Kategori: Sanat Tarihi

  • Güç seninle olursa, iyi insan kalamazsın

    Boğaziçi Köprüsü’nün üstünde, intihar etmekte kararsız adama “atlayacaksan atla” diye seslenen “canlı” sıradan biriydi, hepimize benzeyen biri. Kötülüğün sıradanlığı kadar, insanın özüne ilişkin umutsuzluğu besleyen, pekiştiren; Kötü’yü yenenlerin İyi’ler olmadığının (başka Kötü’ler olduğunun) öğrenilmesidir. Kötü’ye gücünden dolayı tapılır; gücü kendinde toplayan İyi de, bir çırpıda Kötü’ye dönüşür.

    Köklü eğitim kurumlarımızdan birinin seçtiği sav sözlü duyuru beni düşünce alıştırması yapmaya yöneltti: “İyi İnsan Yetiştirilir”. Okulların insanı iyi yetiştirme amacıyla kurulduğu ileri sürülebilir de, “iyi insan yetiştirebilecekleri söylenebilir mi, iyi insanın yetiştirilmesi elde midir?” soruları tartışmaya açık. Onları önceleyen asıl ana soru belirleyici çünkü: Yenidoğan iyi midir?

    Bu can alıcı sorunun yanıtını kimse kesinle yemiyor: Bilim, tıp, felsefe, tin bir dolu paradoks püskürtüyor üstümüze. Kötülük insana içkinse, yaşarken onun pençesine iyiden iyiye düşebilir ya da tam tersine, denetim altına alarak etkilerini ufaltabilir. Din(ler) ve Ahlâk (Etik) böyle buyuruyor.

    Oğullarını yiyen Satürn:

    Fransisco Goya’nın meşhur tablosu (1819-23), Yunan tanrısı Kronos’un (Satürn) kendi yerine geçmelerinden korktuğu için çocuklarını yemesi efsanesine dayanıyor. Kötülük dendiğinde akla gelen en “aşırı” sanat eserlerinden biri.

    Gelgelelim, en koyu dindarların en iyi insanlar olmadıklarını “görüyoruz”: Kilise mensupları çocuk tecavüzcüsü, IŞİD’çiler kelle avcısı, köktendinci Musevîlerin birçoğunun gözünü kan bürümüş. Ahlâk/Etik kutbuna gelince, orada da alabildiğine farklı sonuçlarla karşılaştığımız gerçek: Dileyen “devrimci ahlâk”(sözgelimi Kültür Devrimi dönemi), “nihilist-anarşist ahlâk” (örneğin XIX. yüzyıl Rus nihilistleri) adına yapılan “iyilik”lere uzanabilir.

    İlâhiyatçılar, kötülüğün iyilikle birlikte yaratıldığı konusunda birleşiyorlar. Prof. Dr. İlhami Güler, Hece dergisinin(Mart 2016) “Kötülük Sorunu ve Edebiyat” başlıklı açık oturumunda apaçık dile getiriyor,: “Tanrı yeryüzünü ve insan iradesini hem iyilik yapmaya hem kötülük yapmaya kapasiteli olarak yaratıp doğa ortamını da hem iyilik kapasitesi, nimetlerle, lütuflarla, ikramlarla, ihsanlarla hem de aynı zamanda doğal âfetlerin gelip bize dokunacağı tarzda dizayn ettiği zaman, Tanrı burada çok ciddi bir proje yürütüyor. Dolayısıyla kötülük probleminin yani Teodise probleminin Kur’ani açıdan en temel vurgusu bu”.

    Aynı dergide Emin Gürdamur, Dostoyevski’ye odaklanıyor, Karamazov Kardeşler’den şu alıntı: “İnsanın içini sızlatan bu felâketin (anne babanın küçük kızlarına işkence yapmasının) olması pek mi gereklidir? Bu olmasa kişioğlunun yeryüzünde yaşaması da olamaz diyorlar, çünkü iyiyle kötüyü öğrenemezmiş”. Yazar, oradan Epikeuos’a atlıyor: “Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da, gücümü yetmiyor? O halde erksizdir. Gücü yetiyor da istemiyor mu? O halde kötücüldür. Hem gücü yetiyor, hem canı istiyor mu? O halde kötülük nereden geliyor?”.

    ‘Yüce amaç’ için cinayet: Bir edebiyat klasiği olan Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında, roman kahramanı Raskolnikov’un yaşlı tefeci kadını baltayla öldürmeyi planlaması ve öldürmesi (Çizgiroman, Korkos Mairowitz, NTV Yayınları).

    Bu sonuncu çıkış bambaşka bir evren tasavvuruna işaret etmesi bakımından önem taşıyor: Sorun, tek tanrılı dinlere özgü değil besbelli. Platonda, Gorgias’ında, Sokrates’in kurnaz salvolarıyla konuyu kuşatmıştır: Sizin gözünüzde iyilik sayılacak davranış benim gözümde kötülük olabilir; tersi de geçerlidir. Etik bağlamında bir görecelik kuramının öncülü mü?

    Gene de, iyilik-kötülük denkleminin asıl Hıristiyanlığın ortaya çıkışından sonra “kontratlaştığı” söylenebilir: Önce Kilise, ardından ona bağlı “erk” tarafından. Kötülük yaptınız, demek günâh işlediniz. Kötülük yaptınız, demek suç işlediniz. İki adalet formu da terazi kullanır, gelgelelim tartımın haklılık boyutu hayli tartışma doğura gelmiştir: Günah çıkardınız, bağışlandınız artık, kötülük gelmeyecek mi sizden? Adam öldürdünüz, idam cezası çıkageldi: Devletin, “Adalet”in kötülüğü sizinkinden farklı mı? Bu düzayak, yalınkat sorgulama biçimine felsefe yüz sürmez pek. Spinoza, Blyenbergh’e yazdığı Kötülük Üzerine Mektuplar’da, suçun değilse bile günahın her durumda ilâhî gücün tecellisi olduğunu savunmuştur. Muhatabının yarı saf dil sorularına verdiği yanıtlar öylesine -âmiyane deyişle- kıvırtkandır ki, okur, “yoksa İblis Tanrı’dan daha mı güçlüdür?” sorusuna toslayabilir. Felsefe, sonunda çözümü Nietzsche’yle bulmuştur “İyi’nin ve Kötü’nün ötesi”ni işaretleyerek. Edebiyata ve sanata gelince… Orada, Sade’ıyle Dostoyevski’siyle kötülüğün çekirdeğine yolculuk zaten başlamıştı…

    ***

    1978 yılında, yönetmen Jack Gold, Peter Van Greenaway’in romanından yola çıkarak The Medusa Touch’ı gerçekleştirdi. John Murlar rolünü üstlenen Richard Burton, ruhuna yer etmiş sınırsız kötülük tohumunu, gözlerindeki önlenemez tahrip gücüyle kullanabiliyor, sözgelimi bakışlarıyla üzerine gözünü diktiği gökyüzündeki uçağı patlatabiliyor, kendi kendisini bile durduramıyordu.

    Kendi payıma, fantastik edebiyata ve sanata yatkın sayılmam; burada dikkat çeken, Antik çağdan günümüze yaygın ve derin biçimde varlığını sürdüren bir inanışın örneğini sunması, söz konusu yapıtların: “Kemgöz”.

    Kem göze karşı ortak mücadele: Antakya Arkeoloji Müzesi’nden Roma dönemine ait mozaik. Kötülüğün simgesi kem göze karşı akrep, köpek, kedi, yılan birlikte savaşırken, dev phallus’lu ve boynuzlu cüce olay yerinden uzaklaşıyor!

    Mitologya, Medusa figüründe, Gorgo’ların korku saçan, saçları yılanlarla kaplı bu dişi şeytanında bir kem bakış hikâyesi geliştirmişti. Gözlerinde Ölüm (1985) kitabında, tarihçi Jean-Pierre Vernant, gözlerine bakan kişiyi anında taşlaştıran Medusa’nın körleştirici özelliğinde, ölümsüzlerin kol gezdiği mitologya dünyasının ölüme yüklediği gücü okur. Medusa, yüzüne ayna tutularak yokedilecektir.

    Bizim kültürümüzde de, evrensel folklorda yeri olan kötülük bakışının “nazar”la temsil edildiğini söylemek gerekir mi? Kalem sûresi (50-51.âyetler) “doğrusu inkâr edenler, Kur’an’ı dinlediklerinde neredeyse seni gözleriyle yiyeceklerdi” diyerek peygamberi konumlar.

    Şeytan’ın iştahı: Giorgio Vasari ile Frederico Zuccaro’ya ait, 1574-79’da Floransa Katedrali’nin kubbesine yapılan freskodan bir detay. Kötü’nün sembolü Şeytan, kıyamet gününde karnını doyuruyor.

    Mevlânâ, Mesnevî’sinde (V,505-515) o âyetleri yorumlarken “göz”den uzaklaşmaz: “Ey Tanrı Peygamberi, o mecliste öyle adamlar vardır ki herkesin kuşlarına bile nazar değdirir, onları bile öldürürler (…) kötü gözün ilacı iyi gözdür. İyi göz, kötü gözü ayağının altına alır, yok eder (…) iyi göz rahmettendir. Halbuki kötü göz, kahır ve lânetten meydana gelmedir”. Gündelik yaşamda yerini koruyan nazar boncukları, gündelik dilden eksik olmayan “nazar değmesin” dilekleri, insanoğluna içkin kötülüğün güzel gözden yansımasına olan inanışı anlatır. Gerçekten de, göz,“niyet”in en açık dile geldiği organımızdır: Bakışta bir “dil” biçim alır, bu dil sözde gizlenebileni gizlemekten acizdir.

    Bütün bunlar, kötülüğün“ ifadesi” bağlamında ağırlık taşıyor. Soru, temel soru durduğu yerde duruyor: İnsan, doğuştan, içinde gelişmeye aday kötülük tohumunu taşıyor mu?

    Bizim kültürümüzde de, evrensel folklorda yeri olan kötülük bakışı “nazar”la temsil edilir. Kalem sûresi (50-51. âyetler) “Doğrusu inkâr edenler, Kur’an’ı dinlediklerinde neredeyse seni gözleriyle yiyeceklerdi” diyerek peygamberi konumlar.

    Konsantrasyon kampından nasılsa kurtulmuş İmre Kertezs, yarım yüzyıl sonra kâğıda düşmüştü: “Kötülük yaşamsal ilkedir. Asıl akıldışı olan iyiliktir”.

    Boğaziçi Köprüsü’nün üstünde, intihar etmekte kararsız adama “atlayacaksan atla” diye seslenen “canlı” sıradan biriydi― hepimize benzeyen biri. Bunu duyan adam kendini boşluğa bıraktı. Ertesi gün, genç oğlu “neyin eksikti baba?” diye yakınıyordu, babasının eksiklikten çok fazlalıktan kararını uyguladığını belki bir gün anlayacak-tır. Eichmann davasında, Arendt’in sözünü ettiği kötülüğün sıradanlığı tam da budur.

    Japon savaşçı çocukları koruyor: Budist inanışına göre çocukları hastalık ve tehlikeden koruyan Sendan Kendatsuba, üçlü çatalıyla vahşi hayvanlar ve şeytanlardan oluşan kötüler ordusuna karşı savaşıyor. yüzyıl, Japonya.

    ***

    Gustaw Herling’in Karanlıklar Üzerine Çeşitlemeler başlığı altında topladığı, biribirilerini bütünleyen üç son dönem öyküsünü yayımlarken, Edith de la Héronnière ile gerçekleştirdiği (1997) “Kötülük üzerine Söyleşi”yi kitabına eklemiş olması ne denli “doğru” bir karar, tartışılır: Ana izleğini kurcalarken gereğinden fazla, bana kalırsa çok fazla ışık düşürüyor öykülerine; böylelikle de, “düz” okura yardımcı oluyor belki ama “yazın okuru”nu rahatsız ediyor -kendi payıma, yazarın yapıtını bunca ‘açıklama’ gereksinmesi duymasını yadırgamanın da ötesinde, itici bulduğumu söylemeliyim.

    Nedir “kötülük”? Işıkla karanlığın ilişkisindeki kadar kaçınılmaz, “iyiliğin” karşı kefesi mi? Pek az insanın geniş çapta arınabildiği, kendisini koruyabildiği, altedilmesi olanaksız bir iç ya da dış güç mü?

    Öte yandan, yazarın söyleşiler yaparak, üst-metinler kurarak yapıtına açılımlar getirme yolunu seçmesine en son karşı çıkacak kişi ben olurum herhalde; burada tepki verdiğim metinle üst metinin yapıtın içinde eritileceğine, aynı kitabın bünyesinde, peş peşe yer almaları: “Bu” söyleşi “bu” kitapta olmamalıydı demek istiyorum -ya da, kim bilir, “bu” söyleşi “böyle” yapılmamalıydı: Açılım getirmek, uzantı sağlamak başka, açıklamak bambaşka. Ola ki iyi bir söyleşi partöneri değildi Herling, konuşurken kendisini tutamıyordu; günlüklerinde onca susan, yazan öznenin özel boyutunu sakınmayı yetkin bir üslûpla başaran bir yazarla karşı karşıya gelmek bu varsayımımı güçlendiriyor: “Kötülük üzerine Söyleşi”, yazı adamının ne kadar güçlü bir ayıklayıcı, söz adamının ne kadar zaaflarını açığa vurucu olduğunu kanıtlıyor; öykülerinde basmakalıba yüz sürmeyen kişiyle sık sık basma kalıbın tuzağına düşen konuşmacı sonuçta Karanlıklar üzerine Çeşitlemeler’i yaralıyor.

    “Don Ildebrando”, “Ölmüş bir rahibe üzerine Monolog”,“Beata, Santa” – üç öykünün de ana izleği “kötülük”. Bunun etrafında, bâtıldan gerçek ötesine uzanan tamamlayıcı öğeler egemen. Yıllarca Napoli’de, güneyin ağır geleneklerinin içinde yaşamış olmasından mı, yakınlık duyduğu Buzzati ya da Sciascia gibi İtalyan yazarlarının etkisinden mi, Latin folkloru enikonu büyülemiş Slav yazarını. Öykülerine sinen boyutuyla bu ilgi oldukça dengeli; ondan ötesine geçildiğinde yer yer yadırgatıcı inanış izleri beliriyor Herling’in sözlerinde: Sözgelimi Mario Praz’ın kemgöz olduğuna ilişkin söylentilere hak verir bir edâ taşıması açıkçası beni irkiltti (…)

    “Kötülük”, Bataille’ın da gözde alanlarından biriydi. Ne var ki, onun bu kavramı ele alışıyla Herling’in bakış açısı arasında, Bronte üzerine denemesi bir yana, pek ortaklık kurma kolası değildir. Bataille, insanlık tarihinin en ibliscil figürlerinden biri olarak karşımıza çıkan Gilles de Rais’nin kötülüğü önünde bile büyülenir: Orada, çocuktaki masum ama sınırsız olabilen fenanın bir benzerini bulmuştur. Şüphesiz Bataille’da, ‘iyinin ve kötünün ötesi’ne geçen Nietzsche’nin mührü apaçık görülür, Hıristiyan aktöresinin ötesinde el değmemiş bir Ahlâk tanımı arayışından birebir etkiler devşirmiştir.

    Herling’in “kötülük” karşısındaki konumu çift yanlı bir görünüm arz ediyor. Kilise’nin İyi ile Kötü’yü sırt sırta, biribirilerine bağımlı sayan yaklaşımını benimsemiyor ama, Hıristiyanca bir “kötülük” tanımından da hepten vazgeçmiyor. Egemen anlayıştan ayrıldığı ana nokta, “kötülüğün” bir başına, karşıt kutbundan bütün bütüne bağımsız biçimde varlığını sürdürdüğüne, hatta pekiştirdiğine inanç duyması.

    XX. yüzyılın seyrine, XXI. yüzyılın ilk yıllarında Dünya’ya bakarak, Herling’in büyük, kolektif “kötülük”ler hakkındaki saptamaları olsa olsa doğrulanabilir. Her okur, çevresinden eksik olmayan küçük, bireysel “kötülük”leri gözünün önüne getirerek o düzlemde de hak verebilir yazara. Sorunsa, sorun bir adım ötede, “kesin” yanıtlarından yoksun olduğumuz, gene de herkesin, hepimizin yanıt arayışından vazgeçemediği, tek kafalı çok kollu bacaklı, çok kafalı tek gövdeli sorularla yüzyüze duruşumuzdan doğuyor: Nedir “kötülük”? Işıkla karanlığın ilişkisindeki kadar kaçınılmaz, “iyiliğin” karşı kefesi mi? Pek az insanın geniş çapta arınabildiği, kendisini koruyabildiği, alt edilmesi olanaksız bir iç ya da dış güç mü?

    Herling’in kahramanlarının, sonuçta yenilseler de, olağanüstü bir savaşım verdiklerini görüyoruz. “Kötülüğün” yenilmezliğini, buna karşın başa çıkılmaya çalışılması gerekirliğini vurguluyor yazar. Kimisinin “elinde değil”. Çünkü “ele geçirilmiş”, Herling’e göre. Bataille’ı büyüleyen, Herling’i yılgıya düşüren Kötü’nün ete kemiğe bürünme gücü, kararlılığı. Don Ildebrando’ya kötülüğün handiyse genetik transferle geçişini aktarıyor öyküsünde ya, de la Héronnière’le söyleşisinde buna gerçekten inandığını görüyoruz. Ele geçirilme, zaptedilme, denetim altına alınma: İblis’in, cinlerin ifritlerin genellikle başarılı olduklarını düşünüyor Herling.

    Aynı söyleşide, Jeremias Gotthelf ’in Siyah Örümcek’inden (“Kara Büyü” diye de çevrilebilir o başlık) söz ediyor: Tanrısından el alarak, siyah örümcekleri hasımlarını öldürmekte Doktor Faustus’a, “şeytanla anlaşma”ya işaret eder.

    Herling’in “kötülük” üzerinden İblis’e uzanış biçimi, ister istemez Faustus’lara ve Doktor Faustus’a, Thomas Mann’ın Nazizmin yükselişi-ne koşut biçimde Almanların daimon ile aynı masaya oturuşlarını simgelediği büyük romanına götürdü beni. Günlüğünde, 22 Kasım 1988’de, hem Mann’ın romanına, hem de Jaspers’in Alman Suçluluğu (1946) başlıklı temel kitabına değiniyor Herling. Bir yıl sonra, 25 Ekim 1989 günü, bu kez de Hannah Arendt’in Eichmann Kudüs’te’sine uzanıyor. Arendt’in o kitabında odağa aldığı “kötülüğün sıradanlığı” kavramına çok yüklenen olmuş; Herling, 1953’te yazdığı bir yazıyla güçlü bir destek vermiş Arendt’e (ne yazık ki bu yazıya ulaşamadım), de la Héronnière’le otuz dört yıl sonra yaptığı söyleşide bir kez daha dönüyor bu konuya.

    “Kötülüğün sıradanlığı” kavramı besbelli yanlış anlaşılmış o dönemde. Arendt de, onu bu bağlamda onaylayan Herling de, sanıldığından çok daha ağır bir yorum getiriyorlar: Daimon toynaklı, boynuzlu, çatal kuyruklu bir doğaüstü yaratığın Eichmann’a, Goebbels’e ya da Hitler’e sızmış halinden ibaret değil onların gözünde: Herkesin, hepimizin etrafında kol geziyor İblis: “Kötü”, birbaşına yaşama hakkını insan üzerinden elde etmiş durumda, “suçlu Almanlar”ın yerini başkalarının alması, bizim almamız an meselesi – tek uygun koşullar oluşsun (…)

    Herling, Stalin karşısında büyülenenleri, ‘gereğinden uzun’ bir süre SSCB’de olup bitenleri görmezlikten gelenleri kabullenmekte güçlük çekenlerin başında geliyor. Almanya’da yaşananların, seçkinlerin ve kitlelerin saltık bağlanışının açıklamasını yapmakta, bir noktadan sonra yaşanan tıkanış ortadadır, öte yanda. Jaspers’in “bütün Almanların suçluluğu”na parmak bastığı anda, karşı cephede “herkes suçludur, herkes günahkâr” mantığının ağır basabilmesi üzerinde durmak gerekir: İlk günâh(lar)ı çıkış noktasına alan, İnsan’ı doğası gereği İblis’le anlaşmaya yatkın gören bir “kötülük” yorumu, ister istemez. Tek tanrılı dinlerde Şeytan figürünün taşıdığı anlam boyutuna yaklaşıyor. Orada,“her şeye karşın”, İblis’in “vazgeçilmezliği”nin vurgulandığını, zaman zaman da (Hallac-ı Mansur örneğindeki gibi) alabildiğine farklı bir bakış açısıyla sahiplenildiğini görüyoruz.

    Bu dünyaya, bu yaşama kötülüğün bütün bütüne egemen olmaması için tek çıkar yol iyiliğin, öte dünyaya, öteki yaşama geçişin anahtarı olarak gösterilmesiydi. İnsanın özüne ilişkin umutsuzluğunu besleyen, pekiştiren Kötü’yü yenenlerin İyi’ler olmadığını öğrenmesidir. Her şey gelir “güce” dayanır. Kötü’ye gücünden dolayı tapılır. Gücü kendinde toplayan İyi, bir çırpıda Kötü’ye dönüşecektir. Tam bu noktada, Siyah Üçgen’de Malraux’nun Goya’ya eğilişi aklıma geliyor: “Bir agnostik için, daimon’un olası tanımlarından birisi, İnsan’da onu yok etmeye yöneltendir”.

    Edebiyat, bütün bunlar üzerinde düşünmemizi de sağlıyor- ki, bana kalırsa, bu, aslında hiçbir şey değildir.

    Bizim kültürümüzde de, evrensel folklorda yeri olan kötülük bakışı “nazar”la temsil edilir. Kalem sûresi (50-51. âyetler) “Doğrusu inkâr edenler, Kur’an’ı dinlediklerinde neredeyse seni gözleriyle yiyeceklerdi” diyerek peygamberi konumlar.

    Nedir “kötülük”? Işıkla karanlığın ilişkisindeki kadar kaçınılmaz, “iyiliğin” karşı kefesi mi? Pek az insanın geniş çapta arınabildiği, kendisini koruyabildiği, altedilmesi olanaksız bir iç ya da dış güç mü?

  • Salt’ta direnen Mehmetçiğin hazin kronolojisi

    Ürdün’ün Salt şehri, 1. Dünya Savaşı’nın sonlarında geri çekilen Osmanlı ordusunun son direnç noktalarından biri idi. Buradaki Türk şehitliğinde, kaçınılmaz sonu geciktirmek için kendini feda eden askerler yatıyor.

    1917

    31 Ekim: Aylardır hazırlanan İngiliz kuvvetleri Gazze’de taar­ruza geçtiler. Birüssebi ele geçi­rildi.

    7 Kasım: Gazze düştü. Filis­tin cephesindeki Türk savunma­sı kırıldı.

    16 Kasım: Yafa düştü.

    9 Aralık: Kudüs, İngilizlerin eline geçti. Şeria nehrine kadar olan bölge tamamen kaybedildi.

    İngiliz planı: “Irak cephesin­de taarruzlar durdurularak sa­vunmaya geçilecek, bu cepheden bazı birlikler Filistin cephesine kaydılıracak, önce Şeria vadisi (Ürdün nehrinin iki tarafında­ki hakim arazi) ele geçirilecek, Amman’a el atılarak Hicaz de­miryolu kontrol altına alınacak ve Medine’deki Osmanlı ordusu tecrit edilecek, müteakiben Hay­fa-Beyrut ve Taberya-Şam isti­kametinde taarruzla bölge tama­men kontrol altına alınacaktır”.

    1918

    21 Şubat: Eriha (Jericho) İngilizlerin eline geçti. Osman­lı orduları Şeria nehri doğusuna çekilerek Şeria – Salt arasında tertiplenmeye başladılar.

    15 Mart: Yarbay Asım (Gün­düz) komutasındaki 48. Tümen, Katrana’dan Amman’a, bilahare Salt şehrine intikal ettirildi. 48. Tümen ve Şeria Müfrezesi, “Do­ğu Şeria Grubu” adıyla Kolordu Komutanı Ali Rıza Paşa’nın em­rine girdi.

    21 Mart: İngilizler taarruza geçti. Elindeki mevcutlarla 30 – 40 kilometrelik cephenin değil savunulması, gözetlenmesi bile zorken, Yarbay Asım bu zor gö­rev için bir savunma planı ha­zırladı.

    23 Mart: İngilizler Şeria neh­rini geçtiler ve üç tümenlik bir kuvvetle Tell Nimrin’e saldırdı­lar. Karşılarında sadece Yarbay Asım’ın 48. Tümen’i vardı.

    24 Mart: Tell Nimrin düştü, Osmanlı ordusu Salt’a doğru çe­kilmeye başladı.

    25 Mart: 48 saatten bu yana uykusuz, aç ve yorgun muharebe yapan Osmanlı ordusu, şiddetli yağmur altında Salt bölgesinde saat 10:00’da savunma amacıyla tertiplendi. Saat 12:00’de İngi­liz ordusu Salt’a taarruza geçti. Sokak çatışmaları sırasında sa­at 14:00’de Türk askerlerine ge­rilerindeki evlerden ateş açıldı ve iki ateş arasında kalan Türk birlikler geri çekilmeye başladı­lar. Saat 16:00’da, çetin muhare­belerden sonra İngiliz süvarileri şehre hakim olduğu sırada, yerli halktan bazı gruplar geri çekil­meye çalışan 48. Tümen’in sahra hastanesine saldırdılar, hasta ve yaralı Türk askerlerinin çoğunu öldürüp eşyalarını aldılar.

    26 Mart: Çarpışarak Am­man’a çekilen Osmanlı birlikle­ri İngilizleri oyaladıkları sırada takviye kuvvet aldılar ve İngiliz­ler Amman’a ilerleyemediler.

    3 Nisan: 31 Mart’ta başlayan Türk karşı taarruzu ile Salt ve Tell Nimrin geri alındı. Muhare­beler Mayıs ayına kadar sürdü.

    23 Eylül: Salt, İngilizler tara­fından tekrar ele geçirildi.

    25 Eylül: İngilizler Amman’a girdi.

    1 Ekim: Şam düştü

    25 Ekim: İngilizler Halep’i ele geçirdiler ve Ortadoğu’daki Osmanlı varlığı sona erdi. Ürdün’ün başkenti Am­man’ın 23 km kuzeybatısında bulunan Salt kenti, Osmanlı çağ­ları boyunca Ürdün’ün ana tica­ret ve yönetim merkezi idi. Bu tarihi şehre hakim bir tepede, bugün Türkiye’nin yurtdışındaki en güzel harp mezarlıklarından birisi bulunuyor. Mart 1918’de­ki muharebelerde Salt’da şehit olan askerlerimiz, bu tepedeki bir mağarada açılan toplu meza­ra gömülmüş. Ürdün devleti ile sağlanan anlaşma neticesinde, 1983 yılında inşaat çalışmaları­na başlanan Salt Türk Şehitliği, 1989 yılında açılmış.

    Türk şehitliği, Ürdün’ün başkenti Amman’ın 23 km kuzeybatısındaki Salt kentinde bulunuyor.

  • Görmeden geçilen tarih

    Selamiçeşme semtine adını veren bu güzelim çeşme, 19. yüzyılda -yanındaki namazgâhla birlikte- oradaki tek yapıydı, görülmemesi imkansızdı. Oysa bugün, belki de sunacak suyu kalmamış olmasının sıkıntısından, görünmezliği seçmiştir; önünden geçer fark etmezsi­niz. Osmanlı su mimarisinin bu nadide örneğinin bulunduğu yerdeki harap çeşme, 1800’de III. Selim’in emriyle baştan aşağı yenilenir. Yapı, 1839’da II. Mahmud tarafından tamir ettirilir. Burası, Bağdat Yolu’nun ikinci durağıdır. Ayrılık Çeşmesi’nden (Bkz. #tarih Haziran 2016) yola çıkan kervanlar, surre alayları, ordular ilk molalarını burada verirdi. Yakınları yolcuları bu subaşına kadar takip eder, sevdiklerini son bir kez selamlardı. Eskilerin çeşmeye “Selam Çeşmesi” demesinin hikmeti budur. 1938 tarihli fotoğrafta, olasıdır ki semtin ünlü köşklerinden biri­ni ziyaret eden ailenin fertleri, çeşme başından bizi selamlıyor.

    ORIJINAL FOTO: ESKİ İSTANBUL FOTOĞRAFLARI ARŞİVİ

  • SANKT PETERBURG

    Bundan 246 yıl önce Çeşme Limanı’nda Ruslarla yapılan deniz savaşında Osmanlı kuvvetleri ağır yenilgiye uğramış, donanma yakılmış, 11.000 denizci şehit olmuştu. Rus zaferini betimleyen tablolar, bugün hâlâ Sankt Peterburg’daki yazlık sarayın “Çeşme Salonu”nda.

    6 Temmuz 1770. Ege’nin sa­kin limanı Çeşme, tarihi­nin en sıcak ve şiddetli gü­nünü yaşıyordu. 1768’de başla­yan ve çoğunlukla Kırım, Eflak ve Boğdan’daki muharebelerle gerçekleşen Osmanlı – Rus sa­vaşı, stratejik bir kararla Ruslar tarafından Akdeniz’e taşınmış­tı. 1769 Kasım’ında Kont Orlov komutasında Baltık Denizi’n­den ayrılan 21 parçalık Rus do­nanması, Atlantik Okyanusu ve Cebelitarık rotası ile Akdeniz’e inmiş ve 1770 Nisan’ında Mora Yarımadası’nda bir Yunan isyanı çıkarılmasına yardım etmişti.

    Gün içindeki çatışma, bi­ri Rus, biri Osmanlı iki kalyo­nun yanarak batması ile sona erdi. Çeşme limanına çekilen Osmanlı gemileri manevra ya­pamayacak şekilde birbirlerine yakın demirlediler. Bu durumu gören Osmanlı amirali Cezayirli Hasan Bey (sonradan Gazi Ha­san Paşa), Kaptan-ı derya Hüsa­mettin Paşa’yı uyarsa da duru­mu düzeltmeye ikna edemedi.

    Felaket geceyarısı geldi: Ruslar, kendilerine danışman­lık yapan İngiliz amirallerin komutasında, Çeşme limanına sıkıştırılmış Osmanlı gemileri­ne ateş gemileri ile saldırdılar. Yanyana duran Osmanlı savaş gemileri birbiri ardına yana­rak batmaya başladı. Sabah ol­duğunda, Osmanlı donanma­sının belkemiğini oluşturan 15 kalyon, 4 fırkateyn, 40 parça ufak gemi yanmış ve batmış, Rodos adlı kalyon ve 6 kadır­ga Rusların eline geçmişti. Os­manlıların insan kayıpları da 11.000 kişiyi buluyordu. Ruslar 1774’de savaşın bitimine kadar Çeşme limanı, Midilli ve Lim­ni adalarına defalarca saldırıp topa tuttular. Denizdeki ve ka­radaki Rus başarıları, 1774 Kü­çük Kaynarca Antlaşması ile sonuçlandı: Rusya Kırım’ı önce işgal, 1783’de de ilhak etti!

    Rusya’yı modernleştiren ve bir imparatorluk haline getiren Çar Büyük Petro, 1714’de St. Peterburg’un batısına bir yaz­lık saray yaptırmaya karar ver­mişti. Olağanüstü güzel bahçe­ler içinde yer alan ve Peterhof adı verilen bu saray kompleksi, bugünkü halini 1755’ de Çari­çe I. Elizabeth zamanında aldı. 2. Dünya Savaşı’nda Almanlar tarafından büyük oranda tahrip edilen saray, savaştan sonra restore edildi.

    Savaştan hemen sonra Alman ressam Jacop Philipp Hackert’e yaptırılan 12 büyük resmin bulunduğu salon (üstte) ve tablolardan bir detay (en üstte).

    Donanması Osmanlıla­ra karşı büyük zafer kazana­rak Rusya’nın Karadeniz’e açılmasını sağlayan Çariçe II. (Büyük) Katerina, bu sarayın bir salonunu Çeşme Savaşı’na adadı. İtalya’da yaşayan Alman ressam Jacop Philipp Hackert, 1771 ve 1773 yılları arasında savaşı canlandıran 12 büyük resim yaptı ve bu resimler Pe­terhof Sarayı’nın “Çeşme Salo­nu”na konulmak üzere Çariçe Katerina’ya sunuldu.

    Hackert, Livorno lima­nında üslenen Rus gemilerini çizerken zorlanmamıştı. Ama hiçbir gerçek deniz savaşına tanık olmamıştı ve savaşın şid­detinin nasıl göründüğü hak­kında bir fikri yoktu. Rus do­nanma komutanı Orlov, Çariçe Katerina’dan izin alarak resim­lerin gerçekçi olması için ken­disine yardımcı oldu: Livorno limanı açıklarında bir firkatey­ni barut ile doldurup, ressamın ve izleyicilerin gözleri önünde havaya uçurdular!

  • Hasretin başlangıç noktası

    Bugün Ayrılık Çeşmesi dendiğinde, İstanbul Anadolu yakasında bir metro durağı anlaşılıyor. Oysa geçitlerin, yolların arasına sıkışmış, kaderine terkedilmiş bu 400 yıllık tarihî çeşme, bir zamanlar Hac yolculuğunun, askerî seferlerin, Doğu’ya giden kervanların çıkış noktasındaydı.

    Bugün Ayrılık Çeşmesi de­nince ilk akla gelen Mar­maray ve metro durağı olur. Oysa Ayrılık Çeşmesi, Os­manlı devrinde yüzyıllar boyun­ca sefere giden orduların, hacca giden Surre Alaylarının topla­nıp yolculuğa başladıkları yer olmuştur. “Gidip de dönmemek, dönüp de bulamamak” deyimi­nin hayatın bir gerçeği olduğu zamanlarda, aylar belki yıllar sü­ren yolculuklarda uğurlama me­rasimlerinin yapıldığı Haydar­paşa Çayırı’ndaki bu törenlere Ayrılık Çeşmesi tanıklık etmişti.

    Kadıköy Çeşmeleri, Kadıköy Belediyesi Yayınları

    Söğütlü Çeşme ve Ahmed Ağa Çeşmesi adıyla da bilinen Ayrılık Çeşmesi, Haydarpa­şa’dan İbrahim Ağa’ya giden yol­da, eski demiryolu köprüsü al­tından geçildikten sonra karşını­za çıkan bir meydan çeşmesiydi. İstanbul’un ve Osmanlı gelene­ğinin kadim ve zengin hatırala­rıyla dolu bir tarihi eser…

    Çeşmeyi ilk yaptıran Kapıa­ğası Gazanfer Ağa’dır. 1603’te vefat eden Gazanfer Ağa’nın bu çeşmeyi inşa tarihi 1590-1600 yılları arasında olmalıdır. Zaman içinde harap olan çeşme 1741’de yine sarayın önde gelen görevli­lerinden, I. Mahmud’un Kapıa­ğası Ahmed Ağa tarafından ta­mir edilmiş ve çeşmenin kemeri altında günümüze ulaşan kita­besi bu tamirde konmuştur. Ki­tabenin son satırı olan “Pâk ih­ya eyledi Ahmed Ağa” ile ebced hesabı ile çeşmenin tamir tarihi düşürülmüştür (Hicri 1154).

    Tarihî bir mekan

    Bu kitabenin hemen altında daha yeni görünen diğer bir mermer kitabe ise çeşmenin ikinci defa tamir edildiğine işaret etmektedir. İkinci ki­tabede sade bir dil ve yazıyla sadece: “Dürriye Sultan’ın ru­hiyçün elfatiha 1340” (1922) yazmaktadır.

    Dürriye Sultan, Sultan V. Mehmed Reşad’ın büyük oğlu Mehmed Ziyaeddin Efendi’nin kızıdır. Mehmed Ziyaeddin Efendi, babası Sultan Reşad’ın yaptırdığı Haydarpaşa Çayırı’nın üst tarafındaki köşkte ikamet ediyordu. Bu köşk, çeşme yakı­nında bugün içinde bir AVM’nin ve apartmanların bulunduğu son derece geniş bir arazideydi. Dürriye Sultan daha 18 yaşında iken vefat edince, babası şehza­de Mehmed Ziyaeddin Efendi kızının hatırasını yaşatmak için köşkün yakınında bulunan ha­rap durumdaki çeşmeyi tamir ettirerek bu kitabeyi çeşmeye koydurmuştu.

    Ayrılık Çeşmesi’nin bir kö­şesinde bulunduğu Haydarpaşa Çayırı, Surre Alaylarının ve se­fere çıkan orduların, kervanların uğurlandığı, ayrılıkların başladı­ğı mekandı. Osmanlı dinî gelene­ğinin önemli merasimlerinden birini oluşturan Surre Alayları, her yıl Hac zamanından birkaç ay önce Recep ayının 12. günü Topkapı Sarayı’ndan (sonradan Dolmabahçe Sarayı’ndan) şaşa­alı törenlerle yola çıkardı. Bizzat hacca gidemeyen padişahlar her sene tertip ettikleri muhteşem alaylarla, Mekke ve Medine aha­lisinin en ileri gelenlerinden en yoksuluna varıncaya kadar dağı­tılmak üzere para ve çok çeşitli hediyeler gönderirlerdi. Surre Alayı saraydan çıktıktan sonra Üsküdar’a geçip oradan Haydar­paşa Çayırı’na gelip konaklardı. Burada Surre Alayı’na katılacak hacı adaylarıyla buluşulur, hac­ca gidenlerin eşi dostu akrabası bu çeşmenin etrafında toplanır, Medine ve Mekke’ye kadar uzun bir yolculuk başlardı.

    Haydarpaşa Çayırı aynı zamanda ordunun Doğu’ya ya­pacağı seferlerde de toplanma ve uğurlanma yeriydi. İlk ola­rak IV. Murad 1638’de Bağdat seferine çıkarken ordusunu burada toplayarak devlet erkâ­nı ve İstanbul halkı tarafın­dan uğurlanmış ve bu tarihten itibaren de buradan başla­yan yola “Bağdat Yolu/Cad­desi” adı verilmiştir. Günü­müzdeki Bağdat Caddesi’nin Ayrılık Çeşmesi’nden başla­dığı 1930’lu yıllarda hazırla­nan Pervititch haritasında da gösterilir.

    Sefere çıkan ordunun yanı­sıra, Anadolu’daki vilayetlere tayin edilen paşaların kalabalık maiyetleriyle buradan görkemli alaylar tertip ederek yola çıkma­ları da kadim geleneklerdendi. 1813’te Sivas Valiliğine tayin edi­len Baba İbrahim Paşa’nın muh­teşem alay törenini görmek için devrin padişahı II. Mahmud teb­dil-i kıyafetle Ayrılık Çeşmesi’n­de merasimi bizzat izlemişti.

    Dünden bugüne suyu kesilen tarih Ayrılık Çeşmesi erken Cumhuriyet dönemine kadar kullanılan, suyu akan bir mahalle çeşmesiydi (üstte). 1930 tarihli Pervititch haritasında “37” numarayla işaretlenmişti (solda üstte). Bugün ise sadece bir metro istasyonunun adı olarak biliniyor (altta).

    İstanbul Çeşmeleri kitabın­da çeşmeyi tanıtan İbrahim Hilmi Tanışık, 1940’lı yıllar­da çeşmenin bazı parçaları­nın düşmüş, tamire muhtaç olduğunu yazmaktadır. Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklo­pedisi’nde (1960) çeşmeyi an­latırken; “Susuz, harap olmaya, yıkılmaya mahkum bırakılmış bir halde, lülesi kopmuş, tek­nesi yanındaki yalakları taş ve toprakla dolmuş” diye yazmış, çeşmenin hemen arka tarafın­da bulunan tarihî namazgâhın da yokolmak üzere olduğunu eklemiştir.

    Tarihî çeşmenin kaderi ma­alesef günümüzde de değişme­miş, hatta daha kötülemiştir. Bakımsızlık, ilgisizlik yüzünden çeşme neredeyse toprak altında kaldığı gibi, arka tarafında bu­lunan namazgâh da gecekondu­ların istilasına uğramış, üzerine bir ev kondurulmuştu. Marma­ray çalışmaları sırasında şan­tiye alanı içinde kalan çeşme, 2010’da Kadıköy Belediyesi ta­rafından bir proje kapsamında ele alınarak onarıldığı gibi, ar­kadaki namazgâhın bulunduğu yerde arkeolojik kazı yapılarak namazgâhın taş duvar kalıntı­ları ve çeşmenin toprak altında kalan üç yalağı ortaya çıkarıldı.

    Kadıköy Belediyesi’nin bu takdire değer çalışmasıyla orta­ya çıkarılan çeşme ve namaz­gâh, her nedense aradan geçen 5-6 yıl içinde yine ihmal edil­miş. Bugün Marmaray’la bera­ber yapılan demiryolu hattı ile alttan ve üstten geçen yollar, köprüler arasında kıskaca alın­mış daracık bir alanda, etrafını çeviren bir tel örgü ile sanki ce­zalandırılmış, acınacak bir hal­dedir. Bir zamanlar çeşmenin yukarısında bulunan Halit Ağa Caddesi’ne adı verilmiş olan, III. Selim’in Darüssaade Ağası Halid Ağa’nın Çamlıca’dan ge­tirttiği suyla yolcuları serinle­ten çeşmede sudan eser olmadı­ğı gibi, lülesi ve kurnası da yok olmuştur. Çeşmeyi tanıtıcı bir yazı bulunmadığı gibi, üzerin­de adının olduğu bir küçük lev­ha dahi yoktur. Son derece kötü ve yazıyı bozacak şekilde, yazıyı bozacak şekilde boyanmış 1741 ve 1922 tarihli eski yazı iki kita­be ise önünden gelip geçenlere hiçbir şey söyleyememektedir.

    Son namaz

    Hacca gidecek hacı adayları, sefere çıkacak askerler, Do­ğu’ya hareket eden kervan yol­cularının İstanbul’daki son namazlarını kıldıkları namaz­gâhın kalıntıları da, aradan geçen birkaç yıl içinde kade­rine terkedilmiş, inşaat ve be­ton kalıntıları, yabani otlar ve kendiliğinden çıkan fidanların istilasına uğrayarak görünmez hale gelmiştir.

    Namazgâh, günümüzde Mar­maray tren hattı ile dar bir alana sıkıştırılmış vaziyettedir. İlginç­tir, Ayrılık Çeşmesi Namazgâhı benzer bir saldırıya 110 yıl önce de maruz kalmıştı. Osmanlı Ar­şivi’ndeki belgelere göre Bağdat demiryolu inşaatı sırasında na­mazgâhın bir bölümüne tecavüz eden Anadolu Demiryolu Şirketi mühendislerinden Alman Miha­il Kris’e, Evkaf Nezareti tarafın­dan 1905’te açılan dava 1908’de sonuçlanmış ve namazgâha mü­dahale edilmesinin engellenme­si yönünde karar çıkmıştı.

    400 yıllık tarihin tanığı Ay­rılık Çeşmesi’nin günümüzde yalnızca bir durak ismi olarak bilinmesi, çeşmenin raylar, köp­rüler, otoyollar arasında sıkıştı­rılıp kaderine teslim edilmesi, maalesef tarihe ve tarihî eserlere duyarsızlığın en canlı örnekle­rinden biridir. Dinî ve askerî or­ganizasyonların başlangıç nok­tası olarak köklü bir geleneğin en önemli menzil noktası olan çeşmeyle namazgâhın aslına uy­gun şekilde ihya edilmesi, üzeri­mizdeki bir vefa borcudur. Adını Ayrılık Çeşmesi’nden alan 300 yıllık mezarlık ve 100 yıllık tarihî sokak da, çeşme ve namazgâh­la bir bütün halinde ele alınarak düzenlenmelidir.

    Sürekli büyüyen İstanbul’un en başta gelen sorunlarından bi­ri olan toplu taşıma ve ulaşıma çözüm üretmek ve projelerin ha­yata geçirilmesi ne kadar gerekli ise, bu çalışmaların şehrin do­kusuna ve tarihî mirasına zarar vermeden yapılmasını beklemek de o derece meşru bir taleptir. Yitirilen eserler bir daha yerine konamıyor, yok olan her tarihî eserle şehrimiz daha da kimlik­siz bir hale geliyor. Ayrılık Çeş­mesi’nden ayrılan anıları, tekrar günümüze akıtalım.

    Kitabelerin anlatır, ruhlar yaşatılır… 16. yüzyıl sonlarında yapılan çeşmenin üzerinde, 1741’de yapılan tamirat sırasında konulan
    kitabede “Pâk ihya eyledi Ahmed Ağa” yazılmış ve ebced hesabı ile çeşmenin tamir tarihi düşürülmüş (Hicri 1154). Hemen altındaki daha yeni görünen diğer bir mermer kitabe ise ikinci tamir sırasında konulmuş: “Dürriye Sultan’ın ruhiyçün elfatiha 1340″ (1922).

    AYRILIK ÇEŞMESİ SOKAĞI

    Kadıköy’ün ‘Paris Mahallesi’ydi

    Acıbadem Caddesi’ne kadar uzayan sokak, adını Ayrılık Çeşmesi’nden alıyor. Çeşmenin arka tarafından başlayarak doğuya doğru sokağın bir tarafında Ayrılık Çeşmesi mezarlığı duvarı, diğer yanın­da ise demiryolu hattı var. Sokakta, bu dar şerit boyunca uzanan ikişer katlı ahşap evler bulunuyor.

    Haydarpaşa Garı’nda çalışanlar için yapılan bu evler, 1919-1922 yılları arasında İstanbul’un İtilaf Devletleri ta­rafından işgal edildiği yıllarda farklı amaçla kullanılmıştı. Böl­geye yerleşen İngiliz-Fransız askerleri yüzünden Galata’daki umumhanelerden buraya taşı­nan hayat kadınları yüzünden kötü bir şöhretle anılmıştı. Hayat kadınlarının burayı mesken tutmasından dolayı, sokak Kadıköylüler tarafından bir müddet “Paris Mahallesi” diye anılmıştı. Cumhuriyetin ilk yıllarında sokaktaki bu evler boşaltılarak “Paris Mahallesi” sakinleri Galata, Beyoğlu’ndaki genelevlere nakledildi. 100 yıldan fazla bir geçmişi olan sokaktaki evlerden çeşme tarafı ucundakilerin bir kısmı Marmaray çalışmaları sırasında yıkılmıştır.

    AYRILIK ÇEŞMESİ MEZARLIĞI

    Mezarlıklar öldü apartmanlar doğdu

    Adını çeşmeden alan tarihî mezarlık, çeşmeden başla­yarak Acıbadem Caddesine kadar 500 metre uzunluğunda 20-25 metre enindedir. Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı, Üsküdar’dan başlayarak Kızıltoprak’a kadar uzanan büyük Karacaahmet Mezarlığı’nın günümüze ulaşabilen son ucudur. Mezarlığın şimdiki Taşköprü Caddesi’nin (eski Bağdat Cadde­si) öte tarafında bulunan kısmı zamanla gecekondular tarafın­dan işgal edilmişti; günümüzde ise üzerinde apartmanlardan oluşan büyük bir mahalle bulun­maktadır.

    1700’lü yıllardan itibaren oluşmaya başlayan mezarlıkta özellikle saray görevlilerinin mezarları bulunmaktadır. Mezartaşlarının bir kısmı kırık, bazıları toprağa gömülü veya bitki örtüsü altında kaybolmuş durumdadır.

  • Zamanı durduran basamaklar

    1850’lerde banker Kamondo ailesi tarafından Bankalar Caddesi’n­de yaptırılan “art nouveau” merdivenleri gösteren eski fotoğraf, İstanbul’u muhtemelen 60’larda ziyaret eden George Coles tarafından çekilmiş. Coles fotoğrafı 2015’te İnternet’te paylaşırken not düşmüş, diyor ki: “Bu karenin en sevdiğim yanı, zamansızlığı. Çünkü ne bir reklam tabelası, ne bir otomobil, ne moda giysiler, ne de zamanı işaret edecek başka bir şey var. Acaba o merdivenler bugün zamana yenildiler mi, zincir fast food’cu reklamlarıyla işgal edildiler mi?” Hayır bay Coles, içiniz rahat etsin. Zaman Kamondo merdivenlerini hâlâ ağır ağır çıkıyor. Birkaç değişiklik olmuş tabii: Salkım saçak teleefon kabloları yer altına inmiş, sağdaki grafiti merdivenlere hafif “underground” bir hava vermiş. Fakat şurası kesin, yeni fotoğraf zamansız değil. Çünkü cep telefonuyla fotoğraf çekme modası, 2010’ların alameti farikası.

    Orijinal fotoğraf: George Coles

  • ‘Sen hiç var olmadın çünkü tarihini sildim’

    Geçmişin kültürel izlerini silmeye yönelik vandalizm, insanlığa ait “temsil”leri hedef alan yıkıcılık her zaman mevcuttu ama bunlar tarihte hiç bugünkü kadar vahim boyutlara ulaşmamıştı. Bir yanda hırsızlar, haydutlar, teröristler; öte yanda yetkili muktedirler farklı güdülerle de olsa insanlığın geçmişini silmekle meşguller.

    2015 yılının ortalarında, üç “tahribat” olayını görsel ve yazılı basın aracılığıy­la öğrendik: Anish Kapoor’un Versailles sarayı bahçesindeki “Vajina” heykeline püskürtme boya ile müdahale edildi; IŞİD, müzelerde başlattığı yıkımı açık havaya taşıdı ve Palmira’nın bir bölümünü havaya uçurdu; As­sos-Behramkale’de, Aristoteles heykelinin bir kolu kırıldı, başı­na zarar verildi.

    Bir açıdan bakıldığında, bu üç yıkıcı olay eşit önem­de görülmeyebilir; anlarım. Bir başka açıdan, oysa, aynı değeri, daha doğrusu karşı-değeri sim­geliyorlar: İnsana ve insanlığa ait üç “temsil”, bazı “insan”ları belli ki onları yoketmeye, en azından yaralamaya yönelik şiddet duygularıyla donatmış. Kapoor’un yapıtına ve Aristote­les heykeline yönelen şahısların kimlikleri belirlenemedi. Anlaşı­lan o ki, biri(leri) Kapoor’un kut­sallık alanına saldırdığı inancı­nı taşıyordu — yıl, zaten, 7 Ocak günü Charlie Hebdo kıyımıy­la başlamıştı. Öbürü(leri), millî topraklar üzerinde bir gâvurun haram yoldan taçlandırılması­nı kabul edememiş. IŞİD, “sınır tanımaz yokediciliği”yle tanın­dı kısa süre içinde; işi türbeleri, kendi dininin farklı mezhepleri­nin kültürel geçmişini haritadan silmeye dek götüren bir zihniye­tin Palmira için içinin sızlama­sı beklenebilir miydi? Kaldı ki, Taliban militanları Buda heykel­lerini ortadan kaldıralı, “örnek” oluşturalı epey olmuştu.

    Assos antik kentinin girişinde ziyaretçileri karşılayan Aristoteles heykeli uğradığı saldırıda sağ kolunu bileğinden kaybetti, yüzünde tahribat oluştu.

    Bir vakitler, hepten kişi­sel gerekçelerle sanat yapıtları­nı kamusal alanda makasla ya da asit şişesini üzerilerine boca ederek imha yolunu deneyen­lerin patolojik ya da ideolojik bünye özellikleri üzerinde eni­konu oyalanmış, kalem oynat­mıştım. Şüphesiz, Kapoor’un yapıtını ve Aristoteles heykelini hedef seçenlerle tarihi silmeye and içmiş olanları aynı kefe­ye yerleştiremeyiz; gelgelelim, temeldeki sorun farklı değildir. Ünlü metni “Aydınlanma ne­dir?”de apaçık bir tanım getirir Kant: “Aydınlanma, insanın biz­zat kendisinin sorumlu olduğu vesayet durumundan çıkışıdır”. Doğru (bana kalırsa), ama geçer­siz (bana kalırsa) bir saptama: İnsanoğlu, doğabilimci Théo­dore Monod’nun söylediği gibi, manevi ilerleme geçirmemiştir — binlerce yıldır.

    Yıkım güdüsü belli bir coğ­rafyanın, kültürün, inancın te­kelinde olmamıştır. Büyük kü­tüphane yangınları her çağda, her kıtada karşımıza çıkar söz­gelimi. Uzağa gitmeye gerek yok, örneklemek için: 1943 yılında, Paris’i işgâli altında tutan Na­zi yetkilileri, Orangerie müze­sinden onlarca tabloyu seçip, “dekadan” oldukları gerekçe­siyle açık havada yakmışlardı: Klee’sini, Matisse’ini, Picas­so’sunu alevler yutmuştu.

    Öte yandan, Naziler, Göring’in kılavuzluğunda (malûm “sanatsever”di!), işgâl ettikleri bütün ülkelerin müzelerini yağmalamışlardı; Hitler de, doğduğu kentte dün­yanın en zengin sanat müze­sini açma hazırlıkları içinde, organize bir talan yürütmüştü. O günden bugüne değişen tek ayrıntı yağma ve talanın adresi: IŞİD dev bir ticaret çarkı kurdu, alıcıları zengin ülkeler sessizce koleksiyonlarını semirtmenin peşinde.

    Sanat tutkusu bir yakada, sa­nat düşmanlığı öteki, simetrik yakada. Aristoteles heykeline saldıran zihniyeti “ucûbe tartışması” tetiklemedi diyebilir miyiz? Neden teröristlerin hedefinde müzeler canalıcı bir yer tutuyor? Neden, Mısır’da “Arap Baharı”nın Tahrir meydanında patlak verdiği sırada, meydanın ucundaki, benzersiz kültürel birikime sahip devlet müzesini soyma girişiminde bulunulmuştu? Soru sayısını çoğaltmak güç olmazdı.

    IŞİD iftiharla sunar! IŞİD, Suriye’deki Palmira antik kentinde bulunan en önemli arkeolojik eseri, Baal tapınağını geçtiğimiz yılın Ağustos ayında havaya uçurmuş, patlamanın görüntülerini dünya basınına servis etmişti.

    Andığım üç yıkım örneği, deyiş yerindeyse anlık hamlele­re dayanıyor. Tahribatın en ağır sonucunu geniş zamanlara ya­yılan, sözümona yasal yollardan gerçekleştirilenler getiriyor oy­sa ve tipik uygulamasının tam ortasında yıllardır yaşıyoruz, ne yazık ki izliyoruz olup bitenle­ri: Karşı-sesi dinlemiyor hiçbir yetkili.

    İstanbul’dan, bir canlı açık hava müzesinden, insanlık kültür mirasının başta gelen merkezlerinden birinden sözediyorum. Doğal özellikleri ve ayrıcalıklı konumu, iki imparatorluğa başkentlik yapma durumundan kaynaklanan eşi benzeri olmayan kültür birikimi neredeyse hiçe sayılıyor 60 yıldır. Menderes-Gökay operasyonları ciddi darbe vurmuştu İstanbul’un dokusuna. Çok olmadı, İlber Ortaylı, o dönemde tarihî yarımadanın beş yüzyıllık yapılarının köhne yıkıntılar sayılarak yokedilişini yeniden konu edineli. O gün bugün ne değişti? İvme kazanarak çö­züldü silûeti, sözde ekonomik gerekçelerle, birincil ve ikin­cil anlamıyla altüst edildi şehir, Mimar Sinan’ın tam karşısına utanmadan sıkılmadan neler dikildi. Yalnızca kendine özgü estetiği silinmedi İstanbul’un, iklimi bozuldu, damarları tıkan­dı, nefes alma olanakları elinden alındı.

    Sanat yapıtlarına, kültü­rel mirasın ürünlerine yöne­lik dolaylı bir olgu da hırsızlık. Simon Houpt’un bu konudaki temel kitabı Kayıp Eserler Mü­zesi (2006, sıcağı sıcağına YKY tarafından yayımlanmıştı), ör­nek-olayları bir albüm eşliğinde meraklı okurun karşısına çıkar­mıştı. Aynı bağlamda yerli bir kataloğa gereksinme duyuyoruz burada, biz de: Bir yanda Hâ­le Asaf’ın, Muhittin Sebati’nin “kayıp” kategorisine giren ya­pıtları, bir yanda başta Kuzgun Acar’ınkiler, yok edilmiş olanlar hiç değilse dökümleri yapıla­bilmiş olsa(ydı). Onlara, sözde şehircilik çalışmaları nedeniyle sırra kadem basmış, gömülmüş miras örnekleri eklenerek: Ra­imondo d’Aronco’nun Karaköy meydanından söküldükten son­ra buharlaşan mücevheri, Art Nouveau ahşap mimarinin bir şah-eseri olan camisini kalan fotoğraflardan tanıyoruz.

    Tarihi silenler yalnızca hay­dutlar, hırsızlar, teröristler mi, hayır, bir o kadar yetki sahibi kıldığımız muktedirler.

  • Geleceğin kısa tarihi Louvre’da yazıldı

    Jacques Attali’nin aynı adlı kitabından esinle, beş yılda, beş kıtadan tarihi eserlerle hazırlanan sergi, geleceğin geçmiş üzerinden okunabileceğini ileri sürüyor. Geçmişin öğretebileceklerine sırtımızı döndüğümüz, bin yıllardır birikmiş işaretlerden akıllı uslu sonuçlar çıkarmayı başaramadığımız için, geleceğimize doğru körlemesine gitmiyor muyuz?

    Louvre Müzesi, 2015’i hep olageldiği gibi dopdolu bir programla tamamla­dı; güz aylarında açılan, yılbaşı sonrası sona eren çarpıcı ser­gilerden biri “Geleceğin Kısa Tarihi” başlığını taşıyordu ve Jacques Attali’nin 2006’da ay­nı başlıkla yayımlanan kitabın­dan (Türkçesi, İmge Yayınları) yola çıkarak hazırlanmıştı.

    Attali’yi Türk okuru birden fazla kitabı çevrildiği için bir ölçüde tanıyor. Böyle diyorum, çünkü Attali hem çok kimlikli, hem çok üretken bir figür, onu çoğulluğunda kavramak için bir ufuktan ötekine koşmak ge­rekiyor: İktisat, siyaset bilimi, tarih, kültür tarihi at koştur­duğu alanların başında geliyor. Bu özellikler “Geleceğin Kısa Tarihi” projesine olumlu yön­de yansımış. Tersi de ola­bilirdi: Her duvardan, her salondan farklı, uyumsuz seslerin çıktığı, kakofo­nik bir cümbüş pekâlâ ortaya çıkabilirdi.

    Geçmişten geleceğe Osmanlı aynası Louvre’un geçen sene koleksiyonuna kattığı parçalardan biri de, II. Mahmud döneminin altın kaplamalı gümüş yastık aynalarından biri.

    Sonucun başarısı, şüp­hesiz işbirliğin­den kaynaklanı­yor. Sergi vesi­lesiyle, Louvre’un dergisi Grande Galerie’de yer verilen kısa bir söyleşide, Attali hazırlık sürecinde sergi düzen­lemenin bambaşka bir çalışma anlayışı gerektirdiğini kavra­dığını, bu işin kitabının illüs-trasyonu olmadığını bu süreçte gördüğünü aktarıyor. Gerçek­ten de, “Geleceğin Kısa Tari­hi” sergisi kitaba göbek bağıyla bağlı sayılamayacak biçimde kotarıldığı için birbaşına ayak­ta durabiliyor.

    Adı üstünde, geleceğin geç­miş üzerinden okunabileceği­ni, bu bakışa erişmenin Tarihi “doğru” değerlendirmekten geçtiğini ileri sürüyor Attali. Aklıbaşında herkesin onayla­yacağı, şaşırtıcı yanı bulun­mayan bir sav bu. Gelgelelim, bu savı “delillendirmek” her babayiğidin harcı değil: Sınırlı bir mekânda, sınırları ister is­temez geniş tutulmayı gerekti­ren “insanlık tarihi”, yaklaşık 22 bin yıllık bir zaman kesiti, hangi seçimlerle temsil düze­yini yüksek bir çıtaya otur­tacak? Senaryo ve senografi, nasıl bir sıralama mantığıyla halkalardan bir zincir oluştu­racak? Başından ucuna sergi mekânını katedecek izleyici­ye seçili parçalar arasındaki “ilişki” örgüsü, yazılı metin­deki (burada Attali’nin kitabı) tutarlılığın “tam” karşılığı bir görsel anlatım ekseniyle ‘bil­diri’sini ulaştırabilecek mi?

    Attali’nin rehberliğinde, serginin küratörleri, beş yılı aşkın bir araştırma-buluştur­ma hattı yaratarak çalışmışlar. Beş kıtadan, geçmişin hiçbir uygarlığını gözardı etmeksizin en uygun işaretleri vereceğini düşündükleri en oturaklı par­çalardan bana kalırsa çok etki­leyici bir “patchwork” oluştur­muşlar. Akış içinde izleyicinin karşısına çıkan örneklerden bazılarını, dayandıkları çeşit­liliği göstermek adına, cep def­terime düştüğüm notlardan seçerek aktarıyorum:

    • Dev büyüklükte, mermer, Roma’dan bir “yumruk” yapıl­mış el

    • Sümer krallarının soykütük bağlarını içeren üstü kakma­yazı bir tuğla

    • New York Tarih Enstitüsü koleksiyonundan, XIX. yüzyıl ressamı Thomas Cole’un bir dizi, “İmparatorluğun Yazgısı” temalı, yağlıboya tabloları

    • İznik çinileri, yanıbaşlarında Acem kilimleri

    • Brueghel’in “Körler Mese­li” tablosunun Louvre kopyası (aslı Napoli’de)

    • II. yüzyıldan bir kör Home­ros büstü

    • XVII. yüzyıl yapımı, Japon paravanı: “Portekiz gemileri”

    • Afrika ölçü birimleri

    • Daumier’den, bugün yaşanan­ları gösteren, 1849-50 tarihli “Kaçak Göçmenler” tablosu

    • Çağdaş sanatçılardan sıkının sıkısı işler: Tomas Saraceno, Mark Lombardi, Cheri Samba, Ai Weiwei…

    Yazar ve küratör Jacques Attali, aynı başlıkla yayımlanan kitabından yola çıkarak hazırlanan “Geleceğin Kısa Tarihi” adlı serginin de küratörlüğünü yaptı.

    Şüphesiz bu küçük seç­me de, sergide yeralan bütün yapıtları ve objeleri içerecek eksiksiz bir liste de, bu sergiyi görmedikçe, Brueghel’in tab­losundaki körlerin, göreme­dikleri için yollarını yitirenle­rin haline taşıyabilir bu satır­ları okuyacak olanları. İyi ama, “Geleceğin Kısa Tarihi”nin ana amacı bu değil mi: “Biz”, geleceğimize doğru körleme­sine, geçmişin öğretebilecek­lerine sırtımızı döndüğümüz, bin yıllardır birikmiş işaret­lerden akıllı uslu sonuçlar çıkarmayı başaramadığımız için, gitmiyor muyuz?

    “Geleceğin Kısa Tarihi” sergisi 24 Eylül 2015’de açıl­mış Louvre’da; 14 Kasım 2015 gecesi Paris’te yaşananlara ilişkin önişaretler bekliyor­du salonlardan birinde: İçi boş savaş miğferleri, boşlukta asılı bırakılmış kılıçlar, derin bir ölüm sessizliği yayıyorlar­dı etrafa. Daumier’nin tablo­sunun içinden televizyon ek­ranından taşmış izlenimi do­ğuran görüntüler geçiyordu. İnsan, bu tür bir düzenli kar­maşanın ortasında geçmiş ile geleceğin yer değiştirdiği sanı­sına kapılmadan edemiyor.

    ***

    Louvre, açık ara, yeryü­zünün en varsıl müze­si. Sergilenebilenler, gerçekten de buzda­ğının görünen kısmı; “depo”larındakiler ile yeryüzünün ikinci en varsıl müzesi kurulabilir. Neden, öy­leyse, bu birkaç uzun ziyaret seansıyla bile ancak bir bölü­ğüyle tanışılabilecek zengin­likteki içeriğine karşın, “dur­madan”, yepyeni yaklaşımlarla her yıl bir dizi sergi düzenli­yor? Neden Derrida, Eco, At­tali gibi çağdaş kültür adamla­rından küratörlük yapmasını istiyor? Bizim büyük ve zengin müzelerimiz ne kadar “hantal” yönetimlere sahipse, Batı dün­yasınınkiler o kadar “dinamik” politikalarla işletiliyor, yeni “kazanım”larına kaynak sağ­lamak için gelirlerini yükselt­menin yollarını arıyorlar. La Grande Galerie dergisinin bu son sayısında, Louvre yeni “ka­zanım”larını övünerek sunu­yor, o seçkin parçalardan biri­nin görüntüsüne tam sayfa ay­rılmış: II. Mahmud döneminin yer yer altın kaplamalı gümüş yastık aynalarından biri bu; 27 cm. yarıçaplı, işçiliği görkemli bu divan aynası Louvre ailesi­ne 2015 yılında katılmış.

    Geçmişi geleceğe katmanın yolu aynanın içinden geçiyor.

    Bir imparatorluğun tarihten çekilmesi İngiliz kökenli Amerikalı ressam Thomas Cole (1801-1848) beş büyük yağlıboya tablodan oluşan dizide, hayali bir imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmesine yolaçan olayları sergilemişti.
  • Üsküdarlı Gülbenkyan’ın Lizbon’daki şaheserleri

    Üsküdarlı Gülbenkyan’ın Lizbon’daki şaheserleri

    Türk-İslâm sanatının en nadide örneklerini barındıran Gülbenkyan Müzesi, bugün Portekiz’in en önemli kültür ve sanat kurumlarının başında geliyor.

    Kalust Sarkis Gülbenk­yan, 1869’da Üsküdar’da varlıklı bir Ermeni aile­nin tek çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Sarkis Gülbenk­yan daha 1860’larda petrol işiyle uğraşıyordu ve Bakü’de petrol kuyuları vardı. İlk eğiti­mini İstanbul’da alan Kalust, liseyi Marsilya’da, Üniversite­yi Londra’da King’s College’da bitirdi ve petrol mühendisliği derecesi aldı.

    Adobe Express 2024-11-28 17.24.22
    Gülbenkyan Koleksiyonu’nda İslam sanatının en incelikli örneklerini ve çok değerli ipek İran halılarını (altta) görmek mümkün.

    Üniversite sonrası çıktığı Kafkasya gezisini ve o zamana kadar sadece lamba yağların­da kullanılan petrolün ekono­mik ve stratejik geleceğine da­ir öngörülerini yazdığı kitabı­nı 1891’de Paris’te yayınladı. 20. yüzyıl bölüşüm savaşları­nın temel eksenini oluşturacak petrolün gelecekteki önemi­ni daha o zamandan görmüş­tü. Petrol işinde yaptığı ara­bulucuklarla ve aldığı ileride lakabı olacak “yüzde beş” ko­misyonlarla dünyanın en var­lıklı insanlarından biri oldu. 1902’de İngiliz vatandaşı oldu. 1910’larda Osmanlı Hüküme­ti’ne danışmanlık yaptı. 1. Dün­ya Savaşı’ndan sonra Irak petrollerinin büyük güç­ler tarafından paylaşıl­masına aracılık etti.

    1930’larda başla­dığı sanat koleksi­yonculuğuna haya­tının sonuna kadar devam etti. Antik çağ sanatından, İslâm sanatına, Sovyetler’in gizlice sattığı Hermitage resimlerin­den, yirminci yüzyıl mücevher tasarımlarına kadar genişleyen çok zengin ve eklektik 6.400 parçalık eşsiz bir sanat koleksi­yonunun sahibi oldu. Paris’teki devasa evinde sakladığı bu ko­leksiyonu, 2. Dünya Savaşı’nın çıkması ve tarafsız bir ülke­de yaşamak istemesi nedeniy­le Lizbon’a götürdü. 1942’den 1955’teki ölümüne kadar Liz­bon’da yaşadı.

    T100.0_10_994_975

    Vasiyeti ile servetinin bü­yük bir bölümünü adını taşıyan vakıfa bağışladı. Sanat kolek­siyonunu koruyan ve sergile­yen müze ise ölümünden son­ra, 1969’da açıldı. Gülbenkyan Müzesi bugün Lizbon şehrinin en önemli kültür ve sanat ku­rumlarının başında geliyor.

    Türk ve İslâm sanatının en güzel örneklerini içeren Gül­benkyan Koleksiyonu’nun bir bölümü 2006’da İstanbul’da Sabancı Müzesi’nde sergilen­mişti. Koleksiyondaki İznik çi­nileri, Uşak halıları, Memluk cam kandilleri ve Kashan işi Selçuklu mineli seramikleri, zi­yaretçilerini Atlas Oyanusu kı­yısından Anadolu ve Türk dün­yasının uçsuz bucaksız coğraf­yasına götürüyor.

  • İlâhi Komedya ve Dante’de İslâm nuru

    İlâhi Komedya ve Dante’de İslâm nuru

    750 yıl önce doğan ünlü İtalyan şairin ve dünya edebiyatının başyapıtı İlâhi Komedya, son yüz yıldır içerdiği İslami motifler bakımından da tartışılıyor. Kur’an’daki Cennet-Cehennem tasvirlerini, Mi’rac, nur gibi kavramları, Arap şairlerinin üslubunu, spekülasyon yapmadan ele almak önemli.

    Madrid’de 1919’da bir İspanyol yazarının yankı uyandıracak bir kitabı yayımlandı: İlâhi Ko­medya’daki Müslüman Bâtıni Bilgiler. Miguel Asin Palacios, Dante’nin bu dev klasiği ile İs­lâm’ın bâtıni (içrek, ezoterik)) perspektifi arasında, “öteki dünya” açısından önemli bağ­lar bulunduğu görüşündeydi. Asin’den çok daha önce, başka yazarlar Dante ve döneminin Latin edebiyatı üzerinde Müs­lümanlığın etkilerinden söz açmışlardı, ancak bu çalışma­lar kısıtlı bir uzman çevresin­de ilgi uyandırabilmişti.

    Asin’in kitabı büyük yankı doğurdu ve bilim-kültür çev­relerinde genellikle olumsuz bakışlar getiren polemiklerin doğmasına yolaçtı. O sıralar­da, büyük İtalyan şairinin 600. doğum yılı nedeniyle çeşitli anma törenleri düzenlenmiş­ti ve bu kadar tepki oluşması­na yol açan da, yanlış anlama­lardan kaynaklanan bir ulusal gurur sorunuydu: Nasıl olurdu da, İtalya’nın ‘medar-ı iftiha­rı’ Dante, yabancı kaynaklar­dan, üstelik yabancı bir dinin verilerinden yararlanmış ola­bilirdi? Temelde, en fazla karşı çıkılanın, Dante’nin İslâm kül­türünden yararlanmış olduğu­nun söylenmesi olduğu çabuk anlaşıldı: Karşı çıkanlar, bu te­zi çürütmek için olmadık baş­ka yabancı kaynaklar göster­me yolunu seçtiler.

    Asin, inanılmaz miktarda belgeyi ve öteki dünya kavra­mıyla ilgili tüm İslâmi kay­nakları incelemiş, İlâhi Ko­medya’nın yazarını etkilemiş olabilecek dolaylı-dolaysız her tür yazılı metne ve görsel mal­zemeye başvurmuştu. Şairin cehennemi kafasında kurma biçimi, cennete değgin efsane­ler, olağanüstü deniz yolculu­ğu öyküleri… Bütün bunlarda az ya da çok Müslüman dün­yanın bir damgası vardı. Özel­likle de “Dante’nin dünyasının ahlâksal yapısı” sayılan İlâhi Komedya’da bu motiflerin ağırlığı göze çarpıyordu. Haz­reti Muhammed’in Mir’ac’ı ve gece yolculuğu ile ilgili İslâ­mi anlatılarla Dante’nin yapıtı arasında şaşırtıcı ölçüde ortak öğeler bulmuştu Asin. Cehen­nemin tasarımlanma biçimi buna iyi bir örnekti: Herbiri ayrı bir günâh kategorisine gi­ren cezaların içiçe geçen çem­berlerinden oluşan o dev huni iki tarafta da hemen hemen aynıydı. İki tarafta da Cehen­nem, Kudüs’ün altında göste­riliyordu, bazı ceza biçimleri tıpatıp benziyordu, Müslüman kişiye Cebrail, Dante’ye Ver­gilius eşlik ediyordu, her iki tarafta da yolcuların karşısına vahşi hayvanlar çıkıyordu.

    Kur’an’da yeralan cennet tasvirleriyle Dante’nin İlâhi Komedya’da yaptığı tasvir­ler arasında da büyük benzer­likler ortaya çıkarmıştı Asin. Müminlerin içinde yaşadı­ğı yuvalarla Dante’nin gökleri arasında da anlatım paralellik­leri az değildi. Dante’nin final için seçtiği tema da İslâm kay­naklıdır: Nur karşısında yolcu benliğini ve belleğini yitirir.

    İlâhi Komedya
    Dante’nin şiirlerindeki İslâm motifleri, son 100 yıldır Batı’daki edebiyat çevrelerinde tartışılıyor.

    Şüphe yok ki, benzerlikler küçümsenecek gibi değildir. Ancak, Asin’in bütün “buluş sahipleri” gibi biraz işi abart­tığı ve Dante’nin doğrudan doğruya, kendinden bir şey katmaksızın İslâmi metinleri kullandığını varsaydığı görül­müştür. Öte yandan, yazarın asıl eleştiriye hedef olmasına neden olan tavrı, bu etkilen­menin nasıl gerçekleştiğine ilişkin inandırıcı bir yorum getirmemesi olmuştur. Alber­to Ventura, bu konuda yaza­rın yalnızca İspanya yoluyla gelmiş olabilecek bir etki dal­gasını ciddiye almış olması­nı sağlıklı bulmuyor. Hazreti Muhammed’in Mi’rac yolcu­luğunu konu edinen Arapça elyazmasından Latinceye ya­pılmış bir çeviri metnin varlı­ğı biliniyor ve Levi della Vida gibi yorumcular Dante’nin ke­sinkes bu çeviri metnini gör­müş olduğunu belirtiyorlar.

    Benzeri zorluklar yalnızca Dante’nin yapıtıyla ilgili olarak değil, dönemin Latin köken­li tüm edebiyat ürünleriyle de ilgili bir dizi soru doğurmakta­dır. Arap edebiyatının ve şiiri­nin doğrudan etkisinden söze­dilebilir mi? Yalnızca biçim­sel alanda mı görülür bu etki, yoksa tema seçimine kadar derinlere inmiş midir? Hem biçimsel, hem de kavramsal düzeyde Arap şiirinin etki­li olduğu açıktır aslında, ama temalar sözkonusu olduğunda aynı kesinlikten hareket etmek mümkün değildir. Kadının ide­alleştirilmesi örneğin, yalnız­ca Arap metinlerine özgü bir tema değildir, Avrupalı gezgin şair için de vazgeçilmez bir ko­nu olmuştur.

    ***

    Bizim edebiyat dünyamızı kurcalamış konular arasında sayılamaz Dante’nin başya­pıtında İslâmi motiflerin ye­ri. Bilebildiğim görebildiğim tek istisnayı Sezai Karakoç’un ilgisi oluşturuyor: Rimba­ud’nun Harrar’da Müslüman­lığa yaklaşmasına olduğu gibi, Dante’deki “olası” karşılıkla­ra da sokulan Karakoç doğru­dan bu bağlamda sözalmamış, Louis Gillet’nin Dante üzerine kitabındaki İslâm’la bağlantı­ları işleyen bölümü çevirerek önce Diriliş dergisinde yayım­lamış, sonra da metni bir kita­bına almıştı.

    Gerçi Louis Gillet “esas­lı” bir uzmandan çok “amatör” bir yorumcu olarak değerlen­dirilmiştir; Asin sonrası Dan­te-İslâm ilişkisine yakıcı ekler getiren Maxime Rodinson da onu “outsider” nitelemesiy­le safdışı bırakır. Rodinson’un 1951’de şanlı Dinler Tarihi Dergisi’nde (cilt 140, sayı 2-in­ternetten indirilebiliyor!) çı­kan soluklu incelemesi dilimi­ze çevrilmemiştir. Orada, İtal­yan şairinin İslâm ile bağının hayli spekülatif bir perspek­tiften verimsiz ve dayanak­tan yoksun atışmalara yolaç­tığını belirtir, Mi’rac olgusuna yoğunlaşır, ardından da asıl odaklanılması gereken ortak zeminin İbn’ül Arabî’nin yapı­tı olduğunu ileri sürer.

    Bütün boyutlarıyla hâlâ di­diklenme süreci tamamlan­mamış bir araştırma alanı bu. Bizim, öncelikle Asin Palaci­os’un çalışmalarının eleşti­rel basımını Türkçede sağlıklı biçimde ağırlamamız önemli. Yeni basımlara Carlo Ossa­la’nın sunuşunun eklenmiş ol­ması ayrı bir heyecan kaynağı; çağdaş yorumbilim açısından bakarsak.

    Yedi yüzyıl sonra “bura­dan” da konuya ışık tutacak birilerinin çıkmasını bekle­mek safdillik mi?