Prens Muhammed Ali Tevfik, Osmanlılara bağlı son Hıdiv II. Abbas Hilmi Paşa’nın kardeşiydi. 1899-1929 yılları arasında Kahire’nin güneyinde inşa ettirdiği saray, geç dönem Osmanlı sanatının inceliklerini ve olağanüstü ürünlerini bünyesinde topluyor.
Manial’in mimarı Manial Sarayı’nı yaptıran Prens Muhammed Ali Tevfik, İsviçre ve Avusturya’da eğitim görmüş kültürlü bir kişiydi, Türk-İslâm sanatına hayrandı. Saray, iki yıllık onarımın ardından 2015’te tekrar ziyarete açıldı.
Mısır’a giden gezginler, bu eşşiz ülkenin Antikçağ uygarlıklarının heybetinin gölgesinde kalmış Ortaçağ ve Yakınçağ anıtlarını çoğu zaman göremeden dönerler. Oysa Mısır ve başkenti Kahire, Memlûk camilerinden Osmanlı sebillerine ve Hıdiv saraylarına uzanan olağanüstü bir “Türk ve Osmanlı Mirası” sunar.
1805’de Mısır’a Osmanlı Valisi olarak tayin edilen Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kurduğu hanedan, 1867’de torunu İsmail Paşa’dan itibaren Hıdiv ünvanını kullanarak, Mısır’ı Osmanlı bayrağı altında ama yarı bağımsız şekilde yönetti. 1882’de Mısır’ın İngilizler tarafından işgali ile Osmanlı İmparatorluğu’nun ve hıdivlerin yönetimsel bir gücü kalmasa da, 1953’te cumhuriyet ilan edilene kadar Mısır’ın resmî devlet başkanları yani kralları bu hanedandan çıktı. Mehmet Ali Paşa ve ardından gelen hıdivler, Mısır’ın modernleşmesi ve Batılılaşmasına önem vererek, hem Osmanlı hem de Müslüman dünyası için örnek teşkil ettiler. Bunlara ait mimari yapılar, bugün Mısır’ın Kahire, İskenderiye, Luksor gibi önemli şehirlerinde 19. yüzyılın etkileyici örnekleri olarak hâlâ izlenebilir.
Çoğunlukla Avrupa tarzında yapılmış Hıdiv ailesi sarayları içerisinde biri, inşa edenin ait olduğu Osmanlı-İslâm kültürüne bir sadakat gösterisi sunuyor: Manial Sarayı. Kahire’nin güneyinde, Nil üzerindeki Rhoda adasında bulunan bu saray 1899-1929 yılları arasında inşa edilmiş.
Tarihîhazineler Sarayın içindeki gözkamaştırıcı eşyalar arasında 350 kadar tarihî Türk halısı, Kütahya seramikleri, Osmanlı şamdanları, Şam işi ahşap mobilyalar ve pencereler, Endülüs tarzı mermer çeşmeler ve binlerce kıymetli eşya yer alıyor.
Sarayı yaptıran Prens Muhammed Ali Tevfik, Osmanlılara bağlı son Hıdiv II. Abbas Hilmi Paşa’nın kardeşiydi. İsviçre ve Avusturya’da eğitim görmüş kültürlü bir kişiydi, Türk-İslâm sanatına hayrandı. Türk, İran, Suriye, Mısır ve Endülüs sanatı unsurlarının rokoko ve art nouveau tarzın karışımı ile inşa ve dekore ettirdiği bu evinde oluşturduğu koleksiyon göz kamaştırıyor. 350 kadar Türk halısı, duvardan duvara Kütahya seramikleri, Osmanlı şamdanları, Şam işi ahşap mobilyalar ve pencereler, Endülüs tarzı mermer çeşmeler ile süslü bu eşsiz ev, Fransız besteci Camille Saint-Saens’dan Winston Churchill’e kadar bir dönemin önemli insanlarını ağırladı. 1955 yılında ulusal müze olan Manial Sarayı, 10 yıllık bir restorasyon sırasında kapalı kaldıktan sonra, 2015’te yeniden ziyaretçilere açıldı.
Meksika imparatoru I. Maximillian’ın kurşuna dizilişi, bir yıl sonra ünlü Fransız ressam Edouard Manet tarafından canlandırılmıştı. Bu efsane tablo, Goya’nın 60 yıl önceki bir tablosundan esinlenmiş, sonraki yıllarda ise birçok ünlü ressam tarafından yeniden yorumlanmıştı. Ama tüm bunlar birbirinden farklı, özgün sanat eserleriydi.
Sinan Çuluk, III. Napolyon tarafından önce arkadan vurulan Meksika hükümranı I. Maximillian’ın, sonra yerli Cumhuriyetçiler tarafından kurşuna diziliş haberinin bizim basınımıza nasıl yansıdığını önceki yazıda belgeledi. İstanbul’da yankılanan olay 19 Haziran 1867’de gerçekleşmiş, Evrensel Sergi’nin yarattığı coşkuyu ters çevirerek Paris’e kara bulut gibi çökedursun, bir kesimi derinden etkilemişti. Aralarında, Cumhuriyetçi damarı belirgin, bir bakıma kalkışımcı, Courbet’nin bu bağlamda mirasçısı bir ressam, Edouard Manet de yeralıyordu.
Goya’dan esinlenen modern yorumlar Yan Pei-ming 2008’de yaptığı çalışma (üstte) İspanyol direnişçilerin kurşuna dizilişini yalnızca kan kırmızı renkle yorumluyordu. Robert Ballagh ise Goya’nın tablosunu 1970’de çizgiromana yerleştirmişti (altta).
Manet’nin yüzyılı aşkın süredir Mannheim Müzesi’nin koleksiyonunda yeralan “I. Maximillian’ın İnfazı” tablosu 1868 tarihini taşır, bu konuda gerçekleştirdiği beşinci, “asal” çalışmasıdır. İlk verilerden yoksun, kafasında canlandırdığı sahneyi icra etmiş, zamanla Fransız basınında yayımlanan fotoğraflardan yararlanarak sahneyi koyuşunu ve giyim kuşam özelliklerini gerçeğe olabildiğince yakın biçimde resmetmişti. Manet’nin tabloları Fransızların ulusal gururlarını zedelemişti; tablolara düpedüz bir tür sansür uygulanacak, yerli müzeler, koleksiyoncular hiçbirini edinmeye yanaşmayacaktı.
Manet’nin tablosunun esin kaynağının Fransisco Goya’nın bir tablosu olduğu sır sayılmaz; İspanya gezisi sırasında Prado’da resimle karşılaştığı ve üzerinde kalıcı iz bıraktığı biliniyor. İlginç bir kesişme daha sözkonusudur bu ilişkide: Goya, I. Napolyon tarafından işgâl edilmiş ülkesinde 2 Mayıs 1808 günü yerlilerin başlattığı isyanın (ki Goya’nın o konuda da bir tablosu Prado’dadır) sonucu, isyancıların 3 Mayıs günü kurşuna dizilişlerini resmederken bir mizansen kurar — sahnenin tanığı olmamış, iki tablosunu da olaylardan altı yıl sonra yapmıştır.
Bir ‘remake’ veKore modellemesi Yue Minjun’un 1995’de gerçekleştirdiği yağlıboya “İnfaz” çalışması, ünlü tablonun “silahsız” bir remake’iydi (üstte). Ünlü ressam Picasso ise 1951’deki “Kore Katliamı” isimli çalışmasında, bu savaş sırasında yaşanan katliamları tarihî tablonun modellemesiyle sunmuştu (altta).
Goya’nın bu tablosunun yarım yüzyıl sonra Manet tarafından “model” olarak seçilmesi, modernlerin öncüllerine yaraşır bir yaklaşımdı: “Remake” (yeniden yapım) anlayışı bir sonraki kuşakla başlamış, bir başına geniş bir katalog oluşturmakta zorluk çekilmeyecek yaygınlığa ulaşmıştır. “Model-örnek”ler arasında “3 Mayıs 1808”ün önü çektiğini söyleyebiliriz.
Picasso, Guernica’yı yaptığı dönemde Goya’yı aklından çıkaramadığını aktarmıştır. “Model”e 1952’de dönmüş, bir yıl önce Güney Kore’de yaşanan katliamı nakşetmek için aynı sahneye koyuşu bilinçli olarak seçmişti. Bir temel farkla: Gerek Goya’da, gerekse Manet’de kurbanlar ve cellâtlar yalnız değildir, her iki olayın “tasarım”ında seyircilere de yer verilmiş, “tanık” statüsünde üstlerine bir tür sorumluluk yüklenmiştir (3 Mayıs’ı bilemeyiz, fotoğraf henüz bulunmamıştı; buna karşılık 19 Haziranınkiler var, orada kalabalık izlerkitleyi görüyoruz); Picasso bu üçüncü ögeye yer açmaz “Kore Katliamı”nda: Katliamı yapanların artık tanık istemediklerini, yüzyılın başından ucuna yoketme siyasetini gözden uzak tutmak için akılalmaz önlemler aldıklarını öğrendiğimiz bir çağda yaşıyorduk.
“Model”in sergüzeştinin bu noktada tamamlanmadığı, peşisıra gelen yapıtlardan belli. Robert Ballagh, 1970’de çizgi-roman karesine oturttu Goya’nın tablosunu. Konu Çinli sanatçıların atölyelerine sıçradı son dönemde. Yan Pei-Ming’in 2008 tarihli “İnfaz”ı kan kırmızısı bir tablo: O tek renge kurbanların dökülen kanlarını sığdırmak istemiş. Yue Minjun’un 1995’de gerçekleştirdiği yağlı boya “İnfaz”ı alabildiğine özgün, çünkü kişisel yorum payı ağır basan bir “remake” denemesi: Kurbanların ve cellâtların farklı biçimde “güldükleri” bu sahnede, silâh tutma “pozisyonu” var ama silâh yok: Ağır mı ağır bir kara mizah optiği.
Tarih nasıl tekerrürden ibaret değilse sanat da değil.
Son yıllarda “restorasyon” dendiğinde hemen arkasından “aman!” geliyor. Ancak farklı disiplinlerdeki uzmanların ortak çabasıyla gerçekleştirilen iyi ve doğru restorasyonlar da var. Zeyrek semtindeki Şeyh Süleyman Mescidi, hem Bizans kimliği hem Osmanlı dokusuyla yeniden ayağa kaldırıldı.
Son yıllarda yaşanan bir çok restorasyon tartışmasının arasında, İstanbul’da Zeyrek semtindeki Şeyh Süleyman Mescidi haberleri pek ilgi çekmedi. Mescid tek kubbeli küçük bir yapı. Yanında 20 kadar mezardan oluşan bir haziresi var. 19. yüzyılın sonlarından itibaren cemaatinin yaptığı basit müdahaleler dışında bir onarım görmeyen yapı, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2013 yılında ele alındı ve hazırlanan restorasyon projeleri çerçevesinde uygulamalara başlandı.
Uzmanların oluşturduğu bir bilim kurulu ve Vakıflar İstanbul Bölge Müdürlüğü’nün katkısıyla gerçekleşen uygulamalar, Şubat 2017’de tamamlandı ve mescit olarak kullanılmak üzere İstanbul Fatih Müftülüğü’ne teslim edildi.
Yaşayan, yaşatılan geçmiş 1756 yılındaki yangında zarar gördükten sonra onarılan; II. Abdülhamid döneminde içine gri siyah renklerle hazırlanmış kalemişleri yapılan; sonrasında kaderine terkedilen yapı, yeniden ayağa kaldırıldı.
Restorasyon Vakıflar Genel Müdürlüğü ve İtalyan Mimarlık, Sanat ve Kent Restorasyonu Derneği’nce ortaklaşa gerçekleştirildi. Med-Art Projesi denilen bu çalışmada, her iki ülkenin uzmanları hem deneyimlerini paylaştı hem de farklı yaklaşımları tartışma imkanını elde etti. Önemli bir anıtın restorasyonu kadar eğitim çalışmalarını da içeren bu projede bazı restorasyon uygulamaları değerlendirildi; İtalyan uzmanlar da İstanbul’da Şeyh Süleyman Mescidi’nde inceleme, değerlendirme ve bazı uygulamalar yaptılar.
Kentin Geç Roma döneminde inşa edilen bir anıtını bu şekilde ve birçok restorasyon çevresinin katkısı ile ele alabilmek önemli. Yapının restorasyonunda öncelikle Bizans ve Osmanlı dönemine ait farklı izleri korumak ve yaşatmak arzusu ile çalışıldı.
Yapı Bizans döneminde 5. yüzyıl dolaylarında bir mezar anıtı olarak inşa edilmiş olmalıdır. Muhtemelen uzun Bizans yüzyıllarında başka amaçlar için kullanılmış ve örtü sistemi de yenilenmiştir. Bazı araştırmacılar yapının yakınlardaki bir manastırın kütüphanesi olduğunu düşünür. Ancak ne yazık ki ne fonksiyonunu ne de Bizans dönemindeki ismini belirlemek mümkün değildir.
Bizans-Osmanlı mirası Şeyh Süleyman Mescidi, İstanbul’un fethinden 38 yıl sonra Zeyniye tarikatına mensup Şeyh Süleyman Halife tarafından bir zaviye haline getirilmiş.
İstanbul’un fethinden sonra 1491 yılında Zeyniye tarikatına mensup Şeyh Süleyman Halife tarafından bir zaviye haline getirilmiştir. Hakkında pek bir şey bilinmeyen Süleyman Halife vefat ettiğinde zaviyesinin önüne defnedildiğinden zamanla semtin ve Zeyniye tarikatının bazı mensuplarıda etrafına gömüldükçe burası bir hazireye dönüşmüştür. Zaviye zamanla mahalle halkına hizmet veren bir mescit olarak da kullanılır olmuştur.
1756 yılında bir yangında zarar gören yapı Kazgan Hasan Ağa tarafından onarılmış. Bu dönem de kubbenin etrafında bazı onarımlar yapılmış olabilir. 19. yüzyıl sonlarında II. Abdülhamid döneminde mescidin içine gri siyah renklerle hazırlanmış kalemişleri yapılmıştır. Bu onarım sırasında mescidin önüne ahşap bir bölüm de inşa edilmiştir. Bundan sonra kaderine terk edilen yapı, kalabalık olmayan cemaati tarafından kullanılmaya devam etmiştir. Cemaat bakımsız kalan mescidin duvarlarını kubbe eteğine kadar beyaz badana ile boyamıştır.
Türkiye’de restorasyon konusunda pek bilgisi, ilgisi olmayan kişiler genellikle sadece başarısız bulunan uygulamaların haberlerini takip ediyor. Ancak ülkede birçok uzmanın ciddi çalışmaları sonucu korunan kültür varlıklarını da unutmamak gerek.
Avrupalı, öteden beri, Afrika-Asya kökenli hayvanlarla tanışma fırsatı doğduğunda büyülenmiştir. Zürafa da çıtkırıldım gövdesi, sıradışı özellikleriyle besbelli bir çekim alanı yaratmış. Dünyadan ve Osmanlı döneminden gerçek zürafa hikayeleri.
20. yüzyılın en önemli sanat yayıncılarından biri Albert Skira’ydı, onun Yaratıcılığın Yolları dizisi bugün de varlığını cep formatında koruyor. 2. Dünya Savaşı sırasında, İsviçreli olduğunu anımsatalım, çıkardığı müthiş dergi Labyrinthe’i bir dönem kendisi yönetmiş, sonra sorumluluğu Jacques Damas’a devretmiş. O derginin hiçbir sayısı giremedi kitaplığıma; ama bazı nüshalarını Rue Furstenberg’deki Jean Hughes kitabevinde gözden geçirme olanağı bulmuştum — sahibinin ölümünün ardından kapanan o kitabevinin yerinde şimdi semizlere döşemelik kumaş satılıyor. Damase, 1986’da Labyrinthe’i yeniden çıkartmış; kaç sayı devam edebildiğini bilemiyorum, bende bir kitap hurdacısında karşıma yıllar sonra çıkan ilk sayısı var yalnızca — kıymetli bir sayı.
Minyatür, Surname
Alberto Giacometti, Skira yönetimindeki Labyrinthe’e 1945’de, yontucu Laurens üzerine dolgun bir yazısıyla katılmış. Metin, vakfının yeni yayımladığı Neden Yontucuyum? (2016) başlıklı kitabında yeralıyor. Aynı kitapta, kendisiyle 1962’de yapılmış bir söyleşide, Giacometti bütün sanat eserlerinin ergeç kaybolacağını ifade ediyor, ki bana sorulacak olsaydı da hiçbir “şey”in kalıcı olmayacağını söylerdim. Giacometti, kısa vâdede bazı çok önemli yapıtların gözden kaybolabildiklerine dikkat çekiyor, Lacoon örneği üzerinden, buna karşılık Louvre müzesinin pek çok salonunu hıncahınç ucubelerin doldurduğunu ileri sürmekten kaçınmıyor.
Labyrinthe dergisinin 1986’daki ilk sayısını ‘kıymetli’ olarak niteledimse, nedeni vardı: Dergide, Bunuel’in 1929’da yazdığı ve kaybolduğu sanılan Goya 80 sayfalık senaryosunun -Saragossa’da bulunmuştu-geniş özeti ilk kez okur önüne çıkıyordu. Eşlik eden fotoğraflardan biri, senaryonun yazıldığı yıl Noailles ailesinin konutunun bahçesinde çekilmişti: Sağda Giacometti, solda Bunuel, ortalarındaysa, başı ağaçların arasında kalmış bir zürafa heykeli — altyazıda, neden ve nasıl bilinmez, bu heykelin kaybolduğu belirtiliyor.
Zürafa, asıl Dali’nin tutkusuydu. 1930’lu yıllardan başlayarak, otuz yılı aşkın bir süre takınaklı bir izlek olarak resimlerinde görülen “tutuşmuş zürafa”ları, yorumcular, ressamın sivil savaşı simgeleyen bir figür olarak seçip kullandığını düşünüyorlar. Ama, öncesinde, Dali’nin Lorca ve Bunuel’le sıkı bir üçgen oluşturduklarını, birlikte ortak işlere kalkıştıklarını unutmamak gerekir; ressamın hem şairin, hem sinemacının portrelerini yapmış olduğunu da. Bunuel’in o dönemini konu edinen The Red Years’de rastladığım bir ayrıntı, bana bu zürafa ‘meselesi’nin kaynağında onun payının bulunabileceğini düşündürttü: Gerçeküstücü hareketin dergilerinden birinde sinemacının zürafa ile ilgili bir metni yeralmış, Giacometti’nin buharlaşan yontusunu o metnin tetiklediği varsayılıyor.
Avrupalı, öteden beri, Afrika-Asya kökenli hayvanlarla tanışma fırsatı doğduğunda büyülenmiştir: Fil ile, gergedan ile bağlantılı sonuçları iyi-kötü biliyoruz. Zürafa da, çıtkırıldım gövdesi, sıradışı özellikleriyle besbelli bir çekim alanı yaratmış.
Küpeli çavuşbindi alamete Çizeri meçhul içeriği muzip bu resimde, zürafanın sırtındaki kişi III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde saray musahiplarinden Abdi Bey, Nâm-ı diğer Küpeli Çavuş (Kaynak: 1453 İstanbul Kültür Sanat Dergisi). 1582 şenliğinde geçit yapan hayvanların en çok ilgi görenlerinden biri zürafa idi.
Durum “biz”de çok mu farklı gelişmişti, öte yandan? Elif Şafak’ın romanında konu edindiği ‘fil öyküsü’ne başka bir bağlamda döneceğim, buna karşılık, işte yeri geldi, Osmanlılardaki bir zürafa olayının uyandırdığı yankılara da değinmenin sırası: Önce, İstanbul Kültür Sanat dergisinde Yusuf Çağlar’ın, ardından bir kitabında Sunay Akın’ın popülarize ettikleri vakanın ana kaynağı, Cahit Kayra’nın çevrim yazısıyla 1989’da yayımladığı, Hızır İlyas Ağanın Letaif-i Enderun’udur.
Kayra, metni yayına hazırlarken günümüz okurunun anlamasını kolaylaştırmak amacıyla sadeleştirme yoluna gitmekle kalmamış, bazı bölümleri de kısaltmış ne yazık ki. Bugüne dek tanıdığım en bilge ve alçakgönüllü insanlardan biri olan Necdet Sakaoğlu’nu aradığımda, tek kelime etmeme gerek bırakmadan eksiksiz çevrimyazısını yaptı ve bana iletti — bir kutuda olduğu gibi iliştiriyorum o kıymetli belgeyi. Sayın Sakaoğlu bir not koymuş metnin altına: “Her iki metinde, getirilişi ve ölümü tarihlenmemiş. Ancak Hîcrî 1239 Rebiülevvelinin 23’ü ile Cemaziyelevvelin başlangıcı arasında 40 gün kadar yaşadığı anlaşılıyor”.
Olay, 1823-24’de geçiyor. Hızır İlyas Ağanın kitabı 1859 tarihini taşıyor. Zürafayı II. Mahmud’a armağan olarak gönderen Kavalalı Mehmed Ali Paşa; Mısır’dan deniz yoluyla gelmiş. Meraklılar Beşiktaş’taki Çinili Köşk meydanında toplanıp bu egzotik ‘harika’yı, gövdesini, yürüyüşünü hayretle izlemişler. Yusuf Çağlar, Letaif-i Enderun’da yeralmayan bir başka kesiti, Hikmet Feridun Es’in Hayat Tarih dergisinde (1967 Şubat sayısı) yayımladığı “İstanbul’a Bir Zürafa Geldi” başlıklı şakrak yazısından aktarıyor:
“Seyredenler arasında sarayın en renkli simalarından musahib-i şehriyarî Küpeli Abdi Bey de vardı. Geçen sefer zürafanın gelişinde Küpeli Abdi Bey’in bu vahşi hayvandan ödü patlamıştı. Nihayet Hünkâr ‘Küpeli Abdi Bey’in tevahhuş ettiği vahşi hayvandan zürafa nam mübarek endamın hafifçe huzur-ı hümâyun’a gelmesine’ irade buyurunca olan oldu. Küpeli Abdi Bey titremeye âğaz eyleyerek:
– Aman Padişahım, bu hayvan pek durmaz… Yaramazdır!
gibi sözler söyledi ise de kimse kendisine kulak asmayıp, üstelik musahip ağalar birlik olup, başlarına da Habeş Ağa’yı getirip:
– Zürafa müteyemmen ve mübarek bir hayvan olup onu eliyle tutarak bir kere gezdiren Müslüman yeryüzünde hiçbir zarar ve ziyan görmez… dediler.
Habeş Ahmet Ağa, yanındaki bütün muhasiplere, tabiî bu arada Küpeli Abdi Bey’e de:
– Haydi… Müslüman olan gelsin, zürafayı şöyle bir gezdirelim… Kim bu hayvanı gezdirirse cennete gidecektir… dedi.
Padişah da onlara tasvip eden bakışlarla bakarak:
– Memuldür… buyurdular.
Bunun üzerine Küpeli Abdi Bey, Padişaha dönerek yırtınıp yakınmaya başladı:
– Aman Sultanım… Aziz başın için inanma efendim!… Kulunuz her hatvesine bir Hac sevabı yazılsa dahi yine gönül rızasıyla gezdirmeye cesaret edemem. Yanına bile sokulamam… Baksanıza Efendim, lakırdısıyla bile benzim soldu… (Küpeli Abdi Bey) Hünkâr huzurunda yırtına dursun, müsahipler çoktan zürafayı meydana getirmişlerdi bile… Nihayet ağalar hep birden Küpeli Abdi Bey’i kaptıkları gibi zürafanın üzerine bindirdiler. Vakıa zürafa zararsız bir hayvandır ama sırtına bindirilen telaşlı adamın avaz avaz bağırıp çırpınması biçareyi de ürkütmüştü, birden bire huysuzlandı, hıza geldi ve İshakiye Köşkü’ne doğru bütün süratiyle koşmaya başladı. Abdi Bey çığlıklar savuruyordu. Her türlü teşrifat kaidesini unutmuş, hayvanın üzerinde Hünkâr’a seslenmekte idi.
Padişah dahil herkes gülmekten kırılıyordu. Nihayet zürafaya tahsis edilen Arap seyis koşup hayvanı zaptetti, Küpeli Abdi Bey üstünde olduğu halde Padişahın önüne getirdi ve burada yine alayla Küpeli’yi zürafanın üzerinden aldılar.
Hünkâr son derece eğlenmişti. Bu macerada çok korkan Küpeli Abdi Bey’e büyük bir ihsanda bulundu. Bu ihsan o kadar esaslı idi ki, Abdi Bey’in sonradan:
– Zürafanın mübarek bir hayvan olduğu, onun yüzünden gördüğümüz keremden belli!.. dediği rivayet edilir”.
Anlaşılan, “bindik bir alâmete, gidiyoruz kıyamete” deyişi bu hikâyeye sıkça bağlanmış.
★ ★ ★
Kavalalı’nın armağanı zürafa İstanbul’da yaklaşık 40 gün yaşamış. Durumu, kimilerinin üzerinde durduğu gibi farklı iklim koşullarına uyumsuzluk olarak açıklamak hepten dayanaksız bana kalırsa: Kavalalı, iki yıl sonra da, bu kez Sudan’da ele geçirilen bir zürafayı, Fransa kralı X. Charles’a armağan etmek üzere Mısır’dan gemiyle Marsilya’ya göndermiştir. Taşkın coşkuyla karşılanan zürafa Paris’e getirilmiş, Doğa Müzesinde 18 yıl yaşamıştır. Bu süre içinde tanık olunan merakın çapı nedeniyle doğan Girofomania (zürafaperestlik) terimi sözlüklere girmiş, geniş bir ikonografya yaratmıştır.
İstanbul’da ölen zürafa bildiğimiz kadarıyla görsel kataloga katılamamış; tahnit edilip bir dönem Topkapı’da saklandığına, neden sonra çürüdüğü anlaşılarak yokolduğuna ilişkin bilgiyi doğrulatamadım.
Batı gözüyle zürafa Avrupalılar öteden beri yabancısı oldukları coğrafyalardan gelmiş hayvanlar karşısında büyülendiklerini gizlemez. Zamanın bir İtalyan dergisinde “İstanbul’da ölen zürafa adında bir hayvan” bilgisi ile yayımlanan bu tasvirde, Kavalalı’nın armağan ettiği ve İstanbul’da ölen zürafa canlandırılmış. Zürafa, Batı mitolojisindeki ejderhaya benzetilmiş.
Osmanlılarda hayvanat bahçeleri üzerine kapsamlı bir çalışma yürüten Feza Günergun, 2006’da bir sempozyuma sunduğu bildiride zürafa bağlamında biribirinden değerli ipuçları veriyor: Habsbourg’dan gelen bir elçi heyeti, Kanunî’nin sarayında, 1531’de zürafayla karşılaştıklarını kaydediyorlar. Dernschwann’ın 1553’de gördüğü zürafa bir başkası olsa gerek. İki yıl sonra İstanbul’a gelen, Türk Mektupları’nın yazarı, 1 Eylül 1555 tarihli mektubunda “İstanbul’daki hayvanlar arasında bir de zürafa varmış” diyor: “Fakat tam ben geleceğim sırada ölmüş. Kemiklerini gördüm. Bunları gömmüşlerdi. Tetkik edeyim diye çıkardılar”.
Paha biçilmez belge, Metin And’ın 40 Gün 40 Gece’ye aldığı Surnâme minyatürü: 1582 şöleninde ortaya çıkan zürafa orada, şaşkın hilkat, en önde.
II. Mahmud’a gelen zürafa öncesi, iki yüzyıl boyunca bir başkası boy göstermedi mi İstanbul meydanlarında? Sonrasında, Nurhan Atasoy, Abdülaziz’in Çırağan’ın inşası sırasında kuşlara ve aslanlara, bir de zürafalara bahçede özel bölümler yaptırttığına işaret ediyor.
Âdemoğlu meraklı. Kendisi açısından ilk bakışta olumlu bulunabilecek, erdem sayılabilecek bu özelliğinin bir o kadar zararlı, çünkü sınır tanımaz, öteki(leri)ne duyarsız, amansız ve insafsız olması gerçeğiyle nicedir yüzleşiliyor -beyhude çaba kalsa da.
Hayvanat bahçeleri bıçak sırtı örnek: Korumak ve araştırmak bir yakadaysa, bilerek bilmeyerek zulüm öteki yakada: Yazıktır, eşit derecede güçlüler. Kaldı ki, bir kez daha anımsatmalı, “İnsan Zoo’ları” ortadan kaldıralı yüzyıl bile olmadı: Teşhir, aşağılama (üstünlük taslama), vandallık dizboyu.
Son, Sorrentino’nun büyük Roma şehrine odaklı güzelim filmi La Grande Belleza’da karşımıza çıkardığı, gecenin karanlığında bir sirk avlusunda dolaşan zürafanın yüreğimi dağladığını söylemeliyim: İki anlamıyla eşsiz, kırılgan, zarif, hiçbir canlıya zarar vermeyen o yaratık, dipsiz yalnızlığında bir sürgün, bakılmaktan yorgun, neredeyse süzülerek geçti kameranın önünden -içime bir cümle bırakarak: Dünyayı insandan kurtarmak gerek.
LETÂIF-I ENDERÛN’DAN
‘Başı öküze, boynu deveye ve gövdesi kaplana benzer’
Kavalalı Mehmed Ali Paşa, II. Mahmud’a armağan olarak bir zürafa göndermişti. Hızır İlyas Ağa’nın 1859’da yayımlanan Letâif-i Enderûn adlı kitabında, 40 gün kadar yaşayabilen bu zürafayla ilgili bilgiler yer almıştı.
“Sevâd-ı hatt-ı Habeş’de vücudu mevcûd ve diyâr-ı Rûm-ı behcet-rüsûmda ismi var ise de cismi mefkud olan zürâfe nâm hayvân-ı mübârek-endâmın bir dânesini ber-takrib-i dil-firib ile vâli-i-i vilâyet-i Mısr-ı Kahire devletlû Mehmed Ali Pâşâ hazretleri ele getürüb hâkipâyı emel-bahşâyi hazret-i zıllûllahîye bahren irsâl ve Memâlık-i Mahrûsada şimdilere-dek görülmedik bir hayvan-ı adîmül-emsâl olduğundan herkes görmeğe isti’câl ve belki bu gibi hayvânın seyri vâcibü’s-seyirdir dinerek nice kimseler iskeleden istikbâl eylediklerinden işbu Rebi’ül-evvelin 23. gününe tesâdüf eden yevm-i pâzâr yümn-âsârdavürûdı reside-i sem’-i padişah-ı itibar-ı ‘alî-tebâr oldukda bi’l-emr ü fermân vâcibü’l-iz’ân hayvân-ı mezkûr Çinili Köşkü Meydânında dâhil-i huzur-ı şâh-gubûr olunca sâye-i saltanatlarında Enderûn ağaları bâ-cem’ahüm seyrü temâşâ eyledikleri bir seyr-i ‘azim ve vali-i müşârileyhin ‘arz-ı hûlusu ilâve-i ta’zîm olub bu münâsebetde meşhûd-ı dîde-i hayret olan hayvanın hey’et ve kıyafetini her kim görse kuvvet ve kudret-i ilâhiyyeyi tefekkürden hâli olmayacağı zâhir ü bâhir ve şöyle bargir şeklinde görünür iken başı neva’mâ öküze ve boynu deveye ve gövdesi kaplana benzemesini zürefâ-yı Âcem “eşter ü kâv ü peleng” ta’birini ‘ilm kıldıkları müsellem-i âlem olub tîz-beri dürlü sohbetler tekevvün ve teşekkül ise hazret-i padişah mekârım mu’tad teyemmün ‘add ettikleri tebeyyün etmegin huzur-ı hümâyünlarında mevcud mudhîk musahibler zürâfeyi Zeyd ü Âmr’e benzederek sözü zencir eyledikleri şâh-ı kişver-gîrin keyfine gitmek ihtimâli ile ağalardan ve gerek sa’ir nâsdan etvâr ü reftârı iştihâr bulan kimselerin kimisinin koşuşuna ve kiminin bakışına müşahebetden bahsile esassız sözler uzayınca ukalâ-yı kurenâ “şevk-ı dilberle sözün vezni bulunmazsa n’ola/arzu-ı leb-i yâr âdeme çok bal yedirir” meâlini imâ ile cümleye izin ihsân ve o saatde yerler öpülüb odalara avdet olunduğu mazbut-ı ceride vekâyi-i nüvisân oldu.
Vaz-ı hey’et-i zürâfe be-hazîne-i hümâyûn sâl-i sabıkda Mısır’dan paye-i serîr-i şevket-masire gönderilen zürâfenâm hayvan-ı mübarek-endâmın hârda vücudu perverde olduğundan her yerde mu’ammer olamayacağı ma’lûm-ı havass u ‘âvam olmagla muhafazası içün ihtimâm ve huddâm-ı ıstabl-ı âmire hayliıkdam-ı tânetdiler ise de İslâmbul’daki hevâ muayyen neşvünemâ olamayub geçen günler biraz muztarib ve iki günden sonra türaba münkalib oldukda hey’et-i asliyesi külliyyen mahv olmamak arzusiyle içerisi eczây-ı hekimâne ile tathîr ve cildi penbe (pamuk) ile doldurulub Hazine-i Enderûna vaz’ı tedbir olundu”.
Mimarlık bir sanat mı? İnşaat değilse öyle. Son elli yılda üç örnek sanatçı girişimi, şehir dışında, boş arazide kurulan yapı komplekslerini ortaya koyarken, öncelikle birer “yapıt” olarak farklılaştı.
Sayısız uluslararası ödül sahibi Fransız mimar Jean Nouvel, “mimarlık sanat mıdır?” sorusuna “elbette” yanıtını veriyor: “Mimarlığı inşaatla karıştırmamak kaydıyla”. Burada “inşaat”ı bir bakıma tasarım çalışmasına dayanmayan, anonimleştirilmiş bir işlev kalıbı ile özdeşleştirdiği unutulmamalı, yoksa “inşaat” ayrıca birbaşına canalıcı önem taşıyan evre.
“Mimarlık sanat mıdır?” aslında yorgun düşürülmüş soru. Çok mürekkep akıtmış, aklımdan katkıda bulunmak geçmez. Buna karşılık, “obje yapı”ları mimarlığın hepten dışına değilse bile derkenarına yerleştirmeyi yeğleyenlerdenim: Sözgelimi Loos’un Tzara Evi ile bir Hundertwasser evini mimarlık ekseninde aynı konumda göremem. Şüphesiz ham sanatın mimari örneklerinin beni çekim alanlarında tuttukları sır sayılmaz: Postacı Cheval’den Tabakgagalayan’a her vakit ziyaret adreslerim oldular, ama mimarların sanata sokulmalarıyla sanatçıların mimarlığa ve şehirciliğe sokulmaları farklı ölçülerin sahneleridir, bunu gözden kaçıramayız.
Barjac Yerleşkesi
Anselm Kiefer’in “Barjac Yerleşkesi” 1993-2008 arasında yaratılmış. 200 hektar arazide kurulan sanatsal yerleşke, derin mitolojik tabakalarla kök uyumu içinde bomboş bir karşı kent. Güney Fransa, Nîmes yakınları…
Mimarlık ölçüleriyle de, estetik/plastik ölçüleriyle de sanat yapıtı sayılagelmiş konutlar (Casa Milà), tapınaklar (Ronchamps), kamu yapıları (Bilbao Müzesi) oylumlu bir katalog oluşturuyor, modern dönemde -öncesinde, Antikite’nin yedi harikasından Rönesans’ın ana yapılarına bir başka katalog. Topluca, bir bir çok sayıda monografiye konu olmuş umman alan. Beni burada asıl ilgilendiren, gözümü dikmekten geri durmadığım sanatçı kalkışımları: Mimarlıkla bağlantıları olmamakla birlikte içeriden-dışarıdan yapılara, şehirlere, daha canalıcısı boş alan’lara yönelenler.
Nicedir, dekoratif sıfatının sanatsal bağlamda küçümsendiği, horgörüldüğü bir dönemin içindeyiz. Kendi payıma katılmadığım bir yaklaşım: Resmin, heykelin, “iş”in yabana atılamaz bir dekor(atif) boyutu, başlangıcından, diyelim mağara resimlerinden günümüze sözkonusudur ve bu boyut Sanat’ın ana işlevleri arasındadır -yeri geldiğinde, Monet örneği üzerinden dönmek istediğim konu.
Kuşun Düşü Niki de Saint Phalle’ın 1968-1971 arası gerçekleştirdiği Kuşun Düşü’nde (Le Rêve de l’Oiseau), “yaşanabilir” bir sanatsal inşa anlayışıyla konaklama esası öne çıkıyordu. Güney Fransa, Provence-Alpes- Côte d’Azur.
Aynı çerçevede süs’ün ve süsleme sanatlarının, tezyin işlerinin pek önemli bir sanat-zanaat işbirliği yaratarak değerli açılımlar getirdiğine, getirebileceğine inanıyorum. Süsten yalıtma eğilimi, dekoratif boyuta sırtını çevirme seçimi ne denli doğru ve meşruysa, zıt kutuptaki anlayışların, benimsemelerin de o denli değeri var -tek, ortaya çıkan sonuç varoluş nedenini doğrulasın. Grünewald’in ‘retable’ından Delacroix’nın Saint-Sulpice’deki duvar resmine, Klimt’in freskosundan Rothko’nun şapeline uzun bir damar. Rodin’den Calder’a, Anish Kapoor’a uzun ikinci damar. Ama, dedim ya, beni asıl heyecanlandıran “boş”luğa, boş alana, ıssızlığa göz koymuş olanlar.
“Şehir mobilyası” işleviyle heykelin açık havada uzunca bir geçmişi var. Genellikle yerel yönetimlerin ısmarladığı, genellikle hamasi niyetlere dayalı işlerdir. Bu eğilimi ilk kıran sanatçının Rodin olduğunu söyleyebiliriz sanırım: Kişisel seçimlerini iyi ki dayatmıştır. Paris-Vavin’deki Balzac yontusu sözgelimi, modern tavrın ön adımlarından biri. Bugün, metropollerin meydanlarına konmuş Picasso, Miro, Dubuffet, Calder ayarında sanatçıların çalışmalarında büyük bir meydan okuma yok mu?
Closerie Falbala Jean Dubuffet’nin 1971-1973 arasında oluşturduğu Closerie Falbala, 1610 metre karelik bir alanda kurulmuş. Projenin bütünü görkemli bir anıtsal yapıt. Paris’in hemen güneyinde Périgny-sur- Yerres.
Şu var: Şehir meydanı heykel/enstalasyon gelmezden önce de boş değildir: Kalabalık kaplar gündüzleri, gecenin ıssızlığına bile uğultularını devrederler. Benim “boş”luktan anladığım başka: Burada seçilen alan şehrin dışındadır; kimse, hiçbir yetkili göstermemiştir sanatçıya o boşluğu, kendisi seçmiş, davranmıştır — bakınız Postacı Cheval’in çılgın kalkışımı.
Son yarım yüzyıldan üç örnek sanatçı girişimi çerçeveyi çiziyor: Niki de Saint Phalle’ın 1968-1971 arası gerçekleştirdiği Kuşun Düşü (Le Rêve de l’Oiseau); Jean Dubuffet’nin olgunluk döneminde soyunduğu Closerie Falbala (1971-1973), Anselm Kiefer’in Barjac ‘yerleşke’si (1993-2008). Meraklı okurlar için hemen belirtmeli: Üçü de sanal ortamda üçboyutlu halleriyle görülebiliyor.
Niki de Saint Phalle sonrasında başka tasarılarını da yaşama geçirme olanağını bulmuştur; ama ilk atılım, sinema yönetmeni vonHessen’in ve Jean Tinguely’nin katılımları, hatta yatırımlarıyla Kuşun Düşü’nde somutlaşmıştı. Üç ‘yapı’dan oluşan bütünlüğün içdonanımları Niki’nin imzasını taşır, kompleksi yaşanabilir bir sanatsal inşa anlayışıyla tasarlayıp uygulamıştır, von Hessen’e ait arazide. Kimileri anıtsal heykel olarak yorumlamış olsa bile, Kuşun Düşü’nde konaklama esası öne çıkıyordu, altyapısı öyle öngörülmüş, 1976’dan sonra yapılar arasında merdivenlere, taraçalara yer verilmişti.
Jean Dubuffet ise, hemen hemen aynı dönemde, başlangıçta Villa Falbala’yı ‘inşa’ etmek amacıyla 1610 metre karelik bir arazi satın almış, çevresini kuşatan Closerie Falbala’yı peşisıra devreye sokmuştu. Projenin bütünü görkemli bir anıtsal yapıt. Kayıtlar, kuşatıcı çalışmalar yaşlı kurdun zorlukları yenmek için ne denli olağanüstü çaba gösterdiğini kanıtlıyor.
Anselm Kiefer’in Barjac’ta 200 hektar arazide kurduğu sanatsal ‘yerleşke’ ilk iki örnekten kesin hatlarla ayrılıyorsa, bunun bir nedeni anlayış ve üslûp farklılıklarına dayanıyor, daha önemli nedeni: Niki’nin ve Dubuffet’nin tersine, Kiefer’in Ham Sanat ile dolaylı-dolaysız hiçbir ilişkisinin, bağının olmamasında aranmalı. Barjac’ta, derin mitolojik tabakalarla kök uyumu içinde bomboş bir karşı-kent yarattı Kiefer. Çeşitli tatsız nedenlerle yerleşkesini terkettikten sonra hayalete dönüşen “iş” aslında çağdaş sanatçının ereğine sadık bir ek anlam daha kazandı.
Her ne kadar “yapı”lardan oluşsalar da bu örnekleri mimariden ayıran ana özellik, öncelikle birer “yapıt” olmaları. En ucundan mimarlık tarihinin parçası sayılırlar mı, günü geldiğinde, şimdiden kestirmesi güç. Buna karşılık, yarının sanatsal üretimine yön verecek bir gizilgüç barındırdıkları kesinlenebilir.
Charlie Chaplin, 1954 yılında Dünya Barış Konseyi’nin barış ödülünü alır. Ödülün altında kimsenin bugüne kadar dikkatini çekmeyen meşhur bir imza vardır: Nâzım Hikmet! Aynı ödülü 1950’de alan Nâzım ile Şarlo’nun kesişen hayat hikayelerine, Nobelli biliminsanları Frédéric Joliot-Curie ve eşi Irène Joliot-Curie de dahil olacaktır.
Meşhur aktör ve yapımcı Charlie Chaplin, namı diğer Şarlo, 5 Haziran 1954’te İsviçre’de Cenevre Gölü kıyısındaki malikanesinin bahçesinde Dünya Barış Konseyi’nin ödülünü almıştı. Barış ödülünün üzerinde iki imza vardı; biri konsey başkanı Frédéric Joliot-Curie’ye aitti, diğeriyse ödül jürisi başkanı Nâzım Hikmet’e!
Kader ortaklarını birleştiren imzalar Gerçek adı Charles Spencer Chaplin olan, Türkiye’de daha çok Şarlo adıya tanınan “Charlie”, bir anlamda Nâzım’la aynı kaderi paylaşmış, “komünist avı” nedeniyle Avrupa’dan ABD’ye dönememişti. 1954’de kendisine verilen barış ödülünü İsviçre’deki evinde aldı. Ödülde Nâzım Hikmet’in imzası vardı.
O dönem Sovyetler Birliği tarafından kurulan ve amacını “dünya barışı, silahsızlanma, insan hakları ve sosyal adalet için çalışmak” olarak ifade eden Dünya Barış Konseyi’nin (World Peace Council) başkanı da, ölene kadar bu görevi yürüten Fransız fizikçi Frédéric Joliot-Curie idi (1900-1958).
Bu yazıda iki büyük sanatçı, Charlie Chaplin ve Nâzım arasındaki bağlantıları paylaşmak istedim. Bunlar sadece bir imzayla sınırlı değildir; Nâzım Hikmet, Şarlo’yu uzun yıllardır takdir etmektedir. Şöyle anlatmış bu takdiri: “Ne yazık ki ben Şarlo’nun son filmini görmedim. Ama bak ne oldu. 20. yüzyılın en büyük dram yazıcısına, rejisörüne, aktörüne, yani asrımızın Şekspir’ine; dünya barış hareketi, dünya barış mükâfatını verdi. Ben, bu barış mükâfatlarını dağıtan jürinin başkanıyım. Bu mükâfatı meşhur bestekar Şoskatoviç’e de (Dmitri Dmitriyevich Shostakovich) verdik. İkisinin diplomalarını imzaladım. Ömrümde imzam böylesine şerefli ve tarihi vesikaya ilk defa konduğu için, kağıtları imzalarken bayağı elim titrediydi. Fransız parlamentosu fahri başkanı Edvart Herio’ya da (Édouard Marie Herriot) barış mükâfatı verildi. Onun diplomasını da ben imzaladım” (Aydın Aydemir – Nâzım, Nâzım, s. 301).
Nâzım Hikmet’in Şarlo’ya ilgisi yıllar öncesine dayanır. 23 Kasım 1935’te Akşam’da Orhan Selim imzasıyla yazdığı yazıda Cemal Nadir’in Amca Bey adlı karikatür karakterini Şarlo’yla kıyaslar: “Bay Amca filozofide materyalisttir. Onun materyalizmi ile Şarlo’nunki arasında bir benzerlik vardır. İkisi de hayatı severler, ikisi de her şeyden önce maddeye inanırlar”.
‘Dünya şairini serbest bırakın’ 1948’de Nâzım Hikmet on yıldan uzun bir süredir hapistedir. Aralarında Aragon, Tristan Tzara, Picasso, Camus, Sartre gibi yazar ve sanatçıların bulunduğu aydınlar, serbest bırakılması için büyük bir kampanya başlatırlar. Aynı dönemde Nâzım da açlık grevine başlar, dostları da ona destek vermek için Nâzım Hikmet adlı bir gazete çıkarır.
Bir okurdan gelen mektup üzerine de bir hafta sonraki “Şarlo ve Materyalizm” başlıklı yazısını tamamen Şarlo’ya ayırır. Bu yazıda bir yandan Şarlo hakkında düşüncelerini bir yandan da “materyalizm” kelimesinin toplumda ne kadar yanlış anlaşıldığını açıklar. Bu konu birkaç yazı boyunca sürer.
Materyalizm ve Şarlo üzerine Nâzım Hikmet 23 Kasım 1935’te Orhan Selim imzasıyla Akşam’a bir yazı yazar ve Cemal Nadir’in Amca Bey adlı karikatür karakteriyle Şarlo’yu materyalizm açısından ele alır. Bir okurdan gelen mektup üzerine de bir hafta sonraki “Şarlo ve Materyalizm” başlıklı yazısını tamamen Şarlo’ya ayırır ve “materyalizm” kelimesinin toplumda ne kadar yanlış anlaşıldığını açıklar.
Nâzım Hikmet, Ekber Babayef’le yaptığı sohbette de temeli hemen anlaşılan sanatı ve sanatkârları diğerlerine tercih ettiğini belirtirken Şarlo’nun ismini Shakespeare, Tolstoy, Gogol ve Balzac’la beraber anmıştır (Ekber Babayef, Nazım Hikmet, Bütün Eserleri, 1972, Cilt VIII, s.460). Ölümüne iki yıldan az bir zaman kala, 11 Eylül 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı “Otobiyografi” şiirinde Şarlo’yu yine anar:
… sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım / şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile
Bu dizeler bile şairin Şarlo’ya ne kadar değer verdiğini göstermeye yeter. Aynı şiirde şu dizeler de vardır:
… otuzumda asılmamı istediler kırk sekizimde/ Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de
Şimdi biraz geriye gidelim ve Nâzım Hikmet’in barış ödülüne bakalım. Evet, Şarlo’ya 1954’te verilen bu ödül, 1950’de de Nâzım Hikmet’e verilmiş, o yılın Kasım ayında Varşova’da toplanan Dünya Barış Konseyi, bu ödüle Nâzım’ı layık görmüştü.
Nâzım: Chaplin, Shakespeare ayarında Nâzım Hikmet, Ekber Babayef’le yaptığı sohbette temeli hemen anlaşılan sanatı ve sanatkârları diğerlerine tercih ettiğini belirtirmiş; Charlie Chaplin’in ismini Shakespeare, Tolstoy, Gogol ve Balzac’la beraber anmıştı.
1948’de Nâzım Hikmet on yıldan uzun bir süredir hapistedir. O yıl Sabahattin Eyuboğlu’nun çevirdiği şiirleri Fransa’da yayımlanır. Aragon’un, Maison de la Pensée Française’de okuduğu bu şiirler binlerce kişiyi etkiler. Bir yıl sonra Paris’te şair Tristan Tzara başkanlığında “Nâzım Hikmet’i Kurtarma” komitesi kurulur. Aragon’un yanında Picasso, Camus, Sartre gibi pek çok sanatçı Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması için başlatılan eylemlere katılır.
Yurtiçinde de Ahmet Emin Yalman’ın 19 Ağustos 1949’da Vatan’da kaleme aldığı “Fikret ve Nâzım Hikmet” başlıklı yazısıyla af konusu gündeme gelir. Şairin suçu artık gazetelerde yer alan bir tartışma konusudur.
19 Kasım 1949’da Tzara, Başbakan Menderes’e bir mektup gönderir. Arkasından pek çok kuruluş Türkiye Cumhuriyeti idarecilerini mektup yağmuruna tutar. Nâzım Hikmet, ayrı bir yazı konusu olabilecek gelişmeler ve açlık grevinden sonra, 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuşur; ama affedilmemiş, cezasının üçte ikisi indirilmiştir.
Hapisten çıktıktan sonra 13 sene yaşayabildi Nâzım Hikmet, dünyadan ve Türkiye’den gelen yoğun baskılar üzerine 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuştu; ama affedilmemiş, cezasının üçte ikisi indirilmişti. Büyük şair daha sonra yurtdışına gitmek zorunda kalacak ve 1963’te Rusya’da ölecekti.
22 Kasım 1950’de Dünya Barış Konseyi’nin Varşova’da yapılan toplantısında, Nâzım Hikmet’in Pablo Neruda, Pablo Picasso, Paul Robenson ve Wanda Jakubowska ile beraber barış ödülü aldığı duyurulur. Pasaport isteği geri çevrilen şair, bu toplantıya katılamaz. Ödülünü onun adına teslim alan Neruda, törende yaptığı konuşmada Nâzım Hikmet için şöyle der: “Cezavindeki yılları boşa geçmedi. Nâzım’ın lirik yapıtları en yüksek noktasına orada ulaştı. Sesi dünyanın sesi oldu. Barış için savaşın bu önemli günlerinde şiirlerimin onun şiirleriyle yan yana olmasından gurur duyuyorum” (Mehmet Fuat, A’dan Z’ye Nâzım Hikmet, YKY, İstanbul, 2002, s. 252).
Nâzım Hikmet ödülünü 17 Kasım 1951’de Prag Üniversitesi’nde alacaktır. Bugün Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nda sergilenen ödülün metninde, Fransızca olarak: “Halklar arasındaki barışa yaptığı müstesna katkıları ve kendisinin tüm faaliyetlerini gözönünde bulunduran Dünya Barış Konseyi, 1950 Uluslararası Barış Ödülü’nün Nâzım Hikmet’e verilmesini kararlaştırmıştır / Dünya Barış Konseyi Başkanı Frédéric Joliot-Curie ve uluslararası barış ödülleri jürisi başkanı Pietro Nenni. Paris, 9. 2. 1951” yazmaktadır (Kıymet Coşkun – Barışın Şairi Nazım Hikmet kitabından).
Pietro Nenni (1891-1980) İtalyan sosyalist politikacıdır. 1911’de Trablusgarp’taki Osmanlı Devleti-İtalya savaşını protesto ettiği için hapse girer. Faşistlerin iktidara gelmesinden sonra Fransa’ya giden Nenni, İspanya İçsavaşı’nda Cumhuriyetçilerin safında savaşır, onlar yenilince önce Fransa’ya daha sonra 1943’te İtalya’ya döner. Değişik hükümetlerde bakanlık ve uzun yıllar İtalyan Sosyalist Partisi’nin genel sekreterliğini yapar. İspanya’da İçsavaş ve Faşizm adlı kitabı Türkçe’ye de çevrilip basılmıştır.
Diğer imzanın sahibi Frédéric Joliot-Curie ise 1930’da doktorasını bitirmiş, “Yapay Radyoaktiflik” üzerine yaptığı çalışmalarla 1935’te karısı Irène’le birlikte Nobel Kimya Ödülünü kazanmıştır. 2. Dünya Savaşında Almanların işgal ettiği ülkesini terketme tekliflerini reddederek direniş hareketine katılır. Savaştan sonra da, ölene kadar dünya barışı için vargücüyle çalışır.
Tam burada Nâzım Hikmet’in ‘Karımın İstanbul’dan Yazdığı Mektup’ şiirinin hikâyesi de anlatılmalı.
İki dünya şairi: Nâzım ve Neruda 1950’de Nâzım Hikmet’e verilen Barış Ödülünü de, onun adına bir diğer dünya şairi Pablo Neruda alacaktı. Ödül bugün Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfında sergileniyor (solda). İki büyük şair, hemen sonraki yıllarda karşılaşacaklardı (sağda).
1951’de yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, İstanbul’da kalan karısı Münevver ile 1955’e kadar mektuplaşamadı. O yıl Türkiye’yi ziyaret eden Belçika Dışişleri Bakanı Paul-Henri Spaak, Dünya Barış Konseyi’nin Belçikalı üyesi Elizabeth Blum’un isteği üzerine Adnan Menderes’le konuştu ve mektuplaşma iznini kopardı. O tarihten sonra Nâzım ve Münevver birbirlerine sık sık yazdılar. Münevver’in yazdığı 100. mektup, Kitap-lık dergisinin Mayıs 2009 tarihli sayısında Melih Güneş tarafından yayımlandı. Nâzım Hikmet’in altı sayfalık bir şiir haline getirdiği bu mektubun kısa bir bölümünde Münevver Hanım şöyle yazmaktadır:
“Bu akşam da bir havadis verdiler radyoda, Irène Joliot-Curie ölmüş, tanıdığım imiş gibi üzüldüm, daha gençti, lösemiden ölmüş, sebep de radyom araştırmaları dediler. Kaç sene evvel daha pek gençtim, “Marie Curie” kitabını okumuştum, o kitab aklıma geldi, bir de Ludwig bir kitabında Madam Küriden, iki Yunan heykeli gibi iki genç kız, genç kız da değil ya, iki kız çocuğundan bahseder. Çocuklardan biri Irène Curie. Çocuğun bu gün lösemiden ölmüş olması bana çok dokundu, mücerret bir şahsiyet, bir bilim adamı değil yanlız ölen, o küçük çocuk. Ne tuhaf, Irène Jo-liot-Curie için ağladım bu akşam, asabım büsbütün bozuldu. Çok, ama çok acıdım. Kendisine öleceği zaman, Türkiyede hiç tanımadığı bir kadının ağlayacağını deselerdi, şaşardı halbuki. Kocasını düşündüm, keşke bir mektup yazsam ona, başsağlığı dilesem diye düşündüm, adresini bilmem”.
Nobelli çiftin trajik öyküsü Frédéric ve Irène Joliot-Curie, aileden bilimci ve Nobelli bir çiftti. Irène Joliot-Curie’nin 1956’da ölmesi üzerine, Nâzım eşi Münevver’den bir mektup almış, bu zamansız ölümden de bahseden mektubu altı sayfalık bir şiir haline getirmişti.
Irène Joliot-Curie 17 Mart 1956’da öldüğüne göre, mektup o tarihe yakın günler içinde yazılmıştır. Irène, Curie’lerin büyük kızıydı. 1926’da Frédéric Joliot ile evlenmiş ve radyoaktivite üzerine annesiyle başladığı çalışmalarını sürdürmüştü. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, eşiyle birlikte Nobel ödülü alarak annesinden sonra bu ödülü kazanan ikinci kadın olmuştu. Curie’lerin küçük kızları Eve (1904-2007) ise önce gazeteciliği seçti, sonra da kocasıyla birlikte UNICEF için çalıştı. 1937’de annesi Marie Curie’nin hayatını anlatan kitabı yazdı. Büyük bir olasılıkla Münevver’in okuduğu kitaptı bu. Münevver’in mektubu ise, Nâzım’ın şiirine şöyle yansımıştı:
Bir kara haber de verdi bu akşam radyo:
Iren Jolio Küri ölmüş. Daha gençti. Yıllar var bir kitap okudumdu ölenin anası üstüne yazılmış. Bir yerinde iki kız çocuğundan bahseder, -satırlar gözümün önüne geldi- sarışın iki Yunan heykeli gibi, der. İşte bu çocuklardan biri öldü. Bilmem ki nasıl anlatsam, büyük bilgin, büyük adam, ama şimdi lösemiden ölen o sarışın kız çocuğu da. Bu ölüm bana çok dokundu. Iren Jolio Küri için ağladım bu akşam. Ne tuhaf. Iren, deselerdi, Iren, öldüğün zaman, deselerdi. Istanbullu bir kadın, hem de hiç tanımadığın, ağlayacak arkandan, deselerdi, şaşardı. Kocası geldi aklıma, bir mektup yazsam, başsağlığı dilesem diye düşündüm. Adresini bilmiyorum ama. Paris, Frederik Jolio Küri, desem, gider miydi?
Bu mektubun ve şiirin yazılmasından iki yıl sonra Paris, Cezayir’de süren savaşı ve katliamı protesto edenlerin eylemlerine sahne olmaktadır. Frédéric Joliot-Curie bu yürüyüşlere Sorbonne Üniversitesinin öğretim üyeleri arasında katılmıştır. O günlerde Paris’te olan Nâzım Hikmet ise hasta kalbine güvenemediği için yürüyüşe katılamamış ama dostlarıyla seyretmiş, “Paris’te 28 Mayıs 1958” şiirinde bu hadiseyi yazmıştır:
… ah bu yürek ah bu yürek ah bu yürek bu enfarktlı bu mendebur ah bu yürek koymadı ki aralarına girek. önde milletvekilleri kurdeleli, bir yanımda şahin gözlü montör piyer bir yanımda ak sakallı profesör sorbon’dan…
Belki de Nâzım, karısının başsağlığı dileğini iletebilmiştir birara, kimbilir? Zira bu protesto yürüyüşünden sadece üç ay sonra Frédéric Joliot-Curie de ölecek, eşinin yanına Sceaux Mezarlığına gömülecekti. Şimdilik bildiğimiz, ortaya çıkarabildiğimiz, Nâzım’dan Şarlo’ya, oradan Curie ailesine uzanan bir dostluklar ve mücadeleler tarihinin mısraları, onurlu insan hikayeleri…
Büyük bilimcilerin değerli anısına Bilim tarihine geçen Frédéric ve Irène Joliot-Curie, bugün birçok yayında, pullarda ve Nâzım’ın şiirlerinde yaşamaya devam ediyor. İki yıl arayla vefat eden çift, Paris yakınında Sceaux Mezarlığında, damatları ile yanyana yatıyorlar. Türkiye’de ise Güney Gönenç’in yazdığı, Frédéric Joliot-Curie’nin hayatını anlatan ve Hep Aranızda Olacağım adlı kitap 1983’te yayımlanmıştı.
Sinemanın karakterleri, yüzyılı aşkın bir süredir insanların hem yerel, hem evrensel boyutta komşuları, tanışları statüsünde. Kimi idealize edildiği, ‘model’ oluşturduğu, kimiyse itki ya da nefret uyandırdığı için eşlik eder. Bellekteki yerlerini koruyup kalıcı kılmaları, sahicilikten kaynaklanacak güçleriyle orantılıdır.
Sempé’nin biribirinden lirik, biribirinden hınzır karikatürlerinden oluşan albüm-kitaplarından biri, Çocuklar ve Diğer Şeyler’in (Desen Yayınları, 2016) açılışında yeralan karikatür çok şey söylüyor tek kelimeden oluşan yazısıyla: Anne baba televizyonda haberleri izliyorlar, kanapelerine gömülmüşler; salona açılan koridorda ufarak cüssesiyle çocuk, yüzünde bir zafer ifadesi, “Yürüyorum!” diye sesleniyor: Bu “haber”, ekrandan geçen “haberler”le kıyaslandığında inanılmaz bir güç barındırıyor içinde.
Jean-François Lyotard, post-modern dönem hakkında ilk gözlem ve değerlendirmeleriyle tanıdığımız o derin düşünür, haber “merkez”lerinin seçimlerinin güdümünde yaşayacağımız bir çağın başladığına dikkat çekeli neredeyse yarım yüzyıl oluyor. O gün bugün bir iletişim başkalaşımı yaşandı, sanal ortam belirdi ve büyüdü, çoğalan mecra sayısı seçenek düzeneğini zenginleştirdi, gene de “merkez”lerin gücünü ve hükümranlığını yenmeye yetmedi çeşitlenme; tam tersine, gitgide buyurganlaşan erk çarkları monotip ve güdümlü haber ortamları yarattı.
Deniz Tanyeli, yani Efeminya Özmavridis Deniz Tanyeli’yi Zeki Müren ile birlikte oynadığı “Berduş” filminden hatırlıyoruz. 1957’de çekilen film uzun süre hafızalardan silinmemişti. Asıl adı Efeminya Özmavridis olan oyuncu, önceki ay vefat etmişti.
2016 yılı Ekim ayının ortasında, kendisine güç belâ küçük bir yer, o da rastlantıyla, bulan bir “haber”, bu arka planı düşündürdü bana: “Yeşilçam’ın Ünlü Oyuncusu Deniz Tanyeli yaşamını yitirdi”. Yıllar önce görece ve geçici bir üne kavuşmuş bu oyuncu aslında çoktan unutulmuştu: Evlendikten sonra sinemayı bırakmış olması bunun bir nedeniyse, bir başkası asıl adının Efeminya Özmavridis olmasıydı bana kalırsa: Azınlıklarını püskürten bir toplumun üyesiydi. Gene de, belli bir yaşın üstündekilerin biraz zorlanarak hatırlayacakları kişi Deniz ya da Efeminya değildi: “Berduş” filminde Zeki Müren’in partöneri Filiz.
“Kuyu”daki sevdalı: Hayati Hamzaoğlu Metin Erksan’ın 1968 yapımı “Kuyu” filmindeki Osman, hem kara sevdalı hem de sevdasını çabuk harcayan, “bizden” biriydi. Osman’ı, 16 yıl önce kaybettiğimiz Hayati Hamzaoğlu canlandırmıştı.
Sinemanın karakterleri, yüzyılı aşkın bir süredir insanların hem yerel, hem evrensel boyutta komşuları, tanışları statüsündedirler. Kimi idealize edildiği, ‘model’ oluşturduğu, kimiyse itki ya da nefret uyandırdığı için eşlik eder. Bellekteki yerlerini koruyup kalıcı kılmaları, sahicilikten kaynaklanacak güçleriyle orantılıdır. Amerikan sinemasına ‘borc’unu devasa bir albüm-kitapla ödeyen Bertrand Tavernier, taze (2016 Ekim) filmi “Fransız Sinemasının Son 50 Yılına Yolculuk”ta bir tür üst-sinema kalkışımı gerçekleştirdi: Kendi sinema geleneğinin iz bırakmış filim, oyuncu, yönetmen ve senaristini selâmlayadursun, onun da kollektif belleğe oturmuş, orada yeretmiş “karakterler”e aslan payını ayırdığı görülüyor.
İlginç rastlantı ya da buluşma, aynı anda, Burak Acar’ın hazırladığı Türk Sinemasında 100 Unutulmuş Karakter başlıklı önemli derleme yayımlandı. Kollektif, çok yazarlı kitapta sinema yazarlarının yanısıra edebiyatçıların da katılımları sözkonusu (Edebi Şeyler Yayınevi).
Çağrı almadım ya, alacak olsaydım kimi yazmayı seçerdim üzerinde bir süre kafa yordum. Gerçi yazılmış ama, bir olasılık, “Dünyayı Kurtaran Adam”ın Murat’ını yazmak isterdim: O filimden Beştepe’deki, Duşakabinoğulları önünden merdivenden iniş sahnesine en sonunda bir köprü kurarak. Sami Hazinses’i zaten yazmıştım, kaldı ki onu tek bir “kahraman”la özdeşleştirmeyi doğru bulmaz, “binbirsurat” ekseni üzerinden kariyerinin “bütün kahramanlar”ına uzanmaya kalkışırdım.
“Şoför Nebahat ve Kızı”, 1964
Daha da düşününce netleşti seçimim, üstelik kitapta yeraçılmamış bir kahramanda, aslında bir tür “anti kahraman”da karar kıldım: Metin Erksan’ın “Kuyu” filminde, Osman başrolünde Hayati Hamzaoğlu. Filmi ilk gördüğümde (üstüste birkaç kez izlemiştim) 18 yaşındaydım, aceminin acemisi bir yazım Ulus gazetesinde yayımlandıydı. Erksan’la yıllar sonra dost olduk, bir gün konu oraya geldi, çok şaşırdı: “Yahu sen miydin o yazıyı yazan?!”.
Osman, “biz”den biriydi; hani öyle denir ya. Anadolu’nun bağrından metropolün sınır uçlarına yayılan bir geniş coğrafyadan sayısız örneği çıkan şedid, maço, hükümran, yeri geldiğinde tecavüzü seçen bir erkek modeli. Metin Erksan, bu ilk bakışta hiçbir hafifletici sebebi bulunamayacak “portre”den gene de kötücül bir Shakespeare kahramanı yontmayı denemişti. Nasıl? Osman, gözü kör bir tutku adamı, saplantısının tutsağı bir yazgı figürü, hem cellât, hem kendi kendisinin kurbanıydı. On satırlık bir “gerçek haber”den yola çıkmıştı yönetmen: Tutulduğu kadını üç kez kaçıran, kara sevdasına karşılık vermeyen zavallı genç kadına tecavüz ettikten sonra tuzağına düşerek kuyunun dibini boylayan o sabit fikirli, hemen ardından “kir”lendiği için intiharı seçen kurbanıyla tragedya çemberini tamamlamıştı.
“Dünyayı Kurtaran Adam”: Murat Cüney Arkın filmin hem senaryosunu yazmış hem de “Dünyayı Kurtaran Adam” Murat’ı canlandırmıştı. Literatüre “Türk yapımı Star Wars” olarak geçen film (1982), kostümleri ve sahneleri ile hâlâ aklımızın bir köşesinde.
Onu bir ‘karşı-kahraman’ kılan özellikleri ve öyküsüyle Osman, içinde yaşadığı toplumun tipik bir karakteriydi. Tıpkı Yeşilçam’ın, daha genelinde Türk sinemasının öteki temel karakterleri gibi. Şoför Nebahat’ından Turist Ömer’ine, Yılmaz Güney’in ya da Lütfü Akad’ın kimi ana “şahıs”ları aynı katalogun vazgeçilmez parçaları olarak, seyir yaşamımızdan belleğimize doluşmuş insanlardan mürekkep bir öteki nüfus yaratmış, iç ve dış tarihimize içleşmişlerdir.
Toplumbilimcinin, ruhçözümcünün, antropolog ya da etnologun, kültür ya da iktisat tarihçisinin önünde ayrıştırılarak yorumlanmayı bekleyen bir nüfus.
Ayrıca, büyük ve derin bir “replik” dünyası: “Şepkemin altındayım” ile “size baba diyebilir miyim?” arası binbir temel cümleyi dolaşıma çıkarmış, dillere pelesenk etmiş söz sanatları. Herbiri “yürüyorum!” diyen ufaklığın “haber”i kadar canalıcı önermelerle dolu bir monolog ve diyalog diyarı.
Bu ortak imgelem deposu bir tek “yerli” örnekleri içermiyor şüphesiz: Dünya sinemasının geniş yelpazesinden hayatımıza sökün etmiş bir dolu karakter, seyircinin meşrebine göre etki alanını yaratmış belleklerde. Tabloya son yarım yüzyılda televizyon dizilerinin kattıkları unutulmamalı. Kendi payıma, Seinfeld portreleri olmasaydı hayatım kısırlaşırdı diye düşünmeden edemiyorum.
İstanbul’un en değerli bölgesinde artık Osmanlı Arşivleri değil, beş yıldızlı bir otel yükseliyor. Arşivler Kağıthane’ye taşındıktan sonra bina, oldubittiyle “turizme kazandırıldı”. İnşaatın arkasındaysa zincirleme hukuk ihlalleri var.
Arkeolojik eserlere örtü Yapıda, arşiv binası olduğu dönemden kalma arkeolojik değerler, kablo, hortum yığını altında “muhafaza ediliyor”.
Koruma Kurulu’na danışılmadı, mevcut arkeolojik eserler kayboldu, kaçak kat inşa edildi, ortaya Sultanahmet’in tam merkezinde beş yıldızlı bir otel çıktı. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Kağıthane’deki yeni komplekse 2013’te taşındıktan sonra, ayrıldıkları bina, hukuk ihlalleriyle dolu bir sürecin sonunda Şura Hagia Sophia Hotel adıyla kullanıma açıldı. Aralık ayı boyunca pek çok kez medyada konu olan inşaatın, önce restorasyon diye başlayıp otel olarak açıldığı, ardından da normal şartlarda her adımda bilgilendirilmesi gereken 4 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun bu süreçten bihaber olduğu ortaya çıktı. Ancak skandallar ve sorunlar bunlarla sınırlı değil.
Başbakanlık Osmanlı Arşivleri
Osmanlı Devleti’nde modern anlamda bir arşiv birimi ilk defa Tanzimat sonrası 1846’da Hazine-i Evrak Nezareti ile birlikte kuruldu; dönemin ünlü mimarları İtalyan Fossatti Biraderler’e de Bab-ı Âli’de (günümüzde İstanbul Valiliği’nin bulunduğu bölge) bir bina inşa ettirildi. Uzun yıllar sonunda bina ihtiyacı karşılamayınca 1974’te -bugün söz konusu olan binanın bulunduğu yerde- inşaata başlandı ve yapı ancak 29 Ekim 1988’de Başbakan Turgut Özal tarafından kullanıma açılabildi. Dolayısıyla otele dönüştürülen bu binanın medyada yer aldığı şekliyle 400 değil, 27 yıllık bir geçmişi bulunuyor.
Osmanlı Arşivleri’nin Kağıthane’ye taşınma süreci hızlandıkça, binanın geleceği tartışma konusu oldu. Akla ilk gelen seçenek, gün geçtikçe yerlilerden arındırılmış bir turistik bölgeye dönüşen Sultanahmet’teki diğer pek çok bina gibi yapıyı otele dönüştürmekti. Nihayetinde kentsel-arkeolojik SİT alanında yer alan ve kısmen Yerebatan Sarnıcı üzerinde bulunan eski arşiv binalarının 25 yıllığına kiralanması için ihale yapıldı. İhaleyi İpekyolu Kuyumculuk’un sahibi İbrahim Kaygısız kazandı. Ardından 2013’te Osmanlı Arşivleri’nin taşınma sürecinin tamamlanmasıyla binada tadilat başladı. Dış cephedeki bilgilendirme tabelasında “Başbakanlık Devlet Arşivleri binası revize inşaatı” yazması, inşaatın bir restorasyon olduğunu düşündürüyordu. Ancak sonunda iskeleler söküldü, inşaat tamamlandı ve esasında yapının beş yıldızlı bir otele dönüştürüldüğü anlaşıldı.
Beş yıldızlı otel, Sultanahmet’in tam merkezinde yer alıyor (Kırmızı yapılı kompleks).
Dönüşümden haberdar olan Fatih Belediyesi duruma müdahale edip yapı tatil tutanağı düzenleyerek inşai faaliyetleri durdurmuş olsa da süreç, benzer pek çok örnek gibi, bir şekilde işlemeye devam etti. Bu dönüşüm esnasında yapının fonksiyonu izinsiz bir şekilde değiştirildi, binaya yeni katlar ve yeni cepheler eklendi. Bu süreç içerisinde ülke genelinde İl Özel İdarelerinin kaldırılmasıyla beraber, yapının mülkiyeti de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne geçti.
Şura Hagia Sophia Hotel
Dahası, uzun yıllardır yapının bahçesinde, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne kayıtlı “taşınmaz kültür varlığı” kapsamında sütun başlıkları, sütun kaideleri ve sütun gövdeleri bulunuyordu. Bunlar da inşaat sürecinden zarar gördü. Tonlarca ağırlığa sahip mimari parçalar, bugün bir duvar dibinde üst üste yığılı halde duruyor. Bunların şanslı olduğu bile söylenebilir, zira inşaat sonunda bazı kalıntıların kaybolduğu anlaşıldı! Bir yandan da hiçbir yerde kaydı bulunmayan başka mimari parçalar ortaya çıktı. Binada yeni açıldığı fark edilen bodrum girişi de burada izinsiz kazı çalışmaları yapıldığını gösteriyor ama ortaya çıkan arkeolojik kalıntılar ilgililere bildirilmemiş.
Otelin sahibi İbrahim Kaygısız, “yoğunluk sebebiyle” sorularımıza cevap veremedi. Turizm alanında hızlı adımlar atan Kaygısız, İttihat ve Terakki’nin merkez binası olan, uzun yıllar Cumhuriyet gazetesine ev sahipliği yapan ve Pembe Köşk (veya Kırmızı Konak) adıyla bilinen binayı da 2012 yılında satın almış ve burasının da otele dönüştürüleceğini açıklamıştı. Eğer yapılanlar, yapılacakların teminatıysa, Osmanlı ve Türkiye siyasi tarihinde böylesine önemli yer tutan bir binanın geleceği için kaygı duymamak imkansız.
İnşaat restorasyon gibi başladı, altından otel çıktı Osmanlı Arşivleri binayı boşalttıktan sonra başlayan inşaatın cephesine “revize inşaatı” bildirisi asılmıştı. Ancak brandalar kaldırıldığında beş yıldız otel inşa edildiği anlaşıldı.
MUHTELİF
1- Vezneciler’deki trafik tüneli çalışmalarında bir sarnıç ortaya çıktı. Yeni bir keşif olduğu düşünülen bu kalıntı, aslında Beyazıt Meydanı’nın 1961 yılı sonlarında başlatılan düzenleme çalışmaları sırasında tespit edilen ve incelendikten sonra koruma altına alınmak suretiyle kapatılan Erken Bizans Dönemi sarnıcıydı ve 60’lı yıllarda Ergon Ataçeri ve sonradan Nezih Fıratlı tarafından yayınlanarak arkeoloji literatüründeki yerini almıştı. Dr. Kerim Altuğ
2- İngiltere tarihinde önemli yer tutan Ortaçağ kenti Eski Sarum’un ilk defa planı çıkarıldı. X ışınları teknolojisi kullanılarak yapılan yüzey taramaları sonucunda toprak altında çok büyük bir saray bulunduğu anlaşıldı.
3- Rusya’daki Hermitage Müzesi’nin 250. kuruluş yıldönümü 7 Aralık’ta Saray Meydanı’ndaki 3 boyutlu projeksiyon gösterisiyle kutlandı.
4- ABD’li genetik bilimci James Watson, 1962’de DNA’nın çift sarmallı yapısını keşfettiği için verilen Nobel ödülünü açık artırmayla 4,1 milyon dolara sattı. Rus zengin Alişer Usmanov, satın aldığı madalyayı destek için Watson’a iade edeceğini açıkladı.
5- Van Gölü’nde sular çekilince, batık şehirler ve tarihî kalıntılar ortaya çıktı. Kalıntılar arasında Urartular tarafından inşa edilip Osmanlı döneminde de kullanılan ve bugün Erciş ilçesinde yer alan bir kale de yer alıyor.
TARİHE KALANLAR
14 Aralık operasyonu
Aralarında Zaman gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın bulunduğu 31 kişi, ‘Tahşiyeciler’ olarak bilinen gruba yönelik düzenlenen 2009 yılındaki operasyonda suç ve delil uydurdukları iddiasıyla 14 Aralık’ta gözaltına alındı.
CIA’in işkence raporu
ABD Senatosu, CIA’in 11 Eylül sonrası uyguladığı sorgu tekniklerine dair raporunu açıkladı. Cinsel tehdit, matkaplı işkence gibi yöntemlerin kullanıldığı, ancak ‘bir tane bile kritik istihbarat’ elde edilemediği ortaya çıktı.
Almanya’yı birleştirdi
Türk kökenli Alman üniversite öğrencisi Tuğçe Albayrak (23), Offenbach kentinde iki kadını taciz eden üç erkeğe müdahale ettikten sonra dövülerek öldürüldü. Cenazesi Türk ve Alman toplumlarını bir araya getirdi, Alman Cumhurbaşkanı Gauck, Albayrak’ın ailesine taziye mesajı gönderdi.
Nanking’e ilk resmî tören
Çin’de, Japon ordusunun 1937-38’de gerçekleştirdiği Nanking Katliamı anısına ilk defa resmi tören düzenlendi. Çin Cumhurbaşkanı Şi, “Bir suçu inkâr etmek, suçu tekrarlamaktır” dedi.
Mübarek’e beraat
Mısır’ın devrik Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, göstericilerin öldürülmesi ve yolsuzluk suçlamasıyla yargılandığı davada aklandı.
1994 yapımı Kurtuluş dizisinde Rutkay Aziz’in oynadığı Kocatepe sahnesi öylesine başarılı çekilmişti ki, gerçekliğine sadece televizyon izleyicilerini değil, Milli Piyango İdaresi’ni bile inandırmıştı. Tarih araştırmacısı Haluk Oral’ın ortaya çıkardığı komik bir mini skandal!
Kurtuluş Savaşı’nı hikaye eden TRT’nin altı bölümlük büyük dizi projesi Kurtuluş,1994’te yayına girer. Senaryosu Turgut Özakman tarafından yazılan dizi bir süper yapımdır. Yönetmenliğini Mustafa Özkan’ın üstlendiği, Mustafa Kemal Paşa karakterini Rutkay Aziz’in, İsmet Paşa karakterini Savaş Dinçel’in canlandırdığı Kurtuluş’ta tam 300 aktör, binlerce figüran rol alır.
Çekimleri yaklaşık iki yıl süren dizi, rekor bir rakama, günün parasıyla 37.6 milyar TL’ye (bugünün 16.5 milyon TL’si) mal olur. Sürenin bu kadar uzamasının, maliyetin böylesine yükselmesinin bir nedeni de, sahnelerin çoğunlukla gerçek mekanlarda çekilmesi, tarihî anların gerçeğe uygun biçimde yeniden yaratılmasına büyük titizlik gösterilmesidir. Daha sonra yaşanacak trajikomik bir gelişme gösterecektir ki, bu sahnelerden en azından biri gerçeğinden daha gerçekçi bir şekilde canlandırılmış, sadece sıradan izleyiciyi değil, Milli Piyango gibi bir devlet kurumunu da (MP o tarihte henüz özelleştirilmemişti) gerçek olduğuna inandırmıştır. Bu, zihinlere unutulmaz bir fotoğrafla nakşedilmiş olan meşhur “Mustafa Kemal Kocatepe’de” sahnesidir.
O tarihî anı ölümsüzleştiren Etem Eren, 26 Ağustos1922’de Afyon Kocatepe’de yarattığı “anıt fotoğrafı” nasıl çektiğini, Fikret Otyam’a 1960 yılında verdiği röportajda şöyle nakleder: “…Taaruz, şafak vakti saat beşte başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, günler ve geceler süren yorgunluğuna rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor, direktifler veriyordu. Bir ara kumandanlardan ayrıldı. Tek başına, kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı. Zaman zaman sahra dürbünleriyle düşman cephesine bakıyordu… Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi. Hafifçe eğilmişti. Başparmağı dudaklarının arasındaydı… Hemen objektifimi çevirdim, adeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, resmini çektim. Saat 11’di…”
Kurtuluş dizisi ekibi bu anlatıdan mutlaka haberdardır. Gerçeğine uygun atmosferi yaratmak için fotoğrafın yanı sıra Etem Eren’in yukardaki canlı tasvirlerini rehber kabul ederler. Mustafa Kemal’i canlandıran Rutkay Aziz, gerçeğiyle aynı yerde aynı saatte çektikleri sahneyi inandırıcı kılmak için ne kadar emek verdiklerini, ne kadar çaba ve zaman harcadıklarını hiç unutmaz.
Dizi yayına girer, büyük ses getirir. Aradan çok zaman geçer; 22 sene! Matematik profesörü, tarih araştırmacısı ve koleksiyoner Haluk Oral, eline geçen eski bir Milli Piyango biletinin üzerindeki fotoğrafta bir gariplik hisseder. 30 Ağustos çekilişi için basılan biletteki Kocatepe’deki Mustafa Kemal’in değil, Rutkay Aziz’in siluetidir! Bunun üzerine geçmiş yılların 30 Ağustos biletlerine de bakar. Öteden beri 30Ağustos çekilişlerinde, Mustafa Kemal’in orijinal fotoğrafının kullanıldığını görür. Ancak 1996, 1997 ve 2002’nin 30Ağustos biletlerinde Mustafa Kemal yerine Rutkay Aziz’in silueti kullanılmıştır!
Fotoğraflar, biletler ve Atatürkler… Etem Eren’in 26 Ağustos 1922’de Afyon Kocatepe’de çektiği “anıt fotoğraf”tan Mustafa Kemal detayı (en solda). Kurtuluş dizisi (1994) için yine Kocatepe’de Mustafa Kemal’i canlandıran Rutkay Aziz ve bugün onunla birlikte Milli Piyango biletlerini inceleyen Haluk Oral (ortada) ve Kurtuluş dizisinde bir Yunan yarbayını canlandıran Taner Barlas. Milli Piyango’nun 1996 ve 1997 senelerindeki 30 Ağustos biletlerinde, Mustafa Kemal’in değil Rutkay Aziz’in fotoğrafının siluetleri kullanılmış! Fotoğraflar: Müjdat Arslan
Milli Piyango tasarımcıları, “sinemasal gerçekliğe” fazlasıyla kapılmış, biletin üzerinde orijinal fotoğraf yerine Kurtuluş dizisinin setinde çekilen fotoğrafı kullanmıştır.
19. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlılarda icra edilmeye başlanan Avrupa tarzı tiyatrodan çok önce, köklerini ve izlerini Orta Asya’ya kadar sürebileceğimiz, Türklere özgü geleneksel seyir sanatları vardı. 19 yüzyıl ve 20 yüzyıl başlarında Batı tipi tiyatro ile birlikte yaşamaya devam eden geleneksel seyir sanatları, günümüzde gözden düşmüş, yitip gitmemesine gayret edilen bir kültür mirasıdır.
Geleneksel Türk seyir sanatları altındaki türler, bir olayın, durumun hikayenin taklit, söz oyunları, şarkı ve danslarla anlatıldığı; belli bir hicivle güldürmeyi, eğlendirmeyi amaçlayan oyunlardır. Geleneksel Türk seyir sanatları içinde ele alacağımız oyunlar; kukla, karagöz, meddah ile bu üç sanatın bir karması sayılabilecek olan ortaoyunudur.
Kukla, karagöz ve meddah, Türk seyir sanatları içinde kökü çok eskilere dayanan, Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya taşıdıkları oyunlardır. Osmanlılarda yaygın olarak şehirlerde sergilenir, ama tabii bu oyunların merkezi İstanbul’dur.
Evvel zaman temaşa hayatı: Osmanlı döneminde Servet-i Fünun dergisinin 19. sayısında yer alan çizim, geleneksel Ortaoyununun başlıca karakterlerini bir araya getiriyor.
Kukla
Geleneksel Türk seyir sanatları içinde tarihi en eskiye giden kukla oyunudur. Orta Asya’da Türkler arasında çok revaçta olan kuklanın Selçuklularla Anadolu’ya geldiği kabul edilmektedir. El kuklası, araba kuklası, ip kuklası, sünnet ve düğün töreni gibi kalabalık toplantılarda boy gösteren, içinde gizlenen kuklacı tarafından idare edilen dev kukla gibi pek çok türü vardı.
Osmanlı toplumunda kukla oyununu oynatana “Kuklabâz”ya da “Kuklaî” denmekteydi. Karagöz oyununa benzer konuların anlatıldığı güldürücü nitelikteki bu seyir sanatının baş tiplemesi İbiş’tir. Yine Karagöz oyununda olduğu gibi erkek ve kadın tiplemeler kuklada da mevcuttu.
Yaygın ve eski bir oyun olarak sokakta, halk arasında rağbet gören kuklacılık, sarayda da sahnelenmekteydi. Kukla ustalarının haremdeki cariyelerden yetenekli olanlarına dersler verdikleri, Enderun’da eğitim gören iç oğlanlarına da yine kuklacılık talimleri yapıldığı belgelerden anlaşılmaktadır. Kukla oynatmayı öğrenen cariyeler, harem mensuplarına bu oyunu icra etmişlerdir. 1680-85 tarihleri arasında Kuklacı Usturacı Mehmed’in cariyelere, Kuklacı Kara-baş isimli Yahudi ile Kuklacı Ali’nin Enderun’da ders verdiği belgelerden anlaşılmaktadır.
Atmeydanı’nda kukla gösterisi: Osmanlı toplumunda kukla oyununu oynatana “Kuklabâz” ya da “Kuklaî” denmekteydi. Bu seyir sanatının baş tiplemesi İbiş karakteriydi. 1582’de Atmeydanı’nda kukla gösterisi; Sûrnâme-i Hümâyûn’dan.
Kuklacılık Avrupa’da da revaçta olan bir seyir sanatı olduğundan, 20 yüzyıl başlarından itibaren İstanbul’a Avrupalı kuklacılar gelerek sanat icra etmişlerdir. Bunlardan Avusturyalı Petro Çiçoviç, 1905 yılında İstanbul’a gelerek Büyükada’da bir gazino kiralayarak kukla oynatmak üzere resmî makamlardan ruhsat talep etmişti. Ancak Avusturyalı kuklacıya ruhsat verilmeyince, yapmış olduğu masraflar yüzünden zarara uğradığını söyleyen Petro Çiçoviç mağduriyetinin giderilmesini talep etmişti.
Karagöz ve kukla İstanbul’da olduğu gibi diğer Osmanlı şehirlerinde de rağbet gören bir seyir sanatıydı. Rumeli ve Anadolu şehirlerinde kukla ve karagöz oynatan sanatçılar vardı. 1902 tarihli bir belgede Üsküp’te çarşıdaki bir lokantada kadınlara kukla gösterisi yapıldığından şikayet edildiği ve yapılan tahkikatta kukla oynatılmasının bir zararının olmadığı gibi çarşıda uluorta oynatılmayıp her yerde icra olunan bir kukla oyunu olduğu anlaşılmıştı. Ne var ki zararsız olduğu kabul edilmesine rağmen kukla oynatılması polisçe engellenmiştir.
Karagöz sanatçısı usta hayalbâzlar: Osmanlı belgelerinde Karagöz oynatan sanatkârlar için “hayal-i zıllcı”, “hayalbâz” tabirleri kullanılıyordu.
Karagöz
Karagöz oyunu Osmanlı’da geleneksel seyirlik sanatlar içinde en sevilen ve tutulan gösteri sanatı olmuştur. Bunun başlıca sebebi temelde güldürmeyi hedeflemiş olsa da Karagöz-Hacivat oyununun, siyasi eleştiri, taşlama yönü ile açık-saçık sözler içermesiydi. Osmanlı belgelerinde karagöz oynatan sanatkârlar için “hayal-i zıllıcı”, “hayalbâz” tabirleri kullanılmaktadır.
Osmanlı sarayında da çok rağbet gören karagöz oyunu, devrin karagöz üstatlarının padişah huzurunda sanat icra etmek için saraya davet edildiğini, hatta 1685’te Edirne’de bulunan Sultan IV. Mehmed’in karagöz oynatmak için Hayal-i Zıllcı Ahmed Efendi’yi araba tahsis ederek İstanbul’dan Edirne’ye getirttiğini gösteren belgeler bulunmaktadır. Haremde karagöz oynatmaları için cariyelere karagöz ustalarının talim verdiği de belgelerden anlaşılmaktadır. 19 yüzyıldan itibaren karagözcülerin birleşerek esnaf teşkilatı oluşturdukları ve kendileri dışında kimsenin karagöz oynatmasına müsaade etmedikleri, 1910yılında adliyede memur İzzet Efendi’yi resmî makamlara şikayet etmelerinden anlaşılmaktadır.
Karagöz figürleri. Metin And koleksiyonu
IV. Mehmet’in Karagöz ilgisi
Osmanlı döneminde karagöz, halkın en çok rağbet ettiği oyundu. Bu oyunun saray çevresinde de beğenilerek izlendiğinin göstergesi olan bu belgede, Karagöz oynatmak üzere devrin meşhur karagözcülerinden Ahmet Çelebi’nin padişahın talebi üzerine huzurunda sanat icra ettiği anlaşılmaktadır.
Belgede karagöz oynatan Ahmet Çelebi için, “Hayal-i zıllcı” ve “Hayalbâz” tabirleri kullanılmaktadır.
1685 tarihli bu belgeden anlaşıldığına göre, Sultan IV. Mehmet İstanbul’da değildir. Muhtemelen vaktinin çoğunu geçirdiği Edirne’dedir ve Hayalci Ahmet Çelebi’yi karagöz oynatması için İstanbul’dan Edirne’ye getirtmiştir. Padişahın huzuruna gitmek için Ahmet Çelebi’ye bir iki atlı bir araba tahsis edilmiş, harcırahı, nafakası ve araba ücreti olarak toplam beş bin akçe ödenmiştir.
Meddahlık
Meddahlık, bir hikayenin, destanın mübalağalı bir şekilde taklit ve mimiklerle canlandırılarak anlatılması sanatıdır. 17 yüzyıldan itibaren yaygınlaşmaya başlayan kahvehaneler vasıtasıyla meddahlık da geniş bir hareket alanı bulmuştu. Özel bir sahne dekoruna ihtiyaç duymayan meddah için bir iskemle yeterdi. Yanında taşıdığı sopa ile mendil ise, anlatacağı hikayede işlevsel kullandığı yegane aksesuarıydı.
Bir anlatı türü olması dolayısıyla, kukla ve karagöz gibi sadece güldürmeceyi hedeflemezdi. Meddahlık, İslâm geleneğinde var olan din büyüklerine övgülerin, Kerbela gibi trajik olayların, Battal Gazi gibi destanların da anlatıldığı geniş bir hikaye dağarcığına sahiptir. Ancak meddahlığın son demlerinde daha ziyade güldürüp eğlendirmek hedeflenmiştir.
Kahvehanelerde halkın içinde icra edilen bu seyir sanatı, Osmanlı sarayının da fazlasıyla rağbet ettiği bir türdü. Meşhur meddahların sarayda padişahların huzurunda gösteri yaptıkları, hatta 1837-1840 yılları arasında meşhur meddah Ahmet Efendi’nin sarayda daimi olarak bulunup aylık 500 kuruş maaş aldığı, yine belgelerle sabittir.
Ortaoyunu
Geleneksel Türk seyir sanatlarından kukla ve karagöz ile çok benzerlik gösteren ortaoyunu, bir bakıma cansız oyuncularla sahnelenen bu iki oyunun canlandırılmış hali gibidir. Oyun tıpkı Karagöz-Hacivat ya da kukla oyunundaki İbiş-İhtiyar baş tiplemeleri gibi Kavuklu ve Pişekâr tiplemeleri ekseninde gelişir. Karagöz ve kukla oyununda olduğu gibi bolca taklit, yanlış anlamalardan doğan gülünç durumlar, söz sanatları oyunun eğlendirici unsurlarındandır. Kapalı veya açık havada basit bir sahne dekoru içinde, etrafı seyircilerle çevrili oynanan ortaoyunu, bu adla ilk defa Sultan II. Mahmud devrinde oynanmıştır. Çok sevilen Karagöz oyununun bir bakıma canlandırılmış hali olan ortaoyunu 19 yüzyıl boyunca sahnelenmişse de 1850’den sonra yaygınlaşan Batı tarzı tiyatro karşısında önemini yitirmiştir.
Ortaoyunu: Hem sarayda hem sokakta:
II. Mahmud döneminde Ortaoyunu adını alan geleneksel seyir sanatı, daha eski dönemlerden beri hem sarayın hem sokağın gözdesiydi. III. Ahmed 1720’deki bir şenlik sırasında ortaoyunu seyrediyor; Sûrnâme-i Vehbi.
Ortaoyunu kış aylarında kapalı mekanlarda sergilenirken, yaz gelip de sayfiyelere çıkıldığında muhtelif mesire yerlerinde sahnelenmekteydi. Ortaoyunu oynatmak için Zaptiyeye yazılı müracaatta bulunulup izin almak gerekiyordu. İzin talep eden kişinin oyunu nerede oynatacağı, haftada kaç gün sahneleneceği, ortaoyunundan başka ince saz vs. gösterilerin olup olmayacağını bildirmesi gerekiyordu.
1890’da sepetçi esnafı, usta ve çırak çıkarmak törenini yapacakları Silahtarağa mesiresinde ortaoyunu oynatmak için izin talep etmişti.
Ortaoyunu kumpanyası yöneticisi Komik Ali Rıza Efendi, 1910 yılında yazdığı arzuhalde Yenibahçe’de Kemalbağı’nda eski usul ortaoyunu gösterisi yapmak üzere izin talep etmişti. Komik Ali Rıza, ortaoyununu Cuma ve Pazar günleri olmak üzere haftada iki gün erkeklere mahsus icra edeceğini bildirmişti.
Ortaoyununda Müslüman kadın oyuncu oynatmak yasaktı. Ortaoyununda kadınları oynayan zenne tiplemeleri, kadın kıyafetinde erkekler tarafından canlandırılırdı. Hatta gayrimüslim kadınların Müslüman kadın kıyafetiyle oyunda rol almaları da yasaklanmıştı.
Yüzyıllar boyunca bir arada sanatlarını icra eden kukla ve karagözcüler, 19. yüzyılda teşkilatlanarak esnaf birliği kurmuşlar ve sanatları ile ilgili meselelerde birlikte hareket etmişlerdir.
Geleneksel seyir sanatlarının yanında 19 yüzyılın ikinci yarısında tiyatronun da ortaya çıkması üzerine hükümet, gösteri sanatlarını belli kurallara bağlı olarak kayıt altına almak için bir nizamname hazırlamıştı.
İbiş ile Maskara:
Geleneksel seyir sanatlarından Türk el kuklası ve ipli kukla: İbiş ile Maskara. Metin And’ın Geleneksel Türk Tiyatrosu; Kukla Karagöz Ortaoyunu (Bilgi Yayınevi, 1969) adlı kitabından.
Yasaklar listesi
1896 yılında umuma açık olarak oynatılacak tiyatro, ortaoyunu, karagöz, kukla gibi gösteri sanatlarının sergilenmesinde uyulması gereken kuralları belirleyen bu nizamnameye göre;
-Hangi lisan ve tarzda olursa olsun ruhsat almadan Osmanlı memleketi dahilinde tiyatro, ortaoyunu, canbaz, hayal (karagöz), hokkabaz, kukla oynatılamayacaktır.
-Bu gibi gösterileri yapacak olanlar, bulundukları yerin belediyesinden ruhsat alacaktır. Zabıtaca gerekli tahkikat yapıldıktan sonra nizamname hükümlerine riayet edeceklerine dair taahhüt alındıktan sonra ruhsat vergisi alınarak ruhsat tezkiresi verilecektir.
-Oyunlarda genel adaba, ahlaka aykırı bir husus bulunmayacaktır. Din ve mezhep konularına hiçbir şekilde temas edilmeyecek, güldürü konusu yapılmayacaktır.
-Oyunlarda siyasi içerik, politik göndermeler, hicivler olmayacak, devlet ve saltanat aleyhinde eleştiriye yer verilmeyecektir.
-Oyunların içeriği genel adaba, millî geleneklere, dinî ahkama aykırı olmayacaktır. Müstehcen sözler ve davranışlardan uzak durulacaktır.
-Açık ya da kapalı oyunlar-da Müslüman kadın ve kızlar rol almayacaktır.
-Nizamnameye aykırı davranışlarda bulunanlara kabahatleri derecesine göre para cezası uygulanacaktır.
Meddah aylığı 500 kuruş
BOA, C.SM, 4558
Sarayda meddahlık yapan Ahmet Efendi’nin muntazam olarak maaş aldığını gösteren bu belgede, Meddah Ahmet Efendi 1840 yılı Mayıs ayına ait maaşının ödenmesi için yazmış olduğu arzuhalinin üzerine 500 kuruşluk maaşının ödenmesine dair kayıt bulunmaktadır.
Sarayda kuklacılık dersleri
Geleneksel seyir sanatlarının halk arasında en meşhurlarından olan kuklacılık, güldürücü, eğlendirici gösterileri ile Osmanlı sarayında da revaç bulmuştu. Haremde bulunan cariyelerden yetenekli olanlar, devrin meşhur kuklacılarından kukla sanatını öğrenerek saray dahilinde haremde bu sanatı icra etmişlerdi. Cariyelerin yanı sıra Topkapı Sarayı’ndaki Enderun’da eğitim gören devşirme çocuklara da kukla sanatı dersleri verilmiştir.
1680 tarihli bu belgeden anlaşıldığına göre kukla ve karagöz üstadı (“kuklaî” ve “hayalbaz”) Usturacı Mehmed Çelebi altı cariyeye kukla ve karagöz talimi yaptırmıştır. Bu görevi karşılığında da günlük 30 akçe ücret almıştır (üstte sağda).
1683 tarihli diğer belge ise Enderun’daki iç oğlanlarına kuklacılık dersleri veren Kuklacı (Kuklaî) Ali’nin bu görevinden dolayı almış olduğu günlük 40 akçenin ödeme makbuzudur (üstte solda).
Müslüman kadın rolü de yasak
BOA, DH.EUM.THR, 46/4
Ortaoyununda kadın rolleri “zenne” denilen kadın kıyafetine girmiş erkekler tarafından oynanırdı. Oyunlarda Müslüman kadınların rol alması yasaktı. Bu yasak tiyatrolarda da geçerliydi yalnızca yabancı tiyatrolarda gayr-i müslim kadınlar oyunlarda rol alabiliyordu.1910’da Kuşdili’nde oyun icra eden Hamdi Efendi idaresindeki ortaoyununda iki Hıristiyan kadın, Müslüman kadın kıyafetiyle rol almıştı. Hamdi Efendi, yasağı delmek için böyle bir yol bulmuştu ancak bu durum derhal takibata uğrayarak, oyunlarda Hıristiyan oyuncu bile olsa Müslüman kadın kıyafetiyle oyun oynanmasının İslâm adabına aykırı olduğu gerekçesiyle caiz görülmeyerek yasaklandığı gibi, bundan böyle bu gibi durumlara meydan verilmemesi hakkında Polis Müdüriyetinin dikkati de çekilmişti.
Yangınzedeler yararına ortaoyunu
BOA, ZB, 67/52
Afetlerden zarar görenler için yardım toplanması, geliri onların menfaatine kullanılacak etkinlikler düzenlenmesi, günümüzde çokça görülen bir yardımlaşma şeklidir. Eski İstanbul’un en korkulu rüyalarından birisi olan yangınlar birkaç senede bir, farklı bir mahalleyi silip süpüren cinsten afetlerdi. İşte 1908 yılında yine böyle bir yangında zarar görmüş evsiz, barksız kalmış yangınzedeler için gösteri sanatlarının duyarlı mensupları girişimde bulunarak sergiledikleri oyunun gelirini bu yangınzedelere bağışlamışlardı. Belgede, ortaoyuncusu Karagöz Mehmed Ağa tarafından Fatih yangınzedeleri menfaatine Tahtakale Tomruk Sokak’ta bulunan Mirza Ali’nin kahvesinde oyun sergileyerek bu oyundan elde edilen 100 kuruşu yangından zarar görenlere ulaştırılması için Şehremanetine gönderildiği yazmaktadır.
Sanatçı esnafın ruhsat şikayeti
BOA, MVL, 191/79
Geleneksel seyir sanatlarını icra eden kişiler, 19.yüzyıldan itibaren esnaf teşkilatı kurmuşlar ve her birinin başına bir kahya seçilmişti. Gösteri sanatı yapan bu kuklacı, karagözcü, hokkabaz, incesaz esnafı sorunlarını da resmî makamlara birlikte iletmekteydi. 1857 tarihli bu belgede, gösteri sanatı esnafı, bir toplantı veya şenlik yerine gittiklerinde Zaptiyeden kendilerinden alınmakta olan gecelik 15 kuruşluk ruhsatiye ücretinin 30 kuruşa çıkarılmasından yakınmaktadır. Kendilerinin “fukara gürûhundan” olduklarından bahisle bu ücreti ödemeye güçleri olmadığını, eskisi gibi 15 kuruş alınmasını istemektedirler. Arzuhalin sonuna her esnaf grubunun kahyasının isimleri yazılarak imzalanmıştır. Bu imzalardan gösteri sanatlarının kahyalarının etnik kökeni de görülmektedir. 1857 yılında Kuklabaz (Kuklacı) kahyası Salamon, Hayalci (Karagözcü) kahyası Seyyid Mehmed Salih, Hokkabaz kahyası Mişon, İncesaz kahyası Zenup’tur.
Ramazan’da izin belgesi
BOA, A.MKT, 143/52
Karagöz oynatmanın belirli bir zamanı olmamasına rağmen, düğünlerde, sünnetlerde, önemli toplantılarda eğlenceli vakit geçirmek için tercih edilirdi. Bunun yanısıra Ramazan gecelerinde karagöz oynatılması bir gelenek haline gelmişti. Ancak bunun için bir izne ihtiyaç duyulmaktaydı. 1848 tarihli bu belgede; her sene Ramazan ayında bazı kahvelerde hayal (karagöz)oynatmak adet olduğundan bu sene de Karagöz oynatmak için ruhsat talep edildiği, hiçbir şekilde uygunsuzluk meydana gelmemesine dikkat olunması şartıyla eskiden olduğu gibi karagöz oynatılmasına padişahın onay verdiği bildirilmektedir.
Memur karagöz oynatamaz
BOA, DH.EUM.THR, 67/45
Adliyede katip olarak çalışan İzzet Efendi’nin çeşitli yerlerde Karagöz oynatması, bu işi profesyonel olarak icra eden Karagözcü esnaf tarafından şikayet edilmişti. 1910 tarihli belgede geçimlerini yalnızca Karagöz oynatarak sağladıklarını belirten Umum Hayalciler esnafı namına Hayalciler Yiğitbaşısı Şefik, Adliyede katiplik yapan İzzet Efendi’nin Karagöz oynatmasına karşı çıkmıştı. İzzet Efendi’nin memuriyet haysiyetini ayaklar altına almakla birlikte, Karagöz oynatmasının kendilerinin rızkına engel olmakta olduğunda.
GELENEKSEL TÜRK TİYATROSU
Dramatik yoğunluk değil, gösteriye yönelik hüner
Geleneksel Türk tiyatrosu ‘güldürü’ ağırlıklıdır. ‘Kaba fars’tan incelikli ‘söz oyunlarına dek uzanan bir gülmece anlayışı içinde taşlama ve yergiye de yer verilirdi. Saray şenliklerinin hoşgörülü ortamında kimi sanatçılar sultana bile sataşabilme yürekliliğini göstermişlerdir.
“…Ortaoyunu’nun anımsanması gereken ilk özelliği, ‘açık uzam’da (temaşa çayırında) sunulmasıdır (Metin And, Başlangıcından 1983’e Türk Tiyatro Tarihi, 1992-94, s. 55).Meddah da seyircisiyle iç içeydi; öykülerini kimi zaman açık hava uzamlarında da dillendirirdi.
Belirtilmesi gereken ikinci özellik, şarkı ve dansın her zaman gösteriyle iç içe oluşudur. Osmanlı döneminin eğlence ortamının vazgeçilmezleri arasında ‘erkek dansçı’ anlamına gelen –gösterilerini kadın giysileriyle yapan- ‘köçekler’ bulunmaktaydı. Seyirlik köylü oyunları geleneğinde de tiyatro eylemiyle dansı buluşturan -‘Kartal Dansı’ gibi- halk oyunları sıkça görülmektedir. Karagöz’ün olmazsa olmaz tiplerinden biride ‘kadın dansçı’ anlamına gelen ‘çengi’dir. Ortaoyunu da Meddah da müziğin katkısıyla renklenen ve bu yolla daha da çekici kılınan geleneksel gösteri sanatlarıdır.
Geleneksel tiyatromuzun üçüncü özelliği, ‘zaman’, ‘uzam’ ve gösteride kullanılan ‘araç-gereç’ bağlamında ‘gerçekçi’ değil, ‘soyut’ (simgesel) bir anlatımın uygulanmasıdır. Söz gelimi, seyirlik köylü oyununda ‘binek hayvanı’, üstüne örtü atılmış oyuncuların devinimiyle temsil edilir. Karagöz’deki ‘dükkan,’ görüntüsü bir bakışta tanını veren, gelenekselleştirilmiş bir soyutlamadır. Ortaoyunu’nun iki temel dekor parçası olan ‘dükkan’ ve ‘yenidünya’, seyircinin imgeleminde doğru anlamına ulaşarak somutlaşan işlevsel birer simgedir.
Dördüncü özellik, geleneksel Türk tiyatrosunun ‘güldürü’ ağırlıklı oluşudur. ‘Kaba fars’tan incelikli ‘söz oyunları’na dek uzanan geniş oylumlu bir gülmece anlayışı içinde taşlama ve yergiye de yer verilirdi. Özellikle saray şenliklerinin hoşgörülü ortamında kimi sanatçılar Sultan’a bile sataşabilme yürekliliğini göstermişlerdir (And, A.g.y., s. 43). Ancak, sanatçılara tanınan bu özgürlük İstibdat döneminde tümüyle ortadan kalkacaktır.
Açık-saçık sözlü siyasi taşlamalar: Karagöz oyunu Osmanlı’da geleneksel seyirlik sanatlar içinde en sevilen ve tutulanıydı. Bunun başlıca sebebi temelde güldürmeyi hedeflemiş olsa da Karagöz-Hacivat oyununun, siyasi eleştiri, taşlama yönü ile açıksaçık sözler içermesiydi. Mahalle kahvesinde oynatılana Karagöz. Münif Fehim çizimi, Resimli Tarih Mecmuası’ndan…
Geleneksel halk tiyatrosunun oyuncuları genellikle görüntüleriyle, mimik ve jestleri ile ‘güldüren’ kişilerdi. Söz gelimi, Ortaoyunu ustalarından Kavuklu Ali Bey, birbirinin içine girmiş burun-ağız-çene yapısıyla da güldürü üretirdi. (Bugün ‘komedyen’ seçmek için yapılan TV yarışma programlarında, yüz hatları abartmalı özellikler taşıyan oyunculara şans tanınması, geleneksel güldürü anlayışımızın sürmekte olduğunu gösteriyor). Son Ortaoyunu ustası İsmail Dümbüllü yüzünü çeşitli biçimlere sokabilmesiyle ünlüydü.
Özellikle Karagöz ve Ortaoyunu’nda yer alan çeşitli tipler yoluyla tüm ‘toplumsal çevre’ bütün renkleri ve sesleriyle dile gelirdi. Bu nedenle her oyunda çok sayıda ‘tip’ yer alırdı. Böylece Osmanlı toplumunu oluşturan sınıflar ve etnik gruplar topluca temsil edilirdi. Tipleri canlandırmada ‘taklit’ çok önemliydi. Tiplemeye ve taklide dayanan geleneksel tiyatro ‘abartılı’ ama ustalıklı bir oyunculuk gerektiriyordu. Bu nedenle de oyuncular özellikle belirli tiplerde uzmanlaşmak için usta-çırak ilişkisi içinde yetişiyorlardı (‘Taklit’in, günümüz Türkiyesi’nde de çok tutulan bir güldürü sanatı olduğunu anımsamadan geçmeyelim).
Geleneksel Türk oyunları, Batı’da gelişmiş dramatik yapı anlayışının tersine, birbirini neden-sonuç ilişkisi içinde izleyen yoğun bir olaylar dizisi üstüne kurulmamıştır. Gevşek bir dokuya ve çok eklemli (epizodik) bir yapıya sahiptir. Bu yapı içinde oyunda doğaçlama yoluyla değişiklik yapılabilmektedir. Bir başka deyişle, sunulan oyunda, Batı’nın gerçekçi tiyatrosunun ön koşulu olan ‘dramatik yoğunluk’ değil, ‘gösteri’ye yönelik ‘oyunsu’ hünerlerin gündeme gelmesi amaçlanmaktadır (Buna karşılık, usta meddahların sunumlarında zaman zaman ‘dramatik yoğunluk’ kotarıldığı da bilinmektedir).”
(Prof. Dr. Ayşegül Yüksel’in yazısı, Uzun Yolda Bir Mola – Cumhuriyet Kitapları, 2011 adlı kitabından