yeniçeri ocağı’nın yozlaşmasıyla ocak üyesi yeniçeri zorbalarının eski istanbul’da saçtıkları dehşet kâh deyişlerle kâh büyüklerden dinlenilen hatıralarla edebiyatımızdan muhtelif eserlerin satır aralarına geçmiştir. günümüzde yeniçeriler hakkında kroniklerde hatta adli kayıtlarda dahi yazılanların ıı. mahmud döneminin propaganda metinleri olduğu iddia edilse de istanbul’un farklı dönemlerinde kaleme alınmış edebî metinler -suç tarihi ve folklor ışığında bakıldığı zaman- istanbul sokaklarının tekin olmayan çehrelerine dair önemli ipuçları barındırıyor.
Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması dönem dönem “Vaka-i Hayriye mi? Vaka-i Şerriyye mi?” ekseninde tartışılırken, sıklıkla Yeniçeri isyanlarının otorite üzerinde bir tür emniyet supabı vazifesi gördüğü, halkla ve esnafla içli dışlı olmalarının bir nevi alternatif muhalefet vasıtası hâline geldiği yolunda görüşler de dile getiriliyor. Elbette askerliğin yanı sıra; çöğür (bir tür saz) çalan âşıklar hasebiyle sanatkâr, esnaf, şehirde inzibat, yangında tulumbacı rolleri bulunan, toplumun farklı kesimlerinden grupları bir araya getiren “Yeniçeri Ocağı” gibi bir yapı çok katmanlıdır, tek bir mecradan değerlendirilemez. Ancak yine bu sebeple salt ezber bozduğu iddia edilen tezlerle de 1600’lerden 1800’lerin başına uzanan süreçte ocaklarda başlayan dönüşüm, imparatorluğun başkentindeki sosyal çürüme ıskalanmaktadır. Nitekim Yeniçerilerin asayiş bozukluklarına dair kroniklerden adli kayıtlara dek sözlü tarihe de temas eden asırları aşan tanıklıkları, anakronik bir tutumla Sultan II. Mahmud döneminin (1785-1839) propaganda metinlerinden(!) sayan bir görüş söz konusudur. Oysaki alelade edebî metinlerde, hatıralarda vb. satır aralarındaki detaylar, suç tarihi ve folklor açısından değerlendirildiğinde 200 asır evvelinin İstanbul sokaklarının karanlıkta kalmış netameli taraflarına ışık tutuyor.
Yeniçerilerdeki Yozlaşmaya Dair İlk İşaretler
Tek nüshasını Murat Bardakçı’nın 1985’te bir mezattan almış olduğu ve bir çalışmasında tam metnini de neşrettiği 1686 tarihli Dellâknâme-i Dilküşâ (Gönüller Açan Dellaklar Kitabı) adlı eser, bir devrin öteki İstanbul’una dair bilgiler vermektedir. Dönemin İstanbul’undaki hamamlardan sorumlu hamamcılar kethüdası Derviş İsmail’in bu eseri, sadece o vakitlerde İstanbul’daki 408 hamamda çalışan 2 bin 321 tellaktan 11 tanesinin yaşam öyküsünü ihtiva etmemektedir, Yeniçeri zorbalarının şehirdeki faaliyetleri hakkında da bir panorama çizmektedir. Detaylarına girmemekle birlikte burada yer alan bilgilere göre Tophane’de Elli Dokuzuncu Orta’dan yani Yeniçeri bölüğünden, “Ehrimen-lika [Eski İranlıların kötülük tanrısı dev Ehirmen suratlı] eşkıyası ve Tophane Ocağı’nın cehennem zebanisi semenderleri [Ateşe girme motifi üzerinden çalıştıkları yere atıfla] ve kalyoncu levendler ki elli dokuzlu ve Tophaneliden eşedd [daha şiddetli] padişah kullarının yüz karası” şeklinde bahsedilmektedir ki metnin ilerleyen kısımlarında yine bu Orta’dan “Kalafat yerinde kahvehanesi olan hezele güruhu”, “Tophane zebanileri” şeklinde de bahsedilerek, o devirdeki Yeniçerilerin kahvehanelerde toplanmaya başlayıp asayişi tehdit etmelerinin Sultan III. Selim devrinden (1761-1808) epey öncesine uzandığını göstermektedir. Yine burada satır arasında Altmış Dördüncü Orta ile Elli Altıncı Orta’dan iki zorbazın bahsi geçer ki bunlardan Elli Altıncı Orta’nın zorbaları, Eminönü’nde Yemiş İskelesi ve civarına bakan Çardak Kolluğu ve İskelesi’nde bulunmakta olup Yeniçerilerin son dönemlerinde yani 1800’lerin başında muhtelif şehir eşkıyalığı vakalarıyla bilinmişlerdir. Yeniçerilerin yozlaşmalarına dair anlatılar daha çok 1700’ler sonunda ve 1800’ler başında birikmekteyse de Derviş İsmail’in eseri bu durumun 1600’lerde de görüldüğünü göstermektedir.
Ahmet Mithat Efendi’den Reşad Ekrem Koçu’ya Edebiyattaki İzler
Ahmet Mithat Efendi’nin, Mustafa Necip Efendi’nin III. Selim’in padişahlığına ve tahttan indirilmesine dair eserinden derlediği bilgilerle kaleme aldığı “Yeniçeriler” adlı hikâyesi dışında 1875’te yazdığı Hasan Mellah romanında da Galata’da bir vakitler Yeniçeri zorbalarının kanlı vakalarına binaen “Kanlı Hendek” adıyla anılan Hendekbaşı (Şimdinin Kuledibi) semtinin bu mazisine değinir. 1844 doğumlu Ahmet Mithat Efendi’nin Yeniçerilerin son devirlerini görmüş kimselerden çocukluğunda dinledikleri, bu eserleri kaleme almasında ne kadar tesirli olmuştur bilemiyoruz ancak hatıralar ve sözlü tarih aktarımları söz konusu olduğu zaman karşımıza bu konuda başka örnekler de çıkıyor. Örneğin Ahmed Cevdet Paşa (1822-1895) o devirlerden bir tanığın ağzından Yeniçerilerin “balta asarak haraç toplamaları”ndan bahseder ki Târîh-i Cevdet’teki bu anekdota Şevket Rado da Reşad Ekrem Koçu’da yazılarında yer vermişlerdir. Hatta Ahmet Rasim bir yazısında devrinin günlük konuşmaları arasında “Yeniçeri misin be!” deyiminin kaybolsa da “balta asmak”, “balta asıyor” gibi tabirlerin askıntı olmak anlamında kullanılmaya devam ettiğini yazmıştır. Yine Ahmet Rasim, bir dönem himayesine girdiği eniştesi, seksenli yaşlarındaki Miralay Laz Mehmed Bey’in idamdan kurtulma Yeniçeri kodamanlarından olduğunu vurgulamış, hatıratlarından “Falaka”da da kendisinden, “Vaktiyle Yeniçeri iken cellat önünden kurtulmuş, iki üç oda dolusu tüfenkleri, kılıçları, kamaları, palaları var imiş.” sözleriyle bahsetmiştir. Sultan II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırırken (1826) Ocağın zabitlerini ve ileri gelenlerini yanına çekip ayaktakımı ve asayiş bozukluğuna sebep olan güruhları yalnız bıraktığı bilinmektedir ki Ahmet Rasim’in eniştesi de ilga sonrası Asakir-i Mansure-i Muhammediyye’de yer alan Yeniçeri kökenli zabitlerden olmalıdır.
Ali Camiç Ağa’nın Şiiri
Reşad Ekrem Koçu’nun Yeniçeriler kitabı ile yakın zamanda dijitalize edilen İstanbul Ansiklopedisi eserinde Yeniçeri şairlerinden adli vakalara sözlü kültür aktarmalarından faydalanılabilmektedir. Burada devrin İstanbul’undaki Yeniçeri zorbalarına dair bazı fahriye ve destan örnekleri de yer almıştır. Son Yeniçerilerden olup bir dönem Galata’da Çardak Kolluğu Çorbacısı olarak vazife yapmış Ali Camiç Ağa’nın fahriyesi (şiiri) bu örneklerden biridir:
Hacı Bektaş ocaklıyım zor âver,
Deli poyraz şahin başımda eser.
Taban deperiz hep dilber yolunda,
Kimi kaşın çatar kimi gülümser.
Pâyine yüz koyub koklasam öpsem
Biri hoşnud olsa öbürü küser.
Kimi pırpırıdır bıçkın âfettir,
Vaslı her âşıka olmaz müyesser.
Sanman güzeller hep vefasız olur,
Sunar lâ’li ile şarâbı kevser.
Her güzelin vardır amma engeli,
Sureti beşerde ejderi heftser.
Rakibanın kimi Rüstem kimi Zâl,
Kimi bir vuruşda kırk kelle keser,
Geçdi cümle bıçağımın altından.
Civan idim henüz nev tıraş püser,
Fahriyemiz yazdık yatağan ile,
Kalsın rûzigâra bizden de eser.1
Yıllar Sonra da Anlatılan Korkular
Nahid Sırrı Örik, Eski Zaman Kadınları Arasında adlı hatıra kitabında babasının ninesi olan Sebure Hanım’ın hatıralarını aktarırken bunların bazılarının Yeniçerilerin henüz şehirde dolandıkları, nizam ve kanuna riayet etmeksizin İstanbul halkına dehşet saçtıkları zamanlara ait olduğunu söyler. Sonrasında şu anekdotu aktarır: “Uzak olan semtlerinden gelirlerken hanımların iki bostan duvarı arasındaki tenha bir yoldan geçmeleri icap etmiş. Bu sırada da karşılarına dört Yeniçeri çıkmış. Kaçamamışlar ve bir göz açıp kapayacak zaman içinde her biri kendini bir Yeniçeri’nin omzunda veya sırtında bulmuş. Böyle şeyler olağanmış ve ırz ehli kadınların sallasırt edilip günlerce, haftalarca Yeniçeriler ve uygunsuz takımından çeşit çeşit herifler tarafından kapatıldıklarına ait hikâyeler dillerde gezermiş. …Sabure Hanım, Yeniçeriler ortadan kaldırıldıkları günlerde, tam tarihiyle 1826 Haziran’ında İstanbul’un pek müthiş bir korku ve dehşet içinde kaldığını söyler, ateşe verilen Yeniçeri kışlalarının yanışını, yaşamakta bulunduğu evin, yani esirci hanımın pencerelerinden seyrettiğini, bu kışlaların tam yedi gün ve yedi gece durmadan yandıklarını hikâye ederdi. Yeniçeriler kazanları devrilip kışlaları yakıldıktan ve cümlesi kesilip telef edildikten sonra da köşeye bucağa saklananların aranmaları, ele geçirilenlerin temizlenmeleri işi günlerce devam etmişmiş. Bunlardan birinin yolda yakalanıp itlaf edilmesine bizzat şahit oluşu da Sabure Hanım’ca anlatılan hikâyelerin en fevkaladesiydi.”2 #















































