirisi dergideki 7 sayfa ile sınırlı kaldı.
Tek sayı yayımlanan Cerîde-i Felsefiye dergisinin kapağı (üstte) ve Marx’ın kitabının ilk bölümünü özetleyen “İktisadi İçtimai” başlıklı yazı, “Birinci Kısım” ve onun altında da “Mal” (altta).
5-BİLİNMEYEN KOMÜNİST MANİFESTO / 1923
KARL MARX VE FRIEDRICH ENGELS’İN 1848’de ortaklaşa yayımladıkları Komünist Manifesto, ilk defa 1923’te Türkçe olarak okurlara sunuldu. Komünist Beyanname ismiyle İstanbul’da, Aydınlık Yayınları tarafından Şefik Hüsnü’nün 52 sayfalık özet çevirisiyle yayımlandı. Bu, şimdiye kadar bilinen ilk ve tek eski Türkçe Komünist Beyanname idi.
Oysa yine aynı yıl, Azerbaycan Bakü’de bir başka eski Türkçe Komünist Beyanname daha yayımlanmıştı. Bu kitap şimdiye kadar literatürde hiç yer almadı ve Karl Marx’la, Komünist Manifesto ilgili yazılarda bu kitaba atıfta bulunulmadı. Azerbaycan Komünist (Bolşevik) Fırkası’nın Bakü Komitesi tarafından yayımlanan eserin çevirmeni Halil İbrahim’di. 232 sayfalık bu kitabın başlığının üzerinde “Bütün dünyanın işçileri birleşiniz” yazıyor ve altında Rusçadan tercüme olduğu bilgisine yer veriliyordu. Kitabın kapağının sağ üst köşesinde Marx’ın sol üst köşesinde ise Engels’in resimleri yer almıştı. Kapağın ardından da büyük boy yine bir Marx ve sonraki sayfada da bir Engels fotoğrafı daha bulunuyordu.
Şefik Hüsnü’nün İstanbul’da basılan kitapta “Bir hayalet, komünizm hayaleti Avrupa’yı dolaşmaktadır” diye çevirdiği o meşhur ilk cümle; Halil İbrahim’in şimdiye dek bilinmeyen kitabında ise şu şekilde yer almıştı: “Avrupa üzerinde bir kabus geziniyor”.
Komünist Manifesto’nun bugüne kadar literatürde yer almayan Türkçe ilk çevirisi, İstanbul’da basılan özet kitapla aynı yıl, Bakü’de yayımlanmıştı.
6-BAŞESERİN İLK KİTAP ÇEVİRİSİ / 1933
MARX’IN TEMEL ESERİ DAS KAPİTAL’İN 1912’de sadece küçük bir bölümü Cerîde-i Felsefiye dergisinde çıkmıştı. Tamamına yakını ise, kitap olarak ilk defa 1933’te Haydar Rifat tarafından çevrildi ve Sermaye ismiyle Tefeyyüz Kitaphanesi’nden piyasaya çıktı. Haydar Rifat, Şekerzade Edip İzzet Beyefendi’ye ithaf ettiği kitabın önsözünde Karl Marx’ın şaheseri olan Sermaye’nin belli başlı her dile çevrildiğini kaydederek, “Ben şu boş günlerimde bir tecrübeye girdim ve 14 ciltlik Sermaye’nin Gabriel Deville tarafından toplanmış sadık bir hülâsasını tercüme ve neşir ediyorum” diye yazar. Rifat’in bu 305 sayfalık Sermaye çevirisi, “Birinci Kısım” başlığı ve “Eşya ve Para” altbaşlığıyla başlar.
Haydar Rifat’ın Fransızcadan çevirdiği Das Kapital, ünlü eserin günümüz Türkçesindeki ilk örneği.
Erken Cumhuriyet dönemi Mustafa Kemal anıtlarına imza atan Pietro Canonica, aynı zamanda Atatürk’ü gerçek boyutlarıyla canlandıran ilk heykeltıraştı. Ankara, İstanbul (Taksim), İzmir’deki Atatürk heykellerini yapan Canonica’ya, 1920’lerin sonlarındaki çalışmaları sırasında Türkiye’nin ilk kadın heykeltıraşı Sabiha Ziya asistan olarak yardım etmişti.
Roma’da Villa Borghese Bahçeleri’ndeyiz. Gezmekle bitiremeyeceğimiz şehrin kalbinde 80 hektarlık yemyeşil bir araziye yayılan park; müzeleri, yapıları ve peyzaj harikası bahçeleriyle büyüleyici. Parkın en önemli müzesi olan Pietro Canonica Müzesi’nde ise cumhuriyetin en sembolik anıtları Taksim Cumhuriyet Anıtı, İzmir Atatürk Anıtı, Atatürk büstü ve başka birçok eserin taslakları sergileniyor.
Pietro Canonica’nın (1869-1959) zafer temalı anıtsal kompozisyonlarına dünyanın birçok meydanında rastlamak mümkün.
“Kemal Paşa sade, bizim Lombardia ve Piemonte bölgelerinin asil askerlerine benzeyen davranışlarıyla çok seçkin bir insan. Az konuşuyor, derin ve kesin cevaplar veriyor, çok düşünüyor ve izliyor. İnsanları büyük enerjisini yansıtan gözlerle inceliyor. Fizyonomisi, o an içinde bulunduğu hislere göre bazen emir verici bir görünüme, bazen de insanı duygulandıran, adeta çocuksu tatlı bir havaya bürünüyor. Merhamet dolu bir insan. Çok acı çekmiş olduğu anlaşılıyor. Aciz kimselere sevgi duyuyor, önemli bir kişi havası takınmıyor”. Bu sözler, dünyaca ünlü İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’nın, Atatürk ile ilgili hatıralarından…
İtalya’ya giden Sabiha Ziya (Bengütaş), Sanayi-i Nefise Mektebi’nin (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi) ilk ve tek kız öğrencisiydi.
1869 Torino doğumlu Canonica, her biri ikişer metre boyunda 3 heykeli Villanova Mondavi’deki San Lorenzo Kilisesi’ne konulduğunda sadece 16 yaşındadır! Heykel sanatında yeni klasik anlayış ile insan psikolojisi üzerindeki derin etkiyi büyük bir incelikle bağdaştıran heykeltıraş, İtalya ve çeşitli ülkelerde yaptığı anıtlarla tanınmaya başlar. İtalya’ da 1. Dünya Savaşı’nda ölen askerler anısına birçok anıt yapan Canonica, özellikle atlı heykellerinde, atların anatomisi ve canlılığını yansıtma biçimiyle öne çıkar. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra zafer temalı anıtsal büyük kompozisyonlar üzerinde yoğunlaşır.
Canonica’nın yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan yolculuğu ise 1926’da Gazi Mustafa Kemal’in heykellerini yaptırmak üzere açılan bir yarışma ile başlar. Sanatçı Ankara’ya gelerek Atatürk ile tanışır ve ilk deneme olarak bir büstünü yapar. 4 günde tamamladığı bu büst Gazi tarafından çok beğenilir, hatta arkadaşlarına “aynaya baktığım zaman büstümü görüyorum. Bittiğine üzüldüm; Canonica’yı görmek beni memnun ediyordu” diyecektir.
Roma’daki Pietro Canonica Müzesi’nde Cumhuriyet Türkiye’sinin en sembolik anıtlarının taslakları, kalıpları, modelleri sergileniyor.
Sanatçı Ankara’da heykellerinin taslağını tamamlayarak Torino’ya döner. Eserlerin ilkini, Mustafa Kemal’i at üstünde tasvir eden tunç heykeli tamamlar. Bu eser Etnografya Müzesi’ne konulur ve 29 Ekim 1927’de açılışı yapılır. Cumhuriyet Ankara’sında yapılan ve Gazi’yi at üzerinde tasvir eden ilk anıttır.
Canonica aynı yıl, Ankara Zafer Meydanı’nın ortasına dikilen ve Gazi’yi askerî kıyafette ayakta tasvir eden heykeli yapar. 2 metrelik kaideye oturtulan, mareşal üniformasıyla ayakta duran, 1.75 boyundaki tunç ve mermer heykel, aynı zamanda Atatürk’ün birebir boyutta ilk heykeli olarak tarihte yerini alır (Eskizlerinden biri, bugün Roma’daki Türkiye Büyükelçiliği’nde sergilenmektedir).
Taksim Atatürk Anıtı’nın açılışı: 8 Ağustos 1928.
Canonica en iddialı eserini, İstanbul’da Taksim Meydanı’nın ortasına konan Cumhuriyet Anıtı’yla gerçekleştirir. Abideler Komisyonu, Sanayi-i Nefise Mektebi’nde bir yarışma düzenler. Birinci tüm masrafları devlet tarafından karşılanarak Canonica’nın atölyesine anıtın yapımında çalışmak üzere İtalya’ya gönderilecektir. Bu yarışmayı, heykeltıraşlık bölümünün ilk ve tek kız öğrencisi olan Sabiha Ziya (Bengütaş) kazanır.
Komisyon, Sabiha Hanım’ı göndermekte tereddüde düşer; zira Sabiha Hanım bekar, 21 yaşında bir genç kızdır. Dönemin Maarif Vekili Mustafa Necati konuya dahil olur ve “Kazananın bir genç kızımız olması beni bahtiyar etti. Kimin hakkıysa o gidecek” der. Sabiha Ziya, 18 ay Canonica ile beraber Cumhuriyet Anıtı’nın yapımında çalışır. Türkiye’nin ilk kadın heykeltıraşı olan Sabiha Ziya, yaşamı boyunca pek çok esere imza atar; kadınların heykeltıraşlık mesleğini benimsemesinde öncülük eder.
Canonica’nın önemli son eseri, İzmir’in ve vatanın kurtuluşunu ebedileştirmek üzere yapılan, 28 Temmuz 1932’de açılan İzmir Atatürk Anıtı’dır. Türkiye’de kaldığı süre zarfında Anadolu’yu dolaşan Canonica, anılarında “Türk karakterinin özelliklerinin başlıcaları; iyilik, mertlik ve cömertlik… Gençler zeki ve heyecanlı olmalarının yanısıra aynı zamanda saf yaradılışlıdırlar; çalışan insana büyük saygıları var. İçlerinde taşıdıkları özveride bulunma isteği gerçekten övülmeye değer. Ülkelerini Batılı uygarlık seviyesine getirmeyi candan istiyorlar” diyecektir.
Aralarında SSCB, İngiltere, Hollanda, Türkiye, Irak, Vatikan, Kolombiya, Arjantin’in de bulunduğu dünyanın çeşitli ülkelerinde eserler veren Pietro Canonica, Roma şehrinin izniyle Villa Borghese Parkı’nın içindeki tarihî bir yapıyı ev ve atölye olarak kullanma ayrıcalığını elde eder; 1959’da 90 yaşında vefat edene kadar burada yaşar. Ölümünden sonra müze haline gelen bu evde, sanatçının Türkiye’deki eserleri için yapılan kalıplar, modeller önemli bir yer tutar.
Roma’ya gidenlerin mutlaka uğramaları gereken bir müze.
Türk sinemasının yaşayan efsanesi Türkan Şoray, 60 yıllık parlak kariyeriyle müstesna bir yere sahip. Canlandırdığı kadın karakterler kadar, literatüre “Sultan’ın Kanunları” olarak geçen ve “öpüşmeme-sevişmeme” şartını kabul ettiren istekleri de meşhur. 1960’lı yılların ortasından itibaren gerek basının gerek yapımcıların gerekse seyircilerin hep konuştuğu, dillendirdiği bu kanunların yazılı belgesi ilk defa yayımlanıyor.
Türk sinemasının büyük yıldızı Türkan Şoray 60. sanat yılını kutluyor. 1960’ta 15 yaşında rol aldığı “Köyde Bir Kız Sevdim”den bu yana 200’ü aşkın unutulmaz filmde oynadı; neredeyse tamamı başrol. Dile kolay! Dünyada da en çok filmde rol alan kadın sanatçılardan biri olan Şoray, sinemamıza sadece rolleriyle değil “kanunları”yla da damgasını vurdu.
2012’de NTV Yayınları tarafından yayımlanan, 2017’de ise İş Bankası Kültür Yayınları’ndan tekrar basılan Sinemam ve Ben adlı kitabında şöyle diyor:
“Zorlu Damat filminin çekiminde yönetmen Hulki Saner yanıma gelip ‘Bu sahnede öpüşmeniz lazım’ dedi. Şaşkın şaşkın yönetmenin yüzüne baktım. Yönetmen ne derse onu yapmalıydım; öyle söylüyorlardı ama ben o güne kadar hiç öpüşmemiştim, öpüşmek nasıl olur bilmiyordum. Sahne çekilirken tabii robot gibi tepkisiz durdum herhalde. Ayhan Işık oyuncu olarak ne kadar sıkıntı çekmiştir kim bilir…”.
Başrolünü Ayhan Işık’la paylaştığı 1962 yapımı “Zorlu Damat” filmi, Türkan Şoray’ın rol icabı bile olsa ilk öpüşmesiydi
“Türkan Şoray Kanunları”nın ilk defa yayımlanan belgesi, Şoray ve Tunç Film arasındaki sözleşme…
İlk “öpüşme” sahnesini böyle anlatıyor Türkan Şoray ve aynı kitapta şöyle devam ediyor: “Zorlu Damat’ın bir sahnesinde eşkıyalar genç kıza işkence eder, sırtını kırbaçlar. Bu sahnenin çekimi için sırtımın tamamen çıplak olması gerekiyordu. Sette bulunan annemle konuştular. ‘Sırtta kırbaç izlerini görmek istiyoruz. Oyuncu olmak, film çevirmek için öpüşmek de gerekebilir sırtı açmak da’ deyip annemi ikna etmeye çalıştılar. Annem de mecburen ‘Peki’ dedi, sahne çekildi. Ama annem elinde bir örtü, çekim aralarında hemen beni örtmeye çalışıyordu”.
Gecelik ve baby-doll’a veda
Ancak bu şaşkınlıkla, acemilikle başlayan öpüşme ve çıplaklık sahneleri çok da uzun soluklu olmayacaktır Türkan Şoray’ın filmografisinde. 1964’te yılında Altın Portakal Film Festival’inde “Acı Hayat” filmiyle en başarılı kadın oyuncu ödülünü alan Türkan Şoray artık Türk sinemasının 1 numaralı kadın oyuncusudur.
1964’te Kemal Film’in bir çekim için yolladığı davette Türkan Şoray’ın yanında getirmesi gereken giysi ve aksesuar olarak, “gecelik ve baby-doll” da vardır. Türkan Şoray’la 20 yılı aşkın hayat arkadaşlığı yapacak sevgilisi Rüçhan Adlı, Şoray’a davetiyeyi şu notu ekleyerek gönderir: “Gecelik ve baby-doll’lara bir son vermek zamanı gelmedi mi? Ne dersin hanım sultan?”
İşte daha sonra “Türkan Şoray Kanunları” olarak ün salacak; bir olgu olarak sinema literatüründe yerini alacak; aradan geçen yıllar sonra Türk sinemasının yeni kadın yıldızlarına “Benim Türkan Şoray Kanunlarım var öpüşemem” dedirtecek durumun ilk filizleri de böylece atılacaktır.
Film yapımcılarının Türkan Şoray boykotu
1960’ların ikinci yarısı Beyoğlu’ndaki sinemalarda cadde boyunca bütün sinema salonlarının panosunda tek bir isim okunur: Türkan Şoray. Sultan’ın altın çağıdır bu yıllar, 1964’te 13, 1965’te 11, 1966’da 14 filmde başrolde oynayacaktır. Ancak artık film sözleşmelerinde bazı yeni şartları vardır. Türkan Şoray, Rüçhan Adlı’nın tavsiyelerine uyacak hem de kendi yasalarını koyacaktır. “Seyircimiz bizi sevgilisi, eşi, kızkardeşi, ablası gibi görüyordu. Dolayısıyla soyunma ve öpüşme sahnelerinden rahatsız olabilirdi. Bazen yaşayan bir karakteri canlandırmak için gerekirse soyunmanın, sevişme sahnesi çevirmenin gerektiğini biliyordum ama benim için seyirciyle olan bağlılığım daha önemliydi. Sinemaya ilk girdiğim yıllarda çevirdiğim filmlerde öpüşmüştüm ama seyircimle bu güçlü bağ henüz oluşmamıştı” (Sinemam ve Ben) diye anlatacaktır bu yeni dönemi Şoray. Artık rol alacağı filmlerde öpüşmeyecek ve soyunmayacaktır. İsmi film afişlerinde, jeneriklerde en başta, ilk sırada yer alacaktır.
60’ların altın kızı 1960’lar Türkan Şoray’ın altın çağlarıydı. Bütün sinema salonlarını onun adı süslüyordu. Ülkü Erakalın’ın yönettiği 1963 yapımı “Çalınan Aşk”ı her yıl çektiği onlarca filmden biri.
Film yapımcıları boykot eder Türkan Şoray’ı. Kara listeye alır, biraraya gelerek anlaşma şartlarını değiştirmediği sürece Türkan Şoray’la film çevirmeyeceklerini açıklar.
Yapımcı İrfan Ünal ”Türkan Şoray bu şartları iki yıl önce koysaydı belki kabul ettirebilirdi. Fakat bugün seyirci, Türkan Şoray’ı değil, iyi filmi tutuyor. O bakımdan gayretleri boşunadır. İsmin başa yazılması meselesine gelince; bu bir oyunculuk olanağıdır. Şayet Türkan Şoray gerçekten sinemaya bir şey verebilirse, o zaman ismi çok küçük dahi yazılsa bile seyirci ona gerçekten yer verir. Bunların dışında olanlar beni hiç ilgilendirmiyor. Çünkü prodüktör olarak Türkan Hanım’a film çevirtmeyi düşünmüyorum ve sinemacı olarak da onun oynadığı filmleri, sinemada oynatmayacağım” (Türkan Şoray-Bir Yıldız Böyle Doğdu, Agâh Özgüç) der.
Lütfi Ömer Akad’ın 1968 yapımı “Vesikalı Yarim”i de her yıl çektiği onlarca filmden bir diğeri.
Ancak bu boykot çok kısa sürer ve etkili olmaz. Aynı yapımcı İrfan Ünal bu açıklamadan kısa süre sonra, 1967’de, Türkan Şoray’ın başrolde olduğu “Kelepçeli Melek” filmini çevirecektir. Yapımcı Ertem Eğilmez, bu boykotun Türkan Şoray’ın lehine nasıl evrildiğini şöyle özetleyecektir: “Bu şartların meydana gelmesinde en büyük faktör Türkan Şoray değil, Türk sineması olmuştur. Önceleri boykot kararına uymak için bir dolu söz söyleyenler, sonradan ellerinde şeker ve çiçeklerle Şoray’ın kapısını çalmışlar ve ondan tarih vermesini istemişlerdir. Gayet tabii bunlardan sonra o da geleceğini garanti altına almak isteyecektir”.
Türkan Şoray’da o günleri şöyle anlatıyor: “Film prodüktörleri biraraya gelerek toplantı yapıyor ve ben bu anlaşma şartlarını kaldırmadığım sürece bana film teklif etmemeyi kararlaştırıyorlar. Bu karardan bir gün sonra, birçok prodüktör birbirinden habersiz ve gizlice, bana sadece kendi firmasına film çekmem için sözleşme imzalatmaya geldi”.
Sözleşmedeki film Sözleşmede “Kamelyalı Kadın” olarak anılan 1982’de ismi “Seni Kalbime Gömdüm” olarak değiştirilen filminin afişi. Film, Tunç Film tarafından Fevzi Tuna’nın yönetmenliğinde çekildi.
Türk sinemasının, Hammurabi Kanunları kadar meşhur “Türkan Şoray Kanunları” ilk kez 20 Mayıs 1967 tarihli Pazar dergisinde belgesiz olarak doğaçlama maddeler halinde yazılarak yayımlanır. O tarihten bu yana ünü her geçen gün artarak dillere pelesenk olan bu kanunlar, film sözleşmelerinde yer aldığı şekliyle hiç ortaya çıkmaz. Bugüne dek meraklılarına sunulmaz. Peki bu kanunlar yapımcılar ile Türkan Şoray arasında yapılan film sözleşmelerinde nasıl kayda geçmişti? İşte arşivimizdeki belgede, Türkan Şoray’ın Tunç Film’in sahibi Altan Günbay ile yaptığı, 1982’de adı daha sonra “Seni Kalbime Gömdüm” olarak değiştirilerek gösterime giren ve Cihan Ünal ile başrolleri paylaştığı, sözleşmede geçen ismiyle“Kamelyalı Kadın” filmine dair yaptığı film anlaşması var. Bu aynı zamanda “Türkan Şoray Kanunları”nın geçerli olduğu son film olmasıyla da ilgi çekici. Sözleşmedeki maddeler, “mutlak ve değişmez şartlar” olarak belirtilmiş.
Film anlaşmasının maddeleri şöyle:
Aşağıda taraflardan, Türkan Şoray için (T. Şoray), Tunç Film Altan Günbay için, (T. Filim) diye bahsolunacaktır.
T. Şoray, T Filmin çekimine 1 Ekim 1981’de başlayacağı (Kamelyalı Kadın) adlı filimde baş rol oynamağı aşağıda yazılı maddelerdeki şartlar dahilinde oynamağı kabul eder.
Filim çekim başlangıç ve süresi: (1 Ekim 1981) ile (15 Kasım 1981) tarihleri arasındadır. Fevkalade hallerde film çekim süresi yedi gün uzayabilir. Mutlak ve değişmez şartlar: a. Türkan Şoray müstehcen sahne çevirmez. b. T. Şoray açık saçık sahne çevirmez, öpüşmez. c. T. Şoray’ın adı jenerik, lobi, gazete, televizyon ve bilimum reklam yayın organı ve materyelinde başta tek ve iri puntolarla diğer isimlerden büyük yazılır. Bilumum reklam yayınlarından evvel T. Şoray’ın mutabakatı şarttır. Filmin jeneriğinde, filmin fragmanında T. Şoray’ın mutabakatı şarttır. Filmin çekim tarihinden evvel çekim senaryosunun T. Şoray’a teslim edilmesi ve beğeni mutabakatın, senaryo için yazılı olarak alınması şarttır. Filim çekiminden on gün evvel T. Şoray’a çekim senaryosu teslim edilmesi şarttır
Çekilecek filmdeki baş erkek oyuncu, rejisör, kameraman, ve diğer oyuncular ve ses dublörü için T. Şoray’ın mutabakatı şarttır. T. Şoray ister ise ve T. Film de arzu ederse T. Şoray kendi sesini seslendirebilir. T. Şoray bu seslendirme için hiçbir ücret talep etmez.
Modern konularda T. Şoray kostümleri kendi imkanları ile temin eder. Tarihi ve köy konularında Tunç Filim kostümleri temin eder.
T. Şoray Pazar günleri istirahat eder çalışmaz.
İstanbul dışı çekimlerde T. Şoray’ın ve yardımcılarının, iaşe ve otel masrafları T. Film’e aittir.
T. Şoray oynayacağı baş rol karşılığında Tunç Filimden …… TL alacaktır. Bu ücretin stopaj vergisi Tunç Filim tarafından karşılanır.
“Mine” filmi ile değişen durumlar
Kendisi de bu hadiseden bir dönüm noktası olarak bahsedecektir: “Mine filmi oyunculuk kariyerimin dönüm noktalarından biridir. Bu filmde kendi koyduğum tabuları yıllar sonra ilk kez yıktım. Filmdeki sevişme sahnesini senaryonun dramatik kurgusu içinde olması gerektiğine inanmıştım. Bu Mine’nin üstündeki baskılara bir çeşit başkaldırısıydı. Bu sahneler kadının bedeninin, cinselliğinin ticari bir meta olarak kullanılması değildi. Mine’nin gerçek kişiliğini yaşatmak için bu sahnelerin şart olduğuna inanıyordum” (Sinemam ve Ben, Türkan Şoray).
Kurallar yıkılıyor 1982’de daha sonra eşi olacak Cihan Ünal’la birlikte “Mine”yi çekerken filmin karakteri Mine’yle birlikte Türkan Şoray da kurallarını yıktı. Şoray, bu sahnelerin Mine’nin gerçek kişiliğini yaşatmak için gerekli olduğuna ikna olmuştu.
‘SULTAN’IN KANUNLARI’
Türkan Şoray: ‘Seks filmleri’ furyasında basının uygun gördüğü bir tanımlamaydı…
“Tabii bu ‘Türkan Şoray Kanunları’ sözünü medya yakıştırdı. Onlar böyle uygun gördü ve bir-iki kere yazılınca da günümüze kadar böyle adlandırıldı. Ben sadece sözleşmemde olması gereken maddeleri koymuştum. Seyircimin benden ne talep ettiğini sezinlemiştim ve onlarla bağlarımı sıcak tutmak, onlarla olan ilişkimdeki samimiyete gölge düşürmemek adına talep ettiğim maddelerdi. Aynı zamanda tabii kendimi korumak adına konulan maddelerdi bunlar. Zira o dönem seks filmleri furyası vardı ve filmler bu ağırlıktaydı. Bunun dışında gerçekten “Türkan Şoray Kanunları” diye bir kavramı ben icat etmedim. Bu, başta da söylediğim gibi medyanın uygun gördüğü bir başlıktı. Seyircime olan saygım, sevgim ve bağımla ilgili kendimi koruma adına sözleşmeye koyduğum maddelerdi…”
*Türkan Hanım, yayımladığımız belge ve konuyla ilgili görüşlerini, talebimiz kendisine ulaştıktan hemen sonra (yarım saat içinde) iletmiştir. Teşekkür ediyoruz.
UZMAN GÖZÜYLE
‘Melek kadın’ ile ‘şeytan kadın’ ayrımı TV ve yabancı dizilerle ortadan kalktı’
BURÇAK EVREN
Türk sinema ortamında “Türkan Sultan’ın Kanunları” olarak konuşulan maddeler, aslında Türk sinemasının derebeyleri olan yapımcıları hizaya sokmak için verilmiş bir ültimatomdu. Bu ültimatom, tümüyle olmasa da çoğunlukla sinemayla uzak-yakın bir ilişkisi bulunmayan mesleklerden bu alana giren, tecimsel amaçlardan başka hiçbir kültürel, sanatsal ve de estetik kaygılara sahip olmayan yapımcıların egemenliğindeki sinemamızdaki durumu ve düzeyi tüm çıplaklığı ile ortaya koyar.
Diğer taraftan bu “kanunlar” sinemamıza egemen olan star sisteminin kimi sağlıksız yanlarını da ortaya çıkarır. Zira bunlar, iyi bir filmin oluşmasını sağlayacak istek ve arayışlardan daha ziyade starın kendisini korumasına ilişkindir. Bunlar ayrıca Türk sinemasındaki kadın oyuncuların o dönemdeki konumunun da bir göstergesi gibidir.
Türk sinemasının neredeyse resmî türü olan melodramlar, karakterden daha çok tipler üzerine inşa edilmiştir. Bunun sonucu kadın oyuncular “şeytan” ya da “melek” olarak ikiye ayrılmış; “melek kadın”lar fahişe, kötü, düşmüş ya da düşürülmüş olsa da asla öpüşmemiş, soyunup bedenini gösterip yatağa girmemiş; ancak onların yerine karakter olarak tanımladığımız yardımcı oyuncular bu olumsuz eylemlerin tümünü fazlasıyla gerçekleştirmişlerdir. Yani “melek kadın” ne kadar masum, fahişe olsa de ne kadar namusluluk halesiyle kuşatılmışsa; onun bir gölgesi olan “şeytan kadın” da bir o kadar cinselliğini kullanarak namussuz ve bir o kadar pervasız olmuştur. Bu durum erkeğin erdemini, zaafını, bazen de gücünü açıklayan bir araç olarak ortaya çıkar.
Sinemamızda “melek kadın”la “şeytan kadın”ın tek bir insanda, yani tiplemeden uzaklaşıp bir karakterde buluşması ise ancak televizyonun ortaya çıkıp, ulusal düzeyde yayına başlaması, yabancı dizilerin yaygınlaşması sonucu gerçekleşmiştir. Yani Türk sineması öpüşmenin, yatağa girip sevişmenin sevginin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini tek bir kadın olarak ancak Müjde Ar’da görüp benimseyecek, böylece beyazperdede tiple karakter arasındaki farkı algılama olanağı bulacaktır.
Sinemamızda “melek kadın”la “şeytan kadın”ın tek bir insanda, yani tiplemeden uzaklaşıp bir karakterde buluşması ise ancak televizyonun ortaya çıkıp, ulusal düzeyde yayına başlaması, yabancı dizilerin yaygınlaşması sonucu gerçekleşmiştir. Yani Türk sineması öpüşmenin, yatağa girip sevişmenin sevginin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini tek bir kadın olarak ancak Müjde Ar’da görüp benimseyecek, böylece beyazperdede tiple karakter arasındaki farkı algılama olanağı bulacaktır.
Türkan Şoray biraz geç de olsa Atıf Yılmaz’ın yönettiği “Mine” filmiyle kendi yasalarını bilerek ve isteyerek çiğnemiş; sevdiği adamla yatağa girip sevişmenin sevginin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini yansıtmış; ancak bu filmin bitiminde, yatağa girdiği oyuncu ile evlenerek bu durumu bir anlamda meşrulaştırmıştır.