20. yüzyılın başlarından itibaren Batılı ve Levanten kitapçılardan oluşan esnaf grubu, Beyoğlu’nun şatafatlı günlerinde çıkardıkları birbirinden hoş ve güzel ajanda, takvim, not defterleriyle de ünlüydü.
Cadde-i Kebir’de (İstiklâl Caddesi) 19. yüzyıl ortalarından J. J. Wick, Depasta gibi kişiler ile başlayan kitapçılık serüveninin en görkemli yılları, 1900’lü yılların başına rastgelir. Tamamı Batılı, gayrimüslim ve Levanten kitapçılardan oluşan bu esnaf gurubu, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren azalmaya başlamış, 1950’li yıllardan sonra çoğu yitip gitmişti. Büyük İstanbul aşığı Çelik Gülersoy, Beyoğlu’nda Gezerken isimli kitabında bu şatafatlı günleri ve çöküşü enfes bir şekilde anlatır. Şimdiye kadar çeşitli din ve milletlere mensup benim tesbit edebildiğim 70 kitapçı bir yüzyıl içinde Beyoğlu kültürüne büyük katkılar sağlamışlardır. Bu ünlü kitapçılar bu coğrafyaya Batı’dan birçok kitabı getirtmekle kalmamış, aynı zamanda yayınlar da yaparak ölümsüzleşmişlerdir.
Beyoğlu kitapçıları Batılı tarzda bir düşünceyle ticari faaliyetlerini sürdürmüş, reklam alanından da sonuna kadar yararlanmışlardır. Reklam/tanıtım bakımından bazı ilkleri de gerçekleştiren yine Beyoğlu kitapçılarıdır. Sultanın kitapçısı Otto Kiel, S. H. Weiss, Zelliç Frères, Librairie des Ecoles isimli kitapçılar birbirinden hoş ve güzel ajanda, takvim, not defterleri basmış, dağıtmışlardır. Günümüzde ancak müzayedelerde tek tek tesadüf edilen bu kapakları hoş nadir eserler, bir dönemin panoramasını yansıtır.
Dr. Kevser Gürcan’ın Şaman elbiselerine ilişkin temel kavramlar, imgeler, kültürel oluşum ve değişim evreleri gibi ana hatlardaki uzun ve ayrıntılı çalışması, üç kıtadaki saha ve müze araştırmalarıyla ufuk açıcı bir kitap.
KUTSAL ŞAMAN ELBİSELERİ Kevser Gürcan Ötüken Neşriyat
Giysi tarihlerinin insanlık tarihleriyle koşutluğu var. Resim sanatının simgelerinden Âdem ile Havva betimlemelerindeki incir yaprağıyla örtünme (tesettür) ise insanoğlunun yeryüzü yaşamında giysili yaşayabileceğine işarettir. Bugün bile Afrika’da, belki Avustralya’da hâlâ incir yaprağı kadar denebilecek örtünme/ giysi âdetleri vardır. İklim koşulları, gelişen-değişen töreler, törenler, inançlar, meslekler, kadınlık-erkeklik, varsıllık-yoksulluk, yaşam alanları, uygarlık süreçleri, her devirde ve kültürde giysi gereksinimlerini biçimlendirmiş.
“Çok ileri” bir uygarlık evresinde yaşadığımızı varsayıyor olsak da bugün de insanlık âlemi, bireylerine önce giyim-kuşam ve görünüşleriyle birer karakter çiziyor. Bir fotoğrafa baktığımızda, askeri, öğrenciyi din adamını işçiyi önce kıyafetinden seçebiliriz. Toplum ve topluluklar da giysi alışkanlıklarıyla ortak kimlikler sergiler.
Çocukluğumda korktuğum veya hayran olduğum kişilerin belleğimdeki imgeleri, şapkaları, paltoları, entarileri… ile yer etmiş. Örneğin “bebe”lik günlerinde olmalıyım ki, annemin lacivert kadife entarisinin beneklerini böcek zanneder, onu ne zaman giyse korkar, ağlar ama anlatamazdım! Komşu evde oturduğu için, evimizin önünden gelip geçen, bana göre dev yapılı, etekleri uzun, yakası enli, torba cepleri kapaklı, kocaman kaputlu, çizmeli, apoletlerinde yıldızlar, göğsünde İstiklâl madalyası ışıldayan askerlik şubesi reisine ise hayranlıkla karışık bir korkuyla bakardım.
Kutsal giysilerin, üniformaların, başlıkların, tılsımlı takıların, nişanların büyüleyiciliği, insanlık tarihi kadar eski bir gerçektir. Günümüzde de ayinlerde olağanüstü kutsal kıyafet ve simge sergilemeleri yapılıyor. Sözü, Kevser Gürcan’ın konusuna en uygun yayınevince (Ötüken) yayımlanmış Kutsal Şaman Elbiseleri’ne getirmek istiyorum.
Dünün yazma eserleri bugün nasıl birer sanat ve kültür mirası değerinde ise Gürcan’ın kitabı için de aynı düzeyde bir gelecek var. Sanat-kültür çalışmalarında yorulmak bilmeyen bu öğretmen araştırmacı, Tanrı Dağları’ndan, Taklamakan’dan Sibirya’ya dolaştığı yerlerde, bir yandan da dünyanın sayılı müzelerindeki koleksiyonları inceleyerek bize yitik kültürümüzün inanç giysilerini tanıtıyor. Yazılı ve görsel içerikli bir “ata koleksiyonu” diyebileceğimiz Kutsal Şaman Elbiseleri kitabı, bilimsel bir yapıt. Mükemmel baskı ve nesnel değeriyle bir sanat ürünü. Gürcan üzerinde çalıştığı -çoğu bizim kütüphanelerimizde bulunmayan-eserleri kaynakçada sıralamış. Kitapta çoğu kendi çekimi 64 renkli fotoğrafla 3 de bölge haritası var.
Dr. Gürcan’ın bulmak, ulaşmak heyecanıyla bıkmadan, yorulmadan nasıl çalıştığına iki-üç kez tanık olmuştum. Demek ki tez canlılık-ivedilik, içeriğiyle özgün bir kaynak yapıtın kotarılmasına hizmet etmiş. Gürcan’ın uğraşıları, bir sanat-bilim uzmanının kazanılması açısından dikkate değer, genç araştırmacılara da örnek olacak bir çalışmadır.
“Türk Şamanlığı, son yüzyıla kadar Avrupalı ve Rus bilim insanlarınca incelenmiş. Türk araştırmacıların ilgileri son elli yıldadır” diyen yazar, Türk Şaman elbise ve aksesuarlarının tespiti için Ankara DTCF’den başka altı ülkede, dokuz müzede çalışmalar yapmış.
Faruk Eren, “Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi”nde gözaltında öldürülmüş/kaybedilmiş ve bugüne kadar Cumartesi Anneleri’nin simgelerinden biri olan ağabeyi “Gözlük Hayri”nin (Hayrettin Eren) hikayesine, 12 Eylül öncesi dönemin Hasköy mahalle hayatına ışık tutuyor.
Hayrettin Eren
Tarih devam mı ediyor tekrar mı ediyor derken, özellikle 90’lı yıllarda “tarihin tükendiği”, nihayete erdiği gibi popüler görüşler şimdilerde sarakaya alınır oldu. 12 Eylül öncesi Türkiye toplumunun yaşadığı en kaotik dönemin anlaşılmasında vazgeçilmez olan insan hikayeleri son üç beş yılda oldukça yaygınlaştı. Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi, adından başlayarak sert bir dönemin anlatısı. Denebilir ki hatırat türü edebiyatımızda alabildiğine güdük iken, özellikle sözlü tarih çalışmalarıyla insan malzemesinin serimlenmesinde oldukça mesafe alındı. 12 Eylül askerî darbesinin icracılarının sözde yargılanmasına da tanık olan günümüz toplumunda yine de bu dönem hakkında bilinenler oldukça sınırlı. Özellikle gazetecilerin kalemlerinden daha ziyade yukardan siyasete değin kitaplar bir yana bırakılırsa, muhkem bir 12 Eylül anlatısının olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Yakın zamanda üniversitelerde yapılan araştırmalarda Kenan Evren’in “Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı veya ressam” diye anıldığı düşünüldüğünde vaziyet karanlıktır.
Faruk Eren Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi’nde aslında kendisinin de dahil olduğu bir zaman diliminde gözaltında öldürülmüş/kaybedilmiş ve bugüne kadar Cumartesi Anneleri’nin simgelerinden biri olan ağabeyi “Gözlük Hayri”nin şahsında zor bir işe kol sıvamış. İlk bakışta o kadar yakından tanıdıktan sonra kolaylıkla yazılabilecek bir kitap gibi gözükse de Hermes tapınaklarındaki sınavlardan beter bir işe kalkışmış.
Kitap mutlu bir çocukluğun hikayeleriyle, bugün artık dönemin birçok mahallesi gibi kimlik değiştirmiş Hasköy’ü resmetmekle başlıyor. Hasköy bir mekan olmanın ötesinde bir özne olarak anlatı boyunca öne çıkıyor. Bu geleneksel olduğu kadar işçilerin yoğun yaşadığı mahallede siyasetin keskinleşmesi, eylemler, duvar yazıları, çatışmalar arasında zengin bir insan manzarası eşliğinde verilince, birden kendinizi klasik bir roman havasında buluyorsunuz. Aslında ne ağdalı ne ağlamaklı ama mizahı ve ironiyi de kullanarak basit ve sade insanların o dönemi nasıl yaşadıklarını izlemek, beylik laflara yer vermeden, hatta kitabın kahramanının görüşlerini benimseme mecburiyeti olmadan insanlık hallerini izleme imkanı veriyor. Faruk Eren manevi bir borç gibi de algılanabilecek olan ağabeyinin hikayesini anlatırken aslında Hasköy’den başlayarak bu dönemin panoramasını çizmekte. Faruk Eren çocukluğundan başlayarak aslında toplumsal dokudaki gerilimler, yırtılmalar karşısında bir farkındalığın da hikayesini anlatmakta. Hicivin at oynattığı bir uslupla başladığı hikaye, olayların kızışmasıyla dönemin karakterine uygun bir değişimle hüzünlü bir ton kazanıyor.
39 yıldır kayıp
Hayrettin Eren’in annesi Elmas Eren, Cumartesi Anneleri arasında. Namıdiğer “Gözlük Hayri” 39 yıldır kayıplar arasında.
Kitabın içindekiler bölümündeki başlıklar bile okur için böylesi ağır bir konu işlenirken hayli şaşırtıcı gelebilir: Yahudi mahallesi, kendini otomobil sanan Mordi, biberli terbiye, Hüdaverdi, ilk gecekondular, Faruk’un meyhanesi … “Koşun lan, haham öldü!” “Kaçın taş atıyorum”, “Durun ben Hayri’nin kardeşiyim”, “Yeşilliler geliyoor;” “Evim yok nerde duram!”, “Babam Zagor oluyor”…
Bir aile hikayesinden dönem hikayesi çıkarmak, edebiyatın geleneksel yöntemlerinden biri olduğu kadar tarihin de temel malzemelerindendir. Horatius’un “anlatılan senin hikâyendir” cümlesini ilke edinirsek, elbette insanlar kopya kağıdıyla çekilmiş gibi benzer hayatlar yaşamıyorlar. Yaşadıklarının anlam ve önemini de aynı kaygılarla paylaşmıyorlar ama özellikle kaotik dönemlerde isteseler de istemeseler de benzer sorunlarla yüzleşmek mecburiyetinde kalıyorlar. “Zaman inanılmaz zalimliklerle akıyordu” diyor Eren. Kimse o zamanın dışında kalma imkanına sahip değildi…
Ancak bu 12 Eylül hikayesi orada bitmiyor. Hayrettin Eren’in en az ölümü kadar dramatik olan, onun gözaltında “kaybedilmesi”nden sonra ailenin onun naaşını bulmak için verdiği mücadele. Bundan sonrası artık Arjantin’de 1 Mayıs meydanında toplanarak dünyaya seslerini duyuran kayıp annelerinin ardından dünyada ses getiren bir inat ve süreklilik hikayesi olan Cumartesi Anneleri’nin hikayesiyle birleşiyor.
Böylece İstanbul’un bir işçi mahallesinde başlayan aile hikayesi, bugün geçmişimizi anlamak için vazgeçilmez olan yüzleşme ihtiyacını tüm çıplaklığıyla herkesin önüne koyuyor.
Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi bir reçete vermiyor ve belki de tam bu nedenle insanlık onurunun ne olup olmadığı üzerine bir tarih davetiyesi olarak kabul edilebilir.
Necdet Sakaoğlu’nun yeni kitabı Türkiye Eğitim Tarihi, güncellemeler ve yeni bölümler eklenerek oluşturulmuş haliyle, 11. – 20. yüzyıl arası dönemi ele alıyor. Kendisi de bir eğitimci olan Sakaoğlu, kitapta bugünün sorunlarına da güncel bir bakış açısı sunuyor.
Necdet Sakaoğlu’nun yeni çıkan kitabı Türkiye Eğitim Tarihi, Hoca’nın başlıca çalışma alanlarından “eğitim” konusunun somutlaşmış bir ürünü. Yerel tarih, kent tarihi, Selçuklu ve Osmanlı tarihinin yanında yerli-yabancı tarihsel şahısların portreleri üzerine çalışmalar yapan, birçok kitap ve makaleye imza atan Sakaoğlu’nun bu eserinin ardında, esas mesleği olan öğretmenlik dolayısıyla da özel bir birikim ve bakış açısı var.
Necdet Sakaoğlu’nun 1990’da yazdığı Osmanlı Eğitim Tarihi ve 1991’de yazdığı Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi kitapları, tek ciltte birleştirilip belge ve fotoğraflarla zenginleştirilerek Osmanlı’dan Günümüze Eğitim Tarihi adıyla 2003’te bir kez daha basılmıştı. Yeni çıkan Türkiye Eğitim Tarihi kitabı ise bu baskının Avrupa eğitim tarihi özetini de içerecek şekilde genişletilerek zenginleştirilmiş hali. Önceki baskılar bu kitap çıkana kadar tükenmiş bulunuyordu.
Eğitimde modernleşme Tanzimat Fermanı’ndan itibaren eğitimde dünyevileşme çabaları ile 2. Abdülhamid dönemindeki yaygınlaşmanın oluşturduğu Türk eğitiminin modernleşme hareketi kitapta ayrıntılarıyla yer alıyor.
11. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar 900 yıllık bir süreci ele alan kitap, ilk olarak Müslümanlık ve eğitim-öğretim konusuyla başlıyor ve Osmanlılarda, özellikle Fatih Sultan Mehmet döneminde yerleşen medrese eğitimiyle devam ediyor. Kitaba yeni eklenen “19. Yüzyıla Kadar Batı Eğitimi” bölümü, kendisine adeta bir sıçrama tahtası olarak yer bulmuş. Bu bölüm ve ardından gelen “Eğitimde Batılılaşma Çabaları” ile “Tanzimat Döneminde Eğitim” konuları, daha önceki Fatih Sultan Mehmet dönemi medreselerinin şekillendirdiği ortam ile bir kıyaslama sağlıyor.
1839’da Gülhane Hattıhümayunu’nun okunmasıyla başlayan Tanzimat dönemi, eğitimin bir mesele olarak başgösterdiği-ele alındığı bir dönemdi. Eğitim, dönemin arzularına göre millî birliğin temelini oluşturacak, hangi kökenden olursa olsun insanları çocuk yaştan itibaren kaynaştırmanın bir aracı olarak yeniden şekillendirilecekti. Bu dönemden itibaren birçok alanda yenileşme çabası Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam etti. Necdet Sakaoğlu’nun kitapta işaret ettiği üzere “Tanzimat’la gelen canlılık ve cesaret; eski devirlerin ‘hayat yok, ahiret var’ yaklaşımını kırabilmiş, hayatı öne çıkarmasa bile onu ahiretle eşitleyebilmiştir”. Herkesin okuyup anlayacağı bir üslupla kaleme alınan kitapta Tanzimat dönemi, özelllikle eğitim-öğretim alanında tüm detaylarıyla inceleniyor.
Cumhuriyete değin sürecek olan anlayışın filizlendiği 2. Abdülhamid dönemindeki “eğitim seferberliği” de kitapta adım adım, evre evre anlatılıyor. Bu döneme özel okul kadroları fiziki donanımlarıyla damgasını vuruyor. Yaygınlaşan eğitim bir yandan devlet örgütlenmesinin de taşıyıcısı olurken, baskı ortamı ve düzensiz okullaşma süreçlerine de kitapta objektif bir şekilde yer veriliyor.
Başöğretmen Atatürk Kitabın temelini oluşturan cumhuriyet dönemi eğitiminin incelendiği kısımlarda, “Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk”ün inisiyatifleri anlatılıyor.
Yine kitaba göre “Öğretmenlerin ilk kez yasal güvenceye kavuşup meslek örgütlerini kurabildikleri; kadınların eğitimin tüm alanlarından yararlanma olanağı buldukları; eğitim ve öğretime dönük yayınların öteki alanlardaki yayınların önüne geçtiği; öğretim birliği düşüncesinin uyandığı; okul, ders kitabı, metot, öğretmen kavramlarının tartışıldığı Meşrutiyet dönemi” cumhuriyete “olumlu bir miras” olarak inceleniyor.
Cumhuriyet dönemiyse “Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk önderliği” vurgusuyla ön plana çıkıyor. Bu dönem sekiz bölüme ayrılarak eğitim politikası, köy okullarından üniversitelere çağdaş örgüt ve kurumlar bazında tek tek ele alınıyor. Mustafa Necati, Hasan-Âli Yücel gibi eğitimcilerin öne çıktığı, okuma-yazma probleminin aşılıp toplumsal kalkınmanın koordinatlarının saptandığı bu dönemin analizi, kitabın belki de en önemli tarafı. Daha sonrasındaysa laik-halkçı, ilkeli-ödünsüz eğitimin bırakılması ve bunun yerine neyin geldiği de gösterilerek güncel bir bakış açısı sunuluyor.
Türk eğitimi tarihinin 1332’den 2001’e bir kronolojisinin ve tüm önemli isimlerinin portrelerinin yer aldığı kitap, belge ve fotoğrafların yanında tablo ve grafiklerle de bir bilgi hazinesi. Kitabın dolduracağı gediği, hangi ihtiyaca derman olduğunu Necdet Hoca önsözde şöyle belirtiyor:
“Osmanlı Devleti’nin son 80 yılında bir kurum çatısı altında hizmet veren Maarif Nezareti için kapsamlı bir tarih yazımına gerek duyulmadığı gibi, yine bir 80 yıllık geçmişi olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın da bu konuda ciddi bir girişimi olmamıştır”.
Eski adıyla Sarkis Bey Adası veya Kömür Adası olarak anılan ada, 1957’de Galatasaray kulübüne satılmıştı. O dönem yapılan bir tasarım uygulaması, Allah’tan hayata geçirilmemişti.
Galatasaray Adası, İstanbul-Kuruçeşme’de kıyı dan yaklaşık 300 metre açıkta bulunan küçük bir ada. Yüzölçümü 6.900 metrekare olan adanın ilk adı ise Sarkis Bey Adası. Tarih Vakfı’nın yayımladığı İstanbul Ansiklopedisi‘ne göre Sultan Abdülmecid Vakfı’na aitken Sultan Abdülhamid tarafından hassa mimarı Sarkis Balyan’a (1831-1899) verilmiş, o da burasını düzeltip iki katlı bir köşk yaptırmış.
Mimar Sarkis Balyan’ın ölümünden sonra varislerince İstanbul deniz ulaşımında ünlü ve Osmanlı İmparatorluğu’nda kurulmuş ilk anonim şirket olan Şirket-i Hayriye İdaresi’ne kiralanan bu ada ve içindeki köşk, yıllara kömür deposu oldu. Sarkis Balyan’ın ailesi ve torunlarına ait 23 Mayıs 1945 tarihli bir tapu ve veraset kaydı Pars Tuğlacı tarafından Osmanlı Mimarlığında Balyan Ailesi’nin Rolü kitabında yayımlanmıştır. Varislere bir ödeme yapılıp yapılmadığı bilinmiyor.
‘Proje’ olarak!
1957’de Galatasaray Kulübü’ne satılan adanın üzerine bir bina yapılması planlanmıştı. Proje olarak kalan bu binanın tasarımcısı ise bilinmiyor.
1950’den sonra tüm İstanbul’da görülen imar hareketlerinden Boğaziçi sahili de nasibini aldı. Galatasaray kulübünün Bebek’te bulunan lokali, yol genişletme nedeniyle yıkıldı. Bu yıkım dolayısıyla, Şirket-i Hayriye Anonim Şirketi’nin devletleştirilmesi nedeniyle Millî Emlak İdaresi’ne geçen Sarkis Bey Adası’na (o günkü adıyla Kömür Adası) Galatasaray Spor Kulübü talip oldu.
Galatasaray Kulübü yetkililerinin verdikleri bilgiye göre adanın tapusu 1957’de o dönemin başkanı Sadık Giz tarafından 150 bin lira ödenerek satın alındı ve bu işlem 5 Temmuz 1957 tarihinde tescil edildi. Nitekim 17 Ağustos 1957 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir haberde “Galatasaray Kulübünün büyük emekler karşılığı satın aldığı Kuruçeşme Adasında kulüb tarafından yapılan muvakkat tesisler bugün saat: 17 de törenle açılacaktır. Açılışı müteakib davetlilere bir kokteyl verilecektir” denilmektedir.
17 Ağustos 1957 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan Galatasaray Adası haberi.
Adadaki tesisler, son yıllarda işletmeci ile yaşanılan sorunlar ve ülkenin bulunduğu iklime paralel birtakım hanedan heveskârlarının “bize dedemizden kaldı” iddiaları eşliğinde, adadaki tesisler kaçak yapılaşma gerekçesiyle yıkıldı. İstanbul’un ve Boğaziçi’nin en muhteşem noktalarından birini oluşturan Galatasaray Adası üzerine, 1957’den ve kulübün sahiplenmesinden sonra henüz tasarımcısını bilemediğimiz muhteşem(!!!) bir yapı planlanmıştı. İlk kez yayımlanan bu fotoğrafa bakıp, “hayata geçirilememiş olmasından duyduğumuz sevinci” #tarih dergi okurları ile paylaşmak istedik.
Baskı kalitesi ve güzel fotoğraflar, bilimsel eserler için yeterli değil. Assurlular kitabındaki temel sorun, gerçek anlamda Yeni Assur arkeolojisi bulunmaması. Bu durum editör ekibin arkeolojiye ne denli uzak olduğunu da göstermekte. Oysa ki dünyanın neresinde olursa olsun, antik bir kültür arkeolojik kimliği kadar değer kazanır ve dikkati çeker.
ASURLULAR-DİCLE’DEN TOROSLAR’A TANRI ASSUR’UN KRALLIĞI, Hazırlayan: Selim Ferruh Adalı, Kemalettin Köroğlu, Yapı Kredi Yayınları, 480 sayfa, 64.60 TL.
Meslek hayatıma Tür kiye arkeolojisinin en önemli Yeni Assur yerleşmesine sahip Bismil-Üçtepe kazıları ile başlamış bir arkeolog olarak, ülkemizde Yeni Assur dönemini tanımlamaya ve anlatmaya çalışan Assurlular: Dicle’den Toroslar’a Tanrı Assur’un Krallığı adlı kitap hakkındaki düşüncelerimi sizlere iletme hususunda ciddi zorluklar yaşıyorum.
Birkaç ay önce Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan kitap, söz konusu yayınevinin Anadolu uygarlıklarını tanıtma gayretiyle başlattığı projenin son ürünü. Bununla birlikte Assurlular kitabı üzülerek söylemem gerekir ki, büyük bir başarısızlığın da son halkasını oluşturmuş gibi görünmektedir. Son 20 yılda ülkemizde arkeoloji bilimi ile buna koşut olarak arkeoloji yayıncılığı büyük bir ilerleme ve gelişme göstermişken, Anadolu uygarlıklarını arkeolojik temelde bilmeyen, önemsemeyen ve konularında uzman olmayan editör tercihleri, Türkiye’nin tarihsel ve kültürel mirasını anlatma ve tanıtma fırsatlarını güzel resimlerden başka özellikleri olmayan “bilimsel görünümlü” fotoğraf albümlerine dönüştürmektedir.
Assurlular kitabına gelmeden, projenin önceki yayınları hakkında bazı hatırlatmalar yapmakta fayda var. Birkaç yıl önce yayımlanan Persler kitabında “sütunlu kabul salonu”, “ateşegedesi” ve “taş döşemeli kutsal yolu” ile Anadolu Pers arkeolojisinin en önemli dinsel-kültürel merkezi olan ve daha da önemlisi bu özellikleri ile bırakın İran’ı Önasya’da bile yegâne bir yerleşme durumundaki “Oluz Höyük”ün görmezden gelinerek proje dışında tutulması, sözkonusu zihniyetin bilimsel seviyesine işaret eden çarpıcı bir örnektir.
Ülkemizde Türk arkeologlar tarafından Assur, özellikle de Yeni Assur Dönemi ile ilgili ilk arkeolojik çalışmalar Mardin ve Diyarbakır illerimizde 1980’lerde başlamıştır. Eski Assurlu tüccarların Anadolu faaliyetlerini (MÖ 1950-1700) bir kenara bırakırsak, Demir Çağı Assur devletinin, yani Yeni Assur İmparatorluğu’nun (MÖ 1000-610) Anadolu’yu ele geçirme, vergi alma ve insanları esir ederek büyük imar projelerine işgücü sağlama amacıyla başlattığı askerî operasyonların MÖ 9. yüzyılda yoğun olarak yaşandığı tarihsel bir gerçekliktir. Güneydoğu Anadolu’da Dicle havzasında eyalet başkentleri ile büyük yerleşmeler kurmuş olan Yeni Assur İmparatorluğu ile ilgili arkeolojik çalışmalar başlangıcında Nusaybin-Girnavaz Höyüğü ile Bismil-Üçtepe yer alır. Bu önemli kazılardan Üçtepe’ye öğrencilik dönemimde katılmış olmam, meslek hayatım boyunca Yeni Assur arkeolojisine olan ilgimi canlı tutmama ve konu ile ilgili yayın çalışmaları yapmama vesile olmuştur. Üçtepe kazıları kadar, bu önemli arkeolojik araştırmanın başkanı olan Prof. Dr. Veli Sevin de Yeni Assur arkeolojisi için temel taşı konumundadır. Veli Sevin, Üçtepe kazıları sürecinde kaleme aldığı Yeni Assur Sanatı I. Mimarlık ile sonrasında yazdığı Assur Resim Sanatı kitapları Türkiye’de Assur arkeolojisinin başvuru kaynakları olmuştur. Türk Tarih Kurumu’nun yayınladığı ve halen de birkaç yılda bir yeniden bastığı sözkonusu kitaplar, uzun soluklu bir araştırma sürecindeki büyük bir bilimsel emeğin ürünleridir.
Assurluların surları Üçtepe Köyü, Assurluların sur duvarı kalıntılarına ev sahipliği yapmıştı.
Assurlular kitabının sayfaları çevrilmeye başlandığında doğal olarak ilk aranan isim Veli Sevin olmaktadır. Ancak ne bu isim kitapta yer almakta ne de kendisinin kaleme almış olduğu sözkonusu iki eser anılmaktadır. Bilime ve bilim insanlığına saygı seviyesini gösteren bu olay Türkiye’de editörlüğün bilimsel ahlak prensipleri içinde, bilimsel kriterler ve liyakat göz önüne alınmadan sıklıkla yapıldığına işaret etmektedir.
Baskı kalitesi ve güzel fotoğraflar dışında kitap hakkında söylenmesi gereken olumlu yönlerin başında, Yeni Assur öncesinin, yani Karum Dönemi’nin, konularında uzman bilim insanları tarafından kaleme alınmış olması gelmektedir. Kültepe (Kaneş) ve Boğazköy (Hattuş) gibi önemli Karum merkezleri, tüm yönleriyle ilgili bölümlerde okuyucuya aktarılmıştır.
Assur uygarlığının kalıntılarıYeni Assur Imparatorluğu ile ilgili arkeolojik bulgular asıl olarak NusaybinGirnavaz Höyük’ü ile Bismil-Üçtepe’de yer alır. Üçtepe Höyük’ün 1980’ler sonundaki genel görüntüsü.
Sorunlu olan bölüm ise kitapta gerçek anlamda Yeni Assur arkeolojisi bulunmamasıdır. Bu durum editör ekibin arkeolojiye ne denli uzak olduğunu da göstermektedir. Oysaki dünyanın neresinde olursa olsun antik bir kültür arkeolojik kimliği kadar değer kazanır ve dikkati çeker. Yeni Assur kültürünü arkeolojik temelde anlatamıyor olmak, kitabın temel sorunudur. Bu bağlamda Assurlular kitabına arkeoloji temel eğitimi almış bir uzman editörlük yapsaydı, Veli Sevin, Assur mimarlığı ve resim sanatı ile ilgili güncel gelişmeleri de kapsayan çok değerli yazılar kaleme alabilirdi; Yeni Assur arkeolojisinin Türkiye’deki en önemli yerleşmesi olan Üçtepe, kazının hafiri tarafından, telif sorunu yaşanmadan çarpıcı arkeolojik bulgu görselleriyle çok daha doğru biçimde tanıtılabilirdi; ülkemizin en değerli Yeni Assur arkeolojik bulguları olan ve 19. yüzyıl sonlarında British Museum’a kaçırılmış olan “Kurkh Monolitleri” her yönüyle özel bir bölümde tanıtılabilirdi; Yeni Assur dönemi yazılı belgelerinin bulunduğu nadir yerleşmelerden Girnavaz Höyüğü ile en büyük konağın açığa çıkarıldığı Mezra-ı Teleilat gibi çok önemli merkezler ayrı bölümler halinde bulgularıyla birlikte kitapta yer alabilirdi.
Assurlular kitabı için yukarıda sıralanan olumsuz örnekleri çoğaltmak mümkün olmakla birlikte, burada vurgulamak istediğim temel konu editoryal kalitenin bilimsel kriterlere ve tarafsızlığa uygun olması gerekliliğidir. Başka bir deyişle bu tür büyük projeler için tercih edilen editörler mutlaka konunun uzmanı olmalı ve meslektaşlarıyla olan sorunlarını işlerine yansıtmamalıdır.
Yapı Kredi Yayınları takdirimi alacak bir istikrarla “Anadolu Uygarlıkları” projesinin neredeyse tüm kitaplarında yaptığı editör seçimleriyle, gerçekte “başvuru eseri” olması gereken ürünlerini “coffee table book” formatında yayımlamayı başarmaktadır. Üzülerek söylemem gerekir ki bu kitap Türkiye arkeolojisine hiçbir katkı sağlamamıştır.
Araştırmacı-yazar Melih Şabanoğlu’nun Kuruluş: Mekteb-i Sultani’den Galatasaray Spor Kulübü’ne Türkiye’de Futbolun Erken Çağı adlı eseri, başta Galatasaray Spor Kulübü olmak üzere Türk futbolunun ilk yıllarına ışık tutuyor.
KURULUŞ Melih Şabanoğlu Vakıf Bank Kültür Yayınları 353 sayfa, 32 TL
Osmanlı modernleşmesi, Mekteb-i Sultani’nin ilk 50 yılı, Osmanlı döneminde modern sporların tarihi ve bilhassa Galatasaray Spor Kulübü’nün ilk dönemleri üzerine araştırmalar yapan Melih Şabanoğlu’nun son kitabı Kuruluş: Mekteb-i Sultani’den Galatasaray Spor Kulübü’ne Türkiye’de Futbolun Erken Çağı çıktı. Çalışma aynı zamanda yayın hayatına yeni başlayan Vakıf Bank Kültür Yayınları’nın öncü kitapları arasında yer alıyor.
#tarih’e de yazıları ve çalışmaları ile birçok kez katkıda bulunan Melih Şabanoğlu’nun bu kitabı, Osmanlılarda futbol konusunu 19. yüzyıl dönemine kadar irdeliyor. Futbolun bu topraklara nasıl geldiğinden tutun, Mekteb-i Sultani’de oynanan ilk futbol oyununa kadar, Galatasaray’ın ilk futbolcularının ve ilk formayı dikenlerin bilgisinin verildiği bu ayrıntılı kitap, dönemin bakışaçısını ve uygulamalarını da kapsamlı şekilde ele alıyor.
Fransızca, İngilizce ve tabii eski Türkçe ile basılı kaynakların, arşiv belgelerinin, hatıratlar ve şahsi mektupların yıllar alan titiz taranmasıyla sözlü tarih çalışmalarının ortak sonucu olan çalışma, yalnızca Galatasaray’ın değil İstanbul Futbol Ligi’nin ilk takımlarına dair geniş bir bilgi kaynağı. Fotoğraflarla da somutlaştırılmış metinlerde, bugün birçoğunun yerinde yeller esen spor takımları ve spor insanları anlatılıyor.
Yazar Melih Şabanoğlu, bu titiz ve kapsamlı çalışması hakkında şöyle diyor: “Bu kitabın kanımca dört temel özelliği var. İlki spor tarihçiliğinde doğru bilinen yanlışları ortaya koyması. Bu, elimizdeki tarihsel kaynakları, ‘hangileri dönemseldir, hangileri değildir’ gibi bilimsel olarak sınıflandırmak ve bu kaynaklara hiç bilinmeyen yenilerini eklemek sayesinde mümkün oldu. İkincisi spor tarihçiliğini popüler değil de, akademik bir tabana oturtmaya çalışması. Üçüncü özelliği ise spor tarihçiliğini disiplinlerarası bir yöntemle sosyal tarih olarak ele alması. Böylece dönemin spor tarihi, yine dönemin siyasal, ekonomik, sosyal, eğitim ve milletler tarihiyle birlikte ele alınarak canlı bir panorama oluşturulmaya çalışıldı. Son olarak kitap temel bir teze sahip. Bu tez ‘1905’te Müslüman-Türk zümresi nasıl oldu da bir futbol kulübü oluşturabildi’ sorusunun peşine düşüyor”.
Galatasaray futbol takımı Galatasaray’ın bilinen ilk fotoğrafı (1906). Soldan birinci sıra: Mazhar Arat, Asım Tevfik Sonumut, Milo Bakiç, Refik Cevdet Kalpakçıoğlu, Boris Nikolov. İkinci sıra: Abidin Daver, Tullius Apostolgo, Bekir Sıtkı Bircan, “Sinekemani” Nuri Duyguer, “Şehit” Celal, Kâmil. Üçüncü sıra: Tahsin Nahit, Ali Sami Yen, Emin Bülent Serdaroğlu, Reşat Sirvani, Mehmet Ali Tamay.
BİR DEVRİMCİNİN HATIRALARI Victor Serge Türkçesi: Bülent Tanatar Yazın Yayıncılık 543 sayfa, 70 TL
Rus Devrimi’nin tarihsel tanıklıkları
Rus göçmen bir aileden gelip Brüksel’de doğan Victor Serge, 20. yüzyılın en ilginç yazarlarından. Siyasal ve edebi yaşamı hapishanelerde geçmiş yazar, 1919’dan itibaren Rusya’daki devrimci mücadeleye katılmış ve önemli olayların tanığı olarak kişisel hatıralarını bir dönemin tanıklığı biçiminde kaleme almış. Sovyet Devrimi’nin önde gelen simalarının yanısıra dönemin Fransız ve Rus edebiyatçılarının portrelerinin de yer aldığı hatıraları, bir dönemin katalogu gibi. Türkçede İçerdekiler ve Gücümüzün Doğuşu adlı romanları bulunan yazarın bu eseri, Yazın Yayıncılık tarafından yeniden çevrilerek basıldı.
Eseri kendine düstur edinen John Berger’in nitelemesi şöyle: “Önermekte olduğum yaratıcı pratik türünün ruhu, devrimci ve romancı Victor Serge’in yapıtlarında örneklenmiştir sanırım. Serge, hem devrimci hem yazar olarak sahip olduğu role ilişkin geleneksel entelektüel görüşü taşımıyordu. Öncü bir partinin teorisyeni olarak görmüyordu kendini; daha çok kitlelerin deneyinin bir tanığı olarak görmekteydi”. Serge’in bu “gazeteci yaklaşımı”, edebi olduğu kadar tarihsel açıdan da kitabı benzersiz kılıyor.
Rus asıllı Belçikalı edebiyatçı Victor Serge (1890-1947).
EN SEVİLEN KLASİKLER Darren Henley, Tim Lihoreau, Sam Jackson Çev.: Ecem Yücel Kitap Kurdu Yayınları 470 sayfa, 35 TL
Klasik müziğin güncel ansiklopedisi
Müzikseverlere, klasik müzikle ilgilenmek isteyenlere, hem müptelalara hem de yeni başlamaya niyetlenenlere bir rehber olacak kitap. Klasik Batı Müziğinin en çok dinlenen 300 parçasını sıralayan bu kitap, Classic FM istatistiklerine göre hazırlandı. 1996’da, Classic FM’de “En Sevilen Klasikler Listesi”ni ortaya çıkaran ve 11 yıl süreyle bu listeyi idare eden Darren Henley, 2008’den bu yana listenin yapımcılığını üstlenen Sam Jackson ve haftasonu programlarının sunucusu Tim Lihoreau tarafından hazırlanan kitap, İngiltere’de 2011’de yayınlanmıştı. Kitabın repertuvarı Beethoven’dan Rahmaninov’a, Mozart’dan Şostakoviç’e dek uzanıyor. Kitap Bach, Çaykovski, Brahms, Bruch, Vaugan, Chopin, Verdi’ye uzanıyor. Yüzlerce yıllık bir serüvene sahip klasik müzik parçalarının bugünün dinleyicileriyle buluşmasını sağlayacak bir kılavuz niteliğinde. Her meşhur parçaya ilgili kısa fakat temel bilgileri aktaran bir temel eser.
Yediden yetmişe tüm İstanbulluların evlerinin duvarlarına astıkları takvimdir “Saatli Maarif”. Ön yüzünde günün bilgilerini, ezan vakitlerini bildiren takvimin alt kısmında önemli bir söz, kıymetli bir vecize yer alır. Arka tarafında mutlaka bir fıkra, seçilmiş bir şiir, “günün tarihi” başlıklı bir bölüm, nasihat içeren paragraflar ve faydalı bilgiler ve yemek listesi bulunur.
Türk basının kalbi Bâbıâli’de yeni yıl denince ilk akla gelen takvim, ajanda, cep muhtırasıdır. Gelecek yılın resmî ve özel tatil, bayram, önemli günlerini belirleyen, tatilleri veya çalışma günlerini saptayan duvar, cep ve masa gibi tanımlarla çeşitlenen takvimler, ajandalar hummalı bir faaliyetle yıl sonunda Bâbıâli’de basılırdı. Takvimleri yılbaşına yetiştirme telaşı yayınevlerinde ve matbaalarda görülür, hissedilirdi.
Bâbıâli’nin takvim yayımlamakla ünlenen matbaacı ve yayıncı aileleri vardı. Ebuzziya’lar, Uluğ’lar, Tutya’lar, Hacı Kasım’lar İstanbul’un ünlü “takvimci” aileleriydi. Bu yayınevleri içinde Bâbıâli’deki ilk kitapçı Hacı Kasım Efendi’nin kurduğu Maarif Kitaphanesi, takvim konusundaki en şöhretli yayınevidir.
Saatli Maarif Takvimi’nin doğduğu Maarif Kitaphanesi’nin bugünkü dükkanı.
Maarif Kitaphanesi Bâbıâli’de bugün de yayın yapan en eski kurumlardan biri. İlk Türk kitapçılarından Hacı Kasım Efendi tarafından kurulan (1895) kitaphanenin ilk yeri Hakkâklar çarşısındaydı (bugünkü Sahaflar Çarşısı); birçok yer değiştirerek şimdiki yerine geldi. Müesseseyi Hacı Kasım’ın oğlu Naci Kasım (1883-1963) geliştirdi. Harf devriminden sonra (1928) yarısı eski harfler, yarısı Latin harfleriyle, sonra bütünü Latin harfleriyle ilk kitaplar, Maarif Kitaphanesi tarafından yayımlandı. Çıkardığı “Saatli Maarif Takvimi” Türkiye çapında ün kazandı ve tutuldu. Takvimler, dinî kitaplar, halk masalları, çocuk kitapları, divanlar, çeşitli lûgatler, ajandalar yayımladı. Uzun yıllar Naci Kasım’ın kızı Menije Kasım tarafından yönetilen kitabevi daha sonraları Aydın Geylani Hanımefendi tarafından idare edilmiştir. Şimdi beşinci kuşaktan Ahmet Geylani tarafından halen Babıâli’de asırlık dükkanlarında yayın faaliyeti sürmektedir.
Ordumuzun Zafer Kitabeleri (Cemal Nadir ile, İstanbul Şark Kütüphanesi, 184 s., eski Türkçe); Öz Türk Diline Anahtar. Osmanlı Dilinde Kullanılan Kelimelerin Türkçe Karşılığı (M. Salahaddin ile, İstanbul, 1934, Maarif Kitaphanesi, 25s.); İcrada Para Tediyesinin Islahı (İstanbul, 1938, 5s.); Türk Alfabesinin Islahı. Türk Dili ve Türk Dili Diksiyoneri (İstanbul, 1939, 49 s.); Teşkili Temenni Edilen Çocuğu Koruma Cemiyeti Nizamnamesinin Ana Hatları (İstanbul 1940, 4s.); İstanbul İranlılar Hayır Cemiyeti Üyelerine Muhtıra (İstanbul, 1948, 19 s.) isimli eserlerin sahibi Naci Kasım eğitim ve kültür alanında çok büyük hizmetlerde bulunmuş bir kişiydi.
Pedagojide İhtilaladlı kitabın yazarı İsmail Hakkı Baltacıoğlu kitabının başına bir sunuş yazısı yazarak çalışmasının Naci Kasım’a ithaf etmiştir.
Klas ve klasik Saatli Maarif Takvim’leri hem içeriği hem de tasarımıyla bir klasik olmuştu.
“Eğitim dâvasındaki en son düşüncelerimi taşıyan bu yeni eserimi 10 Mart 1963’te Allah’ın rahmetine kavuşan Maarif Kitaphanesi sahibi Naci Kasım’ın ruhuna armağan ediyorum. O Naci Kasım ki milletinin kitapla kalkınacağına inanmış, ülküsünü gerçekleştirmek için bütün ömrünü harcamış, kitap basmış, kitap yaymıştır. Bizde Naci Kasım anısı bir uyarıcı, bir yetiştirici anısıdır. Naci Kasım’ın bu ardsız, arasız cihadı gözlerini kaybedinciye kadar sürmüştür. Gözlerini kaybettikten sonra da durmamış, ölümüne kadar sürmüştür. Naci Kasım’ın hizmeti ölümüyle de sona ermemiştir. Çünkü kendisi gibi bir millet adamı olan babası rahmetli Kasım Efendi’den aldığı ahlâk, ülkü mirasını çocuklarına bırakmıştır. Şimdi bu çocuklar babalarının, dedelerinin yolunda yürüyorlar”.
Baltacıoğlu, bu şekildeki ihtafını “Naci Kasım! Nur içinde yat” diyerek bitirir.
Bu yayınevi’nin hemen hemen her İstanbullu ailenin evine giren yayını ise “Saatli Maarif Takvimi”dir. Yediden yetmişe tüm İstanbulluların evlerinin duvarlarına astıkları duvar takvimidir “Saatli Maarif”. Önyüzünde günün bilgilerini, ezan vakitlerini bildiren takvimin alt kısmında önemli bir söz, kıymetli bir vecize yer alır. Arka tarafında mutlaka bir fıkra, seçilmiş bir şiir, “günün tarihi” başlıklı bir bölüm, nasihat içeren paragraflar ve faydalı bilgiler vardır. Her bir takvim yaprağının arka yüzünde bir yemek listesi bulunur. Yaşlıdan gence bütün insanların ilgiyle okuyacağı bir ansiklopedi gibidir “Saatli Maarif Takvimi”.
Bu takvimin duvar tipinde olanının dışında “Saatli Cep Takvimi” adıyla basılanları da vardır. Yaklaşık 48/64 sayfa ölçüsünde basılan bu cep kitapçıkları pek çok bilgi içerir.
İlk yıllarda “Malumât-ı Medeniyye ve Tarihiyyeyi Hâvi Muhtıralı Cumhuriyet Takvimi” (1341/1925, İstanbul, Necm-i İstikbal Matbaası, 120 sayfa, 1 harita) ve “Muhtıralı ve Haritalı Hayat Takvimi” (Yeni Yılın Ansiklopedisi, İstanbul, 1938); Mükemmel-“Malumatlı, Muhtıralı Maarif Takvimi (İstanbul, 1941) isimleriyle değişik türde takvim üreten bu yayınevi, gerçek şöhretini “Saatli Maarif Takvim”leriyle sağlamıştır.
Mustafa Kemal’in Çanakkale cephesi dönüşü İstanbul’da sıklıkla görüştüğü arkadaşı, Turing’in kurucusu, diplomat ve devlet adamı Reşit Saffet’dir (Atabinen). Bol bol kitap okuyan, kitaba düşkün bu iki aydın kişilik, imparatorluğun son yıllarında İstanbul’da bir süre aynı semtte, Beşiktaş-Akaretler’de otururlar. Dostlukları cumhuriyet devrinde de devam edecektir.
Gazi Mustafa Kemal Paşa, muhteşem bir kitap müptelasıdır. Bu Anıt-kabir’de (bence atıl bir şekilde) tutulmakta olan muhteşem kütüphanesinden ve okunmuş, notlanmış kitaplarından bellidir.
Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun kurucusu, diplomat ve devlet adamı Reşit Saffet Atabinen de çok büyük bir kitaplığa (günümüzde Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun Çeliktepe’deki genel merkezinde tutulmakta olan) sahiptir. Bol bol kitap okuyan, kitaba düşkün bu iki aydın kişilik, imparatorluğun son yıllarında İstanbul’da bir süre aynı semtte oturular. Bu yer Beşiktaş-Akaretler semtidir. Reşit Saffet Bey, babası flütist Miralay Saffet Bey’in Yeniköy’deki yalısından ayrı Akaretler’deki evlerinden birinde oturmaktadır. Gazi Mustafa Kemal Paşa da aynı evlerden birinde annesi Zübeyde Hanım’la kalmaktadır.
Mustafa Kemal 1 Haziran 1915’te miralay (albay) rütbesini alır. 28 Temmuz’da 15. Kolordu komutanı olur. 8 Ağustos 1915’te Anafartalar Grubu ve 19 Ağustos’tan itibaren Anafartalar Grup Komutanlığı uhdesinde kalmak üzere 16. Kolordu komutanı olur. Bu tarihten sonra İstanbul’a gelen Mustafa Kemal, kitap tutkusu dolayısıyla, üstdüzey bürokrat ve diplomatlardan Reşit Saffet Atabinen ile arkadaşlığını pekiştirir. Elimizden geçen ve Mutfak Sanatları Akademisi kurucusu Mehmet Aksel Bey’in oluşturduğu Yemek Müze ve Kütüphanesi’nde korunmakta olan bir kartvizit, bu dostluğun en büyük belgesidir.
İlk kez paylaştığımız bu belge, Miralay Mustafa Kemal yazılı kartvizit ve onun arkasına yazdığı nottan oluşmaktadır. Kartvizitin arkasında Gazi’nin elyazısıyla şöyle denmiştir: “Reşit Saffet Beyefendi’ye.. Sui-tesadüfat müşerref mülakatımızdan beni mahrum ediyor. Bu gece evde olsanız, büyük bir memnuniyetle ziyaretinize gelmek isterim. Mümkünse şimdi 18/10/1331 [31 Aralık 1915]. Saat 5′[den] sonra”.
Gazi yılın son günü, komşusu ve Batı kaynaklı muhteşem bir kütüphaneye sahip Reşit Saffet Bey’in evine gelmek için, onunla kitaplar üzerine konuşmak için can atmaktadır. Bu satırlar bir kitap aşığının, gerçek bir entellektüelin hissiyatını yansıtır.
Asım Us, Atabinen hakkında yazdığı yazıda (TTOK Belleteni No: 276-279, Atabinen Özel Sayısı), “Reşit Saffet Atabinen’in ailesi gençliğinde Beşiktaş Akaretlerinde oturmuştu; bu sırada Mustafa Kemal de bu ailenin bir aralık komşusu olmuştu. Bu münasebetle Reşit Saffet Atabinen’i tanımış olan Atatürk, kendisini Birinci Lozan Konferansına giden Murahhas Heyete Genel Sekreter seçdirmişti. Yine bundan dolayıdır ki Atatürk Milli Mücadele tarihini anlatan büyük Nutku’nun Fransızca’ya tercümesi için Reşit Saffet Atabinen’i vazifelendirmişti. Bu vazifesini de muvaffakiyetle yaptıktan sonra doğrudan doğruya Atatürk’ün gösterdiği adaylıkla Kocaeli’nden milletvekili seçilmişti. Eski rakkamların batı rakkamları şekline çevrilmesi Reşit Saffet Atabinen’in teşebbüsü üzerine olmuştur” diyerek yukarıda belirttiğimiz dostluğu teyid etmektedir.
1927-1934 arasında Kocaeli milletvekilliği yapan Reşit Saffet Bey’in (1858-1939) babası, ilk Türk orkestra şefi Miralay Saffet Bey’e Ankara’dan yazdığı bir mektup, hem Atatürk’le yakınlığını hem de Gazi’nin sofrasının ne denli önemli olduğunu gözler önüne sermektedir:
“Canım Ciğerim Babacığım” İki dönem boyunca Kocaeli milletvekilliği de yapan Reşit Saffet Bey, babası Miralay Saffet Bey’e yazdığı mektupta, Çankaya’da Gazi’nin sofrasına davet edilmiş olmaktan duyduğu kıvancı anlatıyordu.
“TBMM azasına mahsus – Cuma
Canım Ciğerim Babacığım,
Afiyetle buraya geldim, işlerimin başına geçtim. Meclis’te, Tasarruf Cemiyeti’nde, Türk Ocağı’nda faaliyetlerime tekrar başladım. Akşamları ise bol bol okuyorum. Burası benim mesai sahamdır. Remzi Bey’i nadiren görüyorum. Geceleri bir yere çıkdığım yok. Yalnız evvelki akşam sevgili şefim Gazi Hazretlerinin iltifatlarına mazhar olarak Çankaya’da yemeğe davet olundum. Pek istifadeli bir akşam geçirdim. Bütün mesai direktiflerimi kendilerinden aldım. Sizi te’min ederim ki kendilerini gördükten sonra fazla heves ve gayretle çalışıyorum.
Babacığım sizin de resminiz daima başucumda olduğu için (ve olmasa da) simanız, şahsiyetiniz hiçbir an zihnimden, ruhumdan eksik değildir. Gece gündüz sıhhatinize, saadetinize, uzun ömrünüze dua ederek mübarek ellerinizden aşkla öperim canım babacığım.
Reşid Saffet (Ayşeciğime ve çocuklara muhabbetler. Sık sık Pangaltı’ya gidip kalmanızı çok rica ederim).”
Kitap okuma ve okunan kitap üzerine konuşma, kitap sohbetleri ile başlayan Mustafa Kemal-Reşit Saffet Atabinen dostluğu, Gazi’nin ölümüne kadar devam etmiştir. Bu kitap odaklı görüşmelerin içine bir ara Reşit Saffet Bey’in karısı Nurhayat Hanım’ın akrabası ve Gazi’nin eşi Latife Hanım da dahil olmuştur.
Yazar Minawi’ye göre Osmanlılar son dönemlerinde kendilerini küresel bir emperyal devlet olarak yeniden yaratmaya çalıştı. “Osmanlılar ve Afrika Talanı” Afrika ve Hicaz’daki bu son imparatorluk mücadelesine odaklanıyor.
Almanya’nın başkentinde 1884-85’te yapılan Berlin Konferansı, Osmanlı temsilcilerinin de katıldığı, bütün imparatorlukları biraraya getiren, Afrika’daki büyük kapışmanın su yüzüne çıktığı bir uluslararası toplantıydı. Paylaşmak üzere Afrika’ya hücum eden Batılı güçler, İngilizce “Scramble for Africa”, Fransızca “Ruée sur l’Afrique” denilen, bu kitapta “Afrika Talanı” olarak Türçeleştirilen bir dönemi başlattılar. 1. Dünya Savaşı’na gelindiğinde, kıtanın neredeyse tamamı sömürgeleşmişti.
Afrika’da 16. yüzyıl başından beri kendisine bağlı toprakları bulunan, kıtadaki Müslüman sultanlıklarla himaye ilişkisi kurmuş olan Osmanlı İmparatorluğu, Afrika Talanı döneminde ne yapmıştı? Mustafa Minawi, bu kitapta, Osmanlı devletinin II. Abdülhamid döneminde (1878-1909) kıta üzerindeki iddialarını sürdürdüğünü, Batılı devletlerle dönemin diline uygun bir diplomasi mücadelesi verdiğini, kıtada kendisine stratejik ortaklar edindiğini, onların aracılığıyla gerek Trablusgarp ve Bingazi’de, gerekse kendi “nüfuz alanı” olarak tanımladığı (nüfuz alanı Berlin Konferansı’nda ortaya çıkmış bir terimdi) Sahra altı Afrikası’nda dönemin diğer emperyal devletleri gibi mücadele ettiğini anlatıyor. Yazar, bu son mücadelede Osmanlı devletinin küresel bir proje olarak kendisini yeniden icat ettiğini, gerek Afrika’da gerekse Arabistan’ın güney sınırlarında bilinçli bir emperyalizm politikası uyguladığını öne sürüyor.
Senusiye TarikatıEnver Paşa, Osmanlı Devleti yanlısı ve Afrika politikalarında da önemli roller üstlenen Senusiye tarikatı dervişleri ile birlikte, Trablusgarp.
Kitabın ilk bölümü bugünkü Libya’da (Trablusgarp ve Bingazi) II. Abdülhamid döneminde Senûsîlerle Osmanlılar arasındaki işbirliğine odaklanıyor. Gerek Libya’da gerekse güney Sahra’da yaygın olan Senûsîye tarikatı, hem batıda Cezayir ve Tunus’u ele geçiren Fransız sömürgecilere karşı, gerekse Sudan’da ortaya çıkan Mehdi devletine karşı mücadele etmiş, Afrikalı Müslümanların en etkili hareketlerinden biriydi. Kitabın ikinci bölümü ise, yine emperyal bir proje olarak II. Abdülhamid döneminde döşenen Hicaz telgraf hattı projesini ele alıyor. Burada amaç, imparatorlukta kıtalararası iletişimi sağlamaktı. İmparatorluğun kendi imkânlarıyla döşemeye karar verdiği bu telgraf hattı da, tıpkı Hicaz demiryolu gibi, Mekke emirinin engellemeleriyle karşılaştı.
Kitabın bir başka ilginç yönü ise, birkaç yüzyıl boyunca Osmanlı seçkin ailelerinden biri olan Şamlı Azmzade ailesinin önemli bireyi Sadık el-Müeyyed Azmzade’nin yetenekli bir imparatorluk diplomatı ve memuru olarak Afrika ve Hicaz’da gösterdiği çabaları vurgulaması. Bu bölgelerde yaşadıklarını anlatan anıları Latin harflerine çevrilerek yayınlanmış olan Azmzade, ciddi bir biyografiyi hak ediyor.