Kategori: Sanat Tarihi

  • Dolandırıcının dilemması: Meşhur Michelangelo ve sahtekarlıktan sanatkarlığa

    Michelangelo’nun patronu Medici ailesinden bir kuntiz, bakıyor bu Michelangelo’nun eli iyi işliyor, “Hacı” diyor, “Gel şöyle güzelinden bir Vaftizci Yahya heykeli yap ama Yunan tarzında olsun. Sonra bunu toprağa gömüp çıkartalım; antika diye Roma’da elimizi öpene 10 bin florine okuturuz”. Bildiğiniz tarihî eser dolandırıcılığının ilk hâli… Michelangelo, bu teklife “Ben fakir ama onurlu bir sanatçıyım!” diye karşı çıkmıyor; oturup sahte heykeli yapıyor. Bunu Roma’da bir kardinale okutuyorlar. Ancak olaylar biraz farklı gelişiyor…

    Geçen ay inceden tarihte organize suçlardan bahsetmiş­tik. Tabii yine sadece aklım­da kaldığı kadarıyla; burada okuduklarınızla “term paper” falan yazarsanız bildiğiniz gi­bi mesuliyet kabul etmiyorum. Hele hele atıfta falan bulunur­sanız zaten sizi Allah kurtar­sın. Şimdi ben kendi payıma organize suçların çoğunu ka­ba bulurum. Organize falan dedikleri, neticede kahveden adam toplayıp kavgaya gitme­nin daha sonuç odaklı hâli; Amerikan danışmanlık şir­ketlerinin raporları doğrultu­sunda re-organize olmuş bir eşek.…….lik silsilesi gibi bir şey. Ha ama ecnebinin “güven numarası” dediği dolandırıcı­lıklar, çoğu kişi gibi benim de ilgimi çeker.

    Sülün Osman’dan yıllar evvel, hafızam beni yanıltmı­yorsa milattan önce 4. yüzyıl sularında, Marsilyalı abileri­miz Zenotemis ve Hegestra­tos, mısır işine girmişler. Za­ten Allah’ın milattan önce­si, enerji türbini işine girecek değiller ya; ya mısır ya şarap ya zeytinyağı işine girecekler. Kafalar rahat. Plana göre bun­lar Sicilya’dan mısırı gemiye yükleyecekler, Atina’ya getirip satacaklar. Tabii gemi yolda batar, korsan gelir falan diye sigorta yaptırmışlar. Bunla­rı sigortalayan da Demon diye biri. Demon diyor ki, bunlar gemiye mısır falan koymamış, yolda da gemiyi batırmaya ça­lışmış, o esnada Hegestratos ölmüş; Zenotemis de gelmiş Demon’dan sigorta parası­nı istemiş. Sıradan bir sigorta dolandırıcılığı yani. Ancak bu abiler tarihteki ilk sigorta do­landırıcıları değil de, kayıtlara geçen ve yakalanan ilk dolan­dırıcılar. Sigorta dolandırıcılı­ğının tarihini muhtemelen yi­ne sigortanın tarihiyle birlikte başlatmak doğru olacaktır.

    İnsanoğlunu galiba diğer memeli ve omurgalılardan ayıran özelliklerinden biri de, önüne bir kural, kaide, anlaş­ma konulduğunda bir açık ve bir istismar yolu bulmaya ça­balaması. Tamam hepimiz öy­le değiliz ama, en azından bir kısmımız bu şekilde davranı­yor ve aslını isterseniz yine bu şekilde davranmaya istidadı olan diğer bir kısmımız da za­ten bu anlaşmaları, kuralla­rı hazırlıyor. Yoksa bunları iyi niyetli Adile Naşit’ler hazır­lasa; ortamda eser miktarda bile Önder Somer olması tüm o anlaşmaları berhava etme­ye yeter de artar bile. Ne gerek varsa?

    Michelangelo, henüz ümit
    vadeden genç bir sanatçı
    olduğu günlerde şeytana
    uyup tarihî eser sahteciliğine
    girmiş; yaptığı “Uyuyan
    Eros” heykelini toprağa
    gömüp antika diye Roma’da
    bir kardinale satmış. 1698’de
    bir yangında kaybolduğu
    düşünülen sahte heykelin
    orijinal bir versiyonu…

    Demek istediğim, üçkâ­ğıtçılığın tür olarak içimize işlemiş olması ve birçok üç­kâğıtçının, üçkâğıda harcadı­ğı zamanı dürüstçe çalışmaya harcasa kimi zaman daha da kazançlı çıkacağı. Ne bileyim, lisede kopya hazırlayan arka­daşlarım kopya hazırlamakla o kadar uğraşacaklarına önle­rindeki kitabı açıp sınav saa­ti gelene kadar okusalar daha başarılı olurlardı. Ha, ben kop­ya hazırlamadığım gibi oturup ders de çalışmadım orası ayrı.

    Bu, kuntizlikle yolunu bul­maya çalışıp kuntizliğe har­cayacağı zamanı kendi işine ayırsa daha başarılı olacak in­sanlar için gösterilebilecek en güzel örnek de herhâlde meş­hur sanatkârımız Michelan­gelo. Evet evet, hani şu Sistin Şapeli’nin tavanını boyayan, Adem’in yaratılışını resme­den ve Ninja kaplumbağaların nunçakulu kahramanına ilham veren abimiz. Şimdi elâlemin yalancısıyım (elâlem dediğim de Michelangelo’nun hayatını yazan Condivi ha); Michelan­gelo’nun patronu Medici aile­sinden bir başka kuntiz (yine Lorenzo ama Lorenzo Pierf­rancesco Medici), bakıyor bu Michelangelo’nun eli iyi işli­yor, “Hacı” diyor, “Gel şöyle güzelinden bir Vaftizci Yahya heykeli yap ama Yunan tarzın­da olsun. Sonra bunu toprağa gömüp çıkartalım; antika diye Roma’da elimizi öpene 10 bin florine okuturuz”. Bildiğiniz tarihî eser dolandırıcılığının ilk hâli. Sonra zamanla “sofis­tike” bir faaliyet oldu bu; şim­dilerde köylüden dandik tarla alıyorlar, sonra tarlanın ora­sına burasına sahte antikalar gömüyorlar. Ertesi gün ekipten başka biri köye gelip “Aha şu tarlada bunu buldum, kim bu tarlanın sahibi?” diyor, köylü de “Vay bana, milyonluk ha­zineyi teptim” demek yerine, gerçek bir köylü olarak gidip adamdan aynı tarlayı iki katı­na geri alıyor, tarihî eserlere konacağı umuduyla. Güzel tez­gah. Yani siz siz olun kendisini “tarihî eser uzmanı” olarak ta­nıtan şahıslara kanıp sattığınız tarlaları geri almayın.

    Ha Michelangelo dedik… Michelangelo, Medici’nin bu teklifine “Ben fakir ama onur­lu bir sanatçıyım!” diye karşı çıkmıyor, oturup sahte heyke­li yapıyor. Bunu Roma’da bir kardinale okutuyorlar. İşin il­ginci, heykeli alan kardinal de gençliğinde Medici’lere yapılan Pazzi komplosunda tutuklan­mış, Medici’lerden yana olduğunu söyleyebileceğimiz biri. Her neyse, kardinal artık her nasılsa heykelin sahte olduğu­nu mu anlıyor, sağdan soldan mı duyuyor, o kadarını hatırla­mıyorum; satışa aracılık yapan adamı dövdürüp parasını geri alıyor, ama aklı da kalıyor hey­kelde. Arayıp buluyor Miche­langelo’yu ve tam bir Hulusi Kentmen’mişçesine “Evladım bak yetenekli çocuksun, böyle şeyler yapmana gerek yok. Se­nin sanatın zaten sana yeter; gel Roma’ya ben sana iş bulu­rum, sigortanı da yaptırırım” diyor ve böylece meşhur Mic­helangelo doğmuş oluyor.

    Düşünün bir; tezgah başa­rılı olsa garibim ölene kadar sahte Yunan heykelleri yapıp yolunu bulacak. Ha Sistin Şa­peli’ni de onun yokluğunda gü­len boyayla boyayacak değiller tabii ama, bizim bildiğimiz gi­bi olmayacak neticede.

  • O meşhur ‘Dalga’yı fırçasıyla kağıda çarptı

    19. yüzyılın efsane kalem-fırça ustası Hokusai, kendini “basım işçisi” sayan geleneksel bir öncüydü. Dünyanın hemen her tarafında örnekleri görülen meşhur “Dalga” çizimiyle popüler Hokusai, günümüzdeki “manga”lara da ilham verdi. Hem devasa resimleri hem olağanüstü küçük işleriyle, “dev Daruma portreleri ile buğday taneleri üzerine çizdiği serçe desenleri arasına gerdi hayatını”.

    Gakyô Rôjin Manji, Kaei Çağı 2. yılının 4. ayı­nın 18. günü (10 Mayıs 1849) sabahın ilk saatinde öl­düğünde 89 yaşındaydı. Elin­den, son, bir haiku (geleneksel ve çok kısa Japon şiir türü: eğ­lenceli mısra) çıkmıştı:

    “Tıpkı bir hayalet gibi, ayaklarım yere basmıyormuş­çasına yürüyorum yaz vakti ça­yırlarında”.

    Bir dönem 100 hayalet öy­küsü çizmişti; Oèva-san’ın yü­zü, yüzüne onu kâğıda düşer­ken oturmuş olabilirdi. Çoktan, 10 yıl öncesinde, kısa bir vasi­yet metni yerleştirmişti çek­mecesine. 6 yaşından beri ne gördüyse çizdiğini, 50’sine var­dığında sonsuz sayıda desenin biriktiğini belirttikten sonra amansız yargısını koyuyordu: “70’imden önce yaptıklarımın kaydadeğer yeri yoktur. 73’üm­de doğanın gerçek çehresini kavramaya başladım ve hay­vanları, otları, ağaçları, kuşları, balıkları, böcekleri bir ölçüde tanıdım. Demek ki 80’imde bi­raz daha mesafe katetmiş olur, 90’ımda şeylerin gizine erişir, 100 yaşımda yüksek düzeye ulaşırım ve 110’a bastığımda elimden çıkacak bir nokta, bir çizgi yetkinliğe kavuşur”.

    Onu Hokusai diye biliyo­ruz. Meşhur “Dalga”sı 5 kıtada duvarları dolaşan, sahibini is­temeden kendisinde sıkıştıran yapıtı. Bu “kalem mecnûnu” yaklaşık 30 bin desen yapmış­tı. Atölyesinde sağlığında çıkan bir yangında çok sayıda çizimi kül oldu (1839), özellikle son dönem ürünleri bağlamında büyük kayıp yaşadı. Bu yangın­dan ölümüne dek geçen (s)on yıllık sürede her sabah güne bir desen yaparak başladı. Duyar­gaları açıktı: Doğu’nun ucunda yaşarken Batı’dan perspektif kurallarını ve “mavi”yi öğrendi -maviyi tanımayanların içya­şamları noksan olur.

    Hokusai’ın Louvre
    Müzesi’nde bulunan bir
    oto-portresi. 83 yaşında.

    Tokyo’nun Edo diye bilin­diği dönemde, Gokoku-ji tapı­nağında, 6. yüzyılın önder Zen keşişi, pörtlek gözlü ve büyük halka küpeli Daruma’nın 180 metre boyunda bir portresini 1804 yılında, kovalar dolusu çi­ni mürekkebi ve uzun saplı sü­pürgeler kullanarak yapmıştı. 5 Ekim 1817 tarihinde ise tanta­nalı duyurusu yapıldıktan son­ra, kalabalık bir meraklı kitlesi önünde Nagoya’da aynı perfor­mansı tekrarladı: Bunun için özel olarak, 18m x 11m boyutla­rında hayli kalın bir kâğıt üre­tilmişti; Daruma’nın her gözü 180 cm, burnu 270 cm boyutla­rındaydı.

    Daruma resimlerinin kök­lerinin uzun geçmişi hakkında canalıcı bilgilere Peter Romas­kiewicz’in “Drawing the Face of Bodhidarma-A briefsurvey of an artistic tradition” (2019) başlıklı makalesinden eriştim. Hokusai’ın nasıl hazırlanıp işe giriştiğini, nasıl çalıştığını, ne yaptığını Koriki Enkoan’ın olay esnasında yaptığı çizimlerden takip ediyoruz.

    ABD Hava Kuvvetleri 1945’in ilk yarısı boyunca Na­goya’yı, kenti yerlebir edesi­ye yangın bombalarıyla dövdü. Hokusai’ın dev portresi Mayıs ayındaki bomba yağmurunda yokoldu.

    Onu Hokusai diye biliyo­ruz; oysa çok sayıda imzanın altına girmiş, bir döneminden öbürüne kimlik başkalaşımı geçirmişti. Yaşarken küçüm­sendiğini aktarıyor onu “karşı coğrafya”da ilk keşfedenler­den Henri Focillon: Geleneğin betine giden hamleleri, hafife alınmasını doğurmuştu. Hep fakir yaşadı; boya ve kâğıt ala­cak olanağının kalmamasından kaygılandı hep; yaşlandığında, eşini terkeden ressam kızıyla aynı çatı altına yerleşti. Yaşlı haliyle otoportresi Louvre Mü­zesi’ndedir ve Camondo Kolek­siyonu’ndan gelmiştir.

    Hokusai, kendini bir tür ba­sım işçisi saymıştır: “Surimo­no”lar (kişiye özel hazırlanan fal kartları) bütün dünyasıydı. Çizileriyle romancılara, portre­leriyle şairlere ve meczuplara eşlik etti ve böylece bir eşkenar üçgen kurmuş oldu.

    Batı dillerine “manga” ta­rihi, Edmond de Goncourt’un Hokusai metniyle, 19. yüzyıl sonu girmişti. Desen mecnunu, çizi ve taslaklarını sağlığında 12 Mangwa’da toplamıştı. Bu­lunabilenler, ölümünün ardın­dan 3 ek ciltle tamamlandı (İn­gilizler, çok olmadı 100’ü aşkın unutulmuş desenine ulaştılar).

    Mangwa, Eski Türkçede­ki vurgusuyla “mecmua”nın karşılığı. Dağınık malzemenin derlenip toplanması, kavurucu değer taşıyan bir kalkışım eğer kişinin kendi elinden ise; öbür türlü: Hep şüphe kaynağı.

    “Fuji Dağı’nın 36 Görünü­mü”, Monet’nin Rouen Kated­rali (1892-93) dizisinden 60 yıl önce yapılmıştır.

    Dev Daruma portreleri ile buğday taneleri üzerine çizdi­ği serçe desenleri arasına gerdi hayatını. Kapısının üzerinde “haçi­yemon”, yani “köylü” yazıyor­muş.

    ‘Fuji Dağı’nın 36 Görünümü’nden Tam adı “Dalganın Altında” veya “Büyük Dalga” (Japonca: Kanagava oki nami ura) olan çizim, “Fuji Dağı’nın 36 Görünümü” başlıklı serinin bir parçası. Hokusai’ın bu olağanüstü popüler çizimi 1830-1832’ye tarihleniyor. 25.7cm x 37.9 cm boyutlarında, tahta baskı, kağıt üzerine mürekkep ve boya.

  • ‘3 harfliler’i betimleyen cesur nakkaşlarımız vardı

    Cin inanışları Antik Yunan’dan Çin’e, Romalılardan Osmanlılara kadar pek çok toplumda kendisine yer edindi. Kimine göre dumansız ateşten türetildiler, kimine göre sürüngenlerin suretine bürünmüşlerdi. Ancak Osmanlı nakkaşları sürekli anlatılan ama neye benzedikleri bir türlü malum olmayan bu varlıkları tasavvur edip betimlediler.

    Gûl, ifrit, peri, dev yahut cin. Hep­si, gözle görülmeyen yaratıkla­ra külliyen verilmiş birer isimdi. Kimilerine göre cin adı Latince “genius”­dan geliyordu. Çoğulu “cân”, tekili “cin­ni”. Hep tekinsiz bir mânâsı vardı, çünkü şeytan ya da melek gibi hangi safta ol­dukları aşikar bir tür değildi.

    Eski Asurlular ve Bâbilliler kötü ruhlara ve cinlere inanırdı; kendisine yeterince takdim sunulmayan, ayin ya­pılmayan ruhlar geri döner ve insanla­ra tıpkı cinler gibi musallat olurdu. Eski Mısırlıların inanışlarında cinler yabani hayvanların, özellikle yılan ve kerten­kelelerin, bazen de insanların suretine bürünürdü ve Re’ye hasımlık ederlerdi. Antik dünyanın hemen tümünde delilik, cinnet, sara gibi hastalıkların sebebi sa­yılmış ve kâbuslar onlardan bilinmişti. Eski Yunan’da cine yakın “daimon” de­nen bir tür düşük dereceli Tanrılık sıfatı vardı ve bunlar iyisi de kötüsü de mevcut varlıklardı. Yeri gelir malı mülkü korur, yeri gelir insana bela olurlardı. Çin ina­nışlarında mezarları ve yol kavşaklarını mesken tutan cinler cehennemde ölüleri tekrar tekrar öldürür, göklerde süzülür, ata ruhlarıyla iletişime aracılık ederdi.

    Periler toplantısı Cinler-periler, cenneti andıran bir yerde çalıp oynamaktalar. Fal amacıyla oluşturulan kitaptan bu falı çeken kişi devlet kapılarının yüzüne açılacağıyla müjdeleniyor. Minyatür, kendi bağlamı içerisinde olumlu bir cin algısına işaret etmektedir (Kalender Paşa, Falnâme, res. ?, 1614-16, TSMK H. 1703).

    Türklerin İslâm öncesi inanışlarına göre dünya ruhlarla dopdoluydu; dağ­lar, göller ve ırmaklar nefes alıp verirdi. Bu ruhlar iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılmıştı: İyiliğin hamisi Ülgen’in em­rindekiler iyi huylu, yeraltında oturan Erlik’in hizmetindekiler fena tabiatlıydı. Kötü ruhlar arasında daima çatışma ya­şanırdı ve hastalıklar onlardan doğardı. Şamanlar daima bu ruhları/cinleri illetli bedenlerden uzaklaştırmaya çalışır, cine güçleri yetmediğinde canlarını yitirirler­di. 921’de İdil Bulgar Hanlığı’na gönderi­len Abbasi elçisi İbn Fadlan, Türk ülke­lerinde birbirleriyle çarpışan mümin ve kâfir cin orduları gördüğünü hayretler ederek Seyahatnâme’sine kaydetmişti.

    Hıristiyanlıktaki cin inanışı Yahudi­lik, Maniheizm ve gnostisizmin bir karı­şımıydı. Yeni Ahit’in ilk biçiminde cinler şeytani tabiatlı ruhlar olarak tanımlan­mıştı. Cahiliye Dönemi’nin Arap toplu­munda kimi zaman yeryüzündeki Tanrı­lar sayılarak bunlara tapınılırdı.

    Kur’an’da 40’tan fazla yerde değini­len cinler de insanlar gibi Allah’a kulluk etsin diye ateşten yaratılmış varlıklardır. Onlara da peygamber gönderilmiş, kimi iman etmiş kimi kâfir olmuştur. Çeşit­li İslâmi inanışlara göre kısa zamanda uzun mesafeleri katedebilir, gaip derece­sinde olmayan her şeyi bilebilir, evlenip çoğalırlardı. Şeytan’ın hizmetine girebil­dikleri gibi insanın da hizmetine girebi­lirler; hatta ilmü’l-azâim denilen tılsım ilmi bu amaca matuftur. İbn Sina onları türlü şekillere girebilen şeffaf tabiatlı ve konuşan latif canlılar olarak tanımlar.

    Osmanlılarda cin çağırmak acayip ve garip ilimler arasında sayılırdı. Bu alan­da Uzun Firdevsî’nin 1488’de 2. Bayezid için yazdığı Dâvetnâme en bilinenidir. Kanunî’nin Şeyhülislamı Kemalpaşazâ­de cinlere bile fetva veren bir âlim olarak tanınıyordu; lakabı “müftiü’s-sekaleyn” (insanların ve cinlerin müftüsü) idi. Ev­liya Çelebi Seyahatname’sinde cinlere hükmeden Süleyman Peygamber’den sıkça bahseder ve Kemalpaşazâde’nin Edirne’deki bir medrese odasını can alıcı cinlerden nasıl kurtardığını anlatır.

    Uyurken basan ağırlık Ebussuud Efendi’nin öğrencisi Mehmed Suudî tarafından Sultan Murad için 1582’de yazılan bir astroloji ve fal kitabında yer alan bu minyatür Nakkaş Osman’ın eseridir. Tasvir, “insanı uyurken basan ağırlık tılsımı” başlığıyla sunuluyor. Osmanlı-İslâm dünyasında pek çok hastalık cinlere bağlandığı gibi karabasan kabusları da bu göze erişmez varlıklarla ilişkilendirilmiş olmalıdır. Osman bu eserde pek çok acayip ve garip melek suretine ve iblise de yer veriyor (Suudî, Metâliü’s-saâde, res. Osman, 1582, Fransa Ulusal Ktp. Supplément turc 242).
  • Tarihi Bulgur Palas yeniden kapılarını açıyor

    İstanbul-Cerrahpaşa semtindeki Bulgur Palas, en az 100 yıllık geçmişiyle yakın mimari tarihimizin ve kent hafızamızın en önemli eserlerinden biri. Binayı yaptıran ilk sahibi, İttihat-Terakki Bolu milletvekili Mehmed Habib Bey. Tahıl ve bulgur ticaretinden servet edinen Habib Bey’in erken ölümü sonrası Osmanlı Bankası’na devredilen yapı, geçen ay İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından satın alındı. Bilgi-belge merkezi, arşiv, kütüphane, sergi salonu ve kafe olarak hizmet verecek.

    İstanbul’daki ilginç yapı­lardan biri de “7 tepe”den biri olarak kabul edilen Cerrahpaşa semtindeki Bulgur Palas’tır. Yapının hemen yanı­başında, bir ucu Cerrah Meh­med Paşa Camii’ne uzanan eski bir Osmanlı mahallesi yer alır. Diğer ucunda ise yine kadim muhitlerden biri konu­mundaki Cambaziye Mahalle­si ve camisi bulunur.

    Bu mahalle aynı zamanda İstanbul’un en güzel çeşme­lerinden biri olan Keçecizade Kazım Bey çeşmesine de ev­sahipliği yapar. Caminin hazi­resinde bu köklü aileden pek çok isim son uykularına çekil­mişlerdir. Camiye 100 metre mesafede ise sizi 5. yüzyıldan kalma Arcadius Sütunu’nun kaidesi; az daha ilerde 4. Mu­rad’ın eniştesi ve sadraza­mı Bayram Paşa’nın külliyesi ve muhite adını veren Hase­ki Hürrem Sultan’ın Mimar Sinan elinden çıkma camisi karşılar.

    Tarihî Bulgur Palas, Ni­san’ın son günlerinde İBB ta­rafından satın alındı. Başkan Ekrem İmamoğlu yapının kül­türel amaçlı kullanılacağını ve İstanbulluların hizmetine su­nulacağını ifade etti.

    Bulgur Palas, ismini 1. Dünya Savaşı günlerinden alır. Bu dönemde İttihat Terakki Cemiyeti’nden Bolu milletve­kili olan Mehmed Habib Bey, tahıl ve bulgur tekelinden bü­yük bir servet elde etmiş ve kazandığı parayla halk ara­sında biraz da ironik biçimde “Bulgur Palas” olarak anılan yapıyı inşa ettirmişti. Bulgur Palas, bu durumun etkisiy­le çevre halkının pek sempati duymadığı bir bina olarak ta­nınmış; hakkında çeşitli hika­yeler üretilmiş; perili bir yapı olduğundan dem vurulmuş. Yine Habib Bey’in köşkün gü­ney tarafından Marmara De­nizi’ne kadar olan sahada bir kanal açtırmayı tasarladığı, böylelikle de köşküne deniz yolu ile de ulaşmayı amaçladı­ğı söylenmiş (Son rivayet her ne kadar uçuk-kaçık olsa da, yeri gelmişken hemen belirte­lim ki Heybeliada için de buna benzer bir anlatı vardır. Mı­sır’daki hıdiv ailesinden gelen Abbas Halim Paşa’nın adadaki köşküne benzer bir kanal aç­tırmayı planladığı söylenir).

    Mehmed Habib Bey’in bu portresinin altında Bolu mebusu olduğu da yazılmış.

    Bolu mebusu Mehmed Ha­bib Bey 1878 doğumlu ve şeh­rin köklü ailelerinden birine 20. yüzyıl başlarında Harbiye Mektebi’nden topçu subayı olarak mezun olmuş ve sonrasında Manastır’a tayini çıkmış. Burada Kâzım Kara­bekir’in yakın çevresinde yer alan Habib Bey, İttihat Terak­ki örgütlenmesinin tesisinde de önemli rol oynamış. İlerle­yen günlerde Kastamonu’daki İttihat Terakki örgütlenmesini de organize etmiş. Bu faal tu­tumunun mükafatını 1908’de yapılan seçimlerde Bolu me­busu seçilerek alacak ve iki dönem bu görevi yerine geti­recektir.

    Habib Bey’in talihini de­ğiştiren gelişme, İttihatçıla­rın Levazım-ı Umumiye Reisi Mirliva İsmail Hakkı Paşa ile tanışmasıyla olur. İsmail Hak­kı Paşa, Enver Paşa’ya yakın­lığıyla tanınan bir isimdir. 2. Meşrutiyet devresinde İttihat­çılar, millî burjuvazi yaratma gayretiyle ekonominin kilit noktalarına cemiyetin onay­ladığı Müslüman şahısları ge­tirme politikası izler. Önce­ki yıllarda ordunun giyim ve iaşesini temin konuları büyük ölçüde gayrimüslimlerin elin­deydi. Bu durumu Haris Spa­taris’in anılarında da gözlem­lemek mümkündür (Fenerli bir Rum olan bulgur speküla­törü Kirios Panayotakis…)

    Habib Bey cemiyetle olan bağlantıları sayesinde 1. Dün­ya Savaşı yıllarında hem parti­nin nüfuzlu üyelerine tanınan vagon satın alma imtiyazı­nı elde etmiş hem de Anado­lu’dan buğday, arpa, bulgur gi­bi ürünleri toplayarak bunları İstanbul’a ve cephelere ulaş­tırma hakkını almıştır. Bu sa­yede büyük paralar kazanmış, “Bulgur kralı Habib Bey” ya da “Bulgur Palas Habib Bey” ola­rak anılır olmuş.

    İttihatçı olmanın avantaj­ları kadar dezavantajları da vardı. Mütareke döneminde Habib Bey, İtilaf Devletleri’nin talebi doğrultusunda tutuk­lanarak Bekirağa Bölüğü’ne hapsedilir. O dönem gerek İs­tanbul’da gerekse Anadolu’da, direniş örgütleme yeteneğine sahip İttihatçılar bu şekilde etkisiz hâle getirilmeye çalı­şılır. Habib Bey daha sonra 1 yıldan biraz daha fazla kala­cağı Malta’ya sürgüne gönde­rilir. Sürgün dönüşünde Ha­bib Bey’e Mustafa Kemal Paşa tarafından Millî Mücadele’ye katılması teklif edilir. Ancak Mehmed Habib Bey, Anado­lu’ya geçmek yerine Baltali­manı’ndaki yalısına çekilmeyi tercih eder.

    Habib Bey’in Bulgur Pa­las’ta kullanılan malzemenin bir kısmını dışarıdan getirt­tiği biliniyor. Kendisi Manas­tır Askerî Mektebi’nde görev yaptığı sırada inşaat-ı harbiye dersleri aldığı için inşaat mal­zemelerinden de gayet iyi an­lıyordu.

    İstanbul’da bir masal şatosu Bulgur Palas, oldukça farklı bir mimariye sahip. Ana gövdesi sıvasız kırmızı kiremitten yapılmış ve
    sadece kulelerin olduğu kısım sıvanmış (üstte). Fotoğraflanmasıysa biraz zor, çünkü etrafı yüksek duvarlarla çevrili (altta).

    Yapı son derece ilginç bir mimariye sahip olup 3 tam kat ile 1 yarım kattan oluşur. Bi­nanın ana gövdesi, sıvasız kır­mızı kiremitten yapılmış ve sadece kulelerin olduğu kısım sıvanmıştır. Tepedeki kubbeli çatının etrafını ise korkuluk­suz bir çıkmanın dolaştığını, hayatının bir kısmını bu bi­nada geçiren Emine Erdem’in anılarından öğreniyoruz. Ya­zar, çatının manzarasını şu ifadelerle dile getirir: “Mar­mara Denizi’ni Kızkulesi’ne Adalar’a, Anadolu yakasına, bulutsuz havalarda belki Ya­lova’ya kadar en güzel bura­dan görebilirdi insan. İstan­bul’u tepeden, göz alabildiğine uzaklara dek buradan seyret­mek mümkündü. Burada insan kendini gökyüzüne en yakın hisseder, düşlerinde rüzgara kapılıp gidebilirdi”.

    Yapının etrafı son derece yüksek duvarlarla çevrilidir. Bulgur Palas’ın çevresi son­radan pek çok yapı ile dolmuş olduğundan, bugün binadan fotoğraf almak oldukça zorlaş­mıştır. Bunun için ya Cerrah Mehmed Paşa Camii’nin mi­naresine ya da çevre evlerin terasına çıkmanız gerekmek­tedir.

    Zaman makinesi Osmanlı Bankası arşivi olarak da kullanılan bina, 6-7 Eylül olayları sırasında saldırıya uğramış, ama yüksek duvarları onu korumuştu. Bugün abidevi kapısı kullanılmıyor.

    Bazı kaynaklarda Mehmed Habib Bey’in Bulgur Palas’ın inşaına 1912’de, bazı kaynak­larda ise Malta sürgünü dö­nüşü başladığı bilgisi vardır. Habib Bey 1926’da kalp krizi geçirerek ölür. Henüz yapı­mı bitmemiş Bulgur Palas da aynı yılın sonlarında ailenin borçlarına mahsuben Osmanlı Bankası’na devredilir. Bulgur Palas ilerleyen yıllarda hem evrak deposu hem kanaryaha­ne ve hem de Osmanlı Bankası çalışanları için konut vazifesi yapmıştır. Bu özellikleri içinde en ilgi çekeni herhalde ikinci­si olsa gerektir. Zira binanın alt katında bir oda kanaryalara ayrılmıştı. Yüzlerce kanarya, muhtemelen Osmanlı Banka­sı’nın şubelerinde beslenmek üzere bu binada yetiştiriliyor­du. Bulgur Palas’ın tam orta­sında da bir süs havuzu bulu­nuyordu. Yapı içinde üç daire, çalışanlar ve ailelerinin ika­metine tahsis edilmişti. 1955’e gelindiğinde Bulgur Palas’ta bir bekçinin yanısıra, biri Bul­garistan göçmeni diğeri ise Doğu Anadolu’dan gelen iki ai­le, İtalyan ve Rum kökenli bir karı-koca ikamet etmektey­di. Bulgur Palas, hem Osmanlı Bankası’nın malı olması hem de içinde gayrimüslim bir çif­ti barındırması nedeniyle ne yazık ki 6-7 Eylül olayları sı­rasında yağmacıların hedefi olmuş, yüksek duvarları yapıyı nispeten korumuştu.

    Kiremit renkli bu yapı bir süre Osmanlı Bankası’nın ar­şivi olarak da hizmet vermiş­tir. Sözkonusu arşiv, ülkemi­zin en önemli kurumsal arşiv­lerinden biridir. Kaba tasnifi 1994’te tamamlanan arşiv, bankanın 1856’da başlayan ta­rihinin yanısıra İstanbul mer­kezli olarak Osmanlı İmpara­torluk tarihine de ışık tutar. Ancak arşivin asıl sistemli bir hâle getirilmesi, Voyvoda Caddesi’ndeki genel müdürlük binasına taşınılması ile baş­lamıştır. Günümüzde banka arşivinden hareketle ülkemi­zin bankacılık, hukuk, sosyal yaşam alanlarına dair önemli verilere ulaşılabilmektedir.

    Bulgur Palas’a bugün Cer­rahpaşa semtinde, Cambaziye Camii’nden aşağıya doğru inen sokaktan ulaşılıyor. Bu yolun biraz altında, yapının abidevi giriş kapısı bulunuyor. Ancak hemen belirtelim ki sözkonu­su kapı günümüzde kullanıl­mıyor. Yapının girişi, yaklaşık 70 metre kadar daha aşağıda bulunan yeni bir kapıdan sağ­lanıyor. Orijinal mimarisi ile varlığını 1 asırdan beri devam ettiren Bulgur Palas, yakın ta­rihimize ışık tutan yapılardan biri olmaya devam ediyor.

  • Beyazperde ve ekranda krallar, kraliçeler, saraylar, skandallar…

    Filmlerde ve dizilerde İngiliz kraliyet ailesinin konu edildiği yapımlar hâlâ en çok seyredilenler arasında. İşte kimi Oscar’lık kimi sinema tarihine geçen ve oyuncularıyla, senaryolarıyla iz bırakanlar…

    Büyük Britanya Kraliyet Ailesi…Dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü impara­torluklarından birinin sahip­leri olmalarının yanında, özel hayatlarıyla da yüzyıllar boyu hep ilgi çektiler. Kraliçe 2. Eli­zabeth’in eşi Edinburgh Dükü Prens Philip, bu Nisan ayında, 100. yaşını kutlamaya aylar kala dünyaya gözünü yumunca; Dia­na’nın oğulları prens William ve Harry’nin evlilikleri, eşleri, ço­cukları, skandallarıyla zaten as­la gündemden düşmeyen büyük aile iyice öne çıktı. Biz de 20. yüzyılın neredeyse tamamıyla 21. yüzyılın ilk çeyreğine tanıklık etmiş Prens Philip ve krali­yet ailesiyle ilgili çekilmiş en iyi filmleri/dizileri derledik.

    FİLMLER

    THE LION IN WINTER – KIŞ ASLANI / 1968

    53 yıllık yıldızlar geçidi

    Katherine Hepburn ve Peter O’Toole’li bu film Hepburn’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı getirdiği gibi iki Oscar daha kazanmıştı (En iyi uyarlama senaryo ve en iyi müzik). 1183 Noel arifesinde 1 günde geçen filmde 2. Henry’nin üç oğlu da tahta çıkmaya adaydır ama Henry bir karar vermemekte, direnmektedir. Eşi ve oğulları ona bir karar verdirmek için çeşitli planlar yaparlar. Film, Roger Ebert’in deyişiyle “Kralların henüz avluda yürürken tavuk tekmeledikleri, sokakların çamur ve pislik içinde olduğu” Ortaçağ İngiltere’si dünyasını gerçekçi bir biçimde betimler ve karakter­lere inanmamızı sağlar. Sir Anthony Hopkins’in ilk filmi olduğunu da eklemeden geçmeyelim.

    Yönetmen: Anthony Harvey. Oyuncular: Peter O’Toole, Katherine Hepburn, Anthony Hopkins.

    HENRY V – 5. HENRY / 1989

    Muhteşem oyunculuk

    Shakespeare’in 5. Henry’nin krallık dönemini anlatan oyunundan uyarlanan bu filmle Sir Kenneth Branagh hem yönetmen hem de en iyi erkek oyuncu olarak Oscar’a aday gösterilmiş, ancak film sadece kostüm tasarımıyla Oscar kazanmıştı. Film 1495’te, 100 yıl savaşlarının ortasında genç Kral Henry’nin Fransa’yı fethetme girişimine odaklanır. Çok başarılı oyunculukların yanısıra, film psikolojik ve entelektüel derinliğiyle de dikkat çeker.

    Yönetmen: Kenneth Branagh. Oyuncular: Kenneth Branagh, Ian Holm, Christian Bale

    MRS. BROWN – BAYAN BROWN / 1997

    Tutku, entrika, dram…

    “Aşık Shakespeare’in yönetmeni John Madden’ın filmi, kraliçe Victoria’nın çok sevdiği eşi Albert öldükten sonra yas tutma döneminde sadık hizmetkarı John Brown’ın şefkatinde huzur bulmasını işler. Birbirinden son derece farklı bu iki insan arasındaki bu tutkulu fakat platonik ilişki, hem politik entrika ve skandal hem de dram yönüyle filmde çok güzel işlenmiştir. Kraliçe Victoria’yı Judy Dench’ten daha iyi canlandırabilecek çok fazla oyuncu da yoktur. Bu filmle tabii En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ına aday oldu.

    Yönetmen: Jeremy Brock. Oyuncular: Judy Dench, Billy Connely, Geoffrey Palmer

    ELIZABETH / 1998

    Tüm zamanların en iyisi

    İngiliz kraliyetinin efsanevi krali­çesinin hayatını anlatan iki filmden ilki; kraliyet ailesiyle ilgili yapılmış kuşkusuz en lezzetli filmlerden biri. Cate Blanchett’in dik başlı, zeki Elizabeth rolünde döktürdüğü film, kraliçenin tahttaki ilk yıllarına odaklanıyor. Filmde Elizabeth’in çeşitli zorluklarla başederek krali­çeliğin ne olduğunu öğrenmesine tanık oluyoruz. Genç protestan Elizabeth, 1558’de üvey kız kardeşi Katolik Mary’nin ölümünden sonra tahta geçmişti. Blanchett bu rolüy­le 7 Oscar adaylığı aldı. Film, tarihî gerçeklerle dramatik etki adına oynasa da görsel zenginliği ve olay örgüsünün etkileyici akışıyla tüm zamanların en iyi “saray” filmlerin­den. Kast da ayrıca büyüleyici.

    Yönetmen: Shekar Kapur. Oyun­cular: Cate Blanchett, Joseph Fiennes, Christopher Eccleston, John Gielgud, Geoffrey Rush and Richard Attenborough

    THE QUEEN – KRALIÇE / 2006

    Unutulmaz bir 2. Elizabeth

    The Crown dizisinin yaratıcısı Peter Morgan’ın senaryosunu yazdığı film, 1997’de Prenses Diana’nın ölümüne Kraliyet Ailesi’nin verdiği tepkiyi işliyor. Özellikle de kraliçenin içinde kaldığı çetrefilli durumu. Kraliçe 2. Elizabeth portresiyle Helen Mirren’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı kazandıran film, komik, çarpıcı, etkileyici ve cesur. Helen Mirren buradaki oyunculuğuyla Oscar dışında bir de Kraliçe tarafından Buckin­gham Sarayı’nda akşam yemeği daveti kazandı.

    Yönetmen: Stephen Frears. Oyuncular: Helen Mirren, Michael Sheen, James Cromwell

    ELIZABETH THE GOLDEN AGE – ALTIN ÇAĞ / 2007

    Yine Kapur, yine Blanchett

    Cate Blanchett yaklaşık 10 yıl aradan sonra “kraliçe”liğe geri dönmüş ve bu performansıyla Oscar’a aday gösterilmişti. Film Elizabeth çağının ileri dönemlerine, kraliçenin olgunluğuna odak­lanıyor. Hikaye 1585’te geçiyor. İspanya kralı 2. Filip İngiltere’ye savaş açmayı planlar ve Elizabeth evlenmesi için baskı yaşarken geçen olaylar, yine müthiş bir görsellik, aksiyon filmlerine taş çıkartan bir hareketlilik ve tam dozunda bir akış ritmiyle yapılmış en iyi kraliyet filmlerinden biri unvanını hakediyor.

    Yönetmen: Shekar Kapur. Oyuncular: Cate Blanchett, Clive Owen, Geoffrey Rush

    THE OTHER BOLEYN GIRL – BOLEYN KIZI / 2008

    Amerikalı da aristokrat olur

    The Crown’un yazarı Peter Morgan (kendisine resmî kraliyet filmleri/dizileri yazarı diyebiliriz) tarafından Philippa Gregory’nin romanından uyarlanan film, 8. Henry’nin ikinci eşi aristokrat Anna Boleyn ve metresi, Anna’nın kız kardeşi Mary üzerine bir hika­ye. Film, tarihî gerçekleri çarpıtmasıyla oldukça eleştirilse de, Tudor dönemini politik gerilim, entrikalar, kız kardeş rekabeti gibi evrensel temalar üzerinden işliyor. Anna rolünde Natalie Portman ve Mary rolünde Scarlett Johannson, İngiliz aristokratlarını Amerikalı oyuncular olarak başarıyla canlandırdıkları için oldukça beğenilmişti. Tabii aynı zamanda cazibeleriyle de göz dolduruyorlar ama filmde gördüğümüz tek çıplak beden Eric Bana’nınki.

    Yönetmen: Justin Chadwick. Oyuncular: Natalie Portman, Scarlett Johannson, Eric Bana

    THE YOUNG VICTORIA – GENÇ VICTORIA / 2009

    Kraliyet soslu romantizm

    Suratsız olarak bilinen kraliçe Victoria’nın gençlik yıllarını canlandırması için, muhteşem somurtmasıyla ikon olmuş Emily Blunt’tan daha iyi bir tercih olamazdı. Downton Ab­bey’nin yaratıcısı Julian Fellowes’un yazdığı film, kraliçenin gençlik yıllarına ve Prens Albert’le evlenmesine odaklanı­yor. Kraliyet soslu bir romantik film diyebiliriz. Kostümler, mekanlar yine muhteşem. Tabii gerçek mekan kullanımı, ihtişama ihtişam katmış. Stone da genç, isyankar, kafası karışık Victoria olarak cezbediyor.

    Yönetmen: Jean-Marc Vallée. Oyuncular: Emily Stone, Rupert Friend, Paul Bettany

    THE KING’S SPEECH – ZORAKI KRAL / 2010

    Müthiş film, müthiş aktör

    Tüm zamanların kraliyet ailesiyle ilgili yapılmış en iyi filmlerinden biri. 10 Os­car’a aday olan ve en önemli dört Oscar’ı kazanan (en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi erkek oyuncu (Colin Firth) film; Kral 6. George’un kekele­mesini düzeltmek için Geoffrey Rush’un canlandırdığı bir konuşma terapistiyle çalışmasına odaklanıyor. George 1936’da aniden tahta çıkar. 1939’da 2. Dünya Savaşı başlar. Dünyanın dörtte biri Birleşik Krallık toprağıdır ve kral kekeleme­den halkına konuşamamaktadır. Krallığı da asla istememiştir zaten. Bunlardan daha iyi dram malzemesi mi olur? Kaldı ki son derece eğlenceli işlenmiş.

    Yönetmen: Tom Hooper. Oyuncular: Colin Firth, Geoffrey Rush, Helena Bonham Carter

    DIANA / 2013

    Prensesin son 2 senesi

    Bütün dünyanın sevgili prensesi 1997’de trajik bir kazada ha­yatını kaybedince gerçek ölümsüzlüğe ulaştı. Naomi Watts’ın Diana’yı canlandırdığı bu biyografik drama prensesin hayatının son 2 yılına odaklanıyor. Charles’tan ayrıldıktan sonra başlıyor ve prensesin Pakistanlı kalp cerrahı Hasnat Khan’la yaşadığı iliş­kiyi, mayın karşıtı kampanyasıyla Angola’ya gitmesini, diğer ülkelere gezilerini ve Khan’ı kıskandırmak için başladığı Mısırlı Dodo’yla ilişkisinde bir trafik kazasında ölmesini işliyor. Film aslında çok ağır eleşti­riler aldı; The Guardian “Diana’yı ikinci kez öldürdü” diye yazdı ama yine de Naomi Watts, kostümler ve Diana’nın hayatının son yılları hakkında bilgi sahibi olmak adına izlemeye değer.

    Yönetmen: Oliver Hirschbiegel. Oyuncular: Naomi Watts, Naveen Andrews, Cas Anvar

    VICTORIA & ABDUL / 2017

    Yüksek oyunculuk: Judy Dench

    Judy Dench’i Oscar’a aday olduğu Kraliçe Victoria performansı “Bayan Brown”dan 20 yıl sonra yine Victoria rolünde izlediğimiz film, yine bir hizmetkarıyla ilişkisini, çok az bilinen bir hikaye olan Müslüman Hintli Abdul’la dostluğunu anlatır. “Crown” ve “The Queen”in yönetmeni Stephen Frears’in yönettiği filmde Dench, bir ikonun (iştahla yemek yemesinden bir hizmetkarına arkadaş­ça yaklaşmasına) insani taraflarını ortaya koyarak çok başarılı bir oyunculuk sergiler. Kostümler, iç mekanların ihtişamı, dış mekanların çarpıcılığı ve müzik yanında, krallığın sömürgesi Hindistan’la arasındaki gergin ilişkiye de değinen film, tutkunlarının kaçırmaması gereken yapumlardan.

    Yönetmen: Stephen Frears. Oyuncular: Judy Dench, Ali Fazal, Tim Pigott-Smith

    MARY QUEEN OF SCOTS – İSKOÇ KRALIÇESI MARY / 2018

    Hem aşk hem rekabet

    Popüler Netflix dizisi “House of Cards”’ın yaratıcısı Beau Willi­mon’un senaryosunu yazdığı film, Stuart döneminde 16 yaşında evlenip Fransa’ya kraliçe olan ve 18’inde dul kalan Mary’nin yeni­den evlenme baskılarını reddede­rek anavatanı İskoçya’ya dönüp tahtta hakkını araması sonucu kraliçe Elizabeth’le yaşanan ça­tışmayı ve hapse düşmesini konu alıyor. Katolik (Mary)-Protestan (Elizabeth) sürtüşmesi, kuzin dü­ellosu, hem aşk hem rekabet, ne ararsanız var filmde. “Ladybird” adlı müthiş bağımsız filmin başrol oyuncusu Saoirse Ronan’ı Kraliçe Mary olarak bambaşka ama yine çok güçlü bir performansla izliyoruz.

    Yönetmen: Josie Rourke. Oyuncu­lar: Saoirse Ronan, Margot Lobbie, Jack Lowden

    DİZİLER

    THE TUDORS / 2007

    16. yüzyılda güç ilişkileri

    “Vikingler”in yaratıcısı Michael Hirst’ün yaratıp yazdığı dizi 16. yüzyıl İngiltere’sinde Kral 8. Henry’nin hükümranlığı sırasında geçiyor. 2007-2010 arası 3 sezon yayınlanan dizi, Henry’nin 40 yıllık krallığı esnasında Aragonlu Catherine ve Anna Boleyn olan ilişkilerini; Sir Thomas More ve İngiltere’nin Roma Katolik Kilisesi’nden ayrılmasını; Kardinal Wolsey gibi önemli figürler ve en yakın arkadaşı, aynı zamanda danışmanı Suffolk Dükü Charles Brandon’la ilişkilerini anlatan, izlemesi keyifli bir dizi.

    Yaratıcı: Michael Hirst. Oyuncular: Jonathan Rhys-Meyers, Henry Cavill, Sarah Bolger

    REIGN – SALTANAT / 2013

    Kraliçe Mary’nin maceraları

    2013-2017 arası yayınlanan dizi, İskoç kraliçesi Mary’nin Fransız sarayında yaşadığı politik ve romantik olaylarla skandallara odaklanıyor. Mary 15 yaşında Prens Francis’le evlenerek Fran­sa’ya yerleşmişti. Dizi, kraliçenin hayatının bu erken dönemiyle ilgili. Kostüm ve oyunculuk açı­sından beğenilse de, tarihi doğru yansıtmadığı için eleştirilmişti (Kurgu olduğundan ve belgesel bir iddiası bulunmadığından bu eleş­tirileri pek önemsemiyoruz). İyi bir dönem dizisi olarak izlemeye değer.

    Yaratıcı: Laurie McCarthy. Oyuncular: Adelaide Kane, Megan Follows, Celina Sinden

    WOLF HALL / 2015

    Thomas Cromwell’in yükselişi

    6 bölümlük bu mini dizi, Tudor saltanatında güç oyunlarına karşı durarak 8. Henry’e başdanışman olan, basit bir demircinin oğlu Thomas Cromwell’in yükselişini anlatıyor. BBC dizisi birçok ödüle aday oldu ve en iyi mini dizi dalında Golden Globe kazandı.

    Yönetmen: Peter Kosminsky. Oyuncular: Mark Rylance, Damien Lewis, Claire Foy

    THE CROWN – TAÇ / 2016

    Çok popüler ve çok iyi

    Tüm zamanların en pahalı televizyon prodüksiyonu ünvanına sahip Netflix dizisi, aşırı popüler. İlk iki sezonu 1947-1964 arasını, 3. ve 4. sezonlar ise 1990’a kadar olan yılları kapsıyor. Dizi aslında 2. Elizabeth’in hayatına odaklanıyor. Ancak geçen yılllar boyunca sarayda yaşanan her türlü politik ve özel dram, entrika, aşk ve meşke de tanık oluyor seyirci. Yaratıcısı Peter Morgan’ın “The Audience/Seyirci” ve özellikle de 2006 yapımı filmi “Queen/Kraliçe”den uyarladığı, sarayın zenginliğine yaraşır ihtişamdaki dizi, kraliyet fanlarını son derece tatmin edecek kadar bol malzeme içeriyor. 5. ve 6. sezonları şimdiden heyecanla bekleniyor.

    Yaratıcı: Peter Morgan. Oyuncular: Claire Foy, Olivia Coleman, Imelda Staunton, Matt Smith, Tobias Menzies

    THE WINDSORS / 2016

    İngiliz usulü bir sit-com

    Bir nevi sit-com olan The Windsors, kraliyet ailesini satirik bir bakışla ele alan bir komedi. Tamamen hayal ürünü olaylar, as­lında gerçeklerden yola çıkıyor. Genellikle ciddiyetle işlenen kraliyet meselelerine çok farklı yaklaşan, İngiliz usulü espri anlayışına sahip, eğlenceli bir yapım.

    Yaratıcı: Bert Tyler-Moore. Oyuncular: Celeste Dring, Louise Ford, Hugh Skinner

  • Modern göçebeler ve maceraya yürüyen evler

    Modern göçebeler ve maceraya yürüyen evler

    Alışılmadık yapı örnekleri… Sabit bir mekanda oturmak istemeyen sıradışı insanların evleri… Raymond Roussel’den Steinbeck’e, Julio Cortazar ve Dunlop’dan İlhan Koman’a, günümüzde Trabzonlu otobüs şoförüne… Parası olanlar için bir tercih ve macera; yoksullar için bir mecburiyet mimarisi. 

    Yazar ve şair ve dramaturg Raymond Roussel, 1920-21’de yaptığı uzunca “dünya turu” sırasında İstanbul’a da gelmiş. “Road Yacht” olarak anılan oto-evi, 1925’de yazarın önçizimlerine uygun olarak Georges Régis tarafından imal edilmiş; İsviçre yapımı Saurer şasisinden Lacoste marka karoseri takviyesiyle üretilen bu özel, biricik model ile Paris-Roma seferi yapıyor, aracı Mussolini’ye tanıttığı da söyleniyor! 

    Fransız Turing dergisi bu “oto-ev”i tanıtırken “Göçebe Villa” (La Villa Nomade) yakıştırmasını boşyere yapmamış: 9 metre uzunluğunda 2.3 metre genişliğindeki araçta, lüks villaları aratmayacak şıklıkta oturma ve yatak odaları, banyo ve mutfak, ısıtma ve aydınlanma düzeni mevcutmuş. 

    Roussel’in yapıtlarına yaşantılarını son derece dolaylı yollardan yansıttığı bilinir; ne yazık ki “Göçebe Villa”da geçirdiği zamanlara ilişkin hiçbir ipucuna rastlanmıyor yazdıklarında. 

    Los Autonautas de la Cosmopista, Cortazar- Dunlop ikilisinin 1982’de bir bakıma birlikte son ortak seferleri olan Paris’ten Marsilya’ya yolculuklarının “resimli romanı”ydı. 

    Oysa, özellikle karavanların yaygınlaşmasından sonra yazıya aktarılan çok sayıda seyyah serüveninde “yürüyen ev” konusunun işlendiğine tanık oluyoruz. Edebiyat tarihi açısından bu bağlamda özgün yeri bulunan iki kitaptan biri John Steinbeck’in 1960 seferini anlattığı Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında’sı; öbürü de Cortazar-Dunlop ikilisinin bir bakıma birlikte son ortak seferlerini gerçekleştirişlerinin “resimli roman”ı Los Autonautas de la Cosmopista’dır (1982). 

    John Steinbeck’in karavanla 1960 seferini anlattığı Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında (Travels with Charley). 

    Steinbeck’in oğlu, babasının giriştiği serüveni son yolculuğu olarak gördüğünü aktarmıştır. Bir Amerika içi güzergahı yeğlemesi, gençliğinde tanıdığı ülkesiyle bir son yüzleşme yaşamak istemesi, kendisine yoldaş olarak Charley’i seçmesi niyetinin temel bileşenlerini oluşturur. Roussel gibi milyarder bir mirasyedinin olanaklarına sahip olmadığı düşünülürse, çattığı “yürüyen ev”in dermeçatmalığını olağan bulmak gerekir: Bir GMC pikabı yarı karavana dönüştürmüş, ona “Rocinante” adını vererek kendini Don Quijote’nin hizasına taşımıştı. Bugün Kaliforniya Salinas’daki Steinbeck merkezinin gözde parçası o seyyah kamyonet. 

    Cortazar-Dunlop ikilisi ise, başlarına çöken kapkara bulutu, çifte kanser çifti olarak dağıtmak için değilse bile yana itmek, geriye doğru kovalamak amacıyla karavanlarıyla Paris-Marsilya 6 no’lu otoyoluna çıkar: “Fafner” adını verdikleri bu “kombi” Volkswagen’le toplam 32 gün boyunca yazar, çizer, yaşarlar. Ortak tragedyalarının sözü bile geçmeyecektir kitapta. Latife tınısı şüphesiz ağır basan başlık, çelişkili biçimde doğru bir adlandırmaya başvurur: “Yürüyen ev” sanki (ve: kesinkes) uzaylıları taşıyan bir uzay mekiğine dönüşmüştür. 

    Karavan evreninde ender görülen durum değil “devingen” yaşam modelinin benimsenmesi. Yeryüzünün son dönem fakirlerinin, “yeni faydasızlar” olarak görülen kabarık bir nüfusun üyelerinin inleri, kovukları, mağaraları onlar. Aralarında Ham Sanat’a yaraşır hale büründürülenlere rastlanıyor -her durumda Ham Sanat Evi başlıbaşına ayrıksı kategori. 

    Steinbeck’in ‘yürüyen evi’  John Steinbeck, 1960 seferini geçirdiği GMC pikaba “Rocinante” adını vermişti. 

    Alışılmadık, azrak yapı örnekleri fıçısında yaşamayı seçen Sinoplu Diogenes’ten bu yana en uçta: Eski bir uçağı eve dönüştürenden 1970’in Space Jack’ine geniş repertuvar.

    Sonu gelmeyecek “yürüyen ev”lerin. 2020’nin Ağustos ayında, koronavirüs salgınının ortasında yüzdüğümüz günler basında yeraldı bir foto-haber. Trabzonlu otobüs şoförü, minibüsünü “ahşap yayla evi görünümlü karavan”a dönüştürmüştü. 

    “Geçici” sözlüğünün eşanlamlıları arasında “yolcu”nun da sayılması hem mantıklı hem tedirgin edici; bunda “yolcu”ya bizim dilimizde yüklenen öteki anlam vurgusunun payı var doğal olarak. Başka eşanlam önerilerini unutmayalım: Gelgeç, arızî, muvakkat… tümü bir koşulu giydirmek için. 

    Yerkürede yabana atılamayacak bir nüfus geçici barınaklarda yaşıyor. Yalnızca “Yolculuk İnsanları” diye kibarlaştırılarak anılan Romlarla sınırlanamaz o duruma mahkûm yaşayanlar: Göçmen kamplarını dolduranlardan mevsimlik işçilere, evsiz barksızlardan berduşlara uzanan bir yelpaze. Onlara geleneksel muvakkat çözümler eklenmeli: Moğol yurtları, yayla barakaları, sığınmacı çadırları, âfet “konut”ları… 

    Tasarlanmamış olabilirler mi? Bütün değişkenleriyle başlıbaşına bir mimarlık çerçevesi. Ortaasya yurtlarında ya da Anadolu yayla “konut”larında anonim çözümler bulunmuştur. Modern dönemin utanç yerleşkeleri “bidonville”ler, “favela”lar ve “kondu”larda ana parametreyi sefalet oluşturacaktı. 

    Fakirlerine bir noktaya gelene dek uygarca seçenek arayan toplumlar, onların yerini yüksek nüfuslu fırlatılmışlar ve dışlanmışların aldığını görerek pes etmişe benziyor. 

    İstanbul’un “yüzen ev”leri de geçici, çünkü mevsimlik konutlardı. Su üstünde yaşamayı kalıcı kılmayı seçenler için okyanus, deniz, akarsu, su kanalı, göl farklı olanaklar sunar. Jules Verne’in Nautilus’u hâlâ bir ütopya olsa bile, İlhan Koman gibi yıllarını teknesinde geçirmeye karar verenlerin sayısı azımsanamaz. 

    Tekne, mavna inşa etmek başka bilgiler ister. Binalar yıkılabiliyor, çökebiliyor, onlar batarlar. Gene de birinden öbürüne geçişin bütün bütüne olanaksız olduğu söylenemez. Honfleur’ün sık ziyaret ettiğim Sainte-Cathérine kilisesini tekne yapımcıları inşa ettikleri için, kubbesi ters dönmüş bir tekne gibidir. Etretat’daki Maupassant’ın evinin bahçesinde en ünlü örneği vardır “caloge”un. Sözlükler, kullanılamaz hâle gelmiş eski ahşap teknelerin Normandiya’da dönüştürüldükleri kulübelere verildiğini söylüyor bu ismin. 

    Trabzonlu Adem Yıldızbaşoğlu, geçen sene eşinin de desteğiyle minibüsünü karavan-eve dönüştürdü ve burada yaşamaya başladı. 

    M

    aupassant’ın suda ömrünü geçiren birinin ağzından anlattığı “Su Üstünde” başlıklı gotik öyküsü Poe’nunkilerle boy ölçüşecek kıvamdadır. 

    Su üstünde yaşamın en gözde aracı, 1905 doğumlu İlhan Koman’ın 1965’de içine yerleştiği ve bir bakıma kendi heykeline, Merz’ine dönüştürdüğü Hulda’ydı benim gözümde -sonunda oğulları onun İstanbul’u ziyaret etmesini sağlayacaktı. 

    Hong Kong’da 100 bini aşkın köle-işçi 1 m2’lik kafeslerde; Ulan Bator nüfusunun % 60’ı periferide gecekondu-yurtlarda; Paris’te Vincennes korusunun kıyısında 300’ü aşkın göçmen çadırlarda ve kutu evlerde; Kahire’de 50 bin kişi eski nekropol Bab el-Nasr’da yaşıyor. Bireysel hikayeleri derlemek sonu görünmeyen bir tünele girmiş gibi çökertiyor insanı: Tiflis’te terkedilmiş hurda belediye otobüsüne yerleşen aile; Meksika’da 80 yaşını aşmış evli bir çiftin sığındığı kamyon enkazı; İstanbul’da çoğu Kürtlerden oluşan 8 bin evsiz, metruk binalarda ve metrobüs duraklarında geçiriyor kışı. 

    Birden buharlaşıyor bütün mimarlık ve şehircilik “sorun”ları, yerlerini evsizlik-barksızlık doldurunca. 

  • Nâzım Hikmet’in izinde Küba seyahati mısraları

    Nâzım Hikmet’in izinde Küba seyahati mısraları

    12 Mayıs 1961’de Küba’ya giden Nâzım Hikmet, devrimin hemen sonrasında başkent Havana’da büyük ilgiyle karşılanmıştı. “Havana Röportajı” adlı şiiri de dahil olmak üzere tarihe geçen mısralarını bu yolculuk sırasında kaleme alan şair, uluslararası bir ilgi odağı olmuştu. 60 yıl sonra ünlü şairin ve arşiv belgelerinin izinde Havana. 

    Küba… Kuzeydoğusunda Atlantik’in, batısında Meksika Körfezi’nin güneyinde ise Karayip Denizi’nin uzandığı bir ada ülkesi. Kristof Kolomb’un öncülüğünde konkistadorlar “keşfedene” kadar, ülkenin yerlileri Taynolar. Bu insanların tamamen yokedilmesinden sonra, Küba 1511’den 1898’e kadar İspanyol kolonisi olarak varlığını sürdürdü. 19. yüzyılın ikincisi yarısında ise, aileleri Avrupa’dan göçedip yerleştikten sonra burada doğmuş ve artık Küba’yı yurt bellemiş Kreoller tarafından bir mücadele başlatıldı. İspanyollara karşı bağımsızlık savaşı kazanıldı kazanılmasına ama, Ada bu sefer ABD boyunduruğu altında kaldı. Ta ki 1 Ocak 1959 tarihine kadar. İşte dünya şairi Nâzım Hikmet’i Küba’ya davet eden de, bu küçük adanın büyük devrimi olmuştu. 

    …prag havana uçağı 

    küba bale takımını bekliyor 

    sosyalist şehirlerde dans ettiler altı ay 

    sıcak denizlerdeki adalardan çığlıklarla kalkan renkli kuşlardılar. 

    ★ ★ ★ 

    altımızda avrupa ama küba bale takımı saatlerini bağrışa çağrışa havana 

    satına göre ayarladı evlerinin serin taşlıklarına girdiler koşa koşa 

    bense bir türlü akıl erdiremiyorum gündüzü mü kovalıyoruz 

    geceyi mi 

    uzalıyor mu ömrümüz kısalıyor mu 

    görüyorum avrupa kıyılarının çizgisini geçiyoruz çizgi köpük içinde 

    görüyorum atlantiğin üstündeyiz 

    içimde bir garipseme 

    büyük toprağımdan ilk kopuşum bu… 

    ‘Hür Havana’ Oteli  Hotel Habana Libre’nin 1. katında çekildiği belirtilen fotoğrafla ilgili bir kesinlik yok. Zira fotoğraftaki havuzun arkasında okyanus görünüyor. Şairin Küba’ya gittiği yıl (1961) hizmette olan bir diğer otel ise Hotel Riviera. Fotoğraf burada çekilmiş olabilir. Nâzım’ın kaldığı Habana Libre Oteli, bugün aynı yerde modern mimarisiyle dikkati çekiyor. 
    Hotel Habana Libre, günümüzde. 

    Nâzım, Havana’da başlayıp Sovyetler Birliği’nde tamamladığı “Havana Röportajı” adlı şiirinde yolculuğunun ilk anlarını bu şekilde aktarmıştı. Bu şiiri Hıfzı Topuz’un kayda alması sayesinde, bugün Nâzım’ın kendi sesinden dinlemek mümkün. 

    Şiirden anladığımıza göre, Nâzım’ın yol arkadaşları arasında Küba bale grubu da var. Ülkede ulusal bale ekolünün kurucusu Fernando Alonso o yolculuğu şu şekilde anlatıyor: 

    “Sevgili şairin şiirinde anlattığı gibi, yolda saatlerimizi ayarlarken, kız-erkek hepimiz çok heyecanlıydık. Bahsettiği tüm bu olayları birlikte gördük ve onunla birlikte yaşadık. Onunla beraber yolculuk ettiğimizin farkında değildik. Açıkçası bu büyük şairle tanışma fırsatını kaçırdık. Bu yolculuk hakkında sonradan yazdığı betimlemeleri çok duygusaldı. Criollas adaları, Küba ve mavi deniz hakkında yazdığı herşey gerçekten çok etkileyiciydi” (Nâzım’ın Küba Seyahati (El Viaje de Nâzım a Cuba) / Yönetmenler: Çağrı Kınıkoğlu/ Gloria Rolando / 2008 / https://bit.ly/2ZXI0vO). 

    Nâzım’la ilgili haberler. 

    Nâzım’ın yol arkadaşları arasında biri daha var. Fernando Alonso’nun Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde tercümanlığını yapan Haydée Tamara Bunke Bider; bir diğer adıyla “Gerilla Tanya”. Küba’yı görmeyi çok isteyen Bunke Bider de Havana’ya uçuyor ve sonrasında ülkesine geri dönmüyor. 1964’te Laura Gutiérrez Bauer takma adıyla Ernesto Che Guevara’nın devrimci girişimi için ön istihbarat çalışmaları yapmak üzere Bolivya’ya gidiyor ve 31 Ağustos 1967’de, Che’den birkaç ay önce öldürülüyor. 1997’de naaşı bulunuyor ve Santa Clara şehrindeki mezarda, Che Guevara’nın yanıbaşına defnediliyor. 

    Nâzım Hikmet, 25 Mayıs 1961’de CMQ kanalında. 

    Küba basınında çıkan haberler incelendiğinde, Nâzım Hikmet’in 1961 Mayıs’ında “Saman Sarısı” şiirinde adından sözettiği Kübalı şair Nicolás Guillén’in ve Küba Halklarla Dostluk Enstitüsü’nün daveti üzerine Küba’ya gittiği anlaşılıyor. Hoy gazetesinin 13 Mayıs tarihli haberine baktığımızda, şairin 12 Mayıs’ta Havana’ya adım attığını görüyoruz. 

    Şairin ilk durağının Habana Libre (Hür Havana) Oteli (eski adıyla Hilton) olduğu aşikar. Şehrin Vedado semtinde bulunan otel, bugün de aynı isimle hizmet veriyor. Otelin birinci katında ise Nâzım’ın Havana’da çekilmiş bir fotoğrafı sergileniyor. Şiirinin bu bölümünde sadece Havana’yı değil, Havana’ya bakıp hasret duyduğu, aradığı ülkenin de resmini çiziyor: 

    …Vıcık vıcık terli bir ten fanilası gibi yapışıyor sırtıma sıcak 

    otelin 24’üncü katından bakıyorum şehre gece vakti 

    içine güneş vurmuş bir deniz gibidir gördüğüm 

    sarı mavi turuncu yeşil balıkların ışıltısı kıvıl kıvıl 

    ve dev böcekler ak sedefleriyle 

    ve yarı hayvan yarı bitki uzun tüylü kırmızı çiçekleriyle kayalar 

    otelin 24’üncü katından dinliyorum şehri gece vakti 

    ★ ★ ★ 

    Asansörle iniyorum hole 

    asansörde köylü kızlar Oriente ilinden Bayamo köylüklerinden 

    şehre dikiş öğrenmeye gelmişler 

    Havana Libere (hür havana) otelinde duvarlarında milyonerlerden gölgeler kalmış apartımanlarda oturuyorlar 

    otelin eski adı hilton 

    24 milyona çıkmış 

    Asansörde köylü kızlar Bursa ilinden Ankara köylüklerinden kızlar İstanbul’da 

    işiniz ne kızlar sizin, nasıl bıraktılar hilton’a 

    Hilton Hilton değil gayrı diyorlar Hür İstanbul’a çevrildi adı çoktan 

    ve gülüyorlar ağızlarını örtüp kınalı elleriyle 

    ağalar da kaçtı amerikanla birlikte 

    ya toprak 

    bölüştük… 

    17 Mayıs’ta Halklarla Dostluk Enstitüsü’nün otelinde (üstte). 4 Haziran 1961 tarihli “Nâzım Hikmet ile yaşayan sözler” mülakatı (altta). 

    Şairin Havana’da bulunduğu sırada katıldığı hemen hemen her etkinlik gazete kupürlerinde yer almış. Hoy gazetesinin 21 Mayıs 1961 tarihli sayısında Küba Yazarlar ve Sanatçılar Birliği tarafından şair onuruna bir kokteyl verileceği yazılı. Yine arşivden edindiğimiz bilgilere göre, Nâzım’ın Havana’da yaklaşık 2 hafta kaldığını anlıyoruz. Gazetenin 25 Mayıs 1961 tarihli sayısında ise Nâzım Hikmet’in CMQ televizyon kanalına konuk olduğunu görüyoruz. Duyuruda program boyunca Nâzım’ın şiirlerinin okunacağı da yazılmış. Programa katılanlar arasında, şair, gazeteci ve aynı zamanda diplomat olan Manuel Díaz Martínez, yazar José Álvarez Baragañ ve yine bir şair, yazar, dramaturg olan Pablo Armando Fernández var. Şairin edebiyat ile ilgili sözleri şöyle: “Halk okuma-yazma bilmese de, gelişkin bir kültür seviyesine sahip olmasa da, her şeyin yüce yaratıcısı konumundadır. Bu sebeple halkın zekasına saygı duymak gerekir. Halk için edebiyat yapıldığında seviyesinin yüksek tutulması ve bunun iyi yapılması gerekir. Devrimci bir şair devrimci nitelikli şiirler yazmalı; bunlar doğrudan doğruya siyasal içerikli de olabilirler ancak kalite her halükarda en üst düzeyde tutulmalıdır”. 

    Bunun yanısıra Nâzım, Küba Devrimi’nin öneminden ve Türk gençliği üzerindeki etkisinden; Kurtuluş Savaşı ve savaş dönemi Türk-Sovyet ilişkilerinden; o yıllarda Türkiye’nin içinde bulunduğu politik ve iktisadi durumlardan bahsediyor. 

    4 Haziran’da yayımlanan haberlere baktığımızda, ustanın 17 Mayıs’ta tarihinde Halklarla Dostluk Enstitüsü’nün otelinde bulunduğunu görüyoruz. Nâzım burada konakladı mı, yoksa yapılacak mülakat nedeniyle mi buraya geldi? Eldeki verilerle bunu bilmemiz zor. Zira bugün böyle bir otel bulunmuyor. ‘Nâzım Hikmet ile yaşayan sözler’ adlı söyleşinin bir bölümünde şair, Manuel Díaz Martínez’e şunları söylüyor: 

    “5 gündür Küba’dayım ama bana sanki devrimin başından beri buradaymışım gibi geliyor; kendimi Alice Harikalar Diyarı’nda gibi hissediyorum. Burada kısa bir süre kalacağım. Büyük mutluluklar kısa sürer. Şöyle söyleyeyim; her şeyden önce burada bütün gençliğimi buluyorum. Yüzler benzemese de, çiçekler ve meyveler benzemese de burası bana Rusya’da devrimin ilk günlerini hatırlatıyor. Benzeşen bir şey var ve bu benzerlik bana 19 yaşımın gençliğini hatırlatıyor” (Söyleşinin tamamı: http://www.sabitfikir.com/dosyalar/n%C3%A2zim-hikmet-havanada-kuba-gezisi-ve-bazi-yeni-bilgiler). Haberde Nâzım’ın ‘Yaşamaya Dair” şiirinin İspanyolca tercümesini de görüyoruz. 

    Yönetmen Çağrı Kınıkoğlu ve Gloria Rolando’nun çektiği “Nâzım’ın Küba Seyahati” belgeseli, Kübalıların büyük şairle nasıl tanıştıklarını ve onunla ilgili düşündüklerini, hissetiklerini ayrıntılı bir şekilde veriyor. Büyük şairle biraraya gelemeseler de yazdığı mektuplarında ona atıf yapan Ernesto Che Guevara’dan sözederek bitireyim. Che’nin gerek anne ve babasına gerekse karısı Almeida March’a yazdığı mektuplarında Nâzım şu şekilde anılıyor: “Hikmet’in dediği gibi, bundan sonra ölümümü bir hüsran olarak görmem, yalnız yarım kalmış bir şarkının acısını toprağa götüreceğim”. Che Guevara, Küba Devrimi’nin zaferinden sonra da, karısına seslenmek için Türk şairin sözcüklerini kullanacaktır: “Birtanem! (Mi única en el mundo) Bu ifadeyi yaşlı Hikmet’ten ödünç aldım”. Bir diğer mektubunda da yine aynı kelimeyi kullanır: “Bu aşk dolu tek mısraı sevgimin gerçek boyutunu sana göstermek için gizlice Hikmet’in dolabından aldım”. 

  • Bir ‘hayalet’ (Darwin) ve bir ‘kabus’ (Marx) Türkçeye ilk girdiğinde…

    Bir ‘hayalet’ (Darwin) ve bir ‘kabus’ (Marx) Türkçeye ilk girdiğinde…

    Evrim Teorisi’nin mimarı Charles Darwin (1809-1882), ilk defa bundan tam 159 yıl önce, 1862’de Osmanlı sahnesine çıktı. Anglikan Kilisesi’nin kendisini aforoz ettiği yıllarda, Osmanlı toplumunda çıkan ilk bilim dergisi evrime ve Darwin’e atıf yapıyordu. Ünlü Alman filozof Karl Marx (1818-1883) ise 1871’den başlayarak Osmanlı basın ve matbuatının büyük ilgisini çekecek; eserleri 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren çevrilmeye başlanacaktı. Bilimin ve politikanın hiç eskimeyen iki starı… Osmanlı-Türk toplumunda ilkleriyle Darwin ve Marx…


    CHARLES DARWIN


    1-İLK BİLİM DERNEĞİ: MÜNİF MEHMED / 1861

    CEMİYET-İ İLMİYE-İ OSMANİYE, Berlin’de ekonomi ve felsefe oku­muş, 6 dil bilen, (Türk­çe, Arapça, Fransızca, Almanca, İngilizce ve Rumca) Münif Mehmed Paşa tarafından, Batı’da­ki gelişmeleri Türkiye’ye aktarmak için kuruldu. Türk toplumunun poziti­vist bilimler ve Charles Darwin’le (1809-1882) tanışmasında bir dönüm noktasıdır. İlk Türk üni­versitesi de sayılabilecek dernek hukuk, ekono­mi, yabancı dil dersleri veriyor ve amacını şöyle özetliyordu: “Cemiyetin maksadı, dine ve poli­tikaya ait meseleler ha­ricinde, her türlü bilim, maarif, ticaret ve sanayi­ye dair kitap ve risale­lerin telif ve tercümesi yoluyla memlekete fay­dalı hizmetler vermek­tir”. Dernek, Mecmua-i Fünûn adlı bir bilim der­gisi çıkarmaya başlaya­cak ve bu yayın birçok alanda ilklerin dergisi olacaktı.

    Münif Mehmed Paşa (1830-1910), döneminin en donanımlı entelektüellerinden biriydi.

    2-İLK BİLİM DERGİSİ: MECMUA-İ FÜNÛN / 1862

    ESKİ HARFLİ TÜRKÇE İLK BİLİM DERGİMİZ olan Mec­mua-i Fünûn, Cemiyet-i İlmiye Osmaniye’nin yayın organı ola­rak 1862’de çıkmaya başladı. 48 sayı boyunca ilim ve kültür ko­nularında yayın yaptı. Darwin’in Türlerin Kökeni kitabının 1859’da yayımlanmasından 3 yıl sonra çıkmaya başlayan der­gi, 30. sayısında Münif Meh­med Paşa imzalı “Karıncaların Sanat ve Medeniyeti” yazısın­da karınca ve insanların yaşam formlarını karşılaştırarak ince­liyordu. Münif Paşa yazısında, bitki ve hayvanların “inkılâbât-ı mütevaliye” (sürekli devrim) ile bugünkü durumlarına ulaş­tığını söylüyor; insanı “eşrefi mahlûkat” sayıyor; Lamarck ve Darwin’i hatırlatarak, insan söz­konusuysa bir “maksûd-ı bih” (Varoluş amacı-La destination de l’homme) olduğundan hare­ketle kesin bir insan/hayvan ay­rımı yapıyordu (Recep Duran, Münif Paşa, Hayatı-Felsefesi).

    Derginin (Mecmua-i Fünûn) evrim teorisini konu alan sayısının kapağı.

    Bu, eski harfli Türkçe bir ya­yında evrim kuramı ve yaratı­lış felsefesi tartışmalarına dair bilinen ilk makaleydi. Dergi­nin çıkarılmasına öncülük eden Münif Mehmed Paşa’nın yanısı­ra yazar kadrosunda şu isimler vardı: Ahmet Vefik Paşa, Ethem Pertev Paşa, Mehmet Cemil Pa­şa, Kadri Paşa, Halil Bey, Rıfat Bey, Hekimbaşı Salih Efendi, Bekir Sıtkı Efendi.

    Zafer Toprak, Mecmua-i Fünûn’un önemini şöyle değer­lendirmiştir: “Tanzimat aydını için bir okuldur. 18. yüzyıl Fran­sız ansiklopedistlerinin işlevini üstlenmiştir. Batı’ya dönük ay­dınlara seslenir. Batı yörünge­sinde eğitim görmüş aydınların yazılarına yer verir. Çağdaş-po­zitif bilim ve felsefe dili ilk kez Mecmûa-i Fünûn’da tartışılır”.

    3-TÜRKÇEDE İLK KİTAP: DARVENİZM / 1911

    OSMANLI TOPLUMUNDA İLK DARWİNİZM KİTABI, pozitivist- materyalist Türk ay­dını Subhi Edhem tarafından yayımlandı. Subhi Edhem, Os­manlı vilayeti Manastır’da as­kerî idadi öğrencilerine verdiği evrim ve doğa felsefesi dersleri­ni 1911’de Bitola’da Darvenizm adıyla kitaplaştırdı. Subhi Ed­hem’in 200 sayfalık kitaptaki isminin altında, “İdadi Askerî Sabık Tarihi Tabibi Muallimi” diye yazıyordu. Edhem’in as­kerî lise öğrencilerine verdiği ve çok ilgi gören evrim ders­leri bir süre sonra yönetimce sonlandırılmış; o da bu dersleri “sabık” (eski) muallim sıfatıyla, “ilk talebelerime” diyerek öğ­rencilerine ithaf ederek kitap­laştırmıştı.

    Subhi Edhem’in yazdığı ve kapağında Muhyiddin İbnü’l-Arabî’den bir alıntının bulunduğ Darvenizm adlı kitaba İBB kütüphanesinden ulaşılabiliyor.

    Kitap kapağında, Darve­nizm başlığının altında Muh­yiddin İbnü’l-Arabî’den bir alıntı yer alıyor: “Bir hende­se-şinas için bir müsellesin kır­mızı mı veya siyah mı olduğunu sormak ne kadar garip düşer­se; bir hekim için de felsefeye müteallik bir eser-i kaleminin mütedeyyine mi yahut gayri mütedeyyine mi yazılmış oldu­ğunu sual etmek o kadar mü­nasebetsiz ve abes düşer… (Bir mühendise, bir üçgenin kırmızı mı veya siyah mı olduğunu sor­mak ne kadar garip düşerse; bir hekime de felsefeye dair bir ki­tabın dindar için mi dinsiz için mi yazılmış olduğunu sormak o kadar ilgisiz ve saçmadır)”.

    Kitapta Jean-Baptiste Pier­re Antoine de Lamarck (1744- 1829) ve Charles Darwin’in si­yah-beyaz portre fotoğraflarına yer verilecek ve kimi terimlerin Latince olarak Fransızca karşı­lıkları da yer alacaktı.

    Subhi Edhem, kitapta Darwin’e dair görüşlerini şöy­le aktarıyordu: “Memleketi­mizde Darven ismine değilse de, nazariyesine bigâne duran birçok kimseler mevcuttur. Av­rupa’da bile Darven taraftar­larına atılan itiraz taşları pek çoktur. Halbuki Darven aley­hine yazılan bir sürü sahifeler içinde ulum-i tâbiyyenin tefer­ruatından en metini bulunan, kanunlarla halledilebilen ilim­lere karşı hep bir vukufsuzluk gözükmektedir. Zaten, eşgâl-i uzviyetin, mihaniki bir tarz­da, esbab-ı esasiye ve esbab-ı mucibesini anlayıp anlatabil­mek için mutlaka ulum-i tabi­yede malumat-ı tamme sahibi bulunmak şarttır. Ve bu şar­tın zafiyeti, bi-şübhe, derece-i ihatanın da dairesini daraltır (Memleketimizde Darven ismi­ne değilse de, kuramına kayıt­sız duran birçok kimseler mev­cuttur. Avrupa’da bile Darven taraftarlarına atılan itiraz taş­ları pek çoktur. Halbuki Darven aleyhine yazılan birçok sayfa­lar içinde fen bilimlerinin ala­nı içine giren, en sağlamı olan, kanunlarla çözümlenebilen bilimlere karşı hep bir cahillik gözükmektedir. Zaten bir orga­nizmanın, mekanik bir şekilde temel özelliklerini ve gerekçe­lerini anlayıp-anlatabilmek için mutlaka fen bilimlerinde tam anlamıyla bilgi sahibi olmak şarttır. Bu şartın zayıflığı hiç şüphesiz kavrayışın da dairesi­ni daraltır)”

    Kitapta Charles Darwin’in bir fotoğrafına da yer verilmiş. Yanındaki sayfada Latince-Fransızca “spermatozoïd” ve “cellule Oeuf” (yumurta hücre) ibareleri dikkati çekiyor.

    4-İSTANBUL’DA İLK ÇEVİRİ: DARWİNİZM / 1913

    MEMDUH SÜLEYMAN TA­RAFINDAN ilk Darwin kitabı­nın basılmasından 2 sene sonra bu defa İstanbul’da Darwin üze­rine ilk tercüme kitap yayım­landı. Memduh Süleyman’ın 1913’te Karl Robert Eduard von Hartmann’ın (1842-1906) Fran­sızcada Le darwinisme: Ce qu’il y a de vrai et de faux dans cette théorie (Darwinizm Teorisin­de Hakikatler ve Hatalar) adıy­la basılan eserinden çevirdiği; evrim teorisinin felsefi eleştiri­lerini barındıran kitap, Darwi­nizm ismiyle çıkmıştı.

    “Teceddüd-i İlmi ve Felsefi Kütüphanesi” serisinin 10 nu­maralı kitabı olan eserin altbaş­lığı, “Darwin Mesleğinin İhtiva Ettiği Hakikatler ve Hatalar” olarak çevrilmişti. Memduh Sü­leyman, kitabı Fransızca çevi­risinden özetleyerek Türkçeye çevirmişti.

    Almanca orijinalinin Fransızca çevirisinden özetlenerek Türkçeye tercüme edilen eser, Alman filozof Karl Robert Eduard von Hartmann tarafından yazılmıştı.

    Memduh Süleyman kita­bın girişinde Darwin’e dair şu görüşlerini paylaşmıştı: “Meş­rutiyetin ilanını müteakip mü­nevver fikirli, düşünür gençler arasında Avrupa hakimlerinin ilmi fikirleri, felsefi itikatları hakkında malumat elde etmek arzusu hasıl oldu. Bugün ulum-i tabiyede büyük bir rol ifa eden Darwin nazariyesi, hududunu ‘metafizik’e kadar tevsi ederek kâinatın hilkati hakkında bir­çok nazariyeler suduruna sebe­biyet vermiş; felsefi meslek ve mekteblerde mühim bir tesir icra etmeğe başlamıştır. Binae­naleyh Darwin’in vazettiği ıstıfa ve nesil nazariyelerinin hatala­rıyla hakikatlerini teşrih eden Alman müelliflerinden Eduar­do Hartmann’nın Darwinizm (Le Darwinisme) nam eserini hülasaten Türkçeye naklediyo­rum (Meşrutiyetin ilanından sonra münevver fikirli, düşü­nür gençler arasında Avrupa’da öne çıkan ilmi fikirler ve felsefi yaklaşımlar hakkında bilgi elde etme arzusu ortaya çıktı. Bugün felsefede büyük bir rol oyna­yan Darwin teorisi, sınırlarını ‘metafizik’e genişleterek evre­nin yaratılışı hakkında teoriler doğmasına neden olmuş, felsefi meslek ve okullarda önemli bir etki oluşturmuştur. Darwin’in önerdiği seçilim ve tür teorile­rinin hatalarıyla hakikatlerini ortaya koyan Alman yazarla­rından Eduardo Hartmann’nın Darwinizm (Le Darwinisme) adlı eserini özetleyerek Türkçe­ye çeviriyorum)”.

    4-BAKANLIK ONAYLI İLK DARWIN KİTABI / 1931

    Darwin üzerine günümüz Türkçesinde ilk kitap çok ilgi görmüş, defalarca baskı yapmıştı. İlk kapaktaki (solda) illüstrasyon İhap Hulusi imzasını taşıyordu.

    CUMHURİYET DÖNEMİN­DE BUGÜNKÜ TÜRKÇEDE ilk Darwin kitabı 1931’de Dr. Ga­lip Ata’nın kaleme aldığı Darwin oldu. İlk baskısı 3000 nüsha ola­rak Devlet Matbaası’nda yapılan eser, biri İhap Hulusi çizimli iki farklı kapakla okuyucuya sunul­du. Bu ilk baskısının ardından kitap o kadar ilgi gördü ki daha sonra defalarca yeni baskılar ya­pıldı. Kitapta Darwin’in hayatı­nın yer aldığı giriş bölümünün ardından eserlerine yer verilir­ken geniş bir Darwinizm bölü­mü de dikkati çekiciydi. Darwi­nizm kuramı, kitapta Fransızca terimlerle açıklanarak geniş­çe yer tutuyordu. Kitap, döne­min Millî Eğitim Bakanlığı ona­yı ve desteği ile Maarif Vekâle­ti Talim ve Terbiye Dairesi’nin 30/3/1930 tarih ve 146 numaralı emriyle yayımlanmıştı.


    KARL MARX


    1-TÜRK BASININDA İLK KEZ 150 YIL ÖNCE / 1871

    1840’LARDAN İTİBAREN KARL MARX’ın adı Avru­pa’da duyulmaya başlamış­tı. Osmanlı basınında ise ün­lü Alman filozofun fikirleri­ne dair ilk yayına, 21 Şubat 1871’de Ebuzziya Tevfik’in çıkardığı Hakayiku’l-Vekâ­yi adlı gazetede rastlıyoruz. Hakayiku’l-Vekâyi’nin 170 numaralı sayısının ilk sayfa­sında, “Daily News gazetesin­de münderic bir mektubun suret-i mütercemesidir (Daily News gazetesinde çıkmış bir mektubun çevirisidir)” başlı­ğıyla Marx’ın Türkçe olarak ilk makalesi yayımlandı. Yazı­da Marx, Fransız-Alman Sa­vaşı’na ilişkin olarak Almanya Başbakanı Otto von Bismar­ck’ı sert sözlerle eleştiriyordu.

    Hakayiku’l-Vekâyi gazetesinin başsayfasında çıkan makale (üstte) ve yazının sonunda, en alt satırda Karl Marx’ın ismi (atta).

    Marx’ın çeviri makalesi şu satırlarla başlıyordu: “Mösyö dö Bismark’ın Fransa’da gaze­teler ve mübaşirler vasıtasıyla halkın beyan-ı efkar etmesi­ne mümanaat edilmek tehdi­dini Fransa hükümetine azv ve isnad eylemesinin mutla­ka sahte bir şey ettiği, müşa­rünileyhin ahval ve hareket sabıkasından müstebandir (Bismarck’ın Fransız basının­da çıkan ve Alman halkının baskılar yüzünden fikirlerini özgürce dile getiremediği yo­lundaki haberleri Fransa hü­kümetinin bir iftirası olarak yorumlaması, onun geçmiş­teki hareket ve söylemleriy­le de açıkça örtüşmektedir)”. Marx’ın ilk defa isminin geç­tiği bu yazısı şu cümlelerle bitiyordu: “Şurasından dolayı memnun oluyorum ki, Fran­sa şimdi ilkin kendisi için de­ğil Almanya’nın ve Avrupa’nın hürriyet ve serbestisi için fe­dayi-i can ederek kanını dök­mektedir”.

    Sosyalist hareketin tari­hine ilişkin eserler bırakmış Kerim Sadi de (1900-1977), Marx’ın bizde yayımlanan bu ilk makalesi hakkında 1965’te şöyle yazacaktı: “Marx imzası ile ‘Demir Başvekil’e yapılan bu yaylım ateş de gösteriyor ki, bundan 94 yıl önce, –Daily News gibi sütunlarını hür dü­şüncelere açan İngiliz gaze­telerinden aktarma yazılarla-gazetelerimizde, cumhuriyet ve hürriyet fikirleri serbestçe savunuluyordu; çeviri yoluy­la, mutlakiyeti ve despotizmi temsil edenlere karşı savaşılı­yordu”.

    2-SOSYALİZM ÜZERİNE İLK KİTAP / 1910

    OSMANLI TOPLUMUN­DA SOSYALİZM TEMALI ilk eser, Georges Tournaire’in 1909’da yazdığı Le socialisme, notions élémentaires adlı kitabın çevirisidir. 1 yıl sonra 1910’da basılan kitap Haydar Rifat tara­fından tercüme edilmiş ve Sos­yalizm adıyla çıkmıştır. Kitabın altbaşlığında şu ifadelere yer verilmiştir: “Sosyalizmin esba­bından, hidametinden, sosya­listlerin hayat-ı içtimaideki ve­zaifinden, maksad ve gayeden bahseder”. Kitabın yayımcısı olan ve daha sonra Hilmi Kita­bevi’ni kuracak Tüccarzade İb­rahim Hilmi Bey de kitabın giri­şine “İfade-i Neşr” adlı bir giriş yazısı yazacak; bu yazı da “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” vecizesiyle başlayacaktır. Kitap içinde şu altbaşlıklar bu­lunmaktadır: Sosyalizm Nedir?, Sosyalizm Niçin Teessüs Ede­cek?, Sosyalizm Nasıl Teessüs Edecek?, Sosyalizmin Kusur­ları, “Sosyalizm Kadınlarda da İştiraki İstermiş”, “Sosyalizm ve Diyanet”, “Sosyalizm Bir Hayal midir?”, “Sendikalizm”.

    “Sosyalizmin esbabından, hidametinden, sosyalistlerin hayat-ı içtimaideki
    vezaifinden, maksad ve gayeden bahseder”.

    Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar (İletişim Yayınları, 2009) kitabında, bu eserin çevi­risine önsöz yazan İbrahim Hil­mi Bey’den alıntı yapar: “Ilımlı ve aşırı sosyalistlikler vardır. Ilımlılar faydalı, aşırılar za­rarlıdır. Türkiye’de sosyalizmin Batı’dakinden farklı olarak uy­gulanması gerekir. Sosyalizm, derebeylik düzenini büsbütün ortadan kaldırmak yolunda ça­lışacağı için de yararlıdır. Sonra, sosyalizm yalnızca faydalı değil, aynı zamanda kaçınılmaz bir şeydir; çünkü Türkiye’de de ka­pitalist düzen gelişecektir. Şim­diden köyde ve şehirde sosyal adaletin eksikliği duyulmakta­dır. Tarımda çalışanlar, toprak ağalarının ve tefecilerin elinden acı çekmektedir. Şehirde de (ec­nebi sermayenin işlettiği) büyük teşebbüsler ameleleri sömür­mektedir. Sosyalizmin Türki­ye’de bugün bile yapacağı çok şey vardır…”.

    3-KARL MARX’IN İLK FOTOĞRAFI / 1910

    OSMANLI SOSYALİST PARTİ­Sİ’NİN yayın organı İnsaniyet mec­muasının 1910’daki ilk sayısında, Karl Marx’ın Türkiye’deki ilk fotoğrafı ya­yımlanır. İsmail Faik tarafından çıkarı­lan derginin “Osmanlı Sosyalist Fırka­sı” başlıklı yazısının içinde, tam ortada Marx’ın fotoğrafı vardır. Altında şu ifa­de yer alır: “Almanya’da sosyalizm efka­rının mucidi meşhur Karl Marx”. Aynı fotoğraf daha sonra İnsaniyet’in deva­mı niteliğinde, yine Osmanlı Sosyalist Partisi’nin yayın organı olan İştirak­çi Hüseyin Hilmi’nin çıkardığı İştirak dergisinin 1912’deki ilk sayısın­da “Almanya’da sosyalizmin mucidi Karl Marx” altyazı­sıyla yayımlanacaktır.

    Türkiye’de ilk Marx fotoğrafı, İnsaniyet dergisinde
    çıkar (üstte). İştirak dergisi de aynı fotoğrafı 3 yıl
    sonra çıkan ilk sayısının kapağına taşır.

    4-KAPİTAL’DEN TÜRKÇEYE İLK ÇEVİRİ / 1912

    MARX’IN BAŞESERİ DAS KAPİTAL, 14 Eylül 1867’de yayımlanmıştı. Bizde ise bu ki­tabın ilk kısmi çevirisi, 1912’de Bohor İsrâîl tarafından İstan­bul’da yayımlanan Cerîde-i Fel­sefiye adlı dergide çıktı. Ori­jinal eserin Fransızcasından, yine Bohor İsrâîl tarafından çevrilen “İktisadi İçtimai” baş­lıklı bu yazı, “Birinci Kısım” ve onun altında da “Mal” başlı­ğıyla okuyucuya sunuldu. Eski harfli Türkçe bu felsefe dergisi sadece tek bir sayı çıkmasına rağmen Osmanlı topraklarında bir ilke imza atmış oldu.

    Bu yazıda Das Kapital’in “Meta” başlıklı ilk bölümü 15 maddede özetleniyordu. Bo­hor İsrâîl bu özeti, Marx’ın Le Capital adlı kitabından “hülâ­satü’l-hülâsa” (özetin özeti) olarak yaptığını kaydedecekti. Dergi tek sayı çıktığı için Das Kapital’in bu ilk çevirisi dergi­deki 7 sayfa ile sınırlı kaldı.

    Tek sayı yayımlanan Cerîde-i Felsefiye dergisinin kapağı (üstte) ve Marx’ın kitabının ilk bölümünü özetleyen “İktisadi İçtimai” başlıklı yazı, “Birinci Kısım” ve onun altında da “Mal” (altta).

    5-BİLİNMEYEN KOMÜNİST MANİFESTO / 1923

    KARL MARX VE FRIEDRI­CH ENGELS’İN 1848’de or­taklaşa yayımladıkları Komü­nist Manifesto, ilk defa 1923’te Türkçe olarak okurlara sunuldu. Komünist Beyanname ismiyle İstanbul’da, Aydınlık Yayınları tarafından Şefik Hüsnü’nün 52 sayfalık özet çevirisiyle yayım­landı. Bu, şimdiye kadar bilinen ilk ve tek eski Türkçe Komünist Beyanname idi.

    Oysa yine aynı yıl, Azer­baycan Bakü’de bir başka eski Türkçe Komünist Beyanname daha yayımlanmıştı. Bu kitap şimdiye kadar literatürde hiç yer almadı ve Karl Marx’la, Ko­münist Manifesto ilgili yazılar­da bu kitaba atıfta bulunulmadı. Azerbaycan Komünist (Bolşe­vik) Fırkası’nın Bakü Komitesi tarafından yayımlanan eserin çevirmeni Halil İbrahim’di. 232 sayfalık bu kitabın başlığının üzerinde “Bütün dünyanın işçi­leri birleşiniz” yazıyor ve altın­da Rusçadan tercüme olduğu bilgisine yer veriliyordu. Kita­bın kapağının sağ üst köşesin­de Marx’ın sol üst köşesinde ise Engels’in resimleri yer almıştı. Kapağın ardından da büyük boy yine bir Marx ve sonraki sayfa­da da bir Engels fotoğrafı daha bulunuyordu.

    Şefik Hüsnü’nün İstanbul’da basılan kitapta “Bir hayalet, komünizm hayaleti Avrupa’yı dolaşmaktadır” diye çevirdiği o meşhur ilk cümle; Halil İbra­him’in şimdiye dek bilinmeyen kitabında ise şu şekilde yer al­mıştı: “Avrupa üzerinde bir ka­bus geziniyor”.

    Komünist Manifesto’nun bugüne kadar literatürde yer almayan Türkçe ilk çevirisi, İstanbul’da basılan özet kitapla aynı yıl, Bakü’de yayımlanmıştı.

    6-BAŞESERİN İLK KİTAP ÇEVİRİSİ / 1933

    MARX’IN TEMEL ESERİ DAS KAPİTAL’İN 1912’de sa­dece küçük bir bölümü Cerî­de-i Felsefiye dergisinde çık­mıştı. Tamamına yakını ise, kitap olarak ilk defa 1933’te Haydar Rifat tarafından çev­rildi ve Sermaye ismiyle Te­feyyüz Kitaphanesi’nden pi­yasaya çıktı. Haydar Rifat, Şekerzade Edip İzzet Beyefen­di’ye ithaf ettiği kitabın önsö­zünde Karl Marx’ın şaheseri olan Sermaye’nin belli başlı her dile çevrildiğini kayde­derek, “Ben şu boş günlerim­de bir tecrübeye girdim ve 14 ciltlik Sermaye’nin Gabriel Deville tarafından toplanmış sadık bir hülâsasını tercüme ve neşir ediyorum” diye yazar. Rifat’in bu 305 sayfalık Ser­maye çevirisi, “Birinci Kısım” başlığı ve “Eşya ve Para” alt­başlığıyla başlar.

    Haydar Rifat’ın Fransızcadan çevirdiği Das Kapital, ünlü eserin günümüz Türkçesindeki ilk örneği.


  • Canonica: Atatürk’ü tarihe kazıyan adam

    Canonica: Atatürk’ü tarihe kazıyan adam

    Erken Cumhuriyet dönemi Mustafa Kemal anıtlarına imza atan Pietro Canonica, aynı zamanda Atatürk’ü gerçek boyutlarıyla canlandıran ilk heykeltıraştı. Ankara, İstanbul (Taksim), İzmir’deki Atatürk heykellerini yapan Canonica’ya, 1920’lerin sonlarındaki çalışmaları sırasında Türkiye’nin ilk kadın heykeltıraşı Sabiha Ziya asistan olarak yardım etmişti. 

     Roma’da Villa Borghese Bahçeleri’ndeyiz. Gezmekle bitiremeyeceğimiz şehrin kalbinde 80 hektarlık yemyeşil bir araziye yayılan park; müzeleri, yapıları ve peyzaj harikası bahçeleriyle büyüleyici. Parkın en önemli müzesi olan Pietro Canonica Müzesi’nde ise cumhuriyetin en sembolik anıtları Taksim Cumhuriyet Anıtı, İzmir Atatürk Anıtı, Atatürk büstü ve başka birçok eserin taslakları sergileniyor. 

    Pietro Canonica’nın (1869-1959) zafer temalı anıtsal kompozisyonlarına dünyanın birçok meydanında rastlamak mümkün. 

    “Kemal Paşa sade, bizim Lombardia ve Piemonte bölgelerinin asil askerlerine benzeyen davranışlarıyla çok seçkin bir insan. Az konuşuyor, derin ve kesin cevaplar veriyor, çok düşünüyor ve izliyor. İnsanları büyük enerjisini yansıtan gözlerle inceliyor. Fizyonomisi, o an içinde bulunduğu hislere göre bazen emir verici bir görünüme, bazen de insanı duygulandıran, adeta çocuksu tatlı bir havaya bürünüyor. Merhamet dolu bir insan. Çok acı çekmiş olduğu anlaşılıyor. Aciz kimselere sevgi duyuyor, önemli bir kişi havası takınmıyor”. Bu sözler, dünyaca ünlü İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’nın, Atatürk ile ilgili hatıralarından… 

    İtalya’ya giden Sabiha Ziya (Bengütaş), Sanayi-i Nefise Mektebi’nin (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi) ilk ve tek kız öğrencisiydi. 

    1869 Torino doğumlu Canonica, her biri ikişer metre boyunda 3 heykeli Villanova Mondavi’deki San Lorenzo Kilisesi’ne konulduğunda sadece 16 yaşındadır! Heykel sanatında yeni klasik anlayış ile insan psikolojisi üzerindeki derin etkiyi büyük bir incelikle bağdaştıran heykeltıraş, İtalya ve çeşitli ülkelerde yaptığı anıtlarla tanınmaya başlar. İtalya’ da 1. Dünya Savaşı’nda ölen askerler anısına birçok anıt yapan Canonica, özellikle atlı heykellerinde, atların anatomisi ve canlılığını yansıtma biçimiyle öne çıkar. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra zafer temalı anıtsal büyük kompozisyonlar üzerinde yoğunlaşır. 

    Canonica’nın yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan yolculuğu ise 1926’da Gazi Mustafa Kemal’in heykellerini yaptırmak üzere açılan bir yarışma ile başlar. Sanatçı Ankara’ya gelerek Atatürk ile tanışır ve ilk deneme olarak bir büstünü yapar. 4 günde tamamladığı bu büst Gazi tarafından çok beğenilir, hatta arkadaşlarına “aynaya baktığım zaman büstümü görüyorum. Bittiğine üzüldüm; Canonica’yı görmek beni memnun ediyordu” diyecektir. 

    Roma’daki Pietro Canonica Müzesi’nde Cumhuriyet Türkiye’sinin en sembolik anıtlarının taslakları, kalıpları, modelleri sergileniyor. 

    Sanatçı Ankara’da heykellerinin taslağını tamamlayarak Torino’ya döner. Eserlerin ilkini, Mustafa Kemal’i at üstünde tasvir eden tunç heykeli tamamlar. Bu eser Etnografya Müzesi’ne konulur ve 29 Ekim 1927’de açılışı yapılır. Cumhuriyet Ankara’sında yapılan ve Gazi’yi at üzerinde tasvir eden ilk anıttır. 

    Canonica aynı yıl, Ankara Zafer Meydanı’nın ortasına dikilen ve Gazi’yi askerî kıyafette ayakta tasvir eden heykeli yapar. 2 metrelik kaideye oturtulan, mareşal üniformasıyla ayakta duran, 1.75 boyundaki tunç ve mermer heykel, aynı zamanda Atatürk’ün birebir boyutta ilk heykeli olarak tarihte yerini alır (Eskizlerinden biri, bugün Roma’daki Türkiye Büyükelçiliği’nde sergilenmektedir). 

    Taksim Atatürk Anıtı’nın açılışı: 8 Ağustos 1928. 

    Canonica en iddialı eserini, İstanbul’da Taksim Meydanı’nın ortasına konan Cumhuriyet Anıtı’yla gerçekleştirir. Abideler Komisyonu, Sanayi-i Nefise Mektebi’nde bir yarışma düzenler. Birinci tüm masrafları devlet tarafından karşılanarak Canonica’nın atölyesine anıtın yapımında çalışmak üzere İtalya’ya gönderilecektir. Bu yarışmayı, heykeltıraşlık bölümünün ilk ve tek kız öğrencisi olan Sabiha Ziya (Bengütaş) kazanır. 

    Komisyon, Sabiha Hanım’ı göndermekte tereddüde düşer; zira Sabiha Hanım bekar, 21 yaşında bir genç kızdır. Dönemin Maarif Vekili Mustafa Necati konuya dahil olur ve “Kazananın bir genç kızımız olması beni bahtiyar etti. Kimin hakkıysa o gidecek” der. Sabiha Ziya, 18 ay Canonica ile beraber Cumhuriyet Anıtı’nın yapımında çalışır. Türkiye’nin ilk kadın heykeltıraşı olan Sabiha Ziya, yaşamı boyunca pek çok esere imza atar; kadınların heykeltıraşlık mesleğini benimsemesinde öncülük eder. 

    Canonica’nın önemli son eseri, İzmir’in ve vatanın kurtuluşunu ebedileştirmek üzere yapılan, 28 Temmuz 1932’de açılan İzmir Atatürk Anıtı’dır. Türkiye’de kaldığı süre zarfında Anadolu’yu dolaşan Canonica, anılarında “Türk karakterinin özelliklerinin başlıcaları; iyilik, mertlik ve cömertlik… Gençler zeki ve heyecanlı olmalarının yanısıra aynı zamanda saf yaradılışlıdırlar; çalışan insana büyük saygıları var. İçlerinde taşıdıkları özveride bulunma isteği gerçekten övülmeye değer. Ülkelerini Batılı uygarlık seviyesine getirmeyi candan istiyorlar” diyecektir. 

    Aralarında SSCB, İngiltere, Hollanda, Türkiye, Irak, Vatikan, Kolombiya, Arjantin’in de bulunduğu dünyanın çeşitli ülkelerinde eserler veren Pietro Canonica, Roma şehrinin izniyle Villa Borghese Parkı’nın içindeki tarihî bir yapıyı ev ve atölye olarak kullanma ayrıcalığını elde eder; 1959’da 90 yaşında vefat edene kadar burada yaşar. Ölümünden sonra müze haline gelen bu evde, sanatçının Türkiye’deki eserleri için yapılan kalıplar, modeller önemli bir yer tutar. 

    Roma’ya gidenlerin mutlaka uğramaları gereken bir müze. 

  • Türkan Şoray ve ‘Sultan’ın Kanunları’

    Türkan Şoray ve ‘Sultan’ın Kanunları’

    Türk sinemasının yaşayan efsanesi Türkan Şoray, 60 yıllık parlak kariyeriyle müstesna bir yere sahip. Canlandırdığı kadın karakterler kadar, literatüre “Sultan’ın Kanunları” olarak geçen ve “öpüşmeme-sevişmeme” şartını kabul ettiren istekleri de meşhur. 1960’lı yılların ortasından itibaren gerek basının gerek yapımcıların gerekse seyircilerin hep konuştuğu, dillendirdiği bu kanunların yazılı belgesi ilk defa yayımlanıyor.

    Türk sinemasının büyük yıldızı Türkan Şoray 60. sanat yılını kutluyor. 1960’ta 15 yaşında rol aldığı “Köyde Bir Kız Sevdim”den bu yana 200’ü aşkın unutulmaz filmde oynadı; neredeyse tamamı başrol. Dile kolay! Dünyada da en çok filmde rol alan kadın sanatçılardan biri olan Şoray, sinemamıza sadece rolleriyle değil “kanunları”yla da damgasını vurdu.

    2012’de NTV Yayınları tarafından yayımlanan, 2017’de ise İş Bankası Kültür Yayınları’ndan tekrar basılan Sinemam ve Ben adlı kitabında şöyle diyor:

    “Zorlu Damat filminin çekiminde yönetmen Hulki Saner yanıma gelip ‘Bu sahnede öpüşmeniz lazım’ dedi. Şaşkın şaşkın yönetmenin yüzüne baktım. Yönetmen ne derse onu yapmalıydım; öyle söylüyorlardı ama ben o güne kadar hiç öpüşmemiştim, öpüşmek nasıl olur bilmiyordum. Sahne çekilirken tabii robot gibi tepkisiz durdum herhalde. Ayhan Işık oyuncu olarak ne kadar sıkıntı çekmiştir kim bilir…”.

    Türkan Şoray
    Başrolünü Ayhan Işık’la paylaştığı 1962 yapımı “Zorlu Damat” filmi, Türkan Şoray’ın rol icabı bile olsa ilk öpüşmesiydi
    Türkan Şoray
    “Türkan Şoray Kanunları”nın ilk defa yayımlanan belgesi, Şoray ve Tunç Film arasındaki sözleşme…

    İlk “öpüşme” sahnesini böyle anlatıyor Türkan Şoray ve aynı kitapta şöyle devam ediyor: “Zorlu Damat’ın bir sahnesinde eşkıyalar genç kıza işkence eder, sırtını kırbaçlar. Bu sahnenin çekimi için sırtımın tamamen çıplak olması gerekiyordu. Sette bulunan annemle konuştular. ‘Sırtta kırbaç izlerini görmek istiyoruz. Oyuncu olmak, film çevirmek için öpüşmek de gerekebilir sırtı açmak da’ deyip annemi ikna etmeye çalıştılar. Annem de mecburen ‘Peki’ dedi, sahne çekildi. Ama annem elinde bir örtü, çekim aralarında hemen beni örtmeye çalışıyordu”.

    Türkan Şoray

    Gecelik ve baby-doll’a veda

    Ancak bu şaşkınlıkla, acemilikle başlayan öpüşme ve çıplaklık sahneleri çok da uzun soluklu olmayacaktır Türkan Şoray’ın filmografisinde. 1964’te yılında Altın Portakal Film Festival’inde “Acı Hayat” filmiyle en başarılı kadın oyuncu ödülünü alan Türkan Şoray artık Türk sinemasının 1 numaralı kadın oyuncusudur.

    1964’te Kemal Film’in bir çekim için yolladığı davette Türkan Şoray’ın yanında getirmesi gereken giysi ve aksesuar olarak, “gecelik ve baby-doll” da vardır. Türkan Şoray’la 20 yılı aşkın hayat arkadaşlığı yapacak sevgilisi Rüçhan Adlı, Şoray’a davetiyeyi şu notu ekleyerek gönderir: “Gecelik ve baby-doll’lara bir son vermek zamanı gelmedi mi? Ne dersin hanım sultan?”

    İşte daha sonra “Türkan Şoray Kanunları” olarak ün salacak; bir olgu olarak sinema literatüründe yerini alacak; aradan geçen yıllar sonra Türk sinemasının yeni kadın yıldızlarına “Benim Türkan Şoray Kanunlarım var öpüşemem” dedirtecek durumun ilk filizleri de böylece atılacaktır.

    Film yapımcılarının Türkan Şoray boykotu

    1960’ların ikinci yarısı Beyoğlu’ndaki sinemalarda cadde boyunca bütün sinema salonlarının panosunda tek bir isim okunur: Türkan Şoray. Sultan’ın altın çağıdır bu yıllar, 1964’te 13, 1965’te 11, 1966’da 14 filmde başrolde oynayacaktır. Ancak artık film sözleşmelerinde bazı yeni şartları vardır. Türkan Şoray, Rüçhan Adlı’nın tavsiyelerine uyacak hem de kendi yasalarını koyacaktır. “Seyircimiz bizi sevgilisi, eşi, kızkardeşi, ablası gibi görüyordu. Dolayısıyla soyunma ve öpüşme sahnelerinden rahatsız olabilirdi. Bazen yaşayan bir karakteri canlandırmak için gerekirse soyunmanın, sevişme sahnesi çevirmenin gerektiğini biliyordum ama benim için seyirciyle olan bağlılığım daha önemliydi. Sinemaya ilk girdiğim yıllarda çevirdiğim filmlerde öpüşmüştüm ama seyircimle bu güçlü bağ henüz oluşmamıştı” (Sinemam ve Ben) diye anlatacaktır bu yeni dönemi Şoray. Artık rol alacağı filmlerde öpüşmeyecek ve soyunmayacaktır. İsmi film afişlerinde, jeneriklerde en başta, ilk sırada yer alacaktır.

    Türkan Şoray
    60’ların altın kızı 1960’lar Türkan Şoray’ın altın çağlarıydı. Bütün sinema salonlarını onun adı süslüyordu. Ülkü Erakalın’ın yönettiği 1963 yapımı “Çalınan Aşk”ı her yıl çektiği onlarca filmden biri.

    Film yapımcıları boykot eder Türkan Şoray’ı. Kara listeye alır, biraraya gelerek anlaşma şartlarını değiştirmediği sürece Türkan Şoray’la film çevirmeyeceklerini açıklar.

    Yapımcı İrfan Ünal ”Türkan Şoray bu şartları iki yıl önce koysaydı belki kabul ettirebilirdi. Fakat bugün seyirci, Türkan Şoray’ı değil, iyi filmi tutuyor. O bakımdan gayretleri boşunadır. İsmin başa yazılması meselesine gelince; bu bir oyunculuk olanağıdır. Şayet Türkan Şoray gerçekten sinemaya bir şey verebilirse, o zaman ismi çok küçük dahi yazılsa bile seyirci ona gerçekten yer verir. Bunların dışında olanlar beni hiç ilgilendirmiyor. Çünkü prodüktör olarak Türkan Hanım’a film çevirtmeyi düşünmüyorum ve sinemacı olarak da onun oynadığı filmleri, sinemada oynatmayacağım” (Türkan Şoray-Bir Yıldız Böyle Doğdu, Agâh Özgüç) der.

    Türkan Şoray
    Lütfi Ömer Akad’ın 1968 yapımı “Vesikalı Yarim”i de her yıl çektiği onlarca filmden bir diğeri.

    Ancak bu boykot çok kısa sürer ve etkili olmaz. Aynı yapımcı İrfan Ünal bu açıklamadan kısa süre sonra, 1967’de, Türkan Şoray’ın başrolde olduğu “Kelepçeli Melek” filmini çevirecektir. Yapımcı Ertem Eğilmez, bu boykotun Türkan Şoray’ın lehine nasıl evrildiğini şöyle özetleyecektir: “Bu şartların meydana gelmesinde en büyük faktör Türkan Şoray değil, Türk sineması olmuştur. Önceleri boykot kararına uymak için bir dolu söz söyleyenler, sonradan ellerinde şeker ve çiçeklerle Şoray’ın kapısını çalmışlar ve ondan tarih vermesini istemişlerdir. Gayet tabii bunlardan sonra o da geleceğini garanti altına almak isteyecektir”.

    Türkan Şoray’da o günleri şöyle anlatıyor: “Film prodüktörleri biraraya gelerek toplantı yapıyor ve ben bu anlaşma şartlarını kaldırmadığım sürece bana film teklif etmemeyi kararlaştırıyorlar. Bu karardan bir gün sonra, birçok prodüktör birbirinden habersiz ve gizlice, bana sadece kendi firmasına film çekmem için sözleşme imzalatmaya geldi”.

    Türkan Şoray
    Sözleşmedeki film
    Sözleşmede “Kamelyalı Kadın” olarak anılan 1982’de ismi “Seni Kalbime Gömdüm” olarak değiştirilen filminin afişi. Film, Tunç Film tarafından Fevzi Tuna’nın yönetmenliğinde çekildi.

    Türk sinemasının, Hammurabi Kanunları kadar meşhur “Türkan Şoray Kanunları” ilk kez 20 Mayıs 1967 tarihli Pazar dergisinde belgesiz olarak doğaçlama maddeler halinde yazılarak yayımlanır. O tarihten bu yana ünü her geçen gün artarak dillere pelesenk olan bu kanunlar, film sözleşmelerinde yer aldığı şekliyle hiç ortaya çıkmaz. Bugüne dek meraklılarına sunulmaz. Peki bu kanunlar yapımcılar ile Türkan Şoray arasında yapılan film sözleşmelerinde nasıl kayda geçmişti? İşte arşivimizdeki belgede, Türkan Şoray’ın Tunç Film’in sahibi Altan Günbay ile yaptığı, 1982’de adı daha sonra “Seni Kalbime Gömdüm” olarak değiştirilerek gösterime giren ve Cihan Ünal ile başrolleri paylaştığı, sözleşmede geçen ismiyle“Kamelyalı Kadın” filmine dair yaptığı film anlaşması var. Bu aynı zamanda “Türkan Şoray Kanunları”nın geçerli olduğu son film olmasıyla da ilgi çekici. Sözleşmedeki maddeler, “mutlak ve değişmez şartlar” olarak belirtilmiş.

    Film anlaşmasının maddeleri şöyle:

    1. Aşağıda taraflardan, Türkan Şoray için (T. Şoray), Tunç Film Altan Günbay için, (T. Filim) diye bahsolunacaktır.
    2. T. Şoray, T Filmin çekimine 1 Ekim 1981’de başlayacağı (Kamelyalı Kadın) adlı filimde baş rol oynamağı aşağıda yazılı maddelerdeki şartlar dahilinde oynamağı kabul eder.
    3. Filim çekim başlangıç ve süresi: (1 Ekim 1981) ile (15 Kasım 1981) tarihleri arasındadır. Fevkalade hallerde film çekim süresi yedi gün uzayabilir.
      Mutlak ve değişmez şartlar:
      a. Türkan Şoray müstehcen sahne çevirmez.
      b. T. Şoray açık saçık sahne çevirmez, öpüşmez.
      c. T. Şoray’ın adı jenerik, lobi, gazete, televizyon ve bilimum reklam yayın organı ve materyelinde başta tek ve iri puntolarla diğer isimlerden büyük yazılır.
      Bilumum reklam yayınlarından evvel T. Şoray’ın mutabakatı şarttır.
      Filmin jeneriğinde, filmin fragmanında T. Şoray’ın mutabakatı şarttır.
      Filmin çekim tarihinden evvel çekim senaryosunun T. Şoray’a teslim edilmesi ve beğeni mutabakatın, senaryo için yazılı olarak alınması şarttır.
      Filim çekiminden on gün evvel T. Şoray’a çekim senaryosu teslim edilmesi şarttır
    4. Çekilecek filmdeki baş erkek oyuncu, rejisör, kameraman, ve diğer oyuncular ve ses dublörü için T. Şoray’ın mutabakatı şarttır.
      T. Şoray ister ise ve T. Film de arzu ederse T. Şoray kendi sesini seslendirebilir. T. Şoray bu seslendirme için hiçbir ücret talep etmez.
    5. Modern konularda T. Şoray kostümleri kendi imkanları ile temin eder. Tarihi ve köy konularında Tunç Filim kostümleri temin eder.
    6. T. Şoray Pazar günleri istirahat eder çalışmaz.
    7. İstanbul dışı çekimlerde T. Şoray’ın ve yardımcılarının, iaşe ve otel masrafları T. Film’e aittir.
    8. T. Şoray oynayacağı baş rol karşılığında Tunç Filimden …… TL alacaktır. Bu ücretin stopaj vergisi Tunç Filim tarafından karşılanır.

    “Mine” filmi ile değişen durumlar

    Türkan Şoray

    Kendisi de bu hadiseden bir dönüm noktası olarak bahsedecektir: “Mine filmi oyunculuk kariyerimin dönüm noktalarından biridir. Bu filmde kendi koyduğum tabuları yıllar sonra ilk kez yıktım. Filmdeki sevişme sahnesini senaryonun dramatik kurgusu içinde olması gerektiğine inanmıştım. Bu Mine’nin üstündeki baskılara bir çeşit başkaldırısıydı. Bu sahneler kadının bedeninin, cinselliğinin ticari bir meta olarak kullanılması değildi. Mine’nin gerçek kişiliğini yaşatmak için bu sahnelerin şart olduğuna inanıyordum” (Sinemam ve Ben, Türkan Şoray).

    Türkan Şoray
    Kurallar yıkılıyor
    1982’de daha sonra eşi olacak Cihan Ünal’la birlikte “Mine”yi çekerken filmin karakteri Mine’yle birlikte Türkan Şoray da kurallarını yıktı. Şoray, bu sahnelerin Mine’nin gerçek kişiliğini yaşatmak için gerekli olduğuna ikna olmuştu.

    ‘SULTAN’IN KANUNLARI’

    Türkan Şoray: ‘Seks filmleri’ furyasında basının uygun gördüğü bir tanımlamaydı…

    “Tabii bu ‘Türkan Şoray Kanunları’ sözünü medya yakıştırdı. Onlar böyle uygun gördü ve bir-iki kere yazılınca da günümüze kadar böyle adlandırıldı. Ben sadece sözleşmemde olması gereken maddeleri koymuştum. Seyircimin benden ne talep ettiğini sezinlemiştim ve onlarla bağlarımı sıcak tutmak, onlarla olan ilişkimdeki samimiyete gölge düşürmemek adına talep ettiğim maddelerdi. Aynı zamanda tabii kendimi korumak adına konulan maddelerdi bunlar. Zira o dönem seks filmleri furyası vardı ve filmler bu ağırlıktaydı. Bunun dışında gerçekten “Türkan Şoray Kanunları” diye bir kavramı ben icat etmedim. Bu, başta da söylediğim gibi medyanın uygun gördüğü bir başlıktı. Seyircime olan saygım, sevgim ve bağımla ilgili kendimi koruma adına sözleşmeye koyduğum maddelerdi…”

    *Türkan Hanım, yayımladığımız belge ve konuyla ilgili görüşlerini, talebimiz kendisine ulaştıktan hemen sonra (yarım saat içinde) iletmiştir. Teşekkür ediyoruz.

    UZMAN GÖZÜYLE

    ‘Melek kadın’ ile ‘şeytan kadın’ ayrımı TV ve yabancı dizilerle ortadan kalktı’

    BURÇAK EVREN

    Türkan Şoray

    Türk sinema ortamında “Türkan Sultan’ın Kanunları” olarak konuşulan maddeler, aslında Türk sinemasının derebeyleri olan yapımcıları hizaya sokmak için verilmiş bir ültimatomdu. Bu ültimatom, tümüyle olmasa da çoğunlukla sinemayla uzak-yakın bir ilişkisi bulunmayan mesleklerden bu alana giren, tecimsel amaçlardan başka hiçbir kültürel, sanatsal ve de estetik kaygılara sahip olmayan yapımcıların egemenliğindeki sinemamızdaki durumu ve düzeyi tüm çıplaklığı ile ortaya koyar.

    Diğer taraftan bu “kanunlar” sinemamıza egemen olan star sisteminin kimi sağlıksız yanlarını da ortaya çıkarır. Zira bunlar, iyi bir filmin oluşmasını sağlayacak istek ve arayışlardan daha ziyade starın kendisini korumasına ilişkindir. Bunlar ayrıca Türk sinemasındaki kadın oyuncuların o dönemdeki konumunun da bir göstergesi gibidir.

    Türk sinemasının neredeyse resmî türü olan melodramlar, karakterden daha çok tipler üzerine inşa edilmiştir. Bunun sonucu kadın oyuncular “şeytan” ya da “melek” olarak ikiye ayrılmış; “melek kadın”lar fahişe, kötü, düşmüş ya da düşürülmüş olsa da asla öpüşmemiş, soyunup bedenini gösterip yatağa girmemiş; ancak onların yerine karakter olarak tanımladığımız yardımcı oyuncular bu olumsuz eylemlerin tümünü fazlasıyla gerçekleştirmişlerdir. Yani “melek kadın” ne kadar masum, fahişe olsa de ne kadar namusluluk halesiyle kuşatılmışsa; onun bir gölgesi olan “şeytan kadın” da bir o kadar cinselliğini kullanarak namussuz ve bir o kadar pervasız olmuştur. Bu durum erkeğin erdemini, zaafını, bazen de gücünü açıklayan bir araç olarak ortaya çıkar.

    Sinemamızda “melek kadın”la “şeytan kadın”ın tek bir insanda, yani tiplemeden uzaklaşıp bir karakterde buluşması ise ancak televizyonun ortaya çıkıp, ulusal düzeyde yayına başlaması, yabancı dizilerin yaygınlaşması sonucu gerçekleşmiştir. Yani Türk sineması öpüşmenin, yatağa girip sevişmenin sevginin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini tek bir kadın olarak ancak Müjde Ar’da görüp benimseyecek, böylece beyazperdede tiple karakter arasındaki farkı algılama olanağı bulacaktır.

    Sinemamızda “melek kadın”la “şeytan kadın”ın tek bir insanda, yani tiplemeden uzaklaşıp bir karakterde buluşması ise ancak televizyonun ortaya çıkıp, ulusal düzeyde yayına başlaması, yabancı dizilerin yaygınlaşması sonucu gerçekleşmiştir. Yani Türk sineması öpüşmenin, yatağa girip sevişmenin sevginin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini tek bir kadın olarak ancak Müjde Ar’da görüp benimseyecek, böylece beyazperdede tiple karakter arasındaki farkı algılama olanağı bulacaktır.

    Türkan Şoray biraz geç de olsa Atıf Yılmaz’ın yönettiği “Mine” filmiyle kendi yasalarını bilerek ve isteyerek çiğnemiş; sevdiği adamla yatağa girip sevişmenin sevginin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini yansıtmış; ancak bu filmin bitiminde, yatağa girdiği oyuncu ile evlenerek bu durumu bir anlamda meşrulaştırmıştır.