Kategori: Osmanlı Tarihi

  • Eski İstanbul Edebiyatında Yeniçeri Zorbaları


    yeniçeri ocağı’nın yozlaşmasıyla ocak üyesi yeniçeri zorbalarının eski istanbul’da saçtıkları dehşet kâh deyişlerle kâh büyüklerden dinlenilen hatıralarla edebiyatımızdan muhtelif eserlerin satır aralarına geçmiştir. günümüzde yeniçeriler hakkında kroniklerde hatta adli kayıtlarda dahi yazılanların ıı. mahmud döneminin propaganda metinleri olduğu iddia edilse de istanbul’un farklı dönemlerinde kaleme alınmış edebî metinler -suç tarihi ve folklor ışığında bakıldığı zaman- istanbul sokaklarının tekin olmayan çehrelerine dair önemli ipuçları barındırıyor.

    Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması dönem dönem “Vaka-i Hayriye mi? Vaka-i Şerriyye mi?” ekseninde tartışılırken, sıklıkla Yeniçeri isyanlarının otorite üzerinde bir tür emniyet supabı vazifesi gördüğü, halkla ve esnafla içli dışlı olmalarının bir nevi alternatif muhalefet vasıtası hâline geldiği yolunda görüşler de dile getiriliyor. Elbette askerliğin yanı sıra; çöğür (bir tür saz) çalan âşıklar hasebiyle sanatkâr, esnaf, şehirde inzibat, yangında tulumbacı rolleri bulunan, toplumun farklı kesimlerinden grupları bir araya getiren “Yeniçeri Ocağı” gibi bir yapı çok katmanlıdır, tek bir mecradan değerlendirilemez. Ancak yine bu sebeple salt ezber bozduğu iddia edilen tezlerle de 1600’lerden 1800’lerin başına uzanan süreçte ocaklarda başlayan dönüşüm, imparatorluğun başkentindeki sosyal çürüme ıskalanmaktadır. Nitekim Yeniçerilerin asayiş bozukluklarına dair kroniklerden adli kayıtlara dek sözlü tarihe de temas eden asırları aşan tanıklıkları, anakronik bir tutumla Sultan II. Mahmud döneminin (1785-1839) propaganda metinlerinden(!) sayan bir görüş söz konusudur. Oysaki alelade edebî metinlerde, hatıralarda vb. satır aralarındaki detaylar, suç tarihi ve folklor açısından değerlendirildiğinde 200 asır evvelinin İstanbul sokaklarının karanlıkta kalmış netameli taraflarına ışık tutuyor.

    Yeniçerilerdeki Yozlaşmaya Dair İlk İşaretler
    Tek nüshasını Murat Bardakçı’nın 1985’te bir mezattan almış olduğu ve bir çalışmasında tam metnini de neşrettiği 1686 tarihli Dellâknâme-i Dilküşâ (Gönüller Açan Dellaklar Kitabı) adlı eser, bir devrin öteki İstanbul’una dair bilgiler vermektedir. Dönemin İstanbul’undaki hamamlardan sorumlu hamamcılar kethüdası Derviş İsmail’in bu eseri, sadece o vakitlerde İstanbul’daki 408 hamamda çalışan 2 bin 321 tellaktan 11 tanesinin yaşam öyküsünü ihtiva etmemektedir, Yeniçeri zorbalarının şehirdeki faaliyetleri hakkında da bir panorama çizmektedir. Detaylarına girmemekle birlikte burada yer alan bilgilere göre Tophane’de Elli Dokuzuncu Orta’dan yani Yeniçeri bölüğünden, “Ehrimen-lika [Eski İranlıların kötülük tanrısı dev Ehirmen suratlı] eşkıyası ve Tophane Ocağı’nın cehennem zebanisi semenderleri [Ateşe girme motifi üzerinden çalıştıkları yere atıfla] ve kalyoncu levendler ki elli dokuzlu ve Tophaneliden eşedd [daha şiddetli] padişah kullarının yüz karası” şeklinde bahsedilmektedir ki metnin ilerleyen kısımlarında yine bu Orta’dan “Kalafat yerinde kahvehanesi olan hezele güruhu”, “Tophane zebanileri” şeklinde de bahsedilerek, o devirdeki Yeniçerilerin kahvehanelerde toplanmaya başlayıp asayişi tehdit etmelerinin Sultan III. Selim devrinden (1761-1808) epey öncesine uzandığını göstermektedir. Yine burada satır arasında Altmış Dördüncü Orta ile Elli Altıncı Orta’dan iki zorbazın bahsi geçer ki bunlardan Elli Altıncı Orta’nın zorbaları, Eminönü’nde Yemiş İskelesi ve civarına bakan Çardak Kolluğu ve İskelesi’nde bulunmakta olup Yeniçerilerin son dönemlerinde yani 1800’lerin başında muhtelif şehir eşkıyalığı vakalarıyla bilinmişlerdir. Yeniçerilerin yozlaşmalarına dair anlatılar daha çok 1700’ler sonunda ve 1800’ler başında birikmekteyse de Derviş İsmail’in eseri bu durumun 1600’lerde de görüldüğünü göstermektedir.

    Ahmet Mithat Efendi’den Reşad Ekrem Koçu’ya Edebiyattaki İzler
    Ahmet Mithat Efendi’nin, Mustafa Necip Efendi’nin III. Selim’in padişahlığına ve tahttan indirilmesine dair eserinden derlediği bilgilerle kaleme aldığı “Yeniçeriler” adlı hikâyesi dışında 1875’te yazdığı Hasan Mellah romanında da Galata’da bir vakitler Yeniçeri zorbalarının kanlı vakalarına binaen “Kanlı Hendek” adıyla anılan Hendekbaşı (Şimdinin Kuledibi) semtinin bu mazisine değinir. 1844 doğumlu Ahmet Mithat Efendi’nin Yeniçerilerin son devirlerini görmüş kimselerden çocukluğunda dinledikleri, bu eserleri kaleme almasında ne kadar tesirli olmuştur bilemiyoruz ancak hatıralar ve sözlü tarih aktarımları söz konusu olduğu zaman karşımıza bu konuda başka örnekler de çıkıyor. Örneğin Ahmed Cevdet Paşa (1822-1895) o devirlerden bir tanığın ağzından Yeniçerilerin “balta asarak haraç toplamaları”ndan bahseder ki Târîh-i Cevdet’teki bu anekdota Şevket Rado da Reşad Ekrem Koçu’da yazılarında yer vermişlerdir. Hatta Ahmet Rasim bir yazısında devrinin günlük konuşmaları arasında “Yeniçeri misin be!” deyiminin kaybolsa da “balta asmak”, “balta asıyor” gibi tabirlerin askıntı olmak anlamında kullanılmaya devam ettiğini yazmıştır. Yine Ahmet Rasim, bir dönem himayesine girdiği eniştesi, seksenli yaşlarındaki Miralay Laz Mehmed Bey’in idamdan kurtulma Yeniçeri kodamanlarından olduğunu vurgulamış, hatıratlarından “Falaka”da da kendisinden, “Vaktiyle Yeniçeri iken cellat önünden kurtulmuş, iki üç oda dolusu tüfenkleri, kılıçları, kamaları, palaları var imiş.” sözleriyle bahsetmiştir. Sultan II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırırken (1826) Ocağın zabitlerini ve ileri gelenlerini yanına çekip ayaktakımı ve asayiş bozukluğuna sebep olan güruhları yalnız bıraktığı bilinmektedir ki Ahmet Rasim’in eniştesi de ilga sonrası Asakir-i Mansure-i Muhammediyye’de yer alan Yeniçeri kökenli zabitlerden olmalıdır. 

    Ali Camiç Ağa’nın Şiiri
    Reşad Ekrem Koçu’nun Yeniçeriler kitabı ile yakın zamanda dijitalize edilen İstanbul Ansiklopedisi eserinde Yeniçeri şairlerinden adli vakalara sözlü kültür aktarmalarından faydalanılabilmektedir. Burada devrin İstanbul’undaki Yeniçeri zorbalarına dair bazı fahriye ve destan örnekleri de yer almıştır. Son Yeniçerilerden olup bir dönem Galata’da Çardak Kolluğu Çorbacısı olarak vazife yapmış Ali Camiç Ağa’nın fahriyesi (şiiri) bu örneklerden biridir:

    Hacı Bektaş ocaklıyım zor âver,
    Deli poyraz şahin başımda eser.
    Taban deperiz hep dilber yolunda,
    Kimi kaşın çatar kimi gülümser.
    Pâyine yüz koyub koklasam öpsem
    Biri hoşnud olsa öbürü küser.
    Kimi pırpırıdır bıçkın âfettir,
    Vaslı her âşıka olmaz müyesser.
    Sanman güzeller hep vefasız olur,
    Sunar lâ’li ile şarâbı kevser.
    Her güzelin vardır amma engeli,
    Sureti beşerde ejderi heftser.
    Rakibanın kimi Rüstem kimi Zâl,
    Kimi bir vuruşda kırk kelle keser,
    Geçdi cümle bıçağımın altından.
    Civan idim henüz nev tıraş püser,
    Fahriyemiz yazdık yatağan ile,
    Kalsın rûzigâra bizden de eser.1

    Yıllar Sonra da Anlatılan Korkular
    Nahid Sırrı Örik, Eski Zaman Kadınları Arasında adlı hatıra kitabında babasının ninesi olan Sebure Hanım’ın hatıralarını aktarırken bunların bazılarının Yeniçerilerin henüz şehirde dolandıkları, nizam ve kanuna riayet etmeksizin İstanbul halkına dehşet saçtıkları zamanlara ait olduğunu söyler. Sonrasında şu anekdotu aktarır: “Uzak olan semtlerinden gelirlerken hanımların iki bostan duvarı arasındaki tenha bir yoldan geçmeleri icap etmiş. Bu sırada da karşılarına dört Yeniçeri çıkmış. Kaçamamışlar ve bir göz açıp kapayacak zaman içinde her biri kendini bir Yeniçeri’nin omzunda veya sırtında bulmuş. Böyle şeyler olağanmış ve ırz ehli kadınların sallasırt edilip günlerce, haftalarca Yeniçeriler ve uygunsuz takımından çeşit çeşit herifler tarafından kapatıldıklarına ait hikâyeler dillerde gezermiş. …Sabure Hanım, Yeniçeriler ortadan kaldırıldıkları günlerde, tam tarihiyle 1826 Haziran’ında İstanbul’un pek müthiş bir korku ve dehşet içinde kaldığını söyler, ateşe verilen Yeniçeri kışlalarının yanışını, yaşamakta bulunduğu evin, yani esirci hanımın pencerelerinden seyrettiğini, bu kışlaların tam yedi gün ve yedi gece durmadan yandıklarını hikâye ederdi. Yeniçeriler kazanları devrilip kışlaları yakıldıktan ve cümlesi kesilip telef edildikten sonra da köşeye bucağa saklananların aranmaları, ele geçirilenlerin temizlenmeleri işi günlerce devam etmişmiş. Bunlardan birinin yolda yakalanıp itlaf edilmesine bizzat şahit oluşu da Sabure Hanım’ca anlatılan hikâyelerin en fevkaladesiydi.”2 #

    DİPNOTLAR
    1 Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, “Bıçak Altından Geçirme” maddesi.
    2 Nahid Sırrı Örik, Eski Zaman Kadınları Arasında, Oğlak Yayınları, İstanbul 2011, s. 19-20.
  • Galiçya Cephesi’ndeki Türk Birliklerinin Bit ile Mücadelesi


    rusya, birinci dünya savaşı’nda batıya ilerleyerek galiçya hattına doğru yayılmaya başlayınca avusturya-macaristan imparatorluğu müttefiklerinden yardım istemiş, osmanlı’da galiçya cephesi’ne 15. kolordu bünyesinde yer alan en seçkin tümenlerinden 19. ve 20. tümenleri göndermeye karar vermişti. osmanlı askeri, bir yandan avrupa askerî usullerine, yemeklerine, avrupalı müttefiklerine “türk imajını” koruyarak alışmaya çalışırken bir yandan da iklim şartlarına uyum sağlamaya, hastalıklarla, salgınla mücadele etmeye çalışmıştı.

    Osmanlı Devleti’nin Galiçya Cephesine Asker Göndermesi
    Rusya’nın, Birinci Dünya Savaşı’nda batıya ilerleyerek Galiçya hattına doğru yayılmaya başlamasıyla Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Alman müttefiklerinin yardımıyla Galiçya Cephesi’ni (Bugün Polonya ve Ukrayna arasında kalan bölge) açmıştı. Galiçya Cephesi, Almanların yardımıyla şiddetli Rus saldırılarına karşı korunabilmişti. Buna rağmen Brusilov Taarruzu’nda (1916) Galiçya’nın düşme tehlikesi belirince dört müttefik devletin ortak yürüttüğü genel harekâtın, Alman Genel Karargâhı’ndan yönetilmesine karar verilmişti. Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nden de üç kolorduluk kuvvet gönderilmesi talep edilmişti. Osmanlı Devleti, Galiçya Cephesi’ne 15. Kolordu bünyesindeki 19. ve 20. Tümenlerini göndermeye karar vermişti. Osmanlı Genelkurmay’ı, 9 Temmuz 1916’da, hazırlıkların gizli bir şekilde ivedi olarak yapılmasını istemiş ve buna göre birlikler Keşan ve Şarköy bölgesine çekilmişti. Birliklerin bir yandan kadro eksiklikleri tamamlanırken bir yandan da konaklama, yeme-içme, sağlık hizmetleri, hayvanlarının beslenmesi ve bakımı gibi ihtiyaçlarının karşılanmasına çalışılmıştı. 

    15. Kolordu’nun Osmanlı Topraklarında Bit ile Başlayan Mücadelesi
    Galiçya Cephesi’ne gönderilecek birliklerin sevki öncesinde temizlik hazırlıklarına azami özen gösterilmiş ve bu durum Başkomutanlık nezdinde takip edilmişti. Temizlik hazırlıkları arasında ise bitle mücadele de önemliydi. Nitekim cephe gerisine alınmaya başlanan tümenlerin hastanelerindeki yaralı ve hastalarda “dehşetli surette kehle (bit)” olduğuna dikkat çekilmişti. Bunun önlenebilmesi için sahra fırınlarından ve hamamlardan istifade edilmesi istenilmişti. Ayrıca askerlerin hamama girmeden önce saçlarının kesilmesi ve tıraşlarının yapılmış olmasına özen gösterilmesi hatırlatılmıştı. Bir yandan da sahra abdesthanelerinin “suret-i daimada” toprak ve kireç ile kapatılarak askerlerin dizanteri aşılarının yapılması emredilmişti. Bu kapsamda Keşan ve çevresinde toplanmaya başlayan birliklerde bit ile mücadele için önlemler alınmaya başlamıştı. 

    15. Kolordu, 27 Şubat 1916 tarihinde yayımladığı emir ile Lâpseki ve Gelibolu yoluyla gelen askerlere dikkat edilmesini, Uzunköprü-Keşan arasında çalışan Amele Bölüğü’nde tifoya rastlanıldığını ve lekeli hummanın da görülmesini dikkate alarak durumun kontrol altına alınması için sürekli olarak askerde bit kontrolünün yapılmasını emretmiştir. 


    “bu hassasiyetin oluşmasında kolordu bağlılarında üç ayrı noktada görülen lekeli tifonun tespiti etkili olmuştu. nitekim önce tekirdağ’da, sonra lâpseki 3’üncü harp hastanesi’nde ve son olarak keşan-uzunköprü demir yolunda çalışan inşaat taburu askerlerinde hastalık tespit edilmişti. bu noktada hastalığın meydana gelmesinde en önemli etkenlerin başında bit görülmüştü.”

    Bu hassasiyetin oluşmasında Kolordu bağlılarında üç ayrı noktada görülen lekeli tifonun tespiti etkili olmuştu. Nitekim önce Tekirdağ’da, sonra Lâpseki 3’üncü Harp Hastanesi’nde ve son olarak Keşan-Uzunköprü demir yolunda çalışan İnşaat Taburu askerlerinde hastalık tespit edilmişti. Bu noktada hastalığın meydana gelmesinde en önemli etkenlerin başında bit görülmüştü. Bunun için 15’inci Kolordu Komutanı Yakup Şevki Bey, birliklerine gönderdiği emirde haftada bir gün bütün askerin çamaşırlarının mutlaka kaynatılması ve elbiselerin fırından geçirilmesi, bit olup olmadığının her gün subay ve sıhhiye tarafından muayene edilmesi, bit görülmesi durumunda elbiselerin tekrar fırından geçirilmesi ve ateşli hastaların koğuşlara alınmaması istenilmiştir. Temizliği yapılan birliklerde hastalığın meydana gelmemesi için subayların İstanbul’da ve taşrada bulunan aileleri ile temas hâlinde bulundukları, erzak gönderiminin yapıldığı belirtilmiş, bu noktada azami özen gösterilmesi beklenmiştir. 

    19. Tümen’de Bit Alarmı
    Alınan tüm bu önlemlere rağmen 7 Mart 1916 tarihinde 19. Tümen’de bir askerde lekeli tifo görülmüş ve tüm revir kordon altına alınarak eşyaların temizliğine başlanmış, bitlerin imhası için “azami gayret” istenilmişti. Bu kapsamda 27 Mart 1916 tarihinde Kolordu yayımlamış olduğu emirle yeni tedbirler almaya çalışmıştı. Bu emirde “lekeli tifo ve ateşli hummanın” her gün görüldüğü, bu hastalıkların bit ile bir askerden diğerine geçtiğinin bilindiği; karantinaya alınan bölüklerde bit veya sirkelerin tamamen temizlendiğine kani oluncaya kadar “mütemadiyen” çamaşırlarının kaynatılarak elbiselerinin fırınlardan geçirilmesi talep edilmişti. Ayrıca seyyar hastaneye her gün gelen askerlerin bitlerinin olup olmadığına dair rapor verilmesi istenilmiştir. Bite rastlanılması durumunda askerin karantinaya alınması gerekli görülmüştü. Nitekim Müşir Cerrah Renslauf, bir hastada “dehşetli bit gördüğünü” ifade etmişti. Bunun için askerin bütün elbise ve çamaşırlarının fırından geçirilip hamamda yıkanması sağlanarak hasta elbisesi giydirilmişti. 

    Temizlenmiş olan askerlere yeniden bit bulaşmaması için 15. Kolordu Başhekimi Yarbay Nizameddin Bey’in 28 Mart 1916 tarihinde gönderdiği emirle askerlerin sık sık çamaşırlarını değiştirmesi istenilmiş ve temizlikleri için sabun dağıtılmıştı.  

    15. Kolordu’nun Galiçya Cephesi’ne Hareketi
    15. Kolordu, 23 Temmuz 1916 tarihinde intikale başlamıştı. Birlikler Uzunköprü’den trenle Belgrad’a ulaşmış ve burada Avusturya tahaffuzhanelerinde temizlik işlemlerinden geçirilerek sağlık kontrolleri yapılmıştı. Bir yandan da tüm askerlere tifo ve kolera aşısı yapılmıştı. Yakup Şevki Bey (Subaşı) komutasındaki 15. Kolordu 26 Temmuz’da Galiçya’ya ulaşarak Güney Galiçya Ordusu Komutanı General Felix von Bothmer’in emrine girmişti. Birlikler Galiçya’ya ulaşır ulaşmaz kısa süre içerisinde yeni bir mücadeleye daha başlayacaktı; bit. 

    15. Kolordu’nun Galiçya’da Bit ile Mücadelesi
    Güney Ordusu Başkomutanlığı’ndan 28 Ağustos 1916 tarihinde yayımlanan emirle 15. Kolordu’ya sağlık hizmetleri ve bit ile mücadele konusunda hatırlatmalar yapılmıştı. Buna göre vücudun temizlik ve “nezafetine” büyük önem verilmesi istenilmişti. Pire ve bitin meydana gelmemesi için ellerin her yemekten önce ve tuvaletten sonra yıkanması, askerlere durgun sularda banyo yaptırılmaması, pişirilmiş yemek ve kaynatılmış içeceğin içilmesi, satılık maden sularının içilmemesi, çiğ et yenilmemesi emredilmişti. İçilemeyecek durumdaki kuyuların kapatılması, suyu içilebilecek çeşme ve kuyuların işaretlenmesi, sadece sahra tuvaletlerinde “abdest bozulması” ve çadırların yanlarına ve açık alanlara pisletilmemesi istenilmiştir. Bunun için ordugâhların çevresinin her gün devriyeler ile teftiş edilmesi, ordugâhların tesisinde “hemen” tuvaletlerin yapılması gerekli görülmüştür. Ayrıca tuvaletlerin her gün toprak ile kapatılması, kötü durumdaki tuvaletlerin ise kullanıma kapatılması ve önlerine samanla işaret koyulması istenilmiştir. Bitlere karşı naftalin kullanılması, naftalinin yatılan mahallere dökülmesi, akşam yatmadan önce elbiselere bir avuç kadar serpilmesi ve bunun 4 ila 8 günde tekrar etmesinin faydalı olacağı değerlendirilmiştir.

    Alman Güney Ordusu Başkomutanlığı’nca 3 Eylül 1916 tarihinde bitle mücadele edilebilmesi için “Kehleye Karşı Naftalin ile Mücadele” genelgesi yayımlamıştı. Genelgede bitle mücadelede farklı yöntemlerin denendiği ancak eksikliklerinin görüldüğü, bu nedenle naftalinin bu eksiklikleri bertaraf etmesinden hareketle yapılması gerekenler tüm birliklere bildirilmişti. Naftalin ile mücadelenin daha çok Güney Ordusu’nda tatbik edilerek takibinin sağlanacağı iletilmişti. Ayrıca bu yöntemin “pek sade ve basit” olduğu hatırlatılmıştı. Bunun için naftalinle yarı oranında suyun karıştırılarak ince bir toz hâlinde avuç kadar alınıp gece yatmadan önce elbiselere dökülmesi ancak bunun için billur naftalinin tesiri olmadığı, daima toz hâlinde karışımın yapılması gerektiği, her zaman ince ve toz hâline gelmiş naftalinin kullanılması, naftalini bu hâle getirmek için önce ezilmesi daha sonra ise elekten geçirilmesi istenilmiştir. 

    Naftalin tozunun tesirini temin etmek için gece yatmadan önce dökülen naftalinin sabaha kadar vücuda tesir edeceği, vücut ısısı ile gaz hâline geleceği ve böylece bitlerin ve bit yumurtalarının ölerek sabaha birçok bit ölüsü görüleceğine dikkat çekilmiştir. Ancak bu noktada böyle bir işlemin bir kere uygulanması ile sonuç alınamayacağı 3-4 gün aralıklar ile uygulanması istenilmiştir. Bunun için bir kişide bit görülmesi durumunda üç defa naftalin uygulanması ve bu şekilde 10 gün zarfında bitten tamamen arınmış olunacağı, buna rağmen bit görülmesi durumunda ara ara kontrol edilmesi gerektiği hatırlatılmıştır. 

    Elbise ve kıyafetlerde bit temizliği için kıyafetleri öncelikle sandık içerisine koyarak üzerine naftalin tozunun serpilmesi, sandıkların 60 derece sıcaklığa çıkması durumunda etkisinin artacağı, örtü, yatak, arka çantası gibi eşyaları bitlerden temizlemek için üç gün boyunca naftalin serpilmesinin iyi olacağı hatırlatılmıştır. Diğer yandan naftalin tedavisi için vücudun tüylü yerlerinin tıraş olunmasının gerekmediği ancak iyice vücuda yedirilmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir. Bunun yapılması durumunda naftalinin şimdiye kadar vücuda zararının görülmediği ifade edilmiştir. Buna rağmen cildin “yıpratılmış olan yerlerinde biraz ızdırap hissi” olacağı bu nedenle dikkat edilmesi istenilmiştir. Naftalin, birliklere 100 gramlık teneke kutular hâlinde dağıtılmış ve kullanılan boş tenekelerin atılmaması emredilmiştir.

    Osmanlı birliklerinin Galiçya’da bit ile mücadele süreci 15. Kolordu Başhekimliği denetimdeki kontrollerle devam etmiştir. Kolordu Komutanlığı’nın bit konusundaki hassasiyetinin temel nedeni ise “her türlü emrazın [hastalığın] müsebbibi” olması idi. Bunun için bol miktarda naftalinle, sahra fırınlarında çamaşırların kaynatılarak imhasına çalışılmasıyla birlikte Hucisko’da inşa olunan temizlik merkezlerinin Nadarozniov’da da oluşturularak birliklerin sık sık “fen-i temizlik” usulleri ile bitlerden kurtulması gerektiği belirtilmişti. 

    Osmanlı ordusu, Galiçya Cephesi’ne en seçkin birliklerini göndermiş ve bu birlikler önemli görevler icra etmişti. Ordu, salgın hastalıklardan korunmayı öncelikli hedef olarak görmüş ve bunun için bit ile mücadeleyi öncelemişti. Bu kapsamda temizlik önlemleri başta olmak üzere her türlü tedbire başvurmuştu. #

    KAYNAKÇA
    Arşiv Belgesi
    Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri ATASE kataloğu. (BDH)
    Österreichische Nationalbibliothek (Fotoğraf Arşivi)
    Eserler
    Bayur, Yusuf Hikmet, Türk İnkılâbı Tarihi 1914-1918 Genel Savaşı, Kısım I, III, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991.
    Birinci Dünya Harbi İdari Faaliyetler ve Lojistik, c. X, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1985.
    Boğuşlu, Mahmut, Birinci Dünya Harbinde Türk Savaşları, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1990.
    Dağlar Macar, Oya, “Galiçya Cephesi’nde Osmanlı Birlikleri ve Sağlık Hizmetleri (1916-1917)”, Osmanlı Bilimi Araştırmaları, X/2, 2009.
    Kumandanım Galiçya Ne Yana Düşer? Mehmetçik Avrupa’da: M. Şevki Yazman’ın Anıları, haz. Kansu Şarman, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006.
    Noyan, Abdülkadir, Son Harplerde Salgın Hastalıklarla Savaşlarım, Son Havadis Matbaası, Ankara, 1956.
    Özbay, Kemal, Türk Askeri Hekimliği Tarihi ve Asker Hastaneleri, c. I, İstanbul, 1976.
    Özdemir, Hikmet, Salgın Hastalıklardan Ölümler, 1914-1918, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2010.
    Sanders, Liman von, Türkiye’de Beş Sene, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2006.
    Şenyol, Vedat, Özsan, Arif ve Başaran, Selami, Birinci Dünya Harbi, c. VII, “Avrupa Cepheleri”, c. I, “Galiçya Cephesi”, Genelkurmay Başkanlığı, Ankara, 1967.
  • Mimar Sinan’a Diyarbekir Selamı


    osmanlı padişahlarından ı. süleyman, ıı. selim ve ııı. murad dönemlerinde baş mimar olarak görev yapan koca sinan (koca mimar sinan ağa) bu topraklarda önemli eserler bırakmıştır. cami, mescit, medrese, türbe, imaret, darüşşifa (hastane), su yolu, köprü, kervansaray, hamam… edirne’de yaptığı selimiye camisi, dünya kültür mirası listesindedir. başta istanbul ve edirne olmak üzere eserleriyle bildiğimiz mimar sinan’ın diyarbekir’de (diyarbakır) inşa ettiği eserleri bilenlerimiz ise pek fazla olmasa gerek.

    Melik (Melek) Ahmet Paşa Camii 
    Melikahmet Caddesi (eski adı Uzunçarşı), 1960’lı yılların başında sağlı sollu yapılar yıktırılıp genişletilerek açılan, Diyarbakır Suriçi’nin Balıkçılarbaşı’ndan Urfakapı’ya (doğudan batıya) uzanan iki caddesinden biridir. Diğer cadde bu caddeyi ortadan bir haç gibi bölen Gazi Caddesi’dir (eski adı Bağdat Caddesi). 

    Melik (Melek) Ahmet Camii, Diyarbekirli, vergi iltizam memurluğu yapmış, sonra paşa olmuş, beylerbeylik ünvanı da almış Melek Ahmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bitişiğinde bir de hamamı vardı. Son yıllarda hamamın bir bölümü yıktırılarak caminin caddeye bakan yüzündeki plastik satıcılarının deposu hâline dönüştürüldü. Cami şimdilerde restorasyona alınmış durumdadır.

    Mimar Sinan’a ait şehirdeki beş eserden biri olan Melik Ahmet Paşa Camii, caddenin en görkemli eseridir. Cami minaresinin çok önemli bir detayı vardır; 58. basamağına kadar iki ayrı merdiveni olup, 59. basamaktan sonra tek merdivene dönüşerek minarenin şerefesine çıkılır. Öylesine bir ritmik ahenge sahiptir ki o minareden ezan okumak! Şehrin namdar simalarından Mevlüthan Mustafa Bey kendisiyle bir kitabım için yaptığım sözlü tarih çalışmasında şöyle demişti: “Gençtim çıkar, minareden çıplak sesle saba makamında sabah ezanını okurdum. Sesim Urfakapı surlarına çarpar tekrar bana geri dönerdi…”

    Eser, önündeki plastik satıcıları nedeniyle âdeta görünmez hâldedir. Şehrin, caminin ibadet yerinin bir geçitle altı yol olan tek nadide eseridir. 

    Ali Paşa Camii (Külliye)
    Mimar Sinan’ın kentteki bir diğer eseri Ali Paşa Camisi’dir. Diyarbekir’de valilik yapmış olan Hadım Ali Paşa tarafından 1534-37 yılları arasında yaptırılmıştır. Kentin, bir kuşak gibi uzayıp giden Ben u Sen bölgesindeki surlarının, Evli-Ulu Beden ile Yedi Kardeş Burçları’nın tam karşısında, aynı adı taşıyan mahalledeki caddenin Suriçi cephesinde bir yapılar manzumesi olarak varlığını sürdüren önemli bir külliyedir.

    Tek kubbeli caminin Şafiiler kısmı 1769 yılında camiye eklenmiştir. Bu bölümde ek olarak medrese, hamam, zikirhane ve avluda şadırvanı da mevcuttur. Kare planlı yapının ibadet mekânının üzeri kubbeyle kapatılmıştır. Kubbe dışarıdan sekizgen bir kasnak üzerine oturtulmuş piramit tarzı bir yapıyla örtülüdür. Caminin iç duvarları yarısına kadar çiniyle kaplıdır. Caminin dış cephesi birer sıra siyah ve beyaz taş dokusuyla örülüdür.

    Ali Paşa Camisi’nin tek şerefeli minaresi beyaz taşla örülüdür ve yapının kuzeydoğusuna yerleştirilmiştir. 

    Caminin batı tarafında yer alan medrese, tek katlı ve dikdörtgen tarzda inşa edilmiştir. Medrese avlusunun sağ ve solunda önü eyvanlı beşer odası vardır. Avlunun güney yakasında sekizgen planlı mescit bölümü yer alır. Derslik olarak da kullanılan medresenin asıl örtüsü toprak damlı iken şimdilerde onarımdan geçirilerek betonla kapatılmıştır. Bir dönem “Düşkünler Evi-Dar-ül Acaze” olarak da hizmet yürüten bu bölüm, bir ara Sur İlçe Kaymakamlığı’na tahsis edilmişti. Şimdilerde yeniden restorasyona alınmıştır.

    Alipaşa camii ve külliyesinin ön bahçesinde birkaç mezardan oluşan bir mezarlık da vardır. Ayrıca külliye ve cami, yer aldığı mahalleye de ad olmuştur.

    Behram Paşa Camii
    Giriş kapısının üzerindeki kitabeden anlaşıldığı kadarıyla 1564 ila 1572 yılları arasında kentte valilik yapmış olan 13. Osmanlı Valisi Behram Paşa tarafından yaptırılmış. Melek (Melik) Ahmet Caddesi ile Mardin Kapı arasındaki bölgeye denk düşen Süleyman Nazif Mahallesi’nde yer alır cami. Tümüyle kesme taştan yapılmış bir sanat harikasıdır. İç ve dış taş işçiliğiyle Diyarbakır’ın en zengin sanat yapılı camisi olma özelliğine sahip bir yapıdır. Ayrıca caminin giriş kapısının ahşap işlemeleri muhteşemdir…

    İbadet mekânı kare planlıdır ve üzeri kubbe ile örtülüdür. Ana mihrabının dışında cami içerisinde altı mihrabı daha vardır. İç duvarlar belli bir yüksekliğe kadar İznik çinileriyle bezelidir. Kuzey yakasında çift kademeli ve yanlardan taşan beş eyvanlı son cemaat yeri vardır. Son cemaat yerinin yanlara taşan sağdaki kısmının üzerine de caminin minaresi yerleştirilmiştir. 


    “behram paşa camii, tuhfetu’l mi’marin adlı eserde mimar sinan eseri olarak kayıt altına alınmıştır. bu yönüyle yapının, sinan’ın silivrikapı’daki hadım ibrahim paşa camisi’ne benzer bir özellik taşıdığı da ifade edilir.”

    Caminin ana giriş kapısının üzeri mukarnaslı bir bordür ile çevrelenmiş olup üzerinde kitabesi mevcuttur. Ayrıca çilehanesi ve ortadaki şadırvanıyla birlikte çift revaklı yapısı ilgi çekicidir. Cami pencerelerinin demir parmaklıkları ve dövme lokmaları kayda değer işçiliğe sahiptir. 

    Behram Paşa Camii, Tuhfetu’l Mi’marin adlı eserde Mimar Sinan eseri olarak kayıt altına alınmıştır. Bu yönüyle yapının, Sinan’ın Silivrikapı’daki Hadım İbrahim Paşa Camisi’ne benzer bir özellik taşıdığı da ifade edilir.

    Mimar Sinan’ın hayatının son yıllarıyla ilgili olarak çocukluk arkadaşı olan Şair-Nakkaş Sâî Mustafa Çelebi’ye yazdırdığı bilinen üç eserlik Tezkereler’inden biridir Tuhfetu’l Mi’marin (Diğer iki eseri; Tezkiret’ül Bünyan ve Tezkiret’ül Ebniye). Bu eserde Sinan’ın mühendislik yönü ele alınır. Behram Paşa Camisi’nin Tuheftu’l Mi’marin’de yer alıyor olması bu yönüyle kayda değer özellik taşır.

    Caminin hemen yanı başında şimdilerde Kürt sözlü kültürünün taşıyıcı unsurları olan enstrümansız, sadece sesleriyle kılam ve sıtran (bir nevi şarkı-türkü) söyleyen Dengbêjlerin mekânı “Mala Dengbêjan” (Dengbêjler Evi) vardır. Eski ve bazalt taş evin avlusunda Dengbêjler seslerini ünlerken cami cemaati dinler. Ezan sesine de dengbêjler icabet eder…

    Fatih Paşa (Kurşunlu) Camii ve Özdemiroğlu Osman Paşa Türbesi
    Eski kentin Suriçi’nin Fatih Paşa Mahallesi’nde yer alan cami, 1516-20 yıllarında Diyarbekir Valisi Bıyıklı Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Yaptıran Bıyıklı Mehmet Paşa’nın adıyla da anılma özelliği vardır.

    Bıyıklı Mehmet Paşa, Osmanlı tarihinde Diyarbekir’e atanan ilk vali olarak tarihlere geçer. 1915-21 yılları arasında altı yıl süreyle görev yapar. Safevi savaşları nedeniyle kent de savaştan nasibini alıp hayli tahrip olunca hızla kentin imarına girişir Bıyıklı Mehmet Paşa. Şehrin doğu yakasında, eski kentin milattan önce 3000’li yıllarda ilk kurulduğu İçkale bölgesine çok yakın olan noktasında camii, medrese ve hamamdan oluşup kendi adıyla anılan “Bıyıklı Mehmet Paşa Külliyesi”ni yaptırır. 

    Kimi kayıtlarda dile getirildiği kadarıyla külliyenin yerinde Aziz Teodoros Kilisesi’nin olduğu ifade edilir. Kimi kayıtlarda ise külliyenin yerinde harap olmuş eski bir kiliseden artakalan bazalt taşların külliye inşasında kullanıldığı dillendirilir.  

    Fatih Paşa ya da halk arasında bilinen yaygın adıyla “Kurşunlu Camii” bugünkü yapısıyla çok özgün bir mimariyle yapılır. Caminin yapıldığı 1500’lü yılların başına kadar henüz İstanbul’un tanışmadığı “yarım kubbe” tarzı bu yapıda denenir ve sonradan İstanbul’daki camilerin mimarisinde de aynı tarz uygulanır. 

    Büyük kubbe ve etrafındaki küçük kubbelerin üzeri kurşunla kaplanır. Bu özelliği nedeniyle cami halk arasında “Kurşunlu Camii” olarak ünlenir ve âdeta diğer adı “Bıyıklı Mehmet Paşa” ya da sonradan paşanın ünvanı olması nedeniyle eklenen “Fatih Paşa Camii” isimleri neredeyse unutulur…

    Caminin eklentisi olarak hizmet gören bir de hamamı vardır. Hamam, yıllar sonra şehre seyyah kimliğiyle gelen Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde çok özel bir anlatımla “Kürtler Hamamı” bir diğer adıyla “Eşbak Hamamı” olarak dillendirilir. Külliyenin sahibi ve kentin ilk Osmanlı valisi Bıyıklı Mehmet Paşa 1521 yılında vefat edince vasiyeti üzerine kendi adıyla anılan külliyenin arka haziresine defnedilir.

    Yaygın bilgiye göre Mimar Sinan’ın kentteki beş eserinden biridir. Mimarisi, Sinan’ın İstanbul’daki Şehzade Camisi’ndeki tarza benzerdir. Siyah bazalt ve beyaz taşların harmonisi mimari özelliğidir. Son cemaat bölümünün üzerinde sekiz sütunla desteklenen yedi kubbesi vardır ve kubbeleri açıktır. Kubbenin iç kısmında Arapça İslam’ın dört halifesinin adları yazlıdır. Mihrap ve minberi Osmanlı tarzıyla yapılmıştır. Tek şerefeli minaresi klasik Osmanlı mimari tarzını yansıtır.

    Minarenin hemen yanı başına Özdemiroğlu Osman Paşa’nın türbesi ekli olduğundan minare kaidesinin doğu bölümü kapanmıştır. 

    Mimar Sinan’ın eserlerinin listelendiği Tuhfetu’l Mi’marin adlı eserde türbenin adı geçmektedir. Caminin batı yakasına düşen türbe kentte 1571-75 yılları arasında valilik yapmış olan Özdemiroğlu Osman Paşa için 1585 yılında yaptırılmıştır. Türbe, Mimar Sinan’ın Fatih Paşa Camii ile birlikte bir diğer eseridir…

    Fatih Paşa (Kurşunlu) Camii ve Özdemiroğlu Osman Paşa Türbesi’ne, bugün o bölgenin son birkaç yıl içinde yeniden restorasyonu sonucu hemen yanı başındaki İçkale’nin Küpeli Kapısı’nın önünden, uzun ve hayli geniş bir güzergâhtan gidilir. O yol üzerinde bir de Nasuh Paşa Camii vardır. İşte o Nasuh Paşa Camisi’nin önünden başlayarak Fatih Paşa Camisi’nin avlusunun içine kadar -bundan on yıl öncesine kadar- her hafta pazar günleri açık “Halk Pazarı” kurulurdu. Öyle bir pazar ki sabahın beşinden öğle namazı saatine kadar sürerdi pazarın yoğunluğu. Diyarbakırlı kuşbazların cins kuşları da bakıcıların işli bakır kap-kacakları da sergilenir, satılırdı. Çoğunluğu eski hatta antika olmuş ya da artık kullanılmadığı için elden düşmüş eşyaların yanında hırsızlık malları da satılırdı. Eşyası çalınanlar bazen pazarda arardı çalınan eşyasını ve bulunca ya ciddi kavgalar yaşanırdı satıcıyla ya da bir şekilde birilerinin araya girmesiyle tatlıya bağlanırdı.

    Tarihî verilere ve Suriçi’nin en eski yerleşkesi Amida Höyük’te birkaç yıldır yürütülen kazılarda ortaya çıkan buluntulara göre şehrin dokuz bin yıllık bir kesintisiz yaşam alanından söz edebiliyoruz. İşte böylesine kıymetli bir kadim yerleşkenin etrafını çepçevre kuşatan ve beş kilometreden fazla, kalkan balığı görüntüsünde, dört yöne açılan dört kapısı ve seksen iki burçlu mimari yapısıyla dünyada tek örnek olup 2015’ten beri UNESCO’nun kalıcı tarihî kültürel miras listesinde olan Diyarbakır Surları içinde beş asır önceden bugüne kalan bir buluşma davetine selamdır bu yazı.

    Sinan’ın pek de bilinmeyen Doğu diyarındaki beş eserini yön levhaları ile birbirine bağlayan bir çağrı bizimkisi… #

  • Âşıkpaşazâde Olmasaydı Osmanlı Tarihinde Neleri Bilemeyecektik?


    lâgarî hasan çelebi, hezarfen ahmed çelebi gibi simaları ve meziyetlerini evliya çelebi olmasaydı bilemeyecektik. restorasyon uzmanları bugün yok olmuş birçok tarihî eserin mimari yapısını tasarlarken evliya çelebi’nin yazdıklarından yararlanıyor. müslüman seyahatname yazarlarının derviş meşrep kişilerden oluşması tekkeler arasındaki çok geniş iletişim ağı dikkate alınınca şaşırtıcı olmasa gerek. âşıkpaşazâde derviş ahmed âşıkî seyahatname yazarı olmasa da çok yer görmüş, çok kişi tanımış ve bunları tarih kitabına yansıtmıştır.

    Heredotos’tan Marco Polo’ya, İbn Battuta’dan Evliya Çelebi’ye, Pirî Reis’ten Seydî Ali Reis’e seyahatname yazarları gezdikleri ülkelerdeki toplumların kültürlerini ve mimari eserlerini anlatırken farklı coğrafyalardaki tarihî gelişmelerden de bizleri haberdar ederler. Âşıkpaşazâde ismiyle bilinen Derviş Ahmed Âşıkî de Çorum’dan Mekke’ye, Üsküp’ten İstanbul’a yaptığı seyahatlerde hep tarihin kırılma noktalarına tanıklık etmiş ve bunları hayatının son devrinde yazıya dökmüştür.

    Anadolu’da Etkili Bir Aile
    Derviş Ahmed, birçok meşhur şahsiyet yetiştirmiş bir aileye mensuptur. Türkmen aşiretlerini teşkilatlandırarak Anadolu Selçuklu Devleti’ni yıkılışa sürükleyecek Babaîler İsyanı’na liderlik eden Baba İlyas Horasani, Derviş Ahmed’in büyük dedesidir. Baba İlyas, Dede Garkın’ın, o da Vefaiyye tarikatının kurucusu Ebu’l-Vefa el-Bağdadî’nin halifesidir. 1240 yılında Amasya’da idam edilen Baba İlyas’ın birçok müridi kılıçtan geçirildiği hâlde kundaktaki oğlu Muhlis hayatta kalmış ve neslinin devamı böylece gerçekleşebilmiştir. Şerefeddin Hoca, Çat (bugün Amasya’nın İlyas) köyündeki evden gizlice Köre Kadı’nın evine kaçırıp kimliğinden kimseye bahsetmeden Muhlis’i yedi yıl boyunca okutmuştur. Ardından Mısır’a götürülerek Memlük Sarayı’nda yetiştirilen Muhlis, Anadolu’ya geldikten sonra Karamanoğulları’yla beraber Anadolu Selçuklu hükümdarlarına karşı mücadele vermiştir. 1273 yılında Konya’yı ele geçiren Muhlis Paşa, burayı altı ay kadar idare ettikten sonra Karamanoğlu Mehmed Bey’e bırakmıştır. Muhlis Paşa, Şeyh Edebali gibi Vefaiyye mürşitleriyle Osman Gazi’nin yanına gidip gazalara katılmıştır. 

    Muhlis Paşa’nın oğlu Âşık Paşa 1272 yılında doğmuştur. 1330’da tamamladığı Garibname isimli eser, bilinen en eski Türkçe mesnevidir. 1332 yılında vefat eden Âşık Paşa’nın türbesi Kırşehir’dedir. Oğlu Elvan Çelebi, Çorum’un Mecitözü kazasına bağlı Elvançelebi köyünde bir tekke tesis etmiş, Baba İlyas’tan Âşık Paşa’ya kadar atalarının menkıbelerini anlatan Menâkıbü’l-Kudsiyye isimli eserini 1358’de kaleme almıştır. Bu kitap sayesinde Anadolu’daki Türkmen aşiretlerinin inançları, Babaîler İsyanı ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılış devrine ilişkin çok aydınlatıcı bilgiler elde edilmiştir.

    Derviş Ahmed, Elvan Çelebi’nin kardeşi Şeyh Süleyman’ın torunu olup 15. yüzyıl sonlarında Elvançelebi köyündeki tekkede dünyaya gelmiştir. Aile büyüklerinin devlet idarecileriyle yakın ilişkiler içinde oluşu, Derviş Ahmed’in kader çizgisinde belirleyici olmuştur. 1402 yılında Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilmesi sonucu çıkan taht mücadelesinde Derviş Ahmed’i sonradan mutlak hâkimiyeti kazanacak Çelebi Mehmed’in yanında görüyoruz.

    Âşıkpaşazâde Tarihi’nin Yazılış Hikâyesi
    Âşıkpaşazâde yaşlılık döneminde dostlarının kendisine gelerek Osmanoğulları’nın tarihi ve başlarından geçen hikâyeleri sormaları üzerine Menâkıb adını verdiği kitabı yazmıştır. Babası Şeyh Yahya’dan atası Vefaî şeyhlerinden Baba İlyas’a kadar soyunu tanıtarak sözlerine başlayan Derviş Ahmed, Çelebi Mehmed’le çıktığı sefer esnasında Geyve’de hastalanınca Orhan Gazi’nin imamı İshak Fakı’nın oğlu Yahşi Fakı’nın evine misafir olur. Yahşi Fakı, Süleyman Şah’ın Anadolu’ya gelişinden Yıldırım Bayezid devrine kadarki olayları anlattığı bir kitap yazmıştır. O güne kadar böyle detaylı bilgiler içeren Türkçe bir tarih kitabı yoktur. Sonradan sırra kadem basacak bu kitabı okuyan Âşıkpaşazâde, hafızasını bir buçuk asırlık bilgilerle zenginleştirir. Sıradan bir Anadolu köylüsü değil, Anadolu’daki siyasi gelişmelerin hep içerisinde bulunmuş bir aileden geliyordu. Babasının amcası Elvan Çelebi’nin Menâkıbü’l-Kudsiyye’sinden de birçok tarihî hadiseye aşinaydı muhtemelen. Yahşi Fakı’nın kitabındaki bilgiler, tanıştığı tarihî şahsiyetlerden öğrendikleri ve kendi başından geçen olaylar Âşıkpaşazâde’nin kitabının kaynaklarını oluşturmuştur. Ankara Savaşı’ndaki olayları anlatırken muhataplarının, “Sen o savaşta değildin, bunları kimden duyup anlatıyorsun?” sorusuna karşılık hem Çubuk Ovası’ndaki muharebede hem de Yıldırım Bayezid’in Akşehir’de vefat ettiği sırada yanında bulunan Koca Nâib’den öğrendiğini bildirmiştir.

    36 mı 38 mi Padişah Var?
    Yıldırım Bayezid’in 1402’de esir düşmesinden sonra en büyük oğlu Emir Süleyman otoriteyi temin etmiş, 8 sene iktidarı elinde bulundurmuştur. 1410’da Musa Çelebi Edirne’yi ele geçirmiş ve 3 sene tahtta kalmıştır. 1413’te ise Çelebi Mehmed, Musa Çelebi’yi öldürtüp tahta oturduktan sonra Simavna Kadısıoğlu Bedreddin’i İznik’e göndermiştir. Onun kethüdası Börklüce Mustafa Aydın, Karaburun’a gidip birçok kişiyi kendisine bağlayıp “nebi” ve “veli” dedirtince ordu üzerine yürümüş ve isyanı bastırmıştır. İznik’ten İsfendiyar vasıtasıyla Karadeniz’e açılan ve Eflak diyarına ulaşınca etrafına insanlar toplayan Şeyh Bedreddin de yakalanıp idam edilmiştir. Bu bilgileri bize ulaştıran birinci elden kaynak Âşıkpaşazâde’dir. Osmanlı tarihçileri Osmanlı’da 36 padişah olduğunu yazıp Emir Süleyman ve Musa Çelebi’yi nedense göz ardı ederler. Hâlbuki 38 padişah tahta çıkmıştır.

    Çelebi Mehmed 1421’de vefat edip yerine II. Murad gelince Yıldırım’ın Ankara Savaşı sonrası kaybolan oğlu Mustafa olduğunu iddia eden bir kişi etrafına topladığı beylerle Edirne ve Gelibolu’yu ele geçirir. Bu esnada Sultan Murad’a bağlı paşalar Düzmece Mustafa’ya karşı kullanmak üzere Tokat hapishanesinden Mihaloğlu’nu çıkarırlar. Uluabad’a doğru yola çıkarken Elvan Çelebi Tekkesi’ne uğrayıp Âşıkpaşazâde Derviş Ahmed’i de yanlarına alırlar. Böylelikle tarihçimiz yine çok önemli bir olaya şahit olacak, Düzmece Mustafa’nın bu hamleden sonra Gelibolu’ya kaçışını, Kızılağaç Yenicesi’nde yakalanışını ve Edirne’de idamını tarihe not düşecektir.

    II. Murad’la Katıldığı Seferler
    Elvan Çelebi Tekkesi’nde ikamet ederken 1438’de Mekke’ye giden Derviş Ahmed, hac vazifesi için orada bulunan Üsküp kumandanı İshak Bey’le tanışmış, onunla birlikte Üsküp’e geçerek Rumeli’nde birçok savaşa katılmıştır. Sultan II. Murad’ın tahtı oğlu Mehmed’e bırakarak Manisa’da inzivaya çekilmesi sonrasında Karamanoğulları’nın kışkırtmasıyla Macarlar, Osmanlı’ya savaş açmışlardı. Sultan Murad yeniden idareyi ele alıp 1444’te Varna’da, 1449’da Kosova’da Haçlı birliklerini yenilgiye uğratmıştır. Kosova Savaşı’ndaki gayretlerinden dolayı Âşıkpaşazâde ve Derviş Akbıyık, Padişah tarafından birer atla ödüllendirilmişlerdir. Âşıkpaşazâde detay vermese de sözü edilen Derviş Akbıyık’ın Hacı Bayram Velî’nin halifesi olması muhtemeldir.

    II. Murad’ın vefatına dair de ilginç bir anekdot anlatır Âşıkpaşazâde. Edirne’de Ada Köprüsü civarına yaptığı geziden dönen Sultan, bir dervişle karşılaşır. Bursa’daki Emir Sultan’ın müridi olan bu derviş, Padişah’a hitaben, “Hey Murad Han! Tövbe et, vaden yakın kalmıştır. Fena sarayını terk edip Beka sarayına gidersin.” diye seslenerek ölüm vaktinin yaklaştığını haber verir. Yanındaki İshak Paşa ve Saruca Paşa’yı tanık tutarak işlemiş olduğu günahlardan tövbe eden Sultan Murad saraya dönünce başına ağrı girer ve üç dört gün içerisinde hayatını kaybeder.

    İstanbul’un Fethi ve Şehrin Yeniden Yapılandırılması
    Diğer savaşları uzun uzadıya yazan Âşıkpaşazâde İstanbul’un fethini kısa anlatmıştır. Burada verdiği en önemli detay ise Bizans hükümdarının Sultan Mehmed’i ikna etmesi için balığın karnına doldurduğu paraları Halil Paşa’ya göndermesi hadisesidir. Fethin ertesi günü Halil Paşa veziriazamlıktan azledilmiş, 40 gün sonra da idam edilmiştir. Etrafındaki birçok devlet adamı karşı çıkmasına rağmen Molla Güranî ve Bayrami Şeyhi Akşemseddin’in teşvikiyle kuşatmayı sürdüren Sultan Mehmed yüzyıllarca süren Bizans İmparatorluğu’na son verip İstanbul’u fethetmiştir.

    İstanbul’un fethi sonrası şehrin imarı, Âşıkpaşazâde’nin üzerinde durduğu konulardandır. Yılların ağır yüküyle harabeye dönen şehri yeniden ayağa kaldırmak için Anadolu’ya elçiler gönderilip göç edeceklere evler, bahçeler verileceği duyurulur. Pek kimse gelmeyince bu defa birçok şehirden aileler zor kullanılarak İstanbul’a getirilir. Şehre yerleşen bu aileler imar hareketine girişmişken kendilerinden kira talep edilince maddi sıkıntıya düşüp tekrar Anadolu’ya kaçanlar olmuştur. Fatih Sultan Mehmed’in yakın adamlarından Kula Şahin, “Devletlü Sultanım, atan deden bunca memleketler fethettiler, hiçbirine mukataa [kira] koymadılar. Sultanıma layık değildir.” diye tavsiyede bulununca bu uygulamadan vazgeçilir. Tam bu noktada Âşıkpaşazâde önemli bir bilgi verir. 

    İstanbul’un Türkleşmesinden rahatsız olan Bizans’ın eski halkından bazı kişiler Rum Mehmed Paşa’ya gelerek, “Türkler bu şehri yeniden imar ederek atanın ve bizim topraklarımızı elimizden alıyorlar. Sen Padişah’a yakınsın. Halkın bu yeniden yapılandırma faaliyetinden vazgeçmesi için gayret göster.” diye şikâyet edince Paşa da, “Evvelce koyulan kiraları tekrar getirirsek halk mülk edinmekten vazgeçer, harabeye dönecek şehir yine bizim elimizde kalır.” diye cevap verir. Eski Bizans halkıyla Paşa arasında geçen bu görüşmeyi Âşıkpaşazâde, Rum Mehmed Paşa’nın dışarıya Müslüman görünmekle beraber gerçekte “gizli bir kâfir” oluşuna bağlar. Âşıkpaşazâde, Rum Mehmed Paşa’nın Karaman ve Konya’dan aşırı sayıda aileyi sürmesindeki gayenin de İstanbul’un intikamını alıp Müslümanları incitmek olduğunu yazar. Rum Mehmed Paşa’nın sonraki dönemdeki icraatları neticesinde azledilip idam edilmesi Âşıkpaşazâde’nin değerlendirmelerinin isabetli olduğunu göstermektedir. 

    Âşıkpaşazâde hatalı işler yapıldığında devlet adamlarına karşı sözünü esirgemeyen bir kişi olarak karşımıza çıkar. Vakıfların hükümlerini bozup Padişah’ın hazinesine dâhil etmesi sebebiyle Nişancı Karamani Mehmed Paşa için çok ağır ifadeler kullanır. Âşıkpaşazâde, “Hz. Muhammed son peygamber olduğu hâlde onun koyduğu hükmü nasıl kaldırırsın?” diye sual edince Mehmed Paşa tarafından azarlanmıştır.

    15. yüzyılın son çeyreğinde vefat eden Âşıkpaşazâde Derviş Ahmed Âşıkî İstanbul’da dedesinin adına yaptırdığı caminin arkasındaki türbede yatıyor. Kitabesi bulunmadığı için vefat tarihi tam olarak bilinmiyor. Fakat yazmış olduğu tarih kitabı Osmanlı’nın kuruluş devrine dair birçok karanlıkta kalmış olayı aydınlatıyor. #

  • Sarayda Baharın Müjdecisi Kılkuyruk

    Sarayda Baharın Müjdecisi Kılkuyruk


    onun adı bahardır ki hayatın ve dirilişin ta kendisidir. onun varlığı, isa’nın nefesi gibi ölülere taze can, kederli gönüllere ferahlık bahşedici ilahi bir temsildir. her bir düğümü binbir sihirle atılan ak halıyı kaldırıp ebemkuşağından da renkli bir sahne kuran yine odur. lale ve sümbüller arasında gül kokusuna bezenip icraya çıkan bülbüller de bu sahnenin teşrifatçılarıdır. işte hükümdarların bir inci gibi kabuklarından ayrılması, sarayların kâinatın ferahlık haberlerine ermesi, tazeliklerin bahçelere av olması ve bu yolda kılkuyruk’un da baharın müjdesiyle çıkagelmesi bundan sebeptir.

    Evvel-Baharın Başlangıcı
    İlkbahar yahut evvel-bahar, tarihin takip edilebilen en erken zamanlarından itibaren anılıp tarım takvimlerine dâhil edilen, bayram ve şenliklerle kutlanan, insanlığın bir sene içinde ilerleyeceği bereketli yolu ve bu yoldaki menzillerini de haber veren, neşeler bahşeden bir mevsimdir. O nedenle güneşin Koç Burcu’na girdiği ve dünya üzerinde gece gündüz eşitliğinin sağlandığı 21 Mart, Doğu’da mühim bir gün olarak addedilmiştir ki bahsi geçen günde kutlanan meşhur bahar bayramı; kadim Anadolu, Mezopotamya ve İran başta olmak üzere sair Türk ve Fars coğrafyalarında “Nev-Rûz” adıyla yüzyıllarca kabul görmüştür.

    Saray_1) Sultan IV. Mehmed Edirne’ye ava giderken (1657), Claes Ralamb
    Sultan IV. Mehmed, Edirne’ye ava giderken (1657), Claes Ralamb.

    Tabiatın bu yeni başlangıcının ilhamıyladır ki Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın Ömer Hayyam başkanlığındaki heyete hazırlattığı Celâlî Takvimi’nin başlangıcı da “Nev-Rûz-ı Sultânî” diye belirlenmiştir. Selçuklu İmparatorluğu’nda resmî bayram olarak kabul edilmesine rağmen Osmanlı İmparatorluğu’nda hükmü başkaca icra edilmiştir. Tanrı’nın kâinat nimetiyle tazelik ve şifa bahşetmesi için hekimbaşı tarafından hazırlanmış olan nev-rûz macunları, özel mahfazalar içinde padişaha, valide sultana, sair saraylılara ve devlet adamlarına takdim edildiği gibi yine aynı günde evvelce müneccimbaşı tarafından hazırlanmış olan yeni sene takvimleri de teşrifata uygun olarak takdim edilmiştir. Diğer yanda şairler ve musikişinaslar da nev-rûza kayıtsız kalmayarak evvelce hazırladıkları bahar ve nev-rûz temalı şiir ve güftelerini/bestelerini saraya ve devlet adamlarına takdim edegelmişlerdir.

    Harekette Bereket Vardır
    Elbette ki nev-rûzun gelişi Osmanlı Sarayı için sadece tabiatın yenilenmesi demek değildi. 21 Mart, pek çok husus için birkaç ay içinde yaşanacak büyük hareketlerin habercisiydi. En belirgin olarak imparatorluk ana sarayı olan İstanbul Yeni Sarayı’ndan Boğaziçi’ne ve hatta belki de Edirne Sarayı’na taşınmanın; Donanma-yı Hümayûn’un Boğaziçi’nden Akdeniz ve Karadeniz’e açılmasının; Ordu-yı Hümayûn’un İstanbul’dan kara seferlerine yürüyüşünün; Boğaziçi ve Haliç hasbahçelerinde çerağan eğlencelerinin tertibinin ve daha pek çok hareketliliğin belirlenen takvimlere uygun olarak yeniden sahnelenmesi, müteakip ayların görülecek işlerindendi. Sadrazam paşa ve şeyhülislam efendinin padişah katına tebrike varmaları da sadrazamların bu vesileyle padişahlara donanmış atlar takdim etmeleri de gerçekleşecek hareketlerin teşrifattaki temsili olarak mühim bir mihenk taşı yerindeydi.

    Kışın Baharına Erişmek
    Feleğin işi bu ya, öyle zamanlar olurdu ki evvel-baharda değil de evvel-baharın evvelinde dahi kışlar bahara, grilikler yeşilliklere, boşluklar lalezara dönüşüverirdi. Nitekim XVII. yüzyıl müelliflerinden Ganî-zâde’nin beyitleri, başka padişah devirlerinde kaleme alınan beyitler gibi oldukça aydınlatıcıydı. Muhteşem Sultan Süleyman devrinden beri âdeta unutulmuş olan büyük avların, I. Ahmed devrinde yeniden canlanmasını anlatan Ganî-zâde, genç Padişah’ın yaz kış demeden ava çıkışını, “Çıkup vakt-i şitâda eyledi nev-rûz-ı sultânî/ Sipâhun bayrağından kûh u deşti lâle-zâr itdi” beytinde, kışı bahara çeviren padişah tasviriyle betimlemişti. Devamındaki beyitlerde ise bu avların esasında devlet nizamını tesis ve temin için gerçekleştirildiğini de gereklilikleriyle dile getirmeyi ihmal etmemişti.

    Saray_6) Kılkuyruk
    Kılkuyruk.
    Saray_4) II. Murad'ın av sahnesi
    II. Murad’ın av sahnesi.

    Yabancı Gözler
    Ganî-zâde’nin padişahların tüm mevsimlere yayılan avlarını mevzubahis etmesi elbette ki beyhude değildi. XVII. yüzyıl, baharın yeniden ortaya çıkışı gibi avcı padişahların da yeniden ortaya çıktığı bir yüzyıldı ve I. Ahmed’le başlayan bu süreç II. Mustafa saltanatına değin devam etmişti. Bu yüzyılda sık sık tekrarlanan avlanma faaliyetlerine de diğer alaylarda olduğu gibi büyük bir maiyetle çıkılması âdetti. Hâl böyle olunca imparatorluk halkı gibi yabancı gözler ve yabancı diplomatlar da bu alayların ihtişamına kayıtsız kalamaz, kimi zaman hatırat ve raporlarına kimi zaman da İsveç Elçisi Ralamb’ın yaptırdığı gibi tuval üzerine resmettirilirdi. Alayların tamamı resmedilmediği takdirde ise av ağalarının müstakil tasvirleri Avrupa koleksiyonlarındaki yerlerini alırdı.

    Av Ağaları
    Av ağalarının ve ekiplerinin rolü, alayların vücuda gelmesi için pek mühimdi. Vazifeleri, padişah ava çıktığı zamanlarda kullanılacak olan şahin, çakır, atmaca, doğan gibi avcı kuşları yetiştirmektir. Bu ağalara bağlı ekibin yalnızca saraydaki mevcudu XVII. yüzyıl başında 600 kişiye yaklaşmıştı. Taşra teşkilatında mensupları Müslüman ve Hristiyanlardan oluşan ve bu ağalara bağlı olarak yuva yapan, yavru yetiştiren, götürücü ve avcı gibi işler gören çakırcılar, şahinciler, atmacacılar ve doğancılar ise bu sayıya dâhil değildi.

    IV. Murad ve Sultan İbrahim’e devlet idaresinde yol gösterici olmak maksadıyla iki risale sunan Koçi Bey’in de kaydettiği üzere av ağaları esas olarak dört kişiydi. Baş ağa Çakırcıbaşı, ikinci ağa Şahincibaşı, üçüncü ağa Atmacacıbaşı ve dördüncü ağa Av Ağası (Doğancıbaşı) idi. Çakırcıbaşı ya da Şahincibaşı bir av tutarsa derhâl padişahın yanına gelip yer öptükten sonra avını sunabilirdi. Buna karşı padişahın da o ağayı yakınına çağırıp, “Aferin ağa! İyi av ettin. Hazzettim!” diyerek 20, 30 altın ihsan buyurması kanundu. Yine ihsanın ardından, “Göreyim seni! Doğanları, şahinleri, bir hoşça öğretmek gereksin!” ve “Av alan, şahin midir, doğan mıdır, balaban mıdır?” diye sorulması, iltifat edilmesi de teşrifat kanunu gereğiydi. Bahsi geçen ilk üç ağa ve ekibi, sarayın dış teşkilatında; dördüncü ağa olan Doğancıbaşı ise -IV. Mehmed devrinde lağvedilişine değin- kendi ekibiyle sarayın iç teşkilatında konumlandırılmıştı. Doğancıbaşı, Enderun Ağaları’ndan olduğu hâlde Av Ağaları’nın amiri Çakırcıbaşı olup, terfiler saray içinde olursa Atmacacıbaşı Şahincibaşı, Şahincibaşı Çakırcıbaşı olurdu. Doğancıbaşı da saray içinde terfi ederse silsileye uygun olarak terfi ederdi. Saray dışında ise yeniçeri ağalığı, beylerbeylik hatta vezirlik gibi yüksek ünvanlarla çıkarlardı.

    Saray_5) Şahincibaşı, Elbise-i Atîka-i Osmâniyye
    Şahincibaşı, Elbise-i Atîka-i Osmâniyye.
    Saray_8) Ördek Tirit, Şef Özgür Üstün - AVLU
    Ördek tirit.

    1001 Akçeli Kılkuyruk’un Gelişi
    Teşrifat defterlerinde ve devrinde kaleme alınan başka bazı müstakil eserlerde yahut daha sonra kaleme alınan araştırmalarda Av Ağaları’nın av esnasında tuttukları bir avı doğrudan padişaha takdim etmelerinin âdet ve karşılığında emanet verilmesinin kanun olduğu kaydedilmiştir. Fakat arşiv belgeleri hikâyenin burada tamamlanmadığına işaret etmektedir. Koçi Bey’in de av takdimi hususunda işaret ettiği Av Ağaları’nın yalnızca av zamanlarında değil, teşkilatlarının tamamıyla lağvedildiği XIX. yüzyılın ilk yarısına değin, kendi teşkilatları içinde bir gelenek hâlini alan baharın gelişi münasebetiyle de senede bir defaya mahsus olmakla ayrıca takdime vardıkları anlaşılmaktadır.

    Av Ağaları’nın, erkeklerinin ince uzun kuyruğundan sebep “Kılkuyruk” adını verdikleri ve “Evvel-bahâr-ı huceste-âsâr müjdecisi Kılkuyruk ta‘bîr olunur ördek” diye ifade ettikleri “Anas acuta” yüzücü bir ördek türü olmakla, esas olarak Asya ve Avrupa’nın kuzey bölgelerinde, Kanada ve Amerika’nın orta-batı bölgelerinde bulunurdu. Kış aylarında güneye, sıcak bölgelere doğru hareket ederdi. Bu göçleri esnasında ancak bahara yakın zamanlarda imparatorluk topraklarına, Edirne ve İstanbul civarına değin ulaşmış olduklarından Av Ağaları tarafından güzel havaların yani baharın vaktinde erişeceğinin müjdecisi kabul edilerek avlanırlardı.

    Saray_3) Muhteşem Sultan Süleyman'ın ava gidişi. Seyyid Lokman, Hünernâme
    Muhteşem Sultan Süleyman’ın ava gidişi. Seyyid Lokman, Hünernâme.
    Saray_7) Nizâmî'nin Hamse'sinde yer alan baharın gelişi münasebetiyle gerçekleeşen ziyafet ve eğlence.
    Nizâmî’nin Hamse’sinde yer alan baharın gelişi münasebetiyle gerçekleşen ziyafet ve eğlence.

    Belgelere göre Nedîm’in “Çıkma koyundan kuzucağım” sözüne aldırış etmeyen Kılkuyruk’u o sene ilk olarak hangi Av Ağası yakalarsa karşılığında da büyük bir meblağ ile taltif edilmesi kadim bir teşkilat kanunu idi. Kılkuyruk’u yakalayan ağa derhâl bir arzuhal (dilekçe) kaleme alarak ördeği padişaha takdim eder ve “…kanûn-ı pâdişâhâne üzere binbir akçe bahşiş-i hümayûnları ihsân buyurula gelmekle…” diyerek gerekli meblağın kendisine bağışlanmasını talep ederdi. Bunun üzerine padişah da arzuhal üzerine “Hazîne Kethûdâsı Ağa. Sâhib-i arzuhâl kulum, ‘Bahar Müjdecisi Kılkuyruk Ördeği’ni getürmekle âdât-ı kadîme üzere binbir akçe ihsân eyledim, viresün.”; “İhsân-ı hümayûnum olmuşdur.”, “Kanûn üzere akçeleri ne mikdâr ise virile.” şeklinde hatt-ı hümayûnlarını kaleme alarak gereğinin yapılmasını irade buyururdu. Sonrasında da şüphe yok ki “Mukarrerdir hazânı her bahârın” mısraı yerini bularak Kılkuyruk’un sahana girmesi bir olurdu. #

  • Zümrüt Hançer

    Zümrüt Hançer


    tarih boyunca, diplomatik ilişkilerde sembolik hediyeler büyük bir yere sahip olmuştur. bu hediyeler bazen ülkeler arasındaki dostluğu pekiştirmek, iş birliğini artırmak bazen de üstünlük kurma arzusunu göstermek amacıyla sunulmuştur. ancak bazı durumlarda ise bu hediyeler tarihin akışını değiştirebilecek olayların da fitilini ateşlemiştir. zümrüt hançer, sultan ı. mahmud ile nadir şah arasında yaşanan ve tarihe damgasını vuran böyle bir diplomatik hikâyenin öznesidir.

    Zümrüt_Hancer_3) FlzViG6WYAA46tI kopya
    Sultan I. Mahmud’un Nadir Şah’a hediye edilmek üzere yaptırdığı ancak Şah’ın ani ölümü üzerine saray hazinesine kalan Zümrüt (Topkapı) Hançer.

    Bir Hükümdar Gider
    Lale Devri’nin kandili, Patrona Halil’in hamam suyuyla sönüp de III. Ahmed iki oğluyla Saray-ı Hümâyûn’daki dairesinde zorunlu istirahate çekilince yeğeni Şehzade Mahmud, Osmanlı tahtına buyur edildi ve yeni hükümdarın 24 senelik saltanatı da böylece başladı (1 Ekim 1730). 

    Sultan I. Mahmud, İstanbul sarayında saltanat yoluna çıkarken yüzyıllarca birbirlerinin bileğini bir türlü arzularınca bükememiş olan Safevîler hattında da kılıç sesleri yükseldi. Horasan emirlerinden ve Afşar Türkmenlerinden Nadir Şah’ın Patrona Halil İsyanı’nı fırsat bilerek pek çok yeri Safevî mülküne dâhil etmesiyle iki imparatorluğun sınırı yeniden ateş hattına döndü.

    Karşı taarruzla mağlubiyet kuyusundan yeniden su içmeye mecbur olan Safevîler, Osmanlı ordularının Tebriz ve Herat’a girmesiyle barış antlaşması talebinde bulununca rahat bir nefes alındı, lakin bu antlaşmanın hem Sultan Mahmud’u hem de bu yolda fitili ateşleyen Nadir Şah’ı memnun etmemesi, İsfahan tahtında esecek sert rüzgârların da habercisi oldu (1732). 

    Bir Hanedan Gelir 
    Hâl böyle olunca siyaset silahına davranan Nadir, önce Şah II. Tahmasb’ı tahtından indirdi ve ardından da tahta henüz kundağa sarılı olan Veliaht Şehzade Abbas’ı bırakıverdi. Önce saltanat naibi ünvanını üzerine alan Nadir, bu kısmi iktidar gücüyle Osmanlı sınırına her an at sürmekten geri durmadı fakat Acem diyarının büyük şehirlerinde siyaset kazanı kaynayınca, 1735 senesine değin verdiği mücadeleler neticesinde Safevî topraklarını hem Osmanlı taarruzundan hem de Rus baskısından azat etti. 

    Zümrüt_Hancer_1) Sultan I. Mahmud (Silsilenâme-i Osmâniyye
    Sultan I. Mahmud, Silsilenâme-i Osmâniyye.
    Zümrüt_Hancer_2) Nadir Şah
    İran’da Afşarlılar Hanedanı’nın kurucusu Nadir Şah.

    Nadir, ortaya koyduğu bu zafer ve istikrar çemberini yeniden Safevî halkına emanet edebilmek için tertip ettiği büyük kurultayda, vazifesinin tamama erdiğini ve yeniden Horasan Emirliği’ne dönmek arzusunda olduğunu haber verdi. Gelin görün ki bu arzusu kabul görmeyerek tahtı devralması teklif edildi. Yüzyıllardır iki Türk imparatorluğu arasında parlayan kılıçların sık sık kınından çıkmasına neden olan “aşırı Şii anlayışının terk edilip ılımlı Caferi mezhebinin benimsenmesi”ni şart koştu. Bu şart kabul edilerek Safevî Hanedanı’na son verildi; İran’da Afşarlılar Hanedanı’nın kurucusu ve ilk hükümdarı olan Nadir, Şah ünvanıyla 8 Mart 1736 tarihinde Acem tahtına geçti.

    Bugüne Yadigâr Sınırlar 
    Nadir Şah’a göre eğer iki imparatorluk arasında bir çatışma kararlaştırılmış ise bunun nedeni dinî değil dünyevi olmalıydı. Bu sebeple de meseleleri anlamak için daha çok diplomasiye başvurulmalı ve netice beklenmeliydi. Elbette bütün bunlar saltanatın yeni ve derin siyasetinin bir parçasıydı. Buna mukabil Sultan Mahmud da bu yeni diplomasi hamlesini bütünüyle kabul etmek yahut görmezden gelmek şeklinde bir tavır almaksızın olup biteni temkinlice takip etmekte; gerçekleşen olumlu yahut olumsuz hamlelere misliyle karşılık vermeye gayret etmekteydi. 

    Bu yeni siyaset sayfasında elçiler de karşılıkların en mühimlerinden olarak iki saltanat arasında birbiri ardınca endam gösterdi. Nadir Şah’ın on bir senelik saltanatı içinde Devlet-i Nadiriyye’den Devlet-i Osmaniye’ye dokuz elçi gönderilirken buna yedi elçi ile karşılık verilmiş, son elçi teatisi 4 Eylül 1746 senesinde imzalanan II. Kasr-ı Şirin yahut diğer adıyla Kerden Antlaşması’nın delegelerce onaylanmasından sonra gerçekleşmiştir. Senelerdir devam eden savaşların neticesi yine 1639’da imza edilen Kasr-ı Şirin Antlaşması sınırlarına dönülmek olunca, bu amansız güreşin meydanları titreten yiğit pehlivanları da görünmez olmuştu. 

    Elçiye Emanet Bir Hazine
    Meydanları titreten yiğitler görünmez olurken, görünür olanların ihtişamı da onların esamisini okutmaz olmuştu. Şöyle ki Osmanlı delegeleri henüz İstanbul’a dönmeden Babıali’ye ulaşan müjdeler üzerine, Nadir Şah’ın huzuruna varmak için Rum Beylerbeyi payesiyle büyükelçi tayin edilen Kesriyeli Ahmed Paşa’nın ve yaklaşık bin kişilik maiyetinin yolculuğunun hazırlıkları da o anda başlamıştı. 

    Hediyelerin pek çoğu Enderûn-ı Hümâyûn Hazinesi’nden yani İç Hazine’den çıkarılmakla, bir kısmı satın alma ve sipariş usulü ile tedarik edildi. Böylece Nadir Şah tarafından gönderilen ve Hindistan ganimeti olan 500 kese üzerindeki birbirinden değerli hediyelere misliyle karşılık verilerek, 800 kesenin üzerindeki hediyeler birbiri ardınca sıraya dizildi. Hediye adedi 850 parçaya yaklaşmış, değerleri ise 50 kuruş ila 70.000 kuruş arasında değişmişti. Bu hediyelerin ne büyük bir hazine olduğunu tayin edebilmek adına Topkapı Sarayı’ndaki inşası 19.570 kuruşa mal olan III. Ahmed Kütüphanesi’ni terazinin bir kefesine koymak bile tek başına yeterlidir. 

    Değerli taşlarla bezenmiş, cevherlerle süslenmiş eşyalar arasında en kıymetli şey 70.000 kuruş değerinde bir raht takımıydı. Onu 60.000 kuruş değerinde bir kılıç; her biri 30.000’er kuruş değerinde sorguç, samur kürk, tirkeş; 25.000 kuruş değerinde altın kuşak takip etmekteydi. “Zümrüt Hançer” ise 20.000 kuruş değeriyle yedinci sırada yer alıyordu. Hançerin sahip olduğu iri zümrütleri ve işçiliği sebebiyle elçilik heyetini yüzyıllar sonra dahi dünya sahnesinde canlı tutacağını kim bilebilirdi ki?

    Zümrüt_Hancer_4) Hediyelerin Kayıtı Olduğu Defter
    Hediyelerin kayıtlı olduğu defter.
    Zümrüt_Hancer_5) Topkapi_Knife_04_1993

     Zümrüt-misal Dosttan Zümrüt Hediye
    “Güzel duaların gün yüzüne çıkardığı kıymetler, zevk verici övgülerin ışıldattığı inciler, ay ile birlikte gecenin karanlığını aydınlatan cevher, firuze gibi felekler tacıyla beraber nur ve safa incisini dip mahzenden çıkaran, zümrüt‑misal hediyelerin hazinelendiği gönül dostunun hazinesi, huzura çıkılmak için İrem gibi az bulunur makam, felek mertebeli yüce hazret […] Gazi Sultan Mahmud Han!”

    1746 senesinde taraflarca arzu edilen sulh sağlanınca, Nadir Şah’ın seneler evvel gönderdiği bu mektup Sultan Mahmud’un aklına düşmüş olacak ki, “zümrüt‑misal hediyelerin hazinelendiği gönül dostunun hazinesi”nden zümrütlü bir hançeri de hususi bir yadigâr olarak hazırlatmıştı. 

    “Şeritli güvez kadife zarflı, dîbâ keseli” mahfazası içinde takdime hazırlandığı haber verilen 35 santim uzunluğundaki hançerin üzerindeki üç büyük yüksek kaliteli ve kabaşon kesimli zümrüt, kabzasının yalnızca bir tarafında; dördüncü iri zümrüt, hançerin tepesinde yer alan İngiliz saatinin kapağında; beşinci ve diğerlerine göre daha küçük olan yuvarlak zümrüt ise hançerin uç kısmında yer almıştı. Altın zemine sahip hançerin üzerinde ayrıca bir büyük, on iki orta ve yüz yirmi dört küçük elmas ise hançerin ihtişamını daha da artırmıştı. Kının ortasında oluşturulan boşluk alanda ise devrin resim zevkini ortaya koyan sepet içindeki pek canlı meyve ve çiçek tasviri mînâ-kârî tarzda yapılmıştı. 

    Kime Niyet Kime Kısmet
    Mayıs 1747 tarihinde Bağdat’a ulaşan Ahmed Paşa, Bağdat ve Kasr-ı Şirin yoluyla Haziran 1747 tarihinde Sermil’e geldi, burada gerçekleşen elçi mübadelesinin ardından kendisi Hemedan’a, İran elçisi ise Bağdat’a doğru hareket etti. 


    “ahmed paşa, hemedan’a gelip nadir şah’ın misafiri olarak buradaki saraya yerleştirildiğinde şah uğradığı suikast neticesinde çoktan şu fani âlemden göçüp gitmiş, ailesinin büyük bir kısmı da ortadan kaldırılmıştı.”

    Ahmed Paşa, Hemedan’a gelip Nadir Şah’ın misafiri olarak buradaki saraya yerleştirildiğinde Şah uğradığı suikast neticesinde çoktan şu fani âlemden göçüp gitmiş, ailesinin büyük bir kısmı da ortadan kaldırılmıştı. Gelin görün ki bu durum Ahmed Paşa’ya haber verilmeyerek kendisinin hareketine devam etmesine gayret gösterilirken, o esnada çoktan Osmanlı sınırını geçen hediyelere karşılık bu hediyelerin İran’da kalması arzu edilmişti. Fakat elçilik heyetinin bilhassa yemek konusunda sıkıntı çekmeye başlaması üzerine yapılan tahkikatta olup bitenlerin aslı işitildiğinden, Ahmed Paşa bir oyuna gelmemek adına Bağdat’a dönmeye karar vermişti. 

    Zümrüt_Hancer_FlzVid9XgAA0V63 kopya

    Maiyetindeki askerler sayesinde mümkün olan en hızlı şekilde sınırı geçerek yeniden Bağdat’a giren Ahmed Paşa’nın ilk işi Sultan’ın hediyelerini Bağdat Cephaneliği içine yerleştirerek üst düzey bir güvenlik tedbiri almak oldu. Lakin ikinci bir emre kadar orada beklemeye koyulan Ahmed Paşa’nın kısa süre sonra vefat etmesi, bu hikâyenin ümit edildiği şekilde tamamlanamayacak sonunun da onsuz yazılacağını aşikâr etti (Temmuz 1748). 

    Haziran 1747’de İran’a dâhil olmasına rağmen Haziran 1750’de hâlâ Bağdat Cephaneliği’nde bekleyen hediyelerin, gelişmelerin beklenilen biçimde gerçekleşmemesiyle yeniden İstanbul’a getirilmesi öngörülmüştü. Bu tarihte ne durumda olduklarını tespit için İstanbul’dan bir görevli gönderilerek Bağdat’ta bir heyet huzurunda tahkikatı yapıldı. Ancak yine de hediyelerin nakli için kesin karar Şubat 1752’de verildi.

    Sarayın Gözdeliğinden Dünyanın Sahnesine 
    Diğerleriyle beraber yeniden İstanbul’a dönen “Zümrüt Hançer”, o tarihten itibaren padişahların gözdesi olmayı başardı. Öyle ki diplomatik bir hediye olarak hazırlanmasına rağmen, daha sonra İran başta olmak üzere sair Doğu ve Batı memleketlerine gönderilen elçilik hediyelerinin hiçbirinin arasına dâhil edilmedi. Sarayda hususi eşyalar arasında muhafaza edilerek, gerektikçe ihtişam sergilemek için padişahlarca kullanıldı. Lakin hikâyesi yine de tamamlanmadı.

    Zümrüt_Hancer_6) Topkapı 1964 - Afiş

    İmparatorluk çağının kendi ihtişamı içinde yerini bulan, ardından Cumhuriyet devrinde kıymetli bir yadigâr olarak sergiye açılan hançerin, yönetmenliğini ve yapımcılığını Jules Dassin’in üstlendiği, dış mekân çekimlerinin tamamının İstanbul’da yapıldığı, dünya sinemalarında altı dilde yayınlanan 1964 yapımı Topkapı filminin doğrudan konusu olması, onu bir anda dünyanın gündemine ve 20. yüzyılın en meşhur mücevherleri arasına taşıdı. O tarihten sonra “Zümrüt Hançer”in adı dünya halkları nazarında “Topkapı Hançeri” olarak yeniden tescil edildi ve bu tanınırlık Topkapı Sarayı Koleksiyonu tarafından da kabul görerek hakkında pek çok yazı kaleme alındı.

    Topkapı Hançeri’nin maddi kıymetine gelince. Böyle eserlerin pahasını manevi ve tarihî değerleri itibarıyla biçmek mümkün değilse de bugünkü tahmini değerini ortaya koyabilmek adına 2003 senesinde Tokyo Metropolitan Art Museum’da gerçekleşen sergi için 50 milyon dolara sigortalandığını söylemenin bu konudaki merakları bir nebze olsun gidereceği kanaatindeyiz. #

  • Cellatlar

    Cellatlar


    osmanlı devleti’nde cellatlar, cellat ocağı bünyesinde görev yapardı. toplumsal düzeni sağlamak ve devletin otoritesini göstermek için cezalar ve infazlar genellikle halkın önünde uygulanırdı. infaz edilen kişilerin eşyaları toplanarak satılır ve bu gelir cellatlara verilirdi. yaptıkları iş toplumda hoş karşılanmadığı için cellatlar öldüklerinde, kendilerine ayrılan özel bir mezarlığa gömülürdü. buradaki mezar taşlarının üzerinde herhangi bir yazı ya da işaret bulunmazdı.

    Cellatlar_1) (tekli link)cellat-1
    Cellat ve cellatbaşı (Arif Mehmed Paşa, Mecmua-i Tesavir-i Osmaniyye).

    Ölüm Emrinin Sessiz Uygulayıcıları
    Osmanlı Devleti’nin en gizemli figürlerinden biri hiç kuşkusuz cellatlardı. Onlar hem sarayda hem de taşrada “adaletin keskin yüzü”ydü. Görevleri, idam hükümlerini yerine getirmekti. Cellatların varlığı, halka devletin gücünü hissettiriyordu ve düzenin korunmasında kritik bir rol oynuyordu.

    Osmanlı’nın resmî cellat teşkilatı, cellatbaşı yönetiminde bir grup cellattan oluşurdu. Bu teşkilatta görev alan cellatlar genellikle Kıptî kökenli olur ve bostancıbaşı ağasının emrinde çalışırdı. İdam kararları bostancıbaşıya iletilir, infaz sürecine bazen o da nezaret ederdi. Önemli şahsiyetlerin infazında ise bostancıbaşı mutlaka hazır bulunur, işi en deneyimli cellatlara yaptırırdı.

    Sıradan suçluların cezaları genellikle suçun işlendiği bölgede hatta bazen olay yerinin tam önünde infaz edilirdi. Kullanılan yöntemler ise suçun niteliğine göre değişirdi; katiller bazen işkenceyle öldürülür, yeniçeriler ise boğdurulurdu. İdam edilecek yeniçerinin önce rütbesi sökülür, kavuğu başından çıkarılır, yakası yırtılır ve ismi yeniçeri defterinden silinirdi. Bunun ardından Baba Cafer Zindanı’na götürülürdü. Burada boğularak öldürüldükten sonra ayağına taş bağlanarak cesedi denize atılırdı. Yeniçerilerin boğdurularak öldürülmesi kuralı Yeniçeri Ocağı kaldırıldığında ele geçirilen yeniçerilere de uygulanmıştı. 


    “cellatların en dikkat çekici özelliklerinden biri, genellikle sağır ve dilsiz olmalarıydı. bu durum, işlerini sessizlik içinde yapmalarını sağlıyor ve tanık oldukları olayları başkalarına aktarmalarını engelliyordu.”

    Cellatların en dikkat çekici özelliklerinden biri, genellikle sağır ve dilsiz olmalarıydı. Bu durum, işlerini sessizlik içinde yapmalarını sağlıyor ve tanık oldukları olayları başkalarına aktarmalarını engelliyordu. Sarayda görev yapan cellatların dış görünümüne dair de bazı kurallar vardı; örneğin, sakal bırakmaları kesinlikle yasaktı.

    Cellatların aldıkları maaşa “cellatlık” ya da “cellâdiyye” denirdi. Bu rutin ödemenin dışında, gerçekleştirdikleri her infazdan sonra bir miktar altın da alırlardı. Yaşlanıp güçten düşen ya da artık çalışamaz hâle gelen cellatlara ise belli bir ücret bağlanır ve emeklilik hakkı tanınırdı.

    Cellatlar_2) cellat_mezari_004
    Osmanlı döneminde cellatlar diğer mezarlıklara gömülmez, Eyüp’te onlar için ayrılan özel bir mezarlığa defnedilirdi. Mezar taşlarına ise ne isim ne de işaret konulurdu.

    Cellatlar aslında sadece kendilerine verilen emirleri yerine getiren insanlar olsalar da toplum tarafından daima dışlanırlardı. Toplumun dışlayıcı tutumu, ölümlerinden sonra bile devam ederdi. Cellatlar, yalnızca kendilerine ayrılmış özel mezarlıklara gömülürdü ve mezar taşlarında herhangi bir yazı ya da işaret bulunmazdı.

    Tanzimat Dönemi’yle birlikte Osmanlı’da cellatlık teşkilatı sona erdi. İnfazlar artık özel olarak görevlendirilmiş ücretli kişiler tarafından yapılmaya başlandı. Böylece Osmanlı adalet sisteminin sessiz ve gizemli figürleri de tarihe karışmış oldu.

    Kardeş Katli ve Sadrazam İdamları
    Cellatlar, yalnızca sıradan suçluların değil, bazen hanedan üyelerinin ya da Osmanlı’nın en yüksek makamlarındaki kişilerin de infazını gerçekleştirirdi. Bunların en çarpıcı örnekleri ise kardeş katli ve sadrazam idamlarıydı.

    Osmanlı’da padişahlar, tahtlarını korumak ve otoritelerini güçlendirmek için zaman zaman hanedan üyelerini ortadan kaldırmak zorunda kalmışlardı. İnfazlar sadece işlenmiş suçlara değil, potansiyel tehditlere karşı da uygulanırdı.

    Osmanlı tarihindeki ilk kardeş katli, 1389’da Yıldırım Bayezid’in kardeşi Yakub Çelebi’yi boğdurmasıyla gerçekleşti. Babası I. Murad’ın Kosova Savaşı’nda öldüğünü öğrenen Bayezid, kardeşinin taht mücadelesine girişeceğini düşünerek bu kararı aldı. Türk-İslam geleneğine göre hanedan mensuplarının kanının akıtılması uğursuzluk olarak kabul edildiğinden, infazlar boğarak gerçekleştirilirdi. 

    Devletin güvenliğini tehdit eden, isyan eden ya da otoriteyi zayıflatan devlet adamları da padişahın emriyle idam edilirdi. Bunun ilk örneği, Fatih Sultan Mehmed döneminde Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın idamıdır. Çandarlı, Osmanlı’da idam edilen ilk sadrazamdır.

    Yavuz Sultan Selim döneminde sadrazamlık en tehlikeli görevlerden biri hâline gelmişti. Yavuz en ufak bir hatayı bile affetmez, acımasızca cezalandırırdı. İlk sadrazamı Koca Mustafa Paşa, Yavuz Sultan Selim’in rakibi Şehzade Ahmed’i desteklediği gerekçesiyle divan toplantısında kara bir kaftan giydirilerek ölüm emri verilmiş ve boğdurulmuştu.

    Cellatlar_3) ibret_tasi_004
    Topkapı Sarayı’nda Orta Kapı önünde öldürülen kişilerin kellesi, meşhur İbret Taşı’nda sergilenirdi.

    Kara kaftan bir ölüm işaretiydi. II. Bayezid de Gedik Ahmed Paşa’ya Edirne Sarayı’nda yapılan bir işret meclisi sonunda kara kaftan giydirmiş ve akabinde onu idam ettirtmişti. 

    Yavuz Sultan Selim döneminde devlet adamları, kızdıkları birine, “Sultan Selim’in veziri olasın.” diye beddua ederdi. Joseph von Hammer, Osmanlı Tarihi isimli eserinde bu durumu şöyle açıklar: “Vezirler, görevde çok kısa bir süre kaldıktan sonra azledilir ve cellada teslim edilirdi. Bu nedenle vezirlerin vasiyetnamelerini ceplerinde taşıması yaygın bir gelenekti. Padişah huzurundan sağ çıkmak, âdeta yeniden hayata dönmek gibi görülürdü.”

    Osmanlı’da İdam ve Teşhir
    Osmanlı döneminde idam cezaları genellikle halkın gözü önünde uygulanırdı. Bu infazlar, yalnızca bir cezalandırma yöntemi değil, aynı zamanda devletin gücünü ve otoritesini halka göstermenin bir yoluydu. Halkın korku yoluyla suça yönelmekten caydırılması amaçlanırdı. İnfaz edilen mahkûmlar, ibretiâlem için teşhir edilirdi; bu teşhir uygulamaları, kişinin dinî inancına ve sosyal statüsüne göre farklılık gösterirdi.


    “yavuz sultan selim döneminde sadrazamlık en tehlikeli görevlerden biri hâline gelmişti. yavuz sultan selim döneminde devlet adamları, kızdıkları birine, ‘sultan selim’in veziri olasın.’ diye beddua ederdi.”

    Eğer infaz edilen kişi Müslümansa, cesedi sırtüstü yatırılır, kesik başı kollarının altına yerleştirilirdi. Ancak kişi Müslüman değilse, yüzüstü yatırılır ve kellesi, kuyruk sokumunun üstüne konurdu. 

    Sarayda, Orta Kapı önünde öldürülenlerin kellesi ise meşhur İbret Taşı’nda teşhir edilirdi. Bazen de kesik baş, İbret Taşı’na konmaz bunun yerine mızrağa takılarak şehirde gezdirilirdi. 

    Başı kesilen ceset artık celladın malı sayılırdı. Üzerindeki değerli eşyaları aldıktan sonra cellat, cesedi infaz edilen kişinin ailesine satardı. Ancak bazı durumlarda ceset kimseye verilmez ve teşhirin ardından denize atılırdı. Cesetlerin Edirnekapı hendeğine atıldığı da olurdu.

    Cellatlar_807611-1307244670-BR-scale-2_00x

    Siyasi suçlarda mahkûmlar boğularak ya da asılarak idam edilse bile başları mutlaka kesilirdi. Taşrada idam edilen önemli mahkûmların kesik başları, bozulmamaları için bal dolu torbalara konur ve cellatlar tarafından İstanbul’a getirilirdi.

    Teşhir edilen başların yeri ve şekli, kişinin rütbesine göre belirlenirdi: Sadrazam ve yüksek rütbeliler, Orta Kapı’daki mermer sütunun yanında, gümüş tepside sergilenirdi. Orta düzey rütbeliler, tahta bir tepsiye konurdu. Alt rütbeliler ise yerde teşhir edilirdi.

    Bu teşhir genelde üç gün sürerdi. Ayrıca, infazın nedenini açıklayan bir yazı, kesik başın yanına bırakılırdı. Bu, devletin otoritesini hatırlatmak için yapılan bir uygulamaydı.

    Uğursuz Saat
    Bir mahkûm cellada teslim edildiğinde, üzerindeki elbiseler ve tüm eşyalar artık cellatların malı sayılırdı. Bu eşyalar özenle toplanır ve yılda bir ya da iki kez “cellat mezadı” adı verilen açık artırmalarda satışa sunulurdu. 

    Bu mezatlarda kimi zaman altın işlemeli hançerler, değerli mücevherler ve pahalı kumaşlar gibi göz alıcı eşyalar bulunurdu. Ancak bu mallar halk arasında “uğursuz” kabul edilir ve gerçek değerlerinin çok altında satılırdı. Çünkü bu eşyaların, infaz edilen kişilerin kötü kaderini taşıdığına inanılırdı.

    Bu “uğursuz” eşyalardan biri de Gazanfer Ağa’nın saatiydi. Padişah III. Murad’ın gözdesi olan Gazanfer Ağa, rüşvetle büyük bir servet edinmiş, gösterişli ve lüks yaşamıyla dikkat çekmişti. O dönemin ünlü saatçisi ve kuyumcusu Rasim Ağa’ya, elmaslarla süslü muhteşem bir koyun saati (Cep saatinden biraz daha büyük bir saat) yaptırtmıştı. Ancak Gazanfer Ağa’nın hayatı, serveti gibi hızlı bir şekilde sona erdi. İdam edildiğinde, bu değerli saat de diğer eşyalarıyla birlikte cellatların eline geçti.

    Saat, düzenlenen bir mezatta Tırnakçı Hasan Paşa tarafından satın alındı. Hikâyenin tüyler ürpertici kısmı da tam burada başladı. Saatin yeni sahibi Hasan Paşa da kısa süre içinde padişahın gazabına uğradı ve idam edildi. Saat tekrar cellat mezadına düştü. Bu kez alıcısı Kasım Paşa oldu. Ancak saat, ona da uğursuzluk getirdi; birkaç ay geçmeden Kasım Paşa’nın da idam kararı çıktı ve saat üçüncü kez mezada gitti.

    Sonunda bu lanetli saat, Osmanlı’nın güçlü isimlerinden Sadrazam Derviş Paşa tarafından satın alındı. Paşa, saati “Civan Bey” lakabıyla bilinen kardeşine hediye etti.

    Bir süre sonra Peçevî İbrahim Efendi, Eğriboz’da Civan Bey ile bir sohbet sırasında bu saati gördü. Civan Bey, sohbetin bir yerinde saatten bahsetmiş ve koynundan çıkararak İbrahim Efendi’ye göstermişti. Elmaslarla süslenmiş bu saati görünce İbrahim Efendi, “Hayatımda bu kadar güzel bir saat görmedim.” diyerek hayranlığını belirtmişti. Ancak Civan Bey saatin hikâyesini anlatmaya başlayınca İbrahim Efendi’nin yüzü ciddileşti ve şu sözleri söyledi: “Böyle uğursuz bir saat, düşmana bile verilmez! Derviş Paşa bunu size nasıl hediye etmiş?”

    Cellatlar_4) cellat_cesmesi
    Saray infazları genellikle Topkapı Sarayı’nda, “Cellat Çeşmesi” olarak bilinen çeşme önünde yapılırdı. Cellatlar, infazda kullandıkları aletleri bu çeşmede yıkardı.

    Bu sözler Civan Bey’in içine bir korku tohumu ekmişti. Saatin taşıdığı uğursuzluktan kurtulmak için hemen harekete geçti. Önce elmasları tek tek söktü, ardından bir çekiçle saati parçaladı. Parçalara ayrılan saati de denize fırlattı. 

    Civan Bey, saatin denizin derinliklerine batışını izlerken bir atlı hızla ona yaklaştı ve fermanı uzattı. Civan Bey azledilmişti. Atlı, konuşmasını sürdürdü:

    “Beyim, Sadrazam Derviş Paşa idam edildi. Sizin de idamınıza dair bir ferman gönderilmişti. Ancak şefaatçileriniz araya girdi ve padişahtan ikinci bir ferman çıkartılarak hayatınız bağışlandı. Ben de idamınıza memur olanlardan önce yetiştim.”

    Saatin taşıdığı lanet, denizin derinliklerinde kaybolmuştu. Ama bu lanetin gerçek mi yoksa bir tesadüf mü olduğu, kimse tarafından asla öğrenilemeyecekti. #

    KAYNAKÇA
    Baş,Burcu, “Osmanlı Devleti’nde Cellatlar ve Cellatlar Ocağı”, OTAM, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, Güz 2021.
    von Hammer, Joseph,Osmanlı Tarihi, bugünkü dille özetleyerek yeniden yazanAbdülkadir Karahan, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1990.
    İpşirli, Mehmet, TDV İslam Ansiklopedisi, “Cellat” maddesi, 7. Cilt, 1993.
    Koçu, Reşad Ekrem, Osmanlı Tarihinin Panoraması, Ak Kitabevi, 1964.
    Koçu, Reşad Ekrem, İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, 1958.
    Sakaoğlu, Necdet, Osmanlı Tarihi Sözlüğü, Alfa Basım Yayım Dağıtım, 2016.
    Ünal, Mehmet Ali, “Tanzimat Öncesi Osmanlı Devleti’nde Memur Yargılanması”, I. Türk Hukuk Tarihi Kongresi Bildirileri, On iki Levha Yayıncılık, Mayıs 2014.
  • Sultan Abdülaziz’in Saltanat Kayığıyla Ölüm Yolculuğu

    Sultan Abdülaziz’in Saltanat Kayığıyla Ölüm Yolculuğu


    sultan ıı. mahmud ve pertevniyal valide sultan’ın oğlu sultan abdülaziz 25 haziran 1861’de tahta çıktı. 30 mayıs 1876’da ise bir darbeyle tahttan indirildi. sultan abdülaziz ve ailesini çırağan sarayı’na götüren görkemli saltanat kayığı marmara’da hızla yol alırken sultan abdülaziz karmaşık duygular içindeydi; acı, öfke, korku, pişmanlık… düşünceleri onu tahta çıktığı ilk günlere götürdü.

    Abdulaziz_1) Abdulaziz
    Sultan Abdülaziz

    Padişah Abdülmecid 22 yıllık saltanattan (1839-1861) sonra 1861’de ölünce yerine 32. Osmanlı padişahı olarak Sultan Abdülaziz tahta çıktı. Tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti’nin durumu, ekonomik güçlüklerin yanı sıra sınırları içindeki devletlerin ayaklanmaları nedeniyle de çok karışıktı. Sultan Abdülaziz, imparatorluğu içine düştüğü olumsuz durumdan kurtaracak kişi olarak karşılandı. II. Mahmud ve Pertevniyal Valide Sultan’ın oğlu olan Padişah, iyi bir eğitim görmüştü. Arap dili ve edebiyatını öğrenmişti. Müzikle ilgileniyor, ney ve lavta çalıyordu. Güreş, yüzme, cirit atma gibi spor dallarıyla ilgileniyor ve ava gitmekten hoşlanıyordu. İçkili eğlenceler pek ilgisini çekmiyor, sade bir yaşam sürüyordu. Abdülmecid’i Batı taklitçisi olarak gören ve sarayın israfından bunalmış olan halk onun tahta çıkmasına sevinmişti. Sultan Abdülaziz, ilk zamanlarında ödeneğinin ve saray masraflarının azaltılmasını kabul etti. Rüşvet alanlar cezalandırıldı, siyasi mahkûmlar için genel af çıkarıldı. Tahta çıktıktan birkaç gün sonra bir ferman yayımlayarak Avrupa devletlerinin, Tanzimat Fermanı’yla getirilen yenilik ve düzenlemelerden vazgeçeceği konusundaki kaygılarını ortadan kaldırdı. 1862’deki II. Karadağ Harekâtı’nın Osmanlı zaferiyle sonuçlanması da Padişah’a olan güveni artırdı. 

    İlkleri Gerçekleştiren Padişah
    Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk denilebilecek pek çok çalışma onun padişahlığı döneminde yapıldı. 1863 yılında ilk posta pulu basıldı ve Osmanlı Bankası açıldı. 1864’te yayımlanan Vilayet Nizamnamesi ile yeni idari yapı ve bunun uygulanmasıyla Vilayet Meclisleri oluşturuldu. 1868’de (Bugünün Yargıtay’ı anlamına gelen) Divan-ı Ahkâm-ı Adliyye ve (Danıştay anlamına gelen) Şûra-yı Devlet kuruldu. 1869’da hukuk alanında önemli bir gelişme olan İslami özel hukuk kuralları anlamına gelen Mecelle yayımlandı. 1871’de belediyeye bağlı ilk modern itfaiye kuruldu. 1867’de Avrupa’ya giden Sultan Abdülaziz, seyahat amacıyla Avrupa’ya giden ve Mısır’ı ziyaret eden ilk Osmanlı padişahıydı. Eğitime büyük önem veren Sultan Abdülaziz’in döneminde Mekteb-i Sanayi (Sanayi Okulu-1865), Darülfünun (İstanbul Üniversitesi-1868), Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi-1868), Dârülmuallimât (Kız Öğretmen Okulu-1870), Darüşşafaka-1873 ve Mekteb-i Maadin (Maden Mektebi-1874) açıldı.

    Abdulaziz_2.1) Sultan Abdülaziz’in Paris’te III. Napolyon’u ziyareti (1867)
    Sultan Abdülaziz’in Paris’te III. Napolyon’u ziyareti, 1867.

    Hüseyin Avni Paşa’yla Ordunun Modernizasyonu
    Sultan Abdülaziz’in en çok önemsediği şey Osmanlı ordusunun ve donanmasının güçlendirilmesi ve modernleştirilmesiydi. Bunu, tahta çıktığı dönemde ordudaki yükselişi süren Hüseyin Avni Paşa’yla birlikte gerçekleştirdi. 1862’de Askerî Şûra reisliğine, 1863’te müşir rütbesiyle Birinci Ordu Kumandanlığı’na ve kaymakamlığa, 1864’te Bahriye Nazırlığı’na atanan Hüseyin Avni Paşa, orduyu yeniden düzenledi. Var olan ordulara Yemen Ordusu’nu ekleyerek ordu sayısını yediye çıkardı. Silah teknolojisindeki gelişmeleri yakından izleyerek ordunun silahlandırılması konusunda da ilk sayılabilecek çalışmalar yaptı. Donanmanın güçlendirilmesi için yeni gemiler alındı. Osmanlı donanmasına ilk zırhlı savaş gemisi Sultan Abdülaziz’in padişahlığı döneminde katıldı. Bu dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nun deniz gücü gözle görülecek ve Avrupa ülkelerini ürkütecek kadar büyümüştü.

    Abdulaziz_3) Abdullah Biraderler'in objektifinden Hüseyin Avni Paşa
    Abdullah Biraderler’in objektifinden Hüseyin Avni Paşa.
    Abdulaziz_4) Sultan Abdülaziz (TSM, nr. 17_943)
    Sultan Abdülaziz

    Darbeyi Hazırlayan Nedenler
    Sultan Abdülaziz’in tahta çıkarken saraydaki israfı önleyeceği konusunda verdiği sözlerin gereği yapılamadı. Saray ve çevresinin önlenemeyen israfına ordu ve donanmanın güçlendirilmesi için alınan dış borçlar da eklenince ekonomik durum iyice bozuldu. Veliaht sistemini değiştirip saltanatı kendi oğullarına bırakmak istediği söylentileri hoşnutsuzluğu iyice artırdı. Halkın desteğini yitirmekte olduğunu fark eden Sultan Abdülaziz, orduda ve devlet yönetiminde değişiklikler yaparak bu durumun önüne geçmeye çalıştı. İlk kez 1869’da, ikinci kez 1873’te serasker olan Hüseyin Avni Paşa, 1874’te seraskerlik de uhdesinde kalmak koşuluyla sadrazamlığa getirildi.

    Her iki görevi elinde tutması, Hüseyin Avni Paşa’ya, padişah ve devlet yönetimindeki karşıtları üzerinde büyük bir güç vermişti. Ancak Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu kötü ekonomik koşulları düzeltememesi, Hüseyin Avni Paşa’nın yakınlarına çıkar sağlaması ve rüşvet dedikoduları padişahın kulağına kadar gelince, 26 Nisan 1875’te Hüseyin Avni Paşa sadrazamlıktan alındı. Azledilen Hüseyin Avni Paşa, daha önce kendisini birkaç kez seraskerlikten alıp sürgüne gönderen Padişah’a iyice kinlendi. Devletin kötü yönetiminden Sultan Abdülaziz’in sorumlu olduğunu düşünüyor, yeni bir padişahın tahta geçmesinin durumu düzelteceğini ifade ediyordu. İntikam almak için fırsat bekliyordu. İmparatorluk sınırları içinde yaşanan ayaklanmalar (Bulgar Ayaklanması, Hersek İsyanı, Selanik Olayı) ve Avrupa ülkelerinden gelen baskı ve müdahalelerle Osmanlı yönetiminin baskıcı, otoriter tutumu birleşince Sultan Abdülaziz halkın desteğini yitirdi ve böylece bu fırsat kapısı da aralanmış oldu. 

    Şehzade V. Murat ve annesinin Sultan Abdülaziz’in aleyhindeki çalışmaları, meşrutiyet yanlısı Genç (Yeni) Osmanlılar’ın ona karşıt olması da darbeyi hazırlayan etkenler arasında sayılabilir. Hüseyin Avni Paşa, Yeni Osmanlılar’ın meşrutiyet fikrine sıcak bakmıyor, meşrutiyet için çalışan Mithat Paşa’yla da aynı düşünceleri paylaşmıyordu. Buna karşın, kendisi gibi Abdülaziz’e karşı olan Yeni Osmanlılar’la iş birliği yapmaya karar verdi.

    Sultan Abdülaziz’in “Hal” Edilmesi
    Artık sıra Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesine gelmişti. Hüseyin Avni Paşa aracılığıyla Askerî Şûra reisi Redif Paşa, Harb Okulu Komutanı Süleyman Paşa ve Bahriye Nazırı Ahmet Paşa ikna edildi. Şeyhülislamdan “hal” için fetva alındı ve durum şehzade Murat’a bildirildi. Mithat Paşa, yaptıkları anlaşma uyarınca, Sadrazam Mahmud Nedim Paşa ve Padişah’a bağlı kişileri iktidardan düşürmek için çalışmaya başladı. Buna bağlı olarak İstanbul’daki Süleymaniye, Fatih ve Bayezid medreselerinde okuyan öğrenciler 10 Mayıs 1876’da dersleri boykot ederek ayaklandı. Üç gün süren eylemler, Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın azledilmesi ve hükümet değişikliğiyle sona erdi. Mütercim Rüştü Paşa sadrazam olunca Hüseyin Avni Paşa dördüncü kez seraskerliğe getirildi. Mithat Paşa yeni mecliste görev aldı. İmâm-ı Sultânî Hayrullah Efendi de Şeyhülislam oldu. Padişah yeni hükümete güvenmiyordu. İlk hükümet toplantısında güvensizliğini açıkça belirterek onları kendi isteğiyle değil, halkın isteğiyle göreve getirdiğini söyledi.

    Abdulaziz_5)  V Murat
    V. Murad
    Abdulaziz_6) Dolmabahçe Sarayı 73 Numaralı Sultan Abdülaziz Odası
    Dolmabahçe Sarayı, 73 numaralı Sultan Abdülaziz odası.

    Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi konusundaki en önemli adımlar, Serasker Hüseyin Avni Paşa tarafından atıldı. Padişah’a bağlı kumandanları İstanbul dışında görevlendirerek saraydan uzaklaştırdı. Kendisine bağlı kumandanlarla hükümet üyelerinin “hal” fikrini kabul etmelerini sağladı. Padişah’ın tahttan indirilmesi için yapılan gizli toplantılar Paşalimanı’ndaki yalıda yapılıyordu. 26 Mayıs 1876’da yapılan toplantıda darbe için 31 Mayıs tarihi belirlendi. “Hal” planından habersiz olan Sultan Abdülaziz, 29 Mayıs Pazartesi günü Hüseyin Avni Paşa’yı görüşmek için saraya çağırdı. Hüseyin Avni Paşa telaşlandı ve bahaneler öne sürerek saraya gitmedi. Önlem olarak “hal” planı bir gün önceye alındı.

    30 Mayıs 1876 günü, sözde, İstanbul’da çıkan olayları bastırmak ve Padişah’ı korumak bahanesiyle Dolmabahçe Sarayı karadan ve denizden kuşatıldı. Hüseyin Avni Paşa kendi arabasıyla Veliaht V. Murat’ı Topkapı Sarayı’ndan alarak Serasker Kapısı’na getirdi. V. Murat kendisini karşılayan Sadrazam, Şeyhülislam ve Mithat Paşa tarafından Dolmabahçe Sarayı’na götürülerek “padişah” ilan edildi. Saltanat değişimi cülus toplarıyla halka duyuruldu. Kısa süre sonra Sultan Abdülaziz’in yanına gelen Darüssaade Ağası Cevher Ağa durumu ona bildirdi. Abdülaziz’in tahttan indirilmesi halka, “Millet Abdülaziz Han Hazretlerini ‘hal’ etti.” biçiminde duyuruldu.

    Abdulaziz_7) Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesinden sonra çekilmiş fotoğrafı, Haziran 1876
    Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra çekilmiş fotoğrafı, 1876.
    Abdulaziz_8) saltanat kayığı
    Sultan Abdülaziz, Çırağan Sarayı’na saltanat kayığıyla getirildi.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun 33. padişahı olarak tahta geçen V. Murat, Sultan Abdülaziz’in Topkapı Sarayı’na götürülmesini emretti. Sultan Abdülaziz ve oğulları Yusuf İzzeddin ile Mahmud Celaleddin, Hüseyin Avni Paşa’nın adamları tarafından Topkapı Sarayı’na götürülerek hapsedildi. Daha önce harem ağalarının kullandığı daireye yerleştirilen Sultan Abdülaziz, tahttan indirildikten sonra burada öldürülen III. Selim gibi öldürüleceğini düşünerek korkuya kapıldı. V. Murat’a mektup yazarak onu kutladıktan sonra daha uygun bir yere taşınmasını rica etti. Sultan Murat, onu hemen yanıtlayarak Çırağan Sarayı’ndaki dairelerden birinde yaşayabileceğini belirtti. Ancak bu durumu sakıncalı bulan Hüseyin Avni Paşa tarafından, “koşulların uygun olmadığı gerekçesiyle” Abdülaziz’in Çırağan Sarayı’na nakli birkaç gün geciktirildi.

    İntihar mı Cinayet mi?
    Abdülaziz beş gün Topkapı Sarayı’nda hapsedildikten sonra Çırağan Sarayı’na götürüldü. Padişah’ın Çırağan Sarayı’na götürülüş biçimi, Hüseyin Avni Paşa’nın intikamcı kişiliğinin ve kindarlığının somut bir yansımasıydı. Tahttan indirilen Padişah’ı Sarayburnu’ndan Ortaköy’deki Çırağan Sarayı’na Sultan Abdülaziz’in kendi parasıyla yaptırıp sadrazamlığı döneminde ona armağan ettiği saltanat kayığıyla getirtmişti. On kürekçinin çektiği saltanat kayığı Dolmabahçe Sarayı’nın önünden geçerken “hal” edilen padişah acı acı düşündü. Kendisine yapılan hareketi kabullenmekte zorlanıyordu.

    Abdülaziz ve ailesi Çırağan Sarayı’nda hazırlanan daireye yerleştirildi ancak Abdülaziz burada fazla kalamadı. 4 Haziran 1876 sabahı hapsedildiği odada bilekleri kesilmiş olarak bulundu. Kapının kilitli olduğunu görüp içeriden ses gelmediğini fark eden bir cariye durumu Valide Sultan’a bildirdi. Kapıyı zorla açan harem ağaları Abdülaziz’in cansız bedeniyle karşılaştı. Ölüm haberini alan Hüseyin Avni Paşa, hemen Çırağan Sarayı’na gitti. Abdülaziz’in hizmetkârlarının, “Sultan Abdülaziz’in sabahleyin sakalını düzeltmek için bir aynayla makas istedikten sonra odasına kapandığı” biçiminde ifade vermeleri sağlandı. Abdülaziz’in ölü bedeni Feriye Karakolu’nun kahve ocağına taşınarak bir ot yatağın üzerine yatırıldı. Üstünkörü bir muayeneden sonra göstermelik bir doktor raporu düzenlenerek olay halka, tahttan indirilen padişahın son günlerde akli dengesinin bozulduğu ve makasla bileklerini keserek intihar ettiği biçiminde duyuruldu. Abdülaziz’in cenazesi, Topkapı Sarayı’nda yıkandıktan sonra Cağaloğlu’nda toprağa verildi.

    Hüseyin Avni Paşa’nın, Abdülaziz’in ölüm nedenini belirlemek isteyen doktorların ayrıntılı muayene isteğine izin vermemesi, hakkında kuşku uyandırdı. Söylentilere göre, tahttan indirilen Padişah intihar etmemiş, darbecilerin saraya gizlice soktukları suikastçılar tarafından öldürülmüştü. Kız kardeşi Adile Sultan’ın Sultan Abdülaziz’in ardından yazdığı ağıtta da onun katledildiğinden söz eden dizeler vardı. Bu olaylar nedeniyle Abdülaziz’in kayınbiraderi olduğu söylenen Kolağası Çerkez Hasan Bey, Hüseyin Avni Paşa’ya kinlenmişti. Sultan Abdülaziz’in toprağa verilmesinden kısa süre sonra 16 Haziran 1876 günü Hüseyin Avni Paşa’nın, Mithat Paşa’nın konağındaki bir toplantıya katıldığını öğrenince oraya baskın düzenleyerek onu öldürdü. Darbeyle Padişah olan Sultan V. Murat tahtta çok kalamadı. Akli dengesini yitirdiği gerekçesiyle 31 Ağustos 1876’da tahttan indirilerek II. Abdülhamid tahta çıkarıldı.#

  • Olivera

    Olivera


    osmanlı tarihinin en popüler trajedileri, erken modern dönem avrupa’sında fazlasıyla ilgi görmüş, oryantalist merak ve dürtüler eşliğinde alıcı bulmuştur. örneğin, şehzade mustafa’nın 1553 yılında babası kanuni sultan süleyman tarafından katli, doğulu hükümdar imgesinin trajik bir portresini çizen pek çok opera ve tiyatronun konusu olmuştur. batı’da en fazla etki uyandıran, sanat ve edebiyatta yansıması izlenen osmanlı trajedilerinden biri de oldukça dramatik bir şekilde sonuçlanan yıldırım bayezid-mileva olivera aşkıdır.

    Olivera_8.1
    Sırbistan’ın Novi Sad şehrinde Saborni hram Svetog velikomučenika Georgija’da (Aziz Georg Katedrali) Olivera’nın Bayezid ile evliliğine gönderme yapan vitraydan detay.

    Osmanlı yazarlarının adını zikretmek yerine “Laz kızı”, “Vılk kızı”, “kâfir kızı” ve “kâfire avrat” gibi sıfatlarla andığı Mileva Olivera Lazarević  farklı kaynaklarda “Olivera”, “Mileva” ve/veya “despot” kelimesinden türetilen dişi bir ünvan olan “Despina” lakabıyla anılır. 1373 ila 1376 yılları arasında Sırbistan’ın Kruševac (Alacahisar) kentinde doğduğu varsayılan Olivera, 1367-1389 yılları arasında Sırbistan’ı idare eden Knez LazarHrebeljanović ile ünlü Sırp hanedanı Nemanjić ailesinden Milica’nın yedi çocuğundan biridir.

    Yıldırım Bayezid ile Olivera Lazarević’in Evliliği
    Olivera’nın, Yıldırım Bayezid ile yolu 1389 yılında meydana gelen Kosova Savaşı’nda kesişti. Osmanlı ordusunun zaferiyle sonuçlanan savaşın ardından Murad Hüdavendigar, günümüzde mitolojik bir hâl alarak Sırp tarihinin en büyük kahramanlarından birine dönüşen Miloš Obilić tarafından şehit edilmiş, apar topar Osmanlı tahtına geçen Bayezid ise intikam için Olivera’nın babası Lazar’ı öldürtmüştü. 

    Olivera_1)
    Pavle Čortanovic tarafından yapılan “Çar Lazar ve Ailesi” isimli 1860 tarihli taş baskı.

    1390’lı yılların başında Osmanlı ve Lazarević hanedanları arasında barış sağlandı. Bunun bir evlilik bağıyla sağlamlaştırılması kararlaştırılınca babalarını aynı savaşta kaybeden Bayezid ve Olivera, Kruševac’ta bulunan Alacahisar Camisi’nde nikâhlandı. Bu nikâha ilişkin detaylı gözlem sunan bir kaynak ne yazık ki bulunmuyor. 

    “Kötülüklerin Anası” Olivera’nın Dillere Destan Güzelliği 
    Nikâh töreni hakkında suskun kalan Osmanlı kaynakları, Olivera’nın güzelliği hakkında ise oldukça detaycıdır. Şeyhülislam Kemalpaşazâde onu, “Cennet hurileri kadar güzel bir peri kızı” şeklinde tanımlarken Hadîdî, “Güneş gibi parlayan, selvi boylu ve gönül alıcı” ifadelerini kullanır. Olivera’nın, Osmanlı yazarlarının şairane betimlemelerle yücelttiği güzelliği, siyasi bir temele oturan bu evliliğin büyük bir aşka dönüşmesine neden olmuş, Bayezid’in gözünü kör etmiş, devlet yönetimini zaafa uğratmıştır. Bu durum, muteber Osmanlı yazarlarının nefretini kazanmasına ve zamanla özellikle Bayezid’in hoş karşılanmayan alkol tüketimi ve eğlence anlayışının sorumlusu olarak görülmesine zemin hazırlamıştır. Peçevî’nin, “Âdâb-ı selatinden bî-haber kâfirin kızı” ifadesiyle aşağıladığı Olivera, Neşrî’nin ifadeleriyle Osmanlı sarayına şarabı sokan kişiydi: “Sultan Bayezid şarab içüb sohbet itmeği Laz kızından öğrendi. Yoksa ol vakte değin nesl-i Osman her giz şarab içmiş değüldi.”Olivera’yı, “Gül bahçesinde yeni filiz vermiş bir gonca ve dolunaylar kadar güzel, peri suretinde melek yüzlü bir dilber” ifadeleriyle tanımlayan Hoca Sadeddin Efendi, Bayezid’in, “Olivera’nın ak gerdanına ve işveli sohbetine gark olarak atalarının ele almadıkları al renkli kadehi,bu dilberin ısrarına kanarak yudumladığını, gece ve gündüzü birbirine katarak devlet işinden el etek çektiğini” söylemektedir.

    Olivera_2)
    Jelena Balsić’in vasiyetinden Olivera hakkındaki bölüm. (Testamenta notariae 13, Testamento de Dna Jella de V. Sandagli, s. 152; Dubrovnik Arşivleri.)

    Olivera’nın, Bayezid’in içkili eğlencelerinin günah keçisi olmasının nedeni elbette Âşıkpaşazâde’nin, “Kız kendi töresince dura geldi.” cümlesiyle ifade ettiği gibi Osmanlı sarayında kendi dinini muhafaza ederek evliliğini sürdürmesiydi. Diğer bir deyişle ancak bir gayrimüslim Bayezid’i yoldan çıkarabilirdi. Oysa Orhan Bey’in eşi VI. Ioannes Kantakuzenos’un kızı Thedora ile Olivera’nın II. Murad ile evlenen yeğeni Mara Branković kendi dinlerini korumalarına karşın, söz konusu Sultanlar kötü alışkanlıklarıyla anılmadıkları için benzer ithamların muhatabı olmazlar. Hâlbuki Bayezid’in alkol alışkanlığının Olivera ile evliliğinden daha öncesine dayandığı anlaşılıyor. Örneğin, 1391’de Bayezid ile Anadolu seferine katılmak zorunda kalan Bizans İmparatoru II. Manuel Palaiologos bir mektubunda Sultan’ın ısrarıyla iştirak ettiği içkili eğlencelerden sıkılgan ifadelerle bahseder. 

    Bayezid ve Olivera İçin Bir Dönüm Noktası: Ankara Savaşı
    Olivera, zamanla öyle nefret edilen bir figür hâline gelir ki Osmanlı ordusunun hezimeti ve Bayezid’in esaretiyle sonuçlanan Ankara Savaşı ve hatta Bayezid’in intiharı iddiası dahi onunla ilişkilendirilir. Olivera’yı “Sevimsiz ve uğursuz kadın” ifadeleriyle tanımlayan Bostanzade Yahya Efendi’ye göre, “Timurlenk olayına üç şey sebep olmuştur: Biri içki içmek, ikincisi haram kaptan yemek, üçüncüsü ise Las Kralı’nın kızın[ı] almak.” Güzelliği erotik tınılar içeren betimlemelere konu olan Olivera böylece yüzyıllar boyu hanedanın bir mensubu ve Bayezid’in Paşa Melek ve Oruz/Uruz Hatun adlı iki kızının annesi olduğu unutularak aşağılanır, günah keçisi ilan edilir ve sonunda doğrudan hakarete maruz kalır.

    Yahya Efendi’nin, ilahi bir ceza olduğunu ima ettiği Ankara Savaşı, Bayezid ve Olivera için bir dönüm noktası olmuştur. Bayezid, 28 Temmuz 1402 günü savaş meydanında, Olivera ise 3 Ağustos’ta Bursa’ya giren Timurlu ordusunun yağmaladığı Bursa Sarayı’nda esir düştüler. Olivera’nın esareti, dönemin Timurlu, Memlûk, Bizans ve Avrupa kaynaklarına yansırken, onu bu mağlubiyetin nedenlerinden biri olarak gören Osmanlı kaynakları ise onur kırıcı bulduklarından olsa gerek bu konuda sessizliğe bürünür.

    Olivera_3)
    Bayezid, Olivera ve iki kızını Timur’un önünde gösteren gravür
    Olivera_4)
    Yıldırım Bayezid’in esaretini ve Olivera’nın köle muamelesi görmesini işleyen Peter Johann Nepomuk Geiger’e ait gravür.

    Bursa yağmasından dönen Timurlu ordusu, aralarında Olivera ve iki kızının da bulunduğu esirlerle ganimeti Timur’a Kütahya’da sunmuştu. Kaynaklar, Timur’un burada, Bayezid’in de davetli olduğu bir eğlence düzenlediğini, servisin ise Osmanlı sarayından getirilen hizmetli ve cariyeler tarafından yapıldığını söylüyor. XVI. yüzyıla tarihlenen ve Olivera’nın esaretine değinmekten çekinmeyen nadir Osmanlı kaynaklarından Anonim Osmanlı Kroniği bu eğlencede hizmet edenler arasında yalnızca sıradan cariyelerin değil, Bayezid’in eşi Olivera’nın da yer aldığını bildiriyor: “Meger bir gün Timür Han, Yıldırım Han ile meclis kurup sohbet iderken Sultan Bayezid’ün bir kâfire avratı vardı. Vılk-oğlu kızı idi. Timür Han buyurdı kim, ol avratı sohbete getüreler. Andan Timür Han buyurdı kim, Yıldırım Han’a sagrak süre [içki servisi yapsın]. Andan Yıldırım Han avratın sohbetde göricek hayli melûl oldı, gaza gelüp Timür Han’a çok küstâhâne sözler söyledi.” Anonim Osmanlı Kroniği yazarı, bu konuya değinse de Timur’un Bayezid’i aşağılamak gibi bir düşüncesi olmadığını aksine kadınların eşlerine servis yapmasının Orta Asya’da gelenek olduğunu belirten bir açıklama eklemeyi ihmal etmiyor.

    Timur’un, İstanbul’u kuşatarak çok zor günler yaşattığı için Bayezid’i cezalandırmak üzere Tanrı tarafından gönderildiğini düşünen ve Bayezid ile Olivera’nın esaretini Osmanlıları aşağılamak için bir fırsat olarak gören Grekçe kaynaklar ise bu olayı bir hayli süsler. Chalkokondyles ve Spandounes, Bayezid’in demir bir kafes içinde hapsedildiğini, Olivera’nın ise çıplak hâlde davetlilere serviste bulunduğunu kaydeder. Olivera’nın uğradığı hakarete dayanamayan Bayezid kimilerine göre yüzüğündeki zehri içerek kimilerine göre başını içinde tutulduğu kafesin korkuluklarına vurarak intihar eder.

    Batı’da Tiyatro ve Operalara Konu Olan Aşk ve Esaret 
    Grek metinleri üzerinden Avrupa’ya ulaşan bu anlatılar, oryantalist fantezilerle çeşitlendirilir, edebiyat ve sanatın farklı alanlarında ve zamanla farklı çevrelerde iştahla tüketilir hâle gelir.

    Olayın geniş kitlelere ulaşması özellikle tiyatro ve operalar aracılığıyla gerçekleşir. Christopher Marlowe’un, Grekçe metinlere dayanan Tamburlaine the Great adlı tragedyası ilk kez 1587-1588 yıllarında sahnelenir. Marlowe’un tragedyasını Luis Vélez de Guevara’nın Gran Tamerlan de Persia; Jean Magnon’un La Grand Tamerlan et Bajazet; J. Serwouters’in Den Grooten Tamerlan, met de Doodt van Bayaset de I, Turks Keiser; Anonim, Asterie du Tamerlam; Nicolas Pradon’un Tamerlan ou la Mort de Bajazet; Charles Saunders’in Tamerlane the Great, a tragedy; Francis Fane’in The Sacrifice, a tragedy;Mademoiselle de la Roche-Gulhem’ın Tamerlan; Marc Anton Ziani’nin Gasparini, Chelleri, Handel, Vivaldi gibi ünlü besteciler tarafından bestelenen Il Gran Tamerlano; William Popple’ın Tamerlan the Beneficent, a targedy; Johann Philipp Förstch’ün Bajazet und Tamerlane; Nicholas Rowe’un Tamerlane; Gabriello Francesco Henry’nin Le Peripizie della Fortuna o il Bajazetto, dramma in Musica; Monsieur le Chevalier de P.’nin Bajazet Premier; Etienne Morel de Chefdeville’in Tamerlan; Matthew Gregory Lewis’in Timour the Tartar, A Romantic Drama; Charles Brifaut’un La fille de Bajazet; Johannes Carsten Hauch’un Bajazet adlı tiyatro ve operaları izler. 

    Olivera_6)
    Vivaldi’nin Tamerlano adlı tragedyası günümüzde farklı ülkelerde hâlen sahnelenmektedir.
    Olivera_7)
    Olivera’nın demir bir kafes içindeki Bayezid’in gözleri önünde Timur’a servis yapışını anlatan Andrea Celesti’nin Neues Palais’te sergilenen tablosundan ayrıntı.

    Bayezid ve Olivera’nın esareti ayrıca resim, gravür ve duvar halılarının işlendiği bir sahne hâline gelir ve Avrupalı elitin konutuna kadar girer. Bunlardan en ünlüsü, Almanya Potsdam’da bulunan Neues Palais’ın Tamerlanzimmer (Timurlenk Odası) adlı bölümünde yer alan İtalyan ressam Andrea Celesti’ye ait 3.69×8.00 metre ebatlarındaki, Olivera’nın demir bir kafes içindeki Bayezid’in gözleri önünde Timur’a servis yapışını resmeden devasa tablodur. 

    Olivera_5)
    Olivera ve Bayezid’in esaretini konu alan iki oyun.
    Olivera_5.1)

    Avrupa’da oryantalist dedikodularla süslenen ve geniş kitlelerce tüketilen anlatının aksine, Timurlu kaynaklarında, Olivera’nın bu eğlencede bulunduğuna ilişkin herhangi bir ima söz konusu olmadığı gibi, Timur’un Bayezid’i çok iyi ağırladığından bahsedilir. 

    Hatta Timurlu kaynaklarına göre Olivera, Timur’un huzurunda Müslüman olmuş ve iki kızından biri Timurlu prenslerinden biriyle, diğeri ise emirlerden biriyle nikâhlanmıştır.

    Olivera’nın Esaretten Sonraki Yaşamı
    Olivera’nın esareti sonrasındaki hayatına ilişkin detaylı bilgi bulunmuyor. Ankara Savaşı’nda Bayezid’in yanında Timur’a karşı savaşan Olivera’nın ağabeyi Stefan Lazarević’in savaşın ardından İstanbul’a giderek kardeşinin kurtarılması için gereken fidyeyi sağlamak üzere Cenevizli bankerlere başvurduğu biliniyor. Ancak Olivera, Bayezid’in 8 Mart 1403’teki ölümünün ardından Timur tarafından serbest bırakıldığından bu fidyeye ihtiyaç kalmamıştır. 

    Geleneksel Sırp anlatısı, esaretten kurtulan Olivera’nın Sırbistan’a döndüğü ve bir süre Kladovo civarında bir manastıra çekildiğini, ardından Belgrat’a giderek Stefan Lazarević’in yanına yerleştiğini söyler. Kaynaklar, Olivera’nın, Stefan’ın 1427 yılındaki ölümünün ardından Dubrovnik’te bulunan kardeşi Jelena’nın yanına taşındığını, ardından Despot ünvanını alan yeğeni D– urad– Branković’in yönetimindeki Smederevo’ya yerleştiğini ve D– urad–’ın kızı Mara Branković’in II. Murad ile nikâhı sırasında burada olduğunu gösteriyor. 1443 yılı civarında hayatını kaybettiği anlaşılan Olivera’nın nerede defnedildiği bilinmiyor. #

    KAYNAKÇA
    Emecen, Feridun, “İhtirasın Gölgesinde Bir Sultan: Yıldırım Bayezid”, Osmanlı Araştırmaları/Journal of Ottoman Studies, XLIII, 2014, s. 67-92.
    Giljen, Nikola, Olivera Šaranović ve Sonja Jovićević Jov, Princess Olivera A Forgotten Serbian Heroine, The Princess Olivera Foundation, Belgrade, 2009.
    Keskin, Mustafa Çağhan, “Çağdaş Kaynaklarda Ankara Savaşı Sonrası Bursa Sarayı’nın Yağmalanması”, Belleten, LXXVIII (283), 2014, s. 891-906.
    Novaković, Stojan, Srbi i Turci XIV i XV veka, Beograd, Prosveta, 1933.
    Sakaoğlu, Necdet, Bu Mülkün Kadın Sultanları: Vâlide Sultanlar, Hâtunlar, Hasekiler, Kadınefendiler, Sultanefendiler, Oğlak Yayınları, İstanbul, 2011. 
    Uluçay, Çağatay, Padişahların Kadınları ve Kızları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2001.
  • Çanakkale Muharebeleri’nde Eğitim ve Sınav

    Çanakkale Muharebeleri’nde Eğitim ve Sınav


    çanakkale muharebeleri, toplumun hafızasında büyük bir destan olarak yer almıştır. çanakkale muharebeleri’nin 110. yıl dönümünde zaferin tanımı ve kapsamı üzerine çeşitli değerlendirmeler yapılıyor ancak gözden kaçırılan en önemli husus devlet olma geleneğidir. çanakkale muharebeleri’nin tüm koşulları içerisinde yazılı gelenek, askerî kültür ve tarihsel köklerin korunmuş olması büyük önem arz ediyor. cephede kıyasıya şiddetli muharebeler yaşanırken cephe gerisindeki faaliyetler de devam etmiştir. aralıksız devam eden bu faaliyetlerden biri de eğitim ve sınavlardır.

    Ateş Altında Eğitim
    Çanakkale Muharebeleri devam ederken bir yandan da askerlerin eğitim hizmetleri sürdürülmüştür. Piyade sınıfının eğitimi o esnada yürürlükte olan piyade ve atış
    talimnamelerine göre yapılmıştır. Bu eğitimler sürecinde yaşanan sorunlar komuta kademesine aktarılarak nizamnamelerde gerekli düzenlemelerin yapılması sağlanmıştır. Cephe hattında piyade sınıfına her gün orta ve uzak mesafe nişan alma talimleri yapılması emredilmiş, diğer yandan askerlere yanaşık nizam talimleri, muharebe eğitimi ve mesafe tahmini eğitimleri yaptırılmıştır. Silah başı eğitimlerinin her gün birkaç defa bölükçe yapılması istenilmiştir. Talimlerde avcılık, atış eğitimi, kabza kavramak, tetik düşürmek, nişan vaziyeti alma ve muharebe atış eğitimi, silahlı ve silahsız idman talimleri, koşmak, engel aşmak, taarruz, müdafaa hücum talimleri, yürüyüş ve ikamette emniyet hizmeti ve inzibat görevleri, tahkimat ve piyadeye mahsus siper avcı oyukları, ara siper ve mahfuz mahal inşası gibi hizmetler gerçekleştirilmiştir. Askerlerin talim yapmadıkları zamanlarda boş kalmamaları için gerekirse “yeniden yeniden hafriyat” yapması istenilmiştir.

    Canakkale_1
    Birinci Dünya Savaşı’na katılan genç subaylar talimgâh eğitimleri sırasında bir arada.

    Karargâhtaki askerî personelin eğitimi amacıyla bölük seviyesinde dershaneler oluşturulmuş ve bu dershanelerde haftada üç kez eğitim faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi planlanmıştır. Ders içeriği için ise din, askerî sağlık vb. konularda konferanslar yapılması emredilmiş ayrıca derslerin askerler arasında ilgi görmesi için “hikâyedar” olması istenilmiştir. Diğer yandan askerlerin morallerini yükseltmek için dersler haricinde kalan zamanlarda ip çekme, koşu, sıçrama ve taş atma oyunları oynatılmıştır. Böylece askerler oyun ile askerî eğitimi birlikte sürdürmüştür. Çünkü askerlerin el bombası atma eğitimleri de taş atmak suretiyle gerçekleştirilmiştir.

    Savaşın İhtiyacına Göre Pratik ve Teorik Eğitim
    Çanakkale Cephesi’nde muharebelerin kısa süre içerisinde mevzi harbine dönüşmesiyle eğitimlerin içeriği de buna göre düzenlenmeye başlamıştır. Bu çerçevede siperden atlama ve süngü hücumu eğitimleri yaptırılmış, bir yandan da önce takımların sonra bölüklerin siperlerden harp nizamında birden çıkmaları ve koşarak süngü hücumu yapmaları, bölüklerin birbirini takip ederek arkasında siperlerden harp nizamında koşar adımla düşman siperlerine atılma talimleri yapılmıştır. Bu faaliyetler alay komutanlarının sorumluluğunda icra edilmiştir.

    Canakkale_2
    Erenköy Talimhanesi bölgesinde yapılan bir keşif eğitimi.

    Süvari sınıfının talimlerinde keşif hizmetleri, sahilin korunması ve sahilden geriye haber getirme eğitimlerinin yapılması emredilmiştir. Ayrıca süvarilerin eğitimlerde hayvanları “lüzumsuz yere yormaması” için teçhizatsız olarak yapılması istenilmiştir. Eğitimler esnasında birlikler bazen uzmanlık alanlarına göre Alman askerlerin eğitim vermelerini istemiş bazen de “bomba eğitimleri için gözü açık nefer” gönderilmesini talep etmiştir. Bunun sağlanamadığı dönemlerde ise “az vâkıf efrâd gönderilmesi”nin de yeterli olacağı bildirilmiştir.

    Canakkale_3
    Yedek subay adayları Mauser piyade tüfeği ile eğitim yapıyor.

    Askerlere bedeni eğitimin yanı sıra teorik eğitimler de verilmiştir. Bu kapsamda askerlere, ordu üst komuta kademesinin isimleri hakkında bilgi verilmesine özen gösterilmiştir. 3 Nisan 1915 tarihinde Anadolu Yakası’ndaki 3’üncü Tümen birliklerine gönderilen emirde, “Mensup olduğumuz ordunun komutanı Mareşal Liman Paşa, Kolordu Komutanı Weber Paşa ve Tümen Komutanı Nikolay Bey olduğunu tüm personelin eksiksiz şekilde öğrenmesi sağlanmalıdır.” ifadesine yer verilmiştir. Ayrıca askerlerin konuşlandıkları bölgedeki coğrafi isimleri öğrenmesi emredilmiştir. Eğitimler sürecinde önemli konulardan birisi ise gönderilen risalelerin dikkate alınması ve talimnameler dâhilinde eğitimlerin sürdürülmesi olmuştur.

    Eğitimin Maneviyatı
    Cephede askerlerin fiziki olarak savaşa hazırlanması kadar manevi olarak da hazır olmalarına azami özen gösterilmiştir. Bu amaçla aileleri ile mektuplaşmalarının sağlanması önemli bir yere sahiptir. Diğer yandan talim olmayan zamanlarda askerlere dinî eğitim verilmeye çalışılmıştır. Bu eğitim kimi zaman doğrudan komutanlar tarafından yapılmıştır. Rumeli Mecidiye Tabyası Komutanı Mehmet Hilmi Bey, anılarında bu duruma şöyle değinmiştir: “Bu tarihten itibaren, gayeme ancak talim ve terbiyesiyle görevlendirildiğim erleri maddi ve manevi yönden yetiştirip yükselterek ulaşabileceğime, bunun dışındaki uğraşlara mesleki yetkimin ve bulunduğum çevrenin uygun olmadığına karar verdim. Bütün hayatımı, erlerin ruh ve askerî ahlak terbiyesiyle, talim ve eğitimine adadım. Üç sene devam eden bu çalışmalar sırasında, tabya yakınındaki evime ancak 15 günde bir girebiliyordum.”


    “cephede askerlerin fiziki olarak savaşa hazırlanması kadar manevi olarak da hazır olmalarına azami özen gösterilmiştir. bu amaçla aileleri ile mektuplaşmalarının sağlanması önemli bir yere sahiptir.”

    Eğitimlerde Yaşanan Olumsuz Durumlar
    Eğitimler esnasında kimi zaman olumsuz durumlar da yaşanmıştır. Bu duruma örnek olarak Haydar Mehmet Alganer anılarında şunlara değinmiştir: “Gece yarısından sonra kapım çalındı, kalktım. Halit Bey, düşmanın Telgraftepe’ye ilerlediği haberini getirdi. Hemen telefon ettim, bir şey yok. Sonradan anladım ki eğitim yapan tabur, komşusuna haber vermemiş. Bu yanlışlık meydana gelmiş.” Diğer yandan birliklerin atış cetvellerine rağmen bazı topların atış açılarında farklılıklar olduğu tespit edilmiştir. Öyle ki Müstahkem Mevki Komutanlığı 2 Mayıs 1915 tarihinde yaptığı talimlerde 30 çap uzunluk ve 12 cm’lik topların atış cetveline rağmen en yüksek atış açısı 35 derece altı ve yüksekliğin ise 37 derece verilebileceğini Harbiye Nezareti’ne bildirmiştir. Bu durum cephedeki atış tecrübelerinin önemine dikkat çekmiştir.

    Muharebeler sürecinde yaşanan aksaklıklar hatıralara da önemli ölçüde yansımıştır. Bu noktada Alman subay Carl Mühlman piyade sınıfı için eğitimin askerlik ruhunu öldürdüğünü, seferi hizmetin bilinmediğini, atış eğitimlerinin sınırlı olduğunu, tüfek doldurma gibi temel bilgilerin ve keskin nişancılığın bilinmediğini, birliklerin kimilerinde atış poligonlarının bulunmadığını, birliklerin hareket hızlarının yavaş olduğunu, yürüyüş disiplininin eksik olduğunu ifade etmiştir. Aynı subay, süvari sınıfı için atların bulaşıcı hastalıklardan dolayı yetersiz kaldığını, donatım eksikliklerinin bulunduğunu vurgulamıştır.

    Muharebe sahasındaki eğitimler daha çok sabahları 07.00-10.00 arası, öğleden sonra ise 14.30-16.30 arasında yapılmıştır. Bu durum mevsimsel olarak değişiklik gösterebilmiş, kış şartları içerisinde saatlerde değişikliğe gidilebilmiştir.

    Ateş Altında İmtihan
    Çanakkale Cephesi’nde gerek muharebeler gerekse iklim etkisiyle kayıpların her geçen gün artmasına, ikmal askerine duyulan ihtiyacın gitgide daha fazla kendisini hissettirmesine ve kış şartlarında donarak şehit olmaların yaşanmasına rağmen devlet mekanizması sağlıklı bir şekilde işlemiştir. Bu durum devletin geleneksel yazılı kültürüne sıkı sıkıya bağlı olarak ve askerî geleneğin içerisinde sürdürülmüştür.

    Canakkale_4
    Enver Paşa, Maltepe Subay Talimgâhı’nda denetlemelerde bulunuyor. Kolonyal şapkalı olanlar Alman eğitmenler.
    Canakkale_5
    Siper havanı eğitimi yapan askerler.

    Birliklerin komuta kademelerinde terfisi gelen subayların tabi olduğu sınavlar cephe şartları içerisinde gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla alaylardaki subaylardan sınava girecek olanların tespiti yapılmış ve sınavların 14 Aralık 1915 ila 7 Ocak 1916 tarihleri arasında yapılmasına karar verilmiştir. Sınav yerleri, sınava girecek askerlerin rütbelerine göre farklılık gösterebilmiştir. Yüzbaşı ve binbaşıların sınavları Grup Karargâhı’nda, teğmen ve üsteğmenlerinki ise Tümen Karargâhı’nda yapılmıştır. Ayrıca sınavların yapılmasına dair esaslar da birliklere tamim (genelge) ile bildirilmiştir. Buna göre sınavların süreli olarak bir tarih planlaması dâhilinde yapılacağı ve seferberlik talimnamesi, atış, dâhiliye nizamnamelerinden soruların sorulacağı, bu nedenle bahsi geçen konuların “bir kere gözden geçirilmesi” tavsiye edilmiştir. Sınavlar konularına göre ayrı günlerde yapılmıştır.

    14 Aralık 1915: Talimnamenin 1. ve 2. Kısımları
    18 Aralık 1915: Seferberlik Nizamnamesi
    23 Aralık 1915: Dâhiliye Kanunnamesi
    23 Aralık 1915: Askerlik İlmi/Sanatı (Harita mütalaası, basit kroki okuması ve sahra nizamnamelerinin ana hatları)
    Sınavlarda birinci derslerin saat 10.00-12.00 arasında, ikinci derslerin ise 14.00-16.00 arasında yapılmasına karar verilmiştir.

    Sınav yapılmasına dair yayımlanan tamim ile birlikler nezdinde sınav komisyonlarının oluşturulmasına karar verilmiştir. Bu komisyonlar sınava girecek subayları belirtilen program ve tarih aralığı içinde davet etmiştir. Kimi bölgelerde sınav komisyonu kurulamamıştır. Örneğin Kayaltepe mıntıkasının kadro durumu buna uygun olmadığı için bu bölgede sınava girmek isteyen subayların ve süvari sınıfının Tümen Karargâhı’nda sınava girmesine karar verilmiştir. Diğer yandan süvari sınıfının imtihanı için Nakliye Katar Kumandanı Süvari Binbaşı Abdurrahman Efendi görevlendirilmiştir. Sınav evrakları ise bireysel olarak hazırlanıp mazbataları ile Grup Karargâhı’na gönderilmiştir. Tüm süreç için “iktidar ve ehliyetleri” dâhilinde yükselmeler esas görülmüştür.

    Çanakkale Cephesi’nin zafere dönüşme aşamasında binlerce kayıp verilmesine, şehitlerin kimi zaman gömülememesine, bazı muharebelerde Osmanlı birlikleri üzerine 60.000 top mermisi atılmasına rağmen devlet geleneği sistematik olarak işlemiştir. Subayların görevde yükselmeleri için ateş altındaki tüm şartlara rağmen yazılı sınavlar yapılmış bunun için azami özen gösterilmiştir. #

    Canakkale_6
    Askerlerimiz talim esnasında kumandanlarıyla birlikte.
    KAYNAKÇA
    ATASE, BDH., Kls./Dos./Fih., (1064/75/1-16, 1562/15/1-158, 4346/23/17, 4567/47/1-147, 4589/2/7, 4620/53/5-1, 4835/H9/1-175a, 5333/H3/1-1a, 5347/H3/1-14, 5347/H3/1-9, 5384/183/1-4a).
    Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, V. Cilt, III. Kitap, Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2012.
    Çulcu, Murat (haz.), Çanakkale 1915 Kanlısırt Günlüğü/Mehmed Fasih Bey’in Günlüğü, Denizler Kitabevi, İstanbul, 2006.
    Durukan, Eyüp, Sofya Esaretinden Çanakkale Zaferine, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2014.
    Erdemir, Lokman (haz.), Hasan Remzi Fertan’ın Harp Hatıraları, Bağcılar Belediyesi, İstanbul, 2016.
    Münim Mustafa, “Cepheden Cepheye 1914-1918, İhtiyat Zabiti Bulunduğum Sırada Cihan Harbinde Kanal ve Çanakkale Cephelerine Ait Hatıralarım”, Çanakkale Hatıraları, c. 3, yay. haz. Metin Martı, Arma Yayınları, İstanbul, 2005.
    Selahattin Adil Paşa, “Çanakkale Hatıraları”, Çanakkale Hatıraları, c. 1, yay. haz. Metin Martı, Arma Yayınları, İstanbul, 2005.