İstanbul Belediye Başkanlığı binası Cemil Topuzlu döneminde (1914) tasarlanmış, hatta bunun için uluslararası bir yarışma açılmıştı. Ancak bugün Saraçhane’de bulunan bina 1960’ta bitirildi.
İstanbul Belediye Başkanı (Şehremini) Cemil Topuzlu Paşa, anılarında şöyle yazar: “En büyük emelim İstanbul’da modern bir Belediye Sarayı inşa ettirmekti. Şehremanetinin o sıralardaki cılız yardımiyle bunu yaptırmak mümkün değildi. Yalnız mevcut ahşap ve kiralık Belediye şubeleri yerine Kadıköy ve Fatih’te muntazam kargir binalar yaptırdım. Adalar, Beyazıt, Boğaziçi Daireleri için de münasip binalar satın aldım. Belediye Sarayı için münasip miktar para tedariki ile uğraşıyordum” (İstibdat-Meşrutiyet-Cumhuriyet Devirlerinde 80 Yıllık Hatıralarım, 1951, s. 131).
1914’te Topuzlu Paşa’nın şehreminliği sırasında, Sultan Ahmed-i Evvel Cami-i Şerifi ve Ayasofya Meydanı arasında inşa edilecek “Emanet ebniyesi” yani belediye sarayı yapımı için uluslararası bir yarışma açılır. Şartnamede binanın yapımı için “180 bin lirayı Osmani’den fazla olmaması” kaydı vardır. Binanın İstanbul’da bulunan Osmanlı mimarisinin en seçkin eserlerine uygun olması, kullanılacak malzemenin yerli üretimden karşılanması ve yarışmaya katılacak projelerin en geç 14 Temmuz 1914 tarihine kadar İstanbul Şehremaneti’ne teslim olunması istenmektedir.
Uluslararası yarışma1914’te İstanbul Belediyesi binasının yapımı için açılan uluslararası yarışmanın Türkçe-Fransızca şartname kitapçığı (Ahmed İhsan ve Şürekâsı Matbaacılık Osmanlı Şirketi, 5 sayfa Türkçe + 5 sayfa Fransızca).
Cemil Topuzlu Paşa’nın hamlelerinden biri olan bu projenin birkaç ay sonra başkanlıktan istifasıyla ileriye gidemediği kuvvetle muhtemeldir.
Bugün İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın bulunduğu Saraçhane’deki binanın yapımından hemen sonra basılan, 6 katlanan sayfadan oluşan broşürde ise şöyle denmektedir:
“İstanbul Belediye Sarayı, tarihî Şehzade Camii, Bozdoğan Kemeri ve Ankaravî Mehmet Efendi Medresesi’nin bulunduğu heyet içindedir.Çevresindeki tarihî yapılarla tam bir kontrast teşkil eden bina, bu yapıların karakterini daha iyi anlamaya yardım ederken, günün mimari anlayışını da yansıtır. Binanın projesi Yüksek Mimar Nevzat Erol’un eseridir.Tesisatıyla birlikte 21 milyon küsur Türk lirasına mal olan binanın inşaatına 1953 yılının Aralık ayında başlanmış ve şehrimizde yapılan NATO’nun Bakanlar seviyesindeki konseyi münasebetile 2 Mayıs 1960 tarihinde hizmete açılmıştır. Biri küçük biri büyük birbirine bağlı iki blok halinde olup büyük blok 11 kattan ibarettir”.
Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, geçen yıllarda deprem güçlendirmesi yapılan binanın büyük blokunun İstanbullu kitapseverlere hizmet edecek bir genel kütüphaneye dönüştürüleceğini müjdelemişti.
1960’ta hizmete açılan İstanbul Belediyesi binasını tanıtan broşürün kapağı.
1. Savaş’tan sonra Alman ordusundan ayrılan yüzbaşı Tröbst, yenilginin ruhunda açtığı yaraları iyileştirmek için binbir zorlukla 1920’de Anadolu’ya geldi, Mustafa Kemal’in ordusuna katıldı. Bu süreçte kaleme aldığı ve 1925’te Almanya’da kitaplaştırdığı anıları, Millî Mücadele’ye dair değerli gözlemler içeriyor.
1. Dünya Savaşı’nda yaşadığı mağlubiyetten dolayı gururu incinen bir subay Yüzbaşı Hans Tröbst… Yenilginin ruhunda yarattığı travma bir yana, yeni düzene ayak uydurmanın zorlukları ve sosyo-ekonomik sıkıntılar arasında karar veriyor:
“Sürdüm at mı Kemalciler yönüne,
Duydum ki, seferber olmuşlar İzmir’e!”
Maceracı ama eğitimli bir istihkâm subayı Tröbst. Ordudan ayrılmasının karşılığında verilen parayı cebine koyduktan sonra, 1920 kışında yola koyulur. Tuna’yı takiben Varna’ya, oradan İstanbul’a… İstanbul’dan İnebolu’ya vapurla ve İnebolu’dan çok ağır kış koşullarında Ankara’ya varır; hem de 400 km yol yürüyerek. Bu arada o tarihte herkesin Ankara’ya elini kolunu sallayarak gidemediğini de bilelim.
Yüzbaşı Tröbst, tanık olduğu 1920’lerin Türkiye’sine ilişkin çok ilginç gözlem ve tahliller yapacaktır. 1923’te Almanya’ya döner ve kitap haline getirdiği anılarını 1925’te bastırır.
Tespitleri altın değerinde ve okunmaya değer. Böylesine değerli bir yapıtı kazandırdığı için Kırmızı Kedi yayınevini de kutlarım.
Kendisi çok istemesine rağmen, Ankara ona aktif görev vermeyecektir. Bu durum onu üzer üzmesine ama küstürmez; hatta kararı anlayışla karşılar. Karamsarlık içindeyken, 2. İnönü Savaşı sonrası yaşanan sevinç gösterilerine candan bir şekilde katıldığı günlerde üniformasına da kavuşur. Ardından Batı Cephesi’ne katılır. Sakarya’ya çekilme öncesinde savunma hazırlıklarında görev alır. Burada ifade ettiği, yönergelere harfiyen uyma konusunda Türk subaylarına yönelttiği bir eleştiriyi, asker olarak paylaşmamak mümkün değil.
“… Bizde her duruma uyabilen, kendi başına hareket eden subaylar, memurlar ve askerler eğitilir. Dünya Savaşı bu anlayışın doğruluğunu kanıtlamıştır. Türk henüz bu duruma gelmemiş. Benim görüşüme göre, yüzyıllar süren otokrasi yönetimi yüzünden, halk bütünüyle itaati öğrenmiş ve her şeyin emredilmesine alışmıştır. Bu, yüzyıllardan beri insanların kanına canına işlemiş olup, kolay kolay çıkarılıp atılamaz”.
Alman yüzbaşı Türk üniformasıyla
Mustafa Kemal’e duyduğu hayranlık nedeniyle, mağlup Alman ordusundan ayrılarak 1920’de Anadolu’ya gelen Yüzbaşı Hans Tröbst’e, Millî Mücadele sürecinde Türk ordusunda gösterdiği yararlılıklar nedeniyle İstiklal Madalyası verilmişti. Yüzbaşı Tröbst, Türk üniformasıyla.
Sakarya Savaşı devam ederken birliği ile bir köyde bir hoca ile tanışması ve hocaya halkın gösterdiği saygıya verdiği tepki şöyledir:
“Şimdi her şeyi anlamış oldum. Böyle biriydi demek ki hoca, Müslümanların dinî makam sahibi. Dinî fanatizmi ve çarpık görüşleriyle Türkiye’nin ilerlemesi ve kültürü önünde en büyük engeli oluşturan insan zümresi…” Her işin “Allah’ın inayetine” bağlanmasına ise hayret etmektedir.
Yüzbaşı Tröbst, boşa zaman harcanmasına alışık olmadığı için Türkleri “zaman kapitalisti” olarak da niteler anılarında.
Evleri ve avluları çok temiz bulurken, sokakların çok pis olduğunu belirtir. Yaptığı hela tasviri de okunmaya değerdir. Sokakları temiz ve düzenli bir köy gördüğünde, “burayı kimler kurmuş” diye sorar; “Bulgaristan’dan gelenler” cevabını alır.
Sakarya Savaşı bitince Yüzbaşı Tröbst’e gün doğar. Önce Polatlı’ya, ardından mensubu olduğu taburla birlikte Konya Ereğli’ye gönderilir. Görevi Ereğli’de bir demiryolu deposu tesis etmek ve işletmektir. Çok başarılı bir iş çıkarır. Zafer kazanıldıktan sonra aynı deponun bir benzerini Eskişehir’de oluşturur. Bu arada Almanya’dan davet ettiği nişanlısıyla evlenirler.
Karşılaştığı ve sevgi duyduğu iki askerin ardından kendi kendine söylenmesi hem dokunaklı hem de çarpıcıdır: “Doğru ellerde bu insanlardan neler olmaz ki! Dünyanın en iyi askerleri onlardı! Ama bunun için ilk koşul, İslâm’ın modernleşmesi ve sistematik bir okul eğitimi (…) Halk bütünüyle okuma yazma bilse, Türkiye bugün bambaşka olurdu!”
Ardından bıçak gibi batan bir nasihat gelecektir:
“Zavallı Türkiye! Dininizi modernleştirin, Anadolu’da da kadınlarınıza özgürlük tanıyın, o zaman yeniden canlanması için ulusal yaşamınızın önündeki ana engel kalkacaktır ve o zaman sizin de ilerleyeceğinize dair en azından umudunuz olacaktır. Şimdiye kadar kazandığınız bütün başarılar, baştaki doğru adam (Mustafa Kemal) artık olmayınca, eninde sonunda çaresiz kendiliğinden körelecektir”.
Alman yüzbaşı, Türklere büyük muhabbet duyarak ayrılır ülkemizden. Hem de Lausanne Antlaşması’nın imzalandığı 24 Temmuz 1922’de İzmir rıhtımından bir vapurla! Ayrıldığından üzgündür ama zaferi çok güzel betimler:
“Dünya kendi kendine soruyordu: Bu nasıl mümkün oldu? (…) Yanıtın can alıcı noktasını bulmak zor değildi. Kader, çaresizliğin en büyük olduğu anda ülkeye her ‘her çaresiz halkın’ yazgıdan talep etmeye hakkı olduğu adamı verdi, o adamı biz de talep ediyoruz ve onu içimizi kemire kemire candan bekliyoruz. (…) Mustafa Kemal Paşa, kaderin adamı olduğunu duyumsadı, halkını ölüm uykusundan kaldırdı ve onun yine kendine güvenini sağladı. İçindeki sesi, kehaneti dinleyerek, dosdoğru yolunu izledi (…) Bütün iyi niyetlilerden birlik cephesi kurmak, millî temizlik ve gerçek bir orduyu oluşturmak, Kemal Paşa’nın izlediği ilkeler bunlardı, bunlar her bir halk için ulusal yeniden doğuşun temelleridir”.
Okuyun derim! Hem Atatürk’ün hem cumhuriyetin kıymetini bilmek hem de köklerimizi daha iyi anlamak için…
Türk edebiyatının büyük ustası Yaşar Kemal, gazetecilik yaptığı 1954 yılında, Cumhuriyet gazetesi için orman yangınları üzerine bir dizi röportaj gerçekleştirmiş; bunlar daha sonra kitap olarak yayımlanmıştı. Ustanın 65 yıl önceki sözleri bir kulağımızdan girip diğerinden çıkmış belli ki.
Cumhuriyet gazetesinde orman yangınlarıyla ilgili yayımlanan röportajları, daha sonra kitap haline gelmişti.
Son günlerde ülkemizin pek çok bölgesinde ağaçları, bitkileri, hayvanları, böcekleri hatta insanları kasıp kavuran, yakıp kül eden yangınlar pek çok kayba yol açtı. Gerek iklimsel değişim gerekse hâlâ orman koruma kültürümüzün yetersizliği üzücü sonuçlara sebebiyet verdi. İzmir civarında yaklaşık üç gün süren yangın, Ege bölgesinin son yıllarda gördüğü en büyük felaketlerden biri olarak kabul ediliyor.
Bu acı haberler ve vahim durum, kitaplığımda duran bir eseri hatırlattı. Türk edebiyatının yüzakı büyük usta Yaşar Kemal’in 100 sayfalık küçük hacimli bir kitabıydı bu. Yanan Ormanlarda 50 Gün başlıklı bu kitap, Yaşar Kemal’in 1954’te Cumhuriyet gazetesinde yaptığı 18 röportajdan oluşuyor.
30 Kasım 1954 tarihinde başlayan bu röportaj serisi 18 gün sürmüş. 16 Aralık 1954 günkü son röportajında İstanbul ve Hamburg Üniversitelerinde hocalık yapan biliminsanı Prof. Franz Heske’nin görüşlerine yer veren Yaşar Kemal, “Orman Dertlerinin Biricik Çaresi” başlıklı röportajında şöyle yazmış:
“Profesör Heske yalnız ihtiyaçlık kereste kesmekle yirmi yıl sonra ormanlarımızın tükeneceğini söylüyor. Ya yangın, ya açma, ya kaçakçılık, ya odunluk, ya yalabuk, ya keçi!.. Tapulu, usulsüz kesim de var. Var oğlu var. Daha bizim bilmediğimiz kimbilir başka ne kadar tahrip şekilleri var. Meselâ yangın üstüne bir-iki rakam vereyim. Bu kadarcığı bile işin fecaatini apaşikâr göstermeğe yeter. 1951’de bütün yurtta 628 yangın olmuştur. Bu Orman Genel Müdürlüğünün verdiği rakamdır. Hiç düşünmeden bunu iki- üç misline çıkarabiliriz. Neyse, rakamı olduğu gibi kabul edelim. 1952’de ise yangın adedi 1282’ye yükselmiştir. Bu, korkunç bir artıştır. 1938’den bu yana yangın adedi boyuna artmaktadır. 1938’de 398 yangın olmuştur. Bu yılki yangın miktarını alamadım. Yalnız bir-iki ildeki yangın adedini verirsem işin korkunçluğu daha iyi meydana çıkar. Antalya’da 187, Muğla 180, İzmir’de 137. Bu yangınlar içinde fasılasız bir hafta devam etmiş yangınlar vardır. Varın gerisini de siz hesap edin. Memleketin ne büyük bir tehdit altında olduğunu görün”.
Usta, eserin son sayfasında “Vakit çoktan geçti. Boş dağları, kel toprakları yeniden ormanlamağa çalışmalıyız. Türkiye topraklarının yüzde 13’ü orman diyorlar. Yüzde beş bile kalmamış. Halbuki bir memleketin topraklarının normal olarak yüzde 30’u orman olmalı. Eğer bu topraklarda yaşamağa niyetliysek, hemen işe başlamalıyız” diye adeta feryad etmektedir ve tarih Aralık 1954’tür.
Seferihisar, Menderes, Karabağlar’da çıkan yangın tarihi ise Ağustos 2019’dur. 65 yıl önce bilgece yazan büyük ustanın öğütleri, verdiği bilgiler, kıymetli görüşleri bir kulağımızdan girmiş öbür kulağımızdan çıkmış belli ki!
4. Ordu Müftüsü, Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın adamlarından ve büyük ihtimalle Osmanlı istihbaratının önemli isimlerinden Akkâ Mebusu Esad el-Şukayr’ın ibret dolu mektubu, 1. Savaş’ın öncesinde Arap coğrafyasında yaşanan zorlukları dile getiriyor. 1915 sonbaharında Çanakkale’ye gelen Suriye-Filistin Edebi Heyeti’nin de başında bulunan Esad el-Şukayr, daha sonra İngilizlere esir düşerek Seydibeşir esir kampına konacaktı.
Bugün İsrail Devleti sınırları içinde yer alan Akkâ şehri, Hayfa koyunun kuzeyinde yer alan bir yerleşimdir. Ahd-i Atik’te “Akkö” adıyla zikredilen bu yere eski Mısırlılar ve Grekler “Ptolemais”, Fransızlar “Acre” adını vermişlerdir.
1229’da Aziz Yahya Şövalyeleri’nin merkezi olan kent, 1291’de Memlûk sultanı tarafından elegeçirildi ve Yavuz Sultan Selim zamanında Suriye ile birlikte Osmanlı topraklarına katıldı. Burada Kanunî’nin izniyle Fransızlar bir ticaret merkezi meydana getirdiler. 1840’ta Londra Konferansı’nda Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya teklif edilen kentler arasında yer alan Akkâ, tekrar Osmanlı hakimiyetinde kaldı. 1888’deki idari taksimata göre Beyrut vilayetine bağlı beş mutasarrıflıktan biri olan Akkâ, Hayfa-Akkâ demiryolunun kurulmasıyla daha da önem kazandı. 1918’de İngilizler tarafından işgal edilen yerleşim 1948’de İsrail devletinin toprakları arasına girdi.
,Son Osmanlı: Esad el-Şukayr
Esad el-Şukayr, 1. Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında Ortadoğu coğrafyasında yaşanan gelişmelere bizzat tanıklık etmiş ve İstanbul Hükümeti’ni bilgilendirmişti.
Elimizdeki mektup 14 Mart 1913 tarihinde Esad el-Şukayr tarafında İttihad ve Terakki ileri gelenlerinden birine hitaben yazılmıştır. 2. Meşrutiyet’te Beyrut vilayetine bağlı Akkâ mebusu Esad el-Şukayr Efendi’nin kaleme aldığı bu mektup, o coğrafyada hem particilik hem de ihmaller nedeniyle yapılan hataları anlatması nedeniyle çok önemli bir belgedir.
4. Ordu Müftüsü ve büyük ihtimalle Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın adamlarından sayılan Esad el-Şukayr’ın hayatı hakkında dağılmış bilgiler dışında derli toplu bir malumat bulamadık. Doğumu ve ölümü hakkında kesin bir tespit yapamadığımız bu önemli şahsiyet pek çok kritik olayın içinde yer almıştır. 25 Temmuz 1914 tarihinde Mısır Hıdivi Abbas Halim Paşa’ya Mahmut Mazhar isimli gencin yaptığı suikast sonrası yapılan yargılamalarda Esad el-Şukayr müşahit olarak bulunmuştur. Tevhid-i Efkâr’da bu konuda dört yazı yazan Esad el-Şukayr, zabıtları Arapça metnin bütün Arap coğrafyasına dağıtılmasından sonra da halktan gelen mektupları ve ihtilalciler aleyhine yapılan gösterileri anlatmıştır.
14 Mart 1913 tarihli mektupİttihad ve Terakki ileri gelenlerinden birine hitaben yazılan mektup, Akkâ ve civarında hem particilik hem de ihmaller nedeniyle yapılan hataları anlatması nedeniyle çok önemli bir belge.
Esad el-Şukayr’ı Ekim 1915’te yine önemli bir hadisenin içinde görürüz. 17-25 Ekim 1915’teki Suriye-Filistin Edebi Heyeti’nin başında yer alan Esad el-Şukayr, Cemal Paşa’nın 4. Ordusu kontenjanından seçilen bilgin ve gazeteciler arasında yer alır. ÇanAkkâle’ye de giden ve askerlere moral veren heyetin başkanı olarak Türkçe konuşmalar yapmıştır.
Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı isimli eserinde Esad el-Şukayr için “Şeyh Esad” başlıklı bir bölüm kaleme almıştır. Burada Esad el-Şukayr’ın İngilizler tarafından Seydibeşir esir kampına götürüldüğü kayıtlıdır. Mustafa Kemal ile de görüştüğü ve Türkçeye çevirdiği Arapça yazılı bir manzumeyi kendisine hediye ettiği de kayıtlarda geçmektedir.
Çanakkale’de Mustafa Kemal’le1915 Ekim ayında, Çanakkale muharebeleri sırasında bölgeyi ziyaret eden Suriye- Filistin Edebi Heyeti’nin başında yer alan Esad el-Şukayr, Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal Paşa tarafından karşılanmış ve askere moral veren konuşmalar yapmıştı.
Falih Rıfkı Atay, Esad el-Şukayr için şöyle diyor: “Büyük Harp’te Dördüncü Ordu Karargâhına uğramış olanlar, yukarda ismi geçen Şeyh Esad Efendi’yi şüphesiz unutmamışlardır. Garip Türkçe söyler, nekre ve zarif karışık ve iyi hatipti. Sultan Hamid tarafından Adana’ya sürülmüş olduğunu kendisinden dinlemiştik: Hamit demiş ki: ‘Bir Ebülhüdamız var, yeter… Osmanlı devletine iki Arap çok gelir’. Sultan Abdülhamid tarafından sürülmüş olduğu için İttihad ve Terakki tarafından ilk Meclis’e mebus olarak alınmıştır. Meclis’teki yeri Türkçe bilmeyen bir Bağdat mebusunun yanında imiş. Bağdat mebusu her oturumda uyur, görüşme bittiği zaman başını kaldırıp: ‘Ya Şeyh, bugün ne oldu?’ diye Esad Efendi’den oturumun hikayesini dinlermiş. Şeyh Esad Efendi Bağdat mebusundan bıkmış usanmış. Bir gün gene oturum bitip aynı suali işitince: A… demiş haberin yok mu? Bugün her mebusa kendi vilayeti için vapur verdiler.
– Ya Bağdat?
– Sen uyuyordun, başka isteyen olmadığı için vermediler.
Bağdat mebusu çılgın gibi ayaklanmış, saçını sakalını yolarak: ‘Erbaa vaburât l, Dicele tu ve’l-Fırat’ diye bağırmaya başlamış.
Ahmet Rıza Bey mebusun delirdiğine hükmederek hademelere işaret etmiş. Mebusu yakalayarak zorla musluğa götürmüşler ve başını soğuk su ile yıkamaya başlamışlar. Bu vakitsiz duştan sonra reisin yanına götürülen mebus efendi hikâyeyi anlatmış. Gülmüşler ve kendisine arkadaşının bir muzipliğine uğradığını söylemişler”.
Esad el-Şukayr’ın oğlu Ahmed Şukayr, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) ilk başkanıydı. 1949 ile 1951 arasında Birleşmiş Milletler’de Suriye delegesi olarak görev yapan Ahmed Şukayr, 1964’te Kahire’de gerçekleşen Filistin Konferansı’nda FKÖ’nün başkanı seçildi. Üç yıl görev yapan Şukayr, 1967 Haziran’ındaki Altı Gün Savaşı’ndan birkaç ay sonra Aralık’ta başkanlıktan istifa etti.
Az bilinen, üzerinde henüz çalışılmamış bu önemli şahsiyetin 14 Mart 1913 tarihinde kaleme aldığı çok ilginç mektubuna bir gözatalım:
Çabaladık, uğraştık, bi-hakkın hidmet [hakkıyla hizmet] ettik. Ayağımız kırıldı, aylarca yattık da sefalet çektik. Daire-i intihabiyemde [seçildiğim bölgede] Hayfa, Nahra, Tubriya, San’a merkez kazalarındaki tarafdaranımızın kaffesinin [taraftarlarımızın tümünün] başlarına gelenleri, işten el çektirilenleri, azl ve tebdil ettirilenleri [görevden alınan ve yeri değişenleri] birer birer arz edersem bir silsile-i felaket menakıbı [Felaketler zinciri] teşkil eder. Hakk-ı daiyanemize [duacı kulunuza] çekilen şifre telgrafnameler iki yüzden ziyadedir [çoktur]. Belki Dahiliye Nezareti [İçişleri Bakanlığı] dosyasında mevcuttur. Şimdi fırkamız [Partimiz] tarafdarları aleyhinde tertib edilen tezviratın [yalan haberlerin] mahvıyla uğraşmaktayım. Akkâ müfettişi İbrahim Efendi bilâ-sebep [sebepsiz] azl edildi. Yağmur gibi telgrafnameler yazıldığı halde hiçbir cevap yok. Şeyhulislam Efendi Hazretleri [şimdiki Diyanet İşleri Başkanlığı] rütbe-i ilmiye tevcihi ile [ilmi kadro dağıtmak ile] meşgul imiş. Fırkamızın [Partimizin] muhalifi ve fasid-ül ahlak [Ahlaksız] olan eşhas [şahıslar] inkılâbın bidayetinde [devrimin başlanğıcında] şimdiye kadar safa-yı hâtırla [gönül huzuruyla] vakit geçiriyorlar. Fırkamıza sadık [partimize bağlı] olanlara karşı kahkahalarla gülüyorlar. Elhac Adil neşrullah fil berriyye adile vilayat-ı Arabiyede [Arap vilayetlerinde] hiç ehemmiyetleri [önemleri] yok iken en mühim olarak Şamlı Şükri el-Ali ile Abdülvehab İngilizi’yi görüyor. İkisine de mutasarrıflık [üst düzey yöneticilik] teklif etti de pek çirkin bir takım tabirat [yorumlar] ile evrak-ı havadise [haber belgeleriyle] red ettiler. Bu halin ekabir ve eşraf-ı Arab’a [Arapların büyükleri ve ileri gelenlerine] ne derece tesir ettiğini izah edemem. Ba-husus [özellikle] bu muhalifin [aykırılar] kendilerini sükut ettirmek [susturmak] için yapılmış bir tedbir olduğunu mâ-ü’l iftihar [övünçle] ilan ediyorlar, tarafdarları da istihzalarla [alay etmelerle] şadman [sevinçli] oluyorlar. Acaba fırkamıza tarafdâr olduklarından dolayı makhur [kahırlı] ve mağrur [gururlu] olanları bırakıp da muhaliflerimizi taziz ve taltif [ şerefli ve rütbe yükseltme], o mağrurları daha ziyade kahr etmek için midir? Bu ahvali [durumu] yakından tetkik [incelemek] için iki gün evvel buraya geldim. Vali Hazım Bey’le görüştüm. Fakat mahzun ve hayran [hüzünlü ve şaşkın] gördüm. Ne yapacağımı bilemem. Sadakati tahakkuk [bağlılığı kesinleşmiş] etmiş olan gazetelerin müdürleri çektikleri sefaletten dolayı kendilerini iğfal ettim [yanılttım], diye bana sebb ve sitem [sövüp, eziyet] ediyorlar. Hükümetimiz olmasın, olsa bile bir dereceye kadar hayat göstermesine lüzum olup olmadığı nezd-i alinizde [yüce benliğinizde] bedihiattandır [besbellidir, bilinmektedir]. Daire-i intihabiyemize [seçim çevremizde] hayat-ı siyasiyemi [siyasi hayatımı] tedvir [çevirmek, sürdürmek] için suni ve sûri [yapıcı ve gösterişli] olarak bir muavenet [yardım] icrası mümkün olup olmadığını lütfen velev bir nâm-ı müstearile [takma isimle] olsun iş’âr [yazı ile bildirme] buyurunuz. Çünkü Beyrut’ta Otel Santral’de maa-hazâ [böyle iken] bu meseleye muntazırım [bekliyorum]. Uzun uzadıya intizara [beklenilmeye] vaktim yok. İraeten tariki ….. buranın telgraf baş müdiri vasıtasıyla bir bir işârât-ı hafife [küçük, hafif işaretler] inayet [yardım] buyrulması müsterhamdır [isteğimdir, ricamdır].
Türk edebiyatının büyük isimlerinin eserlerini basarak onları ölümsüzleştiren Bab-ı Âli yayıncılarının büyük bir kısmı günümüzde yok. Onlar, bir çeşit firma bilgisi gibi kabul edilebilecek, özel olarak üretilmiş, güzel tasarımlı amblemleriyle yaşıyor.
İstanbul basınının kalbi Bab-ı Âli Caddesi’ne 19. yüzyılın sonlarında yerleşen kitapçılar kültür hayatına büyük katkılar yapmışlardır. Türk edebiyatının büyük isimlerinin eserlerini basarak onları ölümsüzleştiren bu yayıncıların büyük bir kısmı günümüzde yoktur. Zaten Bab-ı Âli yayıncılığı diye bir olgu da artık sözkonusu değildir.
Tarihe, edebiyata, sosyal hayata, hukuka, fen bilimlerine, eğitime, güzel sanatlara, siyasete, bilime dair ne varsa yayımlayan Bab-ı Âli kitapçıları, bastıkları bu kitapların üzerine kimi zaman mühür şeklinde, kimi zaman sayfanın üstüne yapıştırılan bir etiket olarak ve kimi zaman da sayfanın alt veya sol üst köşesinde, sayfa düzeni içinde, kendi amblemlerini (logo) kullanmışlardır.
Bir çeşit firma bilgisi gibi kabul edilecek bu amblemler özel olarak üretilmiş, güzel tasarımlar şeklinde karşımıza çıkar. Basit olanları da bulunmakla birlikte, yayınevine ait özel bilgiler içerirler ve tasarımları da hoştur. Kitapçı ve yayıncı adına hazırlanmış bu logoları günümüzde toplamak çok güçtür.
Bizden önce oluşturulmuş, kitap meraklıları tarafından biriktirilmiş bu koleksiyonlardan küçük bir seçki sunuyoruz. Bu konuda Şevket Rado tarafından oluşturulmuş bir özel defteri yayına hazırladığımızı belirtip, elimizdeki malzemenin büyük bölümünü hediye eden arkadaşımız Sahaf Bahtiyar İstekli’ye de sonsuz teşekkürlerimizi sunalım.
Ahter Kütübhanesi Bâb-ı Âli Caddesi / Librairie Akhter, Rue S. Porte.
Matbaa ve Kütübhane-i Cihan, Darü’l- Hilâfet-ü’l-Âliyye.
Kasbar, Matbaa, Kütübhane ve Mücellidhanesi / Bâb-ı Âli Caddesinde Numro: 23 ve 25 ve 27 / Librairie Kasbar.
Gazeteci Mehmet Ubeydullah Efendi hem çok sayıda gazete çıkarmış hem sürgüne yollanmış; sonrasında siyasete atılmış bir gazeteci, yazar ve siyasetçi. 1912 “sopalı seçimleri”nde İttihad ve Terakki’yi desteklemek amacıyla kaleme aldığı “Kime Rey Verelim” adlı risalesinde, bugünkü politikacılardan sıklıkla duymaya alışkın olduğumuz bir yaklaşım sergiliyor.
Mehmet Ubeydullah Efendi (10 Ocak 1858-11 Ağustos 1937) renkli, ünlü bir gazeteci ve siyaset adamıdır. Hatipoğulları sülalesinden Hoca Şakir Efendi isimli bir zatın oğludur. Hayatının ilk yılları İzmir’de geçen Ubeydullah Efendi medresede eğitim gördü ve diploma aldı. Gazetecilik mesleğine intisab etti. Haver isimli bir gazete çıkardı. Paris’te bulundu. II. Abdülhamid hakkında hakarette bulunduğundan 13 ay hapse mahkum oldu.
Ubeydullah Efendi, 1908 Aydın Milletvekili
1893’te İstanbul’a döndü ve yine aynı yıl Chicago Sergisi’ne gitti. ABD ve İngiltere’de yaşadı. Paris, Sofya ve Filibe’den geçerek 1899’da tekrar İstanbul’a döndü. Taif’e sürgün edildi. 1908’de Berlin’e gitti. Aynı yıl Aydın’dan Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na katıldı.
1909’da el-Arab isimli gazeteyi neşretti. 1910’da medreselerin düzenlenmesi tartışmalarına katılıp Islah-ı Medaris-i Kadime isimli bir eser yayımladı.
1912’de yapılan seçimlerden önce Kime Rey Verelim isimli adlı risaleyi yayımladı. “Sopalı Seçimler” olarak bilinen 1912 yılı seçimlerinde İçel milletvekili oldu. Çok kısa ömürlü meclisin kendini feshetmesinden sonra tekrar 1914’te İzmir milletvekili olarak üçüncü kez meclise girdi. Malta sürgünleri arasında yeralan Ubeydullah Efendi, iki yıllık bu sürgün hayatından sonra İstanbul’a döndü ve konferanslar verdi.
1925’te Resimli Gazete’de ABD’deki anılarını yayımladı. Cumhuriyetin ilk yıllarında Beyoğlu nikah memurluğu da yapan Ubeydullah Efendi, 1931 ve 1935’te iki kez TBMM’de Beyazıt milletvekili seçilmiş ve 1937’de ölmüştür. Hiç evlenmeyen Ubeydullah Efendi, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda şair Abdülhak Hamit Tarhan’ın mezarının yanında gömülüdür.
Ubeydullah Efendi’nin 1912 seçimlerinde İttihad ve Terakki’yi desteklemek amacıyla kaleme aldığı Kime Rey Verelim: İttihat ve Terakki – Hürriyet ve İtilaf, Hangisi İyi? (İstanbul, 1338/1912, Matbaa-i Hayriye ve Şürekâsı) başlıklı kitapçığını, sülalesinin lakabı ile birlikte “Hatip-zâde Ayetullah” şeklinde imzalayan Ubeydullah Efendi, bu kitapçıkta Osmanlı seçmenlerini İttihad ve Terakki’ye oy vermeleri konusunda iknaya çalışır.
Ubeydullah Efendi‘nin yaşlılık dönemi
Kitabın ilk sayfalarında Ubeydullah Efendi, bugün 2019’da yılında da duymaya devam ettiğimiz bir söylem ile konuya girmektedir:
“Ey büyük Türk milletinin temiz ve saf kalpli evlatları! Burada size söylemek, biraz sizinle dertleşmek istiyorum. Çünkü millet, memleket tehlikeli dakikalar geçiriyor. Bir taraftan İtalya, hain, belalı ve alçak bir düşman sevgili vatanımızın güzel bir parçası üzerine Trablus’a saldırdı. Orada Türk ve Arap kahramanlarının misli görülmemiş hücumları karşısında titriyor, eziliyor. Bir şey yapmağa, zırhlılarının top ateşinden dışarı çıkmaya cesaret edemiyor. Bu korkak ve alçak düşmanlar kavga meydanında bir şey yapamayınca zırhlılarına güvenerek kıyılarımızda, istihkâmsız memleketlerimizde, Yemen sahillerine saldırıyor. Orada da bir şey yapamadığı, büsbütün kudurduğu için şimdi de memleketimiz içinde ihtilâl ve fesad ocakları uyandırmaya hazırlanıyor. Osmanlılar arasında ayrılıklar, tefrikalar, kavgalar çıkarmaya uğraşıyor.
İntihâbât (seçim) zamanları bir millet için en büyük, en zorlu, vakitlerdir. Çünkü külah kapmak isteyenler en çok bu zamanlarda meydana atılır, uğraşır, temiz yürekli vatan evlatlarını aldatmaya kendi taraflarına çekmeye çalışırlar”.
Ubeydullah Efendi daha sonra Osmanlılara seçimin önemini ve güvenliğini, akıllıca oy kullanmanın gereklerini izah eder:
“Sevgili vatandaş! Etrafımızda politika işleriyle uğraşan, intihâbât (seçim) için çalışan bizi kendi taraflarına çekmek, kandırmak isteyenler arasında hamiyetli, namuslu, gerçekten vatanın iyiliğini arzu eden insanlar bulunduğu gibi, yalancı, hilekâr, fenâ adamlar da var. Aldanmamak, bize söylenen sözleri iyice düşünmek, ölçmek, biçmek sonra rey vermek lazımdır. Çünkü yarın meb’us intihâbı için sandığa rey pusulası atacağımız zaman vatan için pek büyük bir iş görmüş olacağımızı düşünmeliyiz; eğer aldanmaz vatana hidmet edecek faideli adamlar için rey verir isek akıllıca hareket etmiş oluruz. ‘Hakimiyet-i Milliye’ işte bu rey pusulalarını sandığa atarken düşünmek iyi adam seçmek ile faideli olur”.
Kime Rey Verelim?
Mehmet Ubeydullah Efendi’nin Kime Rey Verelim adlı risalesinin kapağı.
Son bölümde, yani kitabın sonuç kısmında ise “günümüz trolleri” gibi bir yol izler. Aslında tarafsızdır ama iktidardan yani İttihad ve Terakki’den yanadır. İktidara oy verilmez ise “vatan parçalanır ve belki de –ma’zallah- mahvolur”:
“Ben ne İttihâtçılardanım, ne de İtilâfçılardan… Tamamıyla bîtarafım. Bana yol gösteren dinim, imânım, sevgili vatanımın muhabbeti, iki tarafın sözleri, yaptıkları işleridir. İttihâd ve Terakkinin, Hürriyet ve İtilâfın programlarını büyük bir dikkatle pek çok def’alar, okudum. İşlerine baktım. Derin derin düşündüm. İşte böyle düşünmeye vakti olmayan vatandaşlarıma doğru yolu göstermek için bu kitabı yazıyorum. Şimdi, sevgili vatandaşım beni dikkatle dinle! Biz de muhalifler bile İttihad ve Terakki hükümeti erkânının namus ve hamiyetini, iktidarını, vatanın iyiliğine çalışdığını inkar edemiyor. Bazılarının tecrübesizliklerinden, hatalar eylediğinden bahs eyliyorlar. Böyle olsa bile o tecrübesizler dört seneden beri tecrübeler gördüler. İşte elhamdüllillah işlerimiz yoluna giriyor, iyiliğe doğru gidiyor. Hükûmet kuvvet kazanıyor. Şimdi işler yoluna girmekte olduğu, vatan sükûnete, ittihâda en ziyâde muhtaç bulunduğu bir sırada İttihâd ve Terakki Hükûmeti’ni devirmek için İtilâfçılara rey vermek vatanın felâketine çalışmak olur. Buna hiçbir hamiyetli Osmanlı razı olmaz. Ve olmamalıdır.
Netice, sevgili vatandaşlarım bu ihtiyârın hiç tarafgirlik etmeyerek ve pek çok düşünerek söylediği sözleri dikkatle dinleyiniz. Vatanınızı severseniz, memleketimizde Müslümanlığın bakî ve âlî olmasını isterseniz İttihâd ve Terakki’ye rey veriniz. Çünkü: Vatanın selâmeti İttihâd ve Terakki’nin kuvvetinde, bütün Müslümanların birleşmesindedir. İttihâd ve Terakki düşerse vatan parçalanır. Ve belki de – ma’zallah – mahvolur”.
Yukardaki cümlelerden de anlaşılacağı gibi 1912’den günümüze Türkiye’de sahne-i siyasette değişen pek bir şey yoktur.
Başrolünde Namık Kemal’in bulunduğu Hürriyet gazetesinin Haziran 1868’den Haziran 1870’e kadar yayımlanan 100 sayısı eksiksiz olarak yeniden basıldı. Alp Eren Topal’ın derleyip yazıçevirisini yaptığı bu koleksiyon, hem Türk gazeteciliği hem de siyasi tarihimiz için kıymetli bir kaynak oluşturuyor.
SÜRGÜNDE MUHALEFET – NAMIK KEMAL’İN HÜRRİYET GAZETESİ SETİ (Namık Kemal, Ziya Paşa), Haz. : Alp Eren Topal, VakıfBank Kültür Yayınları, 680 sayfa, 254.63 TL. (İnternet: 178.24 TL.)
Osmanlı dünyasının son dönem zirvelerinden Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın 1868’den itibaren birlikte çıkardıkları Hürriyet gazetesi, Londra ve Cenevre’de yayımlanmıştı. Mustafa Fazıl Paşa ise Sultan Abdülaziz’e bir mektubunda “Padişahların sarayına en güç giren şey doğruluktur” diyen dönemin muhalif kanaat önderiydi ve Hürriyet de iki yıllık süreçte muhalif basının en sert örneği olacaktı…
Gazeteyi yaratan, Tanzimat’ın özgürlük ortamı ve Namık Kemal’in özel kişiliğiydi. Birkaç hayatı birden 48 yıllık kısa ömrüne sığdıran Namık Kemal’e daha yakından bakmak için, kendisinin kapsamlı bir biyografisini yazan Mithat Cemal Kuntay’a kulak verelim:
“Namık Kemal’in hayatı kalabalıktır. Onun kırk sekiz yılına birçok adam girdi çıktı: Taçlı, kalpaklı, şapkalı, sarıklı, fesli… O, sarayda şehzadeyle oturdu, zindanda katille yattı; İstanbul’a sığmaz muharrir oldu, redingota sığan memur oldu, ‘zindandayken sözüm Sultan Aziz kadar geçerdi’ diyecek derecede nüfuzlu kalebent oldu… Avrupa’da saatini satmayı hatırlayacak kadar parasız kaldı; İstanbul’da gazetesinden ayda üç yüz altın alacak kadar paralı oldu, velhasıl, onun kısa hayatına çok şey ve çok kimse sığdı” diyor.
Namık Kemal’in babası Meclis-i Mâliye âzası, esham müdürü, II. Abdülhamid’in müneccimbaşısı Mustafa Âsım Bey; annesi Tekirdağ mutasarrıfı Koniçeli Abdüllatif Paşa’nın kızı Fatma Zehra Hanım’dır. Büyükbabası 3. Selim’in başmâbeyincisi Şemseddin Bey, onun babası III. Ahmed’in damadı kaptanıderyâ, şair Râtib Ahmed Paşa olup, vezîriâzam şehid Topal Osman Paşa’nın oğludur. Tarihçi Ömer Faruk Akün’ün (öl. 2016) aktardığı bilgileri göre, büyükbabası Şemseddin Bey’in, 3. Ahmed’in küçük kızı Ayşe Sultan’dan doğmuş olması ihtimali vardır ve böylelikle Namık Kemal’in ailesi Osmanlı hânedanı ile de akraba olmaktadır.
Namık Kemal’in doğumundan bir yıl önce, 3 Kasım 1839’da Gülhane Hatt-ı Hümayunu’yla başlayan Tanzimat dönemi, ayanların gücünü kırmak, Yeniçeri ocağını ortadan kaldırmak, zorunlu askerliğe geçiş, ulemanın özerkliğini sınırlamak gibi tedbirler ve artan vergilerle Osmanlı idaresinin merkezîleştiği bir dönemdi. Bu kapsamlı restorasyona ekonomik sıkıntılar da eşlik edince, süreç merkezîleşmekten fazlasına dönüştü. Tanzimat, bürokrasinin yeniden yapılanması, Avrupa ile diplomatik senkronizasyon, maliyenin ıslahı, yeni maddi kaynaklar yaratılması, altyapının ve yolların geliştirilmesi, teknoloji ithali, zorunlu askerliğin bir düzene oturtulması ve eğitimin yaygınlaştırılması yönündeki çabalar demekti. Bunlar haliyle toplum hayatında da hızlı ve kökli değişimler anlamına geliyordu.
Hürriyet-İlk ve son nüsha Hürriyet gazetesinin Londra’da matbu olarak basılan ilk sayısının ve Cenevre’de neşredilip elle yazılan son (100.) sayısının kapak sayfaları.
1856’da ilan edilen Islahat Fermanı, Batılılaşma yönünde önemli bir adımdı; fakat Müslümanlarla gayrimüslimleri hukuken ve siyaseten eşit kılması hoşnutsuzluk yaratmıştı. 1859’da Osmanlı Devleti ilk kez Avrupa’dan borç almaya başladı. Maaşların ödenemediği bir ortam vardı, savaş mağlubiyetleri ve ordu isyanları yaşanıyordu.
27 yaşındaki Namık Kemal, Tasvir-i Efkâr’da Girit sorununu irdeleyen ve buradaki idaresizliği vurgulayan “Şark Meselesi” başlıklı makalesini yayımlamış, ardından Osmanlı yönetimi basına karşı baskısını arttırmıştı. 15 Mart 1867’de ünlü sansür yasası Kararname-i Âli yayımlandı. Genç gazeteci artık tehlikeli bir kişiydi. Bu çalkantılı atmosfer 30 Ağustos 1867’de Yeni Osmanlıları biraraya getirdi.
İki yıl sonra Namık Kemal ve Ziya Paşa Hürriyet’i çıkarmaya başladılar. 28 Haziran 1868’de Londra’da Rupert Street 4 numarada ilk nüshasını bastıkları Hürriyet, Yeni Osmanlılar’ın sesi oldu. Artık Avrupa’da, İstanbul’da ve şarkın farklı köşelerinde yankılanmaya başlamıştı. Yeni Osmanlılar 10 yılı aşan muhalefetlerinde 10 farklı gazete çıkardılar; fakat hiçbiri Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın Hürriyet’i kadar uzun soluklu olamadı. Hürriyet, Haziran 1868-1870 arasında Londra ve Cenevre’de haftalık olarak toplam 100 sayı basılmıştı. Maliye, eğitim, askeriye, diplomasi gibi anabaşlıklara ayrılan gazete önce dört, ardından sekiz, sonra tekrar dört sayfa olarak çıktı. Bir “haber kağıdı”ndan ziyade siyasi bir bülten olarak hazırlanan Hürriyet’te, her hafta hem Osmanlı devlet ve toplumunun meseleleri masaya yatırıldı hem de bunlara çözüm üretecek siyasi programlar inşa edilmeye çalışıldı.
Hürriyet’teki bazı konu ve makalelerin mazi ile bugün arasında bizleri kararsız bırakacak haldeki benzerliği dikkati çekiyor. 150 yıl sonra yeniden okurla buluşturulan bu nüshalar hem koleksiyonerler hem meraklılar hem de dünden bugüne tarihimizi öğrenmek isteyen her yaştan amatörler için nadide bir eser niteliğinde.
Vatan şairi ve Ziya Paşa Namık Kemal (1840-1888), şiir, makale, öykü, tiyatro gibi alanlarda çok sayıda eser bıraktı. “Hürriyet Kasidesi” ve “Vatan yahut Silistre” adlı piyesiyle “Vatan şairi” olarak anıldı (solda). Namık Kemal ve Şinasi ile birlikte Tanzimat edebiyatının üç büyük öncüsünden biri kabul edilen Ziya Paşa (sağda).
Türkiye İş Bankası Müzesi, 100. yılında Kurtuluş Savaşı hakkında en kapsamlı sergilerden birine, 1000’e yakın eserle ev sahipliği yapıyor. İstanbul Eminönü’ndeki müze binasında 26 Mart’ta başlayan serginin benzer içerikteki bir versiyonu da 2 Mayıs’ta Ankara Ulus’taki tarihî binada başlıyor. Sergilerin küratörü İzzeddin Çalışlar ile konuştuk.
Mustafa Kemal Samsun yolcusuGörsel zenginliğin dikkati çektiği sergide Mustafa Kemal’in 16 Mayıs’ta Samsun’a doğru yola çıkmadan çok kısa bir süre önce çekildiği belirtilen nadir bir fotoğraf da yer alıyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, Millî Mücadele’nin isimsiz kahramanlarını o günlerin atmosferiyle hatırlatmak üzere hazırlanan sergi; “On Yıllık Savaş”, “Mütareke ve İşgal”, “Direniş ve Kuvayı Milliye”, “Düzenli Ordu ve Sathı Müdafaa”, “Hukuk ve Taarruz”, “İstiklal ve Cumhuriyet” olmak üzere altı bölümde bilgi ve belgeleri ziyaretçilere aktarıyor. Sergide savaşa dair askerî objeler; o dönem kaleme alınmış günlükler, notlar; savaş sırasında hazırlanmış ve savaşın seyrini belirleyen haritalar ile cephelerde komuta kademeleri arasındaki emirler görülebiliyor. 1000’e yakın orijinal belge, fotoğraf, film ve objeyi bir araya getiren “İstiklal” sergisini, küratör İzzeddin Çalışlar ile konuştuk.
Bize öncelikle serginin hazırlık sürecinden bahseder misiniz?
İki seneden fazla bir geçmişi var konsept ve içerik fikrinin. Çok bilinen bir konu olduğu için, “bunu sergi olarak düşünmek ne gerektirir?” sorusu etrafında şekillendirildi. Harp tarihi odaklı bir dönem ama harpdışı konuları da dahil etmek istedik ve birçok katman ortaya çıktı. Önce kendi arşivimden, sonra en kolay ulaşılabilen arşivlerden, daha sonra görece daha uzaktaki kaynaklara ulaşarak, uzunca bir süre malzeme toparladık. Yarı-ayrıntılı bir kronolojiyi baştan çıkarmak gerekti… Ana hatlar, anabaşlıklar ve temel ayrıntılar. Önce bir görsel havuzu oluşturduk; video görüntülerinin de peşine düştük. Yok zannedilen ama genelde yabancı kaynaklarda bulunan görsel malzemelerin bulunduğu ortaya çıktı.
Bu sergiyi farklılaştıran, hiç ortaya çıkmamış belge ve objeler. Dedem (Orgeneral) İzzettin Çalışlar’dan kalan, bendeki arşivde de şüphesiz bu tür malzemeler vardı.
Sergideki bu özel malzemeyi nasıl bir yöntemle sergilediniz?
Burada örneğin orijinal mermiler var ama, onları üretenlerin, savaşa hazır hale getirenlerin, İmalat-ı Harbiye çalışanlarının fotoğrafı da var. Dolayısıyla sergiyi gezen fotoğraf ile hakikisi arasında bağlantıyı rahatça kurabilir. Sergide sadece İstiklal Savaşı’na değil, 10 yıllık savaş dönemine dair önemli parçaları biraraya getirdik. Örneğin Haluk Oral ve Seyit Ahmet Sılay’ın koleksiyonlarından da parçalar var.
Serginin temel perspektifi nedir?
Sonuçta bir harp dönemini anlatıyoruz. En kolay düşülecek tuzak, militarist bir dil edinmek olabilirdi. Bu konuda hem küratör olarak ben hem de kurumumuz hassasiyet gösterdik ve insan hikayelerine yöneldik. Kaldı ki, Mustafa Kemal de tarihi değiştiren savaşlara komutanlık etmiş bir askerî şahsiyet olarak, “Savaş hayatî ve zarurî olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye düşmedikçe, savaş bir cinayettir” diyorsa, o fikri de yansıtmalıydık. Bu sergiyi gezenlerin ilk karşılaştığı, Balkan Savaşı esnasında Batı’dan Doğu’ya doğru yaşanan, birçok insanın sefalet içine düşmesine sebep olan göç. 10 yıl sonra savaşın sonuna gelindiğinde bu kez sergideki son video da benzer durumdaki insanların Doğu’dan Batı’ya göçü. “1. ve 2. İnönü, Sakarya ve Büyük Taarruz’dan sonra düşmanı topraklarımızdan attık” şeklinde özetlenen gelişmeleri, hem detayları hem insani taraflarıyla yansıtmaya çalıştık. Burada asker-sivil hiç kimsenin hakkını yemedik diyebilirim.
Ankara ve İstanbul’da açılan “İstiklâl” sergisine 1 milyon ziyaretçi bekleniyor.
100. yılda bu serginin önemi nedir?
Bu röportajdan hemen önce anı defterine göz gezdirdim. İzlenimim şu oldu: Genç yaş grubunda “hakkaten öyleymiş” diyenler, okulda öğretilenin bir anlamda deney laboratuvarını burada bulmuşlar. Dede-torun olarak buraya gelenler de özellikle memnuniyetlerini belirtme ihtiyacı hissetmişler; onların aralarında bir köprü oluşturduğunu gördüm. Bugünlerde 70’li yaşlarında olanların anne-babalarından dinlediği, bizimse bugün kaybetmekte olduğumuz bir hikaye. Bu ne demektir? Evin duvarında asılı kalmış bir obje, bir kapalı kutudaki silah ya da özel aile arşivi… 100. yıl işte böyle bir zamanlamayla tüm bu anı ve izleri tekrar günışığına çıkarıyor.
Sizi en çok hangi hikaye etkiledi?
Bu sergi sürecinde ne kadar çok koleksiyoner ve bu konuyla amatör olarak ilgilenen kişi olduğunu gördüm. Fakat koleksiyonerlerin elindeki malzeme bu denli zenginken, bizim bir Kurtuluş Savaşı müzemizin olmadığını farkettim. Örneğin Seyit Ahmet Sılay’ın koleksiyonundan, Çankırı’dan gelmiş bir sandık var. İkonik bir obje. Kurtuluş Savaşı dediğimiz zaman birçok insanın gözünün önüne gelen kağnı ve üzerindeki sandıktır; coğrafyası da Orta Anadolu’dur. İstanbul’da elkonulan silahların Anadolu’ya kaçırılma çabasında anlatılan kahramanlık hikayeleri de bilinir; ama o sandıklardan birinin burada görülebilir olması, tam da serginin ruhunu yansıtıyor.
Serginin hedefi nedir? Ne kadar ziyaretçi bekleniyor?
Burası merkezî bir yer. Bina, tarihî bir yapı. İlk katta her zaman süreli sergiler oluyor. Fakat bu sergi konusu bakımından çok çekici tabii. Eşzamanlı olarak aynı ekip tarafından Ankara’da da bir sergi düzenleniyor. Orada da benzer nitelikte orijinal eserler var. Toplamda 1 milyon ziyaretçi bekleniyor.
Kahraman sandıkÇankırı’dan gelmiş cephane sandığı serginin nadide parçalarından biri. Seyit Ahmet Sılay koleksiyonundan.
1960 Mayıs başında yaşanan ve Cemal Süreya, Altan Öymen gibi isimlerin de katıldığı 555K (5. ayın 5’inde, saat 5’te Kızılay’da) eylemi, Bülent Ulus ve Hakan Güngör tarafından Parola 555K adıyla kitaplaştırıldı. Kitabın önsözünü, o dönemin ve olayların ilk elden tanığı Altan Öymen kaleme aldı.
Bülent Ulus ve Hakan Güngör, Parola 555K: Bir Başkaldırının Sıradışı Öyküsü adlı kitapta, bugüne kadar demokrasi tarihi kitaplarında ve kimi romanlarda sınırlı şekilde işlenen, Türkiye’de sivil itaatsizlik eylemlerinin en özgün örneklerinden biri olan “555K eylemi”ni ele alıyor.
5 Mayıs 1960’ta düzenlenen ve Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ile Başbakan Adnan Menderes’in gelişi ile çok ilginç anlara sahne olan 555K eylemi, Türkiye tarihinin ilk ve en önemli öğrenci eylemlerinden biri. Demokrat Parti’nin muhaliflere karşı baskılarını yoğunlaştırdığı bir dönemde, 28 Nisan 1960’ta İstanbul Üniversitesi’nde başlayan, ardından Ankara’da süren eylemlerde Turan Emeksiz ve Nedim Özpulat adlı öğrenciler hayatını kaybetmiş, çok sayıda öğrenci yaralanmıştı. Öğrenciler hem iktidarın uygulamalarına itiraz etmek hem de öldürülen öğrencileri anmak adına bir gösteri daha düzenlemeye karar verdi. Kulaktan kulağa bir parola fısıldandı: 555K: Yani 5. ayın 5’inde, saat 5’te, Kızılay’da!
‘İşte o gün…’ Eylemin ünlü simalarından Cemal Süreya, 555K şiirinde “Biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz/Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını/İşte o gün sizi Tanrılar bile kurtaramaz” dizeleriyle o günlerdeki coşkuyu ifade etmişti.
“Olur mu böyle olur mu/Kardeş kardeşi vurur mu” türküsüyle başlayan eylem, meydandaki yurttaşların da katılımıyla kitlesel bir hale bürünmüş,, eylem sonrasında sıkıyönetim koşullarını daha da sertleştirmiş, basın yasakları gelmiş, aralarında Altan Öymen’in de bulunduğu öğrenciler gözaltına alınmıştı.
Eylem ve sonrasındaki süreç Cemal Süreya’nın “555 K” şiirine de konu oldu. Cemal Süreya şiirinde, İsmet İnönü’nün “Bu yolda devam ederseniz sizi ben de kurtaramam” sözüne atıfla, “Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz/Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını/İşte o gün sizi Tanrılar bile kurtaramaz” diyordu.
Bülent Ulus ve Hakan Güngör, 10 bin sayfayı aşan doküman, anı ve kitabın yanısıra binlerce sayfa gazete- dergi taramış. Altan Öymen, Osman Arolat gibi o gün eylemde bizzat yer alan isimlerle de görüşülmüş. Kitabın önsözünü kaleme alan Altan Öymen, “Parola 555K, o zamanı anlatan kitaplar içinde en kapsamlı belgelerden biri olacak. Bu kitap siyasal hayatımızın en tartışmalı döneminin birçok yönünün aydınlanmasına yeni bir ışık tutuyor. Ve yakın tarihimizle ilgili yanlışlıkların ve çarpıtmaların düzeltilmesine önemli bir katkı oluşturuyor” diyor.
1920’de Yunus Nadi (Abalıoğlu) ve Halide Edip’in (Adıvar) yönetiminde, Atatürk’ün direktifleriyle kurulan Anadolu Ajansı, her devirde mevcut hükümetlerin emir ve direktifleri ile çalışmış, resmî bir kurumdu. Bu bakımdan, son yapılan yerel seçimler sonrası gündeme gelen eleştiriler, tarihin bilinmediğini, tarihten ders çıkarılmadığını gösteriyor.
Son yerel seçimlerde yaptığı yayıncılık ile basın-yayın tarihinde özel bir geceye imzasını atan ve özellikle İstanbullu seçmenlerin gönlünde taht kuran(!) Anadolu Ajansı, Gazi Mustafa Kemal’in Millî Mücadele esnasında, 6 Nisan 1336/1920 tarihinde kurduğu bir ajanstır.
Mustafa Kemal, Anadolu Ajansı adını verdiği bu kurum için aynı tarihte ilk olarak şu beyannameyi yayımlar:
“Kalbigâh-ı İslâm olan Merkez-i Saltanat-ı Osmaniye’nin düşman işgaline geçmesi ve bütün millet ve vatanımızın en büyük tehlikeye maruz kalması neticesi olarak bütün Rumeli ve Anadolu’nun giriştiği millî ve mukaddes mücahede esnasında efrad-ı ümmetin dahili ve harici en sahih havadis ile tenviri ihtiyacı mübremi nazar-ı dikkat ve ehemmiyete alınmış ve binnetice burada en selahiyettar zevattan mürekkep bir heyet-i mahsusa idaresinde ve ‘Anadolu Ajansı’ unvanı altında bir müessese vücuda gelmiştir.
1934’te Anadolu Ajansı’nın bir çalışma odası.
‘Anadolu Ajansı’nın en seri vesait ile vereceği havadis ve malumat esasen Heyet-i Temsiliyemizin menabii asliye ve mevsukası olacağı cihetle, bu ajans tebliğatının oraca ve ezcümle Müdafa-i Hukuk teşkilatımızca dahi memer ve mecmaolan yerlere taliki, tabı, teksiri ile tevzii ve hatta nahiye ve köylere kadar isali suretile mümkün olduğu kadar fazla intişar eyleyebilmesi için tertibatı müstacele alınması ve neticeden malumat itası ehemmiyetle rica olunur.
Anadolu ve Rumeli Müdaa-i Hukuk Cemiyeti
Heyet-i Temsiliyesi namına Mustafa Kemal”
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Kırım Harbi sonrasında başlayan telgraf ile haberleşmenin artmasıyla, Reuter ajansının haberleri İstanbul’da gazetelerde görülmeye başlar. 1868’den itibaren Reuter’in İstanbul’da temsilcilik oluşturduğu, Levant Times gazetesindeki ilanla tesbit edilmiştir. Bu ajans İstanbul Beyoğlu’nda Tomtom Sokak’ta “İstanbul Ajansı (Agence de Constantinople)” adıyla faaliyet göstermiştir.
Kuruluş belgesi
Atatürk’ün, “Anadolu ve Rumeli Müdaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi namına Mustafa Kemal” imzasıyla yayımladığı 10 Nisan 1920 tarihli, 1 No’lu bildiri.
Kuruluş belgesi
Anadolu Ajansı 1945 kitapçığı.
Kuruluş belgesi
Orhan Koloğlu’nun Anadolu Ajansı’nın tarihini anlatan kitabı.
1870’de ise Reuter’s-Havas Bullier Ajansı haberleri İstanbul basınında görülmeye başlar. Meşrutiyetin ilanından sonra ise gazetelerin haber alma ihtiyacı artmış ve Osmanlı Ajansı (Agence Ottomane) kurulmuştur. 11 Mayıs 1327/1911’de Osmanlı Meclis-i Mebusanı’ndan yetki alarak kurulan “Osmanlı Ajansı”, yabancı ajansların önayak olduğu bir girişimdi ve ismi dışında imparatorlukla herhangi bir bağı yoktu. 1920’de ise Yunus Nadi (Abalıoğlu) ve Halide Edip’in (Adıvar) yönetiminde, Atatürk’ün direktifleriyle Anadolu Ajansı kuruldu. Ajansın “Anadolu” adını alışı, Halide Edip Hanım’ın önerisi ve Mustafa Kemal’in uygun bulmasıyla gerçekleşmişti. Anadolu Ajansı’nın 1924’te Ankara ve İstanbul’da 26 kişilik kadrosu bulunmaktaydı.
Anadolu Ajansı üzerine incelemelerde bulunmuş olan Korkmaz Alemdar, 1987’de yazdığı bir makalede “AA’nın Türkiye’de haberleşmenin gelişimi açısından önemli bir yeri vardır; çünkü uzun yıllar pek çok yayın organının hemen hemen tek haber kaynağı olmuştur. Ülkedeki gelişmeleri izleyen, duyuran -gazeteler uzun süre birkaç kent dışında haber örgütü kuramayacaklardır- yurtdışında olan biteni, özel sözleşmelerle, uluslararası haber ajanslarından çevirip aktaran AA olmuştur” demektedir.
Anadolu Ajansı her devirde mevcut hükümetlerin emir ve direktifleri ile çalışmış, resmî bir kurumdur. Bu kurumda 10 yıldan fazla genel müdürlük yapan ve büyük hizmetler veren Muvaffak Menemencioğlu, hatıralarında ajans-hükümet ilişkilerini şöyle tanımlar: “Ajans hükümetin organıdır. Bu itibarla ajans müdürü hükümetin ve bilhassa hariciyenin en küçük nüanslarından, inhinalarından ayrılmamak şartıyla, siyasetini adım adım takip etmelidir” demektedir. Bu nedenle yerel seçim sonuçlarını tek kaynaktan izleme-duyma beklentisi içindekiler, aslında yine tarihi bilmeyen veya tarihten ders çıkarmamış olanlardır.